Etiket: sayı:93

  • Ölümüne dans ederim tek başıma müzik falan istemem sakın ha!

    Ortaçağ Avrupa’sında, 1518’in Strasbourg’unda, Bayan Troffea yolun ortasında durup dans etmeye başlıyor. Ne bir ses ne bir müzik geliyor. Ona katılanlarla birlikte, yüzlerce kişi dans etmeye başlıyor. Aklımda yanlış kalmadıysa birkaç saat içinde bütün Strasbourg sokakları Bayan Troffea gibi dans eden insanlarla doluyor. Dans çılgınlığına katılmayanlar karılarını, kocalarını, evlatlarını “Yavrum, Manfred’im, çalmadan da oynanır mı yiğidim, yapma, etme” diye ikna etmeye çalışıyorlar ama nafile.

    Tarihler 16. yüzyılın henüz başlarını işaret ederken Strasbourg şehrinde gü­neşli bir Temmuz günü öğleden sonraydı. Mahallesinin sevilen ablalarından sevgili Bayan Trof­fea, tıpkı bu güzel günden fayda­lanmak isteyen diğer komşuları gibi dolaşmaya çıkmıştı. Karşı komşusu kuntiz Bay Müller’le selamlaştı; kilise korosundan tanıdığı Bayan Schatzmeier’le ayaküstü birbirlerine hâl-ha­tır sordular falan derken, Bayan Troffea ansızın olduğu yerde kaldı. Bir anda nereden geldi­ğini, nereye gittiğini unutmuş gibiydi. Acaba yemeği ateşte mi unutmuştu? Doğalgazı açık mı bırakmıştı? Yoo hayır. Zaten do­ğalgazın gelmesine daha temiz bir 500 yüz yıl olduğundan bu tip kaygıları olamazdı. Zaten yol­da selamlaştığı isimleri falan da hep uydurdum. Kadının adını hatırladığıma şükredin.

    Ama Bayan Troffea’nın yo­lun ortasında anında duruver­diği -ben tabii dönemin vakanü­vislerinin yalancısıyım- az çok bilinen bir gerçek. Ablamız yo­lun ortasında ansızın durduktan sonra “Bir Kulunu Çok Sevdim” şarkısını söyleyen İbrahim Tatlı­ses gibi ellerini açıp göğe kaldırı­yor, bir yandan da Mahsun Kır­mızıgül’ün “Sevdalıyım” klibin­deki ayak hareketlerini yapmaya başlıyor. Hani belediye hopar­löründen falan uygun bir müzik çalsa neyse ama ortada müzik de yok; Bayan Troffea çalmadan oynuyor. Bu aşamada benim da­ha önce isimlerini uydurduğum komşular devreye giriyor. Ko­nu-komşu önce bir bakıyor, bu Bayan Troffea ne iş böyle soka­ğın ortasında abuk subuk hare­ketler yapıyor diye. Ancak sonra yavaş yavaş, birer ikişer Bayan Troffea’ya katılıp hiç kimsenin duymadığı ritm ve melodiye eş­lik etmeye başlıyorlar.

    Aklımda yanlış kalmadıysa birkaç saat içinde bütün Stras­bourg sokakları Bayan Troffea gibi dans eden insanlarla do­luyor. Dans çılgınlığına katıl­mayanlar karılarını, kocaları­nı, evlatlarını “Yavrum, Manf­red’im, çalmadan da oynanır mı yiğidim, yapma, etme” diye ikna etmeye çalışıyorlar ama nafile. Şimdi hani bir müzik çalsa gi­dip kaynağını bulup kapatırlar falan ama öyle bir durum da yok ve her geçen saat tüm şehre ya­yılıyor. 2 saat önce “Lotteciğim Allah’ın adını verdim, rezil olu­yoruz, bırak şimdi dans etmeyi de gir içeri” diyen koca, adeta ro­man havası ritmine uygun esrik bir şekilde sokağa atıyor kendini. Artık dansa katılmayanları “Biz biliyoruz da mı oynuyoruz” di­yerek ikna etmeye kalktılar mı bilmiyorum ama, bir hayli insan da şaşkın şekilde sadece bunlara bakıyor.

    Çılgınlığa kendilerini kaptır­mayanlar, doktorlara ve rahiple­re soruyorlar. Artık o ara hangi cin fikirli doktor ya da rahipse “Çivi çiviyi söker” diyor ve şeh­rin ortasına apar-topar bir sahne kurup sağdan-soldan bulduk­ları müzisyenleri çaldırmaya başlıyorlar. Hesapta dansa karşı dansla mücadele edecekler.

    Dans vebası


    Henricus Hondius’un dans
    çılgınlığına yakalanmış
    üç kadını betimleyen
    gravürü. 1564’te Flanders
    bölgesindeki müteakip
    salgınlardan birine tanık
    olacak olan Pieter Bruegel’in
    orijinal bir çizimine dayanan
    çalışma.

    Tabii vakanüvislerin söyle­diği o, ama esasen “Ulan bun­lar müziksiz dans edip duruyor, sonra ‘Strasbourglu kapı gıcır­tısına oynar’ diye laf çıkartırlar, milletin diline türkü oluruz, bari müzik yapalım da gören olursa karnaval var zaar, desin geçsin” diye düşünmüş olmaları ihtima­li de yok değil. Ama bu da ters tepiyor; müzik işin içine girince belki müziksiz dans etmem di­yen çekingenler de arkadaşının düğününde gerdan kıranlar mi­sali kendini piste atıyor.

    Şimdi burada bıyık altından gülerek anlatıyoruz ama bu dans öyle denyo radyo DJ’lerinin tabi­riyle “Sabaha kadar dans!” değil arkadaşlar. Bütün Strasbourg, 1518 Temmuz’unda dans etmeye başlıyor. Anca Eylül ayında du­ruyorlar! E o kadar dansa can mı dayanır? Dayanmıyor da. Ben di­yeyim 100 kişi, siz deyin 200 kişi (zira o dönem vakanüvisleri de açıkartırmayı 15’ten 1000’e ka­dar çıkarmışlar) açlıktan, muh­temelen kalp krizinden, susuz­luktan falan sapır-sapır dökülüp ölüyor. Bize her ne kadar garip gelse de, aslında Ortaçağ’da ara­dabir karşımıza çıkan bir feno­men bu koca bir kentin ansızın dans etmeye başlaması. Muhte­melen daha evvelki örneklerde (ki bunlar da yine hep Avrupa’da oluyor) dans henüz bu kadar yayılmadan “Aha bunların içi­ne şeytan girmiş” diyerek, dans edenleri öldürürerek işi erken­den sonlandırmışlar ama Stras­bourg’ta artık “akıl” galip gelmiş, illa bir açıklama arıyorlar. Dans edenlerin ruhuna şeytan girdi­ğini iddia edenlere “Hangi çağ­da yaşıyoruz kardeşim” diyerek karşı çıkıyorlar. E artık inceden erken modern döneme girmiş abiler. Bir şekilde dans bitiyor, hayat da devam ediyor. Kimi va­kanüvisler dansı başlatan Bayan Troffea’nın en sonunda yorgun­luktan öldüğünü; kimileri de 6 gün aralıksız dans ettikten son­ra yakınlarda Saverne’deki St. Vitus şapeline götürülüp orada tedavi edildiğini yazmış. Ente­resan bir şekilde böyle kitlesel dans vakalarına da “St. Vitus dansı” deniliyor ama şapelin adı­nı sonradan koymadılarsa tama­men tesadüf.

    Bu tip kitlesel ve bulaşıcı, durdurulamaz dans vakaları 11. yüzyıldan 17. yüzyıla dek Avru­pa’nın irili-ufaklı şehirlerinde görülüyor ve ilk başlarda nedeni tamamen şeytanın lanetine bağ­lanırken bir müddet sonra tıbbi çözüm arayışlarına giriliyor ama esasında hepsi, başladıkları gibi bitiyorlar. Günümüzde de he­kimler bulguları değerlendirip kesin bir sonuca varamıyor. Gü­neş çarpmasından mantar zehir­lenmesine tüm teoriler, doyuru­cu bir açıklama sunma konu­sunda “cine tutulmak”la üç aşağı beş yukarı (eh, yine de daha çok yukarı) aynı kıymette. Bildiği­miz bir şey varsa o da bu dansın esasen çok da neşeli Rio Karna­valı tadında bir danstan ziyade, bir tür yakarış, isyan olduğu. Zi­ra bu bulaşıcı dansların hemen hepsinin öncesinde kaydedilmiş kuraklıklar, seller, sosyal patla­malar var. Daha beteri, bir kısım insan bunun esasen bildiğimiz sivil itaatsizlik ve bir protesto eylemi olduğunu ileri sürüyor. Yani biz şimdi adamlara deli di­yoruz da, o zamandan kalma muhaliflerin seslerini bastırmak için iletişim başkanlığı tarafın­dan üretilmiş bir propaganda da olabilir.

    Enteresan bir şekilde mo­derniteyle birlikte bu danslar ta­mamen tarihten siliniyor. Tabii insan merak etmeden de edemi­yor: Acaba silinmedi de biz mi etrafımızda olup bitene kaygısız­laştık? Umursamaz olduk ya da anlamaya çalışmak yerine daha en baştan dansa ilk başlayana anında deli gömleğini mi giydir­dik? Kalanlarımız da deli göm­leği giymiş halaybaşı götürülür­ken keyifle selfie çekmeye mi başladık?

    *Ayşen Gür, #tarih 2019 Mayıs sayısında tarihin bu en büyük toplu dans salgınını yazmıştı.

  • İspanyol-Fransız etkisi ama aslı Meksika mucizesi

    15. yüzyıldan itibaren Doğu’dan gelen barbar sömürgecilerin tahribatına maruz kalan Meksika ve mutfağı, her şeyi içinde eritip harikalar yaratan kocaman bir kazan. Çikolata ve vanilyasız Fransız pastacılığı, domatessiz İtalyan mutfağı, acı bibersiz Adana kebabı olur muydu? Patates, Kuzey Avrupa’nın işçi sınıfını doyurdu; mısır, Afrika’nın başlıca tahılı haline geldi. Viva la Cocina Mexicana!

    Tarih boyunca insan ve ürün hareketlerinin en kapsamlısı ve uzun sü­reni, milyonlarca yıl boyunca aralarındaki okyanuslar dola­yısıyla birbirlerinden tama­men habersiz kalmış Avrupa ile Amerika kıtaları arasın­da olmuştur. 15. ve 16. yüzyıl­larda “Yeni Topraklar”a doğru başlayan insan ve diğer canlı akınına Amerika’nın cevabı, bildiğimiz alışkanlıklarımızı değiştirecek yeni ürünlerle ol­muş. Alfred W. Crosby 1972’de yazdığı kitabında bu alışverişe “Kolombus değiştokuşu” adını vermiş.

    Alışveriş lafın gelişi. Acı­masız dönüşümü şekerle kap­lama çabası. Avrupa açısın­dan hep alış, yeni kıta açısın­dan da hep veriş! İlk yerlilerin Amerika kıtasına gelişi 15-25 bin yıl öncesine tarihleniyor. Amerika kıtası da yüzbinlerce yıl kendi hâlinde yaşayıp gitti­ği topraklarına doğru yönelen hayvan, insan ve hastalık akını karşısında mücadeleyi yitire­rek bambaşka bir yöne doğru evrilmiş. 1650’lere gelindiğinde nüfusun %50-95 oranında has­talık ve savaşlarla yokolduğunu görüyoruz. Zamanaşırı bakar­sak, Amerika da şeker ve tütün ile yavaş yavaş daha fazla sayı­da insan öldürerek altı üstü­ne getirilen doğasının hesabını sormuş mudur dersiniz? Tarih böyle bir şey işte. Neyse, ko­numuz mutfak tarihi. Her şeyi içinde eritip harikalar yaratan kocaman bir kazan.

    Azı karar, çoğu zarar Aztek kültürü her şeyde denge ve kararında tüketime dayandığı için, çok sevilen fermante kaktüs ve bal içeceği “pulque” soylular arasında bile az miktarda içilirmiş.

    Mısır, patates, cassava, tat­lı patates, Kolombus öncesi Amerika’nın temel gıdaları idi. Bunların yanısıra domates, bal­kabağı, sakızkabağı, yeşilbiber türleri, fasulye, ananas, çilek, ayçiçeği de eski topraklara kısa sürede yayıldı. Yeni kıtanın yi­yecek haricinde, kauçuk, tütün ve frengi gibi başka armağanla­rı da oldu. Bu alışverişin görece sakinlediği günümüzden geriye bakınca “Kolombus Değiştoku­şu”nun insanlığın gelişimine, dolayısı ile dünya mutfakları­na pek çok şey kattığı ortada. Çikolata ve vanilyasız Fransız pastacılığı, domatessiz İtal­yan mutfağı, acıbibersiz Adana kebabı olur muydu? Patates, Kuzey Avrupa’nın işçi sınıfı­nı doyurmasaydı endüstriyel gelişmelerin yükünü kim sırt­layacaktı fabrikalarda? Mısır, Afrika’nın başlıca tahılı hâline gelmemiş olsaydı, kara talihli kıtanın politik yapısını değişti­recek devletler kurulabilir miy­di acaba?

