Etiket: sayı:95

  • Koğurçak: Kukla hanlar ve oyuncak kız bebekler

    Ağaç kovuğu gibi içi boş, örneğin tandır, fırın gib nesneler, mağara-yaradılış mitlerinde de karşımıza çıkar. Ağaç kovuğundan veya kabuğundan yapılan “bebekler” bu oluşumlardan çıkan soyun anasına (cedde) işaret eder. İlk dönemlerdeki ana figürü zamanla ata şeklini almıştır; ancak aynı kelime Kaşgarlı Mahmut’ta gördüğümüz gibi, kız çocuklarının oynadığı bebek için kullanılmaya devam etmiştir. Bu bebekler oğlan değil kızdır.

    Orta Asya tarihinde görülen hanlar-beyler mücadelesi, Anadolu ve Rumeli ahalisi­nin aşina olmadığı bir durumdur. Bunun nedeni Osmanlı Anadolu’sunda hanların bulun­maması ve devletin beylik kökenli olmasıdır. Ay­rıca Anadolu beyliklerini kurduğu siyasi birliğin içine katan Osmanlılar, devşirme sistemi ile bu beylerin palazlanmasına imkan vermemiştir.

    Orta Asya’da ise hanların yanında kabileler ve beyler varlıklarını sürdüregelmişler; 1750’ler sonra­sındaki geçiş dönemi ve 19. yüzyıl başında artık bey­ler “han” unvanı almaya başlamışlardır. Bu geçiş döneminde asıl güç beylerin elinde olmuş, hanlar daha temsilî bir konum­da olmuşlardır. Tarihçiler bu hanlardan “koğurçak han” (kuk­la han) diye bahsederler (17. yüzyılda Hive hanı olan Çinggisli Ebülgazi Bahadır Han’ın sözlerine bir kulak verirsek, bu keli­menin asli anlamının tamamen kaybolmamış olduğunu görü­rüz). Bu bağlamda Ebülgazi Han, şöyle der:

    “… Bir kişinin sevdiği ölmüş olsa; oğlu, kızı, ağabeyi veya kardeşi ona benzer bir oyuncak bebek yapıp onu evine koyup ‘bu bizim filanın suretidir’ diyerek onu severdi; yemeğin ön kısmını onun önüne koyardı. Zamanla onu öpüp yüzüne-gö­züne sürterek başına koymaya başladı. Böyle yapa yapa putpe­restlik ortaya çıktı”.

    W. Rubruck da Bahadır Han’ı teyit eden bir açıklama yap­mıştır. O da bir Uygur rahibin şöyle dediğini aktarır: “Biz put­larla Allah’ı tasvir etmiyoruz; bizimkilerden biri ölürse oğlu, karısı ve yahut başka biri onun heykelini yaptırır ve buraya mabede koyar. Biz de onu ölünün hatırası olarak saklar ve hür­met ederiz”. Benzer gözlemler Marco Polo tarafından da yapıl­mıştır.

    Sir Gerard Clauson etimoloji lugatinde (s. 586-587) bu anlamların bebekle ilgisini göremediğini ifade etmektedir. Türk dillerinde “a”lı (kabırçak) ve “o”lu (koburçuk) gibi farklı şekilleri bulunan “koğurçak” (kovurçak) kelimesi, “içi boş şey, kabuk, kovuk” anlamlarında kullanılmıştır. Nitekim Türklerin “töz”, Moğolların “ongon” adını verdiği bu temsilî bebeklerin huş ağacı kabuğundan da yapılmış olduğunu biliyoruz

    Ancak Sibirya enlemlerinde dokusu yumuşak huş ağacı gibi ağaçların kovuğundan, farklı kap-kacak ya­pılması gibi, bu ağacın kabuğu da benzer şekilde kul­lanılmıştı.

    Hayvancılıkla meşgul olan topluluklarda bu iki veya üç boyutlu formların keçeden (Kaşgarlı Mah­mut: “… keçeden bebek, insan şeklinde yapılmış kuk­lalardır”); daha güneyde Çin ile temasta olanlarda bezden, ku­maştan; Sibirya ormanlarında ise ağaç kovuğundan veya ka­buğundan yapılmış olduğu görülmektedir.

    Ağaç kabuğu atasözlerinde, kovuğu ise gibi içi boş nesneler hâlinde tandır, fırın, mağaranın geçtiği yaradılış mitlerinde de karşımıza çıkmaktadır. İşin ilginç tarafı bu “bebekler”in ata­dan ziyade soyun anasına (cedde) işaret etmesidir. İlk dönem­lerdeki ana figürü zamanla ata şeklini almıştır; ancak Kaşgarlı Mahmut’ta gördüğümüz gibi, kız çocuklarının oynadığı bebek için kullanılmaya devam etmiştir. Bu bebekler oğlan değil kız­dır.

    Ebülgazi Han’ın put olarak algıladığı bu kelimenin ne za­man ve nasıl hanlar için kullanılmaya başladığı henüz açık­lığa kavuşmuş değildir. Bu tabiri hanların kendileri için veya dönem tarihçilerinin hanları için kullandıklarını düşünmek zordur. Orijinal kaynaklarda bu terime henüz rastlanılmamış olması, “kukla han” tabirinin araştırmacı tarihçiler tarafından kullanıldığı hissini uyandırmaktadır. Tarihî malzemeler için­de karşılaştığımız terimleri gelişigüzel kullanmak yerine on­ların nasıl bir süreç içinde ortaya çıkmış olduklarını anlamak; onları tarihi belgelerde gördüğümüz zaman bu terimlerin kimler tarafından nasıl kullanıldığını araştırmak, bize okullar­da öğrendiğimiz “tarih zaman ve zemin içindeki değişimler­dir” savının önemini hatırlatır.

  • Tolkien’in hayalî evreni ve onu besleyen tarihî ırmaklar

    2022’nin en yüksek bütçeli dizilerinden “Yüzüklerin Efendisi: Güç Yüzükleri” 2 Eylül’de Prime Video’da seyircilerle buluştu. Yayın hayatına rekorla başlayan diziyi Amazon’un hizmet verdiği 240 ülke ve bölgede ilk 24 saat içinde 25 milyon kişi izledi. Romandan binlerce yıl önce geçen dizi, Tolkien’in iki romana bağlı olarak yazdığı ek metinlere dayanıyor. Tolkien evreninin tarihsel dayanakları ise çok çeşitli…

    THE LORD OF THE RINGS:
    THE RINGS OF POWER-2022
    UYARLAMA: J. R. R. TOLKIEN
    GELİŞTİRENLER: J.D. PAYNE,
    PATRICK MCKAY
    YÖNETMEN: WAYNE YIP,
    J. A. BAYONA, CHARLOTTE
    BRÄNDSTRÖM
    OYNAYANLAR: MORFYDD
    CLARK, ISMAEL CRUZ
    CORDOVA, MARKELLA
    KAVENAGH

    Merakla beklenen “Yüzüklerin Efen­disi: Güç Yüzükleri” dizisi, ilk sezonuyla Amazon Prime Video’da yayına girdi. Romandan binlerce yıl önce geçen dizide, Tolkien hayran­larını mutlu edecek pek çok malzeme var. Galadriel ve Elrond karakterleri (her iki­si de Orta Dünya’da ölümsüz olan iki elf), evrimsel olarak Hobbit’lerin öncülü oldukla­rı ortaya çıkan Harfoots adlı klan ve diziye adını da veren ikonik semboller: Güç Yüzük­leri.

    Dizinin çıkış noktası, Tol­kien’in Yüzüklerin Efendi­si’nin son bölümü için yazdı­ğı ve Orta Dünya’nın “İkinci Çağ” tarihini özetleyen bir ek… Bu dönem, meşhur yü­züklerin dövüldüğü, Lord Sa­uron’un iktidara yükseldi­ği, Númenor ada krallığının güçlendiği (ve sonra düştüğü), elflerin ve insanların Orta Dünya’nın ruhu için savaş­mak üzere biraraya gelmek zorunda kaldığı bir devir. Hem yasal hem de kreatif zo­runluluklar nedeniyle (Tol­kien’in İkinci Çağ’ın derin­liklerine indiği, ölümünden sonra yayımlanan metinlerin hakları Amazon’da değil) dizi­nin yazarları; zaman dilimle­rini sıkıştırarak, yeni karak­terler yaratıp, bazı hikaye çiz­gilerini yeni baştan çizerek diziyi değiştirmek ve süsle­mek durumunda kalmışlar.

    Dizi ilerledikçe, Tolkien’in vizyonuna ne derece sadık kalındığıyla ilgili pek çok tar­tışma çıkacağı kesin; ancak zaten bu vizyonun ne kadar orijinal olduğu tartışması da uzun zamandır uzmanları meşgul ediyor. Kesin olan bir şey var: Dizi, geçen yüzyılın ortasında Oxford’da yaşamış yazarın hayalgücünü bugüne aktarmak için devasa bütçesi­nin satın alabileceği (şimdiye kadar çekilmiş en yüksek büt­çeli dizi olduğu bildiriliyor) bütün sinematik cümbüşten yararlansa da aynı zamanda kahramanlık ve trajedilerle, cüceler, elfler ve tabii büyülü yüzüklerle örülmüş çok eski bir tarihin efsanelerine de da­yanıyor.

    Genç Galadriel’i canlandıran Morfydd Clark.

    Tolkien’in, Wagner’in “Ni­belungs Yüzüğü” operasında­ki meşhur yüzükten ilham al­dığı zaman zaman dile getiri­len bir teoridir. Alman besteci bu libretto üzerinde çalışma­ya, Tolkien’in 1937’de yüzük­leri ilk kez okuyucuyla tanış­tırdığı Hobbit’i yayımlama­sından neredeyse 100 yıl önce başlamıştı. Tolkien bu ben­zerliği inkar etmiş; yayıncısı­na şöyle yazmıştı: “Her iki yü­zük de yuvarlak; benzerlikleri burada sona eriyor”. Biyog­rafisinin yazarı John Garth’a göreyse “Bu tartışmalı bir nokta, çünkü güç ve yozlaştı­rıcı etki gibi başka benzerlik­ler de var”.

    Yine de Yüzüklerin Efen­disi üçlemesinin ilk bölümü olan Yüzük Kardeşliği 1954’te ilk çıktığında Tolkien’in bu “sorunlu” besteciyle arasına bir mesafe koymak istemesi anlaşılır bir durum. Özellik­le 2. Dünya Savaşı yıllarında yazdığı bir mektupta “o kü­çük, cahil Adolf Hitler”e “asil Kuzey ruhunu mahvettiği, saptırdığı, yanlış uyguladığı ve sonsuza kadar lanetle anıl­masına sebep olduğu” için ne kadar öfkelendiğini düşün­düğünüzde… Nazi liderinin Wagner’e yakınlık duyması, Tolkien’i onunla taban tabana zıt kutuplara itmek için yeter de artardı bile.

    Genel kanı, hem Tol­kien’in hem de Wagner’in aynı kaynaklardan, özellik­le de İskandinav destanların­dan ilham aldıkları yönün­dedir. İngiltere’de 19. yüzyıl akademisyenleri ve arkeo­logları Vikinglere itibarını iade ettikten sonra, insanlar İskandinavlarla ilgili her şeye karşı büyük bir iştah duyma­ya başlamıştı. Hatta Kraliçe Victoria’nın Tanrı Odin’in so­yundan geldiği ve tüm Hano­ver kraliyet ailesinin Ragnar Lodbrok, nam-ı diğer Ragnar Hairy-Breeches ile akraba oldu­ğu bile iddia edilmişti. 1892’de doğan Tolkien için ise bu sap­lantı, çocukluğunda Andrew Lang’in Kırmızı Peri Kitabı’nı okuyup ejderha avcısı Sigurd’un hikayesine âşık olmasıyla baş­lamıştı.

    Yalnız Orklar Tolkien’in İlk Çağı’nın sonundaki Gazap Savaşı’nda Orklar, neredeyse yok olma noktasına gelmişti. İkinci Çağ’da geçen dizide ise onları daha yalnız ve dağınık hâlde, ama çok daha korkutucu planlarda izliyoruz.

    Oxford Üniversitesi dokto­ra araştırmacısı Grace Khu­ri, Birmingham’daki King Edward’s Koleji’ndeki ergenlik yıllarında Tolkien’in İskandi­nav destanlarını orijinal Or­taçağ İzlandacası ile okumaya başladığını, hatta 1911’de oku­lun Edebiyat Topluluğu’na bu konuyla ilgili bir bildiri sundu­ğunu söylüyor. “Ayrıca en yakın arkadaşlarına coşkulu Eski İs­kandinav ve Ortaçağ okumaları yapardı” diye ekliyor.

    Khuri’nin İskandinav mito­lojisinin yazar üzerindeki etki­sini ele alan tezi, Tolkien’in de mezunu olduğu Oxford’un ya­zara ilişkin yazılmasını onay­layacak kadar titiz bulduğu ilk tez çalışması.

    Tolkien, Oxford’da başlan­gıçta “Klasikler” bölümündey­di, ancak Cermen dillerine olan ilgisi onu eski İngiliz edebiyatı ve filolojisinin okunduğu İn­gilizce bölümüne geçmeye yö­neltmişti.

    Zaten dindar bir Roman Katoliğiydi. Bu yıllarda sayfa­larında büyücülerin, trollerin dolaştığı Sir Gawain ve Yeşil Şövalye; kahramanının ejder­halarla savaşmak için insa­nüstü yeteneklerini kullandı­ğı Beowulf gibi Hıristiyanlık öncesi inanışların tortularıyla dolu metinlerle de ilgilenmeye başladı.

    Dizinin takdiri hak eden kostüm çalışmasından detaylar.

    Usta bir sentezci

    Tolkien’in ilk satın aldığı İs­kandinav eserlerinden biri, o zamanlar yalnız tek bir İn­gilizce çevirisi mevcut olan, William Morris ve İzlandalı akademisyen Eiríkur Magnús­son’un hazırladığı ve ilk kez 1870’te yayımlanan Völsun­ga destanıydı. Destanda yeni­den biçim verilmiş bir kılıç ve “Andvaranaut” olarak bilinen altın bir yüzük vardı. Bu yü­zük, tanrıların susamuru şek­line girdikten sonra yanlışlıkla oğlunu öldürdükleri bir adama ödedikleri fidyenin parçasıydı. Yüzük çalınıyor, sonra lanet­leniyor ve böylece başka bir İskandinav yüzüğü, Odin’in Draupnir’i, kendisini çoğalta­biliyordu. Her iki yüzük de cü­celer tarafından dövülmüştü.

    Bu anlatılarda yüzükler ge­nellikle gücü temsil eden birer metafor olarak kullanılmıştı. Yüzüğü biriyle paylaşmak, bir mülkiyet hakkını paylaşmak de­mekti. Garth’ın belirttiğine gö­re, lordların hizmetkarlarını yü­zükle ödüllendirdiği feodal bir Cermen geleneği de vardı. Tüm yüzükler parmağa takılmak için de yapılmamıştı. Khuri’ye göre, İzlanda destanı Eyrbyggja’da bir kol yüzüğü, tanrılar ve in­sanlar arasında sihirli bir söz­leşme hâline gelmişti.

    Khuri, İskandinav metinle­rinin Tolkien ve çağdaşları için özel bir anlamı olduğunu öne sürüyor. “İskandinav efsane ve mitlerinde öne çıkan kasvetli kahramanlık, hanedan trajedi­si ve kıyamete dair tasavvurlar, özellikle de 1. Dünya Savaşı sı­rasında ve sonrasında impara­torlukların ve krallıkların hızla çöküşe doğru ilerlediği bir dö­nemde, Tolkien ve çağdaşları­nı etkilemişti”. Bu etki, yüzük sembolizminin çok ötesine uza­nıyordu. Uzun beyaz sakalı, ge­niş kenarlı şapkası, asası ve pe­leriniyle Gandalf, bir başka bil­gelik ve bilgi yayıcısı olan Odin’i hatırlatıyordu. Adı, Hobbit’teki cücelerin birçoğu gibi, mitolojik bir şiir olan “Voluspá”daki cüce lakapları listesinden alınmış­tı: Durin, Thorin, Fili, Kili, Oa­kenshield.

    Genç Galadriel Morfydd Clark, Peter Jackson’ın çektiği “The Lord of The Rings” üçlemesinde Cate Blanchett tarafından canlandırılan Galadriel karakterine hayat veriyor.

