Etiket: sayı:93

  • 20. yüzyılı tetikleyen 21. yüzyılı itekleyen filozof

    Günümüzde felsefeyle ilgili olan-olmayan herkes tarafından en çok atıf yapılan filozoflardan Friedrich Wilhelm Nietzsche, yaşadığı dönemdeki değişimlere tepki gösterdiği eserleri, cümleleriyle özellikle post-modernist dönemin yolunu açmıştı. Ömrünün çoğunu sağlığından yoksun şekilde geçiren Nietzsche, 25 Ağustos 1900’de bir dizi hastalıktan sonra öldü. Gerçekler ve yakıştırmalar…

    Kant sonrası dönemin en önemli filozoflarından Nietzsche (1844-1900), yaşadığı dönemde ve sonrasında çokça tartışılmış ve genellikle yanlış anlaşılmış bir düşünürdü. Basel Üniversitesi’nde klasik filoloji kürsüsüne atanmış en genç (24 yaşında) öğretim üyesi olduktan sonra, zamanının önde gelen kültür adamları ve entelektüelleriyle temas etmeye başladı. Özellikle Wagner’le dostluk (düşmanlık) ve düşünsel ilişkisi olacak, Schopenhauer’in eserlerinin etkisini hissedecekti. Katıldığı 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı ise hem onun hayata bakışını değiştirecek hem de sağlık sorunlarının başlangıcı olacaktı. 1889’de başlayan zihinsel ve fiziksel çöküşünden sonra tedavi edilmeye çalışılsa da, 1900 yılına kadar yaşadığı süre içerisinde annesinin ve kız kardeşinin refakatinde hayatını geçirdi.

    En büyük filozoflardan biriydi ama sistematik bir felsefesi yoktu

    Nietzsche, moderniteyle ortaya çıkan/çıkmakta olan siyasi ve bireysel/sosyal kavramları irde­lerken din (Hıristiyanlık), Tanrı ve Sokrates/Platoncu felsefeye ağır eleştiriler yöneltti. Yeni or­taya çıkarttığı veya geliştirdiği kavram ve konseptler günümüz­de hâlâ felsefenin önemli tartış­ma alanlarından olmakla bera­ber, Nietzsche’nin eserlerinde sistematik bir yapı ve felsefe bu­lunmuyordu. Yazılarının çoğu, fragmanlar halinde metafor ve ironilerle dolu aforizmalardan oluşuyor; klasik kompozisyon bütünlüğü olmayan bir eserinde vurguladığı bir kavram, hemen sonraki eserinde hiç kullanılmı­yordu. Kimi zaman da hor görüp aşağıladığı bir düşünceyi ve o düşüncenin ete-kemiğe bürün­müş hâli olarak tasvir ettiği kişi­yi, başka bir yerde daha olumlu bir şekilde anıyordu.

    Hitler’in bakışı Hitler, Nietzsche’yi nasyonal sosyalizmin ideologlarından biri olarak sunmaktaydı. Nietzsche Arşivi’ndeki büste bakarken…

    “Tanrı öldü”

    Nietzsche’nin en çok alıntılanan ifadelerin­den olan “Tanrı öldü”, onun Ne­şeli Bilim adlı eserinde, daha sonra da Zerdüşt Böyle Buyur­du’da geçer. Nietzsche burada bir gözlemini dile getirir. Doğa ve tarih bilimlerinde büyük atı­lımlar sonucu Hıristiyan kül­türü ve inancının değerlerinin çöktüğünü ve Aydınlanma’yla beraber başka bir dönemin baş­ladığını söyler: “Tanrı öldü”ğü­ne göre “tüm değerlerin yeni­den değerlendirilmesi” gerekir ve bunun yerine kendi değer­lerini oluşturan “üstinsan” gel­melidir.

    Nihilist değildi. Ölümü/öteki dünyayı değil yaşamı olumladı

    Rus romancı Turgenyev’in or­taya attığı Nihilizm (Hiççilik) o dönemde henüz ortaya çıkmış ve Nietzsche’nin dikkatini çekmiş­ti. Yahudi-Hıristiyan kültürünün çöktüğünü iddia eden Nietzsche, yaşamı/yaşamayı olumsuzlama­nın tam tersine yeni “üstinsan” hedefine ulaşmak için hayatı olumlamıştı. “Bengi dönüş” kav­ramıyla aynının tekrarını değil, olumlananın geri dönüşünü vur­guladı. Neredeyse tüm eserlerin­de, Yahudi-Hıristiyan ve Platon­cu düşünce yapısının öbür/öte­ki dünyayı olumlayan, yaşanılan hayatı ise küçük gören anlayışı­na karşı çıktı; ancak hiçbir za­man dünyayı anlamsız göre bir nihilist de olmadı. Hayatı, bir­birine bağlı “güç istenci”, “bengi dönüş” ve “üstinsan” konseptle­riyle yeniden anlamlandırmış ve olumlamıştır.

    Ölümden 1 yıl önce Nietzsche Karl Bauer tarafından yapılan 1899 tarihli bu taşbaskıda Nietzsche ölümünden 1 yıl önce görülüyor. O dönemde ölüm nedeni için ilerlemiş frengi dense de bugün doktorlar beyin kanserinden ölmüş olabileceğini söylüyor.

    Nasyonal sosyalizmin kurucu ideologlarından biri olmadı

    Nietzsche insanları eşit gören, refah toplumunu/halkın ra­hatlığını hedefleyen ve zayı­fı kollayan demokrasi-sosya­lizm kavramlarına karşı çıktı. Ona göre yüceltilmesi gereken karakterler, “üstinsan”a örnek olarak gördüğü Alkibiades, Ce­sare Borgia ve Napoléon gibi fi­gürlerdi. “Güç istenci”, “efendi/ köle ahlakı” ve “üstinsan”, nas­yonal sosyalizme ilham veren konseptler olarak gözükse de Nietzsche ırksal bir üstünlük ve hatta Alman ırkının üstünlüğü ile ilgili bir vurgu yapmadı. Öje­nizmi ise bir ırk özelinde değil genel insanlık için daha sağlıklı, zeki bir soy için gerekli gördü. Onun nasyonal sosyalizmin fikir babası veya ilham kaynağı ola­rak gösterilmesi, ablası Elisa­beth Nietzsche’nin anti-semit bir Alman ırkçısı olan Bernhard Förster ile evlenmesiyle doğru­dan ilgilidir. Zira Nietzsche’nin zihinsel olarak çöktüğü dönem­de ve özellikle ölümünden son­ra onun eserleri ve elyazmala­rı, bir Alman ırkçısına dönüşen ablasının kontrolündeydi. Ünlü Nietzsche Arşivi’ni kontrol eden Elisabeth Förster-Nietzsche, onun eserlerine çeşitli ekleme­ler yaparak, uydurduğu fikirle­ri ağabeyine atfederek Nietzsc­he’yi Hitler Almanya’sına ilham veren ideologlardan biri olarak gösterdi. Halbuki Nietzsche, ablası ve eniştesi 1887’de Para­guay’da “Nueva Germania”yı Aryan ırk için kurmak için gitti­ğinde onlarla hayli alay etmişti. 2. Dünya Savaşı sonrası, özellik­le Doğu Bloku ülkelerinde onun Nazilere ilham verdiği yakıştır­ması yapılsa da, filozof Walter Kaufman bunun haksız olduğu konusunda birçok çalışma yap­mış ve eser yayımlamıştır.

    1869’da henüz gençlik
    yıllarındaki Nietzsche…

    Nietzsche ve kadın düşmanlığı

    Nietzsche özel haya­tında Lou Andreas-Sa­lomé gibi özel kadınlarla yakın­lık kurdu. Yine Wagner’in genç eşi Cosima, sık görüşüp mek­tuplaştığı bir arkadaşıydı. Felse­fi görüşlerinde dönemin erkek egemen bakışına sahip olsa da aforzimalarında kimi zaman ka­dınları küçük görüyor kimi za­man ise onları yüceltiyordu.

    Frengiden ölmedi

    1889’da kaldırıldığı İsviçre’deki klinikte, Nietzsche’ye ilerlemiş frengi teş­hisi konuldu. Gençken gittiği ge­nelevlerden kaptığı zannedilen frenginin sağlığına ciddi dere­cede zarar verdiği düşünülse de bugün çok büyük olasılıkla beyin kanserinden öldüğü düşünülü­yor. Zira yazım şekli, yüz ifadele­ri ve konuşmasıyla ilgili hatıralar frengi ile ilgili belirtiler göster­mediği gibi; o dönemde ilerlemiş frengi teşhisi konmuş birinin 11 yıl yaşamış olması neredey­se imkansızdı. Bugün hekimler, Nietzsche’deki bu çöküşün ve ardından gelen felçlerle ölümün bir beyin kanseri sonucu olabile­ceği görüşünde.

  • Aşiret devleti deyip geçmek…

    İpek Yolu’nun doğudan başlaması da, “Çin Seddi’nin Türklere karşı yapılmış olması” gibi bir mittir. 13. yüzyıl ortasından itibaren 250 yıl ayakta kalmış Altın Orda devletine kuzey yollarından gelen ve uzun zaman bu bölgenin asıl ahalisini oluşturmuş olan gruplar pek vurgulanmaz. Bunlar bizim “aşiret devleti” diye beğenmediğimiz (!) yapılardır. Orduya dayanan “Göktürk modeli” ile değil de boylara dayanan “Uygur modeli” ile Altın Orda’yı yaşatanlar, Çinggis Han evladı arasında en uzun ömürlü siyasi yapıyı kurmuşlardır.

    Eskiden kalma kültürel ögeler sözkonusu olunca, bizde hep Horasan erenlerinden sö­zedilir. Anadolu’ya Asya kültürü böylece do­ğudan gelir. Karadeniz’i kayıkla aşanlar olsa bile bunlar kuzeyden gelmiş sayılmaz! İstanbul’un ah­şap mimarisinin ne kadar da Volga boyu mimari­sine benzediğini de algılamayız (üstelik onlar çok daha süslü bir ahşap işçiliği sergiler).

    Benzer bir şekilde Volga boyu ve genel olarak Rusya yerleşimlerinin İstanbul’un halicine (Kağıt­hane deresi ve Marmara) benzediğini hiç hesaba katmayız. Aslında belki de İstanbul’un kuzey yönü ile iliş­kilerini Ortodoks Kilisesi çerçevesinde düşünebiliriz; an­cak İslâmiyet’in Anadolu’da yayılmasından sonrasında -Batı kültürü öncesinde- etkiler Doğu’dan gelmiştir; hatta Arap dünyası bile Horasan erenlerinin yerini alamaz. Öte yandan kuzeyde İslâmiyet’i Karhanlılardan önce kabul etmiş olan Volga Bulgarlarının adı bile geçmez. Bütün bunlar bizim ger­çekler ve varsayımlar arasındaki ilişkiyi yeniden düşünme­mizi sağlar. Bu türden örnekler hiç de az değildir; üstelik bu tür yaklaşımlar sadece bize ait değildir.

    Örneğin Horasan’ın uzantısı gibi gördüğümüz İpek Yolu da genellikle Çin’den başlatılır. Aslında yollar Çin’den başla­maz ama 19. yüzyıldan beri gezginler, coğrafyacılar, tarihçi­ler böyle alışmışlardır. Japonlar ise yolu Japonya’dan başla­tır. Görüldüğü gibi İpek Yolu’nun doğudan başlaması da, Çin Seddi’nin Türklere karşı yapılmış olması gibi bir mittir.

    İpek yollarına “uygarlıklararası yollar” diyen David Ch­ristian’ın bahsettiği göçebeler ve köylüler arasındaki ku­zey-güney yolları, Eski ve Ortaçağ’da çok yaygın değildi. Bu yollar 16. yüzyıl sonrasında Moskova’nın bir çekim noktası olarak ortaya çıkması ile gittikçe yaygınlaşmış, Sibirya’dan elde edilen kürkler ile Baltık Denizi’ne kadar uzanmıştır. Ba­tı-doğu yönündeki şimdiki Trans-Sibirya demiryolu ise ta­rihteki yolların daha kuzeyinden, hepsi de nehir kavşağı olan yerleşimlerden geçerek Baykal gölü güneyine, oradan da Moğolistan’a varır. Bu güzergahın yaygın olarak kullanılma­sı, ancak 16. yüzyılda Rusya’nın Sibirya’yı kendi topraklarına katmasından sonra artmıştır.

