Ağaç kovuğu gibi içi boş, örneğin tandır, fırın gib nesneler, mağara-yaradılış mitlerinde de karşımıza çıkar. Ağaç kovuğundan veya kabuğundan yapılan “bebekler” bu oluşumlardan çıkan soyun anasına (cedde) işaret eder. İlk dönemlerdeki ana figürü zamanla ata şeklini almıştır; ancak aynı kelime Kaşgarlı Mahmut’ta gördüğümüz gibi, kız çocuklarının oynadığı bebek için kullanılmaya devam etmiştir. Bu bebekler oğlan değil kızdır.
Orta Asya tarihinde görülen hanlar-beyler mücadelesi, Anadolu ve Rumeli ahalisinin aşina olmadığı bir durumdur. Bunun nedeni Osmanlı Anadolu’sunda hanların bulunmaması ve devletin beylik kökenli olmasıdır. Ayrıca Anadolu beyliklerini kurduğu siyasi birliğin içine katan Osmanlılar, devşirme sistemi ile bu beylerin palazlanmasına imkan vermemiştir.
Orta Asya’da ise hanların yanında kabileler ve beyler varlıklarını sürdüregelmişler; 1750’ler sonrasındaki geçiş dönemi ve 19. yüzyıl başında artık beyler “han” unvanı almaya başlamışlardır. Bu geçiş döneminde asıl güç beylerin elinde olmuş, hanlar daha temsilî bir konumda olmuşlardır. Tarihçiler bu hanlardan “koğurçak han” (kukla han) diye bahsederler (17. yüzyılda Hive hanı olan Çinggisli Ebülgazi Bahadır Han’ın sözlerine bir kulak verirsek, bu kelimenin asli anlamının tamamen kaybolmamış olduğunu görürüz). Bu bağlamda Ebülgazi Han, şöyle der:
“… Bir kişinin sevdiği ölmüş olsa; oğlu, kızı, ağabeyi veya kardeşi ona benzer bir oyuncak bebek yapıp onu evine koyup ‘bu bizim filanın suretidir’ diyerek onu severdi; yemeğin ön kısmını onun önüne koyardı. Zamanla onu öpüp yüzüne-gözüne sürterek başına koymaya başladı. Böyle yapa yapa putperestlik ortaya çıktı”.
W. Rubruck da Bahadır Han’ı teyit eden bir açıklama yapmıştır. O da bir Uygur rahibin şöyle dediğini aktarır: “Biz putlarla Allah’ı tasvir etmiyoruz; bizimkilerden biri ölürse oğlu, karısı ve yahut başka biri onun heykelini yaptırır ve buraya mabede koyar. Biz de onu ölünün hatırası olarak saklar ve hürmet ederiz”. Benzer gözlemler Marco Polo tarafından da yapılmıştır.
Sir Gerard Clauson etimoloji lugatinde (s. 586-587) bu anlamların bebekle ilgisini göremediğini ifade etmektedir. Türk dillerinde “a”lı (kabırçak) ve “o”lu (koburçuk) gibi farklı şekilleri bulunan “koğurçak” (kovurçak) kelimesi, “içi boş şey, kabuk, kovuk” anlamlarında kullanılmıştır. Nitekim Türklerin “töz”, Moğolların “ongon” adını verdiği bu temsilî bebeklerin huş ağacı kabuğundan da yapılmış olduğunu biliyoruz
Ancak Sibirya enlemlerinde dokusu yumuşak huş ağacı gibi ağaçların kovuğundan, farklı kap-kacak yapılması gibi, bu ağacın kabuğu da benzer şekilde kullanılmıştı.
Hayvancılıkla meşgul olan topluluklarda bu iki veya üç boyutlu formların keçeden (Kaşgarlı Mahmut: “… keçeden bebek, insan şeklinde yapılmış kuklalardır”); daha güneyde Çin ile temasta olanlarda bezden, kumaştan; Sibirya ormanlarında ise ağaç kovuğundan veya kabuğundan yapılmış olduğu görülmektedir.
Ağaç kabuğu atasözlerinde, kovuğu ise gibi içi boş nesneler hâlinde tandır, fırın, mağaranın geçtiği yaradılış mitlerinde de karşımıza çıkmaktadır. İşin ilginç tarafı bu “bebekler”in atadan ziyade soyun anasına (cedde) işaret etmesidir. İlk dönemlerdeki ana figürü zamanla ata şeklini almıştır; ancak Kaşgarlı Mahmut’ta gördüğümüz gibi, kız çocuklarının oynadığı bebek için kullanılmaya devam etmiştir. Bu bebekler oğlan değil kızdır.
Ebülgazi Han’ın put olarak algıladığı bu kelimenin ne zaman ve nasıl hanlar için kullanılmaya başladığı henüz açıklığa kavuşmuş değildir. Bu tabiri hanların kendileri için veya dönem tarihçilerinin hanları için kullandıklarını düşünmek zordur. Orijinal kaynaklarda bu terime henüz rastlanılmamış olması, “kukla han” tabirinin araştırmacı tarihçiler tarafından kullanıldığı hissini uyandırmaktadır. Tarihî malzemeler içinde karşılaştığımız terimleri gelişigüzel kullanmak yerine onların nasıl bir süreç içinde ortaya çıkmış olduklarını anlamak; onları tarihi belgelerde gördüğümüz zaman bu terimlerin kimler tarafından nasıl kullanıldığını araştırmak, bize okullarda öğrendiğimiz “tarih zaman ve zemin içindeki değişimlerdir” savının önemini hatırlatır.
2022’nin en yüksek bütçeli dizilerinden “Yüzüklerin Efendisi: Güç Yüzükleri” 2 Eylül’de Prime Video’da seyircilerle buluştu. Yayın hayatına rekorla başlayan diziyi Amazon’un hizmet verdiği 240 ülke ve bölgede ilk 24 saat içinde 25 milyon kişi izledi. Romandan binlerce yıl önce geçen dizi, Tolkien’in iki romana bağlı olarak yazdığı ek metinlere dayanıyor. Tolkien evreninin tarihsel dayanakları ise çok çeşitli…
THE LORD OF THE RINGS: THE RINGS OF POWER-2022 UYARLAMA: J. R. R. TOLKIEN GELİŞTİRENLER: J.D. PAYNE, PATRICK MCKAY YÖNETMEN: WAYNE YIP, J. A. BAYONA, CHARLOTTE BRÄNDSTRÖM OYNAYANLAR: MORFYDD CLARK, ISMAEL CRUZ CORDOVA, MARKELLA KAVENAGH
Merakla beklenen “Yüzüklerin Efendisi: Güç Yüzükleri” dizisi, ilk sezonuyla Amazon Prime Video’da yayına girdi. Romandan binlerce yıl önce geçen dizide, Tolkien hayranlarını mutlu edecek pek çok malzeme var. Galadriel ve Elrond karakterleri (her ikisi de Orta Dünya’da ölümsüz olan iki elf), evrimsel olarak Hobbit’lerin öncülü oldukları ortaya çıkan Harfoots adlı klan ve diziye adını da veren ikonik semboller: Güç Yüzükleri.
Dizinin çıkış noktası, Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’nin son bölümü için yazdığı ve Orta Dünya’nın “İkinci Çağ” tarihini özetleyen bir ek… Bu dönem, meşhur yüzüklerin dövüldüğü, Lord Sauron’un iktidara yükseldiği, Númenor ada krallığının güçlendiği (ve sonra düştüğü), elflerin ve insanların Orta Dünya’nın ruhu için savaşmak üzere biraraya gelmek zorunda kaldığı bir devir. Hem yasal hem de kreatif zorunluluklar nedeniyle (Tolkien’in İkinci Çağ’ın derinliklerine indiği, ölümünden sonra yayımlanan metinlerin hakları Amazon’da değil) dizinin yazarları; zaman dilimlerini sıkıştırarak, yeni karakterler yaratıp, bazı hikaye çizgilerini yeni baştan çizerek diziyi değiştirmek ve süslemek durumunda kalmışlar.
Dizi ilerledikçe, Tolkien’in vizyonuna ne derece sadık kalındığıyla ilgili pek çok tartışma çıkacağı kesin; ancak zaten bu vizyonun ne kadar orijinal olduğu tartışması da uzun zamandır uzmanları meşgul ediyor. Kesin olan bir şey var: Dizi, geçen yüzyılın ortasında Oxford’da yaşamış yazarın hayalgücünü bugüne aktarmak için devasa bütçesinin satın alabileceği (şimdiye kadar çekilmiş en yüksek bütçeli dizi olduğu bildiriliyor) bütün sinematik cümbüşten yararlansa da aynı zamanda kahramanlık ve trajedilerle, cüceler, elfler ve tabii büyülü yüzüklerle örülmüş çok eski bir tarihin efsanelerine de dayanıyor.
Genç Galadriel’i canlandıran Morfydd Clark.
Tolkien’in, Wagner’in “Nibelungs Yüzüğü” operasındaki meşhur yüzükten ilham aldığı zaman zaman dile getirilen bir teoridir. Alman besteci bu libretto üzerinde çalışmaya, Tolkien’in 1937’de yüzükleri ilk kez okuyucuyla tanıştırdığı Hobbit’i yayımlamasından neredeyse 100 yıl önce başlamıştı. Tolkien bu benzerliği inkar etmiş; yayıncısına şöyle yazmıştı: “Her iki yüzük de yuvarlak; benzerlikleri burada sona eriyor”. Biyografisinin yazarı John Garth’a göreyse “Bu tartışmalı bir nokta, çünkü güç ve yozlaştırıcı etki gibi başka benzerlikler de var”.
Yine de Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin ilk bölümü olan Yüzük Kardeşliği 1954’te ilk çıktığında Tolkien’in bu “sorunlu” besteciyle arasına bir mesafe koymak istemesi anlaşılır bir durum. Özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında yazdığı bir mektupta “o küçük, cahil Adolf Hitler”e “asil Kuzey ruhunu mahvettiği, saptırdığı, yanlış uyguladığı ve sonsuza kadar lanetle anılmasına sebep olduğu” için ne kadar öfkelendiğini düşündüğünüzde… Nazi liderinin Wagner’e yakınlık duyması, Tolkien’i onunla taban tabana zıt kutuplara itmek için yeter de artardı bile.
Genel kanı, hem Tolkien’in hem de Wagner’in aynı kaynaklardan, özellikle de İskandinav destanlarından ilham aldıkları yönündedir. İngiltere’de 19. yüzyıl akademisyenleri ve arkeologları Vikinglere itibarını iade ettikten sonra, insanlar İskandinavlarla ilgili her şeye karşı büyük bir iştah duymaya başlamıştı. Hatta Kraliçe Victoria’nın Tanrı Odin’in soyundan geldiği ve tüm Hanover kraliyet ailesinin Ragnar Lodbrok, nam-ı diğer Ragnar Hairy-Breeches ile akraba olduğu bile iddia edilmişti. 1892’de doğan Tolkien için ise bu saplantı, çocukluğunda Andrew Lang’in Kırmızı Peri Kitabı’nı okuyup ejderha avcısı Sigurd’un hikayesine âşık olmasıyla başlamıştı.
Yalnız Orklar Tolkien’in İlk Çağı’nın sonundaki Gazap Savaşı’nda Orklar, neredeyse yok olma noktasına gelmişti. İkinci Çağ’da geçen dizide ise onları daha yalnız ve dağınık hâlde, ama çok daha korkutucu planlarda izliyoruz.
Oxford Üniversitesi doktora araştırmacısı Grace Khuri, Birmingham’daki King Edward’s Koleji’ndeki ergenlik yıllarında Tolkien’in İskandinav destanlarını orijinal Ortaçağ İzlandacası ile okumaya başladığını, hatta 1911’de okulun Edebiyat Topluluğu’na bu konuyla ilgili bir bildiri sunduğunu söylüyor. “Ayrıca en yakın arkadaşlarına coşkulu Eski İskandinav ve Ortaçağ okumaları yapardı” diye ekliyor.
Khuri’nin İskandinav mitolojisinin yazar üzerindeki etkisini ele alan tezi, Tolkien’in de mezunu olduğu Oxford’un yazara ilişkin yazılmasını onaylayacak kadar titiz bulduğu ilk tez çalışması.
Tolkien, Oxford’da başlangıçta “Klasikler” bölümündeydi, ancak Cermen dillerine olan ilgisi onu eski İngiliz edebiyatı ve filolojisinin okunduğu İngilizce bölümüne geçmeye yöneltmişti.
Zaten dindar bir Roman Katoliğiydi. Bu yıllarda sayfalarında büyücülerin, trollerin dolaştığı Sir Gawain ve Yeşil Şövalye; kahramanının ejderhalarla savaşmak için insanüstü yeteneklerini kullandığı Beowulf gibi Hıristiyanlık öncesi inanışların tortularıyla dolu metinlerle de ilgilenmeye başladı.
Dizinin takdiri hak eden kostüm çalışmasından detaylar.
Usta bir sentezci
Tolkien’in ilk satın aldığı İskandinav eserlerinden biri, o zamanlar yalnız tek bir İngilizce çevirisi mevcut olan, William Morris ve İzlandalı akademisyen Eiríkur Magnússon’un hazırladığı ve ilk kez 1870’te yayımlanan Völsunga destanıydı. Destanda yeniden biçim verilmiş bir kılıç ve “Andvaranaut” olarak bilinen altın bir yüzük vardı. Bu yüzük, tanrıların susamuru şekline girdikten sonra yanlışlıkla oğlunu öldürdükleri bir adama ödedikleri fidyenin parçasıydı. Yüzük çalınıyor, sonra lanetleniyor ve böylece başka bir İskandinav yüzüğü, Odin’in Draupnir’i, kendisini çoğaltabiliyordu. Her iki yüzük de cüceler tarafından dövülmüştü.
Bu anlatılarda yüzükler genellikle gücü temsil eden birer metafor olarak kullanılmıştı. Yüzüğü biriyle paylaşmak, bir mülkiyet hakkını paylaşmak demekti. Garth’ın belirttiğine göre, lordların hizmetkarlarını yüzükle ödüllendirdiği feodal bir Cermen geleneği de vardı. Tüm yüzükler parmağa takılmak için de yapılmamıştı. Khuri’ye göre, İzlanda destanı Eyrbyggja’da bir kol yüzüğü, tanrılar ve insanlar arasında sihirli bir sözleşme hâline gelmişti.
Khuri, İskandinav metinlerinin Tolkien ve çağdaşları için özel bir anlamı olduğunu öne sürüyor. “İskandinav efsane ve mitlerinde öne çıkan kasvetli kahramanlık, hanedan trajedisi ve kıyamete dair tasavvurlar, özellikle de 1. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında imparatorlukların ve krallıkların hızla çöküşe doğru ilerlediği bir dönemde, Tolkien ve çağdaşlarını etkilemişti”. Bu etki, yüzük sembolizminin çok ötesine uzanıyordu. Uzun beyaz sakalı, geniş kenarlı şapkası, asası ve peleriniyle Gandalf, bir başka bilgelik ve bilgi yayıcısı olan Odin’i hatırlatıyordu. Adı, Hobbit’teki cücelerin birçoğu gibi, mitolojik bir şiir olan “Voluspá”daki cüce lakapları listesinden alınmıştı: Durin, Thorin, Fili, Kili, Oakenshield.
Genç Galadriel Morfydd Clark, Peter Jackson’ın çektiği “The Lord of The Rings” üçlemesinde Cate Blanchett tarafından canlandırılan Galadriel karakterine hayat veriyor.
