Etiket: sayı:95

  • Cüceler – dilsizler ve iktidarı belirgin kılmak…

    Maskara, muktedir, muhalif… Osmanlı sarayının küçük ve işitmez mensupları… Cüceler ve dilsizler bedensel farklılıklarıyla tarihin her döneminde ilgi çekti. Osmanlı sarayında da padişahın “kutlu” ve “mükemmel” vücudunu kendi noksanlıklarıyla daha da görünür kılıyorlardı. Kimi zaman bir gösteri/eğlence unsuru kimi zaman da derin siyasi ayak oyunlarının, rüşvet zenginliğinin ve meşum cinayetlerin sessiz failleri oldular.

     Cücelik (dwarfizm) ka­lıtsal bir hastalık ola­rak kabul edilir ve bir­kaç yıl önce Türkiye’nin de aralarına katıldığı pek çok ül­ke, bunu bir engellilik duru­mu sayıyor. Kalıtıma dayalı cücelikte zeka normal görü­lürken, metabolizma kaynaklı olanlarda durum değişebiliyor. Bu yapıdaki bireylerin boyla­rı 45 cm ila 1 metre arasında kalıyor.

    Günümüzde hâlâ parmakla gösterilen, garipsenen, gülü­nen, gizemli bulunan, vb. yön­leriyle tarihsel algısını koru­yor cücelik. Yunan, Cermen, İskandinav mitlerinde, Türk masallarında, Mısır’daki an­tik kaynaklarda konumları­nı alıyorlar; fantastik roman­lar ve sinema-TV yapımların­da maharetleriyle arz-ı endam ediyorlar. Roma imparatorla­rı da bu şaşılası insanlara ka­pılarını kolayca açmış. Nadir görüldükleri için değerleri öyle artmış ki bir zaman epey pahalıya alınıp-satılmışlar! Rönesans’ta popülerlikleri ar­tıyor. Osmanlı sarayında haş­metli padişahın önünde takla­lar atıp onu güldürüyor, başka türlü taklalarla iktidarlarını kuruyorlar. Has oda, hazine, kiler ve seferli odalarında yer­leri hazır.

    Satvetli cüceler

    3. Murat’ın oğlunun sünneti şerefine Atmeydanı’nda düzenlenen 1582 düğününü şair İntizamî kaleme almış, Nakkaş Osman betimlemişti. 500’e yakın tabaka minyatürü içeren bu kitabın hazırlanmasına önayak olan iki adamı kitabın hemen başlarında karşılıklı otururken görüyoruz: Siyah tenli Darüssade Ağası Mehmet ve Cüce Zeyrek Ağa. Zeyrek Ağa’nın sonraki dönemde adı yolsuzluklara karışacak ve saraydan kovularak memleketi Malatya’ya dönecektir. Zeyrek Ağa aynı zamanda Adıyaman Besni’de kendi adıyla anılan camii ve vakfın kurucusudur (İntizamî Surnâmesi, res. Osman, 1582. TSMK H. 1344).

    Osmanlı sarayındaki cüce­lerin 2. Murat ve Fatih’ten beri varlıkları bilinir. Hatta Anonim Tevarih’te anlatılana göre, Yıl­dırım Bayezid’in (1389-1403) rüşvetçi kadıları yakmak iste­mesini muhtemelen bir cüce olan “Maskara Arap” engel­ler; padişaha “Bu adamları ya­karsanız keşişleri kadı eder­siniz artık” der. Cüce, padişah kızgın olduğunda bile ona söz söyleyebilecek kişidir. Zübede­tü’t-Tevarih’e göre (1610-15) 1. Ahmed’in huzurunda namazı uzattığı için imamı kötüleyen bir cüce, padişah tarafından paylanır: “Benim huzurumda saatlerce durursun, Allah hu­zurunda durmaktan ne zarar olur” der. Yine bu kaynağa göre bir soytarı (cüce/dilsiz) 1. Ah­med’in bir talebini öyle onur kırıcı bulur ki yerine getirmeyi reddeder; padişah da sonradan onun bu “muhalefetini” yüzüne vurup bir mecliste cüceyi utan­dırır. Aralarında kütüphane ça­lışanı olan okumuş yazmışlar da vardır, Harem’le sultan ara­sında haberleşmeyi sağlayan hadımlar da.

    3. Murad (1574-1595) sefe­re çıkmayı terkeden bir sultan olarak bilinir. Sarayda geçiri­len zamanın artması, sultanı eğlendirecek yeni bir sınıfın oluşmasını sağlamıştır. Saray­daki cüce sayısı artar da artar; “boyu kısa eli uzun” birtakım iktidar sahibi cüce peyda olur, padişahın nedimi (sohbet dos­tu) olurlar. Cücelere hıncıy­la bilinen Selanikî Efendi’ye (öl. 1600) göre cüceler, 3. Mu­rad’ın saraydan dışarı çıkma­sını önlemiş, onun tahtını yi­tirme konusundaki evhamı­nı körüklemiştir. Bu dönemin devletlü cüceleri Cühud Cüce, Zeyrek Ağa ve Nasuh Ağa, bu dönemde ve sonraki padişah 3. Mehmed döneminde sa­raydan sürgün edileceklerdir. Zira rüşvet ve yolsuzlukları, padişaha ulaşmak isteyenler­den aldıkları akçaların haberi ayyuka çıkar; teklifsiz tavırla­rı hadsizlik olarak yorumlanır; bir yerlere getirdikleri dost ve akrabaları mevkilerinden birer ikişer indirilir; mal ve mülklerine el konulur. Cüce­ler saltanatı bu fetretten sonra Sultan İbrahim (1640-48) ve 4. Mehmed (1648-87) döne­minde yeniden eskisi kadar ol­masa da güç kazanacaktır.

    Cüce ve dilsiz İsveç elçisi Claes Ralamb’ın İstanbul’da bir çarşı ressamına sipariş ettiği, Osmanlı insanının görünümlerini içeren kıyafet kitabından. Bir seyyahsanız bu iki grubu gözardı edemezdiniz. Ralamb belki daha önce Avrupa’da cüce görmüştü ama saray ve çevresinde dilsiz istihdamı onun için de yeni bir şey olmalıydı. Buradaki dilsiz, sarayda padişahın da bildiği ve tanrısal-törensel sessizliği sağlayan işaret diliyle bir şeyler anlatıyor. Başka seyyahlarca denilen o ki bu dille bir destanı bile anlatabilirler! (Ralamb Kıyafetnâmesi, 17. yüzyıl, res.?, İsveç Ulusal Ktp., Ral. 8:o nr 10).

    Mustafa Âlî (öl. 1600), Se­lanikî ve Koçi Bey’in (öl. 1650) öfkeli kaleminden nasibini alan cüceler ve dilsizler, pa­dişaha sunulan layihalarda şeytanlaştırılır; kötü gidişatın günah keçisi olur; ellerinde­ki timar ve zeametler “kılıca kadir olmadıkları” gerekçesiy­le nahak görülürdü. Dilsizler zaten “güvenilmezdir”; şeriata göre tam ehil kişiler sayılsalar da işaret dilini bilmeyenlere yabansı gelirler; “şeytanla ko­nuşurlar” âdeta. Saraydan giz­li bilgi çıkmaması için uygun bulunan bu işitmez-konuşmaz kişiler de hünkar sohbetinin ve onun etrafındaki Tanrısal sessizliğin vazgeçilmez un­surları hâline gelmiştir. Kirli cinayetler, feryatları duyma­dıkları için kalpleri de öyle he­men yumuşamayan bu adam­lar eliyle işlenir.

    Konu hakkında kapsamlı bir tez yazan Ezgi Dikici’ye gö­re, bu iki sınıf sarayda önemli yer tutar. Statü sembolüdürler. Sarayda soytarı bulunması, hükümdarın herkesten farklı ve olağanüstü kutlu niteliğiy­le ilgilidir. Başka araştırma­cılardan çeşitli görüşleri de aktarır yazar: Bu iki sınıf hü­kümdarı nazardan korur; Eski Mısır’dan beri cüceler olum­lu ruhani anlamlar çağrıştı­rırlar; padişahın biricikliği ve üstünlüğü, çevresindeki cüce­ler ve kendisi arasındaki zıtlık sayesinde enikonu vurgulanır. Deforme bedenlere duyulan merak duygusu da onları sa­raylarda tutmuştur. Koçi Bey’e göre cücelere ve dilsizlere pa­ra vermek iyidir, çünkü onlar fukaradırlar. Anlaşılan, saray­daki varlıklarının bir hayır yönü de vardır. Çalışarak ha­yatlarını kazanmaları zordur. Saray dışındaki cücelere de zaman zaman maaş bağlanır.

    Maskara cüceler

    3. Mehmet dövüşen cücelerini izliyor. Saraydaki cücelerin rüşvet ağlarının üzerine giden Sultan Mehmet zamanında cüce eğlencelerinin iyice suyu çıkmış gibi görünüyor. Kitap hamisi cücelerden ele ensecilere, rüşvet yiyenlerden apolitik olanlara doğru bir geçiş (Nadirî Divanı, 17. yy., res. ?, TSMK H. 889).

  • ‘Ölürse ne güzel! Ölmezse yerim için garanti isterim’

    3. Selim dönemine ait 1805 tarihli mektupta, ahlaksız ve insanlıktan uzak bir anlayışın normalleştirildiğine tanık oluyoruz. Mehmed Sadık Efendi, vekili olduğu kadı efendiye, bulunduğu kazadaki Hacı Bakioğlu Abiş adlı tüccarın ölüm döşeğinde olduğunu gayet “mutlu ve sevinçli bir şekilde” bildiriyor ve parasına nasıl elkonacağıyla ilgili fikirlerini açıkça paylaşıyor.

    Adaletin tecellisinde en önemli unsur olan yar­gıçlara Osmanlı zama­nında kadı denilirdi. İlmiye mensuplarına “arpalık” olarak verilen bazı kazalarla; rütbe­si ve yaşı ilerlemiş kadılara tevcih edilip “mevleviyet” adı verilen büyük merkezlere ta­yin edilenler çoğunlukla gö­rev yerlerine gitmezler, kendi yerlerine vekil gönderirlerdi. Kadılarla aynı yetkilere sahip olarak vekaleten gönderilen hukuk erbabına “naib”, ma­kamlarına da “niyabet” deni­lirdi. Osmanlı devrinde yaygın bir uygulama sahasına sahip olan naiplik ve niyabet mües­sesesi, çeşitli düzenlemelerle cumhuriyet devrine kadar ke­sintisiz sürmüştür.

    Devletin düzenli maaş sis­temine dahil olmayan na­iplerin tek gelir kaynakları, mahkemelerde düzenledikleri hüccet, nafaka, nikah, tereke belgelerinden aldıkları harç­lardı. Üstelik bu harçların ta­mamı kendilerine kalmaz, ma­kamın asıl sahibi kadıyla an­laşmalarına göre ancak beşte birini, nadiren de dörtte birini alabilirlerdi. Kazanın taham­mülüne göre beklediği geliri elde edemeyen kadı naipleri, rüşvet ve diğer yolsuzluklar ile ahaliyi canından bezdirirdi.

    Arşivlerimiz, uzun Osman­lı asırlarında naiplerin yol­suzluklarının önlenmesine, ahaliye eziyetlerinin ortadan kaldırılmasına dair gönderilen fermanlarla doludur. Ne kadar ferman gönderilirse gönderil­sin adalet sisteminde hiçbir dönemde yolsuzlukların önü alınamadığı gibi, insanlıktan da nasibini almamış kişilerden hakkın teslimi ve adaletin yeri­ne getirilmesi beklenilmiştir.

    3. Selim’in tahtta bulun­duğu zaman dilimine ait, 1805 tarihli mektupta da, ahlaksız ve insanlıktan uzak bir anla­yışın normalleştirildiğine ta­nık oluyoruz. Belgeden hangi kazanın naibi olduğu anlaşı­lamayan Mehmed Sadık isim­li biri, naibi olduğu kadıya gönderdiği mektupla niyabet süresinin biraz daha uzatıl­masını rica ediyor. Zira na­iplik süresi boyunca “yeter­li hasılatı” toplayamadığın­dan borçlanmış, durumunu toparlayabilmek için önüne bir fırsat çıkmıştır. Bulundu­ğu kazanın sakinlerinden Hacı Bakioğlu Abiş adlı bir tüccar, ölümcül bir hastalığa müpte­la olup, doktorlar tarafından az bir ömrü kaldığı söylen­mektedir. Naibimiz Mehmed Sadık Efendi, vekili olduğu kadı efendiye bu durumu öyle mutlu, sevinçli bir halde bil­diriyor ki “görev süresi için­de ölürse ne güzel, ölmez de bir-iki ay geri kalırsa yerim­de bırakıldığıma dair ibka bel­gesini isterim” diyor. Bugün­kü anlayışımızla kişinin kendi kendine bile söyleyemeyeceği bir cümlenin, muhatap olunan kadı efendiye fütursuzca ken­di aralarında söylenebilmesi, insanlık dışı bir durumun bile normalleştirildiğini gösteri­yor. Bununla da kalmıyor; “bu tüccarın mirasının 20 bin ku­ruş olarak tahmin edildiğini, mirasçısının küçük bir çocuk olmasından dolayı buna vasi, evkafına kaymakam tayini iş­lerinden iyi para kazanacağı­nı ve külliyetli borçlarından kurtulacağını” söylüyor. Kadı efendiye böyle bir davanın 40 yılda bir düşeceğini hatırlatır­ken, onun alacağı hisseyi dü­şünerek görev süresini uzat­masını sağlama almak istiyor. Üstelik mektubun tarihine bakılırsa Ramazan ayında, üs­telik Kadir Gecesi’nde yazmış olmalı!

    Ancak Naip Mehmed Sa­dık Efendi bu kadar iştahlanmasına rağmen isteğine nail olamamış; mektubun üstünde naibi olduğu kadının el azısı olması muhtemel notta “mektubun gelmesinden önce niyabetin Sadullah Efendi’ye verildiği” yazılmış.

    Mektup mutlaka naip efen­dinin elinden çıkmıştır. Ya­zısını gayet okunaklı bir talik yazı ile yazmasına rağmen, iki yerde “isti’fa” yerine “istîfâ” denmesi; muhtemelen elif harfiyle İbiş yazacağı yerde ayın harfiyle Abiş okunur gi­bi yazması; “cümra” olarak okunmak üzere harekelediği hastalık hiçbir sözlükte geç­mediğinden aslında karaçıban demek olan “cemre” yazmak isteyip de beceremediğinden hareketle; eğitimi yetersiz, imlası bozuk, fıkralarla halk hikayelerinde izine sıkça rast­ladığımız menfaat ve rüşvet peşinde koşan tipik bir kadı portresiyle karşı karşıya oldu­ğumuzu düşünüyorum.

