NBA tarihinde en fazla şampiyonluk kazanan oyuncuydu Bill Russell. 1950’lerin ortalarından 60’ların sonuna kadar, Boston Celtics formasıyla 13 sezonda 11 şampiyonluk! Bundan sonra da kırılması imkansıza yakın bir rekor. Ancak Russell’ı daha da devleştiren durum, onun hayatı boyunca ırk ayrımcılığına karşı kesin tutum alması, hep ön saflarda olmasıydı.
Amerikan sporlarını yakından takip edenler bilir; şampiyon takımların oyuncularına o başarının bir nişanesi olarak yüzük takılır. Olimpiyat madalyaları gibi. Farkı, boyna değil parmağa takılması. Spor tarihinde yalnızca iki büyük efsane; Montreal’li buz hokeyci Henri Richard ve basketbolcu Bill Russell, parmaklarının sayısından daha fazla (11) yüzük sahibi olarak inanılması güç bir rekora ortak oldular. Bu müthiş şampiyonlardan Russell’ı, Temmuz ayının son gününde 88 yaşında kaybettik. Richard ondan yaklaşık 16 ay önce ebediyete uğurlanmıştı.
Bill Russell’ın ölümü, doğaldır ki başta Amerika olmak üzere uluslararası spor medyasında geniş yer kapladı. Yılın çoğu gecesinde uykusuz kalmak pahasına NBA ekranlarının önüne kilitlenen, sosyal medyada LeBron’ların, Curry’lerin, Durant’ların attığı her adımı takip eden genç kuşaktan basketbol meraklıları bu duruma biraz şaşırdılar. Öyle ya, izledikleri görüntülerde baston yardımıyla zorlukla yürüyebilen, zafer çığlıkları ve şampanyalı kutlamaları çok eski siyah-beyaz karelerde solup gitmiş bir “dede” nasıl olur da Michael Jordan, Kobe veya Shaq muamelesi görebilirdi?
Başarısı tesadüf değildi
Bill Russell ve Celtics’in koçu Red Auerbach’ın (altta) birlikte imza attıkları 11 şampiyonluk, Russell’dan çok Celtics’in başarısına mâl edilse de Russell’ın oyunculuğu bu şampiyonluklarda büyük rol oynamıştı.
Bill Russell NBA tarihinde en fazla şampiyonluk kazanan oyuncu… Bu unvanı onun elinden alacak biri çıkabilir mi, pek sanmıyorum. Daha önemlisi, Russell 11 şampiyonluğa sadece 13 sezonda ulaşmış, yani profesyonel kariyerinde hepi topu iki sezonu şampiyonluk sevinci yaşayamadan kapatmıştı. Onun devrinde profesyonelliğe adım atma yaşının bugüne kıyasla daha geç olduğunu, ayrıca spor fizyolojisi bu kadar gelişmediği için oyuncuların bilimsel destekle kariyerlerini uzatma şansının pek bulunmadığını da vurgulamak lazım. Örnek vermek gerekirse, lige 19 yaşında giren LeBron James, 19. sezonunu geride bıraktı ve daha epeyce oynayacakmış gibi görünüyor. Şampiyonluk yüzükleri mi? Sayıları henüz bir elin parmaklarını bile bulmadı!
Bu kıyaslamada Michael Jordan 6, toprağı bol olsun Kobe Bryant 5, Shaquille O’Neal 4 ile Russell’ın yanında dağı yüksek gösteren ovalar gibi duruyorlar. Robert Horry’nin 7, Kareem Abdulcabbar’ın 6, Tim Duncan ile Magic Johnson’un 5’er yüzüğü var. Russell’a en çok yaklaşabilenler, zamanında onun takım arkadaşı olma avantajıyla 8-9 yüzük kapıp tarihe geçmiş, ama oyunda onun kadar derin izler bırakmamış Sam Jones, Tom Heinsohn, KC Jones ve John Havlicek.
NBA kariyeri boyunca yalnızca Boston Celtics forması giyen ve bu takımın 50’lerin ortasından 60’ların sonuna kadar ligi domine etmesinin başlıca sebebi olan Russell’ın olağanüstü “iftihar listesi” bu kadarla kalmıyor. Mezun olduğu San Francisco Üniversitesi’nde de iki şampiyonluğu var. Üstelik öğrenci sayısı 3 bini bulmayan bu okul, ne Russell gelmeden önce basketbolda iddialıydı ne de ondan sonra… Kısacası, Russell’ın Celtics’te bir “doğru zamanda doğru yerde” hikayesinin parçası olduğunu iddia edenler çıkabilir ama olay bundan ibaret değil.
Anlatmaya çalıştığım adam, yolun başında kimsenin şans vermediği sıska bir çocukken, sonrasında çalışkanlığı, iş ahlakı ve kendini işine adamasıyla yüzyılın en çok kazanan (tabii parasal olarak değil) sporcusu olmuş bir efsane. Onun doğru takım arkadaşlarıyla buluşarak peşpeşe şampiyonluklar yaşamasının biraz da şans olduğu tezini en çok işleyen Wilt Chamberlain’di. Dönemin dev pivotu, bir maçta 100 sayı atmasıyla apayrı bir bireysel zirvenin sahibi olmuş ama Russell engelini bir türlü aşamamıştı. O nedenle, çıktığı her televizyon programında “Ben Bill’den iyiydim ama Celtics de benim oynadığım takımlardan iyiydi. O yüzden ben iki şampiyonluk görebildim, o 11” demiştir.
Boston’da Philadelphia karşısında devleşen bir Bill Russell.
Aslında istatistikler, Chamberlain’in görüşüne destek olabilecek nitelikte: Karşı karşıya geldikleri toplam 143 maçtan 86’sını Russell’ın takımı Celtics kazanmış ama Chamberlain’in sayı ve ribaundları daha fazla. Ancak o yıllarda ligi takip etmiş yorumcular, Russell’ın kesinlikle daha iyi bir savunmacı olduğunu, istatistiklere geçmeyen katkılarıyla takımına çok maç kazandırdığını söylüyor. İki dev birbirlerine karşı oynarken çekilmiş bazı görüntüleri bugün dijital medyada bulunabilir. Belki baştan sona tam bir maç yok ama yine de siyah-beyaz özet görüntülere dalıp giderek, en doğru kararı siz verebilirsiniz.
Saydıklarımın yanına bir de olimpiyat şampiyonluğu eklediğini ve 1956’da Melbourne’den boynunda altın madalya ile döndüğünü yazarak “sportif başarı” bahsini kapatalım.
Sakin güç
Russell, ABD’nin güney eyaletlerinden Louisiana’da doğmuştu. Berbat koşullarda çalışmaktan ve her saniye ırkçı beyazlar tarafından itilip kakılmaktan bunalmış olan babası; o henüz ilkokuldayken aileyi toplayıp California’ya taşınan, kamyon şoförlüğü yaparak iki oğlunu büyütmeye çalışan bir adamdı. 2. Dünya Savaşı sonrası hızla büyüyen Oakland’da mutluydular ama güzel günler fazla uzun sürmedi. Bill 12 yaşındayken, annesini kaybetti. Bu nedenle okulda dersleri pek iyi olmayan, içine kapanık bir delikanlı diye tanındı. Babası işteyken evin sorumluluklarını ağabeyiyle paylaşıyordu. Bu da, sokakta oynamaya bayılan Bill’in derslere az zaman ayırması demekti. Lise 2’ye geldiğinde boyu 1.95’e ulaşmıştı; ona sürekli basketbol oynaması için baskı yapan okul koçu George Powles sayesinde hayatında yepyeni bir sayfa açıldı.
1956’nın sonbaharında Bill Russell, o zamanki kız arkadaşı Rose Swisher’a doğduğu kasabayı göstermek istedi. Üniversitede iki NCAA şampiyonluğu kazanmış, millî takıma seçilmiş, Olimpiyat kürsüsünün en tepesine çıkmış, NBA’de ilk profesyonel kontratını imzalamış tanınmış bir genç sporcuydu artık… Fakat bunlar, ırkçılığın kol gezdiği 50’li yılların Louisiana’sında hiçbir işe yaramadı. Kafe ve restoranlara kabul edilmediler. Benzin istasyonundan aldıkları sandviçleri yol kenarına oturup yemek zorunda kalmaları, Russell’ın belleğinden asla silinmedi. Belki de bu nedenle, kaybedecek çok şeyi olmasına, FBI tarafından adım adım takip edilmesine rağmen, ırkçılığa karşı sesini en çok yükselten sporculardan biri oldu.
Barack Obama, ABD’deki insan hakları mücadelesinde çok şey öğrendiğini söylediği Bill Russell’a 2011’de Özgürlük Madalyası’nı takarken.
Lige adımını attığı ilk sezonda, çoğu maçta sahadaki tek siyahi oyuncu Russell’dı. Tribünlerden yükselen, en hafifi “Babun, neden Afrika’ya geri dönmüyorsun?” olan hakaretlere kulağını tıkıyor, bunları bir motivasyona çeviriyordu. Taraftarlarının çok büyük bölümü İrlanda ve İtalya göçmenlerinden oluşan Boston şehrinde, Katolik beyazların yıllar içinde siyahların davasına sempatiyle bakmasında büyük ölçüde pay sahibiydi. Bunu başarabilmesinde en büyük faktör, işini iyi yapması, sahada tüm takım arkadaşlarına ve rakiplerine saygı göstermesi ve tabii duygularını kontrol edebilmesiydi. Bir röportajda “Sizinle aynı görüşte olmayanları ikna edebilmek için öfkeye değil, mantık ve zekaya ihtiyacınız var. Eğer saygı görmek istiyorsanız öncelikle karşınızdakine saygı göstermeniz gerekiyor” demişti.
Martin Luther King’in yürüyüşlerinde, Muhammed Ali’nin ateşli basın toplantılarında, hep onların yanında, en ön saflardaydı. Basketbolu bırakmasının ardından, yazdığı kitaplar ve katıldığı toplantılarda yaptığı konuşmalarla kendisinden sonra gelen kuşakların ilham kaynağı olmayı sürdürdü. Öyle ki Barack Obama, Samuel L. Jackson, Oprah Winfrey, Kareem Abdulcabbar, Arthur Ashe ve Kobe Bryant gibi ABD’de insan hakları mücadelesinde bayrağı taşımış isimler, her fırsatta ondan çok şey öğrendiklerini ifade ettiler. Russell’ın ödül listesine 2011’de Beyaz Saray’da Başkan Obama’dan almış olduğu Özgürlük Madalyası ve 2019’da “inançlarının bedelini ödemekten çekinmeyen öncülere” verilen Arthur Ashe Cesaret Ödülü eklendi. Bu iki ödül, basketbol sahasında kazanmış olduğu kupaların tamamından daha değerliydi onun gözünde…
NBA’i takip eden her sporsever, Celtics-Lakers rekabetinin ne kadar köklü olduğunu bilir. Amerika’nın iki yakasında çok farklı değerleri temsil eden bu iki takımın taraftarları birbirinden nefret eder. 2020’nin Şubat ayında Kobe Bryant’ın beklenmedik ölümünden birkaç hafta sonra Los Angeles’taki bir maça, Bill Russell üzerinde Kobe’nin 24 numaralı Lakers formasıyla geldi. Bütün gözler üzerindeydi. Kameralar, bu tarihî anı kayda geçirmek için yarışıyordu. Naklen yayında yorumculardan “Bu da iş mi yani? O bir Boston efsanesi… Siyah bir ceket giyip tutulan yasa katılabilirdi” diyenler oldu. Russell ağır adımlarla, bastonundan güç alarak koltuğuna geçip oturdu. Mikrofonlara hiçbir şey söylemedi, salonda olduğu her dakika vakarını korudu.
Milyonları biraraya getiren oyunun, o oyuna çok şey katmış tüm bireylerden daha büyük olduğunu; sahada rakipsek de hepimizin adaletsizliğe karşı mücadelede birleşmemiz gerektiğini; yaşamın şiddetle harcanamayacak kadar kısa sürebileceğini Bill Russell’dan ve onun “sakin gücü”yle vermiş olduğu mesajdan daha iyi ne anlatabilirdi?
İlk el aletlerinden metal bıçaklara gelene 2.5 milyon yıl geçmiş. İlk bronz bıçak yaklaşık 4 bin yıl önce üretilmiş. Et, en başından beri işlemesi zor, değerli bir yiyecek ve paylaşımı çağlar boyu zor, alengirli ritüellerle düzenlenmiş. Tek parçasını bile ziyan etmek istememiş eskiler. Usta et sıyırıcılarından günümüzün hafif bıçaklarını kullanan ustalara… Geleneklerden ekonomiye…
İki buçuk milyon yıl öncesinden bugüne tasarım fikri hiç değişmeden gelen tek alet nedir diye sorsam aklınıza ne gelir? Hiç düşünmeden bıçak der miydiniz? Savunmaya, sağkalıma, beslenmeye bu kadar destek olan başka bir alet var mıdır?
Tabii arama motoruna “bıçak” yazarsanız, yeme-içme mevzularından çok savunma sanatı ile ilgili siteler çıkacaktır karşınıza. Hançerler, sustalılar, kılıçlar, süngüler, av bıçakları… Öldürmek, parçalamak, kopartmak gibi şiddete dayalı bir duyguya hitap etse de keskin bir bıçağı işbaşında izlemek insanları hâlâ mutlu ediyor.
İnsansı atalarımızın obsidiyen, çakmak taşı, bazalt, granit veya kuartz gibi sert, kırılınca keskin katmanlara ayrılabilen taşlardan yaptıkları ilk el aletlerinden metal bıçaklara gelene dek milyonlarca yıl geçmiş. İlk bronz bıçak yaklaşık 4 bin yıl önce üretilmiş. Bronz ya da bakırdan keskin bir bıçak yapmak çok zor olduğundan demir sahneye çıkana dek taş aletler kullanılmış. Demirden sonra ise tarih sırası ile çelik, paslanmaz çelik ve sertliği artıran yeni alaşımlı çelik bıçaklar ile günümüze gelinmiş.
Meksika’nın Cantona kentinde bulunan, 2000 yıllık taş bıçaklar.
Erken paleolitik Oldowan dönemi bıçakları 2.58 milyon yıl öncesine tarihlenen keskin kenarlı taş aletlerle tanımlanan bir dönem. Türümüz yavaş yavaş Homo sapiens’e doğru evrilirken yaklaşık 800 bin yıl boyunca bu taş aletlerle kazıma, kıyma/kesme ve dövme işlerini halletmiş. Büyük taş aletlerin ufak parçalara ayrılarak geri dönüşüme sokulması ile elde edilen 3-4 santimlik taş parçalarının kemiklerin iyice sıyrılmasında kullanıldığı düşünülüyor. Geri dönüşüm ve ziyan etmeme, düşünsel olarak zeka göstergesi ve ileriyi gören davranış biçimleri.
Et, en başından beri işlemesi zor, değerli bir yiyecek ve çağlar boyu paylaşımı zor; alengirli ritüellerle düzenlenmiş. Tek parçasını bile ziyan etmek istememiş eskiler. Hiçbir parçasını ziyan etmemek, öldürülen hayvanın ruhuna saygı sayılmış aynı zamanda. Av sonrası avcı grubunun çabuk bozulan iç organları oracıkta yemesi; avın bir an önce taşınabilir parçalara bölünüp vahşi hayvanlar etrafı çevirmeden eve dönülmesi; avcının en iyi parçayı alıp diğer kabile üyelerine ya da yakın aile efradına bölüştürmesi; giderek sofra başında toplumsal hiyerarşiyi yansıtan son derece ayrıntılı ve herkesin iyi bildiği bir dağıtım düzenine dönüşmüş. Antik Yunan’da “kader” sözcüğünün karşılığı olan “moira”, aynı zamanda “payına düşen” anlamını da taşır; dünyadan, doğadan, yaşamdan, toplumdan payına düşen. Sofra da bu payın en açık-seçik ilan edildiği yerlerin başında gelir. Bu nedenle sofraya gelen av veya kurban etinden size düşen parçanın, toplumdaki yer ve öneminize denk olma zorunluluğu vardır. Herakles, zorlu görevlerini tamamladıktan sonra davet edildiği sofrada kral Eurystheus’un oğullarından daha az değerli bir et parçası önüne konulunca dünyayı dar etmemiş miydi herkese?
Herkesin bıçağı kendine 16. yüzyıl dünyasında bıçak son derece kişisel bir eşyaydı. Eski gravürlerde kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere herkesin kendi bıçağını, bel kemerlerine asılı bir şekilde taşıdıkları görülüyor (üstte). Ortaçağ’a özgü “seaks” adı verilen bıçak (altta).
Erken ve Klasik Ortaçağ boyunca bu anlayış hiç değişmeden Rönesans’a kadar gelmiş. Bu arada efendiler hayvanı kendileri avlamamış olsalar, dağıtımını törenlere, kurallara bağlayarak kontrolü elden bırakmazlardı. Robin Hood öyküsünü anımsayın; avlaklardaki hayvanlar-kuşlar, nehirlerdeki balıkların hepsi senyörün malı idi. İzinsiz av, büyük cezalar ve hapisle sonuçlanabilirdi. Usta et sıyırıcılarının (meat carver) görevi, herkesin yerini, konumunu bilip ona göre paylaştırma yapması. Hiyerarşi gözetilmeli ama yine de yemeği paylaştırırken herkes kendisine adil davranıldığını düşünerek sofradan kalkmalı. Bu nedenle et sıyırıcısı kişi, toplumda saygı gören biri olmalı; varsıl evsahibi, oğlu veya onların yakın dostu veya akrabası olabilir. Yemek başlamadan bıçağını kınından bir tek o çıkarabilir. Başında şapkası olan bir tek odur. Arkasından içkileri dağıtacak olan “kupa taşıyıcısı” (bottler) yani içkilerden sorumlu kişi ve ekmekçibaşı (panter) gelir. Ekmekçi de ekmekleri dilimleyebilmek için üç çeşit bıçak taşır.
Bir ustanın ortaya gelen etin masadakilerin hepsine yetmesi için nasıl kesilmesi, kimlere hangi “onurlu” parçalardan ne kadar düşeceği gibi konuları bir bakışta çözmesi gerekirdi. 1581’de Vincenzo Cervio, Il Trinciante (Et Sıyırıcı) isimli kitabı ile bu konuda zirveye yerleşmişti. Cervio’nun hüneri, eti iki dişli bir çatalın ucunda havada tutarken son derece keskin bir bıçak yardımı ile ince ince dilimlemek ve dilimleri hedeflediği tabağa belirli bir düzen içinde düşürmekti. Kitabında mesleğinin tüm inceliklerini uzun uzun yazdı.
Bu dönemde bıçak son derece kişisel bir eşya idi; herkes kendi bıçağını yanında taşırdı. Eski gravürlere-resimlere baktığımızda kadınların, çocukların bile bel kemerlerine asılı büzgülü çantaları ve bıçakları olduğunu görüyoruz. Etler tabakta değil bir ucundan ısırıp bıçakla keserek lokmalara ayrılırdı; çünkü eti tabağa sabitleyerek kesmeyi sağlayacak çatal henüz kullanımda değildi. Bıçakların sipsivri uçları da bir şeye batırıp ağıza götürmekte çatal benzeri bir işlev görürdü. Bu sivri uçlu ve iki tarafı da keskin bıçaklar daha sonra Fransa’da 14. Louis tarafından yasaklanacaktı. Artık bıçakların uçları yuvarlanmış, iki keskin taraftan biri köreltilerek bugünkü sofra bıçaklarına benzemişti. Çatallar da 18. yüzyıl başından itibaren sofralarda arzı endam etmeye başlamışlardı zaten.
18. yüzyılda çelik üretiminin sanayileşmesi ile sofra takımları ve her işe göre ayrı tasarımlarla çeşitlenen bıçaklar üretilmeye başlandı; bunlar soylu sofralarından burjuvazinin sofralarına, giderek yoksul halkın masalarına doğru yayıldı. Fransız Devrimi’nden sonra mutfak alışkanlıkları da değişmeye başladı. “Aşağı tabakaya göre” diye aşağılanan yapraklı ve kök sebzelerin üretimi arttı. Yeni kıtadan gelen egzotik ürünler tarıma alındı ve bu bolluk sofralara yansıdı. Eskinin zenginlik ve saygınlık gösterisi olan bol baharatlı, şekerli tatlar, yerini bahçeden taze sebze ve otlara, soslara bıraktı. Sofralar hafifledi, et tüketimi azaldı. Şef Marie-Antoine Carême’in ve daha sonra Escoffier’nin tanımladıkları temel Fransız sosları ile yemekler değişti.