    Yeni topraklara bu değişto­kuşun en fazla yansıdığı, geç­mişinden gelen bolluğu yeni ürünler ve farklı yöntemlerle bir kazan içinde birleştirmiş, bugün hâlâ evrilmekte olan olağanüstü bir mutfağı anlata­cağım: Meksika mutfağı Kolombus öncesi dönemde büyük şehirler ve çevresindeki kasabalarda yaşayan Aztekle­rin tarım becerileri ve bilgi bi­rikimleri sayesinde, beslenme düzeni esas olarak çok çeşitli meyve ve sebze üzerine kuru­luydu. Temel gıda olan mısır, mitolojik ve dinsel anlatılar­la kutsallaşmış bir ürün idi. “Nikstamalizasyon” denilen bir işlemden geçirilerek hamur tutma özelliği kazandırılan ve sindirim kolaylığı sağlanan mısır ile yapılan tortillalar, la­palar, muz ya da mısır yapra­ğına sarılıp buharda haşlanan tamaleler, bugün hâlâ Meksika mutfağının temel taşları olan yiyecekler. Tortilla, tamales, çeşitli sebze güveçlerine eşlik eden türlü çeşit soslar en yay­gın olanlardı. Ayrıntılı ve zen­gin sofralar her kültürde oldu­ğu gibi soylu sınıflara özgü idi. Büyük Aztek kasabalarında ve şehirlerinde her sınıftan insa­na hizmet veren ve her türden sokak yemeği satan satıcılar vardı (Burada, ilk Amerikan kolonistlerin yerlilerin mısı­rı sönmüş kireçte bekleterek hazırlama yöntemlerine kulak asmayıp kronik “niacin” eksik­liğinden “pellagra” adı verilen hastalıkla ölüp gittiklerini ve bir süre başlarına ne geldiğini anlamadıklarını da ekleyelim).

    Kadınların krallığı mutfak Azteklerde mutfak, kadınların egemenlik alanı idi. Kadınların politik alanda da ağırlığı vardı; ama yerlerini ve söz haklarını İspanyol egemenliği sırasında kaybettiler (üstte). İspanyollara rüya gördüklerini düşündüren sofrasıyla 2. Montezuma (altta).

    İspanyol istilacılar geldi­ğinde, Aztek hükümdarlarının çok zengin sofralarına oturdu­lar. Buldukları her şeyin geliş­mişliği onları öyle şaşırtmış­tı ki başkent Tenochtitlan’da “Rüya mı görüyoruz acaba?” diye raporladıkları ve gördük­lerine inanamadıkları bir dö­nem geçirdiler. Ancak, bulduk­ları her şeyi yoketmeleri uzun sürmeyecekti. Buna rağmen bugünkü Meksika mutfağı­nı oluşturan kökleri yerinden edemediler.

    Peki İspanyolları hayrete ve büyük ihtimal kıskançlığa sev­keden 2. Montezuma’nın sofra­sında neler vardı?

    Yemekler beyaz örtüler üzerinde, rengarenk şık sera­mik kaplarda, güzel kadınlar tarafından sunuluyordu. Zaten Azteklerde mutfak, kadınların egemenlik alanı idi. Kadınların politik alanda da ağırlığı vardı; ama yerlerini ve söz hakları­nı İspanyol egemenliği sırasın­da kaybettiler. Sofraya konan yiyecekler, imparatorluğun dörtbir yanından taşınıp gelen malzemelerle hazırlanıyordu. Yemeğe oturmadan ellerini bir leğende yıkayan Montezuma, saray ahalisinden bir paravan­la ayrılmış yerinde oturur, gün­delik hazırlanan 300 civarın­da yemek arasında yiyeceğini seçer, gerisi de saray halkına servis edilirmiş. Biz de bunları Cortés’in askerlerinden Bernal Diaz notlarından okuyoruz.

    Yemekte yaban ördeği, ya­ban domuzu, sülün ve bıldırcın, keklik, geyik, bataklık kuşları, güvercin ve tavşan etinden ya­pılan yemekler, çeşitli zengin sebze ve yemişli soslarla sunul­muş. Yumurta ile yoğrulmuş mısır ekmekleri bembeyaz­mış ve temiz peçeteler seril­miş tabakların üzerinde servis edilmiş. Ülkenin her tarafında yetişen taze meyveler varmış. Balık sunulacağı zaman, Mek­sika Körfezi’nde o gün yakalan­mış balıklar koşucular tara­fından taze taze saraya iletilir­miş. Yemek sırasında dansçılar, akrobatlar, cüce ve palyaçola­rın eğlendirdiği Montezuma, bu insanlarla tabağından yiyecek paylaşmış. Yemeğin sonunda altın bir kasede köpüklü çiko­lata içeceği getirilmiş; yanında da tüttürmek için tütün sargı­sı. Sonra da imparator dinlen­mek için odasına çekilmiş. Bu yemek deneyiminin seçkinliğini ve şıklığını biraz olsun anlamak için Kolombus öncesi seramik kapların güzelliğine ve ayrıntı­sına bir göz atmak yeter. Aztek kültürünün felsefi tabanı her şeyde denge ve kararında tüke­tim önerdiği, gösteriş ile şaşaayı cezalandırdığı için çok sevilen fermante kaktüs ve bal içeceği “pulque” soylular arasında bile az miktarda içilir, sarhoşluk fe­na cezalandırılırmış. Aynı kana­atkar anlayış, giysiler ve takılar­da da kendini gösterirmiş.

    Kolombus’un öncesi/sonrası Mısır, kaktüs, acıbiber, fasulye Kolombus öncesi Amerika’nın temel gıdalarıydı (üstte). Kolombus’un Meksika mutfağına etkilerinin ardından Fransız hayranı olan başkan Porfirio Diaz (altta) da Fransız etkisini mutfağa taşımıştı.

    Aztek mutfağının temel ba­harat çeşitleri, bugün de Mek­sika mutfağının ana tatlarını destekler. Aztekler yiyecekle­rin tatlandırılmasında çok sa­yıda bitki ve baharat kullanırdı. Çeşitli acılık derecelerinde bi­berler, kuru, tütsülü, kavrulmuş olarak geniş bir lezzet yelpazesi sunar, tariflere derinlik katardı. Cilantro yani Meksika kişnişi, kekiği ve anasonu; “canella” ya­ni beyaz tarçın kabuğu, Akde­niz’in alışıldık baharat çeşnile­rini anımsatacak lezzet tınıları sunduğu için İspanyollar tara­fından da kullanılmaya devam edilmiştir. Soğan ve sarımsak gelmeden önce bunlara benze­yen lezzette kokulu yapraklar ve bazı bitki soğanları kullanıl­makta idi. Diğer tatlandırıcılar arasında mesquite, vanilya, ac­hiote, epazot, hoja santa, patla­mış mısır çiçeği, avokado yapra­ğı vardı. Bütün bunlar son dere­ce geniş bir lezzet aralığı sunan çeşniler idi.

    İspanyollar 1521’de bugün­kü Mexico City’nin yerinde, göl üzerinde kurulu, kanallarla, yol­larla donanmış 400 bin kişinin yaşadığı Aztek başkenti Teno­chtitlan’ı ele geçirip imparator­luğa son verdiklerinde yıktık­ları tek şey şehir olmadı. Kendi mutfaklarının malzemelerini de getirdiler elbet. Bunların da yerel tarım üzerinde yıkıcı etki­leri oldu. Koyun, keçi ve inekleri otlatacak yer lazımdı. Yerlilerin binbir emekle göl üzerinde dol­durup yükselttikleri tarlalardan daha güzel yer mi vardı? Do­muzlardan sık ormanlara kaçıp saklananlar oldu. Kısa sürede üreyip vahşileşerek ekili alan­lara musallat oldular. Yerliler aç kaldı. Yabani hindiler vardı ama tavuk İspanyollarla geldi ve bu hayvanların etleri Meksi­ka mutfağına ayrılmaz şekilde eklendi. Öncesinde yerli Aztek mutfağında et için yetiştiri­len iri hayvanlar olmadığı için et kullanımı yaban hayvanları ve kıyılarda balık ile sınırlı ve pek az iken; İspanyol etkisi ile özellikle domuz eti yemekler­de çok kullanılır oldu. Süt veren hayvanların gelmesi ile pey­nir çeşitleri ve tereyağ mutfağa eklendi. Bunlar İspanyolların etkin olduğu ülkenin kuzeyin­de yerleşirken güney daha çok yerli mutfağının alışkanlıklarını devam ettirdi.

    İspanyollarla pirinç, buğ­day gibi yeni tahıllar; susam, zeytinyağı, kimyon, tarçın gi­bi yeni malzeme ve baharat da hemen yerel yemek türlerine katılır oldu. Üzüm ve arpa, şe­kerli tatlar, sığır ve koyun etle­ri, süt, krema ve tereyağı, ko­lonyal Meksika’nın mutfağını zenginleştirdi. Ancak bu eklen­tiler daha zengin mutfaklarda yerini buldu. Yoksul mutfak­lar ise yüzyıllardır nasılsa aynı şekilde devam etti. Bugün bile birçok Meksikalı, ataları gibi beslenmektedir. Tabii dünya mutfaklarına sunduklarına ba­kılırsa, Meksika mutfağı içine aldığı etkileri haddeden geçirip yal ü bal eden, gerçek bir füz­yon mutfağıdır denebilir.

    Meksika mutfağının bile­şenleri tanımlanırken, genel­likle yerli, İspanyol ve sonra Fransız etkileri sayılır. Ancak pek hesaba katılmayan bir bo­yut da, gelen İspanyolların 800 yıldır sürmekte olan ve henüz alaşağı ettikleri Mağrıbi mutfa­ğının etkilerini buraya taşıyıp getirmiş olmalarıdır. Bu etki ta Abbasi Bağdat’ından süzülüp Endülüs Emevileri ile Kurtu­ba’ya gelmiş ve yerleşmiştir. Bu nedenle Meksika mutfağı üzerinde Arap mutfağı lezzet­lerinin tartışmasız bir etkisi vardır. Bu etki daha sonra 19. yüzyıl sonlarına doğru Lübnan göçmenlerinin getirdikleri ile zenginleşmiş. Örnek vermek gerekirse, “taco Arabe” yani bildiğimiz pita üzerinde su­nulan “shawarma”dan (döner) oluşan “taco al pastor”; şiş ke­bap “alambres”; içli köfte gibi yiyecekler; badem yokluğun­da yer fıstığı ile yapılan ezme “mazapan”; tulumba tatlısının uzunu ve çikolata ya da süt re­çeline banarak yenen “chur­ros”; karamel dolgusu ile kağıt helvasına benzeyen “obleas” gi­bi tatlılar da mutfağa eklenmiş. Bugün Ortaçağ ve 19. yüzyıl Arap mutfağının yemekleri ar­tık Meksika mutfağının ayrıl­maz bir parçasıdır.

    Diktatörün sofrası Ülkeyi 1877-1911 arasında ağır bir dikta rejimiyle yöneten Başkan Porfirio Diaz’ın şaşaalı davetlerinde şampanya ve şarap su gibi tüketilir; bagetler, vol-auvent’lar, krepler yenirmiş.

    Gelelim 1862’de 3. Na­poléon’un bir manevrası ile kendisini Meksika imparatoru bulan Habsburg hanedanından Avusturya arşidükü Maximili­an ve eşi Carlotta’nın 5 yıl süren hanedanlık dönemine. Birçok yemek yazarı Fransız etkisi­ni bu döneme bağlamak eğili­minde olsalar da, aslında bunu gerçek bir Fransız hayranı olan başkan Porfirio Diaz döneminin şaşaalı davetlerine bağlamak daha doğru olur. Ülkeyi 1877 ile 1911 arasında ağır bir dikta rejimiyle yöneten ve Meksika Devrimi ile indirilen Diaz’ın dö­neminde üst sınıfların damağı­na hitap eden lezzetler konak mutfaklarında yer edinmiş, ev hanımları dergilerde Avrupalı tariflerin peşinde koşar olmuş­lar. Fransız şarap ve şampanya­larının su gibi aktığı “la comida francescada” yani modern ve gelişmiş olma adına benimse­nen “Fransız stili yemek”, dev­rimden sonra şık restoranlar­dan halka inmiş. Fransız mut­fağının benmari, veloute gibi yöntemleri-terimleri, bageti ve tatlı ekmekleri, krepleri, teleras ve bolillos diye adlandırılan mi­nik somun ekmekleri, bolovan denen vol-au-vent börekçikleri, et suları ve çeşitli sosları zaten soslara düşkün olan ve benzer yiyecekleri olan Meksika mut­fağına yerleşmiş.

    Daha az bilinen ise 1900’le­rin başında gelen Japon, Fili­pinli, Çinli ve Koreli göçmen­lerin de ABD sınırının hemen güneyinde bir Uzakdoğu-Mek­sika füzyonu oluşturmaları. Ko­re’den 1970’lerde yeni bir göç dalgası daha almış Meksika. Bu­gün ABD’ye epey göç veren ve başka ülkelerden göç alan Mek­sika, bu geliş-gidişler ve etkile­re-malzemelere açık niteliği ile başka tatlara da kucak açabile­cek mi bakalım. ABD’nin dünya mısır üretimini tekeline alması ile işsiz kalıp göçe zorlanan ta­rım işçileri ve yüzyıllardır mı­sıra dayalı mutfağında harika­lar yaratan Meksika; 2010’da UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alın­mış. Hayırlı olsun. Darısı başı­mıza. Viva la Cocina Mexicana!