    Kazanın yeri ve adı belli ol­saydı, bu meseleyi şeriye sicil­lerinden takip etmek mümkün olurdu; fakat şimdiki verita­banı ile bu gayet zor. İleride şeriye sicilleri ile ruus def­terleri indekslenirse sonucun ne olduğunu, Bakizade Abiş Ağa’nın malının nasıl çarçur edilip yetiminin paralarının nasıl yendiğini öğrenebiliriz.

    ‘1 BELGE’NİN İBRET BELGESİ

    ‘Böyle madde 40 yılda bir düşer’

    “Hüve

    Devletlü inayetlü merhametlü veliyy-i nimet-i bî-minnetim sulta­nım hazretleri

    Devlet-i ikbal ile sağ olsun. Arzuhal-i abd-i kadîm ve şâkir-i envâʽ-ı niʽam-ı müstedîmleridir ki bi-hamdillah-i teâlâ mübtelâ oldu­ğum cümrâ illetinden bu günlerde halâs ve şifâ-yâb oldum. Bu sene-i mübârekede min-ciheti’l-vücûd ve’l-mâl ne derecelerde mazhar-ı bahr-i ta’b olduğumu Allah bilür ve niyâbet ne mikdâr zarar gösterdi takdîm olunan defterden ma’lûm-ı veliyyü’n-ni’ami buyrulmuştur. Bu defa Zilhicce’den istîfâ etmek niyetinde idim. Ancak tüccardan Hacı Bakioğlu Abiş Efendi maraz-ı mühlike mübtelâ olup el-ilmu indillah la ya’lemu’l-gaybe illallah mevcud olan etıbba merkûmun karîn-i vefât idüğün haber vire­yorlar. Zilhicce’ye kadar fevt olur ise ne güzel daha bir iki ay ilerü kalır ise beher hâl ihtiyâten ibkâ mürâselesini isterim zira hademe-i mahkeme beher hâl yirmi bin kuruş hâsıl olur deyu tahmin ideyorlar. Fi’l-hakîka madde cesîmdir. Evlâdı sıgâr olup evkâfa kâimmakâm nasbı ve sıgâra vasî ta’yîni ve zimemâtının de’âvîsi külliyetlü mevâddır. Böyle madde kırk yılda bir düşer. Lütf u ihsân buyurup ihtiyâten Zilhicce’den ibkamıza müsaade-i aliyye buyurup bu madde vuku’ bulup tetmîm ettiğim gibi istîfâ edeceğim beyânı ve mücerred tecdîd-i ubudiyyetimi havi arzuhâl terkîmine mübâde­ret kılındı. Bi-mennihi teâlâ ledâ şerefi’l-vüsûl sûret-i hâl ma’lûm-ı aliyyeleri buyuruldukta bu bâbda müsâ’ade ve mazhar olduğum düyûn-ı vefîremden halâsıma se­bep ve müceddeden çerağ ve ihyâ buyurulmak bâbında emr u fermân hazret-i veliyyü’n-ni’metindir efendim.

    Fî 27. [Ramaza]N. sene [1]220 [19 Aralık 1805]

    [Mühür] Mehmed Sadık

    Alttaki satır mektubun üstün­de bulunuyor. Muhtemelen kadı efendinin elinden çıkma kenar notudur.

    Vürûd-ı kâime tarihi fi 11 Za. Sene 220 bu tarihte niyabet Sadul­lah Efendi’ye verilmiş idi

  • Osmanlıları çürüten devleti yiyip bitiren illet ‘RÜŞVET HELVASI’NIN TADI… (Tarihçi Naima)

    Osmanlı belgeleri, devleti içten içe yiyip bitiren rüşvet ve yolsuzluk hastalığının hiç geçmediğini, hatta zamanla neredeyse devletle bütünleştiğini ortaya koyuyor. İlan edilen fermanlar, sert ikazlar ve önlemler, nizamnameler, ettirilen yeminlere rağmen devlet görevlilerinin para yemesinin önüne geçilememiştir.

    Osmanlı Devleti daha ku­ruluşunun ilk asrında rüşvet illetiyle yüzleş­mişti. Yıldırım Bayezid devrinde (1389-1402) kadıların rüşvetle iş görmeye başlamaları üzerine, öfkesine hâkim olamayan padi­şahın bu kişileri Yenişehir’de bir konakta toplayıp hepsini birden yakmaya teşebbüs ettiği rivayet olunur. Neşrî Tarihi’nde anla­tıldığına göre rüşvetçi kadılara uygulanmak istenen bu dehşet verici cezayı, araya giren devlet adamlarının yönlendirdiği “Yıl­dırım’ın soytarısı” engellemiştir. Anlatılana göre bu soytarı, Yıldı­rım’ın huzuruna çıkıp, “kendi­sini Bizans’a elçi olarak gönder­mesini” diler. Yıldırım, “bunu niçin istersin” diye sorunca da; “Kadıları ortadan kaldırdığınız­da ahalinin davalarına kim ba­kacak? Oradan rahipler getirip ahalinin davalarını gördürmek için” der. Soytarının ne demek istediğini anlayan Yıldırım “peki ne yapmak gerekir” diye sorun­ca Vezir-i Azam Ali Paşa devreye girer ve kadıların affedilmesi­ni, maaşlarının artırılmasını ve böylelikle rüşvete tevessül etme­yeceklerini söyler (Neşrî Tarihi, C. 2, s. 337). Ne var ki rüşvet ve yolsuzluğun kadıların, valilerin, paşaların maaşının, gelirinin ar­tırılmasıyla ortadan kalkmaya­cağı, rüşvetin Yıldırım’dan sonra da Osmanlı Devleti’ni içten içe yiyip bitiren bir hastalık hâline geleceği tabii anlaşılacaktı.

    Sultan 3. Selim’in rüşvet ve yolsuzluğun önlenmesine dair Sadrazam Koca Yusuf Paşa’ya kendi elyazısıyla yazdığı hatt-ı hümayun. 16 Şubat 1792. (BOA, TSMA.E, 784/21)

    Osmanlı belgelerinde “ir­tikâb ve irtişâ”, yani “yolsuzluk ve rüşvet” şeklinde beraberce zikredilen bu beladan kurtulma­nın çarelerini aramak için za­man zaman layihalar, raporlar hazırlanmış; padişahlar bu layi­halara istinaden adaletnâmeler, fermanlar yayınlamışlarsa da rüşvet ve yolsuzluğun önü alına­mamıştır.

    Kanunî Sultan Süleyman ve oğlu Sultan 2. Selim döneminde kanunnâmeler ve adaletnâme­lerle rüşvetin önüne geçilmeye çalışılmıştı. 2. Selim saltanatının daha başında, 1568’de vilayetler­deki vali ve kadılara gönderdi­ği bir emirde; ilan etmiş olduğu adaletnâme ile emredilen husus­lara dikkat edilmeyip rüşvetin, yolsuzluğun, haksız ve kanunsuz uygulamaların devam ettiğini ifade ettikten sonra; valileri ve kadıları ikaz ederek idarecilerin çeşitli isimler altında ahaliden para toplamamasını, mahkeme­lerde davalara müdahale edil­memesini, reayaya zulmedilme­mesini, haksızlık ve yolsuzluğun önlenmesini emretmiş; emre uymayanların şiddetle cezalan­dırılacağını bildirmişti. Bu şid­detli ikaz ve tehditlerine rağmen 2. Selim iki yıl sonra 1570’de taş­radaki vali ve kadılara yeniden emirler göndermiş; zenginlerin himaye olunup fakirlere zulme­ dilmemesi, herkese adalet üzere davranılması, görüle­cek yolsuzlukların müseb­biplerinin şiddetle cezalan­dırılacağını bildirmek zorun­da kalmıştı (BOA, Mühimme Defteri, 7/1619).

    Osmanlı padişahları rüş­vet alınıp-verilmesini yasak­layıcı emirler yayınlasalar da, rüşvetin ve yolsuzluğun Sa­ray ve çevresinden başlaya­rak aşağıya doğru bütün dev­let bürokrasisine nüfuz ettiği şüphe götürmez bir gerçek­tir. Herkes tarafından “fena, çirkin” bir iş olarak görülen rüşvet, bazen isim değiştire­rek “caize” ve “hediye” gibi daha masum, “meşru” isimler altında da hükmünü sürdür­müştü.

    Osmanlı devlet geleneğin­de beylerbeylik, valilik, san­cakbeyliği gibi yüksek memu­riyetler; kazaskerlik, müftü­lük, kadılık, naiblik, müderrislik gibi ilmiye sınıfının makam ve mansıplara yapılan tayinler kar­şılığında, padişah ve sadrazam başta olmak üzere tayin olunan kişiden “caize” adı altında pa­ra almak eski bir adetti. Devlet kapısında bir makama, rütbe­ye, mansıba tayin için bekleyen paşalar, beyler, kadılar, efendiler fazlalaşınca, tayin işlerinde para dönmesi kaçınılmazdı. Devle­tin yönetici kademesinde veya sarayda tanıdığı olanlar iltimas­la, olmayanlar rüşvetle kendi­lerini makam ve mansıba tayin ettirmeye çalışmaktaydı. O hâle gelinmişti ki bütün mülkî, askerî ve ilmî memuriyetler arttırma ile açıkça satılıyordu ve hangi memuriyet için ne kadar rüşvet verildiği herkesin malumuydu.

    Rüşvetin başka kılığa girmiş hâli olan, “caize alınması” gele­neğine dair Naima Tarihi’nde anlatılan ilginç bir hadise vardır ve şöyle nakledilir.

    “Bu sıralarda devlet hazine­sinde sıkıntı vardır diye memu­riyetlere tayin karşılığında alı­nan paraları [caize] Sadrazam Melek Ahmet Paşa kabul etme­yip Hazine’ye gelir kaydedilme­si için deftere yazılması bida­tini [yeniliğini] çıkardı. Yakın zamanlara dek ‘rüşvet alır’ diye, rüşvet suçuyla nice vezir ve paşa katlolunup, niceleri dahi azlolu­nup rezil olmuş iken devletin za­yıflığı ve ahvalinin karışıklığı öy­le bir dereceye vardı ki, o suç sa­yılan iş [caize adı altında alınan rüşvet] devletin dayanağı kılındı. Gerçi bu durum ilk bakışta Sad­razam Melek Ahmet Paşa’nın doğruluğuna ve namuslu olu­şuna verildi. Fakat tayin işini gören memurlar aldıkları pa­ranın ancak 10’da 1’ini deftere kaydettiklerinden işin sonu fe­sada vardı. Böyle bir bidatin ah­maklık eseri olduğu anlaşıldı” (Naima Tarihi, C. 5 s. 2061).

    Adı rüşvet veya caize ol­sun, makam ve mansıpların para karşılığı alınıp satılması, işin ehline ve liyakatlı olanına verilmesinin önüne geçmiş­tir. Rüşvetle makam-mev­ki sahibi olununca, vali ise vilayetteki ahaliden haksız kanunsuz olarak para tahsi­liyle, kadı ise adaletin tecelli etmesi gereken mahkemede parayı veren lehine karar çı­karmakla kendisine menfaat devşirdi.

    Sultan Abdülmecid’in, çıkarılan nizamname hükmünce rüşvet ve yolsuzluk yapılmaması, yapanlar hakkında kanunda yer alan cezanın
    uygulanacağına dair genelge şeklinde bütün vilayetlere gönderilen matbu hatt-ı hümayunu. 23 Eylül 1850 (BOA, C.DH, 30/1473).

    Rüşvetin en fazla olduğu, en çok paranın döndüğü yer tabii devletin en tepesiydi. Sarayda padişahlar, hanım ve valide sultanlar, darüssa­ade ağaları, padişah hoca­ları ve musahipleri rüşvet çarkının içindeydi. Padişaha olan yakınlıkları ve nüfuzları sebebiyle rüşvetle iş yaparak ciddi servet sahibi olanla­rı vardı. “Nefesi kuvvetli” bir hoca olarak Sultan İbrahim’in psikolojik rahatsızlıklarının te­davisi için saraya getirilen; padi­şahı manevi olarak rahatlatması neticesinde önce padişah hoca­lığına sonra Anadolu Kazasker­liğine yükselen ve “Cinci Hoca” lakabıyla tanınan Hüseyin Efen­di bunlardan biriydi. Cinci Hoca, Anadolu Kazaskeri olarak kadı tayinlerinden ve Sultan İbra­him nezdindeki nüfuzunu kulla­nıp diğer makam ve mansıplara tayin ettirdiği kişilerden aldığı rüşvetlerle hatırı sayılır bir ser­vet edinmişti. Sultan İbrahim’in tahttan indirilmesiyle hâmisiz kalan Cinci Hoca’dan, yeni padi­şahın cülûs töreninde askere ve­rilecek bahşiş için 200 kese akçe istenmişti. Cinci Hoca parası olmadığını ileri sürerek istenen meblağı vermeye yanaşmadı. Ya­kalanıp hapse atıldı. Ölüm tehdi­di ve işkence ile paralarının yeri söyletildi. Nakit ve mülk olarak servetinin 3.000 keseden fazla olduğu anlaşıldı (Naima Tarihi C. 4 s. 1868).

    Osmanlı bürokrasisinde, sadrazamdan başlayarak aşağı­ya doğru memuriyetlere tayinde rüşvet belirleyiciydi. Rüşvetle işe başlayan, görevini rüşvetle sürdürmekteydi. Belgelere bakıl­dığında, rüşvetin en çok kayda geçtiği makam maalesef kadılık makamıdır. Haklı haksızı ayır­mak, adaleti sağlamakla görevli kadı ve naipler rüşvet karşılı­ğı hüküm vermekte, suçlu olanı suçsuz göstermekteydi. 1710’da Urfa kazasında müftülük yapan Abdullah Efendi’nin rüşvet kar­şılığı suçsuz kişilerin katline fet­va verdiği sabit olunca memle­ketine sürgün edilmesine karar verilmişti (BOA, Mühimme Def­teri 117/27).

    Padişahlar tarafından sık­lıkla rüşvet, yolsuzluk, kanu­na aykırı uygulamalar, ahaliye zulüm ve baskı yapılması gibi devlet mekanizmasını tahrip edici, adaletin tesisini önleyici kanunsuz ve haksız durumlar, hüküm ve fermanlarla vilayet ve sancaklara bildirilerek önlenme­ye çalışılmıştı. 1717’de Sultan 3. Ahmed, Anadolu ve Rumeli’deki beylerbeyi, vali, sancakbeyi, kadı ve naiplere gönderdiği emirde, ahaliye zulmedilmeyip hakları­nın korunması hususunun çok mühim olduğunu; bu konuda son derece dikkatli olunması gerektiğini; adaletin hakkaniye­te uygun dağıtılması, usulsüz ve kanunsuz işlem yapılmaması ge­rektiğini; yol ve beldelerde emni­yet ve güvenliğin sağlanmasını, vergi tahsilinde kimseye zulme­dilmemesini, rüşvet alınmama­sını bildirmişti (BOA, Mühimme Defteri, 126/981). Ancak rüşvet ve yolsuzlukla mücadele için pa­dişah tarafından verilen sert ve ikazlarla dolu emirler; hazırla­nan layiha ve raporlara istina­den padişah tarafından çıkarılan adaletnâmeler; yazılan kanun­namelere rtağmen rüşvetin önü alınamamıştır. Devlet çarkının içinde aşağıdan yukarıya doğru herkes, Tarihçi Naima’nın tabi­riyle “rüşvet helvası”nın tadına varınca bundan kendini kurta­ramamış; bu “tat” zincirleme bir şekilde devletin vücudunu sarıp sarmalamıştı.

