Etiket: sayı:93

  • Devletin sağladığı bir haktan uzaktan baktığı bir hizmete

    Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle birlikte sağlık alanında da bir atılıma girişildi. Bu dönemde halkın sağlığının korunması; sağlıklı, güçlü bireyler yetiştirilmesi için eğitimli hekimlerin yetiştirilmesine büyük önem verildi. 1980’lerde başlatılan neoliberal politikaların 2003’te “Sağlıkta Dönüşüm Programı” ile hayata geçirilmesi ile sağlık, devletçe “sağlanan” temel bir haktan, devletin sadece “planladığı ve denetlediği” bir hizmete dönüştürüldü.

    Ankara’da 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açıldığında Millî Mücadele’nin de dönüm nokta­sı oldu. Dr. Adnan (Adıvar) Bey, Ankara hükümetinin ilk Sağlık Bakanı oldu. Elde herhangi bir kayıtlı bilgi olmadığından önce çalışan hekimlerin isimleri tes­pit edilmeye çalışıldı ve ülke ge­nelinde 1323 çalışanla yeni bir yapılanmaya gidildi; koruyucu sağlık hizmetlerinin yürütülme­si için hükümet tabipliği ve sağ­lık müdürlüğü kuruldu. Teda­vi hizmetlerinin belediyeler ve özel idareler tarafından yerine getirilmesi, yoksul hastaların hükümet tabipleri ve diğer ku­ruluşlar tarafından ücretsiz te­davi edilmesi öngörülmüştü.

    1 Mart 1922’de Meclis’in 3. yılı açılış konuşmasında Mus­tafa Kemal, 1920’de 260 olan hekim sayısının 312’ye yüksel­diğini belirtmişti. Hedef, halkın sağlığının korunması ve güçlen­dirilmesi, ölümlerin azaltılma­sı, nüfusun artırılması, bulaşıcı hastalıkların önlenmesi ve sağ­lıklı, güçlü bireyler yetiştirilme­siydi. Cumhuriyet ilan edildik­ten sonra ise Dr. Refik Saydam, Sağlık Bakanı oldu. Tüm yurtta yalnızca 554 hekim vardı. İstan­bul’da bulunan yegâne Tıbbi­ye’den yılda ancak 100 hekim yetişebiliyordu ve 1927’de 1059 hekim ile 13.000 kişiye bir he­kim düşüyordu.

    Halkın sağlığı için


    1928’de ilk Sağlık Bakanı Dr.
    Refik Saydam’ın çabalarıyla
    kurulan Umumi Hıfzısıhha
    Kurumu’nda deney
    yapanlar.

    Sağlık politikasının ilkeleri, sağlık hizmetlerinin tek elden yürütülmesi, koruyucu hekimlik ile tedavi edici hekimliğin birbi­rinden ayrışması, tıp fakültele­rinin kurulması ve sıtma, frengi, verem gibi bulaşıcı hastalıklar ile mücadele edilmesiydi. Sivas, Kayseri, Ankara, İstanbul, Erzu­rum ve Diyarbakır’da Sağlık Ba­kanlığı’na bağlı Numune Hasta­neleri kuruldu. 1925’te Trahom­la Savaş Kanunu çıkarılarak binlerce kişinin kör olmasına neden olan trahomla mücadele­ye başlandı; aynı yıl Sıtma Sava­şı Kanunu da çıkarıldı. 14 Nisan 1928’de 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İc­rasına Dair Kanun ve 6 Mayıs 1930’da 1593 sayılı Umumi Hıf­zıssıhha Kanunu çıkarıldı.

    1933 üniversite reformuy­la yeniden organize edilen İs­tanbul Tıp Fakültesi senede 150-250 hekim mezun etse de ihtiyacı karşılamaktan uzaktı ve 1935’e gelindiğinde hekim sayısı 1625 olmuştu. Tıbbiye, İstan­bul’da ilk kurulduğunda orduya hekim gerektiği gibi bu kez de Anadolu’ya, Anadolu’nun her köşesindeki halka hekim gere­kiyordu.

    Yeni bir tıp fakültesi memle­ketin ihtiyacına çare olacaktı ve 9 Haziran 1937’de Sağlık Bakan­lığı tarafından 3228 sayılı An­kara Tıp Fakültesi’nin kuruluş kanunu çıktı. TBMM’nin 1 Ka­sım 1937’deki açılış konuşma­sında Atatürk, Ankara ve Van’da iki üniversite açılmasına dair hedefini açıklamıştı. Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de hayata vedası ve ardından gelen 2. Dünya Sa­vaşı’yla yeni üniversite planları uzun bir süreliğine ertelendi.

    2. Dünya Savaşı’nın ardın­dan dünyada refah devletinin gelişmesi kamu hizmetlerinin kapsamını da genişletmiş; sağ­lık, eğitim, barınma ve sosyal güvenlik gibi hizmetler sosyal devletin temel hizmetleri olarak kabul edilmişti.

    Bugüne miras kalan bir altyapı


    1921’de Sağlık Bakanı olan Refik Saydam dönemi 1937’ye dek sürecek ve
    bugünkü anlamda sağlık hizmet ve örgütünün kurulduğu yıllar olacaktı.
    Saydam, Atatürk (solda) ve İnönü’yle (sağda)…

    Bizde, 224 sayılı Sağlık hiz­metlerinin Sosyalleştirilmesi Kanunu’nun 1961’de kabul edil­mesiyle birlikte sağlık hizmet­lerinin, halkın ihtiyaçlarını kar­şılayacak şekilde sürekli, yaygın ve entegre olarak sunulması amaçlanırken sağlık evleri, sağ­lık ocakları, ilçe ve il hastaneleri açılarak sağlık hizmetlerinin su­numunda kademeli bir yapılan­maya gidildi. Nusret Fişek sos­yalleştirme kanunun hazırlayı­cısı ve öncüsüydü.

    1980’lerle birlikte sosyal devlet anlayışı yerini neoliberal küreselleşme anlayışına bırakır­ken Dünya Bankası ve IMF sağ­lık yapılanmasını yeniden şekil­lendirecek programları günde­me getirdi. 1982 Anayasası ile devletin sağlık alanında üstlen­diği görevler yeniden tanım­landı, sosyal devlet anlayışı, dü­zenleyici devlet anlayışı ile yer değiştirdi. 1961 Anayasası’nda sağlık hizmetleri devletçe “sağ­lanan” temel bir hak iken, 1982 Anayasası’nda devletçe “planla­nan ve denetlenen” bir hizmete dönüşmüştü.

    Dünya Bankası 1987’de çı­kardığı “Gelişmekte Olan Ülke­lerde Sağlık Hizmetlerinin Fi­nansmanı” ve 1990’de çıkardı­ğı “Gelişmekte Olan Ülkelerde Özel Sektör Aracılığıyla Sağlık Hizmetlerinin Güçlendirilme­si” raporları ile gelişmekte olan ülkelere “sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi” ve “genel sağlık sigortasına geçilmesi” önerisin­de bulundu. OECD’ye göre “Tür­kiye’nin diğer orta gelirli ülkele­re kıyasla geri kalmış olan sağlık sonuçları, sağlık hizmetlerine erişimdeki hakkaniyetsizlikler, sağlık hizmetlerinin finansmanı ve sunumunda verimsizliğe yo­laçan, mali sürdürülebilirliği za­yıf parçalı yapı ve düşük hizmet kalitesi sorunlarının çözümü” için “Sağlıkta Dönüşüm Progra­mı” tasarlanmıştı.

    Sağlık alanında yapılması planlanan reformların 16 Kasım 2002 tarihinde açıklanan Acil Eylem Planı kapsamında “Her­kese Sağlık” adı altında temel prensipleri belirlenmiş ve Sağ­lık Bakanlığı, 2003’te “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nı uygu­lamaya koymuştu. Sağlık ala­nındaki temel hedefler: “Sağlık Bakanlığı’nın yeniden yapılan­dırılması, genel sağlık sigorta­sı, sağlık kurumlarının tek çatı altında toplanması, hastanelerin özerkliği, aile hekimliği uygula­masına geçiş, özel sektörün sağ­lık alanına yatırım yapmasının özendirilmesi” idi. Sonuç olarak, 1980’lerde başlatılan neolibe­ral politikalar 2003’te açıklanan “Acil Eylem Planı” çerçevesinde “Sağlıkta Dönüşüm Programı” ile hayata geçirildi. Sağlığın ka­musal bir hak olmaktan çıkarı­larak sağlık hizmetinin piyasaya açılması bu hizmeti bireyin sa­tın alma gücüne bağlayacaktı.

    Pandeminin kahramanları Pandemi süresinde fedakarlıkları alkışlanan sağlık emekçileri, itibarsızlaştırmadan, çalışma koşullarından ve şiddet tehdidinden dolayı umutsuzluk içinde olduklarını söylüyor.

    Bu bağlamda, 2006’da sos­yal güvenlik kuruluşları “Sosyal Güvenlik Kurumu” adı altın­da birleştirildi. Aynı yıl “Genel Sağlık Sigortası” kuruldu. SSK hastaneleri Sağlık Bakanlığı’na devredildi. SGK sağlık hizmeti­ni kamu ve özel sektörden satın almaya başladı. “Ek ve Tamam­layıcı Özel Sigorta” uygulaması­na geçildi. Sağlık Bakanlığı’nın örgüt yapısı değiştirildi ve doğ­rudan hizmet sunumundan çe­kildi. Türkiye Kamu Hastaneleri Birliği kuruldu. Hastane Birlik­leri, CEO’lar tarafından yönetil­meye başlandı.

    Sağlık ocakları kapatılarak yerine “Aile Sağlığı Merkezleri” kuruldu. Aile hekimine, kayıtlı kişi başına ödeme yapılıyor ve ASM giderleri aile hekimi tara­fından karşılanıyor.

    Sağlık çalışanları devlet me­muru statüsünden sözleşmeli/ güvencesiz çalışmaya ve taşeron çalıştırmaya geçiş yaptı. Kamu sektöründe çalışan hekimler için ödeme yöntemi değişti; bi­rinci basamak için kişi başına ödeme, kamu hastanelerinde maaş + performans ödemesi ge­tirildi.

    Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte Acil Servis başvuru­ları arttı ve Türkiye, dünyada nüfusundan fazla acil başvuru­su olan tek ülke oldu. Sağlık hiz­metlerinin kalitesinin düşmek­te olduğu da bir başka gerçek: Günümüzde Türkiye; doğumda beklenen yaşam ümidi, bebek ölüm hızı, sağlık hizmetlerine erişim, aşılama oranları, bulaşı­cı hastalıklar, tarama program­ları ve sağlık hizmetine özgü kalite göstergelerinde gelişmiş ülkelerin gerisindedir.