Bölüşme sanatı Vincenzo Cervio’nun 1581 tarihli Il Trinciante (Et Sıyırıcı) isimli kitabından (altta sağda). Jacques de Longuyon’un Les Voeux du paon elyazmasından tavuskuşu ziyafeti (üstte).
Birçok şeyi 1500’lerde çok daha zengin ve seçkin alışkanlıkları olan dünyaya açık İtalyan mutfağından kapmış olan Fransa’nın sahnede parlama sırası gelmişti. Grimod de la Reynière ve Joseph Berchoux işin felsefesi üzerine yazarak gastronomi kavramının temellerini attılar; ünlü şefler ise gittikleri her yere jülyen, şifonad, brünuaz, maseduan, konkase diye isimlendirilmiş kesme tekniklerini ve değişik işlevlere sahip bıçaklarını götürmeye başladılar.
Bugün mutfakta her iş için ayrı bir bıçak türü olsa da usta şefler birçok işi halleden tek bir bıçak ile yetiniyor. Bunun en iyi örnekleri, Japonya’dan dünyaya armağan “santoku” ile Çin mutfağının vazgeçilmezi, satıra benzeyen “tou”. Çok ince ve hafif “tou” ile Çinli şefler Batılı şeflerin beceremeyeceği denli ince ya da minik kesimler yapabiliyor. Ortaçağ’ın usta et sıyırıcılarının virtüozlukları her ne kadar çok iyi ve keskin bir bıçağa bağlıysa da bu genç aristokratların haftada iki saat işin ustasından tahta maketler üzerinde uygulamalı et kesim dersi aldıkları unutulmamalı.
Bugün meraklılar, beğendikleri usta fotoğrafçılara hemen kullandıkları kamera markasını; ressamlara fırça ve kağıt cinsini; atletlere ayakkabı markasını soruyor. Uzun bir eğitim sürecini, kendini bir konuya vakfetmeyi, çok çalışmayı hiçe sayan sorular bunlar. Siz siz olun, usta bir şefe hangi bıçak markasını kullandığını sormayın. İyi bir bıçağın mutfakta önemi çok olsa da tüm başarıyı bıçağa bağlamayın. Bir şefin bıçağı, olsa olsa onun yaratıcı düşlerini hayata geçirirken kullandığı sevgili bir yardımcıdır. Gerisi ise azme ve “keskin” bir çalışmaya bağlı.
Eski Mısır’da kullanılan çakmaktaşından bir bıçak.
Enis Batur “Kaç mezarlığımız korunabiliyor? Ya taşların ne kadarı? Herhalde ‘ölümlü dünya’ diye geçiştiriliyor konu” diyor ve kendisine sorduğu soruları cevaplamaya devam ediyor: “Baştansavma ölmeye dair ötekimle konuşma”.
– Yaz başıydı söyleşimizin ilk bölümünü gerçekleştirdiğimizde; şimdi güze giriyoruz. Pandemi bütün amansızlığıyla hüküm sürüyor yerkürede. Pencerenizden, içpencerelerinizden nelere, nerelere baktınız?
# Kapanmanın işi üzerinde daha da koyulaşmasını kolaylaştırdığı görece talihli insanlar arasındayım, kapandıkça açıldım iyicene; ‘içpencere’ dediniz, sayıları arttı bu dönemde, ufukları genişledi.
Dışarıya gelince… Herkes gibi ben de ölüm istatistiklerini boğularak izliyorum. Görülmemiş bir bozgun yaşıyor insanlık. Hem de ilerleme kibirine kapıldığı bu çağda. Hepimizin payına düşen ağır çaresizlik. İki ‘dalga’ arası inip çıkan sayısal verilerin, sonunda bir tür kayıtsızlık doğurduğunu gözlemliyorum; şarapnel parçası çok yakına düşmedikçe görmezden geliniyor yanılmıyorsam -bunları kendimi daha bilinçli, sorumlu konuma koyarak söylediğimi sanmayın, çoğu kişiden farkım yok, başımı çeviriyorum.
Toprağın örttükleri 2019’da defineciler, İznik’te bir zeytinlikte Geç Roma Dönemi’ne tarihlenen bir lahit buldu.
– Ölüm’e sırtınızı dönme gereksinmesi mi ağır basar oldu, salgının yıpratıcı gerçekliği karşısında?
# Başka cephelerine bakmayı sürdürdüm son dönemde, konunun. ‘Haber bültenleri’nde geriye itilen, handiyse görünmezleştirilen gelişmelere yaklaşmak iğneyle kuyu kazmayı anıştırıyor. Gölyazı Nekropol Müzesi’nin korunmaya alınması Göl Yazı yazarını nasıl ilgilendirmesin? Tarsus’ta, baraj sularının olağandışı ölçülerde çekilmesi Roma kaya mezarlarını yeniden ortaya çıkardı. İznik’te, bir tarlada irikıyım bir Roma mezarı buldu çiftçi. Çin’de, Han Hanedanı’nın bir üyesine ait 1.800 yıllık mezar bulundu. Silvan’da 1. Kılıçaslan’ın ve kızı Saide Hatun’un mezarları. Uygur bölgesindeki Kargılık Camii’nin yanıbaşındaki değerli mezarlık kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya.
– Kuzum, bu can pazarında, sıraladığınız haberlerin herhangi bir önceliğinden dem vurabilir miyiz? Bir avuç tarih ve arkeoloji meraklısı için bile ikincil önem taşıyor olsa gerek bu türden gelişmeler. Anlamakta güçlük çekiyorum: Bugün ne arıyorsunuz mezarların arasında?!
# Dünya dönse de dursa da öleceğiz siz ve ben. Gideceğimiz yer orası. Sırtınızı dönmeniz, başka yere bakmanız değiştirmeyecek bu temel koşulu. Ne diyordu Jankélévitch? “Ölüm, mutlak ontolojik skandal”. Kitabımın başındaki motto’lar arasına kattım o kısa cümleyi, çünkü paylaşıyorum. Orada bitiyor Hayat ve geridönüşü yok. Geride kalıntılarımızı bırakıyoruz: Hızla çürüyecek bir kalıp, eriyip gidiyor, geride kalabildiğince kemikler kalıyor. Kültür, onları korumayı seçiyor genellikle; en azından bir süreliğine. Dayanıklı olanlar çıkıyor aralarından, Gölyazı Nekropolü 2.500 yaşında; bunun öneminin nesini anlamakta güçlük çektiğinizi anlamakta güçlük çekiyorum.
– Bir çırpıda kültürsüz, duyarsız biri kılıverdiniz beni! Covid ölümleri milyonlar sınırını aşmışken ve hız kesmezken konunun kültürel cephesine odaklanmamızı yadırgamıştım hepsi hepsi.
# Evet, bininci kez, baldıran öncesi Sokrates’in flütle melodi öğrenme hikâyesi. Geçenlerde bir araştırmacı Şinasi’nin kayıp mezarı bağlamında bir sav öne sürdü: Yokedilen büyük Ayaspaşa Mezarlığı’nda -ki Grand Champs des Morts diye anılıyor Batılıların yaptığı harita ve gravürlerde- tam Ayaspaşa Apartmanı’nın bulunduğu yere/noktaya gömüldüğü bilgisi size ne ifade eder bilmem; benim içimi rahatlattı. Son yıllarda çok sık geçtiğim bir güzergah; sözkonusu apartmana başka gözle bakacağım bundan böyle.
Şinasi’nin mezarı Yakın zamanda bir araştırmacı, yokedilen Ayaspaşa Mezarlığı’na gömülü Şinasi’nin (altta) mezarının, tam Ayaspaşa Apartmanı’nın bulunduğu noktaya denk geldiğini öne sürdü.
– Duygusal birisiniz.
# Duygularımla aklımı tahteravallide dengede tutmaya çalışırım. Birinin öbürünü ağırlaştırdığı olur. Şinasi’nin mezarının yerini bilmenin yarattığı rahatlık, yerini bilememenin yarattığı küçük boşluğun kısmen dolmasıyla ilişkili. Yoksa Şinasi benim “ne”yim oluyor?!
– Diğer haberler? Onlarla da mı küçük boşluklar dolduruyorsunuz? Tersine, gerçekte ölçüsüz büyüklükte bir boşluk mu sözkonusu?
# Dilerseniz Hayat’ın -benimkinin ve sizinkinin de doğal olarak- sonsuz bir kara delik içerdiğini kabul edebiliriz. Bütün meraklarımız, arayışlarımız, yapıp etmelerimiz onun tarafından yutuluyor besbelli; çünkü öldüğümüz an bomboşuz, sıfırlanıyor karakutumuz. Haberlerin arkasındaki insanlar, kazılarını yürütenler, akademik çalışmalar yapanlar, öğrenci yetiştirenler bilmiyor mu bu durumu? Sisifos’luk herkeste.
– İnsanı dibe çekiyorsunuz! Damarınıza basayım derken damarıma basıverdiniz. İyisi mi konunun kültürel cephesine döneyim ben. Londra’nın “Magnificent Seven”ını bilirsiniz. Paris’in Montmartre, Père Lachaise, Montparnasse’ını; İstanbul’un Karacaahmet’ini ya da Zincirlikuyusu’nu düşünüyorum da, hemen hepsinde görece yakın geçmişe ait mezarlar korunuyor daha çok; geriye sardıkça tarihsel makarayı, seyreliyor korunmuş olanlar. Gölyazı Nekropolü diyorsunuz, hadi o denli uzağa gitmeyelim, Ahlat’a bakalım: Mezarlar boş değil mi özünde?!
# Arabesk tonu seçerek “hayat boş” diyebiliriz! Zamanla kemikler toza dönüşüyor. Korunabilmiş, yerinde kalmış mezartaşı sayısı nedir ki? İstanbul’un ilk surlarının yapımında, 5. yüzyılda, eski mezartaşları da kullanılmış. Ayaspaşa Mezarlığı’nın taşlarının Gümüşsuyu’ndaki ‘şeddadî’ apartmanların ve askerî hastanenin temellerinde durduğunu söyler Koçu. Bugünün dev mezarlıkları yarın yokedilecektir. “Kemiklik” görünce insan, olacakları daha iyi kestirebiliyor.
– Ölesiye Sanat’ta Paris Kemikliği’ni ziyaretiniz hakkında bir denemeniz vardı.
# Evet. Bu bağlamda gerçekçi olmayı gerektiren ipucu sayısı yüksek. Ben, Dante’nin mezarına gittim Ravenna’da. Buna karşılık, İkbal’in ve Nefî’nin mezarları yoktur; onlara Mevlânâ Müzesi’nin bahçesinde iki simgesel kitabe ayrılmıştır. Fark üzerinde düşünülmeli. İki büyükbabam da Karacaahmet’e gömülmüş; çocukları ‘yer’lerini bilmediği için kayıplar. Öte yandan Hüseyin Hâki’nin Feneri Dergâhı’ndaki mezarını ziyaret ettim, benden sonra kim ziyaret edecek o taşı? Kimse ziyaret etmeyecekse, ne için korunsun?
– Bir ‘Hece Taşları Müzesi’ kurulması fikrine ne dersiniz?
# Bazı taşlar zaten müzelerde; Muradiye Külliyesi’ni düşünün. Aya İrini’deki lahdi, Cluny Ortaçağ Müzesi’ndeki taşları, benzerlerini düşünün. Gene de mezar başka: Şeyh Galip’i, komşusu Müteferrika’yı ziyaret edince daha iyi anlıyor insan: Ölüleri rahat bırakmayı öğrenemeyen kültürler kalıcı olmaz. Mısır’da ölüleri rahat bırakmıyorlar öte yandan; bunu kültür adına yapmalarını kabul edilmez bulduğumu söylemeliyim, ‘yer’lerinden oynatılmalarına içerliyorum. Luksor’da “bulunan” ahşap lahitler mumyalarla birlikte hemen müzeye kaldırılıyor, ‘kültür ve turizm’in, dolayısıyla akçe değerinin birleştirilme nedeni herşeyi önceliyor.
Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan ve kızı Saide Hatun’un Diyarbakır, Silvan’da bulunan mezarları.
– Define avcısı soygunculara bırakılmaları yanlış strateji olmaz mıydı?
# Korunamadığında müzelerin nasıl soyulduğunun en tipik örneğini Mısır’da görmüyor muyuz?! Yapmayın! Ülkenin en ciddi ekonomi kaynakları arasındaysa kadim Mısır’ın yapıları ve nekropolleri, onları korumayı bilecekler. Biz kendi ülkemize bakalım kaldı ki: Kaç mezarlığımız korunabiliyor? Ya taşların ne kadarı? Herhalde “ölümlü dünya” diye geçiştiriliyor konu!
– Cinlerin İstanbulu’nda, iki dostunuzla birlikte yaptığınız “mezarlık dersi”ni aktarmıştınız. Bu söyleşinin ilk ayağında sözünü ettiğiniz yazılarını okudum Samih Rifat’ın ve Ekrem Işın’ın; ayrıca Edhem Eldem’in incelemesine de eğildim. “Ders” sözcüğünü siz kullanıyorsunuz, bir bakıma “mezarlık okuma kursu” demeye getiriyorsunuz. Yeni bir dil öğrenmeye mi benzetiyorsunuz taş okumalarını?
# Bunu Bacqué-Grammont’a da sorsanız sanırım benzer yanıtı duyacaktınız, Aksel Tibet’e de. Bir dili, hem de grameriyle öğrenmekten sözedebiliriz. Ama, Ahlat taşlarıyla 17. yüzyıl sonu Osmanlı mezartaşları arasındaki geniş boşluğu doldurmak oldukça güç. Bacqué-Grammont -ki biz onu Bâki Efendi (!) diye de biliriz- tahta şahidelerin birkaç ücra köydekiler sayılmazsa yokolduklarını söylemekle kalmıyor, yakında Osmanlı mezarlıklarından da elde avuçta pek az örnek kalacağını ekliyor.
– Tahta şahideler de korunmalı mıydı sizce?
# Hiç değilse numune çeşitliliğini görebilmeliydik. Rilke’nin tahta haçını ziyaret ederseniz bir gün, ne demeye çalıştığımı anlarsınız. Kaldı ki, Ahlat’ta, Siirt’te mezartaşlarında taş ustalarının, İmâdeddin Bin Ali’nin, İshak el-Hadîm’in imzalarının bulunması açık göstergedir: Birer sanat yapıtı olsun istenmişlerdir.
Jean-Louis Bacqué- Grammont’un Merdivenköy Bektaşi Mezarlığı’nda çektiği mezar taşlarından…
– Taş işçilerinin mimari yapıların kuytu köşelerine isimleri kakmalarını hatırlatıyor bu.
# Hünerlerini sahiplenme güdüsü. Kurallar çerçevesinde kalarak, başka deyişle gramere ayak uydurularak işleniyor mezartaşı. Ekrem Işın ve Nedret İşli’nin “okuma dersleri” bize kimin için “mücevveze”, kimin için “örf” ya da “selimî” kullanıldığını öğretmekle kalmıyor, mermer kaplı aile sofasının düzenine ya da iki servi motifi arasına Mühr-i Süleyman yerleştirilmesine ilişkin verileri de sunuyor. Bazı taşların tepesine kuşların yağmur suyu içmesi için küçük bir oyuk kondurulması tam da gelişkin kültürün kanıtı.
– Ölüme hayatın içinden bir köprü kurarcasına…
# Bacqué-Grammont, Osmanlıların mezarlıkta şarkılı-müzikli piknik yapma alışkanlığının zamanla yitip gitmiş olmasına haklı olarak hayıflanır. Yabancı seyyahlar, İstanbul’da ya da Bursa’da mezarlıkların gündelik yaşamın bir uzantısı hâlinde varoluşunu yüceltirler. Vâdi-i Hamüşân deyişini çok severim: Suskunlar Vadisi, Eski Ahit’teki Ölüler Vadisi imgesinden daha anlamlıdır; çünkü insan ölüleriyle de birlikte yaşamayı bilen canlı türüdür.
– Mezarlar, kabristan ziyaretlerinde taze çiçeklerle donatılır. Arada bakımları düzenlice yaptırılanlarla, terkedildiği belli olanlar yanyanadır. Taşlarda Fatiha beklentisi dile getirilmiştir.
# Çünkü ölülerle canlılar arasına sözler girer. Duaya durulur. Karşıdan, taşlar da ses verir. Edhem Eldem ve Nicolas Vatin bu bağlamda derin bir boyut açıyorlar incelemelerinde. Ortodoks cephesinde dinlerin, suskunluğun payı büyük: Ölümün arkasından aşırı tepki verilmesi hoş karşılanmıyor, Hüve’l-Bâkî’ye diklenilir mi hiç! 1750’den sonra, diyor Eldem, taşlar gene de “geveze”leşmeye başlamış; inleme seslerine öykünen yazıtlar, vah ya da heyhat seslenişleri, bundan da öte hüzün, keder, umutsuzluk ifadeleri, hem de ölünün ağzından taşa yüklenmiş.
Galata Mevlevihanesi’nin sakinleri
İbrahim Müteferrika’nın Galata Mevlevihanesi’nin haziresinde bulunan mezarlığı… Komşuları arasında Şeyh Galip de var.
– Kabristanlarda yalnızca kuş sesleri, rüzgarın yapraklarda yarattığı hışırtılar duyulur diye düşünürdüm, demek taşlar da ses veriyormuş!
# Kulak kesilene. Mezarlıklara kim nelere inanarak, kim hangi kültürel donanımla girerse karşılığını duyar, görür. Ölü/m ritüellerinin yerküredeki çeşitliliği dudak uçuklatıcı. İnsan, Hayat’ı kendi hayatıyla sınırlamaz, onu ileri ve geri yönlere doğru açmaya çalışır.
1970 yazında Nemrut’a bir helikopterle götürülüşümün hikayesini yazmak istiyorum. O tepeyi yukarıdan gördüğümde, kral Antikios’un kalkışımı büyülemişti beni. 1 ay geçmedi, Ahlat’taydım; aralarında dolaştığım taşların yarattığı duygunun benzerini Louvre’a ilk gidişimde, Kadim Yunan bölümündeki yontu salonlarında yaşadım. Samih Rifat, İlyada’nın sonundaki cenaze töreninden hareketle olağanüstü bir “epitafio” yazmıştı. Erken ölümü sonrası metne döndüğümde, orada bir gelecek öngörüsünün de barındığına vardım. Bu beni kendi yazdıklarım üzerinden ürpertti.
Ölüm, Samih’in dediği gibi, çok yakın birini yitirdiğimizde “korkunç” kısalıkta bir tören. Onu bir çukura bırakarak dönüyoruz hayatımıza; kendimizi oradan başlayarak ölümümüze hazırlamaya koyulduğumuzu sanıyorum.
– Ama aynı Samih Rifat başka bir yazısında, yetkin fotoğrafını çektiği Bursa’nın ‘ufak tefek’ mezartaşlarının estetikleri açısından “şölen” oluşturduğunu yazmış. Sizde de benzeri bir yaklaşım yok mu?
# Olmaz mı?! Ölümü estetize etmek onun “skandal/varlığı”yla bir ölçüde başetmek için büyük olasılıkla. Doğallaştırma çabası giriyor işin içine: Hayvanlardan uzaklaşmamak en iyisi belki de. İngilizler bir dönemde ölüleriyle fotoğraf çektirmişlerdir. Taşı için vasiyet bırakanlardan bazıları üslûpları ve seçimleriyle güldürür ziyaretçileri. İşte vefat duyurusunu “zalim avrat elinden” yapan Hacı Mehmed Ağa’nın Otakçılar Mezarlığı’ndaki taşı. Atlas Obscura sitesinde ölüm kültürü ekseninde biraraya getirilmiş yüzlerce bahis bulunuyor.
– Bugünün gömü âdetleri, yerleri nasıl bir kültür düzeyini simgeliyor sizin gözünüzde?
# İstisnaları ayırırsak, herşeyi ile baştansavma ölünüyor artık.
Mario Puzo’nun kitabından uyarlanan, tüm zamanların en sevilen filmi “Baba”nın (1972) yapım hikayesini anlatan “The Offer” dizisi dünya çapında etki ve tartışma yarattı. Eleştirmenlerin nefret ettiği ama seyircilerin bayıldığı dizi, kült filmin de yapımcısı Al Ruddy tarafından 50 sene sonra yapıldı.