    27 Şubat 1855 tarihinde çıkartılan, rüşvet veyolsuzluğun engellemesine dair tedbir ve cezaları içeren yedi sayfalık “Yolsuzluğun Engellenmesine Dair Ceza Nizamnamesi Layihası”nın ilk sayfası. (BOA, A.DVN. MKL, 73/11)

    Ortada ve aşikar olarak gö­rülen sorunun giderilmesi için yasaklamalar getirilmesine rağ­men, rüşvet ve yolsuzluk illeti ortadan kaldırılamamıştı. Soru­nun tanımlanması ve alınma­sı gereken tedbirler konusunda “Celalilik”ten gelme İpşir Mus­tafa Paşa ile Sultan 3. Selim’in benzer şeyleri söylemesi ilginç­tir.

    Sadrazamlık da yapmış olan İpşir Mustafa Paşa, 1651’de Ha­lep valiliği esnasında yönetimde bazı düzenlemeler ve yenilik­ler getirmiş, “ıslah-ı âlem” adı verilen bu yenilikleri içeren bir nizamname hazırlatmıştı. Bu nizamnameye göre; hiçbir dev­let makamı ehliyetli ve liyakatli olmayana verilmeyecek; rüşvet ve caize kaldırılacak; beylerbe­yi, sancakbeyi ve kadılar tayin edildikleri yerde 3 yıl hizmet et­meden azledilip başka yere tayin edilmeyecek; sikke tashihiyle bütün din ve devlet işleri şer’ ve kanuna uygun icra edilecekti.

    Sultan 3. Selim de tahta çık­tıktan hemen sonra Sadrazam Koca Yusuf Paşa’ya yazdığı 16 Şubat 1792 hatt-ı hümâyûnda, devletin bünyesini yiyip bitiren bir hastalığa benzettiği rüşveti ortadan kaldırmanın gerekliliği­ni ve bu yolda alınması gereken tedbirleri anlatmaktadır:

    “Benim vezirim,

    Bu devletin nizamları bozu­lup bu hâlleri alması pek çoktur. Bilhassa vezirlerin işe yarayan­ları ve yaramayanları şimdiden birbirinden ayrılıp sonra her bi­rinin makam ve mevkii hâl ve şanlarına göre verilmelidir. Yani hangi vezir hangi eyalete elverir tahkik olunup tevcihten sonra birkaç sene görev yapmadıkça azlolunmamalıdır ki makamını mukataası gibi bilip fukarasını rencide eylemeyeler.

    Ve makam ve mansıplar rüşvet ile satılmamalıdır. Şim­di mütareke içindeyiz, bunların tevcihlerine şimdi girişmeyip şimdilik hâlleriyle istihdam ey­leyesin. Hangisi hangi mahal­le elvereceğine ve içlerinden işe yaramayıp tekaüt edilecekleri anlayıp tarafıma dahi bildiresin.

    Biri dahi Devlet-i Aliyye’nin bünyesini yiyip bitiren bir illet derecesinde olan rüşvet kâfiridir ki memleket harap oluyor, bu da­hi şimdiden külliyen kaldırılma­lıdır ve gizli veya açıkça alanla­rın haklarından gelinmelidir. Bu aralar bazı konularda yolsuzluğa meyyal kimselerin açgözlülükle rüşvet almaya cesaretlerini his­sediyorum. Araştırıp böyle kâfir şeye cesaret edenleri ortadan kaldırıp cezalarının verilmesi­ne ve bugünden sonra bir madde için 1 kuruş rüşvet alınmaması­na dikkat edesin.

    Bu emrimi dinlemeyip amel etmeyenleri Allah kahreyleye âmin” (BOA, TSMA.E, 784/21).

    Rüşveti devletin bünyesini yiyip bitiren bir hastalığa benzeterek ortadan kaldırılmasını isteyen Sultan 3. Selim

      1839 Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu ile bürokrasiye yeni bir nizam getirilmeye çalışıl­dı. Bu cümleden olarak, devlet memurlarının yemin ederek işe başlatılmaları usulü getirildi. Bu yeminlerinde padişah başta ol­mak üzere sadrazamdan en kü­çük memura kadar her görevli kanunlara bağlı kalacaklarına, kanunsuz iş yapmayacaklarına, rüşvet almayacaklarına yemin etmişlerdi. Bu yemine rağmen Sadrazam Hüsrev Paşa rüşvet suçundan yargılanarak kürek ce­zasına çarptırılmıştır. Rüşvet ve yolsuzluk o derece yer etmişti ki bundan tamamen kurtulmak ne­redeyse mümkün değildi.

      Devlet yine de rüşvetle mü­cadele için teşebbüslerde bulun­maya devam etmiş; 1848’de Sul­tan Abdülmecid rüşvet ve haksız kazanç hakkında mazbata hazır­latmış; bunlara tevessül edenle­rin devletine ve milletine ihanet içinde olduğu belirtilmiştir. Ya­saklanan rüşvetin, “hediye” adı altında isim değiştirerek devam ettirilmeye çalışılması üzerine, “hediye”nin ölçüsü ve mikta­rı belirlenerek bunun üzerinde olanların rüşvet kabul edileceği ilan olundu. Aynı zamanda, me­muriyete başlayacaklara yemin etme usulü de getirilerek Sultan Abdülmecid tarafından “Hedaya Memnuiyeti ve Tahlif Nizam­namesi” (Hediyelerin Yasaklan­ması ve Yemin Nizamnamesi) hazırlanarak yürürlüğe konul­du. Göreve başlayacak memurlar mülkiye, ilmiye, askeriye sınıf­larından hangisine mensup ise, her sınıf için aralarında küçük farklılıklar olan bu yemin metni­ni okuyup yemin etmedikçe gö­reve başlatılmadı.

      Mülkiye memurların yemin metni şöyleydi:

      “Padişahıma ve devletime sadakatten ayrılmayacağıma ve her ne nam ve anlam ile olursa olsun rüşvet almayacağıma ve padişahımın izniyle kabulü caiz olan resmi hediyelerden başka yasaklanmış olan hediyeyi kabul etmeyeceğime ve devlet malını yemeyip israf etmeyeceğime ve hiç kimseye ettirmeyeceğime ve gerçekten gerekli olduğu ortaya çıkmadıkça devletin hazinesine masraf getirmeye izin vermeye­ceğime ve gerçekten icap etme­dikçe sırf birilerinin hatırı için memur istihdamına lüzum gös­termeyeceğime…” (BOA, MVL.d, 436 s.8).

      Rüşvet ve yolsuzluğa karşı kanun ve ceza ile mücadelede önemli adımlar atan Sultan Ab­dülmecid döneminde 27 Şubat 1855 tarihinde “Men-i İrtikâba Dair Ceza Nizamname Layihası” (Yolsuzluğun Engellenmesine Dair Ceza Nizamnamesi Layiha­sı) hazırlanmıştır. “Rüşvet, dev­let malını yemek, hediye almak” başlıkları altında ayrıntılı olarak ele alınan ve 30 maddeden olu­şan nizamnamede suçların ta­nımı yapılarak verilecek cezalar belirlenmiştir. (BOA, A.DVN­MKL, 73/11).

      Maalesef kanunlarla men edilmesine, önemli cezalarla caydırıcı hâle getirilmeye ça­lışılmasına rağmen rüşvet ve yolsuzluk önlenememiştir. Öte yandan şöyle de bir durum var­dır: Osmanlı tarihinde rüşvet ve yolsuzlukla servet kazananların hemen hepsi bu zenginliklerinin sefasını süremeden feci akıbet­lere uğramışlar, bu şekilde edin­dikleri para hayatlarına malol­muştur.

      Tarihçi Naima, yazdığı tarih kitabında rüşvet ve yolsuzluğa bulaşanlara dair şöyle der: “Akçe verip makam ve mansıp alanın hiçbirisi hayrını görmeyip çoğu gözden düşüp berbat oldu. Rüş­vet uğursuzluğu, lanet halkası gibi boğazlarına geçip asılı kaldı” (Naima Tarihi, C.4 s.1823).

    1. ‘Yolunu bulan’ krallar ‘işini bilen’ düzenbazlar

      Yolsuzluk ve rüşvet, şüphesiz modern devlet-kapitalizm öncesinde de hatta çok eski devirlerden beri vardı. Para ve sermaye piyasaları geliştikçe, yolsuzluğun uygulama biçimleri de gelişti. 20. yüzyılda yolsuzluğu önlemek için gerek tek tek ülkelerde gerekse uluslararası düzeyde yasalar çıkarıldı, antlaşmalar imzalandı. Ancak “bal tutan parmağını yalar”, “benim memurum işini bilir” hâlâ geçerli. Döneminde, dünyayı sarsan 5 büyük hadise…

      Yolsuzluk, Dünya Banka­sı’nın basit tanımına gö­re, “devlet görevlilerinin kişisel çıkar için özel sektörden rüşvet kabul/talep ederek ikti­darlarını kötüye kullanmasıdır”. Elbette Dünya Bankası kurulma­dan; kapitalizm, özel sektör, mo­dern devlet ve diğerleri ortaya çıkmadan yüzyıllar önce de yol­suzluk vardı. Hatta tüm dünyaya eşit olarak dağıtılmıştı. Eskiden beri halk, vergi veya hediye adı altında rüşvet toplayan sütü bo­zuk, hırsız devlet görevlilerini bilir; bunlar hakkındaki hikaye­ler kulaktan kulağa dolaşır, kimi zaman da abartılırdı.

      Örneğin eski rejimlerde va­lilerin belli bir ücreti olmaz­dı; yönettikleri bölgenin yerel halkından kendileri ve ekipleri için vergi toplarlardı. “Deli Pet­ro” olarak bildiğimiz Rus Çarı 1. Piyotr’un reformlarından ön­ce Rus valilerinin uyguladığı bu yönteme “kormlenye” (kelimesi kelimesine: “beslemek”) denirdi. Halk, beslemek zorunda olduğu bu memurlardan hiç hoşlanmaz­dı. Bazı tarihçilere göre “korm­lenye”, Rus halkının gözünde yolsuzluğu, devletin olağan bir özelliği hâline getirmişti.

      Yolsuzluk her zaman olmasa da kimi zaman düzenbazlık ve sahtekarlıkla elele gider. Örneğin 18. yüzyıl başında İspanya vera­set savaşlarından mali yıkımla çıkan İngiltere ve Fransa’da iki “balon” patlamıştı. İskoçyalı Jo­hn Law, Fransa’yı borçlarından kurtaracağına ikna ederek Ame­rika ile ticaret yapacak bir “Mis­sissippi şirketi”ni kurup hisse­lerini piyasaya sürdü. Bunlar öyle bir spekülasyona yolaçtı ki kurduğu saadet zinciri kısa süre sonra 1719’da çöktü. İngiltere’de ise John Blunt adlı bir girişimci, kamu borcunu kurduğu Güney Denizi adlı şirketin sermayesine dönüştürmek, sonra da hissele­rini halka satmak üzere İngiliz hükümetini ikna etti. Bu balon da 1720’de patladı. Aynı dö­nemde İskoçyalı bir düzenbazın Amerika’da “Poyais” adlı hayali bir ülke adına tahvil çıkardığı bi­le görüldü.

      ABD’de kongre üyeleri demiryolculardan aldıkları rüşvet sonucu trene dönüşmüş, ülkenin adı da “Amerika Demiryolları Devletleri” olarak değişmiş. Thomas Nast’ın karikatürü, 1880.

      Bu hadiselerde şüphesiz ka­munun sorumluluğu büyüktü; ancak bu girişimlere izin veren devletler için “yolsuz”dan çok “basiretsiz” sıfatı daha uygundu. Seçkinler saadet zincirlerinden nasiplenmişti ama sonuçta zin­cir koptuğunda onlar da servet­lerini kaybetmişti.

      Kapitalizm geliştikten sonra, 1934’te Fransa’yı sarsan “Sta­visky Skandalı” yolsuzlukla hi­lenin birbirine karıştığı bir baş­ka örnekti. Alexandre Stavisky adlı bir Rus mültecinin kurdu­ğu düzen, küçük Bayonne ken­tinin kredi kurumu (Fransa’da fakir halkın borçlanabildiği bu kurumlar belediye tarafından iş­letiliyordu) adına sahte bonolar çıkararak başlamıştı. Güya Ti­caret Bakanlığı’nın ve Bayonne Belediyesi’nin denetlediği bu bo­nolar, sigorta şirketleri tarafın­dan satın alınmıştı. Balon patla­dığında Stavisky intihar etti veya kimilerine göre öldürüldü, hükü­met çöktü, Fransız siyaseti kök­ten sarsıntıya uğradı ve bir darbe girişimi güçlükle önlendi.

      Ancak yolsuzluğun mutla­ka bir düzenbazın tezgahından kaynaklanması gerekmiyordu. 19. yüzyıldan itibaren devlet­ten onay almak veya onunla iş yapmak isteyen girişimciler, sık sık rüşvet dağıtmak zorunday­dı. Örneğin İngiltere ve ABD’de ilk demiryolları özel girişimciler tarafından bir plan dahilinde de­ğil, karmakarışık bir şekilde ku­rulmuştu. Bir demiryolu kurmak isteyen, parlamento veya kong­reden onay almak zorundaydı, bu da fiiliyatta milletvekillerine, kongre üyelerine rüşvet dağıt­mak demekti. Ara ara skandallar patlıyor, az sonra unutuluyordu. Ancak sonuçta demiryolları da inşa ediliyordu.

      Le Petit Journal’in kapağında Stavisky skandalını araştıran polisler bir baskın yapıyor

      Para ve sermaye piyasaları geliştikçe, yolsuzluğun uygula­ma biçimleri de gelişti. 1970’ler­de patlak veren Lockheed skan­dalına baktığımızda, rüşvetin dağıtılma şekli bize komik dene­cek kadar safça gelebilir. Paralar ilgili ülkelerin politikacılarına bizzat bavulla taşınarak ulaştı­rılıyordu. Japon başbakanı Ta­naka’ya gönderilen para, Guam ve Hong Kong üzerinden gön­derilmişti; bir müttefiki destek­lediğini sanan bir takım düşük rütbeli CIA ajanları parayı bü­yük zorluklarla, golf çantalarıy­la taşımışlardı. Japonya sınırın­da polise yakalanma korkusuyla terleyen bu kuryeler, yüklerini Tokyo’da Peder Jose diye bilinen gerçek bir İspanyol rahibe teslim ediyorlardı. Bugünkü elektronik para dolaşım ağı, kripto paralar, okyanuslardaki ufak tefek ada­larda kurulu paravan şirketler ve ne olduğunu bilmediğimiz diğer dolambaçlı yollar henüz geliş­memişti. Ancak temelde her şey aynıydı: Bir şirket, mallarını sa­tabilmek için alıcı ülkelerin yö­neticilerine rüşvet ödemişti.