    Bütün bunların yanında pek sözü edilmeyen, ancak Avrasya’yı doğu-batı yönünde kateden, da­ha çok göçebelerin kullanmış olduğu göç yolları da vardır. Tarihsel anlamda bunlar yerleşik alanlar­da bulunmadıkları ve tarihçiler tarafından kayde­dilmemiş oldukları için pek ilgi görmezler. Aslın­da 4. – 9. yüzyıllar arasındaki “Kavimler Göçü”nü gerçekleştirenler de bu yollardan yararlanmışlardır. Yollara doğudan bakarsak, Yenisey boyu ve kolları­nı takiben bugünkü Tuva Cumhuriyeti başkenti Kı­zıl’dan kuzeybatıya, bugünkü Minusinsk (Minusa ve Yenisey kavşağı) üzerinden daha da batıya, Urallara doğru uzanan güzergahları görürüz. 12. yüzyılda ise Kubilay Han’ın hassa alayı kumandanının Ölberli Kıpçaklarından olan ata­ları, bugünkü İç Moğolistan’dan hareketle Uralların güneyin­deki Saksin üzerinden daha da batıya gitmişler ve bugünkü Ukrayna’yı yurt edinerek o bölgenin İslâm kaynaklarında buranın “Deşt-i Kıpçak” adını almasına vesile olmuşlardı. 13. yüzyılda ise Çinggis Han hâkimiyetini tanımayan kabileler de bu yollardan batıya kaçmışlardı. Nehir yollarını ve araziyi iyi bilen bu boylar, daha önce çeşitli yönlerden ulaşan Kıp­çaklar ve diğerleri ile beraber, daha sonra da Cöçi Han ordu­su ile gelenlerle birleşerek Altın Orda halkını oluşturmuş­lardır. Altın Orda’da ve onları izleyen hanlıklarda varlıklarını sürdürmüş Kongrat, Uygur, Böyrek, Karluk, Kıpçak, Mangıt­ların yanında; bugünkü Başkurdistan’da Halyot, Katay, Ba­rın, Kanglı gibi gruplar da Ortaasya ve Kafkaslar yoluyla de­ğil hep bu kuzey yollarından batıya gelmişlerdir.

    Biz yerleşik tarihçiler olarak Altın Orda devletine idareci sınıf ve yayıldığı topraklar açısından baktığımız için, kuzey yollarından gelenleri ve uzun zaman bu bölgenin asıl aha­lisini oluşturmuş olan grupları görmüyoruz. Bunlar bizim “aşiret devleti” diye beğenmediğimiz (!) yapılardır. Bu böl­gede orduya dayanan “Göktürk modeli” ile değil de, boylara dayanan “Uygur modeli” ile Altın Orda’yı 250 yıl yaşatanlar, Çinggis Han evladı arasında en uzun ömürlü siyasi yapıyı kurmuşlardır. Bizde ve dışarıdaki genel kanaat, göçebelerin kurduğu “aşiret devletleri”nin derme-çatma ve geçici olduk­ları yönündedir. Böyle değildir.

  • Türkiye-Japonya hattında insan, coğrafya ve ahlak…

    Kenichi Kasahara, 32 yıl sonra Türkiye’ye geri gelmiş, dünyanın birçok ülkesinde Japonya’yı temsil etmiş kıdemli bir diplomat. Coğrafyasız bir tarih olamayacağına vurgu yapan Kasahara, “Doğulu” ve “Batılı” zihniyetin ötesinde, geleneklerin ve yardımseverliğin önemini vurguluyor.

    Nisan 2022’de Japonya İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önce, 1990’da da ülkemize gelmiştiniz. Daha önceki kariyerinizle başlayalım mı?

    1990’dan 1993’e kadar İstan­bul’da kültürel işlerden sorum­lu muavin konsolos olarak görev yaptım. Benim için ilk yurtdışı misyonuydu; bu nedenle hafı­zamda çok özel bir yeri bulun­maktadır. 1999’dan 2002’ye ka­dar New York’ta Japon Başkon­solosluğu’nda konsolos olarak bulundum. 2002’den 2005’e kadarsa Güney Afrika Cumhu­riyeti’ndeydim. Akla hemen Jo­hannesburg gelebilir ama bizim büyükelçilik Johannesburg’a yaklaşık 40 dakika uzaklıktaki Pretoria’daydı.

    2015’ten 2018’e kadar müs­teşar olarak Oslo’da, 2018’den 2021’e kadar da Zimbabwe’de müsteşar olarak bulundum. Zimbabwe, müthiş havası ve manzarasıyla harika bir yer. An­cak pandemi nedeniyle Hara­re’nin dışına seyahat edememek üzücüydü.

    Yaklaşık 30 yıl sonra İstan­bul’a döndüğüm için çok mutlu­yum. Japonya-Türkiye diplo­matik ilişkilerinin 100. yılı olan 2024 yaklaşırken, bu büyük şe­hirde Japonya Başkonsolosu olarak görev yapmak çok mutlu­luk verici.

    Tarih bilimine ilgi duyuyor musunuz? Hangi tarihsel dönem sizi daha çok etkiliyor ve neden?

    Evet, tarihin kişinin yaşam sey­ri üzerinde önemli bir etkisi ol­duğuna dair kesin bir inancım var. Sadece bir dönemi seçmek çok zor çünkü her dönem diğer­lerinin bir parçası ve birbirini etkilemekte. İnsanlık tarihinin pek çok yönü bir veya daha fazla coğrafi faktörle doğrudan ilişkili olduğundan, aynı anda coğraf­ya da öğrenilmesi gerektiğini belirtmek isterim. Bu anlamda İstanbul’un tarih-coğrafya bile­şimi beni her zaman heyecan­landırıyor.

    Japonya’nın İstanbul Başkonsolosu Kenichi Kasahara, tarihe olan ilgisinden Japonya ile Türkiye arasındaki benzerliklere pek çok konuda sorularımızı yanıtladı.

    Japonların ve Türklerin ortak özellikleri var mı sizce?

    Evet, hem de çok. Bana öyle ge­liyor ki her iki halk da, konu geleneksel-toplumsal değerle­ri korumaya geldiğinde bunu ciddiye alıyor. Yaşlı nesle saygı göstermek en görünür örnekler­den biri.

    Başka bir örnek de hijyen olabi­lir. Mesela eve girerken ayakka­bıların çıkarılması gibi. Japon­ya’da çocuklara dışarıdan eve döndüklerinde ellerini-yüzlerini yıkamaları öğretilir; aynı Türki­ye’de olduğu gibi. Görünüşe gö­re bu ihtiyatlı eylemler, her iki halkın da son salgın sırasında en kötü senaryodan kurtulmasına yardımcı oldu.

    Günümüz Japonya’sındaki kültürel yapı ve hayatı Batı ile kıyasladığınızda ilk göze çarpan noktalar neler sizce?

    Avrupa veya ABD’ye gidip gel­dikten sonra “Batı” teriminin gerçekten ne anlama geldiğini merak ettim. İlginç bir şekilde bazıları Japonya’nın “Doğulu” bir zihniyetten ziyade “Batılı” bir zihniyete sahip olduğunu iddia ediyor. Her uygarlığın şüphesiz kendi kökleri vardır; ancak aynı zamanda hiçbir uygarlığın diğe­rinden tamamen izole olmadığı da malum. Biraz önce belirttiğim gibi, tarih, coğrafya ile birlikte ele alınmalıdır. Japonya’nın, ya­kın adalarla olan ince bağlantı­sı dışında, herhangi bir kıta ile bağlantılı olmamak gibi açık bir farklılığı vardır.

    Türkiye’nin diğer şehirlerini gezebildiniz mi? Sizi en çok etkileyen şehir hangisidir?

    Evet, Türkiye’nin birçok yeri­ni gezmek için arabamı kulla­nırdım. Bursa, şimdiye kadarki favorim olabilir. 1990’ların ba­şında, İstanbul’da sıcak yaz mev­siminde sık sık kuraklıktan muz­darip olurdunuz. Bursa o gün­lerde bile hep yeşildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk başkenti olarak belirlenmiş olmasına şaş­mamalı.

    Türkiye ve Japonya’nın uzun yıllara dayanan kültürel işbirliğini geliştirmek için neler yapmayı planlıyorsunuz?

    Özellikle turizm sektörü tüm ül­keler için, özellikle pandemiyle birlikte çok daha önemli bir hâle geldi. Buraya gelen ziyaretçileri nasıl etkileyeceğiniz konusunda endişelenmenize gerek yok; çün­kü Türkiye, özellikle de İstan­bul’un kendisi zaten etkileyici. Önemli olan, turistlerin gelmeye “karar” vermelerini sağlamak­tır. Aslında bu çok kolay; çünkü tek yapmamız gereken gerçeği söylemek.

    Deprem kuşağında yer alan Japonya ve Türkiye arasında, jeofizik-sismolojik araştırmalar alanında ve diğer teknolojik konularda işbirliği var mı?

    13 Ekim 2020’de Ankara’da, Türkiye ile Japonya arasında Teknik İşbirliği Anlaşması im­zalandı. Bu anlaşma ile afet ön­lemleri, Türk-Japon bilim ve teknoloji üniversitesi, Suriyeli sığınmacılara yardım ve üçün­cü ülkelere destek gibi kap­samlı projelere katkı hedefleni­yor. JICA (Japonya Uluslarara­sı İşbirliği Ajansı) Japonya’nın resmî kalkınma yardımı ajan­sıdır; gelişmekte olan ülkelerde ekonomik ve sosyal kalkınmaya yardım ve uluslararası işbirli­ğini teşvik etmek ile sorumlu­dur. 1999 ve 2011 depremlerin­den sonra JICA, Türkiye’ye afet yardım ekipleri göndermiş ve yeniden yapılanma için önem­li kaynaklar sağlamıştır. JICA, Türkiye’de birçok önemli proje­yi hayata geçirdi. Bunlardan ba­zıları, Marmaray, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Haliç Köprü­sü, İstanbul ve Ankara içme su­yu projeleridir.

    Tabii Türkiye’nin de Japonya’ya destekleri oldu. 2011’de Japon­ya’nın Tohoku bölgesindeki dep­rem ve tsunami felaketinin ar­dından, Türk Kızılay’ı bölgeye ulaşarak tespitlerde bulunmuş; ardından AFAD’a bağlı ekip böl­gede 3 hafta faaliyette bulunarak yardımcı olmuştu. Daha sonra AFAD ekibi için Japonya’nın Ankara Büyükelçisi Kazuhiro Suzuki’nin evsahipliğinde bir te­şekkür gecesi düzenlendi.

    Başkonsolos Kasahara’nın İstanbul’da en çok hoşlandığı aktiviteler arasında Boğaz’ın iki yakasındaki harikaları keşfetmek, Türk yemeklerini denemek ve seyahat etmek var.

    Türk mutfağını sever misiniz? Favorileriniz nelerdir? Türkiye’deki Japon restoranları başarılı mı sizce?

    Evet. Favorilerimi sonsuza ka­dar sayabilirim… Türkiye’de Ja­pon mutfağının mevcudiyetine gelince… Restoranların sayısı çok arttı. 30 yıl öncesi ile bugün arasında böyle bir fark görmek beni şaşırtıyor. Birçok arkada­şım ve meslektaşım bana han­gisinin en iyisi olduğunu soru­yor. Cevabı çok basit: Benim re­zidansım. Şefim Bay Tokita ve ben, Japon mutfağının tanıtımı­na daha da fazla katkıda bulun­maya söz verdik.

    Yoğun iş temposundan kendinize zaman ayırabiliyor musunuz?

    Yürümeyi, dolaşmayı ve herhan­gi bir küçük mahalleyi keşfet­meyi tercih ederim doğrusu. İs­tanbul Boğazı’nın her iki yakası da keşfedilecek harikalarla dolu. Sokaklarda bu kadar çok kedi bulmak da müthiş!