    Ve bir de Frodo vardı. Khu­ri, “İsmi, Eski Norsça fróðr ve Eski İngilizce Frōda (bilge) ke­limelerinden türetilmişti ve Tolkien bu ismin Eski Frizye dilindeki yazılışını seçmişti” di­ye açıklıyor. “İronik bir şekil­de, Danimarka kralı Fróði, Tol­kien’in mütevazı kahramanının tam zıttıdır, çünkü bir efsanede (Grottasöngr’de anlatılır), aç­gözlülüğü yüzünden, sihirli bir öğütme taşıyla ona bir hazine yapsınlar diye iki dev kadını kö­leleştirdiği yazar. Bazı açılar­dan, Frodo’nun Yüzük’ü elinde tutmaya yönelik büyü kaynaklı dürtüsü, bu açgözlülüğün sönük bir yankısıdır; bu açgözlülük onun durumunda doğuştan ge­len herhangi bir defosundan zi­yade Yüzük’ün gücü tarafından tetiklenir (ve hikayenin çok geç dönemlerine kadar bu büyüye direnebilir)”.

    Garth, Tolkien’in dehası­nın yeterince takdir edilmeyen yönlerinden birinin de “usta bir sentezci” olma becerisi oldu­ğuna inanıyor. “İnsanlar aynı anda hem onun tüm fikirlerini Kuzey mitlerinden aldığını hem de hiçbir etki olmadan hepsini kendisinin bulduğunu düşünü­yor. İşin doğrusu Tolkien, ilham kaynaklarını pek çok yerden toplamıştı”. Garth’ın son kitabı JRR Tolkien’in Dünyaları: Orta Dünya’ya İlham Veren Yerler’de (The Worlds of JRR Tolkien: The Places that Inspired Midd­le-earth) açıklamaya çalıştığı gi­bi, pusulanın dört yönünden de etkiler vardı. Örneğin Doğu’dan Büyük İskender’in Ortaçağ ef­saneleri ve Mısır aşkı kitaba girmişti. Üzerine en az araştır­ma yapılan da Güney’den gelen, Tolkien’in çağında çok baskın olan klasik etkileriydi. Örneğin yazar, Númenor’u şekillendi­rirken Atlantis efsanesi de rol oynamıştı ve Amazon dizisinin kilit unsurlarından biri olan çö­küş öyküsü, Platon’un kibir yü­zünden yıkılan bu deniz impa­ratorluğuyla ilgili hikayesinden yola çıkılarak oluşturulmuştu. Platon’un Devlet’inde de bir yü­zükten, “Gyges’in Yüzüğü”nden bahsedilir ve Tolkien’inki gibi bu yüzük de takana görünmez­lik bahşeder.

    Tolkien’in bir Kelt şifa tan­rısı olan Nodens’e ait bir Ro­ma-Kelt tapınağından haberdar olduğunu kesinlikle biliyoruz. “Cüce Tepesi” olarak adlandırı­lan ve İngiltere’nin Dean Orma­nı’ndaki Lydney Parkı’nda bulu­nan bu tapınak, ilk olarak 1928- 1929 arasında arkeolog Tessa ve Mortimer Wheeler tarafından kazılmıştı. Tolkien’in kendisi de kazıda çalışmış, özellikle bir yüzük hırsızının uğradığı laneti anlatan Latince yazıtları ince­lemişti.

    Hoffman’ın 1876 yılında Wagner’in “Der Ring des Nibelungen” operası için yaptığı set tasarımlarından biri. Operanın, Tolkien’in ilham kaynaklarından olduğu söylense de yazar bunu reddediyor.

    Tolkien’in hayalî evreninin ardındaki saik, kendi geleneğin­de eksik olduğunu düşündüğü şeyleri telafi edebilecek, hay­ranlık duyduğu diğer mitoloji­lerle boy ölçüşebilecek özel bir “İngiliz” mitolojisi yaratmaktı. Kültür yağmacılığıyla ilgili aşırı derecede ihtiyatlı davranılan bir dönemde, onun hikayesi, doğru kullanıldığında diğer kültürler­den ödünç alınan öğelerin, sa­hiplenmek değil, bu anlatıların yeniden ve yeniden anlatılma konusundaki en temel arzuları­nı onurlandırmak anlamına ge­lebileceğini gösteriyordu. Bunu o kadar iyi başarmıştı ki hayalî evreni senaristlerin de dahil ol­duğu diğer yazarlar tarafından yağmalanmak üzere kendi başı­na bir mitoloji hâline gelmişti.

    Bu arada, sıkı Tolkiensever­lerin yüzüklerin kadim sembo­lizmine bir başka anlam katma­nı daha eklediğini de not etmek gerek. Garth’ın dediği gibi, “Bazı hayranların ‘hepsini biraraya getirip, karanlıkta birbirine bağ­lamak’ için Tek Yüzük’ün repli­kalarıyla evlenmeleri şaşırtıcı”.

    24 Ağustos’ta BBC Culture’da Hephzibah Anderson imzasıyla yayımlanan “The surprising ancient roots of The Lord of the Rings” adlı makaleden tercüme edilmiştir. Çev: Deniz Kaynak

  • Bamya: Afrika’da doğdu, dünyaya doldu, şifa oldu

    Etiyopya’da Eritre’nin yüksek platolarından çıkmış bamya. İslâmiyet’in yayılması sırasında doğuda Hindistan’a ulaşıp ekilmeye başlanmış ve “hanım parmağı” olarak adlandırılmış. Osmanlı saray mutfağında bamyanın mevsiminde tazesi, kışın ise kurusu tüketilirdi. Bugün çiçek bamyanın en çok üretildiği yer Amasya. Kuru bamyanın hakkını veren ise Konya.

    Hatminin, pamuğun da dahil olduğu pek kala­balık bir aile olan ebe­gümecigillerdendir kendisi. Av­rupa’da abelmoschus esculentus diye fiyakalı bir isim ile tanın­mış. Arapçada “abū-l misk” (misk’in babası) olmuş. Latince soyadı esculentus, “insan evla­dı yiyebilir” manasında. Ancak biz aile ortamlarında, aramızda ona “hey bamya!” diye sesleni­yoruz. Tutup 10 kişiye sorsak, belki 5’i burun kıvırır bamya­ya “sümüklü şey” diye. Diğer­leri ise ayılır-bayılır. Sümüklü diyenler seçmeyi, pişirmeyi bil­mezler. Onların kaybı tabii… Ta­rih boyunca ortadan kaybolma­dan bugüne eriştiğine bakarsak, kendisine “ömür boyu başarı ödülü” vermemiz gerekirken sümüklü denir mi hiç? Ayıp.

    Botanikçilere sorarsak, bam­ya Etiyopya’da Eritre’nin yüksek platolarından yayılmış. Olası­lıkla Etiyopya’dan Kızıldeniz kıstağından Arabistan’a geçmiş; oradan da 7. yüzyılda Mısır’ı ele geçiren Araplar tarafından Mısır ve Kuzey Afrika’ya, sonra Akde­niz’i çevreleyen coğrafyaya ve doğuda Hindistan’a doğru da­ğıldığı tahmin ediliyor. Victoria Gölü’nden doğup Akdeniz’e doğ­ru yollanan Nil’in “Beyaz Nil” denen ana akağı ve doğusunda kalan Etiyopya çevresinde bam­yanın yaban türleri bulunduğu için, bu bölgede yetiştirilmeye başlanmış olabileceği düşünülü­yor. Bamyanın adına yazılı kay­naklarda ilk defa 1216’da Mısır’a yolu düşen bir Mağribî’nin gezi notlarında rastlıyoruz. Bitkiyi ayrıntılı olarak tanımlamış. Mı­sırlılar tarafından yetiştirildiği­ni, körpe iken toplanıp un ile pi­şirildiğini not düşmüş.

    Avrupa’da abelmoschus esculentus adıyla anılan bamyanın çiçeği.

    MÖ 4000’li yıllarda Bantula­rın kıtanın merkezinden doğu­suna ve güneyine doğru hareket­lenmeleri ile Afrika’nın temel gıda maddelerinden biri olmuş bamya. İslâmiyet’in yayılması sı­rasında doğuda Hindistan’a ula­şıp ekilmeye başlanmış ve “ha­nım parmağı” olarak adlandırıl­mış. Brezilya, Batı Hint Adaları ve Kuzey Amerika’da ekilmeye başlandığı sıralarda diğer yön­de Makao limanından Çin’e de ayak basmış. O taraflarda Ango­la’daki ismi “quilobo”yla tanınan bamyanın İngilizce ismi “okra” ise Nijerya’daki adı “okwuru”dan türetilmiş.

    Bamyanın 1500’lerde köle ti­careti ile güneydeki limanlardan Kuzey Amerika’ya girdiğini de biliyoruz. Köle tüccarları esir al­dıkları etnik grupların yeme-iç­me alışkanlıklarına dikkat etme­yi öğrenmişler. Hıncahınç gemi­lere yükledikleri insancıkların alıştıkları yiyecekleri reddetme olasılıkları düşük tabii. Böyle­ce kargonun sağkalım yüzdesini yükseltiyorlardı.

    Bamya da pirinç de kölele­rin yanlarında getirdikleri to­humlardan türemişti. 1685’te yüksek kaliteli bir pirinç türü­nün tarıma alınması ile birlikte bu ürün plantasyon sahipleri­ne çok para kazandırır oldu ve 1863’te köleliğin kaldırılmasına dek güneyde büyük bir sanayi­ye dönüştü. Bamya hiçbir za­man bu türden yaygın bir tarım ürünü olmadı. Üretimi kölelerin minik bahçelerinden çok öteye gidemedi ama aile sofrası için hep çok önemliydi. Yeni kıtaya geri­de bıraktıkları yemeklerin öz­lemi ile türlü türlü bamyalı ye­mekler yapmaya başladı. Sonra­sında ise bamya, “soul kitchen” denen Afro-Amerikalı mutfa­ğın vazgeçilmez sebzesi oldu. Bunda tabii çok hızlı büyüyen bamyanın tropik ve subtropik iklimlerde son derece verim­li şekilde yetiştirilebilmesinin de rolü var. Sadece sebze olarak değil, bamya tohumlarının kav­rularak özellikle Kuzey-Güney savaşı sırasında kahve niyetine içildiğini de not edelim.

    Lahanacılar Bamyacılar’a karşı Çelebi Mehmet sipahilerin eğitimi için iki alay oluşturmuştu: Lahanacılar ve Bamyacılar. Topkapı Sarayı’ndaki cirit meydanında, bu iki grup arasında Cuma namazı sonrası cirit heyecanı yaşanırdı. Meydanda duran lahana ve bamya başlıklı iki mermer sütun neredeyse 400 yıl süren bu ezeli rekabetin simgeleridir.

    Gelelim bizim coğrafyamı­za… 1402’deki Ankara Savaşı’n­dan sonra Amasya’ya çekilen Çelebi Mehmet sipahilerin eği­timi için iki alay oluşturmuştu: Lahanacılar ve Bamyacılar. Za­man zaman cirit oyununa padi­şahlar da katılırdı. Topkapı Sara­yı’ndaki cirit meydanında, Cuma namazı sonrasında cirit heye­canı yaşanırdı. Meydanda du­ran lahana ve bamya başlıklı iki mermer sütun 2. Mahmut dev­rine dek nerede ise 400 yıl sü­ren bu ezeli rekabetin simgeleri olarak kabul ediliyor. Buradan şunu anlıyoruz ki 15. yüzyılda bamya Anadolu’da yetiştiriliyor ve seviliyordu. Saray mutfakla­rında bamyanın mevsiminde ta­zesi, kışın ise kurusu tüketilirdi. Saraya en çok satın alınan kuru sebze bamya idi. 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı saray mutfağı­na giren bamya 19. yüzyılda da bol miktarda yeniyordu. Kuru bamya Osmanlı sarayına Edirne ve Amasya’dan getirtilirdi. Bam­yacıbaşı tarafından üreticilerin getirdiği bamyanın “en güzidesi” saraya alınır, kalanı da izinle es­nafa satılırdı.

    Çiçek bamya

    Kış için hazırlanan “çiçek bam­ya” körpecik, çiçekleri henüz üzerinde iken her gün sabah toplanıp öğleden sonra hemen ipe dizilerek kurutulan minik bamyalardan yapılır. Herhangi bir nedenle günlük toplama ya­pılmazsa hasat zorlaşır; çünkü çiçeği meyvenin üzerine kapa­nır. Ayrıca hızlı büyüdüğü için bamyanın körpeliği ve dolayısı ile kalitesi azalır. Toplandığı gün pamuklu bir ipe dizilen çiçek­li bamyaların üzerleri ince bir bez ile kapatılarak bir gece bek­letilir ve ertesi gün çiçekler elle ayrılır. Bu işlem esnasında ısı kontrolü çiçekle beraber meyve­nin çürümemesi ve çiçeğin ko­lay ayrılması açısından önem­lidir. 2022’nin Temmuz ayında Amasya-Taşova’nın kuru çiçek bamyasının kilo fiyatı 800-850 TL civarında idi.

    Bugün hâlâ çiçek bamyanın en çok üretildiği yer Bamyacı­lar takımının memleketi Amas­ya’dır. Şehir ekonomisinde çok önemli bir yeri olan kuru bam­yanın hakkını ise onu düğünler­de iki yemek arası geçiş çorbası olarak onurlandıran Konya ver­miştir.

    Kış için hazırlanan “çiçek bamya” körpecik, çiçekleri henüz üzerinde iken her gün sabah toplanıp öğleden sonra hemen ipe dizilerek kurutulan minik bamyalardan yapılır.

    Ülkemizde tarımı yapılan sultani Bamya, kınalı Borno­va bamyası ve tombik Balıkesir bamyası diğer sevilen çeşitler­dir. Konserve olarak da tüketilen bamya yemeği genellikle kıyma­lı, domatesli, yazları ise zeytin­yağlı olarak yapılır. Büyük ama körpe bamyaların kızartması da Ege’de sevilir. Eskilerin bamya dolmasını yapan kaldı mı acaba? Sanmıyorum.

    İrice ama körpe bamyaları hiç ayıklamadan zeytinyağı, li­mon, sarımsak, tuz ve kırmızıbi­ber ile harmanlayıp 15 dk. fırın kâğıdının üzerinde fırınlayın. Bir kâsede yoğurt ve tahini karıştı­rarak bir sos hazırlayın ve bam­yaları buna bana bana yiyin. İşte “bamya sevmem” diyene bamya yediren çok basit bir tarif.

    Bamya şifadır. Mevsiminde tüketmeye bakın.

  • Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları

    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları

    1898’de sadece 5 sayı çıkan mizah dergisi Beberuhi, yurtdışındaki Jön Türk hareketinin çizgi muhalefetini yansıtıyordu. Beberuhi’nin Sultan Abdülhamid’i, çevresini eleştirmesi ve onlarla alay etmesi nedeniyle yurda sokulması yasaklanmış, giren sayıların toplatılması için emirler yayımlanmıştı.

    Büyük kitap toplayıcısı İhsan Sungu’nun dergi­leri arasında çok değerli bir mizah dergisi bulunmak­tadır. 1 Şubat – 1 Teşrinevvel (Ekim) 1898 tarihleri arasında 5 sayı çıkan Beberuhi isimli bu süreli yayın, Cenevre’de siyasi faaliyettte bulunan Jön Türk­lerin çıkardıkları önemli bir dergidir.

    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    Beberuhi Mecmuası başlık sayfası. 1 Şubat 1898 / 1 Ramazan 1315. Ayda bir defa çıkar. Osmanlı gazetesidir. Birinci Sene, Numara: 1. 100 para, 50 santim. Bir yıllık 25 guruş, 5 Frank. Her hükümetin posta yolu makbuldür.
    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları

    “Poste Restante, Plainpala­is, Genève (Suisse)” adresinde yayımlanan bu mizah dergi­si, ömrü kısa olmasına rağmen çok derin bir muhalefet etkisi doğurmuştur. İsmini ortaoyunu kahramanlarından, kısa boylu “altıkulaç Beberuhi”den alan yayında, karikatürlerin tümü Sultan 2. Abdülhamid üzerine ve aleyhinedir. İlk sayının başlı­ğında da 2. Abdülhamid’in bur­nunu çeken Beberuhi görülür.

    “Ayda bir defa çıkar. Os­manlı mizah gazetesidir” alt­başlığını taşıyan yayının 1 yıl­lık fiyatı 25 kuruş / 5 Frank’tır. “Meram” imzasını kullanan karikatürcünün kimliği henüz netleşmemiştir. Turgut Çevi­ker bir tahminde bulunmazken, İsviçre’de Jön Türk Basını ve Türk Siyasal Hayatına Etkile­ri isimli bir çalışma yapan Mu­ammer Göçmen, çizerin Tunalı Hilmi veya Akil Muhtar olabi­leceğini öne sürer.