Ve bir de Frodo vardı. Khuri, “İsmi, Eski Norsça fróðr ve Eski İngilizce Frōda (bilge) kelimelerinden türetilmişti ve Tolkien bu ismin Eski Frizye dilindeki yazılışını seçmişti” diye açıklıyor. “İronik bir şekilde, Danimarka kralı Fróði, Tolkien’in mütevazı kahramanının tam zıttıdır, çünkü bir efsanede (Grottasöngr’de anlatılır), açgözlülüğü yüzünden, sihirli bir öğütme taşıyla ona bir hazine yapsınlar diye iki dev kadını köleleştirdiği yazar. Bazı açılardan, Frodo’nun Yüzük’ü elinde tutmaya yönelik büyü kaynaklı dürtüsü, bu açgözlülüğün sönük bir yankısıdır; bu açgözlülük onun durumunda doğuştan gelen herhangi bir defosundan ziyade Yüzük’ün gücü tarafından tetiklenir (ve hikayenin çok geç dönemlerine kadar bu büyüye direnebilir)”.
Garth, Tolkien’in dehasının yeterince takdir edilmeyen yönlerinden birinin de “usta bir sentezci” olma becerisi olduğuna inanıyor. “İnsanlar aynı anda hem onun tüm fikirlerini Kuzey mitlerinden aldığını hem de hiçbir etki olmadan hepsini kendisinin bulduğunu düşünüyor. İşin doğrusu Tolkien, ilham kaynaklarını pek çok yerden toplamıştı”. Garth’ın son kitabı JRR Tolkien’in Dünyaları: Orta Dünya’ya İlham Veren Yerler’de (The Worlds of JRR Tolkien: The Places that Inspired Middle-earth) açıklamaya çalıştığı gibi, pusulanın dört yönünden de etkiler vardı. Örneğin Doğu’dan Büyük İskender’in Ortaçağ efsaneleri ve Mısır aşkı kitaba girmişti. Üzerine en az araştırma yapılan da Güney’den gelen, Tolkien’in çağında çok baskın olan klasik etkileriydi. Örneğin yazar, Númenor’u şekillendirirken Atlantis efsanesi de rol oynamıştı ve Amazon dizisinin kilit unsurlarından biri olan çöküş öyküsü, Platon’un kibir yüzünden yıkılan bu deniz imparatorluğuyla ilgili hikayesinden yola çıkılarak oluşturulmuştu. Platon’un Devlet’inde de bir yüzükten, “Gyges’in Yüzüğü”nden bahsedilir ve Tolkien’inki gibi bu yüzük de takana görünmezlik bahşeder.
Tolkien’in bir Kelt şifa tanrısı olan Nodens’e ait bir Roma-Kelt tapınağından haberdar olduğunu kesinlikle biliyoruz. “Cüce Tepesi” olarak adlandırılan ve İngiltere’nin Dean Ormanı’ndaki Lydney Parkı’nda bulunan bu tapınak, ilk olarak 1928- 1929 arasında arkeolog Tessa ve Mortimer Wheeler tarafından kazılmıştı. Tolkien’in kendisi de kazıda çalışmış, özellikle bir yüzük hırsızının uğradığı laneti anlatan Latince yazıtları incelemişti.
Hoffman’ın 1876 yılında Wagner’in “Der Ring des Nibelungen” operası için yaptığı set tasarımlarından biri. Operanın, Tolkien’in ilham kaynaklarından olduğu söylense de yazar bunu reddediyor.
Tolkien’in hayalî evreninin ardındaki saik, kendi geleneğinde eksik olduğunu düşündüğü şeyleri telafi edebilecek, hayranlık duyduğu diğer mitolojilerle boy ölçüşebilecek özel bir “İngiliz” mitolojisi yaratmaktı. Kültür yağmacılığıyla ilgili aşırı derecede ihtiyatlı davranılan bir dönemde, onun hikayesi, doğru kullanıldığında diğer kültürlerden ödünç alınan öğelerin, sahiplenmek değil, bu anlatıların yeniden ve yeniden anlatılma konusundaki en temel arzularını onurlandırmak anlamına gelebileceğini gösteriyordu. Bunu o kadar iyi başarmıştı ki hayalî evreni senaristlerin de dahil olduğu diğer yazarlar tarafından yağmalanmak üzere kendi başına bir mitoloji hâline gelmişti.
Bu arada, sıkı Tolkienseverlerin yüzüklerin kadim sembolizmine bir başka anlam katmanı daha eklediğini de not etmek gerek. Garth’ın dediği gibi, “Bazı hayranların ‘hepsini biraraya getirip, karanlıkta birbirine bağlamak’ için Tek Yüzük’ün replikalarıyla evlenmeleri şaşırtıcı”.
24 Ağustos’ta BBC Culture’da Hephzibah Anderson imzasıyla yayımlanan “The surprising ancient roots of The Lord of the Rings” adlı makaleden tercüme edilmiştir. Çev: Deniz Kaynak
Etiyopya’da Eritre’nin yüksek platolarından çıkmış bamya. İslâmiyet’in yayılması sırasında doğuda Hindistan’a ulaşıp ekilmeye başlanmış ve “hanım parmağı” olarak adlandırılmış. Osmanlı saray mutfağında bamyanın mevsiminde tazesi, kışın ise kurusu tüketilirdi. Bugün çiçek bamyanın en çok üretildiği yer Amasya. Kuru bamyanın hakkını veren ise Konya.
Hatminin, pamuğun da dahil olduğu pek kalabalık bir aile olan ebegümecigillerdendir kendisi. Avrupa’da abelmoschus esculentus diye fiyakalı bir isim ile tanınmış. Arapçada “abū-l misk” (misk’in babası) olmuş. Latince soyadı esculentus, “insan evladı yiyebilir” manasında. Ancak biz aile ortamlarında, aramızda ona “hey bamya!” diye sesleniyoruz. Tutup 10 kişiye sorsak, belki 5’i burun kıvırır bamyaya “sümüklü şey” diye. Diğerleri ise ayılır-bayılır. Sümüklü diyenler seçmeyi, pişirmeyi bilmezler. Onların kaybı tabii… Tarih boyunca ortadan kaybolmadan bugüne eriştiğine bakarsak, kendisine “ömür boyu başarı ödülü” vermemiz gerekirken sümüklü denir mi hiç? Ayıp.
Botanikçilere sorarsak, bamya Etiyopya’da Eritre’nin yüksek platolarından yayılmış. Olasılıkla Etiyopya’dan Kızıldeniz kıstağından Arabistan’a geçmiş; oradan da 7. yüzyılda Mısır’ı ele geçiren Araplar tarafından Mısır ve Kuzey Afrika’ya, sonra Akdeniz’i çevreleyen coğrafyaya ve doğuda Hindistan’a doğru dağıldığı tahmin ediliyor. Victoria Gölü’nden doğup Akdeniz’e doğru yollanan Nil’in “Beyaz Nil” denen ana akağı ve doğusunda kalan Etiyopya çevresinde bamyanın yaban türleri bulunduğu için, bu bölgede yetiştirilmeye başlanmış olabileceği düşünülüyor. Bamyanın adına yazılı kaynaklarda ilk defa 1216’da Mısır’a yolu düşen bir Mağribî’nin gezi notlarında rastlıyoruz. Bitkiyi ayrıntılı olarak tanımlamış. Mısırlılar tarafından yetiştirildiğini, körpe iken toplanıp un ile pişirildiğini not düşmüş.
Avrupa’da abelmoschus esculentus adıyla anılan bamyanın çiçeği.
MÖ 4000’li yıllarda Bantuların kıtanın merkezinden doğusuna ve güneyine doğru hareketlenmeleri ile Afrika’nın temel gıda maddelerinden biri olmuş bamya. İslâmiyet’in yayılması sırasında doğuda Hindistan’a ulaşıp ekilmeye başlanmış ve “hanım parmağı” olarak adlandırılmış. Brezilya, Batı Hint Adaları ve Kuzey Amerika’da ekilmeye başlandığı sıralarda diğer yönde Makao limanından Çin’e de ayak basmış. O taraflarda Angola’daki ismi “quilobo”yla tanınan bamyanın İngilizce ismi “okra” ise Nijerya’daki adı “okwuru”dan türetilmiş.
Bamyanın 1500’lerde köle ticareti ile güneydeki limanlardan Kuzey Amerika’ya girdiğini de biliyoruz. Köle tüccarları esir aldıkları etnik grupların yeme-içme alışkanlıklarına dikkat etmeyi öğrenmişler. Hıncahınç gemilere yükledikleri insancıkların alıştıkları yiyecekleri reddetme olasılıkları düşük tabii. Böylece kargonun sağkalım yüzdesini yükseltiyorlardı.
Bamya da pirinç de kölelerin yanlarında getirdikleri tohumlardan türemişti. 1685’te yüksek kaliteli bir pirinç türünün tarıma alınması ile birlikte bu ürün plantasyon sahiplerine çok para kazandırır oldu ve 1863’te köleliğin kaldırılmasına dek güneyde büyük bir sanayiye dönüştü. Bamya hiçbir zaman bu türden yaygın bir tarım ürünü olmadı. Üretimi kölelerin minik bahçelerinden çok öteye gidemedi ama aile sofrası için hep çok önemliydi. Yeni kıtaya geride bıraktıkları yemeklerin özlemi ile türlü türlü bamyalı yemekler yapmaya başladı. Sonrasında ise bamya, “soul kitchen” denen Afro-Amerikalı mutfağın vazgeçilmez sebzesi oldu. Bunda tabii çok hızlı büyüyen bamyanın tropik ve subtropik iklimlerde son derece verimli şekilde yetiştirilebilmesinin de rolü var. Sadece sebze olarak değil, bamya tohumlarının kavrularak özellikle Kuzey-Güney savaşı sırasında kahve niyetine içildiğini de not edelim.
Lahanacılar Bamyacılar’a karşı Çelebi Mehmet sipahilerin eğitimi için iki alay oluşturmuştu: Lahanacılar ve Bamyacılar. Topkapı Sarayı’ndaki cirit meydanında, bu iki grup arasında Cuma namazı sonrası cirit heyecanı yaşanırdı. Meydanda duran lahana ve bamya başlıklı iki mermer sütun neredeyse 400 yıl süren bu ezeli rekabetin simgeleridir.
Gelelim bizim coğrafyamıza… 1402’deki Ankara Savaşı’ndan sonra Amasya’ya çekilen Çelebi Mehmet sipahilerin eğitimi için iki alay oluşturmuştu: Lahanacılar ve Bamyacılar. Zaman zaman cirit oyununa padişahlar da katılırdı. Topkapı Sarayı’ndaki cirit meydanında, Cuma namazı sonrasında cirit heyecanı yaşanırdı. Meydanda duran lahana ve bamya başlıklı iki mermer sütun 2. Mahmut devrine dek nerede ise 400 yıl süren bu ezeli rekabetin simgeleri olarak kabul ediliyor. Buradan şunu anlıyoruz ki 15. yüzyılda bamya Anadolu’da yetiştiriliyor ve seviliyordu. Saray mutfaklarında bamyanın mevsiminde tazesi, kışın ise kurusu tüketilirdi. Saraya en çok satın alınan kuru sebze bamya idi. 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı saray mutfağına giren bamya 19. yüzyılda da bol miktarda yeniyordu. Kuru bamya Osmanlı sarayına Edirne ve Amasya’dan getirtilirdi. Bamyacıbaşı tarafından üreticilerin getirdiği bamyanın “en güzidesi” saraya alınır, kalanı da izinle esnafa satılırdı.
Çiçek bamya
Kış için hazırlanan “çiçek bamya” körpecik, çiçekleri henüz üzerinde iken her gün sabah toplanıp öğleden sonra hemen ipe dizilerek kurutulan minik bamyalardan yapılır. Herhangi bir nedenle günlük toplama yapılmazsa hasat zorlaşır; çünkü çiçeği meyvenin üzerine kapanır. Ayrıca hızlı büyüdüğü için bamyanın körpeliği ve dolayısı ile kalitesi azalır. Toplandığı gün pamuklu bir ipe dizilen çiçekli bamyaların üzerleri ince bir bez ile kapatılarak bir gece bekletilir ve ertesi gün çiçekler elle ayrılır. Bu işlem esnasında ısı kontrolü çiçekle beraber meyvenin çürümemesi ve çiçeğin kolay ayrılması açısından önemlidir. 2022’nin Temmuz ayında Amasya-Taşova’nın kuru çiçek bamyasının kilo fiyatı 800-850 TL civarında idi.
Bugün hâlâ çiçek bamyanın en çok üretildiği yer Bamyacılar takımının memleketi Amasya’dır. Şehir ekonomisinde çok önemli bir yeri olan kuru bamyanın hakkını ise onu düğünlerde iki yemek arası geçiş çorbası olarak onurlandıran Konya vermiştir.
Kış için hazırlanan “çiçek bamya” körpecik, çiçekleri henüz üzerinde iken her gün sabah toplanıp öğleden sonra hemen ipe dizilerek kurutulan minik bamyalardan yapılır.
Ülkemizde tarımı yapılan sultani Bamya, kınalı Bornova bamyası ve tombik Balıkesir bamyası diğer sevilen çeşitlerdir. Konserve olarak da tüketilen bamya yemeği genellikle kıymalı, domatesli, yazları ise zeytinyağlı olarak yapılır. Büyük ama körpe bamyaların kızartması da Ege’de sevilir. Eskilerin bamya dolmasını yapan kaldı mı acaba? Sanmıyorum.
İrice ama körpe bamyaları hiç ayıklamadan zeytinyağı, limon, sarımsak, tuz ve kırmızıbiber ile harmanlayıp 15 dk. fırın kâğıdının üzerinde fırınlayın. Bir kâsede yoğurt ve tahini karıştırarak bir sos hazırlayın ve bamyaları buna bana bana yiyin. İşte “bamya sevmem” diyene bamya yediren çok basit bir tarif.
1898’de sadece 5 sayı çıkan mizah dergisi Beberuhi, yurtdışındaki Jön Türk hareketinin çizgi muhalefetini yansıtıyordu. Beberuhi’nin Sultan Abdülhamid’i, çevresini eleştirmesi ve onlarla alay etmesi nedeniyle yurda sokulması yasaklanmış, giren sayıların toplatılması için emirler yayımlanmıştı.
Büyük kitap toplayıcısı İhsan Sungu’nun dergileri arasında çok değerli bir mizah dergisi bulunmaktadır. 1 Şubat – 1 Teşrinevvel (Ekim) 1898 tarihleri arasında 5 sayı çıkan Beberuhi isimli bu süreli yayın, Cenevre’de siyasi faaliyettte bulunan Jön Türklerin çıkardıkları önemli bir dergidir.
Beberuhi Mecmuası başlık sayfası. 1 Şubat 1898 / 1 Ramazan 1315. Ayda bir defa çıkar. Osmanlı gazetesidir. Birinci Sene, Numara: 1. 100 para, 50 santim. Bir yıllık 25 guruş, 5 Frank. Her hükümetin posta yolu makbuldür.
“Poste Restante, Plainpalais, Genève (Suisse)” adresinde yayımlanan bu mizah dergisi, ömrü kısa olmasına rağmen çok derin bir muhalefet etkisi doğurmuştur. İsmini ortaoyunu kahramanlarından, kısa boylu “altıkulaç Beberuhi”den alan yayında, karikatürlerin tümü Sultan 2. Abdülhamid üzerine ve aleyhinedir. İlk sayının başlığında da 2. Abdülhamid’in burnunu çeken Beberuhi görülür.