    Son olarak eski Başbakan Shinzo Abe’ye düzenlenen suikasttan ötürü çok üzgün olduğumuzu ifade etmek isterim.

    Böylesine alçakça bir olayın ya­şanmış olmasından dolayı içten üzüntü duymaktayım. Japon­ya’nın yasa boğulduğu bu za­manda çok sayıda Türk vatan­daşının taziye mesajlarıyla güç buluyoruz. Görev süresi boyun­ca çok sayıda zirve toplantısına katılan Shinzo Abe, Marmaray Projesi’nin açılış töreninin ya­pıldığı 2013’te iki defa, ardından G20 Antalya Zirvesi’nin düzen­lendiği 2015’te toplam üç defa Türkiye’ye gelmişti. Ruhu şad olsun.

  • ‘Bakıp sanmayın ki öldüm Askerin son rütbesin buldum’

    ‘Bakıp sanmayın ki öldüm Askerin son rütbesin buldum’

    Çanakkale Muharebele­rinin yaşandığı coğrafya -bu sahada çalışanların sık kullandığı ta­birle “Tarihî Yarımada”- haya­tını kaybetmiş binlerce insana evsahipliği yapıyor. Askerlerin hatıraları, Yarımada üzerinde­ki şehitlik, mezarlık, anıt, müze ve işaretlerle yaşatılıyor. Sürekli olarak yürütülen çalışmalar ve araştırmalar, muharebelere ait günyüzüne çıkmamış anı ve izle­rin de ortaya çıkmasını sağlıyor.

    Kilitbahir köyü sınırlarında bulunan Ağdere Mevkii, hemen cephe gerisinde olmasından do­layı, 1915’te muharebeler esna­sında yaralanların ilk bakımları­nın yapıldığı yerlerdendir. Aynı zamanda burada şehit olan bir­çok askerin de defnedildiği bir alandır. Avustralyalı savaş mu­habiri ve tarihçi Charles Bean de, 1919’da bölgeye gerçekleştir­diği ziyareti konu alan Gallipo­li Mission adlı eserinde, burada yaklaşık 3 bin Türk askerinin defnedilmiş olduğunu belirtir. Ancak aradan geçen onca yılın ardından burada defnedilmiş şe­hitlere dair izlerin birçoğu maa­lesef kaybolmuştur.

    Bakıp sanmayın ki öldüm
    Mehmet Çavuş (ayakta) ve Çanakkale cephesinden sağ dönen amcasının oğlu Ahmet.

    Tarihî mezartaşı

    2017’de Ağdere’de çalışan görev­li ekipler, çalıların arasında bir mermer parçasına tesadüf etti. Devrik hâlde bulunan mermer parçası kaldırıldığında, bunun bir mezartaşı olduğu anlaşıldı.Akabinde ise taşı okumak üzere Alan Başkanlığı’na davet edil­dim. Muharebeler esnasında ge­nellikle toplu definlerin yapıldı­ğı tarihî alanda, yeri ve mezarı belli olan az sayıda şehit kabri vardır; hele yazılı mezartaşına sahip olan birkaç tanedir. Büyük bir heyecanla, alan başkanımız İsmail Kaşdemir ve o dönem özel kalem müdürlüğü görevini yürüten Cihan Bayralı ile tespit edilen mezartaşının yanına gide­rek günümüz Türkçesine çeviri­sini gerçekleştirdik. Safranbolu­lu Mehmet Çavuş’a ait olduğu­nu tespit ettiğimiz mezartaşında yer alan ifadeler, eşine az rastla­nır türdendi:

    Bakıp sanmayın ki öldüm
    Bakıp sanmayın ki öldüm
    Ölümsüz bir Çanakkale şehidi 2017’de tesadüf edilen mezar ve mezartaşının ilk bulunduğu an (üstte) ve koruma altına alındıktan sonra Mehmet Çavuş’un torunlarıyla…

    İhvana

    Bakıp sanmayın ki ben öldüm
    Değil ancak askerin son rütbesin buldum
    Din ve vatanımız yaşaması için Türkün
    Bilin ki kardeşler en şereflidir bu ölüm

    42. Alay’ın 2. Tabur’undan Zağferanbolulu
    Kalıpçı Ali usta mahdumu Mehmet Çavuş
    Ruhuna Fatiha 25 Temmuz 1331

    En alttaki tarih, mezartaşı­nın miladi 7 Ağustos 1915’te ya­pıldığını gösteriyordu. “Bakıp sanmayın ki ben öldüm” cüm­lesiyle Bakara Suresi’nin 154. Ayet’ine (“Allah yolunda öldü­rülenler için ölüler demeyiniz. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz”), şehitlerin ölüm­süzlüğüne vurgu yapılmaktay­dı. Devamında ise “askerin son rütbesine” yani en yüksek rütbe olan şehitliğe ulaştığı ifade edil­mekteydi. Neredeyse eşsiz bir mezartaşıyla karşı karşıyaydık.

    Şehadete giden süreç

    Peki kimdi Safranbolulu Meh­met Çavuş? Ne zaman cepheye gelmiş, ne zaman yaralanıp şe­hit olmuştu? Bu soruların ceva­bını aramaya başladık. Kendi­sinin 42. Alay’ın 2. Tabur’unda görev almış olması sebebiyle, araştırmaya 42. Alay Komutanı Ahmet Nuri Diriker’in yayım­lanmış hâtıraları (Ahmet Diri­ker, Cephelerde Bir Ömür-Tuğ­general Ahmet Nuri Diriker’in Anıları, İş Bankası Kültür Ya­yınları, 2013) ile Genelkurmay Başkanlığı ATASE Arşivi’nden temin edilen harp cerideleri ve Genelkurmay yayınları ile baş­ladık. Doğal olarak her ne kadar Safranbolulu Mehmet Çavuş’a dair bir ifade olmasa da, görev yaptığı 2. Tabur’un muharebe hattına girişinden şehadetine kadar olan sürecin izini süre­bildik.

    18 Mart 1915’teki deniz ha­rekatında başarısız olan İtilaf kuvvetleri; Kilitbahir Platosu’nu ele geçirmek, Boğaz’daki mayın hatlarını koruyan Türk topçu­sunu etkisiz hâle getirmek ve donanmalarına İstanbul yolu­nu açmak maksadıyla 25 Nisan 1915 tarihinde Yarımada’nın Ege sahillerine asker çıkarmış­tı. Ancak Türk Ordusu’nun sert direnişi ile karşılaştılar ve he­deflerine ulaşamadıkları gibi kendilerini çok kısa bir süre­de amansız bir siper muhare­besinin içinde buldular. Kara muharebelerinin yaklaşık 3.5 ay süren bu ilk aşamasından sonra, tıkanan cepheyi açmak ve harekatı başarıya ulaştırmak için İtilaf kuvvetleri yeni takvi­yelerle yeni bir saldırı başlattı. 6 Ağustos’tan itibaren esas olarak Anafartalar sektörünü hedef alan düşman, diğer sektörlerde de (Arıburnu ve Seddülbahir) eşzamanlı saldırılar gerçekleş­tirdi. Böylelikle Türklerin bu bölgelerden Anafartalar’a takvi­ye kuvvet kaydırmasının önüne geçilmesi hedeflendi.

    Safranbolulu Mehmet Ça­vuş, Kâzım Bey (Karabekir) ko­mutasındaki 14. Tümen’e bağlı olan 42. Alay’daydı ve Seddül­bahir-Kerevizdere’deki çarpış­malara katılmıştı. 42. Alay Ko­mutanı Binbaşı Nuri Diriker’in hâtıralarına göre 42. Alay’ın Ahmet Süreyya Bey komutasın­daki 2. Tabur’u, 5 Ağustos 1915 tarihinde, saat 02.30’da Kere­vizdere’deki birinci hat siperle­rine yerleşti. 6 Ağustos 1915’te İtilaf kuvvetleri tüm sektörler­de saldırıya geçti (Konuyla ilgili okuma önerisi olarak: Muzaf­fer Albayrak, “Tarihin Değişti­ği An: 10 Ağustos 1915 Conkba­yırı Taarruzu”, #tarih, Ağustos 2017). 6 Ağustos 1915 tarihli 42. Alay’ın harp ceridesinde, “düş­manın 8.00 evvelde şiddetli ma­kineli tüfek ve torpil endahtına (atışına) başladığı ve bu ateşin bilhassa sol cenahtaki 2. Ta­bur’un mıntıkasında pek ziyade tahribat ve zayiata sebep oldu­ğu” kaydedilmiştir. Aynı gün saat 19.15’te 42. Alay Komutanı Binbaşı Ahmet Nuri, 2. Tabur’a verdiği emirde “bombadan ko­runmak için efradın seyrek bu­lundurulmasını ve düşmanın taarruza kalkma ihtimali bulun­duğunu” söylemiştir.

    Bakıp sanmayın ki öldüm
    102 yıl sonra bulunan mezar Arşiv belgelerinde şehadeti ile ilgili 7 Ağustos, 11 Ağustos ve 12 Ağustos 1915 olmak üzere üç farklı tarihin kaydedildiği Mehmet Çavuş’un mezartaşı, 2017’de Ağdere’de çalışan görevli ekipler tarafından bulunmuştu.

    7 Ağustos 1915’te yenilenen İngiliz taarruzu 09.40’da başladı; aynı gün Fransızlar da hücuma kalktı. Fransız kara ve deniz top­çusu 08.30’da 42. Alay’ın da bağ­lı bulunduğu 14. Tümen cephesi­ni dövmeye başladı; saat 10.00’a doğru piyade ateşi de şiddetlen­di. Saatler 10.50’yi gösterdiğinde Fransız piyadesi harekete geçti. Fransızlar 42. Alay’ın sağ kana­dını tutan 1. Tabur cephesinde­ki siperlere girmeye muvaffak oldularsa da karşı taarruzla ge­riye atılduılar. 12.55’te Fransız­lar 12.55’te bu defa 42. Alay’ın sol kanadında bulunan 2. Tabur üzerine hücum etti. Karşı süngü ve bomba hücumuyla bu saldırı da durduruldu (Hatta bir kar­şı hücumla Fransız hatlarından 200 metre kadar içeriye giren 2. Tabur, düşmanın şiddetli topçu ateşinden dolayı barınamadı ve geri döndü).

    15.40’ta iki Fransız torpido­su Kerevizdere’ye doğru iyice sokularak 14. Tümen’in sol ka­nadına ve gerilerine ateş açtı; Türk topçusunun mukabil ateşi üzerine 15.45’te geri çekildi. Gü­nün sonunda düşman taarruzu­nun sonuçsuz kalması üzerine 14. Tümen Komutanı Kayma­kam Kâzım Bey (Karabekir) 42. Alay’a teşekkür etti (“Düşmanın bugünkü taarruzu her tarafta şanlı süngülerimizle püskür­tülmüş, muvaffakiyet inayet-I Hakla tarafımızda kalmıştır. Bu muzafferiyeti ihsan eden Allah’a hamd ve şükür eder, za­bitan ve efradımızın gösterdiği gayret ve besalete teşekkür ey­lerim”. ATASE BDH Kls. 5363, Dos. 158, Fih. H1-1-82).

    42. Alay 2. Tabur’u bu çar­pışmalarda mevcudunun ya­rısından fazlasını kaybetti (ATASE BDH Kls. 5363, Dos. 158, Fih. H1-1-8). Safranbolulu Mehmet Çavuş da Kerevizde­re’deki bu çarpışmalarda yara­landı; sargı mahalline götürül­dü ve anlaşılan o ki yarasının ağır olması sebebiyle Ağdere’ye nakledildi. Ancak belli ki bu­radaki tedavi de sonuç verme­di ve şehit olduktan sonra yi­ne Ağdere’ye defnedildi. Arşiv belgelerinde Mehmet Çavuş’un şehadeti ile ilgili 7 Ağustos, 11 Ağustos ve 12 Ağustos 1915 ol­mak üzere üç farklı tarihin kay­dedildiği görülmekte.