Çocukken evimizin kütüphanesinde ciltli-eski ciltli tüm kitaplar gibi naylon kapak koruyuculu, yosun yeşili hafif solmuş kapak resmi Hieronymus Bosch’un “Dünya Zevkleri Bahçesi” resminden bir detay içeren bir kitap vardı. Cilt sırtında yeşille Puzo ve siyahla tırnak içinde “Baba” yazardı. Annemin kütüphanesindeki kitapları tek tek hatmetmeye başlamıştım ama, bu kitap sırf ismi yüzünden hiç ilgimi çekmiyor, hatta beni itiyordu. Babam ben çok küçükken ölmüştü, ama babaları olan arkadaşlarımın hayatlarında da bu şahısların çok önemli olmadığını düşünüyordum. Belki sadece benim çevremdeki dağınık aile biçimlerinde böyleydi bu; bir yerlerde iyi babalar da vardı. Neyse, bu kitabı atladım, hiç okumadım.
Sinemayla ilgilenmeye başladığımda tekrar karşılaştık “Baba”yla; elbette bu defa film hâliyle. Önce kitabın adının Türkçeye eksik çevrildiğini veya bizde yanlış anlaşıldığını düşündüm. “Godfather” baba değil “vaftiz babası” demekti. Filmi ilk izlediğimde sadece Marlon Brando’nun oyunculuğunu ve özellikle kısık ses tonunu beğendiğimi; filmi son derece yavaş, karanlık ve uzun bulduğumu; bu sıkıcı, şiddetten nemalanan erkek dünyasını anlatan, kadınların figüranlığın ötesine geçemediği filmin tam da bu yüzden 1960’lar “çılgınlığı”sonrası heteroseksist, erkek egemen tutucu dünyanın değerlerini savunduğunu; bu nedenlerle çok iş yaptığını ve tutulduğunu; hatta biraz nefret ettiğimi hatırlıyorum.
Yıllar sonra “Baba” filminin bir fikir olarak doğuşundan beyazperdede prömiyerine kadar tüm süreci yapımcısı Al Ruddy’nin perspektifinden anlatan, yine Al Ruddy’nin yapımcılığında 2022 tarihli “The Offer” dizisini 1.5 günde, neredeyse arasız ve soluksuz izledim. Yazı yetiştirme telaşından değil, dizinin harikuladeliğinden…
Beinconnect’te gösterilen dizi, yayımlanır yayımlanmaz en çok satanlar listesine girip o güne dek tanınmayan, zor geçinen bir yazar olan Mario Puzo’yu meşhur etmiş The Godfather/Baba kitabıyla açılıyor. Yine bir bilgisayar firmasında çalışırken Hollywood’un cazibesine kapılıp yapımcı olmaya karar veren Al Ruddy’nin, bu kitabı sinemaya uyarlama çılgın fikrini Paramount’a kabul ettirmesiyle devam ediyor ve filmin bütün bir yapım sürecini anlatıyor.
Bu 10 bölümlük mini dizi, konu ettiği film kadar, hatta ondan daha da ilginç, sürükleyici ve izlenesi. Sebeplerine geleceğim ama önce biraz “Godfather” filmi bilgisi tazeleyelim:
Bir Hollywood klasiği çekmek 10 bölümlük mini dizide, “The Godfather”ın yapımcısı Al Ruddy’i canlandıran Miles Teller; Bettye McCartt rolünde Juno Temple ve Francis Ford Coppola rolünde Dan Fogler var.
Gangster filmi türünü yeniden tanımlamış bir yapıt bu. O dönem düşüşteki bir aktör olan Marlon Brando’nun kariyerini canlandıran, yeni ortaya çıkan tiyatro oyuncusu Al Pacino’yu şahlandıran film, New York’lu Sicilya kökenli mafya ailesi Corleone’lerin hikayesini anlatıyordu. “Baba” Vito Corleone’nin 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasından 1955’e kadar uzanan 10 yıllık döneminden sonra, özellikle en küçük erkek çocuk Michael Corleone’nin bu taraklarda hiç bezi olmayan naif bir kişilikten acımasız bir mafya liderine dönüşmesini izliyorduk.
“Baba” 1972 Mart’ında vizyona girdikten sonra çok uzun bir süre tüm zamanların en iyi gişe yapan filmi rekorunu elinde tuttu. 1973 Akademi Ödülleri’nde 11 dalda aday oldu ve bunlardan üçünü (en iyi film/yapımcı Al Ruddy, en iyi erkek oyuncu/ Marlon Brando, en iyi uyarlama senaryo/Mario Puzo ve Francis Ford Coppola) kazandı.
Amerikan Film Enstitüsü tarafından “Yurttaş Kane”den sonra tüm zamanların en etkili ikinci filmi ilan edildi. Kısaca “Baba”, tüm zamanların en büyük Hollywood efsanelerinden biri…
Bu kadar önemli bir filmin yapım macerasıyla ilgili bir dizinin ilgi çekeceği şüphe götürmezdi; hele ki başından sonuna olaylar ve engellerle dolu bir süreç olduğu düşünüldüğünde. Tarihî filmin ve aktüel dizi “The Offer”ın yapımcısı Al Ruddy’nin dehası işte burada devreye giriyor. Filmin bu olağanüstü yapım hikayesini anlatarak, bizi bu “sır”a ortak ediyor.
“Baba”nın yapım hikayesini özel kılan çok unsur var: Mafya öyküsü anlattığı için gerçek mafyanın işe dahil olması, filmi engellemeye çalışması; yönetmen, stüdyo şefleri, CEO’lar arasında bitmek bilmeyen ego savaşları; casting konusunda yönetmen Coppola’yı kimsenin dinlemek istememesi; bütçe sıkıntıları; yapımcı Ruddy’nin bütün yeteneğine ve kararlılığına rağmen işte çok yeni olması; Frank Sinatra’nın karakterlerden birinin kendisinden ilham alınarak yazıldığı iddiası üzerine işe sekte vurma çabaları; stüdyonun bütçe çok aşıldığı için işi kaç kez durdurmaya çalışması; yine gerçek mafyanın derin ilişkileri sonucu New York’ta çekim izinlerine engel konulması; Paramount’un başındaki Robert Evans’ın, eşi Ali MacGraw’un onu Steve McQueen’le aldatması sonucu aklını yitirip alkol ve uyuşturucu batağına gömülmesi ve ekibi yalnız bırakması; yönetmenle ışık tasarımcısının anlaşmazlığı; yönetmenle yapım tasarımcısının anlaşmazlığı; mütevelli heyetiyle yapımcıların anlaşmazlığı…
Justin Chambers ise Marlon Brando’yu canlandırıyor.
Sorunları aşırı yetenekli, zeki ve ondan tecrübeli asistanı Bettye’nin (Juno Temple) müthiş desteği, yaratıcı zekası ve cesaretinin de yardımıyla bir bir çözen Al Ruddy (Miles Teller), sanki engel atlamalı bir maraton koşuyor. Ne bir mafya patronuyla dostluk kurması eksik kalıyor ne tüm ego savaşlarının ortasında kendini ateşe atması ne para bulmak, bütçeyi kabul ettirmek için risk alıp, kariyerini ortaya koyarak binbir takla atması…
Bütün bir süreçte, orijinal karakterlere aşırı benzeyen müthiş yetenekli kast (özellikle Robert Evans/Matthew Goode, Bettye/Juno Temple, Al Pacino/Anthony Ippolito ve Justin Chambers/Marlon Brando); filmin orijinal setlerinin bazılarını birebir taklit eden müthiş tasarım; kusursuz diyalog ve senaryo; müthiş bir görsellik; 70’ler Hollywood ve New York şaşaası; ama her şeyden ötesi ve önemlisi kusursuz bir akış… “The Offer”ın her bir anı bir sonraki anını istetiyor, bekletiyor, merak ettiriyor. Şahane, unutulmaz sahneler var: Örneğin Puzo’yla Coppola’nın onlar için tutulmuş, asla temizletmedikleri için artık kokan villada koca göbeklerini örtemeyen atletleriyle şarap içip, paso tıkınarak senaryo yazmaları… Set başlamadan önce verilen yemekte herkesin birden karakterlerine bürünmesi ve filmde olmayan ama olsa akıllardan hiç çıkmayacak bir Corleone ailesi yemek sofrası yaşatması… Filmdeki meşhur silahın bulunduğu minicik tuvalette çekirdek kadronun arasında geçen ve dışarı bilgi sızdıran köstebeğin tesbit edildiği o müthiş sahne… Stüdyo şeflerinin, “karides” dedikleri Al Pacino’nun nasıl iyi bir oyuncu olduğunu en sonunda anladıkları sahne…
At kafası sahnesi ve perde arkası “The Godfather”da Hollywood yapımcısının yatağındaki at başı, filmin en unutulmaz sahnelerinden biridir. Bu sahnede kullanılan gerçek at kafasının nasıl bulunduğunu “The Offer”dan öğreniyoruz.
Bütün bu “The Offer” saga’sındaki en ilginç duruma gelelim şimdi: Seyircinin bayıldığı diziden eleştirmenler nefret etmiş… “Baba’yla ilgili wikipedia sayfasının dizi hâli”, “Al Ruddy’nin kendini yüceltme mastürbasyonu” vs. gibi diziyi aşırı hafife alan, hatta aşağılayan yorumlar kol geziyor uluslararası eleştirilerde. Halbuki sinemada “auteur” (yazar) kavramını destekleyen, bunun hep arkasında duran eleştirmenler; özellikle Hollywood gibi bir merkezde dönen binlerce işin, yapımsız ve iyi bir yapımcısız hiçbir zaman hayata geçirilemeyeceğini zaten biliyorlar. Bu durumu müthiş akıcı ve heyecan uyandırıcı bir biçimde anlatan bir diziye sadece şapka çıkarmalılardı. Sanki sinemanın, en azından bu tarz stüdyo sinemasının nasıl yürüdüğünü hiç anlamamışlar; sanki dünyada çekilen her film “bağımsız” ve yapımcıların hiçbir anlamı yok.
“The Offer” büyük bir eseri bir filme, bir fikri eyleme dönüştürmenin neler içerdiğini; bunda ne gibi fedakarlıklar ve riskler olduğunu müthiş bir kurguyla veren “aşırı izlenesi” bir dizi.
Filmde olmayan kadınları dizide de aramayalım; yıl 2022 ama 1970’ler Hollywood’unda olduğumuzu unutmayalım; orada yaklaşık 12 adama bir Bettye düşüyordu. Durum hâlâ biraz böyle ne yazık ki. Dolayısıyla diziyi, filmin “kadın düşmanı yaklaşımı” için suçlamak yanlış olur; en azından bir “havalı” gerçek kadın karaktere hakkını vermiş.
Eleştirmenler ne derse desin, son sözü her zaman seyirci söyler ve seyirci “The Offer”a bayıldı.
Hollywood’da büyük film nasıl çekilir yapım hikayesi. Süper.
Dizi, “The Godfather’ın hayata geçirilmesinde önemli bir yere sahip olan Oscar ödüllü yapımcı Al Ruddy’nin prodüksiyon sürecindeki anılarından ve notlarından esinlenerek çekildi.
İlk millî alfabeyi bir kadın yazdı: Fatma Nudiye Yalçı. Hem varlığı hem de yazdığı diğer kitaplar kaybolmuş-unutturulmuş öncü bir aydın. Sosyalist kimliği ve tercüme ettiği kitaplar yüzünden 12 sene hapis yattı; politik yaşamı sırasında ise erkek yoldaşları tarafından sindirilmeye, silinmeye çalışıldı; Bulgaristan’da yokluk içinde vefat etti.
Daha 20’li yaşlarının başında Çabuk Öğreten Elifba isimli eski harfli Türkçe ve Millî Alfabe isimli Türkçe iki alfabe yazan; Türkçe alfabeyi okurlara tanıtan ilk kadın olan Fatma Nudiye Yalçı (1904-1969), cumhuriyetin ilk yıllarının mahir, ilerici kadın yazarları arasındaydı. Ancak bu üretkenliğine rağmen sosyalist kimliği yüzünden “Donanma Davası”nda yargılandı; uzun yıllar hapis yattı; sonrasında ise ismi neredeyse kültür tarihimizden silindi; kitapları kayboldu.
Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nda “mahkûm Melahat” karakteriyle ölümsüzleştirdiği kadın oydu. Fatma Nudiye Yalçı, Nâzım Hikmet’in Erkin gemisinden oda komşusuydu. Erkin gemisinin sintinesinin dibinde, diz kapaklarına kadar ulaşan pisliğin içinde 1938’te aynı gemide mahpusluk etmişlerdi. Kimi zaman Emine Alev’di “mahkûm Melahat” olarak bahsedilen, kimi zaman ise Fatma Nudiye Yalçı: “Koridor. / Mahkûm Süleyman çıktı koridora / mahkûm Melahat’le beraber. / Esmerdi Melahat / Boynu uzundu / ve bir kuş boynu gibi nazlıydı / dudakları kırmızı ve boyasız. / Fakat ayakları çok büyüktü / ve elleri erkek ellerine benziyor.” (…) “Kelepçesiz Melahat / ince kansız bileklerinin hürriyetiyle mağrur / ve ellerini kullanabilmek imkânıyla keyifli / elma yemektedir.”
Fatma Nudiye Yalçı’nın yazdığı Çabuk Öğreten Elifba gibi Millî Alfabe kitabı da bugün bulunmaz, bilinmez, kayıp kitaplar arasında… Millî Alfabe’nin tek nüshası Millî Kütüphane’de gözükmekte; açık kaynaklarda ise neredeyse izine hiç rastlanmamaktadır. İki alfabe kitabından sonra 1932’de Beyoğlu 1931 isimli beş perdelik bir piyesi, Hikmet Kıvılcımlı ile 1935’te kurdukları Marksizm Bibliyoteği’nden çıkan Karl Marks’ın Enternasyonal’i Açış Hitabesi ve Engels’in Marksizm’in Prensipleri çevirileri; Sosyete ve Teknik isimli telif eseri yayımlanmıştı.
Fatma Nudiye Yalçı’dan Hiko’ya (Hikmet Kıvılcımlı’ya) gönderilmiş bir fotoğraf.
Kayıp kitaplar serisine alfabe kitaplarıyla birlikte bu eserler de eşlik etti. Fatma Nudiye Yalçı’nın 1930 sonrası net biçimde şekillenen sosyalist kimliği ve uzun hapishane süreci, kitaplarının üzerindeki bu görünmezliğin ve bulunmazlığın bir nedeni olabilir mi? Yine açık kaynaklarda kitaplarının toplatıldığına dair bir malumat olmasa da otosansür gereği bizzat okuyucuları bu kitapları gizlemek, yoketmek zorunda kalmış olabilirler mi?
Fatma Nudiye Yalçı’yı yeniden hatırlamamızı sağlayan, onun “inkılaba adanmış” yaşam mücadelesini ve unutturulmuş eserlerini yeniden günyüzüne çıkaranların başında, yazar Mehmet Aslan geliyor. Aslan, Fatma Nudiye Hanım hakkında kitaplarda ve internette yayımlanan yazıları biraraya getirerek 2005 Ekim ayında tamamlanan bir dosya yayımladı. Yaklaşık 40 yıldır unutulmuşluğa terkedilen Fatma Nudiye Hanım’a duyulan ilgi böylece biraz arttı; 23 Temmuz 2006 tarihinde onun için ilk defa bir anma toplantısı düzenlendi.
Mehmet Aslan’ın Fatma Nudiye’nin akrabaları ve dönemin siyasi figürleriyle yaptığı çalışmalar, önemli ve bilinmedik noktaların da ortaya çıkmasını sağladı. Onun muhtemelen Nizamettin Nazif’le evlenmesinden sonra kullanmaya başladığı “Nudiye Nizamettin” imzası ile yazdığı çok ilginç bir kitabın daktilo metnine de ulaşıldı: Beyoğlu 1931. Adından da anlaşılacağı gibi, bu piyesin 1931’de Darülbedayi’de sahneye konması planlanmış, ancak bu gerçekleşmemişti. Fatma Nudiye Hanım’ın yaşamını konu alan Yaftalı Tabut piyesi ise yıllar sonra Bilgesu Erenus tarafından kaleme alınacak ve 2021’de İBB Şehir Tiyatroları’nda sahneye konarak izleyiciyle buluşacaktı.
Yine Ahmet Kale’nin 2012’de yazdığı Fatma Nudiye Yalçı Hayatı ve Eserleri kitabı, onun toplum tarafından bilinmesini sağlayan ilk kitap çalışması oldu. Canan Özcan da 2017’de yayımlanan Türkiye Solundan Kadın Portreleri kitabı için “Fatma Nudiye Yalçı: İnkılâba Bütün Bir Ömrünü Veren Kadın” makalesini yazdı, Fatma Nudiye Hanım’ın hayat hikayesi hakkında kimi bilgileri düzelterek yeni güncellemeler yaptı.
Fatma Nudiye Yalçı, Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte.
Fatma Nudiye Hanım 1904’te İstanbul-Kasımpaşa’da doğmuştu. Ailesi 1934’te çıkarılan Soyadı Kanunu ile Yalçı soyadını almıştı. Soyadı Kanunu kabul edilene kadar yazılarında Nudiye Hüseyin imzasını kullanmıştı. İstanbul Üniversitesi’nde felsefe bölümünü bitirdikten sonra o dönemin aydın çevrelerinin toplandığı Resimli Ay dergisine gidip gelmeye başlamış ve bu sırada tanıştığı yazar Nizamettin Nazif ile 14 Mart 1932 tarihinde evlenmişti. Ancak bu evlilik uzun sürmemiş, 1933’te ayrılıkla sonuçlanmıştı. Fatma Nudiye ile ilgili ilk yakışıksız sözlerin de bu dönemde edilmeye başlandığını görüyoruz. Abidin Dino, Nazif’in etrafında çok sayıda kadın olduğu için onlara fazla bir önem atfetmediğini, bu anlamda Fatma Nudiye’ye de yazık olduğunu, neyse ki bir süre sonra onun da bu durumu önemsemediğini ifade etmişti.
Fatma Nudiye, Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte 13 Haziran 1938 günü Donanma Komutanlığı Askerî Mahkemesi’nin kararıyla tutuklanmış; Nâzım Hikmet 20 seneye, Doktor Hikmet Kıvılcımlı 15 seneye, Kemal Tahir 15 seneye, Kerim Korcan 12 seneye mahkum edilirken, Fatma Nudiye Yalçı da 10 sene ceza almıştı. Fatma Nudiye Hanım, 10 senelik ağır müebbet hapis cezasının tamamını yatacaktı. Ancak hapishane yıllarından sonra da devam ettiği siyasi yaşamına rağmen, ismi Nâzım Hikmet, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı adlarının yanında silikleştirilmeye çalışıldı. Kıvılcımlı, Günlük Anılar isimli yazılarında Yalçı’dan bahsederken isim vermeyerek “bana yakın olan kadın”, “…yalnız yayın işlerinde yardımı dokunan Fatma Yalçı adlı kadına karşı da haksız imalarla karşılaştım” ifadelerini kullanmıştı.
Oysa Yalçı, 1954’te kurulan Vatan Partisi’nde de Kıvılcımlı ile birlikte oldukça aktif bir şekilde çalışıyordu ve hatta Haysiyet Divanı Başkanı’ydı. 1957 erken seçimlerine giden süreçte Fatih’te bir mitingde saldırıya uğramış; konuşmasını yaptığı sırada boğazına kırık bir kiremit parçası gelmiş ve yaralanmıştı. Kıvılcımlı, 1957 Kasım ayı sonunda tutuklanırken partinin başına Fatma Nudiye Yalçı’nın geçirilmesini istemiş; fakat Kerim Korcan buna karşı çıkmış; karşı çıkmakla da kalmayarak Yalçı’nın partiden ihraç edilmesini sağlamıştı.
Yalçı, Sosyete ve Teknik kitabının başında “Boş saatlerini değil, inkılâba bütün bir ömrünü veren Hikmet Kıvılcımlı yoldaşa armağanımdır” şeklinde bir ithaf yazmıştı. Ancak bu ithafa ve diğer birçok kanıta rağmen, bu kitabın aslında Yalçı’ya değil de Kıvılcımlı’ya ait olduğuna dair bir dizi tartışma da yapılmıştı. Yalçı’nın eserlerini başkalarına mâletmek, herhalde bu eserleri o dönemde bir kadının yazmış olabileceğine inanamamakla açıklanabilir ki bu durum o dönem için bile oldukça geri sayılabilecek bir bakışaçısıydı.
