Günümüzde felsefeyle ilgili olan-olmayan herkes tarafından en çok atıf yapılan filozoflardan Friedrich Wilhelm Nietzsche, yaşadığı dönemdeki değişimlere tepki gösterdiği eserleri, cümleleriyle özellikle post-modernist dönemin yolunu açmıştı. Ömrünün çoğunu sağlığından yoksun şekilde geçiren Nietzsche, 25 Ağustos 1900’de bir dizi hastalıktan sonra öldü. Gerçekler ve yakıştırmalar…
Kant sonrası dönemin en önemli filozoflarından Nietzsche (1844-1900), yaşadığı dönemde ve sonrasında çokça tartışılmış ve genellikle yanlış anlaşılmış bir düşünürdü. Basel Üniversitesi’nde klasik filoloji kürsüsüne atanmış en genç (24 yaşında) öğretim üyesi olduktan sonra, zamanının önde gelen kültür adamları ve entelektüelleriyle temas etmeye başladı. Özellikle Wagner’le dostluk (düşmanlık) ve düşünsel ilişkisi olacak, Schopenhauer’in eserlerinin etkisini hissedecekti. Katıldığı 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı ise hem onun hayata bakışını değiştirecek hem de sağlık sorunlarının başlangıcı olacaktı. 1889’de başlayan zihinsel ve fiziksel çöküşünden sonra tedavi edilmeye çalışılsa da, 1900 yılına kadar yaşadığı süre içerisinde annesinin ve kız kardeşinin refakatinde hayatını geçirdi.
En büyük filozoflardan biriydi ama sistematik bir felsefesi yoktu
Nietzsche, moderniteyle ortaya çıkan/çıkmakta olan siyasi ve bireysel/sosyal kavramları irdelerken din (Hıristiyanlık), Tanrı ve Sokrates/Platoncu felsefeye ağır eleştiriler yöneltti. Yeni ortaya çıkarttığı veya geliştirdiği kavram ve konseptler günümüzde hâlâ felsefenin önemli tartışma alanlarından olmakla beraber, Nietzsche’nin eserlerinde sistematik bir yapı ve felsefe bulunmuyordu. Yazılarının çoğu, fragmanlar halinde metafor ve ironilerle dolu aforizmalardan oluşuyor; klasik kompozisyon bütünlüğü olmayan bir eserinde vurguladığı bir kavram, hemen sonraki eserinde hiç kullanılmıyordu. Kimi zaman da hor görüp aşağıladığı bir düşünceyi ve o düşüncenin ete-kemiğe bürünmüş hâli olarak tasvir ettiği kişiyi, başka bir yerde daha olumlu bir şekilde anıyordu.
Hitler’in bakışı Hitler, Nietzsche’yi nasyonal sosyalizmin ideologlarından biri olarak sunmaktaydı. Nietzsche Arşivi’ndeki büste bakarken…
“Tanrı öldü”
Nietzsche’nin en çok alıntılanan ifadelerinden olan “Tanrı öldü”, onun Neşeli Bilim adlı eserinde, daha sonra da Zerdüşt Böyle Buyurdu’da geçer. Nietzsche burada bir gözlemini dile getirir. Doğa ve tarih bilimlerinde büyük atılımlar sonucu Hıristiyan kültürü ve inancının değerlerinin çöktüğünü ve Aydınlanma’yla beraber başka bir dönemin başladığını söyler: “Tanrı öldü”ğüne göre “tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi” gerekir ve bunun yerine kendi değerlerini oluşturan “üstinsan” gelmelidir.
Nihilist değildi. Ölümü/öteki dünyayı değil yaşamı olumladı
Rus romancı Turgenyev’in ortaya attığı Nihilizm (Hiççilik) o dönemde henüz ortaya çıkmış ve Nietzsche’nin dikkatini çekmişti. Yahudi-Hıristiyan kültürünün çöktüğünü iddia eden Nietzsche, yaşamı/yaşamayı olumsuzlamanın tam tersine yeni “üstinsan” hedefine ulaşmak için hayatı olumlamıştı. “Bengi dönüş” kavramıyla aynının tekrarını değil, olumlananın geri dönüşünü vurguladı. Neredeyse tüm eserlerinde, Yahudi-Hıristiyan ve Platoncu düşünce yapısının öbür/öteki dünyayı olumlayan, yaşanılan hayatı ise küçük gören anlayışına karşı çıktı; ancak hiçbir zaman dünyayı anlamsız göre bir nihilist de olmadı. Hayatı, birbirine bağlı “güç istenci”, “bengi dönüş” ve “üstinsan” konseptleriyle yeniden anlamlandırmış ve olumlamıştır.
Ölümden 1 yıl önce Nietzsche Karl Bauer tarafından yapılan 1899 tarihli bu taşbaskıda Nietzsche ölümünden 1 yıl önce görülüyor. O dönemde ölüm nedeni için ilerlemiş frengi dense de bugün doktorlar beyin kanserinden ölmüş olabileceğini söylüyor.
Nasyonal sosyalizmin kurucu ideologlarından biri olmadı
Nietzsche insanları eşit gören, refah toplumunu/halkın rahatlığını hedefleyen ve zayıfı kollayan demokrasi-sosyalizm kavramlarına karşı çıktı. Ona göre yüceltilmesi gereken karakterler, “üstinsan”a örnek olarak gördüğü Alkibiades, Cesare Borgia ve Napoléon gibi figürlerdi. “Güç istenci”, “efendi/ köle ahlakı” ve “üstinsan”, nasyonal sosyalizme ilham veren konseptler olarak gözükse de Nietzsche ırksal bir üstünlük ve hatta Alman ırkının üstünlüğü ile ilgili bir vurgu yapmadı. Öjenizmi ise bir ırk özelinde değil genel insanlık için daha sağlıklı, zeki bir soy için gerekli gördü. Onun nasyonal sosyalizmin fikir babası veya ilham kaynağı olarak gösterilmesi, ablası Elisabeth Nietzsche’nin anti-semit bir Alman ırkçısı olan Bernhard Förster ile evlenmesiyle doğrudan ilgilidir. Zira Nietzsche’nin zihinsel olarak çöktüğü dönemde ve özellikle ölümünden sonra onun eserleri ve elyazmaları, bir Alman ırkçısına dönüşen ablasının kontrolündeydi. Ünlü Nietzsche Arşivi’ni kontrol eden Elisabeth Förster-Nietzsche, onun eserlerine çeşitli eklemeler yaparak, uydurduğu fikirleri ağabeyine atfederek Nietzsche’yi Hitler Almanya’sına ilham veren ideologlardan biri olarak gösterdi. Halbuki Nietzsche, ablası ve eniştesi 1887’de Paraguay’da “Nueva Germania”yı Aryan ırk için kurmak için gittiğinde onlarla hayli alay etmişti. 2. Dünya Savaşı sonrası, özellikle Doğu Bloku ülkelerinde onun Nazilere ilham verdiği yakıştırması yapılsa da, filozof Walter Kaufman bunun haksız olduğu konusunda birçok çalışma yapmış ve eser yayımlamıştır.
1869’da henüz gençlik yıllarındaki Nietzsche…
Nietzsche ve kadın düşmanlığı
Nietzsche özel hayatında Lou Andreas-Salomé gibi özel kadınlarla yakınlık kurdu. Yine Wagner’in genç eşi Cosima, sık görüşüp mektuplaştığı bir arkadaşıydı. Felsefi görüşlerinde dönemin erkek egemen bakışına sahip olsa da aforzimalarında kimi zaman kadınları küçük görüyor kimi zaman ise onları yüceltiyordu.
Frengiden ölmedi
1889’da kaldırıldığı İsviçre’deki klinikte, Nietzsche’ye ilerlemiş frengi teşhisi konuldu. Gençken gittiği genelevlerden kaptığı zannedilen frenginin sağlığına ciddi derecede zarar verdiği düşünülse de bugün çok büyük olasılıkla beyin kanserinden öldüğü düşünülüyor. Zira yazım şekli, yüz ifadeleri ve konuşmasıyla ilgili hatıralar frengi ile ilgili belirtiler göstermediği gibi; o dönemde ilerlemiş frengi teşhisi konmuş birinin 11 yıl yaşamış olması neredeyse imkansızdı. Bugün hekimler, Nietzsche’deki bu çöküşün ve ardından gelen felçlerle ölümün bir beyin kanseri sonucu olabileceği görüşünde.
İpek Yolu’nun doğudan başlaması da, “Çin Seddi’nin Türklere karşı yapılmış olması” gibi bir mittir. 13. yüzyıl ortasından itibaren 250 yıl ayakta kalmış Altın Orda devletine kuzey yollarından gelen ve uzun zaman bu bölgenin asıl ahalisini oluşturmuş olan gruplar pek vurgulanmaz. Bunlar bizim “aşiret devleti” diye beğenmediğimiz (!) yapılardır. Orduya dayanan “Göktürk modeli” ile değil de boylara dayanan “Uygur modeli” ile Altın Orda’yı yaşatanlar, Çinggis Han evladı arasında en uzun ömürlü siyasi yapıyı kurmuşlardır.
Eskiden kalma kültürel ögeler sözkonusu olunca, bizde hep Horasan erenlerinden sözedilir. Anadolu’ya Asya kültürü böylece doğudan gelir. Karadeniz’i kayıkla aşanlar olsa bile bunlar kuzeyden gelmiş sayılmaz! İstanbul’un ahşap mimarisinin ne kadar da Volga boyu mimarisine benzediğini de algılamayız (üstelik onlar çok daha süslü bir ahşap işçiliği sergiler).
Benzer bir şekilde Volga boyu ve genel olarak Rusya yerleşimlerinin İstanbul’un halicine (Kağıthane deresi ve Marmara) benzediğini hiç hesaba katmayız. Aslında belki de İstanbul’un kuzey yönü ile ilişkilerini Ortodoks Kilisesi çerçevesinde düşünebiliriz; ancak İslâmiyet’in Anadolu’da yayılmasından sonrasında -Batı kültürü öncesinde- etkiler Doğu’dan gelmiştir; hatta Arap dünyası bile Horasan erenlerinin yerini alamaz. Öte yandan kuzeyde İslâmiyet’i Karhanlılardan önce kabul etmiş olan Volga Bulgarlarının adı bile geçmez. Bütün bunlar bizim gerçekler ve varsayımlar arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmemizi sağlar. Bu türden örnekler hiç de az değildir; üstelik bu tür yaklaşımlar sadece bize ait değildir.
Örneğin Horasan’ın uzantısı gibi gördüğümüz İpek Yolu da genellikle Çin’den başlatılır. Aslında yollar Çin’den başlamaz ama 19. yüzyıldan beri gezginler, coğrafyacılar, tarihçiler böyle alışmışlardır. Japonlar ise yolu Japonya’dan başlatır. Görüldüğü gibi İpek Yolu’nun doğudan başlaması da, Çin Seddi’nin Türklere karşı yapılmış olması gibi bir mittir.