    Torunların ziyareti

    Mehmet Çavuş’a ait mezartaşı­nın tespitinden sonra, bu nok­ta Alan Başkanlığı tarafından düzenlenerek ziyarete açıldı. Mehmet Çavuş’la ilgili medya­ya yansıyan haberlerden sonra, Safranbolu’da yaşayan torun­ları Alan Başkanlığı ile iletişi­me geçti ve dedelerini ziyaret etmek için Ağdere’ye geldi. Ai­lenin bu ziyaret sırasında dede­lerinin bir fotoğrafını da yanla­rında getirmesi üzerine, Safran­bolulu Mehmet Çavuş 102 sene sonra tekrar görünür oldu.

    Bakıp sanmayın ki öldüm
    Mezartaşının üzerindeki orijinal yazı ve bugünkü Türkçe’ye transkripsiyonu.

    Mehmet Çavuş’un kızı Hav­va Nakipoğlu’nun torunu olan ve şehidin fotoğrafı ile aileye dair bilgileri paylaşan İsmail Nakipoğlu, bu ziyaret esnasın­da duygularını şu şekilde ifade etmişti: “… haberi görür görmez bahsi geçen Mehmet Çavuş’un kendi dedemiz olduğunu teyit etmek için aile büyüklerimiz­den Saygın Konak’ı aradım ve kendisinden bu yönde teyit al­dım. Sonrasında bu haberi bü­tün aile bireyleriyle paylaştım. Bu haber ile binlerce şehidin olduğu bir yerde dedemizin me­zarının bulunması bizleri hay­ret içerisinde bıraktı. Keşke ba­baannemiz de sağ olsaydı da bu günleri görseydi. Çünkü kendisi (Havva Nakipoğlu) her Çanak­kale’ye gidene ‘Mezarını görür­seniz bir Fatiha okuyun’ diyerek babasına duyduğu özlemi dile getirirdi. Nitekim ailemizden daha önce Çanakkale’yi ziyaret edenler Mehmet Çavuş’un kab­rini aramışlar ancak bulama­mışlar. Mezartaşında yer alan ifadeler ise gurur verici. Kim ta­rafından yazıldığını bilmiyoruz ancak çok açık bir şekilde Türk­lük, vatan sevgisi ve iman vur­gusu var. Vatan için savaşmış ve şehit olmuş birinin torunu ol­maktan gurur duyuyoruz”.

    Biz de tüm şehitlerimizi rahmet ve minnet duyguları ile selamlıyoruz. Onların yüzü su­yu hürmetine bu coğrafyada va­rolduğumuzu unutmuyoruz.

  • Kelime, kimlik ve tarih

    Eğitim-öğretim sürecinde sözcük dağarcığının zenginleştirilmesinin önemi yadsınamaz. Özellikle tarih, hukuk, sosyoloji, siyaset bilimi gibi “sözel”e dayalı alanlarda sözcüklerin oynadığı rol merkezî önemde. Yeni medya düzeninde yapılan dil yanlışları, yazım yanlışları, anlatım bozuklukları, söyleyiş yanlışları…

    Yazar Mark Twain şöy­le diyor: “Doğruya yakın sözcükle doğru sözcük arasında, büyük fark vardır; ateş böceği ile ateş arasındaki fark kadar”.

    Duygu ve düşünce dünya­sını zenginleştirme yolunda en önemli etken, sözcük dağarcığı­nın geliştirilmesi. Düşüncenin berraklığı, kullanılan dilin ber­raklığında karşılığını bulurken, sözcük dağarcığımız düşünce­ye ışık tutar, ona nefes verir. Söz varlığının kısıtlı olması, bildiği­miz sınırlı sayıdaki sözcüğü sü­rekli kullanıp durmak; yapılan söyleşilerde, doğaçlama konuş­malarda bizi zor durumda bı­rakır. Konuşmanın akıcılığını sağlamak, asalak sözcükler de­diğimiz parazit sesler ve sözler çıkarmamak ve düzgün cümle­ler kurabilmek ancak zengin bir sözcük dağarcığıyla mümkün.

    Eğitim-öğretim sürecinde sözcük dağarcığının zenginleş­tirilmesinin önemi yadsınamaz. Özellikle tarih, hukuk, sosyoloji, siyaset bilimi gibi “sözel”e dayalı alanlarda…

    Tarih eğitimi ve sözcük da­ğarcığına dair önemli bulgulara yer veren bir araştırma, Dr. Öğr. Üyesi Erhan Metin tarafından, ortaöğretim tarih öğretmenle­ri arasında yapılan araştırma­dır. Liselerde görev yapan tarih öğretmenlerinin; tarih ders ki­taplarının dilinin dışında, kul­landıkları deyimler, analojiler ve esprilerle kendine özgü ayrı bir dil oluşturdukları görülmüştür. Makalenin değerlendirmesinde, tarih öğretmenlerinin genel ola­rak “tarihsel bir konuyu anlatır­ken ortalama 292 farklı kelime­den oluşan son derece sınırlı bir dağarcık ile seslendikleri” vur­gulanmıştır.

    Gündelik yaşantıda kullanı­lan dil ile akademik dilin inşaın­da, medyanın -özellikle sosyal medyanın- rolü inkâr edilemez. 2013-2018 arasında RTÜK ve TDK işbirliği ile “Radyo ve Tele­vizyonlarda Türkçenin Kullanı­mı” üzerine yapılan araştırma­larda, yayın kuruluşlarındaki söz varlığını tespit etmek için daha çok haberlerden oluşan, toplam 24.247 kelimelik bir yazılı metin temin edilmiş; yayınlarda kulla­nılan söz varlığının son derece sınırlı olduğu, seyirci/dinleyi­cilere 500-1.000 kelime ile ses­lenildiği tespit edilmiştir. Oysa TDK üzerinden bakıldığında güncel sözlük açısından 616.767 Türkçe kelime varlığından söz edebiliriz…

    Sözcük dağarcığımızı zen­ginleştirmek için farklı yöntem­ler mevcut. Bu yöntemlerden biri, karşılaştığımız her yeni söz­cüğü bir yere not etmek veya ay­nı anlama gelen sözcükleri kay­detmek. Bir başka önemli nokta da öğrencilere, sözlüğün yalnız­ca bakılan değil aynı zamanda okunan bir eser olduğu bakışını kazandırmak.

    Yeni medya düzeninde ya­pılan dil ve yazım yanlışlarını, kaba ve argo sözler ile cinsiyet­çi kullanımlar gibi genel başlık­lar altında toplayabiliriz. Editör, muhabir, sunucu ve spikerlerin dili doğru kullanmaları için on­lara kurum içi eğitimler sunma­lıyız. Türkçeyi başıboşluktan kurtararak keyfî kullanımların önüne geçmek, medyada yanlış kullanımların zamanla birtakım galat söyleyişler hâline gelip dile yerleşmesini önlemek, dilimize sahip çıkmanın gereğidir.

  • Cadı, peri ve gulyabani bize 150 yıl önce geldi

    Cadı, peri ve gulyabani bize 150 yıl önce geldi

    Türkçe korku edebiyatının basılı ilk kitabı 150 yıl önce çıktı. 1872 tarihli eski harfli Türkçe Hikaye-i Mesâil Periler 15 sayfa olarak İstanbul’da basılmıştı. Bu tarihten erken cumhuriyet dönemine, eski harfli Türkçe korku kitaplarına ve bu türün büyük ustası Hüseyin Rahmi Gürpınar’a uzanan külliyat.

    boszi

    HİKAYE-İ MESAİL PERİLER (1872)

    İlk Türkçe gotik hikaye

    İngiliz yazar Horace Walpole’un (1717-1797) doğaüstü olayları anlattığı 1764 tarihli Otranto Şatosu (The Castle of Otranto) dünyada ilk “gotik roman” olarak kabul edilir. Öyle ki yazar da kitabın ikinci baskısına “go­tik” kelimesini “a gothic story” altbaşlığıyla eklemiştir.

    Bizde ise 1872’de eski harfli Türkçe yayımlanan Hikaye-i Mesâil Periler, korku edebiyatı­mızın şimdiye kadar bilinen ilk basılı kitapçığı. 15 sayfalık risale­de herhangi bir yazar ismi yok. Bir yazma nüshadan alıntı yapılarak basılmış da olabilir; döneminin bir meddahı, hikaye anlatıcısı tarafından anonim bir hikaye­dan kağıda geçirilmiş de. Kitap, Özege katalogunda “7541” kod numarasıyla yer alıyor.

    Hikayei Mesâil Periler üstte yazıyor. Altta Birinci kıta giriş cümlesi.
    Kitabın son sayfası ve bitiş cümleleri.

    Kitabın dili ve dönemin kültürel ögelerine birebir yer verişi, onun bir korku hikayesi olması kadar ilgi çekici. Osmanlı toplumunun dinî ritüellerinin Batı kaynaklı gotik anlayışla bu­luşması, eserin mistisizmini daha görünür, gerçekçi kılıyor.

    “Birinci Kıta” yazan ilk bölümünün girişi şöyle başlıyor: “Raviyan-ı ahbar ve nakilan-ı asar (haberleri rivayet edenler ve eserleri nakledenler) şöy­le rivayet olunur ki; zamani evayilde (zamanın birinde) bir muazzam medrese olup ve bu medresenin derununda (içinde) 14-15 oda var idi. Amma bir odasına kimse giremezdi ve her kim o odaya girip o gece yatar ise sabaha cenazesi çıkar idi. Kimse yatmağa muktedir değil idi. Ve bu medresenin içinde İsmail namında cesaretli bir hoca olup gayet de âlim idi. Bir gün refiklerine (arkadaşlarına) ‘bu gece bu odada yatacağım baka­lim ne hâl var’ deyince, refikleri ‘Aman hoca, bu ana kadar tam 17 hoca vefat etti, sonra yazık olur’ deseler de hayır etmedi. Nihayet yanına bir refik alıp demir kapılı odayı açıp içeriye duhul eylediler (içeri girdiler). Ve o akşam abdest alıp namazı eda ettikten sonra odanın bir köşesinde muhabbete başladılar. İlerleyen saatlerde meskun odanın tavanı harekete gelip bir gürültü peydah oldu. ‘Aman ne acayip hâl’ demeye kalmaya odanın ortasına büyük bir tas düştü. Hocanın yanındaki refiki bayıldı. Hoca onu kucakla­yıp başka odaya bıraktı. Tavan­dan başından tırnağına al elbise içinde biri indi”…

    Bu gizem dolu hikayenin sonu ise şöyle bitiyor: “Sıdkı dedi ‘ol zaman evvel yeniden hakkını helal ettirdiler’. Ve hocaya dahi tembih ettirdiler ki ‘gördüğünü görme, bildiğini kimseye söyle­me’ deyip oradan ruhsat verdiler doğru hanesine geldi. Birkaç gün mururundan (geçtikten) sonra bir gün medresede ders verir­ken bu hatrına yine geldiği gibi bihuş (şaşkın) kaldı. Dedi ki ‘Ben tabiin (sahabeyle iletişim kuran ikinci nesil), siz tebeu’t-tâbiîn’ (sahabeyle iletişim kuran üçüncü nesil) dedik de cümle refikleri ta­cipde (merakta) kaldılar. Acaba kim görmüş efendimizi, hocamız dahi görenin yüzünü gördü. Şim­di biz olduk tebeu’t-tâbiîn dedik de hocaysa der ol zaman olduğu mahallede kalbi dinlendirdi (vefat etti). İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (şüphesiz biz Allah’a aidiz ve şüphesiz ona dönece­ğiz). Ondan yıkayıp defin ettiler. Üçüncü kıta dahi burada hitam oldu (bitti) vesselam”.

    GARAİB FATURASI KÜLLİYATI (1912)

    Okuru titreten Gulyabani

    Hüseyin Rahmi Gürpınar 1912’de korku edebiyatı alanında öncü bir görev üstlenir. Batılı pozitivist ilkelerle, Batılı bir edebiyat akımını yansıtan Garâib Faturası Külliyatı (Tuhaf Eserler Külliyatı) adı altında iki seri kitap yayımlar. Cin, peri, cadı, gulyabani gibi gotik unsurların ana eksenini oluşturduğu, ancak finalinde aklı selimle sonuçlanan bu korku hikayelerinin ilk kitabı Gulyabani’dir.

    gulyabani ilk
    Gulyabani’nin 1912 baskısının kapağı ve giriş sayfası.
    Gulyabani Kitabının Künye Sayfası

    Künyesinde “1330 Hicrî” yıl ya­zılı kitap 1912’de 267 sayfa olarak basılır. Kitabın girişinde Hüseyin Rahmi şöyle yazar: “Tahrir esna­sında iyi saatte olsunlar rüyama girdiler. Bakalım mütalaadan sonra size neler olacak. Baki tazimat”.