  • İtalya’daki Bizans mozaiklerdeki İstanbul

    Çizme’nin kuzeyindeki Ravenna şehri, gerek iklimi gerek tarihiyle tarihî İstanbul’u yaşatıyor. Ayasofya’yı da yaptıran İmparator 1. Justinianus ve Bizans tarihinin en güçlü kadın figürlerinden eşi Theodora’nın San Vitale Bazilikası’ndaki tasvirleri; ziyaretçileri 6. yüzyılın dünyasına taşıyor.

    Mozaikin başkenti ola­rak bilinen İtalya’nın kuzeyindeki tarihî Ravenna kenti, bu unvanı İstan­bul’a derin köklerle bağlı oluşu­na borçludur. UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde 8 adet yapısı olan bu kenti dolaşırken, kendi­nizi zaman zaman Bizans İstan­bul’unda hissedebilirsiniz. Hat­ta isimlerine aşina olduğunuz ancak kendi şehirlerinde pek rastlama imkanı bulamadığınız çok çok eski İstanbullularla Ra­venna’da karşılaşabilirsiniz!

    Ravenna’dan 6.yüzyıla kapı İtalya’nın kuzeyindeki tarihî Ravenna kentinde bulunan San Vitale Bazilikası, İstanbul’dakiler gibi dış mekanın sade, iç kısımların süslü olduğu mekanlardan.

    Bologna’dan trenle 1 saat 20 dakikada kolayca ulaşım sağ­lanan Ravenna, Adriyatik kı­yısında bulunan, zengin tarihî değerleriyle muhakkak görül­mesi gereken bir kent. Şehir la­gün üzerine kurulu olduğu için pek çok gün sisler altında ve mistik bir atmosferde. Özellik­le gri ve sisli havalarda sokak­larda dolaşırken, insan kendini İstanbul’da sanabilir. San Vitale Bazilikası’ndan içeri girdikten sonra ise “İstanbul’un kokusu­nu duyabiliyorum” diyebilirsi­niz. Hemen karşınızda Ayasof­ya’yı yaptıran İmparator 1. Jus­tinianus (482-565) ve Bizans tarihinin en güçlü kadın figür­lerinden eşi Theodora’nın (500- 548) tasvirleri var.

    Ayasofya’yı ziyaret eden bir­çok turist, Justinianus ve The­odora adları geçtiğinde hemen herkesin aklında canlanan bu imgelerin İstanbul’da yer alma­dığını öğrendiklerinde şaşırır. Bu ve benzeri figürlü mozaik­ler Kostantiniyye’de varolmuş­sa da günümüze ulaşmaması­nın sebebi, hiç kuşkusuz 8. ve 9. yüzyıllarda yaşanan ikonoklaz­ma döneminde yokedilmeleri­dir. Bugün Ayasofya’da görebil­diğimiz insan tasvirli mozaikler, ikonoklazma sonrasına aittir.

    Ravenna’da San Vitale, Sant’Apollinare, Galla Placi­dia Mozolesi ve Sant’Apollinare Nuovo Bazilikası’ndaki moza­ik kompozisyonlarını görünce; insan böyle bir yıkım yaşanma­saydı şu an İstanbul nasıl bir mozaik zenginliğine sahip olur­du diye düşünmeden edemiyor.

    Şehirdeki en anıtsal yapı San Vitale Bazilikası, plan ve öl­çü bakımından Justinianus ve Theodora’nın Küçükayasofya’da yaptırmış olduğu San Sergios ve Bachos Kilisesi (Küçük Aya­sofya Camii) ile çok büyük ben­zerlikler taşıyor. Aziz Vitalis’e adanan bazilika, Justinianus’un İtalya’daki kısmi başarısından sonra buradaki son kalesi olan Ravenna’daki varlığını ve gü­cünü yansıtıyor. İstanbul’daki Bizans yapılarında da görüldü­ğü gibi, dış cephe daha sade tu­tulurken süslemeler yapının iç mekanında yer alıyor. Bu, aslın­da içselliğin de önemini vurgu­layan bir tutum. Altın sarısı ve yeşil tessera’ların ağırlıklı kulla­nıldığı bölümdeki malzeme ve tekniğe bakılırsa, mozaik sanat­çılarının İstanbul’dan gelmiş ol­ma ihtimali yüksek.

    İmparator Justinianus ve Theodora mozaikleri apsisin iki yanında karşılıklı olarak duruyor. İmparator kararlı bir ifadeyle tasvir edilmiş; Theodora ise mücevherleriyle parlıyor.

    Justinianus ve Theodo­ra’nın mozaikleri, apsisin iki yanında karşılıklı olarak yer alı­yor. İmparatorluk rengi olan ve İstanbul’da yüzyıllarca bayra­mı kutlanan “erguvan” renk­li kıyafetlerin içinde karşımıza çıkıyorlar. Oldukça kararlı bir duruşla betimlenen Justinia­nus, döneminin dinî ve siyasi iktidarının harmanlanmış bir yansımasını sunuyor. Bizans ta­rihindeki güçlü kadın imajının kuşkusuz en önemli temsilci­si Theodora ise günümüz mo­dasına bile yön veren, dünyaca ünlü markaların ondan esinle­nerek özel Bizans kreasyonları ürettiği mücevherleri ve tacıyla parlıyor.

    Justinianus ve Theodora hayatları boyunca hiç Raven­na’da bulunmamalarına rağ­men, bu eşsiz eserler sayesin­de adeta bir gölge gibi şehirde görülür ve İtalya’da İstanbul’un temsilcileri olarak varlıkları­nı sürdürür. Tanıdık izlerle ve tanıdık yüzlerle karşılacağınız Dante’nin de şehri Ravenna, İtalya seyahat rotalarında mut­laka yer almalı.

  • Çanakkale: Bizde evliyalar Batı’da önyargı ve UFO’lar

    Çanakkale: Bizde evliyalar Batı’da önyargı ve UFO’lar

    Türk tarafında Çanakkale Muharebeleri’yle ilgili fantastik anlatım ve kurgu eserler nasıl gerçek tarih kitaplarından fazlaysa, Batı’da da özellikle bir dönem “uzaylı” hikayeleri oldukça popülerdi. Ancak Türklerin “barbarlığı” üzerine inşa edilen dezenformasyon sektörü, “teslim olduktan sonra öldürülen” İngiliz askerlerini değil gerçekleri kurban etmişti.

    Savaşlar her zaman bera­berinde trajediler doğu­rur. Kimi hadiseler yıl­larca yazılır-konuşulur; kimi­leri ise efsaneleşir, gerçekliğini yitiririr, soru işaretleriyle dağı­lır. Dünya savaş tarihine dam­ga vuran Çanakkale Muhare­beleri sırasında da, daha sonra literatüre girmiş meşhur bir hikaye vardır: Kaybolan İngiliz bölüğünün hikayesi!

    1915 Ağustos başında, mu­harebelerin ikinci aşamasında Anafartalar sektöründe yaşa­nan bu hadiseyle ilgili, İngil­tere başta olmak üzere bir­çok ülkede sayısız araştırma, dokü-drama, belgesel yapıl­dı. İngiliz 1/5 Norfolk Tabu­ru’nun bu kaybolan bölüğü -ya­ni Sandringham Bölüğü- aynı zamanda 20. yüzyıl dünyasına her alanda damgasını vuran UFO hikayelerinin de ilham kaynaklarından biri oldu. Zi­ra bu askerler -16 subay, 250 er- 12 Ağustos öğleden sonra Anafartalar ovasının ilerisinde Türk hatlarına doğru hareke­te geçmiş; sonrasında hiçbirin­den bir daha haber alınama­mıştı.

    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Küçükanafarta Ovası İngilizlerin bölgeyi Türk keskin nişancılarından temizlemek için 12 Ağustos 1915’te yaptıkları harekatı gösteren kroki.

    Peki nereye gitmişlerdi? Türk tarafında bir bilgi var mıydı? Hadise nasıl gelişmişti?

    Çanakkale: Bizde evliyalar

    Konunun o dönemde bile bir mesele hâline gelmesi, as­lında pek görülmüş bir gelişme değildi. Zira yine o dönemdeki adıyla Büyük Savaş (1. Dün­ya Savaşı) sırasında, cephede ve cephe gerisinde 10 milyona kaybet­miş; yine yaklaşık aynı sayıda sivil ölmüş; savaşın bitiminde 3 sene boyunca tüm dünya­yı sarsan büyük grip salgını da en iyimser tahminlere göre 20 milyon insanın canını almıştı. Kısacası dünya ateşe düşmüş­tü ve kimsenin pek ölüleri dü­şünecek hâli yoktu.

    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Gelibolu Muharebeleri’ne katılan İngiliz askerleri

    Ancak Çanakkale’de “kay­bolan” askerler bir istisna teş­kil etti. Bunun nedeni, Sand­ringham Bölüğü’ndeki asker­lerin, dönemin İngiliz Kralı 5. George’un yazlık sarayında ça­lışan ve Kral’ın bizzat tanıdığı insanlardan oluşmasıydı. Mali­kanede görevli ve kraliyet aile­sinin yakından tanıdığı muha­fız, kahya, seyis, bahçıvandan oluşan personel, 1915’in orta­sında gönüllü olarak Çanakka­le cephesine gitmişti. Dolayı­sıyla bu askerlerin akıbetinin belli olmaması Kral’ın canını sıkmış ve konuyla ilgili yazış­ma ve araştırmalar henüz sa­vaş sürerken başlamıştı.

    Bu noktada önce Sand­ringham Bölüğü ve içinde bu­lunduğu 163. Tugay’ın Ça­nakkale’ye gidiş hikayesini ve hadisenin meydana gelişini özetleyelim. Bu tugay içinde bulunan Norfolk Alayı, Bri­tanya Ordusu’nun en eski ve seçkin alaylarından biriydi. 4 Ağustos 1914’te savaş ilan edil­diğinde, alayın ilgili taburu da silah altına alındı. 14 Kasım’da 1/5 Norfolk Taburu’nun komu­tasına Albay Sir Horace Geo­rge Proctor Beauchamp geti­rildi. 52 yaşında göreve tekrar çağrılan bu emekli asker son 8 yıldır aktif görev almamış; hiz­meti süresince orduda süva­ri olarak görev yapmış, piyade görevinde bulunmamıştı. Yaşlı komutanın komuta etme kabi­liyetindeki yetersizlikler sert ve agresif tavırları ile birleşin­ce subay ve asker üzerinde mo­ral bozukluğu oluşturmuştu.

    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Kral 5. George’un Ian Hamilton’a yolladığı ve kaybolan askerler için duyduğu endişeyi dile getirdiği telgrafı (üstte). Yüzbaşı Beck’in savaştan sonra muharebe arazisinde bulunup ailesine teslim edilen Half Hunter marka cep saati (altta sağda ).

    Tabur, her biri yaklaşık 100 subay ve erden oluşan toplam 8 bölükten meydana geliyor­du. Birlik, birkaç aylık eğitim sonrası 29 Temmuz 1915’te Liverpool’a ulaştı. İçlerinde Kral’ın özel personelinin de bulunduğu E Bölüğü (Sandrin­gham Bölüğü), HMHS Aquita­nia’ya bindiğinde, artık istika­metlerinin Fransa ve Batı cep­hesi değil Osmanlı Devleti’nin başkentine giden suyolunun kilidi Gelibolu Yarımadası ol­duğunu biliyordu.

    Askerler uzun ve sıkıntılı bir yolculuk sonrası 6 Ağustos 1915’te Limni (Lemnos) Ada­sı’na ulaşarak Akdeniz Seferî Kuvvetler’ine (Mediterrane­an Expeditionary Force) dahil oldu; 9 Ağustos’ta ise Gökçe­ada’ya (Imbros-İmroz) doğru yola çıktı. Askerleri taşıyan gemi 10 Ağustos saat 16.00’da Suvla (Anafartalar) sahilinin yarım mil açığında demirledi ve 1/5 Norfolk, 17.00 civarında Softatepe karşısındaki A sahi­line karaya ayak bastı; kumsal boyunca Büyük Kemikli Burnu yönünde hareket ederek Gazi Baba yakınlarındaki açık ordu­gaha ulaştı.

    10

    İngiliz taburu 11 Ağustos şafak vakti ileri harekata baş­ladı. Bu sırada Türk topçusu­nun Pırnartepe doğusundan yaptığı şarapnel ateşiyle tabur ilk zayiatını vermeye başla­dı. İlerleme durdu ve askerler kayaların arkasındaki derin hendeklere sığındı. 12 Ağustos sabahı bilinen ve subaylar ara­sında paylaşılan gerçek, Türk­lerin gücünün tahmin edile­mediği ve engebeli, dikenli, kurumuş su yatakları ile dolu yabancı bir arazide ilerlene­ceği idi. Emirler net değildi. Taburun birçok subayı sargı yerlerinin, yedek cephanenin, makinalı tüfeklerin hatta tugay karargahının yerini bilmiyor­du. Onlara sadece, donanma­nın bombardımana başlayacağı ve ilerlemeleri emredilmişti.

    Donanma bombardıma­nı 16.00’da, taarruz ise 16.45’te taburların siperlerinden çıka­rak bir hat üzerinde ilerleme­siyle başladı. Taburlar, daha önce keşfi yapılmamış olan en­gebeli arazide, ne hedeflerine ne de Türklerin arazideki yer­leşimlerine dair bir fikirleri ol­madan harekete geçtiler.

