Ortaçağ Avrupa’sında, 1518’in Strasbourg’unda, Bayan Troffea yolun ortasında durup dans etmeye başlıyor. Ne bir ses ne bir müzik geliyor. Ona katılanlarla birlikte, yüzlerce kişi dans etmeye başlıyor. Aklımda yanlış kalmadıysa birkaç saat içinde bütün Strasbourg sokakları Bayan Troffea gibi dans eden insanlarla doluyor. Dans çılgınlığına katılmayanlar karılarını, kocalarını, evlatlarını “Yavrum, Manfred’im, çalmadan da oynanır mı yiğidim, yapma, etme” diye ikna etmeye çalışıyorlar ama nafile.
Tarihler 16. yüzyılın henüz başlarını işaret ederken Strasbourg şehrinde güneşli bir Temmuz günü öğleden sonraydı. Mahallesinin sevilen ablalarından sevgili Bayan Troffea, tıpkı bu güzel günden faydalanmak isteyen diğer komşuları gibi dolaşmaya çıkmıştı. Karşı komşusu kuntiz Bay Müller’le selamlaştı; kilise korosundan tanıdığı Bayan Schatzmeier’le ayaküstü birbirlerine hâl-hatır sordular falan derken, Bayan Troffea ansızın olduğu yerde kaldı. Bir anda nereden geldiğini, nereye gittiğini unutmuş gibiydi. Acaba yemeği ateşte mi unutmuştu? Doğalgazı açık mı bırakmıştı? Yoo hayır. Zaten doğalgazın gelmesine daha temiz bir 500 yüz yıl olduğundan bu tip kaygıları olamazdı. Zaten yolda selamlaştığı isimleri falan da hep uydurdum. Kadının adını hatırladığıma şükredin.
Ama Bayan Troffea’nın yolun ortasında anında duruverdiği -ben tabii dönemin vakanüvislerinin yalancısıyım- az çok bilinen bir gerçek. Ablamız yolun ortasında ansızın durduktan sonra “Bir Kulunu Çok Sevdim” şarkısını söyleyen İbrahim Tatlıses gibi ellerini açıp göğe kaldırıyor, bir yandan da Mahsun Kırmızıgül’ün “Sevdalıyım” klibindeki ayak hareketlerini yapmaya başlıyor. Hani belediye hoparlöründen falan uygun bir müzik çalsa neyse ama ortada müzik de yok; Bayan Troffea çalmadan oynuyor. Bu aşamada benim daha önce isimlerini uydurduğum komşular devreye giriyor. Konu-komşu önce bir bakıyor, bu Bayan Troffea ne iş böyle sokağın ortasında abuk subuk hareketler yapıyor diye. Ancak sonra yavaş yavaş, birer ikişer Bayan Troffea’ya katılıp hiç kimsenin duymadığı ritm ve melodiye eşlik etmeye başlıyorlar.
Aklımda yanlış kalmadıysa birkaç saat içinde bütün Strasbourg sokakları Bayan Troffea gibi dans eden insanlarla doluyor. Dans çılgınlığına katılmayanlar karılarını, kocalarını, evlatlarını “Yavrum, Manfred’im, çalmadan da oynanır mı yiğidim, yapma, etme” diye ikna etmeye çalışıyorlar ama nafile. Şimdi hani bir müzik çalsa gidip kaynağını bulup kapatırlar falan ama öyle bir durum da yok ve her geçen saat tüm şehre yayılıyor. 2 saat önce “Lotteciğim Allah’ın adını verdim, rezil oluyoruz, bırak şimdi dans etmeyi de gir içeri” diyen koca, adeta roman havası ritmine uygun esrik bir şekilde sokağa atıyor kendini. Artık dansa katılmayanları “Biz biliyoruz da mı oynuyoruz” diyerek ikna etmeye kalktılar mı bilmiyorum ama, bir hayli insan da şaşkın şekilde sadece bunlara bakıyor.
Çılgınlığa kendilerini kaptırmayanlar, doktorlara ve rahiplere soruyorlar. Artık o ara hangi cin fikirli doktor ya da rahipse “Çivi çiviyi söker” diyor ve şehrin ortasına apar-topar bir sahne kurup sağdan-soldan buldukları müzisyenleri çaldırmaya başlıyorlar. Hesapta dansa karşı dansla mücadele edecekler.
Dans vebası
Henricus Hondius’un dans çılgınlığına yakalanmış üç kadını betimleyen gravürü. 1564’te Flanders bölgesindeki müteakip salgınlardan birine tanık olacak olan Pieter Bruegel’in orijinal bir çizimine dayanan çalışma.
Tabii vakanüvislerin söylediği o, ama esasen “Ulan bunlar müziksiz dans edip duruyor, sonra ‘Strasbourglu kapı gıcırtısına oynar’ diye laf çıkartırlar, milletin diline türkü oluruz, bari müzik yapalım da gören olursa karnaval var zaar, desin geçsin” diye düşünmüş olmaları ihtimali de yok değil. Ama bu da ters tepiyor; müzik işin içine girince belki müziksiz dans etmem diyen çekingenler de arkadaşının düğününde gerdan kıranlar misali kendini piste atıyor.
Şimdi burada bıyık altından gülerek anlatıyoruz ama bu dans öyle denyo radyo DJ’lerinin tabiriyle “Sabaha kadar dans!” değil arkadaşlar. Bütün Strasbourg, 1518 Temmuz’unda dans etmeye başlıyor. Anca Eylül ayında duruyorlar! E o kadar dansa can mı dayanır? Dayanmıyor da. Ben diyeyim 100 kişi, siz deyin 200 kişi (zira o dönem vakanüvisleri de açıkartırmayı 15’ten 1000’e kadar çıkarmışlar) açlıktan, muhtemelen kalp krizinden, susuzluktan falan sapır-sapır dökülüp ölüyor. Bize her ne kadar garip gelse de, aslında Ortaçağ’da aradabir karşımıza çıkan bir fenomen bu koca bir kentin ansızın dans etmeye başlaması. Muhtemelen daha evvelki örneklerde (ki bunlar da yine hep Avrupa’da oluyor) dans henüz bu kadar yayılmadan “Aha bunların içine şeytan girmiş” diyerek, dans edenleri öldürürerek işi erkenden sonlandırmışlar ama Strasbourg’ta artık “akıl” galip gelmiş, illa bir açıklama arıyorlar. Dans edenlerin ruhuna şeytan girdiğini iddia edenlere “Hangi çağda yaşıyoruz kardeşim” diyerek karşı çıkıyorlar. E artık inceden erken modern döneme girmiş abiler. Bir şekilde dans bitiyor, hayat da devam ediyor. Kimi vakanüvisler dansı başlatan Bayan Troffea’nın en sonunda yorgunluktan öldüğünü; kimileri de 6 gün aralıksız dans ettikten sonra yakınlarda Saverne’deki St. Vitus şapeline götürülüp orada tedavi edildiğini yazmış. Enteresan bir şekilde böyle kitlesel dans vakalarına da “St. Vitus dansı” deniliyor ama şapelin adını sonradan koymadılarsa tamamen tesadüf.
Bu tip kitlesel ve bulaşıcı, durdurulamaz dans vakaları 11. yüzyıldan 17. yüzyıla dek Avrupa’nın irili-ufaklı şehirlerinde görülüyor ve ilk başlarda nedeni tamamen şeytanın lanetine bağlanırken bir müddet sonra tıbbi çözüm arayışlarına giriliyor ama esasında hepsi, başladıkları gibi bitiyorlar. Günümüzde de hekimler bulguları değerlendirip kesin bir sonuca varamıyor. Güneş çarpmasından mantar zehirlenmesine tüm teoriler, doyurucu bir açıklama sunma konusunda “cine tutulmak”la üç aşağı beş yukarı (eh, yine de daha çok yukarı) aynı kıymette. Bildiğimiz bir şey varsa o da bu dansın esasen çok da neşeli Rio Karnavalı tadında bir danstan ziyade, bir tür yakarış, isyan olduğu. Zira bu bulaşıcı dansların hemen hepsinin öncesinde kaydedilmiş kuraklıklar, seller, sosyal patlamalar var. Daha beteri, bir kısım insan bunun esasen bildiğimiz sivil itaatsizlik ve bir protesto eylemi olduğunu ileri sürüyor. Yani biz şimdi adamlara deli diyoruz da, o zamandan kalma muhaliflerin seslerini bastırmak için iletişim başkanlığı tarafından üretilmiş bir propaganda da olabilir.
Enteresan bir şekilde moderniteyle birlikte bu danslar tamamen tarihten siliniyor. Tabii insan merak etmeden de edemiyor: Acaba silinmedi de biz mi etrafımızda olup bitene kaygısızlaştık? Umursamaz olduk ya da anlamaya çalışmak yerine daha en baştan dansa ilk başlayana anında deli gömleğini mi giydirdik? Kalanlarımız da deli gömleği giymiş halaybaşı götürülürken keyifle selfie çekmeye mi başladık?
*Ayşen Gür, #tarih 2019 Mayıs sayısında tarihin bu en büyük toplu dans salgınını yazmıştı.
15. yüzyıldan itibaren Doğu’dan gelen barbar sömürgecilerin tahribatına maruz kalan Meksika ve mutfağı, her şeyi içinde eritip harikalar yaratan kocaman bir kazan. Çikolata ve vanilyasız Fransız pastacılığı, domatessiz İtalyan mutfağı, acı bibersiz Adana kebabı olur muydu? Patates, Kuzey Avrupa’nın işçi sınıfını doyurdu; mısır, Afrika’nın başlıca tahılı haline geldi. Viva la Cocina Mexicana!
Tarih boyunca insan ve ürün hareketlerinin en kapsamlısı ve uzun süreni, milyonlarca yıl boyunca aralarındaki okyanuslar dolayısıyla birbirlerinden tamamen habersiz kalmış Avrupa ile Amerika kıtaları arasında olmuştur. 15. ve 16. yüzyıllarda “Yeni Topraklar”a doğru başlayan insan ve diğer canlı akınına Amerika’nın cevabı, bildiğimiz alışkanlıklarımızı değiştirecek yeni ürünlerle olmuş. Alfred W. Crosby 1972’de yazdığı kitabında bu alışverişe “Kolombus değiştokuşu” adını vermiş.
Alışveriş lafın gelişi. Acımasız dönüşümü şekerle kaplama çabası. Avrupa açısından hep alış, yeni kıta açısından da hep veriş! İlk yerlilerin Amerika kıtasına gelişi 15-25 bin yıl öncesine tarihleniyor. Amerika kıtası da yüzbinlerce yıl kendi hâlinde yaşayıp gittiği topraklarına doğru yönelen hayvan, insan ve hastalık akını karşısında mücadeleyi yitirerek bambaşka bir yöne doğru evrilmiş. 1650’lere gelindiğinde nüfusun %50-95 oranında hastalık ve savaşlarla yokolduğunu görüyoruz. Zamanaşırı bakarsak, Amerika da şeker ve tütün ile yavaş yavaş daha fazla sayıda insan öldürerek altı üstüne getirilen doğasının hesabını sormuş mudur dersiniz? Tarih böyle bir şey işte. Neyse, konumuz mutfak tarihi. Her şeyi içinde eritip harikalar yaratan kocaman bir kazan.
Azı karar, çoğu zarar Aztek kültürü her şeyde denge ve kararında tüketime dayandığı için, çok sevilen fermante kaktüs ve bal içeceği “pulque” soylular arasında bile az miktarda içilirmiş.
Mısır, patates, cassava, tatlı patates, Kolombus öncesi Amerika’nın temel gıdaları idi. Bunların yanısıra domates, balkabağı, sakızkabağı, yeşilbiber türleri, fasulye, ananas, çilek, ayçiçeği de eski topraklara kısa sürede yayıldı. Yeni kıtanın yiyecek haricinde, kauçuk, tütün ve frengi gibi başka armağanları da oldu. Bu alışverişin görece sakinlediği günümüzden geriye bakınca “Kolombus Değiştokuşu”nun insanlığın gelişimine, dolayısı ile dünya mutfaklarına pek çok şey kattığı ortada. Çikolata ve vanilyasız Fransız pastacılığı, domatessiz İtalyan mutfağı, acıbibersiz Adana kebabı olur muydu? Patates, Kuzey Avrupa’nın işçi sınıfını doyurmasaydı endüstriyel gelişmelerin yükünü kim sırtlayacaktı fabrikalarda? Mısır, Afrika’nın başlıca tahılı hâline gelmemiş olsaydı, kara talihli kıtanın politik yapısını değiştirecek devletler kurulabilir miydi acaba?
Yeni topraklara bu değiştokuşun en fazla yansıdığı, geçmişinden gelen bolluğu yeni ürünler ve farklı yöntemlerle bir kazan içinde birleştirmiş, bugün hâlâ evrilmekte olan olağanüstü bir mutfağı anlatacağım: Meksika mutfağı Kolombus öncesi dönemde büyük şehirler ve çevresindeki kasabalarda yaşayan Azteklerin tarım becerileri ve bilgi birikimleri sayesinde, beslenme düzeni esas olarak çok çeşitli meyve ve sebze üzerine kuruluydu. Temel gıda olan mısır, mitolojik ve dinsel anlatılarla kutsallaşmış bir ürün idi. “Nikstamalizasyon” denilen bir işlemden geçirilerek hamur tutma özelliği kazandırılan ve sindirim kolaylığı sağlanan mısır ile yapılan tortillalar, lapalar, muz ya da mısır yaprağına sarılıp buharda haşlanan tamaleler, bugün hâlâ Meksika mutfağının temel taşları olan yiyecekler. Tortilla, tamales, çeşitli sebze güveçlerine eşlik eden türlü çeşit soslar en yaygın olanlardı. Ayrıntılı ve zengin sofralar her kültürde olduğu gibi soylu sınıflara özgü idi. Büyük Aztek kasabalarında ve şehirlerinde her sınıftan insana hizmet veren ve her türden sokak yemeği satan satıcılar vardı (Burada, ilk Amerikan kolonistlerin yerlilerin mısırı sönmüş kireçte bekleterek hazırlama yöntemlerine kulak asmayıp kronik “niacin” eksikliğinden “pellagra” adı verilen hastalıkla ölüp gittiklerini ve bir süre başlarına ne geldiğini anlamadıklarını da ekleyelim).
Kadınların krallığı mutfak Azteklerde mutfak, kadınların egemenlik alanı idi. Kadınların politik alanda da ağırlığı vardı; ama yerlerini ve söz haklarını İspanyol egemenliği sırasında kaybettiler (üstte). İspanyollara rüya gördüklerini düşündüren sofrasıyla 2. Montezuma (altta).
İspanyol istilacılar geldiğinde, Aztek hükümdarlarının çok zengin sofralarına oturdular. Buldukları her şeyin gelişmişliği onları öyle şaşırtmıştı ki başkent Tenochtitlan’da “Rüya mı görüyoruz acaba?” diye raporladıkları ve gördüklerine inanamadıkları bir dönem geçirdiler. Ancak, buldukları her şeyi yoketmeleri uzun sürmeyecekti. Buna rağmen bugünkü Meksika mutfağını oluşturan kökleri yerinden edemediler.
Peki İspanyolları hayrete ve büyük ihtimal kıskançlığa sevkeden 2. Montezuma’nın sofrasında neler vardı?
Yemekler beyaz örtüler üzerinde, rengarenk şık seramik kaplarda, güzel kadınlar tarafından sunuluyordu. Zaten Azteklerde mutfak, kadınların egemenlik alanı idi. Kadınların politik alanda da ağırlığı vardı; ama yerlerini ve söz haklarını İspanyol egemenliği sırasında kaybettiler. Sofraya konan yiyecekler, imparatorluğun dörtbir yanından taşınıp gelen malzemelerle hazırlanıyordu. Yemeğe oturmadan ellerini bir leğende yıkayan Montezuma, saray ahalisinden bir paravanla ayrılmış yerinde oturur, gündelik hazırlanan 300 civarında yemek arasında yiyeceğini seçer, gerisi de saray halkına servis edilirmiş. Biz de bunları Cortés’in askerlerinden Bernal Diaz notlarından okuyoruz.