    “Karabaşın Kara Yazısı” başlıklı giriş yazısı şu şekilde­dir:

    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    “Böyle sersem bir millet ayağımın altında, mahsul-i sayi olan hazineler öbür ayağımın altında bulundukça şu Avrupa hükümetlerini kukla gibi oynatır eğlenirim” (Kuklalar Rusya,
    Fransa, İngiltere, İtalya, Almanya. Arkada para çuvalları: 10.000, 15.000, 100.000 Lirayı Osmani yazılı) (üstte).
    Solda sarıklı “Türk”. Yerde yatanlar Düvel-i Muazzama. Çuvallara takılıp uçan Sultan Abdülhamid. Çuvalların üzerinde 10.000, 15.000, 100.000 yazılı Altta ise “Sersem Millet hâ! … Al!”yazıyor (altta).
    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları

    “Besmeleyle çıktım yola
    Bakamadım sağa sola
    Afv eyleyin arkadaşlar
    Post gidiyordu bir pula…

    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    Girit: Her tarafım yara bere içinde, ıstırab içindeyim. Ah! Halime hiç merhamet eden yok. Abdülhamid: Mırıldanıp durma! Bak sana ne kadar yakışacak. Şu ıstavrozu boynuna tak. Şapkacığın da hazır. İnşallah onu da mübarek elimle başına geçiririm.

    Esselamunaleyküm ey kârî (okur). Artık İstanbul’da barın­manın imkanı kalmadı. Arka­daşlardan Bekri Mustafa ser­tüfek, Hacivat ise serdalkavuk tayin edildiler. Geçen gün bizim kahveye uğradım. Bir de ne gö­reyim: Perde, zerde, tahta-mah­ta, alet-edevat hepsini Yıldız’a çekmişler. Kahveci ‘aman gö­rünme seni arıyorlar’ dedi. Me­ğer bizim toraman serhafiye olmuş! Evimi soyup soğana çe­viren o değil miymiş! Bu sebep­ten İstanbul’da perdemizi kura­cak yer kalmadı. Feleğin sillesi, Hamid’in tekmesi, sansür ve hafiyelerin (sus!) demesi bizi Cenevre’ye kadar attı. Niyetim eskiden beri medâr-ı maişiye­tim olan perdeyi gazeteye tahvil ile İstanbul’da nâzırune olduğu gibi burada da kariye (okuyucu­ya) arz-ı endâm etmektir.

    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    Prens Yorgi. Girit’in altında ezilen Girit Müslümanları. Elinde kırbaç olan kişi Sultan Abdülhamid. Diğer grup, Düvel-i Muazzama.
    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    Abdülhamid, Düvel-i Muazzama ile kellelerden bilardo oynuyor (üstte).

    Beberuhi’yi okuyanların ba­zısı ağlayacak fakat ekserisi gü­lecektir. Gülenler gafiller, ağla­yanlar âkillerdir.

    Ser-muharrrir (Altıparmak) Beberuhi”.

    Karagöz – Hacivat, Bekri Mustafa, Toraman gibi gele­neksel tipler gazetede kulla­nılmış, Abdülhamid ve çevresi alenen topa tutulmuştur. Bebe­ruhi’nin Sultan Abdülhamid’i ve çevresini, ona bağlı hükümet erkanını eleştirmesi ve onlarla alay etmesi nedeniyle yurda so­kulması yasaklanmış, giren sa­yıların toplatılması için emirler yayımlanmıştır. Yabancı posta­lar aracılığı ile yurda sokulma­ması için posta şirketleri uya­rılmıştır. Dışişleri’nin girişim­leri sonucu Beberuhi bir süre yayınını durdurmak zorunda kalmış, ama sonra tekrar ya­yına başlamıştır. Ancak yayın ömrü çok uzun olamayacak ve 5. sayıdan sonra bir daha çık­mayacaktır.

    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    Abdülhamid, Ebulhüda’nın verdiği paraları kovalıyor.
    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    Ebulhüda Abdülhamid’e bilanço gösteriyor. Elindeki kağıtta “Varidat 1.500, hafiye masrafı 10.000” yazıyor. Altta Abdülhamid’in önündeki çuvalda ise “1.500 lira” yazılı.
  • Yazdı-yayımladı-çevirdi-yargılandı-hapis yattı-gazetesi saldırıya uğradı- memleketinden atıldı ama…

    Yazdı-yayımladı-çevirdi-yargılandı-hapis yattı-gazetesi saldırıya uğradı- memleketinden atıldı ama…

    Cumhuriyetin ilk kadın gazetecisi Sabiha Sertel, ömrünü yayıncılığa ve kağıda adadı. Ama ne adamak! Dergiler, gazeteler, ansiklopediler, kitaplar, kitapçıklar, risaleler… Kalemi ve mürekkebi hep işçilerin ve kadınların yanında oldu. Cumhuriyet gazetesi onun için 1937’de “Bolşevik Dudu” diye karalama kampanyası başlatacaktı. Her dönemin aykırı kadınıydı. 10 gazete-dergi ve tarihî hadisede Sabiha Sertel.

    1-BÜYÜK MECMUA – 1919

    24 yaşındaki Türk feminist

    Sabiha Derviş Sertel, doğum adıyla Sabiha Nazmi 1895’te Se­lanik’te doğdu. 1915’te gazeteci ve yayımcı Mehmet Zekeriya Sertel ile evlendi. 1919’da henüz 24 yaşında Zekeriya Sertel’le haftalık çıkar­maya başladıkları Büyük Mecmua, onun profesyonel gazeteciliğinin de ilk ürünüydü. Halide Edip, Falih Rıfkı, Köprülüzade Fuat, Reşat Nuri, Faruk Nafiz, Ömer Seyfettin gibi dönemin aydınlarının yazdığı Büyük Mecmua’da, Sabiha Sertel ilk defa “Türk feminizmi” ifadesini ortaya atan kişi oldu.

    Büyük Mecmua_da Mustafa Kemal Paşa başlıklı bir makale ve fotoğrafı.
    Mustafa Kemal Paşa başlıklı makale.
    Büyük Mecmua_nın  4. Sayısında Sabiha Sertel_in Türk Feminizmi yazısı.
    4. sayıda Sabiha Sertel’in ilk defa “Türk feminizmi” ibaresini kullandığı makale.
    Mahkemede Sabiha Hanım.
    Sabiha Sertel 1930’da mahkemede

    “Sabiha Zekeriya” imzasıyla “Kadınlığa Dair” köşesinde kadın haklarını savunan yazılar yazdı. İlk sayıda yer alan yazısının başlığı “Türk Kadınlığının Terakkisi” idi. Derginin 4 numaralı 27 Mart 1919 tarihli sayısında ise “Türk feminiz­mi” kavramı ilk defa onun yazısıyla somutlaştı.

    Büyük Mecmua 1. Sayı Kapağı
    Büyük Mecmua’nın ilk sayısının kapağı.

    Yazıdaki ifadeler çok çarpıcıydı: “… İstihsali (üretimi) uğrunda ferdi her menfaatten tecerrütle (vaz­geçerek) sırf cemiyet için çalışan, daima aynı fikir, aynı gaye etrafında toplanan bir kadınlık ekseriyeti teşekkül ettiği gün bizde feminizm cereyanı uyanacak ve hayattan al­dığı kanaatlerle azim ve mücahede (gayret) yolunda birçok taraftarlar bulacak, birçok muhaliflerle çarpı­şarak yürüyecektir… Bugünkü bu tevakkuf (bekleme) maatteessüf (ne yazık ki) mahza mefkuresiz­likten (ülküsüzlükten), müşterek heyecanlara ve düşüncelere malik olmamamızdan ileri geliyor. Bu cereyan uyan­dıktan sonra bizde ne şekilde tecelli edebi­lir?.. Bu, ilmin halledeceği bir meseleden ziyade zamanın ve ihtiyacın halledeceği bir meseledir”.

    Gazi Mus­tafa Kemal Paşa ve Millî Mücadele tarafında yer alan ve sürekli sansüre uğrayan Büyük Mecmua, 1919’da sadece 17 sayı çıkabildi. İstanbul’un işgal edilmesi üzerine Sabiha Sertel, eşi Zekeriya Sertel ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne gidecek ve Columbia Üniversitesi’nde sosyolo­ji eğitimi alacaktı.

    2-RESİMLİ AY – 1924

    Yeni ülkenin kaliteli magazini

    1923’te Türki­ye’ye dönen Sertel’ler 1924’ün yılının 1 Şubat’ın­da Resimli Ay’ı yayımlamaya başladı. 1924- 1931 arası yayın hayatını sürdüre­cek renkli, resimli kapaklı güncel aktüalite ve edebiyat dergisi Resimli Ay halk tarafından öyle yoğun bir ilgiye mazhar olacaktı ki dergi ikinci ve üçüncü baskıya girecekti. Derginin yayın kadrosunda Sertel’lerin yanı sıra Mehmet Rauf, İbn-ül Refik, Ahmet Nuri, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Hakkı Sûha, Ercüment Ekrem, Hıfzı Tevfik, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Mah­mut Yesari, Yakup Kadri, Cevat Şakir Kabaağaçlı vardı.

    Resimli Ay Dergisi 2. Sayı Kapağı.
    Derginin 2. sayısının kapağı.
    Resimli Ay Dergisi 1. Sayı Kapağı.
    Resimli Ay dergisinin ilk sayısının kapağı

    Kadın hakları ve işçi hakları konularını “Cici Anne” köşesinde ele alan Sabiha Sertel, cumhuriyete doğan derginin amacını “Roman Gibi” adlı otobiyografisinde şöyle açıklayacaktı: “Resimli Ay basın hayatına halkın kültür seviyesini yükseltmek amacıyla atılmıştır. O vakit yüzde 80’i okuma yazma bilmeyen memleketimizde yarım bir eğitimle kalmış, aydınlar tarafından ihmal edilmiş olan bu kesimi aydınlatmak, onlara demokra­sinin ne olduğunu anlatmak ilk hedefti. Bundan başka Resimli Ay, millî kurtuluş sa­vaşından sonra ku­rulması tasarlanan ‘Yeni Türkiye’de sosyal problem­leri ele almak; saltanat devrinin cumhuriyete miras bıraktığı ekonomik, sosyal, kültürel bozuklukları su üstüne çıkarmak; bunlara çare aramak amacıyla ortaya çıkmıştı. Davaların akade­mik, teorik bakımdan incelenmesini değil, bu teorileri halkın anlayabile­ceği bir dille halkın önüne sermeyi hedef tutmuştu. Bir bakıma Resimli Ay bir magazindi. Fakat halkın kültür seviyesini yükseltmeye yarayacak bir magazin”.

    Resimli Ay halktan yoğun ilgi gördü. Bunun üzerine “Resimli Ay Limited Şirketi” ve “Resimli Ay Matbaası” kuruldu ve Resimli Hafta, Resimli Perşembe, Resimli Yıl ve çocuklara yönelik aylık Resimli Mecmua yayımlandı.

    Resimli Ay_da Bugünkü Türk Kadınları Başlıklı sayfa. Sağda Bedia Muvahit Hanım solda Münire Hanım.
    “Türk Kadınları” başlıklı sayfada, sağda Bedia Muvahhit Hanım, solda Münire Hanım.

    3-SEVİMLİ AY – 1925

    İsim değişikliğiyle devam…

    Takrir-i Sükûn yasası çıktık­tan sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla İstanbul’da ve Anado­lu’da yayımlanan birçok gazete kapatılır. Bu dalgadan Resimli Ay da nasibini alacaktır.

    Resimli ay_ın yargılandığı belge. “Memleketin ilmi bir müesse-i askeriyesinin haysiyet ve şerefi manevisini.... diye devam ediyor.
    Resimli Ay’a dava açılması ve kapatılmasına dair resmî belge: “Memleketin ilmi bir müessese-i askeriyesinin haysiyet ve şerefi manevisini…”
    Sevimli Ay_ın 2. Sayısında Sabiha Sertel_İn Kanun-u Medeni Karşısında Türk Kadını yazısı.
    Sevimli Ay’ın 2. sayısında
    Sabiha Sertel’in “Kanun-u
    Medeni Karşısında Türk
    Kadını” yazısı.
    Resimli Ay 1925 yılı 3 Numaralı Sayısı. Safaeddin Rıza imzalı Mektep Mi Kışla Mı makalesi.
    Derginin kapatılmasına yola
    açan 3. sayıda, Safaeddin
    Rıza imzalı “Mekteb mi Kışla
    mı?” yazısı.
    Sevimli Ay_ın 2. Sayısı_nın ön ve arka kapağı.
    Sevimli Ay’ın 2. sayısının ön ve arka kapağı.

    Resimli Ay ilk defa burada yayımlanan belgede görüldüğü üzere 1925’in Nisan ayında çıkan 3. sayısında Safaeddin Rıza imzalı “Mekteb mi, Kışla mı?” yazısı dolayısıyla İstiklal Mahkemesi’nde yargılanır. 24 Mayıs 1925 tarihli kararname belgesinde, derginin yayıncısının ve yazarın Takrir-i Sükûn Kanunu’na tevkifan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmasının nedeni şöyle açıklanır: “Memleke­tin ilmi bir müesse-i askeriyesinin haysiyet ve şerefi manevisini muhil olmağla beraber talebenin efkarını teşviş etmek ve mektebin usul ve nizamatına isyankar bir ruh vermek gaye ve maksatlarını istihdaf ettiği görülmüş olduğun­dan…” (Resimli Ay’ın kapatılması konu­sundaki literatüre girmiş yanlış bir bilgiyi düzeltelim: Derginin 1925’te Cevat Şakir Kabaağaç­lı’nın “Asker Kaçakları Nasıl Asılır?” başlıklı yazıdan dolayı kapatıldığı ve Zekeriya Sertel’in bu yazı dolayısıyla Sinop’a sürgün edildiği bilgisi yanlıştır ve somut verilere dayanmamak­tadır).

    Zekeriya Sertel, İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp Sinop’a sürgün edildikten son­ra, yayıncı koltuğuna Sabiha Sertel geçer: Kapatılan derginin yayın hayatına devam etmesi için derginin is­mini Sevimli Ay olarak değiştirir. Sevim, aynı zamanda Sertel’lerin 1917’de doğan ilk ço­cuklarının da ismidir.

    14 sayı çıkacak Sevimli Ay’ın ikinci sayısının kapak ya­zısında da Sabiha Sertel’in imzası bulunur. Yazının başlığı: “Kanun-u Medeni Karşısında Türk Kadını”­dır. Zekeriya Sertel’in sürgünden dönmesiyle Sevimli Ay dergisi tekrar Resimli Ay ismiyle çıkmaya ve yayın faaliyetine devam eder.

    4-RESİMLİ AY YAYINLARI – 1926

    Gebeliği önlemek mi? Olamaz!

    Zekeriya ve Sabiha Sertel’in sahibi olduğu Resimli Ay Mat­baası’nda “On Kuruşa Bir Kitap” serisi adında ucuz ama kıymetli cep kitapları yayımlanmaya başlanır. İlki 1926’da çıkan bu kitaplar, dinî, öğretici, ahlaki ve gündelik bilgiler verenlerin yanısıra maceracı ve bi­reyselliğin ön plana çıktığı fantastik kitaplar da basmaya başlar.

    Gebe Kalmamak İçin Kitabı
    Gebe Kalmamak İçin kitabının kapağı.

    Bu seride şu kitaplar yayımlanır: Ahiret Var mıdır?, Aya Seyahat, Bin Bir Gece Masalları, Cüceler Memleketinde, Din Nasıl Doğ­muştur?, Din Nedir?, Din Niçin Ölüyor?, Doğacak Çocuğunuzun Ne Olmasını İsterdiniz: Kız mı? Oğlan mı?, Dünyanın Büyük Dinleri, Gebe Kalmamak İçin Ne Yapmalı?, Her Evli Erkek Neler Bilmelidir?, Her Evli Kadın Neler Bilmelidir?, Her Genç Kız Neler Bilmelidir?, Her Genç Neler Bilmelidir?, Herkes Neler Bilmelidir?, Kız mı Oğlan mı? Doğacak Çocuğu­nuzun Ne Olmasını İstersiniz?, Niçin Rüya Görürüz?, Robenson Kruzoe, Rüyanın Mahiyet-i Tabiiyesi.

    Ayşe Banu Karadağ, Eshabil Bozkurt ve Nilüfer Alimen’in kale­me aldıkları “Çeviri ve Yönlendir­me: Sabiha ve Zekeriya Sertel’in Çeviri Çocuk Edebiyatı Eserleri” makalesinde bu kitap serisinin metodolojisi şöyle değerlendirilir: “Serteller’in yayıncılık politikası cumhuriyet döneminde daha da artan modernleşme ve Batılılaşma hareketiyle paralel olmakla birlikte, çeviri eserleriyle oluşturdukları kültür repertuvarının merkezine ABD’yı koydukları vurgulanmıştır. Tanzimat dönemindeki Batılılaşma hareketinde Batı algısının Avrupa, özellikle de Fransa ekseninde şekil­lendiğini gözönünde bulunduracak olursak, Serteller’in, dönemin diğer çevirmenlerinin aksine, Ameri­kan kültürü, edebiyatı ve eğitim sistemini referans almış olmaları ilgi çekmektedir. Bu seride dinî, öğretici, ahlaki ve gündelik bilgi­lerin verildiği kitapların yanısıra; Robenson Kruzoe de dahil olmak üzere, Vatansız Adam, Aya Seyahat ve Cüceler Memleketinde gibi bireyselliğin ön plana çıktığı fantas­tik içerikli gezi maceralarının bulun­duğu tespit edilmiş; Serteller’in bu ‘hayal gücünü zorlayan metinlerle zihinlerde yeni açılımlar sağlama­ya’ çalıştığı öne sürülmüştür”.