      20. yüzyılda yolsuzluğu ön­lemek için gerek tek tek ülkeler­de gerekse uluslararası düzey­de yasalar çıkarıldı, antlaşma­lar imzalandı. Ancak “bal tutan parmağını yalar”, “benim memu­rum işini bilir” gibi sözler hâlâ geçerli. Tarihten seçtiğimiz ör­neklere yakından baktığımızda yolsuzluğun, algılanış biçiminin ve yolaçtığı skandalların aslında hep aynı temel özellikleri taşıdı­ğını görüyoruz.

      Maaşa bağlanan kral

      İngiltere Kralı 2. Charles’ın 1670’te Fransa Kralı 14. Louis ile gizli bir antlaşma imzalayıp para kabul etmesi, ülkede kralla ilgili bir kuşku ve dedikodu dalgası­na yolaçmıştı. Eskiden kralların birbirlerine çıkar sağlamak için ödemeler yapmaları doğal karşı­lanırdı. Ancak 17. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de hem hü­kümdarı denetleme arzusunda­ki bir parlamento vardı hem de Protestanlığı Katolik Fransa’ya karşı korumaya dayalı bir milli­yetçi siyaset doğmuştu.

      2. Charles, kendi parlamen­tosundan tiksiniyordu; çünkü babası 1. Charles parlamento öncülüğündeki bir devrim sonucu tahtını, dahası kafasını kaybet­miş; genç oğlu yıllarca Avrupa’da sürgün olarak yaşamıştı.1660’ta tahta çağrıldığında parlamento­ya bağlı kalacağına yemin etmek zorunda kalmıştı ama, mümkün olduğu kadar bağımsız davran­mak istiyordu. Avam Kamarası ile dengeyi kurmak için ip üs­tündeki cambaz gibi hareket et­meyi ilke edinmişti.

      Para uğruna Fransa’ya köle oldu İngiltere Kralı 2. Charles’ın portresi, John Michael Wright (üstte). 2. Charles’ın Katolik dinine inandığını, buna karşılık Fransa’nın ödeme yapacağını taahhüt eden ve iki yüzyıl gizli kalan Dover Antlaşması (üstte, sağda).

      2. Charles’ın aynı zamanda kuzeni Fransa Kralı 14. Louis ise Avrupa’daki gücünü perçinleme­nin peşindeydi. Hedefi, bugün­kü Belçika ve Hollanda’yı dize getirmekti. Kuzeyindeki bu top­raklara saldırmak için kuzeniyle anlaşmak isteyen Fransa kralı, aracı olarak erkek kardeşinin eşi Orléans düşesini kullandı. Bu genç kadın, 2. Charles’ın çok sevdiği kızkardeşiydi; 1670 so­nunda iki ülke arasında yapılan Dover Antlaşması’nın mimarı oydu. Aslında iki antlaşma im­zalanmıştı. Bunlardan 22 Ma­yıs 1670 tarihli olanı, o meşhum gizli antlaşmaydı. Gizli tutulma­sının nedeni, İngiltere kralının “Katolik dinine inandığını” be­lirtmesi ve “Roma Kilisesi’yle barıştığını ülkesi için uygun bir zamanda açıklamasını” öngör­mesiydi. Buna karşılık Fransa, İngiltere kralına para ödeyecek­ti. Sürekli para sıkıntısı çeken ve elisıkı parlamentonun tahsis et­tiği bütçeyle ihtiyaçlarını karşı­layamayan 2. Charles için bu çok önemliydi.

      Charles ölene kadar Lou­is’den para tırtıklamaya de­vam etti. Gizli antlaşma ancak 1830’da tarihçi Lingard tara­fından açıklanacaktı. 2. Char­les’ın İngiltere’deki şöhreti bun­dan çok zarar gördü. Hatta 19. yüzyıl tarihçisi Macaulay, onun için “Fransa’nın Kölesi” tanımı­nı kullandı. 2. Charles’ın Fran­sa’dan aldığı toplam para, Fran­sız para birimi “livre tournois” olarak 9 milyon 950 bini (o dö­nemde 746 bin Sterlin) buldu. Bu miktar, aşağı yukarı kralın (yani devletin) 1 yıllık bütçesi­ne eşitti.

      O dönemde Kral’ın Fran­sa’dan para aldığını bilen, hatta buna aracılık eden bazı bakanlar da vardı. Bunlardan Lord Dan­by ibretlik bir cezaya çarptırıldı. 1678’de 2. Charles, ülkesindeki Fransız düşmanlığının yükseli­şini bahane ederek rüşvet mik­tarını artırmak için başlıca ba­kanı Lord Danby’ye emir verdi. Danby iki ülke arasında gizlice aracılık yapan Montagu’ye yaz­dığı iki mektupta Fransa’dan yıl­da 6 milyon Livre “tırtıklamak” için gereğini yapmasını istedi. Başbakan Danby bu mektupla­rı unutmuş olacak ki birkaç ay sonra Montagu ile kavga ederek onu görevinden attı. Montagu intikamını hemen aldı: Dan­by’nin Fransa’dan para talep eden iki mektubunun Avam Ka­marası’nda yüksek sesle okun­masını sağladı. Gerçi mektupla­rın altında kralın “Bu mektubu onaylıyorum. C. R.” şeklinde bir notu vardı ama Meclis Başka­nı bu bölümü okumamayı tercih etti; böylece Danby sanki Fran­sa’dan kendisi rüşvet istiyormuş gibi ortada kalakaldı. Kral onu hemen feda etti; Danby de ken­dini Londra Kulesi’nde buldu.

      Charles, Fransa Kralı’nın erkek kardeşinin eşi ve Dover Antlaşması’nın mimarı olan kız kardeşiyle.

      Kraliçenin elmas gerdanlığı

      Fransız Devrimi’nden dört yıl önce, 1785’te patlak veren “El­mas Gerdanlık Skandalı”, Kra­liçe Marie Antoinette’in temsil ettiği kraliyetin ve Kardinal de Rohan’ın temsil ettiği kilisenin imajına ağır bir darbe vurdu. Bu gerdanlık, saray kuyumcuları Boehmer ve Bassenge tarafın­dan tasarlanmış gösterişli bir parçaydı. Toplam 2.800 karat ağırlığında 647 elmastan oluşu­yordu. Kuyumcular değeri 2 mil­yon Frank’ı bulan bu ucubeyi sa­tacak müşteri bulmakta zorlan­dılar. İlk başvurdukları kişi olan Kraliçe Marie Antoinette, savur­ganlığıyla bilinmesine rağmen teklifi geri çevirdi. Gerdanlığın resmi İstanbul dahil Avrupa’daki bütün sarayları dolaştıysa da alı­cı bulunamadı.

      Bir hırsız çetesi o sırada işe karıştı. Fransa’nın en eski ailele­rinden birine mensup Kardinal de Rohan’ın kraliçe tarafından hiç sevilmediğini bilmeyen yok­tu. Kont ve Kontes de Lamotte adlı, kim oldukları tam bilin­meyen bir karı-koca, Kardinal’e yaklaşarak kraliçenin gerdanlı­ğı almak istediğini, ama paraya sıkışık olduğunu, onun adına ilk avansı öderse Kardinal’e min­nettar kalacağını iddia ettikle­rinde; epeyce saf olduğu anlaşı­lan Kardinal hemen teklifi kabul etti. Kontes Jeanne de Lamotte, güya kraliçenin arkadaşıydı. Üs­telik iddiasını kraliçenin ağzın­dan yazdığı sahte mektuplarla kanıtlamıştı. Kardinal hemen 30 bin Frank avansı verdi. Ancak biraz da şüphelenerek kraliçeyle gizli bir görüşme ayarlamalarını istedi. Karı-koca Marie Antoi­nette’e çok benzeyen bir fahişe bularak kraliçe gibi giydirdiler, Versailles Sarayı’nın halka açık bahçelerinde uzaktan kardinale gösterdiler.

      ‘Elmas gerdanlık’
      hadisesi

      16. Louis döneminde
      Fransa’da büyük skandala
      yolaçan elmas kolyenin
      zirkondan yapılmış kopyası,
      Breteuil Şatosu’nda
      sergileniyor (üstte).
      Skandalın ardından
      ömürboyu hapis ve kırbaçla
      cezalandırılan Kontes de
      Lamotte (üstte, sağda).

      Lamotte çiftinin amacı hem kardinali tırtıklamak hem ger­danlığa el koymaktı. Kardinal­den aldıkları avansın bir mikta­rını ve güya kraliçenin yazdı­ğı, geri kalan ödemeyi Kardinal aracılığıyla yapacağını belirten bir mektubu Boehmer ve Bas­senge’a vererek karşılığında ger­danlığı aldılar. Kont de Lamotte elmasları satmak üzere hemen İngiltere’nin yolunu tuttu.

      Aradan zaman geçti. Ama kraliçe hâlâ Kardinal’e yüz ver­miyordu. Boehmer ve Bassan­ge ise hâlâ paranın geri kala­nını alamamışlardı. Kraliçeye doğrudan başvurmaktan başka çare kalmamıştı. Skandal ancak o zaman ortaya çıktı. Marie An­toinette, hiç güvenmediği Kar­dinal’in de kendisi gibi aldatıl­dığını anlamadı; komplonun onun başının altından çıktığına inandı. Aynı görüşte olan Kral 16. Louis o kadar öfkelenmişti ki bütün sarayın toplandığı bir ortamda Kardinal’in tutuklan­masını emretti. Saray Bakanı Breteuil’ün herkesin ortasında “Kralın emriyle Kardinal’i tutuk­layın!” diye bağırması, sarayda ve ülkede bomba etkisi yarattı.

      Kral ve Bakanları daha se­rinkanlı davransaydı, olayı tam anlamıyla araştırmadan kamuya açıklamanın kendi imajları açı­sından felaket olacağını öngö­rebilirlerdi. Ancak gerek hemen yakalanan Kontes de Lamot­te’un gerekse Paris Parlamento­su tarafından yargılanan Kardi­nal de Rohan’ın mahkeme süre­ci, hükümdarın istediği sonucu vermedi. Bir fahişenin kraliçe gibi giyinmesi, kardinalin de onu uzaktan görüp Marie Antoinette zannetmesi kralın onurunu çok zedelemişti. Buna rağmen Paris Parlamentosu sonunda Kardi­nal’i akladı. Dinadamı, Fransa Kraliçesi’nin kendisine bir “ge­ceyarısı randevusu” verdiğine inanmak gibi bir “küstahlığa” kapıldığı için özür diledi; görev­lerini bıraktı ama serbest kaldı. Kontes de Lamotte ise halkın önünde cellat tarafından kamçı­landıktan sonra, “voleuse” (hır­sız) anlamındaki bir V harfiyle damgalanarak ömür boyu hapse gönderildi.

      Louis ve “bütün kötülüklerin anası” kabul edilen Marie Antoinette’in aşağılandığı bir dönem karikatürü.

      Elmas gerdanlık hadisesinin tek ciddi sonucu, kraliyete olan güvenin tamamen yıkılmasıydı. Halk, bütün kötülükleri temsil eden Kraliçe’nin geceyarısı bir kardinalle saray bahçesinde bu­luşmasını tam da onun karakte­rine uygun bir davranış olarak görmüştü. Bu arada Londra’daki Kont de Lamotte gerdanlığın el­maslarını kuyumculara satmış­tı. Boehmer ve Bassenge iflas ettiler. İki kuyumcunun Kar­dinal’in ailesine açtıkları dava 1867’ye kadar sürdü. O tarihte Fransız monarşisi çoktan yıkılıp gitmişti.

      Başbakan hapse girdi

      Lockheed skandalı, bir şirket­le çok sayıda devletin üst düzey yöneticileri arasında kurulmuş rüşvet ağı olarak 20. yüzyılın en önemli yolsuzluk olaylarından biriydi. 1970’lerde zor durum­daki Amerikan Lockheed şirketi askerî ve sivil uçaklarını satabil­mek için Japonya, Batı Alman­ya, Hollanda, İtalya gibi gelişmiş, demokratik sayılan “1. Dünya” ülkelerinin Bakanlarına, prens­lerine, hatta başbakanına para dağıtmıştı. Lockheed’in ve onun lisansıyla üretim yapan diğer şirketlerin müşteri ağı genişti, Türkiye’den Suudi Arabistan’a, İran’dan Endonezya’ya kadar uzanıyordu. Gerçi bu ülkeler Ba­tı kamuoyunun gözünde o kadar önemli değildi; çünkü yolsuz­luğun bu az gelişmiş ve otoriter devletlerin bir parçası olduğuna inanılıyordu.

      Skandalı ABD Senatosu’nun bir soruşturma komisyonu orta­ya çıkardı. Frank Church’ün başkanlık ettiği komisyon 1975’te büyük şirketlerle ilgili yolsuzluk iddialarını araştırmaya başladı. Önce Northorp mercek altına alındı ama şirketin komisyona ifade veren başkanı “Biz kendi­mize Lockheed’i örnek almıştık” deyince, dikkatler ona döndü. Lockheed’in hesaplarından pa­ranın izini süren komisyon üye­leri rüşvet ağının ne kadar ge­niş olduğunu anlayınca, durum Hazine Bakanı William Simon’a iletildi. Komisyonun önerisi şuy­du: “Bu yöntemleri durdurma­nın en etkili yolu, Lockheed’den para alan yabancı görevlileri ve ödemeleri yapan sözde pazarla­ma danışmanlarının isimlerini açıklamaktır. Bu önlem, ileride Amerikan şirketleriyle iş yapan yabancı görevlilerin rüşvet ta­leplerini durduracaktır”.

      Japonya’da milat: Lockheed skandalı Lockheed 1970’lerin başında geliştirdiği L-1011 TriStar yolcu uçağını (üstte) satmak için çok rüşvet dağıttı. Tokyo’da 1976’ya “Lockheed Yılı” adı verildi. Yolsuzluklara karşı gösteriler yapıldı (altta sağda).

