Maskara, muktedir, muhalif… Osmanlı sarayının küçük ve işitmez mensupları… Cüceler ve dilsizler bedensel farklılıklarıyla tarihin her döneminde ilgi çekti. Osmanlı sarayında da padişahın “kutlu” ve “mükemmel” vücudunu kendi noksanlıklarıyla daha da görünür kılıyorlardı. Kimi zaman bir gösteri/eğlence unsuru kimi zaman da derin siyasi ayak oyunlarının, rüşvet zenginliğinin ve meşum cinayetlerin sessiz failleri oldular.
Cücelik (dwarfizm) kalıtsal bir hastalık olarak kabul edilir ve birkaç yıl önce Türkiye’nin de aralarına katıldığı pek çok ülke, bunu bir engellilik durumu sayıyor. Kalıtıma dayalı cücelikte zeka normal görülürken, metabolizma kaynaklı olanlarda durum değişebiliyor. Bu yapıdaki bireylerin boyları 45 cm ila 1 metre arasında kalıyor.
Günümüzde hâlâ parmakla gösterilen, garipsenen, gülünen, gizemli bulunan, vb. yönleriyle tarihsel algısını koruyor cücelik. Yunan, Cermen, İskandinav mitlerinde, Türk masallarında, Mısır’daki antik kaynaklarda konumlarını alıyorlar; fantastik romanlar ve sinema-TV yapımlarında maharetleriyle arz-ı endam ediyorlar. Roma imparatorları da bu şaşılası insanlara kapılarını kolayca açmış. Nadir görüldükleri için değerleri öyle artmış ki bir zaman epey pahalıya alınıp-satılmışlar! Rönesans’ta popülerlikleri artıyor. Osmanlı sarayında haşmetli padişahın önünde taklalar atıp onu güldürüyor, başka türlü taklalarla iktidarlarını kuruyorlar. Has oda, hazine, kiler ve seferli odalarında yerleri hazır.
Satvetli cüceler
3. Murat’ın oğlunun sünneti şerefine Atmeydanı’nda düzenlenen 1582 düğününü şair İntizamî kaleme almış, Nakkaş Osman betimlemişti. 500’e yakın tabaka minyatürü içeren bu kitabın hazırlanmasına önayak olan iki adamı kitabın hemen başlarında karşılıklı otururken görüyoruz: Siyah tenli Darüssade Ağası Mehmet ve Cüce Zeyrek Ağa. Zeyrek Ağa’nın sonraki dönemde adı yolsuzluklara karışacak ve saraydan kovularak memleketi Malatya’ya dönecektir. Zeyrek Ağa aynı zamanda Adıyaman Besni’de kendi adıyla anılan camii ve vakfın kurucusudur (İntizamî Surnâmesi, res. Osman, 1582. TSMK H. 1344).
Osmanlı sarayındaki cücelerin 2. Murat ve Fatih’ten beri varlıkları bilinir. Hatta Anonim Tevarih’te anlatılana göre, Yıldırım Bayezid’in (1389-1403) rüşvetçi kadıları yakmak istemesini muhtemelen bir cüce olan “Maskara Arap” engeller; padişaha “Bu adamları yakarsanız keşişleri kadı edersiniz artık” der. Cüce, padişah kızgın olduğunda bile ona söz söyleyebilecek kişidir. Zübedetü’t-Tevarih’e göre (1610-15) 1. Ahmed’in huzurunda namazı uzattığı için imamı kötüleyen bir cüce, padişah tarafından paylanır: “Benim huzurumda saatlerce durursun, Allah huzurunda durmaktan ne zarar olur” der. Yine bu kaynağa göre bir soytarı (cüce/dilsiz) 1. Ahmed’in bir talebini öyle onur kırıcı bulur ki yerine getirmeyi reddeder; padişah da sonradan onun bu “muhalefetini” yüzüne vurup bir mecliste cüceyi utandırır. Aralarında kütüphane çalışanı olan okumuş yazmışlar da vardır, Harem’le sultan arasında haberleşmeyi sağlayan hadımlar da.
3. Murad (1574-1595) sefere çıkmayı terkeden bir sultan olarak bilinir. Sarayda geçirilen zamanın artması, sultanı eğlendirecek yeni bir sınıfın oluşmasını sağlamıştır. Saraydaki cüce sayısı artar da artar; “boyu kısa eli uzun” birtakım iktidar sahibi cüce peyda olur, padişahın nedimi (sohbet dostu) olurlar. Cücelere hıncıyla bilinen Selanikî Efendi’ye (öl. 1600) göre cüceler, 3. Murad’ın saraydan dışarı çıkmasını önlemiş, onun tahtını yitirme konusundaki evhamını körüklemiştir. Bu dönemin devletlü cüceleri Cühud Cüce, Zeyrek Ağa ve Nasuh Ağa, bu dönemde ve sonraki padişah 3. Mehmed döneminde saraydan sürgün edileceklerdir. Zira rüşvet ve yolsuzlukları, padişaha ulaşmak isteyenlerden aldıkları akçaların haberi ayyuka çıkar; teklifsiz tavırları hadsizlik olarak yorumlanır; bir yerlere getirdikleri dost ve akrabaları mevkilerinden birer ikişer indirilir; mal ve mülklerine el konulur. Cüceler saltanatı bu fetretten sonra Sultan İbrahim (1640-48) ve 4. Mehmed (1648-87) döneminde yeniden eskisi kadar olmasa da güç kazanacaktır.
Cüce ve dilsiz İsveç elçisi Claes Ralamb’ın İstanbul’da bir çarşı ressamına sipariş ettiği, Osmanlı insanının görünümlerini içeren kıyafet kitabından. Bir seyyahsanız bu iki grubu gözardı edemezdiniz. Ralamb belki daha önce Avrupa’da cüce görmüştü ama saray ve çevresinde dilsiz istihdamı onun için de yeni bir şey olmalıydı. Buradaki dilsiz, sarayda padişahın da bildiği ve tanrısal-törensel sessizliği sağlayan işaret diliyle bir şeyler anlatıyor. Başka seyyahlarca denilen o ki bu dille bir destanı bile anlatabilirler! (Ralamb Kıyafetnâmesi, 17. yüzyıl, res.?, İsveç Ulusal Ktp., Ral. 8:o nr 10).
Mustafa Âlî (öl. 1600), Selanikî ve Koçi Bey’in (öl. 1650) öfkeli kaleminden nasibini alan cüceler ve dilsizler, padişaha sunulan layihalarda şeytanlaştırılır; kötü gidişatın günah keçisi olur; ellerindeki timar ve zeametler “kılıca kadir olmadıkları” gerekçesiyle nahak görülürdü. Dilsizler zaten “güvenilmezdir”; şeriata göre tam ehil kişiler sayılsalar da işaret dilini bilmeyenlere yabansı gelirler; “şeytanla konuşurlar” âdeta. Saraydan gizli bilgi çıkmaması için uygun bulunan bu işitmez-konuşmaz kişiler de hünkar sohbetinin ve onun etrafındaki Tanrısal sessizliğin vazgeçilmez unsurları hâline gelmiştir. Kirli cinayetler, feryatları duymadıkları için kalpleri de öyle hemen yumuşamayan bu adamlar eliyle işlenir.
Konu hakkında kapsamlı bir tez yazan Ezgi Dikici’ye göre, bu iki sınıf sarayda önemli yer tutar. Statü sembolüdürler. Sarayda soytarı bulunması, hükümdarın herkesten farklı ve olağanüstü kutlu niteliğiyle ilgilidir. Başka araştırmacılardan çeşitli görüşleri de aktarır yazar: Bu iki sınıf hükümdarı nazardan korur; Eski Mısır’dan beri cüceler olumlu ruhani anlamlar çağrıştırırlar; padişahın biricikliği ve üstünlüğü, çevresindeki cüceler ve kendisi arasındaki zıtlık sayesinde enikonu vurgulanır. Deforme bedenlere duyulan merak duygusu da onları saraylarda tutmuştur. Koçi Bey’e göre cücelere ve dilsizlere para vermek iyidir, çünkü onlar fukaradırlar. Anlaşılan, saraydaki varlıklarının bir hayır yönü de vardır. Çalışarak hayatlarını kazanmaları zordur. Saray dışındaki cücelere de zaman zaman maaş bağlanır.
Maskara cüceler
3. Mehmet dövüşen cücelerini izliyor. Saraydaki cücelerin rüşvet ağlarının üzerine giden Sultan Mehmet zamanında cüce eğlencelerinin iyice suyu çıkmış gibi görünüyor. Kitap hamisi cücelerden ele ensecilere, rüşvet yiyenlerden apolitik olanlara doğru bir geçiş (Nadirî Divanı, 17. yy., res. ?, TSMK H. 889).
3. Selim dönemine ait 1805 tarihli mektupta, ahlaksız ve insanlıktan uzak bir anlayışın normalleştirildiğine tanık oluyoruz. Mehmed Sadık Efendi, vekili olduğu kadı efendiye, bulunduğu kazadaki Hacı Bakioğlu Abiş adlı tüccarın ölüm döşeğinde olduğunu gayet “mutlu ve sevinçli bir şekilde” bildiriyor ve parasına nasıl elkonacağıyla ilgili fikirlerini açıkça paylaşıyor.
Adaletin tecellisinde en önemli unsur olan yargıçlara Osmanlı zamanında kadı denilirdi. İlmiye mensuplarına “arpalık” olarak verilen bazı kazalarla; rütbesi ve yaşı ilerlemiş kadılara tevcih edilip “mevleviyet” adı verilen büyük merkezlere tayin edilenler çoğunlukla görev yerlerine gitmezler, kendi yerlerine vekil gönderirlerdi. Kadılarla aynı yetkilere sahip olarak vekaleten gönderilen hukuk erbabına “naib”, makamlarına da “niyabet” denilirdi. Osmanlı devrinde yaygın bir uygulama sahasına sahip olan naiplik ve niyabet müessesesi, çeşitli düzenlemelerle cumhuriyet devrine kadar kesintisiz sürmüştür.
Devletin düzenli maaş sistemine dahil olmayan naiplerin tek gelir kaynakları, mahkemelerde düzenledikleri hüccet, nafaka, nikah, tereke belgelerinden aldıkları harçlardı. Üstelik bu harçların tamamı kendilerine kalmaz, makamın asıl sahibi kadıyla anlaşmalarına göre ancak beşte birini, nadiren de dörtte birini alabilirlerdi. Kazanın tahammülüne göre beklediği geliri elde edemeyen kadı naipleri, rüşvet ve diğer yolsuzluklar ile ahaliyi canından bezdirirdi.
Arşivlerimiz, uzun Osmanlı asırlarında naiplerin yolsuzluklarının önlenmesine, ahaliye eziyetlerinin ortadan kaldırılmasına dair gönderilen fermanlarla doludur. Ne kadar ferman gönderilirse gönderilsin adalet sisteminde hiçbir dönemde yolsuzlukların önü alınamadığı gibi, insanlıktan da nasibini almamış kişilerden hakkın teslimi ve adaletin yerine getirilmesi beklenilmiştir.
3. Selim’in tahtta bulunduğu zaman dilimine ait, 1805 tarihli mektupta da, ahlaksız ve insanlıktan uzak bir anlayışın normalleştirildiğine tanık oluyoruz. Belgeden hangi kazanın naibi olduğu anlaşılamayan Mehmed Sadık isimli biri, naibi olduğu kadıya gönderdiği mektupla niyabet süresinin biraz daha uzatılmasını rica ediyor. Zira naiplik süresi boyunca “yeterli hasılatı” toplayamadığından borçlanmış, durumunu toparlayabilmek için önüne bir fırsat çıkmıştır. Bulunduğu kazanın sakinlerinden Hacı Bakioğlu Abiş adlı bir tüccar, ölümcül bir hastalığa müptela olup, doktorlar tarafından az bir ömrü kaldığı söylenmektedir. Naibimiz Mehmed Sadık Efendi, vekili olduğu kadı efendiye bu durumu öyle mutlu, sevinçli bir halde bildiriyor ki “görev süresi içinde ölürse ne güzel, ölmez de bir-iki ay geri kalırsa yerimde bırakıldığıma dair ibka belgesini isterim” diyor. Bugünkü anlayışımızla kişinin kendi kendine bile söyleyemeyeceği bir cümlenin, muhatap olunan kadı efendiye fütursuzca kendi aralarında söylenebilmesi, insanlık dışı bir durumun bile normalleştirildiğini gösteriyor. Bununla da kalmıyor; “bu tüccarın mirasının 20 bin kuruş olarak tahmin edildiğini, mirasçısının küçük bir çocuk olmasından dolayı buna vasi, evkafına kaymakam tayini işlerinden iyi para kazanacağını ve külliyetli borçlarından kurtulacağını” söylüyor. Kadı efendiye böyle bir davanın 40 yılda bir düşeceğini hatırlatırken, onun alacağı hisseyi düşünerek görev süresini uzatmasını sağlama almak istiyor. Üstelik mektubun tarihine bakılırsa Ramazan ayında, üstelik Kadir Gecesi’nde yazmış olmalı!
Ancak Naip Mehmed Sadık Efendi bu kadar iştahlanmasına rağmen isteğine nail olamamış; mektubun üstünde naibi olduğu kadının el azısı olması muhtemel notta “mektubun gelmesinden önce niyabetin Sadullah Efendi’ye verildiği” yazılmış.
Mektup mutlaka naip efendinin elinden çıkmıştır. Yazısını gayet okunaklı bir talik yazı ile yazmasına rağmen, iki yerde “isti’fa” yerine “istîfâ” denmesi; muhtemelen elif harfiyle İbiş yazacağı yerde ayın harfiyle Abiş okunur gibi yazması; “cümra” olarak okunmak üzere harekelediği hastalık hiçbir sözlükte geçmediğinden aslında karaçıban demek olan “cemre” yazmak isteyip de beceremediğinden hareketle; eğitimi yetersiz, imlası bozuk, fıkralarla halk hikayelerinde izine sıkça rastladığımız menfaat ve rüşvet peşinde koşan tipik bir kadı portresiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.