İpek yollarına “uygarlıklararası yollar” diyen David Christian’ın bahsettiği göçebeler ve köylüler arasındaki kuzey-güney yolları, Eski ve Ortaçağ’da çok yaygın değildi. Bu yollar 16. yüzyıl sonrasında Moskova’nın bir çekim noktası olarak ortaya çıkması ile gittikçe yaygınlaşmış, Sibirya’dan elde edilen kürkler ile Baltık Denizi’ne kadar uzanmıştır. Batı-doğu yönündeki şimdiki Trans-Sibirya demiryolu ise tarihteki yolların daha kuzeyinden, hepsi de nehir kavşağı olan yerleşimlerden geçerek Baykal gölü güneyine, oradan da Moğolistan’a varır. Bu güzergahın yaygın olarak kullanılması, ancak 16. yüzyılda Rusya’nın Sibirya’yı kendi topraklarına katmasından sonra artmıştır.
Bütün bunların yanında pek sözü edilmeyen, ancak Avrasya’yı doğu-batı yönünde kateden, daha çok göçebelerin kullanmış olduğu göç yolları da vardır. Tarihsel anlamda bunlar yerleşik alanlarda bulunmadıkları ve tarihçiler tarafından kaydedilmemiş oldukları için pek ilgi görmezler. Aslında 4. – 9. yüzyıllar arasındaki “Kavimler Göçü”nü gerçekleştirenler de bu yollardan yararlanmışlardır. Yollara doğudan bakarsak, Yenisey boyu ve kollarını takiben bugünkü Tuva Cumhuriyeti başkenti Kızıl’dan kuzeybatıya, bugünkü Minusinsk (Minusa ve Yenisey kavşağı) üzerinden daha da batıya, Urallara doğru uzanan güzergahları görürüz. 12. yüzyılda ise Kubilay Han’ın hassa alayı kumandanının Ölberli Kıpçaklarından olan ataları, bugünkü İç Moğolistan’dan hareketle Uralların güneyindeki Saksin üzerinden daha da batıya gitmişler ve bugünkü Ukrayna’yı yurt edinerek o bölgenin İslâm kaynaklarında buranın “Deşt-i Kıpçak” adını almasına vesile olmuşlardı. 13. yüzyılda ise Çinggis Han hâkimiyetini tanımayan kabileler de bu yollardan batıya kaçmışlardı. Nehir yollarını ve araziyi iyi bilen bu boylar, daha önce çeşitli yönlerden ulaşan Kıpçaklar ve diğerleri ile beraber, daha sonra da Cöçi Han ordusu ile gelenlerle birleşerek Altın Orda halkını oluşturmuşlardır. Altın Orda’da ve onları izleyen hanlıklarda varlıklarını sürdürmüş Kongrat, Uygur, Böyrek, Karluk, Kıpçak, Mangıtların yanında; bugünkü Başkurdistan’da Halyot, Katay, Barın, Kanglı gibi gruplar da Ortaasya ve Kafkaslar yoluyla değil hep bu kuzey yollarından batıya gelmişlerdir.
Biz yerleşik tarihçiler olarak Altın Orda devletine idareci sınıf ve yayıldığı topraklar açısından baktığımız için, kuzey yollarından gelenleri ve uzun zaman bu bölgenin asıl ahalisini oluşturmuş olan grupları görmüyoruz. Bunlar bizim “aşiret devleti” diye beğenmediğimiz (!) yapılardır. Bu bölgede orduya dayanan “Göktürk modeli” ile değil de, boylara dayanan “Uygur modeli” ile Altın Orda’yı 250 yıl yaşatanlar, Çinggis Han evladı arasında en uzun ömürlü siyasi yapıyı kurmuşlardır. Bizde ve dışarıdaki genel kanaat, göçebelerin kurduğu “aşiret devletleri”nin derme-çatma ve geçici oldukları yönündedir. Böyle değildir.
Kenichi Kasahara, 32 yıl sonra Türkiye’ye geri gelmiş, dünyanın birçok ülkesinde Japonya’yı temsil etmiş kıdemli bir diplomat. Coğrafyasız bir tarih olamayacağına vurgu yapan Kasahara, “Doğulu” ve “Batılı” zihniyetin ötesinde, geleneklerin ve yardımseverliğin önemini vurguluyor.
Nisan 2022’de Japonya İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önce, 1990’da da ülkemize gelmiştiniz. Daha önceki kariyerinizle başlayalım mı?
1990’dan 1993’e kadar İstanbul’da kültürel işlerden sorumlu muavin konsolos olarak görev yaptım. Benim için ilk yurtdışı misyonuydu; bu nedenle hafızamda çok özel bir yeri bulunmaktadır. 1999’dan 2002’ye kadar New York’ta Japon Başkonsolosluğu’nda konsolos olarak bulundum. 2002’den 2005’e kadarsa Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeydim. Akla hemen Johannesburg gelebilir ama bizim büyükelçilik Johannesburg’a yaklaşık 40 dakika uzaklıktaki Pretoria’daydı.
2015’ten 2018’e kadar müsteşar olarak Oslo’da, 2018’den 2021’e kadar da Zimbabwe’de müsteşar olarak bulundum. Zimbabwe, müthiş havası ve manzarasıyla harika bir yer. Ancak pandemi nedeniyle Harare’nin dışına seyahat edememek üzücüydü.
Yaklaşık 30 yıl sonra İstanbul’a döndüğüm için çok mutluyum. Japonya-Türkiye diplomatik ilişkilerinin 100. yılı olan 2024 yaklaşırken, bu büyük şehirde Japonya Başkonsolosu olarak görev yapmak çok mutluluk verici.
Tarih bilimine ilgi duyuyor musunuz? Hangi tarihsel dönem sizi daha çok etkiliyor ve neden?
Evet, tarihin kişinin yaşam seyri üzerinde önemli bir etkisi olduğuna dair kesin bir inancım var. Sadece bir dönemi seçmek çok zor çünkü her dönem diğerlerinin bir parçası ve birbirini etkilemekte. İnsanlık tarihinin pek çok yönü bir veya daha fazla coğrafi faktörle doğrudan ilişkili olduğundan, aynı anda coğrafya da öğrenilmesi gerektiğini belirtmek isterim. Bu anlamda İstanbul’un tarih-coğrafya bileşimi beni her zaman heyecanlandırıyor.
Japonya’nın İstanbul Başkonsolosu Kenichi Kasahara, tarihe olan ilgisinden Japonya ile Türkiye arasındaki benzerliklere pek çok konuda sorularımızı yanıtladı.
Japonların ve Türklerin ortak özellikleri var mı sizce?
Evet, hem de çok. Bana öyle geliyor ki her iki halk da, konu geleneksel-toplumsal değerleri korumaya geldiğinde bunu ciddiye alıyor. Yaşlı nesle saygı göstermek en görünür örneklerden biri.
Başka bir örnek de hijyen olabilir. Mesela eve girerken ayakkabıların çıkarılması gibi. Japonya’da çocuklara dışarıdan eve döndüklerinde ellerini-yüzlerini yıkamaları öğretilir; aynı Türkiye’de olduğu gibi. Görünüşe göre bu ihtiyatlı eylemler, her iki halkın da son salgın sırasında en kötü senaryodan kurtulmasına yardımcı oldu.
Günümüz Japonya’sındaki kültürel yapı ve hayatı Batı ile kıyasladığınızda ilk göze çarpan noktalar neler sizce?
Avrupa veya ABD’ye gidip geldikten sonra “Batı” teriminin gerçekten ne anlama geldiğini merak ettim. İlginç bir şekilde bazıları Japonya’nın “Doğulu” bir zihniyetten ziyade “Batılı” bir zihniyete sahip olduğunu iddia ediyor. Her uygarlığın şüphesiz kendi kökleri vardır; ancak aynı zamanda hiçbir uygarlığın diğerinden tamamen izole olmadığı da malum. Biraz önce belirttiğim gibi, tarih, coğrafya ile birlikte ele alınmalıdır. Japonya’nın, yakın adalarla olan ince bağlantısı dışında, herhangi bir kıta ile bağlantılı olmamak gibi açık bir farklılığı vardır.
Türkiye’nin diğer şehirlerini gezebildiniz mi? Sizi en çok etkileyen şehir hangisidir?
Evet, Türkiye’nin birçok yerini gezmek için arabamı kullanırdım. Bursa, şimdiye kadarki favorim olabilir. 1990’ların başında, İstanbul’da sıcak yaz mevsiminde sık sık kuraklıktan muzdarip olurdunuz. Bursa o günlerde bile hep yeşildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk başkenti olarak belirlenmiş olmasına şaşmamalı.
Türkiye ve Japonya’nın uzun yıllara dayanan kültürel işbirliğini geliştirmek için neler yapmayı planlıyorsunuz?
Özellikle turizm sektörü tüm ülkeler için, özellikle pandemiyle birlikte çok daha önemli bir hâle geldi. Buraya gelen ziyaretçileri nasıl etkileyeceğiniz konusunda endişelenmenize gerek yok; çünkü Türkiye, özellikle de İstanbul’un kendisi zaten etkileyici. Önemli olan, turistlerin gelmeye “karar” vermelerini sağlamaktır. Aslında bu çok kolay; çünkü tek yapmamız gereken gerçeği söylemek.
Deprem kuşağında yer alan Japonya ve Türkiye arasında, jeofizik-sismolojik araştırmalar alanında ve diğer teknolojik konularda işbirliği var mı?
13 Ekim 2020’de Ankara’da, Türkiye ile Japonya arasında Teknik İşbirliği Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile afet önlemleri, Türk-Japon bilim ve teknoloji üniversitesi, Suriyeli sığınmacılara yardım ve üçüncü ülkelere destek gibi kapsamlı projelere katkı hedefleniyor. JICA (Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı) Japonya’nın resmî kalkınma yardımı ajansıdır; gelişmekte olan ülkelerde ekonomik ve sosyal kalkınmaya yardım ve uluslararası işbirliğini teşvik etmek ile sorumludur. 1999 ve 2011 depremlerinden sonra JICA, Türkiye’ye afet yardım ekipleri göndermiş ve yeniden yapılanma için önemli kaynaklar sağlamıştır. JICA, Türkiye’de birçok önemli projeyi hayata geçirdi. Bunlardan bazıları, Marmaray, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Haliç Köprüsü, İstanbul ve Ankara içme suyu projeleridir.
Tabii Türkiye’nin de Japonya’ya destekleri oldu. 2011’de Japonya’nın Tohoku bölgesindeki deprem ve tsunami felaketinin ardından, Türk Kızılay’ı bölgeye ulaşarak tespitlerde bulunmuş; ardından AFAD’a bağlı ekip bölgede 3 hafta faaliyette bulunarak yardımcı olmuştu. Daha sonra AFAD ekibi için Japonya’nın Ankara Büyükelçisi Kazuhiro Suzuki’nin evsahipliğinde bir teşekkür gecesi düzenlendi.
Başkonsolos Kasahara’nın İstanbul’da en çok hoşlandığı aktiviteler arasında Boğaz’ın iki yakasındaki harikaları keşfetmek, Türk yemeklerini denemek ve seyahat etmek var.
Türk mutfağını sever misiniz? Favorileriniz nelerdir? Türkiye’deki Japon restoranları başarılı mı sizce?
Evet. Favorilerimi sonsuza kadar sayabilirim… Türkiye’de Japon mutfağının mevcudiyetine gelince… Restoranların sayısı çok arttı. 30 yıl öncesi ile bugün arasında böyle bir fark görmek beni şaşırtıyor. Birçok arkadaşım ve meslektaşım bana hangisinin en iyisi olduğunu soruyor. Cevabı çok basit: Benim rezidansım. Şefim Bay Tokita ve ben, Japon mutfağının tanıtımına daha da fazla katkıda bulunmaya söz verdik.