Yemekte yaban ördeği, yaban domuzu, sülün ve bıldırcın, keklik, geyik, bataklık kuşları, güvercin ve tavşan etinden yapılan yemekler, çeşitli zengin sebze ve yemişli soslarla sunulmuş. Yumurta ile yoğrulmuş mısır ekmekleri bembeyazmış ve temiz peçeteler serilmiş tabakların üzerinde servis edilmiş. Ülkenin her tarafında yetişen taze meyveler varmış. Balık sunulacağı zaman, Meksika Körfezi’nde o gün yakalanmış balıklar koşucular tarafından taze taze saraya iletilirmiş. Yemek sırasında dansçılar, akrobatlar, cüce ve palyaçoların eğlendirdiği Montezuma, bu insanlarla tabağından yiyecek paylaşmış. Yemeğin sonunda altın bir kasede köpüklü çikolata içeceği getirilmiş; yanında da tüttürmek için tütün sargısı. Sonra da imparator dinlenmek için odasına çekilmiş. Bu yemek deneyiminin seçkinliğini ve şıklığını biraz olsun anlamak için Kolombus öncesi seramik kapların güzelliğine ve ayrıntısına bir göz atmak yeter. Aztek kültürünün felsefi tabanı her şeyde denge ve kararında tüketim önerdiği, gösteriş ile şaşaayı cezalandırdığı için çok sevilen fermante kaktüs ve bal içeceği “pulque” soylular arasında bile az miktarda içilir, sarhoşluk fena cezalandırılırmış. Aynı kanaatkar anlayış, giysiler ve takılarda da kendini gösterirmiş.
Kolombus’un öncesi/sonrası Mısır, kaktüs, acıbiber, fasulye Kolombus öncesi Amerika’nın temel gıdalarıydı (üstte). Kolombus’un Meksika mutfağına etkilerinin ardından Fransız hayranı olan başkan Porfirio Diaz (altta) da Fransız etkisini mutfağa taşımıştı.
Aztek mutfağının temel baharat çeşitleri, bugün de Meksika mutfağının ana tatlarını destekler. Aztekler yiyeceklerin tatlandırılmasında çok sayıda bitki ve baharat kullanırdı. Çeşitli acılık derecelerinde biberler, kuru, tütsülü, kavrulmuş olarak geniş bir lezzet yelpazesi sunar, tariflere derinlik katardı. Cilantro yani Meksika kişnişi, kekiği ve anasonu; “canella” yani beyaz tarçın kabuğu, Akdeniz’in alışıldık baharat çeşnilerini anımsatacak lezzet tınıları sunduğu için İspanyollar tarafından da kullanılmaya devam edilmiştir. Soğan ve sarımsak gelmeden önce bunlara benzeyen lezzette kokulu yapraklar ve bazı bitki soğanları kullanılmakta idi. Diğer tatlandırıcılar arasında mesquite, vanilya, achiote, epazot, hoja santa, patlamış mısır çiçeği, avokado yaprağı vardı. Bütün bunlar son derece geniş bir lezzet aralığı sunan çeşniler idi.
İspanyollar 1521’de bugünkü Mexico City’nin yerinde, göl üzerinde kurulu, kanallarla, yollarla donanmış 400 bin kişinin yaşadığı Aztek başkenti Tenochtitlan’ı ele geçirip imparatorluğa son verdiklerinde yıktıkları tek şey şehir olmadı. Kendi mutfaklarının malzemelerini de getirdiler elbet. Bunların da yerel tarım üzerinde yıkıcı etkileri oldu. Koyun, keçi ve inekleri otlatacak yer lazımdı. Yerlilerin binbir emekle göl üzerinde doldurup yükselttikleri tarlalardan daha güzel yer mi vardı? Domuzlardan sık ormanlara kaçıp saklananlar oldu. Kısa sürede üreyip vahşileşerek ekili alanlara musallat oldular. Yerliler aç kaldı. Yabani hindiler vardı ama tavuk İspanyollarla geldi ve bu hayvanların etleri Meksika mutfağına ayrılmaz şekilde eklendi. Öncesinde yerli Aztek mutfağında et için yetiştirilen iri hayvanlar olmadığı için et kullanımı yaban hayvanları ve kıyılarda balık ile sınırlı ve pek az iken; İspanyol etkisi ile özellikle domuz eti yemeklerde çok kullanılır oldu. Süt veren hayvanların gelmesi ile peynir çeşitleri ve tereyağ mutfağa eklendi. Bunlar İspanyolların etkin olduğu ülkenin kuzeyinde yerleşirken güney daha çok yerli mutfağının alışkanlıklarını devam ettirdi.
İspanyollarla pirinç, buğday gibi yeni tahıllar; susam, zeytinyağı, kimyon, tarçın gibi yeni malzeme ve baharat da hemen yerel yemek türlerine katılır oldu. Üzüm ve arpa, şekerli tatlar, sığır ve koyun etleri, süt, krema ve tereyağı, kolonyal Meksika’nın mutfağını zenginleştirdi. Ancak bu eklentiler daha zengin mutfaklarda yerini buldu. Yoksul mutfaklar ise yüzyıllardır nasılsa aynı şekilde devam etti. Bugün bile birçok Meksikalı, ataları gibi beslenmektedir. Tabii dünya mutfaklarına sunduklarına bakılırsa, Meksika mutfağı içine aldığı etkileri haddeden geçirip yal ü bal eden, gerçek bir füzyon mutfağıdır denebilir.
Meksika mutfağının bileşenleri tanımlanırken, genellikle yerli, İspanyol ve sonra Fransız etkileri sayılır. Ancak pek hesaba katılmayan bir boyut da, gelen İspanyolların 800 yıldır sürmekte olan ve henüz alaşağı ettikleri Mağrıbi mutfağının etkilerini buraya taşıyıp getirmiş olmalarıdır. Bu etki ta Abbasi Bağdat’ından süzülüp Endülüs Emevileri ile Kurtuba’ya gelmiş ve yerleşmiştir. Bu nedenle Meksika mutfağı üzerinde Arap mutfağı lezzetlerinin tartışmasız bir etkisi vardır. Bu etki daha sonra 19. yüzyıl sonlarına doğru Lübnan göçmenlerinin getirdikleri ile zenginleşmiş. Örnek vermek gerekirse, “taco Arabe” yani bildiğimiz pita üzerinde sunulan “shawarma”dan (döner) oluşan “taco al pastor”; şiş kebap “alambres”; içli köfte gibi yiyecekler; badem yokluğunda yer fıstığı ile yapılan ezme “mazapan”; tulumba tatlısının uzunu ve çikolata ya da süt reçeline banarak yenen “churros”; karamel dolgusu ile kağıt helvasına benzeyen “obleas” gibi tatlılar da mutfağa eklenmiş. Bugün Ortaçağ ve 19. yüzyıl Arap mutfağının yemekleri artık Meksika mutfağının ayrılmaz bir parçasıdır.
Diktatörün sofrası Ülkeyi 1877-1911 arasında ağır bir dikta rejimiyle yöneten Başkan Porfirio Diaz’ın şaşaalı davetlerinde şampanya ve şarap su gibi tüketilir; bagetler, vol-auvent’lar, krepler yenirmiş.
Gelelim 1862’de 3. Napoléon’un bir manevrası ile kendisini Meksika imparatoru bulan Habsburg hanedanından Avusturya arşidükü Maximilian ve eşi Carlotta’nın 5 yıl süren hanedanlık dönemine. Birçok yemek yazarı Fransız etkisini bu döneme bağlamak eğiliminde olsalar da, aslında bunu gerçek bir Fransız hayranı olan başkan Porfirio Diaz döneminin şaşaalı davetlerine bağlamak daha doğru olur. Ülkeyi 1877 ile 1911 arasında ağır bir dikta rejimiyle yöneten ve Meksika Devrimi ile indirilen Diaz’ın döneminde üst sınıfların damağına hitap eden lezzetler konak mutfaklarında yer edinmiş, ev hanımları dergilerde Avrupalı tariflerin peşinde koşar olmuşlar. Fransız şarap ve şampanyalarının su gibi aktığı “la comida francescada” yani modern ve gelişmiş olma adına benimsenen “Fransız stili yemek”, devrimden sonra şık restoranlardan halka inmiş. Fransız mutfağının benmari, veloute gibi yöntemleri-terimleri, bageti ve tatlı ekmekleri, krepleri, teleras ve bolillos diye adlandırılan minik somun ekmekleri, bolovan denen vol-au-vent börekçikleri, et suları ve çeşitli sosları zaten soslara düşkün olan ve benzer yiyecekleri olan Meksika mutfağına yerleşmiş.
Daha az bilinen ise 1900’lerin başında gelen Japon, Filipinli, Çinli ve Koreli göçmenlerin de ABD sınırının hemen güneyinde bir Uzakdoğu-Meksika füzyonu oluşturmaları. Kore’den 1970’lerde yeni bir göç dalgası daha almış Meksika. Bugün ABD’ye epey göç veren ve başka ülkelerden göç alan Meksika, bu geliş-gidişler ve etkilere-malzemelere açık niteliği ile başka tatlara da kucak açabilecek mi bakalım. ABD’nin dünya mısır üretimini tekeline alması ile işsiz kalıp göçe zorlanan tarım işçileri ve yüzyıllardır mısıra dayalı mutfağında harikalar yaratan Meksika; 2010’da UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alınmış. Hayırlı olsun. Darısı başımıza. Viva la Cocina Mexicana!
Çizme’nin kuzeyindeki Ravenna şehri, gerek iklimi gerek tarihiyle tarihî İstanbul’u yaşatıyor. Ayasofya’yı da yaptıran İmparator 1. Justinianus ve Bizans tarihinin en güçlü kadın figürlerinden eşi Theodora’nın San Vitale Bazilikası’ndaki tasvirleri; ziyaretçileri 6. yüzyılın dünyasına taşıyor.
Mozaikin başkenti olarak bilinen İtalya’nın kuzeyindeki tarihî Ravenna kenti, bu unvanı İstanbul’a derin köklerle bağlı oluşuna borçludur. UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde 8 adet yapısı olan bu kenti dolaşırken, kendinizi zaman zaman Bizans İstanbul’unda hissedebilirsiniz. Hatta isimlerine aşina olduğunuz ancak kendi şehirlerinde pek rastlama imkanı bulamadığınız çok çok eski İstanbullularla Ravenna’da karşılaşabilirsiniz!
Ravenna’dan 6.yüzyıla kapı İtalya’nın kuzeyindeki tarihî Ravenna kentinde bulunan San Vitale Bazilikası, İstanbul’dakiler gibi dış mekanın sade, iç kısımların süslü olduğu mekanlardan.
Bologna’dan trenle 1 saat 20 dakikada kolayca ulaşım sağlanan Ravenna, Adriyatik kıyısında bulunan, zengin tarihî değerleriyle muhakkak görülmesi gereken bir kent. Şehir lagün üzerine kurulu olduğu için pek çok gün sisler altında ve mistik bir atmosferde. Özellikle gri ve sisli havalarda sokaklarda dolaşırken, insan kendini İstanbul’da sanabilir. San Vitale Bazilikası’ndan içeri girdikten sonra ise “İstanbul’un kokusunu duyabiliyorum” diyebilirsiniz. Hemen karşınızda Ayasofya’yı yaptıran İmparator 1. Justinianus (482-565) ve Bizans tarihinin en güçlü kadın figürlerinden eşi Theodora’nın (500- 548) tasvirleri var.
Ayasofya’yı ziyaret eden birçok turist, Justinianus ve Theodora adları geçtiğinde hemen herkesin aklında canlanan bu imgelerin İstanbul’da yer almadığını öğrendiklerinde şaşırır. Bu ve benzeri figürlü mozaikler Kostantiniyye’de varolmuşsa da günümüze ulaşmamasının sebebi, hiç kuşkusuz 8. ve 9. yüzyıllarda yaşanan ikonoklazma döneminde yokedilmeleridir. Bugün Ayasofya’da görebildiğimiz insan tasvirli mozaikler, ikonoklazma sonrasına aittir.
Ravenna’da San Vitale, Sant’Apollinare, Galla Placidia Mozolesi ve Sant’Apollinare Nuovo Bazilikası’ndaki mozaik kompozisyonlarını görünce; insan böyle bir yıkım yaşanmasaydı şu an İstanbul nasıl bir mozaik zenginliğine sahip olurdu diye düşünmeden edemiyor.
Şehirdeki en anıtsal yapı San Vitale Bazilikası, plan ve ölçü bakımından Justinianus ve Theodora’nın Küçükayasofya’da yaptırmış olduğu San Sergios ve Bachos Kilisesi (Küçük Ayasofya Camii) ile çok büyük benzerlikler taşıyor. Aziz Vitalis’e adanan bazilika, Justinianus’un İtalya’daki kısmi başarısından sonra buradaki son kalesi olan Ravenna’daki varlığını ve gücünü yansıtıyor. İstanbul’daki Bizans yapılarında da görüldüğü gibi, dış cephe daha sade tutulurken süslemeler yapının iç mekanında yer alıyor. Bu, aslında içselliğin de önemini vurgulayan bir tutum. Altın sarısı ve yeşil tessera’ların ağırlıklı kullanıldığı bölümdeki malzeme ve tekniğe bakılırsa, mozaik sanatçılarının İstanbul’dan gelmiş olma ihtimali yüksek.
İmparator Justinianus ve Theodora mozaikleri apsisin iki yanında karşılıklı olarak duruyor. İmparator kararlı bir ifadeyle tasvir edilmiş; Theodora ise mücevherleriyle parlıyor.
Justinianus ve Theodora’nın mozaikleri, apsisin iki yanında karşılıklı olarak yer alıyor. İmparatorluk rengi olan ve İstanbul’da yüzyıllarca bayramı kutlanan “erguvan” renkli kıyafetlerin içinde karşımıza çıkıyorlar. Oldukça kararlı bir duruşla betimlenen Justinianus, döneminin dinî ve siyasi iktidarının harmanlanmış bir yansımasını sunuyor. Bizans tarihindeki güçlü kadın imajının kuşkusuz en önemli temsilcisi Theodora ise günümüz modasına bile yön veren, dünyaca ünlü markaların ondan esinlenerek özel Bizans kreasyonları ürettiği mücevherleri ve tacıyla parlıyor.
Justinianus ve Theodora hayatları boyunca hiç Ravenna’da bulunmamalarına rağmen, bu eşsiz eserler sayesinde adeta bir gölge gibi şehirde görülür ve İtalya’da İstanbul’un temsilcileri olarak varlıklarını sürdürür. Tanıdık izlerle ve tanıdık yüzlerle karşılacağınız Dante’nin de şehri Ravenna, İtalya seyahat rotalarında mutlaka yer almalı.
Türk tarafında Çanakkale Muharebeleri’yle ilgili fantastik anlatım ve kurgu eserler nasıl gerçek tarih kitaplarından fazlaysa, Batı’da da özellikle bir dönem “uzaylı” hikayeleri oldukça popülerdi. Ancak Türklerin “barbarlığı” üzerine inşa edilen dezenformasyon sektörü, “teslim olduktan sonra öldürülen” İngiliz askerlerini değil gerçekleri kurban etmişti.
Savaşlar her zaman beraberinde trajediler doğurur. Kimi hadiseler yıllarca yazılır-konuşulur; kimileri ise efsaneleşir, gerçekliğini yitiririr, soru işaretleriyle dağılır. Dünya savaş tarihine damga vuran Çanakkale Muharebeleri sırasında da, daha sonra literatüre girmiş meşhur bir hikaye vardır: Kaybolan İngiliz bölüğünün hikayesi!