Kazanın yeri ve adı belli olsaydı, bu meseleyi şeriye sicillerinden takip etmek mümkün olurdu; fakat şimdiki veritabanı ile bu gayet zor. İleride şeriye sicilleri ile ruus defterleri indekslenirse sonucun ne olduğunu, Bakizade Abiş Ağa’nın malının nasıl çarçur edilip yetiminin paralarının nasıl yendiğini öğrenebiliriz.
Devlet-i ikbal ile sağ olsun. Arzuhal-i abd-i kadîm ve şâkir-i envâʽ-ı niʽam-ı müstedîmleridir ki bi-hamdillah-i teâlâ mübtelâ olduğum cümrâ illetinden bu günlerde halâs ve şifâ-yâb oldum. Bu sene-i mübârekede min-ciheti’l-vücûd ve’l-mâl ne derecelerde mazhar-ı bahr-i ta’b olduğumu Allah bilür ve niyâbet ne mikdâr zarar gösterdi takdîm olunan defterden ma’lûm-ı veliyyü’n-ni’ami buyrulmuştur. Bu defa Zilhicce’den istîfâ etmek niyetinde idim. Ancak tüccardan Hacı Bakioğlu Abiş Efendi maraz-ı mühlike mübtelâ olup el-ilmu indillah la ya’lemu’l-gaybe illallah mevcud olan etıbba merkûmun karîn-i vefât idüğün haber vireyorlar. Zilhicce’ye kadar fevt olur ise ne güzel daha bir iki ay ilerü kalır ise beher hâl ihtiyâten ibkâ mürâselesini isterim zira hademe-i mahkeme beher hâl yirmi bin kuruş hâsıl olur deyu tahmin ideyorlar. Fi’l-hakîka madde cesîmdir. Evlâdı sıgâr olup evkâfa kâimmakâm nasbı ve sıgâra vasî ta’yîni ve zimemâtının de’âvîsi külliyetlü mevâddır. Böyle madde kırk yılda bir düşer. Lütf u ihsân buyurup ihtiyâten Zilhicce’den ibkamıza müsaade-i aliyye buyurup bu madde vuku’ bulup tetmîm ettiğim gibi istîfâ edeceğim beyânı ve mücerred tecdîd-i ubudiyyetimi havi arzuhâl terkîmine mübâderet kılındı. Bi-mennihi teâlâ ledâ şerefi’l-vüsûl sûret-i hâl ma’lûm-ı aliyyeleri buyuruldukta bu bâbda müsâ’ade ve mazhar olduğum düyûn-ı vefîremden halâsıma sebep ve müceddeden çerağ ve ihyâ buyurulmak bâbında emr u fermân hazret-i veliyyü’n-ni’metindir efendim.
Fî 27. [Ramaza]N. sene [1]220 [19 Aralık 1805]
[Mühür] Mehmed Sadık
Alttaki satır mektubun üstünde bulunuyor. Muhtemelen kadı efendinin elinden çıkma kenar notudur.
Vürûd-ı kâime tarihi fi 11 Za. Sene 220 bu tarihte niyabet Sadullah Efendi’ye verilmiş idi
Osmanlı belgeleri, devleti içten içe yiyip bitiren rüşvet ve yolsuzluk hastalığının hiç geçmediğini, hatta zamanla neredeyse devletle bütünleştiğini ortaya koyuyor. İlan edilen fermanlar, sert ikazlar ve önlemler, nizamnameler, ettirilen yeminlere rağmen devlet görevlilerinin para yemesinin önüne geçilememiştir.
Osmanlı Devleti daha kuruluşunun ilk asrında rüşvet illetiyle yüzleşmişti. Yıldırım Bayezid devrinde (1389-1402) kadıların rüşvetle iş görmeye başlamaları üzerine, öfkesine hâkim olamayan padişahın bu kişileri Yenişehir’de bir konakta toplayıp hepsini birden yakmaya teşebbüs ettiği rivayet olunur. Neşrî Tarihi’nde anlatıldığına göre rüşvetçi kadılara uygulanmak istenen bu dehşet verici cezayı, araya giren devlet adamlarının yönlendirdiği “Yıldırım’ın soytarısı” engellemiştir. Anlatılana göre bu soytarı, Yıldırım’ın huzuruna çıkıp, “kendisini Bizans’a elçi olarak göndermesini” diler. Yıldırım, “bunu niçin istersin” diye sorunca da; “Kadıları ortadan kaldırdığınızda ahalinin davalarına kim bakacak? Oradan rahipler getirip ahalinin davalarını gördürmek için” der. Soytarının ne demek istediğini anlayan Yıldırım “peki ne yapmak gerekir” diye sorunca Vezir-i Azam Ali Paşa devreye girer ve kadıların affedilmesini, maaşlarının artırılmasını ve böylelikle rüşvete tevessül etmeyeceklerini söyler (Neşrî Tarihi, C. 2, s. 337). Ne var ki rüşvet ve yolsuzluğun kadıların, valilerin, paşaların maaşının, gelirinin artırılmasıyla ortadan kalkmayacağı, rüşvetin Yıldırım’dan sonra da Osmanlı Devleti’ni içten içe yiyip bitiren bir hastalık hâline geleceği tabii anlaşılacaktı.
Sultan 3. Selim’in rüşvet ve yolsuzluğun önlenmesine dair Sadrazam Koca Yusuf Paşa’ya kendi elyazısıyla yazdığı hatt-ı hümayun. 16 Şubat 1792. (BOA, TSMA.E, 784/21)
Osmanlı belgelerinde “irtikâb ve irtişâ”, yani “yolsuzluk ve rüşvet” şeklinde beraberce zikredilen bu beladan kurtulmanın çarelerini aramak için zaman zaman layihalar, raporlar hazırlanmış; padişahlar bu layihalara istinaden adaletnâmeler, fermanlar yayınlamışlarsa da rüşvet ve yolsuzluğun önü alınamamıştır.
Kanunî Sultan Süleyman ve oğlu Sultan 2. Selim döneminde kanunnâmeler ve adaletnâmelerle rüşvetin önüne geçilmeye çalışılmıştı. 2. Selim saltanatının daha başında, 1568’de vilayetlerdeki vali ve kadılara gönderdiği bir emirde; ilan etmiş olduğu adaletnâme ile emredilen hususlara dikkat edilmeyip rüşvetin, yolsuzluğun, haksız ve kanunsuz uygulamaların devam ettiğini ifade ettikten sonra; valileri ve kadıları ikaz ederek idarecilerin çeşitli isimler altında ahaliden para toplamamasını, mahkemelerde davalara müdahale edilmemesini, reayaya zulmedilmemesini, haksızlık ve yolsuzluğun önlenmesini emretmiş; emre uymayanların şiddetle cezalandırılacağını bildirmişti. Bu şiddetli ikaz ve tehditlerine rağmen 2. Selim iki yıl sonra 1570’de taşradaki vali ve kadılara yeniden emirler göndermiş; zenginlerin himaye olunup fakirlere zulme dilmemesi, herkese adalet üzere davranılması, görülecek yolsuzlukların müsebbiplerinin şiddetle cezalandırılacağını bildirmek zorunda kalmıştı (BOA, Mühimme Defteri, 7/1619).
Osmanlı padişahları rüşvet alınıp-verilmesini yasaklayıcı emirler yayınlasalar da, rüşvetin ve yolsuzluğun Saray ve çevresinden başlayarak aşağıya doğru bütün devlet bürokrasisine nüfuz ettiği şüphe götürmez bir gerçektir. Herkes tarafından “fena, çirkin” bir iş olarak görülen rüşvet, bazen isim değiştirerek “caize” ve “hediye” gibi daha masum, “meşru” isimler altında da hükmünü sürdürmüştü.
Osmanlı devlet geleneğinde beylerbeylik, valilik, sancakbeyliği gibi yüksek memuriyetler; kazaskerlik, müftülük, kadılık, naiblik, müderrislik gibi ilmiye sınıfının makam ve mansıplara yapılan tayinler karşılığında, padişah ve sadrazam başta olmak üzere tayin olunan kişiden “caize” adı altında para almak eski bir adetti. Devlet kapısında bir makama, rütbeye, mansıba tayin için bekleyen paşalar, beyler, kadılar, efendiler fazlalaşınca, tayin işlerinde para dönmesi kaçınılmazdı. Devletin yönetici kademesinde veya sarayda tanıdığı olanlar iltimasla, olmayanlar rüşvetle kendilerini makam ve mansıba tayin ettirmeye çalışmaktaydı. O hâle gelinmişti ki bütün mülkî, askerî ve ilmî memuriyetler arttırma ile açıkça satılıyordu ve hangi memuriyet için ne kadar rüşvet verildiği herkesin malumuydu.
Rüşvetin başka kılığa girmiş hâli olan, “caize alınması” geleneğine dair Naima Tarihi’nde anlatılan ilginç bir hadise vardır ve şöyle nakledilir.
“Bu sıralarda devlet hazinesinde sıkıntı vardır diye memuriyetlere tayin karşılığında alınan paraları [caize] Sadrazam Melek Ahmet Paşa kabul etmeyip Hazine’ye gelir kaydedilmesi için deftere yazılması bidatini [yeniliğini] çıkardı. Yakın zamanlara dek ‘rüşvet alır’ diye, rüşvet suçuyla nice vezir ve paşa katlolunup, niceleri dahi azlolunup rezil olmuş iken devletin zayıflığı ve ahvalinin karışıklığı öyle bir dereceye vardı ki, o suç sayılan iş [caize adı altında alınan rüşvet] devletin dayanağı kılındı. Gerçi bu durum ilk bakışta Sadrazam Melek Ahmet Paşa’nın doğruluğuna ve namuslu oluşuna verildi. Fakat tayin işini gören memurlar aldıkları paranın ancak 10’da 1’ini deftere kaydettiklerinden işin sonu fesada vardı. Böyle bir bidatin ahmaklık eseri olduğu anlaşıldı” (Naima Tarihi, C. 5 s. 2061).
Adı rüşvet veya caize olsun, makam ve mansıpların para karşılığı alınıp satılması, işin ehline ve liyakatlı olanına verilmesinin önüne geçmiştir. Rüşvetle makam-mevki sahibi olununca, vali ise vilayetteki ahaliden haksız kanunsuz olarak para tahsiliyle, kadı ise adaletin tecelli etmesi gereken mahkemede parayı veren lehine karar çıkarmakla kendisine menfaat devşirdi.
Sultan Abdülmecid’in, çıkarılan nizamname hükmünce rüşvet ve yolsuzluk yapılmaması, yapanlar hakkında kanunda yer alan cezanın uygulanacağına dair genelge şeklinde bütün vilayetlere gönderilen matbu hatt-ı hümayunu. 23 Eylül 1850 (BOA, C.DH, 30/1473).
Rüşvetin en fazla olduğu, en çok paranın döndüğü yer tabii devletin en tepesiydi. Sarayda padişahlar, hanım ve valide sultanlar, darüssaade ağaları, padişah hocaları ve musahipleri rüşvet çarkının içindeydi. Padişaha olan yakınlıkları ve nüfuzları sebebiyle rüşvetle iş yaparak ciddi servet sahibi olanları vardı. “Nefesi kuvvetli” bir hoca olarak Sultan İbrahim’in psikolojik rahatsızlıklarının tedavisi için saraya getirilen; padişahı manevi olarak rahatlatması neticesinde önce padişah hocalığına sonra Anadolu Kazaskerliğine yükselen ve “Cinci Hoca” lakabıyla tanınan Hüseyin Efendi bunlardan biriydi. Cinci Hoca, Anadolu Kazaskeri olarak kadı tayinlerinden ve Sultan İbrahim nezdindeki nüfuzunu kullanıp diğer makam ve mansıplara tayin ettirdiği kişilerden aldığı rüşvetlerle hatırı sayılır bir servet edinmişti. Sultan İbrahim’in tahttan indirilmesiyle hâmisiz kalan Cinci Hoca’dan, yeni padişahın cülûs töreninde askere verilecek bahşiş için 200 kese akçe istenmişti. Cinci Hoca parası olmadığını ileri sürerek istenen meblağı vermeye yanaşmadı. Yakalanıp hapse atıldı. Ölüm tehdidi ve işkence ile paralarının yeri söyletildi. Nakit ve mülk olarak servetinin 3.000 keseden fazla olduğu anlaşıldı (Naima Tarihi C. 4 s. 1868).
Osmanlı bürokrasisinde, sadrazamdan başlayarak aşağıya doğru memuriyetlere tayinde rüşvet belirleyiciydi. Rüşvetle işe başlayan, görevini rüşvetle sürdürmekteydi. Belgelere bakıldığında, rüşvetin en çok kayda geçtiği makam maalesef kadılık makamıdır. Haklı haksızı ayırmak, adaleti sağlamakla görevli kadı ve naipler rüşvet karşılığı hüküm vermekte, suçlu olanı suçsuz göstermekteydi. 1710’da Urfa kazasında müftülük yapan Abdullah Efendi’nin rüşvet karşılığı suçsuz kişilerin katline fetva verdiği sabit olunca memleketine sürgün edilmesine karar verilmişti (BOA, Mühimme Defteri 117/27).
Padişahlar tarafından sıklıkla rüşvet, yolsuzluk, kanuna aykırı uygulamalar, ahaliye zulüm ve baskı yapılması gibi devlet mekanizmasını tahrip edici, adaletin tesisini önleyici kanunsuz ve haksız durumlar, hüküm ve fermanlarla vilayet ve sancaklara bildirilerek önlenmeye çalışılmıştı. 1717’de Sultan 3. Ahmed, Anadolu ve Rumeli’deki beylerbeyi, vali, sancakbeyi, kadı ve naiplere gönderdiği emirde, ahaliye zulmedilmeyip haklarının korunması hususunun çok mühim olduğunu; bu konuda son derece dikkatli olunması gerektiğini; adaletin hakkaniyete uygun dağıtılması, usulsüz ve kanunsuz işlem yapılmaması gerektiğini; yol ve beldelerde emniyet ve güvenliğin sağlanmasını, vergi tahsilinde kimseye zulmedilmemesini, rüşvet alınmamasını bildirmişti (BOA, Mühimme Defteri, 126/981). Ancak rüşvet ve yolsuzlukla mücadele için padişah tarafından verilen sert ve ikazlarla dolu emirler; hazırlanan layiha ve raporlara istinaden padişah tarafından çıkarılan adaletnâmeler; yazılan kanunnamelere rtağmen rüşvetin önü alınamamıştır. Devlet çarkının içinde aşağıdan yukarıya doğru herkes, Tarihçi Naima’nın tabiriyle “rüşvet helvası”nın tadına varınca bundan kendini kurtaramamış; bu “tat” zincirleme bir şekilde devletin vücudunu sarıp sarmalamıştı.