      Ancak öneriyi uygulamak kolay değildi; çünkü Lockheed’in avukatları ABD’nin güçlü Dışiş­leri Bakanı Henry Kissinger’a başvurarak bu isim açıklama ko­nusunun ABD’nin “dost ve müt­tefikleri” için ne kadar korkunç olacağını hatırlattılar. Kissin­ger’ın müdahalesi tam istenen sonucu vermedi. Church Komis­yonu 4 Şubat 1976’da tetiği çekti. Para alanlar arasında Alman ve İtalyan bakanlar, Hollanda Kra­liçesi Juliana’nın kocası Prens Bernhard ve Japonya’nın bir ön­ceki başbakanı Tanaka Kakuei de bulunuyordu. Hollanda Pren­si Bernhard kendisine soru so­ran gazetecileri “ben böyle şey­lerin üstündeyim” diye tersledi. Haklıydı: Hollanda hükümeti ta­rafından himaye edildi. Almanya ve İtalya’daki bakanlar şöyle bir sarsıldılar; bazıları istifa etti ama fazla bir sonuç çıkmadı. Dünya bu vesileyle süper yatını Lock­heed’den tırtıkladığı rüşvetlerle alan Suudi arabulucu Adnan Ka­şıkçı ile tanıştı ama onun da kılı­na zarar gelmedi.

      Asıl fırtına Japonya’nın ba­şına patladı. 6 Şubat 1976’da Lo­ckheed’in başkan yardımcısı se­natoda verdiği ifadede Tanaka’ya başbakanken Japon havayolu şirketi ANA’nın 21 adet L-011 sivil Lockheed uçağı alması için 1.8 milyon Dolar rüşvet ödedik­lerini açıkladı. Tanaka başba­kanlık koltuğunu aynı partiden Miki’ye bırakalı sadece 2 ay ol­muştu. En büyük cazibesi dürüst şöhreti olan Miki, Tanaka’nın tutuklanmasını, bir süre hapiste yatmasını sağladı. Ancak Tanaka 1993’te ölünceye kadar Liberal Demokrat Parti’nin gölgedeki en güçlü adamı olarak kalacaktı.

      Korkutucu bir başka nokta, Japonya’daki rüşvet ağının tam ortasında Kodama Yoşiyo adlı bir eski savaş suçlusunun bulun­masıydı. Kodama, 1930’larda ül­kesinin Çin’i işgali sırasında bu­rada yağmaya dayanan büyük bir servet yapmıştı. Savaştan sonra yargılanmaktan kurtulmuş, ye­raltı dünyası teşkilatı Yakuza ile yakın ilişkiler kurmuştu. Eski başbakan Tanaka, Japon seçkin­leri tarafından feda edilip hapse gönderilirken, kimse Kodama’ya dokunmadı; ölene kadar siyaset ve kirli para ilişkilerinin ortasın­da yaşamaya devam etti.

      Lockheed skandalı, yolsuzlu­ğa karışanları yeterince cezalan­dırmamış olabilirdi ama Japon­ya ve ABD’de önemli değişiklik­lere yolaçtı. ABD 1977’de FCPA olarak bilinen yabancı ülkeler­deki yolsuzluklarla ilgili bir yasa çıkardı. Olay, savaş sonrası Ja­ponya’da kurulan muhafazakar seçkin siyasetinin kara yüzünü sergileyen, önemli reformların kapısını açan bir milat haline geldi.

      Lockheed şirketi ise sonra­ki yıllarda pek çok değişikliğe uğradı. Bugün Lockheed Mar­tin adıyla dünyanın en büyük savunma sanayii şirketi olarak F-35 projesinin üreticisi duru­munda.

      Çin imparatorunun dünürü

      Konfüçyus ilkelerine göre ka­tı hiyerarşik bir toplum olan Çin’de insanın üstlerine her ve­sileyle hediye vermesi köklü bir gelenekti. Çinli âlimler öteden beri hediye ile rüşveti birbirin­den ayıran sınırın ne olduğunu tartışırdı. Ama hangi standart uygulanırsa uygulansın, He­şen’in (1750-1799) bütün gücü elinde toplayan bir vezir olarak elde ettiği servet yüksek mevki­iyle açıklanacak gibi değildi. Çin tarihine yolsuzluk şampiyonu olarak geçti.

      İddialara göre serveti şöyle sıralanıyordu: Konaklarındaki oda sayısı 3 binden fazlaydı, 32 kilometre karelik toprağa sahip­ti, bir sürü banka şubesi, 75 re­hin dükkanı, her biri 1000 tael (Çin para birimi) eden 100 bü­yük külçe altını, milyonlarca gü­müş külçesi, 58 bin sterlini (İn­giliz Doğu Hindistan şirketiyle iş ilişkileri kurmuştu), en yüksek kalitede sayısız ginseng (Uzak­doğu’da sağlık açısından çok değerli olan bir bitki), 10 büyük incisi (bunlar o kadar kaliteliydi ki, idam fermanında imparator kendi tacında bile böyle inciler bulunmadığını belirtmişti), sa­yısı 1000’i geçen yeşim muska­sı, 10 büyük yakutu, 40 safiri, 40 gümüş yemek takımı, 7000 de­ğerli kıyafeti, 14 bin 400 top en iyi kalite ipeği, 550 tilki postu, 460 Avrupai giysisi, 61 bin tunç eşyası, 100 bin porselen kapka­cağı, 606 erkek hizmetkârı ve hareminde 600 cariyesi vardı. Toplam servetinin Çin’in 15 yıl­lık bütçesine eşit bir rakama, 1 milyar 100 milyon gümüş Tael’e ulaştığı söyleniyordu.

      Bugün tarihçiler bu servetin iddia edilen kadar olmadığın­da hemfikir olsalar bile, Heşen iktidarda kaldığı sürece iş ha­yatına hep ilgi duymuş, bizzat sarraflık yapmış, Hindistan’daki İngilizlerle ticari ilişkilere gir­miş, kıyafetleriyle göz kamaştır­mış ve kuşkusuz mağrur tavrıyla kendine çok düşman edinmişti. En büyük sorun fazla hızlı yük­selmesiydi. Evet, Mançuların önemli klanlarından biri olan Niohuru ailesinin bir üyesiydi; akıllı, yakışıklı ve yetenekliydi ama Pekin’deki Yasak Şehir’de muhafız subayı olarak başladığı kariyerinde 1 yıl gibi kısa bir sü­rede en tepeye ulaşmış, Vergiler Kurulu başkan yardımcısı, Saray Bakanı ve Büyük Danışman gibi devletin zirvesindeki mevkile­re ulaşmıştı. Bu sırada henüz 30 yaşındaydı. İmparator Çiyenlong (saltanatı 1735-1796, emekli im­parator olarak 1796-1799) onda bir cevher görmüş olacak ki, öle­ne kadar önünü açtı ve yetkile­rini artırdı. Hatta en sevdiği kızı Prenses He Şiayo’yu, vezirinin oğluyla büyük bir düğün yaparak evlendirdi. İmparator 65 yaşın­dayken doğan bu küçük kızına çok düşkündü. Prensesin 300 bin gümüş Tael’lik çeyizi, dört ablasından çok daha fazlaydı.

      Heşen’in açgözlülüğüyle ilgili söylentiler, saraydaki düşman­ları tarafından durmadan kö­rükleniyordu. En büyük hatası, Çiyenlong’un veliahtını da ken­disine düşman etmek olmuştu. Nihayet Çiyenlong öldükten sa­dece beş gün sonra, yeni İmpa­rator Ciyaçing tutuklanmasını emretti. Yapılan soruşturmadan sonra yeni imparator, Heşen’i 20 ayrı suçtan ölüme mahkum eden uzun bir ferman yayınladı. Suçlar arasında servet edinme­sinden çok “imparator baba­mın gücüne meydan okumak” ve “iktidarı kötüye kullanmak” gibi iddialar yer tutuyordu. He­şen, en korkunç cezaya (yavaş yavaş kesilme) mahkum edilse de imparator belki kızkardeşi­ni düşünerek ona bir ipek sicim yollamakla yetindi, yani intihara mahkum etti.

      Say say bitmeyen bir servet


      Veziri Heşen’i desteklemekten hiç vazgeçmeyen Çiyenlong, Çin’in en uzun süre tahtta kalmış imparatorlarından biriydi. Heşen, sonunda servetiyle neredeyse onu geride bırakmıştı.

      Beyaz Saray ve viski çetesi

      ABD Başkanı Ulysses S. Grant döneminde (1869-1877) pat­lak veren Viski Çetesi skanda­lı, viskiye uygulanan verginin birkaç kat arttırılması sonucu ortaya çıkmıştı. Missouri eyale­tinin St. Louis kentindeki viski üreticileri, bu yükten kurtulma­nın yolunu devletin üst düzeyin­de yer alan iki generalle işbirliği yapmakta buldular. Bunlardan John McDonald yoksul bir ai­lenin çocuğuydu; çeşitli işlerde çalıştıktan sonra Amerikan İç­savaşı sırasında kazanan tarafta çarpışarak tuğgeneralliğe kadar yükselmişti. Daha sonra Mis­souri eyaleti defterdarı olmuştu. Diğer general Orville E. Babcock ise Westpoint Akademisi’nden mezun meslekten bir askerdi. İç savaşta Ulysses S. Grant ile aynı cephede bulunmuş, generalliğe kadar yükselmiş, silah arkadaşı başkan olunca o da özel sekre­terlik görevini üstlenmişti. Baş­kanın arkasındaki karanlık güç olarak biliniyordu.

      Viski Çetesi davasında 238 kişi yargılandı.

      St. Louis’deki viskiciler bu iki adamın şemsiyesi altında Vergi İdaresi memurları, depo sahiple­ri, polis ve eyalet yetkililerinden oluşan geniş bir örgüt kurdular. Ürettikleri viski için ödemele­ri gereken verginin sadece ya­rısı ceplerinden çıkıyor, bunun bir miktarı devlet memurlarına dağıtılıyor, geri kalanı devlet ha­zinesine giriyordu. Bir süre son­ra hazine bakanlığına getirilen Benjamin Bristow, viski vergi gelirinin düşük düzeyinden kuş­kulanarak olayı soruşturmaya karar verdi. Ancak başkanın özel sekreteri Orville Babcock, çete­nin muhbiriydi. Beyaz Saray’da atılan her adımı St. Louis’deki ortaklarına bildiriyordu. Bu telg­raflar şifreli bile değildi. Örne­ğin: “Şimdilik onları durdurmayı başardım. Sylph”. Özel sekrete­rin telgrafları “Sylph” diye im­zalamasının nedeni, St. Louis’yi ziyaret ettiğinde viskicilerin onu bu isimle anılan güzel bir kadın­la tanıştırmasıydı…

      Hazine Bakanı attığı her adımda karşısına çıkan engelleri görünce, soruşturmasını özel de­dektiflerle, viski teşkilatının içi­ne sızan muhbirlerle sürdürdü. Dosya oluşturulduğunda baş­kandan operasyonu başlatmak için onay almak kolay olma­dı. Çünkü çetenin en önemli iki üyesi, eski silah arkadaşlarıydı.

      Başkan Grant’in arkasındaki güç Orville Babcock.

      Sonunda başkan ABD tari­hinde ilk kez skandalı soruştur­mak için bir özel savcı atadı. 10 Mayıs 1875’te 238 kişi hakkın­da dava açıldı, bunlardan 110’u mahkum edildi, 3 milyon dolar­lık vergi cezası toplandı.

      Başkanın özel sekreteri Or­ville Babcock’un yargılanma­sı bir sonraki yıla kaldı. Başkan ondan kolay kolay vazgeçmek istemiyordu. Mahkeme karşısı­na çıkmasını engelleyemedi ama Babcock nasıl olduysa temize çıktı. Özel sekreterlik görevi­ni bırakmak zorunda kaldı ama başkanlık süresi bitinceye kadar Ulysses E. Grant’a hizmet etme­yi sürdürdü.

      ABD’de pekçok yolsuzluk skandalı patlamıştı ama viski çe­tesinin bir özelliği vardı. İçsavaştan muzaffer çıkan yeni seçkin­ler savaş alanlarında kurdukları ilişkileri sivil hayatta da perva­sızca kullanmış, kendilerinde her şeye hak görmüşlerdi.

    2. Rüşvet ve yolsuzluk

      İktidar sahipleri tarihin her döneminde, her medeniyette, her siyasi ve dinî yapıda, devlet işleri için ahaliden toplanan paraları gaspettiler. Doğu’da ve Batı’da, krallar ve sultanların etraflarındaki ayrıcalıklı kesimin aldığı rüşvetler, muazzam kişisel servetlerin kaynağını oluşturdu. Çok öne çıkanlar cezalandırıldı ama özellikle Osmanlı toplumunda yıllar içerisinde gelenekselleşen bu mekanizma, “işini bilen” idarecilerin önünü alamadı. Dünden bugüne, “yiyor ama çalışıyor” mekanizması…

      Dergimizin Ocak 2018 sayısında, tarih boyun­ca rüşvet ve yolsuzlukla ilgili ayrıntılı bir dosya hazırla­mıştık. O tarihten bugüne, top­lumları kemiren bu “gelenek” çok daha yeni, elektronik ve sofistike boyutlar kazandı ama, işin “tamamen duygusal” yönü, özellikle iktisadi sıkıntı ve kriz­lerin artmasıyla iyice kuvvet­lendi.

      “Tarih boyunca büyük ser­vetlerin temel kaynakları savaş ganimeti, sömürgelerin/fethe­dilen yerlerin sürekli yağma­lanması veya devletten yetki ve ayrıcalık elde etmek şeklinde tezahür etmiştir. Devlet ma­kamlarına tayin edilmek veya iktidar erkini bizzat veya veka­leten kullananlara yakın olmak, servet ve ayrıcalık getirmiştir… Nice devlet adamı, kendisinin ve çevresinin çıkarı için ahaliyi ezen vergiler salmış, ödeyeme­yenler her türlü eza-cefa çek­miştir. Elde edilen muazzam servetler rakiplerin ve hüküm­darların fazla dikkatini çekin­ce, bu kişilerin kellesi gitmiş, servetleri de hükümdara veya ihtiyaç hâlinde hazineye irat kaydedilmiştir… Çoğu ülkede kamu görevleri parayla satıl­mış, göreve gelenler de verdik­leri rüşvetin fazlasını çıkarmak için acımasızca soyguna giriş­miştir. Ormana sığınan Robin Hood’dan tutun da dağa çıkan Anadolu eşkıyalarına kadar sa­yısız hikayenin arkasında, acı­masız vergi ve haksız müsadere (el koyma) vardır. Din adamla­rı da usulsüz servet ediniminde diğerlerini aratmamıştır. Kar­dinaller ve piskoposlar arasın­da, devlet yönetiminden pay ve makam sahibi olarak efsane­vi servet edinenler saymakla bitmez.. Hükümdarlar onları, onlar da hükümdarı kullanır­dı. Yiyen, yedirmek zorunda­dır. Eski Türk geleneğinde de beyler ve vezirler topladıkları artığın bir kısmını çevrelerine taşırarak paylaşmak zorunday­dı. Bunu yapmazlarsa itibarsız­laşır ve konumlarını muhafaza edemezlerdi. Krallar ve sultan­lar bu nedenle etraflarında ay­rıcalıklı bir kesim oluşturdular ve onlar da kendi yakın çevrele­rini beslediler. Bu ortaklık, sis­temin sürekliliğinin en büyük garantisi oldu. Modern toplum­da işler biraz zorlaştı ama, riske rağmen kötü niyetliler her za­man işlerini yürütmenin yolu­nu buldu”.