    Belirsizliklerle dolu hare­kat, karışık emirlerle ve ileti­şim sorunlarıyla devam etti. İngiliz birliklerinin temizle­meyi planladığı Tekketepe ve Kavaktepe yamaçlarındaki böl­ge, Yarbay Münip Bey’in 36. Alay’ının 1. Taburu ile Yarbay Abbas Bey’in 35. Alayı’nın 3. Taburu tarafından savunulu­yordu. Münip Bey iki taburun­dan birisini cepheye yerleştir­miş, diğerini de ihtiyatta tut­muştu.

    36. Türk alayının birlikle­ri İngilizlerin ilerleyişini yo­ğun makineli tüfek ve şarapnel ateşi engellemeye çalışırken, aynı anda arazide yayılmış bu­lunan Türk keskin nişancıla­rının da etkili ateşleri İngiliz kayıplarını gitgide artırıyor­du. İngilizler, kaos içinde ha­reket ettikleri sık fundalıklar arasında taburlar arasındaki tüm bağlantıyı kaybettiler. Bu esnada diğerlerine göre ileride ve açıkta kalmış olan 1/5 Nor­folk Taburu askerleri, ateş ve şarapnel yağmuru altnda yakı­cı Ağustos sıcağı ve susuzlukla da mücadele ediyordu: “Susuz­luktan öleceğimi sandım. Su­suzluk çok kötüydü ve dilim ve dudaklarım şişti. İlerlerken bir ara neredeyse ölmüştük ve su­bayımız bize sadece bir yudum daha almamızı söyledi, fazla­sını değil” / Er Cliff Harrison, 1/5 Norfolk.

    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Harekattan sonra kendisinden haber alınamayan Yüzbaşı Frank Reginald Beck

    Yine bu sırada, İngiliz Kralı 5. George’un da yakından tanı­dığı Yüzbaşı Frank Beck’in E Bölüğü askerleri, kendilerini bir anda Türk birliklerinin or­tasında buldu:

    Çanakkale: Bizde evliyalar

    “… Fundalıklar alev almış­tı, bunlar küçük küçük yangın­lardı ama aralarında yatamı­yordun. O sırada sağ kolumdan vuruldum. Ateş ediyordum ve kurşunu omuzumun hemen al­tına yedim. Geri dönmem ge­rektiğini biliyordum. Yanım­da bir grup adamım vardı ama hepsi öldürülmüşlerdi. Çevre­miz sarılmıştı. Taburun çoğu farkına varmadan Türk hatla­rını aşmıştı… Tek umudum ge­ri dönebilmekti. Gelibolu için ben yoktum artık. O sırada Ça­vuş Aymers’in komutasında E Bölüğü’nün (Sandringham Bö­lüğü) ki kırk kişi falandılar, bir samanlığa sığınmış oldukla­rını gördüm. Fundalık tutuş­muştu, çevreleri hemen hemen Türklerle sarılmıştı ve keskin nişancı ateşi altındaydılar. Du­rumları çok umutsuzdu. Orada hepsi yaralandılar ve öldüler herhalde” / Er Tom William­son, 1/5 Norfolk. Yüzbaşı Beck, siperlerden çıktıkları noktadan yaklaşık 1500 metre ileride yorgunluk askerleri­ne liderlik etmeye çalışıyordu. Tam o anda yakınında patla­yan bir mermi sonrası bir da­ha ayağa kalkamadı. Sonrala­rı C Bölüğü’nden Er John Dye, Yüzbaşı Beck’i en son bir ağa­cın altında başı önüne düşmüş halde gördüğünü fakat ölmüş mü, yaralı mı yoksa yorgun mu olduğunu bilmediğini söyle­yecekti. Frank Beck’i bir daha gören olmadı. Onun gibi 1/5 Norfolk Taburu’nun komuta­nı Albay Beauchamp da birçok askeriyle beraber gözden kay­boldu. İngiliz ileri harekatı so­na ermişti.

    İtilaf Devletleri askerleri 1915 Ağustos sonlarına kadar Gelibolu Yarımadası’ndaki ile­ri harekatlarını sürdürdüler. Ancak bilindiği gibi, karşıların­da başta Mustafa Kemal olmak üzere büyük bir direnç göste­ren Türk askeri; onların hâkim tepeler silsilesini (Kilitbahir Platosu) ele geçirip Boğaz’a in­mesine ve İtilaf donanmasına İstanbul yolunu açmasına izin vermeyecekti.

    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Norfolk taburundan Yüzbaşı Cedric A.M. Coxon’un esir düştükten sonra ailesine gönderdiği mektup ve tutanak, askerlerin esir alındıktan sonra vurulmadığını kanıtlıyordu..

    Britanya kamuoyu hadisey­le ilgili ilk açıklamayı 6 Ocak 1916 tarihinde duydu. General Hamilton’ın raporunda, 163. Tugay’ın 12 Ağustos 1915 mu­harebelerindeki hareketine da­ir dikkati çekici bir kaç nokta­ya değiniliyordu:

    “Çatışmalar esnasında 163. Tugay’a büyük bir şöh­ret kazandıran gizemli bir olay gerçekleşti. Savaş sahasının sağında bulunan 1/5 Norfolk Taburu öyle bir an geldi ki, kendini tugayın diğer kısmın­dan da az mukavemet eden bir bölgede buldu. Düşmanın se­bat göstermeyen kuvveti kar­şısında cesur ve özgüveni çok olan Albay Sir Beauchamp, düşmanı pek ciddi ve şiddetli bir sürede tazyik ederek tabu­run en seçkin askerleri tara­fından takip edildi. Çatışma­lar gittikçe şiddetlendi ve arazi de gittikçe ormanlık ve sarp bir şekle dönüşmeye başladı. Savaşın bu aşamasında birçok asker yaralandı ve susuzlu­ğun da etkisiyle bitkin düş­tüler. Bunlar gece karargaha dönebilmek için yol buldular. Fakat 16 subay, Albay ve 240 asker düşmanı sıkıştırmaktan ve sürmekten geri durmadılar. Bu cesur ve kahraman asker­ler arasında Kraliyet Sandrin­gham Malikanesi’nden aske­re yazılmış bir bölük asker de vardı. O zamandan beri bun­lardan hiçbir haber alınama­dı. Bunlar ormanlığa daldılar ve kaybolup gittiler. Bunlardan hiçbiri bir daha geriye dönme­di. Gece kaybolup gittiler”. Hamilton’un resmî rapo­runda kullandığı bu ifadeler İngiliz kamuoyunda infial ya­rattı. Eastern Daily Press, 7 Ocak 1916’da“Sandringham as­kerleri kayboldu” başlığını attı. Makalede ise 16 subay ve 250 askerin düşman hattının arka­sına geçtiği ve gözden kaybol­duğu belirtildi.

    Hadisenin bundan sonraki gelişimini ve günümüze uza­nan etkilerini, Dr. Tuncay Yıl­mazer daha önce “geliboluyu­anlamak.com” sitesinde (ht­tp://www.geliboluyuanlamak. com/791_uydurmadan-gerce­ge-canakkale-savasinda-bu­lutlar-icerisinde-kayboldu­gu-iddia-edilen-norfolk-ta­buru-tuncay-yilmazer.html) etraflıca ele almıştı. Mustafa Onur Yurdal da #tarih dergi­sinin Ekim 2018 sayısında bu acı hadisenin sonradan nasıl istismar edildiğini belgeleriyle ortaya koymuştu.

    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Çanakkale: Bizde evliyalar
    BBC dizisi Gelibolu Muharebeleri sırasında, Anafartalar Ovası’nda kaybolan ve kendilerinden bir daha haber alınamayan askerlerin hikayesini konu alan BBC belgeseli “All The King’s Men” dizisi, İngiliz askerlerinin teslim olmalarına rağmen öldürüldüklerini iddia
    ediyor.

    “… İngilizler savaştan son­ra, Mütareke döneminde bu hadisenin peşine düştüler. Zi­ra kaybolan bölük, esas ola­rak Kral’ın yazlık sarayında (Sandringham) görevli gö­nüllü askerlerden, hanedanın bizzat tanıdığı insanlardan oluşuyordu. 5. George’un da arkadaşı olan birlik komutanı Yüzbaşı Frank Beck’ten haber alamayan annesi de, hâliy­le Kral’a başvurmuştu. Geli­bolu Yarımadası’nda kurulan Mezar Kayıt Birimi’ne (Gra­ve Register Unit) tayin edilen din işlerinden sorumlu subay Leonar Egerto-Smith, kayıp askerlerin hikayesini şöyle nakledecekti: ‘Uzun süre ara­malardan bir sonuç alınamadı. Daha sonra tamamen tesadüf eseri hemen hepsinin ceset­leri bulundu. Görevli askerle­rimizden biri muharebeler sı­rasında Türklerin elinde olan bölgede bugün bulunan bir çiftlikten erzak alırken çift­çinin üzerinde kolye olarak kullanılan Norfolk alay roze­tini görmüş. Çiftçi bulduğu ye­ri gösterdikten sonra yapılan araştırmalarda 114 ceset bu­lundu’.

    Bu cesetler bölgedeki Az­mak Mezarlığı’na nakledilip, defnedildi. Ancak bu hadise­ye yeniden ivme kazandıracak gelişme, Çanakkale Muhare­beleri’nin 50. yılında, 1965’te meydana gelecekti… Olaylar sırasında daha güneyde, AN­ZAC sektöründe bulunan 3 as­kerin noter onaylı ifadeleri; 12 Ağustos’taki taarruz sırasın­da havanın açık olmasına rağ­men ‘250 metre uzunluğunda ve yaklaşık 60 metre eninde bir bulutun yere doğru indiği­ni, askerlerin bunun içine gir­diğini ve kaybolduğunu’ beyan ediyordu! (Biz de bu efsaneyi, yani ‘bir bulutun Norfolk as­kerlerini alıp götürmesi’ efsa­nesini, 2002’de çıkan Buket Uzuner’in yazdığı Uzun Beyaz Bulut romanıyla ithal edecek­tik).

    İfadelerin oluşturduğu san­sasyon dalga dalga yayıldı ve 1992’de Nigel McCrery tara­fından yayımlanan The Vanis­hed Battalion (Kayıp Tabur) kitabıyla, konu tekrar günde­me geldi. 1998’de ise, bu kitabı esas alan ve kaybolan askerle­rin muharebe esnasında teslim olmalarına rağmen öldürül­düklerini iddia eden BBC yapı­mı “All The King’s Men”le ko­nu iyice popüler oldu… Filmde, Türk hatlarının gerisine düşen Norfolk askerlerinin bir çift­lik evine kadar takip edildi­ği; onları dışarı çıkarmak için buranın ateşe verildiği; dışarı çıkanların ise esir alınmak ye­rine başlarından vurularak öl­dürüldüğü bir katliam sahnesi canlandırılıyordu!.. İşin gerçe­ği ise, Türk hatlarının gerisine düşen İngiliz askerlerinin bir­çoğunun muharebe sırasında hayatını kaybettiğiydi. Yara­lananlar tedavi edilmiş, hatta bunlardan ikisi İstanbul’a gö­türülerek bakılmış ve hastane­de ölmüşlerdi. Mezarları bu­gün Haydarpaşa’daki CWGC (Commonwealth War Graves Commission) alanındadır.

    Sonuçta Sandringham Bö­lüğü’deki askerleri ne uzaylılar götürmüştü ne de Türkler esir almayıp öldürmüştü. Onların sonunu hazırlayan İngiliz ko­muta kademesiydi ve efsane olmayan gerçek buydu.

    Murat Söylemez’in Çanakkale Muharebeleri içerisinde Anafartalar sektöründe yaşananları detaylı şekilde ele aldığı kitabı yakında piyasaya çıkacak.

  • Vücut geliştirme ve pehlivanlığın ilk hocası

    2. Abdülhamid döneminin spor ve vücut geliştirme hocası Rıza Bey, gerek olağanüstü başarıları gerekse hocalığı ve jimnastik kitabıyla Türkiye’de bir ilk. Dini bütün bir Osmanlı olduğu anlaşılan Rıza Bey, İslâm’daki namaz, abdest gibi ibadetlerin beden terbiyesi üzerindeki önemini vurguladığı gibi, modern tekniklerin kullanımını da yaygınlaştıran bir kahraman.

    Cambazbaşı Çerkes Rıza Bey, Türk beden eğitimi tarihinin ismi unutul­muş kahramanlarından biridir. Doğum yeri ve tarihini tespit edemediğimiz Çerkes Rıza Bey, 2. Abdülhamid döneminde sa­rayda “cambazbaşı” unvanı ve en son kolağası (kıdemli yüzba­şı) rütbesiyle istihdam edilen bir askerdir.

    Cambazlar uzun Osmanlı asırlarında padişahın yakının­dakilere verilen “hassa” sıfatı altında görevlendirilirlerdi. Dü­ğün-bayram gibi önemli günler­de sanatlarını icra eden bu sınıf, düzenli tayinatlara yirmi-otuz kişi arasında bir kadroya sahip­ti. Bugünkü jimnastik hareket­lerinden farklı olarak aletli veya aletsiz, güce dayalı çeşitli fi­gürlerle izleyicileri kendilerine hayran bırakırlardı. Çerkes Rıza Bey bu sınıfın son cambazbaşısı, Muzıka-i Hümayun yüzbaşısı, muallimi ve yaver olarak 2. Ab­dülhamid devrinin sonuna ka­dar görev yapmıştır.

    Atıf Kahraman’ın Osmanlı
    Devleti’nde Spor eserinden
    Rıza Bey’in dönem
    gazetelerinde çıkan bir
    fotoğrafı.