1915 Ağustos başında, muharebelerin ikinci aşamasında Anafartalar sektöründe yaşanan bu hadiseyle ilgili, İngiltere başta olmak üzere birçok ülkede sayısız araştırma, dokü-drama, belgesel yapıldı. İngiliz 1/5 Norfolk Taburu’nun bu kaybolan bölüğü -yani Sandringham Bölüğü- aynı zamanda 20. yüzyıl dünyasına her alanda damgasını vuran UFO hikayelerinin de ilham kaynaklarından biri oldu. Zira bu askerler -16 subay, 250 er- 12 Ağustos öğleden sonra Anafartalar ovasının ilerisinde Türk hatlarına doğru harekete geçmiş; sonrasında hiçbirinden bir daha haber alınamamıştı.
Küçükanafarta Ovası İngilizlerin bölgeyi Türk keskin nişancılarından temizlemek için 12 Ağustos 1915’te yaptıkları harekatı gösteren kroki.
Peki nereye gitmişlerdi? Türk tarafında bir bilgi var mıydı? Hadise nasıl gelişmişti?
Konunun o dönemde bile bir mesele hâline gelmesi, aslında pek görülmüş bir gelişme değildi. Zira yine o dönemdeki adıyla Büyük Savaş (1. Dünya Savaşı) sırasında, cephede ve cephe gerisinde 10 milyona kaybetmiş; yine yaklaşık aynı sayıda sivil ölmüş; savaşın bitiminde 3 sene boyunca tüm dünyayı sarsan büyük grip salgını da en iyimser tahminlere göre 20 milyon insanın canını almıştı. Kısacası dünya ateşe düşmüştü ve kimsenin pek ölüleri düşünecek hâli yoktu.
Gelibolu Muharebeleri’ne katılan İngiliz askerleri
Ancak Çanakkale’de “kaybolan” askerler bir istisna teşkil etti. Bunun nedeni, Sandringham Bölüğü’ndeki askerlerin, dönemin İngiliz Kralı 5. George’un yazlık sarayında çalışan ve Kral’ın bizzat tanıdığı insanlardan oluşmasıydı. Malikanede görevli ve kraliyet ailesinin yakından tanıdığı muhafız, kahya, seyis, bahçıvandan oluşan personel, 1915’in ortasında gönüllü olarak Çanakkale cephesine gitmişti. Dolayısıyla bu askerlerin akıbetinin belli olmaması Kral’ın canını sıkmış ve konuyla ilgili yazışma ve araştırmalar henüz savaş sürerken başlamıştı.
Bu noktada önce Sandringham Bölüğü ve içinde bulunduğu 163. Tugay’ın Çanakkale’ye gidiş hikayesini ve hadisenin meydana gelişini özetleyelim. Bu tugay içinde bulunan Norfolk Alayı, Britanya Ordusu’nun en eski ve seçkin alaylarından biriydi. 4 Ağustos 1914’te savaş ilan edildiğinde, alayın ilgili taburu da silah altına alındı. 14 Kasım’da 1/5 Norfolk Taburu’nun komutasına Albay Sir Horace George Proctor Beauchamp getirildi. 52 yaşında göreve tekrar çağrılan bu emekli asker son 8 yıldır aktif görev almamış; hizmeti süresince orduda süvari olarak görev yapmış, piyade görevinde bulunmamıştı. Yaşlı komutanın komuta etme kabiliyetindeki yetersizlikler sert ve agresif tavırları ile birleşince subay ve asker üzerinde moral bozukluğu oluşturmuştu.
Kral 5. George’un Ian Hamilton’a yolladığı ve kaybolan askerler için duyduğu endişeyi dile getirdiği telgrafı (üstte). Yüzbaşı Beck’in savaştan sonra muharebe arazisinde bulunup ailesine teslim edilen Half Hunter marka cep saati (altta sağda ).
Tabur, her biri yaklaşık 100 subay ve erden oluşan toplam 8 bölükten meydana geliyordu. Birlik, birkaç aylık eğitim sonrası 29 Temmuz 1915’te Liverpool’a ulaştı. İçlerinde Kral’ın özel personelinin de bulunduğu E Bölüğü (Sandringham Bölüğü), HMHS Aquitania’ya bindiğinde, artık istikametlerinin Fransa ve Batı cephesi değil Osmanlı Devleti’nin başkentine giden suyolunun kilidi Gelibolu Yarımadası olduğunu biliyordu.
Askerler uzun ve sıkıntılı bir yolculuk sonrası 6 Ağustos 1915’te Limni (Lemnos) Adası’na ulaşarak Akdeniz Seferî Kuvvetler’ine (Mediterranean Expeditionary Force) dahil oldu; 9 Ağustos’ta ise Gökçeada’ya (Imbros-İmroz) doğru yola çıktı. Askerleri taşıyan gemi 10 Ağustos saat 16.00’da Suvla (Anafartalar) sahilinin yarım mil açığında demirledi ve 1/5 Norfolk, 17.00 civarında Softatepe karşısındaki A sahiline karaya ayak bastı; kumsal boyunca Büyük Kemikli Burnu yönünde hareket ederek Gazi Baba yakınlarındaki açık ordugaha ulaştı.
İngiliz taburu 11 Ağustos şafak vakti ileri harekata başladı. Bu sırada Türk topçusunun Pırnartepe doğusundan yaptığı şarapnel ateşiyle tabur ilk zayiatını vermeye başladı. İlerleme durdu ve askerler kayaların arkasındaki derin hendeklere sığındı. 12 Ağustos sabahı bilinen ve subaylar arasında paylaşılan gerçek, Türklerin gücünün tahmin edilemediği ve engebeli, dikenli, kurumuş su yatakları ile dolu yabancı bir arazide ilerleneceği idi. Emirler net değildi. Taburun birçok subayı sargı yerlerinin, yedek cephanenin, makinalı tüfeklerin hatta tugay karargahının yerini bilmiyordu. Onlara sadece, donanmanın bombardımana başlayacağı ve ilerlemeleri emredilmişti.
Donanma bombardımanı 16.00’da, taarruz ise 16.45’te taburların siperlerinden çıkarak bir hat üzerinde ilerlemesiyle başladı. Taburlar, daha önce keşfi yapılmamış olan engebeli arazide, ne hedeflerine ne de Türklerin arazideki yerleşimlerine dair bir fikirleri olmadan harekete geçtiler.
Belirsizliklerle dolu harekat, karışık emirlerle ve iletişim sorunlarıyla devam etti. İngiliz birliklerinin temizlemeyi planladığı Tekketepe ve Kavaktepe yamaçlarındaki bölge, Yarbay Münip Bey’in 36. Alay’ının 1. Taburu ile Yarbay Abbas Bey’in 35. Alayı’nın 3. Taburu tarafından savunuluyordu. Münip Bey iki taburundan birisini cepheye yerleştirmiş, diğerini de ihtiyatta tutmuştu.
36. Türk alayının birlikleri İngilizlerin ilerleyişini yoğun makineli tüfek ve şarapnel ateşi engellemeye çalışırken, aynı anda arazide yayılmış bulunan Türk keskin nişancılarının da etkili ateşleri İngiliz kayıplarını gitgide artırıyordu. İngilizler, kaos içinde hareket ettikleri sık fundalıklar arasında taburlar arasındaki tüm bağlantıyı kaybettiler. Bu esnada diğerlerine göre ileride ve açıkta kalmış olan 1/5 Norfolk Taburu askerleri, ateş ve şarapnel yağmuru altnda yakıcı Ağustos sıcağı ve susuzlukla da mücadele ediyordu: “Susuzluktan öleceğimi sandım. Susuzluk çok kötüydü ve dilim ve dudaklarım şişti. İlerlerken bir ara neredeyse ölmüştük ve subayımız bize sadece bir yudum daha almamızı söyledi, fazlasını değil” / Er Cliff Harrison, 1/5 Norfolk.
Harekattan sonra kendisinden haber alınamayan Yüzbaşı Frank Reginald Beck
Yine bu sırada, İngiliz Kralı 5. George’un da yakından tanıdığı Yüzbaşı Frank Beck’in E Bölüğü askerleri, kendilerini bir anda Türk birliklerinin ortasında buldu:
“… Fundalıklar alev almıştı, bunlar küçük küçük yangınlardı ama aralarında yatamıyordun. O sırada sağ kolumdan vuruldum. Ateş ediyordum ve kurşunu omuzumun hemen altına yedim. Geri dönmem gerektiğini biliyordum. Yanımda bir grup adamım vardı ama hepsi öldürülmüşlerdi. Çevremiz sarılmıştı. Taburun çoğu farkına varmadan Türk hatlarını aşmıştı… Tek umudum geri dönebilmekti. Gelibolu için ben yoktum artık. O sırada Çavuş Aymers’in komutasında E Bölüğü’nün (Sandringham Bölüğü) ki kırk kişi falandılar, bir samanlığa sığınmış olduklarını gördüm. Fundalık tutuşmuştu, çevreleri hemen hemen Türklerle sarılmıştı ve keskin nişancı ateşi altındaydılar. Durumları çok umutsuzdu. Orada hepsi yaralandılar ve öldüler herhalde” / Er Tom Williamson, 1/5 Norfolk. Yüzbaşı Beck, siperlerden çıktıkları noktadan yaklaşık 1500 metre ileride yorgunluk askerlerine liderlik etmeye çalışıyordu. Tam o anda yakınında patlayan bir mermi sonrası bir daha ayağa kalkamadı. Sonraları C Bölüğü’nden Er John Dye, Yüzbaşı Beck’i en son bir ağacın altında başı önüne düşmüş halde gördüğünü fakat ölmüş mü, yaralı mı yoksa yorgun mu olduğunu bilmediğini söyleyecekti. Frank Beck’i bir daha gören olmadı. Onun gibi 1/5 Norfolk Taburu’nun komutanı Albay Beauchamp da birçok askeriyle beraber gözden kayboldu. İngiliz ileri harekatı sona ermişti.
İtilaf Devletleri askerleri 1915 Ağustos sonlarına kadar Gelibolu Yarımadası’ndaki ileri harekatlarını sürdürdüler. Ancak bilindiği gibi, karşılarında başta Mustafa Kemal olmak üzere büyük bir direnç gösteren Türk askeri; onların hâkim tepeler silsilesini (Kilitbahir Platosu) ele geçirip Boğaz’a inmesine ve İtilaf donanmasına İstanbul yolunu açmasına izin vermeyecekti.
Norfolk taburundan Yüzbaşı Cedric A.M. Coxon’un esir düştükten sonra ailesine gönderdiği mektup ve tutanak, askerlerin esir alındıktan sonra vurulmadığını kanıtlıyordu..
Britanya kamuoyu hadiseyle ilgili ilk açıklamayı 6 Ocak 1916 tarihinde duydu. General Hamilton’ın raporunda, 163. Tugay’ın 12 Ağustos 1915 muharebelerindeki hareketine dair dikkati çekici bir kaç noktaya değiniliyordu:
“Çatışmalar esnasında 163. Tugay’a büyük bir şöhret kazandıran gizemli bir olay gerçekleşti. Savaş sahasının sağında bulunan 1/5 Norfolk Taburu öyle bir an geldi ki, kendini tugayın diğer kısmından da az mukavemet eden bir bölgede buldu. Düşmanın sebat göstermeyen kuvveti karşısında cesur ve özgüveni çok olan Albay Sir Beauchamp, düşmanı pek ciddi ve şiddetli bir sürede tazyik ederek taburun en seçkin askerleri tarafından takip edildi. Çatışmalar gittikçe şiddetlendi ve arazi de gittikçe ormanlık ve sarp bir şekle dönüşmeye başladı. Savaşın bu aşamasında birçok asker yaralandı ve susuzluğun da etkisiyle bitkin düştüler. Bunlar gece karargaha dönebilmek için yol buldular. Fakat 16 subay, Albay ve 240 asker düşmanı sıkıştırmaktan ve sürmekten geri durmadılar. Bu cesur ve kahraman askerler arasında Kraliyet Sandringham Malikanesi’nden askere yazılmış bir bölük asker de vardı. O zamandan beri bunlardan hiçbir haber alınamadı. Bunlar ormanlığa daldılar ve kaybolup gittiler. Bunlardan hiçbiri bir daha geriye dönmedi. Gece kaybolup gittiler”. Hamilton’un resmî raporunda kullandığı bu ifadeler İngiliz kamuoyunda infial yarattı. Eastern Daily Press, 7 Ocak 1916’da“Sandringham askerleri kayboldu” başlığını attı. Makalede ise 16 subay ve 250 askerin düşman hattının arkasına geçtiği ve gözden kaybolduğu belirtildi.
Hadisenin bundan sonraki gelişimini ve günümüze uzanan etkilerini, Dr. Tuncay Yılmazer daha önce “geliboluyuanlamak.com” sitesinde (http://www.geliboluyuanlamak. com/791_uydurmadan-gercege-canakkale-savasinda-bulutlar-icerisinde-kayboldugu-iddia-edilen-norfolk-taburu-tuncay-yilmazer.html) etraflıca ele almıştı. Mustafa Onur Yurdal da #tarih dergisinin Ekim 2018 sayısında bu acı hadisenin sonradan nasıl istismar edildiğini belgeleriyle ortaya koymuştu.
BBC dizisi Gelibolu Muharebeleri sırasında, Anafartalar Ovası’nda kaybolan ve kendilerinden bir daha haber alınamayan askerlerin hikayesini konu alan BBC belgeseli “All The King’s Men” dizisi, İngiliz askerlerinin teslim olmalarına rağmen öldürüldüklerini iddia ediyor.
“… İngilizler savaştan sonra, Mütareke döneminde bu hadisenin peşine düştüler. Zira kaybolan bölük, esas olarak Kral’ın yazlık sarayında (Sandringham) görevli gönüllü askerlerden, hanedanın bizzat tanıdığı insanlardan oluşuyordu. 5. George’un da arkadaşı olan birlik komutanı Yüzbaşı Frank Beck’ten haber alamayan annesi de, hâliyle Kral’a başvurmuştu. Gelibolu Yarımadası’nda kurulan Mezar Kayıt Birimi’ne (Grave Register Unit) tayin edilen din işlerinden sorumlu subay Leonar Egerto-Smith, kayıp askerlerin hikayesini şöyle nakledecekti: ‘Uzun süre aramalardan bir sonuç alınamadı. Daha sonra tamamen tesadüf eseri hemen hepsinin cesetleri bulundu. Görevli askerlerimizden biri muharebeler sırasında Türklerin elinde olan bölgede bugün bulunan bir çiftlikten erzak alırken çiftçinin üzerinde kolye olarak kullanılan Norfolk alay rozetini görmüş. Çiftçi bulduğu yeri gösterdikten sonra yapılan araştırmalarda 114 ceset bulundu’.
Bu cesetler bölgedeki Azmak Mezarlığı’na nakledilip, defnedildi. Ancak bu hadiseye yeniden ivme kazandıracak gelişme, Çanakkale Muharebeleri’nin 50. yılında, 1965’te meydana gelecekti… Olaylar sırasında daha güneyde, ANZAC sektöründe bulunan 3 askerin noter onaylı ifadeleri; 12 Ağustos’taki taarruz sırasında havanın açık olmasına rağmen ‘250 metre uzunluğunda ve yaklaşık 60 metre eninde bir bulutun yere doğru indiğini, askerlerin bunun içine girdiğini ve kaybolduğunu’ beyan ediyordu! (Biz de bu efsaneyi, yani ‘bir bulutun Norfolk askerlerini alıp götürmesi’ efsanesini, 2002’de çıkan Buket Uzuner’in yazdığı Uzun Beyaz Bulut romanıyla ithal edecektik).