    Gebe Kalmamak İçin Kitabının içinden bir sayfada, dönemin kadın prezervatifi pissar reklamı.
    Gebe Kalmamak İçin kitabının içinden bir sayfada, dönemin kadın prezervatifi pissar reklamı.

    Mart 1927’de Gebe Kalmamak İçin başlıklı 60 sayfalık dördüncü cep kitabı yayımlanır. Bu kitabın hikayesini, Emin Nedret İşli NTV Ta­rih’in Şubat 2010 sayısında anlatır: “Kitap basıldığı sırada, İsmet Paşa (İnönü) hükümeti işbaşındadır ve Takrir-i Sükun Kanunu dolayısıyla gazete ve dergiler baskı altındadır. Gebe Kalmamak İçin hemen yetki­lilerin dikkatini çeker. Müddeiumu­milik (Savcılık) dava açar. Sevimli Ay Matbaası mesul müdürü Ahmed Hakkı, matbaa müdürü İbrahim Refik ve idare müdüru Sedad Bey­lerin, gizli görülen duruşmalarında mahkumiyet kararı çıkar. Kitapçık toplatılır”.

    5-ÇOCUK ANSİKLOPEDİSİ – 1927/28

    Küçüklere yönelik ilk yayın

    İhap Hulusi çizim Kapak Çocuk Ansiklopedisi.
    Çocuk Ansiklopedisi’nin İhap Hulusi tarafından çizilen kapağı

    Türkiye’deki ilk çocuk ansik­lopedisi 1927-1928 arasında Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve Faik Sabri Duran tarafından çıkarılır. Çocuk Ansiklopedisi ismiyle 4 cilt olarak hazırlanan 1.518 sayfalık bu yayın, o zamana dek özellikle çocuklar için hazır­lanmış kapsamlı eserdi. Coğrafya, tarih, edebiyat konuları, renkli kapaklı ve resimli sayfalarla çocuklara cazip gelecek şekilde tasarlanmıştı. Çocuk Ansiklope­disi’nin renkli, hoş kapaklarında dönemin usta grafikçisi İhap Hulusi’nin imzası vardı.

    6-‘SAVULUN GELİYORUM’ MAKALESİ – 1929

    Yargılanan ilk kadın gazeteci

    Resimli Ay_ın Savulun Geliyorum yazısına dava açılması sonrası çıkardığı derginin kapağı.
    Resimli Ay’da Sabiha Sertel’in “Savulun Geliyorum” yazısı ve bu yazıya dava açılması sonrası çıkan derginin kapağı.
    Resimli Ay_da Sabiha Sertel_İn Savulun Geliyorum yazısı.

    Sabiha Sertel’e göre Resimli Ay’ın yayın hayatı iki döneme ayrılır. Derginin 1924-1928 arasında yayımlanan eski harfli Türkçe sayılarında demokrasiyi kurmak ve toplumsal problemleri ele almak ön plandayken; 1928’den itibaren Latin karakterleriyle yayımlanan sayılarda Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Suat Derviş, Sadi Ertem gibi yazarlarla edebiyat ve siyaset öne çıkar. Dergi­nin Harf Devrimi sonrası Türkçe sayılarında yazar kadrosuna katılan Nâzım Hikmet, Haziran ve Temmuz 1929 sayılarında “Putları Yıkıyoruz” başlığı altında Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan iki yazı kaleme alır. Edebiyat dünyasında etkisi uzun yıllar sürecek bir eski-ye­ni kavgasının da fitili ateşlenmiş olur.

    Sabiha Sertel’in 1929’da Resimli Ay’ın 10. sayısında yayımladığı “Savulun Geliyorum” başlıklı yazısı “Türklüğü tahkir mahiyetinde” görülür ve kendisi, derginin sorumlu müdürü Behçet Bey’le birlikte mahkemeye sevkedilir. Sabiha Hanım neşriyat yüzünden mahkemeye sevkedilen ilk Türk kadın gazeteci olur.

    Sabiha Sertel_İn Resimli Ay_da Muhakemede Kaybettik Davamızı Kaybetmedik yazısı.
    Sabiha Sertel’in Resimli Ay’daki “Muhakemede Kaybettik Davamızı Kaybetmedik” yazısı.
    Sabiha Hanım ve Resimli Ay_a açılan davanın karar metni.
    Dergiye açılan davanın karar metni.

    Resimli Ay Limited Şirke­ti’nin diğer ortakları, sol görüşlü yazılardan duydukları rahatsızlığı dile getirip Nâzım Hikmet’in yazar kadrosundan çıkarılmasını ister. Serteller’in bunu reddetmesi üzerine 1924’te başlayan uzun Resimli Ay serüveni 1931’de sona erer.

    7-ÇİTRA ROY İLE BABASI – 1936

    Roman ve Nâzım Hikmet etkisi

    Sabiha Sertel’in yazdığı tek ro­man, 1936’da Tan Matbaası’ında basılan Çitra Roy ile Babası’dır. Toplumcu-gerçekçi bir anlayışla yazdığı romanın önsözünde Sabiha Sertel şöyle der: “Çitra Roy ile Babası, Hindistan’ın içtimaî hayatını gösteren bir roman değildir. Bu romanın tezi, Hindistan’ın İngiliz emperyalizmine karşı duyduğu isyanları ve kay­naşmalarını göster­mektir. Hindistan’ın içtimai hayatına uymayacak bazı münferit hataların olması pek müm­kündür. Hindistan’da yaşamadıkça mahallî renkleri vermeye imkan yoktur. Fakat hâdiseler hayatın içinden, hakikîvak’alar­dan, reel hareketlerden alındığı için, bu romanda kaynayan Hindistan’ı görmek mümkündür”.

    Çitra Roy ile Babası Kitabının Kapağı
    Çitra Roy ile Babası kitabının kapağı.

    Mehmed Halil Sağlam ve Hasan Tarhan, “Sabiha Sertel’in Çitra Roy ile Babası romanında ‘Benerci Ken­dini Niçin Öldürdü?’ Şiirinin Etkisi” başlıklı çalışmasında, yazarın bu ilk romanında Nâzım Hikmet etkisinin izini sürer: “… ortak tema, emper­yalist İngilizlere karşı Hindistan’da başlatılan bağımsızlık mücade­lesidir. Eserlerdeki ortak temanın dışında anlatılarda üslup benzerliği de görülmektedir”.

    Murat Belge de “Nâzım Hikmet ve Sabiha Sertel’den Hint Masalları” başlıklı makalesinde şöyle yazar: “…Çitra Roy ile Babası, adının düşündürdüğü gibi Hindistan üstüne ve gerek temaları, gerekse bakış açısıyla Nâzım Hikmet’in Benerci’si­ne çok benziyor. Çıkış noktasının, esin kaynağının o olduğu söylene­bilir. Üslubunda da belirgin Nâzım Hikmet etkileri görülüyor: ‘- sen söylemesen, ben söylemesem, Sita söylemese, bu milyonla halk haki­kati ne zaman öğrenir?’ sözlerinin kaynağı yeterince açık. Gene bunun gibi tren takırtısından anlam çıkar­ması: ‘… tekerlekler raylara, raylar vagonlara dert yanıyorlar: Yine mi bu iş? Yine mi bu iş’ kısmı, çok daha acemi olmakla birlikte Nâzım’ın ‘Meh-met-çik’- ‘mehmet’li’ dizesinin yankısı gibi. ‘Sefaleti eritenlerin sözü’gibi bir söz, ‘Güneşi İçenlerin Türküsü’ üslubuna çok yakın. ‘Çitra Roy iki yanındaki iki dağ gibi yükse­len kitapların arasına başını sokmuş, kâinatın, beşerin tekâmülünü idare eden kanunların sırrını arıyor’ cümle­si de Nâzım’ın burnundan düşmüş olabilir. ‘Bingal’in ıssız ormanlarında, şehrin gözünden uzak beş adam. Bu kavganın beş adamı konuşuyor, ha­zırlıyor, hazırlanıyor’ cümlesi de çok tanıdık ve romandan çok Nâzım’vari ‘deklamasyon’ yapan şiire yakın”.

    8-PROJEKTÖR DERGİSİ – 1936

    İlk sayıda kapatılan ‘Yağlı Paçavra’

    1936’nın Mart ayında tek sayı çıkan Projektör der­gisi, yayımından çok kısa süre sonra muzır içeriği gerekçesiyle hızla toplatılır ve kapatılır. Sabiha Sertel’in çıkardığı ve yazıların­da Sabiha Zekeriya ismini kullandığı Projektör, ilk ve son sayısında okurlarına şu sözlerle seslenmiştir: “Memleketimizde Resimli Ay ve Resimli Perşembe ile başlayan popüler neşriyat, 10 senelik hayatı içinde eğitici olmak mahiyetinden çıkmış, çıplak bacak ve güzel kadın neşreden dejenere bir mahiyet almıştır (…) Fakat şurasını da kabul etmek lazım ki, mektep nasıl bir ticaret vasıtası değilse, gazete ve mecmua da hangi cemiyette olursa olsun, manifatura mağazası gibi bir ticaret vasıtası olmamalıdır (…) Projektör, işte bu karan­lık alemde yaşayanlara, elindeki mumun ışığı kadar ışık vermek istiyor”.

    23 Ekim 1937 Cumhuriyet Gazetesi Sabiha Sertel için Bolşevik Dudu diyeyazacaktı.
    23 Ekim 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinin baş sayfasında, Projektör dergisini hedef alan haber ve içsayfada Sabiha Sertel için “Bolşevik Dudu” tabirinin kullanıldığı yazı.
    23 Ekim 1937 Cumhuriyet Gazetesi ilk sayfa.
    Projektör Dergisi Kapağı
    Projektör dergisinin 1936 Mart sayısının kapağı.

    Derginin kapağında, Sabiha Zekeriya’nın yazdığı “Saylav Bayanlar Niçin Susuyorsunuz?” ve “Millî Edebiyat Yok, Sınıf Edebiyatı Vardır” yazılarının anonsu ilgi çekicidir. Toplatılan derginin yayımı da Bakanlar Kurulu’nun 16 Mart 1936 tarihli kararıyla durdurulur. Projektör ve Sabiha Sertel, o dönem Cumhuriyet gazetesinin de hedefindedir. Derginin kapatılmasından 1 yıl sonra Cumhuriyet gazetesi, 22 Ekim 1937 tarihli nüshasında ilk sayfadan Projektör’ü konu eder. “Bir Vesika Daha” başlığıyla yayımlanan yazıda Sabiha Sertel için şu ifadeler kullanılır: “Şu Sabiha Zekeriya dedikleri kadın­cağız, geçen sene Projektör adlı bir mecmua çıkarmıştı. Kapağın­dan en son sahifesine kadar, her satırında memlekete Bolşevizm kundağını sokmak isteyen bu yağlı paçavrayı hükümet çöp tenekesine attı, yani mecmuayı kapattı”. Yazının son satırların­da Sabiha Sertel ve Tan Matbaası hedef gösterilir: “Kaldı ki bu mecmua, Bolşevik Dudu’nun Türk efkârı umumiyesine sal­mağa çalıştığı mikrobların binde biri dahi değildir. Birkaç tomar vesika bu mahlukun Türk vatanına hıyanetini isbat etmek için, yanıbaşımızda mü­heyya duruyor. Bu tomarı dolduran paçavralardan büyük bir kısmı da Tan ga­zetesinin koleksiyonundan başka bir şey değildir”.

    9-TAN MATBAASI VE YAYINLARI – 1938

    Bir öncü: Cep kitapları serisi

    1 Ağustos 1936’da Zekeriya Sertel, Halil Lütfü Dördüncü, Ahmet Emin Yalman ve kardeşi Rıfat Yalman ortaklığıyla Tan gazetesi satın alınır. Sabiha Sertel Tan’da “Görüşler” köşesinde ya­zar. Sertel’ler Tan Matbaası’nda da çeşitli kitaplar basar, ancak bunlar içinde 1938’de yayımlan­maya başlanan “Cep Kitapları Serisi” kültür tarihimiz içinde bir öncü olur. Sertel’ler Çe­hov’dan Irving’e, Maupassant’tan Zoşçenko’ya döneminin en büyük romancılarını çok iyi çevirilerle Türkçeye kazandırır; ayrıca Ha­likarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Ka­baağaçlı) gibi yerli yazarların kısa öykülerine de bu seride yer verir. 10 kuruşa satılan 64 sayfalık bu küçümen “Cep Kitapları Serisi”, Serteller’in cumhuriyetin ilk yıl­larında Resimli Ay Matbaası’nda eski harfli Türkçe bastıkları “On Kuruşa Bir Kitap” serisinin devamı niteliğindedir ve kültür hayatına yeni bir soluk getirir.

    IMG-0691
    Kültür hayatına yeni bir soluk getiren “Cep Kitapları Serisi”nden…

    10-TAN GAZETESİ BASKINI – 1945

    Linç girişimi ve faillerin değil mağdurların tutuklanması!

    Sabiha Sertel’in 1936’da eşiyle birlikte ortak olduğu Tan gazetesi, özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında faşizm karşıtı çizgisiyle büyük ilgi gördü. Sertel, 3 Eylül 1945’te yayımlanan “Muvafakatin Feryadı” başlıklı yazısı nedeniyle tutuklanacaktır.

    tan_gazetesi_baskini_4aralik1945
    1 Aralık 1945’te tek sayı çıkabilen Görüşler dergisi bomba etkisi yapar. İlk baskısı hemen tükenen derginin aynı gün içerisinde ikinci baskısı yapılır. Dergi, hükümeti çok rahatsız etmiş, Tan gazetesi baskınına giden yolu açmıştı.
    Tek sayı çıkabilen Görüşler Dergisinin Kapak Sayfası.

    Sabiha Sertel’in 1 Aralık 1945’te yine tek sayı çıkabilen Görüşler der­gisini yayımlaması da bomba etkisi yapar. İlk baskısı hemen tükenen derginin aynı gün içerisinde ikinci baskısı yapılır. Dergi, hükümeti çok rahatsız eder. Tanin gazetesinin 3 Aralık 1945 tarihli sayısında, CHP milletvekili ve gazetenin başyazarı Hüseyin Cahit Yalçın, Sabiha Ser­tel’in Görüşler dergisindeki “Zincirli Hürriyet” başlıklı makalesini ko­münist içeriğe sahip olmakla itham eder. Dergiyi hedef gösteren Yalçın, kaleme aldığı (imzasız yazı) “Kalkın Ey Ehli Vatan” başlıklı makaleyle Tan gazetesine yönelik saldırının fitilini ateşler. Cumhuriyet gazetesinde 4 Aralık’ta yayımlanan “Bizim Yol­daşlar Nihayet Maskelerini Attılar” başlıklı haber ile de Sertel’ler açıkça hedefe konur.

    “Tan gazetesi olayı” ya da “Tan gazetesi baskını” olarak bilinen 4 Aralık 1945 tarihindeki hadisede, Tan matbaası kalabalık bir grup ta­rafından saldırıya uğrar. Çok sayıda Turancı üniversite öğrencisinden oluşan grup, önce İstanbul Üniversi­tesi’nin Beyazıt’taki ana kapısı önünde toplanır. Buradan hareket eden grup, önce Vatan gazetesine yürümek ister. Ancak Muharrem Er­gin’in “Arkadaşlar, Vatan gazetesi bizim için asıl tehlike değildir. Biz, Tan gazetesini protesto etmek için toplandık, Tan’a doğru yürüye­lim!” uyarısıyla buraya yönelir. “Komünistlere ölüm!”, “Kahrolsun Komünizm”, “Kahrolsun Serteller”, “Yaşasın İnönü”, “Ne Faşistiz, Ne Komünist”, “Millet Demokrattır”, “Bundan Fazla Hürriyet mi İstiyor­sunuz?” sloganlarıyla harekete geçen kalabalık, Tan gazetesinin yönetim bölümüyle matbaayı tahrip edip yağmalar. Böylece Tan gazetesi, Görüşler dergisi ve aynı matbaadan basılan diğer bazı yayın organlarının yayın hayatı sona erer.