Fatma Nudiye, Sinop Cezaevi’nde 10 yıl süren bir hapislik döneminden sonra hem düşünceleriyle hem eylemleriyle yine siyasetin içinde olmaktan çekinmedi. 1965’te özgürlüğüne kavuştuğunda ciddi bir guatr rahatsızlığı vardı. FatmaNudiye’nin 1967-69 arası bir dönemde Leipzig’e geldiğini ve bir süre Bizim Radyo’da çalıştığını ifade eden TKP’nin Leipzig’deki kadrolarından Gün Benderli; kendisinin daha sonra Zeki Baştımar ve İsmail Bilen tarafından Bulgaristan’a gönderildiğini belirtiyor. Benderli’ye göre Yalçı’nın gelişi başından beri Baştımar’ı ve Bilen’i rahatsız etmişti. Daha sonra Bulgaristan’a gönderilen Fatma Nudiye Hanım’ın çevirmenlik yaptığını; yeğeni Beklan Algan’a, Varna’da kaldığı misafirhanede sabuna basarak kayıp düştüğü ve öldüğünün söylendiği bildiklerimiz arasında. Fatma Nudiye Yalçı yardımcı ya da hayat arkadaşı sıfatıyla değil, kendi varlığı ve ortaya koyduğu ürünlerle tarih sahnesinde yerini alıyor.
ÇABUK ÖĞRETEN ELİFBA – 1927
Kayıp kitabın tek örneği Princeton Üniversitesi’nde
Tek nüshası Princeton Üniversitesi’nde bulunan Çabuk Öğreten Elifba kitabının kapağı.
Yalçı’nın İstanbul Üniversitesi’nde felsefe bölümünü bitirdiği biliniyor. Fatma Nudiye Hanım henüz 23 yaşındayken eski harfli Türkçe Çabuk Öğreten Elifba kitabını yazıyor. 1927 tarihli bu kitap 64 sayfa olarak Türk Neşriyat Yurdu Maarif ve Şark Kitaphaneleri tarafından basılıyor. Kitabın sağ üst köşesinde “Nudiye Hüseyin” ismi yer almaktadır. Kitabın kapağında iki genç kız kitap okurken görülür. Okudukları kitabın bir yüzünde “Çabuk Öğreten Elifba” diğer yüzünde de “Muallim Nudiye Hüseyin” yazmaktadır. Kitapta eski yazıyla ilk kez okuma öğrenenlere alfabe öğretilmektedir.
Fatma Nudiye Hanım’ın bu kitabı eski harfli Türkçe eserlerin toplandığı Özege Katalogu’nda yer almamaktadır. Bu da pek şaşırtıcı değildir, zira bu eser Türkiye’deki hiçbir kütüphanede bulunmamakta, sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde Princeton Üniversitesi Kütüphanesi’nde bir nüsha olarak görülmektedir.
MİLLİ ALFABE
Harf Devrimi seferberliğive ilk modern alfabe kitabı
Millî Alfabe kitabının kapağı ve içinden sayfalar.
1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun”un kabul edilmesi ve 3 Kasım 1928’de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesinin ardından Türkiye’nin Harf Devrimi süreci başlar. Kanunun yürürlüğe girmesiyle beraber halkın bütün kesimlerine yeni alfabeyi öğretmek için adeta seferberlik ilan edilir. Bu seferberliğin öncülüğünü de alfabe kitapları yapmaktadır. 1927’de eski harfli Türkçe alfabeyi yazan genç Fatma Nudiye Yalçı, bu kez ilk Türkçe Millî Alfabe’yi yazma görevini üstlenecektir. 25 yaşında Millî Alfabe kitabıyla Türkçe alfabe kitabını yazan ilk kadın da olacaktır.
48 sayfalık kitap, Resimli Ay Matbaası tarafından basılır. Resimli Ay, Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel’in kurucusu olduğu, Nâzım Hikmet, Nizameddin Nazif, Hikmet Kıvılcımlı gibi döneminin sol, ilerici yazarlarının toplandığı bir aydınlar cephesi konumundadır. Daha sonra bu cephenin önemli fertlerinden biri olacak Fatma Nudiye Hanım’ın kitabının Resimli Ay’dan çıkması da tesadüf olmasa gerek. Belki de Resimli Ay çevresiyle tanışmasını ve kaynaşmasını sağlayan da ilk Millî Alfabe’dir.
Millet Mektepleri için okuma kitabı olarak Maarif Vekaleti heyetinin kararıyla okullara önerilen Millî Alfabe’nin modern kadınların ve beylerin bulunduğu kapak resmi de ünlü çizer Münif Fehim imzalıdır. Kitabın içinde alfabe ve harfler tek tek tanıtılmış; basit okuma metinlerine de yer verilmiştir. 1929’un hemen başında çıkmış olacak ki, Milliyet gazetesinin 4 Ocak 1929 tarihli, Cumhuriyet’in ise 11 Ocak 1929 tarihli ilan sayfalarında kitabın reklamına yer verilmiştir.
KIZILBAŞ GÜNLERİM KİTABINDAN
Abidin Dino’da Fatma Nudiye Yalçı
Abidin Dino, Kızılbaş Günlerim’de Fatma Nudiye Yalçı’yla olan bir anısını nakleder. Nudiye Hanım iki jandarma arasında bir mapushaneden başka bir mapushaneye yol almaktadır…
“Boz Mehmet’le yan yana Sansaryan Han’dan çıkıp, Yeni Cami’nin kuşlarını ürkütüp (elbette yaya ve kelepçeli olarak, ikişer jandarma eşliğinde), hınca hınç Kadıköy vapuruna nasıl bindiğimizi, Haydarpaşa Garı’na nasıl indiğimizi, hele ondan sonraki yolculuğu anlatacak değilim. Derken, iki jandarma arasında Nudiye Hüseyin’e rastlamayalım mı? Ne garip şey, üzülmedense seviniyor insan tutuklu bir tanıdığa rastlayınca! Tren başında anlaşıldı ki, Nudiye ile beraber yolculuk edeceğiz. O yüzden sevinçli o da! (İnsanoğlu nelere sevinmiyor ki!)
(…)
Nudiye Hüseyin’i, tâ 1930’ların başından beri tanırdım. Babıâli’de eli kalem tutan, güzel, kalender bir kadındı. Bir ara, bir yandan Nudiye, bir yandan sıkılgan, süslü, minnacık Suat Derviş, Nizamettin Nazif’e âşık olmuşlardı. “Deli Nizam” bir fırtına, Karadavud’un yazarı, Arif Oruç’un Yarın gazetesini (rekor kırarak) 50.000 sattırmayı başarmış ünlü bir gazeteci. Önceleri, 1920’lerde, Nâzım’ın, Moskova arkadaşlarından, sonra yolları ayrılmış. Nizam yakışıklı, bağırtkan, kadınlara pabuç bırakmaz, dediği dedik, kestiği kestik bir kara belâ; “kadın kısmından” başı ağrıyınca, kahkahalar atarak hepsini kovar, merdivenlere kadar kovalar, nasıl olsa sürüsüne berekettir ona göre: “Kuyruğa girsinler!” Nudiye’ye biraz yazık olmuştu ama, bir süre sonra boş vermişti bu işe. Trende olan bitenleri, konuşulanları ve nihayet Çerikli adında yitik bir istasyonda, iki jandarma ile nasıl indiğimizi anlatacak değilim ama, vagon penceresinden Boz Mehmet’le Nudiye’nin el sallamasını anlatmamak olmaz, çünkü biraz zor bir el sallayıştı bu.
Fatma Nudiye Yalçı üzerine araştırmalar yapan Mehmet Aslan, “Fatma Nudiye Hanım’ın Peşinde” makalesinde Nudiye Hüseyin’in hangi cezaevine gittiği sorusunun peşine düşer ve yanıtını şöyle verir: “Anlaşıldı, Abidin Dino Mecitözü’ne, Boz Mehmet de Mucur’a gidiyor. Peki, Nudiye Hanım nereye gidiyor? Tahmin etmek zor değil. Türkiye Demiryolları Haritası’nda Çerikli istasyonundan sonra Yerköy’e geliniyor. Yerköy’den ayrılan karayolu da önce Kırşehir’e, sonra Mucur’a devam ediyor. Demek ki, Fatma Nudiye Hanım 1942 yılı sonlarında mahpusluğunu Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bulunduğu Kırşehir’e nakletmiştir. Bu, şimdiye kadar bu kesinlikte kanıtlanamayan bir bilgi idi”.
Limni Adası 1915’teki Çanakkale Muharebeleri sırasında İtilaf Devletleri’nin karadaki ana ikmal ve harekat üssü oldu. Gerek uçaklar için hava alanları gerekse gemiler ve askerler için barınma yapıları oluşturulan adada, bugün içinde Türk-Müslüman askerlerin de yattığı mezarlıklar var. Bunlardan kimileri Britanya Ordusu’nda savaşan Müslüman askerler, kimileri ise esir alındıktan sonra adaya getirilip burada şehit olan Türk askerleri.
Türk sahillerine yakın bir ada Limni (Lemnos). Bir o kadar da uzak. Çanakkale’den kuş uçuşu 70 mil mesafede. Ancak Türkiye’den doğrudan ulaşım sözkonusu değil. Bir dönem Çanakkale-Limni arasında feribot seferleri konmuş. Ancak kârlı bir hat olmadığı kısa sürede anlaşılınca, seferlere son verilmiş. Türk ve yabancı turistlerin buraya diğer Yunan adaları kadar rağbet göstermemesinde ulaşım zorluğunun payı olsa gerek.
Ayvalık’tan Midilli’ye geçip oradan yine feribotla Limni’ye varılabilir. Midilli-Limni arası feribotla 4 saat 20 dakika sürüyor. Havayolu bir diğer seçenek. Ancak Limni’ye uçmak için önce Atina’ya gitmeniz gerekiyor. Limni’de bölgesel uçuşlara uygun bir havaalanı var. Aynı zamanda askerî amaçlar için kullanılıyor. Yunanistan’ın bu havaalanını NATO tatbikatlarına dahil etme çabaları Türkiye’nin itirazına takılıyor. Limni, Çanakkale Boğazı önündeki diğer adalar gibi Lozan Antlaşması’na ek Boğazlar Sözleşmesi ile silahsızlandırılmış statüdeki bir ada. Bu bakımdan Ankara, adanın ve adadaki havaalanının as63
kerî amaçlar için kullanılmasını uluslararası hukuka aykırı buluyor. Aynı silahsızlandırma hükmü, Limni’nin yanısıra Taşoz, Semadirek, Gökçeada (Imros) ve Bozcaada (Tenedos) gibi diğer Kuzey Ege (Boğazönü) Adaları için de geçerli.
Uzun süre Osmanlı hakimiyetinde kalan Limni adası, Balkan Savaşları sırasında Yunanistan tarafından kısa sürede işgal edildi. Yunan bahriyesi, yeni kruvazörleri Averoff sayesinde elde ettiği üstünlüğü iyi kullanarak Ege’deki adaları teker teker ele geçirdi. Limni, Ege’de Yunanistan tarafından işgal edilen ilk adadır. Buradaki Osmanlı askerî varlığı jandarma ve redif askerleriyle sınırlıydı. Bu nedenle 22 Ekim 1912’de karaya çıkan Yunan askerî birlikleri fazla bir direnişle karşılaşmadan adanın tamamına hâkim olabildi. 23 Ekim 1912 tarihinde Limni, Yunan bahriyesinin bir üssü oldu.
İki yıl sonra patlak verecek 1. Dünya Savaşı nedeniyle, Balkan Savaşları’ndan kalan hesapların kapatılması o dönemde mümkün olmadı. Dolayısıyla 1912’de el değiştiren toprakların durumu bir antlaşma ile kesinlik kazanmadı. 29 Ekim 1914’de Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na girdiğinde, bu ada hukuken hâlâ Osmanlı toprağıydı; ancak fiilen Yunanistan’ın işgalindeydi. Bu muğlaklık, devrin Yunan Başbakanı Venizelos’ın İtilaf Devletleri ile yakın ilişki kurmakta oldukça işine yarayacaktı.
Limni adasındaki CWGC mezarlığı (üstte) ve adanın batı yakasında, esir düşen Türk askerlerinden şehit olanların toplu olarak gömüldüğü alan.
Venizelos, Yunanistan’ı bir an önce İtilaf Devletleri safında savaşa sokmayı arzuluyordu; ancak Kral Konstantin’in itirazlarını bir türlü aşamıyordu. Savaşa taraf olmadan İtilaf Devletleri’ne desteğini kanıtlamak için iki önemli jest yaptı: İlki, hâlâ “düşman toprağı” statüsündeki Limni’yi İtilaf Devletleri’nin askerî amaçlarla kullanımına tahsis etmekti. İtilaf kuvvetleri, Çanakkale ve dolayısıyla İstanbul’a yönelik harekat için stratejik öneme sahip bir kara parçasına tek kurşun atmadan çıktı ve konuşlandı. Venizelos’un diğer jesti çok daha sembolikti. Memleketi Girit’ten 300-350 kadar “gönüllü”yü İtilaf Devletleri safında savaşmak üzere cepheye gönderdi. Bu Giritli gönüllüler Fransız komutasında savaşa katıldı, ancak muharebede pek varlık gösteremedikleri için bir süre sonra Limni’ye geri alındılar; adada kolluk ve savaş esirlerine muhafızlık görevlerinde kullanıldılar.
Limni, kısa sürede İtilaf için bir ileri üs hâline geldi. Uçakların harekatına uygun bir meydan da hazırlandı. Savaş gemileri adayı kullanmaya başladı. Gelibolu Yarımadası’nda gerek deniz gerekse kara savaşları evresinde Limni, İtilaf Devletleri’nin malzeme ve asker ikmali için önemli bir merkezdi. Ada, İngiliz yönetiminde koskoca bir garnizona dönüştü. Ada sakinleri, özellikle geçimini Osmanlı toprakları ile ada arasında kaçakçılıktan sağlayanlar bu sıkıyönetimden hiç hoşnut olmadılar. Bazıları Osmanlı yetkililerine adadaki İtilaf kuvvetleri hakkında istihbarat sağladılar.
1. Savaş sırasında cephede yaralanan askerlerin tedavisi için adanın muhtelif yerlerine hastaneler kurulmuştu. Bu süreçte Limni, gerek cepheden çekilen birliklerin dinlenmesi gerekse Türk savaş esirlerinin bir süre tutulması için de kullanıldı. Adanın Çanakkale muharebelerindeki rolü de büyük ölçüde cephe gerisi faaliyetle sınırlıydı. Ancak Mondros’taki hava meydanından kalkan uçakların Çanakkale üzerinde keşif ve taaruz görevleri istisnai muharebe faaliyetleri arasındadır. Öyle ki İtilaf Devletleri Çanakkale cephesinden çekildikten (9 Ocak 1916) sonra bile Limni’deki meydanı stratejik bombardıman amacıyla kullanmaya devam etmiştir. Örneğin 1917’de adadan kalkan bir Handley Page bombardıman uçağı Yavuz ve Midilli’yi batırmak üzere İstanbul’a bir hava taarruzu gerçekleştirmiştir.
Sayıları onbinlerle ifade edilen askerin üslenmesi, o dönemde de zaten su kaynakları çok sınırlı adada önemli soruna yol açmış; İtilaf kuvvetleri bunu aşmak için adada bir desalinasyon (deniz suyundan içme suyu üretme) tesisi kurmuştu. Bu tesisin kalıntıları hâlâ duruyor. Osmanlı egemenliğinin son yıllarında Limni’deki Müslüman-Türk nüfusun 2.500 kişi civarında olduğu tahmin ediliyor. Bunların büyük bölümü Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye’ye göç etmiş, daha ziyade Foça civarına yerleşmiş. Bugün adadaki Türklerden geriye kalan yegane izler, Kaleiçi’nde (Kastro) bulunan 7 adet cami kalıntısı.
Yerel turizmciler, adanın cazibesini ANZAC anma geleneğine eklemleyerek artırma peşinde. Bu bakımdan Çanakkale muharebeleri ile bağlantı öne çıkarılmaya çalışılıyor. Adada Çanakkale muharebeleri ile ilgili birkaç büyük mekan var. Bunlardan en önemlisi, adanın batısında yer alan ANZAC mezarlığı. Bu mezarlığa giden yola da ANZAC Sokağı/ Caddesi adı verilmiş.
Mezarlığın hemen girişinde sıralanan bir dizi mezarın, esir alındıktan sonra adada hayatını kaybeden Osmanlı askerlerine ait oluşu ilginçtir. Mustafa Kemal Atatürk’ü doğrularcasına bu mezarlıkta Türk ve ANZAC askerleri koyun koyuna yatar gibidir. Daha da ilginci sıranın başında bulunan ve adının Yüzbaşı François Balli olduğu edilen bir Osmanlı yüzbaşısına ait mezartaşıdır.
Bir diğer önemli coğrafi işaret Mondros Körfezi’nin doğusunda yer alan mezarlıktır. Burada da Çanakkale Savaşları’na katılan tüm milletlerin askerleri yatmaktadır. Ayrıca Rusya’daki içsavaş sırasında Novorosisk’in tahliyesi sırasında hayatını kaybeden Beyaz Ruslar yine burada defnedilmiştir. Tüm ülkeler, buradaki askerleri için birer anıt diktirmişlerdir. Ancak mezarlığın bir köşesinde anıtsız bir mezar bulunmaktadır. Bir hayli uzun bir ağaç ve altındaki kitabe göz çarpar. Burası İngiliz Ordusu’nda görev yaparken hayatını kaybeden Müslüman askerlerin toplu mezarıdır. Arapça metnin altında, İngilizce şu sözler yer almaktadır:
Büyük Britanya ordusunda Türklere karşı savaşan Müslüman askerler, Limni adasındaki mezarlıklarda ayrı bir kitabeyle anılıyor.
“Musalman soldiers of the Indian Army and Egyptian Labour Corps are buried here” (Burada Hint Ordusu’ndan ve Mısır Amele Taburu’ndan Müslüman askerler gömülüdür). Bu mezarlıkta ayrıca HMS Agamemnon savaş gemisinde 1915-1917 arasında görevi başında ölen İngiliz denizciler için bir anıt mevcuttur. Mondros Körfezi’nin batı yakasında ayrı bir Müslüman askerî mezarlığı bulunmaktadır. Bu Müslüman mezarlığında Türk askerleri yatmaktadır. Aynı Hintli ve Müslüman askerlerinki gibi toplu bir mezarlıktır. Diğer iki askerî mezarlığa göre bir hayli sapa kaldığı için, bulması ve ulaşması özel gayret gerektiriyor. Bir adalı arabasıyla götürmese, ziyaret etmem zor olurdu. Mondros Körfezi’ne tepeden bakan bir noktada dikilen taştan bir kitabe üzerinde, burada 56 Türk askerinin gömülü olduğu yazıyor. Kitabenin bir yüzünde Arap harfleriyle, diğerinde İngilizce bilgi verilmiş.
Modern Türkiye tarihi açısından adanın tartışmasız en önemli yeri Mondros Limanı. Osmanlı Devleti için 1. Dünya Savaşı’nı bitiren mütarekeye adını veren bu limanın şimdiki hâli, tarihsel ağırlıyla uyumlu değil. Sakin, sessiz bir liman Mondros Limanı. Geçmişe dair ipucu vermiyor. Mütarekenin imzalanması için HMS Agamemnon’un ve 30 Ekim 1918 tarihinin seçilmiş olması tesadüf mü? Kimilerine göre İngilizler Truva Savaşı’na dek uzanan bir hesabı görmek için HMS Agamemnon’u seçmişti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girişinin dördüncü yılını izleyen günün seçilmiş olması da ayrı bir tartışma konusu.
Truva konusuyla bağlayalım. Adadaki en eski yerleşim MÖ 5. yüzyıla dek giden Poliochni. Burası halen bir arkeolojik kazı alanı; Truva’nın tam karşısına düşen bir mevkiide bulunduğu ifade ediliyor. Truva’nın gölgesi adanın her köşesine sinmiş adeta.
Çanakkale Muharabeleri sırasında ve sonrasında İngilizlerin ana ikmal ve barınma yeri olan Limni’de, İtilaf Devletleri birliklerinde görev yapmış askerlere ait üç ayrı mezarlık bulunuyor.
Osmanlılarda milliyetçilik ve modernleşme öncesinde İslâm kimliği hakimdi. Türkî, İranî ve Rûmî özellikler bunu takiben diziliyordu. Yine de dönemin kaynaklarında etnik bilincin her zaman olageldiği nakledildi. Bu dönemin metinlerinde Araplar her ne kadar “öteki” değilseler de bir “başka” idiler, dinin içlerinden çıkması nedeniyle özel bir yerleri vardı.
İslâm ve semavi kainat tarih algısında Hazreti Âdem’in soyu, üçüncü oğlu Şit üzerinden yürümüş; onun torunlarından Nuh, Tufan sonrasında hayatta kalan insan neslinin atası sayılmıştır. Belli başlı kavimler de onun oğulları sulbünden gelmiştir. Hadis nakleden Tirmizî’ye (öl. 892) göre Muhammed peygamber; Nuh’un oğullarından Yafes’in Rûm’un; Hâm’ın Habeş’in; Sâm’ın ise Arapların atası olduğunu söylemiş.