İfadelerin oluşturduğu sansasyon dalga dalga yayıldı ve 1992’de Nigel McCrery tarafından yayımlanan The Vanished Battalion (Kayıp Tabur) kitabıyla, konu tekrar gündeme geldi. 1998’de ise, bu kitabı esas alan ve kaybolan askerlerin muharebe esnasında teslim olmalarına rağmen öldürüldüklerini iddia eden BBC yapımı “All The King’s Men”le konu iyice popüler oldu… Filmde, Türk hatlarının gerisine düşen Norfolk askerlerinin bir çiftlik evine kadar takip edildiği; onları dışarı çıkarmak için buranın ateşe verildiği; dışarı çıkanların ise esir alınmak yerine başlarından vurularak öldürüldüğü bir katliam sahnesi canlandırılıyordu!.. İşin gerçeği ise, Türk hatlarının gerisine düşen İngiliz askerlerinin birçoğunun muharebe sırasında hayatını kaybettiğiydi. Yaralananlar tedavi edilmiş, hatta bunlardan ikisi İstanbul’a götürülerek bakılmış ve hastanede ölmüşlerdi. Mezarları bugün Haydarpaşa’daki CWGC (Commonwealth War Graves Commission) alanındadır.
Sonuçta Sandringham Bölüğü’deki askerleri ne uzaylılar götürmüştü ne de Türkler esir almayıp öldürmüştü. Onların sonunu hazırlayan İngiliz komuta kademesiydi ve efsane olmayan gerçek buydu.
Murat Söylemez’in Çanakkale Muharebeleri içerisinde Anafartalar sektöründe yaşananları detaylı şekilde ele aldığı kitabı yakında piyasaya çıkacak.
2. Abdülhamid döneminin spor ve vücut geliştirme hocası Rıza Bey, gerek olağanüstü başarıları gerekse hocalığı ve jimnastik kitabıyla Türkiye’de bir ilk. Dini bütün bir Osmanlı olduğu anlaşılan Rıza Bey, İslâm’daki namaz, abdest gibi ibadetlerin beden terbiyesi üzerindeki önemini vurguladığı gibi, modern tekniklerin kullanımını da yaygınlaştıran bir kahraman.
Cambazbaşı Çerkes Rıza Bey, Türk beden eğitimi tarihinin ismi unutulmuş kahramanlarından biridir. Doğum yeri ve tarihini tespit edemediğimiz Çerkes Rıza Bey, 2. Abdülhamid döneminde sarayda “cambazbaşı” unvanı ve en son kolağası (kıdemli yüzbaşı) rütbesiyle istihdam edilen bir askerdir.
Cambazlar uzun Osmanlı asırlarında padişahın yakınındakilere verilen “hassa” sıfatı altında görevlendirilirlerdi. Düğün-bayram gibi önemli günlerde sanatlarını icra eden bu sınıf, düzenli tayinatlara yirmi-otuz kişi arasında bir kadroya sahipti. Bugünkü jimnastik hareketlerinden farklı olarak aletli veya aletsiz, güce dayalı çeşitli figürlerle izleyicileri kendilerine hayran bırakırlardı. Çerkes Rıza Bey bu sınıfın son cambazbaşısı, Muzıka-i Hümayun yüzbaşısı, muallimi ve yaver olarak 2. Abdülhamid devrinin sonuna kadar görev yapmıştır.
Atıf Kahraman’ın Osmanlı Devleti’nde Spor eserinden Rıza Bey’in dönem gazetelerinde çıkan bir fotoğrafı.
Bazı resmî yazılarında kullandığı mühründen (BOA. MF.MKT. 775/26) ve Takvimü’l-Ebdan li-Sıhhati’l-İnsan adıyla yayımladığı kitabındaki künyesinden baba adının Hasan olduğu anlaşılıyor. 7 Aralık 1907 tarihli Dâhiliye Nezareti tahriratına konu arzuhalde, kardeşi Rasim’in Kütahya’da bir görevde istihdamını talep eden Yaver Yüzbaşı Rıza’nın da Çerkes Rıza Bey olması muhtemeldir (BOA.BEO. 240159). 1906 baskısı kitabını “35 senelik mesainin sonucu” olarak belirtmesine bakılırsa o tarihte 45-50 yaşlarında olmalıdır. Kimi Fransızca kartpostallarda “Fils du célèbre Lutteur Ryza Bey” başlığıyla görülen, gülle kaldıran dört yaşındaki çocuğun, oğlu Fahrettin olduğu anlaşılmakla birlikte başka çocuğu olup olmadığı bilinmemektedir. Rıza Bey hakkında ilk derli toplu bilgilere Atıf Kahraman’ın eserinde (Osmanlı Devleti’nde Spor, Ankara, 1995) rastlanır. Osmanlıların son devrinde Rıza Bey’e dair yazı ve fotoğraflara yer veren gazetelerin kimileri, hatalı ve eksik künyelerle de olsa kaydedilmiştir. Bu eserde Rıza Bey’in Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle saraydan çıkarıldıktan sonra Cündi Meydanı’nda (Kadırga Cinci Meydanı) cambazlık gösterisi yaparken ipten düşerek bacağını kırdığı; kangren olmasıyla bacağının kesildiği; Selim Sırrı’nın (Tarcan) Yeni Mecmua’nın 2. sayısında ayağının değil elinin kesildiğini yazdığı; kaynak verilen yazılarda ise ipten düştüğü için değil, kaslarını aşırı yorması yüzünden bacağını değil bir kolunu ameliyat masasında bıraktığı; 1925-30 arasında Beşiktaş-Akaretler’deki evinde öldüğü naklediliyor.
Hayatını beden eğitimi ve vücut geliştirme sporlarına, bilhassa gençleri eğitmeye adayan Rıza Bey, 2. Abdülhamid tarafından yoksul, kimsesiz çocukların okuyabilmeleri için açılan Darü’l-Hayr-ı Ali mektebinde ücretsiz, fahri jimnastik hocası olmak istemiştir. Okul müdürlüğü talep etse de Maarif-i Umumiye Müdürlüğü okulun alet ve salon eksikliği yanında ders programında da jimnastik dersinin bulunmadığı gerekçesiyle bu talebi geri çevirmiştir (18 Nisan 1904 BOA.MF.MKT. 775/26).
Hayatını beden eğitimine adayan Rıza Bey, bu bilgileri gençlere aktarmaya da büyük önem veriyordu.
Kendini daima muallim sıfatıyla anmaya özen gösteren Rıza Bey, Samatya/Etyemez semtinde Osmanlı Zorhanesi adıyla bir spor merkezi açmak için hazırladığı el ilanlarını çeşitli yerlere astırır (21 Mayıs 1909 BOA. ZB. 377/32). Bu ilan, Türk spor ve reklamcılık tarihi açısından ilk orijinal örneklerden biridir. Beden eğitimi çalışmalarında kullanılan gülleden bir logo yapılmıştır! İlanlardan haberdar olan Samatya Dördüncü Daire-i Belediye Reisi Mehmed Bey yetkili kurullardan izin alınıp alınmadığını Zaptiye Nezareti’nden sorar. Nezaret özel kaleminden Şehremaneti’ne gönderilen yazıya göre adı geçen mekanın mahalle imamının oğlu Bahaeddin ile iki arkadaşı tarafından Etyemez Tramvay Caddesi’nde kahvehanenin yanındaki boş arsaya dikilen iki direğe bağlı halattan ve elde kullanılan dört gülleden ibaret basit bir talimhane olduğu; ruhsata tabi olmadığı; ilanda geçen mektep ve talebe ibaresinin hata ile kullanıldığı; Zaptiye Nezareti’nin daha önce böyle bir talimhane için işlem yapmadığı; ruhsat gerekiyorsa bildirilmesi istenilmektedir. Zorhanenin açılıp açılmadığını tespit edemesem de aynı semtte 14 Ağustos 1336’da (1920) gençler arasında samimi ve ahlaki duyguları geliştirmek maksadıyla Bayezid-i Cedid Mahallesi Kuyu Sokağı’nda Maliye Nezareti memurlarından Kadri Bey’in evinde “Etyemez İdman Yurdu” adıyla bir spor kulübü kurulmuştur. Kulübün ilk üyesi ve muallimi olan, sonradan yapılan genel kurulda başkan seçilen Muallim Şevki Rıza’nın, Cambazbaşı Rıza Bey’in mirasını devam ettirdiğini söyleyebiliriz (DH.EUM.5. Şb. 79/30, vr. 6b-7).
Kimi Fransızca kartpostallarda “Ünlü pehlivan” nâmı ve “İstanbul’dan sevgiler” notuyla fotoğrafları basılan Rıza Bey.
Rıza Bey’in Takvimü’l-Ebdan li-Sıhhati’l-İnsan adlı kitabı, 53 sayfalık küçük boyda bir kitaptır. Sonunda iki sayfa “içindekiler” ve bir sayfa doğru-yanlış cetveli bulunur. İkbal Kütüphanesi kitabı 1324 yılında yayımlamış. Ruhsat tarihi kitapta 14 Teşrin-i Sani 1321 (27 Kasım 1905) yazmasına rağmen, arşivdeki belgede 6 Kanun-ı Evvel 1321 (19 Aralık 1905/21 Şevval 1323) olarak kayıtlıdır (TSMA.E.1369/132 – Son dönemde kitaplara genellikle Rumi tarih konulsa da bazen Hicri tarih de konulurdu. Buradaki tarih, ruhsat tarihi gözönüne alınarak Hicri kabul edilirse Miladi 1906’dır). Müellif ismi “Muzıka-i Hümayun Yüzbaşılarından ve Maraşhane-i Hümayun Fenn-i Talim ve Takvimü’l-Beden Muallimi Cambazbaşı Rıza b. Hasan” diye kayıtlıdır. “Maraşhane-i Hümayun” müessesesine dair arşiv kataloglarında ve kaynaklarımızda bir kayıt tespit edemedim. Güreş yazarı Sami Karayel, En Meşhur Türk Pehlivanları kitabında; amcası Abdülaziz’in kendi pehlivanlarından biri tarafından katledildiğini bilen 2. Abdülhamid’in tahta çıktığında tüm pehlivanları saraydan çıkardığını; ancak yine de kuvvet ve pehlivanlığı sevdiğinden saltanatının sonlarına doğru Maraşhane-i Amire adıyla bedenî bir yuva tesis ettiğini yazıyor. İşte buranın başmuallimi de Çerkes Rıza Bey’di.
Rıza Bey önsözünde bu kitabı 35 yıllık mesaisinin bir semeresi olarak gördüğünü, Türk ve İslâm tarihinde beden eğitimine verilen önemi ortaya koymak maksadıyla yazdığını söylüyor. O dönemde hemen her kitabın başında olduğu gibi 2. Abdülhamid’e övgüleri ihmal etmiyor. Kendinden önce Mısır’da El-Harekatü’l-Riyaziyyeti’l-Bedeniyye adıyla 1895’te yayımlanan jimnastik kitabının yazarı İbrahim Tevfik’in Berlin’deki jimnastik eğitimine dair bazı izlenimlerini aktarıyor. Kitapta bol bol kullanılan Arapça metinlerin Cambazbaşı Rıza Bey’in mesaisinin mahsulü mü yoksa İbrahim Tevfik’in kitabından alıntı mı olduğu sorusu akla geliyor (İbrahim Tevfik’in kitabını inceleyemediğim için bu sorunun cevabını veremiyorum). Eğer bir intihal yoksa Cambazbaşı Rıza Bey’in eğitimli biri, Arapçasının da gayet iyi olduğunu söyleyebiliriz.
Galatasaray İdman Şenliği’nde “Padişahım çok yaşa” yazısı altında halter kaldıran sporcular. En sağda Faik (Üstünidman) Bey.
Cambazbaşı Rıza Bey, Eski Yunancada “jimnastium” sözcüğünün “çıplak” anlamına geldiğini; bu ismin “beden terbiyesi” anlamından uzaklaştığını; dolayısıyla kendi kitabına jimnastik kavramı yerine “vücudu güçlendirme, düzenleme” anlamına gelen “takvimü’l-ebdan” adını verdiğini belirtiyor. Rıza Bey’in jimnastik kelimesinin etimolojisindeki “çıplak” anlamının Eski Yunan’da sporların çıplak vücutla icra edilmesinden kaynaklandığını bilmemesi mümkün değilse de neden böyle bir yorum yaptığı anlaşılamıyor.
Dini bütün bir Osmanlı olduğu anlaşılan Rıza Bey, İslâm’daki namaz, abdest gibi ibadetlerin beden terbiyesi üzerindeki önemini özellikle vurgulamış. Eski Yunan ve Roma’da jimnastiğe verilen öneme dair örneklemelerin ardından Arap dünyasındaki pehlivanlara, beden eğitimine değiniyor ve Türklerin bilhassa son dönem pehlivanlarını kısa anekdotlarla aktarıyor. Kitabının son bölümünde “övünmek gibi olmasın” diyerek kendi spor hayatından bazı kesitleri paylaşıyor.
Yazar, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı sırasında Yıldız Sarayı’nda şehit ve gazi aileleri yararına düzenlenen “İane sergisi” sırasında 20 kişilik ekibiyle yaptığı jimnastik gösterilerini anlatıyor. Bu sergide icra ettiği gösterilerin hayranlıkla izlendiğini, göğsünde kırdığı zincirin parçalarını ve o sırada çekilen fotoğraflarından düzenlenen kartpostalların birkaç yüz adedinin büyük paralarla ecnebiler tarafından satın alındığını iftiharla naklediyor. Aynı sergi sırasında çekilen fotoğraflardan yaptığı bir kolaj da kitabın kapağını süslüyor. Bunların ikisi, Servet gazetesinin 8 Ağustos 1898 tarihli 57 sayılı nüshasının ilk sayfasında da uzun bir yazı eşliğinde yer almış. “Rıza Bey” başlıklı bu yazıda ise, o sıralarda jimnastik eğitiminin henüz iptidai bir düzeyde olduğunu belirtildikte sonra Rıza Bey’in fiziksel özellikleri aktarılıyor. 20 kişinin çekip kıramadığı zinciri göğsüne bağlattıktan sonra ciğerlerini şişirerek kırmasını harikulade bir olay olarak aktarıyor. Bu zor hareketleri yaparken yüzünde en ufak şekil değişikliği olmaması, yüzünün buruşmaması önemle vurgulanıyor.
Rıza Bey’in gazetelere yansıyan fotoğrafları da kartpostal haline getirilerek piyasada satılmış. Günümüze kalan, müzayedelerde alınıp satılan, arşiv kataloglarına kaydedilmiş kartpostalların tamamında Rıza Bey’in ismi görülmektedir. Kısıtlı bir şekilde tespit edebildiğimiz Cambazbaşı Çerkes Rıza Bey’in hayatının geniş bir safhada ortaya konulması, bundan sonraki araştırmalarla mümkün olabilecektir.
1BELGENİN BELGESİ
OSMANLI ZORHANESİ
Sanat için değil sıhhat için…
Rıza Bey’in Samatya-Etyemez’de açmak istediği Osmanlı Zorhanesi’nin el ilanı. Logo olarak kullanılan güllelerin içinde “Osmanlı Zorhanesi 1325” ve “Takvimü’l-Ebdan li-Sıhhati’l-İnsan” yazıyor:
“Sağlam bir fikrin sağlam bir vücutta bulunabileceği katʻiyât-ı fenniyeden olduğundan bünyelerimizi takviyeye hâdim olan riyâzet-i bedeniye talimleri icrası için Kolağası Çerkes Rıza Bey’in taht-ı riyasetinde Etyemez’de Tramvay Caddesi’nde Osmanlı Zorhanesi namıyla bir talimhane tesis olunarak fizyoloji psikoloji fenlerinin terakkiyât-ı hâzıraları nazar-ı dikkate alınmış ve terbiye-i bedeniyenin sanat için değil fakat sıhhat için olduğu tasdik edilmiştir. Resm-i küşâdı Mayıs’ın sekizinci Cuma günü saat sekizde mukarrerdir. Talebe kaydına mübaşeret edildi. Mektebe devam arzu edip de abone bedelini itaya iktidarı olmayan evlad-ı vatan maa’l-iftihar meccanen kabul edilir ve umum jimnastik meraklıları resm-i küşada davet olunur”. BOA.ZB. 377/32, 8 Mayıs 1325/21 Mayıs 1909
ZORHANE NEDİR?
