Etiket: sayı:94

  • Hem potayı kucakladı hem de insanları…

    NBA tarihinde en fazla şampiyonluk kazanan oyuncuydu Bill Russell. 1950’lerin ortalarından 60’ların sonuna kadar, Boston Celtics formasıyla 13 sezonda 11 şampiyonluk! Bundan sonra da kırılması imkansıza yakın bir rekor. Ancak Russell’ı daha da devleştiren durum, onun hayatı boyunca ırk ayrımcılığına karşı kesin tutum alması, hep ön saflarda olmasıydı.

    Amerikan sporlarını ya­kından takip edenler bilir; şampiyon takım­ların oyuncularına o başarının bir nişanesi olarak yüzük takı­lır. Olimpiyat madalyaları gi­bi. Farkı, boyna değil parmağa takılması. Spor tarihinde yal­nızca iki büyük efsane; Mont­real’li buz hokeyci Henri Ric­hard ve basketbolcu Bill Rus­sell, parmaklarının sayısından daha fazla (11) yüzük sahibi olarak inanılması güç bir re­kora ortak oldular. Bu müt­hiş şampiyonlardan Russell’ı, Temmuz ayının son gününde 88 yaşında kaybettik. Richard ondan yaklaşık 16 ay önce ebe­diyete uğurlanmıştı.

    Bill Russell’ın ölümü, do­ğaldır ki başta Amerika ol­mak üzere uluslararası spor medyasında geniş yer kapla­dı. Yılın çoğu gecesinde uy­kusuz kalmak pahasına NBA ekranlarının önüne kilitlenen, sosyal medyada LeBron’ların, Curry’lerin, Durant’ların at­tığı her adımı takip eden genç kuşaktan basketbol meraklıla­rı bu duruma biraz şaşırdılar. Öyle ya, izledikleri görüntüler­de baston yardımıyla zorluk­la yürüyebilen, zafer çığlıkları ve şampanyalı kutlamaları çok eski siyah-beyaz karelerde so­lup gitmiş bir “dede” nasıl olur da Michael Jordan, Kobe veya Shaq muamelesi görebilirdi?

    Başarısı tesadüf değildi


    Bill Russell ve Celtics’in koçu Red Auerbach’ın (altta) birlikte imza attıkları 11 şampiyonluk, Russell’dan çok Celtics’in başarısına mâl edilse de Russell’ın oyunculuğu bu şampiyonluklarda büyük rol oynamıştı.

    Bill Russell NBA tarihinde en fazla şampiyonluk kazanan oyuncu… Bu unvanı onun elin­den alacak biri çıkabilir mi, pek sanmıyorum. Daha önem­lisi, Russell 11 şampiyonlu­ğa sadece 13 sezonda ulaşmış, yani profesyonel kariyerinde hepi topu iki sezonu şampi­yonluk sevinci yaşayamadan kapatmıştı. Onun devrinde profesyonelliğe adım atma ya­şının bugüne kıyasla daha geç olduğunu, ayrıca spor fizyolo­jisi bu kadar gelişmediği için oyuncuların bilimsel destekle kariyerlerini uzatma şansının pek bulunmadığını da vurgu­lamak lazım. Örnek vermek gerekirse, lige 19 yaşında giren LeBron James, 19. sezonunu geride bıraktı ve daha epeyce oynayacakmış gibi görünüyor. Şampiyonluk yüzükleri mi? Sayıları henüz bir elin par­maklarını bile bulmadı!

    Bu kıyaslamada Micha­el Jordan 6, toprağı bol ol­sun Kobe Bryant 5, Shaquille O’Neal 4 ile Russell’ın yanın­da dağı yüksek gösteren ova­lar gibi duruyorlar. Robert Horry’nin 7, Kareem Abdul­cabbar’ın 6, Tim Duncan ile Magic Johnson’un 5’er yü­züğü var. Russell’a en çok yaklaşabilenler, zamanında onun takım arkadaşı olma avantajıyla 8-9 yüzük kapıp tarihe geçmiş, ama oyunda onun kadar derin izler bı­rakmamış Sam Jones, Tom Heinsohn, KC Jones ve John Havlicek.

    NBA kariyeri boyunca yal­nızca Boston Celtics forması gi­yen ve bu takımın 50’lerin orta­sından 60’ların sonuna kadar ligi domine etmesinin başlıca sebebi olan Russell’ın olağanüstü “if­tihar listesi” bu kadarla kalmı­yor. Mezun olduğu San Francis­co Üniversitesi’nde de iki şam­piyonluğu var. Üstelik öğrenci sayısı 3 bini bulmayan bu okul, ne Russell gelmeden önce bas­ketbolda iddialıydı ne de ondan sonra… Kısacası, Russell’ın Cel­tics’te bir “doğru zamanda doğru yerde” hikayesinin parçası oldu­ğunu iddia edenler çıkabilir ama olay bundan ibaret değil.

    Anlatmaya çalıştığım adam, yolun başında kimsenin şans vermediği sıska bir çocukken, sonrasında çalışkanlığı, iş ahlakı ve kendini işine adamasıyla yüz­yılın en çok kazanan (tabii para­sal olarak değil) sporcusu olmuş bir efsane. Onun doğru takım ar­kadaşlarıyla buluşarak peşpeşe şampiyonluklar yaşamasının bi­raz da şans olduğu tezini en çok işleyen Wilt Chamberlain’di. Dö­nemin dev pivotu, bir maçta 100 sayı atmasıyla apayrı bir bireysel zirvenin sahibi olmuş ama Rus­sell engelini bir türlü aşamamış­tı. O nedenle, çıktığı her televiz­yon programında “Ben Bill’den iyiydim ama Celtics de benim oynadığım takımlardan iyiydi. O yüzden ben iki şampiyonluk gö­rebildim, o 11” demiştir.

    Boston’da Philadelphia karşısında devleşen bir Bill Russell.

    Aslında istatistikler, Cham­berlain’in görüşüne destek ola­bilecek nitelikte: Karşı karşıya geldikleri toplam 143 maçtan 86’sını Russell’ın takımı Celtics kazanmış ama Chamberlain’in sayı ve ribaundları daha fazla. Ancak o yıllarda ligi takip etmiş yorumcular, Russell’ın kesinlik­le daha iyi bir savunmacı oldu­ğunu, istatistiklere geçmeyen katkılarıyla takımına çok maç kazandırdığını söylüyor. İki dev birbirlerine karşı oynarken çe­kilmiş bazı görüntüleri bugün dijital medyada bulunabilir. Bel­ki baştan sona tam bir maç yok ama yine de siyah-beyaz özet gö­rüntülere dalıp giderek, en doğru kararı siz verebilirsiniz.

    Saydıklarımın yanına bir de olimpiyat şampiyonluğu ekledi­ğini ve 1956’da Melbourne’den boynunda altın madalya ile dön­düğünü yazarak “sportif başarı” bahsini kapatalım.

    Sakin güç

    Russell, ABD’nin güney eya­letlerinden Louisiana’da doğ­muştu. Berbat koşullarda ça­lışmaktan ve her saniye ırkçı beyazlar tarafından itilip ka­kılmaktan bunalmış olan ba­bası; o henüz ilkokuldayken aileyi toplayıp California’ya taşınan, kamyon şoförlüğü ya­parak iki oğlunu büyütmeye çalışan bir adamdı. 2. Dün­ya Savaşı sonrası hızla büyü­yen Oakland’da mutluydular ama güzel günler fazla uzun sürmedi. Bill 12 yaşındayken, annesini kaybetti. Bu nedenle okulda dersleri pek iyi olma­yan, içine kapanık bir delikan­lı diye tanındı. Babası işteyken evin sorumluluklarını ağabe­yiyle paylaşıyordu. Bu da, so­kakta oynamaya bayılan Bill’in derslere az zaman ayırması demekti. Lise 2’ye geldiğinde boyu 1.95’e ulaşmıştı; ona sü­rekli basketbol oynaması için baskı yapan okul koçu Geor­ge Powles sayesinde hayatında yepyeni bir sayfa açıldı.

    1956’nın sonbaharında Bill Russell, o zamanki kız arkadaşı Rose Swisher’a doğduğu kasa­bayı göstermek istedi. Üniver­sitede iki NCAA şampiyonluğu kazanmış, millî takıma seçilmiş, Olimpiyat kürsüsünün en tepe­sine çıkmış, NBA’de ilk profesyo­nel kontratını imzalamış tanın­mış bir genç sporcuydu artık… Fakat bunlar, ırkçılığın kol gez­diği 50’li yılların Louisiana’sın­da hiçbir işe yaramadı. Kafe ve restoranlara kabul edilmediler. Benzin istasyonundan aldıkları sandviçleri yol kenarına oturup yemek zorunda kalmaları, Rus­sell’ın belleğinden asla silinme­di. Belki de bu nedenle, kaybe­decek çok şeyi olmasına, FBI tarafından adım adım takip edil­mesine rağmen, ırkçılığa karşı sesini en çok yükselten sporcu­lardan biri oldu.

    Barack Obama, ABD’deki insan hakları mücadelesinde çok şey öğrendiğini söylediği Bill Russell’a 2011’de Özgürlük Madalyası’nı takarken.

    Lige adımını attığı ilk se­zonda, çoğu maçta sahadaki tek siyahi oyuncu Russell’dı. Tri­bünlerden yükselen, en hafi­fi “Babun, neden Afrika’ya geri dönmüyorsun?” olan hakaret­lere kulağını tıkıyor, bunları bir motivasyona çeviriyordu. Taraf­tarlarının çok büyük bölümü İr­landa ve İtalya göçmenlerinden oluşan Boston şehrinde, Katolik beyazların yıllar içinde siyahla­rın davasına sempatiyle bakma­sında büyük ölçüde pay sahibiy­di. Bunu başarabilmesinde en büyük faktör, işini iyi yapması, sahada tüm takım arkadaşlarına ve rakiplerine saygı göstermesi ve tabii duygularını kontrol ede­bilmesiydi. Bir röportajda “Si­zinle aynı görüşte olmayanları ikna edebilmek için öfkeye değil, mantık ve zekaya ihtiyacınız var. Eğer saygı görmek istiyorsanız öncelikle karşınızdakine saygı göstermeniz gerekiyor” demişti.

    Martin Luther King’in yürü­yüşlerinde, Muhammed Ali’nin ateşli basın toplantılarında, hep onların yanında, en ön saflarday­dı. Basketbolu bırakmasının ar­dından, yazdığı kitaplar ve katıl­dığı toplantılarda yaptığı konuş­malarla kendisinden sonra gelen kuşakların ilham kaynağı olmayı sürdürdü. Öyle ki Barack Oba­ma, Samuel L. Jackson, Oprah Winfrey, Kareem Abdulcabbar, Arthur Ashe ve Kobe Bryant gibi ABD’de insan hakları mücade­lesinde bayrağı taşımış isimler, her fırsatta ondan çok şey öğren­diklerini ifade ettiler. Russell’ın ödül listesine 2011’de Beyaz Sa­ray’da Başkan Obama’dan almış olduğu Özgürlük Madalyası ve 2019’da “inançlarının bedelini ödemekten çekinmeyen öncüle­re” verilen Arthur Ashe Cesaret Ödülü eklendi. Bu iki ödül, bas­ketbol sahasında kazanmış oldu­ğu kupaların tamamından daha değerliydi onun gözünde…

    NBA’i takip eden her sporse­ver, Celtics-Lakers rekabetinin ne kadar köklü olduğunu bilir. Amerika’nın iki yakasında çok farklı değerleri temsil eden bu iki takımın taraftarları birbirin­den nefret eder. 2020’nin Şubat ayında Kobe Bryant’ın beklen­medik ölümünden birkaç hafta sonra Los Angeles’taki bir maça, Bill Russell üzerinde Kobe’nin 24 numaralı Lakers formasıyla geldi. Bütün gözler üzerindeydi. Kameralar, bu tarihî anı kayda geçirmek için yarışıyordu. Nak­len yayında yorumculardan “Bu da iş mi yani? O bir Boston efsa­nesi… Siyah bir ceket giyip tutu­lan yasa katılabilirdi” diyenler oldu. Russell ağır adımlarla, bas­tonundan güç alarak koltuğuna geçip oturdu. Mikrofonlara hiç­bir şey söylemedi, salonda oldu­ğu her dakika vakarını korudu.

    Milyonları biraraya getiren oyunun, o oyuna çok şey kat­mış tüm bireylerden daha bü­yük olduğunu; sahada rakipsek de hepimizin adaletsizliğe karşı mücadelede birleşmemiz gerek­tiğini; yaşamın şiddetle harca­namayacak kadar kısa sürebile­ceğini Bill Russell’dan ve onun “sakin gücü”yle vermiş olduğu mesajdan daha iyi ne anlatabi­lirdi?

  • Bıçak: Yemeğin kesin ve keskin paylaşımı…

    İlk el aletlerinden metal bıçaklara gelene 2.5 milyon yıl geçmiş. İlk bronz bıçak yaklaşık 4 bin yıl önce üretilmiş. Et, en başından beri işlemesi zor, değerli bir yiyecek ve paylaşımı çağlar boyu zor, alengirli ritüellerle düzenlenmiş. Tek parçasını bile ziyan etmek istememiş eskiler. Usta et sıyırıcılarından günümüzün hafif bıçaklarını kullanan ustalara… Geleneklerden ekonomiye…

    İki buçuk milyon yıl önce­sinden bugüne tasarım fik­ri hiç değişmeden gelen tek alet nedir diye sorsam aklını­za ne gelir? Hiç düşünmeden bıçak der miydiniz? Savunma­ya, sağkalıma, beslenmeye bu kadar destek olan başka bir alet var mıdır?

    Tabii arama motoruna “bı­çak” yazarsanız, yeme-içme mevzularından çok savunma sanatı ile ilgili siteler çıkacaktır karşınıza. Hançerler, sustalılar, kılıçlar, süngüler, av bıçakları… Öldürmek, parçalamak, kopart­mak gibi şiddete dayalı bir duy­guya hitap etse de keskin bir bı­çağı işbaşında izlemek insanları hâlâ mutlu ediyor.

    İnsansı atalarımızın obsidi­yen, çakmak taşı, bazalt, granit veya kuartz gibi sert, kırılınca keskin katmanlara ayrılabilen taşlardan yaptıkları ilk el alet­lerinden metal bıçaklara gele­ne dek milyonlarca yıl geçmiş. İlk bronz bıçak yaklaşık 4 bin yıl önce üretilmiş. Bronz ya da bakırdan keskin bir bıçak yap­mak çok zor olduğundan demir sahneye çıkana dek taş aletler kullanılmış. Demirden sonra ise tarih sırası ile çelik, paslanmaz çelik ve sertliği artıran yeni ala­şımlı çelik bıçaklar ile günümü­ze gelinmiş.

    Meksika’nın Cantona kentinde bulunan, 2000 yıllık taş bıçaklar.

    Erken paleoli­tik Oldowan dönemi bıçakları 2.58 milyon yıl öncesine tarihlenen keskin ke­narlı taş aletlerle tanımlanan bir dönem. Türümüz yavaş ya­vaş Homo sapiens’e doğru evri­lirken yaklaşık 800 bin yıl bo­yunca bu taş aletlerle kazıma, kıyma/kesme ve dövme işleri­ni halletmiş. Büyük taş aletle­rin ufak parçalara ayrılarak ge­ri dönüşüme sokulması ile elde edilen 3-4 santimlik taş parça­larının kemiklerin iyice sıyrıl­masında kullanıldığı düşünü­lüyor. Geri dönüşüm ve ziyan etmeme, düşünsel olarak zeka göstergesi ve ileriyi gören dav­ranış biçimleri.

    Et, en başından beri işlemesi zor, değerli bir yiyecek ve çağlar boyu paylaşımı zor; alengirli
    ritüellerle düzenlenmiş. Tek parçasını bile ziyan etmek istememiş eskiler. Hiçbir parçasını ziyan etmemek, öldürülen hayvanın ruhuna saygı sayılmış aynı zamanda. Av son­rası avcı grubunun çabuk bozu­lan iç organları oracıkta yemesi; avın bir an önce taşınabilir par­çalara bölünüp vahşi hayvan­lar etrafı çevirmeden eve dö­nülmesi; avcının en iyi parça­yı alıp diğer kabile üyelerine ya da yakın aile efradına bölüş­türmesi; giderek sofra başında toplumsal hiyerarşiyi yansıtan son derece ayrıntılı ve herkesin iyi bildiği bir dağıtım düzeni­ne dönüşmüş. Antik Yunan’da “kader” sözcüğünün karşılığı olan “moira”, aynı zamanda “pa­yına düşen” anlamını da taşır; dünyadan, doğadan, yaşamdan, toplumdan payına düşen. Sofra da bu payın en açık-seçik ilan edildiği yerlerin başında gelir. Bu nedenle sofraya gelen av ve­ya kurban etinden size düşen parçanın, toplumdaki yer ve öneminize denk olma zorun­luluğu vardır. Herak­les, zorlu görevlerini tamamladıktan sonra davet edildiği sofrada kral Eurystheus’un oğullarından daha az değerli bir et parçası önüne konulunca dünyayı dar etmemiş miydi herkese?

    Herkesin bıçağı kendine 16. yüzyıl dünyasında bıçak son derece kişisel bir eşyaydı. Eski gravürlerde kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere herkesin kendi bıçağını, bel kemerlerine asılı bir şekilde taşıdıkları görülüyor (üstte). Ortaçağ’a özgü “seaks” adı verilen bıçak (altta).

    Erken ve Klasik Ortaçağ boyunca bu anlayış hiç değiş­meden Rönesans’a kadar gel­miş. Bu arada efendiler hayva­nı kendileri avlamamış olsalar, dağıtımını törenlere, kurallara bağlayarak kontrolü elden bı­rakmazlardı. Robin Hood öy­küsünü anımsayın; avlaklarda­ki hayvanlar-kuşlar, nehirler­deki balıkların hepsi senyörün malı idi. İzinsiz av, büyük ceza­lar ve hapisle sonuçlanabilir­di. Usta et sıyırıcılarının (meat carver) görevi, herkesin yerini, konumunu bilip ona göre pay­laştırma yapması. Hiyerarşi gözetilmeli ama yine de yemeği paylaştırırken herkes kendisine adil davranıldığını düşünerek sofradan kalkmalı. Bu neden­le et sıyırıcısı kişi, toplumda saygı gören biri olmalı; varsıl evsahibi, oğlu veya onların ya­kın dostu veya akrabası olabilir. Yemek başlamadan bıçağını kı­nından bir tek o çıkarabilir. Ba­şında şapkası olan bir tek odur. Arkasından içkileri dağıtacak olan “kupa taşıyıcısı” (bottler) yani içkilerden sorumlu kişi ve ekmekçibaşı (panter) gelir. Ek­mekçi de ekmekleri dilimleye­bilmek için üç çeşit bıçak taşır.

    Bir ustanın ortaya gelen etin masadakilerin hepsine yetme­si için nasıl kesilmesi, kimle­re hangi “onurlu” parçalardan ne kadar düşeceği gibi konula­rı bir bakışta çözmesi gerekir­di. 1581’de Vincenzo Cervio, Il Trinciante (Et Sıyırıcı) isim­li kitabı ile bu konuda zirveye yerleşmişti. Cervio’nun hüneri, eti iki dişli bir çatalın ucun­da havada tutarken son derece keskin bir bıçak yardımı ile in­ce ince dilimlemek ve dilimleri hedeflediği tabağa belirli bir dü­zen içinde düşürmekti. Kitabın­da mesleğinin tüm inceliklerini uzun uzun yazdı.

    Bu dönemde bıçak son de­rece kişisel bir eşya idi; herkes kendi bıçağını yanında taşırdı. Eski gravürlere-resimlere bak­tığımızda kadınların, çocukların bile bel kemerlerine asılı büz­gülü çantaları ve bıçakları oldu­ğunu görüyoruz. Etler tabakta değil bir ucundan ısırıp bıçak­la keserek lokmalara ayrılırdı; çünkü eti tabağa sabitleyerek kesmeyi sağlayacak çatal he­nüz kullanımda değildi. Bıçak­ların sipsivri uçları da bir şeye batırıp ağıza götürmekte çatal benzeri bir işlev görürdü. Bu sivri uçlu ve iki tarafı da keskin bıçaklar daha sonra Fransa’da 14. Louis tarafından yasaklana­caktı. Artık bıçakların uçları yu­varlanmış, iki keskin taraftan biri köreltilerek bugünkü sofra bıçaklarına benzemişti. Çatallar da 18. yüzyıl başından itibaren sofralarda arzı endam etmeye başlamışlardı zaten.

    18. yüzyılda çelik üretiminin sanayileşmesi ile sofra takımla­rı ve her işe göre ayrı tasarım­larla çeşitlenen bıçaklar üre­tilmeye başlandı; bunlar soylu sofralarından burjuvazinin sof­ralarına, giderek yoksul halkın masalarına doğru yayıldı. Fran­sız Devrimi’nden sonra mut­fak alışkanlıkları da değişmeye başladı. “Aşağı tabakaya göre” diye aşağılanan yapraklı ve kök sebzelerin üretimi art­tı. Yeni kıtadan gelen egzotik ürünler tarı­ma alındı ve bu bolluk sofralara yansıdı. Eski­nin zenginlik ve saygın­lık gösterisi olan bol ba­haratlı, şekerli tatlar, yerini bahçeden taze sebze ve otlara, soslara bıraktı. Sofralar hafifle­di, et tüketimi azaldı. Şef Ma­rie-Antoine Carême’in ve daha sonra Escoffier’nin tanımladık­ları temel Fransız sosları ile ye­mekler değişti.