1476-81 arasına tarihlenen Âşıkpaşazâde’nin Tevârih-i Âl-i Osmân’ında, Osman Gazi’nin ve Türklerin nesli Yafes’e kadar silsile hâlinde sıralanır. Kanunî zamanında (1520- 1566) yaşadığı bilinen Derviş Mehmed de Sübhatü’l-ahbâr adlı soyağaçları kitabında Türkleri-Osmanlıları Yafes’e bağlar; Arapları Sâm’dan alıp Peygamber’e ve torunlarına değin sıra sıra indirir. 1465’te Düsturnâme’yi yazan şair Enverî, diğer Tevârîh-i Âl-i Osmân kitaplarından farklı olarak Osmanlıları Oğuz-Arap (Seyyid) alaşımı bir hanedan olarak resmetmek ister.
Türk veArap atalar
Derviş Mehmed’in büyük şahsiyetlerin soyağaçlarını anlattığı kitabı, 17. yüzyılda Hüseyin İstanbulî tarafından resimli bir anlatıma kavuşturulmuştur. 2. Viyana savaşında Habsburg generali Eugene’in eline düşen bu eser, Nuh’un oğlu Sam’ın soyundan inen Arapları merkezî konuma yerleştirir. Yefes’in oğulları ise kıyıdan kıyıdan sessizce iner, sıra Osmanlıların devrine gelince bu kol ancak merkezîleşir. Silsile, Osmanlıları Âdem’e kadar uzanan dünya tarihine bağlar, bir yandan Araplar ve Farslarla olan soy farklılıklarını ortaya koyar (Derviş Mehmed, Subhatü’l-ahbâr, res. Hüseyin İstanbulî, 1674. Avusturya Ulusal Ktp., COD. AF. 50.)
1456-59 arasında Behcetü’t- tevârîh’i yazan Amasyalı Kadı Şükrullah, Osmanlı tarihini alışıldık biçimde bir kainat tarihi içinde ele alır, Türk boylarının ne kadar geniş olduğunu söyledikten sonra 8. makalesinde sözü Araplara getirir: “Yüce Allah Arabı seçkin olarak yaratmıştır. Övülmüş ahlak ve beğenilmiş kahramanlıkla donatmış, şerefle meşhur etmiştir. Hangi şeref övgüsü kainatın efendisinin kendilerinden çıkmasıyla, onlara gönderilmiş olmasıyla, Kuran’ın onların diliyle indirilmesiyle kıyaslanabilir?”
Barbaros Hayreddin Paşa (öl. 1546) ise Gazavât’ında Afrika’daki faaliyetleri sırasında Araplarla yaşadığı tatlı-tatsız anılarını aktarır, yer yer itaatsizliklerinden şikayetlenir. 18. yüzyılda İstanbullu isimsiz muzip bir yazar tarafından kaleme alınan Risale-yi Garîbe’de “üçü biraraya gelince şamatadan ortalığı kapatan Fellahlar’dan (Araplar)” yakınılır; şehre sonradan yerleşip düzgün Türkçe konuşamayan tüm yabancılar alay konusu edilir.
Arap öncüler
Osmanlılar tarafından İstanbul’un fethinin kutsal öncüsü sayılan Ebu Eyyub (Eyüp Sultan) Peygamber’in devesinin evinin önüne oturmasıyla onu ağırlama hakkını kazanıyor. Eyüp Sultan İstanbul’u kuşatan Emevî ordusu içinde yer aldı ve 669’da öldüğünde surların yakınında gömüldü. Kabri fetih sonrasında sultan tarafından yeniden ortaya çıkarıldı ve üzerine bir türbe yapıldı. 1. Ahmed’den itibaren Osmanlı padişahları tahta çıkacakları vakit onun türbesinde kılıç kuşanmayı âdet edindi. Bu ilk kuşatmaya katılan pek çok Arap komutan ve askerin etrafında inanç merkezleri oluştu (Erzurumlu Darîr, Siyer-i Nebî, c. III, res. Nakkaş Hasan, 1594-95. New York Halk Ktp., Spencer Kol., Turk. ms. 3.)
Folklor araştırmacısı Pertev Naili Boratav’ın derlediği Nasreddin Hoca fıkralarının 16. yüzyıla dayanan en eski elyazmalarında Hoca, yanına İmad’ı alıp Arabistan’a elçiliğe gider; Arap ileri gelenlerin verdiği ziyafette yelleniverir! İmad ziyafet sonrası Hoca’ya “bizi utandırdın” diye çıkışır. Hoca ise “Hay İmad, Türkçe fevvareyi ve osuruğu Arap taifesi ne bilirler” der. Osmanlı dönemine uzanan Türkçe bir yemin sözü “Arap olayım” şeklindedir. Bu söz biraz yan anlamıyla “kara tenli” olmak anlamı da taşır.
Tarihçi Taner Timur’un Osmanlı Kimliği’nde yazdığına göre Osmanlılar Yafes’ten geldiklerini -özellikle modernleşme dönemindeki yeni kimlik arayışlarında- kabul etmekle, kendilerini beyaz ırka, Batı’yı yaratan Musevi-Hıristiyan kutsal tarihine, öte yandan da Moğollara ve Doğulu ırklara bağlamaktadır.
Kendi hâlinde bir Arap
Pierre de Girardin’in, 2. Süleyman dönemindeki Osmanlı toplumunu 14. Louis’ye tanıtmak için İstanbul’da çarşı ressamlarına çizdirdiği minyatürlerden birinde bir Arap erkek. Kıyafetindeki yerel renkler dışında diğer figürlerden belirgin bir farkı yok (Figures Naturelles de Turquie, res. Hüseyin İstanbulî [?], 1688. Fransa Ulusal Ktp., N. Od. 7).
Milliyetçilik öncesi ve modern öncesi çağlarda Osmanlılar kendilerinin Türk olduklarının, Arapların ise bir “başka” kavim olduğunun elbette farkındaydı. Ancak referans kimlik İslâm olduğu için etnik kimlikler sadece kavimlerin “birbirini tanıması” olanağı sayılıyordu, yine İslâmi bir yorumla.
Araplar, modern öncesi Osmanlılar için hem necip hem de Rûm diyarının halkı ile belirgin farklılıkları olduğu kabul edilen; Nûh’un başka bir oğlunun soyundan inen ancak yanında sırların Türkçe konuşulabileceği; kalabalık ve gürültülü çemberler oluşturdukları zaman garipsenen insanlardır. Yine de bir İstanbullu çarşı ressamının gözünde Arap, yoldan geçen alışıldık tipler arasında yer alan “herhangi biri”dir.
Arap eğlence esnafı
3. Ahmed’in oğulları için tertip ettirdiği 1720 Haliç-Okmeydanı şenliklerine Mısır’dan katılan Arap canbaz Hacı Şahin ve ekibi, gösteri boyunca oldukça takdir toplamışlardı. 3. Murad’ın düzenlediği 1582 şenliklerinde de kedi oynatıcısı bir Arap ortaya çıkmış, söz dinlemez kedileri ipte yürütmüştü (Vehbî, Surnâme, res. Levnî, 1720-28. TSMK A. 3593).
MÖ 5. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş Oluz Höyük ateşgede ve ibadethanesi; kendisinden yüzyıllar sonra ortaya çıkan semavi dinlerde de izlenebilen kıble yönelimi ve cemaat sistemi ile dikkati çeker. Müslümanlığın ilk tapınaklarında ihtiyaç duyulmayan ve tasarımlarda yer almayan minareler, Arap ordularının 640’lardan itibaren İran coğrafyasını ele geçirmesiyle birlikte camilere eklenmiş olmalıdır.
Müslüman tapınak mimarisinin başlıca unsurlarından minare, bugüne değin kökeni itibarıyla gereğince üzerinde durulan bir konu olmamıştır. Arabistan coğrafyasındaki ilk camiler, 622’de inşa edilen Kuba Mescidi ile Mescid-i Nebevi’dir. Hz. Muhammed, Mekke’den Medine’ye hicreti sonrasında Medine’de cemaatle buluşup ibadet etmek için uygun bir bina olmadığından vaazlarını evinde veriyordu. Zamanla Hz. Muhammed’in evi mescit olarak kullanılmaya başlanmış (Mescid-i Nebevi), daha sonraki bütün Müslüman tapınaklarının (mescitler, camiler) bu basit başlangıçtan geliştiği düşünülmüştür.
Bu başlangıç noktasına karşın, ilk caminin nasıl bir yapı olduğu konusunda bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevi’nin bugünkü Müslüman tapınaklarına hangi yönleri ile model oldukları tam olarak bilinememektedir. Her iki yapının da tarihsel süreçte orijinal plan şeması ve inşa tekniğinden farklı bir gelişim göstermiş olmaları çok yüksek bir ihtimaldir.
İlk camilerin nasıl oldukları hususunda Önasya tapınaklarının değerlendirmesi mantıklı bir çıkış noktasıdır. Tek tanrı inancının MÖ 5. yüzyıla değin izlenebildiği Zerdüşt dininin erken dönemlerine ilişkin arkeolojik bulgular, Oluz Höyük’te ortaya çıkmaya devam etmektedir. Oluz Höyük 2B Mimari Tabakası’nda (MÖ 450-300); kuzeyden güneye eğim yaparak uzanan ve Pers (Akhaimenid) yerleşmesinin ana omurgasını oluşturan Pers Yolu’nun güneyinde dinsel yapıların ağırlıkta olduğu bir bölge saptanmıştır. Bu alanda yer alan, tasarımları ile inşaının birlikte yapıldığı anlaşılan ateşgede ve ibadethane (peresteşgâh), Anadolu Geç Demir Çağı arkeolojisi için yeni bir dinsel yapılanmaya işaret etmektedir. Sözkonusu bulgular “Arkaik Monoteizm”in başlangıç noktasında yeni bir tapınak sistemi oluştuğunu kanıtlamaktadır.
Sasani Dönemi’ne (224-641) ait bir ateşegede mili Firuzabad’da bulunur. Orijinal yüksekliğinin 33 metre olduğu düşünülen milin kaide kısmı dört cephelidir.
Kazı alanındaki ateşgede, MÖ 450 dolaylarında inşa edilmiştir. Yaklaşık 200 yıl faaliyet göstermiş olan Anadolu ve Önasya’nın bilinen bu en eski ateşgedesi, toprak üzerine oturtulmuş 1.60 m. çapında bir ateş çukuru ile bunun güneyinde uzanan “naos”tan oluşmaktadır. Dört köşe olduğu gözlenen ateşgedeyi, kuzey ve batıdan basit ve niteliksiz olarak inşa edilmiş set duvarlarının çevrelediği gözlenmektedir. Ateşgedenin güneyinde kurban kanlarının akıtıldığı bir kanal, doğusunda ve kuzeydoğusunda ise buraya ulaşan özel yollar ile platformların yer aldığı bir kutsal alan bulunmaktadır.
Günümüz camilerinin ayrılmaz bir parçası durumundaki kule biçimli minare, kelime olarak “ışığın yeri ve ateş” anlamına gelmektedir. Minarenin ana işlevi, cemaati camiye davet etmek için ezan okunmasıdır. İlk tapınaklarda minare olmaması, ezanın camilerin içindeki uygun bir yerden okunmuş olabileceğini düşündürmektedir. Günümüz arkeolojik bulguları, minare yapısının İslâmiyet öncesine dayandığını göstermektedir.
Anadolu Persleri için kutsal ve ebedi ateşin yandığı Oluz Höyük ateşgedesi, mütevazı ve basit bir yapıydı. Bu küçük yapı, toplu ve kalabalık ibadete uygun olmadığı için hemen batısında başka bir mekan tasarlanmış ve buraya sütunlu salon tarzında bir ibadethane inşa edilmiştir.
Oluz Höyük’te açığa çıkarılan ateşgede ve çevresinde konuşlanmış olan yapılar, Demir Çağı’nda Anadolu’da tapınma mekanı tasarımına yeni bir bakışaçısının geldiğini kanıtlamaktadır. Bulgular, Kızılırmak Havzası’nda (Orta Anadolu ve yakın çevresi) ilk defa ayin mekanının merkezî konumda düşünüldüğünü, ayrıca ritus ve ibadet mekanları ayrımına gidildiğini göstermiştir. Çok sütunlu bir yapı olan ibadethane ile hemen doğusuna yerleştirilmiş ateşgede, Akhaimenid Dönemi’nde Perslerin Anadolu’da inşa ettikleri ilk tapınak olarak değerlendirilebilir.
Herodotos, Perslerin tapınak bilmediklerini ve yapmadıklarını aktarmıştır. Seyahatleri sırasında Amasya ve Oluz Höyük’ü ziyaret etmemiş olan Herodotos’un verdiği bilgilerin tümüyle doğruları yansıtmadığı ortadadır.
Set duvarları ile çevrili basit bir ateşgededen, üstü kapalı bir ibadethane kavramının doğması, Persler için tapınak uygulamasının başlangıç noktası olmalıdır. Perslerin tapınak kavramını bilmemeleri, Zerdüşt dininin Anadolu’daki kurumsallaşması ile birlikte değişmiş gibi görünmektedir. Ateş kültü ile bağlantılı monoteist görünümdeki bu yeni dinin Anadolu coğrafyasında doğmuş ve kurumsallaşmış olabileceğine ilişkin kanıtların varlığı, Önasya din tarihinin gözden geçirilmesi noktasında da önemlidir. Günümüz Zerdüşt dini ile gerek mimari gerekse yapısal açısından benzerlik taşıyan bu yeni bulgular bugüne kadar ne İran ne de Afganistan ve Turan coğrafyalarında saptanabilmiş değildir.
MÖ 5. yüzyıl ortalarında Oluz Höyük’te inşa edilen ateşgede ve ibadethane, Kızılırmak Havzası’nın Demir Çağı sürecindeki ilk tapınağıdır. Perslere uzak olan kapalı mekan tapınak kavramının ilk defa Anadolu topraklarında ortaya çıkması anlamlıdır. Med geleneklerinden beslenen ve “Erken Zerdüşt dini” diye tanımlanabilecek bu yeni yapılanmanın şimdilik yalnızca Kızılırmak Havzası’na özgü olduğunu söyleyebilecek durumdayız. Yalın ve gösterişsiz bir mimariye sahip bir ateşgede ve onunla fizikî değil konumsal ilişkisi bulunan bir ibadethane yapısının varlığı; sonraki dönemlerde Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi tektanrılı dinlerde ortak nokta teşkil edecek “bir toplanma mekanında cemaat oluşturulması” fikriyle ilgili olmalıdır. Bu durum daha önceki Anadolu din sistemleri ve eski Yunan paganizminde yoktur. Ritus pratiği ve bunu izleyerek ibadete katılan cemaatin varlığı, birbirleri ile ilişkili iki ayrı kutsal yapının birlikte çalışarak tapınak sistemini ortaya çıkarmış olmalıdır. Bu durum dinsel eylemlerin tapınak mekanına etkisi olarak da açıklanabilir.
Mütevazı ve basit bir yapı olan Oluz Höyük Ateşgedesi’nin ve ibadethanenin planı.
Yalın ve gösterişsiz bir mimariye sahip bir ateşgede ve onunla fizikî değil konumsal ilişkisi bulunan ibadethane yapısının varlığı; sonraki dönemlerde Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi tektanrılı dinlerde ortak nokta teşkil edecek “bir toplanma mekanında cemaat oluşturulması” fikriyle ilgili olmalıdır. Bu durum daha önceki Anadolu din sistemleri ve eski Yunan paganizminde yoktur.
MÖ 5. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş Oluz Höyük ateşgede ve ibadethanesi; kendisinden yüzyıllar sonra ortaya çıkan semavi dinlerde de izlenebilen kıble yönelimi, cemaat sistemi ve ayrı bir alanda din adamının ritus faaliyetleri gerçekleştirmesi gibi özellikleri ile dikkati çekmektedir. Bu yapılar sözkonusu arkaik unsurları ile, haklarında arkeolojik bilgi sahibi olmadığımız en erken Hıristiyan ve Müslüman tapınaklarının basit başlangıç özellikleri hakkında model oluşturacak özelliktedir.
Son dönemlerde Filistin’de yapılan arkeolojik kazılarda İsrailli arkeologlar, 7. ve 8. yüzyıllara tarihlenen iki cami kalıntısına ulaştılar. Bunlardan ilki Taberiye Gölü kıyısındaki Tiberya’da kısmen ortaya çıkarıldı ve 635 yılı civarında inşa edildiğine ilişkin bulguları ile dikkati çekti. Çok erken tarihli bu cami kalıntısının minareye sahip olup olmadığı konusunda ise herhangi bir bilgi verilmedi. Necef Çölü’nde keşfedilen diğer bir cami kalıntısı ise tamamen açığa çıkarıldı. 1.200 yıllık ve küçük boyutlu bir tapınak olan cami kalıntısının, kaba yonu taşlarla inşa edilmiş olduğu görülüyor. Tiberya’daki 635 tarihli cami gibi minaresi bulunmayan bu tapınak, en erken cami tasarımlarında minareye yer verilmediğini de kanıtlamaktadır.
Necef Çölü’nde keşfedilen 1.200 yıllık ve küçük boyutlu bir tapınak olan cami kalıntısı, en erken cami tasarımlarında minareye yer verilmediğini kanıtlıyor.
Arkeolojik kazılarla incelenen erken dönem tapınaklarında minare bulunmaması, bunların camilere sonradan eklenmiş olduğuna işaret etmektedir. Günümüz camilerinin ayrılmaz bir parçası durumundaki kule biçimli minare, kelime olarak “ışığın yeri ve ateş” anlamına gelmektedir. Minarenin ana işlevi, cemaati camiye davet etmek için ezan okunmasıdır. İlk tapınaklarda minare olmaması, ezanın camilerin içindeki uygun bir yerden okunmuş olabileceğini düşündürmektedir. Günümüz arkeolojik bulguları, minare yapısının İslâmiyet öncesine dayandığını göstermektedir.
Tapınak ve kule ilişkisi, Zerdüşt dininin tapınakları olan ateşgedelerden bilinmektedir. Ateşgedelerde minareye benzeyen kule biçimli yapılara “mil” deniliyordu. Günümüze ulaşan iki önemli mil bulunmaktadır. Bunlardan biri, Part döneminden (2.-3. yüzyıllar) kalmış olan Nurabad Mili’dir. Özenli işlenmiş düzgün beyazımsı taş blokları ile inşa edilmiş milin mevcut yüksekliği 7 metredir. Milin merdivenlerinin kulenin içinde yer alıyor olması, sonrasında ortaya çıkacak minarelerde de uygulanmış bir özelliktir. Sasani Dönemi’ne (224-641) ait diğer ateşegede mili Firuzabad’da yer almaktadır. Orijinal yüksekliğinin 33 metre olduğu düşünülen milin kaide kısmı dört cephelidir.
Müslümanlığın ilk tapınaklarında ihtiyaç duyulmayan ve tasarımlarda yer almayan minareler, Arap ordularının 640’lardan itibaren İran coğrafyasını ele geçirmesiyle birlikte camilere eklenmiş olmalıdır. Ateşgedeler genellikle ana yollar üzerinde bulunuyordu ve millerin tepesinde gece-gündüz sürekli yanan ateş sayesinde insanlar hem tapınağın farkına varıyor hem de yollarını bulabiliyorlardı. Millerin ateşgedelerdeki işlev ve görünümleri, camilerdeki minarelere esin kaynağı olmuş gibi görünmektedir.
Günümüze ulaşan iki önemli milden biri olan Nurabad Mili (2.-3. yüzyıllar).
Müslümanlığın kabulünden önceki Cahiliye döneminde özellikle ticaret ve güzel sanatlarda önemli bir merkez olan Arap Yarımadası’nın sakinleri, İslâmiyet’le birlikte, Hz. Ömer döneminde kuzeye doğru cihada başladı. 7. yüzyıl ortalarından itibaren Pers-Fars medeniyetlerine üstünlük sağlayan Müslümanlar, Türklerle karşı karşıya geldi. 11. yüzyılın başlarında ise Müslümanlığın tayin edici faktörü artık Selçuklu Türkleriydi.
Türbe Savaşı Yeni ders kitaplarında Türbe Savaşı’nın (1813) anlatıldığı bölümde, Osmanlı güçlerine karşı “kahramanca” direnen Suudiler canlandırılmış.