“Ayda bir defa çıkar. Osmanlı mizah gazetesidir” altbaşlığını taşıyan yayının 1 yıllık fiyatı 25 kuruş / 5 Frank’tır. “Meram” imzasını kullanan karikatürcünün kimliği henüz netleşmemiştir. Turgut Çeviker bir tahminde bulunmazken, İsviçre’de Jön Türk Basını ve Türk Siyasal Hayatına Etkileri isimli bir çalışma yapan Muammer Göçmen, çizerin Tunalı Hilmi veya Akil Muhtar olabileceğini öne sürer.
“Karabaşın Kara Yazısı” başlıklı giriş yazısı şu şekildedir:
“Böyle sersem bir millet ayağımın altında, mahsul-i sayi olan hazineler öbür ayağımın altında bulundukça şu Avrupa hükümetlerini kukla gibi oynatır eğlenirim” (Kuklalar Rusya, Fransa, İngiltere, İtalya, Almanya. Arkada para çuvalları: 10.000, 15.000, 100.000 Lirayı Osmani yazılı) (üstte). Solda sarıklı “Türk”. Yerde yatanlar Düvel-i Muazzama. Çuvallara takılıp uçan Sultan Abdülhamid. Çuvalların üzerinde 10.000, 15.000, 100.000 yazılı Altta ise “Sersem Millet hâ! … Al!”yazıyor (altta).
“Besmeleyle çıktım yola Bakamadım sağa sola Afv eyleyin arkadaşlar Post gidiyordu bir pula…
Girit: Her tarafım yara bere içinde, ıstırab içindeyim. Ah! Halime hiç merhamet eden yok. Abdülhamid: Mırıldanıp durma! Bak sana ne kadar yakışacak. Şu ıstavrozu boynuna tak. Şapkacığın da hazır. İnşallah onu da mübarek elimle başına geçiririm.
Esselamunaleyküm ey kârî (okur). Artık İstanbul’da barınmanın imkanı kalmadı. Arkadaşlardan Bekri Mustafa sertüfek, Hacivat ise serdalkavuk tayin edildiler. Geçen gün bizim kahveye uğradım. Bir de ne göreyim: Perde, zerde, tahta-mahta, alet-edevat hepsini Yıldız’a çekmişler. Kahveci ‘aman görünme seni arıyorlar’ dedi. Meğer bizim toraman serhafiye olmuş! Evimi soyup soğana çeviren o değil miymiş! Bu sebepten İstanbul’da perdemizi kuracak yer kalmadı. Feleğin sillesi, Hamid’in tekmesi, sansür ve hafiyelerin (sus!) demesi bizi Cenevre’ye kadar attı. Niyetim eskiden beri medâr-ı maişiyetim olan perdeyi gazeteye tahvil ile İstanbul’da nâzırune olduğu gibi burada da kariye (okuyucuya) arz-ı endâm etmektir.
Prens Yorgi. Girit’in altında ezilen Girit Müslümanları. Elinde kırbaç olan kişi Sultan Abdülhamid. Diğer grup, Düvel-i Muazzama.
Abdülhamid, Düvel-i Muazzama ile kellelerden bilardo oynuyor (üstte).
Karagöz – Hacivat, Bekri Mustafa, Toraman gibi geleneksel tipler gazetede kullanılmış, Abdülhamid ve çevresi alenen topa tutulmuştur. Beberuhi’nin Sultan Abdülhamid’i ve çevresini, ona bağlı hükümet erkanını eleştirmesi ve onlarla alay etmesi nedeniyle yurda sokulması yasaklanmış, giren sayıların toplatılması için emirler yayımlanmıştır. Yabancı postalar aracılığı ile yurda sokulmaması için posta şirketleri uyarılmıştır. Dışişleri’nin girişimleri sonucu Beberuhi bir süre yayınını durdurmak zorunda kalmış, ama sonra tekrar yayına başlamıştır. Ancak yayın ömrü çok uzun olamayacak ve 5. sayıdan sonra bir daha çıkmayacaktır.
Abdülhamid, Ebulhüda’nın verdiği paraları kovalıyor.
Cumhuriyetin ilk kadın gazetecisi Sabiha Sertel, ömrünü yayıncılığa ve kağıda adadı. Ama ne adamak! Dergiler, gazeteler, ansiklopediler, kitaplar, kitapçıklar, risaleler… Kalemi ve mürekkebi hep işçilerin ve kadınların yanında oldu. Cumhuriyet gazetesi onun için 1937’de “Bolşevik Dudu” diye karalama kampanyası başlatacaktı. Her dönemin aykırı kadınıydı. 10 gazete-dergi ve tarihî hadisede Sabiha Sertel.
1-BÜYÜK MECMUA – 1919
24 yaşındaki Türk feminist
Sabiha Derviş Sertel, doğum adıyla Sabiha Nazmi 1895’te Selanik’te doğdu. 1915’te gazeteci ve yayımcı Mehmet Zekeriya Sertel ile evlendi. 1919’da henüz 24 yaşında Zekeriya Sertel’le haftalık çıkarmaya başladıkları Büyük Mecmua, onun profesyonel gazeteciliğinin de ilk ürünüydü. Halide Edip, Falih Rıfkı, Köprülüzade Fuat, Reşat Nuri, Faruk Nafiz, Ömer Seyfettin gibi dönemin aydınlarının yazdığı Büyük Mecmua’da, Sabiha Sertel ilk defa “Türk feminizmi” ifadesini ortaya atan kişi oldu.
Mustafa Kemal Paşa başlıklı makale.
4. sayıda Sabiha Sertel’in ilk defa “Türk feminizmi” ibaresini kullandığı makale.
Sabiha Sertel 1930’da mahkemede
“Sabiha Zekeriya” imzasıyla “Kadınlığa Dair” köşesinde kadın haklarını savunan yazılar yazdı. İlk sayıda yer alan yazısının başlığı “Türk Kadınlığının Terakkisi” idi. Derginin 4 numaralı 27 Mart 1919 tarihli sayısında ise “Türk feminizmi” kavramı ilk defa onun yazısıyla somutlaştı.
Büyük Mecmua’nın ilk sayısının kapağı.
Yazıdaki ifadeler çok çarpıcıydı: “… İstihsali (üretimi) uğrunda ferdi her menfaatten tecerrütle (vazgeçerek) sırf cemiyet için çalışan, daima aynı fikir, aynı gaye etrafında toplanan bir kadınlık ekseriyeti teşekkül ettiği gün bizde feminizm cereyanı uyanacak ve hayattan aldığı kanaatlerle azim ve mücahede (gayret) yolunda birçok taraftarlar bulacak, birçok muhaliflerle çarpışarak yürüyecektir… Bugünkü bu tevakkuf (bekleme) maatteessüf (ne yazık ki) mahza mefkuresizlikten (ülküsüzlükten), müşterek heyecanlara ve düşüncelere malik olmamamızdan ileri geliyor. Bu cereyan uyandıktan sonra bizde ne şekilde tecelli edebilir?.. Bu, ilmin halledeceği bir meseleden ziyade zamanın ve ihtiyacın halledeceği bir meseledir”.
Gazi Mustafa Kemal Paşa ve Millî Mücadele tarafında yer alan ve sürekli sansüre uğrayan Büyük Mecmua, 1919’da sadece 17 sayı çıkabildi. İstanbul’un işgal edilmesi üzerine Sabiha Sertel, eşi Zekeriya Sertel ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne gidecek ve Columbia Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi alacaktı.
2-RESİMLİ AY – 1924
Yeni ülkenin kaliteli magazini
1923’te Türkiye’ye dönen Sertel’ler 1924’ün yılının 1 Şubat’ında Resimli Ay’ı yayımlamaya başladı. 1924- 1931 arası yayın hayatını sürdürecek renkli, resimli kapaklı güncel aktüalite ve edebiyat dergisi Resimli Ay halk tarafından öyle yoğun bir ilgiye mazhar olacaktı ki dergi ikinci ve üçüncü baskıya girecekti. Derginin yayın kadrosunda Sertel’lerin yanı sıra Mehmet Rauf, İbn-ül Refik, Ahmet Nuri, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Hakkı Sûha, Ercüment Ekrem, Hıfzı Tevfik, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Mahmut Yesari, Yakup Kadri, Cevat Şakir Kabaağaçlı vardı.
Derginin 2. sayısının kapağı.
Resimli Ay dergisinin ilk sayısının kapağı
Kadın hakları ve işçi hakları konularını “Cici Anne” köşesinde ele alan Sabiha Sertel, cumhuriyete doğan derginin amacını “Roman Gibi” adlı otobiyografisinde şöyle açıklayacaktı: “Resimli Ay basın hayatına halkın kültür seviyesini yükseltmek amacıyla atılmıştır. O vakit yüzde 80’i okuma yazma bilmeyen memleketimizde yarım bir eğitimle kalmış, aydınlar tarafından ihmal edilmiş olan bu kesimi aydınlatmak, onlara demokrasinin ne olduğunu anlatmak ilk hedefti. Bundan başka Resimli Ay, millî kurtuluş savaşından sonra kurulması tasarlanan ‘Yeni Türkiye’de sosyal problemleri ele almak; saltanat devrinin cumhuriyete miras bıraktığı ekonomik, sosyal, kültürel bozuklukları su üstüne çıkarmak; bunlara çare aramak amacıyla ortaya çıkmıştı. Davaların akademik, teorik bakımdan incelenmesini değil, bu teorileri halkın anlayabileceği bir dille halkın önüne sermeyi hedef tutmuştu. Bir bakıma Resimli Ay bir magazindi. Fakat halkın kültür seviyesini yükseltmeye yarayacak bir magazin”.
Resimli Ay halktan yoğun ilgi gördü. Bunun üzerine “Resimli Ay Limited Şirketi” ve “Resimli Ay Matbaası” kuruldu ve Resimli Hafta, Resimli Perşembe, Resimli Yıl ve çocuklara yönelik aylık Resimli Mecmua yayımlandı.
Takrir-i Sükûn yasası çıktıktan sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla İstanbul’da ve Anadolu’da yayımlanan birçok gazete kapatılır. Bu dalgadan Resimli Ay da nasibini alacaktır.
Resimli Ay’a dava açılması ve kapatılmasına dair resmî belge: “Memleketin ilmi bir müessese-i askeriyesinin haysiyet ve şerefi manevisini…”
Sevimli Ay’ın 2. sayısında Sabiha Sertel’in “Kanun-u Medeni Karşısında Türk Kadını” yazısı.
Derginin kapatılmasına yola açan 3. sayıda, Safaeddin Rıza imzalı “Mekteb mi Kışla mı?” yazısı.
Sevimli Ay’ın 2. sayısının ön ve arka kapağı.
Resimli Ay ilk defa burada yayımlanan belgede görüldüğü üzere 1925’in Nisan ayında çıkan 3. sayısında Safaeddin Rıza imzalı “Mekteb mi, Kışla mı?” yazısı dolayısıyla İstiklal Mahkemesi’nde yargılanır. 24 Mayıs 1925 tarihli kararname belgesinde, derginin yayıncısının ve yazarın Takrir-i Sükûn Kanunu’na tevkifan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmasının nedeni şöyle açıklanır: “Memleketin ilmi bir müesse-i askeriyesinin haysiyet ve şerefi manevisini muhil olmağla beraber talebenin efkarını teşviş etmek ve mektebin usul ve nizamatına isyankar bir ruh vermek gaye ve maksatlarını istihdaf ettiği görülmüş olduğundan…” (Resimli Ay’ın kapatılması konusundaki literatüre girmiş yanlış bir bilgiyi düzeltelim: Derginin 1925’te Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın “Asker Kaçakları Nasıl Asılır?” başlıklı yazıdan dolayı kapatıldığı ve Zekeriya Sertel’in bu yazı dolayısıyla Sinop’a sürgün edildiği bilgisi yanlıştır ve somut verilere dayanmamaktadır).
Zekeriya Sertel, İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp Sinop’a sürgün edildikten sonra, yayıncı koltuğuna Sabiha Sertel geçer: Kapatılan derginin yayın hayatına devam etmesi için derginin ismini Sevimli Ay olarak değiştirir. Sevim, aynı zamanda Sertel’lerin 1917’de doğan ilk çocuklarının da ismidir.
14 sayı çıkacak Sevimli Ay’ın ikinci sayısının kapak yazısında da Sabiha Sertel’in imzası bulunur. Yazının başlığı: “Kanun-u Medeni Karşısında Türk Kadını”dır. Zekeriya Sertel’in sürgünden dönmesiyle Sevimli Ay dergisi tekrar Resimli Ay ismiyle çıkmaya ve yayın faaliyetine devam eder.
4-RESİMLİ AY YAYINLARI – 1926
Gebeliği önlemek mi? Olamaz!
Zekeriya ve Sabiha Sertel’in sahibi olduğu Resimli Ay Matbaası’nda “On Kuruşa Bir Kitap” serisi adında ucuz ama kıymetli cep kitapları yayımlanmaya başlanır. İlki 1926’da çıkan bu kitaplar, dinî, öğretici, ahlaki ve gündelik bilgiler verenlerin yanısıra maceracı ve bireyselliğin ön plana çıktığı fantastik kitaplar da basmaya başlar.
Gebe Kalmamak İçin kitabının kapağı.
Bu seride şu kitaplar yayımlanır: Ahiret Var mıdır?, Aya Seyahat, Bin Bir Gece Masalları, Cüceler Memleketinde, Din Nasıl Doğmuştur?, Din Nedir?, Din Niçin Ölüyor?, Doğacak Çocuğunuzun Ne Olmasını İsterdiniz: Kız mı? Oğlan mı?, Dünyanın Büyük Dinleri, Gebe Kalmamak İçin Ne Yapmalı?, Her Evli Erkek Neler Bilmelidir?, Her Evli Kadın Neler Bilmelidir?, Her Genç Kız Neler Bilmelidir?, Her Genç Neler Bilmelidir?, Herkes Neler Bilmelidir?, Kız mı Oğlan mı? Doğacak Çocuğunuzun Ne Olmasını İstersiniz?, Niçin Rüya Görürüz?, Robenson Kruzoe, Rüyanın Mahiyet-i Tabiiyesi.
Ayşe Banu Karadağ, Eshabil Bozkurt ve Nilüfer Alimen’in kaleme aldıkları “Çeviri ve Yönlendirme: Sabiha ve Zekeriya Sertel’in Çeviri Çocuk Edebiyatı Eserleri” makalesinde bu kitap serisinin metodolojisi şöyle değerlendirilir: “Serteller’in yayıncılık politikası cumhuriyet döneminde daha da artan modernleşme ve Batılılaşma hareketiyle paralel olmakla birlikte, çeviri eserleriyle oluşturdukları kültür repertuvarının merkezine ABD’yı koydukları vurgulanmıştır. Tanzimat dönemindeki Batılılaşma hareketinde Batı algısının Avrupa, özellikle de Fransa ekseninde şekillendiğini gözönünde bulunduracak olursak, Serteller’in, dönemin diğer çevirmenlerinin aksine, Amerikan kültürü, edebiyatı ve eğitim sistemini referans almış olmaları ilgi çekmektedir. Bu seride dinî, öğretici, ahlaki ve gündelik bilgilerin verildiği kitapların yanısıra; Robenson Kruzoe de dahil olmak üzere, Vatansız Adam, Aya Seyahat ve Cüceler Memleketinde gibi bireyselliğin ön plana çıktığı fantastik içerikli gezi maceralarının bulunduğu tespit edilmiş; Serteller’in bu ‘hayal gücünü zorlayan metinlerle zihinlerde yeni açılımlar sağlamaya’ çalıştığı öne sürülmüştür”.
Gebe Kalmamak İçin kitabının içinden bir sayfada, dönemin kadın prezervatifi pissar reklamı.