    Bölüşme sanatı Vincenzo Cervio’nun 1581 tarihli Il Trinciante (Et Sıyırıcı) isimli kitabından (altta sağda). Jacques de Longuyon’un Les Voeux du paon elyazmasından tavuskuşu ziyafeti (üstte).

    Birçok şeyi 1500’lerde çok daha zengin ve seçkin alışkan­lıkları olan dünyaya açık İtalyan mutfağından kapmış olan Fran­sa’nın sahnede parlama sırası gelmişti. Grimod de la Reynière ve Joseph Berchoux işin felse­fesi üzerine yazarak gastronomi kavramının temellerini attılar; ünlü şefler ise gittikleri her yere jülyen, şifonad, brünuaz, mase­duan, konkase diye isimlendi­rilmiş kesme tekniklerini ve de­ğişik işlevlere sahip bıçaklarını götürmeye başladılar.

    Bugün mutfakta her iş için ayrı bir bıçak türü olsa da usta şefler birçok işi halleden tek bir bıçak ile yetiniyor. Bunun en iyi örnekleri, Ja­ponya’dan dün­yaya arma­ğan “santoku” ile Çin mutfağının vazgeçilmezi, satıra benzeyen “tou”. Çok ince ve hafif “tou” ile Çinli şefler Batılı şeflerin bece­remeyeceği denli ince ya da mi­nik kesimler yapabiliyor. Orta­çağ’ın usta et sıyırıcılarının vir­tüozlukları her ne kadar çok iyi ve keskin bir bıçağa bağlıysa da bu genç aristokratların hafta­da iki saat işin ustasından tahta maketler üzerinde uygulamalı et kesim dersi aldıkları unutul­mamalı.

    Bugün meraklılar, beğendik­leri usta fotoğrafçılara hemen kullandıkları kamera markasını; ressamlara fırça ve kağıt cinsi­ni; atletlere ayakkabı markasını soruyor. Uzun bir eğitim süreci­ni, kendini bir konuya vakfet­meyi, çok çalışmayı hiçe sayan sorular bunlar. Siz siz olun, usta bir şefe hangi bıçak markasını kullandığını sormayın. İyi bir bıçağın mutfakta önemi çok ol­sa da tüm başarıyı bıçağa bağla­mayın. Bir şefin bıçağı, olsa olsa onun yaratıcı düşlerini hayata geçirirken kullandığı sevgili bir yardımcıdır. Gerisi ise azme ve “keskin” bir çalışmaya bağlı.

    Eski Mısır’da kullanılan çakmaktaşından bir bıçak.
  • Ölüyü rahat bırakmayan, üzerine bina konduran kültürler kalıcı olamaz

    Enis Batur “Kaç mezarlığımız korunabiliyor? Ya taşların ne kadarı? Herhalde ‘ölümlü dünya’ diye geçiştiriliyor konu” diyor ve kendisine sorduğu soruları cevaplamaya devam ediyor: “Baştansavma ölmeye dair ötekimle konuşma”.

    Yaz başıydı söyleşimizin ilk bölümünü gerçekleştirdiği­mizde; şimdi güze giriyoruz. Pandemi bütün amansızlı­ğıyla hüküm sürüyor yerkü­rede. Pencerenizden, içpen­cerelerinizden nelere, nere­lere baktınız?

    # Kapanmanın işi üzerinde da­ha da koyulaşmasını kolaylaştır­dığı görece talihli insanlar ara­sındayım, kapandıkça açıldım iyicene; ‘içpencere’ dediniz, sa­yıları arttı bu dönemde, ufukları genişledi.

    Dışarıya gelince… Herkes gibi ben de ölüm istatistiklerini bo­ğularak izliyorum. Görülme­miş bir bozgun yaşıyor insanlık. Hem de ilerleme kibirine kapıl­dığı bu çağda. Hepimizin payına düşen ağır çaresizlik. İki ‘dalga’ arası inip çıkan sayısal verilerin, sonunda bir tür kayıtsızlık do­ğurduğunu gözlemliyorum; şa­rapnel parçası çok yakına düş­medikçe görmezden geliniyor yanılmıyorsam -bunları kendi­mi daha bilinçli, sorumlu konu­ma koyarak söylediğimi sanma­yın, çoğu kişiden farkım yok, ba­şımı çeviriyorum.

    Toprağın örttükleri 2019’da defineciler, İznik’te bir zeytinlikte Geç Roma Dönemi’ne tarihlenen bir lahit buldu.

    Ölüm’e sırtınızı dönme ge­reksinmesi mi ağır basar ol­du, salgının yıpratıcı gerçek­liği karşısında?

    # Başka cephelerine bakmayı sürdürdüm son dönemde, konu­nun. ‘Haber bültenleri’nde ge­riye itilen, handiyse görünmez­leştirilen gelişmelere yaklaşmak iğneyle kuyu kazmayı anıştırı­yor. Gölyazı Nekropol Müze­si’nin korunmaya alınması Göl Yazı yazarını nasıl ilgilendirme­sin? Tarsus’ta, baraj sularının olağandışı ölçülerde çekilmesi Roma kaya mezarlarını yeniden ortaya çıkardı. İznik’te, bir tar­lada irikıyım bir Roma mezarı buldu çiftçi. Çin’de, Han Hane­danı’nın bir üyesine ait 1.800 yıllık mezar bulundu. Silvan’da 1. Kılıçaslan’ın ve kızı Saide Ha­tun’un mezarları. Uygur bölge­sindeki Kargılık Camii’nin yanı­başındaki değerli mezarlık kay­bolma tehlikesiyle karşı karşıya.

    Kuzum, bu can pazarında, sıraladığınız haberlerin her­hangi bir önceliğinden dem vurabilir miyiz? Bir avuç tarih ve arkeoloji meraklısı için bile ikincil önem taşıyor olsa gerek bu türden geliş­meler. Anlamakta güçlük çe­kiyorum: Bugün ne arıyorsu­nuz mezarların arasında?!

    # Dünya dönse de dursa da öle­ceğiz siz ve ben. Gideceğimiz yer orası. Sırtınızı dönmeniz, başka yere bakmanız değiştir­meyecek bu temel koşulu. Ne diyordu Jankélévitch? “Ölüm, mutlak ontolojik skandal”. Kita­bımın başındaki motto’lar ara­sına kattım o kısa cümleyi, çün­kü paylaşıyorum. Orada bitiyor Hayat ve geridönüşü yok. Geri­de kalıntılarımızı bırakıyoruz: Hızla çürüyecek bir kalıp, eriyip gidiyor, geride kalabildiğince kemikler kalıyor. Kültür, onları korumayı seçiyor genellikle; en azından bir süreliğine. Dayanık­lı olanlar çıkıyor aralarından, Gölyazı Nekropolü 2.500 yaşın­da; bunun öneminin nesini an­lamakta güçlük çektiğinizi anla­makta güçlük çekiyorum.

    Bir çırpıda kültürsüz, du­yarsız biri kılıverdiniz beni! Covid ölümleri milyonlar sınırını aşmışken ve hız kes­mezken konunun kültürel cephesine odaklanmamızı yadırgamıştım hepsi hepsi.

    # Evet, bininci kez, baldıran ön­cesi Sokrates’in flütle melodi öğrenme hikâyesi. Geçenlerde bir araştırmacı Şinasi’nin kayıp mezarı bağlamında bir sav öne sürdü: Yokedilen büyük Ayas­paşa Mezarlığı’nda -ki Grand Champs des Morts diye anılıyor Batılıların yaptığı harita ve gra­vürlerde- tam Ayaspaşa Apart­manı’nın bulunduğu yere/nok­taya gömüldüğü bilgisi size ne ifade eder bilmem; benim içimi rahatlattı. Son yıllarda çok sık geçtiğim bir güzergah; sözkonu­su apartmana başka gözle baka­cağım bundan böyle.

    Şinasi’nin mezarı Yakın zamanda bir araştırmacı, yokedilen Ayaspaşa Mezarlığı’na gömülü Şinasi’nin (altta) mezarının, tam Ayaspaşa Apartmanı’nın bulunduğu noktaya denk geldiğini öne sürdü.

    Duygusal birisiniz.

    # Duygularımla aklımı tahtera­vallide dengede tutmaya çalışı­rım. Birinin öbürünü ağırlaştır­dığı olur. Şinasi’nin mezarının yerini bilmenin yarattığı rahat­lık, yerini bilememenin yarattığı küçük boşluğun kısmen dolma­sıyla ilişkili. Yoksa Şinasi benim “ne”yim oluyor?!

    Diğer haberler? Onlarla da mı küçük boşluklar dolduru­yorsunuz? Tersine, gerçekte ölçüsüz büyüklükte bir boş­luk mu sözkonusu?

    # Dilerseniz Hayat’ın -benim­kinin ve sizinkinin de doğal ola­rak- sonsuz bir kara delik içerdi­ğini kabul edebiliriz. Bütün me­raklarımız, arayışlarımız, yapıp etmelerimiz onun tarafından yutuluyor besbelli; çünkü öldü­ğümüz an bomboşuz, sıfırlanı­yor karakutumuz. Haberlerin arkasındaki insanlar, kazılarını yürütenler, akademik çalışmalar yapanlar, öğrenci yetiştirenler bilmiyor mu bu durumu? Sisi­fos’luk herkeste.

    İnsanı dibe çekiyorsunuz! Damarınıza basayım der­ken damarıma basıverdi­niz. İyisi mi konunun kültü­rel cephesine döneyim ben. Londra’nın “Magnificent Seven”ını bilirsiniz. Paris’in Montmartre, Père Lachai­se, Montparnasse’ını; İstan­bul’un Karacaahmet’ini ya da Zincirlikuyusu’nu düşü­nüyorum da, hemen hepsin­de görece yakın geçmişe ait mezarlar korunuyor daha çok; geriye sardıkça tarihsel makarayı, seyreliyor korun­muş olanlar. Gölyazı Nekro­polü diyorsunuz, hadi o denli uzağa gitmeyelim, Ahlat’a bakalım: Mezarlar boş değil mi özünde?!

    # Arabesk tonu seçerek “hayat boş” diyebiliriz! Zamanla ke­mikler toza dönüşüyor. Koru­nabilmiş, yerinde kalmış me­zartaşı sayısı nedir ki? İstan­bul’un ilk surlarının yapımında, 5. yüzyılda, eski mezartaşları da kullanılmış. Ayaspaşa Mezarlı­ğı’nın taşlarının Gümüşsuyu’n­daki ‘şeddadî’ apartmanların ve askerî hastanenin temellerinde durduğunu söyler Koçu. Bugü­nün dev mezarlıkları yarın yo­kedilecektir. “Kemiklik” görün­ce insan, olacakları daha iyi kes­tirebiliyor.

    Ölesiye Sanat’ta Paris Ke­mikliği’ni ziyaretiniz hak­kında bir denemeniz vardı.

    # Evet. Bu bağlamda gerçekçi olmayı gerektiren ipucu sayısı yüksek. Ben, Dante’nin mezarı­na gittim Ravenna’da. Buna kar­şılık, İkbal’in ve Nefî’nin mezar­ları yoktur; onlara Mevlânâ Mü­zesi’nin bahçesinde iki simgesel kitabe ayrılmıştır. Fark üzerinde düşünülmeli. İki büyükbabam da Karacaahmet’e gömülmüş; çocukları ‘yer’lerini bilmediği için kayıplar. Öte yandan Hü­seyin Hâki’nin Feneri Dergâ­hı’ndaki mezarını ziyaret ettim, benden sonra kim ziyaret ede­cek o taşı? Kimse ziyaret etme­yecekse, ne için korunsun?

    Bir ‘Hece Taşları Müzesi’ kurulması fikrine ne dersi­niz?

    # Bazı taşlar zaten müzelerde; Muradiye Külliyesi’ni düşünün. Aya İrini’deki lahdi, Cluny Or­taçağ Müzesi’ndeki taşları, ben­zerlerini düşünün. Gene de me­zar başka: Şeyh Galip’i, komşu­su Müteferrika’yı ziyaret edince daha iyi anlıyor insan: Ölüleri rahat bırakmayı öğrenemeyen kültürler kalıcı olmaz. Mısır’da ölüleri rahat bırakmıyorlar öte yandan; bunu kültür adına yap­malarını kabul edilmez buldu­ğumu söylemeliyim, ‘yer’lerin­den oynatılmalarına içerliyo­rum. Luksor’da “bulunan” ahşap lahitler mumyalarla birlikte he­men müzeye kaldırılıyor, ‘kültür ve turizm’in, dolayısıyla akçe değerinin birleştirilme nedeni herşeyi önceliyor.

    Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan ve kızı Saide Hatun’un Diyarbakır, Silvan’da bulunan mezarları.

    Define avcısı soygunculara bırakılmaları yanlış strateji olmaz mıydı?

    # Korunamadığında müzele­rin nasıl soyulduğunun en ti­pik örneğini Mısır’da görmüyor muyuz?! Yapmayın! Ülkenin en ciddi ekonomi kaynakları ara­sındaysa kadim Mısır’ın yapıları ve nekropolleri, onları koruma­yı bilecekler. Biz kendi ülkemize bakalım kaldı ki: Kaç mezarlığı­mız korunabiliyor? Ya taşların ne kadarı? Herhalde “ölümlü dünya” diye geçiştiriliyor konu!

    Cinlerin İstanbulu’nda, iki dostunuzla birlikte yaptığı­nız “mezarlık dersi”ni ak­tarmıştınız. Bu söyleşinin ilk ayağında sözünü ettiği­niz yazılarını okudum Samih Rifat’ın ve Ekrem Işın’ın; ay­rıca Edhem Eldem’in ince­lemesine de eğildim. “Ders” sözcüğünü siz kullanıyorsu­nuz, bir bakıma “mezarlık okuma kursu” demeye getiri­yorsunuz. Yeni bir dil öğren­meye mi benzetiyorsunuz taş okumalarını?

    # Bunu Bacqué-Grammont’a da sorsanız sanırım benzer yanıtı duyacaktınız, Aksel Tibet’e de. Bir dili, hem de grameriyle öğ­renmekten sözedebiliriz. Ama, Ahlat taşlarıyla 17. yüzyıl sonu Osmanlı mezartaşları arasında­ki geniş boşluğu doldurmak ol­dukça güç. Bacqué-Grammont -ki biz onu Bâki Efendi (!) diye de biliriz- tahta şahidelerin bir­kaç ücra köydekiler sayılmazsa yokolduklarını söylemekle kal­mıyor, yakında Osmanlı mezar­lıklarından da elde avuçta pek az örnek kalacağını ekliyor.

    Tahta şahideler de korun­malı mıydı sizce?

    # Hiç değilse numune çeşitlili­ğini görebilmeliydik. Rilke’nin tahta haçını ziyaret ederseniz bir gün, ne demeye çalıştığımı anlarsınız. Kaldı ki, Ahlat’ta, Si­irt’te mezartaşlarında taş usta­larının, İmâdeddin Bin Ali’nin, İshak el-Hadîm’in imzalarının bulunması açık göstergedir: Bi­rer sanat yapıtı olsun istenmiş­lerdir.

    Jean-Louis Bacqué- Grammont’un Merdivenköy Bektaşi Mezarlığı’nda çektiği mezar taşlarından…

    Taş işçilerinin mimari ya­pıların kuytu köşelerine isimleri kakmalarını hatırla­tıyor bu.

    # Hünerlerini sahiplenme gü­düsü. Kurallar çerçevesinde kalarak, başka deyişle gramere ayak uydurularak işleniyor me­zartaşı. Ekrem Işın ve Nedret İşli’nin “okuma dersleri” bize kimin için “mücevveze”, kimin için “örf” ya da “selimî” kul­lanıldığını öğretmekle kalmı­yor, mermer kaplı aile sofasının düzenine ya da iki servi motifi arasına Mühr-i Süleyman yer­leştirilmesine ilişkin verileri de sunuyor. Bazı taşların tepesi­ne kuşların yağmur suyu içmesi için küçük bir oyuk kondurul­ması tam da gelişkin kültürün kanıtı.

    Ölüme hayatın içinden bir köprü kurarcasına…

    # Bacqué-Grammont, Osmanlı­ların mezarlıkta şarkılı-müzik­li piknik yapma alışkanlığının zamanla yitip gitmiş olmasına haklı olarak hayıflanır. Yaban­cı seyyahlar, İstanbul’da ya da Bursa’da mezarlıkların günde­lik yaşamın bir uzantısı hâlin­de varoluşunu yüceltirler. Vâdi-i Hamüşân deyişini çok severim: Suskunlar Vadisi, Eski Ahit’teki Ölüler Vadisi imgesinden daha anlamlıdır; çünkü insan ölüle­riyle de birlikte yaşamayı bilen canlı türüdür.

    Mezarlar, kabristan ziya­retlerinde taze çiçeklerle donatılır. Arada bakımla­rı düzenlice yaptırılanlar­la, terkedildiği belli olanlar yanyanadır. Taşlarda Fatiha beklentisi dile getirilmiştir.

    # Çünkü ölülerle canlılar ara­sına sözler girer. Duaya duru­lur. Karşıdan, taşlar da ses verir. Edhem Eldem ve Nicolas Va­tin bu bağlamda derin bir bo­yut açıyorlar incelemelerinde. Ortodoks cephesinde dinlerin, suskunluğun payı büyük: Ölü­mün arkasından aşırı tepki ve­rilmesi hoş karşılanmıyor, Hü­ve’l-Bâkî’ye diklenilir mi hiç! 1750’den sonra, diyor Eldem, taşlar gene de “geveze”leşmeye başlamış; inleme seslerine öy­künen yazıtlar, vah ya da heyhat seslenişleri, bundan da öte hü­zün, keder, umutsuzluk ifadele­ri, hem de ölünün ağzından taşa yüklenmiş.

    Galata Mevlevihanesi’nin sakinleri


    İbrahim Müteferrika’nın Galata Mevlevihanesi’nin haziresinde bulunan mezarlığı… Komşuları arasında Şeyh Galip de var.

    Kabristanlarda yalnızca kuş sesleri, rüzgarın yap­raklarda yarattığı hışırtılar duyulur diye düşünürdüm, demek taşlar da ses veriyor­muş!

    # Kulak kesilene. Mezarlıklara kim nelere inanarak, kim hangi kültürel donanımla girerse kar­şılığını duyar, görür. Ölü/m ritü­ellerinin yerküredeki çeşitliliği dudak uçuklatıcı. İnsan, Hayat’ı kendi hayatıyla sınırlamaz, onu ileri ve geri yönlere doğru açma­ya çalışır.

    1970 yazında Nemrut’a bir he­likopterle götürülüşümün hi­kayesini yazmak istiyorum. O tepeyi yukarıdan gördüğümde, kral Antikios’un kalkışımı büyü­lemişti beni. 1 ay geçmedi, Ah­lat’taydım; aralarında dolaştı­ğım taşların yarattığı duygunun benzerini Louvre’a ilk gidişim­de, Kadim Yunan bölümünde­ki yontu salonlarında yaşadım. Samih Rifat, İlyada’nın sonun­daki cenaze töreninden hare­ketle olağanüstü bir “epitafio” yazmıştı. Erken ölümü sonrası metne döndüğümde, orada bir gelecek öngörüsünün de barın­dığına vardım. Bu beni kendi yazdıklarım üzerinden ürpertti.

    Ölüm, Samih’in dediği gibi, çok yakın birini yitirdiğimiz­de “korkunç” kısalıkta bir tören. Onu bir çukura bırakarak dö­nüyoruz hayatımıza; kendimi­zi oradan başlayarak ölümümü­ze hazırlamaya koyulduğumuzu sanıyorum.

    Ama aynı Samih Rifat baş­ka bir yazısında, yetkin fo­toğrafını çektiği Bursa’nın ‘ufak tefek’ mezartaşlarının estetikleri açısından “şölen” oluşturduğunu yazmış. Sizde de benzeri bir yaklaşım yok mu?

    # Olmaz mı?! Ölümü esteti­ze etmek onun “skandal/varlı­ğı”yla bir ölçüde başetmek için büyük olasılıkla. Doğallaştırma çabası giriyor işin içine: Hay­vanlardan uzaklaşmamak en iyisi belki de. İngilizler bir dö­nemde ölüleriyle fotoğraf çek­tirmişlerdir. Taşı için vasiyet bırakanlardan bazıları üslûp­ları ve seçimleriyle güldürür ziyaretçileri. İşte vefat duyu­rusunu “zalim avrat elinden” yapan Hacı Mehmed Ağa’nın Otakçılar Mezarlığı’ndaki taşı. Atlas Obscura sitesinde ölüm kültürü ekseninde biraraya ge­tirilmiş yüzlerce bahis bulu­nuyor.

    Bugünün gömü âdetleri, yerleri nasıl bir kültür düze­yini simgeliyor sizin gözü­nüzde?

    # İstisnaları ayırırsak, herşeyi ile baştansavma ölünüyor artık.

  • Sinemada en ‘Baba’ filmin yapım-çekim macerası…

    Mario Puzo’nun kitabından uyarlanan, tüm zamanların en sevilen filmi “Baba”nın (1972) yapım hikayesini anlatan “The Offer” dizisi dünya çapında etki ve tartışma yarattı. Eleştirmenlerin nefret ettiği ama seyircilerin bayıldığı dizi, kült filmin de yapımcısı Al Ruddy tarafından 50 sene sonra yapıldı.