27 Şubat 1855 tarihinde çıkartılan, rüşvet veyolsuzluğun engellemesine dair tedbir ve cezaları içeren yedi sayfalık “Yolsuzluğun Engellenmesine Dair Ceza Nizamnamesi Layihası”nın ilk sayfası. (BOA, A.DVN. MKL, 73/11)
Ortada ve aşikar olarak görülen sorunun giderilmesi için yasaklamalar getirilmesine rağmen, rüşvet ve yolsuzluk illeti ortadan kaldırılamamıştı. Sorunun tanımlanması ve alınması gereken tedbirler konusunda “Celalilik”ten gelme İpşir Mustafa Paşa ile Sultan 3. Selim’in benzer şeyleri söylemesi ilginçtir.
Sadrazamlık da yapmış olan İpşir Mustafa Paşa, 1651’de Halep valiliği esnasında yönetimde bazı düzenlemeler ve yenilikler getirmiş, “ıslah-ı âlem” adı verilen bu yenilikleri içeren bir nizamname hazırlatmıştı. Bu nizamnameye göre; hiçbir devlet makamı ehliyetli ve liyakatli olmayana verilmeyecek; rüşvet ve caize kaldırılacak; beylerbeyi, sancakbeyi ve kadılar tayin edildikleri yerde 3 yıl hizmet etmeden azledilip başka yere tayin edilmeyecek; sikke tashihiyle bütün din ve devlet işleri şer’ ve kanuna uygun icra edilecekti.
Sultan 3. Selim de tahta çıktıktan hemen sonra Sadrazam Koca Yusuf Paşa’ya yazdığı 16 Şubat 1792 hatt-ı hümâyûnda, devletin bünyesini yiyip bitiren bir hastalığa benzettiği rüşveti ortadan kaldırmanın gerekliliğini ve bu yolda alınması gereken tedbirleri anlatmaktadır:
“Benim vezirim,
Bu devletin nizamları bozulup bu hâlleri alması pek çoktur. Bilhassa vezirlerin işe yarayanları ve yaramayanları şimdiden birbirinden ayrılıp sonra her birinin makam ve mevkii hâl ve şanlarına göre verilmelidir. Yani hangi vezir hangi eyalete elverir tahkik olunup tevcihten sonra birkaç sene görev yapmadıkça azlolunmamalıdır ki makamını mukataası gibi bilip fukarasını rencide eylemeyeler.
Ve makam ve mansıplar rüşvet ile satılmamalıdır. Şimdi mütareke içindeyiz, bunların tevcihlerine şimdi girişmeyip şimdilik hâlleriyle istihdam eyleyesin. Hangisi hangi mahalle elvereceğine ve içlerinden işe yaramayıp tekaüt edilecekleri anlayıp tarafıma dahi bildiresin.
Biri dahi Devlet-i Aliyye’nin bünyesini yiyip bitiren bir illet derecesinde olan rüşvet kâfiridir ki memleket harap oluyor, bu dahi şimdiden külliyen kaldırılmalıdır ve gizli veya açıkça alanların haklarından gelinmelidir. Bu aralar bazı konularda yolsuzluğa meyyal kimselerin açgözlülükle rüşvet almaya cesaretlerini hissediyorum. Araştırıp böyle kâfir şeye cesaret edenleri ortadan kaldırıp cezalarının verilmesine ve bugünden sonra bir madde için 1 kuruş rüşvet alınmamasına dikkat edesin.
Bu emrimi dinlemeyip amel etmeyenleri Allah kahreyleye âmin” (BOA, TSMA.E, 784/21).
Rüşveti devletin bünyesini yiyip bitiren bir hastalığa benzeterek ortadan kaldırılmasını isteyen Sultan 3. Selim
1839 Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu ile bürokrasiye yeni bir nizam getirilmeye çalışıldı. Bu cümleden olarak, devlet memurlarının yemin ederek işe başlatılmaları usulü getirildi. Bu yeminlerinde padişah başta olmak üzere sadrazamdan en küçük memura kadar her görevli kanunlara bağlı kalacaklarına, kanunsuz iş yapmayacaklarına, rüşvet almayacaklarına yemin etmişlerdi. Bu yemine rağmen Sadrazam Hüsrev Paşa rüşvet suçundan yargılanarak kürek cezasına çarptırılmıştır. Rüşvet ve yolsuzluk o derece yer etmişti ki bundan tamamen kurtulmak neredeyse mümkün değildi.
Devlet yine de rüşvetle mücadele için teşebbüslerde bulunmaya devam etmiş; 1848’de Sultan Abdülmecid rüşvet ve haksız kazanç hakkında mazbata hazırlatmış; bunlara tevessül edenlerin devletine ve milletine ihanet içinde olduğu belirtilmiştir. Yasaklanan rüşvetin, “hediye” adı altında isim değiştirerek devam ettirilmeye çalışılması üzerine, “hediye”nin ölçüsü ve miktarı belirlenerek bunun üzerinde olanların rüşvet kabul edileceği ilan olundu. Aynı zamanda, memuriyete başlayacaklara yemin etme usulü de getirilerek Sultan Abdülmecid tarafından “Hedaya Memnuiyeti ve Tahlif Nizamnamesi” (Hediyelerin Yasaklanması ve Yemin Nizamnamesi) hazırlanarak yürürlüğe konuldu. Göreve başlayacak memurlar mülkiye, ilmiye, askeriye sınıflarından hangisine mensup ise, her sınıf için aralarında küçük farklılıklar olan bu yemin metnini okuyup yemin etmedikçe göreve başlatılmadı.
Mülkiye memurların yemin metni şöyleydi:
“Padişahıma ve devletime sadakatten ayrılmayacağıma ve her ne nam ve anlam ile olursa olsun rüşvet almayacağıma ve padişahımın izniyle kabulü caiz olan resmi hediyelerden başka yasaklanmış olan hediyeyi kabul etmeyeceğime ve devlet malını yemeyip israf etmeyeceğime ve hiç kimseye ettirmeyeceğime ve gerçekten gerekli olduğu ortaya çıkmadıkça devletin hazinesine masraf getirmeye izin vermeyeceğime ve gerçekten icap etmedikçe sırf birilerinin hatırı için memur istihdamına lüzum göstermeyeceğime…” (BOA, MVL.d, 436 s.8).
Rüşvet ve yolsuzluğa karşı kanun ve ceza ile mücadelede önemli adımlar atan Sultan Abdülmecid döneminde 27 Şubat 1855 tarihinde “Men-i İrtikâba Dair Ceza Nizamname Layihası” (Yolsuzluğun Engellenmesine Dair Ceza Nizamnamesi Layihası) hazırlanmıştır. “Rüşvet, devlet malını yemek, hediye almak” başlıkları altında ayrıntılı olarak ele alınan ve 30 maddeden oluşan nizamnamede suçların tanımı yapılarak verilecek cezalar belirlenmiştir. (BOA, A.DVNMKL, 73/11).
Maalesef kanunlarla men edilmesine, önemli cezalarla caydırıcı hâle getirilmeye çalışılmasına rağmen rüşvet ve yolsuzluk önlenememiştir. Öte yandan şöyle de bir durum vardır: Osmanlı tarihinde rüşvet ve yolsuzlukla servet kazananların hemen hepsi bu zenginliklerinin sefasını süremeden feci akıbetlere uğramışlar, bu şekilde edindikleri para hayatlarına malolmuştur.
Tarihçi Naima, yazdığı tarih kitabında rüşvet ve yolsuzluğa bulaşanlara dair şöyle der: “Akçe verip makam ve mansıp alanın hiçbirisi hayrını görmeyip çoğu gözden düşüp berbat oldu. Rüşvet uğursuzluğu, lanet halkası gibi boğazlarına geçip asılı kaldı” (Naima Tarihi, C.4 s.1823).
Yolsuzluk ve rüşvet, şüphesiz modern devlet-kapitalizm öncesinde de hatta çok eski devirlerden beri vardı. Para ve sermaye piyasaları geliştikçe, yolsuzluğun uygulama biçimleri de gelişti. 20. yüzyılda yolsuzluğu önlemek için gerek tek tek ülkelerde gerekse uluslararası düzeyde yasalar çıkarıldı, antlaşmalar imzalandı. Ancak “bal tutan parmağını yalar”, “benim memurum işini bilir” hâlâ geçerli. Döneminde, dünyayı sarsan 5 büyük hadise…
Yolsuzluk, Dünya Bankası’nın basit tanımına göre, “devlet görevlilerinin kişisel çıkar için özel sektörden rüşvet kabul/talep ederek iktidarlarını kötüye kullanmasıdır”. Elbette Dünya Bankası kurulmadan; kapitalizm, özel sektör, modern devlet ve diğerleri ortaya çıkmadan yüzyıllar önce de yolsuzluk vardı. Hatta tüm dünyaya eşit olarak dağıtılmıştı. Eskiden beri halk, vergi veya hediye adı altında rüşvet toplayan sütü bozuk, hırsız devlet görevlilerini bilir; bunlar hakkındaki hikayeler kulaktan kulağa dolaşır, kimi zaman da abartılırdı.
Örneğin eski rejimlerde valilerin belli bir ücreti olmazdı; yönettikleri bölgenin yerel halkından kendileri ve ekipleri için vergi toplarlardı. “Deli Petro” olarak bildiğimiz Rus Çarı 1. Piyotr’un reformlarından önce Rus valilerinin uyguladığı bu yönteme “kormlenye” (kelimesi kelimesine: “beslemek”) denirdi. Halk, beslemek zorunda olduğu bu memurlardan hiç hoşlanmazdı. Bazı tarihçilere göre “kormlenye”, Rus halkının gözünde yolsuzluğu, devletin olağan bir özelliği hâline getirmişti.
Yolsuzluk her zaman olmasa da kimi zaman düzenbazlık ve sahtekarlıkla elele gider. Örneğin 18. yüzyıl başında İspanya veraset savaşlarından mali yıkımla çıkan İngiltere ve Fransa’da iki “balon” patlamıştı. İskoçyalı John Law, Fransa’yı borçlarından kurtaracağına ikna ederek Amerika ile ticaret yapacak bir “Mississippi şirketi”ni kurup hisselerini piyasaya sürdü. Bunlar öyle bir spekülasyona yolaçtı ki kurduğu saadet zinciri kısa süre sonra 1719’da çöktü. İngiltere’de ise John Blunt adlı bir girişimci, kamu borcunu kurduğu Güney Denizi adlı şirketin sermayesine dönüştürmek, sonra da hisselerini halka satmak üzere İngiliz hükümetini ikna etti. Bu balon da 1720’de patladı. Aynı dönemde İskoçyalı bir düzenbazın Amerika’da “Poyais” adlı hayali bir ülke adına tahvil çıkardığı bile görüldü.
ABD’de kongre üyeleri demiryolculardan aldıkları rüşvet sonucu trene dönüşmüş, ülkenin adı da “Amerika Demiryolları Devletleri” olarak değişmiş. Thomas Nast’ın karikatürü, 1880.
Bu hadiselerde şüphesiz kamunun sorumluluğu büyüktü; ancak bu girişimlere izin veren devletler için “yolsuz”dan çok “basiretsiz” sıfatı daha uygundu. Seçkinler saadet zincirlerinden nasiplenmişti ama sonuçta zincir koptuğunda onlar da servetlerini kaybetmişti.
Kapitalizm geliştikten sonra, 1934’te Fransa’yı sarsan “Stavisky Skandalı” yolsuzlukla hilenin birbirine karıştığı bir başka örnekti. Alexandre Stavisky adlı bir Rus mültecinin kurduğu düzen, küçük Bayonne kentinin kredi kurumu (Fransa’da fakir halkın borçlanabildiği bu kurumlar belediye tarafından işletiliyordu) adına sahte bonolar çıkararak başlamıştı. Güya Ticaret Bakanlığı’nın ve Bayonne Belediyesi’nin denetlediği bu bonolar, sigorta şirketleri tarafından satın alınmıştı. Balon patladığında Stavisky intihar etti veya kimilerine göre öldürüldü, hükümet çöktü, Fransız siyaseti kökten sarsıntıya uğradı ve bir darbe girişimi güçlükle önlendi.
Ancak yolsuzluğun mutlaka bir düzenbazın tezgahından kaynaklanması gerekmiyordu. 19. yüzyıldan itibaren devletten onay almak veya onunla iş yapmak isteyen girişimciler, sık sık rüşvet dağıtmak zorundaydı. Örneğin İngiltere ve ABD’de ilk demiryolları özel girişimciler tarafından bir plan dahilinde değil, karmakarışık bir şekilde kurulmuştu. Bir demiryolu kurmak isteyen, parlamento veya kongreden onay almak zorundaydı, bu da fiiliyatta milletvekillerine, kongre üyelerine rüşvet dağıtmak demekti. Ara ara skandallar patlıyor, az sonra unutuluyordu. Ancak sonuçta demiryolları da inşa ediliyordu.
Le Petit Journal’in kapağında Stavisky skandalını araştıran polisler bir baskın yapıyor
Para ve sermaye piyasaları geliştikçe, yolsuzluğun uygulama biçimleri de gelişti. 1970’lerde patlak veren Lockheed skandalına baktığımızda, rüşvetin dağıtılma şekli bize komik denecek kadar safça gelebilir. Paralar ilgili ülkelerin politikacılarına bizzat bavulla taşınarak ulaştırılıyordu. Japon başbakanı Tanaka’ya gönderilen para, Guam ve Hong Kong üzerinden gönderilmişti; bir müttefiki desteklediğini sanan bir takım düşük rütbeli CIA ajanları parayı büyük zorluklarla, golf çantalarıyla taşımışlardı. Japonya sınırında polise yakalanma korkusuyla terleyen bu kuryeler, yüklerini Tokyo’da Peder Jose diye bilinen gerçek bir İspanyol rahibe teslim ediyorlardı. Bugünkü elektronik para dolaşım ağı, kripto paralar, okyanuslardaki ufak tefek adalarda kurulu paravan şirketler ve ne olduğunu bilmediğimiz diğer dolambaçlı yollar henüz gelişmemişti. Ancak temelde her şey aynıydı: Bir şirket, mallarını satabilmek için alıcı ülkelerin yöneticilerine rüşvet ödemişti.
