Etiket: sayı:94

  • Yeldeğirmenlerine karşı ışık ve sevgiyle durdu…

    “Boşver Arkadaş”tan “Anlasana”ya, “Olanlar Olmuş”tan “Birleşsin Bütün Eller”e… Şarkılarıyla ışığa, sevgiye, barış ve doğaya çağıran yumuşacık bir ses sustu geçen ay. Hiçbir zaman anaakıma kapılıp gitmemiş, her dönemde kendisi olmayı, kendi sözünü söylemeyi başarmıştı. Hayalini kurduğu “Karanlıklardan sıyrılmış, her zaman hür ve aydınlık” dünyada şimdi…

    Türk pop müziğinin yeri doldurulamayacak isim­lerinden İlhan İrem’i, 28 Temmuz’da 67 yaşındayken böbrek rahatsızlığı nedeniyle kaybettik. Popülerliği yaşadı­ğı nesli aşıp, onu ilk dinleyenle­rin torunlarına kadar uzansa da hiçbir zaman pop’un kalıplarına sığamamış, yalnız kendi şahsı­na münhasır müziğini yapmaya, olduğu insan olarak kalmak için mücadele etmeye ömrü boyun­ca devam etmiş bir müzisyendi İlhan İrem.

    1955’te Bursa’da doğmuş; ço­cukluk yıllarını kendi deyimiyle “olağanüstü bir düş, sonsuz bir özgürlük”le geçirmişti. Grubu Meltemler’in Milliyet Liselera­rası Müzik Yarışması’nda Mar­mara birincisi olmasıyla başla­yan müzik kariyeri arkasında sayısız klasik bırakmıştı. 1973’te henüz 18 yaşındayken kendi im­kanları ile yaptığı ilk 45’liği “Bir­leşsin Bütün Eller – Bazen Neşe Bazen Keder” ona beklediği ba­şarıyı getirmemişti belki ama, Filistin sorununun ilham ver­diği “Bir dünya olsun ki barışla, sevgiyle, aşkla dolu / Bir dünya olsun ki insanların hepsi birer melekten…” sözleri onun nasıl bir müzisyen olacağının işare­tiydi. Dinleyenleri her zaman iyiye, güzele, doğaya, sevgiye ve barışa çağıran; bu dünyanın öte­sini görmeye çalışırken dünya­nın derdine-tasasına da gözünü kapatmayan…

    Yeşiller Partisi’nin de kurucuları arasında yer alan İlhan İrem bir çevre eyleminde (altta). 1974’te çekilen bir fotoğrafta kukla pozunda (altta).

    İlk 45’liği sadece 96 adet satarak hayalkırıklığı olmuş­tu; ancak plak firmasının ken­di bestelerini başka sanatçıla­ra söyletme talebini kabul et­meyerek yaptığı ikinci 45’liği “Yazık Oldu Yarınlara – Haydi Sil Gözlerini”, dillere pelesenk olan “Boşver, boşver arkadaş, başka bulursun” sözleriyle genç sanatçıyı bir anda Türkiye’de­ki en popüler şarkıcılardan biri hâline getirmişti. 1975’te ya­yımladığı üçüncü 45’liği “An­lasana” ile ise başarısı doruğa yükseldi. Her şeyin başlangıcı­nın bu şarkı olduğunu söylü­yordu İlhan İrem: Bursa’nın Kireçocağı sahillerinde çok rüzgarlı bir havada bestelediği “Anlasana”. “Sanki o dalgaların köpükleri satır satır bana sözle­ri ve melodileri taşıyordu. Daha önce yaşamadığım bir yıkan­mışlık duygusu içerisindeydim. Günün ilk ışıkları doğduğun­da şarkı her şeyiyle tamamlan­mıştı ve anlaşılmaz bir şekilde o dalgalar ve dava duruldu. Ben inanılmaz bir doğum sonrası heyecanıyla eve döndüm” diye anlatmıştı müzik tarihçisi Mu­rat Meriç’e o günü…