    Neoliberal yaklaşım için sağ­lık alanı sadece “iktisadi” bir an­lam taşır. Oysa sağlık, bir toplu­mun sosyal, ekonomik ve kültü­rel tüm bileşenleriyle birlikte ele alınması gereken çok boyutlu bir kavramdır. Yürürlükteki sis­tem ise sağlık hizmetinin niteli­ğini ölçmemektedir. Bu sistem­de ekip çalışması gözardı edile­rek, hekim ne kadar çok hastaya bakarsa o oranda ödüllendirilir. Ancak bir hekimin çok sayıda hastaya bakması her bir hastaya ayrılan zamanın azalması anla­mına gelir; dolayısıyla yanlış, ge­reksiz tanı ve tedavileri artırma riski taşır.

    Cumhuriyet hükümetleri yıllar boyunca tifo, tifüs, kolera, tüberküloz, çiçek, trahom gibi nice salgın hastalıklarla amansız bir mücadeleye girişmişti.

    Tıp eğitimi verilen sağlık ku­rumları da Sağlıkta Dönüşüm Programı’ndan etkilenmekte ve işleyişlerini eğitim ve araştır­madan ziyade kazanç sağlaya­cak hizmet faaliyetlerine kay­dırmaktadırlar. Sağlık hizmet­lerini piyasaya açmaya ve sağlık kurumlarını kâr amaçlı işletme­ler olmaya zorlayan Sağlıkta Dö­nüşüm Programı, aynı zaman­da emeğin değersizleştirilme süreci olmuştur. Sağlık çalışan­larına yönelen şiddet eylemleri “Sağlıkta Dönüşüm Programı” sonrasında dramatik bir artış göstermiştir. Piyasa eksenli ya­pılandırma, sağlık alanında ka­mu-özel ayrışmasını da berabe­rinde getirmiştir.

    Sonuç olarak hekimlerin ve hastaların içinde yaşadığı or­tak toplumsal koşullar, karşılık­lı tahammülsüzlüğe ve gerilime neden olmaktadır; bu gerilim çözülmek yerine yönetilmek yo­luna gidildiğinde, sisteme olan öfkenin hekimlere karşı şiddete dönüşeceği tahmin edilebilir bir durumdur.

    Fatma Özlen

  • Medreseden Tıbbiye’ye Cihan Harbi’nde doktorlar

    Yeniçeri teşkilatının kaldırılıp, Sultan 2. Mahmut tarafından Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunun kurulması, İstanbul’da 10.240 askeri bulunan ordunun sağlık sorunlarıyla ilgilenecek eğitimli doktor ihtiyacını da doğurdu. 14 Mart 1827 tarihinde açılan Tıbhane-i Amire’de yetişen doktorların önemi 1. Dünya Savaşı’nda yaralılarının tedavisi ve bulaşıcı hastalıklarla mücadele etmek gerektiğinde daha da iyi anlaşılacaktı.

    Osmanlı Devleti’nde za­man içinde disiplini bo­zulan Yeniçeri teşkilatı, 1826 Haziran’ında yeniçerilerin son isyanında Sultan 2. Mah­mud tarafından kaldırılarak Asakir-i Mansure-i Muhamme­diye ordusunun kurulduğu ilan edildi. Yeni ordunun İstanbul’da 10.240 askeri vardı ve birkaç ay içinde sağlık problemleri baş­göstermeye başlamıştı. Kanun­namede her tertibine bir hekim ve bir cerrah verileceği yazılma­sına karşın bu mümkün olama­mıştı, çünkü yeterli donanımda ve sayıda hekim yoktu; medre­selerde verilen tıp eğitimi za­manın gerisinde kalmıştı. Nite­likli bir tıp eğitimi olmadığı için yeterli sayıda hekim yetişmiyor; çağdaş tababet Avrupa’da eği­tim görmüş azınlık mensupla­rı ve yabancı hekimler tarafın­dan icra edilirken diğer yandan “mütetabbib” denen sahte he­kimler tehlike saçıyordu.

    Hekimbaşı Mustafa Beh­çet Efendi, “hastalanan asker­lere iyi bakılabilmesi” için iyi hekimlere, bunun için de iyi eğitim verecek bir tıp okulu­na ihtiyaç olduğunu belirtmişti; padişah tarafından onaylanma­sından sonra, 14 Mart 1827 tari­hinde, Tıbhane-i Amire, Şehza­debaşı’nda bulunan Tulumbacı­başı konağında açıldı.

    Filistin Cephesi’nde, Magdabah’ta bir hastane.

    Ekim 1838’de öğrenci ve ho­calarıyla Galatasaray’daki yeni binasına taşınan Tıbbiye’yi 14 Mayıs 1839’da Sultan 2. Mah­mud ziyaret etmişti; okulun ye­ni adı Mekteb-i Adliye-i Şahane ve dersler Fransızca idi. 1848’de Galatasaray’daki bina yanınca Hasköy’e, 1865’ten itibaren de Demirkapı’daki binaya nakledil­di. Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıbbiye) açıldı ve 1870’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’deki dersler Türkçeleştirildi. Tıp eği­timi 4 sene idadi, 6 sene yüksek olmak üzere toplam 10 seneydi. Askerî Tıbbiye, 1903’te Hay­darpaşa’daki binasına taşındı; 1908’de Sivil Tıbbiye ile birleş­tirildi ve 1909’da Darülfünun Tıp Fakültesi olarak Haydarpa­şa’da eğitime devam etti.

    1. Dünya Savaşı başladığın­da seferberlik ilan edilmiş, sivil hekimler de hizmete çağrılmış­tı. Osmanlı Devleti 1914 Ey­lül’ünde Boğazlar, Doğu (Kaf­kas), Suriye ve Irak cephesini kurdu; bütün bu cephelerdeki sağlık hizmetleri savaş yaralı­larının tedavileri ve özellikle bulaşıcı hastalıklarla mücade­le açısından hayati önem taşı­yordu.

    Süleyman Numan Paşa sahra sıhhiye müfettişi, Tevfik Salim ise Doğu cephesi sıhhiye müfettişiydi. Erzurum’da kış ağır geçiyordu ve Doğu cephesi karargahında barınma koşul­ları elverişsiz, askerlerin giy­sileri yetersizdi. Kısa sürede askerler arasında tifo, tifüs ve dizanteri yayılmaya başladı. 21 Aralık 1914 – 9 Ocak 1915 arası dondurucu soğuklar zamanıydı ve yapılan harekat çok ağır ka­yıplara mâl olmuştu. Sonrasın­da tifüs bütün orduya yayılmış ve savaş boyunca Kafkas cep­hesinde tifüsten 125 hekim, 25 eczacı, 6 cerrah, 1 diş hekimi, 7 tıbbiye öğrencisi hayatını kay­betmişti.

    Galiçya cephesinde bir Alman hemşire Yaralı Türk askerleri ve onların bakımını üstlenen Alman hemşire. Galiçya Cephesi, 1917 (Tunca Örses Arşivi).

    Irak cephesinde Dr. Abdül­kadir Lütfi, hıfzıssıhha müşa­viriydi. Tifüs, dizanteri, sıtma ve kolera salgını vardı. Bu sal­gınlar savaştan daha fazla can alıyor ve hekimlerden de has­talığa yakalananlar oluyordu. Balkan Savaşları esnasında Gülhane Hastanesi’nde Reşat Rıza’nın geliştirdiği teknik­le, tifüs geçirenlerden alınan kanın işlenmesi suretiyle el­de edilen tifüs aşısı Kurmay Başkanı Kazım Karabekir’e, doktorlara ve hemşirelere ya­pıldı; aşı sonrası hastalık ora­nı %8’e düşmüş, aşı yaptırma­yan Goltz Paşa ve özel hekimi Oberndorfer tifüse yakalana­rak hayatlarını kaybetmişler­di.

    Çanakkale cephesinde, ba­taklık ve durgun sular nede­niyle bölgede var olan sıtma hastalığı askerlerde de gö­rülmekteydi. Harp sahasının Anadolu yakasında yer alan bu bataklıkları kurutmak müm­kün olmuyordu ve askerlerin kaldıkları yerlerin sineklikler­le korunması, vücudun örtülü tutularak sivrisineklerin ısır­masının önüne geçilmesi ve ateşlenen hastaların ayrılması gibi tedbirlerle sıtmanın yayıl­ması önlenmeye çalışılıyordu. Bütün çabalara rağmen salgın önlenememiş ve Mayıs 1915’te Kumkale bölgesinde yayılan hastalık, birliklere haftada iki gün birer gram kinin verilerek önlenmeye çalışılmıştı. Ancak bu çabalar yeterli olmamıştı.

    Çanakkale Cephesi’nin diğer bir salgını dizanteriydi. Bom­bardımandan korunmak için derin kazılan siperler çoğu za­man ıslaktı ve bu rutubet asker­ler arasında ishalin yayılmasına neden oluyordu. 26-28 Ağustos 1915 tarihleri arasında cephe­de yaklaşık 500 askerde kusma, kanlı ishal, baş ve karın ağrısı şikayetleri başgöstermişti. Kul­lanılan suyun temiz olmama­sı sebebiyle başlayan dizante­ri vakaları yeterli miktarda ilaç bulunmadığından bu hastalar, killi toprak yedirilerek tedavi ediliyordu.

    1915’te sedyeyle taşınan yaralı bir asker. Fotoğraf Sirkeci’de çekilmiş.

    C vitamini eksikliğiyle orta­ya çıkan ve diş etlerinde şişkin­lik ve kanamalar şeklinde ken­dini gösteren iskorbüt, özellikle kış mevsiminde beslenme ye­tersizliğiyle ortaya çıkmıştı. Kı­şın dağ eteklerinde bulunan ve askerin de tanıdığı kuzukulağı bitkisinin tüketilmesi sağlana­rak tedbir alınmaya çalışılmış, yaz aylarında sebze ve taze gı­dalar verilmesiyle de yaygınlaş­ması önlenebilmişti.

    Askerler aylarca yıkanamı­yordu ve çamaşırlarını değiş­tirme imkanları da yoktu. Bit­lenmişlerdi; yoğun sıcaklarda o denli rahatsızlardı ki doğru dürüst uyuyamadan savaşmak zorunda kalıyorlardı. Bitlenme, savaşın en önemli sorunların­dan biriydi çünkü tifüs vakaları ortaya çıkmıştı. Salgının önüne geçmek için üç seyyar etüv ile bir menzil temizleme istasyonu açılarak orduya yeni gelen erler temizlenmeye başlanmıştı ama etüvle önü alınamayacak bir duruma varılmıştı.

    3 Mart 1915’te Kandire amele taburları arasında çıkan tifüs salgınına karşı mücade­le için bölgede görevlendirilen Dr. Abdülkadir Lütfi, 3000’den fazla askerin perişanlığını ve bunun yanısıra askerler arasın­da ölüm oranının hayli yüksek olduğunu, tifüs hastalığına ya­kalanan 149 askerden 36’sının hayatını kaybettiğini görmüş, çarşıda gördüğü ekmek fırınla­rını bitle mücadele için kullan­maya karar vermişti. Kandi­re’de 3 fırın ve 6 hamam çadırı ile 10 gün yapılan mücadele so­nucunda amele taburlarının te­mizlenmesi sağlanmış ve böy­lece tifüs vakalarında kaydade­ğer bir azalma olmuştu.