    Çocukken evimizin kü­tüphanesinde ciltli-es­ki ciltli tüm kitaplar gibi naylon kapak koru­yuculu, yosun yeşili hafif sol­muş kapak resmi Hieronymus Bosch’un “Dünya Zevkleri Bahçesi” resminden bir detay içeren bir kitap vardı. Cilt sır­tında yeşille Puzo ve siyahla tırnak içinde “Baba” ya­zardı. Annemin kütüp­hanesindeki kitapla­rı tek tek hatmet­meye başlamıştım ama, bu kitap sırf ismi yüzünden hiç ilgimi çekmiyor, hatta beni itiyordu. Babam ben çok küçük­ken ölmüştü, ama baba­ları olan arkadaşlarımın hayatlarında da bu şahısların çok önemli olmadığını düşü­nüyordum. Belki sadece be­nim çevremdeki dağınık aile biçimlerinde böyleydi bu; bir yerlerde iyi babalar da vardı. Neyse, bu kitabı atladım, hiç okumadım.

    Sinemayla ilgilenmeye başladığımda tekrar karşılaş­tık “Baba”yla; elbette bu defa film hâliyle. Önce kitabın adı­nın Türkçeye eksik çevrildi­ğini veya bizde yanlış anla­şıldığını düşündüm. “Godfat­her” baba değil “vaftiz babası” demekti. Filmi ilk izlediğim­de sadece Marlon Brando’nun oyunculuğunu ve özellikle kısık ses tonunu beğendiği­mi; filmi son derece yavaş, ka­ranlık ve uzun bulduğumu; bu sıkıcı, şiddetten nemalanan erkek dünyasını anlatan, ka­dınların figüranlığın ötesine geçemediği filmin tam da bu yüzden 1960’lar “çılgınlığı”­sonrası heteroseksist, erkek egemen tutucu dünyanın de­ğerlerini savunduğunu; bu ne­denlerle çok iş yaptığını ve tu­tulduğunu; hatta biraz nefret ettiğimi hatırlıyorum.

    Yıllar sonra “Baba” filmi­nin bir fikir olarak doğuşun­dan beyazperdede prömiyeri­ne kadar tüm süreci yapımcısı Al Ruddy’nin perspektifinden anlatan, yine Al Ruddy’nin ya­pımcılığında 2022 tarihli “The Offer” dizisini 1.5 günde, ne­redeyse arasız ve soluksuz iz­ledim. Yazı yetiştirme telaşın­dan değil, dizinin harikulade­liğinden…

    Beinconnect’te gösterilen dizi, yayımlanır yayımlanmaz en çok satanlar listesine girip o güne dek tanınmayan, zor geçinen bir yazar olan Mario Puzo’yu meşhur etmiş The Godfather/Baba kitabıyla açılıyor. Yine bir bilgisayar firma­sında çalışırken Hollywood’un cazibesine kapılıp yapımcı olmaya karar veren Al Rudd­y’nin, bu kitabı sinemaya uyar­lama çılgın fikrini Paramount’a kabul ettirmesiyle devam edi­yor ve filmin bütün bir yapım sürecini anlatıyor.

    Bu 10 bölümlük mini dizi, konu ettiği film kadar, hatta on­dan daha da ilginç, sürükleyici ve izlenesi. Sebeplerine gelece­ğim ama önce biraz “Godfather” filmi bilgisi tazeleyelim:

    Bir Hollywood klasiği çekmek 10 bölümlük mini dizide, “The Godfather”ın yapımcısı Al Ruddy’i canlandıran Miles Teller; Bettye McCartt rolünde Juno Temple ve Francis Ford Coppola rolünde Dan Fogler var.

    Gangster filmi türünü yeni­den tanımlamış bir yapıt bu. O dönem düşüşteki bir aktör olan Marlon Brando’nun kariyerini canlandıran, yeni ortaya çıkan tiyatro oyuncusu Al Pacino’yu şahlandıran film, New York’lu Sicilya kökenli mafya ailesi Cor­leone’lerin hikayesini anlatıyor­du. “Baba” Vito Corleone’nin 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonra­sından 1955’e kadar uzanan 10 yıllık döneminden sonra, özellik­le en küçük erkek çocuk Michael Corleone’nin bu taraklarda hiç bezi olmayan naif bir kişilikten acımasız bir mafya liderine dö­nüşmesini izliyorduk.

    “Baba” 1972 Mart’ında viz­yona girdikten sonra çok uzun bir süre tüm zamanların en iyi gişe yapan filmi rekorunu elinde tuttu. 1973 Akademi Ödülleri’n­de 11 dalda aday oldu ve bunlar­dan üçünü (en iyi film/yapımcı Al Ruddy, en iyi erkek oyuncu/ Marlon Brando, en iyi uyarlama senaryo/Mario Puzo ve Francis Ford Coppola) kazandı.

    Amerikan Film Enstitüsü ta­rafından “Yurttaş Kane”den son­ra tüm zamanların en etkili ikin­ci filmi ilan edildi. Kısaca “Baba”, tüm zamanların en büyük Holl­ywood efsanelerinden biri…

    Bu kadar önemli bir filmin yapım macerasıyla ilgili bir dizi­nin ilgi çekeceği şüphe götür­mezdi; hele ki başından sonu­na olaylar ve engellerle dolu bir süreç olduğu düşünüldüğünde. Tarihî filmin ve aktüel dizi “The Offer”ın yapımcısı Al Ruddy’nin dehası işte burada devreye gi­riyor. Filmin bu olağanüstü ya­pım hikayesini anlatarak, bizi bu “sır”a ortak ediyor.

    “Baba”nın yapım hikayesi­ni özel kılan çok unsur var: Maf­ya öyküsü anlattığı için gerçek mafyanın işe dahil olması, filmi engellemeye çalışması; yönet­men, stüdyo şefleri, CEO’lar arasında bitmek bilmeyen ego savaşları; casting konusunda yönetmen Coppola’yı kimse­nin dinlemek istememesi; bütçe sıkıntıları; yapımcı Ruddy’nin bütün yeteneğine ve kararlılığı­na rağmen işte çok yeni olması; Frank Sinatra’nın karakterler­den birinin kendisinden ilham alınarak yazıldığı iddiası üzerine işe sekte vurma çabaları; stüd­yonun bütçe çok aşıldığı için işi kaç kez durdurmaya çalışması; yine gerçek mafyanın derin iliş­kileri sonucu New York’ta çe­kim izinlerine engel konulması; Paramount’un başındaki Robert Evans’ın, eşi Ali MacGraw’un onu Steve McQueen’le aldat­ması sonucu aklını yitirip alkol ve uyuşturucu batağına gömül­mesi ve ekibi yalnız bırakması; yönetmenle ışık tasarımcısının anlaşmazlığı; yönetmenle ya­pım tasarımcısının anlaşmazlığı; mütevelli heyetiyle yapımcıların anlaşmazlığı…

    Justin Chambers ise Marlon Brando’yu canlandırıyor.

    Sorunları aşırı yetenekli, ze­ki ve ondan tecrübeli asistanı Bettye’nin (Juno Temple) müt­hiş desteği, yaratıcı zekası ve ce­saretinin de yardımıyla bir bir çözen Al Ruddy (Miles Teller), sanki engel atlamalı bir maraton koşuyor. Ne bir mafya patronuy­la dostluk kurması eksik kalıyor ne tüm ego savaşlarının ortasın­da kendini ateşe atması ne para bulmak, bütçeyi kabul ettirmek için risk alıp, kariyerini ortaya koyarak binbir takla atması…

    Bütün bir süreçte, oriji­nal karakterlere aşırı benzeyen müthiş yetenekli kast (özellikle Robert Evans/Matthew Goode, Bettye/Juno Temple, Al Paci­no/Anthony Ippolito ve Justin Chambers/Marlon Brando); fil­min orijinal setlerinin bazıla­rını birebir taklit eden müthiş tasarım; kusursuz diyalog ve senaryo; müthiş bir görsellik; 70’ler Hollywood ve New York şaşaası; ama her şeyden ötesi ve önemlisi kusursuz bir akış… “The Offer”ın her bir anı bir sonraki anını istetiyor, bekle­tiyor, merak ettiriyor. Şahane, unutulmaz sahneler var: Örne­ğin Puzo’yla Coppola’nın onlar için tutulmuş, asla temizletme­dikleri için artık kokan villada koca göbeklerini örtemeyen at­letleriyle şarap içip, paso tıkına­rak senaryo yazmaları… Set baş­lamadan önce verilen yemekte herkesin birden karakterlerine bürünmesi ve filmde olmayan ama olsa akıllardan hiç çıkma­yacak bir Corleone ailesi yemek sofrası yaşatması… Filmdeki meşhur silahın bulunduğu mi­nicik tuvalette çekirdek kad­ronun arasında geçen ve dışarı bilgi sızdıran köstebeğin tesbit edildiği o müthiş sahne… Stüd­yo şeflerinin, “karides” dedik­leri Al Pacino’nun nasıl iyi bir oyuncu olduğunu en sonunda anladıkları sahne…

    At kafası sahnesi ve perde arkası “The Godfather”da Hollywood yapımcısının yatağındaki at başı, filmin en unutulmaz sahnelerinden biridir. Bu sahnede kullanılan gerçek at kafasının nasıl bulunduğunu “The Offer”dan öğreniyoruz.

    Bütün bu “The Offer” sa­ga’sındaki en ilginç duruma ge­lelim şimdi: Seyircinin bayıldığı diziden eleştirmenler nefret et­miş… “Baba’yla ilgili wikipedia sayfasının dizi hâli”, “Al Rudd­y’nin kendini yüceltme mas­türbasyonu” vs. gibi diziyi aşırı hafife alan, hatta aşağılayan yo­rumlar kol geziyor uluslararası eleştirilerde. Halbuki sinemada “auteur” (yazar) kavramını des­tekleyen, bunun hep arkasında duran eleştirmenler; özellik­le Hollywood gibi bir merkezde dönen binlerce işin, yapımsız ve iyi bir yapımcısız hiçbir zaman hayata geçirilemeyeceğini zaten biliyorlar. Bu durumu müthiş akıcı ve heyecan uyandırıcı bir biçimde anlatan bir diziye sade­ce şapka çıkarmalılardı. Sanki sinemanın, en azından bu tarz stüdyo sinemasının nasıl yürü­düğünü hiç anlamamışlar; sanki dünyada çekilen her film “ba­ğımsız” ve yapımcıların hiçbir anlamı yok.

    “The Offer” büyük bir eseri bir filme, bir fikri eyleme dönüş­türmenin neler içerdiğini; bunda ne gibi fedakarlıklar ve riskler olduğunu müthiş bir kurguyla veren “aşırı izlenesi” bir dizi.

    Filmde olmayan kadınları dizide de aramayalım; yıl 2022 ama 1970’ler Hollywood’unda olduğumuzu unutmayalım; ora­da yaklaşık 12 adama bir Bettye düşüyordu. Durum hâlâ biraz böyle ne yazık ki. Dolayısıy­la diziyi, filmin “kadın düşmanı yaklaşımı” için suçlamak yan­lış olur; en azından bir “havalı” gerçek kadın karaktere hakkını vermiş.

    Eleştirmenler ne derse de­sin, son sözü her zaman seyir­ci söyler ve seyirci “The Offer”a bayıldı.

    Hollywood’da büyük film na­sıl çekilir yapım hikayesi. Süper.

    Dizi, “The Godfather’ın hayata geçirilmesinde önemli bir yere sahip olan Oscar ödüllü yapımcı Al Ruddy’nin prodüksiyon sürecindeki anılarından ve notlarından esinlenerek çekildi.
  • Devlet-erkek-siyaset elele Fatma Nudiye Hanım ellere

    İlk millî alfabeyi bir kadın yazdı: Fatma Nudiye Yalçı. Hem varlığı hem de yazdığı diğer kitaplar kaybolmuş-unutturulmuş öncü bir aydın. Sosyalist kimliği ve tercüme ettiği kitaplar yüzünden 12 sene hapis yattı; politik yaşamı sırasında ise erkek yoldaşları tarafından sindirilmeye, silinmeye çalışıldı; Bulgaristan’da yokluk içinde vefat etti.

    Daha 20’li yaşlarının ba­şında Çabuk Öğreten Elifba isimli eski harfli Türkçe ve Millî Alfabe isimli Türkçe iki alfabe yazan; Türk­çe alfabeyi okurlara tanıtan ilk kadın olan Fatma Nudiye Yalçı (1904-1969), cumhuriyetin ilk yıllarının mahir, ilerici kadın yazarları arasındaydı. Ancak bu üretkenliğine rağmen sos­yalist kimliği yüzünden “Do­nanma Davası”nda yargılandı; uzun yıllar hapis yattı; sonra­sında ise ismi neredeyse kül­tür tarihimizden silindi; kitap­ları kayboldu.

    Nâzım Hikmet’in Mem­leketimden İnsan Manzara­ları’nda “mahkûm Melahat” karakteriyle ölümsüzleştirdi­ği kadın oydu. Fatma Nudiye Yalçı, Nâzım Hikmet’in Erkin gemisinden oda komşusuydu. Erkin gemisinin sintinesinin dibinde, diz kapaklarına kadar ulaşan pisliğin içinde 1938’te aynı gemide mahpusluk et­mişlerdi. Kimi zaman Emi­ne Alev’di “mahkûm Melahat” olarak bahsedilen, kimi zaman ise Fatma Nudiye Yalçı: “Kori­dor. / Mahkûm Süleyman çıktı koridora / mahkûm Melahat’le beraber. / Esmerdi Melahat / Boynu uzundu / ve bir kuş boynu gibi nazlıydı / dudakla­rı kırmızı ve boyasız. / Fakat ayakları çok büyüktü / ve el­leri erkek ellerine benziyor.” (…) “Kelepçesiz Melahat / ince kansız bileklerinin hürriyetiy­le mağrur / ve ellerini kullana­bilmek imkânıyla keyifli / el­ma yemektedir.”

    Fatma Nudiye Yalçı’nın yazdığı Çabuk Öğreten Elifba gibi Millî Alfabe kitabı da bu­gün bulunmaz, bilinmez, ka­yıp kitaplar arasında… Millî Alfabe’nin tek nüshası Millî Kütüphane’de gözükmekte; açık kaynaklarda ise neredey­se izine hiç rastlanmamak­tadır. İki alfabe kitabından sonra 1932’de Beyoğlu 1931 isimli beş perdelik bir piyesi, Hikmet Kıvılcımlı ile 1935’te kurdukları Marksizm Bibliyo­teği’nden çıkan Karl Marks’ın Enternasyonal’i Açış Hitabe­si ve Engels’in Marksizm’in Prensipleri çevirileri; Sosyete ve Teknik isimli telif eseri ya­yımlanmıştı.

    Fatma Nudiye Yalçı’dan Hiko’ya (Hikmet
    Kıvılcımlı’ya) gönderilmiş bir fotoğraf.

    Kayıp kitaplar serisine al­fabe kitaplarıyla birlikte bu eserler de eşlik etti. Fatma Nudiye Yalçı’nın 1930 sonrası net biçimde şekillenen sosya­list kimliği ve uzun hapishane süreci, kitaplarının üzerinde­ki bu görünmezliğin ve bulun­mazlığın bir nedeni olabilir mi? Yine açık kaynaklarda ki­taplarının toplatıldığına dair bir malumat olmasa da oto­sansür gereği bizzat okuyu­cuları bu kitapları gizlemek, yoketmek zorunda kalmış ola­bilirler mi?

    Fatma Nudiye Yalçı’yı yeniden hatırlamamızı sağla­yan, onun “inkılaba adanmış” yaşam mücadelesini ve unut­turulmuş eserlerini yeniden günyüzüne çıkaranların ba­şında, yazar Mehmet Aslan geliyor. Aslan, Fatma Nudiye Hanım hakkında kitaplarda ve internette yayımlanan yazıları biraraya getirerek 2005 Ekim ayında tamamlanan bir dos­ya yayımladı. Yaklaşık 40 yıl­dır unutulmuşluğa terkedilen Fatma Nudiye Hanım’a duyu­lan ilgi böylece biraz arttı; 23 Temmuz 2006 tarihinde onun için ilk defa bir anma toplantı­sı düzenlendi.

    Mehmet Aslan’ın Fatma Nudiye’nin akrabaları ve dö­nemin siyasi figürleriyle yap­tığı çalışmalar, önemli ve bi­linmedik noktaların da ortaya çıkmasını sağladı. Onun muh­temelen Nizamettin Nazif’le evlenmesinden sonra kullan­maya başladığı “Nudiye Niza­mettin” imzası ile yazdığı çok ilginç bir kitabın daktilo met­nine de ulaşıldı: Beyoğlu 1931. Adından da anlaşılacağı gibi, bu piyesin 1931’de Darülbeda­yi’de sahneye konması plan­lanmış, ancak bu gerçekleşme­mişti. Fatma Nudiye Hanım’ın yaşamını konu alan Yaftalı Tabut piyesi ise yıllar sonra Bilgesu Erenus tarafından ka­leme alınacak ve 2021’de İBB Şehir Tiyatroları’nda sahne­ye konarak izleyiciyle buluşa­caktı.

    Yine Ahmet Kale’nin 2012’de yazdığı Fatma Nudi­ye Yalçı Hayatı ve Eserleri ki­tabı, onun toplum tarafından bilinmesini sağlayan ilk kitap çalışması oldu. Canan Özcan da 2017’de yayımlanan Türki­ye Solundan Kadın Portreleri kitabı için “Fatma Nudiye Yal­çı: İnkılâba Bütün Bir Ömrü­nü Veren Kadın” makalesini yazdı, Fatma Nudiye Hanım’ın hayat hikayesi hakkında kimi bilgileri düzelterek yeni gün­cellemeler yaptı.

    Fatma Nudiye Yalçı, Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte.

    Fatma Nudiye Hanım 1904’te İstanbul-Kasımpa­şa’da doğmuştu. Ailesi 1934’te çıkarılan Soyadı Kanunu ile Yalçı soyadını almıştı. Soyadı Kanunu kabul edilene kadar yazılarında Nudiye Hüseyin imzasını kullanmıştı. İstan­bul Üniversitesi’nde felsefe bölümünü bitirdikten sonra o dönemin aydın çevrelerinin toplandığı Resimli Ay dergi­sine gidip gelmeye başlamış ve bu sırada tanıştığı yazar Nizamettin Nazif ile 14 Mart 1932 tarihinde evlenmişti. An­cak bu evlilik uzun sürmemiş, 1933’te ayrılıkla sonuçlan­mıştı. Fatma Nudiye ile ilgili ilk yakışıksız sözlerin de bu dönemde edilmeye başlandı­ğını görüyoruz. Abidin Dino, Nazif’in etrafında çok sayıda kadın olduğu için onlara faz­la bir önem atfetmediğini, bu anlamda Fatma Nudiye’ye de yazık olduğunu, neyse ki bir süre sonra onun da bu durumu önemsemediğini ifade etmişti.

    Fatma Nudiye, Hikmet Kı­vılcımlı ile birlikte 13 Haziran 1938 günü Donanma Komu­tanlığı Askerî Mahkemesi’nin kararıyla tutuklanmış; Nâzım Hikmet 20 seneye, Doktor Hikmet Kıvılcımlı 15 seneye, Kemal Tahir 15 seneye, Kerim Korcan 12 seneye mahkum edilirken, Fatma Nudiye Yalçı da 10 sene ceza almıştı. Fat­ma Nudiye Hanım, 10 senelik ağır müebbet hapis cezasının tamamını yatacaktı. Ancak hapishane yıllarından sonra da devam ettiği siyasi yaşamı­na rağmen, ismi Nâzım Hik­met, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı adlarının yanında silikleştirilmeye çalışıldı. Kı­vılcımlı, Günlük Anılar isimli yazılarında Yalçı’dan bahse­derken isim vermeyerek “bana yakın olan kadın”, “…yalnız ya­yın işlerinde yardımı dokunan Fatma Yalçı adlı kadına karşı da haksız imalarla karşılaş­tım” ifadelerini kullanmıştı.

    Oysa Yalçı, 1954’te kurulan Vatan Partisi’nde de Kıvılcım­lı ile birlikte oldukça aktif bir şekilde çalışıyordu ve hatta Haysiyet Divanı Başkanı’ydı. 1957 erken seçimlerine giden süreçte Fatih’te bir mitingde saldırıya uğramış; konuşması­nı yaptığı sırada boğazına kı­rık bir kiremit parçası gelmiş ve yaralanmıştı. Kıvılcımlı, 1957 Kasım ayı sonunda tu­tuklanırken partinin başına Fatma Nudiye Yalçı’nın geçi­rilmesini istemiş; fakat Ke­rim Korcan buna karşı çıkmış; karşı çıkmakla da kalmayarak Yalçı’nın partiden ihraç edil­mesini sağlamıştı.

    Yalçı, Sosyete ve Teknik ki­tabının başında “Boş saatle­rini değil, inkılâba bütün bir ömrünü veren Hikmet Kıvıl­cımlı yoldaşa armağanımdır” şeklinde bir ithaf yazmıştı. Ancak bu ithafa ve diğer bir­çok kanıta rağmen, bu kitabın aslında Yalçı’ya değil de Kı­vılcımlı’ya ait olduğuna dair bir dizi tartışma da yapılmış­tı. Yalçı’nın eserlerini başka­larına mâletmek, herhalde bu eserleri o dönemde bir kadı­nın yazmış olabileceğine ina­namamakla açıklanabilir ki bu durum o dönem için bile oldukça geri sayılabilecek bir bakışaçısıydı.