    Berna Moran’a göre Gulyabani, okuru meraktan kıvrandırmak, korkuyla titretmek amacıyla yazılmıştır. Roman, korkularını, heyecanlarını canlı bir şekilde anlatan ve okuru da kendisiyle bir­likte ürperten Muhsine Hanım’ın ağzından anlatılmıştır: “… Mavili esvap giyme. Uçkurunu kıbleye karşı bağlama. Kuşağını kördüğüm etme. Yatağını duvar kenarına yapma. Akşamları saç örgüleri­ni çöz. Gözlerini birbiri üstüne yedi defadan fazla kırpma. Seni korkuttukları vakit ayak baş par­maklarının tırnaklarını birbirinin üstüne sürt. İki elinle kulaklarının memelerini tut. Bir demir bulabi­lirsen üzerine bas. ‘Emret ey Cin! Hazırım’ diye bağır”…

    HAYATI ZEHİR EDER!

    Türkçedeki ilk Cadı

    Gürpınar’ın Garâib Faturası Külli­yatı’nın ikinci kitabı Cadı’dır. Bu, “cadı” ismiyle de Türkçede basılan ilk yayındır. Hüseyin Rahmi 355 sayfalık Cadı’da, tıpkı Guly­abani’deki gibi, doğaüstü unsur­lardan kaynaklandığı varsayılan birtakım korkutucu olayları açıklığa kavuşturur. Naşit Nefi Efendi ile evlenmeye mecbur bırakılan Fikriye Hanım, Rumelihisarı’ndaki bir yalıda oldukça tuhaf, garip ve bulmacalı bir cinayetler dizisinin ortasında kalır. Bir cadı, bu evliliği ve hayatı zehir etmeye yetecektir.

    Cadı Kitabının Kapak Sayfası
    Rumelihisarı’nda bir yalıda esrarengiz cinayetlerin ortasında kalan Fikriye Hanım’ı konu eden Cadı’nın kapağı.
    Cadı Kitabının Künye Sayfası

    Özge Yücesoy, “Korku edebiyatı (Gotik edebiyat) ve Türk romanındaki örnekleri” adlı yükseklisans tezinde Cadı romanının bir korku türü olarak yakın olduğu ekseni şöyle özetler: “Hüseyin Rahmi Gür­pınar, bu romanlarında gotik edebiyata ideolojik kaygılarla yaklaşmış ve her iki eserinin sonunda açıklanması mümkün görülmeyen korkutucu olayların izah edilebilir mantıklı nedenleri olduğu­nu okura göstermiştir. Bu yönüyle, Gürpınar’ın gotik olayları rasyonel açıkla­malarla çözüme götüren Ann Radcliffe’in çizgisine yakın olduğu söylenebilir. Ancak hemen belirtilme­lidir ki Batı edebiyatında bu çizgi, eserin korkutucu yanını ve buna bağlı ola­rak okurda uyandırmak istediği etkiyi zedelediği gerekçesi ile fazla tercih edilmemiştir”.

    ZAMANE MÜNEKKİDLERİNE CEVAP (1913)

    Hüseyin Rahmi’nin müdafaası

    Cadı Çarpıyor Kitap Kapağı
    Gürpınar’ın Cadı ile ilgili eleştirilere cevap verdiği Cadı Çarpıyor’un kapağı.

    Hüseyin Rahmi’nin Cadı’sı, Türkiye’de büyük bir edebi tartışma­yı da beraberinde getirir. Rübab dergisinin 27 Mart 1953 tarihli 51. sayısında Şahabeddin Süleyman tarafından kaleme alınan “Son Bir Eser: Cadı” isimli makalede eserin başarısız olduğu, Hüseyin Rahmi’nin “edebî bir ölüm”le karşı karşıya olduğu yazılır. Bu eleştiriler devam edince, Hüseyin Rahmi bu görüşlere karşı 1913’te Zamane Münekkidlerine Cevab: Cadı Çarpıyor adlı 73 sayfalık bir kitap yayımlar.

    Hüseyin Rahmi eleştirilere çok sert yanıt verir: “Şahabeddin Sü­leyman Bey’in bu hikâye hakkında yapmak istediği tenkit değil teca­vüzdür. Tecavüz ile edep ise birlikte barınamazlar. Nasıl ki öyle olmuş. Münekkit, estağfirullah mütecâ­viz; Cadı’dan ziyade edebi rencide etmiş. Hiçbir kimseye karşı: ‘Benim eserimi niçin beğenmiyorsun?’ tah­tiesiyle itiraza hakkım yoktur. Fakat bir mahsûl-i sayı balta ile hedme yürüyen bir vahşiye karşı da sükût edilmez. Çünkü o vahşide hiss-i takdîr ve hürmet-i sanat yoktur”.

    Cadı, edebiyat dünyasını ha­reketlendirir. Sadri Nüzhed İsyan. Cadı Münasebetiyle Feth-i Meyyite Cevab, Hemedanîzâde Ali Naci’ye Cevab; Tevfik Mecdi ise Recm-i Cadı Meselesine Dair adlı kitapları yayımlar.

    CANVERMEZLER TEKKESİ (1922)

    İlk resimli gotik roman

    Selim Nüzhet Gerçek’in, Ahmed Kamil takma ismiyle Claude Farrère’in (1876-1957) La Maison Des Hommes Vivants eserinden uyarladığı Canvermezler Tekkesi, ilk olarak İleri gazetesinde 15 Eylül-30 Ekim 1921 tarihleri arasında 37 sayı olarak tefrika edilir. Eser 1922’de 168 sayfa kitap olarak basılır. Bu da Türkçe edebiyat için bir ilktir. Kitap aynı zamanda siyah-beyaz resimleriyle de Türkçedeki ilk resimli gotik romandır.

    Canvermezler Tekkesi Kitabının Künye Sayfası
    Canvermezler Tekkesi Kitap İçinden Resimler 4
    Canvermezler Tekkesi Kitap İçinden Resimler 6
    Canvermezler Tekkesi Kitap İçinden Resimler 1
    Canvermezler Tekkesi Kitap İçinden Resimler 2
    Canvermezler Tekkesi Kitap İçinden Resimler 3

    Merve Köken, Karakarga Ya­yınları’ndan çıkan Kayıp Kitaplar Kütüphanesi’nde transkripsiyonu­nu yaparak Türkçeye kazandırdığı Canvermezler Tekkesi’ni şöyle an­latır: “Claude Farrère’in La Maison Des Hommes Vivants eserinden uyarlanan bu eser, edebiyatımızın neredeyse hiç anılmayan kayıp bir eseri. İleri gazetesinde tefrika edildikten sonra 1922 senesinde basılan Canvermezler Tekkesi, edebiyatımızda korku türünde yeni bir keşif. Bu eserin basımına değin bu olağandışılıkta ve bu kadar net biçimde gotik unsurlar içeren bir Türkçe roman olma­mıştı”.

    Sümeyye Tural Çivici de “Ahmed Kamil’in (Selim Nüzhet Gerçek) Canvermezler Tekkesi isimli romanı” adlı yükseklisans tezinde, romanın yazılış biçimini şöyle anlatır: “Canvermezler Tekkesi romanının tek bir kişinin bakışaçısından anlatılmasından kaynaklanan olumsuzlukları gidermek için yazar bazı teknik­lere başvurmuştur. Bunlardan biri mektup tekniğidir. Ali Nâil Bey, başından geçenleri anlatmaya ‘Vak’anın başlangıcına balıkçıla­rın reisi Halil Çavuş’tan aldığım bir mektup sebep oldu’ (s.5) diye başlar ve mektubu aşağıda veril­diği gibi üzerinde hiçbir değişiklik yapmadan aktarır: ‘Velinimetzâ­de efendim. Fırtınadan dolayı kayıkların ikisi küllî hasara uğradı. Can ziyanı yoksa da Hasan Çavuş hastadır. Yatıyor. Bizde bir para kalmadı. Ağlar birbirine karıştı. Denizin şiddetinden dolayı kayığa yönelemiyoruz. Burada çapulcular türedi, bırakıp ayrılamıyorum. Her ne kadar zahmet olacaksa da bu ahvâli görüp beraberce yapılacak işe karar vermek üzere serî’an bu canibe gelseniz fena olmaz. Gerek tamirat, gerek nevale, gerek Hasan Çavuş’un bakılması için külli mik­tarda paraya ihtiyacımız vardır. Bâkî yine siz bilirsiniz efendim. İmza: Halil Çavuş”

    KAZIKLI VOYVODA (1928)

    Ve Dracula İstanbul’da…

    Kazıklı Voyvoda Kitabı Kapağı ve Künye Sayfası Birarada

    Kazıklı Voyvoda kitabı, Bram Stoker’ın ünlü gotik çalışması Dracula’nın Türkçeye ilk uyar­lamasıdır. Ali Rıza Seyfioğlu tarafından kaleme alınan kitapta, Transilvanya İstanbul’a taşınmış, karakterler ve olaylar da Türk kültürüne göre kurgulanmıştır. 1928’de 240 sayfa yayımlanan roman, Batı kültürüne dair kodları Türk kültürüne aktarışıyla usta işidir.

    Giovanni Scognamillo, İnkılâp Kitabevi tarafından basılan Korkunun Sanatları kitabında Kazıklı Voyvoda kitabının önemini şöyle anlatır: “Uyarlama yöntemi burada çeviriyi, özeti ve uyarlamayı aşan boyutlar taşımaktadır. Bram Stroker’ın tarihsel bir kişilikten (Vlad Drakul’dan) yola çıkarak yarattığı Vampir Kont ve simgeledi­ği tüm şeytani kötülükler, gotik ve melodramatik bir çerçeve içinde, Batı’ya özgün bir iyilik-kötülük mücadelesinin imgesidir; bilimle (Van Helsing) hurafenin, inançla inançsızlığın ezeli savaşıdır. Kont’u en çok korkutan, iten, durdurabilen şey ise haçtır yani inançtır. Seyfi uyarlamasında doğal olarak haç yerine Kuran-ı Kerim’i kullanıyor ve bunu yapmakla, uyarlamanın ve mahallileşmenin ötesinde, çatış­maya başka bir boyut ve çözüm de ekliyor”.

    MEZARINDAN KALKAN ŞEHİT (1929)

    Sarıkamış’tan gelen hayalet

    Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın poli­siye ve fantastik unsurları kul­lanarak “materyalizmin ruhçuluğa üstünlüğü”nü sergilediği son romanı Mezarından Kalkan Şehit’tir. Hüseyin Rahmi Gulyabani ve Cadı’da bir öncü olarak başlattığı korku edebiyatını yine pozitivist-materyalist bir çerçe­vede sürdürür. 303 sayfalık roman 1 Kasım 1928 Harf Devrimi’nden birkaç ay sonra, 1929’da eski harfli Türkçe yayımlanmıştır. Eski harfli Türkçe yayımlanan son romandır. Mezarın­dan Kalkan Şehit’te Şevki Bey’in Cinli Köşk dediği yerde yaşadıkları; burada Şahika Hanım’la evlenmesi; Sarıkamış Harekatı’nda şehit düşen Şevket’in evi ziyaretleri; Şevki Bey’in hayaletin peşine düşerek olaylardaki gizemi aydınlatmaya çalışması… Büyük sır, romanın sonlarına doğru ortaya çıkar.