20. yüzyılda yolsuzluğu önlemek için gerek tek tek ülkelerde gerekse uluslararası düzeyde yasalar çıkarıldı, antlaşmalar imzalandı. Ancak “bal tutan parmağını yalar”, “benim memurum işini bilir” gibi sözler hâlâ geçerli. Tarihten seçtiğimiz örneklere yakından baktığımızda yolsuzluğun, algılanış biçiminin ve yolaçtığı skandalların aslında hep aynı temel özellikleri taşıdığını görüyoruz.
Maaşa bağlanan kral
İngiltere Kralı 2. Charles’ın 1670’te Fransa Kralı 14. Louis ile gizli bir antlaşma imzalayıp para kabul etmesi, ülkede kralla ilgili bir kuşku ve dedikodu dalgasına yolaçmıştı. Eskiden kralların birbirlerine çıkar sağlamak için ödemeler yapmaları doğal karşılanırdı. Ancak 17. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de hem hükümdarı denetleme arzusundaki bir parlamento vardı hem de Protestanlığı Katolik Fransa’ya karşı korumaya dayalı bir milliyetçi siyaset doğmuştu.
2. Charles, kendi parlamentosundan tiksiniyordu; çünkü babası 1. Charles parlamento öncülüğündeki bir devrim sonucu tahtını, dahası kafasını kaybetmiş; genç oğlu yıllarca Avrupa’da sürgün olarak yaşamıştı.1660’ta tahta çağrıldığında parlamentoya bağlı kalacağına yemin etmek zorunda kalmıştı ama, mümkün olduğu kadar bağımsız davranmak istiyordu. Avam Kamarası ile dengeyi kurmak için ip üstündeki cambaz gibi hareket etmeyi ilke edinmişti.
Para uğruna Fransa’ya köle oldu İngiltere Kralı 2. Charles’ın portresi, John Michael Wright (üstte). 2. Charles’ın Katolik dinine inandığını, buna karşılık Fransa’nın ödeme yapacağını taahhüt eden ve iki yüzyıl gizli kalan Dover Antlaşması (üstte, sağda).
2. Charles’ın aynı zamanda kuzeni Fransa Kralı 14. Louis ise Avrupa’daki gücünü perçinlemenin peşindeydi. Hedefi, bugünkü Belçika ve Hollanda’yı dize getirmekti. Kuzeyindeki bu topraklara saldırmak için kuzeniyle anlaşmak isteyen Fransa kralı, aracı olarak erkek kardeşinin eşi Orléans düşesini kullandı. Bu genç kadın, 2. Charles’ın çok sevdiği kızkardeşiydi; 1670 sonunda iki ülke arasında yapılan Dover Antlaşması’nın mimarı oydu. Aslında iki antlaşma imzalanmıştı. Bunlardan 22 Mayıs 1670 tarihli olanı, o meşhum gizli antlaşmaydı. Gizli tutulmasının nedeni, İngiltere kralının “Katolik dinine inandığını” belirtmesi ve “Roma Kilisesi’yle barıştığını ülkesi için uygun bir zamanda açıklamasını” öngörmesiydi. Buna karşılık Fransa, İngiltere kralına para ödeyecekti. Sürekli para sıkıntısı çeken ve elisıkı parlamentonun tahsis ettiği bütçeyle ihtiyaçlarını karşılayamayan 2. Charles için bu çok önemliydi.
Charles ölene kadar Louis’den para tırtıklamaya devam etti. Gizli antlaşma ancak 1830’da tarihçi Lingard tarafından açıklanacaktı. 2. Charles’ın İngiltere’deki şöhreti bundan çok zarar gördü. Hatta 19. yüzyıl tarihçisi Macaulay, onun için “Fransa’nın Kölesi” tanımını kullandı. 2. Charles’ın Fransa’dan aldığı toplam para, Fransız para birimi “livre tournois” olarak 9 milyon 950 bini (o dönemde 746 bin Sterlin) buldu. Bu miktar, aşağı yukarı kralın (yani devletin) 1 yıllık bütçesine eşitti.
O dönemde Kral’ın Fransa’dan para aldığını bilen, hatta buna aracılık eden bazı bakanlar da vardı. Bunlardan Lord Danby ibretlik bir cezaya çarptırıldı. 1678’de 2. Charles, ülkesindeki Fransız düşmanlığının yükselişini bahane ederek rüşvet miktarını artırmak için başlıca bakanı Lord Danby’ye emir verdi. Danby iki ülke arasında gizlice aracılık yapan Montagu’ye yazdığı iki mektupta Fransa’dan yılda 6 milyon Livre “tırtıklamak” için gereğini yapmasını istedi. Başbakan Danby bu mektupları unutmuş olacak ki birkaç ay sonra Montagu ile kavga ederek onu görevinden attı. Montagu intikamını hemen aldı: Danby’nin Fransa’dan para talep eden iki mektubunun Avam Kamarası’nda yüksek sesle okunmasını sağladı. Gerçi mektupların altında kralın “Bu mektubu onaylıyorum. C. R.” şeklinde bir notu vardı ama Meclis Başkanı bu bölümü okumamayı tercih etti; böylece Danby sanki Fransa’dan kendisi rüşvet istiyormuş gibi ortada kalakaldı. Kral onu hemen feda etti; Danby de kendini Londra Kulesi’nde buldu.
Charles, Fransa Kralı’nın erkek kardeşinin eşi ve Dover Antlaşması’nın mimarı olan kız kardeşiyle.
Kraliçenin elmas gerdanlığı
Fransız Devrimi’nden dört yıl önce, 1785’te patlak veren “Elmas Gerdanlık Skandalı”, Kraliçe Marie Antoinette’in temsil ettiği kraliyetin ve Kardinal de Rohan’ın temsil ettiği kilisenin imajına ağır bir darbe vurdu. Bu gerdanlık, saray kuyumcuları Boehmer ve Bassenge tarafından tasarlanmış gösterişli bir parçaydı. Toplam 2.800 karat ağırlığında 647 elmastan oluşuyordu. Kuyumcular değeri 2 milyon Frank’ı bulan bu ucubeyi satacak müşteri bulmakta zorlandılar. İlk başvurdukları kişi olan Kraliçe Marie Antoinette, savurganlığıyla bilinmesine rağmen teklifi geri çevirdi. Gerdanlığın resmi İstanbul dahil Avrupa’daki bütün sarayları dolaştıysa da alıcı bulunamadı.
Bir hırsız çetesi o sırada işe karıştı. Fransa’nın en eski ailelerinden birine mensup Kardinal de Rohan’ın kraliçe tarafından hiç sevilmediğini bilmeyen yoktu. Kont ve Kontes de Lamotte adlı, kim oldukları tam bilinmeyen bir karı-koca, Kardinal’e yaklaşarak kraliçenin gerdanlığı almak istediğini, ama paraya sıkışık olduğunu, onun adına ilk avansı öderse Kardinal’e minnettar kalacağını iddia ettiklerinde; epeyce saf olduğu anlaşılan Kardinal hemen teklifi kabul etti. Kontes Jeanne de Lamotte, güya kraliçenin arkadaşıydı. Üstelik iddiasını kraliçenin ağzından yazdığı sahte mektuplarla kanıtlamıştı. Kardinal hemen 30 bin Frank avansı verdi. Ancak biraz da şüphelenerek kraliçeyle gizli bir görüşme ayarlamalarını istedi. Karı-koca Marie Antoinette’e çok benzeyen bir fahişe bularak kraliçe gibi giydirdiler, Versailles Sarayı’nın halka açık bahçelerinde uzaktan kardinale gösterdiler.
‘Elmas gerdanlık’ hadisesi
16. Louis döneminde Fransa’da büyük skandala yolaçan elmas kolyenin zirkondan yapılmış kopyası, Breteuil Şatosu’nda sergileniyor (üstte). Skandalın ardından ömürboyu hapis ve kırbaçla cezalandırılan Kontes de Lamotte (üstte, sağda).
Lamotte çiftinin amacı hem kardinali tırtıklamak hem gerdanlığa el koymaktı. Kardinalden aldıkları avansın bir miktarını ve güya kraliçenin yazdığı, geri kalan ödemeyi Kardinal aracılığıyla yapacağını belirten bir mektubu Boehmer ve Bassenge’a vererek karşılığında gerdanlığı aldılar. Kont de Lamotte elmasları satmak üzere hemen İngiltere’nin yolunu tuttu.
Aradan zaman geçti. Ama kraliçe hâlâ Kardinal’e yüz vermiyordu. Boehmer ve Bassange ise hâlâ paranın geri kalanını alamamışlardı. Kraliçeye doğrudan başvurmaktan başka çare kalmamıştı. Skandal ancak o zaman ortaya çıktı. Marie Antoinette, hiç güvenmediği Kardinal’in de kendisi gibi aldatıldığını anlamadı; komplonun onun başının altından çıktığına inandı. Aynı görüşte olan Kral 16. Louis o kadar öfkelenmişti ki bütün sarayın toplandığı bir ortamda Kardinal’in tutuklanmasını emretti. Saray Bakanı Breteuil’ün herkesin ortasında “Kralın emriyle Kardinal’i tutuklayın!” diye bağırması, sarayda ve ülkede bomba etkisi yarattı.
Kral ve Bakanları daha serinkanlı davransaydı, olayı tam anlamıyla araştırmadan kamuya açıklamanın kendi imajları açısından felaket olacağını öngörebilirlerdi. Ancak gerek hemen yakalanan Kontes de Lamotte’un gerekse Paris Parlamentosu tarafından yargılanan Kardinal de Rohan’ın mahkeme süreci, hükümdarın istediği sonucu vermedi. Bir fahişenin kraliçe gibi giyinmesi, kardinalin de onu uzaktan görüp Marie Antoinette zannetmesi kralın onurunu çok zedelemişti. Buna rağmen Paris Parlamentosu sonunda Kardinal’i akladı. Dinadamı, Fransa Kraliçesi’nin kendisine bir “geceyarısı randevusu” verdiğine inanmak gibi bir “küstahlığa” kapıldığı için özür diledi; görevlerini bıraktı ama serbest kaldı. Kontes de Lamotte ise halkın önünde cellat tarafından kamçılandıktan sonra, “voleuse” (hırsız) anlamındaki bir V harfiyle damgalanarak ömür boyu hapse gönderildi.
Louis ve “bütün kötülüklerin anası” kabul edilen Marie Antoinette’in aşağılandığı bir dönem karikatürü.
Elmas gerdanlık hadisesinin tek ciddi sonucu, kraliyete olan güvenin tamamen yıkılmasıydı. Halk, bütün kötülükleri temsil eden Kraliçe’nin geceyarısı bir kardinalle saray bahçesinde buluşmasını tam da onun karakterine uygun bir davranış olarak görmüştü. Bu arada Londra’daki Kont de Lamotte gerdanlığın elmaslarını kuyumculara satmıştı. Boehmer ve Bassenge iflas ettiler. İki kuyumcunun Kardinal’in ailesine açtıkları dava 1867’ye kadar sürdü. O tarihte Fransız monarşisi çoktan yıkılıp gitmişti.
Başbakan hapse girdi
Lockheed skandalı, bir şirketle çok sayıda devletin üst düzey yöneticileri arasında kurulmuş rüşvet ağı olarak 20. yüzyılın en önemli yolsuzluk olaylarından biriydi. 1970’lerde zor durumdaki Amerikan Lockheed şirketi askerî ve sivil uçaklarını satabilmek için Japonya, Batı Almanya, Hollanda, İtalya gibi gelişmiş, demokratik sayılan “1. Dünya” ülkelerinin Bakanlarına, prenslerine, hatta başbakanına para dağıtmıştı. Lockheed’in ve onun lisansıyla üretim yapan diğer şirketlerin müşteri ağı genişti, Türkiye’den Suudi Arabistan’a, İran’dan Endonezya’ya kadar uzanıyordu. Gerçi bu ülkeler Batı kamuoyunun gözünde o kadar önemli değildi; çünkü yolsuzluğun bu az gelişmiş ve otoriter devletlerin bir parçası olduğuna inanılıyordu.
Skandalı ABD Senatosu’nun bir soruşturma komisyonu ortaya çıkardı. Frank Church’ün başkanlık ettiği komisyon 1975’te büyük şirketlerle ilgili yolsuzluk iddialarını araştırmaya başladı. Önce Northorp mercek altına alındı ama şirketin komisyona ifade veren başkanı “Biz kendimize Lockheed’i örnek almıştık” deyince, dikkatler ona döndü. Lockheed’in hesaplarından paranın izini süren komisyon üyeleri rüşvet ağının ne kadar geniş olduğunu anlayınca, durum Hazine Bakanı William Simon’a iletildi. Komisyonun önerisi şuydu: “Bu yöntemleri durdurmanın en etkili yolu, Lockheed’den para alan yabancı görevlileri ve ödemeleri yapan sözde pazarlama danışmanlarının isimlerini açıklamaktır. Bu önlem, ileride Amerikan şirketleriyle iş yapan yabancı görevlilerin rüşvet taleplerini durduracaktır”.
Japonya’da milat: Lockheed skandalı Lockheed 1970’lerin başında geliştirdiği L-1011 TriStar yolcu uçağını (üstte) satmak için çok rüşvet dağıttı. Tokyo’da 1976’ya “Lockheed Yılı” adı verildi. Yolsuzluklara karşı gösteriler yapıldı (altta sağda).