İran kökenli mekan GÜÇ EVİ – KÜLTÜREL MİRAS
Türkçede güç, kuvvet sözcüklerinin Farsça karşılığı olan “zûr” kelimesi Türkçeye “zor” olarak geçmiştir. Zor, zorlu, zorluk dediğimizde güç, güçlü, güçlük demek isteriz. Dilimizde oldukça benimsenen bu kelimenin İran’da da geniş kullanımı vardır. Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde Anadolu’da yaygın olan okçuluk ve güreş tekkelerinin benzerlerine İran’da “zorhane” adı verilirdi. “Güç evi” anlamına gelen zorhaneler İran’ın büyüklü-küçüklü birçok şehrinde bulunur. Dinsel ritüeller temelinde kişilerin beden eğitimi almaları, güreşmeleri, spor yapmaları için özel surette dizayn edilmiş, kendine özgü spor aletleriyle donatılmış mekânlardır. 2010’da UNESCO tarafından “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası” listesine alınmışlardır.
Osmanlı toplumunda aile kurmak bir statü meselesiydi, bekar olana pek hoş bakılmazdı. Bazen de aile bir ayakbağıydı. Nakkaşlar bu mahrem alanı pek merakla incelemediler. Öyle ya, Ebussuud’a gelen fetvalardan bir kısmı, ailenin yaşadığı alanı görebilecek durumdaki minarelerden bile şikayetçiydi. Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta aile içi iktidar ilişkilerinin yansıması.
Aile adı verilen kurumun insanlık tarihi kadar eski olduğu bilinir; kimi hayvan türlerinde bile bu yapının varolduğu da. Günümüzde aile tipleri ataerkil-anaerkil, çok evli-tek evli, içten evlenen-dışardan evlenen gibi kategorilere ayrılmış ve sosyal olarak toplumun en küçük parçası sayılmıştır. Dinler ise aile yapılarını belirleyen en büyük etken olagelmiştir.
Aile, insanlık tarihi boyunca genellikle ataerkildir; Yahudiliğin çok eski zamanlarında, Hititlerde ve Yakutlar gibi bazı Türkî topluluklarda ise anaerkil yapılar kaydedilmiştir. Yahudilikte aile, sadece sosyal değil aynı zamanda dinî bir topluluktu. Atalar kültü ailenin ibadetiydi, baba ise eş/eşler ve çocuklara ibadet esnasında öncülük eden rahip gibi davranıyordu. Sanılanın aksine Yahudi toplumu, tarihinin çok eski bir dönemindeki kısa süre sayılmazsa, pederşahi/ ataerkil bir toplumdu. Bekar kalmak, aile kurmamak büyük günah olup bir kültün yokolmasına bile bile sebep olmak anlamı taşıyordu. Havva’nın cennetteki “itaatsizliği” ve erkeğini “yanıltması”, dünyada da kadının peşin bir suçlulukla algılanmasına yolaçmıştır. Kadın, evlilik akdinin yalnızca konusu durumundadır. İbranice “baal” kelimesi hem koca hem mal sahibi anlamına gelir. 10 Emir’de kadın; ev, köle, cariye, öküz ve eşekle birlikte kocanın malları arasında zikredilir (Exodus/Çıkış, 20/17). Evlenme sırasında kadının ailesine “mohar” denen bir para/mal verilir. Boşanmak meşru olduğundan aşırılaşmıştır.
Bir Ermeni aile
Gayrimüslim topluluklar Osmanlı Devleti’nde kendi aile hukuklarına tâbilerdi. Cemaat liderleri aile mahkemelerini görürdü. Ancak dilerlerse şerî mahkemelere başvurabilirlerdi. Osmanlı kadı sicilleri, pek çok gayrimüslim ailenin boşanma davalarında hızlı olması ve bu konuda ortayolu tutması nedeniyle şerî mahkemeleri tercih ettiklerini bildiriyor. Bu minyatür ise, devletin farklı yüzlerini merak eden bir seyyah tarafından bir çarşı ressamına ısmarlanmış; küçük bir Ermeni aileyi fertleriyle betimliyor (Costumes Turcs, res. ?, 1720. Fransa Ulusal Ktp. Od. 6).
Hıristiyanlıkta da dinî bir kurum sayılan aile, Yahudiliğin aksine sıkı sıkıya korunması gereken bir kurum sayılmış, boşanmalar katı biçimde yasaklanmıştır. Evlilik akdiyle birlikte karı ve koca ebediyen birbirine bağlı bir bütün hâline gelmiştir (Markos, 10/8-12). Mormonlar gibi dinî guruplar sayılmazsa, İsa ümmeti içinde tekeşlilik esastır.
Roma’da aile, dinî vasfını korusa da sosyal ve iktisadi taraflarıyla öne çıkar. Erkek vasıtasıyla sağlanan kan hısımlığına dayanır. Kadın evlendiği anda, babasının ailesiyle olan ilişkisini koparmıştır. Peter familias denen aile reisi (baba) aynı zamanda ailenin rahibidir. Çocuklarını isterse öldürebilir, satabilir. Roma hukukunda ailenin yaşadığı evin dokunulmazlığı düsturlaşır. Tek evlilik esastır.
İslâm öncesi Araplar arasında aile, güçlü kabile yapısı arasında silikleşir, onun doğal bir uzantısıdır; hatta kabile, genişçe bir aile görünümündedir. Akrabalık erkek akrabalar yoluyla kurulur (asabe). Pederşahidir. Kız çocuklar utanç kaynağı ve ailenin kısıtlı imkanlarını korumak için feda edilebilen unsurlardır. Aynı zamanda bu dönem Arap toplumunda nikahsız yaşamak, süreli nikah, eş takası (nikah-ı bedel) gibi uygulamalar görülmektedir. Hatta asil bir erkeğe eşini vererek ondan asil evlat edinmek makbuldür (nikah-ı makt). Çocuğun velisi onu öldürebilir, rehin verebilir, hukuki haklarından mahrum bırakabilir. Bu dönemde evlatlık kurumu güçlüdür; soydan gelen evlattan ayrılmayan bu çocuklarla evlenmek yasaktır.
Aile sahibinin ahvali
Her nasılsa 3. Murad’ın kızı Fatma Sultan için yapılmış bir fal-astroloji tercümesi içinde çizilen bu tasvir, “ehl-i iyâl olan kimesnenin şeklidir” başlığıyla sunuluyor. İyâl/ ayâl, eş ve bakmakla yükümlü olunan çocuklar demek. Burada kadınların üzerine binen yükü, çocuk bakmanın perişanlığını vurgulamak istermiş gibi Nakkaş Osman. Deli Birader, Gamları Def Eden Kitap’ında evlenmeyen adama “it mi adam mı?” diye sorulacağını söylemekle beraber, bir azizin şu görüşünü kaydeder: “Bütünken iki parça olmak isterseniz evlenin. Kişi tek başınayken dilediği yere gider, istediğini yapar. Evlenip bir avrat alsa ne onu bir yere koyup gidebilir ne ona danışmadan iş edebilir. Çocukları oldukça üçe dörde bölünür. Vay biri düşüp ölürse durduk yere tam iken eksik olursun” (Metâlîü’l-saâde, çev. Muhammed el-Sûdî, res. Nakkaş Osman, 1582. Fransa Ulusal Ktp., Suppl. turc. 242.)
Eski Türkler de ataerkil bir toplumdur ancak onların pederşahi değil pederî (atacıl) oldukları söylenir. Baba, çocukları ve eş/eşleri üzerinde mülki hak sahibi değildir. Kadının ailesine evlilik öncesi “kalın” denen bir para verilir. Türklerde eşi ölen yengeyle evlenmek (Yahudilikteki gibi) meşru ve koruyucu bir önlem olarak görülmüştür.
İslâm’da aile dinî bir kurum olarak görülmez ancak yine de dinen aile kurmak teşvik edilmiştir. Ataerkil bir aile tesis eder İslâm; ancak babaya aile fertleri üzerinde mülki haklar tanımaz, çocukları öldürmek yasak edilir (İsrâ 17/31). Havva’ya ve hemcinslerine sorumluluk yüklenmemiş, Adem’i aldatanın eşi değil şeytan olduğu bildirilmiştir (Bakara 2/36). Hatta kimi zaman suçlu Adem’dir (Taha 20/115). Kadın, kocası karşısında iktisaden bağımsızdır, malını dilediği gibi tasarruf eder. Bir yandan erkek, kadınla kimi konularda eşit gibi konumlanırken bir yandan eşinden üstün tutulur (Bakara 2/228). Evlilikte “mihr” denilen bir mal/para kadına ödenir, ailesine değil. Kadın bunu istediği gibi kullanır. Yine de kadın kocasına itaat etmekle yükümlüdür; zevce boyun eğmezse önce yatakları ayırmak, sonra da dövmek erkeğe tavsiye edilmiştir (Nisa 4/34). Erkek ehl-i kitap olan kadınlarla, kadın sadece Müslüman erkeklerle evlenebilir. Erkek dörde kadar eş alabilse de, yeğ olanın daha adil bir koca olabilmek için bir eşle veya cariye ile yetinmek olduğu vurgulanır (Nisa 4/3). Boşanmada Yahudilik ve Hıristiyanlığın ortayolu bulunur. Boşanmak, helallerin en kötüsü olarak yorumlanır. Erkek kadına göre hukuken boşanmada daha serbesttir; karşılığında da kimi mali sorumlulukların altına girer. Kadın ancak belirli sebepler doğduğunda kocasıyla boşanabilir; tabii onun da rızasıyla.
Osmanlı toplumunda da İslâm’ın tanımladığı aile yapısı geçerli olmuştu. Aile genellikle dindaş taraflar arasında kurulurdu ve yaşantısını yine dindaşı olduğu mahallenin yapısına göre düzenlerdi. Kimi Osmanlı aydınları aile kurumunu kutsasa da kimileri de bir ayakbağı olarak görmüştür. Yavuz’un kardeşi Korkut’a nedim olan Şair Deli Birader (öl. 1535), Gamları Def Eden Kitap’ında evliliği, fertlerinin ölümleriyle yeni acılara sebep olacak bir potansiyel tehlike gibi görür. Evliya Çelebi (öl. 1684) “nice aile evinden ayrılıp ana-baba-kardeş kahrından kurtulup seyyah olurum?” der durur.
2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa ve dünya futbolunun en yetenekli kramponları İspanya’da buluşmuştu. Aralarından biri, ismi en az bilineni, futbol tarihinde kırılmamış rekorlara imza atacak; iki ayağıyla meşin yuvarlağa hükmedebilen, falsolu şutları dillere destan, frikikleri muazzam bir sporcu olarak tarihe yazılacaktı.
Barcelona tarihinin en iyi futbolcusu kim? Bazıları Cruyff diyecek, birçokları Messi. Oysa kulübün belki de bambaşka bir mücadeleye imza attığı yıllarda sahne alan bir Macar yıldız varken, onlar bile sonraki sıralarda kalabilir. İşte huzurlarınızda bir futbol gezgini ve başına buyruk bir rejim muhalifi: Laszlo Kubala!
Her Dünya Kupası senesinde, organizasyonda hiç sahne almamış en yetenekliler arasında hep o sayılıyor. Tarihin en ünlü mültecilerinden biri olarak da yine onun ismi karşımıza çıkıyor.
Kubala oynadığı üç millî takımın formasıyla:. Macaristan, Çekoslovakya, İspanya
Budapeşte’de Slovak asıllı işçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtığında yıl 1927’ydi. Daha ufacıkken, top ayağına geldiğinde parıldıyordu. Sürekli kendisinden birkaç yaş büyüklerle oynatılan Kubala’nın yeteneğini farketmemek imkansızdı. Macaristan’ın büyüklerinden Ferencvaros’a 18’inde imza atan delikanlı, ertesi yıl askerden kaçıp Çekoslovak sınırını aşıyordu. Slovan Bratislava’da kendisini ispatlayınca, ilk Çekoslovakya formasını terletmişti. Tesadüfe bakın ki onu millî takıma alan da kayınbiraderi Ferdinand Daučík’ti.
Macar ordusundan kaçmak için Çekoslovakya’ya geçen çocuk, 1948’de bu defa Çekoslovak ordusundan sıyrılmak için tekrar Macaristan’da almıştı soluğu. Vasas’ta gösterdiği performans, genç forveti bu sefer doğduğu ülkenin millî takımına taşımıştı. Devir eskiydi, kurallar bugünkü gibi değildi…
Barcelona yıllarında sahaya çıkarken Kubala…
Ocak 1949’da Macaristan’da iklim değişiyor, komünist Mátyás Rákosi iktidara geliyordu. Bir kamyonun içinde kaçan Kubala, Avusturya aktarmalı İtalya’ya gitmişti. Ekim ayında mülteci statüsünü tanıyan Pro Patria için oynamaya başlıyor, marifetlerini sergilemeye devam ediyordu.
Bir jübile maçında sahne alması için Lizbon’a davet edilmişse de, oğlunun hastalığını öne sürüp uçağa binmemişti. Dönüş yolculuğunda Superga Dağı’na çakılıp tarih olan Torino kafilesinde böylece yer almayan Kubala, şüphesiz ölüme çalım atmıştı.
Solda Real Madrid efsanesi Di Stefano ve sağda Real Madridli Puskas ile birlikte…
4 Mayıs 1949’daki o korkunç kazayla sadece İtalyan futbol tarihi değişmemişti. Azrail’den kurtulan genç yıldızın peşine bu defa da Macaristan Futbol Federasyonu düşecekti. Ülkeden izinsiz kaçan ve askerliğini yapmayan futbolcu FIFA’ya şikayet edilmişti. 1 yıl futboldan men edilen Kubala’nın imdadına yine kayınbiraderi yetişiyordu. Komünist rejimlerden kaçan yetenekli Doğu Avrupalı yetenekli futbolculardan kurulmuş Hungaria ile İspanya turnesinde resital verince, devlerin ilgi odağı olmayı başarmıştı. Barcelona ve Real Madrid’in peşine düştüğü oyuncu, Franco rejimine yakın eskinin büyük Katalan golcüsü Josep Samitier’in gayretleriyle 1950’de Barcelona’ya geldi.
Ancak komünistlerden kurtarılan yetenekli futbolcu, bu defa da bir propaganda aracıydı. Franco rejimi oyuncuya hemen vatandaşlık vermiş, sonradan da bu sürecin anlatıldığı filmde diktatör ziyadesiyle övülmüştü. Hemen İspanyol olsa da, Kubala resmî bir maça çıkmak için aylarca bekleyecekti. Cezasının tamamlanmasına beklerken sahne aldığı
hazırlık maçlarında rakiplerine gol olup yağan Kubala’nın çilesi 2 Nisan 1951’de bitiyor, Barcelona formasıyla resmen tanışıyordu. Ertesi sezon Sporting Gijon ağlarını bir maçta 7 defa sarsan forvetin rekoru bir ömürdür kırılamıyor.
Barcelona’da Macaristan’daki siyasi gelişmeleri müteakip buluşan üç Macar: Soldan sağa Kocsis, Kubala, Czibor.
Herkes kısa sürede sembolleşen Macar asıllı yıldızı izlemek istiyordu. Bordo-mavililerin o günlerdeki stadyumu Les Corts, kahramanlarını görmek için gelenlerle dolup taşıyordu. Bir anlamda Kubala, kulübün mabedi Camp Nou’nun temelini atıyordu…
1952’de katıldığı irili-ufaklı organizasyonlarda 5 kupa kaldıran Barcelona, ilahını bulmuştu: 2 lig, 3 Kral Kupası şampiyonluğu… Ancak yine o dönemin efsane futbolcusu ve gol kralı Di Stefano başkentlilerin 21 yıllık şampiyonluk hasretini dindirecek; Real Madrid, Ferenc Puskás’ın da gelişiyle öne geçecekti. Madrid’in fendi Barcelona’yı yenmiş, Di Stefano 11 sezonda 8 lig, 5 de Şampiyon Kulüpler şampiyonluğu yaşamıştı.