Yoğun iş temposundan kendinize zaman ayırabiliyor musunuz?
Yürümeyi, dolaşmayı ve herhangi bir küçük mahalleyi keşfetmeyi tercih ederim doğrusu. İstanbul Boğazı’nın her iki yakası da keşfedilecek harikalarla dolu. Sokaklarda bu kadar çok kedi bulmak da müthiş!
Son olarak eski Başbakan Shinzo Abe’ye düzenlenen suikasttan ötürü çok üzgün olduğumuzu ifade etmek isterim.
Böylesine alçakça bir olayın yaşanmış olmasından dolayı içten üzüntü duymaktayım. Japonya’nın yasa boğulduğu bu zamanda çok sayıda Türk vatandaşının taziye mesajlarıyla güç buluyoruz. Görev süresi boyunca çok sayıda zirve toplantısına katılan Shinzo Abe, Marmaray Projesi’nin açılış töreninin yapıldığı 2013’te iki defa, ardından G20 Antalya Zirvesi’nin düzenlendiği 2015’te toplam üç defa Türkiye’ye gelmişti. Ruhu şad olsun.
Çanakkale Muharebelerinin yaşandığı coğrafya -bu sahada çalışanların sık kullandığı tabirle “Tarihî Yarımada”- hayatını kaybetmiş binlerce insana evsahipliği yapıyor. Askerlerin hatıraları, Yarımada üzerindeki şehitlik, mezarlık, anıt, müze ve işaretlerle yaşatılıyor. Sürekli olarak yürütülen çalışmalar ve araştırmalar, muharebelere ait günyüzüne çıkmamış anı ve izlerin de ortaya çıkmasını sağlıyor.
Kilitbahir köyü sınırlarında bulunan Ağdere Mevkii, hemen cephe gerisinde olmasından dolayı, 1915’te muharebeler esnasında yaralanların ilk bakımlarının yapıldığı yerlerdendir. Aynı zamanda burada şehit olan birçok askerin de defnedildiği bir alandır. Avustralyalı savaş muhabiri ve tarihçi Charles Bean de, 1919’da bölgeye gerçekleştirdiği ziyareti konu alan Gallipoli Mission adlı eserinde, burada yaklaşık 3 bin Türk askerinin defnedilmiş olduğunu belirtir. Ancak aradan geçen onca yılın ardından burada defnedilmiş şehitlere dair izlerin birçoğu maalesef kaybolmuştur.
Mehmet Çavuş (ayakta) ve Çanakkale cephesinden sağ dönen amcasının oğlu Ahmet.
Tarihî mezartaşı
2017’de Ağdere’de çalışan görevli ekipler, çalıların arasında bir mermer parçasına tesadüf etti. Devrik hâlde bulunan mermer parçası kaldırıldığında, bunun bir mezartaşı olduğu anlaşıldı.Akabinde ise taşı okumak üzere Alan Başkanlığı’na davet edildim. Muharebeler esnasında genellikle toplu definlerin yapıldığı tarihî alanda, yeri ve mezarı belli olan az sayıda şehit kabri vardır; hele yazılı mezartaşına sahip olan birkaç tanedir. Büyük bir heyecanla, alan başkanımız İsmail Kaşdemir ve o dönem özel kalem müdürlüğü görevini yürüten Cihan Bayralı ile tespit edilen mezartaşının yanına giderek günümüz Türkçesine çevirisini gerçekleştirdik. Safranbolulu Mehmet Çavuş’a ait olduğunu tespit ettiğimiz mezartaşında yer alan ifadeler, eşine az rastlanır türdendi:
Ölümsüz bir Çanakkale şehidi 2017’de tesadüf edilen mezar ve mezartaşının ilk bulunduğu an (üstte) ve koruma altına alındıktan sonra Mehmet Çavuş’un torunlarıyla…
İhvana
Bakıp sanmayın ki ben öldüm Değil ancak askerin son rütbesin buldum Din ve vatanımız yaşaması için Türkün Bilin ki kardeşler en şereflidir bu ölüm
42. Alay’ın 2. Tabur’undan Zağferanbolulu Kalıpçı Ali usta mahdumu Mehmet Çavuş Ruhuna Fatiha 25 Temmuz 1331
En alttaki tarih, mezartaşının miladi 7 Ağustos 1915’te yapıldığını gösteriyordu. “Bakıp sanmayın ki ben öldüm” cümlesiyle Bakara Suresi’nin 154. Ayet’ine (“Allah yolunda öldürülenler için ölüler demeyiniz. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz”), şehitlerin ölümsüzlüğüne vurgu yapılmaktaydı. Devamında ise “askerin son rütbesine” yani en yüksek rütbe olan şehitliğe ulaştığı ifade edilmekteydi. Neredeyse eşsiz bir mezartaşıyla karşı karşıyaydık.
Şehadete giden süreç
Peki kimdi Safranbolulu Mehmet Çavuş? Ne zaman cepheye gelmiş, ne zaman yaralanıp şehit olmuştu? Bu soruların cevabını aramaya başladık. Kendisinin 42. Alay’ın 2. Tabur’unda görev almış olması sebebiyle, araştırmaya 42. Alay Komutanı Ahmet Nuri Diriker’in yayımlanmış hâtıraları (Ahmet Diriker, Cephelerde Bir Ömür-Tuğgeneral Ahmet Nuri Diriker’in Anıları, İş Bankası Kültür Yayınları, 2013) ile Genelkurmay Başkanlığı ATASE Arşivi’nden temin edilen harp cerideleri ve Genelkurmay yayınları ile başladık. Doğal olarak her ne kadar Safranbolulu Mehmet Çavuş’a dair bir ifade olmasa da, görev yaptığı 2. Tabur’un muharebe hattına girişinden şehadetine kadar olan sürecin izini sürebildik.
18 Mart 1915’teki deniz harekatında başarısız olan İtilaf kuvvetleri; Kilitbahir Platosu’nu ele geçirmek, Boğaz’daki mayın hatlarını koruyan Türk topçusunu etkisiz hâle getirmek ve donanmalarına İstanbul yolunu açmak maksadıyla 25 Nisan 1915 tarihinde Yarımada’nın Ege sahillerine asker çıkarmıştı. Ancak Türk Ordusu’nun sert direnişi ile karşılaştılar ve hedeflerine ulaşamadıkları gibi kendilerini çok kısa bir sürede amansız bir siper muharebesinin içinde buldular. Kara muharebelerinin yaklaşık 3.5 ay süren bu ilk aşamasından sonra, tıkanan cepheyi açmak ve harekatı başarıya ulaştırmak için İtilaf kuvvetleri yeni takviyelerle yeni bir saldırı başlattı. 6 Ağustos’tan itibaren esas olarak Anafartalar sektörünü hedef alan düşman, diğer sektörlerde de (Arıburnu ve Seddülbahir) eşzamanlı saldırılar gerçekleştirdi. Böylelikle Türklerin bu bölgelerden Anafartalar’a takviye kuvvet kaydırmasının önüne geçilmesi hedeflendi.
Safranbolulu Mehmet Çavuş, Kâzım Bey (Karabekir) komutasındaki 14. Tümen’e bağlı olan 42. Alay’daydı ve Seddülbahir-Kerevizdere’deki çarpışmalara katılmıştı. 42. Alay Komutanı Binbaşı Nuri Diriker’in hâtıralarına göre 42. Alay’ın Ahmet Süreyya Bey komutasındaki 2. Tabur’u, 5 Ağustos 1915 tarihinde, saat 02.30’da Kerevizdere’deki birinci hat siperlerine yerleşti. 6 Ağustos 1915’te İtilaf kuvvetleri tüm sektörlerde saldırıya geçti (Konuyla ilgili okuma önerisi olarak: Muzaffer Albayrak, “Tarihin Değiştiği An: 10 Ağustos 1915 Conkbayırı Taarruzu”, #tarih, Ağustos 2017). 6 Ağustos 1915 tarihli 42. Alay’ın harp ceridesinde, “düşmanın 8.00 evvelde şiddetli makineli tüfek ve torpil endahtına (atışına) başladığı ve bu ateşin bilhassa sol cenahtaki 2. Tabur’un mıntıkasında pek ziyade tahribat ve zayiata sebep olduğu” kaydedilmiştir. Aynı gün saat 19.15’te 42. Alay Komutanı Binbaşı Ahmet Nuri, 2. Tabur’a verdiği emirde “bombadan korunmak için efradın seyrek bulundurulmasını ve düşmanın taarruza kalkma ihtimali bulunduğunu” söylemiştir.
102 yıl sonra bulunan mezar Arşiv belgelerinde şehadeti ile ilgili 7 Ağustos, 11 Ağustos ve 12 Ağustos 1915 olmak üzere üç farklı tarihin kaydedildiği Mehmet Çavuş’un mezartaşı, 2017’de Ağdere’de çalışan görevli ekipler tarafından bulunmuştu.
7 Ağustos 1915’te yenilenen İngiliz taarruzu 09.40’da başladı; aynı gün Fransızlar da hücuma kalktı. Fransız kara ve deniz topçusu 08.30’da 42. Alay’ın da bağlı bulunduğu 14. Tümen cephesini dövmeye başladı; saat 10.00’a doğru piyade ateşi de şiddetlendi. Saatler 10.50’yi gösterdiğinde Fransız piyadesi harekete geçti. Fransızlar 42. Alay’ın sağ kanadını tutan 1. Tabur cephesindeki siperlere girmeye muvaffak oldularsa da karşı taarruzla geriye atılduılar. 12.55’te Fransızlar 12.55’te bu defa 42. Alay’ın sol kanadında bulunan 2. Tabur üzerine hücum etti. Karşı süngü ve bomba hücumuyla bu saldırı da durduruldu (Hatta bir karşı hücumla Fransız hatlarından 200 metre kadar içeriye giren 2. Tabur, düşmanın şiddetli topçu ateşinden dolayı barınamadı ve geri döndü).
15.40’ta iki Fransız torpidosu Kerevizdere’ye doğru iyice sokularak 14. Tümen’in sol kanadına ve gerilerine ateş açtı; Türk topçusunun mukabil ateşi üzerine 15.45’te geri çekildi. Günün sonunda düşman taarruzunun sonuçsuz kalması üzerine 14. Tümen Komutanı Kaymakam Kâzım Bey (Karabekir) 42. Alay’a teşekkür etti (“Düşmanın bugünkü taarruzu her tarafta şanlı süngülerimizle püskürtülmüş, muvaffakiyet inayet-I Hakla tarafımızda kalmıştır. Bu muzafferiyeti ihsan eden Allah’a hamd ve şükür eder, zabitan ve efradımızın gösterdiği gayret ve besalete teşekkür eylerim”. ATASE BDH Kls. 5363, Dos. 158, Fih. H1-1-82).
42. Alay 2. Tabur’u bu çarpışmalarda mevcudunun yarısından fazlasını kaybetti (ATASE BDH Kls. 5363, Dos. 158, Fih. H1-1-8). Safranbolulu Mehmet Çavuş da Kerevizdere’deki bu çarpışmalarda yaralandı; sargı mahalline götürüldü ve anlaşılan o ki yarasının ağır olması sebebiyle Ağdere’ye nakledildi. Ancak belli ki buradaki tedavi de sonuç vermedi ve şehit olduktan sonra yine Ağdere’ye defnedildi. Arşiv belgelerinde Mehmet Çavuş’un şehadeti ile ilgili 7 Ağustos, 11 Ağustos ve 12 Ağustos 1915 olmak üzere üç farklı tarihin kaydedildiği görülmekte.