    Mezardan Kalkan Şehid Kitabı Kapak Sayfası
    Mezardan Kalkan Şehid Kitabı Künye Sayfası
  • Hitler’in sıradan canavarları: Faillerin gözünden Auschwitz

    Askerler, muhasebeciler, çocuklar… Luke Holland, hayatının son 10 yılını verdiği belgeseli “Final Account”da (Son Hesap) Nazi Almanyası’nda yaşananları dönemin şahitlerine anlattırıyor. 80 yaşını çoktan devirmiş birçok fail, o karanlık yıllarda yaptıklarını itiraf ederken, bazılarının hiç pişmanlık duymaması dikkati çekiyor. Sıradan insanın sıradışı kötülüğü…

    FINAL ACCOUNT
    YÖNETMEN: LUKE HOLLAND

    ALMANCA, 2020
    1 SAAT 34 DAKİKA

    Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara geldiği günden 2. Dünya Savaşı’nın so­nuna kadar yaşananlar, sayısız belgesele, kitaba, filme konu ol­du. Claude Lanzmann’ın 11 yılda tamamladığı 1985 tarihli 9 saat­lik başyapıtı “Shoah” kadar uzun bir hazırlık döneminin sonunda ortaya çıkan “Final Account”un diğerlerinden ayrılan tarafı, sa­dece şahitleri ve failleri konuş­turması. Kurbanlara hiç yer ver­meyen yönetmen, olan-bitenin diğer tarafında duran insanların ne düşündüğünü, kendileriyle nasıl yüzleştiğini/yüzleşmediği­ni anlamamızı istiyor. Bunu da tek bir kamera kullanarak sade ve gösterişsiz bir şekilde yapıyor; konuşanların kişisel fotoğraf ve belgeleriyle yapım zenginleşiyor.

    Emir-komuta zinciri nede­niyle kendisinin fail olmadığını savunanlar, toplama kampında öldürülen Yahudilerin sayısı­nın abartıldığını düşünenler, SS’in suçlara karışmadığını id­dia edenler… Karşıt kutupta ise “olanların yaşanmasında hepi­mizin suçu vardı” diyenler, Nazi olmaktan utananlar… Holland, özellikle son bölümde yaptığı bazı röportajları arka arkaya di­zerek adeta bir münazara izlet­tiriyor.

    Annesinin Viyanalı bir Yahu­di göçmen olduğunu ve ailesinin Holokost’ta öldürüldüğünü de­likanlıyken öğrenen İngiliz yö­netmen, 2008’de bir el kamera­sıyla başladığı son yolculuğunda 300’den fazla röportaj yapmış­tı. 2015’te kanser teşhisi konan yönetmen dur durak bilmemiş, 2020’de eserini bitirdikten he­men sonra ölmüştü. O kimseyi yakalamak veya mahkemeye çı­kartmak istemiyordu. Tek isteği onları konuşturmaktı.

    “Final Account”, Aus­chwitz’ten kurtulan 20 İtalyan Yahudisi’nden biri olan Primo Levi’den bir alıntıyla başlıyor: “Canavarlar var. Ama tehdit oluşturmak için sayıları oldukça az. Daha tehlikeli olan sıradan insanlar… Soru sormadan inan­maya ve harekete geçmeye hazır olan görevliler”. Yahudi kaçakla­rı kamp görevlilerine ihbar etti­ğini söylerken, “onlar da hep aç olurdu” diye gülebilen “sıradan” tanıklar, gerçekten de kan don­duruyor.

    Yahudileri yok etmek için hazırlanan imha planının (Nihai Çözüm) görüşüldüğü Wannsee Konferansı’nın yapıldığı yerde eski bir SS subayının günah çı­karması karşısında, yüzünün gö­rünmesini istemeyen aşırı sağcı, yer yer ırkçı cümleler kurmak­tan çekinmeyen gençler, yapı­mın unutulmaz anlarından…

    “Final Account”, çok işlenen bir konuyu başka bir gözden an­latıyor, haliyle de birçok belge­selden ayrılıyor.

  • ‘Açılırken şimdi şafak Türk vatanı kurtulacak’

    Yazar, şair, dilbilimci ve bürokrat Sâmih Rifat, Millî Mücadele sırasında da Mustafa Kemal’in sadık bir takipçisi idi. Onun günümüzde Akdeniz Marşı (veya Gelibolu Marşı) ismiyle bilinen yapıtı meşhurdur. Ancak Büyük Taarruz’u ve “Kızıl Arslan” dediği Mustafa Kemal’i konu alan şiiri ilk defa gün ışığına çıkıyor.

    Sâmih Rifat Bey (1874- 1932) -dergimizin Mart/ Nisan 2022 sayısında konu ettiğimiz gibi- Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kad­rosu içinde yeralmış müstesna yazar, şair, dilbilimciydi. Ne­fesleriyle tanınmış önemli bir bürokrattı.

    Piyade Kaymakam Hasan Rifat Bey’in oğluydu. Büyük­babası Hurşit Bey de Türk ve Batı müziğiyle ilgilenen ama­tör bir musikişinastı (Beş dil bildiği, özellikle Macarcayı yüksek seviyede konuştuğu için Macar Hurşit Bey laka­bıyla anılır). Sâmih Rifat’ın kardeşleri ise bestekar ve mu­sikişinas Ali Rifat (Çağatay) ile gazeteci-yazar Cevat Rifat (Atilhan) ve Muzaffer Rifat Beylerdir.

    Sâmih Rifat’ın dört evla­dı vardır. İlk eşi Saliha Ha­nım’dan Tanburi Hatif Bey ve Zeynep Hanım, ikinci eşi Ferik Enver Paşa’nın kızı Mü­nevver Hanım’dan da Hüsnü Aşk Hanım ile avukat, şair Ali Oktay Rifat.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin
    kurucu kadrosu içinde
    yer almış Sâmih Rifat ve
    Büyük Millet Meclisi kimliği
    (altta).

    Sâmih Rifat, Koca Mus­tafa Paşa Rüştiyesi’ni bitirip özel öğrenim görerek, Fars­ça, Arapça, Fransızca öğrendi. Trabzon ve Konya vilayetle­rinde valilik, İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, Eğitim Bakanlığı Telif ve Tercüme Kurulu üye­liği, Türk Dil Kurumu Başkan­lığı görevlerinde bulundu, mil­letvekilliği yaptı.

    Şiirleri Resimli Gazete, Ha­zine-i Fünûn, Maarif, Mektep, İttifak, İkdam, Sabah dergi­lerinde-gazetelerinde yayım­landı.

    Millî Edebiyat akımı içinde yer alarak Türkçenin öztürk­çeleşmesini savundu. Şiirle­rini ilk yıllarda klasik divan edebiyatı tarzında, sonrasında nefes tarzında hece ölçüsüyle yazdı. İkdam gazetesinde Ser­vet-i Fünunculara karşı çıktı, tartışmalara katıldı.

    Ölümünden iki sene son­ra, hayatı ve eserleri üzerine Sadettin Nüzhet Ergun tara­fından Sâmih Rifat, Hayatı ve Şiirleri (İstanbul, 1934) isimli bir kitap çıkarıldı. Bu eser, şi­irleri ve hayatı hakkında geniş bir incelemenin sonucudur. Kitapta 19 divan, 4 nefes, 29 modern tarz, 4 millî edebiyat, 7 vatan şiiri olmak üzere 63 şiir bulunur.

    Sâmih Rifat’ın Bektaşili­ğe mensubiyeti nedeniyle pek çok şiiri, nefesi Bektaşi der­gahlarında hâlâ okunur.

    Milliyetçi, vatanperver, Türk Ocakları’nın önde ge­lenlerinden Sâmih Rifat, aynı zamanda çok iyi bir hatipti. 31 Mart Ayaklanması’nda Ça­nakkale’de ortaya atılmış, bir nutuk söyleyerek isyan eden askerlerin Hareket Ordusu’na katılmasını sağlamıştır.

    Onu Millî Mücadele sıra­sında da Mustafa Kemal’in sadık bir takipçisi olarak gö­rürüz. Sâmih Rifat’ın geniş kitlelerce tanınan, bilinen ve ezbere okunan en ünlü şiiri, asıl adı “Akdeniz Kıyıların­da” olan, günümüzde Akdeniz Marşı (veya Gelibolu Marşı) ismiyle bilinen yapıtıdır. Şa­ire Leyla Saz Hanım tarafın­dan bestelenen bu manzum eserin birkaç kıtası, pek çoğu­muz tarafından ezbere bilinir. Millî günlerde bando eşliğin­de de çalınan bu marşın 9 kı­talık tam metnini içeren belge, Anadolu Matbaa İşçileri Der­neği tarafından Ankara’da Ye­nigün Matbaası’nda bastırılıp halka ücretsiz olarak dağıtılan el ilanı şeklindedir.

    “Taarruz gecesi Karahisar’da ” şiirinin elyazısıyla yazılmış orijinali.

    Marşın günümüzde okudu­ğumuz sözleriyle bu belgedeki sözleri arasında farklar var­dır. Ancak şiirin yayımlandığı bildirinin altında Sâmih Rifat imzasının bulunuşu, eserin şa­ire ait olduğunu tescil etmek­tedir.

    Şiirin meşhur kıtaları şun­lardır:

    “…

    Yaslı gittim şen geldim;

    Aç koynunu ben geldim.

    Bana bir yudum su ver,

    Çok uzak yerden geldim.

    Korkma açıl şen yurdum,

    Dağlara ordu kurdum.

    Açık denizlerine

    Süngümle kilit vurdum.

    Rüzgârlardan atım var

    Şimşekten kanadım var

    Göğsümde al yazılı

    Gazilik beratım vâr

    Yürü ey şanlı Gazi!

    Kılıcı kanlı Gazi!

    Seni Meriç bekliyor

    Büyük ünvanlı Gazi!..”

    Eski Türk dili kaynakla­rı hakkında da araştırmalar yürütmüş olan Sâmih Rifat Bey’in evrak-ı metrukesi ara­sında pek çok yayımlanmamış şiiri bulunmaktadır.

    Sâmih Rifat evrakı arasın­dan çıkan beyaz renkli 5 say­falık dosya kağıdında, Millî Mücadele’de kaleme alınmış olduğu tahmin edilen bir man­zume vardır. Uzunca, destansı bu şiir, Afyonkarahisar’ı, Bü­yük Taarruz’u ve o geceleri an­latmaktadır. Kuvayı Milliyeci­lerin İzmir’e ulaşma çabaları­nı ve kavuşmalarını Ankara’ya müjdeleyen, betimleyen des­tan; Nâzım Hikmet’in muh­teşem eseri “Kuvayı Milliye Destanı”ndaki gibi Mustafa Kemal’i savaşın en büyük kah­ramanı olarak gösterir ve onu “Kızıl Arslan” diye tanımlar.

    de de çalınan bu marşın 9 kı­talık tam metnini içeren belge, Anadolu Matbaa İşçileri Der­neği tarafından Ankara’da Ye­nigün Matbaası’nda bastırılıp halka ücretsiz olarak dağıtılan el ilanı şeklindedir.

    Marşın günümüzde okudu­ğumuz sözleriyle bu belgedeki sözleri arasında farklar var­dır. Ancak şiirin yayımlandığı bildirinin altında Sâmih Rifat imzasının bulunuşu, eserin şa­ire ait olduğunu tescil etmek­tedir.

    Şiirin meşhur kıtaları şun­lardır:

    “…

    Yaslı gittim şen geldim;

    Aç koynunu ben geldim.

    Bana bir yudum su ver,

    Çok uzak yerden geldim.

    Korkma açıl şen yurdum,

    Dağlara ordu kurdum.

    Açık denizlerine

    Süngümle kilit vurdum.

    Rüzgârlardan atım var

    Şimşekten kanadım var

    Göğsümde al yazılı

    Gazilik beratım vâr

    Yürü ey şanlı Gazi!

    Kılıcı kanlı Gazi!

    Seni Meriç bekliyor

    Büyük ünvanlı Gazi!..”

    Eski Türk dili kaynakla­rı hakkında da araştırmalar yürütmüş olan Sâmih Rifat Bey’in evrak-ı metrukesi ara­sında pek çok yayımlanmamış şiiri bulunmaktadır.

    Sâmih Rifat evrakı arasın­dan çıkan beyaz renkli 5 say­falık dosya kağıdında, Millî Mücadele’de kaleme alınmış olduğu tahmin edilen bir man­zume vardır. Uzunca, destansı bu şiir, Afyonkarahisar’ı, Bü­yük Taarruz’u ve o geceleri an­latmaktadır. Kuvayı Milliyeci­lerin İzmir’e ulaşma çabaları­nı ve kavuşmalarını Ankara’ya müjdeleyen, betimleyen des­tan; Nâzım Hikmet’in muh­teşem eseri “Kuvayı Milliye Destanı”ndaki gibi Mustafa Kemal’i savaşın en büyük kah­ramanı olarak gösterir ve onu “Kızıl Arslan” diye tanımlar.