Mart 1927’de Gebe Kalmamak İçin başlıklı 60 sayfalık dördüncü cep kitabı yayımlanır. Bu kitabın hikayesini, Emin Nedret İşli NTV Tarih’in Şubat 2010 sayısında anlatır: “Kitap basıldığı sırada, İsmet Paşa (İnönü) hükümeti işbaşındadır ve Takrir-i Sükun Kanunu dolayısıyla gazete ve dergiler baskı altındadır. Gebe Kalmamak İçin hemen yetkililerin dikkatini çeker. Müddeiumumilik (Savcılık) dava açar. Sevimli Ay Matbaası mesul müdürü Ahmed Hakkı, matbaa müdürü İbrahim Refik ve idare müdüru Sedad Beylerin, gizli görülen duruşmalarında mahkumiyet kararı çıkar. Kitapçık toplatılır”.
5-ÇOCUK ANSİKLOPEDİSİ – 1927/28
Küçüklere yönelik ilk yayın
Çocuk Ansiklopedisi’nin İhap Hulusi tarafından çizilen kapağı
Türkiye’deki ilk çocuk ansiklopedisi 1927-1928 arasında Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve Faik Sabri Duran tarafından çıkarılır. Çocuk Ansiklopedisi ismiyle 4 cilt olarak hazırlanan 1.518 sayfalık bu yayın, o zamana dek özellikle çocuklar için hazırlanmış kapsamlı eserdi. Coğrafya, tarih, edebiyat konuları, renkli kapaklı ve resimli sayfalarla çocuklara cazip gelecek şekilde tasarlanmıştı. Çocuk Ansiklopedisi’nin renkli, hoş kapaklarında dönemin usta grafikçisi İhap Hulusi’nin imzası vardı.
6-‘SAVULUN GELİYORUM’ MAKALESİ – 1929
Yargılanan ilk kadın gazeteci
Resimli Ay’da Sabiha Sertel’in “Savulun Geliyorum” yazısı ve bu yazıya dava açılması sonrası çıkan derginin kapağı.
Sabiha Sertel’e göre Resimli Ay’ın yayın hayatı iki döneme ayrılır. Derginin 1924-1928 arasında yayımlanan eski harfli Türkçe sayılarında demokrasiyi kurmak ve toplumsal problemleri ele almak ön plandayken; 1928’den itibaren Latin karakterleriyle yayımlanan sayılarda Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Suat Derviş, Sadi Ertem gibi yazarlarla edebiyat ve siyaset öne çıkar. Derginin Harf Devrimi sonrası Türkçe sayılarında yazar kadrosuna katılan Nâzım Hikmet, Haziran ve Temmuz 1929 sayılarında “Putları Yıkıyoruz” başlığı altında Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan iki yazı kaleme alır. Edebiyat dünyasında etkisi uzun yıllar sürecek bir eski-yeni kavgasının da fitili ateşlenmiş olur.
Sabiha Sertel’in 1929’da Resimli Ay’ın 10. sayısında yayımladığı “Savulun Geliyorum” başlıklı yazısı “Türklüğü tahkir mahiyetinde” görülür ve kendisi, derginin sorumlu müdürü Behçet Bey’le birlikte mahkemeye sevkedilir. Sabiha Hanım neşriyat yüzünden mahkemeye sevkedilen ilk Türk kadın gazeteci olur.
Resimli Ay Limited Şirketi’nin diğer ortakları, sol görüşlü yazılardan duydukları rahatsızlığı dile getirip Nâzım Hikmet’in yazar kadrosundan çıkarılmasını ister. Serteller’in bunu reddetmesi üzerine 1924’te başlayan uzun Resimli Ay serüveni 1931’de sona erer.
7-ÇİTRA ROY İLE BABASI – 1936
Roman ve Nâzım Hikmet etkisi
Sabiha Sertel’in yazdığı tek roman, 1936’da Tan Matbaası’ında basılan Çitra Roy ile Babası’dır. Toplumcu-gerçekçi bir anlayışla yazdığı romanın önsözünde Sabiha Sertel şöyle der: “Çitra Roy ile Babası, Hindistan’ın içtimaî hayatını gösteren bir roman değildir. Bu romanın tezi, Hindistan’ın İngiliz emperyalizmine karşı duyduğu isyanları ve kaynaşmalarını göstermektir. Hindistan’ın içtimai hayatına uymayacak bazı münferit hataların olması pek mümkündür. Hindistan’da yaşamadıkça mahallî renkleri vermeye imkan yoktur. Fakat hâdiseler hayatın içinden, hakikîvak’alardan, reel hareketlerden alındığı için, bu romanda kaynayan Hindistan’ı görmek mümkündür”.
Çitra Roy ile Babası kitabının kapağı.
Mehmed Halil Sağlam ve Hasan Tarhan, “Sabiha Sertel’in Çitra Roy ile Babası romanında ‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü?’ Şiirinin Etkisi” başlıklı çalışmasında, yazarın bu ilk romanında Nâzım Hikmet etkisinin izini sürer: “… ortak tema, emperyalist İngilizlere karşı Hindistan’da başlatılan bağımsızlık mücadelesidir. Eserlerdeki ortak temanın dışında anlatılarda üslup benzerliği de görülmektedir”.
Murat Belge de “Nâzım Hikmet ve Sabiha Sertel’den Hint Masalları” başlıklı makalesinde şöyle yazar: “…Çitra Roy ile Babası, adının düşündürdüğü gibi Hindistan üstüne ve gerek temaları, gerekse bakış açısıyla Nâzım Hikmet’in Benerci’sine çok benziyor. Çıkış noktasının, esin kaynağının o olduğu söylenebilir. Üslubunda da belirgin Nâzım Hikmet etkileri görülüyor: ‘- sen söylemesen, ben söylemesem, Sita söylemese, bu milyonla halk hakikati ne zaman öğrenir?’ sözlerinin kaynağı yeterince açık. Gene bunun gibi tren takırtısından anlam çıkarması: ‘… tekerlekler raylara, raylar vagonlara dert yanıyorlar: Yine mi bu iş? Yine mi bu iş’ kısmı, çok daha acemi olmakla birlikte Nâzım’ın ‘Meh-met-çik’- ‘mehmet’li’ dizesinin yankısı gibi. ‘Sefaleti eritenlerin sözü’gibi bir söz, ‘Güneşi İçenlerin Türküsü’ üslubuna çok yakın. ‘Çitra Roy iki yanındaki iki dağ gibi yükselen kitapların arasına başını sokmuş, kâinatın, beşerin tekâmülünü idare eden kanunların sırrını arıyor’ cümlesi de Nâzım’ın burnundan düşmüş olabilir. ‘Bingal’in ıssız ormanlarında, şehrin gözünden uzak beş adam. Bu kavganın beş adamı konuşuyor, hazırlıyor, hazırlanıyor’ cümlesi de çok tanıdık ve romandan çok Nâzım’vari ‘deklamasyon’ yapan şiire yakın”.
8-PROJEKTÖR DERGİSİ – 1936
İlk sayıda kapatılan ‘Yağlı Paçavra’
1936’nın Mart ayında tek sayı çıkan Projektör dergisi, yayımından çok kısa süre sonra muzır içeriği gerekçesiyle hızla toplatılır ve kapatılır. Sabiha Sertel’in çıkardığı ve yazılarında Sabiha Zekeriya ismini kullandığı Projektör, ilk ve son sayısında okurlarına şu sözlerle seslenmiştir: “Memleketimizde Resimli Ay ve Resimli Perşembe ile başlayan popüler neşriyat, 10 senelik hayatı içinde eğitici olmak mahiyetinden çıkmış, çıplak bacak ve güzel kadın neşreden dejenere bir mahiyet almıştır (…) Fakat şurasını da kabul etmek lazım ki, mektep nasıl bir ticaret vasıtası değilse, gazete ve mecmua da hangi cemiyette olursa olsun, manifatura mağazası gibi bir ticaret vasıtası olmamalıdır (…) Projektör, işte bu karanlık alemde yaşayanlara, elindeki mumun ışığı kadar ışık vermek istiyor”.
23 Ekim 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinin baş sayfasında, Projektör dergisini hedef alan haber ve içsayfada Sabiha Sertel için “Bolşevik Dudu” tabirinin kullanıldığı yazı.
Projektör dergisinin 1936 Mart sayısının kapağı.
Derginin kapağında, Sabiha Zekeriya’nın yazdığı “Saylav Bayanlar Niçin Susuyorsunuz?” ve “Millî Edebiyat Yok, Sınıf Edebiyatı Vardır” yazılarının anonsu ilgi çekicidir. Toplatılan derginin yayımı da Bakanlar Kurulu’nun 16 Mart 1936 tarihli kararıyla durdurulur. Projektör ve Sabiha Sertel, o dönem Cumhuriyet gazetesinin de hedefindedir. Derginin kapatılmasından 1 yıl sonra Cumhuriyet gazetesi, 22 Ekim 1937 tarihli nüshasında ilk sayfadan Projektör’ü konu eder. “Bir Vesika Daha” başlığıyla yayımlanan yazıda Sabiha Sertel için şu ifadeler kullanılır: “Şu Sabiha Zekeriya dedikleri kadıncağız, geçen sene Projektör adlı bir mecmua çıkarmıştı. Kapağından en son sahifesine kadar, her satırında memlekete Bolşevizm kundağını sokmak isteyen bu yağlı paçavrayı hükümet çöp tenekesine attı, yani mecmuayı kapattı”. Yazının son satırlarında Sabiha Sertel ve Tan Matbaası hedef gösterilir: “Kaldı ki bu mecmua, Bolşevik Dudu’nun Türk efkârı umumiyesine salmağa çalıştığı mikrobların binde biri dahi değildir. Birkaç tomar vesika bu mahlukun Türk vatanına hıyanetini isbat etmek için, yanıbaşımızda müheyya duruyor. Bu tomarı dolduran paçavralardan büyük bir kısmı da Tan gazetesinin koleksiyonundan başka bir şey değildir”.
9-TAN MATBAASI VE YAYINLARI – 1938
Bir öncü: Cep kitapları serisi
1 Ağustos 1936’da Zekeriya Sertel, Halil Lütfü Dördüncü, Ahmet Emin Yalman ve kardeşi Rıfat Yalman ortaklığıyla Tan gazetesi satın alınır. Sabiha Sertel Tan’da “Görüşler” köşesinde yazar. Sertel’ler Tan Matbaası’nda da çeşitli kitaplar basar, ancak bunlar içinde 1938’de yayımlanmaya başlanan “Cep Kitapları Serisi” kültür tarihimiz içinde bir öncü olur. Sertel’ler Çehov’dan Irving’e, Maupassant’tan Zoşçenko’ya döneminin en büyük romancılarını çok iyi çevirilerle Türkçeye kazandırır; ayrıca Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı) gibi yerli yazarların kısa öykülerine de bu seride yer verir. 10 kuruşa satılan 64 sayfalık bu küçümen “Cep Kitapları Serisi”, Serteller’in cumhuriyetin ilk yıllarında Resimli Ay Matbaası’nda eski harfli Türkçe bastıkları “On Kuruşa Bir Kitap” serisinin devamı niteliğindedir ve kültür hayatına yeni bir soluk getirir.
Kültür hayatına yeni bir soluk getiren “Cep Kitapları Serisi”nden…
10-TAN GAZETESİ BASKINI – 1945
Linç girişimi ve faillerin değil mağdurların tutuklanması!
Sabiha Sertel’in 1936’da eşiyle birlikte ortak olduğu Tan gazetesi, özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında faşizm karşıtı çizgisiyle büyük ilgi gördü. Sertel, 3 Eylül 1945’te yayımlanan “Muvafakatin Feryadı” başlıklı yazısı nedeniyle tutuklanacaktır.
1 Aralık 1945’te tek sayı çıkabilen Görüşler dergisi bomba etkisi yapar. İlk baskısı hemen tükenen derginin aynı gün içerisinde ikinci baskısı yapılır. Dergi, hükümeti çok rahatsız etmiş, Tan gazetesi baskınına giden yolu açmıştı.
Sabiha Sertel’in 1 Aralık 1945’te yine tek sayı çıkabilen Görüşler dergisini yayımlaması da bomba etkisi yapar. İlk baskısı hemen tükenen derginin aynı gün içerisinde ikinci baskısı yapılır. Dergi, hükümeti çok rahatsız eder. Tanin gazetesinin 3 Aralık 1945 tarihli sayısında, CHP milletvekili ve gazetenin başyazarı Hüseyin Cahit Yalçın, Sabiha Sertel’in Görüşler dergisindeki “Zincirli Hürriyet” başlıklı makalesini komünist içeriğe sahip olmakla itham eder. Dergiyi hedef gösteren Yalçın, kaleme aldığı (imzasız yazı) “Kalkın Ey Ehli Vatan” başlıklı makaleyle Tan gazetesine yönelik saldırının fitilini ateşler. Cumhuriyet gazetesinde 4 Aralık’ta yayımlanan “Bizim Yoldaşlar Nihayet Maskelerini Attılar” başlıklı haber ile de Sertel’ler açıkça hedefe konur.
“Tan gazetesi olayı” ya da “Tan gazetesi baskını” olarak bilinen 4 Aralık 1945 tarihindeki hadisede, Tan matbaası kalabalık bir grup tarafından saldırıya uğrar. Çok sayıda Turancı üniversite öğrencisinden oluşan grup, önce İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’taki ana kapısı önünde toplanır. Buradan hareket eden grup, önce Vatan gazetesine yürümek ister. Ancak Muharrem Ergin’in “Arkadaşlar, Vatan gazetesi bizim için asıl tehlike değildir. Biz, Tan gazetesini protesto etmek için toplandık, Tan’a doğru yürüyelim!” uyarısıyla buraya yönelir. “Komünistlere ölüm!”, “Kahrolsun Komünizm”, “Kahrolsun Serteller”, “Yaşasın İnönü”, “Ne Faşistiz, Ne Komünist”, “Millet Demokrattır”, “Bundan Fazla Hürriyet mi İstiyorsunuz?” sloganlarıyla harekete geçen kalabalık, Tan gazetesinin yönetim bölümüyle matbaayı tahrip edip yağmalar. Böylece Tan gazetesi, Görüşler dergisi ve aynı matbaadan basılan diğer bazı yayın organlarının yayın hayatı sona erer.
Linç girişimine maruz kalan Serteller, bu saldırıdan da sorumlu tutulur! 3 ay tutuklu kaldıktan sonra beraat ederler. Ancak 1951’de ülkeyi terketmek zorunda kalırlar.
4 ve 5 Aralık 1945 tarihli Akşam gazetesinde, Tan gazetesi baskını “gayet sempatik” şekilde verilmişti.
Sabiha Sertel sürgün yıllarını Paris, Viyana, Budapeşte, Moskova ve Bakü’de geçirir. Bu dönemde Türkiye Komünist Partisi’nin yurtdışı faaliyetlerinde önemli görevler üstlenir. Son yıllarında Türkiye’ye dönme talebi reddedilir. 1968’de Bakü’de vefat eder.
1951’de, bir daha dönemeyeceği ülkesinden giderken:
“Uçak havalandı. Yuvarlak pencereden İstanbul’u seyrediyorum… Aşağıda Yeşilköy, cami minareleri, evleri, birer birer benden uzaklaşıyor. Yeşil ağaçların tepelerini görüyorum. Bulutların arasına giriyorum. Artık hiçbir şey görünmüyor. Başımı uçağın koltuğuna dayadım. Gözlerimi kapattım. Savaş dolu bir hayatı arkamda bırakıyordum. Uğruna bu kadar fedakarlık yaptığım halkımın, en güç günlerinde onların davasını savunmak hürriyetinden yoksundum. İçim sızladı. Gözlerimden akan yaşların sıcaklığını dudaklarımda duydum”.