Geleneksel anlatılara göre oluşturulan pratik bir şablonla Nuh Peygamber’in üç oğlundan Ham, Güney Asya halkları ve tüm zencilerin; Sam, Araplarla İbranilerin; Yafes de Türkler ve Avrupalıların atası olarak gösterilir. Sam’dan gelen nesillere “Sâmi” denilir. Tarih boyunca Arap Yarımadası ve Mezopotamya’da yerleşerek devletler kuran Asurlular, Babilliler, Fenikeliler, Akadlılar, Nebatililer, Aramiler, Süryaniler, Kenaniler, İbraniler ve elbette Araplar, büyük Sâmi topluluğunun parçalarıdır. Güney Arabistan’daki Yemenliler ile Doğu Afrika’nın Kızıldeniz kıyısındaki Habeşîler de bu topluluktandır. Geçmişte Araplar, temasta oldukları Sâmi topluluklarının çoğunu içlerinde eritip günümüzdeki yaygın Arap toplumunu oluşturmuşlardır.
Arap adıyla adlandırılan ilk toplulukların izlerine Asur Kralı 3. Salmanassar’ın MÖ 853 tarihli kitabesinde rastlanır. Arap kelimesinin kökenini açıklamaya çalışan ancak üzerlerinde uzlaşılamayan birçok tez vardır. İbrani dilinde “kara ülkesi” veya “step” anlamındaki “arabha” veya göçebe hayatını tarif eden “erebhe” kelimesinden geldiği; çölde yaşayanlara Arap denildiği; Asurcada batı anlamına gelen Arap kelimesinin Fırat’ın batısında yaşayanları tanımlamakta kullanıldığı gibi tezler ortaya atılmıştır.
Rivayetlerden gerçeklere
Tevrat kaynaklı rivayete bakılırsa, dünyanın en eski kavmi, Akabe Körfezi ile Lut Gölü arasına konumlanan Edom ülkesinde yaşayan, “Amalika” adı verilen kavimdir. Babil kitabelerinde “Meluh” adıyla kuzeyde bulundukları tarif edilen Arapların, Tevrat’taki Amalika ile aynı kavim olduğu düşünülmektedir. Bazı Arap kaynakları ise Tevrat’ın aksine Amalikalıların Bâbil Kulesi’nin yıkılmasıyla Hicaz tarafına göçettiklerini belirterek, Allah’ın Babil Kulesi’nde milletlerin dillerini karıştırdıktan sonra ilk önce Amalikalılara Arapça öğrettiğini iddia eder. Böylelikle en eski kavmin Amalika olduğunda Tevrat’a uyarlar ancak Arapçanın dünyanın en eski dili olduğunu vurgulayarak farklılaşırlar.
Hz. Nuh’un 3 oğlu
Nuh Peygamber dünyayı oğulları arasında bölüştürüyor. Bilinmeyen Rus bir ressamın eseri, 18. yüzyıldan (üstte). Yemen bölgesinde MÖ 8. yüzyılda kurulmuş Main Devleti’nde MÖ 3.-4. yüzyıllarda yapılmış kireçtaşından bir tütsülük. British Museum (altta).
Araplar tarih boyunca Arabistan Yarımadası’nda yaşadıkları yönlere doğru da tanımlanmışlardır. Güney Arabistan’dakilere “Arab-ı Arîbe” kuzeydekilere “Arab-ı Müstağribe” adı verilmiştir. Müstağribe kelimesi sonradan Araplaşmış kabileleri tanımlasa da, bunların konuştukları Arapça zamanla klasik Arapça hâline gelmiş ve güney kabilelerinin lehçesinden oldukça farklı bir şekle bürünmüştür. Hz. Muhammed de müstağribeden olduğunu belirtir ve Arapların en fasih konuşanı olduğunu söyler.
Kuzey Arapları çöl hayatının zor şartlarında, dağınık kabileler hâlinde yaşadıkları yerlerde ittifaklar tesis edip küçük krallıklar kurdular. Mezopotamya’nın güçlü Bâbil, Akkad, Asur Devletleri, göçebe kabilelerden oluşmuş zayıf krallıkları haraca bağlasalar da bu devletlerden çok şeyler öğrendiler. Zaman içerisinde kurulan Nebati, Palmira, Gassani, Kinde Krallıkları, sıklıkla Roma İmparatorluğu ile Sasanilerin egemenliği altına girse de, Arapların devlet teşkilatı tecrübeleri bu ülkelerle temasları sayesinde oldukça gelişti.
Kuzey ve Güney Arapları
Kuzey Araplarının yaşadıkları yerler büyük ölçüde çöllerden ibaret olduğu ve bunlar çoğunlukla göçebe bir hayat sürdüler. Buna karşılık Güney Araplarının yaşadığı Yemen bölgesi sulanabilir topraklara sahip olduğundan, burası yerleşik hayata geçişe ve kabile hayatının ötesinde güçlü ve etkili devletler, uygarlık sahaları kurabilmesine zemin hazırlamıştır. Bilhassa Yemen bölgesi, milattan önceki çağlardan beri Çin’den Roma’ya, Hint’ten Afrika’ya gidip-gelen büyük ticaret kervanlarının ana yolları üzerinde bulunmakla özel öneme haizdi. MÖ 3. bin yılın ortalarında teşkilatlandığı tespit edilen ve o tarihlerden Hindistanlı ve Çinli tüccarlarla sıkı ticari ilişkiler geliştiren Main Devleti’nin bunların en eskisi olduğu sanılmaktadır. Ardından aynı coğrafyada MÖ 8. asırdan itibaren Sebe Krallığı hüküm sürmüştür. Sebeliler ticarette çok aktiftiler. Mimarlıkta çağına göre çok ilerlediklerinden üstün nitelikli barajlar, sulama kanalları, şehirler, saraylar, köşkler inşa ettiler. Teknolojileri sayesinde geliştirdikleri tarım, en önemli zenginlik kaynakları oldu. İçlerinden Afrika’ya geçen bir grup bugünkü Etiyopya’nın kökünü teşkil eden Aksum Krallığı’nı da kurmuştu.
Meşhur kadın hükümdar Belkıs, Sebe kraliçesi olarak bilinir. Bu çağlarda aralıklarla da olsa Arapların başına geçen çok sayıda kadın hükümdar vardır. Yahudilerin peygamberi Süleyman ile Belkıs’ın, Tevrat ve Kur’an kaynaklı efsanevi hikayeleri asırlardır anlatılsa da aynı zamanlarda yaşadıklarına dair somut deliller bulunamamıştır (Belkıs’ın Sebe kraliçesi olmayıp önceki Main Devleti’nin kraliçesi olabileceği ihtimali de değerlendirilir. Habeş geleneği farklı bir efsane oluşturur. Kebra Nagest adı verilen efsaneye göre Habeş Hanedanı, Süleyman Peygamber ile evlenen Sebe Kraliçesi Makeda’nın çocukları 1. Menelik’ten itibaren yürümüştür).
Sebe Devleti zamanla çökmeye yüz tutarak MÖ 115 civarında yerini yine bir Arap devleti olan Himyerîler’e bıraktı. Himyerîler Yemen’de o zamana kadar gelen devletlerin en örgütlüsü ve en güçlüsü oldu. Çevrelerindeki Roma, Bizans, Sasani devletleriyle kimi zaman dostça, bazen de şiddetli savaşlarla geçen 6 asırlık ömürlerinde Hıristiyanlık ve Yahudilik, Yemen’de yer tuttu. Arap Yarımadası’ndaki putperest dinî anlayışı yıkan tek tanrıcı dinlere ilk eğilim Himyerî iktidarının son yıllarına doğru başladı. Habeşistan’daki Aksum Krallığı, 4. yüzyılda tamamen Hıristiyanlığı kabul edip, kiliseleri Mısır İskenderiye Patrikliği’ne bağlanmıştı. Aksumlular güçlendikçe Babülmendep Boğazı ve Yemen’in büyük bir kısmını ele geçirdiler.
Babil’den sonra Bazı Arap kaynakları Tevrat’ın aksine Amalikalıların Bâbil Kulesi’nin yıkılmasıyla Hicaz tarafına göçettiklerini belirterek, Allah’ın Babil Kulesi’nde milletlerin dillerini karıştırdıktan sonra ilk önce Amalikalılara Arapça öğrettiğini iddia eder. Pieter Bruegel’in Babil Kulesi (1563).
6. yüzyılın başında Yemen’in son Himyerî hükümdarı Zünuvas Yahudiliğe geçmişti ve tebaası olan Hıristiyanları Aksum Krallığı ile işbirlikçilikle suçlayıp, diri diri ateşe atmaya varan işkencelerle katlediyordu. Aksum kralının, Bizans imparatoru ile dindaşlarını kurtarmak için işbirliği yapmalarıyla Himyerilere hücum edildi. Zünuvas ve Himyerî Krallığı ortadan kaldırılarak Hıristiyanlar kurtarıldı. Yemen’de yönetimi ele geçiren Ebrehe adlı komutan, vali olarak tanındı.
Bağnaz bir Hıristiyan olan Ebrehe, Yemen’in birçok yerine inşa ettirdiği kiliselerle Hıristiyanlığı yaymaya ve Arabistan’daki putperestlik ile mücadeleye başladı. Bizans’tan getirttiği ustalar eliyle Sana’da inşa ettirdiği kilisede ibadet edilmesini, Mekke’deki Kâbe yerine kendi kilisesine hacca gelinmesini istiyordu. Bu maksatla Arabistan’ın her mıntıkasına haberciler gönderdiyse de itibar edilmediği gibi bazı Araplar tarafından kiliseye hakaret edildi. Bunun üzerine içinde fillerin de bulunduğu büyük bir ordu toplayıp çıktığı seferle Kâbe’yi yıkmak istedi. Kısa sürede ulaştığı Mekke’yi kuşatıp beklerken, Kur’an’da, ebabil kuşlarının gagalarında taşıdıkları taşlarla delik deşik edilen ordunun Kâbe’yi yıkamadan bozulduğu anlatılır. Son asırlarda çağdaş âlimler tarafından Ebrehe ordusunun ebabil kuşlarının ayaklarından atılan taşlardan şiddetli bir çiçek hastalığına yakalanarak imha olduğu da dile getirilmiştir. Başında bulunduğu ordunun mahvolmasına rağmen Ebrehe yaralı olarak Yemen’e kaçabildi ve orada öldü. İslâm tarihinde “Fil vakası” adı verilen bu olayın tarihinde ihtilaf varsa da çoğunluk tarafından 570 veya 571 tarihinde vuku bulduğu ve o yıl Hz. Muhammed’in dünyaya geldiği kabul edilir. Arap Yarımadası ve halklarının tarihinde, bu olaydan 40 yıl sonra 610’da Hz. Muhammed’in Mekke’de İslâmiyet’i tebliğe başlamasıyla yepyeni bir dönem açılmıştır.
İslâmiyet sonrası Mekke fethedildiğinde, Kâbe ve yakın-uzak çevresinde bulunan tüm putlar Hz. Muhammed ve arkadaşları tarafından kırıldı. Kâbe’nin iç duvar yüzleri eski dinsel büyükleri tasvir eden resimlerle doluydu. Bunlar da teker teker silindi (Bazı kaynaklara göre Meryem ve kucağındaki çocuk İsa tasvirinin bulunduğu duvar resmi Hz. Muhammed tarafından sildirilmemişti. Ondan çok sonra 683’te yılında Emevîler tarafından Kâbe’nin yakıldığı sırada yokolmuşlardı. Kâbe putlardan temizlenirken Meryem ve İsa tasvirinin sildirildiğine dair rivayetler de gelmiştir).
Hz. Muhammed’in Kabe’ye kutsallığını veren Hacerü’l-esved adlı kara taşı yerleştirdiği anı gösteren 1307’den kalma bir minyatür.
İslâmiyet öncesi Araplar
Mekke’deki Kâbe, Kur’an’a göre dünyanın ilk binasıdır ve İbrahim Peygamber ile oğlu İsmail tarafından önceki temelleri üzerinden yeniden yükseltilmiştir. İlk binanın kim tarafından yapıldığına dair bir ayet yoktur. Tevrat ve İncil metinlerinde, Arapların İbranilerle ortak ataları olan İbrahim Peygamber ile çocukları İsmail ve İshak’ın hikayelerinde Kur’an’la ortak yanlar olsa da Kâbe’ye dair hiçbir bahis geçmez. İbrahim’in yanında kalan oğlunun adı da İshak olarak belirtilir. Arapçada “dört köşe, küp” anlamına gelen ismi, Kâbe’nin görüntüsünü ifade etmektedir. Mekke’nin tam anlamıyla meskûn mahal olmadığı bir zaman diliminde 2. yüzyılda Ptolemaios, Geographica adlı eserinde Mekke’yi Macoraba adıyla göstermiştir. Bazı etimolojik incelemelerde Macoraba isminin Makreb yani “kurban yeri” anlamına geldiği iddia edilir. İşte Mekke’nin ortasındaki Kâbe, zamanla Cahiliye dönemi Arap halklarının en büyük mabedi, İslâmiyet sonrasında da tüm Müslümanların en kutsal yeri hâline gelmiştir.
İslâm öğretisine göre Âdem Peygamber ile başlayan İslâm dini, son peygamber Hz. Muhammed’e kadar gelmiştir. İbrahim Peygamber ile gelen tek tanrıcı din, aynı Hz. Muhammed devrinde olduğu gibi namaz, oruç, hac, kurban gibi ibadetlerle inananları yükümlü kılmıştır. Daha sonra bu din de unutulmuş, insanlar tekrar putperestliğe dönseler de hâtıralardaki ibadetleri bozulmuş hâlleriyle icra etmişler, kutsal mekanları şirk mabetleri haline getirmişlerdir. Putperestlerin Mekke’de hac yapmaları, kurban kesmeleri bunun sonucudur. İbrahim’in öğretilerine bağlı kalan az sayıda kişiye de Hanif dininin temsilcileri gözüyle bakılmıştır.
İstanbul Rüstem Paşa Camii’inde Kabe’yi tasvir eden bir çini pano. Bu panoda, Kabe içinde Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli olarak dört mezhebin günümüzde yerinde bulunmayan makamlarının tasvirleri var
Kâbe ve “kâbe”ler
Kâbe’nin kabilelerin nüfuzunu artırdığını, Araplar arasında itibarını, ticari imkanları çoğalttığını gören bazı kabileler; Arabistan’ın çeşitli yerlerinde kendilerine ait “kâbe”ler inşa ederek diğer kabileleri buralara çekmeye çalıştılar. Gatafan, Becile, Taif ve Necran kabilelerinin aynı Mekke’deki gibi ritüellere sahne olan “kâbe”leri önem kazanarak bazı Arap kabilelerinin haram aylarda alışveriş ve tavaf merkezi oldu. Yine de Arapların çoğunun teveccühüne mazhar olan Mekke’deki Kâbe en büyük Kâbe olarak bilinirdi. Günümüzde buraya, başka bir örneği olmadığı halde Kâbe-i Muazzama yani “en büyük Kâbe” denilmesi belki de o geçmiş zamanların bir hâtırasıdır. Arap kabilelerinin farklı yerlerdeki “Kâbe”leri de Mekke’nin fethinden sonra teker teker yıktırıldı.
Kuzey ve Güney Arapları her devirde birbirleriyle temas hâlinde oldular. Araplar “sûk” adını verdikleri, Arap Yarımadası’nın belli başlı yerlerine yayılmış panayırlarda sadece mal ve eşya alışverişiyle kalmayıp kültür alışverişinde de bulundular. Büyük bir tutkuyla bağlandıkları edebiyatın şiir sahasında eser veren şairleri el üstünde tutarlardı. Şiirler bölgesel lehçelere ve kabile ağızlarına itibar edilmeden fasih Arapça ile söylendiğinden klasik Arapçanın oluşumuna büyük katkısı olurdu. Bazı panayırlarda sırf şiir adına yarışmalar düzenlenir ve o yılın büyük beğeni toplamış şiirleri dilden dile dolaşırdı. Mekke yakınlarındaki Ukaz panayırı böyle bir panayırdı. Buralarda aynı zamanda güreş müsabakaları düzenlenir, nutuklar çekilir, kahramanlık hikayeleri yanında ıslah edici, öğretici hutbeler okunurdu. Hz. Muhammed peygamberlik yılları öncesi gençliğinde, bir peygamber geleceğine dair hutbeyi burada dinlemişti. İslâm öncesi devirlerde putperest Araplar tarafından icra edilen hac ibadeti ile Ukaz panayırı aynı zamanda düzenlenir ve yazı yazabilenlerin sayıca azlığına rağmen o yılın en beğenilen şiirleri keten bezinden üretilmiş malzeme üzerine altın suyuyla yazılırdı. “Muallakat” adı verilen bu şiirler adının içerdiği anlama uygun olarak herkesin görebileceği yerlere hatta bazı rivayetlere göre Kâbe duvarına da asılırdı.
Biruni’nin 11. yüzyılda, 27 yaşındayken yazdığı ve çeşitli milletlerin tarih ve kültürlerini incelediği Asarü’l-Bâkiye isimli eserde yer alan ve İbrahim peygamberin putları parçalayışını tasvir eden bir minyatür.
Din ve ticaret
Ticaret kervanlarının, başka kabilelere ait sürülerin, kadın ve çocukların, mal ve eşyaların yağma ve talanla ele geçirilmesini en önemli gelenekleri olarak gören çok sayıda Arap kabilesi vardı! Arap Yarımadası’nda ticari faaliyetlerin en aktifi olan panayır ve hac ziyaretlerinin gerçekleşebilmesi, ticaret kervanları için güvenli bir ulaşım ortamı gerektirdiğinden; Arap toplulukları “haram aylar” ilan ettikleri yılın dört ayında savaşmayı, yağmayı en büyük günahlardan kabul etmişlerdir. Birbirini takip eden Zilkade, Zilhicce ve Muharrem ile yılın ortasına denk gelen ve umre haccının yapıldığı Recep ayı haram aylardandı. Bu aylarda kervanların basılması, yağma ve talan korkusu olmadan, yerel ve uluslararası ölçekte çok sayıda panayır düzenlenir ve hac ziyaretleri yapılırdı.
Günümüzde İslâm dünyasına mahsus Hicrî/Kamerî takvim ayın dünya çevresinde dönüşünü esas alan, güneş takvimine göre yılda 11 gün eksik olduğu için her 33 yılda 1 güneş yılı eksik kalan, aynı ay her gelen yılın farklı mevsimlerine rastlayan bir takvimdir. Oysa Arap panayırları da güneşi esas alan sabit zamanlara münhasırdı. Hicri/ Kameri takvimde kullanılan ay adlarının etimolojisi incelendiğinde, mevsimsel sabit zaman dilimlerine göre verilmiş adlar olduklarını görülür. Buna göre ağaçların meyveye durduğu bolluk zamanlarına Rebiülevvel ve Rebiülahir; yağmurların yağmadığı, çeşmelerin kuruduğu, incimad ettiği zamanlara Cümadelula ve Cumadelahir; bu sıkıntılı aylardan sonra bolluk ve bereketin görülmeye başlamasından ve haram ay olduğundan dolayı saygı duyulan aya Recep; kabilelerin yağma ve erzak temini için topraklarından şubelere ayrılıp gittikleri aya Şaban; çöl kumlarına ayak basamayacak derecede sıcak zamanı tarif için Ramazan; develerin kızgınlık veya kabilelerin nakil ve göç zamanına Şevval; haram aylardan olduğundan yağma ve kavganın durduğu aya Zilkade; hac ayı olduğundan Zilhicce adları verilmesi her ayın mevsimsel bir karşılığı olduğunu gösteriyor.
Hac zamanı ticaret zamanı İslâm öncesi dönemden beri Hac döneminde yapılan Ukaz Panayırı, 1950’lerde Suudi Arabistan’ın eski kralı Faysal tarafından yeniden canlandırıldı.