    Önce fırın içinde ateş ya­kılıyor, sıcaklığı tayin için bir beyaz kâğıt konup kâğıt kav­rulmaz sararırsa istenilen or­tam hazır kabul ediliyordu ve içeriden ateş çekilerek fırının zeminine yaş bir çuval serilip üzerine su püskürtülmüş elbi­seler konularak fırının kapısı kapatılıyor, 10-15 dk. içerisinde bitlerin tamamen telef olma­sı sağlanıyordu. 1916’da Sivas Menzil Mıntıka Sertabibi Dr. Ahmet Fikri, kazanda kayna­yan suyun buharıyla kazanın üzerine oturtulan sandık için­deki eşyanın dezenfekte olma­sını sağlayan “buğu sandığı”nı geliştirmiş; Almanya’dan getir­tilen seyyar etüv makinelerinin de kullanıldığı 1917’den itiba­ren ordu bitten kurtulmuştu.

    En büyük düşman bulaşıcı hastalıklar 1915-1918 arasında Osmanlı ordusunda bulaşıcı hastalıkların sebep olduğu ölümlerin sayısı 401.859’du. Bu sayı, savaş alanında yaralanıp ölenlerin 7 katıydı.

    14 MART NEDEN TIP BAYRAMI?

    İşgal altında bir başkentten yükselen isyan çığlığı

    Çağdaş hekimler yetiştirmek amacıyla kurulan ve yıllar içinde kendi geleneğini kuran Tıb­biye, 14 Mart 1919’da 92. kuruluş yılına girerken, Sarayburnu önüne demirlemiş işgal kuvvetlerine doğru haykırdı: “Korkmuyoruz! İstanbul bizimdir çünkü şehitler ve tarih buradadır. İstanbul bizimdir çünkü istiklal buradadır!”

    1. Dünya Savaşı’nın ardından Mondros Mütarekesi imzalan­mış, 1918’in 13 Kasım’ında İtilaf Devletleri gemileri Sarayburnu önünde demirlemişti. İstanbul işgal ediliyordu. Ocak 1919’da Tıbbiye’nin bir bölümü İngilizler tarafından işgal edildi. Süleyman Numan Paşa tutuklanmış ve Malta’ya sürülmüş, bazı Tıbbiye öğrencileri Anadolu’ya giderek Kuvayı Milliye saflarına katılmıştı. Okulda bulunan öğrencilerle Darülfünun-ı Osmani Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti, Osmanlı’nın ilk modern tıp okulu olan Tıphane-i Amire’nin 92. kuruluş yıldönümü için 14 Mart 1919 günü Darül­fünun konferans salonunda bir toplantı düzenlediler. Toplantıya Feyzi Paşa, Besim Ömer Paşa, Tıbbiye’nin diğer hocaları, Darül­fünun hocaları, Kızılhaç temsilci­leri, Fransız Sıhhiye Müfettişi ve Osmanlı basınından temsilciler de katıldı.

    Mütareke zamanında Haydarpaşa Tıp Fakültesi’nin 1919’da İngilizler tarafından işgal edilmesinden bir süre sonra askerî üniforma giymeleri yasaklanan tıbbiyeliler (1920).

    Tıbbiye öğrencilerinden Kemal Bey okulun tarihçesini anlattı, daha sonra Memduh Necdet Bey yine Tıbbiye hakkında bir konuşma yaptı: Kuruluşundan itibaren Tıbbiye’den 607 Türk, 240 Rum, 170 Ermeni, 79 Musevi, 11 Sırp-Bulgar olmak üzere toplam 5.107 hekimin mezun olduğu ve Tıbbiye’nin 1. Dünya Savaşı’na katkıları dile getirildi.

    Konuşmanın devamı bir manifesto gibiydi: “İtiraf ediyoruz ki vatan, bilhassa onun kalbi, beyni olan İstanbul bu dakikada korkunç bir buhran geçiriyor. Ama korkmuyoruz… Buradayız, burada kalacağız… İstanbul bizimdir, çünkü halife ve hakan yatağıdır. İstanbul bizimdir çünkü şehitler ve tarih buradadır. İstanbul bizimdir çünkü istiklal buradadır!”

    İstanbul’un işgaline karşı bir meydan okuma olarak Tıp Talebe Cemiyeti tarafından düzenlenen bu törenler zaman içinde gelenek­selleşti ve 14 Mart Tıp Bayramı’na dönüştü.

    Çağdaş hekimler yetiştirmek amacıyla kurulan ve yıllar içinde kendi geleneğini kuran Tıbbiye, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir aydınlanma kurumu olarak devam ederken, asker hekimliğine uza­nan köklerinin “iyileşen hastayı taburcu etmek” gibi derin izlerini bugünlere taşıdı.

  • İslâm’ı öğreten medrese çok kamusal sağlık hizmeti yok

    Selçuklu ve Osmanlıların 19. yüzyıla kadar süren döneminde sağlık ve eğitim hizmetleri kamusal kurumlara bağlı olarak verilmiyordu. Bu dönemlerde adlarına bakılarak hastaneydi denilen kurumlar, vakıflara bağlı özel kuruluşlardı. Oysa Osmanlı Sarayı’nda 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar başta padişah, saray halkı için bir sağlık örgütü vardı. Bu durum “gavur padişah” olarak da anılan Sultan 2. Mahmud’un (salt. 1808-1839) halk için sağlık ve eğitim hizmetlerini kamu görevi olarak gündeme getirmesine kadar sürecekti.

    Sağlık kültürümüzde, din/ inanç kültürümüze ko­şut, yüzlerce yıllık bir süreklilikten veya örgütlülük­ten söz edilemez. Söz gelişi 14- 19. yüzyıllar arasındaki 5 asır­da, Osmanlı taşralarında sağ­lıkla ilgili kamusal bir kurum, örgüt ve görevli yoktu. Aynı süreçte bir yokluk ve boş­luk da eğitim-öğretim alanın­daydı. Bu gerçeğe itiraz edip “Hastane de doktor da mek­tep-muallim de vardı” diyecek olanlar kaynak ve belgeler bul­malılar. İstanbul’da ve taşra­da Şeyhülislâmlık’a bağlı, İs­lâm dini ve kültürünü öğreten Arapça programlı vakıf med­reseleri çok; eğitim için mek­tep-muallim, sağlık için tabip, sağlık yurdu yoktu.

    Bu “yoktu” savım, yarı yüz­yıldan beri eğitim tarihi, bir o kadar da –1228 tarihli Divriği Darüşşifası için– tıp/hekimlik tarihi, ayrıca Osmanlı tarihi üzerine yaptığım çalışmalara dayanıyor. Anadolu’da Selçuk­lu ve Beylikler dönemlerin­de yapılan, adlarına bakılarak hastaneydi denen kuruluşlar, vakıf sistemiyle işleyen özel kurumlardı. Bunlar, vakıf se­netlerindeki bakım, sağaltım, koruma, tecrit hizmetlerini kamu ödeneğiyle değil vakıf gelirleriyle karşılamaktaydı.

    1894’te açılan Telkihhane-i Şahane’de üretilen çiçek aşıları yalnız İstanbul’a değil tüm imparatorluk coğrafyasına dağıtılıyordu. Çiçek aşısı buzağılardan üretiliyordu.

    Sağlık ve eğitim alanla­rında bir yükümlülük üstlen­meyen devlet, topladığı türlü çeşitli vergilerle sarayın, mer­kezî yönetimin, ordu ve do­nanmanın giderlerini karşılar; kimi vergilerle timar, çiftlik gelirlerini, mukataa ve mali­kaneleri de yerel yöneticilere bırakırdı. Bu kalemlerden sağ­lığa ve eğitime bir pay/ödenek ayırmak sözkonusu değildi. İl ve sancak kadılarının sicil defterlerine yazdıkları “ava­rız” denen harcama kayıtla­rında sağlığa, tedaviye, gezgin hekimlere dönük bir harcama kaydına da acaba rastlanmış mıdır?

    Doğal ki kentlerde ve kimi beldelerinde usta-çırak geleneğiyle deneyim kazanmış; kitap­lar okuyarak hekimlik, cer­rahlık muallimlik yapan­lar, bunlar arasında üne kavuşanlar veya vakıf ku­ruluşlarında hizmet ve­renler de vardı. Selçuklu ve Beylikler dönemi hanedan bireylerinden sağlık yurtları, medrese ve mektep yaptırıp hekim, tabip cerrah, müderris, muallim, hoca görevlendiren­ler olduğu gibi Osmanlı Hane­danı’ndan yönetici ailelerden de aynı geleneğe uyarak hasta­ne, mektep, medrese yaptıran, hekim hoca görevlendiren­ler de saptanıyor. Sultan veya yakınlarının, varlıklı kişilerin bir medrese, mektep, hastane kurduklarında, bu kurumların işlevini “kıyamete değin” sür­dürmesini sağlayacak güven­celi bir gelir kaynağı vakfet­meleri de gerekiyordu.

    Hekim Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun (1385- 1470) çizdiği bir psikiyatrik tedavi yöntemi.

    Hekim/tabip doktor, cer­rah/operatör okulu yoktu. Bu meslekler, –sanat ve zenaat gibi– ustadan çırağa, babadan oğula aktarımlar, yeni dene­yimlerle sürdürülürdü. Bunla­rın günümüzdeki alt temsil­cileri sünnetçiler, yerli ebeler, kırıkçı-çıkıkçılardır.

    “Hekim”lerin farkı veya ayrıcalığı, tıp-ilaç bilgi ve de­neyimi dışında sosyoloji, psi­koloji, insan bilimi (deontolo­ji) bilmeleri, medresede oku­muş, kitabî donanımlı bilgeler olmalarıydı. Bunlar, çağdaşları din ulemasının önde gelenle­ri olarak, saraylara kadar her çevreden ve inanç topluluğundan saygın gören seçkinlerdi.

    Örneğin, 15. yüz­yıl şairlerinden Kü­tahyalı Şeyhî böy­le bir hekimdi. Bir sefer dönü­şü Ankara’da rahatsızla­nan Çele­bi Meh­med (salt. 1413-1421), tedavisi için Germiya­noğlu Yakub Bey’den onu istemiş; o da Mevlâna Si­nan’ı, yani şair Şey­hî’yi, hekim kimliğiyle Osmanlı hü­kümdarını tedavi etmesi için göndermişti. Görevini yapan “Hekim Sinan”, Kütahya’ya dönüşünde eşkıya tuzağına düşerek soyulmuş. Bu serüve­nini de Şair Şeyhî kimliğiyle Harnâme adlı uzun manzume­sinde anlatmıştır ki bu mes­nevi Divan edebiyatımızın kla­siklerindendir.