1961’de emekliye ayrılan Kubala, kısa bir süre sonra Barcelona’nın teknik direktörü koltuğuna oturmuştu. 1963’te yeşil sahalara dönen yıldız, Espanyol’e oyuncu-antrenör olarak imza atacaktı. Ertesi yıl Di Stefano da takıma katılıyor, rüyalar gerçek oluyordu; tabii gecikmiş bir şekilde. Daha önce İspanya Millî Takımı’nda beraber oynayan ikili, büyük bir turnuvada asla sahne alamamıştı. İkisi de 1962 Dünya Kupası’nı sakatlıkları yüzünden kaçırmıştı. Ancak bir sorun vardı; Macar yıldız artık 36’sında, Arjantinli ise 38’indeydi.
Kubala, 1960’da çocukları çalıştırırken (üstte)
Kubala, 12 yıl çalıştırdığı İspanya Millî Takımı’nı 1978 Dünya Kupası ve 1980 Avrupa Şampiyonası’na götürmüştü. En son Paraguay’ı çalıştıran Kubala, 2002’de son nefesini Barcelona’da verdi.
20 defa sahne aldığı İspanya Milli Takımı’nda 11 kez ağları sarsan Kubala, 1957’de Türkiye’ye karşı hat-trick yapmıştı. İki ayağıyla da meşin yuvarlağa hükmedebilen yıldızın falsolu şutları dillere destan, frikikleri muazzamdı. Barcelona tarihinin gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu seçilen Kubala için 1993’te bir jübile maçı düzenlenmiş, bizimkisi de tıklım-tıkış tribünlerin önünde son defa da olsa 10 dakika sahne alma fırsatını tepmeyip, tribündeki eski dostları Di Stefano ile Puskas’a nanik yapmıştı.
Camp Nou’ya dikilen heykeli
BARCELONA’NIN MABEDİ
Camp Nou: Bir stattan daha fazlası
Futbolun en önemli mabetlerinden biri şüphesiz Camp Nou. Kubala’dan Cruyff’a, Ronaldinho’dan Messi’ye futbolun en büyük yıldızlarına evsahipliği yapan Barcelona’nın yuvası, 24 Eylül’de 65. yaşını kutlayacak. Katalan diyarında yaşayan İsviçreli Joan Gamper tarafından 1899’da kurulan ilk stad, sadece 8 bin kişilik Carrer Industria’ydı. 1922’de açılan Camp Les Corts ise 35 yıl boyunca hizmet vermişti.
İspanya’da içsavaş yaklaşıyordu. Kulübü, Katalan milliyetçiliğinin kalesi haline getiren başkan sınırdışı edilmişti. 1930’da İsviçre’de sessizce intihar eden Gamper’den sonra kulübün başkanlık koltuğuna oturan ve dönemin iktidarını elinde tutan diktatör Primo de Rivera’yı eleştirmek için La Rambla gazetesini kuran Josep Sunyol, 1937’de General Franco’nun askerleri tarafından öldürülmüştü. Stat, yasaklı dil Katalancanın konuşulabildiği tek yer olmuştu. Kubala önderliğinde Camp Les Corts’a artık sığmayan takıma yeni bir yuva lazımdı.
1954’te inşaatı başlayan “Yeni Saha”, 1957’de Legia Varşova ile oynanan maçla kapılarını açtı. Açılışta George Frideric Handel’in “Hallelujah”ı çalıyor, serüven 90 bin kişinin önünde başlıyordu. Birçok finale de evsahipliği yapan Camp Nou, Michael Jackson’dan Madonna’ya, Luciano Pavarotti’den Frank Sinatra’ya birçok müzisyeni de ağırlayacaktı. Bugün 99.354 kişilik kapasitesi bulunan stad, dijital müzik devi Spotify ile yaptığı 310 milyon dolarlık anlaşma doğrultusunda, artık Spotify Camp Nou olarak anılacak.
Türk milletinin kaderini tayin eden, bugünlere ulaşmamızı sağlayan büyük zaferin elde edildiği arazi ve muharebe anı-izleri, aradan geçen 100 yıl içerisinde maalesef gerektiği gibi korun(a)madı. Bugün Millî Park Müdürlüğü bu geçmişten gelen yanlışları gidermek için yoğun mesai harcıyor ama, konuya ve alana müdahil olan çok fazla kurum/kişi varken bu iş hiç de kolay değil.
Yüz yıl önce yaşanan Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi’ne ilişkin internet üzerinden sağlıklı, aktüel, temel bilgiler sunan bir tanıtım olmadığı gibi; hadiselerin yaşandığı ve geniş bir coğrafyaya yayılmış olan muharebe noktaları için de arazi üzerinde yeterli yönlendirme bulunmuyor. 1980’lerin başında, Başkomutan Tarihî Millî Parkı’nın ilanı aşamasında coğrafya bileşenini dışarıda bırakan bir harp tarihi anlayışı bugünlere kadar sürdürülmüş; bu da hem asıl korunması ve ziyaretçilere sunulması gereken önemli noktaların atlanmasına yolaçmış; kimi sahalara gereğinden fazla fonksiyon yüklenmiş kimileri ise maalesef değişik düzenlemelerle orijinal dokusunu yitirmiştir.
Bugün Millî Park Müdürlüğü geçmişten gelen yanlışları gidermek için yoğun mesai harcıyor ama konuya müdahil olan çok sayıda kurum ve kişi varken bu hiç de kolay görünmüyor.
Toklusivrisi
Sadece Büyük Taarruz sahasında değil, Türkiye’nin hemen her yerinde varolan yanlış anlayış ve uygulamalar arasında ilk sırada “temsilî şehitlik”ler var. Sahaya çıkıp, araştırıp gerçek şehitlikleri bulmak yerine, muharebe sahasının en can alıcı yerine gösterişli, pahalı, “müteahhit dostu” şehitlik yapmak; şehit listelerinden rastgele -500 gibi hep yuvarlak sayılı- isimler seçmek; bu isimlerin Türkiye’nin dörtbir yanından olmasına, hatta Halep, Trablus gibi eski Osmanlı topraklarını da temsil etmesine “özen göstermek”; 100 yıl önceki şehitler üzerinden “hepimiz din kardeşiyiz” veya “bu vatan için hepimiz savaştık” gibi sosyo-politik mesajlar vermek… Tüm bunlar yapılırken de, ilgili coğrafyada bulunan gerçek şüheda mezarları/kabristanları hiçe saymak, bunları yokoluşa terketmek…
Bugün örneğin “Çiğiltepe Şehitliği”, Kocatepe’den sonra Büyük Taarruz sahasının en çok ziyaret alan noktası. Geçmişte buraya gösterişli bir şehitlik yapılmış; tabii altında bir tek şehit bulunmuyor. Altıgen formda bir alana yapılmış şehitlikte, mezartaşları her yöne dönük; İslâmî usullere göre batıda olup doğuya dönük olması gereken baştaşları da dört farklı yöne bakıyor!
Ancak “Çiğiltepe Şehitliği” olarak adlandırılan bu yapının en büyük zararı, sahadaki gerçek şehitliklere… 26-27 Ağustos’ta 57. Tümen’nin taarruz ettiği Çiğiltepe blokundaki direnek merkezine yapılan bu temsilî şehitlik o kadar geniş bir alana yayılmış ki, Kızıltaş Yaylası’nda sürülerini yayan köylüler geniş bir otlaktan mahrum kalmış. Oysa direneğin kuzeybatısında, muharebeler sırasında silah arkadaşlarınca defnedilen 57. Tümen askerlerinin asıl şehitlikleri uzanıyor! Düştükleri yerde vatana eklenen 60’tan fazla Mehmet’in gerçek şehitliği, geçen yıl Başkomutan Tarihî Millî Parkı’ndan uzmanlarla birlikte bulunmuştu. Ne tarihî ne dinî, hiçbir doğruyu temsil etmeyen “temsilî şehitlik” yüzünden, Çiğiltepe şehitleri hakettikleri saygıdan mahrum kalıyor.
Şaphane
Bugün en çok ziyaretçi alan Afyon Kocatepe ve Çiğiltepe Şehitliklerinin her ikisi de temsilî. Mezartaşlarında yazan yüzlerce isim, listelerden rastgele seçilmiş isimler. Oysa Afyon’da 10’dan fazla noktada sayıları 1.000 yakın gerçek şehit, torunlarıyla buluşmayı bekliyor.
Büyük Taarruz sahasında, Kocatepe’den sonra ziyaretçilere sunulan ikinci önemli noktanın Çiğiltepe olması da bir başka paradoks. Zira muharebeler sırasında 1. ve 4. Kolordular asıl sonucu, Çiğiltepe’den daha doğuda bulunan, Tınaztepe-Belentepe-Kalecik Sivrisi direneklerinin temsil ettiği, 20 kilometre uzunluğundaki hatta aramıştır. En şiddetli muharebelerin yaşandığı, cephenin yarıldığı, taarruz planının odağındaki direnekler bunlardır. Ancak ziyaretçilerin bu direneklere, mevzilere kendi başlarına ulaşmaları mümkün değil. Yapılan tüm kilitli parke taş yollar, yönlendirme tabelaları, hepsi Çiğiltepe’dedir. Bunun nedeni 57. Tümen komutanının trajik öyküsü nedeniyle Çiğiltepe’nin popüler olmasıdır. Oysa muharebe tarihi ziyaretçilere doğru verilecekse, Tınaztepe-Belentepe-Poyralıkaya-Erkmen mevzileri ziyaretçilere öncelikli olarak gösterilmelidir. Kilitli taş döşenecek yollar seçilirken kişisel tercihler değil, muharebe tarihinin belirlediği öncelikler dikkate alınmalıdır. Çiğiltepe’yi her yönde ulusal karayolu ağına dahil etmek yerine, en azından bir güzergah da cephenin yarıldığı Çamlıca Korusu’ndan, Tınaztepe blokunda Gepli mevzilerinden, Belentepe direnek merkezinden geçirilmelidir. Bu noktaların çoğunda gerçek şehit defin sahaları da bulunmaktadır.
Benzer şekilde, hiç gündeme gelmeyen, sahaya tur getiren çoğu rehberin de bilmediği önemli bir nokta Toklusivrisi’dir. 26 Ağustos sabahı taarruz ettiğimiz Yunan birinci savunma hattının en batı ucundaki bu görkemli direnek, aynı zamanda Yunanların yelpaze şeklinde planladığı üç hatlı savunma ağının tüm hatlarının birleştiği, dolayısıyla sadece Büyük Taarruz’da değil, 30 Ağustos gecesi Kaplangı Dağı Muharebesi’nde de şiddetli muharebeler görmüş bir yerdir. Yunan 1/38 Evzon Alayı’nın en son terkettiği mevziler buradadır. Kaya tahkimat siperlerin hepsi hâlâ son derece iyi durumdadır. Toklusivrisi’nin olmadığı Büyük Taarruz anlatımı asla tam olamaz. Buna rağmen bu siperlere giden düzgün bir yol yoktur. Uzaktan dahi olsa bilgilendirecek, burayı Büyük Taarruz anlatımına dahil edecek hiçbir şey yıllardır yapılmamıştır.
Belentepe
Nasıl ki Büyük Taarruz’da 1. Ordu’nun muharebe idare yeri Kocatepe olmuşsa, Şaphane Dağı da Yakup Şevki (Sübaşı) Paşa’nın 2. Ordu muharebe idare yeri de çok önemli bir yerdir. Harekat planı uyarınca 2. Ordu’nun kesin sonuçlu muharebe değil, oyalama taarruzu yapmış olması, bu kesimdeki mevzileri, ordugah yerlerini ve şehitlikleri daha az önemli yapmaz. Oysa Çavdarlı köyü kuzey sırtlarından başlayarak Güzelim Dağı-Dede Sivrisi-Oyuktepe-Kazuçuran direnekleri boyunca kuzeye uzanan 6. Kolordu ile Seyitgazi-Kırgız Dağı kesimindeki 3. Kolordu cepheleri Büyük Taarruz anlatımında hiç yer almaz. Bu nedenle bu cepheye yönelik bir alan koruması ya da ziyaret programı geliştirilmiş değildir!
Güzelim Dağı’ndaki kaya tahkimat mevziler, Yunan birliklerinin barınak/zeminlik yapıları, topçu sütreleri, Kazuçuran’daki boy siperleri… Bunların hepsi bugün kaderine terkedilmiş durumdadır. Oysa Yunanların asıl taarruz beklediği kesim olduğundan, en kuvvetli şekilde tahkim ettikleri direnekler buradadır. Bu denli güçlü tahkim edildiği için de kalıcı olmuş, Büyük Taarruz sahasındaki en korunmuş, en temsil edici örneklere evsahipliği yapmıştır, yapmaktadır.
Şaphane Dağı’nın durumu aslında çarpıcı ve acıklı bir özettir. Dağın neredeyse yarısı birkaç maden işletmesi tarafından yarılmıştır! Büyük bir ironi oluşturacak şekilde, Yakup Şevki Paşa’nın ordugah yapısının üstüne yapılan baz istasyonları bu katliamın tüm tepeyi yutmasına engel olmuştur! İstasyon kulelerinin etrafında müstahkem hatları, mağara koruganları, rasıt noktalarını ve eteklere kadar inen boy siperleri görülebilir. Dağdaki madencilik faaliyeti bütün hızıyla devam etmektedir ve aynı şekilde baz istasyonlarıyla birlikte “nefis” bir görüntü oluşturmaktadır.
Çiğiltepe
Yunan ikinci savunma hattının geçtiği İlbulak Dağı’ndaki siperler de benzer bir kaderin kurbanıdır. Mermer madenciliği Afyon’da diğer her tür faaliyete göre öncelikli olduğundan, dağdaki kaya tahkimat siperlere yaslanan mermer ocağı faaliyetine devam etmektedir. Buradaki orijinal siperler de şu sıralar ya yokedilmiş ya da yokedilmek üzeredir.
Bu kara tablo, bilindiği gibi sadece Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi için değil, tüm İstiklal Harbi ve öncesindeki 1. Dünya Savaşı muharebe sahalarında mevcuttur. Farklı kurumların yetkisindeki SİT’ler; millî park, tarihî alan başkanlığı gibi korunan alan statülerinin çakışması; kurumlararası sinerji oluşturulamaması; zaten kısıtlı olan bütçe olanaklarının etkin ve maalesef genellikle doğru-düzgün işler kullanılamaması, ilgili sahalarda etkili bir koruma sağlamadığı gibi yeni yanlışlara yolaçmaktadır.
Ziyaretçi planlaması yapılırken stratejik önem ve kronolojik sıra yerine, idare açısından kolaylık ve “halkın talebi” esas alınmaktadır. Oysa bu alanlar aynı zamanda birer eğitim yeridir. Yanlış bilinenlerin düzeltileceği, bilinmeyenlerin öğrenileceği yerler ve harp tarihinin açıkhava arşivleri olarak bu sahalarda bilginin en doğru şekliyle aktarılması en önemli sorumluluktur.
Bu nedenle tarihimizin dönüm noktaları olan bu muharebe sahalarında bilimsel araştırma, uygulama ve ziyaretçi yönetiminin ihtisas sahibi bir tek kurum tarafından yürütülmesi ve bu kurumun özerk yapıda olması şarttır.