Veda hutbesi
İslâm öncesinde hatta İslâm geldikten belli bir süre sonra da aylar; ürünlerin hasat edilip, mal ve eşyaların alışveriş edilecek bir bollukta olmasına göre sabitleniyordu. Bu da panayırların ve haccın her zaman aynı mevsime denk getirilme gayreti ile ilgiliydi. Bu gayrete de “Nesî” adı verilmiştir; Kur’an’la yasaklanıncaya kadar Arapların haram ayları güneş takvimine göre mevsimsel bir sabitte belirlemek için kullandıkları usuldür. İslâmiyet’ten sonra Nesî’nin yasaklanması ve 2. Halife Hz. Ömer devrinde hicrî takvimin kabul edilmesiyle Hac ve oruç ibadetleri sabit bir ayda icra edilmeden hicrî yıl içinde dönüşümlü hâle geldi. Hem bu nedenle hem de İslâm döneminde fetihlerin etkisiyle yeni ticaret yollarının ortaya çıkması, Arap iktisadi geleneğinde önemli bir yeri olan panayırları zamanla ortadan kaldırdı. Cahiliye döneminde çok önem verilen bir Arap geleneği olan, Kur’an emri olduğu için İslâm’ın ilk yıllarında dikkat edilen “haram aylarda kan dökülmemesi” kuralına da sonradan uyulmadı. Öyle ki Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin, ailesi ve yanındakilerle haram aylardan Muharrem ayında Kerbelâ’da öldürülmüştür. İslâm dinine geçen Farslar ve Türkler diğer Müslüman topluluklar üzerine sefere çıkmak için haram ayların bitmesini gözetmedikleri gibi günümüzün Arap toplumları da bu aylara pek kayıtsızdır.
Cahiliye dönemi Arap örf ve adetlerinin, kültürlerinin büyük kısmı İslâmiyet’in zuhurundan sonra da devam etti. Hz. Muhammed vefatından kısa bir süre önce 632’de Hac sırasında sayısının 100 bini aştığı rivayet edilen bir topluluğa hitap ettiği “Veda Hutbesi”nde, Cahiliye döneminde yaygın olup İslâmiyet sonrasında reddedilen geleneklerin bir dökümünü verir. Öncelikle kul hakkına riayetin, yaşam hakkının, insan şerefinin-namusunun dokunulmazlığının, mülkiyet hakkına uyulmasının önemini vurgulayarak Araplar arasında çok yaygın olan kan davalarını ve faizi kaldırdığını söyler. Ardından kadınların haklarına; suçların şahsiliği ilkesine; emanetlerin ve borçların ödenmesine; Müslümanların kardeşliğine; kendinden sonra Müslümanlara Allah’ın kitabını, sünnetini veya Ehl-i Beyt’i miras bıraktığına dair kısımlara geçer. Bu hutbedeki belki de en önemli cümle şudur: “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arapın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır”.
Farklı günlerde birkaç defa okunan bu hutbenin hadis ve siyer kaynaklarında değişik rivayetleri vardır. Bazı âlimlerin “Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” kısmının sonraki asırlarda eklendiğine dair itirazları olsa da, en azından 12-13 asırdır İslâm kültüründe yaşayan bir söz olarak tarihte yerini almıştır. Hutbenin Arapça aslında yukarıda belirttiğimiz gibi “Arap olmayan” tabiri “Acem” kelimesiyle karşılanmıştır. Bundan dolayı “Arap’ın Acem’e üstünlüğü yoktur” cümlesinden sadece İranlılar değil Arapların dışındaki tüm toplumlar anlaşılmalıdır (Arapların bu tarihlerdeki “milliyetçiliği”, şüphesiz Fransız İhtilali’nden sonra gelişen siyasal/ulus devlet milliyetçiliğinden farklıdır).
1950’lerde soğuk içeceklerle serinlemeye çalışan hacılar.
Hz. Ömer ve fetih-cihad dönemi
Arap toplumundaki Cahiliye âdetleri-inançları, Kur’an ayetleri ve peygamber sözleriyle reddedilip ortadan kaldırılmaya çalışılsa da 4 Halife ve sonraki Emevî, Abbasî saltanatları devrinde bile toplum üzerindeki etkisini sürdürdü. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Halife Ömer devrine gelindiğinde, İslâmiyet’i ve Arap Yarımadası halklarını sonsuza kadar dönüştürecek bir gelişme yaşandı. O zamana kadar Müslüman olmayan Arap kabileleriyle veya Hz. Muhammed’in ölümünden sonra dinden dönenlerle savaşan Müslüman Araplar, yarımadanın dışına fetih seferleri açmaya karar verdiler. Hz. Ömer “Ey peygamberin arkadaşları, Hicaz sizin için artık otlaktan başka bir şey olamaz, ancak atlarınıza arpa yetiştirebilir. Sizleri ve halkı doyurabilecek durumda değildir. Allah’ın kitabında size miras kıldığını vaadettiği topraklara gidiniz” sözleriyle fetihler çağını başlattı. Hz. Ömer’in bu sözleri, hangi şartlar dahilinde söylediği tartışmalıdır. Ancak bütünüyle Müslümanlar tarafından kontrol edilen Arabistan topraklarının bundan böyle “Arapları doyuramayacak, sadece atlara arpa yetiştirebilecek hâlde olmasının” sebeplerinin incelenmesi gerekir. Bilhassa tarım ve ticaretin çok geliştiği bölgeleriyle ünlü Arabistan’da Hz. Muhammed’in tarımı ve ticareti teşvik eden sözlerine rağmen, ticaret burjuvazisinin asırlardır sürdürdüğü ekonomik düzenin İslâmiyet’in gelişinden sonra bozulduğu; faizin kaldırılmasıyla faizcilerin ellerinde tuttukları paranın ekonomiye ve yatırıma katılamayışı; Arap Müslümanlardan toplanan zekât, öşür ve gayrimüslimlerden alınan cizye vergilerinin ekonomiye katkısı olacak yatırımlarda kullanılamaması; Hac ve panayırların sabit zamanlarda düzenlenememesi, bölgesel ve uluslararası panayırların devam edememesinden dolayı ihracat ve ithalatla birlikte tüm ticaretin zayıflaması; Müslümanlığın ilk yıllarında yarımadadaki ekonomik şartların kötüleşerek Arapların gelir kaybına uğramaları düşünülebilir.
Hz. Ömer’in Yahudilerin vadedilmiş topraklarına benzer vaadi karşısında Araplar, hazırlıkların ardından binlerce atlıyla ilk seferlere çıktılar. Arabistan’ın kuzey komşuları olarak uzun yıllardır tanıyıp bildikleri ve her şekilde kendilerinden çok üstün Bizans ve Sâsâni (Pers/Fars) imparatorluklarıyla çetin savaşlara girildi. Yıllardır birbirleriyle savaşmaktan yorgun düşen, servetlerini eriten, toplumsal huzursuzlukların zirveye çıktığı Bizanslılar ve Sâsâniler, Arap atlıları karşısında varlık gösteremedi. 634’ten itibaren Bizans’ın Şam, Antakya, Urfa gibi büyük şehirleri ele geçirildi. Müslümanların ilk kıblesi olmakla ünlenen Kudüs 638’de kuşatıldıktan sonra savaşsız ele geçirildi. Mısır ve Irak bölgesi tamamen zaptedildi. Durmaksızın süren İran seferlerinde 636’da Kadisiye, 637’da Celula ve 642’de Nihavent savaşlarını kaybeden Sâsâni İmparatorluğu tarihten silindi. Kadisiye Savaşı sonrasında Arapların Acem adını verdikleri Farslardan 4.000’a yakın asker, Araplardan sonra Müslümanlığa geçen ilk yabancı topluluk oldu.
Prof. Dr. Nihad Çetin’in bir harita üzerinde derlediği Arabistan’da kurulan panayır yerleri…
Türklerle ilk karşılaşma
Yüzlerce yıllık komşuları Sâsânilerin ortadan kalkmasıyla, Maveraünnehir ve İç Asya’da yaşayan Türkler birdenbire Araplarla sınır komşusu oldular. O sırada suikasta uğrayan Halife Ömer’in ardından peşpeşe Halife Osman ile Ali’nin de suikast sonucu öldürülmeleri sonrasında, Şam Valisi Muaviye’nin halifeliğe geçmesiyle Emevî hanedanı iktidarı başladı. Araplar, Sâsânilerin ardından Türkistan’a gözlerini dikmişlerdi. Horasan Valisi Ubeydullah b. Ziyad’ın Ceyhun Nehri’ni ilk kez geçmesiyle fetihler başladı. Irak Valisi Haccac’ın Türkistan’ın fethi için tayin ettiği komutan Kuteybe’nin bölgedeki Türkler üzerinde uyguladığı acımasız vahşet ve katliamlara dayanamayan Türk ülkeleri birer birer Arapların eline geçti. Bölgeyi fethe gönderdiği Kuteybe’yi acımasız katliamlarından dolayı tebrik eden Irak Valisi Haccac, bu görevine tayin edilmeden önce Hicri 73-Miladi 692’de Mekke’yi 6 ay boyunca kuşatıp mancınıklarla tahrip ettirdiği için “Zalim” lakabını almış biriydi. Kuteybe 712’de Harezm bölgesini de ele geçirdi.
Türkistan ve Harezm topraklarında Arap işgalinin tamamlanmasından fazla bir süre geçmeden Türkler de Farslar gibi Müslümanlığı kabule başladılar. Emevî saltanatının Ebu Müslim Horasani tarafından yıkılıp Abbasî hanedanının hilafete geçmesiyle, Arap nüfuzuna girmemiş bazı Türk boyları eski düşmanları Çinlilerle savaşmaya devam ederken bir yandan da Araplarla ittifaklar kuruyorlardı. Çin’in Taşkent’e saldırısı sırasında yardıma koşan Karluk Türkleri, 751’de Ebu Müslim Horasani’nin gönderdiği Arap Ordusu ile ittifak kurarak Çin Ordusu’nu ağır bir bozguna uğrattı. Talas Savaşı olarak tarihe geçen bu savaş, yaklaşık 100 yıldır süren Türk-Arap çatışmasına son verdi ve o zamana kadar Mecusi, Mani veya Gök Tanrı itikadındaki Türklerin akın akın İslâm dinine geçmelerini sağladı. Daha önceleri Türkiş Kağanı Tarhan, Toharistan hükümdarı Yabgu, Buhara hakimi Tuğşad gibi bölgesel Türk kağanlarından bazıları Müslüman olmuşlardı; ancak Karahanlı Satuk Buğra Han’ın (ölümü 955) Müslüman olup Abdülkerim adını almasından ve İslâmiyet’i devlet dini olarak kabulünden sonra devlet düzeyinde İslâmlaşma başladı.
Veda Hutbesi
Hz. Muhammed vefatından kısa bir süre önce 632’de Hac sırasında sayısının 100 bini aştığı rivayet edilen bir topluluğa hitap ettiği “Veda Hutbesi”nde “Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” der. Hakan Arslan’ın sülüs ve nesih hatlarıyla terkip ettiği Veda Hutbesi metni (TMKV Gelenekli Sanatlar Müzesi, Envanter nr. 41).
Müslümanlığın kabulü
Türklerin kitlesel İslâmlaşma sürecinde eski parçalanmış görüntüsünden uzak bir yeknesaklık gösterdiğine; yerleştikleri geniş coğrafyalarda asırlar boyunca farklı dinleri kabul ettikleri hâlde tek bir dinde buluşmalarının, kabile ve boyculuk taassubundan kurtulup millet olma aşamasına geçmesine katkıda bulunduğuna dair görüşler vardır. Türklerin Müslüman olarak tek dine mensup mütecanis bir millet sıfatıyla asırlarca yaşayan devletler kurduklarını; Doğu ve Güney Asya uygarlıkları etkisinden sıyrılarak Ön Asya uygarlık dairesine iltihak ettiklerini belirten Zeki Velidi Togan (Umumi Türk Tarihine Giriş, 79-80), Bîrunî’den naklen “Kuzey Afrika’dan Türk ülkelerine kadar geniş bir coğrafyada asırlardır tam anlamıyla sağlanamayan asayiş ve yol güvenliğinin, ilk defa İslâm fetihleri sonucunda şekillenen yeni devlet düzeninde sağlandığını, bu sayede Cebelitarık’tan Çin Seddi’ne kadar her yerin ticaret ve seyahat için güvenli bölge hâline geldiğini” aktarır.
Araplar, kendilerinden farklı milletlerden üstün olduklarına dair gururlarını Cahiliye devrinden beri terkedemedikleri gibi; Emevîler döneminde eski hâllerini bile aratır bir şekilde ırk ve kabile vurgusu yapmaya başlamışlardı. İslâm öğretilerinde “Arapın Arap olmayana bir üstünlüğü olmadığı” belirtilse de, yeni Müslüman olan halkları, Fars, Türk, Kıptî, Berberîleri ifade etmek için eskiden kullanılan ve barbar anlamına gelen Acem kelimesi de yetmez oldu. Araplar, kendilerinden sonra Müslüman olan toplumları tarif ederken “Mevalî” (azatlı köle) kavramını kullanmaya başladı. Kendilerinin efendi, diğer Müslüman toplumlarının “Mevalî” olduğunu ifade edip onları aşağılamaya ve küçük görmeye devam ettiler. Hatta ayrımcılıkta daha da ileri gidenler, Arap olmayanlarla aynı sofrada oturmamaya, arkalarında namaza durmamaya, camilerini ayırmaya, savaş ganimetlerinden mahrum etmeye, kızlarını onlarla evlendirmemeye başladı.
Hz. Muhammed’in Veda Hutbesi’ni okuduğu Arafat Dağı ve civarı
Emevîler devrinde ihtida hareketleri artıp kitlesel din değiştirmeler çoğaldığında, sadece gayrimüslimlerden alınan cizye vergisi azalmaya başladı. Bunu üzerine geliri artırmak için Müslüman oldukları halde “Mevalî”lerden de cizye alınmaya başlandı. Bu şekilde bir ayrımcılığa tâbi tutulmak Kuzey Afrika Berberîlerinden Farslara kadar tüm Müslümanlarda tepkilere sebep oldu ve çeşitli isyanların yolunu açtı. İktidarları boyunca defalarca bu isyanlarla karşı karşıya kalan Emevî Devleti, en sonunda kendisi de Türk veya İran asıllı bir “Mevalî” olan Ebu Müslim Horasanî adlı isyancının önderliğinde gelişen hareket sonucu yıkılarak yerini Abbasî hanedanına bıraktı. Bu dönemde Arapların ortaya koyduğu birçok eserde Türkler “lanetli Yecüc-Mecüc kavmi” olarak tanıtılmış, Hz. Muhammed’in ağzından Türkler aleyhine birçok hadis uydurulmuştur.
Hz. Ömer’in Kudüs’e girişini gösteren bir gravür.
Terse dönen ayrımcılık
Arap olmayan Müslümanlara uygulanan ayrımcılık, sonrasında kimi toplulukların Araplardan çok daha üstün olduklarına; hatta Arapların dünyanın en zelil, hakir kavmi olduğuna dair güçlü bir doktrin geliştirmelerine sebep oldu. En fazla taraftarı İranlılar arasından çıkan ve Şuubiye adı verilen bu hareket, Abbasî iktidarı sırasında İslâm Devleti içinde yer alan Endülüs’ten Kuzey Afrika’ya, İran’dan Türkistan’a kadar geniş bir coğrafyada çok farklı milletlerin Arap karşıtı politik, düşünsel ve edebi eserler üretmeleriyle zirveye ulaştı.
Altta kalmak istemeyen Araplar da, Şuubiye karşıtı söylemlerle ortaya çıkıp 10. yüzyılın sonlarına kadar mücadeleyi bırakmadılar. Şuubiye akımı ve karşıtlarının İslâm kültür dünyasındaki etkisi sonraki asırlarda da sürmüştür. Arap ediplerinin en güçlü kalem erbabı olarak bilinen Cahiz’in Türklerin Faziletleri adlı kitabı bu dönemin eseridir. Aynı dönemde ortaya çıkan ve Müslümanların farklı milletlerden oluşan bir ümmet olduğunu vurgulayan bu ve diğer eserler; Şuubiye hareketinden etkilenen Arapların kendilerinden sonra Müslüman olan topluluklarla aralarındaki geçimsizliği ortadan kaldırmak düşüncesini yansıtıyordu.
Emeviler’in Horasan Valisi Kuteybe bin Müslim, 711 yılında Semerkant’ı kesin olarak fethetti. Irak Valisi Haccac onu acımasız katliamlarından dolayı tebrik etti. Pencikent duvar resimlerinden bir kesit…
Türklerin iktidarı
Abbasi iktidarı 10. yüzyıl başlarında bir hayli güçten düşünce, İran kökenli Şii Büveyhi Devleti, Halife Müstekfi-Billah’ın daveti üzerine geldiği Bağdat’ta iktidarı ele geçirmişti. Halifenin makamına dokunmadan tüm Irak’ta iktidarlarını pekiştirdiler. Yaklaşık 1 asır boyunca Büveyhilerin istikrarsız yönetimi altında kalan Irak ve Abbasi hilafeti, 1040’da Dandanakan Savaşı sonunda Gazneliler Devleti’ni yıkarak Büyük Selçuklu Devleti’ni kuran Tuğrul Bey’den yardım istedi. Abbasi Halifesi Kaim-Biemrillah’ın daveti üzerine 1055’te Bağdat’a gelerek büyük törenlerle karşılanan Tuğrul Bey ve kalabalık ordusu, Büveyhi egemenliğine son vererek Abbasi hilafetini himayesine aldı. Tuğrul Bey 1 yıldan fazla bir süre kaldığı Bağdat’ta imar faaliyetlerine girişti; cami, saray, askerleri için kışlalar yaptırdı. Kaim-Biemrillah’ın kızı ile evlenmek istediğinde halife bunu kesin bir dille reddetse de Tuğrul Bey’in ısrarlı talepleri üzerine rıza göstermeye mecbur oldu.
İlk Müslüman Karahanlı lider Karahanlıların 920-955 arasındaki hükümdarı Satuk Buğra Han, İslâm’ı kabul ederek, Karahanlı Devletinin ilk müslüman hükümdarı olmuştu. Eski başkent Kaşgar’a 40 kilometre mesafedeki türbesi…
3 asır öncesine kadar işgal, yağma ve katliamlarla sürdürülen Arap fetih hareketleri sonucu tedricen İslâmlaşmaya başlayan, Arapların yıllarca “Mevalî” adını takarak her türlü küçümsemeye maruz bıraktıkları Türklerin, sonunda Abbasî Devleti’ni ve İslâm hilafetini himayelerine alması Türk tarihinin en önemli hadiselerindendir. Türkler bu tarihten sonra, dâhil oldukları İslâm dünyasında kurdukları irili-ufaklı devletlerle, Haçlı Seferleri’nden Moğol istilasına kadar coğrafyalarının savunmasında en önemli askerî, siyasi, ekonomik güç olarak en önde yer aldılar. Anadolu Selçukluları ile Doğu Roma İmparatorluğu’nu sıkıştırıp geriletecekler; Osmanlıların tarih sahnesine çıkmasından itibaren savunmadan saldırıya geçecekler; başlattıkları fetih hareketleriyle Avrupa’nın ortasına kadar hakimiyetlerini yayacaklardı.
16. yüzyıldan bir İran minyatüründe Zülkarneyn, cinlerin yardımıyla Yecüc ve Mecüc’ü medenilerden uzak tutan seddi inşa ediyor (üstte). Cahiz’in Fezailü’l- Etrak (Türklerin Faziletleri) kitabının unvan sayfası (Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya, nr. 4159).
CAHİLİYE DEVRİ
Kâbe, kabile, asabiyet, putlar ve Arap üstünlüğü!
İslâmiyet sonrasında, Arap tarihinin daha öncesi çağları “Cahiliye Devri” olarak adlandırılmaya başlandı. Yaygınlıkla bilindiği şekliyle cehaletin, cahiliyenin kelime anlamı her ne kadar “bilgisizlik” olsa da, İslâm öncesi devrin adlandırılmasında bu kelimenin “vahşilik, vandallık, barbarlık” anlamının daha ağır bastığı söylenmelidir. Cahiliyenin karşıtı olarak “hilm” kelimesinin kullanılması da barbarlık anlamını doğrular. Güçlü, dayanıklı, yumuşak huylu, kararlı, ihtiyatlı davranışlar “hilm”, böyle huyları üzerinde toplayan kişiye de “halim” denilir. Vahşi, zorba, kaba nitelemesinin zıddı olan halim kişilik, tam anlamıyla uygar bir kişiyi tanımlar. Cahiliye devrinin barbar yönleri İslâmiyet sonrası dönemde kınanmış, kötülenmiş ve terkedilmesi için yoğun bir çaba gösterilmişse de Araplar arasında zaman zaman canlanan Cahiliye hatıraları uzun süreli gerginliklere, savaşlara, İslâmiyet uygulamalarında irticaya ve zihniyet bozukluklarına sebep olmuştur.