    “Yaslı gittim şen geldim, aç koynumu ben geldim” sözlerini hemen herkesin bildiği “Akdeniz Marşı ve altında Sâmih Rifat imzası…

    Taarruz gecesi Karahisar’da -Kızıl Arslan-

    ‘Yürü atlı !.. Atını sür

    Ankara’ya müjde götür!

    Savaşımın son günüdür

    Belirirken yarın şafak

    Türk vatanı kurtulacak!

    Yürüyorum dünden beri

    Düşmanların yok haberi

    Aştım, geçtim tepeleri

    Açılırken şimdi şafak

    Türk vatanı kurtulacak

    Önde giden Kızıl Arslan

    Seslenecek bir kayadan

    Onun Yürü!… Dediği an

    Doğacak bir kanlı şafak

    Artık vatan kurtulacak…’

    • ‘Cumhuriyetin temeli, burada tarsîn oldu’

      ‘Cumhuriyetin temeli, burada tarsîn oldu’

      Mustafa Kemal açı­sından 1924 yazı gayet sıkıntılı bir dönem olmuştur. Mart-Nisan aylarında Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun hazırlanması sı­rasında, Gazi’nin istediği bazı maddeler TBMM’nde üçte iki çoğunluk desteğini sağlaya­madıkları için yeni Anayasa’ya girmemişti. Bu vesileyle, daha önce cumhuriyetin ilanını eleştiren, hi­lafetin kaldırılmasından da pek memnun olmayan milletvekillerinden bazılarının Halk Fırkası’ndan istifa edip yeni bir par­ti kuracaklarına ilişkin dedikodular ya­yılmıştı. Nitekim Kasım ayında TBMM açıldıktan kısa bir süre sonra Terakkiper­ver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur.

      Ülkede köklü bir devrim gerçekleştir­meye hazırlanan Gazi, sözkonusu partiyi kurmaya hazırlananların Millî Mücadele döneminde kendisiyle birlikte çalışmış, herkesçe tanınan ve birer kahraman ola­rak benimsenmiş, önemli kimseler olma­sından da tedirgindi.

      Cumhuriyetin temeli, burada tarsîn oldu
      Vatan gazetesinin 31 Ağustos 1924 tarihli nüshasında Mustafa Kemal ve Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Bey’in konuşmaları-fotoğrafları.

      Bu nazik durumdan mümkün oldu­ğunca az zararla kurtulmak isteyen Mus­tafa Kemal, Eylül ayı ortalarında uzun bir Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu gezisine çıktı. Halk Fırkası’nın devrimci politikasının doğru olduğunu, o dönemde başka bir politika izlemenin sözkonusu olamayacağını, bu nedenle başka bir par­tinin kurulmasını istemediğini, kendisi­nin de çokpartili bir ortamda tarafsız bir cumhurbaşkanı olarak davranmasının mümkün olmadığını açık açık söylemiş ve Halk Partisi’nden kopmaları belli öl­çüde engelleyebilmiştir.

      Paşa’nın bu geziye çıkmasından iki hafta önce, Dumlupınar zaferinin ikinci yıldönümünde yaptığı konuşma, Anado­lu gezisi sırasında birçok kentte söyleye­ceklerinin bir habercisiydi.

      Hem Başkumandan Mu­harebesi’nin ikinci yıldönümü hem de Dumlupınar’da yapı­lan “Meçhul şehit” anıtının temelinin atılması vesilesiy­le 30 Ağustos 1924’te yapılan törende önce Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa uzun bir konuşma yapmış ve Büyük Taarruz’u özetlemiş­tir. Daha sonra söz alan Gazi Mustafa Kemal de konuşmasına askerî harekâtı anlatarak başlamış, savaş alanındaki ge­lişmeleri bir dizi kişisel anısı eşliğinde aktarmıştır. Ancak Paşa, konuşmasının ikinci yarısında sözü Türkiye’de yaşan­makta olan devrime getirmiştir. Saltanat ve hilâfet kurumlarının topluma verdiği zararlar ve ulusal egemenlik kavramının önem ve yararları üzerinde duran Paşa, konuşmasının ikinci yarısına şu sözlerle başlamıştı:

      “Efendiler; Afyonkarahisar-Dumlu­pınar meydan muharebesi ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos muharebe­si Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder… Hiç şüphe etme­melidir ki, yeni Türk Devleti’nin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada tar­sîn oldu (sağlamlaştırıldı)”.

      Burada, açıkça görüldüğü gibi, as­kerî bir olay siyasî tarihe özgü bir geliş­me biçiminde yorumlanmıştır. Tabii bu anlatımı Mustafa Kemal Paşa’nın kendi kişisel tarihinin ne kadar bilincinde ol­duğunun, savaşı kazanmış olmasa daha sonra gerçekleştirdiklerini de yapamaya­cağının farkında olduğunun dışavurumu biçiminde de okuyabiliriz. Nitekim Paşa, yukarıda da değindiğimiz, tarihte pek az kişiye nasip olan o toplumsal meşrulu­ğu askerî başarısı sayesinde sağladığının pekâlâ bilincindeydi. Ancak, Paşa’nın bu sözlerin­de Halk Fırkası’nın kuruluş aşamasın­da ortaya çıkan, ama giderek da­ha da siya­sileşeceği için inan­dırıcılığını yitirecek olan bir ta­rih söylemi de saklıdır.

      Mustafa Kemal Paşa, zaferle cumhu­riyet devrimini bir bütün olarak ele al­makla köktenci bir modernleşme tarihi yazıyor; ama aynı zamanda da dinleyi­cilerine zaferi kutlamakla sultanlardan, halifelerden vazgeçerek o günkü iktidarı benimsemenin aynı şey olduğu mesajı­nı veriyordu. Paşa’nın bu yaklaşımı 1923 sonbaharında, Halk Fırkası’nın Anado­lu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemi­yeti’nin bütün il örgütlerini bünyesine almasıyla, yani Millî Mücadele’nin yal­nızca Halk Fırkası’na katılanlara male­dilmesiyle; başka bir biçimde söyleyecek olursak, Birinci TBMM dönemindeki muhalefetin Millî Mücadele tarihinden dışlanmasıyla başlamıştı. Şimdi ise Halk Fırkası’nda bir kırılma yaşanıyordu ve bir muhalefet partisi kurulmak üzerey­di. Dolayısıyla, iktidarın doğasıyla Millî Mücadele’yi özdeşleştiren bu yaklaşımın giderek yeni partiyi de dışlaması gereke­cekti. Nitekim Gazi, adı artık Cumhuri­yet Halk Fırkası (CHF) olan iktidar par­tisinin 1927’deki ilk kongresini “ikinci kongre” olarak adlandıracak, yani Sivas Kongresi’nin ilk kongre olduğunu söyle­yerek CHF’nın 1919’da kurulduğunu söy­leyecekti.

    • Ölüm antropolojisi ve ötekim ile konuşmalar

      Enis Batur “Kapitalist Cehennem, her türlüsünü olduğu gibi Ölüm kültürünü de silmekte herhangi bir sakınca görmüyor; öyle olunca da muhafaza kaygısı biz imansızlara kalıyor!” diyor ve kendisine sorduğu soruları cevaplıyor. Dünya tarihinde ölüm kültürünün yaşayan izleri…

      Mezarlıklara girip çıktı­nız sık sık, kendi mezarınıza epey yer peylediniz metinle­rinizde, zaten ıslık çalmadan labirentinde dolaşıyorsunuz çoktandır. Şimdi tam nere­sindesiniz?

      # Sessizlik Kulelerinden birine doğru, yol üstünde, belki biraz kenara çekilmiş, önümü arka­mı kollayarak, özetle durakalka. Böyle söyleyince pek ‘şairane’ oluyor, şaire yakışmaz; gene de Sessizlik Kulesi şu yaşımda ba­na en uygun metafizik ve kültü­rel seçenek olarak görünüyorsa, bunda Covid-19 salgını nede­niyle başvurulan fast gömme usullerinin payı düşük: Nice­dir, patlayan nüfus hareketleri nedeniyle “dik gömme” konusu gündemde. Kapitalist Cehen­nem, her türlüsünü olduğu gi­bi Ölüm kültürünü de silmekte herhangi bir sakınca görmüyor; öyle olunca da muhafaza kaygısı biz imansızlara kalıyor!

      Aral gölüne, Nukus’a mı uzanacak yeni vasiyet adre­siniz?!

      # Böyle soruya şöyle yanıt: Ce­hennem Kapısından kuzeye doğru ilerleyin! Şakayı bıra­kalım ama, her ne kadar ölü­mün şakasına da açık olsam da, Müzdakhane Kabristanı’nı doğuran geleneğin temel yak­laşımı gerçekten ciddi seçenek: Karakalpak mezarlarının ölü­lerin üstünü açık(ta) ve kuşla­ra cesetleri bırakma düşüncesi külliyen doğal değil mi? Mo­dernleşme süreci Parsîleri bile şapşallaştırdı gerçi, yok ölüye ağız örtüsü takılmalı mı, yok ayarlar çapraz mı tutulmalı; bence abes türevler.

      Urbain’den yola çıkarak mezarlıklara odaklandığı­nızda bir ‘yok kültür’e gidiş­ten dem vurmuştunuz.

      # Öyle. İyisi kötüsü ayrımı yap­maksızın, kültür de karşı-kültür de değer taşıyor mezarlık bağla­mında. Nereden nereye gelin­di kaygısı boşyere değil: Ölüm’e ilişkin kayıplar olduğu gibi Ha­yat’ın kendisinden eksilmiyor mu? Korsika’da yeni bir Etrüsk mezarı bulundu kazılarda. Genç ölmüş bir kadına ait bulunan is­kelet. Yanında kap-kacak türü eşyalar bulunması kadim uygar­lıklarda sık rastlanan bir durum. Ama burada, fazlası görülmüş: Genç kadın küpeleri ve altın yü­züğüyle gömülmüş. İçinde ya­şadığımız dönemde buna yer var mı?

      Ölülerin kayığı Güneş tanrısı Ra, 1. Ramses’in mezarındaki Kapılar Kitabı’nda kayığıyla yeraltı dünyasında seyahat ederken tasvir edilmiş.

      Nereden nereye gelindi di­yorsunuz.

      # 4 bin yıl kadar önce papirüs­lere döşenen, birbuçuk yüzyıldır “Mısır’ın Ölüler Kitabı” olarak adlandırılan Işığa Erişme Ki­tabı, güneş tanrısının kayığıyla gecenin içinden geçiş seferinin log-book’undan buraya. Arada Fayum portrelerine uğrama­yı unutmaksızın. Olağanüstü örnekleridir portre sanatının. Mısır ile Roma’nın buluşması, o melez alaşım benim gözümde olgun sanatın anahtarı niteliğini taşıyor. Kişinin sağlığında ona ölümünde eşlik edecek karşılığı­nı hazırlaması derin bir ders.

      Kanat Hareketleri’nin için­deki “Fayum Portreleri” şi­irleri, Son Kare’de fotoğraflı mezartaşlarından hareketle yazdıklarınız: Yüz, ölümün hayattan silememesini dile­diğiniz işareti mi?

      # Fayum portreleri ile sözgeli­mi Bülbülderesi mezarlığındaki “dönme” taşlarındaki fotoğraf­ların iki temel ortak yanı var. Birincisi, kişinin toplumsal-sı­nıfsal-biyolojik künyesini taşı­ması; ikincisi, iki farklı kültü­rün buluşmasından bir üçüncü­ye erişmiş olmaları. Yüz, taşın ya da tahtanın üstünden bir tür kabartma tekniği kullanımıy­la can(lılık) yüklenir. Zaman geçecek, aynı yaşta kalacaktır. Yanlış anlamayın, işi “Peak’in Darien”e, Cobbe’un yaklaşımına götürecek elbette değilim!