    Linç girişimine maruz kalan Serteller, bu saldırıdan da sorumlu tutulur! 3 ay tutuklu kaldıktan son­ra beraat ederler. Ancak 1951’de ülkeyi terketmek zorunda kalırlar.

    Akşam Gazetesi 5 Aralık 1945 tarihli sayısında Tan Baskını_nı böyle görmüştü.
    4 ve 5 Aralık 1945 tarihli Akşam gazetesinde, Tan gazetesi baskını “gayet sempatik” şekilde verilmişti.
    Akşam Gazetesi 4 Aralık 1945 tarihli sayısında Tan Baskını_nı böyle görmüştü.

    Sabiha Sertel sürgün yıllarını Paris, Viyana, Budapeşte, Moskova ve Bakü’de geçirir. Bu dönemde Türkiye Komünist Partisi’nin yurt­dışı faaliyetlerinde önemli görevler üstlenir. Son yıllarında Türkiye’ye dönme talebi reddedilir. 1968’de Bakü’de vefat eder.

    1951’de, bir daha dönemeyeceği ülkesinden giderken:

    “Uçak havalandı. Yuvarlak pencereden İstanbul’u seyredi­yorum… Aşağıda Yeşilköy, cami minareleri, evleri, birer birer benden uzaklaşıyor. Yeşil ağaçların tepelerini görüyorum. Bu­lutların arasına giriyorum. Artık hiçbir şey görünmüyor. Başımı uçağın koltuğuna dayadım. Gözlerimi kapattım. Savaş dolu bir hayatı arkamda bırakıyordum. Uğruna bu kadar fedakarlık yaptığım halkımın, en güç günlerinde onların davasını savun­mak hürriyetinden yoksundum. İçim sızladı. Gözlerimden akan yaşların sıcaklığını dudaklarımda duydum”.

  • Gazete ve gazetecilik: Kökeninde ‘yandaşlık’ var, o kadar da kızmamak lazım!

    Çin’de 2.000 yıl önce yayımlanan gazeteler bakınca, deseniz ki “bunlar ne biçim gazete kardeşim; spor sayfası yok, magazin yok, bulmaca yok, at yarışı yok” ona bir şey diyemem. Daha çok resmî gazete kılıklı ama saraydan da haberler veren birer yandaş basın görünümündeler. E zaten 1556’da Venedik’teki yayımlanan Notizie Scritte da gayet hükümetin borazanı. Yani şimdi düşünürsek, gazeteciliğin kökeninde yandaşlık var; o kadar da kızmamak lazım şimdilerde kimseye.

    Dilimizde başta Arapça ile Farsça olmak üzere birçok dilden ödünç al­dığımız nice sözcük var (veyâ­hut: Lisanımızda evvela Arapça ve Farsça, hayli lisandan sirâyet etmiş mebzul kelime mevcut). Bu elbette büyük zenginlik. Hat­ta bunun bir zayıflık olduğunu düşünenlere göre İngilizce diye bir dil bile yok; zira İngilizceden Almanca ve Latince/Fransızca kökenli kelimeleri çıkarınca, bı­rak geriye bir şey kalmasını üste borçlu bile çıkıyorlar.

    Her neyse. Gazete de yi­ne başka dilden, İtalyancadan ödünç aldığımız bir kelime. An­lamı ise aklımda kaldığı kada­rıyla 10 kuruşa tekabül eden bir madeni para. 1556’dan itibaren Venedik’te yayımlanan Notizie Scritte, hediyesi bir “Gazzetta”­ya satılıyormuş; sonra zaman­la fiyatı gazete kavramının adı olmuş, herkes bu yeni mecra­ya “Gazzetta” demeye başlamış. Esasen 10 kuruş demek (Ku­ruş da Almancadan bu arada; Euro’ya geçmeden önce Avus­turyalılar hâlâ kullanıyordu Şi­lin’in yüzde biri olarak. Kuruşu Nemçe’den, lirayı İtalyandan al­mışız yani. Kültürel incelemeler çalışıyor olsam, bunun üzerine en az 20 sayfa çok anlamlı gibi görünen çıkarımlarla dolu ma­kale yazardım, neyse ki değilim). Tabii enteresan tarafı, Notizie Scritte elle yazılıp çoğaltılıyor. Halbuki Gutenberg matbaayı kuralı 100 yıl olmuş, Venedik’te de onlarca matbaa var ama ne­den bilmem abiler elle çoğaltma­yı tercih ediyor. Matbaayı aynı zamanda gazete de basmak için kullanmak yine Almanlara kıs­met oluyor.

    Tabii burada yine bir Avru­pamerkezcilik yok değil. Zira mesela Çin’de galiba Han Ha­nedanlığı döneminde gazete ya­yımlandığına dair bilgiler var. E hanedan da milattan önce 2. yüzyıldan milattan sonra 3. yüz­yıla kadar sürmüş; diyelim ki ga­zete icat oldu hanedan dağıldı, yine nereden baksanız 3. yüzyıl diyebiliriz gazetenin icadına. Ha o tevatür derseniz, aklımda kal­dığı kadarıyla Tang Hanedanlığı döneminde 7. yüzyıldan kalma gazete kupürleri bile var. Ha der­seniz ki “Bunlar ne biçim gazete kardeşim; spor sayfası yok, ma­gazin yok, bulmaca yok, at yarışı yok” ona bir şey diyemem. Daha çok resmî gazete kılıklı ama sa­raydan da haberler veren birer yandaş basın görünümündeler. E zaten Venedik’teki Notizie Sc­ritte da gayet hükümetin bora­zanı. Yani şimdi düşünürsek, ga­zeteciliğin kökeninde yandaşlık var; o kadar da kızmamak lazım şimdilerde kimseye.

    İlk özgür ve bağımsız gaze­tecilikse, gazetelerin ucuzlaya­rak halkın da müşteri olmasıy­la doğuyor. Baskı teknolojisinin gelişmesiyle gazeteler gerçekten çok ucuza satılabilir hâle gelince, gazeteci milletinin de herhalde en azından bir kısmı saray ko­damanlarının goy­goyunu yapmaktan kurtulup halk için gazetecilik yapmaya başlıyor ve 19. yüz­yılla beraber aslında bugün bildiğimiz (?) an­lamda gazeteciliğin de te­melleri atılıyor.

    Tabii halk okuyor diye tüm gazeteler birdenbire halkın çı­karlarını ön plana alan, halk için çalışan mekanizmalara dönüş­müyor. Bilakis, ilk başta ortaya “sarı basın” çıkıyor, sansasyon gazeteciliği falan zirve yapıyor. Yani bir de 19. yüzyıl; neticede “Wisconsin’de dört ayaklı ço­cuk doğdu, kıyamet kopacak!”, “Michigan Gölü’nde 10 trilyon Dolarlık gaz bulundu!” ya da “New York-Los Angeles arasını 1 günde geçecek atlar yakında piyasada!” diye haber yapsanız kim ne diyebilir? E onlar da bol bol yapıyorlar. Halbuki telefon falan yaygınlaştıktan sonra, atı­yorum 20. yüzyılın sonunda fa­lan, yapabilir misiniz böyle saç­ma bir haber? Evet, şaşırtmalı soru; elbette yapabilirsiniz. Az biraz yakın tarihimize girer; Tan gazetesi tam da Kurban Bay­ramı’ndan önceki sayısında ilk sayfadan vermişti “Sakallı Bebek Panik Yarattı!” (1987) haberini. Tabii böyle bir durumda gazete­ciden haber kaynağını açıklama­sını özellikle istemiyoruz, zira bu sefer de genel ahlaka mugayır bir durum ortaya çıkar.

    Tabii gazeteler halka inince bir anda gerçek güçleri de ortaya çıkıyor, kamuoyunu yönlendir­mek için en etkili araç oluve­riyor. Ancak ne kadar partizan olurlarsa olsunlar, eğer hayat­ta kalmak istiyorlarsa sırf goy­goydan ibaret parti bültenleri değil, okunmaya değer yorum, haber ve eğlence de sunmaları gerekiyor. Alanlarda uzmanlaş­malar başlıyor; magazin, spor, kültür-sanat servisleri falan açı­lıyor. Allah için yelpazenin hem sağında hem solunda hem ba­ğımsız hem de saygın ve yazdık­ları hayli ciddiye alınan yayın or­ganları ortaya çıkıyor.

    Bugünlerde “internet gazete­leri öldürdü” lafını sıkça duysak da bu gazeteler esasen güçlerin­den pek bir şey kaybetmeden varlıklarını sürdürüyor. Hatta bilakis internet sayesinde çok daha önemli işlere bile imza atı­yorlar. Hem gazetelerin gazete olarak çıktığı yerlerde tirajları da öyle fazla düşmüş değil. Ja­ponya’da Komünist Parti’nin ga­zetesi bile her gün 1 milyondan fazla, ülkenin en büyük gazetesi Yomiuri Shimbun ise 8 milyon falan satıyor. Hadi o Japonlara has desek; Almanya’da her gün 25 milyona yakın gazete satılı­yor, ABD’de hâlâ 1.500’e yakın günlük gazete yayımlanıyor. Ha­ni pek de öyle ölmüş gibi görün­müyor.

    Aslında dolayısıyla gazetele­rin internet sonrasında daha da nitelikli olmasını beklememiz gerekir sanki ama, bazı ülkelerde köklere dönüş çok sevildiğinden olsa gerek, siyasi otorite ne is­terse onu yazan pembe gazeteler çoğunlukta. Ancak öyle ülkeler­deki tüm gazeteleri üst üste koy­sak Japon Komünist Partisi’nin yayın organı kadar satmıyor/ okunmuyorlar o ayrı.

  • Ukrayna savaşı ve Doğu Avrupa’nın acıları

    Yaklaşık son 200 yıldır dünyanın neredeyse tamamını etkileyen tayin edici gelişmeler Doğu Avrupa’da yaşandı. Avusturyalı devlet adamı Gentz, 1815’te “Türk monarşisinin sonu gelirse, Avusturya ancak çok kısa bir süre ayakta kalabilir” demiş, tarihte eşine nadir rastlanan bir öngörüye imza atmıştı. Kırım Savaşı, 1. ve 2. Dünya Savaşı bu bölgeden çıktı ve savaş durumu hâlen Ukrayna ile devam ediyor. Hatırlatma ve analiz.

    Doğu Avrupa son yüz­yıllarda dünyanın en sarsıntılı ve acılı böl­gelerinden birisiydi. Bölgenin siyasi haritası sürekli değişir­ken insanlar da farklı devlet­lerin kontrolüne girdi. Bazı bölgelerde, 100 yıl içerisinde dört, hatta beş farklı devlet­ten nüfus kağıdı almak gibi akıl ötesi sıkıntılar yaşadılar. Örneğin Çar’ın batıdaki bir te­bası, 1. Dünya Savaşı sonun­da 1917’de bağımsızlığını ilan eden Ukrayna Halk Cumhu­riyeti vatandaşı olup; bir te­bası da Galiçya’da kurulan kı­sa ömürlü Batı Ukrayna Halk Cumhuriyeti’nin vatandaşlı­ğına geçmiş olabilir. 1920’de vaktiyle kendisine ait bu top­rakları almak için ilerleyen Polonya’nın çok kısa süren yönetimi altında yaşadıktan sonra 1922’de resmen Sovyet­ler Birliği’ne bağlanmış; SSCB yıkılınca tekrar Ukraynalı ol­muş; belki de yeni ilan edilen geçici Donbas vatandaşlığı­nı kabul etmiştir ki sonunda tekrar ya Ukrayna ya da Rusya Federasyonu’nun vatandaşı olacaktır.

    Beserabyalılar, Moldovan­lar, Karelyalılar, Rutenyalı­lar, Litvanyalılar, Estonyalılar, Letonyalılar, Lehler, Finliler hepsi en az iki veya üç, bazı­ları beş kez farklı bayraklar altında yaşadı. Tabii Çekle­ri ve Slovakları da unutmaya­lım. Bu arada milyonlarca kişi bu bölgeden sürüldü, katledil­di. Avrupa genelinde toplama kamplarında, gaz odalarında öldürülenlerin yüzde 90’ından fazlası bu bölgede yaşayan in­sanlardı. İki dünya savaşı bu­rada çıkmıştı; üçüncüsünün de aynı yerden çıkma ihtimali dünyada endişe yaratıyor. Batı ülkeleri bu bölgede çıkmış her soruna müdahil oluyor, her sa­vaşa karışıyor.

    Rusya’nın yayılmasında Büyük Petro’nun (altta, sağda) denizlere açılma çabası büyük bir öneme sahipti. 2. Katerina (altta) ise Kırım’ı ilhak ederek 1783’te Sivastopol ile Rusya’nın Osmanlılar üzerinde baskısını artırmasını sağladı.

    Baltık ile Karadeniz ara­sındaki uçsuz bucaksız top­rakların kaderi, kuzeyde İs­veç, güneyde ise Osmanlıla­rın çekilmesiyle farklı bir yön aldı. Her iki hadise de Büyük Petro’nun denizlere çıkmak için gösterdiği büyük irade­nin sonucudur. 1696’da Azak Seferi için bir nehir filosu ku­rarak güneye ilerlemiş, sonra da kuzeye çıkarak 1700’den 1721’e kadar süren “Büyük Ku­zey Savaşı”nda İsveç’i yenerek 1703’te Baltık kıyılarında ken­di adıyla anılan St. Petersburg kentinin temellerini atmıştı. İsveç kralı 12. Karl (Demir­baş) bunun üzerine Rusya’ya girmiş, Petro uzun süre çekil­dikten sonra nihayet 1709’da günümüzde Ukrayna’da kalan Poltava’da bölgenin ve dün­yanın kaderini değiştiren bir zafer kazanmıştı. Ukrayna’da bağımsız kalmak istediği için Karl ile ittifak yapan Kazak li­deri Mazeppa da mağlup ola­rak sürgünde ölmüştü.

    İsveç kralı 12. Karl’ı yenerek tarihte ilk kez Baltık’a çıkan Büyük Petro, 1703’de kendi adıyla anılan St. Petersburg kentini kurmuştu (üstte). Katerina’nın sırdaşı ve danışmanı Prens Potemkin (altta).

    Karl, Petro’ya yenildikten sonra Osmanlılara sığınarak Bender Kalesi’nde uzun ve zo­raki misafirliğine başlamış­tı. Amacı Osmanlıları Rus­ya’ya karşı harekete geçirmek­ti. 1711’deki Prut Savaşı’nda Osmanlıların Azak’ı geri alma koşuluyla Rus Ordusu’na ricat fırsatı vermesi üzerine hayal­kırıklığına uğrayarak nihayet ülkesine döndüğü zaman tak­vimler 1713’ü gösteriyordu. Bu süreçte, İsveç’e ait Finlan­diya da Rusya’ya bağlandı. İs­veç ile Finlandiya arasındaki yakın ilişki hâlâ devam ediyor. Finlandiya’nın bağımsızlığı sırasında ve sonraki Rus işga­line karşı onlara yardım eden İsveç, şimdi birlikte NATO’ya girmek için Rusya ile büyük bir kriz yaşıyor.

    Bölgenin güneyiyle bağla­rımız çok daha derin ve eski­dir. Ne var ki Petro’nun başlat­tığı girişimler, yüzyılın ikinci yarısında 2. Catherina’nın da­nışmanı Prens Potemkin’in Kırım’ı ilhak yönündeki ka­rarlı teşvikiyle sonuca ulaş­tı. Osmanlıların bunu önleme çabalarının başarısızlıkla so­nuçlanmasını takiben Ruslar 1783’te Akyar mevkiinde Si­vastopol kentinin ve üssünün temelini attılar. 2. Catherina bundan 11 yıl sonra da Ode­sa’nın geliştirilmesine başladı. Halbuki bir Rus diplomatı 17. yüzyılda şunları söylemektey­di: “Babıâli, hiç kimsenin el sürme hakkına sahip olama­yacağı, erden ve arı bir genç kız gibi koruyor Karadeniz’i. Öyle ki Osmanlı padişahı bir yabancının kendi özel daire­sine girmesine katlanabilir de yabancı bir geminin Karade­niz’e girmesine göz yumamaz ve izin veremez. Böyle bir şey ancak Türk imparatorluğunun altüst olmasıyla değişebilir”. İşte sonunda Türk imparator­luğu altüst oldu ve Rusya da bölgeye girdi.

    Osmanlılar Doğu Avru­pa’nın güneyinden çekildikçe Avusturyalılar da giderek top­rak kazanmaya başladı. Polon­ya 1722-1795 arasında üç defa paylaşıldı. Halbuki Polonya, Litvanya Büyük Dükalığı ile birlikte günümüzdeki Ukrayna ile Belarus’un yarısını içeren büyük bir devletti. Habsburg­lar, Romanovlar ve Hohenzol­lernler Polonya’dan parça­lar kopartmak için savaştılar, sonra da fetihlerini hazmet­meye giriştiler ama başarama­dılar. Bu arada Ruslar, Boğaz­lar’dan güneye inmek üzere büyük bir hevesle çalışmaya başlamış ve Ege’ye donanma göndermişlerdi ki, bunu Bal­tık, Atlantik, Cebelitarık yo­luyla yaptılar ve ayrıca Ege’de faaliyet gösteren bir korsanlık girişimine sermaye yatırdılar.