    Fatma Nudiye, Sinop Ceza­evi’nde 10 yıl süren bir hapis­lik döneminden sonra hem dü­şünceleriyle hem eylemleriyle yine siyasetin içinde olmaktan çekinmedi. 1965’te özgürlü­ğüne kavuştuğunda ciddi bir guatr rahatsızlığı vardı. FatmaNudiye’nin 1967-69 arası bir dönemde Leipzig’e geldiği­ni ve bir süre Bizim Radyo’da çalıştığını ifade eden TKP’nin Leipzig’deki kadrolarından Gün Benderli; kendisinin daha sonra Zeki Baştımar ve İsma­il Bilen tarafından Bulgaris­tan’a gönderildiğini belirtiyor. Benderli’ye göre Yalçı’nın geli­şi başından beri Baştımar’ı ve Bilen’i rahatsız etmişti. Daha sonra Bulgaristan’a gönderilen Fatma Nudiye Hanım’ın çevir­menlik yaptığını; yeğeni Bek­lan Algan’a, Varna’da kaldığı misafirhanede sabuna basa­rak kayıp düştüğü ve öldüğü­nün söylendiği bildiklerimiz arasında. Fatma Nudiye Yalçı yardımcı ya da hayat arkadaşı sıfatıyla değil, kendi varlığı ve ortaya koyduğu ürünlerle tarih sahnesinde yerini alıyor.

    ÇABUK ÖĞRETEN ELİFBA – 1927

    Kayıp kitabın tek örneği Princeton Üniversitesi’nde

    Tek nüshası Princeton Üniversitesi’nde bulunan
    Çabuk Öğreten Elifba kitabının kapağı.

    Yalçı’nın İstanbul Üniversitesi’nde felsefe bölümünü bitirdiği biliniyor. Fatma Nudiye Hanım henüz 23 yaşındayken eski har­fli Türkçe Çabuk Öğreten Elifba kitabını yazıyor. 1927 tarihli bu kitap 64 sayfa olarak Türk Neşriyat Yurdu Maarif ve Şark Kitaphaneleri tarafından basılıyor. Kitabın sağ üst köşesinde “Nudiye Hüseyin” ismi yer almaktadır. Kitabın kapağında iki genç kız kitap okurken görülür. Okudukları kitabın bir yüzünde “Çabuk Öğreten Elifba” diğer yüzünde de “Muallim Nudiye Hüseyin” yazmaktadır. Kitapta eski yazıyla ilk kez okuma öğrenenlere alfabe öğretilmektedir.

    Fatma Nudiye Hanım’ın bu kitabı eski harfli Türkçe eserlerin toplandığı Özege Katalogu’nda yer almamaktadır. Bu da pek şaşırtıcı değildir, zira bu eser Türkiye’deki hiçbir kütüphanede bulunmamak­ta, sadece Amerika Birleşik Dev­letleri’nde Princeton Üniversitesi Kütüphanesi’nde bir nüsha olarak görülmektedir.

    MİLLİ ALFABE

    Harf Devrimi seferberliğive ilk modern alfabe kitabı

    Millî Alfabe kitabının
    kapağı ve içinden
    sayfalar.

    1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun”un kabul edilmesi ve 3 Kasım 1928’de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesinin ardından Türkiye’nin Harf Devrimi süreci başlar. Kanunun yürürlüğe girme­siyle beraber halkın bütün kes­imlerine yeni alfabeyi öğretmek için adeta seferberlik ilan edilir. Bu seferberliğin öncülüğünü de alfabe kitapları yapmaktadır. 1927’de eski harfli Türkçe alfabeyi yazan genç Fatma Nudiye Yalçı, bu kez ilk Türkçe Millî Alfabe’yi yazma görevini üstlenecektir. 25 yaşında Millî Alfabe kitabıyla Türkçe alfabe kitabını yazan ilk kadın da olacaktır.

    48 sayfalık kitap, Resimli Ay Matbaası tarafından basılır. Re­simli Ay, Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel’in kurucusu olduğu, Nâzım Hikmet, Nizameddin Nazif, Hik­met Kıvılcımlı gibi döneminin sol, ilerici yazarlarının toplandığı bir aydınlar cephesi konumundadır. Daha sonra bu cephenin önemli fertlerinden biri olacak Fatma Nudiye Hanım’ın kitabının Resimli Ay’dan çıkması da tesadüf olmasa gerek. Belki de Resimli Ay çevre­siyle tanışmasını ve kaynaşmasını sağlayan da ilk Millî Alfabe’dir.

    Millet Mektepleri için okuma kitabı olarak Maarif Vekaleti heyetinin kararıyla okullara önerilen Millî Alfabe’nin modern kadınların ve beylerin bulunduğu kapak resmi de ünlü çizer Münif Fehim imzalıdır. Kitabın içinde alfabe ve harfler tek tek tanıtıl­mış; basit okuma metinlerine de yer verilmiştir. 1929’un hemen başında çıkmış olacak ki, Milliyet gazetesinin 4 Ocak 1929 tarihli, Cumhuriyet’in ise 11 Ocak 1929 tarihli ilan sayfalarında kitabın reklamına yer verilmiştir.

    KIZILBAŞ GÜNLERİM KİTABINDAN

    Abidin Dino’da Fatma Nudiye Yalçı

    Abidin Dino, Kızılbaş Günlerim’de Fatma Nudiye Yalçı’yla olan bir anısını nakleder. Nudiye Hanım iki jandarma arasında bir mapushaneden başka bir mapushaneye yol almaktadır…

    “Boz Mehmet’le yan yana Sansaryan Han’dan çıkıp, Yeni Cami’nin kuşlarını ürkütüp (elbette yaya ve kelepçeli olarak, ikişer jandarma eşliğinde), hınca hınç Kadıköy vapuruna nasıl bindiğimizi, Haydarpaşa Garı’na nasıl indiğimizi, hele ondan sonraki yolculuğu anlatacak değilim. Derken, iki jandarma arasında Nudiye Hüseyin’e rastlamayalım mı? Ne garip şey, üzülmedense seviniyor insan tutuklu bir tanıdığa rastlayınca! Tren başında anlaşıldı ki, Nudiye ile beraber yolculuk edeceğiz. O yüzden sevinçli o da! (İnsanoğlu nelere sevinmiyor ki!)

    (…)

    Nudiye Hüseyin’i, tâ 1930’la­rın başından beri tanırdım. Babıâli’de eli kalem tutan, güzel, kalender bir kadındı. Bir ara, bir yandan Nudiye, bir yandan sıkılgan, süslü, minnacık Suat Derviş, Nizamettin Nazif’e âşık olmuşlardı. “Deli Nizam” bir fırtına, Karadavud’un yazarı, Arif Oruç’un Yarın gazetesini (rekor kırarak) 50.000 sattırma­yı başarmış ünlü bir gazeteci. Önceleri, 1920’lerde, Nâzım’ın, Moskova arkadaşlarından, sonra yolları ayrılmış. Nizam yakışıklı, bağırtkan, kadınlara pabuç bırak­maz, dediği dedik, kestiği kestik bir kara belâ; “kadın kısmından” başı ağrıyınca, kahkahalar atarak hepsini kovar, merdivenlere ka­dar kovalar, nasıl olsa sürüsüne berekettir ona göre: “Kuyruğa girsinler!” Nudiye’ye biraz yazık olmuştu ama, bir süre sonra boş vermişti bu işe. Trende olan bi­tenleri, konuşulanları ve nihayet Çerikli adında yitik bir istasyon­da, iki jandarma ile nasıl indiğimi­zi anlatacak değilim ama, vagon penceresinden Boz Mehmet’le Nudiye’nin el sallamasını anlat­mamak olmaz, çünkü biraz zor bir el sallayıştı bu.

    Fatma Nudiye Yalçı üzerine araştırmalar yapan Mehmet Aslan, “Fatma Nudiye Hanım’ın Peşinde” makalesinde Nudiye Hüseyin’in hangi cezaevine gittiği sorusunun peşine düşer ve yanıtını şöyle verir: “Anlaşıldı, Abidin Dino Mecitözü’ne, Boz Mehmet de Mucur’a gidiyor. Peki, Nudiye Hanım nereye gidiyor? Tahmin etmek zor değil. Türkiye Demiryolları Haritası’n­da Çerikli istasyonundan sonra Yerköy’e geliniyor. Yerköy’den ayrılan karayolu da önce Kır­şehir’e, sonra Mucur’a devam ediyor. Demek ki, Fatma Nudiye Hanım 1942 yılı sonlarında mahpusluğunu Dr. Hikmet Kıvıl­cımlı’nın bulunduğu Kırşehir’e nakletmiştir. Bu, şimdiye kadar bu kesinlikte kanıtlanamayan bir bilgi idi”.

  • Çanakkale Muharebeleri ve denizdeki cephe gerisi

    Limni Adası 1915’teki Çanakkale Muharebeleri sırasında İtilaf Devletleri’nin karadaki ana ikmal ve harekat üssü oldu. Gerek uçaklar için hava alanları gerekse gemiler ve askerler için barınma yapıları oluşturulan adada, bugün içinde Türk-Müslüman askerlerin de yattığı mezarlıklar var. Bunlardan kimileri Britanya Ordusu’nda savaşan Müslüman askerler, kimileri ise esir alındıktan sonra adaya getirilip burada şehit olan Türk askerleri.

    Türk sahillerine yakın bir ada Limni (Lemnos). Bir o kadar da uzak. Ça­nakkale’den kuş uçuşu 70 mil mesafede. Ancak Türkiye’den doğrudan ulaşım sözkonu­su değil. Bir dönem Çanakka­le-Limni arasında feribot se­ferleri konmuş. Ancak kârlı bir hat olmadığı kısa sürede an­laşılınca, seferlere son veril­miş. Türk ve yabancı turistle­rin buraya diğer Yunan adaları kadar rağbet göstermemesin­de ulaşım zorluğunun payı olsa gerek.

    Ayvalık’tan Midilli’ye ge­çip oradan yine feribotla Lim­ni’ye varılabilir. Midilli-Limni arası feribotla 4 saat 20 daki­ka sürüyor. Havayolu bir diğer seçenek. Ancak Limni’ye uç­mak için önce Atina’ya gitme­niz gerekiyor. Limni’de bölge­sel uçuşlara uygun bir havaa­lanı var. Aynı zamanda askerî amaçlar için kullanılıyor. Yu­nanistan’ın bu havaalanını NA­TO tatbikatlarına dahil etme çabaları Türkiye’nin itirazına takılıyor. Limni, Çanakkale Bo­ğazı önündeki diğer adalar gibi Lozan Antlaşması’na ek Bo­ğazlar Sözleşmesi ile silahsız­landırılmış statüdeki bir ada. Bu bakımdan Ankara, adanın ve adadaki havaalanının as­63

    kerî amaçlar için kullanılma­sını uluslararası hukuka aykırı buluyor. Aynı silahsızlandır­ma hükmü, Limni’nin yanısı­ra Taşoz, Semadirek, Gökçeada (Imros) ve Bozcaada (Tenedos) gibi diğer Kuzey Ege (Boğazö­nü) Adaları için de geçerli.

    Uzun süre Osmanlı haki­miyetinde kalan Limni adası, Balkan Savaşları sırasında Yu­nanistan tarafından kısa süre­de işgal edildi. Yunan bahri­yesi, yeni kruvazörleri Averoff sayesinde elde ettiği üstünlüğü iyi kullanarak Ege’deki adaları teker teker ele geçirdi. Limni, Ege’de Yunanistan tarafından işgal edilen ilk adadır. Burada­ki Osmanlı askerî varlığı jan­darma ve redif askerleriyle sı­nırlıydı. Bu nedenle 22 Ekim 1912’de karaya çıkan Yunan as­kerî birlikleri fazla bir direnişle karşılaşmadan adanın tama­mına hâkim olabildi. 23 Ekim 1912 tarihinde Limni, Yunan bahriyesinin bir üssü oldu.

    İki yıl sonra patlak vere­cek 1. Dünya Savaşı nedeniy­le, Balkan Savaşları’ndan kalan hesapların kapatılması o dö­nemde mümkün olmadı. Do­layısıyla 1912’de el değiştiren toprakların durumu bir antlaş­ma ile kesinlik kazanmadı. 29 Ekim 1914’de Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na girdiğinde, bu ada hukuken hâlâ Osmanlı toprağıydı; ancak fiilen Yuna­nistan’ın işgalindeydi. Bu muğ­laklık, devrin Yunan Başbakanı Venizelos’ın İtilaf Devletleri ile yakın ilişki kurmakta oldukça işine yarayacaktı.

    Limni adasındaki CWGC mezarlığı (üstte) ve adanın batı yakasında, esir düşen Türk askerlerinden şehit olanların toplu olarak gömüldüğü alan.

    Venizelos, Yunanistan’ı bir an önce İtilaf Devletleri safın­da savaşa sokmayı arzuluyor­du; ancak Kral Konstantin’in itirazlarını bir türlü aşamıyor­du. Savaşa taraf olmadan İtilaf Devletleri’ne desteğini kanıtla­mak için iki önemli jest yaptı: İlki, hâlâ “düşman toprağı” sta­tüsündeki Limni’yi İtilaf Dev­letleri’nin askerî amaçlarla kul­lanımına tahsis etmekti. İtilaf kuvvetleri, Çanakkale ve dola­yısıyla İstanbul’a yönelik hare­kat için stratejik öneme sahip bir kara parçasına tek kurşun atmadan çıktı ve konuşlan­dı. Venizelos’un diğer jesti çok daha sembolikti. Memleketi Girit’ten 300-350 kadar “gö­nüllü”yü İtilaf Devletleri sa­fında savaşmak üzere cepheye gönderdi. Bu Giritli gönüllüler Fransız komutasında savaşa katıldı, ancak muharebede pek varlık gösteremedikleri için bir süre sonra Limni’ye geri alındı­lar; adada kolluk ve savaş esir­lerine muhafızlık görevlerinde kullanıldılar.

    Limni, kısa sürede İtilaf için bir ileri üs hâline geldi. Uçakların harekatına uygun bir meydan da hazırlandı. Sa­vaş gemileri adayı kullanma­ya başladı. Gelibolu Yarıma­dası’nda gerek deniz gerekse kara savaşları evresinde Limni, İtilaf Devletleri’nin malzeme ve asker ikmali için önemli bir merkezdi. Ada, İngiliz yöneti­minde koskoca bir garnizona dönüştü. Ada sakinleri, özellik­le geçimini Osmanlı toprakları ile ada arasında kaçakçılıktan sağlayanlar bu sıkıyönetimden hiç hoşnut olmadılar. Bazıları Osmanlı yetkililerine adadaki İtilaf kuvvetleri hakkında istih­barat sağladılar.

    1. Savaş sırasında cephede yaralanan askerlerin tedavisi için adanın muhtelif yerleri­ne hastaneler kurulmuştu. Bu süreçte Limni, gerek cepheden çekilen birliklerin dinlenmesi gerekse Türk savaş esirlerinin bir süre tutulması için de kul­lanıldı. Adanın Çanakkale mu­harebelerindeki rolü de büyük ölçüde cephe gerisi faaliyetle sınırlıydı. Ancak Mondros’ta­ki hava meydanından kalkan uçakların Çanakkale üzerinde keşif ve taaruz görevleri istis­nai muharebe faaliyetleri ara­sındadır. Öyle ki İtilaf Devlet­leri Çanakkale cephesinden çe­kildikten (9 Ocak 1916) sonra bile Limni’deki meydanı strate­jik bombardıman amacıyla kul­lanmaya devam etmiştir. Örne­ğin 1917’de adadan kalkan bir Handley Page bombardıman uçağı Yavuz ve Midilli’yi batır­mak üzere İstanbul’a bir hava taarruzu gerçekleştirmiştir.

    Sayıları onbinlerle ifade edilen askerin üslenmesi, o dö­nemde de zaten su kaynakları çok sınırlı adada önemli soru­na yol açmış; İtilaf kuvvetle­ri bunu aşmak için adada bir desalinasyon (deniz suyundan içme suyu üretme) tesisi kur­muştu. Bu tesisin kalıntıları hâlâ duruyor. Osmanlı egemen­liğinin son yıllarında Limni’de­ki Müslüman-Türk nüfusun 2.500 kişi civarında olduğu tahmin ediliyor. Bunların bü­yük bölümü Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında Tür­kiye’ye göç etmiş, daha ziyade Foça civarına yerleşmiş. Bu­gün adadaki Türklerden geriye kalan yegane izler, Kaleiçi’nde (Kastro) bulunan 7 adet cami kalıntısı.

    Yerel turizmciler, adanın cazibesini ANZAC anma gele­neğine eklemleyerek artırma peşinde. Bu bakımdan Çanak­kale muharebeleri ile bağlan­tı öne çıkarılmaya çalışılıyor. Adada Çanakkale muharebele­ri ile ilgili birkaç büyük mekan var. Bunlardan en önemlisi, adanın batısında yer alan AN­ZAC mezarlığı. Bu mezarlığa giden yola da ANZAC Sokağı/ Caddesi adı verilmiş.

    Mezarlığın hemen girişinde sıralanan bir dizi mezarın, esir alındıktan sonra adada hayatı­nı kaybeden Osmanlı askerle­rine ait oluşu ilginçtir. Mustafa Kemal Atatürk’ü doğrularcası­na bu mezarlıkta Türk ve AN­ZAC askerleri koyun koyuna yatar gibidir. Daha da ilgin­ci sıranın başında bulunan ve adının Yüzbaşı François Balli olduğu edilen bir Osmanlı yüz­başısına ait mezartaşıdır.

    Bir diğer önemli coğra­fi işaret Mondros Körfezi’nin doğusunda yer alan mezarlık­tır. Burada da Çanakkale Sa­vaşları’na katılan tüm millet­lerin askerleri yatmaktadır. Ayrıca Rusya’daki içsavaş sı­rasında Novorosisk’in tahliye­si sırasında hayatını kaybe­den Beyaz Ruslar yine burada defnedilmiştir. Tüm ülkeler, buradaki askerleri için birer anıt diktirmişlerdir. Ancak mezarlığın bir köşesinde anıt­sız bir mezar bulunmaktadır. Bir hayli uzun bir ağaç ve al­tındaki kitabe göz çarpar. Bu­rası İngiliz Ordusu’nda görev yaparken hayatını kaybeden Müslüman askerlerin toplu mezarıdır. Arapça metnin al­tında, İngilizce şu sözler yer almaktadır:

    Büyük Britanya ordusunda Türklere karşı savaşan Müslüman askerler, Limni adasındaki mezarlıklarda ayrı bir kitabeyle anılıyor.

    “Musalman soldiers of the Indian Army and Egyptian Labour Corps are buried he­re” (Burada Hint Ordusu’ndan ve Mısır Amele Taburu’ndan Müslüman askerler gömü­lüdür). Bu mezarlıkta ayrıca HMS Agamemnon savaş ge­misinde 1915-1917 arasında görevi başında ölen İngiliz de­nizciler için bir anıt mevcut­tur. Mondros Körfezi’nin batı yakasında ayrı bir Müslüman askerî mezarlığı bulunmak­tadır. Bu Müslüman mezarlı­ğında Türk askerleri yatmak­tadır. Aynı Hintli ve Müslü­man askerlerinki gibi toplu bir mezarlıktır. Diğer iki askerî mezarlığa göre bir hayli sapa kaldığı için, bulması ve ulaş­ması özel gayret gerektiriyor. Bir adalı arabasıyla götürme­se, ziyaret etmem zor olurdu. Mondros Körfezi’ne tepeden bakan bir noktada dikilen taş­tan bir kitabe üzerinde, bura­da 56 Türk askerinin gömülü olduğu yazıyor. Kitabenin bir yüzünde Arap harfleriyle, di­ğerinde İngilizce bilgi veril­miş.

    Modern Türkiye tarihi açı­sından adanın tartışmasız en önemli yeri Mondros Limanı. Osmanlı Devleti için 1. Dünya Savaşı’nı bitiren mütarekeye adını veren bu limanın şimdiki hâli, tarihsel ağırlıyla uyum­lu değil. Sakin, sessiz bir liman Mondros Limanı. Geçmişe dair ipucu vermiyor. Mütare­kenin imzalanması için HMS Agamemnon’un ve 30 Ekim 1918 tarihinin seçilmiş olması tesadüf mü? Kimilerine göre İngilizler Truva Savaşı’na dek uzanan bir hesabı görmek için HMS Agamemnon’u seçmişti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dün­ya Savaşı’na girişinin dördün­cü yılını izleyen günün seçil­miş olması da ayrı bir tartışma konusu.

    Truva konusuyla bağlaya­lım. Adadaki en eski yerleşim MÖ 5. yüzyıla dek giden Poli­ochni. Burası halen bir arkeo­lojik kazı alanı; Truva’nın tam karşısına düşen bir mevkiide bulunduğu ifade ediliyor. Tru­va’nın gölgesi adanın her köşe­sine sinmiş adeta.

    Çanakkale Muharabeleri sırasında ve sonrasında İngilizlerin ana ikmal ve barınma yeri olan Limni’de, İtilaf Devletleri birliklerinde görev yapmış askerlere ait üç ayrı mezarlık bulunuyor.
  • Araplar: Bir o kadar necip ve bir o kadar da garip…

    Osmanlılarda milliyetçilik ve modernleşme öncesinde İslâm kimliği hakimdi. Türkî, İranî ve Rûmî özellikler bunu takiben diziliyordu. Yine de dönemin kaynaklarında etnik bilincin her zaman olageldiği nakledildi. Bu dönemin metinlerinde Araplar her ne kadar “öteki” değilseler de bir “başka” idiler, dinin içlerinden çıkması nedeniyle özel bir yerleri vardı.