    1976’da dördüncü 45’liğin­deki “Kuklacı Amca” şarkısının Tanrı’yı sorguladığı gerekçesiy­le plak piyasadan toplatılmıştı. 80’lerin kara bulutları yaklaşır­ken, İlhan İrem de aşk şarkıla­rından memleket gerçeklerine doğru yöneldi. 1979’da senfo­nik yapıdaki “Sevgiliye” uzun­çalarında ilk defa kendi yazdığı sözler dışında bir şiire yaptı­ğı besteyi seslendiriyordu: Nâ­zım Hikmet’in “Hoşgeldin Ka­dınım”ı… 1981 tarihli “Bezgin” albümünde yer alan “Olanlar Olmuş” ise bir başka dönüm noktasıydı. 1980 darbesine Er­zincan, Sivas ve bütün Doğu Anadolu’daki 3. Ordu bölgelerin­de yaptığı iki yıllık askerliği sıra­sında tanık olan müzisyen, tez­keresini aldıktan sonra bir gece vakti döndüğü memleketinin siluetine bakarak yol kenarında bestelemişti “Olanlar Olmuş”u. Bir aşk acısını anlatıyor gibi görünen şarkı, aslında sokağa çıkma yasaklarında insanların evlerine çekilip ışıklarını sön­dürdüğü, “gülüşlerin bakış oldu­ğu”, “mevsimlerin soğuduğu” bu kasvetli dönemde kaybedilenle­re bir ağıttı.

    1992 tarihli “İlhan-ı Aşk” ve 1981 tarihli “Bezgin” albümlerinin kapakları.

    Bir ağıtla kapanan bu dö­nemi, 1983’te “Rock senfoni­si” olarak tanımladığı üçlemesi “Pencere… Köprü… Ve Ötesi…”y­le yeni bir dönem takip etti. İl­han İrem artık “ışık ve sevgiyle” çok daha dolu, daha mistik ama aynı zamanda daha politikti de… Kimsenin etliye sütlüye bulaş­maya cesaret edemediği bir dö­nemde İnsan Hakları Derne­ği’nin “İnsan Hakları Yarın De­ğil Şimdi” konserine katılıp aşkı anlatan şarkılarıyla bambaş­ka bir mesaj vermişti. 1988’de kurulan Yeşiller Partisi’nin ilk günlerinden itibaren içinde yer almış; hayatı boyunca da çevre yıkımına karşı sesini yükselt­miş, eylemlere katılmıştı. 1989 tarihli “Uçun Kuşlar Uçun” al­bümü için yaptığı “Şampiyon”­da “Atmosfer yavaşça deliniyor, gökyüzü küskün üstümüzde / Makinalar bir dünya kuruyor; radyasyon, hastalık peşimizde” sözleriyle çevre hareketine mü­ziğiyle de bir selam göndermişti. Aynı albümdeki “Blues for Mol­la” ise irtica eleştirisini gayet açıkça dile getiriyordu. Cevabı da açık olmuştu. “Sakıncalı” bu­lunan şarkının yayımlanmasına devlet izin vermedi. Bundan 10 yıl sonra Cumhuriyet’e yazdığı bir açık mektupta da “Fethullah Gülen’e Fetuş diye hitap ettiği için” yüklü bir tazminat cezası­na çarptırılacaktı.

    Oysa önce popüler müzi­ğin, toplumun dayattıklarının, ardından askerî diktatörlüğün, gericiliğin ve doğa katliamları­nın yeldeğirmenlerine karşı sö­zünü esirgemeyen bu asrî Don Kişot’un hayali hepimizi bir­leştirebilirdi: “Karanlıklardan sıyrılmış, her zaman hür ve ay­dınlık / Bir dünya olsun ki artık amaçlar bir, yok ayrılık…” Onu kendi sözleriyle uğurluyoruz: “Yeniden doğar her şey, ‘Her şey bitti’ dediğin anda bir gül kök salar damarlarında / Her şey bi­ter, bir şey bitmez.”

  • Kaybolan İstanbul’un izinde

    Sadece birkaç yüz bin kişinin yaşadı­ğı bir İstanbul. Yeşilin bol, denizin pırıl pırıl, insanların en güzel kıyafetle­riyle dolaştığı bir şehir… Gökdelenlerin yerinde ahşap köşkler, kasırlar, yalılar; sokakların ilk otomobille tanışma­sına henüz birkaç yıl var. Levanten oldukları tahmin edilen İstanbullu bir ailenin 1903 tarihli fotoğraf albümü 20. yüzyılın başındaki bu şehrin artık hafızalarda bile yaşamayan hatırasına bir kapı açıyor.

    Jean-Louis Bacqué-Grammont tarafından Fransız Anadolu Araştırma­ları Enstitüsü’ne (IFEA) kazandırılan albümde, aile üyelerinin Büyükada ve Boğaziçi kıyılarında çektiği fotoğraf­lar bulunuyor. IFEA, bu fotoğraflarla 1991’de, Mimar Sinan Üniversitesi’nde “Aranıyor: Geçmişin Derinliklerinde Kaybolmuş İstanbullu X Ailesi” adlı bir sergi de düzenledi. Genç bir çiftin An­kara’da bir eskiciden buldukları albüm, çift mercekli aygıtlarla bakıldığında üç boyutlu görüntüler veren çifte fotoğraf camlarına basılmış. Tek ipucu ise kutu­lardan birinin üzerinde yazan “Prinkipo 1903” kaydı.