    Kırım Savaşı’ndan sahneler Fransa, İngiltere ve Piyemonte’nin gönderdiği kuvvetlerin Osmanlılar ile birlikte Sivastopol’u aldığı kuşatmanın Franz Roubaud tarafından yapılan bir tasviri (üstte) ve William Simpson’ın 1854-55 Kırım Savaşı litograflarından biri (altta).

    Osmanlılar Tuna’nın güne­yine doğru çekilirken Avus­turyalı devlet adamı Gentz 1815’te şunları söylemektey­di: “Türk monarşisinin sonu gelirse, Avusturya ancak çok kısa bir süre ayakta kalabilir”. Bu kadar doğru bir tespit-ön­görü tarihte çok nadir görülür. Hem Habsburglar hem de Os­manlılar 1. Dünya Savaşı’nın sonunda battılar ve işin ilginci burada aynı saflarda savaştı­lar ve Osmanlı ordusu son kez Galiçya topraklarına ayak bas­mış oldu. Bu dönemde Doğu sorunu, Rusya’nın hâkim ol­duğu bir alandı. Bir başka ifa­deyle, Rusya’nın Baltık ve Ka­radeniz’e çıkması dünya po­litikasını kökten değiştirdi ve aynı zamanda Slavlar ile Slav olmayanlar arasında bir mü­cadele alanı oluştu. 1914’de 1. Dünya Savaşı da bu mücadele­nin yansımalarından biri ola­rak çıktı. Güney Slavları olan Sırplara haddini bildirmez­se Doğu Avrupa’daki tüm Slav nüfusu yitireceğinden korkan Avusturya bu ülkeye savaş ilan edince, Rusya da onların yar­dımına koştu ve savaş çarkla­rı harekete geçti. Zihinlerinin bir köşesinde ise tarihî emel­leri olan İstanbul vardı.

    1848 ihtilalleri sırasında sözde bunları önlemek için Tuna boylarına inen Ruslar, bu durumu İstanbul’a yürü­yüşlerini yeniden başlatmak için fırsat olarak görmüşler­di. Bunu izleyen girişimleri, Fransa, İngiltere ve Piyemon­te’nin gönderdiği kuvvetlerin Osmanlılar ile birlikte Sivas­topol’u aldığı 1854-55 Kı­rım Savaşı sayesinde önlendi. 1877-78 Savaşı’nda bunu ba­şarıp İstanbul’a kadar ilerleyip Ayestafanos (Yeşilköy) anıtı­nı bıraktılar, ama Avrupa’nın müdahalesiyle geri dönmek zorunda kaldılar. 1914’te sa­vaş başlayınca ilk yapılan iş­lerden birisi bu anıtı yıkmak oldu. Osmanlılar bu savaştan sonra Tuna boylarından kesin olarak çekilince Doğu Avru­pa’da üç imparatorluk arasın­daki çekişmeler öne çıktı ve nitekim 1. Dünya Savaşı da 2. Dünya Savaşı da burada pat­ladı. 1918’de Doğu Avrupa’yı paylaşan üç imparatorluk da­ğıldı; Avusturya imparatoru tahttan feragat etti; Çar öl­dürüldü; Kayzer Hollanda’da sürgüne gidip ölünceye kadar odun kesti.

    Görüldüğü gibi Doğu Avru­pa, üç asırdır dünya tarihinde­ki en büyük gelişmelerin mer­kezinde olmuştur. 1918’den sonra parçalanan Avustur­ya’nın tekrar toparlanma şansı yoktu. 12 milyon Almana karşı 10 milyon Macar, 6.5 milyon Çek, 5 milyon Polonyalı, 3.5 milyon Ukraynalı, 5.6 milyon Sırp ve Hırvat, 2 milyon Slo­vak, 3 milyon Romanyalı, 4 milyon Rutenyalı, 0.8 milyon İtalyan ve 1.5 milyon kadar da daha küçük gruplardan nüfus­larla bir dizi küçük devlet or­taya çıktı. Bu savaşta az sayıda Ukraynalı, Avusturya Ordu­su’nda, ezici çoğunluk ise Rus Ordusu’nda savaşmıştı.

    Avusturya yenilince Doğu Avrupa’da birçok küçük devlet ortaya çıktı ama Polonya’nın yeniden kurulabilmesi için neredeyse bir mucize gerek­mekteydi ve bu mucize hem Almanya hem de Rusya’nın sa­vaşta yenilmesiyle gerçekleş­ti. Polonya’nın Rus işgalindeki bölgelerinde baskı ve yoksul­luk çoktu. Almanya hakimiye­tindeki bölgelerde yoksulluk daha az ama baskı daha faz­laydı. Bu iki ülke çok ağır bir asimilasyon politikası uygula­dı. Bunun sonucunda epey dış göç ve isyan oldu; biz de birkaç değerli insanı kazanmış olduk. Polonya kültürü 1.5 asır bo­yunca daha çok, nispeten tole­ranslı olan Avusturya işgali al­tındaki bölgelerde canlı kaldı. Ukraynalılar ise hem Ruslar ile Polonyalılar hem de Rus­ya’daki uzun içsavaşta ezildi­ler. Bu sırada Batılılar, Kırım üzerinden Beyaz Ordular’a yardım ettiler ama bu bölge­deki en önemli beyaz komutan Wrangel’in yenilgisini önleye­mediler.

    Rusya’da 1918-1922 arasında
    pek çok Bolşeviğin ve sivilin
    katledilmesiyle sonuçlanan
    “Beyaz Terör”ün en önemli
    komutanlarından Pjotr
    Vrangler (solda).

    Ne var ki Polonya’nın çilesi 1918’de bağımsızlığını tekrar kazanmasıyla bitmeyecekti. Avusturya tarihe karışırken, Almanya ve Rusya yitirdikle­ri toprakların peşinde koşup 2. Dünya Savaşı’nı başlattılar. 1939 Eylül’ünde Almanlar­dan iki hafta sonra Ruslar da Polonya’ya girdi. Her ikisi de Polonyalıları katletmeye baş­ladı. Böylece ülkenin bir daha toparlanmasını önlemek iste­diler. Rusların Katyn Orma­nı’nda Polonya subaylarını ve ileri gelenlerini katletmeleri, Nazilerin bu ülkede kurduk­ları toplama kamplarının ve gaz odalarının yanında nicelik olarak küçük kalır ama durum bundan ibaret değildir. Ayrı­ca Hitler Polonya Yahudileri­ni imha ederken, Stalin küçük bir kısmının İran üzerinden Filistin’e gitmelerine izin ver­di ki bunların da İsrail’in ku­ruluşunda azımsanmayacak rolleri olmuştu. Tabii şunu da unutmayalım: Lehler bir yan­dan katliama uğrarken, bazıla­rı da Yahudilerin katledilmesi­ni memnunlukla izlemişti. Po­lonya’nın doğusu Ruslar için ödülün sadece bir parçasıydı. Bu savaşın sonunda Finliler­den Karelya’yı, Romenlerden Beserabya’yı ve üç Baltık ülke­sini ilhak edeceklerdi.

    Plevne’de Grivitsa tabyasının Ruslar tarafından ele geçirilmesi. Tabya, birkaç saat sonra Osmanlı kuvvetleri tarafından geri alınacak ve 30 Ağustos 1877’de Rumenlerin eline düşecekti.

    Polonya için İngiltere ve Fransa ciddi bir tavır aldıkları için (neticede Polonya yüzün­den savaşa girmişlerdi) yeni bir çözüm geliştirildi. Polon­ya sınırları batıya, Oder-Ne­isse hattına kaydırılırken do­ğudaki toprakları da Belarus ve Ukrayna’ya verildi. Böyle­ce Polonya, Almanya aleyhi­ne birkaç yüz kilometre batıya kaydırılmış oldu. Günümüzde Ukrayna ve Belarus’ta Polonya asıllılar vardır ve bu ülkenin Ukrayna’ya yoğun yardım yap­masının temelinde bu vardır. Keza Polonya’da da çok sayı­da Ukraynalı bulunuyordu ki 1922’de bunların sayısı 3 mil­yondu; ancak 1945’de sınırlar batıya kayınca bir kısım Uk­raynalı tekrar kendi ülkeleri­nin vatandaşı olmuş, bu defa bir kısım Polonyalı ülkeleri­nin dışında kalmıştı. Unutul­maması gereken, Polonya’nın da ara dönemde Ukraynalıları asimile etmek için çok ağır bir baskı uygulamasıdır. Özellikle Ortodoks Kilisesi’ni yasakla­yarak işe başlamışlardı. Polon­ya’nın tutumu, ülkenin batıya kaydırılıp yurttaşlarının bir kısmı Ukrayna’da kalınca bi­raz değişti. Bu topraklarda çif­te standart temeldir, hoşgörü çok nadir rastlanan bir şeydir.

     1919 yazında Ukrayna’da Kiev’e kadar ilerleyen Polonyalılar geriye sürüldü ama 1920 yazında Rus Orduları da Varşova kapılarında yenilerek ricat ettiler. Polonya lideri Mareşal Pilsudski (altta) daha sonra Stalin tarafından idam edilecek olan Mihail Tuhaçevski’yi (üstte) mağlup etti.

    Almanya, Polonya, Uk­rayna arasında arazi ve nüfus kaydırmaları yapılırken Ro­manya da bunun dışında kala­madı. Türklerin yoğun olduğu Güney Dobruca, Bulgaristan’a geçerken Romanya, daha önce Macaristan’dan almış olduğu Transilvanya’yı kalıcı şekil­de ilhak etti. Ruthenya, Kuzey Bukovina ve Beserabya (bu­günkü Moldavya) ise SSCB’ye geçti.

    SSCB’ye geçtikten sonra bu halkların alfabeleri yasaklan­dı, bir kısmı bölgeden sürüldü. Hıristiyan Türklerin Gagavuz özerk bölgesi de buradadır. Kı­rım Türkleri ise 1944’te kor­kunç koşullar altında Orta As­ya steplerine sürülürken bü­yük can kaybına uğradı. SSCB yıkıldıktan sonra dönmeye başladılar ve günümüzde ya­rımada nüfusunun sadece se­kizde birini oluşturuyorlar.

    Doğu Avrupa’daki en bü­yük iki katliamdan biri, Na­zilerin Polonya’da kurdukla­rı Auschwitz, Chelmo, Treb­linka, Sobibor ve Belsec gibi kamplarda Yahudilerin öldü­rülmesidir. Polonya’daki 3 mil­yon Yahudinin büyük kısmı burada yaşamını yitirmiş ve tüm Avrupa’dan getirilen Ya­hudiler ve diğerleri de bu ka­deri paylaşmıştır. Yahudiler Varşova gettosundaki dire­nişlerini 1943’te tek başları­na yaptılar. Esasen bu tarihe kadar buraya tıkılan 380.000 kişiden sadece 14.000’i ayakta kalmıştı. Ertesi yıl Kızılordu yaklaşırken, bu sefer Polon­yalılar ayaklandı ama onlar da Yahudiler gibi tek başları­na savaşıp imha edildiler. Sta­lin’in orduları 5 ay boyunca Vistül’ün doğu yakasında bek­leyerek-izleyerek katliamın tamamlanmasını bekledi! Zira bu ülkeyi işgal ettikleri zaman Polonyalıların kendilerine de direnebileceklerini öngörü­yorlardı. Ruslar savaştan son­ra tüm Polonya kurumlarını etkisizleştirdi. Katolik Kilisesi tek örgütlü kurum olarak kala­cak ve pasif de olsa bir muha­lefet merkezi hâline dönüşe­rek bağımsız “Dayanışma” işçi hareketiyle birlikte 80’li yıl­larda Polonya’nın Rus işgalin­den tekrar çıkmasında etkili olacaktı.

    Diğer büyük katliam da Ukrayna’da 1930’ların başın­da Ruslar tarafından gerçek­leştirilen, Holodomor olarak anılan hadisedir. Zorunlu ko­lektifleştirme sırasında böl­gedeki tüm mahsuller toplan­dıktan sonra Kızılordu geniş bölgeleri çevirerek giriş-çıkışı yasaklamıştı. “Açlıkla öldürü­lenler”in sayısı için 1.5 mil­yondan başlayan rakamlar ve­rilmektedir. Bazı kaynaklar 10 milyonu aşan çılgınca rakam­lar da dile getirir. 5-10 milyon en sık rastlanan istatistiktir. Muhtemelen 3 milyonun üze­ri abartıdır ama bu da zaten fazlasıyla korkunçtur. Bölge­de yamyamlık olaylarına bile rastlandığı kaydedilir.

    Bitmeyen azap Holodomor’da açlıkla cezalandırıalan Ukraynalılar ve Baltıklılar (üstte) Alman ordularını kurtarıcı olarak karşıladılar ama Almanlar Ukrayna’ya girdikten hemen sonra çoluk-çocuk, genç yaşlı Kiev Yahudilerini toplayıp 30.000 kişiyi Babi- Yar’da kurşuna dizmişti (altta).

    Bu acıların büyüklüğü, Ruslar ile Ukraynalılar arasın­da uzlaşmazlığı besleyen bir yakın tarih olayıdır. Esasen gerek Almanlar gerek Rus­lar 2. Dünya Savaşı süresince girdikleri her ülkede işe kat­liamla başlamıştır. Örneğin Estonyalılar 1939’da Rusların, 1941’de Almanların, 1944’de tekrar Rusların elinde büyük bir katliam yaşadı. Bu, tüm Baltık ülkelerinde ve Ukray­na’da tekrarlandı. Holodomor katliamından kurtulan Uk­raynalılar ve gene işgal edilen Baltıklılar 1941’de Nazi ordu­larının kendilerini kurtaraca­ğını sanarak onları millî kıya­fetlerle dans ederek karşıladı­lar; ancak sadece birkaç hafta sonra onların daha büyük bir katliam için geldiğini gördüler. Almanlar Kiev’i aldıktan çok kısa süre sonra kentte çocuk, yaşlı demeden 30.000 Yahudi­yi Babi-Yar mevkiinde kurşu­na dizdi. Bu kurbanları bulup getirenlerin arasında Ukray­nalılardan toplanan aşırı sağcı işbirlikçi milis kuvvetleri de vardı. Başta Galiçya Tümeni olmak üzere işbirlikçi Ukray­nalılar Nazilere yardımcı bir­likler oluşturdular.

    Holodomor katliamında milyonlarca Ukraynalıyı öldürerek etnik katliama girişen Josef Stalin.

    Bu, karmakarışık bir tarih­tir. Nazi vahşetine karşı dire­nişe geçenler de çok sayıdaydı. Ancak bir kısım Nazi işbirlik­çisi sonuna kadar Ruslarla sa­vaşarak Orta Avrupa’da Kar­patlar’a kadar çekildi. Bunla­rın kalıntıları Sovyetler Birliği zamanında da küçük ama so­nu gelmeyen bir direniş odağı oldu. Örneğin Nazi işbirlikçi­lerinin en tanınmışlarından birisi olan “aşırı milliyetçi” Stepan Bandera son yıllarını Almanya’da geçirmesine rağ­men bir dönem Ukrayna’da “bağımsızlık lideri” olarak payeyle anıldı ama yakın dö­nemdeki Kiev yönetimleri bu unvanı iptal ederek Bandera’yı reddettiler. Bunun gibi birçok örnek vardır ve Ruslar tarafın­dan propaganda için kullanıl­maktadır. Rusya’da “milliyet­çi” terimi Sovyetler dönemin­den kalan alışkanlıkla “Nazi” terimiyle eşanlamlı kullanılır ama Rus milliyetçiliği pek ko­nuşulmaz.

    Katyn Ormanı’nın hayaletleri Katyn Ormanı faciasında Ruslar yüzyıllardır boyun eğdirmeye çalıştıkları Polonyalıların iradesini başsız bırakmak için esir aldıkları Polonyalı subayların binlercesini enselerine kurşun sıkarak öldürdüler.

    Çoğu savaş aynı zamanda bir içsavaşla birlikte yürür. 2. Dünya Savaşı’nda işgale uğ­rayan her ülkede içsavaş çık­tı. Bu, günümüzde de farklı ölçülerde devam etmektedir. Donbas, Luhansk içsavaşın yıllardır sürdüğü bölgelerdi. Sovyetler Birliği döneminde Ruslar her cumhuriyete müm­kün olduğu kadar çok Rus gö­türerek, işgal ve ilhak ettikle­ri topraklarda nüfus desteği sağlamaya çalıştılar. Birliğin dağılmasını takiben, bunlar yeniden bağımsız olan sözko­nusu ülkelerde istenmeyen ki­şi oldular. Estonya bunun çok tipik bir örneğidir.