    Bazı resmî yazılarında kul­landığı mühründen (BOA. MF.MKT. 775/26) ve Takvi­mü’l-Ebdan li-Sıhhati’l-İnsan adıyla yayımladığı kitabındaki künyesinden baba adının Hasan olduğu anlaşılıyor. 7 Aralık 1907 tarihli Dâhiliye Nezareti tahri­ratına konu arzuhalde, kardeşi Rasim’in Kütahya’da bir görev­de istihdamını talep eden Ya­ver Yüzbaşı Rıza’nın da Çerkes Rıza Bey olması muhtemeldir (BOA.BEO. 240159). 1906 bas­kısı kitabını “35 senelik mesai­nin sonucu” olarak belirtmesine bakılırsa o tarihte 45-50 yaşla­rında olmalıdır. Kimi Fransızca kartpostallarda “Fils du célèbre Lutteur Ryza Bey” başlığıyla gö­rülen, gülle kaldıran dört yaşın­daki çocuğun, oğlu Fahrettin ol­duğu anlaşılmakla birlikte başka çocuğu olup olmadığı bilinme­mektedir. Rıza Bey hakkında ilk derli toplu bilgilere Atıf Kahra­man’ın eserinde (Osmanlı Dev­leti’nde Spor, Ankara, 1995) rast­lanır. Osmanlıların son devrinde Rıza Bey’e dair yazı ve fotoğraf­lara yer veren gazetelerin kimi­leri, hatalı ve eksik künyelerle de olsa kaydedilmiştir. Bu eserde Rıza Bey’in Abdülhamid’in taht­tan indirilmesiyle saraydan çı­karıldıktan sonra Cündi Meyda­nı’nda (Kadırga Cinci Meydanı) cambazlık gösterisi yaparken ipten düşerek bacağını kırdığı; kangren olmasıyla bacağının ke­sildiği; Selim Sırrı’nın (Tarcan) Yeni Mecmua’nın 2. sayısında ayağının değil elinin kesildiğini yazdığı; kaynak verilen yazılarda ise ipten düştüğü için değil, kas­larını aşırı yorması yüzünden bacağını değil bir kolunu ameli­yat masasında bıraktığı; 1925-30 arasında Beşiktaş-Akaretler’de­ki evinde öldüğü naklediliyor.

    Hayatını beden eğitimi ve vücut geliştirme sporlarına, bil­hassa gençleri eğitmeye adayan Rıza Bey, 2. Abdülhamid tarafın­dan yoksul, kimsesiz çocukların okuyabilmeleri için açılan Da­rü’l-Hayr-ı Ali mektebinde üc­retsiz, fahri jimnastik hocası ol­mak istemiştir. Okul müdürlüğü talep etse de Maarif-i Umumiye Müdürlüğü okulun alet ve salon eksikliği yanında ders progra­mında da jimnastik dersinin bu­lunmadığı gerekçesiyle bu talebi geri çevirmiştir (18 Nisan 1904 BOA.MF.MKT. 775/26).

    Hayatını beden eğitimine adayan Rıza Bey, bu bilgileri gençlere aktarmaya da büyük önem veriyordu.

    Kendini daima muallim sıfa­tıyla anmaya özen gösteren Rıza Bey, Samatya/Etyemez semtin­de Osmanlı Zorhanesi adıyla bir spor merkezi açmak için hazır­ladığı el ilanlarını çeşitli yerle­re astırır (21 Mayıs 1909 BOA. ZB. 377/32). Bu ilan, Türk spor ve reklamcılık tarihi açısından ilk orijinal örneklerden biridir. Beden eğitimi çalışmalarında kullanılan gülleden bir logo ya­pılmıştır! İlanlardan haberdar olan Samatya Dördüncü Daire-i Belediye Reisi Mehmed Bey yet­kili kurullardan izin alınıp alın­madığını Zaptiye Nezareti’nden sorar. Nezaret özel kalemin­den Şehremaneti’ne gönderilen yazıya göre adı geçen mekanın mahalle imamının oğlu Baha­eddin ile iki arkadaşı tarafından Etyemez Tramvay Caddesi’n­de kahvehanenin yanındaki boş arsaya dikilen iki direğe bağlı halattan ve elde kullanılan dört gülleden ibaret basit bir talim­hane olduğu; ruhsata tabi olma­dığı; ilanda geçen mektep ve ta­lebe ibaresinin hata ile kullanıl­dığı; Zaptiye Nezareti’nin daha önce böyle bir talimhane için işlem yapmadığı; ruhsat gereki­yorsa bildirilmesi istenilmek­tedir. Zorhanenin açılıp açıl­madığını tespit edemesem de aynı semtte 14 Ağustos 1336’da (1920) gençler arasında samimi ve ahlaki duyguları geliştirmek maksadıyla Bayezid-i Cedid Ma­hallesi Kuyu Sokağı’nda Maliye Nezareti memurlarından Kadri Bey’in evinde “Etyemez İdman Yurdu” adıyla bir spor kulübü kurulmuştur. Kulübün ilk üyesi ve muallimi olan, sonradan ya­pılan genel kurulda başkan se­çilen Muallim Şevki Rıza’nın, Cambazbaşı Rıza Bey’in mirası­nı devam ettirdiğini söyleyebi­liriz (DH.EUM.5. Şb. 79/30, vr. 6b-7).

    Kimi Fransızca kartpostallarda “Ünlü pehlivan” nâmı ve “İstanbul’dan sevgiler” notuyla fotoğrafları basılan Rıza Bey.

    Rıza Bey’in Takvimü’l-Eb­dan li-Sıhhati’l-İnsan adlı ki­tabı, 53 sayfalık küçük boyda bir kitaptır. Sonunda iki sayfa “içindekiler” ve bir sayfa doğ­ru-yanlış cetveli bulunur. İkbal Kütüphanesi kitabı 1324 yılında yayımlamış. Ruhsat tarihi kitap­ta 14 Teşrin-i Sani 1321 (27 Ka­sım 1905) yazmasına rağmen, arşivdeki belgede 6 Kanun-ı Ev­vel 1321 (19 Aralık 1905/21 Şev­val 1323) olarak kayıtlıdır (TS­MA.E.1369/132 – Son dönemde kitaplara genellikle Rumi tarih konulsa da bazen Hicri tarih de konulurdu. Buradaki tarih, ruhsat tarihi gözönüne alına­rak Hicri kabul edilirse Miladi 1906’dır). Müellif ismi “Muzı­ka-i Hümayun Yüzbaşıların­dan ve Maraşhane-i Hümayun Fenn-i Talim ve Takvimü’l-Be­den Muallimi Cambazbaşı Rıza b. Hasan” diye kayıtlıdır. “Ma­raşhane-i Hümayun” müessese­sine dair arşiv kataloglarında ve kaynaklarımızda bir kayıt tespit edemedim. Güreş yazarı Sami Karayel, En Meşhur Türk Pehli­vanları kitabında; amcası Abdü­laziz’in kendi pehlivanlarından biri tarafından katledildiğini bi­len 2. Abdülhamid’in tahta çıktı­ğında tüm pehlivanları saraydan çıkardığını; ancak yine de kuv­vet ve pehlivanlığı sevdiğinden saltanatının sonlarına doğru Maraşhane-i Amire adıyla be­denî bir yuva tesis ettiğini yazı­yor. İşte buranın başmuallimi de Çerkes Rıza Bey’di.

    Rıza Bey önsözünde bu kita­bı 35 yıllık mesaisinin bir seme­resi olarak gördüğünü, Türk ve İslâm tarihinde beden eğitimi­ne verilen önemi ortaya koymak maksadıyla yazdığını söylüyor. O dönemde hemen her kitabın başında olduğu gibi 2. Abdül­hamid’e övgüleri ihmal etmi­yor. Kendinden önce Mısır’da El-Harekatü’l-Riyaziyyeti’l-Be­deniyye adıyla 1895’te yayımla­nan jimnastik kitabının yazarı İbrahim Tevfik’in Berlin’deki jimnastik eğitimine dair bazı izlenimlerini aktarıyor. Kitap­ta bol bol kullanılan Arapça me­tinlerin Cambazbaşı Rıza Bey’in mesaisinin mahsulü mü yoksa İbrahim Tevfik’in kitabından alıntı mı olduğu sorusu akla ge­liyor (İbrahim Tevfik’in kitabı­nı inceleyemediğim için bu so­runun cevabını veremiyorum). Eğer bir intihal yoksa Cambaz­başı Rıza Bey’in eğitimli biri, Arapçasının da gayet iyi olduğu­nu söyleyebiliriz.

    Galatasaray İdman Şenliği’nde “Padişahım çok yaşa” yazısı altında halter kaldıran sporcular. En sağda Faik (Üstünidman) Bey.

    Cambazbaşı Rıza Bey, Eski Yunancada “jimnastium” sözcü­ğünün “çıplak” anlamına geldi­ğini; bu ismin “beden terbiyesi” anlamından uzaklaştığını; dola­yısıyla kendi kitabına jimnastik kavramı yerine “vücudu güçlen­dirme, düzenleme” anlamına gelen “takvimü’l-ebdan” adını verdiğini belirtiyor. Rıza Bey’in jimnastik kelimesinin etimoloji­sindeki “çıplak” anlamının Eski Yunan’da sporların çıplak vü­cutla icra edilmesinden kaynak­landığını bilmemesi mümkün değilse de neden böyle bir yo­rum yaptığı anlaşılamıyor.

    Dini bütün bir Osman­lı olduğu anlaşılan Rıza Bey, İslâm’daki namaz, abdest gi­bi ibadetlerin beden terbiye­si üzerindeki önemini özellikle vurgulamış. Eski Yunan ve Ro­ma’da jimnastiğe verilen öneme dair örneklemelerin ardından Arap dünyasındaki pehlivanla­ra, beden eğitimine değiniyor ve Türklerin bilhassa son dönem pehlivanlarını kısa anekdotlar­la aktarıyor. Kitabının son bölü­münde “övünmek gibi olmasın” diyerek kendi spor hayatından bazı kesitleri paylaşıyor.

    Yazar, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı sırasında Yıldız Sara­yı’nda şehit ve gazi aileleri ya­rarına düzenlenen “İane sergi­si” sırasında 20 kişilik ekibiyle yaptığı jimnastik gösterilerini anlatıyor. Bu sergide icra ettiği gösterilerin hayranlıkla izlen­diğini, göğsünde kırdığı zinci­rin parçalarını ve o sırada çeki­len fotoğraflarından düzenle­nen kartpostalların birkaç yüz adedinin büyük paralarla ecne­biler tarafından satın alındığını iftiharla naklediyor. Aynı sergi sırasında çekilen fotoğraflar­dan yaptığı bir kolaj da kitabın kapağını süslüyor. Bunların iki­si, Servet gazetesinin 8 Ağustos 1898 tarihli 57 sayılı nüshasının ilk sayfasında da uzun bir yazı eşliğinde yer almış. “Rıza Bey” başlıklı bu yazıda ise, o sıralarda jimnastik eğitiminin henüz ip­tidai bir düzeyde olduğunu be­lirtildikte sonra Rıza Bey’in fi­ziksel özellikleri aktarılıyor. 20 kişinin çekip kıramadığı zinciri göğsüne bağlattıktan sonra ci­ğerlerini şişirerek kırmasını ha­rikulade bir olay olarak aktarı­yor. Bu zor hareketleri yaparken yüzünde en ufak şekil değişikli­ği olmaması, yüzünün buruş­maması önemle vurgulanıyor.

    Rıza Bey’in gazetelere yansı­yan fotoğrafları da kartpostal ha­line getirilerek piyasada satılmış. Günümüze kalan, müzayedeler­de alınıp satılan, arşiv katalog­larına kaydedilmiş kartpostalla­rın tamamında Rıza Bey’in ismi görülmektedir. Kısıtlı bir şekilde tespit edebildiğimiz Cambazbaşı Çerkes Rıza Bey’in hayatının ge­niş bir safhada ortaya konulma­sı, bundan sonraki araştırmalar­la mümkün olabilecektir.

    1BELGENİN BELGESİ

    OSMANLI ZORHANESİ

    Sanat için değil sıhhat için…

    Rıza Bey’in Samatya-Etye­mez’de açmak istediği Osmanlı Zorhanesi’nin el ilanı. Logo olarak kullanılan güllel­erin içinde “Osmanlı Zorhanesi 1325” ve “Takvimü’l-Ebdan li-Sıhhati’l-İnsan” yazıyor:

    “Sağlam bir fikrin sağlam bir vücutta bulunabileceği katʻiyât-ı fenniyeden olduğun­dan bünyelerimizi takviyeye hâdim olan riyâzet-i bedeniye talimleri icrası için Kolağası Çer­kes Rıza Bey’in taht-ı riyasetinde Etyemez’de Tramvay Caddesi’n­de Osmanlı Zorhanesi namıyla bir talimhane tesis olunarak fiz­yoloji psikoloji fenlerinin terak­kiyât-ı hâzıraları nazar-ı dikkate alınmış ve terbiye-i bedeniyenin sanat için değil fakat sıhhat için olduğu tasdik edilmiştir. Resm-i küşâdı Mayıs’ın sekizinci Cuma günü saat sekizde mukarrerdir. Talebe kaydına mübaşeret edildi. Mektebe devam arzu edip de abone bedelini itaya iktidarı olmayan evlad-ı vatan maa’l-if­tihar meccanen kabul edilir ve umum jimnastik meraklıları resm-i küşada davet olunur”. BOA.ZB. 377/32, 8 Mayıs 1325/21 Mayıs 1909

    ZORHANE NEDİR?