Tam 100 yıl önce, Anadolu’yu işgal eden Yunan kuvvetleri Mustafa Kemal önderliğindeki Türk askeri tarafından kesin yenilgiye uğratıldı. Kocatepe’den Dumlupınar’a, Kurtuluş Savaşı’nın bu nihai aşamasının detayları, hadiselerin yorumları ve harp sahalarının bugünkü vaziyeti…
Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı (Nâzım Hikmet)
1.GÜN: 25 AĞUSTOS
Kocatepe’ye doğru…
Akşehir’de 28 Temmuz 1922’de yapılan toplantıda taarruz kararı alınmıştı. 6 Ağustos’ta emir yayımlandı. Ordu komutanları 20 Ağustos’ta Akşehir’de tekrar bir araya geldi ve taarruz kesin şeklini aldı. Birlikler bu tarihten sonra geceleri yavaş yavaş muharebe bölgesine yaklaşmaya başladı. 25 Ağustos öğlen 12.30’da Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, cephe genel taarruz emrini yayımladı. Hava karardıktan sonra Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve komuta heyeti, Şuhut’tan Kocatepe güneybatı yamaçlarına gelerek çadırlı ordugaha geçtiler. Nurettin Paşa komutasındaki 1. Ordu birlikleri, Afyon güneydoğusundaki Akarçay ile Ahır Dağları arasındaki 35-40 km.’lik arazi hattında toplandı. 5. Süvari Kolordusu ise Sandıklı’dan hareketle Çukurca mevkiinden geçerek Ahır Dağları geçitlerine doğru yola çıktı. 2. Ordu birlikleri de Eskişehir kuzeydoğusundan Akarçay’a, güneye doğru uzanan yaklaşık 100 km.’lik hattı tutmuştu.
2.GÜN 26 AĞUSTOS
Önce top sonra süngü
Sabaha karşı saat 05.00’te Yunan mevzilerine karşı tüm cephelerde yoğun topçu ateşi başladı. Saat 05.35’te topçu ateşinin kademeli olarak Yunan savunma hattının gerisine kaydırılmasıyla, Türk piyadesi ana hedeflerine doğru ilerlemeye başladı ve 06.30’dan itibaren telörgü engellerini aşarak hâkim tepelere doğru saldırıya geçti. İlk olarak Kalecik Sivrisi ve yanındaki tepeler süngü hücumuyla ele geçirildi. Daha sonra Belentepe, Tınaztepe, Beytepe ve Kırcaaslantepe (Kılıçarslan) alındı. Yunan kuvvetleri, takviye aldıktan sonra Erkmen Tepe ve Çiğiltepe’de inatçı bir savunmaya geçti. Günbatımına yakın Tınaztepe tekrar Yunanların eline geçti. Süvari tümenleri ise 08.30 civarında Yunan cephesinin batısındaki Çayhisar bölgesine inmiş ve burada iki kola ayrılarak keşif ve tahrip harekatına başlamıştı. Günün sonunda I. Ordu birlikleri Büyük Kalecik’ten Çiğiltepe’ye kadar Yunan mevzilerini ele geçirmişler, ancak cephe henüz yarılmamıştı.
3.GÜN 27 AĞUSTOS
Yunan cephesi yarılıyor
2. Ordu cephesindeki Türk birlikleri, güçlü Yunan yedek kuvvetlerinin büyük bölümünün güneye, esas muharebe sahasına inmesini oyalama savaşı vererek engelledi. Mustafa Kemal Paşa ve komuta heyeti, muharebeyi Kocatepe’de sevk ve idare etmeye devam etti. Gün ağarırken 1. Ordu birlikleri tüm cephede yeniden taarruza başladı. Erkmen Tepeler, Tınaztepe ve öğleden sonra Çiğiltepe (tepeyi zamanında alamayan 57. Tümen komutanı Albay Reşat 11.30’da intihar etti; tepe saat 14.00’te alındı) ele geçirildi. Bu noktadan itibaren Yunan cephesi yarıldı ve Yunan birlikleri Afyon ve Sincan ovasına doğru kaçmaya başladı. Türk birlikleri takibe başladı ve saat 17.30’da Afyon şehri alındı. Süvariler ise batıya doğru çekilen Yunan birliklerine taarruza devam etti.
4.GÜN 28 AĞUSTOS
Tüm cephelerde taarruz
Başkumandanlık ve Batı Cephesi Karargahı Afyon’a taşındı. Taarruz tüm cephelerde hız kesmeden devam etti. Yunan birliklerinin bir bölümü, Dumlupınar istikametine doğru çekilerek buradaki mevzileri tuttu. Esas taarruzu yapan 1. Ordu birlikleri, kuzeydeki 2. Ordu’yla irtibat sağladı. Süvari Kolordusu dağınık düzende çekilen Yunan birliklerine ve Eğret/ Anıtkaya civarındaki yedek düşman kuvvetlerine taciz saldırıları yaptı. Böylelikle düşmanın Kütahya yönüne doğru çekilmesi engellendi. O günkü gelişmelerden sonra Yunan komuta kademesinin muharebelerin kaderine etki etme imkanı, gruplara bölünen Yunan birlikleri arasında da irtibat ve uyum kalmadı.
5. GÜN: 29 AĞUSTOS
Düşman kuşatma altında
Güneyden 1. Ordu’nun bir kısmı, kuzeyden 2. Ordu ve süvari kolordusu, Trikopis grubunu kuşatmaya başladı. 1. Ordu birliklerinin diğer kısmı ise Dumlupınar’daki düşman mevzilerine taarruza devam etti. 4 gündür muharebe eden ve yorgun birlikler, Yunan kuvvetlerine karşı geceyarısına kadar saldırılarını sürdürdüler. Dumlupınar güneyindeki stratejik Toklusivrisi tepesini ele geçiren Türk birlikleri, Yunan kuvvetlerinin önemli bölümünün Dumlupınar’daki mevzilere çekilmesini önledi. 2. Ordu birlikleri ise Yunan birliklerinin kuzeyine geçerek Altuntaş-Döğer bölgesinde Kütahya yolunu tamamen kapadı ve düşman kuşatma altına aldı.
6. GÜN: 30 AĞUSTOS
Başkumandan
Meydan Muharebesi
Hayır,
gelecek günler için
gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz
vaadettik kendimize
(Nazım Hikmet)
Afyon’da bulunan Mustafa Kemal Paşa, sabah 10.00’da 1. Ordu karargahına gelerek, kuşatma altındaki Yunan kuvvetlerinin imhası emrini verdi. Saat 15.00’e kadar süren yağmur ve sis Yunan birliklerinin savunma düzeni almasını sağlarken, Türk harekatını geciktirdi. General Trikopis’in 5 tümenine karşı, 8 piyade ve 3 süvari tümeni toplanmıştı. 4-5 km.’lik bir açıklık hariç, tüm Yunan kuvvetleri tamamen sarılmıştı. Saat 17.00’de başlayan topçu ateşi sonrası, 18.30’da piyade süngü hücumuna kalktı. Saat 19.30’da düşman mevzilerine girildi ve Adatepe ele geçirildi. 22.30’da son Yunan direnişi de kırıldı ve Kanlıköprü hattına kadar ilerlendi. Yaklaşık 20 bin kişilik Yunan birliklerinin yarısı, ölü-yaralı veya esir olarak savaşdışı kaldı. Aralarında Trikopis’in de bulunduğu 10 bin civarında Yunan askeri bırakılan açıklıktan güneye doğru kaçtı (bunların yarısı sonraki günler teslim oldu). Büyük Taarruz’un başlangıcında Yunan kuvvetlerinin mevcudu 200 binin üzerindeydi. Bunların yaklaşık 70 bini, çoğunlukla yerli sivil Rumlardan oluşuyordu. 100 bin civarında asker ve ve sivilin Yunanistan’a kaçtığı tahmin ediliyor. Yunan kuvvetleri 30 bin ölü verdiler. 20 bini ise esir düştü. Türk birlikleri ise Büyük Taarruz’un başından 9 Eylül’e kadar 13 bin civarında asker kaybetti (şehit, yaralı, esir, hasta, kayıp). Bunların arasında 146 subay, 2.397 er şehit düştü.
7. GÜN: 31 AĞUSTOS
‘Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!’
Yunanlar, geniş cephe hattındaki derin tahkimatlarına güveniyordu. Mustafa Kemal Paşa ise, doğru ve tek bir noktadan yapılacak baskın tarzında bir taarruzla düşman hatlarının yarılabileceğini tespit etmişti. Süvariler batıdan Yunanlıları sarıp irtibat yollarını kesecek, 2. Ordu da kuzeyden destek kuvvetlerinin gelmesine mani olacaktı. Tarih bu şekilde yazıldı.
ŞAHİN ALDOĞAN
Eylül 1921’de biten Sakarya Meydan Muharebesi’nde Yunan kuvvetleri durdurulduktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti yaklaşık 1 yıl içinde Anadolu’da tam egemenliğini sağlamış, ülkenin mevcut bütün kaynaklarını kullanabilecek hâle gelmişti. Türk Ordusu’nun savaş gücü, Yunan Ordusu’nun savaş gücüne yakın bir noktaya çıkarılmıştı…
O dönemde Batı Anadolu sahillerinden Anadolu’nun içlerine doğru iki önemli stratejik ulaşım yolu vardı. Bunlardan biri kuzeyde Mudanya-Bursa üzerinden Eskişehir’e, diğeri ise İzmir-Uşak üzerinden Afyon’a ulaşıyordu. Yunan kuvvetleri iki yolu da elde tutuyordu. Yunan birlikleri Gemlik’ten başlayarak Bilecik, Eskişehir, Afyon doğusundan güneye dönen ve Ahır Dağları-Toklusivrisi’ne ve oradan Menderes boyunca Nazilli üzerinden Söke’ye doğru 300 kilometrelik bir cephe hattında yayılmışlardı. Türk ordusunun yapacağı kesin netice arayan bir taarruzda, Yunanlılar hem Bursa-Eskişehir stratejik yolunu hem de İzmir-Uşak-Afyon yolunu korumaya çalışıyorlardı. Yunan Ordusu, İzmir-Afyon stratejik yolunun geldiği cepheyi önemli görmüş ve en güçlü kademeli tahkimatlarını, topçu mevzilerini bu bölgede hazırlamıştı. Birinci ana savunma mevzilerinin arkasında ikinci, üçüncü, dördüncü savunma mevzileri de hazırlanmıştı. Burada birinci savunma hattının Afyon güneyinden batıya dönüp devam etmesi Türk birlikleri için büyük bir avantaj sağlıyordu. Şöyle ki bu savunma hattı Afyon-Uşak demiryoluna yakındı ve paralel devam ediyordu. Türk ordusu bu bölgede kesin neticeli bir taarruza karar verirse batı kanadından Yunan ordusunun kuşatılması olanakları elde edilecekti. Savunma mevzilerinin ulaşım ve geri çekilme yollarından nisbeten uzak geçirilmesi gerekiyordu (Afyon’dan sonra batıya değil de güneye devam etmesi Yunan Ordusu için daha avantajlı olacaktı).
Türk başkomutanlığı sonucun kesin neticeli bir yarma taarruzu ile alınması esasını kabul etmişti. Afyon-Uşak hattı (yani İzmir’den iç bölgelere uzanan stratejik öneme sahip yol) birinci derecede önemliydi. Bu yol ele geçirilip Yunan birlikleri daha kuzeye püskürtülürse, düşmanı mağlup etme olanağı doğacaktı. Afyon’un güneyinden Akarçay ile Ahır Dağları arasındaki güneye dönük Yunan savunma cephesine kesin neticeli bir yarma taarruzu yapmaya karar verilmesi en uygun harekat tarzı idi. Böylelikle Ahır Dağları doğusundaki boşluktan kuşatma olanakları da elde edilecekti. Nitekim 5. Süvari Kolordusu kuşatmayı buradan yapmıştı. Bu kesin neticeli taarruzda ağırlık merkezi oluşturma prensibi de titizlikle uygulanmıştı. Batı cephesi emrindeki 18 piyade tümeninden 11’i bu 36 kilometrelik cepheye ayrılmış, Afyon’un kuzeydoğusu, Eskişehir doğrultusundaki 100 kilometrelik cepheye de tespit taarruzları (düşmanın asıl muharebe yerine kuvvet kaydırmasını engellemek için yapılan durdurma taarruzları) için 5 piyade tümeni ile bir mürettep süvari tümeni ayrılmıştı.
Fahrettin (Altay) Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu da sol kanatta kuşatmayla görevlendirilmişti. Baskın tesiri prensibi de gözönünde bulundurulmuş, tüm birlikler intikallerini geceleri yapmış, gizliliğe azami önem verilmişti. Bu arada hazırlıklarını tamamlayan Batı Cephesi Komutanlığı’na, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa son aşamada kritik bir müdahalede bulunmuştur. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın, 2. Ordu’nun daha önce, yani 25 Ağustos akşamı taarruza başlaması önerisini, baskın tesirinin ortadan kalkacağı gerekçesiyle reddetmiştir (Askerî Tarih Belgeleri Dergisi, Ocak 1994, no: 97, belge no: 2582 Harp Ceridesi, arşiv no: 4/4557 klasör no: 1898 dosya no: 76-136, fihrist: 11, 11-1).
26 Ağustos 1922 sabah 03.00’te başkomutan, genelkurmay başkanı ve batı cephesi komutanı maiyetleri ile beraber çadırlı ordugahtan 1. Ordu gözetleme yeri olan Kocatepe’ye geldi. Topçu 04.30’da ateşe başlayacaktı. Ancak yoğun sis yüzünden yarım saat gecikmeyle 05.00’te bütün cephede birden ateşe başlandı. Ağır topçunun ateş tanzimi 05.25’te tamamlandı. Saat 05.35’te 10 dakika süren tahrip ve arkasından imha ateşine geçildi. Tahrip ateşinin başlamasıyla birlikte tüm cephede piyadeler ilerlemeye başladı. 05.30’da Yunan topçusu da karşı ateş açtı. Yunan atış tanzim ve gözetleme istinat noktaları, cephenin hayli ilerisinde olmalarından dolayı Türk birliklerinin ilk tahrip ve imha ateşlerinde neredeyse tamamı savaşdışı kalmışlardı. Dolayısıyla sonraki saatlerde etkili bir topçu ateşi sürdüremediler. Türk piyadesi hücum kolları, topçunun açmış olduğu gediklerden tahkimli Yunan birinci hat mevzilerine girmeye başladı. 5. Kafkas Tümeni (Yarbay Halit) Küçük Kalecik Sivrisi’ni, 11. Tümen (Yarbay Ahmet Derviş) bunun batısındaki mevzileri, 23. Tümen (Yarbay Ömer Halis) Belentepe’yi, 15. Tümen (Yarbay Naci) Tınaztepe’yi, 14. Tümen (Yarbay Ethem Necdet) Kılıçarslan Gediği’ni ele geçirdiler.
En güçlü tahkimatlardan birinin bulunduğu 1.310 rakımlı Erkmentepe, Çiğiltepe (Çekiltepe) ve Toklusivrisi’ndeki Yunan birlikleri mukavemete devam ediyorlardı. Yunanlılar, ihtiyat kolordusundan aldıkları takviyelerle peyderpey karşı taarruzlara başladı. Tınaztepe ve Kılıçarslan Gediği’ni geri aldılar. 1. Ordu’nun karşı taarruzları sürerken, 5. Süvari Kolordusu da Ahır Dağları’nın yamaçlarındaki dar geçitlerden geçerek sabaha doğru Sincanlı Ovası’nda, Çayhisar batısında toplanmaya başladı. Bir yanda, Yunan demiryolu müfrezelerine saldırıp demiryolunu tahrip etmeye çalışırlarken bir yandan da 1. Ordu taarruzunu desteklemek için batıdan Yunan mevzilerine (Çiğiltepe gerisi) saldırdılar.