    SALT ARAŞTIRMA, IFEA FOTOĞRAF ARŞİVİ

  • Nereden nereyee… Türkiye 

    Nereden nereyee… Türkiye 

    Sıcak havalar ve rutubetle birlikte her türlü baskının arttığı zamanlardayız. İktisadi kriz-enflasyon, ahlaki çöküntü, yaygınlaşan cehalet, adaletsizlik, pandemi ve ülkenin etrafını saran savaş koşulları içerisinde beden-ruh-akıl sağlığını korumaya çalışıyoruz. Gündelik hayatını sürdürmek, sürdürebilmek için göz korkutmaktan göz oymaya uzanan bir anlayışla devam eden “insan” türü; hayat mücadelesi adını verdiği süreçte her yolu mübah görüyor. Türdaşlarıyla ilişkisini telefon ekranına hapsetmiş, kendisini de aynı ortama kilitlemiş insan evladı. 

    “Story”ler, “paylaşım”lar ve takipçi sayısı ile gündemi-hayatı takip ettiğini düşünenler; “dünya artık böyle” diyerek, “akıllı telefonlar”ı kendi aklına tercih ederek tuşlara dokunuyor. Aklımızı tekrar başımıza toplamak için, daha büyük felaketler yaşanmadan birlik-beraberlik ve sahici-samimi bir iletişim içine girmemiz şart. Bu da ancak ve ancak Türkiye Cumhuriyeti’nde oturan tüm insanların her türlü siyaset-inanç-ideolojiyi uzun bir süre için sadece kendi evinde tutmasıyla mümkün. Yine bu süre zarfında çok ama çok çalışarak, üreterek ve birbirimize destek olarak yaklaşan fırtınada tutunabiliriz. 

    Alanında uzman insanlar, artık bu ülkenin sınırları içindeki alanlarda çok çok az. Değil uzmanlık, temel eğitimde bile temellerimizi kaybetmişiz. Bizi bir millet yapan Tıbbıye, Harbiye, Mülkiye üçlüsünün bugünkü kalitesini erken cumhuriyet devriyle kıyaslamayalım bile. Oğuz Atay’ın daha 70’lerin ortasında “üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne ümmet-i Muhammed kurtulur” diye yazdığını (Günlük) kimbilir kaç defa yazdık. Yaptığımız hataları, işlediğimiz günahları “sen asıl kendine bak” diyerek nereye kadar sürdüreceğiz? Yüzleşmenin, özür dilemenin bir zayıflık-eziklik göstergesi olduğu yalanını genç kuşaklara da mı aktaracağız? “Tamamen duygusal” nedenlerle birbirimizi kazıklayarak, düşük siyasi pozisyonların ucuz tatminiyle idare ederek, sadece ve ara sıra reaksiyon vermekle sınırlı bir tembellik içerisinde nereye kadar devam edeceğiz? 

    Tabii en tahammül edemediğimiz şey, sayıları çok azalan ama kendi sınırlı-sorumlu alanında düzgün işler yapmaya çalışan insanların varlığı. Zira bu kişiler, bizim aslında ne kadar perişan bir halde bulunduğumuzu dolaylı olarak yüzümüze çarpıyor. Bu bakımdan hemen ve özellikle bu insanları da kendimize benzeterek durumumuzu “normal”leştiriyoruz. Altında sahici ve teyit edilmiş bilgi bulunmayan algılar dünyası ile yargının adaletsizliğiyle tavan yapan önyargılar; sadece pısırıklık veya tam tersine provokasyon seçenekleriyle karşılanıyor. Eh, hâl böyle olunca “dış düşman”a gerek kalmadan birbirimizi hâllediyoruz. 

    Dergimiz, geçmişi bilmeden-hesaba katmadan hayırlı bir gelecek olamayacağını; bunları umursamaz isek şimdiki zamanın içinde sıkışıp kalacağımızı; bilgi ve yüzleşme olmadan gerçek bir ilerlemenin mümkün olamayacağını aktarmak-göstermek için var. Yapabildiğimiz kadarıyla ve her yaştan gençler ve zaman yolcuları için…