    İran kökenli mekan
    GÜÇ EVİ – KÜLTÜREL MİRAS

    Türkçede güç, kuvvet sözcüklerinin Farsça karşılığı olan “zûr” kelimesi Türkçeye “zor” olarak geçmiştir. Zor, zorlu, zorluk dediğimizde güç, güçlü, güçlük demek isteriz. Dilimizde oldukça benimsenen bu kelimenin İran’da da geniş kullanımı vardır. Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde Anadolu’da yaygın olan okçuluk ve güreş tekkelerinin benzerlerine İran’da “zorhane” adı verilirdi. “Güç evi” anlamına gelen zorhaneler İran’ın büyüklü-küçüklü birçok şehrinde bulunur. Dinsel ritüeller teme­linde kişilerin beden eğitimi alma­ları, güreşmeleri, spor yapmaları için özel surette dizayn edilmiş, kendine özgü spor aletleriyle donatılmış mekânlardır. 2010’da UNESCO tarafından “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası” listesine alınmışlardır.

  • Aile: Çekirdekten meyveye babadan anneye ve dinlere…

    Osmanlı toplumunda aile kurmak bir statü meselesiydi, bekar olana pek hoş bakılmazdı. Bazen de aile bir ayakbağıydı. Nakkaşlar bu mahrem alanı pek merakla incelemediler. Öyle ya, Ebussuud’a gelen fetvalardan bir kısmı, ailenin yaşadığı alanı görebilecek durumdaki minarelerden bile şikayetçiydi. Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta aile içi iktidar ilişkilerinin yansıması.

    Aile adı verilen kurumun insanlık tarihi kadar eski olduğu bilinir; kimi hay­van türlerinde bile bu yapının varolduğu da. Günümüzde aile tipleri ataerkil-anaerkil, çok ev­li-tek evli, içten evlenen-dışar­dan evlenen gibi kategorilere ay­rılmış ve sosyal olarak toplumun en küçük parçası sayılmıştır. Dinler ise aile yapılarını belirle­yen en büyük etken olagelmiştir.

    Aile, insanlık tarihi boyun­ca genellikle ataerkildir; Yahu­diliğin çok eski zamanlarında, Hititlerde ve Yakutlar gibi bazı Türkî topluluklarda ise anaer­kil yapılar kaydedilmiştir. Yahu­dilikte aile, sadece sosyal değil aynı zamanda dinî bir topluluk­tu. Atalar kültü ailenin ibadetiy­di, baba ise eş/eşler ve çocuklara ibadet esnasında öncülük eden rahip gibi davranıyordu. Sanıla­nın aksine Yahudi toplumu, tari­hinin çok eski bir dönemindeki kısa süre sayılmazsa, pederşahi/ ataerkil bir toplumdu. Bekar kal­mak, aile kurmamak büyük gü­nah olup bir kültün yokolması­na bile bile sebep olmak anlamı taşıyordu. Havva’nın cennetteki “itaatsizliği” ve erkeğini “yanılt­ması”, dünyada da kadının peşin bir suçlulukla algılanmasına yo­laçmıştır. Kadın, evlilik akdinin yalnızca konusu durumunda­dır. İbranice “baal” kelimesi hem koca hem mal sahibi anlamına gelir. 10 Emir’de kadın; ev, köle, cariye, öküz ve eşekle birlikte ko­canın malları arasında zikredilir (Exodus/Çıkış, 20/17). Evlenme sırasında kadının ailesine “mo­har” denen bir para/mal verilir. Boşanmak meşru olduğundan aşırılaşmıştır.

    Bir Ermeni aile

    Gayrimüslim topluluklar Osmanlı Devleti’nde kendi aile hukuklarına tâbilerdi. Cemaat liderleri aile mahkemelerini görürdü. Ancak dilerlerse şerî mahkemelere başvurabilirlerdi. Osmanlı kadı sicilleri, pek çok gayrimüslim ailenin boşanma davalarında hızlı olması ve bu konuda ortayolu tutması nedeniyle şerî mahkemeleri tercih ettiklerini bildiriyor. Bu minyatür ise, devletin farklı yüzlerini merak eden bir seyyah tarafından bir çarşı ressamına ısmarlanmış; küçük bir Ermeni aileyi fertleriyle betimliyor (Costumes Turcs, res. ?, 1720. Fransa Ulusal Ktp. Od. 6).

    Hıristiyanlıkta da dinî bir kurum sayılan aile, Yahudili­ğin aksine sıkı sıkıya korun­ması gereken bir kurum sayıl­mış, boşanmalar katı biçimde yasaklanmıştır. Evlilik akdiyle birlikte karı ve koca ebediyen birbirine bağlı bir bütün hâli­ne gelmiştir (Markos, 10/8-12). Mormonlar gibi dinî guruplar sayılmazsa, İsa ümmeti içinde tekeşlilik esastır.

    Roma’da aile, dinî vasfını korusa da sosyal ve iktisadi ta­raflarıyla öne çıkar. Erkek vası­tasıyla sağlanan kan hısımlığına dayanır. Kadın evlendiği anda, babasının ailesiyle olan ilişki­sini koparmıştır. Peter familias denen aile reisi (baba) aynı za­manda ailenin rahibidir. Çocuk­larını isterse öldürebilir, sata­bilir. Roma hukukunda ailenin yaşadığı evin dokunulmazlığı düsturlaşır. Tek evlilik esastır.

    İslâm öncesi Araplar arasın­da aile, güçlü kabile yapısı ara­sında silikleşir, onun doğal bir uzantısıdır; hatta kabile, geniş­çe bir aile görünümündedir. Ak­rabalık erkek akrabalar yoluyla kurulur (asabe). Pederşahidir. Kız çocuklar utanç kaynağı ve ailenin kısıtlı imkanlarını koru­mak için feda edilebilen unsur­lardır. Aynı zamanda bu dönem Arap toplumunda nikahsız ya­şamak, süreli nikah, eş takası (nikah-ı bedel) gibi uygulama­lar görülmektedir. Hatta asil bir erkeğe eşini vererek ondan asil evlat edinmek makbuldür (ni­kah-ı makt). Çocuğun velisi onu öldürebilir, rehin verebilir, hu­kuki haklarından mahrum bı­rakabilir. Bu dönemde evlatlık kurumu güçlüdür; soydan gelen evlattan ayrılmayan bu çocuk­larla evlenmek yasaktır.

    Aile sahibinin ahvali

    Her nasılsa 3. Murad’ın kızı Fatma Sultan için yapılmış bir fal-astroloji tercümesi içinde çizilen bu tasvir, “ehl-i iyâl olan kimesnenin şeklidir” başlığıyla sunuluyor. İyâl/ ayâl, eş ve bakmakla yükümlü olunan çocuklar demek. Burada kadınların üzerine binen yükü, çocuk bakmanın perişanlığını vurgulamak istermiş gibi Nakkaş Osman. Deli Birader, Gamları Def Eden Kitap’ında evlenmeyen adama “it mi adam mı?” diye sorulacağını söylemekle beraber, bir azizin şu görüşünü kaydeder: “Bütünken iki parça olmak isterseniz evlenin. Kişi tek başınayken dilediği yere gider, istediğini yapar. Evlenip bir avrat alsa ne onu bir yere koyup gidebilir ne ona danışmadan iş edebilir. Çocukları oldukça üçe dörde bölünür. Vay biri düşüp ölürse durduk yere tam iken eksik olursun” (Metâlîü’l-saâde, çev. Muhammed el-Sûdî, res. Nakkaş Osman, 1582. Fransa Ulusal Ktp., Suppl. turc. 242.)

    Eski Türkler de ataerkil bir toplumdur ancak onların pe­derşahi değil pederî (atacıl) ol­dukları söylenir. Baba, çocukları ve eş/eşleri üzerinde mülki hak sahibi değildir. Kadının ailesine evlilik öncesi “kalın” denen bir para verilir. Türklerde eşi ölen yengeyle evlenmek (Yahudilik­teki gibi) meşru ve koruyucu bir önlem olarak görülmüştür.

    İslâm’da aile dinî bir kurum olarak görülmez ancak yine de dinen aile kurmak teşvik edil­miştir. Ataerkil bir aile tesis eder İslâm; ancak babaya aile fertleri üzerinde mülki haklar tanımaz, çocukları öldürmek yasak edilir (İsrâ 17/31). Hav­va’ya ve hemcinslerine sorum­luluk yüklenmemiş, Adem’i aldatanın eşi değil şeytan ol­duğu bildirilmiştir (Bakara 2/36). Hatta kimi zaman suçlu Adem’dir (Taha 20/115). Kadın, kocası karşısında iktisaden ba­ğımsızdır, malını dilediği gibi tasarruf eder. Bir yandan erkek, kadınla kimi konularda eşit gi­bi konumlanırken bir yandan eşinden üstün tutulur (Bakara 2/228). Evlilikte “mihr” deni­len bir mal/para kadına ödenir, ailesine değil. Kadın bunu iste­diği gibi kullanır. Yine de kadın kocasına itaat etmekle yüküm­lüdür; zevce boyun eğmezse önce yatakları ayırmak, sonra da dövmek erkeğe tavsiye edil­miştir (Nisa 4/34). Erkek ehl-i kitap olan kadınlarla, kadın sa­dece Müslüman erkeklerle ev­lenebilir. Erkek dörde kadar eş alabilse de, yeğ olanın daha adil bir koca olabilmek için bir eşle veya cariye ile yetinmek olduğu vurgulanır (Nisa 4/3). Boşan­mada Yahudilik ve Hıristiyan­lığın ortayolu bulunur. Boşan­mak, helallerin en kötüsü ola­rak yorumlanır. Erkek kadına göre hukuken boşanmada daha serbesttir; karşılığında da kimi mali sorumlulukların altına gi­rer. Kadın ancak belirli sebepler doğduğunda kocasıyla boşana­bilir; tabii onun da rızasıyla.

    Osmanlı toplumunda da İs­lâm’ın tanımladığı aile yapısı geçerli olmuştu. Aile genellikle dindaş taraflar arasında kuru­lurdu ve yaşantısını yine dinda­şı olduğu mahallenin yapısına göre düzenlerdi. Kimi Osman­lı aydınları aile kurumunu kut­sasa da kimileri de bir ayakba­ğı olarak görmüştür. Yavuz’un kardeşi Korkut’a nedim olan Şair Deli Birader (öl. 1535), Gamla­rı Def Eden Kitap’ında evliliği, fertlerinin ölümleriyle yeni acı­lara sebep olacak bir potansiyel tehlike gibi görür. Evliya Çelebi (öl. 1684) “nice aile evinden ay­rılıp ana-baba-kardeş kahrından kurtulup seyyah olurum?” der durur.

  • Barcelona’nın gelmiş geçmiş en büyük ismi: Laszlo Kubala

    2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa ve dünya futbolunun en yetenekli kramponları İspanya’da buluşmuştu. Aralarından biri, ismi en az bilineni, futbol tarihinde kırılmamış rekorlara imza atacak; iki ayağıyla meşin yuvarlağa hükmedebilen, falsolu şutları dillere destan, frikikleri muazzam bir sporcu olarak tarihe yazılacaktı.

    Barcelona tarihinin en iyi futbolcusu kim? Bazı­ları Cruyff diyecek, bir­çokları Messi. Oysa kulübün belki de bambaşka bir mücade­leye imza at­tığı yıl­larda sah­ne alan bir Ma­car yıldız varken, onlar bile sonra­ki sıralarda kalabilir. İşte huzurlarınızda bir futbol gezgini ve başına buyruk bir rejim muhalifi: Laszlo Kubala!

    Her Dünya Kupası sene­sinde, organi­zasyonda hiç sahne almamış en yetenekliler arasında hep o sa­yılıyor. Tari­hin en ünlü mültecilerinden biri olarak da yine onun ismi karşı­mıza çıkıyor.

    Kubala oynadığı üç millî takımın formasıyla:. Macaristan, Çekoslovakya, İspanya

    Budapeşte’de Slovak asıllı işçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtığında yıl 1927’ydi. Daha ufacıkken, top ayağına geldiğinde parıldıyor­du. Sürekli kendisinden birkaç yaş büyüklerle oynatılan Ku­bala’nın yeteneğini farketme­mek imkansızdı. Macaristan’ın büyüklerinden Ferencvaros’a 18’inde imza atan delikanlı, er­tesi yıl askerden kaçıp Çekos­lovak sınırını aşıyordu. Slovan Bratislava’da kendisini ispat­layınca, ilk Çekoslovakya for­masını terletmişti. Tesadüfe bakın ki onu millî takıma alan da kayınbiraderi Ferdinand Daučík’ti.

    Macar ordusundan kaçmak için Çekoslovakya’ya geçen ço­cuk, 1948’de bu defa Çekoslo­vak ordusundan sıyrılmak için tekrar Macaristan’da almıştı soluğu. Vasas’ta gösterdiği per­formans, genç forveti bu sefer doğduğu ülkenin millî takımı­na taşımıştı. Devir eskiydi, ku­rallar bugünkü gibi değildi…

    Barcelona yıllarında sahaya
    çıkarken Kubala…

    Ocak 1949’da Macaris­tan’da iklim değişiyor, komü­nist Mátyás Rákosi iktidara ge­liyordu. Bir kamyonun içinde kaçan Kubala, Avusturya ak­tarmalı İtalya’ya gitmişti. Ekim ayında mülteci statüsünü tanı­yan Pro Patria için oynamaya başlıyor, marifetlerini sergile­meye devam ediyordu.