Ancak öneriyi uygulamak kolay değildi; çünkü Lockheed’in avukatları ABD’nin güçlü Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’a başvurarak bu isim açıklama konusunun ABD’nin “dost ve müttefikleri” için ne kadar korkunç olacağını hatırlattılar. Kissinger’ın müdahalesi tam istenen sonucu vermedi. Church Komisyonu 4 Şubat 1976’da tetiği çekti. Para alanlar arasında Alman ve İtalyan bakanlar, Hollanda Kraliçesi Juliana’nın kocası Prens Bernhard ve Japonya’nın bir önceki başbakanı Tanaka Kakuei de bulunuyordu. Hollanda Prensi Bernhard kendisine soru soran gazetecileri “ben böyle şeylerin üstündeyim” diye tersledi. Haklıydı: Hollanda hükümeti tarafından himaye edildi. Almanya ve İtalya’daki bakanlar şöyle bir sarsıldılar; bazıları istifa etti ama fazla bir sonuç çıkmadı. Dünya bu vesileyle süper yatını Lockheed’den tırtıkladığı rüşvetlerle alan Suudi arabulucu Adnan Kaşıkçı ile tanıştı ama onun da kılına zarar gelmedi.
Asıl fırtına Japonya’nın başına patladı. 6 Şubat 1976’da Lockheed’in başkan yardımcısı senatoda verdiği ifadede Tanaka’ya başbakanken Japon havayolu şirketi ANA’nın 21 adet L-011 sivil Lockheed uçağı alması için 1.8 milyon Dolar rüşvet ödediklerini açıkladı. Tanaka başbakanlık koltuğunu aynı partiden Miki’ye bırakalı sadece 2 ay olmuştu. En büyük cazibesi dürüst şöhreti olan Miki, Tanaka’nın tutuklanmasını, bir süre hapiste yatmasını sağladı. Ancak Tanaka 1993’te ölünceye kadar Liberal Demokrat Parti’nin gölgedeki en güçlü adamı olarak kalacaktı.
Korkutucu bir başka nokta, Japonya’daki rüşvet ağının tam ortasında Kodama Yoşiyo adlı bir eski savaş suçlusunun bulunmasıydı. Kodama, 1930’larda ülkesinin Çin’i işgali sırasında burada yağmaya dayanan büyük bir servet yapmıştı. Savaştan sonra yargılanmaktan kurtulmuş, yeraltı dünyası teşkilatı Yakuza ile yakın ilişkiler kurmuştu. Eski başbakan Tanaka, Japon seçkinleri tarafından feda edilip hapse gönderilirken, kimse Kodama’ya dokunmadı; ölene kadar siyaset ve kirli para ilişkilerinin ortasında yaşamaya devam etti.
Lockheed skandalı, yolsuzluğa karışanları yeterince cezalandırmamış olabilirdi ama Japonya ve ABD’de önemli değişikliklere yolaçtı. ABD 1977’de FCPA olarak bilinen yabancı ülkelerdeki yolsuzluklarla ilgili bir yasa çıkardı. Olay, savaş sonrası Japonya’da kurulan muhafazakar seçkin siyasetinin kara yüzünü sergileyen, önemli reformların kapısını açan bir milat haline geldi.
Lockheed şirketi ise sonraki yıllarda pek çok değişikliğe uğradı. Bugün Lockheed Martin adıyla dünyanın en büyük savunma sanayii şirketi olarak F-35 projesinin üreticisi durumunda.
Çin imparatorunun dünürü
Konfüçyus ilkelerine göre katı hiyerarşik bir toplum olan Çin’de insanın üstlerine her vesileyle hediye vermesi köklü bir gelenekti. Çinli âlimler öteden beri hediye ile rüşveti birbirinden ayıran sınırın ne olduğunu tartışırdı. Ama hangi standart uygulanırsa uygulansın, Heşen’in (1750-1799) bütün gücü elinde toplayan bir vezir olarak elde ettiği servet yüksek mevkiiyle açıklanacak gibi değildi. Çin tarihine yolsuzluk şampiyonu olarak geçti.
İddialara göre serveti şöyle sıralanıyordu: Konaklarındaki oda sayısı 3 binden fazlaydı, 32 kilometre karelik toprağa sahipti, bir sürü banka şubesi, 75 rehin dükkanı, her biri 1000 tael (Çin para birimi) eden 100 büyük külçe altını, milyonlarca gümüş külçesi, 58 bin sterlini (İngiliz Doğu Hindistan şirketiyle iş ilişkileri kurmuştu), en yüksek kalitede sayısız ginseng (Uzakdoğu’da sağlık açısından çok değerli olan bir bitki), 10 büyük incisi (bunlar o kadar kaliteliydi ki, idam fermanında imparator kendi tacında bile böyle inciler bulunmadığını belirtmişti), sayısı 1000’i geçen yeşim muskası, 10 büyük yakutu, 40 safiri, 40 gümüş yemek takımı, 7000 değerli kıyafeti, 14 bin 400 top en iyi kalite ipeği, 550 tilki postu, 460 Avrupai giysisi, 61 bin tunç eşyası, 100 bin porselen kapkacağı, 606 erkek hizmetkârı ve hareminde 600 cariyesi vardı. Toplam servetinin Çin’in 15 yıllık bütçesine eşit bir rakama, 1 milyar 100 milyon gümüş Tael’e ulaştığı söyleniyordu.
Bugün tarihçiler bu servetin iddia edilen kadar olmadığında hemfikir olsalar bile, Heşen iktidarda kaldığı sürece iş hayatına hep ilgi duymuş, bizzat sarraflık yapmış, Hindistan’daki İngilizlerle ticari ilişkilere girmiş, kıyafetleriyle göz kamaştırmış ve kuşkusuz mağrur tavrıyla kendine çok düşman edinmişti. En büyük sorun fazla hızlı yükselmesiydi. Evet, Mançuların önemli klanlarından biri olan Niohuru ailesinin bir üyesiydi; akıllı, yakışıklı ve yetenekliydi ama Pekin’deki Yasak Şehir’de muhafız subayı olarak başladığı kariyerinde 1 yıl gibi kısa bir sürede en tepeye ulaşmış, Vergiler Kurulu başkan yardımcısı, Saray Bakanı ve Büyük Danışman gibi devletin zirvesindeki mevkilere ulaşmıştı. Bu sırada henüz 30 yaşındaydı. İmparator Çiyenlong (saltanatı 1735-1796, emekli imparator olarak 1796-1799) onda bir cevher görmüş olacak ki, ölene kadar önünü açtı ve yetkilerini artırdı. Hatta en sevdiği kızı Prenses He Şiayo’yu, vezirinin oğluyla büyük bir düğün yaparak evlendirdi. İmparator 65 yaşındayken doğan bu küçük kızına çok düşkündü. Prensesin 300 bin gümüş Tael’lik çeyizi, dört ablasından çok daha fazlaydı.
Heşen’in açgözlülüğüyle ilgili söylentiler, saraydaki düşmanları tarafından durmadan körükleniyordu. En büyük hatası, Çiyenlong’un veliahtını da kendisine düşman etmek olmuştu. Nihayet Çiyenlong öldükten sadece beş gün sonra, yeni İmparator Ciyaçing tutuklanmasını emretti. Yapılan soruşturmadan sonra yeni imparator, Heşen’i 20 ayrı suçtan ölüme mahkum eden uzun bir ferman yayınladı. Suçlar arasında servet edinmesinden çok “imparator babamın gücüne meydan okumak” ve “iktidarı kötüye kullanmak” gibi iddialar yer tutuyordu. Heşen, en korkunç cezaya (yavaş yavaş kesilme) mahkum edilse de imparator belki kızkardeşini düşünerek ona bir ipek sicim yollamakla yetindi, yani intihara mahkum etti.
Say say bitmeyen bir servet
Veziri Heşen’i desteklemekten hiç vazgeçmeyen Çiyenlong, Çin’in en uzun süre tahtta kalmış imparatorlarından biriydi. Heşen, sonunda servetiyle neredeyse onu geride bırakmıştı.
Beyaz Saray ve viski çetesi
ABD Başkanı Ulysses S. Grant döneminde (1869-1877) patlak veren Viski Çetesi skandalı, viskiye uygulanan verginin birkaç kat arttırılması sonucu ortaya çıkmıştı. Missouri eyaletinin St. Louis kentindeki viski üreticileri, bu yükten kurtulmanın yolunu devletin üst düzeyinde yer alan iki generalle işbirliği yapmakta buldular. Bunlardan John McDonald yoksul bir ailenin çocuğuydu; çeşitli işlerde çalıştıktan sonra Amerikan İçsavaşı sırasında kazanan tarafta çarpışarak tuğgeneralliğe kadar yükselmişti. Daha sonra Missouri eyaleti defterdarı olmuştu. Diğer general Orville E. Babcock ise Westpoint Akademisi’nden mezun meslekten bir askerdi. İç savaşta Ulysses S. Grant ile aynı cephede bulunmuş, generalliğe kadar yükselmiş, silah arkadaşı başkan olunca o da özel sekreterlik görevini üstlenmişti. Başkanın arkasındaki karanlık güç olarak biliniyordu.
Viski Çetesi davasında 238 kişi yargılandı.
St. Louis’deki viskiciler bu iki adamın şemsiyesi altında Vergi İdaresi memurları, depo sahipleri, polis ve eyalet yetkililerinden oluşan geniş bir örgüt kurdular. Ürettikleri viski için ödemeleri gereken verginin sadece yarısı ceplerinden çıkıyor, bunun bir miktarı devlet memurlarına dağıtılıyor, geri kalanı devlet hazinesine giriyordu. Bir süre sonra hazine bakanlığına getirilen Benjamin Bristow, viski vergi gelirinin düşük düzeyinden kuşkulanarak olayı soruşturmaya karar verdi. Ancak başkanın özel sekreteri Orville Babcock, çetenin muhbiriydi. Beyaz Saray’da atılan her adımı St. Louis’deki ortaklarına bildiriyordu. Bu telgraflar şifreli bile değildi. Örneğin: “Şimdilik onları durdurmayı başardım. Sylph”. Özel sekreterin telgrafları “Sylph” diye imzalamasının nedeni, St. Louis’yi ziyaret ettiğinde viskicilerin onu bu isimle anılan güzel bir kadınla tanıştırmasıydı…
Hazine Bakanı attığı her adımda karşısına çıkan engelleri görünce, soruşturmasını özel dedektiflerle, viski teşkilatının içine sızan muhbirlerle sürdürdü. Dosya oluşturulduğunda başkandan operasyonu başlatmak için onay almak kolay olmadı. Çünkü çetenin en önemli iki üyesi, eski silah arkadaşlarıydı.
Başkan Grant’in arkasındaki güç Orville Babcock.
Sonunda başkan ABD tarihinde ilk kez skandalı soruşturmak için bir özel savcı atadı. 10 Mayıs 1875’te 238 kişi hakkında dava açıldı, bunlardan 110’u mahkum edildi, 3 milyon dolarlık vergi cezası toplandı.
Başkanın özel sekreteri Orville Babcock’un yargılanması bir sonraki yıla kaldı. Başkan ondan kolay kolay vazgeçmek istemiyordu. Mahkeme karşısına çıkmasını engelleyemedi ama Babcock nasıl olduysa temize çıktı. Özel sekreterlik görevini bırakmak zorunda kaldı ama başkanlık süresi bitinceye kadar Ulysses E. Grant’a hizmet etmeyi sürdürdü.
ABD’de pekçok yolsuzluk skandalı patlamıştı ama viski çetesinin bir özelliği vardı. İçsavaştan muzaffer çıkan yeni seçkinler savaş alanlarında kurdukları ilişkileri sivil hayatta da pervasızca kullanmış, kendilerinde her şeye hak görmüşlerdi.
İktidar sahipleri tarihin her döneminde, her medeniyette, her siyasi ve dinî yapıda, devlet işleri için ahaliden toplanan paraları gaspettiler. Doğu’da ve Batı’da, krallar ve sultanların etraflarındaki ayrıcalıklı kesimin aldığı rüşvetler, muazzam kişisel servetlerin kaynağını oluşturdu. Çok öne çıkanlar cezalandırıldı ama özellikle Osmanlı toplumunda yıllar içerisinde gelenekselleşen bu mekanizma, “işini bilen” idarecilerin önünü alamadı. Dünden bugüne, “yiyor ama çalışıyor” mekanizması…
Dergimizin Ocak 2018 sayısında, tarih boyunca rüşvet ve yolsuzlukla ilgili ayrıntılı bir dosya hazırlamıştık. O tarihten bugüne, toplumları kemiren bu “gelenek” çok daha yeni, elektronik ve sofistike boyutlar kazandı ama, işin “tamamen duygusal” yönü, özellikle iktisadi sıkıntı ve krizlerin artmasıyla iyice kuvvetlendi.
“Tarih boyunca büyük servetlerin temel kaynakları savaş ganimeti, sömürgelerin/fethedilen yerlerin sürekli yağmalanması veya devletten yetki ve ayrıcalık elde etmek şeklinde tezahür etmiştir. Devlet makamlarına tayin edilmek veya iktidar erkini bizzat veya vekaleten kullananlara yakın olmak, servet ve ayrıcalık getirmiştir… Nice devlet adamı, kendisinin ve çevresinin çıkarı için ahaliyi ezen vergiler salmış, ödeyemeyenler her türlü eza-cefa çekmiştir. Elde edilen muazzam servetler rakiplerin ve hükümdarların fazla dikkatini çekince, bu kişilerin kellesi gitmiş, servetleri de hükümdara veya ihtiyaç hâlinde hazineye irat kaydedilmiştir… Çoğu ülkede kamu görevleri parayla satılmış, göreve gelenler de verdikleri rüşvetin fazlasını çıkarmak için acımasızca soyguna girişmiştir. Ormana sığınan Robin Hood’dan tutun da dağa çıkan Anadolu eşkıyalarına kadar sayısız hikayenin arkasında, acımasız vergi ve haksız müsadere (el koyma) vardır. Din adamları da usulsüz servet ediniminde diğerlerini aratmamıştır. Kardinaller ve piskoposlar arasında, devlet yönetiminden pay ve makam sahibi olarak efsanevi servet edinenler saymakla bitmez.. Hükümdarlar onları, onlar da hükümdarı kullanırdı. Yiyen, yedirmek zorundadır. Eski Türk geleneğinde de beyler ve vezirler topladıkları artığın bir kısmını çevrelerine taşırarak paylaşmak zorundaydı. Bunu yapmazlarsa itibarsızlaşır ve konumlarını muhafaza edemezlerdi. Krallar ve sultanlar bu nedenle etraflarında ayrıcalıklı bir kesim oluşturdular ve onlar da kendi yakın çevrelerini beslediler. Bu ortaklık, sistemin sürekliliğinin en büyük garantisi oldu. Modern toplumda işler biraz zorlaştı ama, riske rağmen kötü niyetliler her zaman işlerini yürütmenin yolunu buldu”.