Bu sırada 41. Tümen (Albay Alaattin), Seyyid Gazi doğusunda düşmana taarruz ediyordu. Aynı kolordunun 61. Tümeni (Yarbay Salih) sabah erkenden Kazuçuran tepesini saldırarak almış, güçlü Yunan ihtiyatları bölgeye gelince geri çekilmek zorunda kalmıştı. 2. Ordu’ya bağlı 6. Kolordu’nun tümenleri de Dedesivrisi ve Gazlıgöl mevzilerine taarruz edip düşman kuvvetlerini yerinde tutuyorlardı. İlk gün Çiğiltepe, Erkmentepe ve Tınaztepe’nin büyük bir kısmı düşman elinde kaldı. 27 Ağustos sabahı erkenden başlayan taarruzların sonunda Erkmentepe ve Tınaztepe öğle sularında ele geçirildi. Saat 14.00 civarında da Çiğiltepe zaptedildi. Bu tepeyi zaptetmekle görevli 57. Tümen komutanı (Albay Reşat), tepeyi söz verdiği zamanda ele geçirememiş olmanın veriği üzüntü ile tepe alınmadan kısa süre önce intihar etti.
Öğleden sonra cephe artık yarılmış, bütün mevziler de ele geçirilmişti. 8. Piyade Tümeni (Albay Kâzım) 17.30’da Afyon’a girdi. Bu sırada 5. Süvari Kolordusu da batıya çekilen düşman kuvvetlerini atlı hücumlarla ve ateşle durdurmaya çalışıyordu. 61. Tümen, Kazuçuran tepesini ele geçirdi ve batıya doğru ilerlemeye başlandı.
Mürettep Süvari Tümeni (Albay Hacı Arif ) Döğer istikametinde Afyon-Kütahya-Eskişehir yolunu kesmek üzere muharebe ederek ilerliyordu. 1. Ordu karşısındaki Yunan birlikleri saat 15.00’ten itibaren batı-kuzeybatı istikametinde çekilmeye başladılar.
Yunan 1. ve 2. kolorduları Resulbaba-Küçükköy Dumlupınar güzergahından geçen üçüncü savunma hattında toplanmaya çalışıyorlardı. Batı Cephesi Komutanlığı, Başkomutanlık’la uyum içinde gelişen duruma uygun yeni emirler verdi. 2. Ordu çekilen Yunan kuvvetlerini kuzeyden kavrayarak Kütahya’ya çekilmelerine engel olacaktı. 1. Ordu da düşmanı batıdan kavrayarak İzmir istikametinde çekilmesine engel olacaktı. Süvari kolordusu düşmanın yan ve gerilerinde taarruza devam edecekti. 28 Ağustos’ta mürettep süvari tümeni Döğer’i ele geçirdi ve Altıntaş yönünde ilerlemeye başladı. 1. Ordu’nun 2. Kolordusu da 12. Yunan Tümeni’ne taarruz ederek kuzeye attı. 1. Kolordu’ya bağlı iki tümen de Balmahmut civarında yakaladığı iki Yunan tümenini taarruzla dağıtıp ağırlıklarını terkettirip geriye attı.
1. Kolordu, Dumlupınar yönünü kapamak üzere batıya döndü. 5. Süvari Kolordusu da çekilen düşman tümenlerine pervasızca saldırılar yaparak zayiat verdirmeye devam ediyordu. Yunanlıların 1. ve 7. Tümenleri hırpalanmış bir hâlde süratle kaçarak Dumlupınar güneyinde mevzilenmeye başladılar.
Toklusivrisi’ndeki mukavemet ise hâlâ devam ediyordu. 1. Kolordu’nun iki tümeni ve 6. Bağımsız Tümen’in müşterek taarruzu ile Toklusivrisi de ele geçirildi. Buradaki 2. Yunan Tümeni de güneydeki Dumlupınar mevzilerine güçlükle çekilebilmişti.
Büyük Taarruz sırasında Yunanların bırakmak zorunda kaldıkları malzeme ve mühimmat.
30 Ağustos 1922 sabahı başkomutan ve Batı Cephesi Komutanı Çalköyü’nde Zafertepe’deki 1. Ordu komutanının yanına geldiler. Beş Yunan tümeni (4, 5, 9, 12 ve 13. tümenler) ve 1. ve 2. Yunan kolordu karargahları kuşatma torbası içine alınmışlardı. Kuşatılan tümenlere, 6. Kolordu’nun 16. tümeni Çalköy batısından; 61. Tümen Çalköy’deki 16. Tümen’in sağından; 4. Kolordu’nun 11. Tümen’i Çalköy güneyinden; 5. Tümen ise 11. Tümen’in sol kanadından; 23. Tümen Aslıhanlar kuzeyinden; 3. Tümen de 23. Tümen’in sol kanadından taarruza başladı. Süvari Kolordusu da kuzeybatıdan kuşatılan Yunan tümenlerinin çekilme yollarını kapamıştı.
Öğleden sonra düşman, Adatepeler mıntıkasında her taraftan kuşatılmış bir hâlde kesin neticeli bir muharebe vermek zorunda bırakıldı. Kaçmaya çok uğraştı. Muharebe güneş batana kadar sürdü. Yunan tümenleri, savaş meydanında birçok ölü, yaralı, esir, top, otomobil, her türlü silah ve ağırlıklarını bırakıp imha edilmiş oldu. Trikopis ve diğer üst rütbeli Yunan subayları da Murat Dağı yönünde Kızıltaş Deresi yönünden çekilmişlerse de 2 Eylül 1922’de esir edildiler. Takip sonucu 1 Eylül 1922’de Uşak, 9 Eylül 1922’de İzmir, 10 Eylül’de Bursa ve 16 Eylül’de de Bandırma kurtarıldı. Böylelikle bütün Anadolu düşmandan temizlenmişti. Taarruz ve takip hareketlerinde Türk kuvvetleri, başta Başkomutan Mustafa Kemal Paşa olmak üzere her sınıftan subay ve erlerin kahramanlıkları, fedakârlıkları, feragatleri ve dayanma güçleriyle yakın tarihimizin rotasını değiştirdiler.
TÜRK TARAFI NEDEN VE NASIL KAZANDI?
1. Birlikler düzenli, moral ve eğitimleri yüksekti. Askerî güç, Yunanlılarla aşağı yukarı aynı seviyeye getirilmişti.
2. Harekat çok iyi planlandı. Mustafa Kemal, kuvvetlerinin büyük kısmını kesin netice alınacak yerde yoğunlaştırarak yaptığı baskın tarzında yarma taarruzu ile Yunan kuvvetlerini dağıttı.
3. Süvarilerin batıdan yaptığı sarma harekatı, Yunanlıları paniğe sevketti.
4. 2. Ordu’nun doğudan gerçekleştirdiği tespit taarruzu Yunan kuvvetlerinin asıl muharebe alanını desteklemesini önledi.
5. Türk ordusunun takip hızı, Yunan kuvvetlerinin geri çekilme hızından fazlaydı.
6. Başkomutan baştan itibaren sıcak muharebe hattında bulundu, doğrudan emirler verdi ve harekatı bizzat yönetti.
YUNAN TARAFI NEDEN VE NASIL KAYBETTİ?
1. Birlikler yorgun, moraller düşüktü. Komuta kademesi birlik içinde değildi.
2. Yunan ordusu işgal planı yapmıştı ama meydan muharebesi ile sonuçlanacak bir savunma planı yoktu.
3. Yunanlar kuzeyden güneye toplam 136 km’lik tüm cephe hattını savunmak istiyordu. Halbuki “her yeri korumak isteyen hiçbir yeri koruyamaz”dı.
4. Başkomutan, muharebeleri İzmir’den sevk ve idareye çalışıyordu. Cephede olan bitene vâkıf değildi, yerinde kararlar veremedi, emirleri gecikti veya uygulanması mümkün olmayan emirler verdi.
BEYLERBEYİ – KURTULUŞA KÜREK ÇEKENLER
Büyük Taarruz İstanbul’da başladı
Kurtuluş Savaşı’nın en az bilinen cephesi İstanbul. Boğaz’da ve Karadeniz’de canları pahasına görev yapan kahramanlar, 26 Ağustos 1922’de başlayan nihai taarruz için gereken silah ve mühimmatı Anadolu’ya ulaştırmışlardı. İşgal altındaki İstanbul’un yüksek gerilim hattı ise Beylerbeyi’nden geçiyordu. Kolağası Selahattin Bey’den Kurtuluş Savaşı’nda direniş örgütlerine ve Teşkilat-ı Mahsusa’ya uzanan zincir içerisinde görev yapan fedakar insanların hikayesini, Derya Tulga dergimizin 31. sayısında (Ağustos 2011) kaleme almıştı.
Konya’da bir hasta yakınının kurşunlarıyla hayatını kaybeden Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ekrem Karakaya, sağlık çalışanlarının özellikle pandemi döneminde artan güvenlik endişelerini çok acı bir şekilde gündeme taşıdı. Ancak sağlıkta şiddet sorunu ne bu olayla başladı ne de tek bir cinayetle sınırlı. Türkiye’de konuyla ilgili istatistiklerinin tutulmaya başlandığı 2012’den bu yana 10 yılda 110 bini aşkın şiddet vakası bildirildi; dünyada da benzer bir eğilim yükselişte. Tarih boyunca “el kalkmaz” denen, kutsal kabul edilen bir mesleğin, bağımsızlığını kaybedip sistemin içine dahil edildikçe şifa verdikleriyle değişen ilişkileri ve itibarsızlaştırma…
Türkiye’de sağlıkta şiddet istatistiklerinin tutulmaya başlandığı 2012’den bu yana 10 yılda 110 bini aşkın şiddet vakası bildirildi; sağlıkta şiddeti gösteren Beyaz Kod verilerine göre bu, günde ortalama 80’den fazla şiddet vakası demek. Şiddet bildirimlerinin sayısı 2020’de 11.942 iken, 2021’de 29.826’ya yükseldi. Türk Tabipleri Birliği’ne göre ise hekimlerin yüzde 84’ü meslek hayatlarında en az bir kez fiziksel veya sözel şiddete uğrasa da sadece yarısı bunu gerekli mercilere bildirdi. Dolayısıyla gerçek rakamların çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.
Vakaların bildirilmemesi bir yandan çok daha acı bir tablonun göstergesi: Sağlık hizmetlerinde şiddet, neredeyse mesleğin doğal bir uzantısı, kabullenilmesi gereken ayrılmaz bir parçası olarak görülüyor. Hastane ortamının yarattığı stres, anestezi ya da uyuşturucu/uyarıcı madde etkisi, kötü bir haber almanın getirdiği üzüntü gibi nedenlerle ortaya çıkan gerginliğin zaman zaman sağlık çalışanlarına yansıması bir “insanlık hâli” olarak kabul edilebilse ve bu durumlar çoğunlukla kontrol altında tutulabilse de son dönemde sağlıkta şiddetin hem sıklığını hem de derecesini artıran yapısal nedenler üzerinde de duruluyor. Örneğin sağlıkta dönüşüm programının açıklandığı 2002’den bu yana, devlet sağlık hizmetinin sağlayıcısı olmaktan denetleyicisi olmaya doğru geçerken, ölümle sonuçlanan sağlıkta şiddet vakalarında görülen artış, dikkate değer bir veri.
6 Temmuz 2022’de Konya Şehir Hastanesi’nde bir hasta yakınının silahlı saldırısı sonucu öldürülen Dr. Ekrem Karakaya.
Aslen sağlık çalışanlarının değil, sağlık sisteminin yarattığı sorunlar olan uzun bekleme ve daha kısa muayene süreleri, zor bulunan randevular, artan hastane faturaları, riskli çalışma ortamının sağlıkçılara getirdiği stres ve aşırı yorgunlukla bozulan hasta-doktor ilişkisinden sağlık çalışanları da en az hastalar kadar etkileniyor. Yetkililerin açıklamaları ise bu sorunların ortaya çıkardığı öfkeyi, bu ortamın doğrudan mağduru olan doktorlara yöneltiyor. Eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın Türk Tabipleri Birliği toplantısında doktorların önünde “Hekimlerin eli hastaların cebinde” şeklinde konuşması; dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Hekim efendinin dönemi bitti” ya da yakın dönemde yaptığı “Çeksinler, gitsinler” gibi açıklamalarına paralel olarak artan sağlıkta şiddet vakaları, hekimin itibarının onun koruyucu kalkanı olduğunu daha net anlamamızı sağladı. Birçok hekim, tarih boyunca otonom bir şekilde çalışma imkanına sahip yegane mesleklerden olan doktorluğun itibarsızlaştırılmasının, sağlığın özelleştirilmesi sürecinde onu işçileştirmeye ve sermaye önünde engel olmasını önlemeye yönelik bir hamle olduğunu düşünüyor. Doktorlar bu ortamda, bazen çok büyük zorluklarla aldıkları eğitimlerine baştan başlamak pahasına yurtdışına göçüyor; ideallerini sorguluyor; devam edenlerse pandemi süresinde balkonlardan alkışlanan fedakarlıklarının ne kadar hızlı unutulduğunu her an hatırlayarak umutsuzluk ve mutsuzluk içinde mesleklerine devam ediyor.
Şiddete karşı G(Ö)REV Dr. Ekrem Karakaya’nın ölümü büyük tepkiye neden olurken Türk Tabipleri Birliği’nden iki günlük grev kararı geldi. “Şiddete karşı 7-8 Temmuz’da G(ö)REV’deyiz!” çağrısıyla Türkiye’nin bütün şehirlerinde sağlık çalışanları eylemlerinde “Artık Yeter” dediler. Eyleme müdahale eden polis fenalaşınca yine protestoya katılan doktorlar tarafından ilk müdahalesi yapıldı.
Üstelik hastanın yüksek yararı yerine kâr sağlamayı önceleyen neoliberal zihniyetin hekimlik değerlerinde yarattığı erozyon, küresel bir sorun. Dünya verilerine bakıldığında sağlıkta şiddetin tüm dünyada, özellikle pandemi sonrasında yayılması da bununla bağlantılı olarak okunabilir. Küresel çapta, meslek hayatının bir noktasında fiziksel şiddete maruz kalan sağlık çalışanlarının oranı yüzde 8-38 arasında değişse de psikolojik şiddet vakaları dahil edildiğinde bu rakamlar çok daha yukarılara tırmanıyor. Çatışma, felaket, pandemi bölgelerinde görev yapanlar için riskler iyice yükseliyor; şiddet bu bölgelerde kollektif ve siyasi bir özellik de gösterebiliyor. İklim krizinden kirliliğe, gıdalardaki bozulmadan stres ve hareketsizliğe, sağlığımızı bozan faktörler artarken, bunun sorumluluğunu doktorların omuzlarına yüklemek, dünyanın her yerindeki karar vericiler için en kolay yol.
Halbuki henüz tıbbın bir bilim hâline gelmediği şifacılık günlerinden bu yana, iyileştirenler “kutsal” kabul edilmiş, savaş sırasında dahi “dokunulmaz” addedilmişti. Yakın zamana dek hastanelerin kapılarında güvenlik görevlileri, metal dedektörleri olmasına gerek bile duyulmaması, “Hekime el kalkmaz” kaidesinin en ücra köyden en büyük hastaneye her yere yayılmış olmasının eseriydi. Hastalar, daha uzun, daha sağlıklı yaşamalarına yardımcı olan doktorları el üstünde tutarken, doktorlar da hastane CEO’larına, performans kriterlerine, sigorta ve ilaç şirketlerine değil, mesleklerinin Hipokrat yeminiyle korunan ilkelerine bağlı olarak görevlerini yapabiliyorlardı.
Bu ay ölümle hayat arasındaki ince çizgiye, hayat lehine yön verebilen sağlık çalışanlarının itibarının köklerini, bu itibarın tarih boyunca en zor koşullar altında yapılmış hangi fedakarlıklarla hak edildiğini ve hangi koşullar altında aşınmaya başladığını mercek altına alıyoruz. Yaşatanları yaşatmanın önemini bir kez daha hatırlamak için…