    Bir jübile maçında sahne alması için Lizbon’a davet edil­mişse de, oğlunun hastalığını öne sürüp uçağa binmemişti. Dönüş yolculuğunda Superga Dağı’na çakılıp tarih olan To­rino kafilesinde böylece yer al­mayan Kubala, şüphesiz ölüme çalım atmıştı.

    Solda Real Madrid efsanesi Di Stefano ve sağda Real Madridli Puskas ile birlikte…

    4 Mayıs 1949’daki o kor­kunç kazayla sadece İtalyan futbol tarihi değişmemişti. Az­rail’den kurtulan genç yıldızın peşine bu defa da Macaristan Futbol Federasyonu düşecek­ti. Ülkeden izinsiz kaçan ve as­kerliğini yapmayan futbolcu FIFA’ya şikayet edilmişti. 1 yıl futboldan men edilen Kuba­la’nın imdadına yine kayınbi­raderi yetişiyordu. Komünist rejimlerden kaçan yetenekli Doğu Avrupalı yetenekli fut­bolculardan kurulmuş Hunga­ria ile İspanya turnesinde resi­tal verince, devlerin ilgi odağı olmayı başarmıştı. Barcelona ve Real Madrid’in peşine düş­tüğü oyuncu, Franco rejimine yakın eskinin büyük Katalan golcüsü Josep Samitier’in gay­retleriyle 1950’de Barcelona’ya geldi.

    Ancak komünistlerden kur­tarılan yetenekli futbolcu, bu defa da bir propaganda ara­cıydı. Franco rejimi oyuncu­ya hemen vatandaşlık vermiş, sonradan da bu sürecin anlatıl­dığı filmde diktatör ziyadesiy­le övülmüştü. Hemen İspanyol olsa da, Kubala resmî bir ma­ça çıkmak için aylarca bekle­yecekti. Cezasının tamamlan­masına beklerken sahne aldığı

    hazırlık maçlarında rakipleri­ne gol olup yağan Kubala’nın çilesi 2 Nisan 1951’de bitiyor, Barcelona formasıyla resmen tanışıyordu. Ertesi sezon Spor­ting Gijon ağlarını bir maçta 7 defa sarsan forvetin rekoru bir ömürdür kırılamıyor.

    Barcelona’da Macaristan’daki siyasi gelişmeleri müteakip buluşan üç Macar: Soldan sağa Kocsis, Kubala, Czibor.

    Herkes kısa sürede sembol­leşen Macar asıllı yıldızı izle­mek istiyordu. Bordo-mavilile­rin o günlerdeki stadyumu Les Corts, kahramanlarını görmek için gelenlerle dolup taşıyordu. Bir anlamda Kubala, kulübün mabedi Camp Nou’nun temeli­ni atıyordu…

    1952’de katıldığı irili-u­faklı organizasyonlarda 5 ku­pa kaldıran Barcelona, ilahını bulmuştu: 2 lig, 3 Kral Kupası şampiyonluğu… Ancak yine o dönemin efsane futbolcusu ve gol kralı Di Stefano başkentlilerin 21 yıllık şampiyonluk hasre­tini dindirecek; Real Madrid, Ferenc Puskás’ın da gelişiyle öne geçecekti. Madrid’in fendi Barcelona’yı yenmiş, Di Stefa­no 11 sezonda 8 lig, 5 de Şam­piyon Kulüpler şampiyonluğu yaşamıştı.

    1961’de emekliye ayrılan Kubala, kısa bir süre sonra Barcelona’nın teknik direktörü koltuğuna oturmuştu. 1963’te yeşil sahalara dönen yıldız, Es­panyol’e oyuncu-antrenör ola­rak imza atacaktı. Ertesi yıl Di Stefano da takıma katılıyor, rü­yalar gerçek oluyordu; tabii ge­cikmiş bir şekilde. Daha önce İspanya Millî Takımı’nda be­raber oynayan ikili, büyük bir turnuvada asla sahne alama­mıştı. İkisi de 1962 Dünya Ku­pası’nı sakatlıkları yüzünden kaçırmıştı. Ancak bir sorun vardı; Macar yıldız artık 36’sın­da, Arjantinli ise 38’indeydi.

    Kubala, 1960’da çocukları çalıştırırken (üstte)

    Kubala, 12 yıl çalıştırdığı İspanya Millî Takımı’nı 1978 Dünya Kupası ve 1980 Avru­pa Şampiyonası’na götürmüş­tü. En son Paraguay’ı çalıştıran Kubala, 2002’de son nefesini Barcelona’da verdi.

    20 defa sahne aldığı İs­panya Milli Takımı’nda 11 kez ağları sarsan Kubala, 1957’de Türkiye’ye karşı hat-trick yap­mıştı. İki ayağıyla da meşin yu­varlağa hükmedebilen yıldızın falsolu şutları dillere destan, frikikleri muazzamdı. Barcelo­na tarihinin gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu seçilen Kuba­la için 1993’te bir jübile maçı düzenlenmiş, bizimkisi de tık­lım-tıkış tribünlerin önünde son defa da olsa 10 dakika sah­ne alma fırsatını tepmeyip, tri­bündeki eski dostları Di Stefa­no ile Puskas’a nanik yapmıştı.

    Camp Nou’ya dikilen heykeli

    BARCELONA’NIN MABEDİ

    Camp Nou: Bir stattan daha fazlası

    Futbolun en önemli mabetlerin­den biri şüphesiz Camp Nou. Kubala’dan Cruyff’a, Ronaldin­ho’dan Messi’ye futbolun en büyük yıldızlarına evsahipliği yapan Barcelona’nın yuvası, 24 Eylül’de 65. yaşını kutlayacak. Katalan diyarında yaşayan İsviçreli Joan Gamper tarafından 1899’da kurulan ilk stad, sadece 8 bin kişilik Carrer Industria’ydı. 1922’de açılan Camp Les Corts ise 35 yıl boyunca hizmet vermişti.

    İspanya’da içsavaş yaklaşıyor­du. Kulübü, Katalan milliyetçiliği­nin kalesi haline getiren başkan sı­nırdışı edilmişti. 1930’da İsviçre’de sessizce intihar eden Gamper’den sonra kulübün başkanlık koltuğuna oturan ve dönemin iktidarını elinde tutan diktatör Primo de Rivera’yı eleştirmek için La Rambla gazete­sini kuran Josep Sunyol, 1937’de General Franco’nun askerleri tara­fından öldürülmüştü. Stat, yasaklı dil Katalancanın konuşulabildiği tek yer olmuştu. Kubala önderliğin­de Camp Les Corts’a artık sığmayan takıma yeni bir yuva lazımdı.

    1954’te inşaatı başlayan “Yeni Saha”, 1957’de Legia Varşova ile oynanan maçla kapılarını açtı. Açılışta George Frideric Handel’in “Hallelujah”ı çalıyor, serüven 90 bin kişinin önünde başlıyordu. Birçok finale de evsahipliği yapan Camp Nou, Michael Jackson’dan Madonna’ya, Luciano Pavarot­ti’den Frank Sinatra’ya birçok müzisyeni de ağırlayacaktı. Bugün 99.354 kişilik kapasitesi bulunan stad, dijital müzik devi Spotify ile yaptığı 310 milyon dolarlık anlaş­ma doğrultusunda, artık Spotify Camp Nou olarak anılacak.

  • Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!

    Türk milletinin kaderini tayin eden, bugünlere ulaşmamızı sağlayan büyük zaferin elde edildiği arazi ve muharebe anı-izleri, aradan geçen 100 yıl içerisinde maalesef gerektiği gibi korun(a)madı. Bugün Millî Park Müdürlüğü bu geçmişten gelen yanlışları gidermek için yoğun mesai harcıyor ama, konuya ve alana müdahil olan çok fazla kurum/kişi varken bu iş hiç de kolay değil.

    Yüz yıl önce yaşanan Bü­yük Taarruz ve Başko­mutan Meydan Muha­rebesi’ne ilişkin internet üze­rinden sağlıklı, aktüel, temel bilgiler sunan bir tanıtım olma­dığı gibi; hadiselerin yaşandığı ve geniş bir coğrafyaya yayılmış olan muharebe noktaları için de arazi üzerinde yeterli yön­lendirme bulunmuyor. 1980’le­rin başında, Başkomutan Tarihî Millî Parkı’nın ilanı aşamasın­da coğrafya bileşenini dışarıda bırakan bir harp tarihi anlayışı bugünlere kadar sürdürülmüş; bu da hem asıl korunması ve zi­yaretçilere sunulması gereken önemli noktaların atlanmasına yolaçmış; kimi sahalara gereğin­den fazla fonksiyon yüklenmiş kimileri ise maalesef değişik dü­zenlemelerle orijinal dokusunu yitirmiştir.

    Bugün Millî Park Müdürlüğü geçmişten gelen yanlışları gidermek için yoğun mesai harcıyor ama konuya müdahil olan çok sayıda kurum ve kişi varken bu hiç de kolay görünmüyor.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Toklusivrisi

    Sadece Büyük Taarruz saha­sında değil, Türkiye’nin hemen her yerinde varolan yanlış anla­yış ve uygulamalar arasında ilk sırada “temsilî şehitlik”ler var. Sahaya çıkıp, araştırıp gerçek şehitlikleri bulmak yerine, mu­harebe sahasının en can alıcı ye­rine gösterişli, pahalı, “müteah­hit dostu” şehitlik yapmak; şehit listelerinden rastgele -500 gibi hep yuvarlak sayılı- isimler seç­mek; bu isimlerin Türkiye’nin dörtbir yanından olmasına, hat­ta Halep, Trablus gibi eski Os­manlı topraklarını da temsil et­mesine “özen göstermek”; 100 yıl önceki şehitler üzerinden “hepimiz din kardeşiyiz” veya “bu vatan için hepimiz savaştık” gibi sosyo-politik mesajlar ver­mek… Tüm bunlar yapılırken de, ilgili coğrafyada bulunan gerçek şüheda mezarları/kabristanla­rı hiçe saymak, bunları yokoluşa terketmek…

    Bugün örneğin “Çiğiltepe Şehitliği”, Kocatepe’den sonra Büyük Taarruz sahasının en çok ziyaret alan noktası. Geçmiş­te buraya gösterişli bir şehitlik yapılmış; tabii altında bir tek şehit bulunmuyor. Altıgen form­da bir alana yapılmış şehitlikte, mezartaşları her yöne dönük; İslâmî usullere göre batıda olup doğuya dönük olması gereken baştaşları da dört farklı yöne ba­kıyor!

    Ancak “Çiğiltepe Şehitli­ği” olarak adlandırılan bu ya­pının en büyük zararı, sahada­ki gerçek şehitliklere… 26-27 Ağustos’ta 57. Tümen’nin taar­ruz ettiği Çiğiltepe blokundaki direnek merkezine yapılan bu temsilî şehitlik o kadar geniş bir alana yayılmış ki, Kızıltaş Yayla­sı’nda sürülerini yayan köylü­ler geniş bir otlaktan mahrum kalmış. Oysa direneğin kuzey­batısında, muharebeler sırasın­da silah arkadaşlarınca defnedi­len 57. Tümen askerlerinin asıl şehitlikleri uzanıyor! Düştükle­ri yerde vatana eklenen 60’tan fazla Mehmet’in gerçek şehitli­ği, geçen yıl Başkomutan Tarihî Millî Parkı’ndan uzmanlarla bir­likte bulunmuştu. Ne tarihî ne dinî, hiçbir doğruyu temsil et­meyen “temsilî şehitlik” yüzün­den, Çiğiltepe şehitleri hakettik­leri saygıdan mahrum kalıyor.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Şaphane

    Bugün en çok ziyaretçi alan Afyon Kocatepe ve Çiğiltepe Şe­hitliklerinin her ikisi de temsilî. Mezartaşlarında yazan yüzler­ce isim, listelerden rastgele se­çilmiş isimler. Oysa Afyon’da 10’dan fazla noktada sayıları 1.000 yakın gerçek şehit, torun­larıyla buluşmayı bekliyor.

    Büyük Taarruz sahasında, Kocatepe’den sonra ziyaretçi­lere sunulan ikinci önemli nok­tanın Çiğiltepe olması da bir başka paradoks. Zira muharebe­ler sırasında 1. ve 4. Kolordular asıl sonucu, Çiğiltepe’den daha doğuda bulunan, Tınaztepe-Be­lentepe-Kalecik Sivrisi direnek­lerinin temsil ettiği, 20 kilomet­re uzunluğundaki hatta aramış­tır. En şiddetli muharebelerin yaşandığı, cephenin yarıldığı, taarruz planının odağındaki di­renekler bunlardır. Ancak ziya­retçilerin bu direneklere, mev­zilere kendi başlarına ulaşma­ları mümkün değil. Yapılan tüm kilitli parke taş yollar, yönlen­dirme tabelaları, hepsi Çiğilte­pe’dedir. Bunun nedeni 57. Tü­men komutanının trajik öyküsü nedeniyle Çiğiltepe’nin popüler olmasıdır. Oysa muharebe tarihi ziyaretçilere doğru verilecekse, Tınaztepe-Belentepe-Poyralıka­ya-Erkmen mevzileri ziyaretçi­lere öncelikli olarak gösterilme­lidir. Kilitli taş döşenecek yollar seçilirken kişisel tercihler değil, muharebe tarihinin belirledi­ği öncelikler dikkate alınmalı­dır. Çiğiltepe’yi her yönde ulusal karayolu ağına dahil etmek ye­rine, en azından bir güzergah da cephenin yarıldığı Çamlıca Ko­rusu’ndan, Tınaztepe blokunda Gepli mevzilerinden, Belentepe direnek merkezinden geçiril­melidir. Bu noktaların çoğunda gerçek şehit defin sahaları da bulunmaktadır.