      Irak Kürt bölgesinde ya­pılan yeni bir kazı sonucu­nu değerlendiren uzmanlar, bulunan 70 bin yaşındaki Neandartal’e ait kafatası ve kemik kalıntılarının gömül­dükleri görüşündeler. Homo sapiens’i önceleyen bir dav­ranış ölü gömmek.

      # İnsanbilimciler güçlü ışık tu­tuyorlar ölüm kültürüne. Çok genç ölen Robert Herz, Ölümün Kollektif Temsili üzerine Çalış­malara Katkı’sında (1907), Gra­bowsky gibi öncülerin Tiwak hakkındaki araştırmalarından yola çıkarak yazdıkları, Malez­ya takımadalarının yerli kabile­lerinde ölüm/cenaze ritüelinin modern dünyanın yalapşap tö­renlerindeki baştansavmacılık­la kıyaslanamayacak karmaşık özelliklerini yüzümüze çarpar. Cesedin duruma göre haftalar, aylar, bazı örneklerde yıllar bo­yu hanede ya da hane yakınında tutulması; “geçici tabut”tan sı­zan ifrazatın her gün toplanma­sı; kalıntıların ruhunun bekçilik yaptığına ve asal ruhun hemen ötedünyaya geçemediği için yer­yüzünde oyalandığına ilişkin inanç; ikinci ve nihai bir cenaze töreni gerçekleşene dek bütün gündelik yaşama etkir. Öyle ki, Herz, Bali adasındaki bir kabi­lenin iki cenaze töreni arasın­da yerleşim yerini terkettikleri­ni yazar.

      Bugün böyle yaşanamaz şüphesiz.

      # Bugün öyle yaşanamadığı için böyle ölündüğünü hesaba kat­malıyız. Biraz acımasız görüne­bilir: Bana nasıl yaşadığınızı an­latın, sizi nasıl bir ölümün bek­lediğini söyleyeyim. Doğruluk payı yüksek denklem.

      Hep aynı yaşta Fayum portreleri, Mısır ile Roma’nın buluşmasından bir üçüncü kültür doğuruyor. Yüz, taşın ya da tahtanın üstünden bir tür kabartma tekniği kullanımıyla yükleniyor ve zaman geçse de aynı yaşta kalıyor.

      Geçmişin ritüellerini özlü­yor musunuz yoksa?!

      # Duyarlığımda, düşünme tar­zımda nostaljik bir damar yok­tur diyemem, gene de geçmişin kendisini değil bazı işaretlerini arıyorumdur; fark önemli. Söz­gelimi 1950’li yılların ırkçı Ame­rika’sının nesini özleyebilirim? Chrysler ve Buick’lerini, Chev­rolet ve Oldsmobile’lerini -bir daha o ayar canavarlar yapıla­madı! Ölüm ritüellerinde nitelik kaybı gözlemleniyor: Kapitalist düzen ölüyü de bir tüketim me­taı olarak gördü, onu bir harca­ma alanına dönüştürmekle kal­madı, üstüne üstlük hızlandırdı. Bir defa daha “ah! kimsenin vak­ti yok durup ince şeyleri anla­maya” hikayesi.

      “İnce şeyler” arasına katı­yor musunuz ölümü, cenaze törenlerini, gömme âdetle­rini?

      # Hem de incenin incesi şey­lerdir! Adli tıp hekimi ve tarih­çi Philippe Charlier’ye medya köçekliği yaptığı için bir parça içerliyorum gerçi, ama önem­li adımlar attı ölümün “statü”sü bağlamında. En yeni kitabı Ritu­els (2020) üzerine konuşmasını dinliyordum; epeydir okunduğu­nu söyledi ölülerin; fiilin böyle kullanılması birden karanlık bir noktaya ışık düşürdü zihnimde.

      Siz “bu durumu nasıl oku­malıyız?” türünden sorula­rında “okumak” fiilini kul­lanan ekran gazetecilerine içerleyenlerden değil miy­diniz?

      # Hem de nasıl içerliyorum! Charlier, ölünün yakın tarihe gelesiye, kapağı sıkısıkıya kapalı bir kitap gibi karşımızda durdu­ğunu ifade ediyor. Ya da, Voy­nich gibi sökülememiş bir yazı. Teknik düzlemde yaşanan çok hızlı gelişmeler adli tıbbın işini doğrudan etkiledi; deyim yerin­deyse kapağın kilidi açıldı, yazı sökülmeye başlandı. Kalıntılar ciddi ipuçları veriyor. Dolayısıy­la basmakalıp bir eğretileme gö­revi yüklenmiyor ‘okumak’ fiili burada. Arkeolojik kazılarda el­de edilen bulgular süreci hızlan­dırdı. Yeni aygıtlar o çerçevede de etkin. Herculanum’daki kas­katılaşmış gövdede beyin kalın­tıları bulundu sözgelimi. Gent’te kemiklerle yapılmış bir duvara ulaşıldı kazıda. Sibirya’da bu­lunan bir iskelete “kuş-adam” adı takıldı, çünkü gömü yerinde çok sayıda kuş gagasına ve kafa kemiğine rastlandı. 20 yıl ka­dar önceydi, MNAAO’da “Ölü­mün Haberi Olmaz” sergisinde -ki Apollinaire’in ürpertici şii­rinden esinle koyulmuştu adı, “süslü” kafatasları yeralmıştı. Mezarlıkta ölülerini unutma­manın tek yolu ‘taş ziyareti’nden geçmiyormuş bazı kültürlerde. Modena’da, nekropolda elele tu­tuşmuş hâlde bulunan iskelet “çift”ini görmüş müydünüz?

      Siz bir ölü/m koleksiyonu oluşturmuşsunuz anlaşılan!

      # Benim herhangi bir koleksi­yon oluşturacak gücüm olmadı hiç. “Dosya”larım olur, yılların içinde işaretler toplarım. Gizlisi saklısı yok elbette, bir ikonagraf yanım olduğu açık. Gördüğüm­de ayırırım –ayırmak işimin ca­nalıcı cephelerinden biri. Bakın size bu bağlamda ilgimi çekmiş birkaç kare göstereyim: MÖ 5. yüzyıla ait Varna’da bulunmuş iskelet; MÖ 50’den kalma, atla­rıyla birlikte ölmüş Galyalı sü­variler; 1915’te topluca gömül­müş İngiliz askerleri: Hepsini birer “sayfa”sı olarak görebiliriz Ölüm Kitabı’nın.

      ‘Modena âşıkları’ 4-6. yüzyıllardan kalma iki iskelet, elele gömülmüş olduğu için 2009’da onları bulanlar “Modena âşıkları” adını taktı. Araştırmacılar daha sonra kasıtlı olarak elele gömülmüş iki iskeletin de erkek olduğunu belirledi

      “Biz”den örnek vermiyor­sunuz. İskeletler, kemikler üstünde çalışmayı mekruh saymış bir kültüre ait oluşu­muzla mı ilgili bu?

      # Bu inanış tarzıyla ilişkim ol­masa da, anlarım. Kabul edile­mez bulduğum, hangi döneme, inanca, kültüre ait olursa olsun kalıntılara yönelik kayıtsızlık, saygısızlık, horgörmelerdir. Çok değil 25 yıl kadar önce, Kon­ya’da, güya türbe onarımı çalış­maları yürütülürken, Alaaddin Camii’nin höyüğündeki Selçuk­lu sultanlarının kemikleri orta­lıkta, sokak köpeklerine bırakıl­mış, ertesinde ‘toplanabilenler’ rastgele ‘birleştirilip’ yeniden gömülmüştü. Biz bu bağışlan­ması olanaksız vandallığı yaşa­dık ve gömerek unutmayı yeğle­dik. Selçuklular, Anadolu’nun en yüce kültürlerinden birini yarat­mışlardı, borç öyle ödendi! Asıl mekruh olan bu zihniyet.

      Yanılmıyorsam, sizin Os­manlılardan çok Selçuklu­lara estetik düzlemde bir hayranlığınız var. Ahlat’a, Karamürsel Hersek’e sefer­lerinize ilişkin metninizi okumuştum.

      # Taşlara saplantım, taş işçiliği­ne sevdamı tetiklemişti. Bugüne dek, Doğu’da ve Batı’da karşıma çıkan örnekleri sınır olarak gö­rürsek, en görkemli işler Selçuk­luların mührünü taşıyor. Me­zartaşları için de geçerli öznel değerlendirmem. Benim 1970 yazında oldukça dağınık halde ziyaret ettiğim Ahlat mezarlığı “sahih” bir görünümdeydi, yan­lış anlamadıysam epey “düzeltil­miş” taşlar. Günümüzün büyük mezarlıklarında, “büyük kent”­lerimizde estetik bir patetik tab­loda eriyip gitmiş.

      30 yıl önce Milliyet gaze­tesindeki köşenizde Maçka Mezarlığı konusunda alarm sesi çıkaran bir yazınız çık­mıştı. Bilebildiğim kadarıyla “mezarlık” ile “ziyaret” keli­meleri arasında hısımlık var, hâlâ ziyaret ediyor musunuz taşları?

      # Maçka Mezarlığı bugün de bakımsız durumda, aradaki tek fark kapısına zincir vurulmuş olması! Arasıra, başka yazarlar da üzerinde durdular; özellik­le Atatürk’ün İsviçre’de intihar ettiği varsayılan manevî kızı Zehra Aylin orada gömülü ol­duğu için. Oysa mezarı kayıptır. Mehmet Rauf da Şeyh Mezarlı­ğı’ndadır. Terkedilmiş, yokedil­meyi bekleyen, kırık dökük bir mekan. Yakınlarım dağılmış İs­tanbul mezarlıklarına. Babaan­nem ve amcam Karacaahmet’te, anam ve babam, anamın ailesi Zincirlikuyu’da, Yusuf Atılgan sırf sevdiği için Bülbüldere’de; Latin mezarlığında ve Ermeni mezarlığında arkadaşlarım, ta­nıdıklarım var. Ve yazar dostlar: Âşiyan’da, Büyükada’da, Edir­nekapı şehitliğinde Bruno Taut, Fenâri dergâhında Hüseyin Hâ­ki Efendi, tanıdıklarım-tanış­madıklarım, bilirsiniz sık sık Si­mavnalı Bedrettin ile Halil Şerif Paşa’ya da uğrarım ben…

      Konya Ahlat’ın Selçuklu sakinleri Konya Ahlat’taki Selçuklu Mezarlığı, “düzeltmeler”in ardından sahih görünümünü de yitirmiş. UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ndeki alan dünyanın en büyük Türk-İslâm Mezarlığı…

      Biliyorum, yurtdışında da mezar ziyaretleri yapıyorsu­nuz ayrıca. Görmek istediği­niz hangi mezarlar, mezar­lıklar var dilek kutunuzda? Siz ki Benjamin’in boş meza­rı için epey yol teptiniz, bek­lettiğiniz hedefler oluyor mu haritada?

      # Türkiye’de Özdemirci Mezar­lığı’nı görmek istiyorum, balbal­lara elimle dokunmak. İtalya’da, 12. yüzyıldan kalma Camposan­to’yu, bir de modern mezarlık San Catoldo’yu ziyaret etmeyi tasarlıyorum. Oldukça yapılma­sı zor bir sefer: Filipinlerin Lu­zon adasında boşlukta tabutla­rın yüzdüğü mezarlığa yolum düşebilseydi!

      Mezarlıklarla ilgili okudu­ğunuz hangi metinler üzeri­nizde izler bıraktı? Bir “seç­ki” yapmayı düşünseniz, ne­leri seçerdiniz?

      # Fazlasıyla geniş bir alandan sözediyoruz, konuya o türden bir hakimiyetim yok benim. Bu­na karşılık, “dosya”larımı andım ya az önce; bir tanesinde birara­ya getirdiğim, benim kuşağımın yazarlarının metinleri duruyor: Samih Rifat, Edhem Eldem, Ek­rem Işın, Aksel Tibet imzalı ya­zılar. Dilerseniz bir sonraki söy­leşide sözedelim onlardan.

      Arada yolumuzu kesmezse Ölüm!

      # Yeri gelmişken… Bayılıyorum Türkçede “ölümlü dünya” deyi­şinin olmasına.

      DEVAM EDECEK…