    3. Teŋri oglı: Göklerin oğlu 7. yüzyıldan sesleniyor…

      23 Ağustos 2022’de, 2019’dan beri Nomgon vadisinde yürütülen ortak kazı çalışmalarında 2. Köktürk Kağanlığı’nın kurucusu Ėltėriş Kağan’ın anıt kompleksinin bulunduğu duyuruldu. Türkçe (Runik harfli), Sogdca (Sogd harfli) ve henüz hangi dille yazıldığı bilinmeyen Brahmi harfli metinler içeren buluntular, henüz araştırmalar sürmekle birlikte Türklerin tarihi için çok önemli.

      HATİCE ŞİRİN

      Orhon Yazıtları denilince Türklerin Moğolistan’da kurduğu ikinci büyük devletin (2. Köktürk Kağanlı­ğı) resmî kronikleri sayılan Bil­ge Kağan, Kül Tigin ve Tonyu­kuk anıtları akla gelir. Bunların dışındaki yazıtlarla, uzmanlar dışında spesifik olarak ilgilenen olmaz. Orhon’un, Moğolistan’da­ki 4.000 ırmaktan en uzununun adı olduğu, Bilge Kağan ve Kül Tigin anıtlarının Orhon vadisin­de bulunmasından ötürü böyle adlandırıldığı ve bu ırmağın geç­tiği “aymag”larda (Moğolca idari bölge) en az 50 Türkçe yazıt da­ha keşfedildiği de pek bilinmez.

      Moğolistan genelinde son 10 yılda 90 civarında yeni yazıt bulunmuş; böylece daha önce­ki bulgularla ülke sınırlarındaki Türkçe yazıt sayısı 200’e ulaş­mıştır. Güney Sibirya’nın Tuva, Hakas ve Altay, Özbekistan’ın Fergana, Kırgızistan’ın Talas ve Çin’in Doğu Türkistan bölgele­rinde bulunanlarla birlikte ka­dim Türk dönemine ait 500’ün üzerinde Türkçe yazıt olduğunu belirtelim. Üstelik bunların ço­ğu, üç ünlü kağanlık yazıtı gibi salt savaşların ve siyasi mani­festoların konu edildiği metinle­ri içermez; içlerinde “ölümüyle eşinden ve çocuklarından ayrıl­manın teessürünü haykıran bir koca”nın mezartaşından tutun da sevgiliye ithafen yazılmış ka­ya grafitilerine kadar konu çe­şitliliğini haiz yazıtlar bulunur. Yazıtların çokluğu ve çeşitliliği­ne dayanan A. N. Bernştam, S. E. Malov, D. D. Vasilev gibi Rus bili­minsanları, eski Türkler arasın­da okuryazarlık oranının yüksek olduğu, hatta 2. Köktürk çağında çeşitli runik yazı ekol merkez­lerinin kurulduğu yorumunu yaparlar. Yazının imtiyazlı aris­tokrat ve ruhban sınıfının teke­linde tutulduğu Batı dünyasının aksine, Bozkırlı Türkler yazıt­larını yalnızca Tanrı’ya ithafen veya soylular için değil, geniş okuyucu çevreleri için de yaz­mışlardır. S. Frederick Starr’ın sözleriyle “Erken dönemlerde göçebe Türkler arasındaki okur­yazarlığın seviyesini saptamak olanaksız olmakla birlikte, günı­şığına çıkan bulgular seviyenin hiç de düşük olmadığına işaret etmektedir”.

      2019’dan beri Moğolistan’daki Nomgon vadisinde yürütülen ortak kazı çalışmalarında, 2. Köktürk Kağanlığı’nın kurucusu Elteriş Kağan’ın anıt kompleksinin bulunduğu duyuruldu.

      Kamuoyunun pek ilgisine mazhar olmayan bu tür küçük yazıtların tek satır, hatta tek sözcük içeren metinlerinden, çığır açıcı linguistik ve kültürel sonuçlara ulaşılabilir. Örneğin, yakınındaki dağın adıyla anılan Tevş Yazıtı, Rus ve Moğol arke­ologlar A. P. Okladnikov ve N. Ser-Odjav’ın başkanlığındaki bi­lim heyetince 1949’da bulunma­saydı, Türkçe “tugrag” (tuğra) sözcüğünün en eski kaydı Dîvâ­nu Lugâti’t-Türk olarak kala­caktı. Bu yazıtın keşfi, sözcüğün tarihini 300 yıl geriye götürdü­ğü gibi, Türklerde devleti temsil eden hükümdarlık alametinin 8. yüzyıldan bu yana kullanıldı­ğını kanıtlar. 8. yüzyılda tugrag urmak (‘tuğra vurmak’) olarak kullanılan ibarenin Osmanlı dö­neminde yerini tuğra çekmek’e bırakması, urmak ‘yazı yazmak’, çekmek ‘yazıya işaretler koy­mak’ anlamları da taşıdığından tesadüfi değildir.

      Bu türden küçük yazıtların içerikleri gibi, bulunuş öyküleri de insanlarda pek merak uyan­dırmaz. Bu durum, geçici de olsa şöhret yakalayıp adını duyur­mak isteyen bir takım kişiler­ce farkedilmiş olacak ki son yıl­larda sosyal medya aracılığıyla, tarihte derin iz bırakmış bir hü­kümdarın mezarını veya büyük bir yazıt kompleksini tek başına bulduğunu duyuranları görmeye başladık. Bunlar arasında Antik dönem Anadolu petrogliflerin­deki bazı sembolleri Eski Türk­çeye göre okuduğunu, hatta epik bir hükümdar karakterinin “me­zarı”nı bulduğunu iddia edenlere bile rastlamaktayız. Bu denli ka­rışık bir durumda gerçek bilgiyi ayıklamak ve kamuoyunu doğru bilgilendirmek, biliminsanları­nın işini zorlaştırmaktadır.

      Nomgon’da bulunan ve basına “Elteriş (Kutlug) Kağan Yazıtı” olarak tanıtılan anıt, kazı ekibinin verdiği bilgilere göre Türkçe (Runik harfli), Sogdca (Sogd harfli) ve henüz hangi dille yazıldığı bilinmeyen Brahmi harfli metinler içeriyor.

      İşte bu ciddi çalışmalardan birinin sonuçları, geçen ay Mo­ğolistan’dan geldi. 23 Ağustos 2022’de merkezi Kazakistan’da olan Uluslararası Türk Aka­demisi ve Moğolistan Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitü­sü’nce 2019’dan beri Nomgon vadisinde yürütülen ortak kazı çalışmalarında, 2. Köktürk Ka­ğanlığı’nın kurucusu Ėltėriş Ka­ğan’ın anıt kompleksinin bulun­duğu duyuruldu. Bu konu Ulus­lararası Türk Akademisi’nin 2016’da Şiveet Ulan’da kazılar yapıp toprak altında kalan bazı bulguları günışığına çıkarmak suretiyle önemli bir çalışmaya imza atması ile başlamıştı. As­lında Moğolistan’ın Bulgan ay­magındaki Şiveet Ulan, ilk defa Ağustos 1912’de Finlandiyalı Türkolog G. J. Ramstedt’in keş­fedip bilim dünyasına duyurdu­ğu büyük bir anıt kompleksiy­di. Nomgon anıt alanındaki yeni kazı çalışmaları da daha önce Moğol arkeolog Dovdoyn Bayar tarafından 2007’de başlatılmıştı. Bayar’ın 2010’daki ani ölümün­den sonra, çalışmalarını Türk Akademisi ve Moğolistan Arke­oloji Enstitüsü devraldı.

      Nomgon kompleksinin bu­lunduğu Arhangay aymagda, da­ha önce 1. Türk Kağanlığı’na ait bir yazıt, Bozkır Uygur Kağan­lığı’na ait üç yazıt ve dönemle­riyle ilgili tartışmaların sürdüğü 20’den fazla yazıt keşfedilmişti. Bunlardan en eskisi Bugut (584- 587), Erken Orta Asya’nın lingua franca’sı Sogd alfabesiyle, Sogd­ça ve Brahmi hece yazısıyla Mo­ğolca yazılmış iki dilli bir yazıt; en yenisi 1. Karabalgasun (yak­laşık 821) ise Türkçe, Sogdça ve Çince metinler içeren üç dilli bir yazıttır.

      Nomgon’da bulunan ve bası­na Ėltėriş (Kutlug) Kağan Yazıtı olarak tanıtılan anıt da kazı eki­binden Napil Bazılhan’ın verdiği bilgiye göre Türkçe (Runik harf­li), Sogdca (Sogd harfli) ve henüz hangi dille yazıldığı bilinmeyen Brahmi harfli metinler içermek­tedir. Ėltėriş (Kutlug) Kağan’a ait olduğu iddiası, Darhan Kıdı­rali başkanlığındaki kazı ekibi tarafından birkaç nedene dayan­dırıldı. Birincil kanıtlar, Türk­çe ve Sogdca metinlerde “kutlug kagan” ibaresinin yer alması ve kazılardan bir sunak taşının çık­ması olarak sunuldu.

      Napil Bazılhan, anıt komp­leksindeki balballar (öldürülen düşmanları temsil eden taş sü­tunlar) üzerine nakşedilmiş 5 adet Aşina (Köktürk hanedanlı­ğının soy adı) damgasını da ikin­cil kanıt olarak sundu. Yaklaşık yüzde 60’ı kazılan 49×41.5 met­relik alandan, Ėltėriş’e ait oldu­ğu düşünülen başı gövdesinden ayrılmış bir heykel; karnında iki yavru olan bir aslan heykeli; 48 balbal; kırık koç heykelleri; üze­rinde figürler bulunan keramik parçaları; yazıtın kaidesi olan kaplumbağa heykeli ve nihayet bir yazıtın tepelik kısmı çıkarıl­dı. Toprak altından çıkan kısmın en az iki katı büyüklüğünde ol­duğu tahmin edilen yazıtın ana gövdesi ise henüz bulunamadı.

      Kırık parçanın tepelik kıs­mında lotus çiçeği, dikdörtgen prizma biçimli alt kısmında da 19 satırlık Runik alfabeli Türk­çe metin saptandı. Runik Türk yazısı uzmanı Napil Bazılhan, bilimsel yayın çalışmalarının sürdüğünü belirterek, 19 satırlık metnin 12 satırını kamuoyu ile paylaştı. Okunan kısımda tam bir cümle yoktu.

      Nomgon anıt kompleksinin Elteriş Kağan’a ait olduğuna dair sunulan kanıtlardan… Karnında iki yavrusuyla aslan heykeli (üstte), sunak taşı (üstte, sağda). Aşina hanedanlığının dağ keçisi damgası (altta).

      Metinde ud yıl tokuzunç ay (sığır yılı dokuzuncu ay), teŋri oglı (göğün oğlu), kutlug kagan türük…, tümen tümen… (onbin­lerce, sayısız), işig küçüg bėr…. (hizmet et…) gibi bölük-pörçük ifadeler bulunuyordu.

      Yazıtın bize anlattıkları Sunak taşı ve kaplumbağa kaide, kağan için düzenlenmiş anıt komplekslerinde bulunduğu için, alanın bir Türk kağanına ait olma ihtimali çok yüksek. Başı gövdesinden ayrılmış heykelin büst kısmı ve başlık özellikleri Höşöö Tsaydam’da bulunan Kül Tigin’in büstünü andırmaktadır. Yazıtın tepelik kısmında Budizmin kutsal çiçeği lotus figürü yer alır. Kaynaklardan, 1. Köktürk kağanlarından Tatpar’ın (Bumın’ın oğlu) Budist olduğunu, 2. Köktürk kağanlarından Bilge Kağan’ın ise Budizmi yücelttiğini öğrendiğimize göre, böyle bir sembol şaşırtıcı değildir. Çin İmparatoru Wudi 574’te Budizmi yasakladığında, Budist üstat Jinagupta ve başka Budist keşişlerin 1. Köktürk Kağanı Tatpar’ın himayesine girip burada 10 yıl geçirmesi, Kapgan ve Ėltėriş döneminde Türklerin Budizme en az 100 yıldır aşina olduklarını gösterir.

      Peki fragman hâlindeki bir metinde geçen “kutlug kagan tü­rük” ifadesine dayanılarak, anıt alanının Ėltėriş Kağan’a ait oldu­ğu kesinlikle söylenebilir mi? Bir yazıt uzmanı olarak bu iddia için çok erken olduğu kanaatinde­yim. Üstelik daha önce „Kutlug“ anısına dikildiği öne sürülen başka yazıtlar da oldu. Bunlar­dan biri 1891’de Orhon Yazıtla­rı’nın 160 km güneyinde bulu­nan Ongin’di. İddianın dayanağı, yazıtta geçen “Kapgan ve Ėltėriş Kağan ülkesinde doğdum” cüm­lesi; iddianın sahibi Vasiliy V. Radloff’tu. Radloff 1899’da bu yanlışını düzeltti, ama Ongin Ya­zıtı 1960’lı yıllara kadar bazı aka­demik çevrelerde “Ėltėriş Kağan yazıtı ve bilinen en eski tarihli Türkçe metin” ününü korudu. Dolayısıyla Nomgon Yazıtı’ndaki “kutlug kagan” ibaresi de yanıltı­cı olabilir.

      “Kut” sözcüğü Batı dillerin­deki “charisma”, Osmanlı döne­mindeki “sahib kıran” gibi “Tan­rı tarafından bahşedilen erk, güç ve yetenek”i karşılar. Günü­müzde „kutlu“ olarak kullanı­lan „kutlug“ ise kadim Türklerde üst düzey bir sandır ve hüküm­dar elkaplarında yer alır. Tıpkı 2. Köktürk Devleti’nin kurucu kağanı gibi, Bozkır Uygur Ka­ğanlığı’nın da birçok hükümda­rı (Kutlug Kül Bilge Kagan, Alp Kutlug Bilge Kagan, vd.) bu un­vana sahipti. „Kutlug“un ayrı­ca, bir generalin (Kutlug Tarkan Seŋün), bir mahkeme başkanı­nın (kutlug yargan), soylu ka­dınların (yeŋgem kutlug tegin, anam tuglug kutlug aga gibi), hatta Budist Uygurca metinlerde Buda’nın (Kutlug Burhan) ve Bo­dhisattva’nın (Kutlug Bodisatv) ad ve unvanlarında yer aldığını görürüz.