23 Ağustos 2022’de, 2019’dan beri Nomgon vadisinde yürütülen ortak kazı çalışmalarında 2. Köktürk Kağanlığı’nın kurucusu Ėltėriş Kağan’ın anıt kompleksinin bulunduğu duyuruldu. Türkçe (Runik harfli), Sogdca (Sogd harfli) ve henüz hangi dille yazıldığı bilinmeyen Brahmi harfli metinler içeren buluntular, henüz araştırmalar sürmekle birlikte Türklerin tarihi için çok önemli.
HATİCE ŞİRİN
Orhon Yazıtları denilince Türklerin Moğolistan’da kurduğu ikinci büyük devletin (2. Köktürk Kağanlığı) resmî kronikleri sayılan Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk anıtları akla gelir. Bunların dışındaki yazıtlarla, uzmanlar dışında spesifik olarak ilgilenen olmaz. Orhon’un, Moğolistan’daki 4.000 ırmaktan en uzununun adı olduğu, Bilge Kağan ve Kül Tigin anıtlarının Orhon vadisinde bulunmasından ötürü böyle adlandırıldığı ve bu ırmağın geçtiği “aymag”larda (Moğolca idari bölge) en az 50 Türkçe yazıt daha keşfedildiği de pek bilinmez.
Moğolistan genelinde son 10 yılda 90 civarında yeni yazıt bulunmuş; böylece daha önceki bulgularla ülke sınırlarındaki Türkçe yazıt sayısı 200’e ulaşmıştır. Güney Sibirya’nın Tuva, Hakas ve Altay, Özbekistan’ın Fergana, Kırgızistan’ın Talas ve Çin’in Doğu Türkistan bölgelerinde bulunanlarla birlikte kadim Türk dönemine ait 500’ün üzerinde Türkçe yazıt olduğunu belirtelim. Üstelik bunların çoğu, üç ünlü kağanlık yazıtı gibi salt savaşların ve siyasi manifestoların konu edildiği metinleri içermez; içlerinde “ölümüyle eşinden ve çocuklarından ayrılmanın teessürünü haykıran bir koca”nın mezartaşından tutun da sevgiliye ithafen yazılmış kaya grafitilerine kadar konu çeşitliliğini haiz yazıtlar bulunur. Yazıtların çokluğu ve çeşitliliğine dayanan A. N. Bernştam, S. E. Malov, D. D. Vasilev gibi Rus biliminsanları, eski Türkler arasında okuryazarlık oranının yüksek olduğu, hatta 2. Köktürk çağında çeşitli runik yazı ekol merkezlerinin kurulduğu yorumunu yaparlar. Yazının imtiyazlı aristokrat ve ruhban sınıfının tekelinde tutulduğu Batı dünyasının aksine, Bozkırlı Türkler yazıtlarını yalnızca Tanrı’ya ithafen veya soylular için değil, geniş okuyucu çevreleri için de yazmışlardır. S. Frederick Starr’ın sözleriyle “Erken dönemlerde göçebe Türkler arasındaki okuryazarlığın seviyesini saptamak olanaksız olmakla birlikte, günışığına çıkan bulgular seviyenin hiç de düşük olmadığına işaret etmektedir”.
2019’dan beri Moğolistan’daki Nomgon vadisinde yürütülen ortak kazı çalışmalarında, 2. Köktürk Kağanlığı’nın kurucusu Elteriş Kağan’ın anıt kompleksinin bulunduğu duyuruldu.
Kamuoyunun pek ilgisine mazhar olmayan bu tür küçük yazıtların tek satır, hatta tek sözcük içeren metinlerinden, çığır açıcı linguistik ve kültürel sonuçlara ulaşılabilir. Örneğin, yakınındaki dağın adıyla anılan Tevş Yazıtı, Rus ve Moğol arkeologlar A. P. Okladnikov ve N. Ser-Odjav’ın başkanlığındaki bilim heyetince 1949’da bulunmasaydı, Türkçe “tugrag” (tuğra) sözcüğünün en eski kaydı Dîvânu Lugâti’t-Türk olarak kalacaktı. Bu yazıtın keşfi, sözcüğün tarihini 300 yıl geriye götürdüğü gibi, Türklerde devleti temsil eden hükümdarlık alametinin 8. yüzyıldan bu yana kullanıldığını kanıtlar. 8. yüzyılda tugrag urmak (‘tuğra vurmak’) olarak kullanılan ibarenin Osmanlı döneminde yerini tuğra çekmek’e bırakması, urmak ‘yazı yazmak’, çekmek ‘yazıya işaretler koymak’ anlamları da taşıdığından tesadüfi değildir.
Bu türden küçük yazıtların içerikleri gibi, bulunuş öyküleri de insanlarda pek merak uyandırmaz. Bu durum, geçici de olsa şöhret yakalayıp adını duyurmak isteyen bir takım kişilerce farkedilmiş olacak ki son yıllarda sosyal medya aracılığıyla, tarihte derin iz bırakmış bir hükümdarın mezarını veya büyük bir yazıt kompleksini tek başına bulduğunu duyuranları görmeye başladık. Bunlar arasında Antik dönem Anadolu petrogliflerindeki bazı sembolleri Eski Türkçeye göre okuduğunu, hatta epik bir hükümdar karakterinin “mezarı”nı bulduğunu iddia edenlere bile rastlamaktayız. Bu denli karışık bir durumda gerçek bilgiyi ayıklamak ve kamuoyunu doğru bilgilendirmek, biliminsanlarının işini zorlaştırmaktadır.
Nomgon’da bulunan ve basına “Elteriş (Kutlug) Kağan Yazıtı” olarak tanıtılan anıt, kazı ekibinin verdiği bilgilere göre Türkçe (Runik harfli), Sogdca (Sogd harfli) ve henüz hangi dille yazıldığı bilinmeyen Brahmi harfli metinler içeriyor.
İşte bu ciddi çalışmalardan birinin sonuçları, geçen ay Moğolistan’dan geldi. 23 Ağustos 2022’de merkezi Kazakistan’da olan Uluslararası Türk Akademisi ve Moğolistan Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü’nce 2019’dan beri Nomgon vadisinde yürütülen ortak kazı çalışmalarında, 2. Köktürk Kağanlığı’nın kurucusu Ėltėriş Kağan’ın anıt kompleksinin bulunduğu duyuruldu. Bu konu Uluslararası Türk Akademisi’nin 2016’da Şiveet Ulan’da kazılar yapıp toprak altında kalan bazı bulguları günışığına çıkarmak suretiyle önemli bir çalışmaya imza atması ile başlamıştı. Aslında Moğolistan’ın Bulgan aymagındaki Şiveet Ulan, ilk defa Ağustos 1912’de Finlandiyalı Türkolog G. J. Ramstedt’in keşfedip bilim dünyasına duyurduğu büyük bir anıt kompleksiydi. Nomgon anıt alanındaki yeni kazı çalışmaları da daha önce Moğol arkeolog Dovdoyn Bayar tarafından 2007’de başlatılmıştı. Bayar’ın 2010’daki ani ölümünden sonra, çalışmalarını Türk Akademisi ve Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü devraldı.
Nomgon kompleksinin bulunduğu Arhangay aymagda, daha önce 1. Türk Kağanlığı’na ait bir yazıt, Bozkır Uygur Kağanlığı’na ait üç yazıt ve dönemleriyle ilgili tartışmaların sürdüğü 20’den fazla yazıt keşfedilmişti. Bunlardan en eskisi Bugut (584- 587), Erken Orta Asya’nın lingua franca’sı Sogd alfabesiyle, Sogdça ve Brahmi hece yazısıyla Moğolca yazılmış iki dilli bir yazıt; en yenisi 1. Karabalgasun (yaklaşık 821) ise Türkçe, Sogdça ve Çince metinler içeren üç dilli bir yazıttır.
Nomgon’da bulunan ve basına Ėltėriş (Kutlug) Kağan Yazıtı olarak tanıtılan anıt da kazı ekibinden Napil Bazılhan’ın verdiği bilgiye göre Türkçe (Runik harfli), Sogdca (Sogd harfli) ve henüz hangi dille yazıldığı bilinmeyen Brahmi harfli metinler içermektedir. Ėltėriş (Kutlug) Kağan’a ait olduğu iddiası, Darhan Kıdırali başkanlığındaki kazı ekibi tarafından birkaç nedene dayandırıldı. Birincil kanıtlar, Türkçe ve Sogdca metinlerde “kutlug kagan” ibaresinin yer alması ve kazılardan bir sunak taşının çıkması olarak sunuldu.
Napil Bazılhan, anıt kompleksindeki balballar (öldürülen düşmanları temsil eden taş sütunlar) üzerine nakşedilmiş 5 adet Aşina (Köktürk hanedanlığının soy adı) damgasını da ikincil kanıt olarak sundu. Yaklaşık yüzde 60’ı kazılan 49×41.5 metrelik alandan, Ėltėriş’e ait olduğu düşünülen başı gövdesinden ayrılmış bir heykel; karnında iki yavru olan bir aslan heykeli; 48 balbal; kırık koç heykelleri; üzerinde figürler bulunan keramik parçaları; yazıtın kaidesi olan kaplumbağa heykeli ve nihayet bir yazıtın tepelik kısmı çıkarıldı. Toprak altından çıkan kısmın en az iki katı büyüklüğünde olduğu tahmin edilen yazıtın ana gövdesi ise henüz bulunamadı.
Kırık parçanın tepelik kısmında lotus çiçeği, dikdörtgen prizma biçimli alt kısmında da 19 satırlık Runik alfabeli Türkçe metin saptandı. Runik Türk yazısı uzmanı Napil Bazılhan, bilimsel yayın çalışmalarının sürdüğünü belirterek, 19 satırlık metnin 12 satırını kamuoyu ile paylaştı. Okunan kısımda tam bir cümle yoktu.
Nomgon anıt kompleksinin Elteriş Kağan’a ait olduğuna dair sunulan kanıtlardan… Karnında iki yavrusuyla aslan heykeli (üstte), sunak taşı (üstte, sağda). Aşina hanedanlığının dağ keçisi damgası (altta).
Metinde ud yıl tokuzunç ay (sığır yılı dokuzuncu ay), teŋri oglı (göğün oğlu), kutlug kagan türük…, tümen tümen… (onbinlerce, sayısız), işig küçüg bėr…. (hizmet et…) gibi bölük-pörçük ifadeler bulunuyordu.
Yazıtın bize anlattıkları Sunak taşı ve kaplumbağa kaide, kağan için düzenlenmiş anıt komplekslerinde bulunduğu için, alanın bir Türk kağanına ait olma ihtimali çok yüksek. Başı gövdesinden ayrılmış heykelin büst kısmı ve başlık özellikleri Höşöö Tsaydam’da bulunan Kül Tigin’in büstünü andırmaktadır. Yazıtın tepelik kısmında Budizmin kutsal çiçeği lotus figürü yer alır. Kaynaklardan, 1. Köktürk kağanlarından Tatpar’ın (Bumın’ın oğlu) Budist olduğunu, 2. Köktürk kağanlarından Bilge Kağan’ın ise Budizmi yücelttiğini öğrendiğimize göre, böyle bir sembol şaşırtıcı değildir. Çin İmparatoru Wudi 574’te Budizmi yasakladığında, Budist üstat Jinagupta ve başka Budist keşişlerin 1. Köktürk Kağanı Tatpar’ın himayesine girip burada 10 yıl geçirmesi, Kapgan ve Ėltėriş döneminde Türklerin Budizme en az 100 yıldır aşina olduklarını gösterir.
Peki fragman hâlindeki bir metinde geçen “kutlug kagan türük” ifadesine dayanılarak, anıt alanının Ėltėriş Kağan’a ait olduğu kesinlikle söylenebilir mi? Bir yazıt uzmanı olarak bu iddia için çok erken olduğu kanaatindeyim. Üstelik daha önce „Kutlug“ anısına dikildiği öne sürülen başka yazıtlar da oldu. Bunlardan biri 1891’de Orhon Yazıtları’nın 160 km güneyinde bulunan Ongin’di. İddianın dayanağı, yazıtta geçen “Kapgan ve Ėltėriş Kağan ülkesinde doğdum” cümlesi; iddianın sahibi Vasiliy V. Radloff’tu. Radloff 1899’da bu yanlışını düzeltti, ama Ongin Yazıtı 1960’lı yıllara kadar bazı akademik çevrelerde “Ėltėriş Kağan yazıtı ve bilinen en eski tarihli Türkçe metin” ününü korudu. Dolayısıyla Nomgon Yazıtı’ndaki “kutlug kagan” ibaresi de yanıltıcı olabilir.
“Kut” sözcüğü Batı dillerindeki “charisma”, Osmanlı dönemindeki “sahib kıran” gibi “Tanrı tarafından bahşedilen erk, güç ve yetenek”i karşılar. Günümüzde „kutlu“ olarak kullanılan „kutlug“ ise kadim Türklerde üst düzey bir sandır ve hükümdar elkaplarında yer alır. Tıpkı 2. Köktürk Devleti’nin kurucu kağanı gibi, Bozkır Uygur Kağanlığı’nın da birçok hükümdarı (Kutlug Kül Bilge Kagan, Alp Kutlug Bilge Kagan, vd.) bu unvana sahipti. „Kutlug“un ayrıca, bir generalin (Kutlug Tarkan Seŋün), bir mahkeme başkanının (kutlug yargan), soylu kadınların (yeŋgem kutlug tegin, anam tuglug kutlug aga gibi), hatta Budist Uygurca metinlerde Buda’nın (Kutlug Burhan) ve Bodhisattva’nın (Kutlug Bodisatv) ad ve unvanlarında yer aldığını görürüz.