    Topkapı Sarayı’nda birun teşkilatına mensup 60 hekim ve Hekimbaşı’nın (altta) da bulunduğu, Başlala Kulesi adıyla anılan şifahane ve eczane.

    Çelebi Mehmed’in torunu, İstanbul’da medreseler ve bir de darüşşifa yaptıran Fatih, vakfiyesinde, bu kurumların­da her bilimin öğretilmesini, Darüşşifa’da da din-toplum ayrımı yapılmadan herkesin tedavi edilmesini öngörmüş­tü. Belirtelim ki bu darüşşifa bir devlet kuruluşu değil, va­kıftı. Fatih, Amasyalı Sabun­cuzâde Şerefeddin’in Cerrahi­yetü’l-İlhaniye adlı tıp kitabı­nı –darüşşifada yararlanılmak üzere– Türkçeye çevirttiği gibi İslâm dünyasından ki­mi tabipleri de İstanbul’a ge­tirtmişti. Tarihçiler, Fatih’in Gebze’de Tekür Çayırı’ndaki hastalığını ve ölümünü anla­tırlarken, tabip Lacopo’nun (Yakup), hekim Lâri ve Acem Hamideddin’in yanlış tedavi­lerinden, suikast amaçlı bir zehirlemeden de söz ederler.

    Eski devlet yapısında hal­kın sağlığı için bir örgüt ve görevliler yoktu ama hüküm­darların kendi sağlıkları, saray halkının da sağlığı ve eğitimi için önlemler aldıkları sapta­nıyor. Örneğin Osmanlı Sara­yı’nda ulemadan bir hekim­başı, müderrislerden de bir muallim-i Şehriyâri görevlen­dirirlerdi. Saray haremağala­rının başkanı olan Darüssaade ağası, harem dairesindeki şeh­zadegân mektebine dışarıdan muallimler getirterek hane­dan çocuklarının okuma-yaz­ma, din-ibadet öğrenmeleri­ni sağlardı. Sarayın Enderun koğuşlarındaki iç oğlanları da oda ustalarından, dışarıdan gelen sanatçı ve üstatlardan bilim, beceri, spor, saz ve söz öğrenirlerdi.

    Osmanlı Sarayı’nda (Top­kapı) 15. yüzyıldan 19. yüzyı­la kadar başta padişah, saray halkı için Darüssade Ağası’nın yardımcısı Başlala’nın yönetti­ği bir sağlık örgütü vardı. Ma­kamı, saraydaki Başlala Kule­si’ydi. Burada, Hekimbaşı’na buyruklar verir, o da ilaç bilgi­si olan Kiler Koğuşu iç oğlan­larına, kule ve kiler dolapla­rındaki şurup, losyon, macun, merhem, şarap, hap vs.den padişah, harem kadınları ve saray halkı için deva/ilaç, gar­gara, mai, tiryak, müsekkinler hazırlatır, bu çalışmalarda tıp kitaplarına da başvurulurdu. Önemli bir hastalık sözkonu­su olduğunda ise İstanbul’da­ki Rum, Ermeni, Yahudi Türk hekimler çağrılırdı.

    Manisa’daki Hafsa Sultan Şifahanesi.

    Alay Meydanı’nda da Tı­marhane de denen bir hasta­lar odası (revir) vardı. Hasta­lanan iç oğlanları başlarına mendil sararak o günün am­bulansı denebilir, kırmızı ör­tülü hasta arabası ile buraya getirilip tedavi için tımarhane sorumlusu harem ağasına tes­lim edilirlerdi. Hünernâme’de bu sahneyi gösteren minyatür önemli bir görseldir.

    19. yüzyılın ilk yılları, Os­manlı Devleti’nde ordudan başlayarak sağlığı ve eğitimi kamusal hizmet öngören yeni bir dönemin başlangıcı; Sul­tan 2. Mahmud (salt. 1808-1839) da bu evrenin, yani Batı uygarlığına yönelişin öncüsü padişahtır. Bu nedenle yenilik karşıtları ona “Gâvur Padişah” demişlerdi. Sonraki aşamalar­da –Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde medreselere do­kunulmadan önce–, öğretim di­li Fransızca askerî; daha sonra Fransızca ve Osmanlı Türkçesi öğretimli askerî ve mülki (si­vil) tıp mektepleri de açıldı.

    Mekteb-i Tıbbiye Haydarpaşa Lisesi’nin Mekteb-i Tıbbiye olduğu dönemden bir fotoğraf. 1920, Sertaç Kayserilioğlu Arşivi (üstte). Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, 1895’te Sultan Abdülhamid’in isteği üzerine İstanbul’un Üsküdar ilçesine bağlı Haydarpaşa semtinde inşa edilen bina ile özdeşleşmişti (altta).

    Demek oluyor ki Türki­ye’de ordudan başlanarak halk için sağlık ve eğitim hizmetle­rinin kamu görevi olarak gün­deme gelişi, 1820’lerdedir. Bu açıdan 1826’da İstanbul’da Ta­bhâne-i Âmire ve Cerrahhâ­ne-i Ma’mure adlı tıp mekte­binin açılışı bir ilk sayılabilir. Türkiye’de tıp öğretimi ve he­kimliği açısından, 1820-1920 arası ve devamı olan Cumhu­riyet dönemi, çağdaş tıp tari­himizin aşamalarını kapsar.

    Bu gelişmelerle ilgili pek çok bilimsel çalışma ve ya­yınlar yapılmıştır. Bunlardan, Cumhuriyet öncesi Türk he­kimliği için başvurulacak bir kaynak, Dr. Adnan Adıvar’ın (ö.1955) Osmanlı Türklerinde İlim adlı eseridir.

    Nakkaş Osman’ın
    Hünername adlı minyatür
    albümünde üzerinde “hasta
    odası” yazan saraya özel
    revir, 16. yüzyıl.

    Eğitim ve sağlığa, bu iki yaşamsal alana olumsuz ba­kanlara gelince bunlar günü­müzde de vardır: Doktor ye­rine “nefesi keskin üfürükçü ararlar. Çocuklarına da okulda değil, gizli-saklı ortamlarda salt dinî öğretiler verilmesi­ni sevap sayarlar. Sonuçta 21. yüzyılda bile okula ve hastane­ye ulusal/toplumsal yöneliş ve değer veriş henüz sağlanabil­miş değildir. Hastasını iyi ede­meyen doktoru döven, hatta öldüren varken; okuyup üfle­yerek iyi edemediği hatta ya­şamını söndürdüğü bireylerin yakınlarından üfürükçü döven acaba görülmüş müdür?

    KEYKÂVUS’UN KABUSNAME’SİNDEN

    Hastayı görmeden ilaç yazmak düşte görmek gibidir

    1082’de Kûhistan sultanı Keykavus bin İskender tarafından Farsça olarak kaleme alınan Kabusname’de vücudun oluştuğu onlarca madde ve bunların azlığının, çokluğunun, eksikliğinin neden olduğu sayruluklar (hastalıklar) ayrıntılı biçimde anlatılır. Ayrıca yenilmesi, kesilmesi gereken gıdalar da tıbbın alanı içinde, ilaç olarak incelenir. İlaç yaparken hastayı görmenin, güleryüzlü, tatlı sözlü olmanın öneminden bahsedilir.

    “Ey Oğul eğer tabip olursan bile­sin, tıp iki kısımdır: Biri ilmî, biri amelî. Bedenin dikçe duruşu akıl ve kan iledir. Akıl yoksa beden yıkılır. İkincisi kandır. Vücut kanla canlıdır. İnsan dört madde­dendir: Od (enerji), toprak (ürün), yel (hava), su. Bunlardan oluşan vücutta, 9 madde olup bunlardan dördü kan, safra (salgı), sevda (psikoloji) ve balgamdır. Sonra azalar (organlar) gelir: Kalp, ciğer, dil ve dimağ. Bunlarda olan azlık, çokluk, eksiklik hastalıklara neden olur.”

    “İlmî ve amelî tıp ilmini Ca­linus şerh etmiş ki Sitte-i Aşere-i Calinûsî (Calinus’un 16 makale­den oluşun eseri) tıbbın ilk kayna­ğıdır. Rây’-ı Bukrat (Hipokrates) ve Eflâtun denen bir kitap vardır. Bunu da Calinus açımlamıştır.

    Eğer tıp ilminde mahir olmak istersen Kevn-ü Fesad, Semâü’l-Âlem, Nefs Kitabı, His ve Mahsus Kitabı, bunun şerhi Kitâbü’l-Hayavan’ı, Aksam-ı Em­raz Şerhi’ni ve Sitte-i Aşere’nin diğer kitaplarını okumalısın.

    Bir hastanın üzerine varıp ilaç etmek istersen önce neler yediğini sor. Çünkü çocuk, yiğit veya ihtiyar olanların yemesi aynı değildir. Çünkü gıda demek ilaç demektir. Bu iki türlüdür: Biri yedirmek ve içirmekle diğeri, yemesini içmesini kesmekledir.

    Hıfzıssıhha (sağlığı koru­mak) da Sitte-i Aşere kitabının “Assıhha” bölümündedir. İlaçları buradan yaz. Karında olan ma­razlara “İlel ve’l- âraz” derler. Bu arazlara çare için Bukrat’ın Mâü’ş-şair (Hipograt’ın Arapçaya çevrilmiş bir yapıtı) kitabını oku.

    Mualiç (:ilaççı, eczacı) olacak kişinin bimarhanede çok hizmet etmesi ve her marazın adını bilmesi gerekir. Adını bilmediği hastalığa ilaç yapmak cahil işidir. Sonra kitapta okumak da yetmez, hastayı görmek gerekir. Hastayı görmeden kitaptan ilaç yazmak düşte görmek gibidir. Bukrat’ın Vasiyetnâmesi’ni okumak gerek. İlaç yazmakta hasta sana emanettir. İlaç bilmezlik edersen hastayı sen öldürmüş olursun.

    Ondan sonra gerektir ki tabi­bin inancı, temiz donu (giysileri) da temiz ve arı ola. Daima misk ve gülsuyu ve hoş koku sürüne. Sonra hasta yanına vardığında gökçek (güleç) yüz gösterip tatlı konuşa. Hastanın yüreğini sıka­cak söz söylemeye…

    (Keykâvus, Kabusname, Farsçadan çev. Mercimek Ahmed (14. yy), yayına hzl. Orhan Şaik Gökyay, 3. Basılış İstanbul, MEB 1974, 33. Bab, s. 233-245’ten alıntı.)

    1BELGE

    Gayrimüslimin ata binmesi yasak ancak hekim bundan muaftı

    Gayrimüslim Osmanlı tebaasının Müslümanlara özgü birçok haktan faydalanamadığı dönemde, 1772’de, Yahudi Hekim Kemal, 30 yıl boyunca devam ettiği hekimlik mesleğinin itibarı sayesinde, Sultan 3. Mustafa’nın fermanıyla ata binme ayrıcalığına kavuşur.