Çin’de 2.000 yıl önce yayımlanan gazeteler bakınca, deseniz ki “bunlar ne biçim gazete kardeşim; spor sayfası yok, magazin yok, bulmaca yok, at yarışı yok” ona bir şey diyemem. Daha çok resmî gazete kılıklı ama saraydan da haberler veren birer yandaş basın görünümündeler. E zaten 1556’da Venedik’teki yayımlanan Notizie Scritte da gayet hükümetin borazanı. Yani şimdi düşünürsek, gazeteciliğin kökeninde yandaşlık var; o kadar da kızmamak lazım şimdilerde kimseye.
Dilimizde başta Arapça ile Farsça olmak üzere birçok dilden ödünç aldığımız nice sözcük var (veyâhut: Lisanımızda evvela Arapça ve Farsça, hayli lisandan sirâyet etmiş mebzul kelime mevcut). Bu elbette büyük zenginlik. Hatta bunun bir zayıflık olduğunu düşünenlere göre İngilizce diye bir dil bile yok; zira İngilizceden Almanca ve Latince/Fransızca kökenli kelimeleri çıkarınca, bırak geriye bir şey kalmasını üste borçlu bile çıkıyorlar.
Her neyse. Gazete de yine başka dilden, İtalyancadan ödünç aldığımız bir kelime. Anlamı ise aklımda kaldığı kadarıyla 10 kuruşa tekabül eden bir madeni para. 1556’dan itibaren Venedik’te yayımlanan Notizie Scritte, hediyesi bir “Gazzetta”ya satılıyormuş; sonra zamanla fiyatı gazete kavramının adı olmuş, herkes bu yeni mecraya “Gazzetta” demeye başlamış. Esasen 10 kuruş demek (Kuruş da Almancadan bu arada; Euro’ya geçmeden önce Avusturyalılar hâlâ kullanıyordu Şilin’in yüzde biri olarak. Kuruşu Nemçe’den, lirayı İtalyandan almışız yani. Kültürel incelemeler çalışıyor olsam, bunun üzerine en az 20 sayfa çok anlamlı gibi görünen çıkarımlarla dolu makale yazardım, neyse ki değilim). Tabii enteresan tarafı, Notizie Scritte elle yazılıp çoğaltılıyor. Halbuki Gutenberg matbaayı kuralı 100 yıl olmuş, Venedik’te de onlarca matbaa var ama neden bilmem abiler elle çoğaltmayı tercih ediyor. Matbaayı aynı zamanda gazete de basmak için kullanmak yine Almanlara kısmet oluyor.
Tabii burada yine bir Avrupamerkezcilik yok değil. Zira mesela Çin’de galiba Han Hanedanlığı döneminde gazete yayımlandığına dair bilgiler var. E hanedan da milattan önce 2. yüzyıldan milattan sonra 3. yüzyıla kadar sürmüş; diyelim ki gazete icat oldu hanedan dağıldı, yine nereden baksanız 3. yüzyıl diyebiliriz gazetenin icadına. Ha o tevatür derseniz, aklımda kaldığı kadarıyla Tang Hanedanlığı döneminde 7. yüzyıldan kalma gazete kupürleri bile var. Ha derseniz ki “Bunlar ne biçim gazete kardeşim; spor sayfası yok, magazin yok, bulmaca yok, at yarışı yok” ona bir şey diyemem. Daha çok resmî gazete kılıklı ama saraydan da haberler veren birer yandaş basın görünümündeler. E zaten Venedik’teki Notizie Scritte da gayet hükümetin borazanı. Yani şimdi düşünürsek, gazeteciliğin kökeninde yandaşlık var; o kadar da kızmamak lazım şimdilerde kimseye.
İlk özgür ve bağımsız gazetecilikse, gazetelerin ucuzlayarak halkın da müşteri olmasıyla doğuyor. Baskı teknolojisinin gelişmesiyle gazeteler gerçekten çok ucuza satılabilir hâle gelince, gazeteci milletinin de herhalde en azından bir kısmı saray kodamanlarının goygoyunu yapmaktan kurtulup halk için gazetecilik yapmaya başlıyor ve 19. yüzyılla beraber aslında bugün bildiğimiz (?) anlamda gazeteciliğin de temelleri atılıyor.
Tabii halk okuyor diye tüm gazeteler birdenbire halkın çıkarlarını ön plana alan, halk için çalışan mekanizmalara dönüşmüyor. Bilakis, ilk başta ortaya “sarı basın” çıkıyor, sansasyon gazeteciliği falan zirve yapıyor. Yani bir de 19. yüzyıl; neticede “Wisconsin’de dört ayaklı çocuk doğdu, kıyamet kopacak!”, “Michigan Gölü’nde 10 trilyon Dolarlık gaz bulundu!” ya da “New York-Los Angeles arasını 1 günde geçecek atlar yakında piyasada!” diye haber yapsanız kim ne diyebilir? E onlar da bol bol yapıyorlar. Halbuki telefon falan yaygınlaştıktan sonra, atıyorum 20. yüzyılın sonunda falan, yapabilir misiniz böyle saçma bir haber? Evet, şaşırtmalı soru; elbette yapabilirsiniz. Az biraz yakın tarihimize girer; Tan gazetesi tam da Kurban Bayramı’ndan önceki sayısında ilk sayfadan vermişti “Sakallı Bebek Panik Yarattı!” (1987) haberini. Tabii böyle bir durumda gazeteciden haber kaynağını açıklamasını özellikle istemiyoruz, zira bu sefer de genel ahlaka mugayır bir durum ortaya çıkar.
Tabii gazeteler halka inince bir anda gerçek güçleri de ortaya çıkıyor, kamuoyunu yönlendirmek için en etkili araç oluveriyor. Ancak ne kadar partizan olurlarsa olsunlar, eğer hayatta kalmak istiyorlarsa sırf goygoydan ibaret parti bültenleri değil, okunmaya değer yorum, haber ve eğlence de sunmaları gerekiyor. Alanlarda uzmanlaşmalar başlıyor; magazin, spor, kültür-sanat servisleri falan açılıyor. Allah için yelpazenin hem sağında hem solunda hem bağımsız hem de saygın ve yazdıkları hayli ciddiye alınan yayın organları ortaya çıkıyor.
Bugünlerde “internet gazeteleri öldürdü” lafını sıkça duysak da bu gazeteler esasen güçlerinden pek bir şey kaybetmeden varlıklarını sürdürüyor. Hatta bilakis internet sayesinde çok daha önemli işlere bile imza atıyorlar. Hem gazetelerin gazete olarak çıktığı yerlerde tirajları da öyle fazla düşmüş değil. Japonya’da Komünist Parti’nin gazetesi bile her gün 1 milyondan fazla, ülkenin en büyük gazetesi Yomiuri Shimbun ise 8 milyon falan satıyor. Hadi o Japonlara has desek; Almanya’da her gün 25 milyona yakın gazete satılıyor, ABD’de hâlâ 1.500’e yakın günlük gazete yayımlanıyor. Hani pek de öyle ölmüş gibi görünmüyor.
Aslında dolayısıyla gazetelerin internet sonrasında daha da nitelikli olmasını beklememiz gerekir sanki ama, bazı ülkelerde köklere dönüş çok sevildiğinden olsa gerek, siyasi otorite ne isterse onu yazan pembe gazeteler çoğunlukta. Ancak öyle ülkelerdeki tüm gazeteleri üst üste koysak Japon Komünist Partisi’nin yayın organı kadar satmıyor/ okunmuyorlar o ayrı.
Yaklaşık son 200 yıldır dünyanın neredeyse tamamını etkileyen tayin edici gelişmeler Doğu Avrupa’da yaşandı. Avusturyalı devlet adamı Gentz, 1815’te “Türk monarşisinin sonu gelirse, Avusturya ancak çok kısa bir süre ayakta kalabilir” demiş, tarihte eşine nadir rastlanan bir öngörüye imza atmıştı. Kırım Savaşı, 1. ve 2. Dünya Savaşı bu bölgeden çıktı ve savaş durumu hâlen Ukrayna ile devam ediyor. Hatırlatma ve analiz.
Doğu Avrupa son yüzyıllarda dünyanın en sarsıntılı ve acılı bölgelerinden birisiydi. Bölgenin siyasi haritası sürekli değişirken insanlar da farklı devletlerin kontrolüne girdi. Bazı bölgelerde, 100 yıl içerisinde dört, hatta beş farklı devletten nüfus kağıdı almak gibi akıl ötesi sıkıntılar yaşadılar. Örneğin Çar’ın batıdaki bir tebası, 1. Dünya Savaşı sonunda 1917’de bağımsızlığını ilan eden Ukrayna Halk Cumhuriyeti vatandaşı olup; bir tebası da Galiçya’da kurulan kısa ömürlü Batı Ukrayna Halk Cumhuriyeti’nin vatandaşlığına geçmiş olabilir. 1920’de vaktiyle kendisine ait bu toprakları almak için ilerleyen Polonya’nın çok kısa süren yönetimi altında yaşadıktan sonra 1922’de resmen Sovyetler Birliği’ne bağlanmış; SSCB yıkılınca tekrar Ukraynalı olmuş; belki de yeni ilan edilen geçici Donbas vatandaşlığını kabul etmiştir ki sonunda tekrar ya Ukrayna ya da Rusya Federasyonu’nun vatandaşı olacaktır.
Beserabyalılar, Moldovanlar, Karelyalılar, Rutenyalılar, Litvanyalılar, Estonyalılar, Letonyalılar, Lehler, Finliler hepsi en az iki veya üç, bazıları beş kez farklı bayraklar altında yaşadı. Tabii Çekleri ve Slovakları da unutmayalım. Bu arada milyonlarca kişi bu bölgeden sürüldü, katledildi. Avrupa genelinde toplama kamplarında, gaz odalarında öldürülenlerin yüzde 90’ından fazlası bu bölgede yaşayan insanlardı. İki dünya savaşı burada çıkmıştı; üçüncüsünün de aynı yerden çıkma ihtimali dünyada endişe yaratıyor. Batı ülkeleri bu bölgede çıkmış her soruna müdahil oluyor, her savaşa karışıyor.
Rusya’nın yayılmasında Büyük Petro’nun (altta, sağda) denizlere açılma çabası büyük bir öneme sahipti. 2. Katerina (altta) ise Kırım’ı ilhak ederek 1783’te Sivastopol ile Rusya’nın Osmanlılar üzerinde baskısını artırmasını sağladı.
Baltık ile Karadeniz arasındaki uçsuz bucaksız toprakların kaderi, kuzeyde İsveç, güneyde ise Osmanlıların çekilmesiyle farklı bir yön aldı. Her iki hadise de Büyük Petro’nun denizlere çıkmak için gösterdiği büyük iradenin sonucudur. 1696’da Azak Seferi için bir nehir filosu kurarak güneye ilerlemiş, sonra da kuzeye çıkarak 1700’den 1721’e kadar süren “Büyük Kuzey Savaşı”nda İsveç’i yenerek 1703’te Baltık kıyılarında kendi adıyla anılan St. Petersburg kentinin temellerini atmıştı. İsveç kralı 12. Karl (Demirbaş) bunun üzerine Rusya’ya girmiş, Petro uzun süre çekildikten sonra nihayet 1709’da günümüzde Ukrayna’da kalan Poltava’da bölgenin ve dünyanın kaderini değiştiren bir zafer kazanmıştı. Ukrayna’da bağımsız kalmak istediği için Karl ile ittifak yapan Kazak lideri Mazeppa da mağlup olarak sürgünde ölmüştü.
İsveç kralı 12. Karl’ı yenerek tarihte ilk kez Baltık’a çıkan Büyük Petro, 1703’de kendi adıyla anılan St. Petersburg kentini kurmuştu (üstte). Katerina’nın sırdaşı ve danışmanı Prens Potemkin (altta).
Karl, Petro’ya yenildikten sonra Osmanlılara sığınarak Bender Kalesi’nde uzun ve zoraki misafirliğine başlamıştı. Amacı Osmanlıları Rusya’ya karşı harekete geçirmekti. 1711’deki Prut Savaşı’nda Osmanlıların Azak’ı geri alma koşuluyla Rus Ordusu’na ricat fırsatı vermesi üzerine hayalkırıklığına uğrayarak nihayet ülkesine döndüğü zaman takvimler 1713’ü gösteriyordu. Bu süreçte, İsveç’e ait Finlandiya da Rusya’ya bağlandı. İsveç ile Finlandiya arasındaki yakın ilişki hâlâ devam ediyor. Finlandiya’nın bağımsızlığı sırasında ve sonraki Rus işgaline karşı onlara yardım eden İsveç, şimdi birlikte NATO’ya girmek için Rusya ile büyük bir kriz yaşıyor.
Bölgenin güneyiyle bağlarımız çok daha derin ve eskidir. Ne var ki Petro’nun başlattığı girişimler, yüzyılın ikinci yarısında 2. Catherina’nın danışmanı Prens Potemkin’in Kırım’ı ilhak yönündeki kararlı teşvikiyle sonuca ulaştı. Osmanlıların bunu önleme çabalarının başarısızlıkla sonuçlanmasını takiben Ruslar 1783’te Akyar mevkiinde Sivastopol kentinin ve üssünün temelini attılar. 2. Catherina bundan 11 yıl sonra da Odesa’nın geliştirilmesine başladı. Halbuki bir Rus diplomatı 17. yüzyılda şunları söylemekteydi: “Babıâli, hiç kimsenin el sürme hakkına sahip olamayacağı, erden ve arı bir genç kız gibi koruyor Karadeniz’i. Öyle ki Osmanlı padişahı bir yabancının kendi özel dairesine girmesine katlanabilir de yabancı bir geminin Karadeniz’e girmesine göz yumamaz ve izin veremez. Böyle bir şey ancak Türk imparatorluğunun altüst olmasıyla değişebilir”. İşte sonunda Türk imparatorluğu altüst oldu ve Rusya da bölgeye girdi.
Osmanlılar Doğu Avrupa’nın güneyinden çekildikçe Avusturyalılar da giderek toprak kazanmaya başladı. Polonya 1722-1795 arasında üç defa paylaşıldı. Halbuki Polonya, Litvanya Büyük Dükalığı ile birlikte günümüzdeki Ukrayna ile Belarus’un yarısını içeren büyük bir devletti. Habsburglar, Romanovlar ve Hohenzollernler Polonya’dan parçalar kopartmak için savaştılar, sonra da fetihlerini hazmetmeye giriştiler ama başaramadılar. Bu arada Ruslar, Boğazlar’dan güneye inmek üzere büyük bir hevesle çalışmaya başlamış ve Ege’ye donanma göndermişlerdi ki, bunu Baltık, Atlantik, Cebelitarık yoluyla yaptılar ve ayrıca Ege’de faaliyet gösteren bir korsanlık girişimine sermaye yatırdılar.
Kırım Savaşı’ndan sahneler Fransa, İngiltere ve Piyemonte’nin gönderdiği kuvvetlerin Osmanlılar ile birlikte Sivastopol’u aldığı kuşatmanın Franz Roubaud tarafından yapılan bir tasviri (üstte) ve William Simpson’ın 1854-55 Kırım Savaşı litograflarından biri (altta).