Torunların ziyareti
Mehmet Çavuş’a ait mezartaşının tespitinden sonra, bu nokta Alan Başkanlığı tarafından düzenlenerek ziyarete açıldı. Mehmet Çavuş’la ilgili medyaya yansıyan haberlerden sonra, Safranbolu’da yaşayan torunları Alan Başkanlığı ile iletişime geçti ve dedelerini ziyaret etmek için Ağdere’ye geldi. Ailenin bu ziyaret sırasında dedelerinin bir fotoğrafını da yanlarında getirmesi üzerine, Safranbolulu Mehmet Çavuş 102 sene sonra tekrar görünür oldu.
Mezartaşının üzerindeki orijinal yazı ve bugünkü Türkçe’ye transkripsiyonu.
Mehmet Çavuş’un kızı Havva Nakipoğlu’nun torunu olan ve şehidin fotoğrafı ile aileye dair bilgileri paylaşan İsmail Nakipoğlu, bu ziyaret esnasında duygularını şu şekilde ifade etmişti: “… haberi görür görmez bahsi geçen Mehmet Çavuş’un kendi dedemiz olduğunu teyit etmek için aile büyüklerimizden Saygın Konak’ı aradım ve kendisinden bu yönde teyit aldım. Sonrasında bu haberi bütün aile bireyleriyle paylaştım. Bu haber ile binlerce şehidin olduğu bir yerde dedemizin mezarının bulunması bizleri hayret içerisinde bıraktı. Keşke babaannemiz de sağ olsaydı da bu günleri görseydi. Çünkü kendisi (Havva Nakipoğlu) her Çanakkale’ye gidene ‘Mezarını görürseniz bir Fatiha okuyun’ diyerek babasına duyduğu özlemi dile getirirdi. Nitekim ailemizden daha önce Çanakkale’yi ziyaret edenler Mehmet Çavuş’un kabrini aramışlar ancak bulamamışlar. Mezartaşında yer alan ifadeler ise gurur verici. Kim tarafından yazıldığını bilmiyoruz ancak çok açık bir şekilde Türklük, vatan sevgisi ve iman vurgusu var. Vatan için savaşmış ve şehit olmuş birinin torunu olmaktan gurur duyuyoruz”.
Biz de tüm şehitlerimizi rahmet ve minnet duyguları ile selamlıyoruz. Onların yüzü suyu hürmetine bu coğrafyada varolduğumuzu unutmuyoruz.
Eğitim-öğretim sürecinde sözcük dağarcığının zenginleştirilmesinin önemi yadsınamaz. Özellikle tarih, hukuk, sosyoloji, siyaset bilimi gibi “sözel”e dayalı alanlarda sözcüklerin oynadığı rol merkezî önemde. Yeni medya düzeninde yapılan dil yanlışları, yazım yanlışları, anlatım bozuklukları, söyleyiş yanlışları…
Yazar Mark Twain şöyle diyor: “Doğruya yakın sözcükle doğru sözcük arasında, büyük fark vardır; ateş böceği ile ateş arasındaki fark kadar”.
Duygu ve düşünce dünyasını zenginleştirme yolunda en önemli etken, sözcük dağarcığının geliştirilmesi. Düşüncenin berraklığı, kullanılan dilin berraklığında karşılığını bulurken, sözcük dağarcığımız düşünceye ışık tutar, ona nefes verir. Söz varlığının kısıtlı olması, bildiğimiz sınırlı sayıdaki sözcüğü sürekli kullanıp durmak; yapılan söyleşilerde, doğaçlama konuşmalarda bizi zor durumda bırakır. Konuşmanın akıcılığını sağlamak, asalak sözcükler dediğimiz parazit sesler ve sözler çıkarmamak ve düzgün cümleler kurabilmek ancak zengin bir sözcük dağarcığıyla mümkün.
Eğitim-öğretim sürecinde sözcük dağarcığının zenginleştirilmesinin önemi yadsınamaz. Özellikle tarih, hukuk, sosyoloji, siyaset bilimi gibi “sözel”e dayalı alanlarda…
Tarih eğitimi ve sözcük dağarcığına dair önemli bulgulara yer veren bir araştırma, Dr. Öğr. Üyesi Erhan Metin tarafından, ortaöğretim tarih öğretmenleri arasında yapılan araştırmadır. Liselerde görev yapan tarih öğretmenlerinin; tarih ders kitaplarının dilinin dışında, kullandıkları deyimler, analojiler ve esprilerle kendine özgü ayrı bir dil oluşturdukları görülmüştür. Makalenin değerlendirmesinde, tarih öğretmenlerinin genel olarak “tarihsel bir konuyu anlatırken ortalama 292 farklı kelimeden oluşan son derece sınırlı bir dağarcık ile seslendikleri” vurgulanmıştır.
Gündelik yaşantıda kullanılan dil ile akademik dilin inşaında, medyanın -özellikle sosyal medyanın- rolü inkâr edilemez. 2013-2018 arasında RTÜK ve TDK işbirliği ile “Radyo ve Televizyonlarda Türkçenin Kullanımı” üzerine yapılan araştırmalarda, yayın kuruluşlarındaki söz varlığını tespit etmek için daha çok haberlerden oluşan, toplam 24.247 kelimelik bir yazılı metin temin edilmiş; yayınlarda kullanılan söz varlığının son derece sınırlı olduğu, seyirci/dinleyicilere 500-1.000 kelime ile seslenildiği tespit edilmiştir. Oysa TDK üzerinden bakıldığında güncel sözlük açısından 616.767 Türkçe kelime varlığından söz edebiliriz…
Sözcük dağarcığımızı zenginleştirmek için farklı yöntemler mevcut. Bu yöntemlerden biri, karşılaştığımız her yeni sözcüğü bir yere not etmek veya aynı anlama gelen sözcükleri kaydetmek. Bir başka önemli nokta da öğrencilere, sözlüğün yalnızca bakılan değil aynı zamanda okunan bir eser olduğu bakışını kazandırmak.
Yeni medya düzeninde yapılan dil ve yazım yanlışlarını, kaba ve argo sözler ile cinsiyetçi kullanımlar gibi genel başlıklar altında toplayabiliriz. Editör, muhabir, sunucu ve spikerlerin dili doğru kullanmaları için onlara kurum içi eğitimler sunmalıyız. Türkçeyi başıboşluktan kurtararak keyfî kullanımların önüne geçmek, medyada yanlış kullanımların zamanla birtakım galat söyleyişler hâline gelip dile yerleşmesini önlemek, dilimize sahip çıkmanın gereğidir.
Türkçe korku edebiyatının basılı ilk kitabı 150 yıl önce çıktı. 1872 tarihli eski harfli Türkçe Hikaye-i Mesâil Periler 15 sayfa olarak İstanbul’da basılmıştı. Bu tarihten erken cumhuriyet dönemine, eski harfli Türkçe korku kitaplarına ve bu türün büyük ustası Hüseyin Rahmi Gürpınar’a uzanan külliyat.
HİKAYE-İ MESAİL PERİLER (1872)
İlk Türkçe gotik hikaye
İngiliz yazar Horace Walpole’un (1717-1797) doğaüstü olayları anlattığı 1764 tarihli Otranto Şatosu (The Castle of Otranto) dünyada ilk “gotik roman” olarak kabul edilir. Öyle ki yazar da kitabın ikinci baskısına “gotik” kelimesini “a gothic story” altbaşlığıyla eklemiştir.
Bizde ise 1872’de eski harfli Türkçe yayımlanan Hikaye-i Mesâil Periler, korku edebiyatımızın şimdiye kadar bilinen ilk basılı kitapçığı. 15 sayfalık risalede herhangi bir yazar ismi yok. Bir yazma nüshadan alıntı yapılarak basılmış da olabilir; döneminin bir meddahı, hikaye anlatıcısı tarafından anonim bir hikayedan kağıda geçirilmiş de. Kitap, Özege katalogunda “7541” kod numarasıyla yer alıyor.
Kitabın dili ve dönemin kültürel ögelerine birebir yer verişi, onun bir korku hikayesi olması kadar ilgi çekici. Osmanlı toplumunun dinî ritüellerinin Batı kaynaklı gotik anlayışla buluşması, eserin mistisizmini daha görünür, gerçekçi kılıyor.
“Birinci Kıta” yazan ilk bölümünün girişi şöyle başlıyor: “Raviyan-ı ahbar ve nakilan-ı asar (haberleri rivayet edenler ve eserleri nakledenler) şöyle rivayet olunur ki; zamani evayilde (zamanın birinde) bir muazzam medrese olup ve bu medresenin derununda (içinde) 14-15 oda var idi. Amma bir odasına kimse giremezdi ve her kim o odaya girip o gece yatar ise sabaha cenazesi çıkar idi. Kimse yatmağa muktedir değil idi. Ve bu medresenin içinde İsmail namında cesaretli bir hoca olup gayet de âlim idi. Bir gün refiklerine (arkadaşlarına) ‘bu gece bu odada yatacağım bakalim ne hâl var’ deyince, refikleri ‘Aman hoca, bu ana kadar tam 17 hoca vefat etti, sonra yazık olur’ deseler de hayır etmedi. Nihayet yanına bir refik alıp demir kapılı odayı açıp içeriye duhul eylediler (içeri girdiler). Ve o akşam abdest alıp namazı eda ettikten sonra odanın bir köşesinde muhabbete başladılar. İlerleyen saatlerde meskun odanın tavanı harekete gelip bir gürültü peydah oldu. ‘Aman ne acayip hâl’ demeye kalmaya odanın ortasına büyük bir tas düştü. Hocanın yanındaki refiki bayıldı. Hoca onu kucaklayıp başka odaya bıraktı. Tavandan başından tırnağına al elbise içinde biri indi”…
Bu gizem dolu hikayenin sonu ise şöyle bitiyor: “Sıdkı dedi ‘ol zaman evvel yeniden hakkını helal ettirdiler’. Ve hocaya dahi tembih ettirdiler ki ‘gördüğünü görme, bildiğini kimseye söyleme’ deyip oradan ruhsat verdiler doğru hanesine geldi. Birkaç gün mururundan (geçtikten) sonra bir gün medresede ders verirken bu hatrına yine geldiği gibi bihuş (şaşkın) kaldı. Dedi ki ‘Ben tabiin (sahabeyle iletişim kuran ikinci nesil), siz tebeu’t-tâbiîn’ (sahabeyle iletişim kuran üçüncü nesil) dedik de cümle refikleri tacipde (merakta) kaldılar. Acaba kim görmüş efendimizi, hocamız dahi görenin yüzünü gördü. Şimdi biz olduk tebeu’t-tâbiîn dedik de hocaysa der ol zaman olduğu mahallede kalbi dinlendirdi (vefat etti). İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (şüphesiz biz Allah’a aidiz ve şüphesiz ona döneceğiz). Ondan yıkayıp defin ettiler. Üçüncü kıta dahi burada hitam oldu (bitti) vesselam”.