    Tanzimat Dönemi öncesi Os­manlı asırlarında gayrimüslim Osmanlı tebaasının Müslüman­larla eşitliği söz konusu değildi. Müslüman kıyafetine bürüneme­zler, sarı mest-pabuç giyemez, silah taşıyıp ata binemezlerdi. Hatta bir kaldırımda Müslüman ile gayrimüslim karşı karşıya gelirse gayrimüslimin kaldırımdan aşağı inip Müslüman’a yol vermesi gerekirdi. İşte bu gibi ayrımcılığa tabi hareketler, gayrimüslimlerin tercüman, tüccar, hekim sınıfından meslek erbabı bazılarına verilen divan tezkiresi ile ortadan kalkar, izin verilenler de Müslümanlar gibi sarı mest-pabuç giyebilir, ata binebilirdi.

    Avrupa’da 12 yıl tıp tahsilinden sonra vatanı olan İstanbul’a gelip 30 yıl boyunca Müslüman ulema ve rical-i devletin hizmetinde yaya olarak doktorluk mesleğini icra eden Yahudi Hekim Kemal, artık yaşlandığından ötürü hastalarına yaya olarak gidemediğinden ken­disine Müslümanlar gibi ata binme izni verilmesi için arzuhal sunar. Ser-Etibba-i Hassa (Padişahın başhekimi) Mevlana Mehmed Emin Efendi’nin, mesleğinde maharetli ve şöhretli biri olmasından ayrıca Müslüman hastalara yararı oldu­ğundan dolayı aynı Müslü­manlar gibi Yahudi Hekim Kemal’in ata binebilmesine dair ilam ver­mesi üzerine izin verilir ve kimsenin Yahudi Hekim Kemal’e müdahale etmemesi, engel olma­ması için de bu ferman İstanbul Kadısı Seyyid İbrahim Efendi’ye Sultan 3. Mustafa tarafından Mayıs 1772’de verilir. (BOA.C.SH. 25/1205)

    Sinan Çuluk

  • ‘Önce zarar verme’den ‘önce zarar görme’ye

    Şifacılığın kutsiyetten ayrılarak seküler hekimliğe evrilmesi MÖ 5. yüzyılda Hipokrat ile başladı. Hipokrat geleneğinin hekimleri, tanrılara aracılık etmek yerine doğrudan hastayla temas kurmayı, bilgiye dayalı hastalık teorilerini tercih etmişlerdi. 19. yüzyılda tıp teknolojisindeki gelişmelerle “bilimsel tıp” yükselmiş, ancak hasta-hekim ilişkisinin kutsal bir bağ olduğunu düşünenler Hipokrat tıbbında ısrar etmişti. Bugün ise yüksek teknolojili tetkik ve tedavi yöntemlerine rağmen tıp mesleğine olan güven sarsılmakta…

    Toplumların erken dö­nemlerinde şifacılık, büyücü ve kahinlerin mesleğiydi; çünkü hastalıkla­rın gökten inercesine bilinmez­liklerden geldiğine inanılırdı. Toplumların evrimiyle birlikte, kahinlerin ve büyücülerin yeri­ni ebeler, otacılar, çıkıkçılar ve şifacı rahipler aldı. Şamanlar­da şifacı, aynı zamanda büyücü, kâhin, öğretmen ve rahipti; do­ğaüstü güçlere sahip oldukları­na, böylelikle büyüleri bozduk­larına ve kötü ruhları kovdukla­rına inanılırdı.

    Yerleşik uygarlıklarla bir­likte şifacılık daha sofistike hâle gelmiş ve yazılı metinle­re de girmeye başlamıştı. MÖ 3. binyıldan itibaren Mısır’da hekimler, rahipler ve kahin­ler; toplumun şifacıları olarak rol alıyordu. Bugüne ulaşan papirüslerden edinilen bilgile­re göre Mısır’da ilaç tedavileri ve cerrahi girişimlerin olduğu rasyonel tıp uygulamaları dinî inançlara bağlı büyü bozma gibi yöntemlerle birlikte hayata ge­çiriliyordu.

    Klasik Yunan çağında ise tanrıların içinde hastalıkla, şi­fayla ve sağlıkla anılanlar vardı. Apollon’un oğlu olarak bilinen ve Homeros’un destanlarında şifacı olarak adı geçen Sağlık Tanrısı Asklepios, bir yılanın sarıldığı asasıyla ve çoğu kez de iki kızı Hygieia ve Panacea ile tasvir edilirdi. Oğulları da birer Asklepiad olarak hekimlik ge­leneğini sürdürmüşlerdi. Şehir devletlerde Asklepios adına in­şa edilmiş tapınaklar vardı ve şifa aramak üzere gelen hasta­lar bu tapınaklarda uykuya yat­tıktan sonra gördükleri rüya­lar yorumlanırdı. Şifa vermek kutsaldı ve kutsal kabul edilen bu tapınakların en ünlüleri Ati­na yakınlarındaki Epidarius ve Kos adasındaydı.

    Şifacılığın kut­siyetten ayrılarak seküler hekimli­ğe evrilmesi MÖ 5. yüzyılda Hipokrat ile başladı ve bu geleneğin temsilcileri olan hekimler tarafından sürdürüle­rek bir meslek kimliği geliştiril­di. Hipokrat ve onun okulundan yetişen hekimler tarafsız göz­lemleri önemsiyor, bilgiye da­yalı hastalık teorilerini ve doğal tedavi yöntemlerini destekli­yorlardı. Gerçek hekimler ola­rak tanrılara aracılık etmek ye­rine doğrudan hastayla temas kurmayı tercih etmişlerdi. Hi­pokrat geleneğinin hekimleri, vücut sıvılarındaki dengesizli­ğin neden olduğunu düşündük­leri hastalıkları yine bu sıvıla­rın dengesini sağlamak üzere diyet ve kimi zaman da kan al­dırma gibi yöntemlerle tedavi etmeye çalışıyorlar ama hiçbir zaman sihirli yöntemlere baş­vurmuyorlardı ve daha önem­lisi “her şeyden önce zarar ver­memeyi” (primum non nocere) vadediyorlardı.

    Üç büyükler Tıp biliminin üç babası Galen, İbn-i Sina ve Hipokrat birlikte (üstte). İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde bulunan bu mermer kabartmada ise sağlık tanrısı Asklepius ve kızı Hygieia görülüyor (altta).

    Roma İmparatorluğu döne­minde gladyatörlerin ve impa­ratorun hekimi olan Galen, tıb­bın 16. yüzyıla kadar teorileri hüküm sürecek yegane otorite­si oldu. Aynı zamanda bir düşü­nürdü ve tıbbın teorik teme­linin felsefeyle kurulması ge­rektiğini savunuyordu; hekim yalnızca bir hekim olmamalı, doğa bilimlerine ve felsefeye de vakıf olmalıydı. Hastanın heki­me olan güveni bilgi ve dene­yim gerektiren mesleki beceri­sinin yanında hastaya iyi dav­ranmasıyla kazanılabilirdi.

    Ortaçağ’da kan alma, ha­camat, sülük gibi uygulamalar görülmeye başlanmıştı. Çoğu insan, yerel şifacıyı arar ya da sülük için berbere giderken do­ğum ve çocukluk hastalıklarıyla ebeler ilgilenirdi. Hıristiyanlığı takiben Roma’da pagan tıbbı­na karşı çıkışlar başladı. Ubi tre physici, duo athei (Üç hekimin olduğu yerde iki ateist vardır) sözü yaygın bir bakış açısını ve Hıristiyan sağlık mabetlerinin hızla çoğalmasını izah ediyor­du. Şifa için azizlerden medet umulur olmuş ve her bir hasta­lığın bir azizi olmuştu. Herhan­gi bir şifacı için en önemli ör­nek, İsa’nın kendisiydi. Körleri iyileştirdiği, felçlileri yürüttüğü ve hatta ölüleri dirilttiği anla­tılırdı. Bu iyileştirici dokunuş, İngiliz ve Fransız kralları tara­fından sahiplenilmiş ve muci­zevi tedaviler kraliyet elinin te­masına atfedilmişti.

    Batı’da “karanlık çağ” diye adlandırılan Ortaçağ’da, İslâm coğrafyasında ise “aydınlanma” yaşanıyordu. 750 yılında Abba­si hanedanının ilk dönemlerin­de klasik çağın önemli eserleri Yunancadan Arapçaya çevrildi. Bağdat’ta kurulan Beytü’l-Hik­me, 1258’de Moğollar tarafın­dan yakılana kadar hem bir kü­tüphane ve tercüme merkezi hem de bir araştırma merkeziy­di. Hipokrat, Galen, Aristo’nun tüm eserleri, Platon’un diya­logları, Dioscorides, Ptolomy, Euclides, Porfirios ve daha çok sayıda eser tercüme edilmiş ve yorumları yapılmıştı.

    Aziz Sebastian’ın yaşamını anlatan bir 15. yüzyıl freskinde Ortaçağ belası vebaya yakalanan hastasını tedavi eden bir doktor.

    12. yüzyıldan itibaren, kla­sik dönem tıp eserlerinin İslâm kaynaklarından Latinceye ye­niden çevrilmesi, İbn-i Sina’nın İyileşme Kitabı (Kitabü’ş-Şifa) ile El-Kanun fi’t-Tıb / Tıbbın Kanunu (El Canon de Medi­cina) eserlerinin tercümesi ve üniversitelerin kurulmasıyla birlikte tıp eğitimi önce İtal­ya’nın güneyindeki Salerno’da canlandı. Salerno rahiplerin kontrolünden bağımsızdı ve ka­dınların eğitim görmesi fikrine açıktı. Yedi yıl süren skolas­tik bir eğitimin sonunda hekim olarak mezun olunuyordu fakat böyle ideal örnekler çok azdı ve çoğu Ortaçağ hekimi yalnızca çıraklık yaparak yetişiyordu. Hekim sayısı arttıkça hekim­lik ilk olarak İtalya’da örgütlü hâle geldi; kurulan loncalarda çıraklık eğitimi verilmeye, he­kim adayları için sınavlar yapıl­maya ve ilaçlar denetlenmeye başlanmıştı. Cerrahlık ise aka­demik bir iş değildi ve çoğu kez berberlikle bağlantılıydı.

    19. yüzyıl başlarında stetos­kop, oftalmoskop, laringoskop gibi aletlerin icadı; 20. yüzyıla girerken X ışınlarının (Rönt­gen) keşfi hastalıkların teşhis imkanlarını artırmıştı. Hücre­leri mikroskop altında incele­mek ve laboratuvarlarda vücut sıvılarını analiz etmek müm­kün olmuştu; “bilimsel tıp” yükseliyordu… Buna karşın hasta ile hekim arasındaki in­sani temasın kutsal bir bağ kur­duğunu düşünenler, Hipokrat tıbbının geleneksel yöntemle­rinde ısrar ediyordu. Bu bağ­lamda, 1900’den sonra hekimin hastayı bir birey olarak görmesi gerektiğini vurgulayan “hasta­ya öncelikle bir kişi olarak yak­laşma” hareketi ortaya çıktı: İyi hekimin hastalıkla, usta heki­min ise hastayla ilgilendiği vur­gulanıyordu.