Bir başka problem, elimizdeki kadim Türkçe yazıtların hiçbirinde Ėltėriş Kağan’ın „Kutlug“ unvanıyla anılmamasıdır. Bilge Kağan, Kül Tigin, Tonyukuk, Ongin ve Çoyr yazıtlarında ondan hep „Ėltėriş“ olarak sözedilir. „Kutlug“, Çin kaynaklarında geçer (Aşina gutulu=Aşina Kutlug). Kül Tigin Yazıtı’nın Çince yüzünde Ėltėriş’in babasının „guduolu xiejin“ (kutlug ėrkin) olarak kaydedilmesinden yola çıkan Şanghay Jiao Tong Üniversitesi’nden Chen Hao, „kutlug“un ad değil, babadan oğula geçen bir unvan olduğunu söyler.
Bir Türk hakanının taşa kazınan izleri Sunak taşı (üstte) ve kaplumbağa kaide (altta), kağan için düzenlenmiş anıt komplekslerinde bulunduğu için, Nomgon anıt kompleksinin bir Türk kağanına ait olma ihtimali çok yüksek.
İlginç olan noktalardan biri de „Ėltėriş“in ölümünden sonra tahta çıkan kardeşi Bügü’nün de (Kapgan) Çin kaynaklarındaki elkaplarından birinin „guduolu“ (kutlug) olmasıdır. 2. Köktürk Devleti kurulduktan sonra Aşina „Kutlug“, „Ėltėriş“ unvanını; kardeşi Bügü ise « Kapgan“ (kapan, yakalayan) unvanını alır. „Ėltėriş“ iki sözcükten oluşur. İlki „ėl“ günümüzde il (vilayet) olarak kullandığımız, kadim Türkçede „ülke, memleket“ anlamına gelen sözcüktür. İkincisi ise, kökü „çiçek dermek“ ifadesinde kalan „düzenli biçimde biraraya getirmek“ anlamlı fiilin türevidir. „Ėltėriş“in literal karşılığı „ülkeyi biraraya getiriş“tir. Şayet Nomgon’daki anıt alanının kesin olarak „Ėltėriş“ anısına yapıldığı kanıtlanırsa, burada bulunan yazıt, „Ėltėriş“in kutlug sanıyla kaydedildiği yegane metin olarak tarihe geçecektir.
Yazıt metnindeki „teŋri oglı“ tamlaması “Tanrı oğlu” değil, “göğün oğlu” anlamındadır ve Çince „tianzi“den anlam tercümesidir. „Tianzi”, Zhou Hanedanlığı’ndan (MÖ 1046-MÖ 771) itibaren Çin imparatorlarının hükümdarlık unvanıdır. 6. yüzyılda Japon imparatorlarının da Çinceden alıp kullanmaya başladıkları “göğün oğlu” unvanı, Türkolog Alexander Vovin’e göre, Asya Hunları adıyla bilinen Xiong-nu liderleri tarafından da benimsenmişti.
İsenbike Togan’ın, “göğün oğlu (tianzi) ve onun yeryüzündeki temsilcisi olan hükümdar, bütün ‚göğün altındakiler’i, yani yerli ve yabancıları ahenk içinde tutamazsa, ‚göğün vekaleti’ni kaybetmiş olurdu. Bu da hakim sülalenin meşruiyetini temelden tehdit eden bir tehlikeydi” sözleri, bu unvanın kapsamını anlamamızı sağlayabilir. Bu arada Çince „tianzi“ sözcüğü, Tonyukuk yazıtında dönemin Türkçesine uyarlanmış „tėnsi“ biçimiyle geçer ama burada unvan değil, bir dağın adıdır.
Sosyal medyada bu yazıtın „Türk“ adının geçtiği ilk Türkçe metin olup olmadığı yönünde bir polemik de sürmektedir. Kadim Türk yazıtlarında Türk sözcüğünün geçtiği en eski metin, Tatpar Kağan anısına dikilen Bugut yazıtının (584-587) Sogdca yüzüdür. Bugut’taki kaydı, Sogdca ve diğer İrani diller uzmanı Yutaka Yoshida’nın çevirisine göre “Bu yasa taşını Türklerin Aşina soyundan olan kağanlar dikti” cümlesinde yer alır. Tarihi net olarak saptanabilen Türkçe yazıtlarda ise Türk etnonimi ilk defa 732 tarihli Kül Tigin’de görülür. Nomgon vadisi yazıtı, gerçekten de “Ėltėriş“e aitse, yazıt metninde geçen „ud yıl“ (sığır yılı) 689’a tekabül eder. Ancak bu tarihin ne vesileyle verildiğini bilmiyoruz. Bu ya bir savaş ya bir ölüm ya da yoğ (cenaze töreni) tarihidir. Bundan sonraki sığır yılları 701 ve 713’tür. „Ėltėriş“ 691’de öldüğüne göre, onun ölüm veya yoğ töreni tarihi olamaz. Çin kaynaklarında 689’un dokuzuncu ayına ilişkin önemli bir bilgi yoktur; ama 701’e tekabül eden sığır yılının sekizinci ayından 702’nin ikinci ayına kadar Türklerin Çin sınırındaki bölgeleri yağmaladıkları, Tibetlilerle koalisyon kurup Longyou’da onlarca kaleyi ve Liang vilayetini kuşattıkları kayıtlıdır. Bahsedilen sığır yılının 701, hatta 713 olması durumunda, Türk etnoniminin geçtiği en eski Türkçe yazıt olma ihtimali yüksektir.
Nomgon yazıtının kimin anısına dikildiğinin net olarak belirlenmesi, Sogd ve Brahmi yazılı kısımların çözülüp karşılaştırılmasına ve ana gövdenin bulunmasına bağlıdır. Yazıt iddia edildiği gibi Ėltėriş Kağan’a ait olabileceği gibi, „Ėltėriş“in ölümünden sonra tahta çıkan (692) ve 24 yıl hüküm süren kardeşi Kapgan için de dikilmiş olabilir.
UZMAN GÖRÜŞÜ
Moğolistan coğrafyasında Türklerin izlerini aramak…
… ancak ve ancak hem devletimizin hem de üniversitelerimizin destek ve çabalarıyla mümkün. Yaklaşık 100 yılı aşkın süredir devam edegelen saha çalışmaları yeterli değildir. Bundan sonraki arkeolojik ve bilimsel araştırmalar, Türklerin tarihine ilişkin çok daha fazlasını ortaya koyacaktır.
Moğolistan coğrafyası, Hun, Köktürk ve Uygurlar başta olmak üzere pek çok Türk devlet ve topluluğuna evsahipliği yapmış önemli bir merkezdir. Bilim dünyasının bu coğrafyaya duyduğu ilgi Rus Coğrafya Cemiyeti tarafından 1889’da Orhun vadisine araştırma için gönderilen Mihayloviç Yadrintsev başkanlığındaki heyetin Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarını keşfetmesiyle ivme kazanmaya başlamıştır.
Moğolistan’ın yetkili makamlarından aldığımız bilgiye göre, her yıl bu coğrafyada uluslararası işbirlikleriyle 60-90 arasında kazı ve yüzey çalışması yapılıyor. Yüzey araştırmaları ve kazılarla bilim dünyasının ilgisine sunulan eserler başta Hun, Köktürk ve Uygurlar olmak üzere bozkır topluluklarıyla ilgili pek çok hususun aydınlatılmasına zemin hazırlıyor. Ancak yine de 100 yılı aşkın süredir devam eden saha çalışmalarının yeterli olduğunu söylemek güçtür. Türkiye’deki üniversitelerin Moğolistan coğrafyasındaki kazı çalışmalarına beklenen düzeyde ilgi duymadığını üzülerek ifade etmek isterim. TİKA tarafından organize edilen Bilge Kağan ve Tonyukuk anıt alanları kazılarıyla birkaç yüzey araştırmasına verilen destek bir tarafa bırakılacak olursa devletimizin bölgedeki Türkiye merkezli bilimsel çalışmalara kurumsal desteğinden sözetmek güçtür. TİKA birincil görevi olmamasına rağmen konuyla ilgili talepleri değerlendirmekte ve çalışmalara mümkün olduğunca destek sağlamaktadır.
Türkiye’deki akademik çevrelerin beklentisi, konuyu asıl sahiplenmesi beklenen Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve TÜBİTAK gibi kurumlarla Türkiye üniversitelerinin daha fazla zaman kaybetmeden bu coğrafyada çalışmalar yapması ve yapılan çalışmalara destek olmasıdır. Yakın zamanda Türk Tarih Kurumu’na yapılan kazı destek müracaatının “kurumun yurtdışı kazılara destek verememesi” sebebiyle reddedilmesi anlaşılabilir bir durum değildir. Türk tarihini araştırmakla mükellef bir kurumun sadece yurtiçindeki kazılara destek vermesi kabul edilemez. İlgili mevzuatın değiştirildiğine, artık yurtdışı kazıların da desteklenebileceğine dair TTK Başkanı Prof. Dr. Birol Çetin’den aldığımız bilginin uygulamaya yansıması, bölgede bilimsel çalışmalar yapma bakımından Türkiye’nin 100 yıllık eksikliğine son verecek bir adım olacaktır.
Türk Dil Kurumu’nun yapması gereken de bölgede neredeyse her yıl Türk yazı dilinin en eski dönemlerine ait yeni keşifler olduğu gerçeğini görerek sahada çalışacak ekipler oluşturması; alana sadece bulunan yazıtları yayımlayan değil yeni yazıtlar bulunmasına zemin hazırlayan bir kurum olarak da katkı sunmasıdır. Türkiye’de bilimsel çalışmalara zemin hazırlayan ve destek veren bir kurum iddiasındaki TÜBİTAK’ın da Moğolistan coğrafyasına kayıtsız kalmaması gerektiğini düşünüyoruz. Eski Türk yazıtları alanında son 100 yılın en önemli keşiflerinden birisi olarak değerlendirilen Nomgon vadisindeki keşfin Moğolistan tarafını oluşturan Moğolistan Bilimler Akademisi ile TÜBİTAK arasında 10 yıl önce imzalanan ikili işbirliği protokolü kullanılarak, bölgede Türkiye merkezli önemli çalışmalar yapılabilir. Kurumun, Moğolistan coğrafyasındaki kazı sürecini çok daha yakından, bilimsel veriler ile biliminsanlarını referans alarak ve aktif şekilde desteklemesi, her türlü idari-siyasi-yapısal meselelerden azade olarak değerlendirilmelidir.
Nomgon’dan çıkan kaplumbağa kaide
Üniversiteler neden ilgisiz?
Türkiye’deki üniversitelerin bölgedeki varlığının (ya da yokluğunun) sorgulanması; böylesine önemli ve önü açık bir sahada varlık gösterememelerinin sebeplerinin analiz edilmesi şarttır. Zannımızca bölgede çalışma yapamamamızın iki temel sebebi vardır. Bunlardan birincisi ve en önemlisi, hiç şüphesiz Türkiye üniversitelerinin arkeoloji bölümlerinin eksik yapılandırılması, Türk dönemi eserlerinin çalışılabileceği Türk Arkeolojisi, Orta Asya Arkeolojisi gibi anabilim dallarının kurulmamış olmasıdır. Bu eksiklik, bir taraftan o coğrafyada çalışabilecek biliminsanlarının yetiştirilmesine engel olmuş, diğer taraftan da yeni projeleri değerlendirebilecek yetkinlikte yeterli biliminsanı bulunamaması sonucunu doğurmuştur.
Bahse konu eksikliğin giderilmesine yönelik atılan önemli bir adım İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi bünyesinde kurulan Türk- İslâm Arkeolojisi bölümüdür. İlgili bölüm, 2019’da Türkiye’den bir üniversitenin Moğolistan coğrafyasındaki ilk kazısını gerçekleştirerek bir ilke imza atmıştır. Bu tarihten sonra da Moğolistan’daki kurumlardan ortak kazı teklifi alınmış, ancak kaynak bulunamaması sebebiyle yeni kazılar yapılamamıştır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilgili kurumlarının mevzuatları gereği destekleyemediği kazıların sponsorlar aracılığıyla yapılabileceği malumdur; ancak maalesef Türkiye’de bu türden kazıları destekleme eğiliminde olan sivil toplum kuruluşları ve firmalar yok denecek kadar azdır. İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi, birkaç yıldır Moğolistan coğrafyasında yürüttüğü işbirlikleri yaptığı kazı ve yüzey araştırmalarıyla Türkiye’deki diğer üniversitelere örnek teşkil edebilecek noktaya ulaşmıştır. Üniversitemiz, Moğolistan’ın en eski ve köklü üniversitesi olan Moğolistan Devlet Üniversitesi ile ortak bir Türkoloji Araştırmaları Enstitüsü kurmuş (İKÇÜ-MUIS Türkoloji Araştırmaları Enstitüsü), bu enstitü vasıtasıyla Moğolistan coğrafyasında kendisine alan açmıştır.
2019’da kurulan İKÇÜ-MUIS Türkoloji Araştırmaları Enstitüsü, Türk ve Moğol biliminsanlarından meydana gelen ekipler oluşturmuş ve bunlarla hem Türkiye’de hem de Moğolistan’da önemli çalışmalar yapmıştır, yapmaktadır. Önceki aktivitelerin yanısıra, bu yılın Haziran ayında Van-Aladağ bölgesinde bir yüzey araştırması yapılmış; tarihi kaynaklarda bahsedilen ancak şu ana kadar yeri tespit edilememiş olan Hülagü Han’ın inşa ettirdiği yazlık sarayın izi sürülmüştür. Türk ve Moğol biliminsanlarından oluşan ekip, tarihî bir keşfe imza atarak bahse konu sarayın yerini tespit etmiştir. Moğolistan’da yüzyılın keşfi olarak nitelendirilen ve 1 ay boyunca ülkenin gündeminden düşmeyen bu önemli keşfin Türkiye’de yeterince ilgi görmediğini üzülerek ifade etmek isteriz.
2016-2018 arasında Moğolistan Devlet Üniversitesi Türkoloji Anabilim dalında görev yapmış; 2016’dan günümüze kadar Moğolistan’da kazı ve yüzey araştırmaları yapan bir biliminsanı olarak, bu coğrafyanın yeni keşiflerle her geçen gün adından söz ettireceğini; keşfedilmeyi bekleyenin bugüne kadar keşfedilenden çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye bilim çevreleri Türk dili, kültürü ve tarihine dair yeni keşifler yapmak istiyorsa bu coğrafyada çalışan biliminsanları ve resmî kurumlar desteklenmeli, mevcutlara yenileri eklenmek suretiyle Moğolistan coğrafyasındaki bilimsel varlığımız perçinlenmelidir. Moğolistan, devlet kurumları ve akademik birimleriyle bizden gelecek her türlü akademik işbirliği ve ortaklık tekliflerine açıktır.