GARAİB FATURASI KÜLLİYATI (1912)
Okuru titreten Gulyabani
Hüseyin Rahmi Gürpınar 1912’de korku edebiyatı alanında öncü bir görev üstlenir. Batılı pozitivist ilkelerle, Batılı bir edebiyat akımını yansıtan Garâib Faturası Külliyatı (Tuhaf Eserler Külliyatı) adı altında iki seri kitap yayımlar. Cin, peri, cadı, gulyabani gibi gotik unsurların ana eksenini oluşturduğu, ancak finalinde aklı selimle sonuçlanan bu korku hikayelerinin ilk kitabı Gulyabani’dir.
Gulyabani’nin 1912 baskısının kapağı ve giriş sayfası.
Künyesinde “1330 Hicrî” yıl yazılı kitap 1912’de 267 sayfa olarak basılır. Kitabın girişinde Hüseyin Rahmi şöyle yazar: “Tahrir esnasında iyi saatte olsunlar rüyama girdiler. Bakalım mütalaadan sonra size neler olacak. Baki tazimat”.
Berna Moran’a göre Gulyabani, okuru meraktan kıvrandırmak, korkuyla titretmek amacıyla yazılmıştır. Roman, korkularını, heyecanlarını canlı bir şekilde anlatan ve okuru da kendisiyle birlikte ürperten Muhsine Hanım’ın ağzından anlatılmıştır: “… Mavili esvap giyme. Uçkurunu kıbleye karşı bağlama. Kuşağını kördüğüm etme. Yatağını duvar kenarına yapma. Akşamları saç örgülerini çöz. Gözlerini birbiri üstüne yedi defadan fazla kırpma. Seni korkuttukları vakit ayak baş parmaklarının tırnaklarını birbirinin üstüne sürt. İki elinle kulaklarının memelerini tut. Bir demir bulabilirsen üzerine bas. ‘Emret ey Cin! Hazırım’ diye bağır”…
HAYATI ZEHİR EDER!
Türkçedeki ilk Cadı
Gürpınar’ın Garâib Faturası Külliyatı’nın ikinci kitabı Cadı’dır. Bu, “cadı” ismiyle de Türkçede basılan ilk yayındır. Hüseyin Rahmi 355 sayfalık Cadı’da, tıpkı Gulyabani’deki gibi, doğaüstü unsurlardan kaynaklandığı varsayılan birtakım korkutucu olayları açıklığa kavuşturur. Naşit Nefi Efendi ile evlenmeye mecbur bırakılan Fikriye Hanım, Rumelihisarı’ndaki bir yalıda oldukça tuhaf, garip ve bulmacalı bir cinayetler dizisinin ortasında kalır. Bir cadı, bu evliliği ve hayatı zehir etmeye yetecektir.
Rumelihisarı’nda bir yalıda esrarengiz cinayetlerin ortasında kalan Fikriye Hanım’ı konu eden Cadı’nın kapağı.
Özge Yücesoy, “Korku edebiyatı (Gotik edebiyat) ve Türk romanındaki örnekleri” adlı yükseklisans tezinde Cadı romanının bir korku türü olarak yakın olduğu ekseni şöyle özetler: “Hüseyin Rahmi Gürpınar, bu romanlarında gotik edebiyata ideolojik kaygılarla yaklaşmış ve her iki eserinin sonunda açıklanması mümkün görülmeyen korkutucu olayların izah edilebilir mantıklı nedenleri olduğunu okura göstermiştir. Bu yönüyle, Gürpınar’ın gotik olayları rasyonel açıklamalarla çözüme götüren Ann Radcliffe’in çizgisine yakın olduğu söylenebilir. Ancak hemen belirtilmelidir ki Batı edebiyatında bu çizgi, eserin korkutucu yanını ve buna bağlı olarak okurda uyandırmak istediği etkiyi zedelediği gerekçesi ile fazla tercih edilmemiştir”.
ZAMANE MÜNEKKİDLERİNE CEVAP (1913)
Hüseyin Rahmi’nin müdafaası
Gürpınar’ın Cadı ile ilgili eleştirilere cevap verdiği Cadı Çarpıyor’un kapağı.
Hüseyin Rahmi’nin Cadı’sı, Türkiye’de büyük bir edebi tartışmayı da beraberinde getirir. Rübab dergisinin 27 Mart 1953 tarihli 51. sayısında Şahabeddin Süleyman tarafından kaleme alınan “Son Bir Eser: Cadı” isimli makalede eserin başarısız olduğu, Hüseyin Rahmi’nin “edebî bir ölüm”le karşı karşıya olduğu yazılır. Bu eleştiriler devam edince, Hüseyin Rahmi bu görüşlere karşı 1913’te Zamane Münekkidlerine Cevab: Cadı Çarpıyor adlı 73 sayfalık bir kitap yayımlar.
Hüseyin Rahmi eleştirilere çok sert yanıt verir: “Şahabeddin Süleyman Bey’in bu hikâye hakkında yapmak istediği tenkit değil tecavüzdür. Tecavüz ile edep ise birlikte barınamazlar. Nasıl ki öyle olmuş. Münekkit, estağfirullah mütecâviz; Cadı’dan ziyade edebi rencide etmiş. Hiçbir kimseye karşı: ‘Benim eserimi niçin beğenmiyorsun?’ tahtiesiyle itiraza hakkım yoktur. Fakat bir mahsûl-i sayı balta ile hedme yürüyen bir vahşiye karşı da sükût edilmez. Çünkü o vahşide hiss-i takdîr ve hürmet-i sanat yoktur”.
Cadı, edebiyat dünyasını hareketlendirir. Sadri Nüzhed İsyan. Cadı Münasebetiyle Feth-i Meyyite Cevab, Hemedanîzâde Ali Naci’ye Cevab; Tevfik Mecdi ise Recm-i Cadı Meselesine Dair adlı kitapları yayımlar.
CANVERMEZLER TEKKESİ (1922)
İlk resimli gotik roman
Selim Nüzhet Gerçek’in, Ahmed Kamil takma ismiyle Claude Farrère’in (1876-1957) La Maison Des Hommes Vivants eserinden uyarladığı Canvermezler Tekkesi, ilk olarak İleri gazetesinde 15 Eylül-30 Ekim 1921 tarihleri arasında 37 sayı olarak tefrika edilir. Eser 1922’de 168 sayfa kitap olarak basılır. Bu da Türkçe edebiyat için bir ilktir. Kitap aynı zamanda siyah-beyaz resimleriyle de Türkçedeki ilk resimli gotik romandır.
Merve Köken, Karakarga Yayınları’ndan çıkan Kayıp Kitaplar Kütüphanesi’nde transkripsiyonunu yaparak Türkçeye kazandırdığı Canvermezler Tekkesi’ni şöyle anlatır: “Claude Farrère’in La Maison Des Hommes Vivants eserinden uyarlanan bu eser, edebiyatımızın neredeyse hiç anılmayan kayıp bir eseri. İleri gazetesinde tefrika edildikten sonra 1922 senesinde basılan Canvermezler Tekkesi, edebiyatımızda korku türünde yeni bir keşif. Bu eserin basımına değin bu olağandışılıkta ve bu kadar net biçimde gotik unsurlar içeren bir Türkçe roman olmamıştı”.
Sümeyye Tural Çivici de “Ahmed Kamil’in (Selim Nüzhet Gerçek) Canvermezler Tekkesi isimli romanı” adlı yükseklisans tezinde, romanın yazılış biçimini şöyle anlatır: “Canvermezler Tekkesi romanının tek bir kişinin bakışaçısından anlatılmasından kaynaklanan olumsuzlukları gidermek için yazar bazı tekniklere başvurmuştur. Bunlardan biri mektup tekniğidir. Ali Nâil Bey, başından geçenleri anlatmaya ‘Vak’anın başlangıcına balıkçıların reisi Halil Çavuş’tan aldığım bir mektup sebep oldu’ (s.5) diye başlar ve mektubu aşağıda verildiği gibi üzerinde hiçbir değişiklik yapmadan aktarır: ‘Velinimetzâde efendim. Fırtınadan dolayı kayıkların ikisi küllî hasara uğradı. Can ziyanı yoksa da Hasan Çavuş hastadır. Yatıyor. Bizde bir para kalmadı. Ağlar birbirine karıştı. Denizin şiddetinden dolayı kayığa yönelemiyoruz. Burada çapulcular türedi, bırakıp ayrılamıyorum. Her ne kadar zahmet olacaksa da bu ahvâli görüp beraberce yapılacak işe karar vermek üzere serî’an bu canibe gelseniz fena olmaz. Gerek tamirat, gerek nevale, gerek Hasan Çavuş’un bakılması için külli miktarda paraya ihtiyacımız vardır. Bâkî yine siz bilirsiniz efendim. İmza: Halil Çavuş”
KAZIKLI VOYVODA (1928)
Ve Dracula İstanbul’da…
Kazıklı Voyvoda kitabı, Bram Stoker’ın ünlü gotik çalışması Dracula’nın Türkçeye ilk uyarlamasıdır. Ali Rıza Seyfioğlu tarafından kaleme alınan kitapta, Transilvanya İstanbul’a taşınmış, karakterler ve olaylar da Türk kültürüne göre kurgulanmıştır. 1928’de 240 sayfa yayımlanan roman, Batı kültürüne dair kodları Türk kültürüne aktarışıyla usta işidir.
Giovanni Scognamillo, İnkılâp Kitabevi tarafından basılan Korkunun Sanatları kitabında Kazıklı Voyvoda kitabının önemini şöyle anlatır: “Uyarlama yöntemi burada çeviriyi, özeti ve uyarlamayı aşan boyutlar taşımaktadır. Bram Stroker’ın tarihsel bir kişilikten (Vlad Drakul’dan) yola çıkarak yarattığı Vampir Kont ve simgelediği tüm şeytani kötülükler, gotik ve melodramatik bir çerçeve içinde, Batı’ya özgün bir iyilik-kötülük mücadelesinin imgesidir; bilimle (Van Helsing) hurafenin, inançla inançsızlığın ezeli savaşıdır. Kont’u en çok korkutan, iten, durdurabilen şey ise haçtır yani inançtır. Seyfi uyarlamasında doğal olarak haç yerine Kuran-ı Kerim’i kullanıyor ve bunu yapmakla, uyarlamanın ve mahallileşmenin ötesinde, çatışmaya başka bir boyut ve çözüm de ekliyor”.
MEZARINDAN KALKAN ŞEHİT (1929)
Sarıkamış’tan gelen hayalet
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın polisiye ve fantastik unsurları kullanarak “materyalizmin ruhçuluğa üstünlüğü”nü sergilediği son romanı Mezarından Kalkan Şehit’tir. Hüseyin Rahmi Gulyabani ve Cadı’da bir öncü olarak başlattığı korku edebiyatını yine pozitivist-materyalist bir çerçevede sürdürür. 303 sayfalık roman 1 Kasım 1928 Harf Devrimi’nden birkaç ay sonra, 1929’da eski harfli Türkçe yayımlanmıştır. Eski harfli Türkçe yayımlanan son romandır. Mezarından Kalkan Şehit’te Şevki Bey’in Cinli Köşk dediği yerde yaşadıkları; burada Şahika Hanım’la evlenmesi; Sarıkamış Harekatı’nda şehit düşen Şevket’in evi ziyaretleri; Şevki Bey’in hayaletin peşine düşerek olaylardaki gizemi aydınlatmaya çalışması… Büyük sır, romanın sonlarına doğru ortaya çıkar.