    Akut enfeksiyon hastalık­ları 1940’larda antibiyotiklerle tedavi edilebiliyordu. Antibi­yotiklerin keşfi yaşam süresini uzatırken başka kronik rahat­sızlıklar ortaya çıkmaya baş­ladı. İstatistiklere göre hasta­lıkların oranı 1930’dan 1980’e kadar %150 artmıştı. Halkın beklentisi ve hekimin rolü 20. yüzyılda değişmiş, hastalar he­kimlerden çok fazla talepte bu­lunmaya başlamıştı. “İyiyim ama kötü hissediyorum” send­romu kaçınılmaz hayal kırık­lıklarına yolaçıyordu. Teşhis ve tedavide bilim ve teknolojinin sunduğu imkanlar bir taraftan hekimliği çok daha etkili hâle getirirken diğer taraftan da he­kimliğin “sanat” kısmının geri planda kalmasına neden ol­muştu.

    Teknikler gelişiyor William T. G. Morton ve cerrah John Warren, 16 Ekim 1846’da Massachusetts Hastanesi’nde hasta Glenn Abbott’ı anestezi altında ameliyat ederlerken.

    21. yüzyılda medya ve sosyal medyanın da etkisiyle, sağlıkla ilgili artan farkındalık ve buna eşlik eden endişeler nedeniy­le artık insanların beklentileri çok daha yüksek. Kesin teda­vi beklentisi, ümitsiz hastala­ra bitkisel tedavi yöntemleri pazarlamaya hazır çok sayıda “girişimci” yarattı. 19. yüzyıl­dan itibaren çoğunlukla dinî tarikatların desteklediği “alter­natif şifacılar” kurumsal tıbbın dışarıya kapalı bir sistem ola­rak bilgiyi tekelinde tutan, ya­yılmasını engelleyen ve kendini yücelten bir sömürgecilik sis­temi olduğunu ileri sürmeye ve alternatif tedavi yöntemlerini savunmaya başladılar.

    Buna karşın tıp dünyası gi­derek çok daha fazla teknolo­jinin yönetimi altına girmiş durumda ve bunun sonucunda geleneksel Hipokrat tarzı he­kimin, hastayla yakından ilgi­lenme şansı pek az. Sonuçta, günümüzün yüksek teknolojili ve çok daha hassas tetkik yön­temlerine ve sofistike tedavi seçeneklerine paradoks olarak tıp mesleğine olan güven sarsıl­makta…

    HİPOKRAT YEMİNİ

    Asklepios’a ant içerim ki…

    Hipokrat’ın, İyonya’da MÖ 5. yüzyıl’da yazdığı günden beri hekimler tarafından tekrarlanan Hipokrat Yemini, son günlerde Türkiye’deki bazı tıp fakültelerinde sözlerinin değiştirilmesiyle gündeme geldi. Aslında bugün edilen yemin, 2019’daki son güncellemelerden sonra modern formunu almıştı. Aşağıda orijinalini verdiğimiz özgün metinde tıp tanrısı Asklepios üzerine yemin edilirken, günümüzde onur üzerine yemin edilmektedir.

    Bütün tanrıların ve tanrıçaların huzurunda, şifacı Apollon, Asklepios, sağlık ve tüm iy­ileştirme güçleri adına ant içerim ki bu yemini ve sözü yeteneğim ve muhakeme gücüm yettiğince tutacağım.

    Hipokrat (MÖ 460-370)

    Hekimlik mesleğimdeki usta­ma ebeveynim kadar saygı duya­cağım, hayatımı onunla paylaşa­cağım, ona minnettar olacağım. Oğullarını kardeşim sayacağım ve isterlerse hekimlik mesleğini onlara karşılıksız ve kayıtsız şartsız öğreteceğim. Kaideleri, dersleri ve öğrenilmesi gereken diğer şeyleri yalnızca ve yalnızca oğullarıma, ustamın oğullarına ve layıkıyla çıraklık edip ant içen öğrencilere aktaracağım.

    Bilgimi hastalara yardım etmek için yeteneğim ölçüsünde ve muhakeme gücüm yettiğince kullanacağım; insanlara zarar ver­mekten veya onlara yanlış tedavi uygulamaktan sakınacağım.

    Benden talep edilse bile ne kimseye öldürücü bir ilaç vere­ceğim ne de böyle bir telkinde bulunacağım. Hiçbir gebe kadına çocuk düşürmesi için ilaç verme­yeceğim.

    Hayatımda ve sanatımda saflı­ğımı ve vicdanımı koruyacağım.

    Hastanın içinde taş olsa bile onu kesmeyeceğim, bu işleri işin ehli olanlara bırakacağım.

    Hangi ev olursa olsun oraya asla zarar vermek maksadıyla değil, hastalara yardım etmek için gireceğim. Konumumu ister hür ister köle olsun erkek ve kadınların vücudundan cinsel olarak faydalanmak için kullan­mayacağım.

    Gerek sanatımın icrası sırasında gerekse insanlarla ilişki­deyken görüp duyduğum şeyleri ortalığa saçmayacağım, sır olarak saklayacağım ve kimseye anlat­mayacağım.

    Bu yemine uyduğum, onu çiğnemediğim sürece hayatım ve mesleğim refah içinde geçsin, her zaman herkesten saygı göreyim. Yemini çiğner ve ona ihanet eder­sem kaderim aksi yönde seyretsin.

    ETİMOLOJİ: TIP, TABİP, HEKİM

    İşinin ehli olan, ilmini bilen kimse

    Arapça tabib ve tıb kelimel­erinin kökü “tabbe” olup işin ehli olma, bir işte usta olma, bir işin ilmini bilen kimse (âlim) anlamlarındadır. Bu bakım­dan tabib, işini iyi bilen, titiz yapan, bilgili kimse demektir ki, hastasını iyice inceleyip teşhis ve tedavisini yapan kimseye de tabib denmiştir. Bilgin (âlim), usta (hazık) anlamlarını da içeren tabib kelimesi günümüzde “dok­tor”un karşılığıdır. Kendini tabib olarak tanıtanlara ise mütetab­bib (tabiblik taslayan) denmiştir.

    Tıp kelimesine ise nezaket ve yumuşaklık anlamı yüklenmiştir. Arapçada büyücülük, efsuncu­luk anlamlarında da kullanılır. Sonuç olarak tıp, nefsi ve bedeni tedavi eden disiplin; tababet, bir işin çok iyi ve titiz incelenmesi; tabip/doktor, işini iyi bilen, usta, hastasına iyi ve yumuşak davra­nan, nazik tabiatlı kişi anlamına gelir. Hint-Avrupa dillerinde hekim anlamında kullanılan medicina/medicus/medicine kelimelerinin kökü med; ölçmek, ölçülü olmak demektir.

    Genel kanaate göre, ilkçağ filozoflarına önceleri sophos, sonra sophoi, Pithagoras’tan iti­baren ise philos-sophos denme­ye başlanmıştı. Arapçaya felsefe ile birlikte feylesof olarak giren ve hikmet (kökü h-k-m; sofia) seven anlamına gelen bu kelime, hakîm (hikmet sahibi) ile birlikte kullanılmıştır. Türk-İslâm dün­yasında eski geleneğin devamı olarak tabip anlamındaki hakîm, söylenişi inceltilip “hekim”e dönüştürülerek kullanılmaya devam etmiştir. Bundan dolayı, klasik İslâm kaynaklarındaki bilge Lokman Hakîm, Lokman Hekim’e dönüştürülmüş ve geç­miş tıbbın büyük hekimlerine ait olaylar ona mâl edilmiştir.

    Prof. Dr. Ali Haydar Bayat (1941-2006)

  • Sri Lanka’da isyan günleri

    Temmuz başında ülkede sokağa taşan öfke, benzeri görülmemiş bir kitlesel isyana dönüşünce, Devlet Başkanı Gotabaya Rajapaksa 13 Temmuz günü ülkesini terkederek Maldiv Adaları’na, oradan da Singapur’a kaçmak zorunda kaldı. Sri Lanka’nın son 17 yılına damgasını vuran otoriter-popülist rejimin yıkılışı.

    Yoksul olduğu kadar bö­lünmüş bir ülke görünü­mündeki Sri Lanka’da, 1948’deki bağımsızlıktan bu yana görülmedik bir kriz patlak verdi. Krizin müsebbibi olarak ülkeyi 2005’ten 2015’e yöneten ve 2019’da yeniden iktidara ge­len Rajapaksa ailesi gösteriliyor.

    “Terminatör” diye anılan Başkan Gotabaya Rajapaksa, ülkenin eski Savunma Bakanı. 2009’da Sri Lanka Ordusu’nun Tamul hareketine karşı kesin zaferinden önce 100 bin insa­nın ölümüne yolaçan hareke­ti yürüttü. 76 yaşındaki kardeşi Mahinda, ailenin siyasi beyni olarak iki kez başkan ve iki kez de başbakanlık yapmıştı. Mart 2022’ye kadar ailenin onlarca üyesi yüksek kademelerde gö­revdeydiler. Otoriter-popülist rejim Singale milliyetçiliğini kullanıyordu.

    Sri Lanka tarihinde ilk defa 12 Nisan 2022 itibarıyla borç­larını ödeyemez duruma gel­di. GSYİH’nın %9’a düşmesi, pandemiyle birlikte millî geli­rin %13’ünü oluşturan turiz­min çökmesi; %42 ile Asya’da enflasyonun en hızlı yükseldi­ği ülke hâline gelinmesi krizi tırmandırdı. Öte yandan öde­meler dengesi krizi nedeniyle Dolar kalmadığından, “biyolo­jik tarıma dönüyoruz” iddiaları da tarım sektörünün tamamen çökmesine yolaçtı. 6 ay içinde pirinç üretimi %20, çay üretimi %40 azaldı.

    Sri Lanka’nın makroeko­nomik politikalarında, tarımda küçük ölçekli üretim ve kendi kendine yeterlilik pahasına; ya­bancı sermaye tarafından des­teklenen altyapı geliştirme ve turizm için mülk yatırımına ön­celik verilmişti. Gıda ürünleri kıtlığına Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi de eklendi; Rus­ya’dan petrol almak güçleşirken özellikle bu iki ülkeden gelen turistlerden de mahrum kalındı.