Osmanlılar Tuna’nın güneyine doğru çekilirken Avusturyalı devlet adamı Gentz 1815’te şunları söylemekteydi: “Türk monarşisinin sonu gelirse, Avusturya ancak çok kısa bir süre ayakta kalabilir”. Bu kadar doğru bir tespit-öngörü tarihte çok nadir görülür. Hem Habsburglar hem de Osmanlılar 1. Dünya Savaşı’nın sonunda battılar ve işin ilginci burada aynı saflarda savaştılar ve Osmanlı ordusu son kez Galiçya topraklarına ayak basmış oldu. Bu dönemde Doğu sorunu, Rusya’nın hâkim olduğu bir alandı. Bir başka ifadeyle, Rusya’nın Baltık ve Karadeniz’e çıkması dünya politikasını kökten değiştirdi ve aynı zamanda Slavlar ile Slav olmayanlar arasında bir mücadele alanı oluştu. 1914’de 1. Dünya Savaşı da bu mücadelenin yansımalarından biri olarak çıktı. Güney Slavları olan Sırplara haddini bildirmezse Doğu Avrupa’daki tüm Slav nüfusu yitireceğinden korkan Avusturya bu ülkeye savaş ilan edince, Rusya da onların yardımına koştu ve savaş çarkları harekete geçti. Zihinlerinin bir köşesinde ise tarihî emelleri olan İstanbul vardı.
1848 ihtilalleri sırasında sözde bunları önlemek için Tuna boylarına inen Ruslar, bu durumu İstanbul’a yürüyüşlerini yeniden başlatmak için fırsat olarak görmüşlerdi. Bunu izleyen girişimleri, Fransa, İngiltere ve Piyemonte’nin gönderdiği kuvvetlerin Osmanlılar ile birlikte Sivastopol’u aldığı 1854-55 Kırım Savaşı sayesinde önlendi. 1877-78 Savaşı’nda bunu başarıp İstanbul’a kadar ilerleyip Ayestafanos (Yeşilköy) anıtını bıraktılar, ama Avrupa’nın müdahalesiyle geri dönmek zorunda kaldılar. 1914’te savaş başlayınca ilk yapılan işlerden birisi bu anıtı yıkmak oldu. Osmanlılar bu savaştan sonra Tuna boylarından kesin olarak çekilince Doğu Avrupa’da üç imparatorluk arasındaki çekişmeler öne çıktı ve nitekim 1. Dünya Savaşı da 2. Dünya Savaşı da burada patladı. 1918’de Doğu Avrupa’yı paylaşan üç imparatorluk dağıldı; Avusturya imparatoru tahttan feragat etti; Çar öldürüldü; Kayzer Hollanda’da sürgüne gidip ölünceye kadar odun kesti.
Görüldüğü gibi Doğu Avrupa, üç asırdır dünya tarihindeki en büyük gelişmelerin merkezinde olmuştur. 1918’den sonra parçalanan Avusturya’nın tekrar toparlanma şansı yoktu. 12 milyon Almana karşı 10 milyon Macar, 6.5 milyon Çek, 5 milyon Polonyalı, 3.5 milyon Ukraynalı, 5.6 milyon Sırp ve Hırvat, 2 milyon Slovak, 3 milyon Romanyalı, 4 milyon Rutenyalı, 0.8 milyon İtalyan ve 1.5 milyon kadar da daha küçük gruplardan nüfuslarla bir dizi küçük devlet ortaya çıktı. Bu savaşta az sayıda Ukraynalı, Avusturya Ordusu’nda, ezici çoğunluk ise Rus Ordusu’nda savaşmıştı.
Avusturya yenilince Doğu Avrupa’da birçok küçük devlet ortaya çıktı ama Polonya’nın yeniden kurulabilmesi için neredeyse bir mucize gerekmekteydi ve bu mucize hem Almanya hem de Rusya’nın savaşta yenilmesiyle gerçekleşti. Polonya’nın Rus işgalindeki bölgelerinde baskı ve yoksulluk çoktu. Almanya hakimiyetindeki bölgelerde yoksulluk daha az ama baskı daha fazlaydı. Bu iki ülke çok ağır bir asimilasyon politikası uyguladı. Bunun sonucunda epey dış göç ve isyan oldu; biz de birkaç değerli insanı kazanmış olduk. Polonya kültürü 1.5 asır boyunca daha çok, nispeten toleranslı olan Avusturya işgali altındaki bölgelerde canlı kaldı. Ukraynalılar ise hem Ruslar ile Polonyalılar hem de Rusya’daki uzun içsavaşta ezildiler. Bu sırada Batılılar, Kırım üzerinden Beyaz Ordular’a yardım ettiler ama bu bölgedeki en önemli beyaz komutan Wrangel’in yenilgisini önleyemediler.
Rusya’da 1918-1922 arasında pek çok Bolşeviğin ve sivilin katledilmesiyle sonuçlanan “Beyaz Terör”ün en önemli komutanlarından Pjotr Vrangler (solda).
Ne var ki Polonya’nın çilesi 1918’de bağımsızlığını tekrar kazanmasıyla bitmeyecekti. Avusturya tarihe karışırken, Almanya ve Rusya yitirdikleri toprakların peşinde koşup 2. Dünya Savaşı’nı başlattılar. 1939 Eylül’ünde Almanlardan iki hafta sonra Ruslar da Polonya’ya girdi. Her ikisi de Polonyalıları katletmeye başladı. Böylece ülkenin bir daha toparlanmasını önlemek istediler. Rusların Katyn Ormanı’nda Polonya subaylarını ve ileri gelenlerini katletmeleri, Nazilerin bu ülkede kurdukları toplama kamplarının ve gaz odalarının yanında nicelik olarak küçük kalır ama durum bundan ibaret değildir. Ayrıca Hitler Polonya Yahudilerini imha ederken, Stalin küçük bir kısmının İran üzerinden Filistin’e gitmelerine izin verdi ki bunların da İsrail’in kuruluşunda azımsanmayacak rolleri olmuştu. Tabii şunu da unutmayalım: Lehler bir yandan katliama uğrarken, bazıları da Yahudilerin katledilmesini memnunlukla izlemişti. Polonya’nın doğusu Ruslar için ödülün sadece bir parçasıydı. Bu savaşın sonunda Finlilerden Karelya’yı, Romenlerden Beserabya’yı ve üç Baltık ülkesini ilhak edeceklerdi.
Plevne’de Grivitsa tabyasının Ruslar tarafından ele geçirilmesi. Tabya, birkaç saat sonra Osmanlı kuvvetleri tarafından geri alınacak ve 30 Ağustos 1877’de Rumenlerin eline düşecekti.
Polonya için İngiltere ve Fransa ciddi bir tavır aldıkları için (neticede Polonya yüzünden savaşa girmişlerdi) yeni bir çözüm geliştirildi. Polonya sınırları batıya, Oder-Neisse hattına kaydırılırken doğudaki toprakları da Belarus ve Ukrayna’ya verildi. Böylece Polonya, Almanya aleyhine birkaç yüz kilometre batıya kaydırılmış oldu. Günümüzde Ukrayna ve Belarus’ta Polonya asıllılar vardır ve bu ülkenin Ukrayna’ya yoğun yardım yapmasının temelinde bu vardır. Keza Polonya’da da çok sayıda Ukraynalı bulunuyordu ki 1922’de bunların sayısı 3 milyondu; ancak 1945’de sınırlar batıya kayınca bir kısım Ukraynalı tekrar kendi ülkelerinin vatandaşı olmuş, bu defa bir kısım Polonyalı ülkelerinin dışında kalmıştı. Unutulmaması gereken, Polonya’nın da ara dönemde Ukraynalıları asimile etmek için çok ağır bir baskı uygulamasıdır. Özellikle Ortodoks Kilisesi’ni yasaklayarak işe başlamışlardı. Polonya’nın tutumu, ülkenin batıya kaydırılıp yurttaşlarının bir kısmı Ukrayna’da kalınca biraz değişti. Bu topraklarda çifte standart temeldir, hoşgörü çok nadir rastlanan bir şeydir.
1919 yazında Ukrayna’da Kiev’e kadar ilerleyen Polonyalılar geriye sürüldü ama 1920 yazında Rus Orduları da Varşova kapılarında yenilerek ricat ettiler. Polonya lideri Mareşal Pilsudski (altta) daha sonra Stalin tarafından idam edilecek olan Mihail Tuhaçevski’yi (üstte) mağlup etti.
Almanya, Polonya, Ukrayna arasında arazi ve nüfus kaydırmaları yapılırken Romanya da bunun dışında kalamadı. Türklerin yoğun olduğu Güney Dobruca, Bulgaristan’a geçerken Romanya, daha önce Macaristan’dan almış olduğu Transilvanya’yı kalıcı şekilde ilhak etti. Ruthenya, Kuzey Bukovina ve Beserabya (bugünkü Moldavya) ise SSCB’ye geçti.
SSCB’ye geçtikten sonra bu halkların alfabeleri yasaklandı, bir kısmı bölgeden sürüldü. Hıristiyan Türklerin Gagavuz özerk bölgesi de buradadır. Kırım Türkleri ise 1944’te korkunç koşullar altında Orta Asya steplerine sürülürken büyük can kaybına uğradı. SSCB yıkıldıktan sonra dönmeye başladılar ve günümüzde yarımada nüfusunun sadece sekizde birini oluşturuyorlar.
Doğu Avrupa’daki en büyük iki katliamdan biri, Nazilerin Polonya’da kurdukları Auschwitz, Chelmo, Treblinka, Sobibor ve Belsec gibi kamplarda Yahudilerin öldürülmesidir. Polonya’daki 3 milyon Yahudinin büyük kısmı burada yaşamını yitirmiş ve tüm Avrupa’dan getirilen Yahudiler ve diğerleri de bu kaderi paylaşmıştır. Yahudiler Varşova gettosundaki direnişlerini 1943’te tek başlarına yaptılar. Esasen bu tarihe kadar buraya tıkılan 380.000 kişiden sadece 14.000’i ayakta kalmıştı. Ertesi yıl Kızılordu yaklaşırken, bu sefer Polonyalılar ayaklandı ama onlar da Yahudiler gibi tek başlarına savaşıp imha edildiler. Stalin’in orduları 5 ay boyunca Vistül’ün doğu yakasında bekleyerek-izleyerek katliamın tamamlanmasını bekledi! Zira bu ülkeyi işgal ettikleri zaman Polonyalıların kendilerine de direnebileceklerini öngörüyorlardı. Ruslar savaştan sonra tüm Polonya kurumlarını etkisizleştirdi. Katolik Kilisesi tek örgütlü kurum olarak kalacak ve pasif de olsa bir muhalefet merkezi hâline dönüşerek bağımsız “Dayanışma” işçi hareketiyle birlikte 80’li yıllarda Polonya’nın Rus işgalinden tekrar çıkmasında etkili olacaktı.
Diğer büyük katliam da Ukrayna’da 1930’ların başında Ruslar tarafından gerçekleştirilen, Holodomor olarak anılan hadisedir. Zorunlu kolektifleştirme sırasında bölgedeki tüm mahsuller toplandıktan sonra Kızılordu geniş bölgeleri çevirerek giriş-çıkışı yasaklamıştı. “Açlıkla öldürülenler”in sayısı için 1.5 milyondan başlayan rakamlar verilmektedir. Bazı kaynaklar 10 milyonu aşan çılgınca rakamlar da dile getirir. 5-10 milyon en sık rastlanan istatistiktir. Muhtemelen 3 milyonun üzeri abartıdır ama bu da zaten fazlasıyla korkunçtur. Bölgede yamyamlık olaylarına bile rastlandığı kaydedilir.
Bitmeyen azap Holodomor’da açlıkla cezalandırıalan Ukraynalılar ve Baltıklılar (üstte) Alman ordularını kurtarıcı olarak karşıladılar ama Almanlar Ukrayna’ya girdikten hemen sonra çoluk-çocuk, genç yaşlı Kiev Yahudilerini toplayıp 30.000 kişiyi Babi- Yar’da kurşuna dizmişti (altta).
Bu acıların büyüklüğü, Ruslar ile Ukraynalılar arasında uzlaşmazlığı besleyen bir yakın tarih olayıdır. Esasen gerek Almanlar gerek Ruslar 2. Dünya Savaşı süresince girdikleri her ülkede işe katliamla başlamıştır. Örneğin Estonyalılar 1939’da Rusların, 1941’de Almanların, 1944’de tekrar Rusların elinde büyük bir katliam yaşadı. Bu, tüm Baltık ülkelerinde ve Ukrayna’da tekrarlandı. Holodomor katliamından kurtulan Ukraynalılar ve gene işgal edilen Baltıklılar 1941’de Nazi ordularının kendilerini kurtaracağını sanarak onları millî kıyafetlerle dans ederek karşıladılar; ancak sadece birkaç hafta sonra onların daha büyük bir katliam için geldiğini gördüler. Almanlar Kiev’i aldıktan çok kısa süre sonra kentte çocuk, yaşlı demeden 30.000 Yahudiyi Babi-Yar mevkiinde kurşuna dizdi. Bu kurbanları bulup getirenlerin arasında Ukraynalılardan toplanan aşırı sağcı işbirlikçi milis kuvvetleri de vardı. Başta Galiçya Tümeni olmak üzere işbirlikçi Ukraynalılar Nazilere yardımcı birlikler oluşturdular.
Holodomor katliamında milyonlarca Ukraynalıyı öldürerek etnik katliama girişen Josef Stalin.
Bu, karmakarışık bir tarihtir. Nazi vahşetine karşı direnişe geçenler de çok sayıdaydı. Ancak bir kısım Nazi işbirlikçisi sonuna kadar Ruslarla savaşarak Orta Avrupa’da Karpatlar’a kadar çekildi. Bunların kalıntıları Sovyetler Birliği zamanında da küçük ama sonu gelmeyen bir direniş odağı oldu. Örneğin Nazi işbirlikçilerinin en tanınmışlarından birisi olan “aşırı milliyetçi” Stepan Bandera son yıllarını Almanya’da geçirmesine rağmen bir dönem Ukrayna’da “bağımsızlık lideri” olarak payeyle anıldı ama yakın dönemdeki Kiev yönetimleri bu unvanı iptal ederek Bandera’yı reddettiler. Bunun gibi birçok örnek vardır ve Ruslar tarafından propaganda için kullanılmaktadır. Rusya’da “milliyetçi” terimi Sovyetler döneminden kalan alışkanlıkla “Nazi” terimiyle eşanlamlı kullanılır ama Rus milliyetçiliği pek konuşulmaz.
Katyn Ormanı’nın hayaletleri Katyn Ormanı faciasında Ruslar yüzyıllardır boyun eğdirmeye çalıştıkları Polonyalıların iradesini başsız bırakmak için esir aldıkları Polonyalı subayların binlercesini enselerine kurşun sıkarak öldürdüler.
Çoğu savaş aynı zamanda bir içsavaşla birlikte yürür. 2. Dünya Savaşı’nda işgale uğrayan her ülkede içsavaş çıktı. Bu, günümüzde de farklı ölçülerde devam etmektedir. Donbas, Luhansk içsavaşın yıllardır sürdüğü bölgelerdi. Sovyetler Birliği döneminde Ruslar her cumhuriyete mümkün olduğu kadar çok Rus götürerek, işgal ve ilhak ettikleri topraklarda nüfus desteği sağlamaya çalıştılar. Birliğin dağılmasını takiben, bunlar yeniden bağımsız olan sözkonusu ülkelerde istenmeyen kişi oldular. Estonya bunun çok tipik bir örneğidir.
Nüfusu doğum oranı nedeniyle sürekli azalan Rusya ise bunlara sahip çıkmayı hayati bir sorun olarak gördü. Rusya’nın Çarlık ve SSCB dönemlerinde nüfus taşıdığı ülkelere tekrar müdahalelerinde, jeopolitik gerekçelerin yanısıra nüfus da belirleyici bir sorundu. Ruslar önlenemez bir şekilde azalmaktadır.