Askerler, muhasebeciler, çocuklar… Luke Holland, hayatının son 10 yılını verdiği belgeseli “Final Account”da (Son Hesap) Nazi Almanyası’nda yaşananları dönemin şahitlerine anlattırıyor. 80 yaşını çoktan devirmiş birçok fail, o karanlık yıllarda yaptıklarını itiraf ederken, bazılarının hiç pişmanlık duymaması dikkati çekiyor. Sıradan insanın sıradışı kötülüğü…
FINAL ACCOUNT YÖNETMEN: LUKE HOLLAND ALMANCA, 2020 1 SAAT 34 DAKİKA
Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara geldiği günden 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yaşananlar, sayısız belgesele, kitaba, filme konu oldu. Claude Lanzmann’ın 11 yılda tamamladığı 1985 tarihli 9 saatlik başyapıtı “Shoah” kadar uzun bir hazırlık döneminin sonunda ortaya çıkan “Final Account”un diğerlerinden ayrılan tarafı, sadece şahitleri ve failleri konuşturması. Kurbanlara hiç yer vermeyen yönetmen, olan-bitenin diğer tarafında duran insanların ne düşündüğünü, kendileriyle nasıl yüzleştiğini/yüzleşmediğini anlamamızı istiyor. Bunu da tek bir kamera kullanarak sade ve gösterişsiz bir şekilde yapıyor; konuşanların kişisel fotoğraf ve belgeleriyle yapım zenginleşiyor.
Emir-komuta zinciri nedeniyle kendisinin fail olmadığını savunanlar, toplama kampında öldürülen Yahudilerin sayısının abartıldığını düşünenler, SS’in suçlara karışmadığını iddia edenler… Karşıt kutupta ise “olanların yaşanmasında hepimizin suçu vardı” diyenler, Nazi olmaktan utananlar… Holland, özellikle son bölümde yaptığı bazı röportajları arka arkaya dizerek adeta bir münazara izlettiriyor.
Annesinin Viyanalı bir Yahudi göçmen olduğunu ve ailesinin Holokost’ta öldürüldüğünü delikanlıyken öğrenen İngiliz yönetmen, 2008’de bir el kamerasıyla başladığı son yolculuğunda 300’den fazla röportaj yapmıştı. 2015’te kanser teşhisi konan yönetmen dur durak bilmemiş, 2020’de eserini bitirdikten hemen sonra ölmüştü. O kimseyi yakalamak veya mahkemeye çıkartmak istemiyordu. Tek isteği onları konuşturmaktı.
“Final Account”, Auschwitz’ten kurtulan 20 İtalyan Yahudisi’nden biri olan Primo Levi’den bir alıntıyla başlıyor: “Canavarlar var. Ama tehdit oluşturmak için sayıları oldukça az. Daha tehlikeli olan sıradan insanlar… Soru sormadan inanmaya ve harekete geçmeye hazır olan görevliler”. Yahudi kaçakları kamp görevlilerine ihbar ettiğini söylerken, “onlar da hep aç olurdu” diye gülebilen “sıradan” tanıklar, gerçekten de kan donduruyor.
Yahudileri yok etmek için hazırlanan imha planının (Nihai Çözüm) görüşüldüğü Wannsee Konferansı’nın yapıldığı yerde eski bir SS subayının günah çıkarması karşısında, yüzünün görünmesini istemeyen aşırı sağcı, yer yer ırkçı cümleler kurmaktan çekinmeyen gençler, yapımın unutulmaz anlarından…
“Final Account”, çok işlenen bir konuyu başka bir gözden anlatıyor, haliyle de birçok belgeselden ayrılıyor.
Yazar, şair, dilbilimci ve bürokrat Sâmih Rifat, Millî Mücadele sırasında da Mustafa Kemal’in sadık bir takipçisi idi. Onun günümüzde Akdeniz Marşı (veya Gelibolu Marşı) ismiyle bilinen yapıtı meşhurdur. Ancak Büyük Taarruz’u ve “Kızıl Arslan” dediği Mustafa Kemal’i konu alan şiiri ilk defa gün ışığına çıkıyor.
Sâmih Rifat Bey (1874- 1932) -dergimizin Mart/ Nisan 2022 sayısında konu ettiğimiz gibi- Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu içinde yeralmış müstesna yazar, şair, dilbilimciydi. Nefesleriyle tanınmış önemli bir bürokrattı.
Piyade Kaymakam Hasan Rifat Bey’in oğluydu. Büyükbabası Hurşit Bey de Türk ve Batı müziğiyle ilgilenen amatör bir musikişinastı (Beş dil bildiği, özellikle Macarcayı yüksek seviyede konuştuğu için Macar Hurşit Bey lakabıyla anılır). Sâmih Rifat’ın kardeşleri ise bestekar ve musikişinas Ali Rifat (Çağatay) ile gazeteci-yazar Cevat Rifat (Atilhan) ve Muzaffer Rifat Beylerdir.
Sâmih Rifat’ın dört evladı vardır. İlk eşi Saliha Hanım’dan Tanburi Hatif Bey ve Zeynep Hanım, ikinci eşi Ferik Enver Paşa’nın kızı Münevver Hanım’dan da Hüsnü Aşk Hanım ile avukat, şair Ali Oktay Rifat.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu içinde yer almış Sâmih Rifat ve Büyük Millet Meclisi kimliği (altta).
Sâmih Rifat, Koca Mustafa Paşa Rüştiyesi’ni bitirip özel öğrenim görerek, Farsça, Arapça, Fransızca öğrendi. Trabzon ve Konya vilayetlerinde valilik, İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, Eğitim Bakanlığı Telif ve Tercüme Kurulu üyeliği, Türk Dil Kurumu Başkanlığı görevlerinde bulundu, milletvekilliği yaptı.
Millî Edebiyat akımı içinde yer alarak Türkçenin öztürkçeleşmesini savundu. Şiirlerini ilk yıllarda klasik divan edebiyatı tarzında, sonrasında nefes tarzında hece ölçüsüyle yazdı. İkdam gazetesinde Servet-i Fünunculara karşı çıktı, tartışmalara katıldı.
Ölümünden iki sene sonra, hayatı ve eserleri üzerine Sadettin Nüzhet Ergun tarafından Sâmih Rifat, Hayatı ve Şiirleri (İstanbul, 1934) isimli bir kitap çıkarıldı. Bu eser, şiirleri ve hayatı hakkında geniş bir incelemenin sonucudur. Kitapta 19 divan, 4 nefes, 29 modern tarz, 4 millî edebiyat, 7 vatan şiiri olmak üzere 63 şiir bulunur.
Sâmih Rifat’ın Bektaşiliğe mensubiyeti nedeniyle pek çok şiiri, nefesi Bektaşi dergahlarında hâlâ okunur.
Milliyetçi, vatanperver, Türk Ocakları’nın önde gelenlerinden Sâmih Rifat, aynı zamanda çok iyi bir hatipti. 31 Mart Ayaklanması’nda Çanakkale’de ortaya atılmış, bir nutuk söyleyerek isyan eden askerlerin Hareket Ordusu’na katılmasını sağlamıştır.
Onu Millî Mücadele sırasında da Mustafa Kemal’in sadık bir takipçisi olarak görürüz. Sâmih Rifat’ın geniş kitlelerce tanınan, bilinen ve ezbere okunan en ünlü şiiri, asıl adı “Akdeniz Kıyılarında” olan, günümüzde Akdeniz Marşı (veya Gelibolu Marşı) ismiyle bilinen yapıtıdır. Şaire Leyla Saz Hanım tarafından bestelenen bu manzum eserin birkaç kıtası, pek çoğumuz tarafından ezbere bilinir. Millî günlerde bando eşliğinde de çalınan bu marşın 9 kıtalık tam metnini içeren belge, Anadolu Matbaa İşçileri Derneği tarafından Ankara’da Yenigün Matbaası’nda bastırılıp halka ücretsiz olarak dağıtılan el ilanı şeklindedir.
“Taarruz gecesi Karahisar’da ” şiirinin elyazısıyla yazılmış orijinali.
Marşın günümüzde okuduğumuz sözleriyle bu belgedeki sözleri arasında farklar vardır. Ancak şiirin yayımlandığı bildirinin altında Sâmih Rifat imzasının bulunuşu, eserin şaire ait olduğunu tescil etmektedir.
Şiirin meşhur kıtaları şunlardır:
“…
Yaslı gittim şen geldim;
Aç koynunu ben geldim.
Bana bir yudum su ver,
Çok uzak yerden geldim.
Korkma açıl şen yurdum,
Dağlara ordu kurdum.
Açık denizlerine
Süngümle kilit vurdum.
Rüzgârlardan atım var
Şimşekten kanadım var
Göğsümde al yazılı
Gazilik beratım vâr
Yürü ey şanlı Gazi!
Kılıcı kanlı Gazi!
Seni Meriç bekliyor
Büyük ünvanlı Gazi!..”
Eski Türk dili kaynakları hakkında da araştırmalar yürütmüş olan Sâmih Rifat Bey’in evrak-ı metrukesi arasında pek çok yayımlanmamış şiiri bulunmaktadır.
Sâmih Rifat evrakı arasından çıkan beyaz renkli 5 sayfalık dosya kağıdında, Millî Mücadele’de kaleme alınmış olduğu tahmin edilen bir manzume vardır. Uzunca, destansı bu şiir, Afyonkarahisar’ı, Büyük Taarruz’u ve o geceleri anlatmaktadır. Kuvayı Milliyecilerin İzmir’e ulaşma çabalarını ve kavuşmalarını Ankara’ya müjdeleyen, betimleyen destan; Nâzım Hikmet’in muhteşem eseri “Kuvayı Milliye Destanı”ndaki gibi Mustafa Kemal’i savaşın en büyük kahramanı olarak gösterir ve onu “Kızıl Arslan” diye tanımlar.
de de çalınan bu marşın 9 kıtalık tam metnini içeren belge, Anadolu Matbaa İşçileri Derneği tarafından Ankara’da Yenigün Matbaası’nda bastırılıp halka ücretsiz olarak dağıtılan el ilanı şeklindedir.
Marşın günümüzde okuduğumuz sözleriyle bu belgedeki sözleri arasında farklar vardır. Ancak şiirin yayımlandığı bildirinin altında Sâmih Rifat imzasının bulunuşu, eserin şaire ait olduğunu tescil etmektedir.
Şiirin meşhur kıtaları şunlardır:
“…
Yaslı gittim şen geldim;
Aç koynunu ben geldim.
Bana bir yudum su ver,
Çok uzak yerden geldim.
Korkma açıl şen yurdum,
Dağlara ordu kurdum.
Açık denizlerine
Süngümle kilit vurdum.
Rüzgârlardan atım var
Şimşekten kanadım var
Göğsümde al yazılı
Gazilik beratım vâr
Yürü ey şanlı Gazi!
Kılıcı kanlı Gazi!
Seni Meriç bekliyor
Büyük ünvanlı Gazi!..”
Eski Türk dili kaynakları hakkında da araştırmalar yürütmüş olan Sâmih Rifat Bey’in evrak-ı metrukesi arasında pek çok yayımlanmamış şiiri bulunmaktadır.