    Saraya karşı Temmuz başında Sri Lanka’da patlak veren isyanlar, 2005’ten bu yana ülkeyi yöneten Devlet Başkanı Gotabaya Rajapaksa’nın kaçmasına neden oldu. Halkın talebi yalnızca ekmek değil, yolsuzluklar ve siyasal cinayetler de gündemde…

    22 milyonluk yoksul ülkenin dış borcu 51 milyar Dolar. Ma­hinda’nın başkanlığı dönemin­de (2005-2015) Çin’den alınan paralarla pahalı ve gereksiz ya­tırımlara girişilmişti. Güney­deki Hambantota’da uçakla­rın inmediği bir havalimanı kompleksi inşa edildi. Paralar ödenemeyince, liman 99 yıllı­ğına Çin’e devredildi. Rajapak­sa, başkent Colombo’yu dün­ya ölçeğinde bir kent yapmak için Çin’e yeniden borçlandı. Ülkenin kasasında 50 milyon Dolar’dan az para kaldığından ilaç, gıda, yakıt ithali neredey­se imkansız hâle geldi. Gota­baya’yı iktidara taşıyan hadi­se 2019’da Paskalya sırasında meydana gelmişti. 300 kişinin ölümüne neden olan cihatçı sal­dırıdan sonra, ülkede çoğunluk olan Singhale-Budistler Gota­baya’yı desteklemişti. Gotabaya güvenliği sağlayamadı ama, Ada tarihinde ilk defa Singale, Müs­lüman ve Tamul kesimlerin ta­rihsel gerilimleri bir kenara bı­rakmalarını sağladı.

    Temmuz başındaki toplum­sal isyan sırasında Rajapak­sa klanının ve müttefiklerinin mülkiyetindeki sayısız toprak parçası tarumar edildi. Gösteri­ciler yalnızca ekmek için sokağa çıkmadı, meşruiyetini yitiren ailenin yaldızları da döküldü. Yolsuzlukların yanısıra siya­sal cinayetler ve Tamul isyanı­na karşı savaştaki suçlar için de yargılama talep ettiler.

    Şimdi Sri Lanka’nın gelece­ği, sokağın taleplerinin gerçek­leşmesi için siyaset erbabını ne kadar zorlayacağına bağlı. Öfke­nin belli bir bilinçle, geçmiş ay­rımları aşarak halkın temel ihti­yaçlarının giderilmesi yönünde bir iradeye dönüşüp dönüşeme­yeceği bundan sonraki mücade­lelere bağlı. Ancak devrik Baş­kan Rajapaksa’nın yerine gelen ve son 17 yıldır ülkeyi bir aile şirketi gibi yöneten sistemin en büyük parçalarından eski baş­bakan Ranil Wickremensinghe; aldığı sert önlemler ve baskıcı açıklamalarıyla bu süreci yöne­tebilecek bir profil çizmiyor.

    Masis Kürkçügil

  • ¡No más guerra! Savaş yok ama zorluk çok

    Kolombiya’da seçimleri kazanan eski gerilla Gustava Petro ve yardımcısı LGBTIQ+ savunucusu Francia Márquez, ülkede iktidarı kaybetmeyi kolay kolay kabul etmeyecek bir mafya ve aşırılık yanlısı sektörlerden şiddetli muhalefetle yüzleşmek zorunda. Güney Amerika’nın kuzeyinde iktidara gelen “baldırı çıplaklar” hükümeti…

    Ülkesinde “Kolombiyalı Trump” olarak adlandı­rılan ve yolsuzluk nede­niyle soruşturma altında olma­sına rağmen seçik kampanyası­nı “yolsuzluğa” karşı mücadele olarak sürdürmeye çalışan işinsanı Rodolfo Hernández’in ardında bir parti yoktu. Karşı­sında ise 1980’lerdeki ulusal sol M-19 hareketinden eski bir ge­rilla vardı: Gustavo Petro.

    Petro, aralarında ekolojist ve feminist girişimlerin, Hıris­tiyan muhafazkarlardan gelen siyasi şahsiyetlerin oluşturdu­ğu bir koalisyonu (Pacto Histó­rico) temsil ediyordu. Koalisyo­nun bu ideolojik çeşitliliği, bir iç gerilim kaynağıydı. Petro, da­ha merkezden birini yardımcı olarak göstermeye niyetli iken özellikle 2021 baharındaki halk hareketlerini gözönüne alarak Francia Márquez’i yardımcı olarak tercih etti.

    Márquez, Afrika kökenli, feminist ve çevreciydi. Silah­lı çatışma, dışlanma ve yoksul­luktan en çok etkilenen bölge­lerden birinin toplumsal ha­reketlerinde öncülük etmişti. Birkaç yıl öncesine kadar, seç­kin ailelerin evlerinde ev işçisi olarak geçimini sağlıyordu. Bu­gün bir avukat, Goldman Ödü­lü sahibi, Başkan Yardımcısı ve Eşitlik Bakanı.

    Kolombiya’da Petro ve Márquez’i tercih eden bölgeler, tarihsel olarak şiddet, sosyal dışlanma ve devletin ihmalinden en çok etkilenen bölgeler.

    Özellikle gençlerin destek­lediği Petro, orta sınıfları ikna etmeye çalıştı ve geleneksel oligarşiye karşı ılımlı bir ikti­sadi program önerdi. Ülkedeki neoliberal ekonomik programı, petrol-gaz çıkarmaya bağımlı­lığı eleştirirken kadın ve LG­BTQ+ haklarını öne çıkarırken devlet ve gerillalar arasında da bir barış anlaşmasını destek­ledi. Kısacası Gustavo Petro ve Francia Márquez, milyonlarca Kolombiyalının savaş, otoriter­lik, sosyal dışlanma ve açlığın üstesinden gelme umudunu ve arzusunu somutlaştırabildi.

    Pacto Histórico adayı Petro, 11.281.002 oy (%50.44) alarak Kolombiya tarihinde en çok oy alan başkan oldu. Sonuçların departmanlara göre haritası, Petro ve Márquez’i tercih eden bölgelerin, tarihsel olarak şid­det, sosyal dışlanma ve devle­tin ihmalinden en çok etkile­nen bölgeler olduğunu göste­riyor. Márquez’in şu sözleri de oluşturulan umudun çerçevesi­ni sunuyor: “Elleri nasırlıların hükümeti geldi. Sıradan insan­ların hükümeti. Kolombiya’nın “sans-culottes” (baldırı çıplak­lar) hükümeti. Gelin kardeş­lerim, bu milleti barıştıralım. Korkusuz, sevgiyle ve neşeyle. Haysiyet için, sosyal adalet için, ülkemizde ataerkilliği ortadan kaldırmak için… LGBTIQ+ top­luluğunun haklarını tüm çeşit­liliğiyle savunalım. Toprak ana­mızın, “büyük ev”in, biyolojik çeşitliliğe sahip çıkma hakları­nı savunalım. Yapısal ırkçılığı ortadan kaldırmak için birlikte mücadele edelim”.

    Önceki dönemde Juan Ma­nuel Santos hükümeti ile FARC arasındaki barış görüşmeleri sırasında toplum kendi tarihi­ni tanıma konusunda önem­li adımlar atabilmişti. Örneğin Ulusal Tarihsel Hafıza Mer­kezi’nin çalışmaları sayesinde, şimdiye kadar susturulan kur­banların hikayeleri bilinmeye başlandı. Ardından Barış İçin Özel Yargı Alanına (JEP) kabul edilen milis ve askerlerin ifa­deleri, rejimin her şekilde sak­lamaya çalıştığı gerçekleri gün­yüzüne çıkardı. Buna ek olarak devam eden yolsuzluk skan­dalları, uyuşturucu kaçakçılı­ğı bağlantıları ve insan hakları ihlalleri, halkın güvenini sarstı. Nüfusun giderek artan bir bö­lümü Kolombiya trajedisinin büyüklüğünü ve boyutunu; te­rörün esas olarak rejimden kay­naklandığını anlamıştı.

    20 yıldır aşırı sağ tarafın­dan yönetilen, son derece sınıf­çı, ırkçı ve ataerkil bir ülkede, bu ikilinin iktidara gelmesi, he­gemonik iktidarın çürümüş ya­pılarını temellerinden sarsıyor ve tarihte tartışmasız yeni bir dönemi başlatıyor. Öte yandan Pacto Histórico, 13 Mart’taki Kongre seçimlerinde en yük­sek oyu almış olmasına rağmen çoğunluğa sahip değil ve bu nedenle daha geniş bir cephe­ye ihtiyaç var. Hâlâ ihtiyatlı ve değişimden korkan 10 milyon Rodolfo Hernández seçmenine ulaşmak da önemli olacak.

    Kolombiya’nın yeni yüzleri 20 yıldır aşırı sağ tarafından yönetilen Kolombiya’da işinsanı Rodolfo Hernández’in ardından ülke tarihinin en yüksek oy oranıyla seçimleri kazanan Gustavo Petro ve Afrika kökenli, feminist ve çevreci yardımcısı Francia Márquez.

    Gustavo Petro, pandemiden bu yana keskin bir şekilde artan bir borç, büyük ölçüde devalüe edilmiş bir Peso ve hâlâ hassas vergi reformu ihtiyacı ile uğraş­mak zorunda. Bu arada kendi programını da uygulamaya çalı­şacak. Bu nedenle önümüzdeki birkaç yıl, muhalefetle zorunlu müzakereler ile değişim umu­dunu boşa çıkarmama zorunlu­luğu arasında zor bir dengele­me tecrübesi olacak.

    Gustavo Petro ve ekibi, ül­kede iktidarı kaybetmeyi ko­lay kolay kabul etmeyecek bir mafya ve aşırılık yanlısı sek­törlerden şiddetli muhalefet­le yüzleşmek zorunda. Askerî güçlerin bir bölümünün dar­be örgütleyebileceğinden bile korkuluyor. Her durumda aktif vatandaşlık, popüler hükümeti savunmada temel bir rol oyna­yacak. Bunun için kurumlarla sokak arasındaki bağın güçlü kalması gerekiyor.

  • Tek kareyle Türkiye’nin bütün hâlleri

    Muhlis Bey, Mithat ve Mirsat, Arap Kadri, Canavar Koyun Orhan, Press Bey gibi unutulmaz tiplemelerin çizer babası Latif Demirci’yi henüz 61 yaşındayken kaybettik. Hayatın tam ortasından çizgileri ve kutuplaşmanın en ağır olduğu dönemlerde bile herkese dokunabilen mizahıyla, eleştirdiklerimize bile sevecen bir şekilde yaklaşabileceğimizin kanıtıydı.