    İslâm ve semavi kainat tarih algısında Hazreti Âdem’in soyu, üçüncü oğlu Şit üzerinden yürümüş; onun torunlarından Nuh, Tufan sonrasında hayatta kalan in­san neslinin atası sayılmıştır. Belli başlı kavimler de onun oğulları sulbünden gelmiştir. Hadis nakleden Tirmizî’ye (öl. 892) göre Muhammed pey­gamber; Nuh’un oğullarından Yafes’in Rûm’un; Hâm’ın Ha­beş’in; Sâm’ın ise Arapların atası olduğunu söylemiş.

    1476-81 arasına tarihlenen Âşıkpaşazâde’nin Tevârih-i Âl-i Osmân’ında, Osman Ga­zi’nin ve Türklerin nesli Yafes’e kadar silsile hâlinde sırala­nır. Kanunî zamanında (1520- 1566) yaşadığı bilinen Der­viş Mehmed de Sübhatü’l-ah­bâr adlı soyağaçları kitabında Türkleri-Osmanlıları Yafes’e bağlar; Arapları Sâm’dan alıp Peygamber’e ve torunlarına değin sıra sıra indirir. 1465’te Düsturnâme’yi yazan şair En­verî, diğer Tevârîh-i Âl-i Os­mân kitaplarından farklı olarak Osmanlıları Oğuz-Arap (Sey­yid) alaşımı bir hanedan olarak resmetmek ister.

    Türk ve Arap atalar

    Derviş Mehmed’in büyük şahsiyetlerin soyağaçlarını anlattığı kitabı, 17. yüzyılda Hüseyin İstanbulî tarafından resimli bir anlatıma kavuşturulmuştur. 2. Viyana savaşında Habsburg generali Eugene’in eline düşen bu eser, Nuh’un oğlu Sam’ın soyundan inen Arapları merkezî konuma yerleştirir. Yefes’in oğulları ise kıyıdan kıyıdan sessizce iner, sıra Osmanlıların devrine gelince bu kol ancak merkezîleşir. Silsile, Osmanlıları Âdem’e kadar uzanan dünya tarihine bağlar, bir yandan Araplar ve Farslarla olan soy farklılıklarını ortaya koyar (Derviş Mehmed, Subhatü’l-ahbâr, res. Hüseyin İstanbulî, 1674. Avusturya Ulusal Ktp., COD. AF. 50.)

    1456-59 arasında Behcetü’t- tevârîh’i yazan Amasyalı Kadı Şükrullah, Osmanlı tarihini alışıldık biçimde bir kainat tarihi içinde ele alır, Türk boy­larının ne kadar geniş olduğunu söyledikten sonra 8. makalesin­de sözü Araplara getirir: “Yüce Allah Arabı seçkin olarak yarat­mıştır. Övülmüş ahlak ve beğe­nilmiş kahramanlıkla donatmış, şerefle meşhur etmiştir. Hangi şeref övgüsü kainatın efendisi­nin kendilerinden çıkmasıyla, onlara gönderilmiş olmasıyla, Kuran’ın onların diliyle indiril­mesiyle kıyaslanabilir?”

    Barbaros Hayreddin Paşa (öl. 1546) ise Gazavât’ında Af­rika’daki faaliyetleri sırasında Araplarla yaşadığı tatlı-tatsız anılarını aktarır, yer yer ita­atsizliklerinden şikayetlenir. 18. yüzyılda İstanbullu isim­siz muzip bir yazar tarafından kaleme alınan Risale-yi Garî­be’de “üçü biraraya gelince şa­matadan ortalığı kapatan Fel­lahlar’dan (Araplar)” yakınılır; şehre sonradan yerleşip düz­gün Türkçe konuşamayan tüm yabancılar alay konusu edilir.

    Arap öncüler

    Osmanlılar tarafından İstanbul’un fethinin kutsal öncüsü sayılan Ebu Eyyub (Eyüp Sultan) Peygamber’in devesinin evinin önüne oturmasıyla onu ağırlama hakkını kazanıyor. Eyüp Sultan İstanbul’u kuşatan Emevî ordusu içinde yer aldı ve 669’da öldüğünde surların yakınında gömüldü. Kabri fetih sonrasında sultan tarafından yeniden ortaya çıkarıldı ve üzerine bir türbe yapıldı. 1. Ahmed’den itibaren Osmanlı padişahları tahta çıkacakları vakit onun türbesinde kılıç kuşanmayı âdet edindi. Bu ilk kuşatmaya katılan pek çok Arap komutan ve askerin etrafında inanç merkezleri oluştu (Erzurumlu Darîr, Siyer-i Nebî, c. III, res. Nakkaş Hasan, 1594-95. New York Halk Ktp., Spencer Kol., Turk. ms. 3.)

    Folklor araştırmacısı Per­tev Naili Boratav’ın derlediği Nasreddin Hoca fıkralarının 16. yüzyıla dayanan en eski elyazmalarında Hoca, yanına İmad’ı alıp Arabistan’a elçili­ğe gider; Arap ileri gelenlerin verdiği ziyafette yelleniverir! İmad ziyafet sonrası Hoca’ya “bizi utandırdın” diye çıkışır. Hoca ise “Hay İmad, Türkçe fevvareyi ve osuruğu Arap ta­ifesi ne bilirler” der. Osmanlı dönemine uzanan Türkçe bir yemin sözü “Arap olayım” şek­lindedir. Bu söz biraz yan an­lamıyla “kara tenli” olmak an­lamı da taşır.

    Tarihçi Taner Timur’un Osmanlı Kimliği’nde yazdığı­na göre Osmanlılar Yafes’ten geldiklerini -özellikle mo­dernleşme dönemindeki yeni kimlik arayışlarında- kabul et­mekle, kendilerini beyaz ırka, Batı’yı yaratan Musevi-Hıris­tiyan kutsal tarihine, öte yan­dan da Moğollara ve Doğulu ırklara bağlamaktadır.

    Kendi hâlinde bir Arap

    Pierre de Girardin’in, 2. Süleyman dönemindeki Osmanlı toplumunu 14. Louis’ye tanıtmak için İstanbul’da çarşı ressamlarına çizdirdiği minyatürlerden
    birinde bir Arap erkek. Kıyafetindeki yerel renkler dışında diğer figürlerden belirgin bir
    farkı yok (Figures Naturelles de Turquie, res. Hüseyin İstanbulî [?], 1688. Fransa Ulusal Ktp.,
    N. Od. 7).

    Milliyetçilik öncesi ve mo­dern öncesi çağlarda Osmanlı­lar kendilerinin Türk oldukla­rının, Arapların ise bir “baş­ka” kavim olduğunun elbette farkındaydı. Ancak referans kimlik İslâm olduğu için et­nik kimlikler sadece kavimle­rin “birbirini tanıması” olanağı sayılıyordu, yine İslâmi bir yo­rumla.

    Araplar, modern önce­si Osmanlılar için hem necip hem de Rûm diyarının halkı ile belirgin farklılıkları oldu­ğu kabul edilen; Nûh’un baş­ka bir oğlunun soyundan inen ancak yanında sırların Türkçe konuşulabileceği; kalabalık ve gürültülü çemberler oluştur­dukları zaman garipsenen in­sanlardır. Yine de bir İstan­bullu çarşı ressamının gözün­de Arap, yoldan geçen alışıldık tipler arasında yer alan “her­hangi biri”dir.

    Arap eğlence esnafı

    3. Ahmed’in oğulları için tertip ettirdiği 1720 Haliç-Okmeydanı şenliklerine Mısır’dan katılan Arap canbaz Hacı Şahin ve ekibi, gösteri boyunca oldukça takdir toplamışlardı. 3. Murad’ın düzenlediği 1582 şenliklerinde de kedi oynatıcısı bir Arap ortaya çıkmış, söz dinlemez kedileri ipte yürütmüştü (Vehbî, Surnâme, res.
    Levnî, 1720-28. TSMK A. 3593).

  • Minareler uzaktan görünür, sesi duyurur, yolu gösterirdi

    MÖ 5. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş Oluz Höyük ateşgede ve ibadethanesi; kendisinden yüzyıllar sonra ortaya çıkan semavi dinlerde de izlenebilen kıble yönelimi ve cemaat sistemi ile dikkati çeker. Müslümanlığın ilk tapınaklarında ihtiyaç duyulmayan ve tasarımlarda yer almayan minareler, Arap ordularının 640’lardan itibaren İran coğrafyasını ele geçirmesiyle birlikte camilere eklenmiş olmalıdır.

    Müslüman tapınak mimarisinin baş­lıca unsurlarından minare, bugüne değin köke­ni itibarıyla gereğince üzerin­de durulan bir konu olmamış­tır. Arabistan coğrafyasındaki ilk camiler, 622’de inşa edilen Kuba Mescidi ile Mescid-i Nebevi’dir. Hz. Muhammed, Mekke’den Medine’ye hicreti sonrasında Medine’de cema­atle buluşup ibadet etmek için uygun bir bina olmadığından vaazlarını evinde veriyordu. Zamanla Hz. Muhammed’in evi mescit olarak kullanılmaya başlanmış (Mescid-i Nebevi), daha sonraki bütün Müslü­man tapınaklarının (mescitler, camiler) bu basit başlangıçtan geliştiği düşünülmüştür.

    Bu başlangıç noktasına karşın, ilk caminin nasıl bir yapı olduğu konusunda bilgi­lerimiz yok denecek kadar az­dır. Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevi’nin bugünkü Müslü­man tapınaklarına hangi yön­leri ile model oldukları tam olarak bilinememektedir. Her iki yapının da tarihsel süreç­te orijinal plan şeması ve inşa tekniğinden farklı bir gelişim göstermiş olmaları çok yüksek bir ihtimaldir.

    İlk camilerin nasıl oldukla­rı hususunda Önasya tapınak­larının değerlendirmesi man­tıklı bir çıkış noktasıdır. Tek tanrı inancının MÖ 5. yüzyıla değin izlenebildiği Zerdüşt di­ninin erken dönemlerine iliş­kin arkeolojik bulgular, Oluz Höyük’te ortaya çıkmaya de­vam etmektedir. Oluz Höyük 2B Mimari Tabakası’nda (MÖ 450-300); kuzeyden güneye eğim yaparak uzanan ve Pers (Akhaimenid) yerleşmesinin ana omurgasını oluşturan Pers Yolu’nun güneyinde dinsel yapıların ağırlıkta olduğu bir bölge saptanmıştır. Bu alanda yer alan, tasarımları ile inşaı­nın birlikte yapıldığı anlaşılan ateşgede ve ibadethane (pe­resteşgâh), Anadolu Geç De­mir Çağı arkeolojisi için yeni bir dinsel yapılanmaya işaret etmektedir. Sözkonusu bul­gular “Arkaik Monoteizm”in başlangıç noktasında yeni bir tapınak sistemi oluştuğunu kanıtlamaktadır.

    Sasani Dönemi’ne (224-641) ait bir ateşegede mili Firuzabad’da bulunur. Orijinal yüksekliğinin 33 metre olduğu düşünülen milin kaide kısmı dört cephelidir.

    Kazı alanındaki ateşge­de, MÖ 450 dolaylarında inşa edilmiştir. Yaklaşık 200 yıl fa­aliyet göstermiş olan Anado­lu ve Önasya’nın bilinen bu en eski ateşgedesi, toprak üzeri­ne oturtulmuş 1.60 m. çapın­da bir ateş çukuru ile bunun güneyinde uzanan “naos”tan oluşmaktadır. Dört köşe oldu­ğu gözlenen ateşgedeyi, kuzey ve batıdan basit ve niteliksiz olarak inşa edilmiş set duvar­larının çevrelediği gözlenmek­tedir. Ateşgedenin güneyinde kurban kanlarının akıtıldığı bir kanal, doğusunda ve kuzey­doğusunda ise buraya ulaşan özel yollar ile platformların yer aldığı bir kutsal alan bu­lunmaktadır.

    Günümüz camilerinin ayrılmaz bir parçası durumundaki kule biçimli minare, kelime olarak “ışığın yeri ve ateş” anlamına gelmektedir. Minarenin ana işlevi, cemaati camiye davet etmek için ezan okunmasıdır. İlk tapınaklarda minare olmaması, ezanın camilerin içindeki uygun bir yerden okunmuş olabileceğini düşündürmektedir. Günümüz arkeolojik bulguları, minare yapısının İslâmiyet öncesine dayandığını göstermektedir.

    Anadolu Persleri için kut­sal ve ebedi ateşin yandığı Oluz Höyük ateşgedesi, mü­tevazı ve basit bir yapıydı. Bu küçük yapı, toplu ve kalabalık ibadete uygun olmadığı için hemen batısında başka bir mekan tasarlanmış ve buraya sütunlu salon tarzında bir iba­dethane inşa edilmiştir.

    Oluz Höyük’te açığa çıkarı­lan ateşgede ve çevresinde ko­nuşlanmış olan yapılar, Demir Çağı’nda Anadolu’da tapınma mekanı tasarımına yeni bir bakışaçısının geldiğini kanıt­lamaktadır. Bulgular, Kızılır­mak Havzası’nda (Orta Ana­dolu ve yakın çevresi) ilk defa ayin mekanının merkezî ko­numda düşünüldüğünü, ayrıca ritus ve ibadet mekanları ay­rımına gidildiğini göstermiş­tir. Çok sütunlu bir yapı olan ibadethane ile hemen doğusu­na yerleştirilmiş ateşgede, Ak­haimenid Dönemi’nde Persle­rin Anadolu’da inşa ettikleri ilk tapınak olarak değerlendi­rilebilir.

    Herodotos, Perslerin tapı­nak bilmediklerini ve yapma­dıklarını aktarmıştır. Seyahat­leri sırasında Amasya ve Oluz Höyük’ü ziyaret etmemiş olan Herodotos’un verdiği bilgile­rin tümüyle doğruları yansıt­madığı ortadadır.

    Set duvarları ile çevrili ba­sit bir ateşgededen, üstü kapa­lı bir ibadethane kavramının doğması, Persler için tapınak uygulamasının başlangıç nok­tası olmalıdır. Perslerin tapı­nak kavramını bilmemeleri, Zerdüşt dininin Anadolu’daki kurumsallaşması ile birlikte değişmiş gibi görünmektedir. Ateş kültü ile bağlantılı mo­noteist görünümdeki bu yeni dinin Anadolu coğrafyasın­da doğmuş ve kurumsallaşmış olabileceğine ilişkin kanıtla­rın varlığı, Önasya din tarihi­nin gözden geçirilmesi nokta­sında da önemlidir. Günümüz Zerdüşt dini ile gerek mimari gerekse yapısal açısından ben­zerlik taşıyan bu yeni bulgular bugüne kadar ne İran ne de Afganistan ve Turan coğrafya­larında saptanabilmiş değildir.

    MÖ 5. yüzyıl ortalarında Oluz Höyük’te inşa edilen ateş­gede ve ibadethane, Kızılırmak Havzası’nın Demir Çağı süre­cindeki ilk tapınağıdır. Perslere uzak olan kapalı mekan tapı­nak kavramının ilk defa Ana­dolu topraklarında ortaya çık­ması anlamlıdır. Med gelenek­lerinden beslenen ve “Erken Zerdüşt dini” diye tanımlana­bilecek bu yeni yapılanmanın şimdilik yalnızca Kızılırmak Havzası’na özgü olduğunu söy­leyebilecek durumdayız. Ya­lın ve gösterişsiz bir mimariye sahip bir ateşgede ve onunla fizikî değil konumsal ilişkisi bulunan bir ibadethane yapısı­nın varlığı; sonraki dönemlerde Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi tektanrılı dinlerde ortak nok­ta teşkil edecek “bir toplanma mekanında cemaat oluşturul­ması” fikriyle ilgili olmalıdır. Bu durum daha önceki Anado­lu din sistemleri ve eski Yunan paganizminde yoktur. Ritus pratiği ve bunu izleyerek iba­dete katılan cemaatin varlığı, birbirleri ile ilişkili iki ayrı kut­sal yapının birlikte çalışarak tapınak sistemini ortaya çıkar­mış olmalıdır. Bu durum dinsel eylemlerin tapınak mekanına etkisi olarak da açıklanabilir.

    Mütevazı ve basit bir
    yapı olan Oluz Höyük
    Ateşgedesi’nin ve
    ibadethanenin planı.

    Yalın ve gösterişsiz bir mimariye sahip bir ateşgede ve onunla fizikî değil konumsal ilişkisi bulunan ibadethane yapısının varlığı; sonraki dönemlerde Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi tektanrılı dinlerde ortak nokta teşkil edecek “bir toplanma mekanında cemaat oluşturulması” fikriyle ilgili olmalıdır. Bu durum daha önceki Anadolu din sistemleri ve eski Yunan paganizminde yoktur.

    MÖ 5. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş Oluz Höyük ateş­gede ve ibadethanesi; kendi­sinden yüzyıllar sonra ortaya çıkan semavi dinlerde de izle­nebilen kıble yönelimi, cemaat sistemi ve ayrı bir alanda din adamının ritus faaliyetleri ger­çekleştirmesi gibi özellikleri ile dikkati çekmektedir. Bu yapı­lar sözkonusu arkaik unsurları ile, haklarında arkeolojik bilgi sahibi olmadığımız en erken Hıristiyan ve Müslüman tapı­naklarının basit başlangıç özel­likleri hakkında model oluştu­racak özelliktedir.

    Son dönemlerde Filistin’de yapılan arkeolojik kazılarda İs­railli arkeologlar, 7. ve 8. yüz­yıllara tarihlenen iki cami ka­lıntısına ulaştılar. Bunlardan ilki Taberiye Gölü kıyısındaki Tiberya’da kısmen ortaya çıka­rıldı ve 635 yılı civarında inşa edildiğine ilişkin bulguları ile dikkati çekti. Çok erken tarihli bu cami kalıntısının minareye sahip olup olmadığı konusunda ise herhangi bir bilgi verilmedi. Necef Çölü’nde keşfedilen di­ğer bir cami kalıntısı ise tama­men açığa çıkarıldı. 1.200 yıllık ve küçük boyutlu bir tapınak olan cami kalıntısının, kaba yo­nu taşlarla inşa edilmiş oldu­ğu görülüyor. Tiberya’daki 635 tarihli cami gibi minaresi bu­lunmayan bu tapınak, en erken cami tasarımlarında minareye yer verilmediğini de kanıtla­maktadır.

    Necef Çölü’nde keşfedilen 1.200 yıllık ve küçük boyutlu bir tapınak olan cami kalıntısı, en erken cami tasarımlarında minareye yer verilmediğini kanıtlıyor.

    Arkeolojik kazılarla ince­lenen erken dönem tapınak­larında minare bulunmaması, bunların camilere sonradan eklenmiş olduğuna işaret et­mektedir. Günümüz camileri­nin ayrılmaz bir parçası duru­mundaki kule biçimli minare, kelime olarak “ışığın yeri ve ateş” anlamına gelmektedir. Minarenin ana işlevi, cemaati camiye davet etmek için ezan okunmasıdır. İlk tapınaklar­da minare olmaması, ezanın camilerin içindeki uygun bir yerden okunmuş olabileceğini düşündürmektedir. Günümüz arkeolojik bulguları, minare yapısının İslâmiyet öncesine dayandığını göstermektedir.

    Tapınak ve kule ilişkisi, Zerdüşt dininin tapınakları olan ateşgedelerden bilinmek­tedir. Ateşgedelerde minareye benzeyen kule biçimli yapılara “mil” deniliyordu. Günümüze ulaşan iki önemli mil bulun­maktadır. Bunlardan biri, Part döneminden (2.-3. yüzyıllar) kalmış olan Nurabad Mili’dir. Özenli işlenmiş düzgün be­yazımsı taş blokları ile inşa edilmiş milin mevcut yüksek­liği 7 metredir. Milin merdi­venlerinin kulenin içinde yer alıyor olması, sonrasında or­taya çıkacak minarelerde de uygulanmış bir özelliktir. Sa­sani Dönemi’ne (224-641) ait diğer ateşegede mili Firuza­bad’da yer almaktadır. Orijinal yüksekliğinin 33 metre olduğu düşünülen milin kaide kısmı dört cephelidir.

    Müslümanlığın ilk tapı­naklarında ihtiyaç duyulma­yan ve tasarımlarda yer alma­yan minareler, Arap orduları­nın 640’lardan itibaren İran coğrafyasını ele geçirmesiyle birlikte camilere eklenmiş ol­malıdır. Ateşgedeler genellik­le ana yollar üzerinde bulu­nuyordu ve millerin tepesin­de gece-gündüz sürekli yanan ateş sayesinde insanlar hem tapınağın farkına varıyor hem de yollarını bulabiliyorlardı. Millerin ateşgedelerdeki işlev ve görünümleri, camilerdeki minarelere esin kaynağı olmuş gibi görünmektedir.

    Günümüze ulaşan iki önemli milden biri olan Nurabad Mili (2.-3. yüzyıllar).
  • Arapların yükselişinden Türklerin hakimiyetine…

    Müslümanlığın kabulünden önceki Cahiliye döneminde özellikle ticaret ve güzel sanatlarda önemli bir merkez olan Arap Yarımadası’nın sakinleri, İslâmiyet’le birlikte, Hz. Ömer döneminde kuzeye doğru cihada başladı. 7. yüzyıl ortalarından itibaren Pers-Fars medeniyetlerine üstünlük sağlayan Müslümanlar, Türklerle karşı karşıya geldi. 11. yüzyılın başlarında ise Müslümanlığın tayin edici faktörü artık Selçuklu Türkleriydi.