Sâmih Rifat evrakı arasından çıkan beyaz renkli 5 sayfalık dosya kağıdında, Millî Mücadele’de kaleme alınmış olduğu tahmin edilen bir manzume vardır. Uzunca, destansı bu şiir, Afyonkarahisar’ı, Büyük Taarruz’u ve o geceleri anlatmaktadır. Kuvayı Milliyecilerin İzmir’e ulaşma çabalarını ve kavuşmalarını Ankara’ya müjdeleyen, betimleyen destan; Nâzım Hikmet’in muhteşem eseri “Kuvayı Milliye Destanı”ndaki gibi Mustafa Kemal’i savaşın en büyük kahramanı olarak gösterir ve onu “Kızıl Arslan” diye tanımlar.
“Yaslı gittim şen geldim, aç koynumu ben geldim” sözlerini hemen herkesin bildiği “Akdeniz Marşı ve altında Sâmih Rifat imzası…
Mustafa Kemal açısından 1924 yazı gayet sıkıntılı bir dönem olmuştur. Mart-Nisan aylarında Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun hazırlanması sırasında, Gazi’nin istediği bazı maddeler TBMM’nde üçte iki çoğunluk desteğini sağlayamadıkları için yeni Anayasa’ya girmemişti. Bu vesileyle, daha önce cumhuriyetin ilanını eleştiren, hilafetin kaldırılmasından da pek memnun olmayan milletvekillerinden bazılarının Halk Fırkası’ndan istifa edip yeni bir parti kuracaklarına ilişkin dedikodular yayılmıştı. Nitekim Kasım ayında TBMM açıldıktan kısa bir süre sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur.
Ülkede köklü bir devrim gerçekleştirmeye hazırlanan Gazi, sözkonusu partiyi kurmaya hazırlananların Millî Mücadele döneminde kendisiyle birlikte çalışmış, herkesçe tanınan ve birer kahraman olarak benimsenmiş, önemli kimseler olmasından da tedirgindi.
Vatan gazetesinin 31 Ağustos 1924 tarihli nüshasında Mustafa Kemal ve Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Bey’in konuşmaları-fotoğrafları.
Bu nazik durumdan mümkün olduğunca az zararla kurtulmak isteyen Mustafa Kemal, Eylül ayı ortalarında uzun bir Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu gezisine çıktı. Halk Fırkası’nın devrimci politikasının doğru olduğunu, o dönemde başka bir politika izlemenin sözkonusu olamayacağını, bu nedenle başka bir partinin kurulmasını istemediğini, kendisinin de çokpartili bir ortamda tarafsız bir cumhurbaşkanı olarak davranmasının mümkün olmadığını açık açık söylemiş ve Halk Partisi’nden kopmaları belli ölçüde engelleyebilmiştir.
Paşa’nın bu geziye çıkmasından iki hafta önce, Dumlupınar zaferinin ikinci yıldönümünde yaptığı konuşma, Anadolu gezisi sırasında birçok kentte söyleyeceklerinin bir habercisiydi.
Hem Başkumandan Muharebesi’nin ikinci yıldönümü hem de Dumlupınar’da yapılan “Meçhul şehit” anıtının temelinin atılması vesilesiyle 30 Ağustos 1924’te yapılan törende önce Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa uzun bir konuşma yapmış ve Büyük Taarruz’u özetlemiştir. Daha sonra söz alan Gazi Mustafa Kemal de konuşmasına askerî harekâtı anlatarak başlamış, savaş alanındaki gelişmeleri bir dizi kişisel anısı eşliğinde aktarmıştır. Ancak Paşa, konuşmasının ikinci yarısında sözü Türkiye’de yaşanmakta olan devrime getirmiştir. Saltanat ve hilâfet kurumlarının topluma verdiği zararlar ve ulusal egemenlik kavramının önem ve yararları üzerinde duran Paşa, konuşmasının ikinci yarısına şu sözlerle başlamıştı:
“Efendiler; Afyonkarahisar-Dumlupınar meydan muharebesi ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos muharebesi Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder… Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk Devleti’nin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada tarsîn oldu (sağlamlaştırıldı)”.
Burada, açıkça görüldüğü gibi, askerî bir olay siyasî tarihe özgü bir gelişme biçiminde yorumlanmıştır. Tabii bu anlatımı Mustafa Kemal Paşa’nın kendi kişisel tarihinin ne kadar bilincinde olduğunun, savaşı kazanmış olmasa daha sonra gerçekleştirdiklerini de yapamayacağının farkında olduğunun dışavurumu biçiminde de okuyabiliriz. Nitekim Paşa, yukarıda da değindiğimiz, tarihte pek az kişiye nasip olan o toplumsal meşruluğu askerî başarısı sayesinde sağladığının pekâlâ bilincindeydi. Ancak, Paşa’nın bu sözlerinde Halk Fırkası’nın kuruluş aşamasında ortaya çıkan, ama giderek daha da siyasileşeceği için inandırıcılığını yitirecek olan bir tarih söylemi de saklıdır.
Mustafa Kemal Paşa, zaferle cumhuriyet devrimini bir bütün olarak ele almakla köktenci bir modernleşme tarihi yazıyor; ama aynı zamanda da dinleyicilerine zaferi kutlamakla sultanlardan, halifelerden vazgeçerek o günkü iktidarı benimsemenin aynı şey olduğu mesajını veriyordu. Paşa’nın bu yaklaşımı 1923 sonbaharında, Halk Fırkası’nın Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin bütün il örgütlerini bünyesine almasıyla, yani Millî Mücadele’nin yalnızca Halk Fırkası’na katılanlara maledilmesiyle; başka bir biçimde söyleyecek olursak, Birinci TBMM dönemindeki muhalefetin Millî Mücadele tarihinden dışlanmasıyla başlamıştı. Şimdi ise Halk Fırkası’nda bir kırılma yaşanıyordu ve bir muhalefet partisi kurulmak üzereydi. Dolayısıyla, iktidarın doğasıyla Millî Mücadele’yi özdeşleştiren bu yaklaşımın giderek yeni partiyi de dışlaması gerekecekti. Nitekim Gazi, adı artık Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) olan iktidar partisinin 1927’deki ilk kongresini “ikinci kongre” olarak adlandıracak, yani Sivas Kongresi’nin ilk kongre olduğunu söyleyerek CHF’nın 1919’da kurulduğunu söyleyecekti.
Enis Batur “Kapitalist Cehennem, her türlüsünü olduğu gibi Ölüm kültürünü de silmekte herhangi bir sakınca görmüyor; öyle olunca da muhafaza kaygısı biz imansızlara kalıyor!” diyor ve kendisine sorduğu soruları cevaplıyor. Dünya tarihinde ölüm kültürünün yaşayan izleri…
– Mezarlıklara girip çıktınız sık sık, kendi mezarınıza epey yer peylediniz metinlerinizde, zaten ıslık çalmadan labirentinde dolaşıyorsunuz çoktandır. Şimdi tam neresindesiniz?
# Sessizlik Kulelerinden birine doğru, yol üstünde, belki biraz kenara çekilmiş, önümü arkamı kollayarak, özetle durakalka. Böyle söyleyince pek ‘şairane’ oluyor, şaire yakışmaz; gene de Sessizlik Kulesi şu yaşımda bana en uygun metafizik ve kültürel seçenek olarak görünüyorsa, bunda Covid-19 salgını nedeniyle başvurulan fast gömme usullerinin payı düşük: Nicedir, patlayan nüfus hareketleri nedeniyle “dik gömme” konusu gündemde. Kapitalist Cehennem, her türlüsünü olduğu gibi Ölüm kültürünü de silmekte herhangi bir sakınca görmüyor; öyle olunca da muhafaza kaygısı biz imansızlara kalıyor!
– Aral gölüne, Nukus’a mı uzanacak yeni vasiyet adresiniz?!
# Böyle soruya şöyle yanıt: Cehennem Kapısından kuzeye doğru ilerleyin! Şakayı bırakalım ama, her ne kadar ölümün şakasına da açık olsam da, Müzdakhane Kabristanı’nı doğuran geleneğin temel yaklaşımı gerçekten ciddi seçenek: Karakalpak mezarlarının ölülerin üstünü açık(ta) ve kuşlara cesetleri bırakma düşüncesi külliyen doğal değil mi? Modernleşme süreci Parsîleri bile şapşallaştırdı gerçi, yok ölüye ağız örtüsü takılmalı mı, yok ayarlar çapraz mı tutulmalı; bence abes türevler.
– Urbain’den yola çıkarak mezarlıklara odaklandığınızda bir ‘yok kültür’e gidişten dem vurmuştunuz.
# Öyle. İyisi kötüsü ayrımı yapmaksızın, kültür de karşı-kültür de değer taşıyor mezarlık bağlamında. Nereden nereye gelindi kaygısı boşyere değil: Ölüm’e ilişkin kayıplar olduğu gibi Hayat’ın kendisinden eksilmiyor mu? Korsika’da yeni bir Etrüsk mezarı bulundu kazılarda. Genç ölmüş bir kadına ait bulunan iskelet. Yanında kap-kacak türü eşyalar bulunması kadim uygarlıklarda sık rastlanan bir durum. Ama burada, fazlası görülmüş: Genç kadın küpeleri ve altın yüzüğüyle gömülmüş. İçinde yaşadığımız dönemde buna yer var mı?
Ölülerin kayığı Güneş tanrısı Ra, 1. Ramses’in mezarındaki Kapılar Kitabı’nda kayığıyla yeraltı dünyasında seyahat ederken tasvir edilmiş.
– Nereden nereye gelindi diyorsunuz.
# 4 bin yıl kadar önce papirüslere döşenen, birbuçuk yüzyıldır “Mısır’ın Ölüler Kitabı” olarak adlandırılan Işığa Erişme Kitabı, güneş tanrısının kayığıyla gecenin içinden geçiş seferinin log-book’undan buraya. Arada Fayum portrelerine uğramayı unutmaksızın. Olağanüstü örnekleridir portre sanatının. Mısır ile Roma’nın buluşması, o melez alaşım benim gözümde olgun sanatın anahtarı niteliğini taşıyor. Kişinin sağlığında ona ölümünde eşlik edecek karşılığını hazırlaması derin bir ders.
– Kanat Hareketleri’nin içindeki “Fayum Portreleri” şiirleri, Son Kare’de fotoğraflı mezartaşlarından hareketle yazdıklarınız: Yüz, ölümün hayattan silememesini dilediğiniz işareti mi?
# Fayum portreleri ile sözgelimi Bülbülderesi mezarlığındaki “dönme” taşlarındaki fotoğrafların iki temel ortak yanı var. Birincisi, kişinin toplumsal-sınıfsal-biyolojik künyesini taşıması; ikincisi, iki farklı kültürün buluşmasından bir üçüncüye erişmiş olmaları. Yüz, taşın ya da tahtanın üstünden bir tür kabartma tekniği kullanımıyla can(lılık) yüklenir. Zaman geçecek, aynı yaşta kalacaktır. Yanlış anlamayın, işi “Peak’in Darien”e, Cobbe’un yaklaşımına götürecek elbette değilim!
– Irak Kürt bölgesinde yapılan yeni bir kazı sonucunu değerlendiren uzmanlar, bulunan 70 bin yaşındaki Neandartal’e ait kafatası ve kemik kalıntılarının gömüldükleri görüşündeler. Homo sapiens’i önceleyen bir davranış ölü gömmek.