    Nüfusu doğum oranı nede­niyle sürekli azalan Rusya ise bunlara sahip çıkmayı hayati bir sorun olarak gördü. Rus­ya’nın Çarlık ve SSCB dönem­lerinde nüfus taşıdığı ülkelere tekrar müdahalelerinde, jeo­politik gerekçelerin yanısıra nüfus da belirleyici bir sorun­du. Ruslar önlenemez bir şe­kilde azalmaktadır.

    Varşova ayaklanmaları Varşova 1943 ve 1944 ayaklanmalarında Yahudiler ve Polonyalılar ayrı savaşıp ayrı öldüler. İkincisinde Kızıl Ordu birkaç kilometre uzaktaki Vistül’de katliamın bitmesini bekledi.

    Petro ve Katerina’nın ha­yalleri insanlığa çok pahalıya mâloldu. Bizim savaşlarımızı saymazsanız, Kırım Savaşı, 1. ve 2. Dünya Savaşı bu bölge­den çıktı ve savaş durumu hâ­len de Ukrayna ile devam edi­yor. Tarihin en büyük üç ku­şatması St. Petersburg (bir ara Leningrad) ve iki kez de Sivas­topol’de yaşandı. Birincisinde 900 bin sivil ve en az o kadar asker öldü. Sivastopol kuşat­maları da çok kan dökülmesi­ne neden oldu.

    Bunlar Ruslar için kutsal kentlerdir. Ukrayna’daki son savaşın giderek uzamasındaki etkenlerden önemli bir tanesi de budur.

  • Günlük: André Gide ve kendi gazetesini çıkarmak

    Günlük tutmak düzenli biçimde, zamana yayılarak yapıldığında “kişi tarihi”ne ilişkin en belirgin kaynağı yaratmaz mı? Fransız yazarın Günlük’ünden 1887-1925 arasını kapsayan ilk bölümü, YKY tarafından Türkçeye tercüme edildi. Yazınsal yapıtları kadar bu eseri de örnek sayılagelmiş, geniş bir kültürel coğrafyada etkisini göstermişti.

     Bir defa daha üzerinde durmuştum: André Gi­de yaşarken öylesine itki ve tepki kaynağı olmuştu ki ölümünün (19 Şubat 1951) ardından yazdığı yazıya Jean Paulhan ironik bir başlık seç­meyi yeğlemişti: “André Gi­de’in ölümü Fransa’da çok iyi karşılandı!”

    Bu sonuçta, yazarın özel yaşamını konu ettiği “rahat­sız edici” yapıtlarının, özel­likle de Günlük’lerinin payı azımsanamazdı. Sözkonusu temel yapıtın 1.500 sayfalık ilk cildi, sansürsüz biçimde, ama gecikmeli olarak, Orçun Türkay’ın dörtdörtlük çeviri çalışmasıyla dilimizde. Yapı Kredi Yayınları, kitabın tanıtı­mı için doğru çözümü bulmuş Ataç’ın bir cümlesiyle: “Ken­dini en iyi incelemiş adam. Bunun için de en önemli eseri bence Journal’i, güncesidir”. Bu cilt 1887-1925 arasını kap­sıyor; 1926-1951 arası artık başka (umarım çok uzakta ol­mayan) bir bahara.

    Gide’in günlüğü, özellik­le eşcinselliğini serimleyen bölümleri nedeniyle rahatsız­lık yaratmıştır. Dileyen oku­maz. Gelgelelim, edebiyatın “telos”u okuru rahatlatmak değildir. Gide’in günlüğü ger­çekten de, öte yandan, “ken­dini en iyi incelemiş” birini karşımıza çıkarıyorsa, bu ana özellik üzerinde oyalanmak gerekir.

    Burada, pek çok kültürel ortamda olduğu gibi Türki­ye’ninkinde de “birey”in, bi­reyselliğin, hele hele bireysel­ciliğin öteden beri horgörül­düğünü anımsatmalı. André Gide o duruşun, zihniyetin, anlayışın dünya ölçeğinde temsilcisiydi. Yazınsal ya­pıtları kadar Günlük’ü de bu bağlamda örnek sayılagelmiş, geniş bir kültürel coğrafya­da etkisini göstermişti. Bizim görece kısır günce edebiyatı­mızın önde gelen modellerin­den biridir Gide’in günlüğü: Ataç’ta, Tanpınar’da, Cemil Meriç’te belirgin izlerine rast­lanır.

    André Gide’in neredeyse 60 seneye yayılan yazma eyleminin ürünü Günlükler Fransızcada dört cilt olarak yayımlanmıştı. Günlükler’in ilk cildi YKY tarafından Türkçeye çevrildi.

    “Kendini iyi inceleme” ko­nusu eskisi kadar yer tutmu­yor eleştirel dünyada. Buna karşılık son yarım yüzyılda okur önüne çıkan günlük sa­yısında patlama gözlemleni­yor; bu günlüklerin yabana atılamayacak bir oranı edebi­yat-dışı alanlardan sökün edi­yor ayrıca. “Kendini incele­me”nin tek yolu günlüklerden geçmiyor. “Auto-fiction” kap­samına giren çok sayıda yapıt, benzer bir işlev üstleniyor.

    Günlük tutmak düzenli bi­çimde, zamana yayılarak yapıl­dığında kişi tarihi’ne ilişkin en belirgin kaynağı yaratmaz mı?

    Canalıcı soru/n. Ona ki­şi-birey-şahıs kavramla­rı üzerinden farklı cephele­re sokularak yanıtlar aramak sağlam yol. Şüphesiz, biribi­rine benzemez bütün gün­lük tutma biçimleri. Kişinin kendisini saklayarak sakındı­ğı örneklerle de karşılaşılır. Ama günlük tutmak yalnız­ca kendine ayna tutmak, bir bakıma selfie yazısı ortaya koymak ile de bir tutulamaz: Günlük yazarı, içinde yaşadı­ğı dar ve geniş çevreden top­luma ve yeryüzüne de açılan bir optik kullanabilir.

    Thomas Mann’ın genel günlüğü ve Doktor Faus­tus’un Günlüğü, aynı yaza­rın bambaşka kayıt tutma perspektiflerini benimseye­bildiğinin kanıtı (Gide onu öncelemiştir, Kalpazanlar Güncesi ile). İkincisi, yaza­rın tek bir yapıtının inşa sü­recine ilişkin bir günlüktür, asıl günlüğü herşeyi ceme­der: Yazı serüveni, özel ya­şamı, içinden geçtiği çağın uğursuzlukları, akçe konula­rı, tanıklıkları… Roosevelt ile âşık olduğu genç garson arası gidip gelen bir portreler ga­lerisi.

    Evet, kişi tarihi. Ona komşu: Ortam ve bağlam ta­rihi. Elbette öznel bir priz­madan.

    Ataç’ın tanımıyla “Kendini
    en iyi incelemiş adam”
    olan Gide (solda), bir
    başka deneme yazarı
    Giacomo Leopardi’nin ölüm
    maskesinin altında (altta).

    Bireyin varoluşsal kafes­leriyle savaşı geniş yer bul­muyor mu güncesinde? Açı farklılıkları ağır basar: Vir­ginia Woolf’un güncesinde “kadın olma” koşulları sorgu­lanır, Léautaud’nunkinde in­san-hayvan ilişkileri, Brecht’te insan-siyasa hattı. Strind­berg’in günlükleri barut fıçısı gibidir. Max Frisch ve Salâh Birsel yaşlılığı didiklerler.

    Günlükler (Feyyaz Kaya­can “Gecelik” derdi!), günden haftaya, aydan yıla, yıllara bir ömrün takvim yapraklarını oluştururlar. Batıda günlük ve gazete sözcüklerini çakıştı­ran diller bir doğruya işaret etmişlerdir -günlük tutmak, kişinin kendi gazetesini çı­karmasıdır.

  • 70 yılda çok şey değişti, ama 2. Elizabeth hep tribündeydi

    70 yılda çok şey değişti, ama 2. Elizabeth hep tribündeydi

    Kendisi de at binen Kraliçe 2. Elizabeth, spor dünyasının demirbaşlarındandı. Taç giyme töreninden bir ay önce oynanan Federasyon Kupası finalinden başlayarak hükümdarlığı boyunca sayısız spor organizasyonunu yerinden takip etmiş, kazananlara kupalarını o takdim etmişti. 70 yılda spor da dünyayla birlikte hızla değişirken, o bazı şeylerin sabit kaldığının en önemli kanıtıydı.

    637485982
    Sürprizli yarış Kraliçe pek çok spor organizasyonunun şeref konuğu olmuştu, ama en çok ziyaret ettiği spor sahalarından biri Ascot Hipodromu’ydu. Atçılık tutkusuyla bilinen Majesteleri, 1961’de bir yarış öncesi “Surprise” isimli gri bir ata binerek yarışları şahsen başlatmıştı.

    Dile kolay, 71 Federasyon Kupası finali, 18 Olim­piyat, 17 Dünya Kupası ve çok daha fazlası… Kraliçe 2. Elizabeth’in tahtta olduğu 70 yıl boyunca tarihle birlikte spor da defalarca dönüşmüş, Kraliçe ise tüm bu dönüşümün orta yerin­de spor sahalarının demirbaşı olarak şeref tribünündeki yeri­ni korumuştu. Kraliçe’nin spora ilgisi yalnız izlemekle de sınırlı kalmamıştı üstelik, İngiliz Krali­yet uzmanı gazeteci Robert Job­son, 2. Elizabeth’in son nefesini verdiği Balmoral Kalesi’nde aile arasında oynanan futbol maçla­rında kaleye geçmeye de merak­lı olduğunu yazmıştı.

    Ama asıl tutkusu atçılıktı. Her gün mutlaka Racing Post adlı yarış gazetesine göz atar­dı. Ata binmeyi büyükbabası 5. George’un kendisine 4. yaş gü­nü için hediye ettiği bir midil­li sayesinde öğrenmişti. Birçok safkan satın alıp sürekli olarak Epsom Derby, Oaks, St Leger, Gold Cup gibi İngiltere’nin en klasik yarışlarına katılan 2. Eli­zabeth’in en çok uğradığı spor alanı, büyük ihtimalle Ascot Hipodromu’ydu. Kraliçe Anne tarafından 1711’de açılan hi­podroma yılda birkaç kez giden 2. Elizabeth, bu dünyaca ünlü yarış pistinin aranan yüzüydü. Windsor Sarayı’na aşağı yukarı 10 kilometre uzaklıktaki hipod­rom, kraliyet yarışlarına evsa­hipliği yapıyor ve o beş günlük festival, en ünlü tasarımcıların imzalarını taşıyan şapkalarla da biliniyor.

    3351575
    9 Mayıs 1985’te Windsor Kraliyet At Gösterisi’nde eşi Prens Philip’i coşkuyla alkışlayan Kraliçe.

    Atçılık haricinde futbolun en önemli organizasyonların­da da defalarca boy göstermiş­ti. Kraliçe, taç giyme töreninden bir ay önce oynanan Federasyon Kupası finalinden başlayarak yıllarca Wembley’de dünyanın en köklü futbol organizasyonun­da taçlananları şeref tribününde izlemişti. 1966’da İngiltere, ma­bedinde zafere ulaşırken, kaptan Bobby Moore’a Dünya Kupası’nı takdim eden yine oydu.

    70 yıllık hükümdarlığında, milyonları güldürdüğü anlardan birinin 2012 Olimpiyat Oyunla­rı için hazırlanan video olma­sı manidardı. Birçoklarına göre Olimpiyat tarihinin en iyi açılış törenini organize eden yönet­men Danny Boyle’un çektiği vi­deoda James Bond, Kraliçe’yi Buckingham Sarayı’nda ziyaret ediyor; ardından ikili helikop­terle oradan ayrılıyor ve Kraliçe helikopterden atlayarak Olimpi­yat Stadı’na giriyordu. Oyunlar’ı resmen açmasının ise bazılarına göre haber değeri yoktu. Tesa­düf bu ya, ilk kez açılışını yaptığı 1976 Montreal Olimpiyat Oyun­ları’na kızı Prenses Anne de ka­tılmış, binicilikte Britanya’yı temsil etmişti.

    Şimdi spor tarihinde bir yol­culuğa çıkmalı, 2. Elizabeth de­nince akla ilk gelen bazı kareler­de biraz duraklamalı…

    MATTHEWS FİNALİ

    Kraliçe Elizabeth’in ilk gittiği maç, 2 Ma­yıs 1953’te oynanan Federasyon Kupası finaliydi. Üç yıl sonra ilk Ballon d’Or ödü­lünü kazanacak Sir Stanley Matthews’un damgasını vurduğu karşılaşmada Blackpo­ol, Bolton Wanderers’i 4-3’lük skorla devi­rerek şampiyon olmuştu. Bu futbol müsa­bakası, Ada’da büyük reyting alan ilk spor olayıydı. Bir ay sonra naklen yayınlanacak taç töreni öncesinde televizyon satışları patlamıştı. Kimileri bu yeni cihazı alma­mış, kiralama yöntemini seçmişti. Hâl böy­le olunca da 15 yıldır BBC tarafından nak­len verilen finaller, ilk kez ciddi bir kitleye ulaşmıştı. O günün kahramanı Matthews, Sir unvanının bahşedildiği ilk futbolcuydu. Kraliçe, seremonide hayranlıkla elini sıktığı maestroyu sonradan şövalye ilan edecekti.

    Matthews finali

    MUZAFFER AT SAHİBİ

    Kraliçe’nin safkanları birçok ya­rışta boy göstermişti. Hipod­romlarda iç içe girmiş morla kır­mızı, 2. Elizabeth demekti. Epsom Derby dışında Ada’nın tüm klasik yarışlarını kazanan monark, 2020’de en sevdiği beş atını şöyle sıralamıştı: Doutelle, Aureole, Highclere, Phan­tom Gold ve Estimate.

    Dünyanın en ünlü jokeylerin­den Frankie Dettori, 1995’te kraliyet yarışlarına Phantom Gold’la dam­gasını vururken, 2013’te Ada’nın en prestijli uzun mesafe koşusu olan Gold Cup’ı az farkla kazanan Esti­mate, o gün 87 yaşındaki kraliçeyi sevinçten havalara uçurmuştu. Esti­mate, 1807’den bu yana 4 kilometre­lik pistte yapılan Gold Cup’ı kaza­nan ilk hükümdar atıydı.

    1957’de Ada’nın en başarılı at ye­tiştiricisi olan 2. Elizabeth’in sahibi olduğu Carrozza, Oaks’ta birinci gel­mişti. Şampiyonluktan sonra çim­lere inen genç kraliçenin kısrağıy­la attığı zafer turu fotoğrafı anında kültleşmişti.

    3459

    WIMBLEDON’DA IRK BARİYERİ YIKILIYOR

    Kortlarda ırk bariyerini yıkan, Amerikalı bir kadın olmuştu. Althea Gibson tüm engellere rağmen önce 1950’de Amerika Açık turnuvasına katılmış, ertesi yıl tenisin şahikası Wimbledon’da sahne al­mıştı. Üçüncü turda elenmişti ama tarihe geçen ora­da olmasıydı. Kariyerinde giderek yükselen Gibson, 1956’da Roland Garros’u kazanmış; ertesi sene de Wimbledon’da gülmüştü. Merkez kortta taçlanan ilk siyaha kupasını 2. Elizabeth vermişti. Bir zamanlar beyazlarla oturmasına izin verilmeyen azim abidesi, onların yan yana bile gelemeyeceği Kraliçe’nin elini sıkmıştı. New York’a dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan efsane sayesinde teniste bir kapı açılmış; ötekiler belki de bu sporu ilk kez duymuştu. 6 Tem­muz 1957’de Londra’da yapılan seremoni, şüphesiz bu açıdan da tarihe yazılmıştı.

    file-20220531-14-gyt0vi

    WEMBLEY’DE TAÇ ZAMANI

    1966 Dünya Kupası’nda İngilte­re, Federal Almanya’yı devirerek Wembley’de taçlanırken, seremoni­ye Kraliçe’yle Bobby Moore’un kare­si damgasını vurmuştu. Hattâ kaptan saygısından kirli ellerini şipşak temiz­lemişti. Aradan geçen 56 yıla rağmen final halen tartışılıyor.

    Normal süresi 2-2 biten karşılaş­manın uzatmalarında Geoff Hurst’ün şutu üst direğe vurup çizgiyle raks edi­yordu. Bugün adına Azerbaycan’da bir stadyum olan yan hakem Tevfik Bah­ramov pozisyona gol demiş, futbol tari­hinin bitmek tükenmek bilmeyen tar­tışması böyle doğmuştu. Son anlarda Hurst skoru ilan etmişti: 4-2!