    Türbe Savaşı Yeni ders kitaplarında Türbe Savaşı’nın (1813) anlatıldığı bölümde, Osmanlı güçlerine karşı “kahramanca” direnen Suudiler canlandırılmış.

    Geleneksel anlatılara göre oluşturulan pra­tik bir şablonla Nuh Peygamber’in üç oğlundan Ham, Güney Asya halkları ve tüm zencilerin; Sam, Araplar­la İbranilerin; Yafes de Türk­ler ve Avrupalıların atası ola­rak gösterilir. Sam’dan gelen nesillere “Sâmi” denilir. Tarih boyunca Arap Yarımadası ve Mezopotamya’da yerleşerek devletler kuran Asurlular, Ba­billiler, Fenikeliler, Akadlılar, Nebatililer, Aramiler, Süryani­ler, Kenaniler, İbraniler ve el­bette Araplar, büyük Sâmi top­luluğunun parçalarıdır. Güney Arabistan’daki Yemenliler ile Doğu Afrika’nın Kızıldeniz kı­yısındaki Habeşîler de bu top­luluktandır. Geçmişte Araplar, temasta oldukları Sâmi top­luluklarının çoğunu içlerin­de eritip günümüzdeki yaygın Arap toplumunu oluşturmuş­lardır.

    Arap adıyla adlandırılan ilk toplulukların izlerine Asur Kralı 3. Salmanassar’ın MÖ 853 tarihli kitabesinde rastla­nır. Arap kelimesinin kökeni­ni açıklamaya çalışan ancak üzerlerinde uzlaşılamayan birçok tez vardır. İbrani dilin­de “kara ülkesi” veya “step” anlamındaki “arabha” veya gö­çebe hayatını tarif eden “ereb­he” kelimesinden geldiği; çöl­de yaşayanlara Arap denildiği; Asurcada batı anlamına gelen Arap kelimesinin Fırat’ın ba­tısında yaşayanları tanımla­makta kullanıldığı gibi tezler ortaya atılmıştır.

    Rivayetlerden gerçeklere

    Tevrat kaynaklı rivayete bakılırsa, dünyanın en eski kavmi, Akabe Körfezi ile Lut Gölü arasına konumlanan Edom ülkesinde yaşayan, “Amalika” adı verilen kavimdir. Babil kitabelerinde “Meluh” adıyla kuzeyde bulundukları tarif edilen Arapların, Tevrat’taki Amalika ile aynı kavim olduğu düşünülmektedir. Bazı Arap kaynakları ise Tevrat’ın aksine Amalikalıların Bâbil Kulesi’nin yıkılmasıyla Hicaz tarafına göçettiklerini belirterek, Allah’ın Babil Kulesi’nde milletlerin dillerini karıştırdıktan sonra ilk önce Amalikalılara Arapça öğrettiğini iddia eder. Böylelikle en eski kavmin Amalika olduğunda Tevrat’a uyarlar ancak Arapçanın dünyanın en eski dili olduğunu vurgulayarak farklılaşırlar.

    Hz. Nuh’un 3 oğlu


    Nuh Peygamber dünyayı
    oğulları arasında
    bölüştürüyor. Bilinmeyen
    Rus bir ressamın eseri, 18.
    yüzyıldan (üstte). Yemen
    bölgesinde MÖ 8. yüzyılda
    kurulmuş Main Devleti’nde
    MÖ 3.-4. yüzyıllarda
    yapılmış kireçtaşından bir
    tütsülük. British Museum
    (altta).

    Araplar tarih boyunca Ara­bistan Yarımadası’nda yaşa­dıkları yönlere doğru da ta­nımlanmışlardır. Güney Ara­bistan’dakilere “Arab-ı Arîbe” kuzeydekilere “Arab-ı Müstağ­ribe” adı verilmiştir. Müstağ­ribe kelimesi sonradan Arap­laşmış kabileleri tanımlasa da, bunların konuştukları Arapça zamanla klasik Arapça hâline gelmiş ve güney kabilelerinin lehçesinden oldukça farklı bir şekle bürünmüştür. Hz. Mu­hammed de müstağribeden olduğunu belirtir ve Arapla­rın en fasih konuşanı olduğu­nu söyler.

    Kuzey Arapları çöl haya­tının zor şartlarında, dağınık kabileler hâlinde yaşadıkla­rı yerlerde ittifaklar tesis edip küçük krallıklar kurdular. Me­zopotamya’nın güçlü Bâbil, Akkad, Asur Devletleri, göçe­be kabilelerden oluşmuş zayıf krallıkları haraca bağlasalar da bu devletlerden çok şeyler öğrendiler. Zaman içerisinde kurulan Nebati, Palmira, Gas­sani, Kinde Krallıkları, sık­lıkla Roma İmparatorluğu ile Sasanilerin egemenliği altına girse de, Arapların devlet teş­kilatı tecrübeleri bu ülkelerle temasları sayesinde oldukça gelişti.

    Kuzey ve Güney Arapları

    Kuzey Araplarının yaşadıkları yerler büyük ölçüde çöllerden ibaret olduğu ve bunlar çoğun­lukla göçebe bir hayat sürdü­ler. Buna karşılık Güney Arap­larının yaşadığı Yemen bölgesi sulanabilir topraklara sahip olduğundan, burası yerleşik hayata geçişe ve kabile haya­tının ötesinde güçlü ve etkili devletler, uygarlık sahaları ku­rabilmesine zemin hazırlamış­tır. Bilhassa Yemen bölgesi, milattan önceki çağlardan be­ri Çin’den Roma’ya, Hint’ten Afrika’ya gidip-gelen büyük ticaret kervanlarının ana yol­ları üzerinde bulunmakla özel öneme haizdi. MÖ 3. bin yı­lın ortalarında teşkilatlandığı tespit edilen ve o tarihlerden Hindistanlı ve Çinli tüccarlar­la sıkı ticari ilişkiler gelişti­ren Main Devleti’nin bunların en eskisi olduğu sanılmakta­dır. Ardından aynı coğrafyada MÖ 8. asırdan itibaren Sebe Krallığı hüküm sürmüştür. Se­beliler ticarette çok aktiftiler. Mimarlıkta çağına göre çok ilerlediklerinden üstün nite­likli barajlar, sulama kanalları, şehirler, saraylar, köşkler inşa ettiler. Teknolojileri sayesinde geliştirdikleri tarım, en önem­li zenginlik kaynakları oldu. İçlerinden Afrika’ya geçen bir grup bugünkü Etiyopya’nın kökünü teşkil eden Aksum Krallığı’nı da kurmuştu.

    Meşhur kadın hükümdar Belkıs, Sebe kraliçesi olarak bilinir. Bu çağlarda aralıklarla da olsa Arapların başına geçen çok sayıda kadın hükümdar vardır. Yahudilerin peygam­beri Süleyman ile Belkıs’ın, Tevrat ve Kur’an kaynaklı ef­sanevi hikayeleri asırlardır anlatılsa da aynı zamanlarda yaşadıklarına dair somut delil­ler bulunamamıştır (Belkıs’ın Sebe kraliçesi olmayıp önceki Main Devleti’nin kraliçesi ola­bileceği ihtimali de değerlen­dirilir. Habeş geleneği fark­lı bir efsane oluşturur. Kebra Nagest adı verilen efsaneye göre Habeş Hanedanı, Süley­man Peygamber ile evlenen Sebe Kraliçesi Makeda’nın ço­cukları 1. Menelik’ten itibaren yürümüştür).

    Sebe Devleti zamanla çök­meye yüz tutarak MÖ 115 ci­varında yerini yine bir Arap devleti olan Himyerîler’e bı­raktı. Himyerîler Yemen’de o zamana kadar gelen devletle­rin en örgütlüsü ve en güçlü­sü oldu. Çevrelerindeki Roma, Bizans, Sasani devletleriyle kimi zaman dostça, bazen de şiddetli savaşlarla geçen 6 asırlık ömürlerinde Hıristi­yanlık ve Yahudilik, Yemen’de yer tuttu. Arap Yarımadası’n­daki putperest dinî anlayı­şı yıkan tek tanrıcı dinlere ilk eğilim Himyerî iktidarının son yıllarına doğru başladı. Habe­şistan’daki Aksum Krallığı, 4. yüzyılda tamamen Hıristiyan­lığı kabul edip, kiliseleri Mısır İskenderiye Patrikliği’ne bağ­lanmıştı. Aksumlular güçlen­dikçe Babülmendep Boğazı ve Yemen’in büyük bir kısmını ele geçirdiler.

    Babil’den sonra Bazı Arap kaynakları Tevrat’ın aksine Amalikalıların Bâbil Kulesi’nin yıkılmasıyla Hicaz tarafına göçettiklerini belirterek, Allah’ın Babil Kulesi’nde milletlerin dillerini karıştırdıktan sonra ilk önce Amalikalılara Arapça öğrettiğini iddia eder. Pieter Bruegel’in Babil Kulesi (1563).

    6. yüzyılın başında Ye­men’in son Himyerî hüküm­darı Zünuvas Yahudiliğe geç­mişti ve tebaası olan Hıris­tiyanları Aksum Krallığı ile işbirlikçilikle suçlayıp, diri diri ateşe atmaya varan işken­celerle katlediyordu. Aksum kralının, Bizans imparatoru ile dindaşlarını kurtarmak için işbirliği yapmalarıyla Himye­rilere hücum edildi. Zünuvas ve Himyerî Krallığı ortadan kaldırılarak Hıristiyanlar kur­tarıldı. Yemen’de yönetimi ele geçiren Ebrehe adlı komutan, vali olarak tanındı.

    Bağnaz bir Hıristiyan olan Ebrehe, Yemen’in birçok ye­rine inşa ettirdiği kiliseler­le Hıristiyanlığı yaymaya ve Arabistan’daki putperest­lik ile mücadeleye başladı. Bizans’tan getirttiği ustalar eliyle Sana’da inşa ettirdi­ği kilisede ibadet edilmesi­ni, Mekke’deki Kâbe yerine kendi kilisesine hacca gelin­mesini istiyordu. Bu maksat­la Arabistan’ın her mıntıka­sına haberciler gönderdiyse de itibar edilmediği gibi bazı Araplar tarafından kiliseye hakaret edildi. Bunun üzerine içinde fillerin de bulunduğu büyük bir ordu toplayıp çıktığı seferle Kâbe’yi yıkmak istedi. Kısa sürede ulaştığı Mekke’yi kuşatıp beklerken, Kur’an’da, ebabil kuşlarının gagalarında taşıdıkları taşlarla delik de­şik edilen ordunun Kâbe’yi yı­kamadan bozulduğu anlatılır. Son asırlarda çağdaş âlimler tarafından Ebrehe ordusunun ebabil kuşlarının ayaklarından atılan taşlardan şiddetli bir çiçek hastalığına yakalanarak imha olduğu da dile getiril­miştir. Başında bulunduğu or­dunun mahvolmasına rağmen Ebrehe yaralı olarak Yemen’e kaçabildi ve orada öldü. İslâm tarihinde “Fil vakası” adı veri­len bu olayın tarihinde ihtilaf varsa da çoğunluk tarafından 570 veya 571 tarihinde vuku bulduğu ve o yıl Hz. Muham­med’in dünyaya geldiği ka­bul edilir. Arap Yarımadası ve halklarının tarihinde, bu olay­dan 40 yıl sonra 610’da Hz. Muhammed’in Mekke’de İs­lâmiyet’i tebliğe başlamasıyla yepyeni bir dönem açılmıştır.

    İslâmiyet sonrası Mekke fethedildiğinde, Kâbe ve ya­kın-uzak çevresinde bulunan tüm putlar Hz. Muhammed ve arkadaşları tarafından kırıldı. Kâbe’nin iç duvar yüzleri eski dinsel büyükleri tasvir eden resimlerle doluydu. Bunlar da teker teker silindi (Bazı kay­naklara göre Meryem ve ku­cağındaki çocuk İsa tasvirinin bulunduğu duvar resmi Hz. Muhammed tarafından sildi­rilmemişti. Ondan çok sonra 683’te yılında Emevîler tara­fından Kâbe’nin yakıldığı sı­rada yokolmuşlardı. Kâbe put­lardan temizlenirken Meryem ve İsa tasvirinin sildirildiğine dair rivayetler de gelmiştir).

    Hz. Muhammed’in Kabe’ye kutsallığını veren Hacerü’l-esved adlı kara taşı yerleştirdiği anı gösteren 1307’den kalma bir minyatür.

    İslâmiyet öncesi Araplar

    Mekke’deki Kâbe, Kur’an’a gö­re dünyanın ilk binasıdır ve İbrahim Peygamber ile oğlu İsmail tarafından önceki te­melleri üzerinden yeniden yükseltilmiştir. İlk binanın kim tarafından yapıldığına da­ir bir ayet yoktur. Tevrat ve İncil metinlerinde, Arapların İbranilerle ortak ataları olan İbrahim Peygamber ile çocuk­ları İsmail ve İshak’ın hikaye­lerinde Kur’an’la ortak yan­lar olsa da Kâbe’ye dair hiç­bir bahis geçmez. İbrahim’in yanında kalan oğlunun adı da İshak olarak belirtilir. Arapça­da “dört köşe, küp” anlamına gelen ismi, Kâbe’nin görüntüsünü ifade etmektedir. Mek­ke’nin tam anlamıyla meskûn mahal olmadığı bir zaman di­liminde 2. yüzyılda Ptolema­ios, Geographica adlı eserin­de Mekke’yi Macoraba adıyla göstermiştir. Bazı etimolojik incelemelerde Macoraba ismi­nin Makreb yani “kurban yeri” anlamına geldiği iddia edilir. İşte Mekke’nin ortasındaki Kâbe, zamanla Cahiliye döne­mi Arap halklarının en büyük mabedi, İslâmiyet sonrasın­da da tüm Müslümanların en kutsal yeri hâline gelmiştir.

    İslâm öğretisine göre Âdem Peygamber ile başlayan İslâm dini, son peygamber Hz. Muhammed’e kadar gelmiştir. İbrahim Peygamber ile gelen tek tanrıcı din, aynı Hz. Mu­hammed devrinde olduğu gibi namaz, oruç, hac, kurban gibi ibadetlerle inananları yüküm­lü kılmıştır. Daha sonra bu din de unutulmuş, insanlar tekrar putperestliğe dönseler de hâtı­ralardaki ibadetleri bozulmuş hâlleriyle icra etmişler, kutsal mekanları şirk mabetleri ha­line getirmişlerdir. Putperest­lerin Mekke’de hac yapmaları, kurban kesmeleri bunun so­nucudur. İbrahim’in öğretile­rine bağlı kalan az sayıda kişi­ye de Hanif dininin temsilcile­ri gözüyle bakılmıştır.

    İstanbul Rüstem Paşa Camii’inde Kabe’yi tasvir eden bir çini pano. Bu panoda, Kabe içinde Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli olarak dört mezhebin günümüzde yerinde bulunmayan makamlarının tasvirleri var

    Kâbe ve “kâbe”ler

    Kâbe’nin kabilelerin nüfuzunu artırdığını, Araplar arasında itibarını, ticari imkanları ço­ğalttığını gören bazı kabileler; Arabistan’ın çeşitli yerlerinde kendilerine ait “kâbe”ler inşa ederek diğer kabileleri burala­ra çekmeye çalıştılar. Gatafan, Becile, Taif ve Necran kabile­lerinin aynı Mekke’deki gibi ritüellere sahne olan “kâbe”le­ri önem kazanarak bazı Arap kabilelerinin haram aylarda alışveriş ve tavaf merkezi ol­du. Yine de Arapların çoğu­nun teveccühüne mazhar olan Mekke’deki Kâbe en büyük Kâbe olarak bilinirdi. Günü­müzde buraya, başka bir örne­ği olmadığı halde Kâbe-i Mu­azzama yani “en büyük Kâbe” denilmesi belki de o geçmiş zamanların bir hâtırasıdır. Arap kabilelerinin farklı yer­lerdeki “Kâbe”leri de Mek­ke’nin fethinden sonra teker teker yıktırıldı.

    Kuzey ve Güney Arapları her devirde birbirleriyle temas hâlinde oldular. Araplar “sûk” adını verdikleri, Arap Yarıma­dası’nın belli başlı yerlerine yayılmış panayırlarda sadece mal ve eşya alışverişiyle kal­mayıp kültür alışverişinde de bulundular. Büyük bir tutkuy­la bağlandıkları edebiyatın şiir sahasında eser veren şairleri el üstünde tutarlardı. Şiirler bölgesel lehçelere ve kabile ağızlarına itibar edilmeden fa­sih Arapça ile söylendiğinden klasik Arapçanın oluşumuna büyük katkısı olurdu. Bazı pa­nayırlarda sırf şiir adına ya­rışmalar düzenlenir ve o yılın büyük beğeni toplamış şiirleri dilden dile dolaşırdı. Mekke yakınlarındaki Ukaz panayırı böyle bir panayırdı. Buralar­da aynı zamanda güreş müsa­bakaları düzenlenir, nutuklar çekilir, kahramanlık hikayele­ri yanında ıslah edici, öğretici hutbeler okunurdu. Hz. Mu­hammed peygamberlik yılları öncesi gençliğinde, bir pey­gamber geleceğine dair hut­beyi burada dinlemişti. İslâm öncesi devirlerde putperest Araplar tarafından icra edilen hac ibadeti ile Ukaz panayı­rı aynı zamanda düzenlenir ve yazı yazabilenlerin sayıca azlı­ğına rağmen o yılın en beğe­nilen şiirleri keten bezinden üretilmiş malzeme üzerine altın suyuyla yazılırdı. “Mu­allakat” adı verilen bu şiirler adının içerdiği anlama uygun olarak herkesin görebileceği yerlere hatta bazı rivayetlere göre Kâbe duvarına da asılırdı.

    Biruni’nin 11. yüzyılda, 27 yaşındayken yazdığı ve çeşitli milletlerin tarih ve kültürlerini incelediği Asarü’l-Bâkiye isimli eserde yer alan ve İbrahim peygamberin putları parçalayışını tasvir eden bir minyatür.

    Din ve ticaret

    Ticaret kervanlarının, başka kabilelere ait sürülerin, kadın ve çocukların, mal ve eşyala­rın yağma ve talanla ele geçi­rilmesini en önemli gelenek­leri olarak gören çok sayıda Arap kabilesi vardı! Arap Ya­rımadası’nda ticari faaliyet­lerin en aktifi olan panayır ve hac ziyaretlerinin gerçekleşe­bilmesi, ticaret kervanları için güvenli bir ulaşım ortamı ge­rektirdiğinden; Arap topluluk­ları “haram aylar” ilan ettikle­ri yılın dört ayında savaşmayı, yağmayı en büyük günahlar­dan kabul etmişlerdir. Birbiri­ni takip eden Zilkade, Zilhicce ve Muharrem ile yılın ortasına denk gelen ve umre haccının yapıldığı Recep ayı haram ay­lardandı. Bu aylarda kervan­ların basılması, yağma ve ta­lan korkusu olmadan, yerel ve uluslararası ölçekte çok sayıda panayır düzenlenir ve hac zi­yaretleri yapılırdı.

    Günümüzde İslâm dün­yasına mahsus Hicrî/Kamerî takvim ayın dünya çevresin­de dönüşünü esas alan, gü­neş takvimine göre yılda 11 gün eksik olduğu için her 33 yılda 1 güneş yılı eksik kalan, aynı ay her gelen yılın fark­lı mevsimlerine rastlayan bir takvimdir. Oysa Arap panayır­ları da güneşi esas alan sabit zamanlara münhasırdı. Hicri/ Kameri takvimde kullanılan ay adlarının etimolojisi ince­lendiğinde, mevsimsel sabit zaman dilimlerine göre veril­miş adlar olduklarını görülür. Buna göre ağaçların meyve­ye durduğu bolluk zamanla­rına Rebiülevvel ve Rebiüla­hir; yağmurların yağmadığı, çeşmelerin kuruduğu, incimad ettiği zamanlara Cümadelu­la ve Cumadelahir; bu sıkın­tılı aylardan sonra bolluk ve bereketin görülmeye başlama­sından ve haram ay olduğun­dan dolayı saygı duyulan aya Recep; kabilelerin yağma ve erzak temini için toprakların­dan şubelere ayrılıp gittikleri aya Şaban; çöl kumlarına ayak basamayacak derecede sıcak zamanı tarif için Ramazan; develerin kızgınlık veya kabi­lelerin nakil ve göç zamanı­na Şevval; haram aylardan ol­duğundan yağma ve kavganın durduğu aya Zilkade; hac ayı olduğundan Zilhicce adları ve­rilmesi her ayın mevsimsel bir karşılığı olduğunu gösteriyor.

    Hac zamanı ticaret zamanı İslâm öncesi dönemden beri Hac döneminde yapılan Ukaz Panayırı, 1950’lerde Suudi Arabistan’ın eski kralı Faysal tarafından yeniden canlandırıldı.