Varşova ayaklanmaları Varşova 1943 ve 1944 ayaklanmalarında Yahudiler ve Polonyalılar ayrı savaşıp ayrı öldüler. İkincisinde Kızıl Ordu birkaç kilometre uzaktaki Vistül’de katliamın bitmesini bekledi.
Petro ve Katerina’nın hayalleri insanlığa çok pahalıya mâloldu. Bizim savaşlarımızı saymazsanız, Kırım Savaşı, 1. ve 2. Dünya Savaşı bu bölgeden çıktı ve savaş durumu hâlen de Ukrayna ile devam ediyor. Tarihin en büyük üç kuşatması St. Petersburg (bir ara Leningrad) ve iki kez de Sivastopol’de yaşandı. Birincisinde 900 bin sivil ve en az o kadar asker öldü. Sivastopol kuşatmaları da çok kan dökülmesine neden oldu.
Bunlar Ruslar için kutsal kentlerdir. Ukrayna’daki son savaşın giderek uzamasındaki etkenlerden önemli bir tanesi de budur.
Günlük tutmak düzenli biçimde, zamana yayılarak yapıldığında “kişi tarihi”ne ilişkin en belirgin kaynağı yaratmaz mı? Fransız yazarın Günlük’ünden 1887-1925 arasını kapsayan ilk bölümü, YKY tarafından Türkçeye tercüme edildi. Yazınsal yapıtları kadar bu eseri de örnek sayılagelmiş, geniş bir kültürel coğrafyada etkisini göstermişti.
Bir defa daha üzerinde durmuştum: André Gide yaşarken öylesine itki ve tepki kaynağı olmuştu ki ölümünün (19 Şubat 1951) ardından yazdığı yazıya Jean Paulhan ironik bir başlık seçmeyi yeğlemişti: “André Gide’in ölümü Fransa’da çok iyi karşılandı!”
Bu sonuçta, yazarın özel yaşamını konu ettiği “rahatsız edici” yapıtlarının, özellikle de Günlük’lerinin payı azımsanamazdı. Sözkonusu temel yapıtın 1.500 sayfalık ilk cildi, sansürsüz biçimde, ama gecikmeli olarak, Orçun Türkay’ın dörtdörtlük çeviri çalışmasıyla dilimizde. Yapı Kredi Yayınları, kitabın tanıtımı için doğru çözümü bulmuş Ataç’ın bir cümlesiyle: “Kendini en iyi incelemiş adam. Bunun için de en önemli eseri bence Journal’i, güncesidir”. Bu cilt 1887-1925 arasını kapsıyor; 1926-1951 arası artık başka (umarım çok uzakta olmayan) bir bahara.
Gide’in günlüğü, özellikle eşcinselliğini serimleyen bölümleri nedeniyle rahatsızlık yaratmıştır. Dileyen okumaz. Gelgelelim, edebiyatın “telos”u okuru rahatlatmak değildir. Gide’in günlüğü gerçekten de, öte yandan, “kendini en iyi incelemiş” birini karşımıza çıkarıyorsa, bu ana özellik üzerinde oyalanmak gerekir.
Burada, pek çok kültürel ortamda olduğu gibi Türkiye’ninkinde de “birey”in, bireyselliğin, hele hele bireyselciliğin öteden beri horgörüldüğünü anımsatmalı. André Gide o duruşun, zihniyetin, anlayışın dünya ölçeğinde temsilcisiydi. Yazınsal yapıtları kadar Günlük’ü de bu bağlamda örnek sayılagelmiş, geniş bir kültürel coğrafyada etkisini göstermişti. Bizim görece kısır günce edebiyatımızın önde gelen modellerinden biridir Gide’in günlüğü: Ataç’ta, Tanpınar’da, Cemil Meriç’te belirgin izlerine rastlanır.
André Gide’in neredeyse 60 seneye yayılan yazma eyleminin ürünü Günlükler Fransızcada dört cilt olarak yayımlanmıştı. Günlükler’in ilk cildi YKY tarafından Türkçeye çevrildi.
“Kendini iyi inceleme” konusu eskisi kadar yer tutmuyor eleştirel dünyada. Buna karşılık son yarım yüzyılda okur önüne çıkan günlük sayısında patlama gözlemleniyor; bu günlüklerin yabana atılamayacak bir oranı edebiyat-dışı alanlardan sökün ediyor ayrıca. “Kendini inceleme”nin tek yolu günlüklerden geçmiyor. “Auto-fiction” kapsamına giren çok sayıda yapıt, benzer bir işlev üstleniyor.
Günlük tutmak düzenli biçimde, zamana yayılarak yapıldığında kişi tarihi’ne ilişkin en belirgin kaynağı yaratmaz mı?
Canalıcı soru/n. Ona kişi-birey-şahıs kavramları üzerinden farklı cephelere sokularak yanıtlar aramak sağlam yol. Şüphesiz, biribirine benzemez bütün günlük tutma biçimleri. Kişinin kendisini saklayarak sakındığı örneklerle de karşılaşılır. Ama günlük tutmak yalnızca kendine ayna tutmak, bir bakıma selfie yazısı ortaya koymak ile de bir tutulamaz: Günlük yazarı, içinde yaşadığı dar ve geniş çevreden topluma ve yeryüzüne de açılan bir optik kullanabilir.
Thomas Mann’ın genel günlüğü ve Doktor Faustus’un Günlüğü, aynı yazarın bambaşka kayıt tutma perspektiflerini benimseyebildiğinin kanıtı (Gide onu öncelemiştir, Kalpazanlar Güncesi ile). İkincisi, yazarın tek bir yapıtının inşa sürecine ilişkin bir günlüktür, asıl günlüğü herşeyi cemeder: Yazı serüveni, özel yaşamı, içinden geçtiği çağın uğursuzlukları, akçe konuları, tanıklıkları… Roosevelt ile âşık olduğu genç garson arası gidip gelen bir portreler galerisi.
Evet, kişi tarihi. Ona komşu: Ortam ve bağlam tarihi. Elbette öznel bir prizmadan.
Ataç’ın tanımıyla “Kendini en iyi incelemiş adam” olan Gide (solda), bir başka deneme yazarı Giacomo Leopardi’nin ölüm maskesinin altında (altta).
Bireyin varoluşsal kafesleriyle savaşı geniş yer bulmuyor mu güncesinde? Açı farklılıkları ağır basar: Virginia Woolf’un güncesinde “kadın olma” koşulları sorgulanır, Léautaud’nunkinde insan-hayvan ilişkileri, Brecht’te insan-siyasa hattı. Strindberg’in günlükleri barut fıçısı gibidir. Max Frisch ve Salâh Birsel yaşlılığı didiklerler.
Günlükler (Feyyaz Kayacan “Gecelik” derdi!), günden haftaya, aydan yıla, yıllara bir ömrün takvim yapraklarını oluştururlar. Batıda günlük ve gazete sözcüklerini çakıştıran diller bir doğruya işaret etmişlerdir -günlük tutmak, kişinin kendi gazetesini çıkarmasıdır.
Kendisi de at binen Kraliçe 2. Elizabeth, spor dünyasının demirbaşlarındandı. Taç giyme töreninden bir ay önce oynanan Federasyon Kupası finalinden başlayarak hükümdarlığı boyunca sayısız spor organizasyonunu yerinden takip etmiş, kazananlara kupalarını o takdim etmişti. 70 yılda spor da dünyayla birlikte hızla değişirken, o bazı şeylerin sabit kaldığının en önemli kanıtıydı.
Sürprizli yarış Kraliçe pek çok spor organizasyonunun şeref konuğu olmuştu, ama en çok ziyaret ettiği spor sahalarından biri Ascot Hipodromu’ydu. Atçılık tutkusuyla bilinen Majesteleri, 1961’de bir yarış öncesi “Surprise” isimli gri bir ata binerek yarışları şahsen başlatmıştı.
Dile kolay, 71 Federasyon Kupası finali, 18 Olimpiyat, 17 Dünya Kupası ve çok daha fazlası… Kraliçe 2. Elizabeth’in tahtta olduğu 70 yıl boyunca tarihle birlikte spor da defalarca dönüşmüş, Kraliçe ise tüm bu dönüşümün orta yerinde spor sahalarının demirbaşı olarak şeref tribünündeki yerini korumuştu. Kraliçe’nin spora ilgisi yalnız izlemekle de sınırlı kalmamıştı üstelik, İngiliz Kraliyet uzmanı gazeteci Robert Jobson, 2. Elizabeth’in son nefesini verdiği Balmoral Kalesi’nde aile arasında oynanan futbol maçlarında kaleye geçmeye de meraklı olduğunu yazmıştı.
Ama asıl tutkusu atçılıktı. Her gün mutlaka Racing Post adlı yarış gazetesine göz atardı. Ata binmeyi büyükbabası 5. George’un kendisine 4. yaş günü için hediye ettiği bir midilli sayesinde öğrenmişti. Birçok safkan satın alıp sürekli olarak Epsom Derby, Oaks, St Leger, Gold Cup gibi İngiltere’nin en klasik yarışlarına katılan 2. Elizabeth’in en çok uğradığı spor alanı, büyük ihtimalle Ascot Hipodromu’ydu. Kraliçe Anne tarafından 1711’de açılan hipodroma yılda birkaç kez giden 2. Elizabeth, bu dünyaca ünlü yarış pistinin aranan yüzüydü. Windsor Sarayı’na aşağı yukarı 10 kilometre uzaklıktaki hipodrom, kraliyet yarışlarına evsahipliği yapıyor ve o beş günlük festival, en ünlü tasarımcıların imzalarını taşıyan şapkalarla da biliniyor.
9 Mayıs 1985’te Windsor Kraliyet At Gösterisi’nde eşi Prens Philip’i coşkuyla alkışlayan Kraliçe.
Atçılık haricinde futbolun en önemli organizasyonlarında da defalarca boy göstermişti. Kraliçe, taç giyme töreninden bir ay önce oynanan Federasyon Kupası finalinden başlayarak yıllarca Wembley’de dünyanın en köklü futbol organizasyonunda taçlananları şeref tribününde izlemişti. 1966’da İngiltere, mabedinde zafere ulaşırken, kaptan Bobby Moore’a Dünya Kupası’nı takdim eden yine oydu.
70 yıllık hükümdarlığında, milyonları güldürdüğü anlardan birinin 2012 Olimpiyat Oyunları için hazırlanan video olması manidardı. Birçoklarına göre Olimpiyat tarihinin en iyi açılış törenini organize eden yönetmen Danny Boyle’un çektiği videoda James Bond, Kraliçe’yi Buckingham Sarayı’nda ziyaret ediyor; ardından ikili helikopterle oradan ayrılıyor ve Kraliçe helikopterden atlayarak Olimpiyat Stadı’na giriyordu. Oyunlar’ı resmen açmasının ise bazılarına göre haber değeri yoktu. Tesadüf bu ya, ilk kez açılışını yaptığı 1976 Montreal Olimpiyat Oyunları’na kızı Prenses Anne de katılmış, binicilikte Britanya’yı temsil etmişti.
Şimdi spor tarihinde bir yolculuğa çıkmalı, 2. Elizabeth denince akla ilk gelen bazı karelerde biraz duraklamalı…
MATTHEWSFİNALİ
Kraliçe Elizabeth’in ilk gittiği maç, 2 Mayıs 1953’te oynanan Federasyon Kupası finaliydi. Üç yıl sonra ilk Ballon d’Or ödülünü kazanacak Sir Stanley Matthews’un damgasını vurduğu karşılaşmada Blackpool, Bolton Wanderers’i 4-3’lük skorla devirerek şampiyon olmuştu. Bu futbol müsabakası, Ada’da büyük reyting alan ilk spor olayıydı. Bir ay sonra naklen yayınlanacak taç töreni öncesinde televizyon satışları patlamıştı. Kimileri bu yeni cihazı almamış, kiralama yöntemini seçmişti. Hâl böyle olunca da 15 yıldır BBC tarafından naklen verilen finaller, ilk kez ciddi bir kitleye ulaşmıştı. O günün kahramanı Matthews, Sir unvanının bahşedildiği ilk futbolcuydu. Kraliçe, seremonide hayranlıkla elini sıktığı maestroyu sonradan şövalye ilan edecekti.
MUZAFFER AT SAHİBİ
Kraliçe’nin safkanları birçok yarışta boy göstermişti. Hipodromlarda iç içe girmiş morla kırmızı, 2. Elizabeth demekti. Epsom Derby dışında Ada’nın tüm klasik yarışlarını kazanan monark, 2020’de en sevdiği beş atını şöyle sıralamıştı: Doutelle, Aureole, Highclere, Phantom Gold ve Estimate.
Dünyanın en ünlü jokeylerinden Frankie Dettori, 1995’te kraliyet yarışlarına Phantom Gold’la damgasını vururken, 2013’te Ada’nın en prestijli uzun mesafe koşusu olan Gold Cup’ı az farkla kazanan Estimate, o gün 87 yaşındaki kraliçeyi sevinçten havalara uçurmuştu. Estimate, 1807’den bu yana 4 kilometrelik pistte yapılan Gold Cup’ı kazanan ilk hükümdar atıydı.
1957’de Ada’nın en başarılı at yetiştiricisi olan 2. Elizabeth’in sahibi olduğu Carrozza, Oaks’ta birinci gelmişti. Şampiyonluktan sonra çimlere inen genç kraliçenin kısrağıyla attığı zafer turu fotoğrafı anında kültleşmişti.
WIMBLEDON’DA IRK BARİYERİ YIKILIYOR
Kortlarda ırk bariyerini yıkan, Amerikalı bir kadın olmuştu. Althea Gibson tüm engellere rağmen önce 1950’de Amerika Açık turnuvasına katılmış, ertesi yıl tenisin şahikası Wimbledon’da sahne almıştı. Üçüncü turda elenmişti ama tarihe geçen orada olmasıydı. Kariyerinde giderek yükselen Gibson, 1956’da Roland Garros’u kazanmış; ertesi sene de Wimbledon’da gülmüştü. Merkez kortta taçlanan ilk siyaha kupasını 2. Elizabeth vermişti. Bir zamanlar beyazlarla oturmasına izin verilmeyen azim abidesi, onların yan yana bile gelemeyeceği Kraliçe’nin elini sıkmıştı. New York’a dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan efsane sayesinde teniste bir kapı açılmış; ötekiler belki de bu sporu ilk kez duymuştu. 6 Temmuz 1957’de Londra’da yapılan seremoni, şüphesiz bu açıdan da tarihe yazılmıştı.
WEMBLEY’DE TAÇ ZAMANI
1966 Dünya Kupası’nda İngiltere, Federal Almanya’yı devirerek Wembley’de taçlanırken, seremoniye Kraliçe’yle Bobby Moore’un karesi damgasını vurmuştu. Hattâ kaptan saygısından kirli ellerini şipşak temizlemişti. Aradan geçen 56 yıla rağmen final halen tartışılıyor.
Normal süresi 2-2 biten karşılaşmanın uzatmalarında Geoff Hurst’ün şutu üst direğe vurup çizgiyle raks ediyordu. Bugün adına Azerbaycan’da bir stadyum olan yan hakem Tevfik Bahramov pozisyona gol demiş, futbol tarihinin bitmek tükenmek bilmeyen tartışması böyle doğmuştu. Son anlarda Hurst skoru ilan etmişti: 4-2!
BBC spikeri Kenneth Wolstenholme’ün anlatımı Ada’da ikonlaşırken, kupayı 2. Elizabeth’in elinden alan Moore, Sir unvanı alacaktı. İngilizlerin kırmızı forması bir külte dönüşürken, o günden tribünlere kalan şu şarkıydı: İki Dünya Savaşı, bir Dünya Kupası!