    BBC spikeri Kenneth Wolstenhol­me’ün anlatımı Ada’da ikonlaşırken, kupayı 2. Elizabeth’in elinden alan Moore, Sir unvanı alacaktı. İngilizlerin kırmızı forması bir külte dönüşürken, o günden tribünlere kalan şu şarkıydı: İki Dünya Savaşı, bir Dünya Kupası!

    skynews-queen-bobby-moore_5443281

    RAGBİ ASLA SADECE RAGBİ DEĞİLDİR

    6 Kasım 1999’da Avustralya sandığa gidiyordu. Referandumda ya Kra­liyet’ten ayrılıp cumhuriyet olacak­lardı ya da İngiliz tacına bağlılıklarını tazeleyeceklerdi…

    Tüm kamuoyu araştırmaları, hal­kın yarısından fazlasının monarşiye yeter diyeceğini gösterse de 12 mil­yona yakın seçmen kararını vermiş­ti. Cumhuriyet reddedilmiş, Kraliçe 2. Elizabeth sandıkta kutsanmıştı.

    Aynı gün Galler’de Dünya Rag­bi Şampiyonası finali vardı. Dünya Avustralya’nın kararını sorgulama­ya başladığı saatlerde onlar Fransa’y­la kozlarını paylaşıyordu. Millennium Stadı’na gelen sürpriz bir konuk, şeref tribününde Fransız Devlet Başkanı Jacques Chirac ve Başbakan Lionel Jospin’in yanında yerini alıyordu.

    Avustralya güle oynaya şampiyon­luğa uzanırken, kupayı işte o sürpriz konuk vermişti. Referandum sonu­cu belli olduktan saatler sonra Krali­çe’nin kupayı ülkenin en ünlü cumhu­riyetçi figürlerinden John Eales’a ver­mesiyse pek manidardı.

    CDGfJQFUkAAOfTw

    OLİMPİYAT TARİHİNDE TEK

    70 yıl tahtta kalan 2. Elizabeth, Olimpi­yat tarihine de geçmiş durumda. 1976 Montréal ve 2012 Londra Olimpiyat Oyunla­rı’nı başlatan Kraliçe, Yaz Oyunları’nı iki kez resmen açan tek kişi konumunda. Daha ön­ce Adolf Hitler 1936 Yaz ve Kış Oyunları’nı, İtalya devlet başkanı Giovanni Gronchi 1956 Kış, 1960 Yaz Oyunları’nı, Japon İmparato­ru Hirohito da 1964 Yaz ve 1972 Kış Oyun­ları’nı açmıştı. Bu arada hatırlatmalı, 1952 Kış Oyunları’nı açan Norveç Prensesi Ragn­hild, bunu yapan ilk kadın olmuştu. 1956 Yaz Oyunları’nı eşi Prens Philip, 2000 Yaz Oyun­ları’nı kendisine bağlı Avustralya genel valisi, 1988 ve 2010 Kış Oyunları’nı da Kanada ge­nel valilerine başlattıran Kraliçe, 6 Olimpi­yat’ın resmî açılışını yapabilirdi.

    London Olympics Opening Ceremony

    ÜZERİNDE GÜNEŞ BATMAYAN İMPARATORLUĞUN OYUNLARI

    222

    Britanya İmparatorluğu’nun üyelerini buluşturacak bir spor organizasyonu yaratma fikri 19. yüzyılın sonunda konu­şulurken, Olimpiyat Oyunları başlıyor­du. 1930’da ise yepyeni bir serüven başlı­yordu. 1978’den bu yana İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları olarak bilinen orga­nizasyon Britanya İmparatorluk Oyunla­rı adıyla Kanada’da demir almıştı. Tahta oturduktan sonra 2. Elizabeth’in hima­yesinde düzenlenmeye başlayan etkinlik, tam bir spor festivali şeklinde geçiyor. Yer yer Prens Philip’in açılışını yaptı­ğı organizasyona Kraliçe, ilk kez 1970’te, son olarak da 2014’te katılmıştı. Hattâ iki genç sporcunun çektiği selfieye da­hil olması, tüm dünyada haber olmuştu. Bu arada 2022’de Birmingham’da yapı­lan İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları, tarihe kadınların erkeklerden daha çok madalya kazandığı ilk spor olayı olarak geçmiş durumda.

    FUTBOL SAHASINDA VEDA

    Kraliçe’nin öldüğü 8 Eylül’de Avru­pa Kupaları’nda maçlar oynanıyor­du. Londra’daki West Ham Uni­ted-FCSB mücadelesi öncesinde yapılan seremonide İkinci Elizabeth anıldı, say­gı duruşunu müteakip tribünler “God Sa­ve the Queen”i söyledi. Millî marş sonrası başlayan maçta Londra temsilcisi, Rumen ekibini 2-1’lik skorla yendi. Skorborda Kra­liçe’nin 1966’da Moore’a Dünya Kupası’nı verdiği anın yansıtılması da unutulmazdı. Zira kaptan, West Ham efsanesiydi. Birle­şik Krallık’ta ligler ertelenirken, birçokları Kraliçe’yi anma yarışına girmişti. Premier Lig’de logolar siyah-beyaza çevrilirken, bir­çok İskoç takımı kısa mesajlar yayımladı. Ülke futbolunun dinamolarından Protestan Glasgow Rangers logosunu karartırken, Ka­toliklerin kalesi Celtic ise paylaşım yapma­dı, sadece sitelerinde kısa bir taziyeye yer verdi. Ayrıca saygı duruşu sırasında “Krali­yet Ailesi’nden nefret ediyorsan, alkış tut” tezahüratı akıllarda yer etti. Neydi, futbol asla sadece futbol değildi.

    crop-19754872
  • Bir elinde güven ve istikrar diğerinde emperyal iktidar

    8 Eylül 2022’de İngiltere’nin en uzun süre tahtta kalan hükümdarı Kraliçe 2. Elizabeth, 96 yaşında hayata gözlerini kapattı. 70 yıl 214 gün boyunca bitmek bilmez bir görev bilinciyle istikrar ve güvenin kayası olmaya devam eden Kraliçe, aynı zamanda kanlı sömürgecilik döneminden kalma pek çok acının da sembolüydü. Ölümü “bir devrin sonu” mu, yoksa Brexit’in uyandırdığı “küresel İngiltere” fantezileriyle göstermelik bir şapka değişimi mi olacak?

    Uzun bir hayat yaşa­yan Kraliçe 2. Eliza­beth, 16 yıl önce 80. doğumgünü için yaptığı ko­nuşmada Groucho Marx’ın “Herkes yaşlanabilir; tek yapmanız gereken yeterince uzun yaşamak” vecizesinden alıntı yapmıştı. Bu upuzun yaşam boyunca, dünyanın geçirdiği tüm dönüşümlere ayak uydurmanın güçlüğün­den ise pek bahsetmemişti.

    1952’de henüz 26 yaşın­dayken tahta çıktığında 2. Dünya Savaşı’nın artçı etki­lerinin sürdüğü, şekerin kar­neye bağlı olduğu, bombala­rın yolaçtığı yıkıntıların ha­len temizlenmeye çalışıldığı bir dünyanın kilit noktala­rından birinde duruyordu. ABD’de Truman, SSCB’de Stalin iktidardaydı. İlk görev yetkisi verdiği başbakan ise Winston Churchill olmuş­tu. O günden bu yana Mar­garet Thatcher, Tony Blair gibi niceleri Saray’dan geçip gitti; son olarak ölümünden iki gün önce görevlendirdi­ği Liz Truss olmak üzere, di­le kolay 15 başbakan gördü. İmparatorluğun sınırları de­ğişti; İngiltere AB’ye girdi ve sonra çıktı.

    Tüm dönüşüm sıkıntıla­rıyla, dünya da İngiltere de onun ilk tahta çıktığı yıllar­dan bambaşka görünüyor bugün. Kraliyet’in gerçekten gerekli olup olmadığı, bit­mek bilmez bir tartışma ola­rak süredursun, Kraliçe dö­nüşümün giderek hızlandığı, insanların ayaklarının altın­daki zeminin kayıp gitmeye­ceğine güvenemediği bir dö­nemin en sabit, en değişmez unsurlarından biri olmaya devam etti.

    Yorulmak bilmeden 70 yıl 96 yaşında hayatını kaybeden Kraliçe 2. Elizabeth’in ardından duyulan samimi üzüntü ve matem, 21. yüzyılda halen gerekli olup olmadığı tartışılan konumundan ziyade, onun bu konuma karşı duyduğu sorumluluk bilincine hayranlıktan kaynaklanıyordu.

    Üstelik York Dükü Prens Albert ve Düşesi Elizabeth Bowes-Lyon’un ilk çocuğu ola­rak, 21 Nisan 1926’da dünyaya geldiğinde, bir gün kraliçe ola­bileceği hiç düşünülmemişti. Tahtın birinci varisi amcası 8. Edward, 1936’da 2. Eliza­beth’in büyükbabası Kral 5. George’un ölümüyle tacın sa­hibi olmuştu. 8. Edward, hem boşanmış olması hem de Ame­rikalı olması nedeniyle Krali­yet ailesinin onay vermediği Wallis Simpson’la evlenmeyi tahta tercih edince, o zamana dek nispeten gözlerden uzak bir yaşam sürebilmiş aile, ken­disini bir anda hiç hazırlıklı olmadığı bir senaryonun için­de bulmuştu. Babası 6. Geor­ge gönülsüzce tahta geçerken 2. Elizabeth de veliaht olarak “Yüce Prenses Elizabeth” un­vanını almıştı.

    Ocak 1952’de Elizabeth ve eşi Philip, hasta olan Kral’ın yerine denizaşırı bir tura çıktı. Babasının ölüm haberini, do­layısıyla tahtın yeni sahibi ol­duğunu öğrendiğinde, sömürge karşıtı Mau Mau Hareketi’nin kanlı bir şekilde bastırıldığı Kenya’daydı. Bir prenses olarak girdiği ülkeden, belki bir İmpa­ratoriçe olarak değil -Hindis­tan ve Pakistan’ın 1947’de ba­ğımsızlığını kazanması bu un­vanı ortadan kaldırmıştı- ama emperyal monarşinin mirası İngiliz Milletler Topluluğu’nun yeni başkanı olarak ayrılıyor­du. Kraliyet üyelerinin seyahat ederken her daim yanlarında siyah bir “yas” kıyafeti bulun­durmaları kuralı da o gün or­taya çıkmıştı. Eve dönüşünde uçaktan inerken giyecek uygun bir kıyafet bulamayan Eliza­beth, saraydan getirilen kıyafe­ti uçakta giyip dışarı çıkmıştı.

    Tahta çıkışından 20 gün sonra Dorothy Wilding tarafından çekilen bu ilk resmî fotoğrafları daha sonra madeni paralar, banknotlar ve pullar üzerinde kullanıldı.

    Bu, görev bilinci ve sorum­luluk duygusuyla bir insan, bir kadın ve ilerleyen dönemler­de bir anne olarak duygularını ve kişiliğini arka plana attığı, gizlediği ve bastırdığı yılların başlangıcıydı. Kraliçe’nin ar­dından, milyonlarca insanın paylaştığı samimi üzüntü ve matemin de temelinde bu bit­mek, yorulmak bilmeyen görev bilinci yatıyordu büyük ihti­malle. Ne yerine getirilmeyen seçim vaatleri ne de dünyanın en varlıklı hükümdarlarından biri olarak herhangi bir yol­suzluk söylentisiyle kariyerine gölge düşmemiş; çalkantılı bir yüzyılda istikrar ve güvenin, “devletin bekâsı”nın sarsılmaz kayası olmuş; bunu korumak için kişisel fedakarlıklar yap­maktan çekinmemişti Krali­çe. Prenses Diana’nın ölümü ve Harry ile Meghan’ın ırkçılık suçlamalarının ardından ki­şisel popülaritesi sarsılsa da, 70 yıl boyunca halkın gözünün önünde yaşanmış bir iktidarı olabildiğince az skandalla ta­mamladı.

    Öte yandan Kraliçe, aynı zamanda bir semboldü. Hü­kümdarlığı sırasında yüzü ve beden bulmuş taşıyıcısı olduğu imparatorluk, neredeyse 50 ba­ğımsız devlete bölünüp küre­sel etkisini kaybederken; onun rengarenk kıyafetleri, gözalıcı mücevherleri ve tonton gülüm­semesiyle üstünü örttüğü kanlı dekolonizasyon tarihinin mi­rasıyla halen tüm boyutlarıy­la yüzleşildiğini söyleyemiyo­ruz. 1953 Noel Günü mesajın­da “İngiliz Milletler Topluluğu geçmişin imparatorluklarıyla hiçbir benzerlik taşımıyor” de­se de, bu yapı, ırkçı ve pater­nalistik anlayışıyla imparator­luğun devamı ve Britanya’nın uluslararası nüfuzunu koruma­nın bir aracıydı şüphesiz.

    Siyah takımlılar arasında bir ‘anne kuğu’ Kraliçe Elizabeth 1971’deki İstanbul ziyaretinde kraliyet yatı Britannia’dan zarif bir sıçrayışla Dolmabahçe Sarayı rıhtımına çıkarken.

    Sert ve disiplinli bir baba yerine, yavrularını kanatla­rı altına almış bir anne imajını benimsese de; göreve geldiği dönemde Malaya’nın sömürge valisinin komünist gerillalarla savaşmak için olağanüstü hâl ilan etmesinin, Kenya valisinin Mau Mau olarak bilinen sö­mürgecilik karşıtı hareketten 10 binlerce Kenyalıyı kamp­larda sistematik işkencelere maruz bırakmasının anıları he­nüz çok tazeydi. 1953’te İran’ın ilk seçilmiş lideri Muhammed Musaddık, İngiliz ve Amerikan istihbarat servislerinin tez­gahladığı darbe ile devrildiğin­de ise Elizabeth artık tahttay­dı. 1955’te Kıbrıs’ta ve 1963’te Aden-Yemen’de İngiliz valiler sömürge karşıtı hareketlerle mücadele etmek için olağanüs­tü hâl ilan ettiklerinde; siville­re işkence yaptıklarında da…

    2. Elizabeth, İngiliz Milletler Topluluğu üyesi devlet başkanlarını kanatları altına almış “anne kuğu” rolünü hayatı boyunca sürdürdü.

    Bu arada, İrlanda’daki “The Troubles” dönemi ola­ğanüstü hâl dinamiklerini Birleşik Krallık’a da taşımış­tı. Kuzey İrlanda’da barış için, Tony Blair’in iktidarda oldu­ğu 1997’yi beklemek gerek­mişti. Fakat çokkültürlülüğü savunan Tony Blair, bir eliyle Galler, İskoçya ve Kuzey İr­landa’ya yetki devri getirirken, bir eliyle ABD liderliğindeki Afganistan ve Irak işgalleri­ne katılarak Viktorya döne­mi emperyal söylemi yeniden canlandırmıştı. Taşıdığı tüm anılar ve vatanseverlik çağ­rışımlarıyla Kraliçe’nin uzun ömrü, bu emperyal fantezile­rin devamını kolaylaştırıyor­du. O gün de… Brexit’in uyan­dırdığı “güçlü, küresel İngilte­re” çağrılarıyla bugün de…

    Son yıllarda, İngiliz devleti ve kurumları üzerinde impa­ratorluk, kölelik ve sömürge­ciliğin mirasını kabul etmeleri ve telafi etmeleri için kamu­oyu baskısı artıyor. 2013’te sömürge Kenya’sında işken­ce gören mağdurların açtığı bir davada İngiliz hükümeti hayatta kalanlara yaklaşık 20 milyon Pound tazminat öde­meyi kabul etti; 2019’da Kıb­rıs’ta hayatta kalanlara bir ödeme daha yapıldı. Her bir banknotun üzerinde Krali­çe’nin gülümseyen yüzü vardı!

    2005’te Kraliçe, Garter Günü’nde… En prestijli Birleşik Krallık şövalye nişanı olan Dizbağı Nişanı, 1348’den beri hükümdar tarafından veriliyor.

    Kraliçe’nin ölümü şüphesiz pek çok kez tekrarlandığı gibi “bir devrin sonu” olacak, ama bu ölüm Kraliçe’nin dönemin­den kalan acılarla yüzleşmek için bilinçli bir çaba harca­mak, Kraliyet’in rolü üzeri­ne uzun süredir dillendirilen eleştirilere kulak vermek için bir fırsat olarak kullanılmadı­ğı sürece bir son değil, yeni bir başlangıç olmaya da gebe.

    1952’de Prenses olarak
    çıktığı yolculuktan babası
    Kral 6. George’un ölümünün
    ardından bir Kraliçe olarak
    dönerken.