Son yıllarda eğitim-öğretim alanındaki tercihler ve iletişim araçlarının etkisiyle Türkçe, İngilizcenin etki alanına girdi. Dillerin yaşayan birer varlık olarak birbirleriyle etkileşim içinde olmaları kaçınılmaz. Ancak dil, “kendi kendini ayakta tutan canlı bir varlık değildir” denir. Ferhan Şensoy ustamızın İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You! kitabını hatırlamadan edemiyor insan.
SUHA ÇALKIVİK
Her gün şu başlıklar altında e-postalar yağıyor üzerimize:
“Copy Trading ile tanışın”, “High Level sinerji yaratmaya devam ediyoruz”, “Meet-Up serimizin ikincisini düzenleyeceğiz”, “Oyunda level atlıyoruz”…
Acı olan durum, kanıksadık artık bu ucube dili. Yıllar önce Macaristan’da Debrecen Üniversitesi’ne gittiğimde aynı okulun İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenci olan Macar arkadaşım, “Türkçenin nasıl bir sesi var, merak ediyorum?” dedi. “Belki de dünyanın en güzel şiirleri Türkçe yazılmıştır” dedim ama, Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Nâzım Hikmet’i bilmiyordu arkadaşım. “Shakespeare’den şöyle bir Türkçe tercüme örneği vereyim” diyerek Can Yücel çevirisi ile ezberimdeki 66. Sone’yi okudum:
“Vazgeçtim bu dünyadan,
dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var,
o koyuyor adama”.
(“Tired with all these,
from these would i be gone,
Save that, to die,
i leave my love alone”).
Şiirin bu son dizelerini okumamla birlikte, o tek kelime Türkçe bilmeyen kişi, o kadar duygulandı ki gözleri dolarak “bu nasıl güzel bir dil, nehir gibi akan lirik bir iç sesi var” demişti. Ben de dilimize bu kadar değer verdiği için mutlu olmuş, kendimi şanslı hissetmiştim.
Türkçenin, kullanıldığı geniş coğrafya gereği, çok sayıda dille etkileşimde olup o dillerle kelime alışverişinde bulunması doğaldır. Önceleri Arapça ve Farsçanın çok fazla etkisi olsa da özellikle Tanzimat Dönemi’nde Türkçenin Batı dilleriyle ilişkisi artmış. İspanyolca, Portekizce ve İtalyancadan alıntı kelimeler bir dönem etkisini hissettirmiş, daha sonra diplomatik ve ekonomik ilişkiler gereği, gözde dil Fransızca olmuş. Son yıllarda eğitim-öğretim alanındaki tercihler ve iletişim araçlarının etkisiyle Türkçe, İngilizcenin etki alanına girdi. Dillerin yaşayan birer varlık olarak birbirleriyle etkileşim içinde olmaları kaçınılmaz. Ancak dil, “kendi kendini ayakta tutan canlı bir varlık değildir” denir. Türkçede karşılığı olmasına rağmen kitle iletişim araçlarında o sözcüklerin yerine yaygın şekilde yabancı sözcüklerin kullanımı, dilimizin söz varlığını tehdit ediyor. Ayrıca yabancı sözcüklerin Türkçe yapım ekleriyle kullanımı ise başlı başına önemli bir dil yabancılaşması sorunu yaratıyor. “Blurla-, fiberle-, fiksle-, fonla-, fulle-, likela-, tagle-, trolle, volümle- vb.” örneklerle karşılaşınca Ferhan Şensoy ustamızın İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You! kitabını hatırlamadan edemiyor insan.
Dillerin ölümüne dair yazılan, “evde çocuklara öğretilmeyen bütün diller tehlike altında” cümlesi çok çarpıcıdır. İngiliz dilbilimci David Crystal önümüzdeki yüzyılda bugün dünyada kullanılan dillerin yarısının öleceğini ve buna göre her ay ortalama iki dilin ölmekte olduğunu yazmıştı. Aman bu gidişle Türkçeyi öldürmeyelim!
Türkiye’nin ilk dijital müzesi ve insan hakları arşivi Tarihsel Adalet İçin Bellek Müzesi, darbenin 42. yılında açıldı. Müze, 80 Darbesi sürecinde işlenmiş insanlığa karşı suçların kaydını tutuyor ve hak ihlallerini görünür kılıyor.
Research Institute on Turkey’nin (Türkiye Araştırmaları Enstitüsü) kolektif hafıza çalışmalarının bir araştırması olarak dijital ortamda hayata geçirilen Tarihsel Adalet için Bellek Müzesi, 12 Eylül 1980 darbesinin 42. yılında İstanbul Moda Sahnesi’nde düzenlenen bir açılış etkinliğiyle faaliyete başladı. Darbe sürecinde insanlığa karşı işlenen suçların kaydını tutarak hak ihlallerini görünür kılmayı amaçlayan Bellek Müzesi, 12 Eylül’den bugüne devam eden adalet mücadeleleri ve geçmişle yüzleşme pratiklerine Sözlü Tarih, Dava Dosyaları ve Bellek Nesneleri koleksiyonlarını kapsayan bir dijital insan hakları arşiviyle ışık tutuyor.
www.bellekmuzesi.org adresinden erişilebilecek olan Bellek Müzesi koleksiyonlarında, devrimci mücadelenin yükselişinden öğrenci hareketlerine ve sendikal örgütlenmeye, kadınların siyasi mücadelesinden anti-faşist direnişe kadar birçok tanıklığın yanında darbenin kolektif belleği, askerî rejim ve onun hukuk sistemi, insan hakları ihlalleri, adalet mücadelesi, uluslararası dayanışma, cezasızlık, yüzleşme ve hesap sorma pratiklerine dair bilgiler yer alıyor.
Bellek Müzesi’nin daimi koleksiyonlarında 142 dijital, 75 fizikî dava dosyası, binlerce sayfalık hukuki belge, 30 ayrı bağışçıdan edinilen 30 bin bellek nesnesi, 250 saati aşan 100 sözlü tarih kaydı, 518 fizikî belge, 65 gazete ve 150 kitap yer alıyor.
İstanbul’un kara surları yeniden kentle buluşuyor
İBB Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı’na bağlı İBB Miras ekipleri, İstanbul Kara Surları Açık Hava Müzesi çalışmalarının ilk bölümünü tamamladı. Mevlanakapı ve Silivrikapı Kara Surları Ziyaretçi Merkezleri Eylül ortasında yapılan bir açılışın ardından İstanbul’a yeniden kazandırıldı. Açılışa katılan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, restore edip, “Ziyaretçi Merkezi” hâline getirdikleri Mevlanakapı Karakolu’nun eski durumunun içler acısı olduğuna dikkati çekti; surlar bölgesinde yaşayan vatandaşların, geçmiş dönemdeki bakımsız hâl nedeniyle kendilerini güvende hissetmediğinin altını çizdi.
16 asırdır İstanbul’a açılan sur kapılarından biri olan Mevlanakapı ve ona eşlik eden Mevlanakapı Karakolu’nun hem fonksiyonel olarak kamusal kullanım kazanması hem de turizm planlarının bir parçası olarak kentin gelişme ve savunma sistemlerine yönelik bilgi aktarım merkezi olarak hizmet vermesi amaçlanıyor. Bu çerçevede 19. yüzyılda Mevlanakapı ve çevresinin güvenliğini sağlamak için inşa edilen ancak uzun yıllardır kaderine terk edilmiş, pek çok tahribata uğrayan, çatısı ve sur cephe duvarı yıkılan karakol, kapsamlı bir restorasyon süreci geçirdi. Bina güçlendirmesinin ardından yıkık duvar ve çatılar inşa edildi, özgün pencereler tekrar yapıldı. Aslına uygun olarak restore edilen karakol binası, etkinlik alanlarıyla kültüre, sanata evsahipliği yapacak bir yaşam alanı hâline getirildi. İBB Miras ekiplerinin 7 bin ton çöp ve moloz topladıktan sonra ziyarete açtığı surlar, 3 günde 25.000 ziyaretçi aldı.
Diyarbakır Sur’da 2 Aralık 2015’te ilan edilen sokağa çıkma yasağı sürecindeki çatışmalarda yaşamını yitiren Hakan Arslan’ın kemikleri 7 yılın ardından babasına bir torba içerisinde teslim edildi. Arslan’ın kemikleri, bir süredir bir kutu içerisinde dosyayla ilgilenen savcının odasında bekletiliyordu.
Ağustos ayının sonunda bazı haber sitelerinde bir fotoğraf yayımlandı. “Giriş yoktur” yazılı bir tabelanın asılı olduğu demir bir kapıdan elinde beyaz bir poşetle ihtiyar bir adamın çıkışını gösteriyordu fotoğraf. Omuzları çökmüş, yüzünün çizgileri derin yarıklar oluşturmuş bu adamın elindeki torbanın içerisinde 7 yıl önce, 2 Aralık 2015’te Diyarbakır Sur’da ilan edilen sokağa çıkma yasağı sonrası çıkan çatışmalarda hayatını kaybeden oğlu Hakan Arslan’ın kemikleri vardı. Hakan Arslan 22 Ocak 2016’da ölmüş, ancak cenazesi yıllarca bulunamamıştı. Erzurum’un Karayazı ilçesine bağlı Çavuşköy’de oturan Arslan ailesi, çocuklarının cenazesini almak için 19 kez Diyarbakır’a gelmiş; Savcılık’a ve ilgili diğer devlet kurumlarına başvurmuşlardı. Sonuç çıkmamıştı. Ta ki Hasırlı Mahallesi’ndeki Katolik Kilisesi ve Hasırlı Mescidi arasındaki alanda kazı çalışması yürüten ekipler, 7 Şubat 2021’de Hakan Arslan’a ait olabileceği düşünülen kemikleri bulana dek…
Kasım 2021’de yüzde 95 Hakan Arslan’a ait olduğu belirlenen kemikler İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan Diyarbakır Adliyesi’ne gönderildi. Arslan’ın kemikleri, babasına teslim edilmeden önce dosyayla ilgilenen savcının odasında bekletiliyordu.
Diyarbakır Barosu, savcı hakkında HSK’ya bir şikayet dilekçesi verdi. Baronun dilekçesinde, “İnsancıl hukuk kapsamında, cenazenin teslimi ve gömülmesinin insani ölçütler gözetilerek gerçekleştirilmesi elzemdir. Ancak baba Ali Rıza Arslan’a kutu içerisinde cenazenin teslim edilmesi hukuken ve vicdanen doğru değildir” deniyordu.
Geçen ay Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Naci İnci’nin kararıyla, üniversitenin kurumsal hafızası için olduğu kadar Türkiye’deki arşivcilik çalışmaları için de büyük önem taşıyan Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi binası apar-topar boşaltıldı. Merkezde bulunan belgeler taşınma esnasında bir kısmı zarar gördü.
Boğaziçi Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Naci İnci, geçen ay kurumsal hafıza ve Türkiye’deki arşivcilik çalışmaları için önemli bir yeri olan, üniversitenin Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi’ni boşaltma kararı aldı. İnci, Güney Kampüs’teki merkezin bulunduğu 100 yaşının üzerindeki binadaki Bizans Araştırmaları Enstitüsü ve Müşteri İç Görü Merkezi’ni de Kuzey Kampüs’e kaydırdı. Merkezin idari sorumlusu Prof. Dr. Cengiz Kırlı, kısa bir süre önce de Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü Müdürlüğü görevinden alınmıştı. Kırlı, karardan kimsenin haberi olmadığını söyleyerek, “Merkezin kapatılmasına ilişkin bir gerekçe verilmedi. Merkez kapatılarak kütüphaneye bağlandı. Bu karardan ne bizim ne de kütüphanenin haberi vardı” dedi. Ayrıca merkezde bulunan arşiv belgelerinin, bilgisayar ve tarayıcının taşınması için gerekli detayları ve bunun için belirli bir süre gerektiğini bildirdiğini paylaştı; ancak sosyal medyaya yansıyan fotoğraflarda, özel güvenlik görevlilerinin varillere ve kovalara doldurduğu belgelerin zarar gördüğü anlaşıldı.
Kırlı, Merkez’in işlevini şöyle anlatıyordu: “Boğaziçi’nin 1863’e kadar yani Robert Koleji’nin kuruluşuna kadar bir geçmişi var. Merkez, okulla ilgili belgeleri topladı ve kataloglandırdı. Robert’le ilgili belgeler Colombia Üniversitesi’ndeydi ve merkez, dijital olarak bu belgeleri Türkiye’ye getirdi. Okulda eski hocaların notları, mektupları ve çalışmaları bulundu. Onlar derlendi ki bunların başka örneği yok. Merkez, kurum hafızasının inşa edilmesi için önemliydi”.
Kırlı, 2013’te çalışmalarına başlayan ve 2015’te resmen kurulan, ağırlıklı olarak gönüllü emek üzerinden işleyen merkezin sadece okul için değil, Türkiye için de önemli olduğunu belirtiyordu: “Özel bağışlar da aldık. Örneğin Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun arşivini aldık. İlk kadın arkeolog Jale İnan, Adalet Ağaoğlu, Nazilerden kaçan Alman hocalar… 20- 25 bin belgeden söz ediyoruz”.
Kırlı, “Tepeden inme bir kararla apar topar merkezi kapatırsanız güven zedelenir ve insanlar da arşivini bağışlamaktan çekinir. Bağışçılar beni arıyor ‘Size bağışlamıştık arşivleri ne oluyor’ diye” dedi. Kırlı’ya göre, arşivlerle ilgilenecek filolojik yetkinliklere sahip kişilerin işe alınması gerekiyor, çünkü belgelerin içinde Osmanlıca, İngilizce, Fransızca ve Latince dokümanlar da var.
Rektörlük kararıyla boşaltılan Boğaziçi Üniversitesi Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi’nde bulunan tarihî belgeler varillerle taşınırken bir kısmı hasar gördü.