RAGBİ ASLA SADECE RAGBİ DEĞİLDİR
6 Kasım 1999’da Avustralya sandığa gidiyordu. Referandumda ya Kraliyet’ten ayrılıp cumhuriyet olacaklardı ya da İngiliz tacına bağlılıklarını tazeleyeceklerdi…
Tüm kamuoyu araştırmaları, halkın yarısından fazlasının monarşiye yeter diyeceğini gösterse de 12 milyona yakın seçmen kararını vermişti. Cumhuriyet reddedilmiş, Kraliçe 2. Elizabeth sandıkta kutsanmıştı.
Aynı gün Galler’de Dünya Ragbi Şampiyonası finali vardı. Dünya Avustralya’nın kararını sorgulamaya başladığı saatlerde onlar Fransa’yla kozlarını paylaşıyordu. Millennium Stadı’na gelen sürpriz bir konuk, şeref tribününde Fransız Devlet Başkanı Jacques Chirac ve Başbakan Lionel Jospin’in yanında yerini alıyordu.
Avustralya güle oynaya şampiyonluğa uzanırken, kupayı işte o sürpriz konuk vermişti. Referandum sonucu belli olduktan saatler sonra Kraliçe’nin kupayı ülkenin en ünlü cumhuriyetçi figürlerinden John Eales’a vermesiyse pek manidardı.
OLİMPİYAT TARİHİNDE TEK
70 yıl tahtta kalan 2. Elizabeth, Olimpiyat tarihine de geçmiş durumda. 1976 Montréal ve 2012 Londra Olimpiyat Oyunları’nı başlatan Kraliçe, Yaz Oyunları’nı iki kez resmen açan tek kişi konumunda. Daha önce Adolf Hitler 1936 Yaz ve Kış Oyunları’nı, İtalya devlet başkanı Giovanni Gronchi 1956 Kış, 1960 Yaz Oyunları’nı, Japon İmparatoru Hirohito da 1964 Yaz ve 1972 Kış Oyunları’nı açmıştı. Bu arada hatırlatmalı, 1952 Kış Oyunları’nı açan Norveç Prensesi Ragnhild, bunu yapan ilk kadın olmuştu. 1956 Yaz Oyunları’nı eşi Prens Philip, 2000 Yaz Oyunları’nı kendisine bağlı Avustralya genel valisi, 1988 ve 2010 Kış Oyunları’nı da Kanada genel valilerine başlattıran Kraliçe, 6 Olimpiyat’ın resmî açılışını yapabilirdi.
ÜZERİNDE GÜNEŞ BATMAYAN İMPARATORLUĞUN OYUNLARI
Britanya İmparatorluğu’nun üyelerini buluşturacak bir spor organizasyonu yaratma fikri 19. yüzyılın sonunda konuşulurken, Olimpiyat Oyunları başlıyordu. 1930’da ise yepyeni bir serüven başlıyordu. 1978’den bu yana İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları olarak bilinen organizasyon Britanya İmparatorluk Oyunları adıyla Kanada’da demir almıştı. Tahta oturduktan sonra 2. Elizabeth’in himayesinde düzenlenmeye başlayan etkinlik, tam bir spor festivali şeklinde geçiyor. Yer yer Prens Philip’in açılışını yaptığı organizasyona Kraliçe, ilk kez 1970’te, son olarak da 2014’te katılmıştı. Hattâ iki genç sporcunun çektiği selfieye dahil olması, tüm dünyada haber olmuştu. Bu arada 2022’de Birmingham’da yapılan İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları, tarihe kadınların erkeklerden daha çok madalya kazandığı ilk spor olayı olarak geçmiş durumda.
FUTBOL SAHASINDA VEDA
Kraliçe’nin öldüğü 8 Eylül’de Avrupa Kupaları’nda maçlar oynanıyordu. Londra’daki West Ham United-FCSB mücadelesi öncesinde yapılan seremonide İkinci Elizabeth anıldı, saygı duruşunu müteakip tribünler “God Save the Queen”i söyledi. Millî marş sonrası başlayan maçta Londra temsilcisi, Rumen ekibini 2-1’lik skorla yendi. Skorborda Kraliçe’nin 1966’da Moore’a Dünya Kupası’nı verdiği anın yansıtılması da unutulmazdı. Zira kaptan, West Ham efsanesiydi. Birleşik Krallık’ta ligler ertelenirken, birçokları Kraliçe’yi anma yarışına girmişti. Premier Lig’de logolar siyah-beyaza çevrilirken, birçok İskoç takımı kısa mesajlar yayımladı. Ülke futbolunun dinamolarından Protestan Glasgow Rangers logosunu karartırken, Katoliklerin kalesi Celtic ise paylaşım yapmadı, sadece sitelerinde kısa bir taziyeye yer verdi. Ayrıca saygı duruşu sırasında “Kraliyet Ailesi’nden nefret ediyorsan, alkış tut” tezahüratı akıllarda yer etti. Neydi, futbol asla sadece futbol değildi.
8 Eylül 2022’de İngiltere’nin en uzun süre tahtta kalan hükümdarı Kraliçe 2. Elizabeth, 96 yaşında hayata gözlerini kapattı. 70 yıl 214 gün boyunca bitmek bilmez bir görev bilinciyle istikrar ve güvenin kayası olmaya devam eden Kraliçe, aynı zamanda kanlı sömürgecilik döneminden kalma pek çok acının da sembolüydü. Ölümü “bir devrin sonu” mu, yoksa Brexit’in uyandırdığı “küresel İngiltere” fantezileriyle göstermelik bir şapka değişimi mi olacak?
Uzun bir hayat yaşayan Kraliçe 2. Elizabeth, 16 yıl önce 80. doğumgünü için yaptığı konuşmada Groucho Marx’ın “Herkes yaşlanabilir; tek yapmanız gereken yeterince uzun yaşamak” vecizesinden alıntı yapmıştı. Bu upuzun yaşam boyunca, dünyanın geçirdiği tüm dönüşümlere ayak uydurmanın güçlüğünden ise pek bahsetmemişti.
1952’de henüz 26 yaşındayken tahta çıktığında 2. Dünya Savaşı’nın artçı etkilerinin sürdüğü, şekerin karneye bağlı olduğu, bombaların yolaçtığı yıkıntıların halen temizlenmeye çalışıldığı bir dünyanın kilit noktalarından birinde duruyordu. ABD’de Truman, SSCB’de Stalin iktidardaydı. İlk görev yetkisi verdiği başbakan ise Winston Churchill olmuştu. O günden bu yana Margaret Thatcher, Tony Blair gibi niceleri Saray’dan geçip gitti; son olarak ölümünden iki gün önce görevlendirdiği Liz Truss olmak üzere, dile kolay 15 başbakan gördü. İmparatorluğun sınırları değişti; İngiltere AB’ye girdi ve sonra çıktı.
Tüm dönüşüm sıkıntılarıyla, dünya da İngiltere de onun ilk tahta çıktığı yıllardan bambaşka görünüyor bugün. Kraliyet’in gerçekten gerekli olup olmadığı, bitmek bilmez bir tartışma olarak süredursun, Kraliçe dönüşümün giderek hızlandığı, insanların ayaklarının altındaki zeminin kayıp gitmeyeceğine güvenemediği bir dönemin en sabit, en değişmez unsurlarından biri olmaya devam etti.
Yorulmak bilmeden 70 yıl 96 yaşında hayatını kaybeden Kraliçe 2. Elizabeth’in ardından duyulan samimi üzüntü ve matem, 21. yüzyılda halen gerekli olup olmadığı tartışılan konumundan ziyade, onun bu konuma karşı duyduğu sorumluluk bilincine hayranlıktan kaynaklanıyordu.
Üstelik York Dükü Prens Albert ve Düşesi Elizabeth Bowes-Lyon’un ilk çocuğu olarak, 21 Nisan 1926’da dünyaya geldiğinde, bir gün kraliçe olabileceği hiç düşünülmemişti. Tahtın birinci varisi amcası 8. Edward, 1936’da 2. Elizabeth’in büyükbabası Kral 5. George’un ölümüyle tacın sahibi olmuştu. 8. Edward, hem boşanmış olması hem de Amerikalı olması nedeniyle Kraliyet ailesinin onay vermediği Wallis Simpson’la evlenmeyi tahta tercih edince, o zamana dek nispeten gözlerden uzak bir yaşam sürebilmiş aile, kendisini bir anda hiç hazırlıklı olmadığı bir senaryonun içinde bulmuştu. Babası 6. George gönülsüzce tahta geçerken 2. Elizabeth de veliaht olarak “Yüce Prenses Elizabeth” unvanını almıştı.
Ocak 1952’de Elizabeth ve eşi Philip, hasta olan Kral’ın yerine denizaşırı bir tura çıktı. Babasının ölüm haberini, dolayısıyla tahtın yeni sahibi olduğunu öğrendiğinde, sömürge karşıtı Mau Mau Hareketi’nin kanlı bir şekilde bastırıldığı Kenya’daydı. Bir prenses olarak girdiği ülkeden, belki bir İmparatoriçe olarak değil -Hindistan ve Pakistan’ın 1947’de bağımsızlığını kazanması bu unvanı ortadan kaldırmıştı- ama emperyal monarşinin mirası İngiliz Milletler Topluluğu’nun yeni başkanı olarak ayrılıyordu. Kraliyet üyelerinin seyahat ederken her daim yanlarında siyah bir “yas” kıyafeti bulundurmaları kuralı da o gün ortaya çıkmıştı. Eve dönüşünde uçaktan inerken giyecek uygun bir kıyafet bulamayan Elizabeth, saraydan getirilen kıyafeti uçakta giyip dışarı çıkmıştı.
Tahta çıkışından 20 gün sonra Dorothy Wilding tarafından çekilen bu ilk resmî fotoğrafları daha sonra madeni paralar, banknotlar ve pullar üzerinde kullanıldı.
Bu, görev bilinci ve sorumluluk duygusuyla bir insan, bir kadın ve ilerleyen dönemlerde bir anne olarak duygularını ve kişiliğini arka plana attığı, gizlediği ve bastırdığı yılların başlangıcıydı. Kraliçe’nin ardından, milyonlarca insanın paylaştığı samimi üzüntü ve matemin de temelinde bu bitmek, yorulmak bilmeyen görev bilinci yatıyordu büyük ihtimalle. Ne yerine getirilmeyen seçim vaatleri ne de dünyanın en varlıklı hükümdarlarından biri olarak herhangi bir yolsuzluk söylentisiyle kariyerine gölge düşmemiş; çalkantılı bir yüzyılda istikrar ve güvenin, “devletin bekâsı”nın sarsılmaz kayası olmuş; bunu korumak için kişisel fedakarlıklar yapmaktan çekinmemişti Kraliçe. Prenses Diana’nın ölümü ve Harry ile Meghan’ın ırkçılık suçlamalarının ardından kişisel popülaritesi sarsılsa da, 70 yıl boyunca halkın gözünün önünde yaşanmış bir iktidarı olabildiğince az skandalla tamamladı.
Öte yandan Kraliçe, aynı zamanda bir semboldü. Hükümdarlığı sırasında yüzü ve beden bulmuş taşıyıcısı olduğu imparatorluk, neredeyse 50 bağımsız devlete bölünüp küresel etkisini kaybederken; onun rengarenk kıyafetleri, gözalıcı mücevherleri ve tonton gülümsemesiyle üstünü örttüğü kanlı dekolonizasyon tarihinin mirasıyla halen tüm boyutlarıyla yüzleşildiğini söyleyemiyoruz. 1953 Noel Günü mesajında “İngiliz Milletler Topluluğu geçmişin imparatorluklarıyla hiçbir benzerlik taşımıyor” dese de, bu yapı, ırkçı ve paternalistik anlayışıyla imparatorluğun devamı ve Britanya’nın uluslararası nüfuzunu korumanın bir aracıydı şüphesiz.
Siyah takımlılar arasında bir ‘anne kuğu’ Kraliçe Elizabeth 1971’deki İstanbul ziyaretinde kraliyet yatı Britannia’dan zarif bir sıçrayışla Dolmabahçe Sarayı rıhtımına çıkarken.
Sert ve disiplinli bir baba yerine, yavrularını kanatları altına almış bir anne imajını benimsese de; göreve geldiği dönemde Malaya’nın sömürge valisinin komünist gerillalarla savaşmak için olağanüstü hâl ilan etmesinin, Kenya valisinin Mau Mau olarak bilinen sömürgecilik karşıtı hareketten 10 binlerce Kenyalıyı kamplarda sistematik işkencelere maruz bırakmasının anıları henüz çok tazeydi. 1953’te İran’ın ilk seçilmiş lideri Muhammed Musaddık, İngiliz ve Amerikan istihbarat servislerinin tezgahladığı darbe ile devrildiğinde ise Elizabeth artık tahttaydı. 1955’te Kıbrıs’ta ve 1963’te Aden-Yemen’de İngiliz valiler sömürge karşıtı hareketlerle mücadele etmek için olağanüstü hâl ilan ettiklerinde; sivillere işkence yaptıklarında da…
2. Elizabeth, İngiliz Milletler Topluluğu üyesi devlet başkanlarını kanatları altına almış “anne kuğu” rolünü hayatı boyunca sürdürdü.
Bu arada, İrlanda’daki “The Troubles” dönemi olağanüstü hâl dinamiklerini Birleşik Krallık’a da taşımıştı. Kuzey İrlanda’da barış için, Tony Blair’in iktidarda olduğu 1997’yi beklemek gerekmişti. Fakat çokkültürlülüğü savunan Tony Blair, bir eliyle Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’ya yetki devri getirirken, bir eliyle ABD liderliğindeki Afganistan ve Irak işgallerine katılarak Viktorya dönemi emperyal söylemi yeniden canlandırmıştı. Taşıdığı tüm anılar ve vatanseverlik çağrışımlarıyla Kraliçe’nin uzun ömrü, bu emperyal fantezilerin devamını kolaylaştırıyordu. O gün de… Brexit’in uyandırdığı “güçlü, küresel İngiltere” çağrılarıyla bugün de…
Son yıllarda, İngiliz devleti ve kurumları üzerinde imparatorluk, kölelik ve sömürgeciliğin mirasını kabul etmeleri ve telafi etmeleri için kamuoyu baskısı artıyor. 2013’te sömürge Kenya’sında işkence gören mağdurların açtığı bir davada İngiliz hükümeti hayatta kalanlara yaklaşık 20 milyon Pound tazminat ödemeyi kabul etti; 2019’da Kıbrıs’ta hayatta kalanlara bir ödeme daha yapıldı. Her bir banknotun üzerinde Kraliçe’nin gülümseyen yüzü vardı!
2005’te Kraliçe, Garter Günü’nde… En prestijli Birleşik Krallık şövalye nişanı olan Dizbağı Nişanı, 1348’den beri hükümdar tarafından veriliyor.
Kraliçe’nin ölümü şüphesiz pek çok kez tekrarlandığı gibi “bir devrin sonu” olacak, ama bu ölüm Kraliçe’nin döneminden kalan acılarla yüzleşmek için bilinçli bir çaba harcamak, Kraliyet’in rolü üzerine uzun süredir dillendirilen eleştirilere kulak vermek için bir fırsat olarak kullanılmadığı sürece bir son değil, yeni bir başlangıç olmaya da gebe.
1952’de Prenses olarak çıktığı yolculuktan babası Kral 6. George’un ölümünün ardından bir Kraliçe olarak dönerken.