# İnsanbilimciler güçlü ışık tutuyorlar ölüm kültürüne. Çok genç ölen Robert Herz, Ölümün Kollektif Temsili üzerine Çalışmalara Katkı’sında (1907), Grabowsky gibi öncülerin Tiwak hakkındaki araştırmalarından yola çıkarak yazdıkları, Malezya takımadalarının yerli kabilelerinde ölüm/cenaze ritüelinin modern dünyanın yalapşap törenlerindeki baştansavmacılıkla kıyaslanamayacak karmaşık özelliklerini yüzümüze çarpar. Cesedin duruma göre haftalar, aylar, bazı örneklerde yıllar boyu hanede ya da hane yakınında tutulması; “geçici tabut”tan sızan ifrazatın her gün toplanması; kalıntıların ruhunun bekçilik yaptığına ve asal ruhun hemen ötedünyaya geçemediği için yeryüzünde oyalandığına ilişkin inanç; ikinci ve nihai bir cenaze töreni gerçekleşene dek bütün gündelik yaşama etkir. Öyle ki, Herz, Bali adasındaki bir kabilenin iki cenaze töreni arasında yerleşim yerini terkettiklerini yazar.
– Bugün böyle yaşanamaz şüphesiz.
# Bugün öyle yaşanamadığı için böyle ölündüğünü hesaba katmalıyız. Biraz acımasız görünebilir: Bana nasıl yaşadığınızı anlatın, sizi nasıl bir ölümün beklediğini söyleyeyim. Doğruluk payı yüksek denklem.
Hep aynı yaşta Fayum portreleri, Mısır ile Roma’nın buluşmasından bir üçüncü kültür doğuruyor. Yüz, taşın ya da tahtanın üstünden bir tür kabartma tekniği kullanımıyla yükleniyor ve zaman geçse de aynı yaşta kalıyor.
– Geçmişin ritüellerini özlüyor musunuz yoksa?!
# Duyarlığımda, düşünme tarzımda nostaljik bir damar yoktur diyemem, gene de geçmişin kendisini değil bazı işaretlerini arıyorumdur; fark önemli. Sözgelimi 1950’li yılların ırkçı Amerika’sının nesini özleyebilirim? Chrysler ve Buick’lerini, Chevrolet ve Oldsmobile’lerini -bir daha o ayar canavarlar yapılamadı! Ölüm ritüellerinde nitelik kaybı gözlemleniyor: Kapitalist düzen ölüyü de bir tüketim metaı olarak gördü, onu bir harcama alanına dönüştürmekle kalmadı, üstüne üstlük hızlandırdı. Bir defa daha “ah! kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya” hikayesi.
# Hem de incenin incesi şeylerdir! Adli tıp hekimi ve tarihçi Philippe Charlier’ye medya köçekliği yaptığı için bir parça içerliyorum gerçi, ama önemli adımlar attı ölümün “statü”sü bağlamında. En yeni kitabı Rituels (2020) üzerine konuşmasını dinliyordum; epeydir okunduğunu söyledi ölülerin; fiilin böyle kullanılması birden karanlık bir noktaya ışık düşürdü zihnimde.
– Siz “bu durumu nasıl okumalıyız?” türünden sorularında “okumak” fiilini kullanan ekran gazetecilerine içerleyenlerden değil miydiniz?
# Hem de nasıl içerliyorum! Charlier, ölünün yakın tarihe gelesiye, kapağı sıkısıkıya kapalı bir kitap gibi karşımızda durduğunu ifade ediyor. Ya da, Voynich gibi sökülememiş bir yazı. Teknik düzlemde yaşanan çok hızlı gelişmeler adli tıbbın işini doğrudan etkiledi; deyim yerindeyse kapağın kilidi açıldı, yazı sökülmeye başlandı. Kalıntılar ciddi ipuçları veriyor. Dolayısıyla basmakalıp bir eğretileme görevi yüklenmiyor ‘okumak’ fiili burada. Arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular süreci hızlandırdı. Yeni aygıtlar o çerçevede de etkin. Herculanum’daki kaskatılaşmış gövdede beyin kalıntıları bulundu sözgelimi. Gent’te kemiklerle yapılmış bir duvara ulaşıldı kazıda. Sibirya’da bulunan bir iskelete “kuş-adam” adı takıldı, çünkü gömü yerinde çok sayıda kuş gagasına ve kafa kemiğine rastlandı. 20 yıl kadar önceydi, MNAAO’da “Ölümün Haberi Olmaz” sergisinde -ki Apollinaire’in ürpertici şiirinden esinle koyulmuştu adı, “süslü” kafatasları yeralmıştı. Mezarlıkta ölülerini unutmamanın tek yolu ‘taş ziyareti’nden geçmiyormuş bazı kültürlerde. Modena’da, nekropolda elele tutuşmuş hâlde bulunan iskelet “çift”ini görmüş müydünüz?
– Siz bir ölü/m koleksiyonu oluşturmuşsunuz anlaşılan!
# Benim herhangi bir koleksiyon oluşturacak gücüm olmadı hiç. “Dosya”larım olur, yılların içinde işaretler toplarım. Gizlisi saklısı yok elbette, bir ikonagraf yanım olduğu açık. Gördüğümde ayırırım –ayırmak işimin canalıcı cephelerinden biri. Bakın size bu bağlamda ilgimi çekmiş birkaç kare göstereyim: MÖ 5. yüzyıla ait Varna’da bulunmuş iskelet; MÖ 50’den kalma, atlarıyla birlikte ölmüş Galyalı süvariler; 1915’te topluca gömülmüş İngiliz askerleri: Hepsini birer “sayfa”sı olarak görebiliriz Ölüm Kitabı’nın.
‘Modena âşıkları’ 4-6. yüzyıllardan kalma iki iskelet, elele gömülmüş olduğu için 2009’da onları bulanlar “Modena âşıkları” adını taktı. Araştırmacılar daha sonra kasıtlı olarak elele gömülmüş iki iskeletin de erkek olduğunu belirledi
– “Biz”den örnek vermiyorsunuz. İskeletler, kemikler üstünde çalışmayı mekruh saymış bir kültüre ait oluşumuzla mı ilgili bu?
# Bu inanış tarzıyla ilişkim olmasa da, anlarım. Kabul edilemez bulduğum, hangi döneme, inanca, kültüre ait olursa olsun kalıntılara yönelik kayıtsızlık, saygısızlık, horgörmelerdir. Çok değil 25 yıl kadar önce, Konya’da, güya türbe onarımı çalışmaları yürütülürken, Alaaddin Camii’nin höyüğündeki Selçuklu sultanlarının kemikleri ortalıkta, sokak köpeklerine bırakılmış, ertesinde ‘toplanabilenler’ rastgele ‘birleştirilip’ yeniden gömülmüştü. Biz bu bağışlanması olanaksız vandallığı yaşadık ve gömerek unutmayı yeğledik. Selçuklular, Anadolu’nun en yüce kültürlerinden birini yaratmışlardı, borç öyle ödendi! Asıl mekruh olan bu zihniyet.
– Yanılmıyorsam, sizin Osmanlılardan çok Selçuklulara estetik düzlemde bir hayranlığınız var. Ahlat’a, Karamürsel Hersek’e seferlerinize ilişkin metninizi okumuştum.
# Taşlara saplantım, taş işçiliğine sevdamı tetiklemişti. Bugüne dek, Doğu’da ve Batı’da karşıma çıkan örnekleri sınır olarak görürsek, en görkemli işler Selçukluların mührünü taşıyor. Mezartaşları için de geçerli öznel değerlendirmem. Benim 1970 yazında oldukça dağınık halde ziyaret ettiğim Ahlat mezarlığı “sahih” bir görünümdeydi, yanlış anlamadıysam epey “düzeltilmiş” taşlar. Günümüzün büyük mezarlıklarında, “büyük kent”lerimizde estetik bir patetik tabloda eriyip gitmiş.
– 30 yıl önce Milliyet gazetesindeki köşenizde Maçka Mezarlığı konusunda alarm sesi çıkaran bir yazınız çıkmıştı. Bilebildiğim kadarıyla “mezarlık” ile “ziyaret” kelimeleri arasında hısımlık var, hâlâ ziyaret ediyor musunuz taşları?
# Maçka Mezarlığı bugün de bakımsız durumda, aradaki tek fark kapısına zincir vurulmuş olması! Arasıra, başka yazarlar da üzerinde durdular; özellikle Atatürk’ün İsviçre’de intihar ettiği varsayılan manevî kızı Zehra Aylin orada gömülü olduğu için. Oysa mezarı kayıptır. Mehmet Rauf da Şeyh Mezarlığı’ndadır. Terkedilmiş, yokedilmeyi bekleyen, kırık dökük bir mekan. Yakınlarım dağılmış İstanbul mezarlıklarına. Babaannem ve amcam Karacaahmet’te, anam ve babam, anamın ailesi Zincirlikuyu’da, Yusuf Atılgan sırf sevdiği için Bülbüldere’de; Latin mezarlığında ve Ermeni mezarlığında arkadaşlarım, tanıdıklarım var. Ve yazar dostlar: Âşiyan’da, Büyükada’da, Edirnekapı şehitliğinde Bruno Taut, Fenâri dergâhında Hüseyin Hâki Efendi, tanıdıklarım-tanışmadıklarım, bilirsiniz sık sık Simavnalı Bedrettin ile Halil Şerif Paşa’ya da uğrarım ben…
Konya Ahlat’ın Selçuklu sakinleri Konya Ahlat’taki Selçuklu Mezarlığı, “düzeltmeler”in ardından sahih görünümünü de yitirmiş. UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ndeki alan dünyanın en büyük Türk-İslâm Mezarlığı…
– Biliyorum, yurtdışında da mezar ziyaretleri yapıyorsunuz ayrıca. Görmek istediğiniz hangi mezarlar, mezarlıklar var dilek kutunuzda? Siz ki Benjamin’in boş mezarı için epey yol teptiniz, beklettiğiniz hedefler oluyor mu haritada?
# Türkiye’de Özdemirci Mezarlığı’nı görmek istiyorum, balballara elimle dokunmak. İtalya’da, 12. yüzyıldan kalma Camposanto’yu, bir de modern mezarlık San Catoldo’yu ziyaret etmeyi tasarlıyorum. Oldukça yapılması zor bir sefer: Filipinlerin Luzon adasında boşlukta tabutların yüzdüğü mezarlığa yolum düşebilseydi!
– Mezarlıklarla ilgili okuduğunuz hangi metinler üzerinizde izler bıraktı? Bir “seçki” yapmayı düşünseniz, neleri seçerdiniz?
# Fazlasıyla geniş bir alandan sözediyoruz, konuya o türden bir hakimiyetim yok benim. Buna karşılık, “dosya”larımı andım ya az önce; bir tanesinde biraraya getirdiğim, benim kuşağımın yazarlarının metinleri duruyor: Samih Rifat, Edhem Eldem, Ekrem Işın, Aksel Tibet imzalı yazılar. Dilerseniz bir sonraki söyleşide sözedelim onlardan.
– Arada yolumuzu kesmezse Ölüm!
# Yeri gelmişken… Bayılıyorum Türkçede “ölümlü dünya” deyişinin olmasına.