    Veda hutbesi

    İslâm öncesinde hatta İslâm geldikten belli bir süre sonra da aylar; ürünlerin hasat edi­lip, mal ve eşyaların alışveriş edilecek bir bollukta olması­na göre sabitleniyordu. Bu da panayırların ve haccın her za­man aynı mevsime denk ge­tirilme gayreti ile ilgiliydi. Bu gayrete de “Nesî” adı verilmiş­tir; Kur’an’la yasaklanıncaya kadar Arapların haram ayları güneş takvimine göre mevsim­sel bir sabitte belirlemek için kullandıkları usuldür. İslâmi­yet’ten sonra Nesî’nin yasak­lanması ve 2. Halife Hz. Ömer devrinde hicrî takvimin ka­bul edilmesiyle Hac ve oruç ibadetleri sabit bir ayda icra edilmeden hicrî yıl içinde dö­nüşümlü hâle geldi. Hem bu nedenle hem de İslâm döne­minde fetihlerin etkisiyle ye­ni ticaret yollarının ortaya çıkması, Arap iktisadi gele­neğinde önemli bir yeri olan panayırları zamanla ortadan kaldırdı. Cahiliye döneminde çok önem verilen bir Arap ge­leneği olan, Kur’an emri oldu­ğu için İslâm’ın ilk yıllarında dikkat edilen “haram aylarda kan dökülmemesi” kuralına da sonradan uyulmadı. Öyle ki Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin, ailesi ve yanındaki­lerle haram aylardan Muhar­rem ayında Kerbelâ’da öldü­rülmüştür. İslâm dinine geçen Farslar ve Türkler diğer Müs­lüman topluluklar üzerine se­fere çıkmak için haram ayların bitmesini gözetmedikleri gibi günümüzün Arap toplumları da bu aylara pek kayıtsızdır.

    Cahiliye dönemi Arap örf ve adetlerinin, kültürlerinin büyük kısmı İslâmiyet’in zu­hurundan sonra da devam et­ti. Hz. Muhammed vefatından kısa bir süre önce 632’de Hac sırasında sayısının 100 bini aştığı rivayet edilen bir toplu­luğa hitap ettiği “Veda Hut­besi”nde, Cahiliye döneminde yaygın olup İslâmiyet sonra­sında reddedilen geleneklerin bir dökümünü verir. Öncelik­le kul hakkına riayetin, yaşam hakkının, insan şerefinin-na­musunun dokunulmazlığının, mülkiyet hakkına uyulmasının önemini vurgulayarak Araplar arasında çok yaygın olan kan davalarını ve faizi kaldırdığı­nı söyler. Ardından kadınların haklarına; suçların şahsiliği ilkesine; emanetlerin ve borç­ların ödenmesine; Müslüman­ların kardeşliğine; kendinden sonra Müslümanlara Allah’ın kitabını, sünnetini veya Ehl-i Beyt’i miras bıraktığına dair kısımlara geçer. Bu hutbede­ki belki de en önemli cümle şudur: “Hepiniz Âdem’in ço­cuklarısınız, Âdem ise toprak­tandır. Arapın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kır­mızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üze­rinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Al­lah’tan korkmaktadır”.

    Farklı günlerde birkaç de­fa okunan bu hutbenin hadis ve siyer kaynaklarında değişik rivayetleri vardır. Bazı âlim­lerin “Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” kısmının sonraki asırlarda eklendiğine dair itirazları olsa da, en azın­dan 12-13 asırdır İslâm kültü­ründe yaşayan bir söz olarak tarihte yerini almıştır. Hutbe­nin Arapça aslında yukarıda belirttiğimiz gibi “Arap olma­yan” tabiri “Acem” kelimesiyle karşılanmıştır. Bundan dola­yı “Arap’ın Acem’e üstünlüğü yoktur” cümlesinden sadece İranlılar değil Arapların dışın­daki tüm toplumlar anlaşıl­malıdır (Arapların bu tarihler­deki “milliyetçiliği”, şüphesiz Fransız İhtilali’nden sonra ge­lişen siyasal/ulus devlet milli­yetçiliğinden farklıdır).

    1950’lerde soğuk içeceklerle serinlemeye çalışan hacılar.

    Hz. Ömer ve fetih-cihad dönemi

    Arap toplumundaki Cahili­ye âdetleri-inançları, Kur’an ayetleri ve peygamber sözle­riyle reddedilip ortadan kal­dırılmaya çalışılsa da 4 Halife ve sonraki Emevî, Abbasî sal­tanatları devrinde bile toplum üzerindeki etkisini sürdürdü. Hz. Muhammed’in ölümün­den sonra Halife Ömer dev­rine gelindiğinde, İslâmiyet’i ve Arap Yarımadası halklarını sonsuza kadar dönüştürecek bir gelişme yaşandı. O zama­na kadar Müslüman olmayan Arap kabileleriyle veya Hz. Muhammed’in ölümünden sonra dinden dönenlerle sava­şan Müslüman Araplar, yarı­madanın dışına fetih seferle­ri açmaya karar verdiler. Hz. Ömer “Ey peygamberin arka­daşları, Hicaz sizin için artık otlaktan başka bir şey olamaz, ancak atlarınıza arpa yetişti­rebilir. Sizleri ve halkı doyu­rabilecek durumda değildir. Allah’ın kitabında size miras kıldığını vaadettiği toprakla­ra gidiniz” sözleriyle fetihler çağını başlattı. Hz. Ömer’in bu sözleri, hangi şartlar dahi­linde söylediği tartışmalıdır. Ancak bütünüyle Müslüman­lar tarafından kontrol edilen Arabistan topraklarının bun­dan böyle “Arapları doyura­mayacak, sadece atlara arpa yetiştirebilecek hâlde olması­nın” sebeplerinin incelenmesi gerekir. Bilhassa tarım ve tica­retin çok geliştiği bölgeleriy­le ünlü Arabistan’da Hz. Mu­hammed’in tarımı ve ticareti teşvik eden sözlerine rağmen, ticaret burjuvazisinin asırlar­dır sürdürdüğü ekonomik dü­zenin İslâmiyet’in gelişinden sonra bozulduğu; faizin kaldı­rılmasıyla faizcilerin ellerinde tuttukları paranın ekonomiye ve yatırıma katılamayışı; Arap Müslümanlardan toplanan zekât, öşür ve gayrimüslim­lerden alınan cizye vergileri­nin ekonomiye katkısı olacak yatırımlarda kullanılamaması; Hac ve panayırların sabit za­manlarda düzenlenememesi, bölgesel ve uluslararası pana­yırların devam edememesin­den dolayı ihracat ve ithalatla birlikte tüm ticaretin zayıfla­ması; Müslümanlığın ilk yılla­rında yarımadadaki ekonomik şartların kötüleşerek Arapla­rın gelir kaybına uğramaları düşünülebilir.

    Hz. Ömer’in Yahudilerin vadedilmiş topraklarına ben­zer vaadi karşısında Araplar, hazırlıkların ardından binler­ce atlıyla ilk seferlere çıktılar. Arabistan’ın kuzey komşula­rı olarak uzun yıllardır tanıyıp bildikleri ve her şekilde ken­dilerinden çok üstün Bizans ve Sâsâni (Pers/Fars) impa­ratorluklarıyla çetin savaşla­ra girildi. Yıllardır birbirleriy­le savaşmaktan yorgun düşen, servetlerini eriten, toplumsal huzursuzlukların zirveye çık­tığı Bizanslılar ve Sâsâniler, Arap atlıları karşısında varlık gösteremedi. 634’ten itibaren Bizans’ın Şam, Antakya, Urfa gibi büyük şehirleri ele geçiril­di. Müslümanların ilk kıblesi olmakla ünlenen Kudüs 638’de kuşatıldıktan sonra savaşsız ele geçirildi. Mısır ve Irak böl­gesi tamamen zaptedildi. Dur­maksızın süren İran seferle­rinde 636’da Kadisiye, 637’da Celula ve 642’de Nihavent savaşlarını kaybeden Sâsâni İmparatorluğu tarihten silin­di. Kadisiye Savaşı sonrasında Arapların Acem adını verdik­leri Farslardan 4.000’a yakın asker, Araplardan sonra Müs­lümanlığa geçen ilk yabancı topluluk oldu.

    Prof. Dr. Nihad Çetin’in bir harita üzerinde derlediği Arabistan’da kurulan panayır yerleri…

    Türklerle ilk karşılaşma

    Yüzlerce yıllık komşuları Sâsânilerin ortadan kalkma­sıyla, Maveraünnehir ve İç As­ya’da yaşayan Türkler birden­bire Araplarla sınır komşusu oldular. O sırada suikasta uğ­rayan Halife Ömer’in ardın­dan peşpeşe Halife Osman ile Ali’nin de suikast sonucu öl­dürülmeleri sonrasında, Şam Valisi Muaviye’nin halifeliğe geçmesiyle Emevî hanedanı iktidarı başladı. Araplar, Sâsâ­nilerin ardından Türkistan’a gözlerini dikmişlerdi. Horasan Valisi Ubeydullah b. Ziyad’ın Ceyhun Nehri’ni ilk kez geç­mesiyle fetihler başladı. Irak Valisi Haccac’ın Türkistan’ın fethi için tayin ettiği komutan Kuteybe’nin bölgedeki Türkler üzerinde uyguladığı acımasız vahşet ve katliamlara dayana­mayan Türk ülkeleri birer bi­rer Arapların eline geçti. Böl­geyi fethe gönderdiği Kutey­be’yi acımasız katliamlarından dolayı tebrik eden Irak Vali­si Haccac, bu görevine tayin edilmeden önce Hicri 73-Mi­ladi 692’de Mekke’yi 6 ay bo­yunca kuşatıp mancınıklar­la tahrip ettirdiği için “Zalim” lakabını almış biriydi. Kutey­be 712’de Harezm bölgesini de ele geçirdi.

    Türkistan ve Harezm top­raklarında Arap işgalinin ta­mamlanmasından fazla bir sü­re geçmeden Türkler de Fars­lar gibi Müslümanlığı kabule başladılar. Emevî saltanatının Ebu Müslim Horasani tarafın­dan yıkılıp Abbasî hanedanı­nın hilafete geçmesiyle, Arap nüfuzuna girmemiş bazı Türk boyları eski düşmanları Çinli­lerle savaşmaya devam eder­ken bir yandan da Araplarla ittifaklar kuruyorlardı. Çin’in Taşkent’e saldırısı sırasında yardıma koşan Karluk Türkle­ri, 751’de Ebu Müslim Horasa­ni’nin gönderdiği Arap Ordusu ile ittifak kurarak Çin Ordu­su’nu ağır bir bozguna uğrat­tı. Talas Savaşı olarak tarihe geçen bu savaş, yaklaşık 100 yıldır süren Türk-Arap çatış­masına son verdi ve o zamana kadar Mecusi, Mani veya Gök Tanrı itikadındaki Türklerin akın akın İslâm dinine geçme­lerini sağladı. Daha önceleri Türkiş Kağanı Tarhan, Toha­ristan hükümdarı Yabgu, Bu­hara hakimi Tuğşad gibi böl­gesel Türk kağanlarından ba­zıları Müslüman olmuşlardı; ancak Karahanlı Satuk Buğra Han’ın (ölümü 955) Müslü­man olup Abdülkerim adını al­masından ve İslâmiyet’i devlet dini olarak kabulünden sonra devlet düzeyinde İslâmlaşma başladı.

    Veda Hutbesi


    Hz. Muhammed vefatından
    kısa bir süre önce 632’de
    Hac sırasında sayısının
    100 bini aştığı rivayet
    edilen bir topluluğa hitap
    ettiği “Veda Hutbesi”nde
    “Arabın Arap olmayana
    üstünlüğü yoktur” der.
    Hakan Arslan’ın sülüs ve
    nesih hatlarıyla terkip ettiği
    Veda Hutbesi metni (TMKV
    Gelenekli Sanatlar Müzesi,
    Envanter nr. 41).

    Müslümanlığın kabulü

    Türklerin kitlesel İslâmlaş­ma sürecinde eski parçalan­mış görüntüsünden uzak bir yeknesaklık gösterdiğine; yer­leştikleri geniş coğrafyalarda asırlar boyunca farklı dinle­ri kabul ettikleri hâlde tek bir dinde buluşmalarının, kabi­le ve boyculuk taassubundan kurtulup millet olma aşaması­na geçmesine katkıda bulun­duğuna dair görüşler vardır. Türklerin Müslüman olarak tek dine mensup mütecanis bir millet sıfatıyla asırlarca yaşayan devletler kurdukla­rını; Doğu ve Güney Asya uy­garlıkları etkisinden sıyrıla­rak Ön Asya uygarlık dairesi­ne iltihak ettiklerini belirten Zeki Velidi Togan (Umumi Türk Tarihine Giriş, 79-80), Bîrunî’den naklen “Kuzey Af­rika’dan Türk ülkelerine kadar geniş bir coğrafyada asırlardır tam anlamıyla sağlanamayan asayiş ve yol güvenliğinin, ilk defa İslâm fetihleri sonucunda şekillenen yeni devlet düze­ninde sağlandığını, bu sayede Cebelitarık’tan Çin Seddi’ne kadar her yerin ticaret ve se­yahat için güvenli bölge hâline geldiğini” aktarır.

    Araplar, kendilerinden farklı milletlerden üstün ol­duklarına dair gururlarını Ca­hiliye devrinden beri terke­demedikleri gibi; Emevîler döneminde eski hâllerini bile aratır bir şekilde ırk ve kabile vurgusu yapmaya başlamışlar­dı. İslâm öğretilerinde “Arapın Arap olmayana bir üstünlü­ğü olmadığı” belirtilse de, yeni Müslüman olan halkları, Fars, Türk, Kıptî, Berberîleri ifa­de etmek için eskiden kulla­nılan ve barbar anlamına ge­len Acem kelimesi de yetmez oldu. Araplar, kendilerinden sonra Müslüman olan top­lumları tarif ederken “Mevalî” (azatlı köle) kavramını kul­lanmaya başladı. Kendilerinin efendi, diğer Müslüman top­lumlarının “Mevalî” olduğunu ifade edip onları aşağılamaya ve küçük görmeye devam etti­ler. Hatta ayrımcılıkta daha da ileri gidenler, Arap olmayan­larla aynı sofrada oturmama­ya, arkalarında namaza dur­mamaya, camilerini ayırmaya, savaş ganimetlerinden mah­rum etmeye, kızlarını onlarla evlendirmemeye başladı.

    Hz. Muhammed’in Veda Hutbesi’ni okuduğu Arafat Dağı ve civarı

    Emevîler devrinde ihti­da hareketleri artıp kitlesel din değiştirmeler çoğaldığın­da, sadece gayrimüslimlerden alınan cizye vergisi azalma­ya başladı. Bunu üzerine geliri artırmak için Müslüman ol­dukları halde “Mevalî”lerden de cizye alınmaya başlandı. Bu şekilde bir ayrımcılığa tâbi tu­tulmak Kuzey Afrika Berberî­lerinden Farslara kadar tüm Müslümanlarda tepkilere se­bep oldu ve çeşitli isyanların yolunu açtı. İktidarları boyun­ca defalarca bu isyanlarla kar­şı karşıya kalan Emevî Devle­ti, en sonunda kendisi de Türk veya İran asıllı bir “Mevalî” olan Ebu Müslim Horasanî adlı isyancının önderliğinde gelişen hareket sonucu yıkıla­rak yerini Abbasî hanedanına bıraktı. Bu dönemde Arapların ortaya koyduğu birçok eserde Türkler “lanetli Yecüc-Me­cüc kavmi” olarak tanıtılmış, Hz. Muhammed’in ağzından Türkler aleyhine birçok hadis uydurulmuştur.

    Hz. Ömer’in Kudüs’e girişini gösteren bir gravür.

    Terse dönen ayrımcılık

    Arap olmayan Müslümanla­ra uygulanan ayrımcılık, son­rasında kimi toplulukların Araplardan çok daha üstün olduklarına; hatta Arapların dünyanın en zelil, hakir kavmi olduğuna dair güçlü bir dokt­rin geliştirmelerine sebep ol­du. En fazla taraftarı İranlılar arasından çıkan ve Şuubiye adı verilen bu hareket, Abbasî iktidarı sırasında İslâm Devle­ti içinde yer alan Endülüs’ten Kuzey Afrika’ya, İran’dan Tür­kistan’a kadar geniş bir coğ­rafyada çok farklı milletlerin Arap karşıtı politik, düşünsel ve edebi eserler üretmeleriyle zirveye ulaştı.

    Altta kalmak istemeyen Araplar da, Şuubiye karşı­tı söylemlerle ortaya çıkıp 10. yüzyılın sonlarına kadar mü­cadeleyi bırakmadılar. Şuubi­ye akımı ve karşıtlarının İs­lâm kültür dünyasındaki etkisi sonraki asırlarda da sürmüş­tür. Arap ediplerinin en güçlü kalem erbabı olarak bilinen Cahiz’in Türklerin Faziletleri adlı kitabı bu dönemin eseri­dir. Aynı dönemde ortaya çı­kan ve Müslümanların farklı milletlerden oluşan bir ümmet olduğunu vurgulayan bu ve diğer eserler; Şuubiye hare­ketinden etkilenen Arapların kendilerinden sonra Müslü­man olan topluluklarla arala­rındaki geçimsizliği ortadan kaldırmak düşüncesini yansı­tıyordu.

    Emeviler’in Horasan Valisi Kuteybe bin Müslim, 711 yılında Semerkant’ı kesin olarak fethetti. Irak Valisi Haccac onu acımasız katliamlarından dolayı tebrik etti. Pencikent duvar resimlerinden bir kesit…

    Türklerin iktidarı

    Abbasi iktidarı 10. yüzyıl başla­rında bir hayli güçten düşünce, İran kökenli Şii Büveyhi Dev­leti, Halife Müstekfi-Billah’ın daveti üzerine geldiği Bağdat’ta iktidarı ele geçirmişti. Halifenin makamına dokunmadan tüm Irak’ta iktidarlarını pekiştirdi­ler. Yaklaşık 1 asır boyunca Bü­veyhilerin istikrarsız yöneti­mi altında kalan Irak ve Abbasi hilafeti, 1040’da Dandanakan Savaşı sonunda Gazneliler Dev­leti’ni yıkarak Büyük Selçuklu Devleti’ni kuran Tuğrul Bey’den yardım istedi. Abbasi Halife­si Kaim-Biemrillah’ın daveti üzerine 1055’te Bağdat’a gele­rek büyük törenlerle karşılanan Tuğrul Bey ve kalabalık ordusu, Büveyhi egemenliğine son ve­rerek Abbasi hilafetini hima­yesine aldı. Tuğrul Bey 1 yıldan fazla bir süre kaldığı Bağdat’ta imar faaliyetlerine girişti; ca­mi, saray, askerleri için kışlalar yaptırdı. Kaim-Biemrillah’ın kı­zı ile evlenmek istediğinde hali­fe bunu kesin bir dille reddetse de Tuğrul Bey’in ısrarlı talepleri üzerine rıza göstermeye mec­bur oldu.

    İlk Müslüman Karahanlı lider Karahanlıların 920-955 arasındaki hükümdarı Satuk Buğra Han, İslâm’ı kabul ederek, Karahanlı Devletinin ilk müslüman hükümdarı olmuştu. Eski başkent Kaşgar’a 40 kilometre mesafedeki türbesi…

    3 asır öncesine kadar işgal, yağma ve katliamlarla sürdü­rülen Arap fetih hareketleri sonucu tedricen İslâmlaşma­ya başlayan, Arapların yıllarca “Mevalî” adını takarak her tür­lü küçümsemeye maruz bırak­tıkları Türklerin, sonunda Ab­basî Devleti’ni ve İslâm hilafe­tini himayelerine alması Türk tarihinin en önemli hadisele­rindendir. Türkler bu tarihten sonra, dâhil oldukları İslâm dünyasında kurdukları irili-u­faklı devletlerle, Haçlı Seferle­ri’nden Moğol istilasına kadar coğrafyalarının savunmasında en önemli askerî, siyasi, eko­nomik güç olarak en önde yer aldılar. Anadolu Selçukluları ile Doğu Roma İmparatorlu­ğu’nu sıkıştırıp geriletecekler; Osmanlıların tarih sahnesine çıkmasından itibaren savun­madan saldırıya geçecekler; başlattıkları fetih hareketleriy­le Avrupa’nın ortasına kadar hakimiyetlerini yayacaklardı.

    16. yüzyıldan bir İran minyatüründe Zülkarneyn, cinlerin yardımıyla Yecüc ve Mecüc’ü medenilerden uzak tutan seddi inşa ediyor (üstte). Cahiz’in Fezailü’l- Etrak (Türklerin Faziletleri) kitabının unvan sayfası (Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya, nr. 4159).

    CAHİLİYE DEVRİ

    Kâbe, kabile, asabiyet, putlar ve Arap üstünlüğü!

    İslâmiyet sonrasında, Arap tari­hinin daha öncesi çağları “Cahiliye Devri” olarak adlandırılmaya başlandı. Yaygınlıkla bilindiği şekliyle cehaletin, cahiliyenin kelime anlamı her ne kadar “bilgi­sizlik” olsa da, İslâm öncesi devrin adlandırılmasında bu kelimenin “vahşilik, vandallık, barbarlık” anlamının daha ağır bastığı söylen­melidir. Cahiliyenin karşıtı olarak “hilm” kelimesinin kullanılması da barbarlık anlamını doğrular. Güçlü, dayanıklı, yumuşak huylu, kararlı, ihtiyatlı davranışlar “hilm”, böyle huyları üzerinde toplayan kişiye de “halim” denilir. Vahşi, zorba, kaba nitelemesinin zıddı olan halim ki­şilik, tam anlamıyla uygar bir kişiyi tanımlar. Cahiliye devrinin barbar yönleri İslâmiyet sonrası dönemde kınanmış, kötülenmiş ve terkedil­mesi için yoğun bir çaba gösteril­mişse de Araplar arasında zaman zaman canlanan Cahiliye hatıraları uzun süreli gerginliklere, savaş­lara, İslâmiyet uygulamalarında irticaya ve zihniyet bozukluklarına sebep olmuştur.