    MIZAHÇILARDAN
    SAYGI DURUŞU

    Leman’ın 8 Haziran 2022
    sayısının kapağı…

    Latif Demirci, 11-12 yaşla­rında bir çocukken alıp eline karikatürlerini, üze­rinde ütülü kısa pantolonu, Çev­re Tiyatrosu’nun kapısını çaldı. Yıl 1973. Altan Erbulak’ın kari­katürleriyle ortalığı kasıp kavur­duğu yıllar. Demirci “Herhalde birkaç senedir karikatürle yatıp kalktığım için kendimi onun­la meslektaş zannetmiştim” di­ye hatırlıyor o günü. Erbulak da onu kırmayıp, çizdikleriyle ilgili yorumlarını iletmiş bir sene bo­yunca. İlk ustasından sonra 14 yaşındayken Oğuz Aral okulu ve Gırgır günleri başladı. 47 yıl hiç durmadan üreterek geçecek bir kariyerin ilk günleri…

    Fırt’ta “Tarzan”, Gırgır’da esprilerini Behiç Pek’in buldu­ğu “Muhlis Bey” ve ardından “Arap Kadri” tipleriyle artık ge­niş kitlelerce tanınır hâle geldi. Bir yandan haftalık karikatür dergilerine çizerken bir yandan da Yeni Gündem, Nokta, Pano­rama, Gazete Pazar, Söz gibi si­yasi yayınlarda gündemin ağır havasını dağıtıyordu o günlerde. “Ağlanacak hâllere güldürmek” onun özel yeteneğiydi. Kuru­culuğunu yaptığı Hıbır ve onun devamı HBR Maymun dergi­lerinin kapanmasından sonra, gazete çizerliğiyle birlikte yal­nız buraya yönelmişti zaten. Aralarda çizdiklerini derleyip albüm hâline getirmiş; Natio­nal Geoglathif ile hayvanlarla insanların ilişkilerini, Çeviren Latif Demirci ile dünya resim sanatını kendi tarzıyla birleş­tirmişti.

    Neredeyse 20 yıl boyun­ca her gün, Türkiye’nin en çok okunan gazetelerinden biri­nin, Hürriyet’in baş sayfasında, okurların ilk gördüğü kişi ol­mak, eleştiriyi kırıp dökmeden dillendirmek, herkesin ağladı­ğı bir gün acı da olsa yüzlere bir gülümseme yerleştirmek, bunu yaparken de mesleğin namu­suna halel getirmemek için çok hassas bir terazide ölçülen bir zarafete, çok keskin bir zekaya ve neredeyse bütün bir haya­tı adayacak noktada çalışkan­lığa ve ne olursa olsun biraz da iyimserliğe ihtiyaç vardı. Bun­ların hepsini biraraya getirebi­len nadir insanlardan biri ola­rak, dünya çapında bir sanatçı olarak hafızalarımızda kayıtlı kalacak Latif Demirci. Ve böyle insanların önünde hiçbir gücün duramayacağının kanıtı olarak yaşayacak…

  • ‘Bekle beni yine geleceğim kahpe Bizans’ın yiğit güzeli’

    Aşk filmlerinin unutulmaz jönü; tarihî dramanın Kara Murat’ı, Köroğlu’su, Battal Gazi’si; fantastik sinemanın Dünyayı Kurtaran Adam’ı; Gurbet Kuşları’nın Selim’i… Yeşilçam ışıklarının en parlaklarından, kahraman denince ilk gözümüzün önüne gelenlerden Cüneyt Arkın’ı 28 Haziran’da kaybettik. Her türde filmleri, kahramanlık destanlarıyla büyüyen üç kuşağın anılarıyla “Yıkılmayan Adam” ölümsüzlüğe kavuştu.

    Kim çocukken eline aldığı bir tahta parçasını kılıç yapıp “Ben tek, siz hepi­niz” diye hayalî Bizans askerle­rine hücum etmemiştir? Biraz büyüyünce kendisini hoşlandı­ğı kıza beğendirmek için ayna karşısında Cüneyt Arkın’ın “üç numaralı bakışı”nı prova etme­miştir? Yetişkinlik yaşlarımız­da kimimizde intikam peşinde­ki “Yaralı Kurt”tan, kimimizde “Maden”in işçi lideri İlyas’tan ilhamlar yok mudur?

    Türkiye’nin hikayesiyle birlikte gelişen ve dönüşen Ye­şilçam’ın büyük yıldızlarına, başka kimselere kolay kolay gösterilmeyen bir sevgi ve say­gıyla bağlı olmamızın ardın­da, belki de kim olduğumuz üzerinde bu kadar belirleyici olmaları yatıyordur. Klasik ta­birle “Bizi biz yapanlar”dandı Cüneyt Arkın da…

    Arkasında bıraktığı mirası, hayatının yalnızca tek bir döne­mine bakarak özetlemek müm­kün değil. 1963’te Halit Refiğ’in kapısını çalıp oyuncu olmak is­tediğini söyleyen doktor Fahret­tin Cüreklibatır da odur; yıllarca aşk filmleriyle genç kızların rü­yalarını süsleyen mavi gözlerin sahibi de… Maraş Katliamı’nın fitilini yakan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminde “Allahsızlı­ğı Yayma Kürsüsü Başkanı”na haddini bildiren de odur; komü­nizm propagandası yapıldığı ge­rekçesiyle rejisörü hâkim önüne çıkarılan “Yıkılmayan Adam”ın başrolünde boy gösteren de… Onunla en çok özdeşleşen ta­rihî rolleri millî hassasiyetle­re yaslansa da 1972’de Yılmaz Güney’den siyasi nedenlerle geri alınan Altın Koza, “Yaralı Kurt”taki performansıyla ken­disine verilince geri çevirmesini bilmiştir. Cüneyt Arkın’ı bun­lardan hangisiyle hatırlayaca­ğınız biraz da sizin meşrebinize kalmış.

    Ama iş çalışkanlığına, mes­leğine saygısına gelince orada pek az tartışmaya yer var. Dok­torluğu bırakıp, aksiyon sahne­lerini hakkıyla canlandırabil­mek uğruna bir sirkte akrobasi eğitimi almak, ata binmeyi, kılıç kullanmayı öğrenmek pek az ör­neğini gördüğümüz titizlik gös­tergeleriydi. En tehlikeli sahne­lerde dahi dublör kullanmaması nedeniyle vücudunda kırılma­dık kemik kalmamıştı. Filmleri­nin etkisi bir yana, mesleğe gös­terilen bu özen, arkasından en çok hatırlananlardan olacak…

    Yönetmenliğini Remzi Jöntürk’ün üstlendiği 1969 yapımı “Malkoçoğlu Cem Sultan” filminde Cüneyt Arkın.
  • Marilyn Monroe Kore’de Türk pilotlarla

    Tam 60 yıl önce 4 Ağustos 1962’de hayatını kaybeden, ölümü üzerin­deki sis perdesi hâlâ tam olarak aydın­latılamayan Marilyn Monroe, dünyanın gelmiş geçmiş belki de en ünlü modeli, şarkıcısı, aktrisiydi. Monroe, Kore Savaşı’nın bitiminden 6 ay sonra, 16-19 Şubat 1954’te bir dizi gösteri-konser için Kore’ye gitmişti. O sırada 4. Kore Tugayı’na bağlı Türk askerleri de orada görev yapıyordu. Onunla birlikte fo­toğraf çektirme şansını ise Türk tugayı personeli içerisinde sadece topçu tabu­runda görevli, keşif uçaklarını kullanan pilotlar yakalayacaktı. Monroe, Kimpo Havaalanı’na indiğinde, bu alanda üslenen Türk karacı pilotlar Amerikalı askerî polisleri atlatıp yıldızın etrafını sarmıştı. İlk defa dergimizin Mart 2012 sayısında yayımlanan bu fotoğrafta, Pilot Üsteğmen Cavit Özata ve diğer Türk subayları, Monroe ile beraber…

    TUNCA ÖRSES ARŞİVİ

  • Her şeye rağmen, yeniden

    Her şeye rağmen, yeniden

    Yeni başlangıçlar, geçmişle hesaplaşma olmadan yapılamaz. Tarihin bize gösterdiği, tüm dünyada budur. Bu yalın ve çoğu zaman acı verici gerçek, kişinin kendisinden toplumun geneline yaygın şekilde kabul görmüyorsa, evet, durum pek parlak değildir. Geleceği karartan yeni günahlar genç kuşakların sırtına yüklenir; böylelikle onlar da isyankarlıkların azalmaya başladığı orta yaşlardan itibaren “ne kadar doğru işler yaptıklarını” anlatarak kırıkları yen içinde bırakır ve bu devamsızlık devam eder.

    Gelenek ve görenek, eski ve yeni suçların gizlenmesi-yok sayılması için bir paravan işlevi görür. Bu arada şüphesiz doğru-düzgün işler de yapılmıştır; bunları öne çıkartarak, bunları konuşarak-yazarak diğer olumsuzlukları gömeriz. Kimilerince “insan tabiatı” sayılan bu vaziyet, bizim milletimizde de “ya herkes daha mı farklı sanki” denerek meşruiyet kazanmıştır. Özellikle sosyal denilen medyanın hayatımızı iyiden iyiye belirlediği günümüzde, “sen onu bırak esas şuna bak”larla dolu bir algı, daha doğrusu bir salgı çoğu kişinin ağzından telefon ekranlarına dökülür durur. “Her devrin kendine göre…” diye başlayan cümleler, varolan kepazeliklerimizi hoşgörmek, kabul edilebilir bulmak içindir. Tarihten, geçmişten aldığımız-alıntıladığımız laflar ve olaylar; bugünkü durumumuzu, inancımızı, dünya görüşümüzü doğrulayan bölümlerden özenle ayıklanıp seçilir.

    Bu kara tablonun son 20 yılın ürünü olduğu, tabii bir yalandır. Ahlaki çöküntüyü LGBTİ+’yle, iktisadi çöküntüyü USD’nin TL paritesiyle, eğitim-adalet-sağlıktaki çöküntüyü işbilmezlikle izah etmeye çalışmak, iyice düşükleşen siyasetin, ideolojinin çaresizliğidir. Bununla birlikte 21. yüzyılın ilk 10 yılındaki iyimserlik, özellikle ülkemizdeki son kaliteli bürokratların tasfiyesiyle artan çölleşme sonucu günümüzde artık yerini genelleşen bir susuzluğa-kötümserliğe bırakmıştır. Hatta bununla da kalmamış, akıl sağlığını zorlayan karar ve uygulamalar, liyakatsizlik ve hatta neredeyse şizoid görüntüler gündelik hâle gelmiştir. Ancak bilindiği gibi ruh ve beden sağlığı sadece namaz kılarak veya pilates yaparak sağlanamayacağı gibi, çok çalışma ve üretim olmadan da durumlar düzelemez.

    Ülkemiz bundan tam 100 sene önce işgal altındaydı. O dönemde, bugün de olduğu dünyanın geri kalanı da bizden daha parlak bir durumda değildi. Büyük Savaş bitmiş, İspanyol Gribi savaştan daha fazla can almıştı. Bu ülkenin insanı 1912’den beri, 10 yıldır süren bir savaşın içinde varolma mücadelesi veriyordu. Nâzım Hikmet “Kuvayı Milliye Destanı”nda şu muazzam dizeleri yazacaktır:

    “… Hayır,
    gelecek günler için
    gökten âyet inmedi bize.
    Onu biz, kendimiz
    vaadettik kendimize…”


    Yine biz. Yine kendimiz.