      Bir başka problem, elimizde­ki kadim Türkçe yazıtların hiç­birinde Ėltėriş Kağan’ın „Kut­lug“ unvanıyla anılmamasıdır. Bilge Kağan, Kül Tigin, Tonyu­kuk, Ongin ve Çoyr yazıtların­da ondan hep „Ėltėriş“ olarak sözedilir. „Kutlug“, Çin kaynak­larında geçer (Aşina gutulu=Aşi­na Kutlug). Kül Tigin Yazıtı’nın Çince yüzünde Ėltėriş’in baba­sının „guduolu xiejin“ (kutlug ėrkin) olarak kaydedilmesinden yola çıkan Şanghay Jiao Tong Üniversitesi’nden Chen Hao, „kutlug“un ad değil, babadan oğula geçen bir unvan olduğunu söyler.

      Bir Türk hakanının taşa kazınan izleri Sunak taşı (üstte) ve kaplumbağa kaide (altta), kağan için düzenlenmiş anıt komplekslerinde bulunduğu için, Nomgon anıt kompleksinin bir Türk kağanına ait olma ihtimali çok yüksek.

      İlginç olan noktalardan biri de „Ėltėriş“in ölümünden sonra tahta çıkan kardeşi Bügü’nün de (Kapgan) Çin kaynaklarındaki elkaplarından birinin „guduolu“ (kutlug) olmasıdır. 2. Köktürk Devleti kurulduktan sonra Aşina „Kutlug“, „Ėltėriş“ unvanını; kar­deşi Bügü ise « Kapgan“ (kapan, yakalayan) unvanını alır. „Ėltė­riş“ iki sözcükten oluşur. İlki „ėl“ günümüzde il (vilayet) olarak kullandığımız, kadim Türkçe­de „ülke, memleket“ anlamı­na gelen sözcüktür. İkincisi ise, kökü „çiçek dermek“ ifadesinde kalan „düzenli biçimde birara­ya getirmek“ anlamlı fiilin türe­vidir. „Ėltėriş“in literal karşılığı „ülkeyi biraraya getiriş“tir. Şayet Nomgon’daki anıt alanının kesin olarak „Ėltėriş“ anısına yapıldı­ğı kanıtlanırsa, burada bulunan yazıt, „Ėltėriş“in kutlug sanıyla kaydedildiği yegane metin ola­rak tarihe geçecektir.

      Yazıt metnindeki „teŋri og­lı“ tamlaması “Tanrı oğlu” değil, “göğün oğlu” anlamındadır ve Çince „tianzi“den anlam tercü­mesidir. „Tianzi”, Zhou Hane­danlığı’ndan (MÖ 1046-MÖ 771) itibaren Çin imparatorlarının hükümdarlık unvanıdır. 6. yüz­yılda Japon imparatorlarının da Çinceden alıp kullanmaya baş­ladıkları “göğün oğlu” unvanı, Türkolog Alexander Vovin’e gö­re, Asya Hunları adıyla bilinen Xiong-nu liderleri tarafından da benimsenmişti.

      İsenbike Togan’ın, “göğün oğlu (tianzi) ve onun yeryüzün­deki temsilcisi olan hükümdar, bütün ‚göğün altındakiler’i, yani yerli ve yabancıları ahenk için­de tutamazsa, ‚göğün vekaleti’ni kaybetmiş olurdu. Bu da hakim sülalenin meşruiyetini temelden tehdit eden bir tehlikeydi” söz­leri, bu unvanın kapsamını an­lamamızı sağlayabilir. Bu arada Çince „tianzi“ sözcüğü, Tonyu­kuk yazıtında dönemin Türkçe­sine uyarlanmış „tėnsi“ biçimiy­le geçer ama burada unvan değil, bir dağın adıdır.

      Sosyal medyada bu yazıtın „Türk“ adının geçtiği ilk Türkçe metin olup olmadığı yönünde bir polemik de sürmektedir. Kadim Türk yazıtlarında Türk sözcüğü­nün geçtiği en eski metin, Tat­par Kağan anısına dikilen Bugut yazıtının (584-587) Sogdca yü­züdür. Bugut’taki kaydı, Sogd­ca ve diğer İrani diller uzmanı Yutaka Yoshida’nın çevirisine göre “Bu yasa taşını Türklerin Aşina soyundan olan kağanlar dikti” cümlesinde yer alır. Tarihi net olarak saptanabilen Türk­çe yazıtlarda ise Türk etnonimi ilk defa 732 tarihli Kül Tigin’de görülür. Nomgon vadisi yazıtı, gerçekten de “Ėltėriş“e aitse, ya­zıt metninde geçen „ud yıl“ (sığır yılı) 689’a tekabül eder. Ancak bu tarihin ne vesileyle verildiği­ni bilmiyoruz. Bu ya bir savaş ya bir ölüm ya da yoğ (cenaze töre­ni) tarihidir. Bundan sonraki sı­ğır yılları 701 ve 713’tür. „Ėltėriş“ 691’de öldüğüne göre, onun ölüm veya yoğ töreni tarihi olamaz. Çin kaynaklarında 689’un doku­zuncu ayına ilişkin önemli bir bilgi yoktur; ama 701’e tekabül eden sığır yılının sekizinci ayın­dan 702’nin ikinci ayına kadar Türklerin Çin sınırındaki bölge­leri yağmaladıkları, Tibetliler­le koalisyon kurup Longyou’da onlarca kaleyi ve Liang vilayetini kuşattıkları kayıtlıdır. Bahsedi­len sığır yılının 701, hatta 713 ol­ması durumunda, Türk etnoni­minin geçtiği en eski Türkçe ya­zıt olma ihtimali yüksektir.

      Nomgon yazıtının kimin anısına dikildiğinin net olarak belirlenmesi, Sogd ve Brahmi yazılı kısımların çözülüp karşı­laştırılmasına ve ana gövdenin bulunmasına bağlıdır. Yazıt iddia edildiği gibi Ėltėriş Kağan’a ait olabileceği gibi, „Ėltėriş“in ölü­münden sonra tahta çıkan (692) ve 24 yıl hüküm süren kardeşi Kapgan için de dikilmiş olabilir.

      UZMAN GÖRÜŞÜ

      Moğolistan coğrafyasında Türklerin izlerini aramak…

      … ancak ve ancak hem devletimizin hem de üniversitelerimizin destek ve çabalarıyla mümkün. Yaklaşık 100 yılı aşkın süredir devam edegelen saha çalışmaları yeterli değildir. Bundan sonraki arkeolojik ve bilimsel araştırmalar, Türklerin tarihine ilişkin çok daha fazlasını ortaya koyacaktır.  

      Moğolistan coğrafyası, Hun, Köktürk ve Uygurlar başta olmak üzere pek çok Türk devlet ve topluluğuna evsahipliği yap­mış önemli bir merkezdir. Bilim dünyasının bu coğrafyaya duy­duğu ilgi Rus Coğrafya Cemiyeti tarafından 1889’da Orhun vadisine araştırma için gönderilen Mihayloviç Yadrintsev başkanlığındaki heyetin Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarını keşfetmesiyle ivme kazanmaya başlamıştır.

      Moğolistan’ın yetkili makamla­rından aldığımız bilgiye göre, her yıl bu coğrafyada uluslararası işbirlik­leriyle 60-90 arasında kazı ve yüzey çalışması yapılıyor. Yüzey araştır­maları ve kazılarla bilim dünyasının ilgisine sunulan eserler başta Hun, Köktürk ve Uygurlar olmak üzere bozkır topluluklarıyla ilgili pek çok hususun aydınlatılmasına zemin ha­zırlıyor. Ancak yine de 100 yılı aşkın süredir devam eden saha çalışma­larının yeterli olduğunu söylemek güçtür. Türkiye’deki üniversitelerin Moğolistan coğrafyasındaki kazı çalışmalarına beklenen düzeyde ilgi duymadığını üzülerek ifade etmek isterim. TİKA tarafından organize edilen Bilge Kağan ve Tonyukuk anıt alanları kazılarıyla birkaç yüzey araştırmasına verilen destek bir ta­rafa bırakılacak olursa devletimizin bölgedeki Türkiye merkezli bilimsel çalışmalara kurumsal desteğinden sözetmek güçtür. TİKA birincil görevi olmamasına rağmen konuyla ilgili talepleri değerlendirmekte ve çalışmalara mümkün olduğunca destek sağlamaktadır.

      Türkiye’deki akademik çevrele­rin beklentisi, konuyu asıl sahiplen­mesi beklenen Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve TÜBİTAK gibi kurumlarla Türkiye üniversitelerinin daha fazla zaman kaybetmeden bu coğrafyada çalışmalar yapması ve yapılan çalışmalara destek olmasıdır. Yakın zamanda Türk Tarih Kurumu’na yapılan kazı destek müracaatının “kurumun yurtdışı kazılara destek verememesi” sebe­biyle reddedilmesi anlaşılabilir bir durum değildir. Türk tarihini araştır­makla mükellef bir kurumun sadece yurtiçindeki kazılara destek vermesi kabul edilemez. İlgili mevzuatın de­ğiştirildiğine, artık yurtdışı kazıların da desteklenebileceğine dair TTK Başkanı Prof. Dr. Birol Çetin’den aldığımız bilginin uygulamaya yan­sıması, bölgede bilimsel çalışmalar yapma bakımından Türkiye’nin 100 yıllık eksikliğine son verecek bir adım olacaktır.

      Türk Dil Kurumu’nun yapması gereken de bölgede neredeyse her yıl Türk yazı dilinin en eski dönemle­rine ait yeni keşifler olduğu gerçeğini görerek sahada çalışacak ekipler oluşturması; alana sadece bulunan yazıtları yayımlayan değil yeni ya­zıtlar bulunmasına zemin hazırlayan bir kurum olarak da katkı sunması­dır. Türkiye’de bilimsel çalışmalara zemin hazırlayan ve destek veren bir kurum iddiasındaki TÜBİTAK’ın da Moğolistan coğrafyasına kayıtsız kalmaması gerektiğini düşünüyoruz. Eski Türk yazıtları alanında son 100 yılın en önemli keşiflerinden birisi olarak değerlendirilen Nomgon vadisindeki keşfin Moğolistan tara­fını oluşturan Moğolistan Bilimler Akademisi ile TÜBİTAK arasında 10 yıl önce imzalanan ikili işbirliği protokolü kullanılarak, bölgede Türkiye merkezli önemli çalışmalar yapılabilir. Kurumun, Moğolistan coğrafyasındaki kazı sürecini çok daha yakından, bilimsel veriler ile biliminsanlarını referans alarak ve aktif şekilde desteklemesi, her türlü idari-siyasi-yapısal meselelerden azade olarak değerlendirilmelidir.

      Nomgon’dan çıkan kaplumbağa kaide

      Üniversiteler neden ilgisiz?

      Türkiye’deki üniversitelerin bölge­deki varlığının (ya da yokluğunun) sorgulanması; böylesine önemli ve önü açık bir sahada varlık göstere­memelerinin sebeplerinin analiz edilmesi şarttır. Zannımızca bölgede çalışma yapamamamızın iki temel sebebi vardır. Bunlardan birincisi ve en önemlisi, hiç şüphesiz Türkiye üniversitelerinin arkeoloji bölümle­rinin eksik yapılandırılması, Türk dö­nemi eserlerinin çalışılabileceği Türk Arkeolojisi, Orta Asya Arkeolojisi gibi anabilim dallarının kurulmamış olmasıdır. Bu eksiklik, bir taraftan o coğrafyada çalışabilecek biliminsan­larının yetiştirilmesine engel olmuş, diğer taraftan da yeni projeleri değerlendirebilecek yetkinlikte yeterli biliminsanı bulunamaması sonucunu doğurmuştur.

      Bahse konu eksikliğin gideril­mesine yönelik atılan önemli bir adım İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi bünyesinde kurulan Türk- İslâm Arkeolojisi bölümüdür. İlgili bölüm, 2019’da Türkiye’den bir üniversi­tenin Moğolistan coğrafyasındaki ilk kazısını gerçekleştirerek bir ilke imza atmıştır. Bu tarihten sonra da Moğolistan’daki kurumlardan ortak kazı teklifi alınmış, ancak kaynak bulunamaması sebebiyle yeni kazılar yapılamamıştır. Türkiye Cum­huriyeti devletinin ilgili kurumlarının mevzuatları gereği destekleyeme­diği kazıların sponsorlar aracılığıyla yapılabileceği malumdur; ancak maalesef Türkiye’de bu türden kazıları destekleme eğiliminde olan sivil toplum kuruluşları ve firmalar yok denecek kadar azdır. İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi, birkaç yıldır Moğolistan coğrafyasında yürüttü­ğü işbirlikleri yaptığı kazı ve yüzey araştırmalarıyla Türkiye’deki diğer üniversitelere örnek teşkil edebile­cek noktaya ulaşmıştır. Üniversite­miz, Moğolistan’ın en eski ve köklü üniversitesi olan Moğolistan Devlet Üniversitesi ile ortak bir Türkoloji Araştırmaları Enstitüsü kurmuş (İKÇÜ-MUIS Türkoloji Araştırmaları Enstitüsü), bu enstitü vasıtasıyla Moğolistan coğrafyasında kendisine alan açmıştır.

      2019’da kurulan İKÇÜ-MUIS Türkoloji Araştırmaları Enstitüsü, Türk ve Moğol biliminsanlarından meydana gelen ekipler oluşturmuş ve bunlarla hem Türkiye’de hem de Moğolistan’da önemli çalışmalar yapmıştır, yapmaktadır. Önceki ak­tivitelerin yanısıra, bu yılın Haziran ayında Van-Aladağ bölgesinde bir yüzey araştırması yapılmış; tarihi kaynaklarda bahsedilen ancak şu ana kadar yeri tespit edilememiş olan Hülagü Han’ın inşa ettirdiği yazlık sarayın izi sürülmüştür. Türk ve Moğol biliminsanlarından oluşan ekip, tarihî bir keşfe imza atarak bah­se konu sarayın yerini tespit etmiştir. Moğolistan’da yüzyılın keşfi olarak nitelendirilen ve 1 ay boyunca ülkenin gündeminden düşmeyen bu önemli keşfin Türkiye’de yeterince ilgi görmediğini üzülerek ifade etmek isteriz.

      2016-2018 arasında Moğolistan Devlet Üniversitesi Türkoloji Anabi­lim dalında görev yapmış; 2016’dan günümüze kadar Moğolistan’da kazı ve yüzey araştırmaları yapan bir bili­minsanı olarak, bu coğrafyanın yeni keşiflerle her geçen gün adından söz ettireceğini; keşfedilmeyi bekleye­nin bugüne kadar keşfedilenden çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye bilim çevreleri Türk dili, kültürü ve tarihine dair yeni keşifler yapmak istiyorsa bu coğrafyada çalışan biliminsanları ve resmî kurumlar desteklenmeli, mevcutlara yenileri eklenmek suretiyle Moğolistan coğrafyasındaki bilimsel varlığımız perçinlenmelidir. Moğolistan, devlet kurumları ve akademik birimleriyle bizden gelecek her türlü akademik işbirliği ve ortaklık tekliflerine açıktır.