Arap Yarımadası’nda aynı atadan gelen ailelerin sosyal, ekonomik ve politik örgütlenmelerine “kabile” adı verilirdi. Yakın veya uzak akraba kabilelerle, akrabalık bağı olmadığı hâlde ele geçirilmiş bazı kabileler aynı çatı altında toplanarak aşiret konfederasyonlarını meydana getirirdi. Kabilelerin çöllerde, badiyelerde göçebe surette yaşayanlarına “bedevî”, yerleşik yaşayanlarına “hadarî” adı verilirdi. Aynı atadan gelen kabile fertlerini birarada tutan akrabalık bağına “asabe”, kabile dışındaki unsurlardan kendilerine yönelik bir tehdit karşısında birlik ve dayanışma içinde bulunmalarına “asabiyet” denilirdi. İbn Haldun’un Kitâbu’l-İber adlı eserinin Mukaddime’sinde ortaya koyduğu “Asabiyet teorisi”, Arap kabilecilik anlayışı üzerinden şekillenmiştir.
Kabe, Osmanlı dönemi Mekke, 1888.
Cahiliye devri Arap kabilelerinin “asabiyet”e bağlılıkları sebebiyle, her kabile ferdi haklı-haksız demeden rakip kabilelerle mücadeleye girişmek zorundaydı. Bu nedenle kabileler arasında uzun asırlar boyunca büyük rekabetler, kan davaları ve düşmanlıklar yaşanırdı. Her kabilenin kendine ait bir arazisi olmakla birlikte, hayati önem taşıyan yağmur mevsiminin ardından verimli otlaklara dönüşen bazı çöl mıntıkalarının ele geçirilmesi için savaşılırdı. Bilhassa çöllerdeki Arap kabileleri, güç yaşam koşullarının yanında genel bir yoksulluk ve darlık altında yaşardı.
Kabilelerin büyük çoğunluğu, ilk çağlarda aldıkları adlarıyla bugün de yaşamaktadır. Nesep bağlarına düşkün olmaları, soy şecerelerini yüzlerce yıl ötelere dayandırabilmelerini sağlamıştır. Her kabile kendi nesebiyle övünse de bazı kabilelerin kendilerinden daha saygın olduğunu kabul ederlerdi, ancak iş diğer halklara geldiğinde, “Arapların üstünlüğü” ilkesinde birleşilirdi. İlk ve Orta Çağlarda Araplar kendilerini diğer milletlerden üstün gördüklerinden, neseplerini Hz. Âdem’e bağlarlar; dünyanın ilk milletinin Araplar, ilk dilinin Arapça olduğunu söylemekle iftihar ederler; atlarının asaletiyle, şiirleriyle; dillerinin fesahatiyle övünürlerdi. İfrat derecesine çıkardıkları gururlarından dolayı, başka milletlerden bir kral dahi kızlarına talip olsa asla evlendirmezlerdi. Bir bakıma bu ırkî özellik, Sâmi geleneği gibi anlaşılabilir. Araplar gibi Sâmi halklarından olan Yahudiler de kendilerini diğer milletlerden üstün görür ve bunu kutsal kitaplarına dayandırırlardı. Çağdaşları olan Yunanlıların kendilerinden başka toplumları “barbar” adıyla sınıflandırdıkları gibi, Araplar da kendilerinden başkalarına “Acem” derlerdi. “Arapçayı düzgün konuşamayan, bozuk konuşan” anlamındaki bu kavram, o devirde Araplar dışındaki her toplumun fertlerini kapsardı.
İlk çağlarda yazılı metinlere aşina olmadıkları hâlde şiirlerini, şarkılarını, efsane ve menkıbelerini sonraki nesillere sözlü kültür yoluyla aktarabilmeleri Arap kültürünün başarılı yönlerindendir. Arapçadaki “sünnet” kelimesi “atalar örfü” anlamında kullanılırken, İslâmiyet sonrası Hz. Muhammed’in davranış ve tavrına, söylediklerine dair bir kavram hâline gelmiştir.
Arap Yarımadası’nın çok büyük bir kesiminde hâkim olan putperestlik anlayışı da, derin bir duyguyla bağlı olunan “atalar kültü”yle içiçe geçmiştir. Atalarından miras aldıkları putlara taparlar, her kabilenin kendine has bir putu olurdu. Arapçası “sanem” olan putların en büyüğü Kâbe’de dikili olan kırmızı akikten insan şeklindeki Hübel putuydu. Hübel’e tapınan Araplar, çevresinde bulunan fal oklarıyla geleceklerini tayin etmeye çalışırlardı (Arabistan’a dışarıdan getirilen Hübel’i, Mezopotamya tanrılarından Baal veya Anadolu tanrıçalarından Kibele ile ilişkilendirenler de vardır). Tanrıça mertebesindeki Uzza ile kızları Lat ve Menat adı verilen büyük putlara Kureyş kabilesinden başka birçok kabile de tapınır, adaklar, kurbanlar sunarlardı. Araplara yakın veya uzak kültürlerin İsis, Afrodit, İştar adını alan Tanrıça kültleriyle bağlantılı Kureyş putları, Kâbe’nin dört duvar yapısı içinde saklanırdı. Kâbe’nin çevresinde de 360 adede varan miktarda put dikili olduğu rivayet edilir.
Dünya Ukrayna Savaşı ve ekonomik-siyasi etkileri ile sarsılırken, Tayvan üzerindeki uluslararası gerilimin artması ülkeyi öne çıkardı. Tarih boyunca ABD-Çin Halk Cumhuriyeti ilişkileri ve dönüşen Tayvan’ın kadın başkanı Tsai Ing-wen’le beraber bağımsız bir güç olarak sürece ağırlığını koyması…
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalindeki tarihsel iddialarının sarsıntıları geçmemişken ABD’nin üç numarası Meclis Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyareti, iki hegemonik emperyalist güç arasındaki gerilimi artırdı. Obama’nın Asya danışmanı “bu durum belki Ukrayna’dan çok daha tehlikeli” cümlesiyle durumu özetledi.
Tayvan, Hong Kong’tan farklı olarak herhangi bir sözleşmeyle Çin’e bağlı değil. Dolayısıyla Hong Kong’ta muhatap Büyük Britanya. Tayvan’da ise Çin “bir ülke iki sistem”i savunuyor ama burada muhatap doğrudan Tayvanlılar. Bir zamanların “iki sistem”i kapitalizmle sosyalizmi kastediyordu; oysa şimdi sistem deyince -iki kesimde de kapitalizm hüküm sürdüğünden- ancak siyasal sistem akla gelebilir.
Pelosi’nin ziyaretinden önce daha Mayıs 2022 başında The Economist dergisi Tayvan için “dünyanın en tehlikeli yeri” başlığını atmıştı. Amerikan düşünce grubu Council on Foreign Relations da, Tayvan için “ABD ve Çin ve muhtemelen diğer büyük güçler arasında bir savaşa yol açabilecek dünyanın en gergin noktası” demiş; Hint-Pasifik bölgesi Amerikan kuvvetleri komutanı amiral Philip Davidson ise önümüzdeki 10 yılda burada bir savaşın muhtemel olduğunu belirtmişti.
1941’de Miami sahilinde güneşlenirken Çin bayrağını da yanına almış bir kadın… Çin devrimi esnasında oluşturulan ve bugün Tayvan bayrağı olarak kullanılan bayrağın kullanılması bugün Çin’de yasak.
ABD’nin şüphesiz kendi hesapları vardır ama Çin’in de komşularına ve özellikle Tayvan’a karşı artan bir askerî baskısı olduğu gerçek. Tayvan’da giderek önem kazanan bağımsızlıkçı eğilimlere karşı tetikte olan Çin, 2016’da bu yönelimde olan başkan Tsai Ing-wen ile bütün tartışma kanallarını kapatmıştı.
Tabii Tayvan meselesini sadece ABD-Çin rekabeti açısından okumak yetersiz olacaktır. En önemli olan, Formoza Boğazı’nın iki yakası arasındaki gerilimden çok Tayvan halkının geleceğini nasıl gördüğüdür.
Ortak bir tarih mi?
Tayvan 1683’den 1895’e Qing Hanedanı döneminde Çin İmparatorluğu tarafından yönetildi. 17. yüzyılda Filipinler’deki İspanyol valisi ada sahillerine bir çıkarma yaparak bir liman kenti San Salvador’u oluşturdu. Hollandalı sömürgeciler döneminde tarım için ana karadan Çinliler getirildi. Portekizliler de adaya “Formoza” (Güzel) ismini verdiler.
Binlerce yıl önce adaya yerleşmiş olan (buradan da Madagaskar, Endonezya, Filipinlere gidenler olmuş) yerli sakinlerin yanında, Çin’den gelenlerle beraber melez bir nüfus oluşmaya başladı. 1662’de Hollandalılar adadan kovuldu ve ana karadan göç hızlandı. Çin kökenli nüfus 50 binden 100 bine çıkarken, bir o kadar da yerli vardı. Bir süre sonra melezleşme arttı; 19. yüzyıl başında Tayvan’da 2 milyon Çinli yaşıyordu.
Pelosi’nin olay yaratan ziyareti Çin destekçisi protestocular, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Çin’in tepki ve uyarılarına rağmen Tayvan’a gitmesine karşı Hong Kong’daki ABD Başkonsolosluğu önünde eylem yaptı.
1895’teki Japon-Çin Savaşı’ndan sonra Japonlar adayı ele geçirirken, hem Çin’den gelenler hem yerliler önemli kayıplar verdiler. 1945’te 50 yıllık Japon işgali sona erdi ve adadaki yönetim de ana karanın yönetimini ele alan Çan Kay Şek önderliğindeki milliyetçi Guomintang’a (GMD) geçti.
Japonların gidişinden sonra yerli halkla ana karadan yeni gelenler arasında huzursuzluk başgösterdi. Yolsuzluklara karşı çıkan Tayvan halkı Şubat 1947’de ayaklandı ve GMD güçleri 30 bin Tayvanlıyı katlederek bunu bastırabildi. Ülkede sıkıyönetim ilan edildi. Bu, “beyaz terör”ün başlangıcıydı. Çan Kay Şek’in Mao ve Kızıl Ordu karşısında yenilgiye uğramasından sonra Aralık 1949’da ana karadan kaçan 2 milyon insan ve başta GMD güçleri tamamen Tayvan’a çekildi. Mart 1950’de Çan Kay Şek, ömür boyu sürecek başkanlığa oturdu.
GMD’yi ayakta tutan, ABD’nin bölgede komünizmin yayılmasını engellemek için yaptığı yardımlar ve 1950’de patlak veren Kore Savaşı’ydı. Böylece Formoza Boğazı’nın iki yakasındaki statüko 20 yıl dondurulmuş oldu.
Tayvan on yıllarca ABD’nin desteğiyle GMD diktatörlüğü tarafından yönetildi. Japon sömürgeciliğinin mirası ekonomik açıdan dönüşüme uğratılarak modern bir kapitalist devlet oluşturuldu. Siyasal sistem tüm muhalefeti sindiren baskıcı bir rejim olarak varlığını sürdürdü; ancak 1975’te ölen Çan Kay Şek’in yerine geçen oğlu Jiang Jingguo döneminde bir gevşeme başladı. 1986’da Minjindang (DPP-İlerici Demokrat Parti) ilk muhalefet partisi olarak kuruldu; 1987’de sıkıyönetim kalktı. 2000’deki seçimlerde ise ilk kez GMD üyesi olamayan bağımsızlıkçı bir kişi başkan seçildi.
Tayvan 50’li yıllardan başlayarak hızlı bir ekonomik kalkınma ile “Asya Kaplanları”ndan biri oldu. Japonya ve Avrupa Birliği’ne eşdeğer bir hayat düzeyi yakaladı (Bugün kişi başı gelir açısından dünyanın 15. ülkesi olan Tayvan, nüfusu 24 milyon olduğu hâlde dünyanın en büyük 22. ekonomik gücü konumunda).
Kahire Konferansı Dünya Savaşı sonrası, 22-26 Kasım 1943’te Uzakdoğu’daki gelişmeleri değerlendirmek için yapılan Kahire Konferansı’nda Çan Kay Şek, Franklin D. Roosevelt ve Winston Churchill.
ABD, Çin’i tanıyınca…
ABD’nin desteğindeki Çan Kay Şek’in demir yumruğu ile yönetilen Çin Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler’de “Çin” sandalyesini işgal ederken Çin Halk Cuhuriyeti dışlanmıştı. Çin Halk Cuhuriyeti’nin SSCB ile ilişkilerinin iyice bozulduğu bir dönemde ABD ile yakınlaşması, durumu tersine çevirdi ve Çan Kay Şek temsilcisi kapı dışarı edilirken Pekin, Birleşmiş Milletler’e dahil oldu. Sonunda ABD, 1 Ocak 1979’da Pekin’i tanıyıp Taipei ile ilişkisine son verdi. ABD artık Çin Halk Cumhuriyeti’ni Çin olarak tanıyor, Tayvan meselesinin barışçıl çözümünden yana bir tutum sergiliyordu.
Çin Halk Cumhuriyeti ise Tayvan’ı zorla “özgürleştirmek” yerine iktisadi ve beşeri ilişkilerini geliştirerek adayı barışçıl bir şekilde ana karaya bağlamaya yöneldi. Tayvanlılar ekonomik sistemlerini ve hayat tarzlarını koruyabilecekler, “özel yönetsel bölge olarak yüksek bir özerkliğe” sahip olabileceklerdi. Çin Halk Cumhuriyeti başkanı Xi Jinping 2019’da “tek ülke, iki sistem” çerçevesinde Tayvan’ın Çin’e entegrasyonunda ısrar ediyordu. Ona göre 1842 Afyon Savaşı’ndan itibaren parçalanan Çin’in, Makao ve Hong Kong’un ülkeye dahil olmasıyla geriye tek kayıp parçası Tayvan kalıyordu. Bu özcü milliyetçilik yaklaşımı, aslında Çan Kay Şek ve GMD tarafından da savunulmuştu. Adanın %15’ini oluşturan ve kıtadan gelen “mülteciler”in dışında kalan ahali ise özellikle 1980’in sonlarından başlayan demokratikleşmenin de itkisiyle yükselen Tayvan milliyetçiliğine eğilim göstermeye başladı. Kıta Çin’i ile ortaklıkları olmakla birlikte kendi tarihsel ve siyasal yörüngesine sahip bir milliyetçilik, özellikle 2000’de bağımsızlıkçı bir hükümetin oluşmasıyla belirginlik kazandı.
Tayvan’ın zirvesindeki kadın Tayvan’ın ilk kadın cumhurbaşkanı, Demokratik İlerleyiş Partisi (DPP) lideri Tsai Ing-wen, bu yıl yapılan ve %75 ile en yüksek katılımın sağlandığı seçimlerde Pekin yanlısı aday karşısında %57 oy aldı.
Tarihin ironisi
GMD’nin muhafazakar yönetimi, Tayvan bağımsızlıkçılarına karşı yenilgilerinin ardından Çin Komünist Partisi ile “Büyük Çin” ortak ideali çerçevesinde yakınlaştı. GMD, 2008’de bu davada kazanılmış iş çevreleri ve medyanın desteği ile yeniden iktidara geldi. Başkan Ma Ying-jeou, Çin ile “iki yaka arasında ortak pazar” temelinde 19 anlaşma imzaladı. Böylece Tayvan, Çin’e ekonomik olarak bağımlı hâle gelmeye başladı (ihracatın %40’ı Çin’e yapılıyordu).
Ancak bu “Çin rüyası” 2014’te GMD hükümetinin hizmetlerin liberalleştirilmesi politikasına karşı ülke ölçeğinde büyüyen protesto hareketleriyle sona erdi. Çin yatırımlarının çeşitli sektörlere açılması ve özellikle Çin’den gelenlerin istihdamı kaygıları artırmıştı. 3 hafta süren sokak gösterileri, parlamento işgali gibi olaylar Çin ile ilişkilerde bir dönemeci şekillendiren hoşnutsuzluğun ürünüydü. Özellikle 40 yaşının altındaki yurttaşlarda iki kıyının ekonomik entegrasyonu konusunda güçlü bir güvensizlik oluştu.
Araştırmalar 15 yıldır “Tayvan ulusu” kimliğinin güçlendiğini göstermekte. Bugün nüfusun yaklaşık %70’i kendisini “Tayvanlı” olarak nitelendiriyor. Bu oran 30 yıl önce %20’nin altındaydı. Ayrıca nüfusun %90’ı “tek ülke iki sistem” formülünü reddetmekte. 30 yaş altındakiler için “Çin rüyası” bitmiş durumda. Bunların neredeyse tamamı kendini Tayvanlı olarak görmekte. Hatta üçte ikisi Çin Cumhuriyeti adının da Tayvan diye değiştirilmesinden yana.
Tayvan’da siyasal rejim
Jeostratejik hesaplarda ABD’nin Çin’i dizginlemesinin bir aracı olarak gösterilmek Tayvanlılar için bir şey ifade etmiyor. Siyasal rejim olarak Tayvan’ın kıta Çin’inden oldukça farklı bir konumu var. Üstelik Çin’in Tibet, Uygur ve genel olarak insan hakları sicili ortada.
Ülkedeki muhalefet Ocak 2016’da yapılan seçimlerde görülmedik bir başarı ile hem başkanlık hem meclis seçimlerini kazandı. Bağımsızlıkçı Tsai Ing-wen %56 alırken rakibi o ana kadar iktidarda olan Guomintang’ın adayı %31’de kaldı. Tsai Ing-wen, Tayvan’ın ilk kadın başkanı oldu; bu yıl yapılan ve %75 ile en yüksek katılımın sağlandığı seçimlerde ise Pekin yanlısı aday karşısında ise %57 oy aldı.
Feminist militanlar Çin Halk Cumhuriyeti’nde hapsedilirken, Tayvan 2019’da Asya’da eşcinsel evliliğini kabul eden ilk ülke oldu.
2020’de Anayasa Mahkemesi aldatmayı (zina) suç olmaktan çıkardı.
Kadınların siyasal hayata katılımı da çok yüksek.
Çin, Uygurları baskı altında tutarken, Tsai Ing-wen son 400 yılda maruz kaldıkları acılar ve adaletsizlikler için yerli halklardan özür diledi.
Tayvan, çevre politikaları ve uygulamlarında da önemli mesafeler katetti.
Çin, geçen ay ada yakınlarındaki askerî tatbikatlarını artırarak gerilimi yükseltti ve Tayvan Boğazı’nda bir kriz endişesine yol açtı.
Tayvan Çinli mi?
2017’de vefat eden sinolog Arif Dirlik, Boundary 2 adlı dergide çıkan yazısında , Tayvan’ı çok yakından tanıyan biri olarak bütün ezberleri bozan bir açıklıkta Çin ile Tayvan’ın ilişkisini ortaya koymaktaydı. Ona göre Tayvan hiçbir zaman Çinli olmamıştı. Dahası, ikisi arasında, yani ana kara ile ada arasında uluslaşma süreci birbirinin bütünleyicisi değildi. Tayvan bu bakımdan Hong Kong’dan da farklı bir konumdaydı. Dirlik, bağımsız bir kimlik, bir Çinlileştirme süreci değil “Tayvanlılaşma” süreci olduğunu söylüyordu.
Ana karada egemen olan Han kültürünün bir varyasyonu olmayan Tayvan’da; adanın yerlisi olan aborijen kültürlerinin Güneydoğu Çin’den farklı dönemlerde gelen Hoklo ve Hakka kökenliler ve en sonunda da 1949 Çin Devrimi’nden sonra buraya kaçan mültecilerle harmanlanması sözkonusu. Öte yandan adanın ana karadan farklı sömürge geçmişinin de elbette bu kompozisyonda payı var. Öte yandan Han etnik unsurunun kıta Çin’inde bile diğer etnik unsurlarla zamanla kurduğu ilişkilerle değişime uğradığı belirtilebilir.
Arif Dirlik, Tayvan’daki ulusal kimliğin inşaının ana karadaki Çin Komünist Partisi’nin beklentileri dışında geliştiğini analiz etmişti. Tayvanlılar, kendi kimliklerinin yapı itibarıyla neredeyse 400 yıldır Han kültürü ve soyu, Aborijen kültürü ve soyu ile Japon kültürü (soyu yok) tarafından bir karışım olduğunu savunuyor.
Bağımsız bir ülkenin ABD’nin nüfuzu altında olsun olmasın Çin Halk Cumhuriyeti için arzettiği tehlike Tayvan ile sınırlı değil tabii. Unutmamak gerekir ki Tayvanlıların Çinliliği tartışma konusu iken, Tibetlilerin ve Uygurların ve belki de kendi dillerini (mesela Kantonca) konuşanların da benzer bir taleple öne çıkmaları hâlinde bir “parçalanma” tehdidi algısı “Büyük Çin” rüyasında olanlar için kaçınılmaz. Ne de olsa bunların hepsi Çin tarafından sömürgeleştirilmiş halklar.