    Arap Yarımadası’nda aynı atadan gelen ailelerin sosyal, eko­nomik ve politik örgütlenmelerine “kabile” adı verilirdi. Yakın veya uzak akraba kabilelerle, akrabalık bağı olmadığı hâlde ele geçirilmiş bazı kabileler aynı çatı altında toplanarak aşiret konfederasyon­larını meydana getirirdi. Kabilele­rin çöllerde, badiyelerde göçebe surette yaşayanlarına “bedevî”, yerleşik yaşayanlarına “hadarî” adı verilirdi. Aynı atadan gelen kabile fertlerini birarada tutan akrabalık bağına “asabe”, kabile dışındaki unsurlardan kendilerine yönelik bir tehdit karşısında birlik ve dayanışma içinde bulunmala­rına “asabiyet” denilirdi. İbn Hal­dun’un Kitâbu’l-İber adlı eserinin Mukaddime’sinde ortaya koyduğu “Asabiyet teorisi”, Arap kabilecilik anlayışı üzerinden şekillenmiştir.

    Kabe, Osmanlı dönemi Mekke, 1888.

    Cahiliye devri Arap kabile­lerinin “asabiyet”e bağlılıkları sebebiyle, her kabile ferdi hak­lı-haksız demeden rakip kabilelerle mücadeleye girişmek zorundaydı. Bu nedenle kabileler arasında uzun asırlar boyunca büyük rekabetler, kan davaları ve düşmanlıklar ya­şanırdı. Her kabilenin kendine ait bir arazisi olmakla birlikte, hayati önem taşıyan yağmur mevsimi­nin ardından verimli otlaklara dönüşen bazı çöl mıntıkalarının ele geçirilmesi için savaşılırdı. Bilhassa çöllerdeki Arap kabileleri, güç ya­şam koşullarının yanında genel bir yoksulluk ve darlık altında yaşardı.

    Kabilelerin büyük çoğunluğu, ilk çağlarda aldıkları adlarıyla bugün de yaşamaktadır. Nesep bağlarına düşkün olmaları, soy şecerelerini yüzlerce yıl ötelere da­yandırabilmelerini sağlamıştır. Her kabile kendi nesebiyle övünse de bazı kabilelerin kendilerinden daha saygın olduğunu kabul ederlerdi, ancak iş diğer halklara geldiğinde, “Arapların üstünlüğü” ilkesinde bir­leşilirdi. İlk ve Orta Çağlarda Araplar kendilerini diğer milletlerden üstün gördüklerinden, neseplerini Hz. Âdem’e bağlarlar; dünyanın ilk milletinin Araplar, ilk dilinin Arapça olduğunu söylemekle iftihar eder­ler; atlarının asaletiyle, şiirleriyle; dillerinin fesahatiyle övünürlerdi. İfrat derecesine çıkardıkları gurur­larından dolayı, başka milletlerden bir kral dahi kızlarına talip olsa asla evlendirmezlerdi. Bir bakıma bu ırkî özellik, Sâmi geleneği gibi anlaşıla­bilir. Araplar gibi Sâmi halklarından olan Yahudiler de kendilerini diğer milletlerden üstün görür ve bunu kutsal kitaplarına dayandırırlardı. Çağdaşları olan Yunanlıların kendi­lerinden başka toplumları “barbar” adıyla sınıflandırdıkları gibi, Araplar da kendilerinden başkalarına “Acem” derlerdi. “Arapçayı düzgün konuşamayan, bozuk konuşan” anlamındaki bu kavram, o devirde Araplar dışındaki her toplumun fertlerini kapsardı.

    İlk çağlarda yazılı metinlere aşina olmadıkları hâlde şiirlerini, şarkılarını, efsane ve menkıbe­lerini sonraki nesillere sözlü kültür yoluyla aktarabilmeleri Arap kültürünün başarılı yönle­rindendir. Arapçadaki “sünnet” kelimesi “atalar örfü” anlamında kullanılırken, İslâmiyet sonrası Hz. Muhammed’in davranış ve tavrına, söylediklerine dair bir kavram hâline gelmiştir.

    Arap Yarımadası’nın çok büyük bir kesiminde hâkim olan putpe­restlik anlayışı da, derin bir duyguy­la bağlı olunan “atalar kültü”yle içiçe geçmiştir. Atalarından miras aldıkları putlara taparlar, her kabi­lenin kendine has bir putu olurdu. Arapçası “sanem” olan putların en büyüğü Kâbe’de dikili olan kırmızı akikten insan şeklindeki Hübel putuydu. Hübel’e tapınan Araplar, çevresinde bulunan fal oklarıyla ge­leceklerini tayin etmeye çalışırlardı (Arabistan’a dışarıdan getirilen Hü­bel’i, Mezopotamya tanrılarından Baal veya Anadolu tanrıçalarından Kibele ile ilişkilendirenler de vardır). Tanrıça mertebesindeki Uzza ile kızları Lat ve Menat adı verilen büyük putlara Kureyş kabilesinden başka birçok kabile de tapınır, adak­lar, kurbanlar sunarlardı. Araplara yakın veya uzak kültürlerin İsis, Afrodit, İştar adını alan Tanrıça kültleriyle bağlantılı Kureyş putları, Kâbe’nin dört duvar yapısı içinde saklanırdı. Kâbe’nin çevresinde de 360 adede varan miktarda put dikili olduğu rivayet edilir.

  • Minicik bir adaydı Asya’nın kaplanı oldu

    Dünya Ukrayna Savaşı ve ekonomik-siyasi etkileri ile sarsılırken, Tayvan üzerindeki uluslararası gerilimin artması ülkeyi öne çıkardı. Tarih boyunca ABD-Çin Halk Cumhuriyeti ilişkileri ve dönüşen Tayvan’ın kadın başkanı Tsai Ing-wen’le beraber bağımsız bir güç olarak sürece ağırlığını koyması…

    Rusya’nın Ukrayna’yı işga­lindeki tarihsel iddiala­rının sarsıntıları geçme­mişken ABD’nin üç numarası Meclis Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyareti, iki hegemonik emperyalist güç arasındaki geri­limi artırdı. Obama’nın Asya da­nışmanı “bu durum belki Ukray­na’dan çok daha tehlikeli” cüm­lesiyle durumu özetledi.

    Tayvan, Hong Kong’tan farklı olarak herhangi bir söz­leşmeyle Çin’e bağlı değil. Do­layısıyla Hong Kong’ta muha­tap Büyük Britanya. Tayvan’da ise Çin “bir ülke iki sistem”i savunuyor ama burada muha­tap doğrudan Tayvanlılar. Bir zamanların “iki sistem”i kapita­lizmle sosyalizmi kastediyordu; oysa şimdi sistem deyince -iki kesimde de kapitalizm hüküm sürdüğünden- ancak siyasal sis­tem akla gelebilir.

    Pelosi’nin ziyaretinden ön­ce daha Mayıs 2022 başında The Economist dergisi Tayvan için “dünyanın en tehlikeli yeri” başlığını atmıştı. Amerikan dü­şünce grubu Council on Foreign Relations da, Tayvan için “ABD ve Çin ve muhtemelen diğer bü­yük güçler arasında bir savaşa yol açabilecek dünyanın en ger­gin noktası” demiş; Hint-Pasifik bölgesi Amerikan kuvvetleri ko­mutanı amiral Philip Davidson ise önümüzdeki 10 yılda burada bir savaşın muhtemel olduğunu belirtmişti.

    1941’de Miami sahilinde güneşlenirken Çin bayrağını da yanına almış bir kadın… Çin devrimi esnasında oluşturulan ve bugün Tayvan bayrağı olarak kullanılan bayrağın kullanılması bugün Çin’de yasak.

    ABD’nin şüphesiz kendi he­sapları vardır ama Çin’in de komşularına ve özellikle Tay­van’a karşı artan bir askerî bas­kısı olduğu gerçek. Tayvan’da gi­derek önem kazanan bağımsız­lıkçı eğilimlere karşı tetikte olan Çin, 2016’da bu yönelimde olan başkan Tsai Ing-wen ile bütün tartışma kanallarını kapatmıştı.

    Tabii Tayvan meselesini sa­dece ABD-Çin rekabeti açısın­dan okumak yetersiz olacaktır. En önemli olan, Formoza Boğa­zı’nın iki yakası arasındaki geri­limden çok Tayvan halkının ge­leceğini nasıl gördüğüdür.

    Ortak bir tarih mi?

    Tayvan 1683’den 1895’e Qing Hanedanı döneminde Çin İm­paratorluğu tarafından yönetil­di. 17. yüzyılda Filipinler’deki İs­panyol valisi ada sahillerine bir çıkarma yaparak bir liman kenti San Salvador’u oluşturdu. Hol­landalı sömürgeciler döneminde tarım için ana karadan Çinliler getirildi. Portekizliler de adaya “Formoza” (Güzel) ismini ver­diler.

    Binlerce yıl önce adaya yer­leşmiş olan (buradan da Mada­gaskar, Endonezya, Filipinlere gidenler olmuş) yerli sakinlerin yanında, Çin’den gelenlerle be­raber melez bir nüfus oluşma­ya başladı. 1662’de Hollandalılar adadan kovuldu ve ana karadan göç hızlandı. Çin kökenli nüfus 50 binden 100 bine çıkarken, bir o kadar da yerli vardı. Bir süre sonra melezleşme arttı; 19. yüz­yıl başında Tayvan’da 2 milyon Çinli yaşıyordu.

    Pelosi’nin olay yaratan ziyareti Çin destekçisi protestocular, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Çin’in tepki ve uyarılarına rağmen Tayvan’a gitmesine karşı Hong Kong’daki ABD Başkonsolosluğu önünde eylem yaptı.

    1895’teki Japon-Çin Sava­şı’ndan sonra Japonlar adayı ele geçirirken, hem Çin’den gelen­ler hem yerliler önemli kayıplar verdiler. 1945’te 50 yıllık Japon işgali sona erdi ve adadaki yö­netim de ana karanın yönetimi­ni ele alan Çan Kay Şek önderli­ğindeki milliyetçi Guomintang’a (GMD) geçti.

    Japonların gidişinden sonra yerli halkla ana karadan yeni ge­lenler arasında huzursuzluk baş­gösterdi. Yolsuzluklara karşı çı­kan Tayvan halkı Şubat 1947’de ayaklandı ve GMD güçleri 30 bin Tayvanlıyı katlederek bunu bastırabildi. Ülkede sıkıyönetim ilan edildi. Bu, “beyaz terör”ün başlangıcıydı. Çan Kay Şek’in Mao ve Kızıl Ordu karşısında ye­nilgiye uğramasından sonra Ara­lık 1949’da ana karadan kaçan 2 milyon insan ve başta GMD güç­leri tamamen Tayvan’a çekildi. Mart 1950’de Çan Kay Şek, ömür boyu sürecek başkanlığa oturdu.

    GMD’yi ayakta tutan, ABD’nin bölgede komünizmin yayılmasını engellemek için yap­tığı yardımlar ve 1950’de patlak veren Kore Savaşı’ydı. Böylece Formoza Boğazı’nın iki yakasın­daki statüko 20 yıl dondurulmuş oldu.

    Tayvan on yıllarca ABD’nin desteğiyle GMD diktatörlüğü tarafından yönetildi. Japon sö­mürgeciliğinin mirası ekono­mik açıdan dönüşüme uğratıla­rak modern bir kapitalist devlet oluşturuldu. Siyasal sistem tüm muhalefeti sindiren baskıcı bir rejim olarak varlığını sürdür­dü; ancak 1975’te ölen Çan Kay Şek’in yerine geçen oğlu Jiang Jingguo döneminde bir gevşe­me başladı. 1986’da Minjindang (DPP-İlerici Demokrat Parti) ilk muhalefet partisi olarak kurul­du; 1987’de sıkıyönetim kalktı. 2000’deki seçimlerde ise ilk kez GMD üyesi olamayan bağımsız­lıkçı bir kişi başkan seçildi.

    Tayvan 50’li yıllardan baş­layarak hızlı bir ekonomik kal­kınma ile “Asya Kaplanları”n­dan biri oldu. Japonya ve Avrupa Birliği’ne eşdeğer bir hayat düze­yi yakaladı (Bugün kişi başı gelir açısından dünyanın 15. ülkesi olan Tayvan, nüfusu 24 milyon olduğu hâlde dünyanın en büyük 22. ekonomik gücü konumun­da).

    Kahire Konferansı Dünya Savaşı sonrası, 22-26 Kasım 1943’te Uzakdoğu’daki gelişmeleri değerlendirmek için yapılan Kahire Konferansı’nda Çan Kay Şek, Franklin D. Roosevelt ve Winston Churchill.

    ABD, Çin’i tanıyınca…

    ABD’nin desteğindeki Çan Kay Şek’in demir yumruğu ile yöne­tilen Çin Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler’de “Çin” sandalyesini işgal ederken Çin Halk Cuhuri­yeti dışlanmıştı. Çin Halk Cu­huriyeti’nin SSCB ile ilişkileri­nin iyice bozulduğu bir dönemde ABD ile yakınlaşması, durumu tersine çevirdi ve Çan Kay Şek temsilcisi kapı dışarı edilirken Pekin, Birleşmiş Milletler’e da­hil oldu. Sonunda ABD, 1 Ocak 1979’da Pekin’i tanıyıp Taipei ile ilişkisine son verdi. ABD ar­tık Çin Halk Cumhuriyeti’ni Çin olarak tanıyor, Tayvan mesele­sinin barışçıl çözümünden yana bir tutum sergiliyordu.

    Çin Halk Cumhuriyeti ise Tayvan’ı zorla “özgürleştirmek” yerine iktisadi ve beşeri ilişki­lerini geliştirerek adayı barışçıl bir şekilde ana karaya bağlama­ya yöneldi. Tayvanlılar ekono­mik sistemlerini ve hayat tarz­larını koruyabilecekler, “özel yönetsel bölge olarak yüksek bir özerkliğe” sahip olabileceklerdi. Çin Halk Cumhuriyeti başka­nı Xi Jinping 2019’da “tek ülke, iki sistem” çerçevesinde Tay­van’ın Çin’e entegrasyonunda ısrar ediyordu. Ona göre 1842 Afyon Savaşı’ndan itibaren par­çalanan Çin’in, Makao ve Hong Kong’un ülkeye dahil olmasıyla geriye tek kayıp parçası Tayvan kalıyordu. Bu özcü milliyetçilik yaklaşımı, aslında Çan Kay Şek ve GMD tarafından da savunul­muştu. Adanın %15’ini oluşturan ve kıtadan gelen “mülteciler”in dışında kalan ahali ise özellik­le 1980’in sonlarından başlayan demokratikleşmenin de itkisiyle yükselen Tayvan milliyetçiliğine eğilim göstermeye başladı. Kıta Çin’i ile ortaklıkları olmakla bir­likte kendi tarihsel ve siyasal yö­rüngesine sahip bir milliyetçilik, özellikle 2000’de bağımsızlıkçı bir hükümetin oluşmasıyla be­lirginlik kazandı.

    Tayvan’ın zirvesindeki kadın Tayvan’ın ilk kadın cumhurbaşkanı, Demokratik İlerleyiş Partisi (DPP) lideri Tsai Ing-wen, bu yıl yapılan ve %75 ile en yüksek katılımın sağlandığı seçimlerde Pekin yanlısı aday karşısında %57 oy aldı.

    Tarihin ironisi

    GMD’nin muhafazakar yöne­timi, Tayvan bağımsızlıkçıları­na karşı yenilgilerinin ardından Çin Komünist Partisi ile “Büyük Çin” ortak ideali çerçevesinde yakınlaştı. GMD, 2008’de bu da­vada kazanılmış iş çevreleri ve medyanın desteği ile yeniden ik­tidara geldi. Başkan Ma Ying-je­ou, Çin ile “iki yaka arasında or­tak pazar” temelinde 19 anlaşma imzaladı. Böylece Tayvan, Çin’e ekonomik olarak bağımlı hâle gelmeye başladı (ihracatın %40’ı Çin’e yapılıyordu).

    Ancak bu “Çin rüyası” 2014’te GMD hükümetinin hiz­metlerin liberalleştirilmesi po­litikasına karşı ülke ölçeğinde büyüyen protesto hareketle­riyle sona erdi. Çin yatırımları­nın çeşitli sektörlere açılması ve özellikle Çin’den gelenlerin istihdamı kaygıları artırmıştı. 3 hafta süren sokak gösterile­ri, parlamento işgali gibi olaylar Çin ile ilişkilerde bir döneme­ci şekillendiren hoşnutsuzluğun ürünüydü. Özellikle 40 yaşının altındaki yurttaşlarda iki kıyı­nın ekonomik entegrasyonu ko­nusunda güçlü bir güvensizlik oluştu.

    Araştırmalar 15 yıldır “Tay­van ulusu” kimliğinin güçlen­diğini göstermekte. Bugün nü­fusun yaklaşık %70’i kendisini “Tayvanlı” olarak nitelendiriyor. Bu oran 30 yıl önce %20’nin al­tındaydı. Ayrıca nüfusun %90’ı “tek ülke iki sistem” formülünü reddetmekte. 30 yaş altındakiler için “Çin rüyası” bitmiş durum­da. Bunların neredeyse tamamı kendini Tayvanlı olarak görmek­te. Hatta üçte ikisi Çin Cumhuri­yeti adının da Tayvan diye değiş­tirilmesinden yana.

    Tayvan’da siyasal rejim

    Jeostratejik hesaplarda ABD’nin Çin’i dizginlemesinin bir aracı olarak gösterilmek Tayvanlılar için bir şey ifade etmiyor. Siya­sal rejim olarak Tayvan’ın kıta Çin’inden oldukça farklı bir ko­numu var. Üstelik Çin’in Tibet, Uygur ve genel olarak insan hak­ları sicili ortada.

    Ülkedeki muhalefet Ocak 2016’da yapılan seçimlerde gö­rülmedik bir başarı ile hem baş­kanlık hem meclis seçimleri­ni kazandı. Bağımsızlıkçı Tsai Ing-wen %56 alırken rakibi o ana kadar iktidarda olan Guo­mintang’ın adayı %31’de kaldı. Tsai Ing-wen, Tayvan’ın ilk ka­dın başkanı oldu; bu yıl yapılan ve %75 ile en yüksek katılımın sağlandığı seçimlerde ise Pekin yanlısı aday karşısında ise %57 oy aldı.

    Feminist militanlar Çin Halk Cumhuriyeti’nde hapsedilirken, Tayvan 2019’da Asya’da eşcin­sel evliliğini kabul eden ilk ülke oldu.

    2020’de Anayasa Mahkeme­si aldatmayı (zina) suç olmaktan çıkardı.

    Kadınların siyasal hayata ka­tılımı da çok yüksek.

    Çin, Uygurları baskı altında tutarken, Tsai Ing-wen son 400 yılda maruz kaldıkları acılar ve adaletsizlikler için yerli halklar­dan özür diledi.

    Tayvan, çevre politikaları ve uygulamlarında da önemli me­safeler katetti.

    Çin, geçen ay ada yakınlarındaki askerî tatbikatlarını artırarak gerilimi yükseltti ve Tayvan Boğazı’nda bir kriz endişesine yol açtı.

    Tayvan Çinli mi?

    2017’de vefat eden sinolog Arif Dirlik, Boundary 2 adlı dergide çıkan yazısında , Tayvan’ı çok yakından tanıyan biri olarak bütün ezberleri bozan bir açık­lıkta Çin ile Tayvan’ın ilişkisini ortaya koymaktaydı. Ona göre Tayvan hiçbir zaman Çinli ol­mamıştı. Dahası, ikisi arasında, yani ana kara ile ada arasında uluslaşma süreci birbirinin bü­tünleyicisi değildi. Tayvan bu bakımdan Hong Kong’dan da farklı bir konumdaydı. Dirlik, bağımsız bir kimlik, bir Çinli­leştirme süreci değil “Tayvanlı­laşma” süreci olduğunu söylü­yordu.

    Ana karada egemen olan Han kültürünün bir varyasyo­nu olmayan Tayvan’da; adanın yerlisi olan aborijen kültürleri­nin Güneydoğu Çin’den fark­lı dönemlerde gelen Hoklo ve Hakka kökenliler ve en sonun­da da 1949 Çin Devrimi’nden sonra buraya kaçan mülteciler­le harmanlanması sözkonusu. Öte yandan adanın ana karadan farklı sömürge geçmişinin de elbette bu kompozisyonda payı var. Öte yandan Han etnik un­surunun kıta Çin’inde bile diğer etnik unsurlarla zamanla kurdu­ğu ilişkilerle değişime uğradığı belirtilebilir.

    Arif Dirlik, Tayvan’daki ulu­sal kimliğin inşaının ana kara­daki Çin Komünist Partisi’nin beklentileri dışında geliştiğini analiz etmişti. Tayvanlılar, kendi kimliklerinin yapı itibarıyla ne­redeyse 400 yıldır Han kültürü ve soyu, Aborijen kültürü ve so­yu ile Japon kültürü (soyu yok) tarafından bir karışım olduğunu savunuyor.

    Bağımsız bir ülkenin ABD’nin nüfuzu altında olsun olmasın Çin Halk Cumhuriyeti için arzettiği tehlike Tayvan ile sınırlı değil tabii. Unutmamak gerekir ki Tayvanlıların Çinlili­ği tartışma konusu iken, Tibet­lilerin ve Uygurların ve belki de kendi dillerini (mesela Kanton­ca) konuşanların da benzer bir taleple öne çıkmaları hâlinde bir “parçalanma” tehdidi algısı “Bü­yük Çin” rüyasında olanlar için kaçınılmaz. Ne de olsa bunların hepsi Çin tarafından sömürge­leştirilmiş halklar.