    4. Türkçenin ‘level’ atlaması bu ‘kombin’le hiç olmuyor

      Son yıllarda eğitim-öğretim alanındaki tercihler ve iletişim araçlarının etkisiyle Türkçe, İngilizcenin etki alanına girdi. Dillerin yaşayan birer varlık olarak birbirleriyle etkileşim içinde olmaları kaçınılmaz. Ancak dil, “kendi kendini ayakta tutan canlı bir varlık değildir” denir. Ferhan Şensoy ustamızın İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You! kitabını hatırlamadan edemiyor insan.

      SUHA ÇALKIVİK

      Her gün şu başlıklar al­tında e-postalar yağıyor üzerimize:

      “Copy Trading ile tanışın”, “High Level sinerji yaratmaya devam ediyoruz”, “Meet-Up seri­mizin ikincisini düzenleyeceğiz”, “Oyunda level atlıyoruz”…

      Acı olan durum, kanıksadık artık bu ucube dili. Yıllar önce Macaristan’da Debrecen Üniver­sitesi’ne gittiğimde aynı okulun İngiliz Dili ve Edebiyatı bölü­münde öğrenci olan Macar ar­kadaşım, “Türkçenin nasıl bir sesi var, merak ediyorum?” dedi. “Belki de dünyanın en güzel şi­irleri Türkçe yazılmıştır” dedim ama, Yunus Emre’yi, Karacaoğ­lan’ı, Nâzım Hikmet’i bilmiyor­du arkadaşım. “Shakespeare’den şöyle bir Türkçe tercüme örneği vereyim” diyerek Can Yücel çe­virisi ile ezberimdeki 66. Sone’yi okudum:

      “Vazgeçtim bu dünyadan,

      dünyamdan geçtim ama,

      Seni yalnız komak var,

      o koyuyor adama”.

      (“Tired with all these,

      from these would i be gone,

      Save that, to die,

      i leave my love alone”).

      Şiirin bu son dizelerini oku­mamla birlikte, o tek kelime Türkçe bilmeyen kişi, o kadar duygulandı ki gözleri dolarak “bu nasıl güzel bir dil, nehir gibi akan lirik bir iç sesi var” demişti. Ben de dilimize bu kadar değer verdiği için mutlu olmuş, kendi­mi şanslı hissetmiştim.

      Türkçenin, kullanıldığı ge­niş coğrafya gereği, çok sayıda dille etkileşimde olup o dillerle kelime alışverişinde bulunma­sı doğaldır. Önceleri Arapça ve Farsçanın çok fazla etkisi olsa da özellikle Tanzimat Dönemi’nde Türkçenin Batı dilleriyle ilişkisi artmış. İspanyolca, Portekizce ve İtalyancadan alıntı kelime­ler bir dönem etkisini hissettir­miş, daha sonra diplomatik ve ekonomik ilişkiler gereği, gözde dil Fransızca olmuş. Son yıllar­da eğitim-öğretim alanındaki tercihler ve iletişim araçlarının etkisiyle Türkçe, İngilizcenin et­ki alanına girdi. Dillerin yaşayan birer varlık olarak birbirleriyle etkileşim içinde olmaları kaçı­nılmaz. Ancak dil, “kendi ken­dini ayakta tutan canlı bir varlık değildir” denir. Türkçede karşılı­ğı olmasına rağmen kitle iletişim araçlarında o sözcüklerin yerine yaygın şekilde yabancı sözcükle­rin kullanımı, dilimizin söz varlı­ğını tehdit ediyor. Ayrıca yabancı sözcüklerin Türkçe yapım ekle­riyle kullanımı ise başlı başına önemli bir dil yabancılaşması so­runu yaratıyor. “Blurla-, fiberle-, fiksle-, fonla-, fulle-, likela-, tag­le-, trolle, volümle- vb.” örnek­lerle karşılaşınca Ferhan Şensoy ustamızın İngilizce Bilmeden He­pinizi I Love You! kitabını hatır­lamadan edemiyor insan.

      Dillerin ölümüne dair yazı­lan, “evde çocuklara öğretilme­yen bütün diller tehlike altında” cümlesi çok çarpıcıdır. İngiliz dilbilimci David Crystal önü­müzdeki yüzyılda bugün dünya­da kullanılan dillerin yarısının öleceğini ve buna göre her ay or­talama iki dilin ölmekte oldu­ğunu yazmıştı. Aman bu gidişle Türkçeyi öldürmeyelim!

    5. 12 Eylül darbesinin 42. yılında Tarihsel Adalet İçin Bellek Müzesi

      Türkiye’nin ilk dijital müzesi ve insan hakları arşivi Tarihsel Adalet İçin Bellek Müzesi, darbenin 42. yılında açıldı. Müze, 80 Darbesi sürecinde işlenmiş insanlığa karşı suçların kaydını tutuyor ve hak ihlallerini görünür kılıyor.

      Research Institute on Tur­key’nin (Türkiye Araştır­maları Enstitüsü) kolektif hafıza çalışmalarının bir araştırması olarak dijital ortamda hayata ge­çirilen Tarihsel Adalet için Bel­lek Müzesi, 12 Eylül 1980 darbe­sinin 42. yılında İstanbul Moda Sahnesi’nde düzenlenen bir açı­lış etkinliğiyle faaliyete başladı. Darbe sürecinde insanlığa karşı işlenen suçların kaydını tutarak hak ihlallerini görünür kılma­yı amaçlayan Bellek Müzesi, 12 Eylül’den bugüne devam eden adalet mücadeleleri ve geçmiş­le yüzleşme pratiklerine Sözlü Tarih, Dava Dosyaları ve Bellek Nesneleri koleksiyonlarını kap­sayan bir dijital insan hakları ar­şiviyle ışık tutuyor.

      www.bellekmuzesi.org adre­sinden erişilebilecek olan Bel­lek Müzesi koleksiyonlarında, devrimci mücadelenin yükseli­şinden öğrenci hareketlerine ve sendikal örgütlenmeye, kadın­ların siyasi mücadelesinden an­ti-faşist direnişe kadar birçok ta­nıklığın yanında darbenin kolek­tif belleği, askerî rejim ve onun hukuk sistemi, insan hakları ih­lalleri, adalet mücadelesi, ulus­lararası dayanışma, cezasızlık, yüzleşme ve hesap sorma pra­tiklerine dair bilgiler yer alıyor.

      Bellek Müzesi’nin daimi ko­leksiyonlarında 142 dijital, 75 fizikî dava dosyası, binlerce say­falık hukuki belge, 30 ayrı ba­ğışçıdan edinilen 30 bin bellek nesnesi, 250 saati aşan 100 sözlü tarih kaydı, 518 fizikî belge, 65 gazete ve 150 kitap yer alıyor.

      İstanbul’un kara surları yeniden kentle buluşuyor

      İBB Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı’na bağlı İBB Miras ekipleri, İstanbul Kara Surla­rı Açık Hava Müzesi çalışmala­rının ilk bölümünü tamamladı. Mevlanakapı ve Silivrikapı Ka­ra Surları Ziyaretçi Merkezleri Eylül ortasında yapılan bir açı­lışın ardından İstanbul’a yeni­den kazandırıldı. Açılışa katılan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, restore edip, “Ziyaretçi Merke­zi” hâline getirdikleri Mevla­nakapı Karakolu’nun eski du­rumunun içler acısı olduğuna dikkati çekti; surlar bölgesinde yaşayan vatandaşların, geçmiş dönemdeki bakımsız hâl nede­niyle kendilerini güvende his­setmediğinin altını çizdi.

      16 asırdır İstanbul’a açı­lan sur kapılarından biri olan Mevlanakapı ve ona eşlik eden Mevlanakapı Karakolu’nun hem fonksiyonel olarak kamu­sal kullanım kazanması hem de turizm planlarının bir par­çası olarak kentin gelişme ve savunma sistemlerine yönelik bilgi aktarım merkezi olarak hizmet vermesi amaçlanıyor. Bu çerçevede 19. yüzyılda Mev­lanakapı ve çevresinin güven­liğini sağlamak için inşa edilen ancak uzun yıllardır kaderine terk edilmiş, pek çok tahribata uğrayan, çatısı ve sur cephe du­varı yıkılan karakol, kapsamlı bir restorasyon süreci geçirdi. Bina güçlendirmesinin ardın­dan yıkık duvar ve çatılar inşa edildi, özgün pencereler tekrar yapıldı. Aslına uygun olarak restore edilen karakol bina­sı, etkinlik alanlarıyla kültü­re, sanata evsahipliği yapacak bir yaşam alanı hâline getirildi. İBB Miras ekiplerinin 7 bin ton çöp ve moloz topladıktan sonra ziyarete açtığı surlar, 3 günde 25.000 ziyaretçi aldı.

    6. Bir torba kemiğin dayanılmaz ağırlığı

      Diyarbakır Sur’da 2 Aralık 2015’te ilan edilen sokağa çıkma yasağı sürecindeki çatışmalarda yaşamını yitiren Hakan Arslan’ın kemikleri 7 yılın ardından babasına bir torba içerisinde teslim edildi. Arslan’ın kemikleri, bir süredir bir kutu içerisinde dosyayla ilgilenen savcının odasında bekletiliyordu.

      Ağustos ayının sonunda bazı haber sitelerinde bir fotoğraf yayımlandı. “Giriş yoktur” yazılı bir tabela­nın asılı olduğu demir bir ka­pıdan elinde beyaz bir poşetle ihtiyar bir adamın çıkışını gös­teriyordu fotoğraf. Omuzları çökmüş, yüzünün çizgileri de­rin yarıklar oluşturmuş bu ada­mın elindeki torbanın içerisin­de 7 yıl önce, 2 Aralık 2015’te Diyarbakır Sur’da ilan edilen sokağa çıkma yasağı sonrası çı­kan çatışmalarda hayatını kay­beden oğlu Hakan Arslan’ın ke­mikleri vardı. Hakan Arslan 22 Ocak 2016’da ölmüş, ancak ce­nazesi yıllarca bulunamamıştı. Erzurum’un Karayazı ilçesine bağlı Çavuşköy’de oturan Ars­lan ailesi, çocuklarının cenaze­sini almak için 19 kez Diyarba­kır’a gelmiş; Savcılık’a ve ilgili diğer devlet kurumlarına baş­vurmuşlardı. Sonuç çıkmamış­tı. Ta ki Hasırlı Mahallesi’nde­ki Katolik Kilisesi ve Hasırlı Mescidi arasındaki alanda ka­zı çalışması yürüten ekipler, 7 Şubat 2021’de Hakan Arslan’a ait olabileceği düşünülen ke­mikleri bulana dek…

      Kasım 2021’de yüzde 95 Hakan Arslan’a ait olduğu be­lirlenen kemikler İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan Diyarbakır Adliyesi’ne gönderildi. Ars­lan’ın kemikleri, babasına tes­lim edilmeden önce dosyay­la ilgilenen savcının odasında bekletiliyordu.

      Diyarbakır Barosu, savcı hakkında HSK’ya bir şikayet dilekçesi verdi. Baronun dilek­çesinde, “İnsancıl hukuk kap­samında, cenazenin teslimi ve gömülmesinin insani ölçütler gözetilerek gerçekleştirilmesi elzemdir. Ancak baba Ali Rıza Arslan’a kutu içerisinde cena­zenin teslim edilmesi hukuken ve vicdanen doğru değildir” de­niyordu.

    7. Boğaziçi Arşiv Merkezi kapatıldı kurumun hafızası varillerle taşındı

      Geçen ay Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Naci İnci’nin kararıyla, üniversitenin kurumsal hafızası için olduğu kadar Türkiye’deki arşivcilik çalışmaları için de büyük önem taşıyan Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi binası apar-topar boşaltıldı. Merkezde bulunan belgeler taşınma esnasında bir kısmı zarar gördü.

      Boğaziçi Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Naci İnci, geçen ay kurumsal hafıza ve Türkiye’deki arşivci­lik çalışmaları için önemli bir yeri olan, üniversitenin Arşiv ve Dokümantasyon Merke­zi’ni boşaltma kararı aldı. İnci, Güney Kampüs’teki merkezin bulunduğu 100 yaşının üzerin­deki binadaki Bizans Araştır­maları Enstitüsü ve Müşteri İç Görü Merkezi’ni de Kuzey Kampüs’e kaydırdı. Merkezin idari sorumlusu Prof. Dr. Cen­giz Kırlı, kısa bir süre önce de Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü Müdürlüğü görevin­den alınmıştı. Kırlı, karardan kimsenin haberi olmadığını söyleye­rek, “Merkezin kapatılması­na ilişkin bir gerekçe verilme­di. Merkez kapatılarak kütüp­haneye bağlandı. Bu karardan ne bizim ne de kütüphanenin haberi vardı” dedi. Ayrıca mer­kezde bulunan arşiv belgele­rinin, bilgisayar ve tarayıcının taşınması için gerekli detayla­rı ve bunun için belirli bir süre gerektiğini bildirdiğini paylaş­tı; ancak sosyal medyaya yansı­yan fotoğraflarda, özel güvenlik görevlilerinin varillere ve kova­lara doldurduğu belgelerin za­rar gördüğü anlaşıldı.

      Kırlı, Merkez’in işlevi­ni şöyle anlatıyordu: “Boğazi­çi’nin 1863’e kadar yani Robert Koleji’nin kuruluşuna kadar bir geçmişi var. Merkez, okulla ilgili belgeleri topladı ve kata­loglandırdı. Robert’le ilgili bel­geler Colombia Üniversitesi’n­deydi ve merkez, dijital olarak bu belgeleri Türkiye’ye getirdi. Okulda eski hocaların notları, mektupları ve çalışmaları bu­lundu. Onlar derlendi ki bunla­rın başka örneği yok. Merkez, kurum hafızasının inşa edilme­si için önemliydi”.

      Kırlı, 2013’te çalışmalarına başlayan ve 2015’te resmen ku­rulan, ağırlıklı olarak gönüllü emek üzerinden işleyen mer­kezin sadece okul için değil, Türkiye için de önemli olduğu­nu belirtiyordu: “Özel bağışlar da aldık. Örneğin Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun arşivini aldık. İlk kadın arkeolog Jale İnan, Adalet Ağaoğlu, Naziler­den kaçan Alman hocalar… 20- 25 bin belgeden söz ediyoruz”.

      Kırlı, “Tepeden inme bir kararla apar topar merkezi kapatırsanız güven zedelenir ve insanlar da arşivini bağış­lamaktan çekinir. Bağışçılar beni arıyor ‘Size bağışlamıştık arşivleri ne oluyor’ diye” dedi. Kırlı’ya göre, arşivlerle ilgile­necek filolojik yetkinliklere sahip kişilerin işe alınması ge­rekiyor, çünkü belgelerin için­de Osmanlıca, İngilizce, Fran­sızca ve Latince dokümanlar da var.

      Rektörlük kararıyla boşaltılan Boğaziçi Üniversitesi Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi’nde bulunan tarihî belgeler varillerle taşınırken bir kısmı hasar gördü.