    Benzer şekilde, hiç gündeme gelmeyen, sahaya tur getiren ço­ğu rehberin de bilmediği önem­li bir nokta Toklusivrisi’dir. 26 Ağustos sabahı taarruz ettiğimiz Yunan birinci savunma hattının en batı ucundaki bu görkemli direnek, aynı zamanda Yunan­ların yelpaze şeklinde planladı­ğı üç hatlı savunma ağının tüm hatlarının birleştiği, dolayısıyla sadece Büyük Taarruz’da değil, 30 Ağustos gecesi Kaplangı Dağı Muharebesi’nde de şiddetli mu­harebeler görmüş bir yerdir. Yu­nan 1/38 Evzon Alayı’nın en son terkettiği mevziler buradadır. Kaya tahkimat siperlerin hepsi hâlâ son derece iyi durumdadır. Toklusivrisi’nin olmadığı Büyük Taarruz anlatımı asla tam ola­maz. Buna rağmen bu siperle­re giden düzgün bir yol yoktur. Uzaktan dahi olsa bilgilendire­cek, burayı Büyük Taarruz an­latımına dahil edecek hiçbir şey yıllardır yapılmamıştır.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Belentepe

    Nasıl ki Büyük Taarruz’da 1. Ordu’nun muharebe idare ye­ri Kocatepe olmuşsa, Şaphane Dağı da Yakup Şevki (Sübaşı) Paşa’nın 2. Ordu muharebe ida­re yeri de çok önemli bir yerdir. Harekat planı uyarınca 2. Or­du’nun kesin sonuçlu muharebe değil, oyalama taarruzu yapmış olması, bu kesimdeki mevzileri, ordugah yerlerini ve şehitlikle­ri daha az önemli yapmaz. Oysa Çavdarlı köyü kuzey sırtların­dan başlayarak Güzelim Da­ğı-Dede Sivrisi-Oyuktepe-Ka­zuçuran direnekleri boyunca kuzeye uzanan 6. Kolordu ile Se­yitgazi-Kırgız Dağı kesimindeki 3. Kolordu cepheleri Büyük Ta­arruz anlatımında hiç yer almaz. Bu nedenle bu cepheye yönelik bir alan koruması ya da ziyaret programı geliştirilmiş değildir!

    Güzelim Dağı’ndaki kaya tahkimat mevziler, Yunan bir­liklerinin barınak/zeminlik ya­pıları, topçu sütreleri, Kazuçu­ran’daki boy siperleri… Bunların hepsi bugün kaderine terkedil­miş durumdadır. Oysa Yunanla­rın asıl taarruz beklediği kesim olduğundan, en kuvvetli şekilde tahkim ettikleri direnekler bu­radadır. Bu denli güçlü tahkim edildiği için de kalıcı olmuş, Bü­yük Taarruz sahasındaki en ko­runmuş, en temsil edici örnek­lere evsahipliği yapmıştır, yap­maktadır.

    Şaphane Dağı’nın duru­mu aslında çarpıcı ve acık­lı bir özettir. Dağın neredeyse yarısı birkaç maden işletmesi tarafından yarılmıştır! Büyük bir ironi oluşturacak şekilde, Yakup Şevki Paşa’nın ordugah yapısının üstüne yapılan baz istasyonları bu katliamın tüm tepeyi yutmasına engel olmuş­tur! İstasyon kulelerinin etra­fında müstahkem hatları, ma­ğara koruganları, rasıt noktala­rını ve eteklere kadar inen boy siperleri görülebilir. Dağdaki madencilik faaliyeti bütün hı­zıyla devam etmektedir ve aynı şekilde baz istasyonlarıyla bir­likte “nefis” bir görüntü oluş­turmaktadır.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Çiğiltepe

    Yunan ikinci savunma hat­tının geçtiği İlbulak Dağı’ndaki siperler de benzer bir kaderin kurbanıdır. Mermer madenci­liği Afyon’da diğer her tür faali­yete göre öncelikli olduğundan, dağdaki kaya tahkimat siperlere yaslanan mermer ocağı faaliye­tine devam etmektedir. Burada­ki orijinal siperler de şu sıralar ya yokedilmiş ya da yokedilmek üzeredir.

    Bu kara tablo, bilindiği gibi sadece Büyük Taarruz ve Baş­komutan Meydan Muharebe­si için değil, tüm İstiklal Harbi ve öncesindeki 1. Dünya Savaşı muharebe sahalarında mevcut­tur. Farklı kurumların yetkisin­deki SİT’ler; millî park, tarihî alan başkanlığı gibi korunan alan statülerinin çakışması; ku­rumlararası sinerji oluşturula­maması; zaten kısıtlı olan bütçe olanaklarının etkin ve maalesef genellikle doğru-düzgün işler kullanılamaması, ilgili sahalar­da etkili bir koruma sağlama­dığı gibi yeni yanlışlara yolaç­maktadır.

    Ziyaretçi planlaması yapılır­ken stratejik önem ve kronolo­jik sıra yerine, idare açısından kolaylık ve “halkın talebi” esas alınmaktadır. Oysa bu alanlar aynı zamanda birer eğitim yeri­dir. Yanlış bilinenlerin düzelti­leceği, bilinmeyenlerin öğreni­leceği yerler ve harp tarihinin açıkhava arşivleri olarak bu sa­halarda bilginin en doğru şek­liyle aktarılması en önemli so­rumluluktur.

    Bu nedenle tarihimizin dö­nüm noktaları olan bu muhare­be sahalarında bilimsel araştır­ma, uygulama ve ziyaretçi yö­netiminin ihtisas sahibi bir tek kurum tarafından yürütülmesi ve bu kurumun özerk yapıda ol­ması şarttır.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Tınaz Tepe
  • Büyük Taarruz büyük komutan

    Büyük Taarruz büyük komutan

    Tam 100 yıl önce, Anadolu’yu işgal eden Yunan kuvvetleri Mustafa Kemal önderliğindeki Türk askeri tarafından kesin yenilgiye uğratıldı. Kocatepe’den Dumlupınar’a, Kurtuluş Savaşı’nın bu nihai aşamasının detayları, hadiselerin yorumları ve harp sahalarının bugünkü vaziyeti…

    Sarışın bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun başına kadar,
    eğildi, durdu.
    Bıraksalar
    ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı
    (Nâzım Hikmet)

    1.GÜN: 25 AĞUSTOS

    Kocatepe’ye doğru…

    Akşehir’de 28 Temmuz 1922’de yapılan toplantı­da taarruz kararı alınmıştı. 6 Ağustos’ta emir yayımlandı. Ordu komutanları 20 Ağus­tos’ta Akşehir’de tekrar bi­r araya geldi ve taarruz kesin şeklini aldı. Birlikler bu tarih­ten sonra geceleri yavaş yavaş muharebe bölgesine yaklaş­maya başladı. 25 Ağustos öğ­len 12.30’da Batı Cephesi Ko­mutanı İsmet Paşa, cephe ge­nel taarruz emrini yayımladı. Hava karardıktan sonra Baş­komutan Mustafa Kemal Paşa ve komuta heyeti, Şuhut’tan Kocatepe güneybatı yamaçla­rına gelerek çadırlı ordugaha geçtiler. Nurettin Paşa komu­tasındaki 1. Ordu birlikleri, Af­yon güneydoğusundaki Akar­çay ile Ahır Dağları arasında­ki 35-40 km.’lik arazi hattında toplandı. 5. Süvari Kolordu­su ise Sandıklı’dan hareketle Çukurca mevkiinden geçerek Ahır Dağları geçitlerine doğru yola çıktı. 2. Ordu birlikleri de Eskişehir kuzeydoğusundan Akarçay’a, güneye doğru uza­nan yaklaşık 100 km.’lik hattı tutmuştu.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    2.GÜN 26 AĞUSTOS

    Önce top sonra süngü

    Sabaha karşı saat 05.00’te Yunan mevzilerine karşı tüm cephelerde yoğun top­çu ateşi başladı. Saat 05.35’te topçu ateşinin kademeli ola­rak Yunan savunma hattı­nın gerisine kaydırılmasıyla, Türk piyadesi ana hedefleri­ne doğru ilerlemeye başladı ve 06.30’dan itibaren telörgü engellerini aşarak hâkim te­pelere doğru saldırıya geçti. İlk olarak Kalecik Sivrisi ve yanındaki tepeler süngü hü­cumuyla ele geçirildi. Daha sonra Belentepe, Tınazte­pe, Beytepe ve Kırcaaslante­pe (Kılıçarslan) alındı. Yunan kuvvetleri, takviye aldıktan sonra Erkmen Tepe ve Çiğil­tepe’de inatçı bir savunmaya geçti. Günbatımına yakın Tı­naztepe tekrar Yunanların eli­ne geçti. Süvari tümenleri ise 08.30 civarında Yunan cep­hesinin batısındaki Çayhisar bölgesine inmiş ve burada iki kola ayrılarak keşif ve tahrip harekatına başlamıştı. Günün sonunda I. Ordu birlikleri Bü­yük Kalecik’ten Çiğiltepe’ye kadar Yunan mevzilerini ele geçirmişler, ancak cephe he­nüz yarılmamıştı.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    3.GÜN 27 AĞUSTOS

    Yunan cephesi yarılıyor

    2. Ordu cephesindeki Türk birlikleri, güçlü Yunan ye­dek kuvvetlerinin büyük bölü­münün güneye, esas muhare­be sahasına inmesini oyalama savaşı vererek engelledi. Mus­tafa Kemal Paşa ve komuta he­yeti, muharebeyi Kocatepe’de sevk ve idare etmeye devam etti. Gün ağarırken 1. Ordu birlikleri tüm cephede yeni­den taarruza başladı. Erkmen Tepeler, Tınaztepe ve öğleden sonra Çiğiltepe (tepeyi zama­nında alamayan 57. Tümen ko­mutanı Albay Reşat 11.30’da intihar etti; tepe saat 14.00’te alındı) ele geçirildi. Bu nok­tadan itibaren Yunan cephe­si yarıldı ve Yunan birlikle­ri Afyon ve Sincan ovasına doğru kaçmaya başladı. Türk birlikleri takibe başladı ve sa­at 17.30’da Afyon şehri alındı. Süvariler ise batıya doğru çe­kilen Yunan birliklerine taar­ruza devam etti.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    4.GÜN 28 AĞUSTOS

    Tüm cephelerde taarruz

    Başkumandanlık ve Ba­tı Cephesi Karargahı Af­yon’a taşındı. Taarruz tüm cephelerde hız kesmeden de­vam etti. Yunan birliklerinin bir bölümü, Dumlupınar isti­kametine doğru çekilerek bu­radaki mevzileri tuttu. Esas taarruzu yapan 1. Ordu bir­likleri, kuzeydeki 2. Ordu’yla irtibat sağladı. Süvari Kolor­dusu dağınık düzende çekilen Yunan birliklerine ve Eğret/ Anıtkaya civarındaki yedek düşman kuvvetlerine taciz sal­dırıları yaptı. Böylelikle düş­manın Kütahya yönüne doğru çekilmesi engellendi. O günkü gelişmelerden sonra Yunan komuta kademesinin muhare­belerin kaderine etki etme im­kanı, gruplara bölünen Yunan birlikleri arasında da irtibat ve uyum kalmadı.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    5. GÜN: 29 AĞUSTOS

    Düşman kuşatma altında

    Güneyden 1. Ordu’nun bir kısmı, kuzeyden 2. Ordu ve süvari kolordusu, Trikopis grubunu kuşatma­ya başladı. 1. Ordu birlikleri­nin diğer kısmı ise Dumlu­pınar’daki düşman mevzi­lerine taarruza devam etti. 4 gündür muharebe eden ve yorgun birlikler, Yunan kuv­vetlerine karşı geceyarısına kadar saldırılarını sürdürdü­ler. Dumlupınar güneyindeki stratejik Toklusivrisi tepesi­ni ele geçiren Türk birlikleri, Yunan kuvvetlerinin önemli bölümünün Dumlupınar’da­ki mevzilere çekilmesini önledi. 2. Ordu birlikleri ise Yunan birliklerinin kuzeyi­ne geçerek Altuntaş-Döğer bölgesinde Kütahya yolunu tamamen kapadı ve düşman kuşatma altına aldı.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    6. GÜN: 30 AĞUSTOS

    Başkumandan

    Meydan Muharebesi

    Hayır,

    gelecek günler için

    gökten âyet inmedi bize.

    Onu biz, kendimiz

    vaadettik kendimize

    (Nazım Hikmet)

    Afyon’da bulunan Mus­tafa Kemal Paşa, sabah 10.00’da 1. Ordu karargahı­na gelerek, kuşatma altında­ki Yunan kuvvetlerinin imhası emrini verdi. Saat 15.00’e ka­dar süren yağmur ve sis Yunan birliklerinin savunma düze­ni almasını sağlarken, Türk harekatını geciktirdi. General Trikopis’in 5 tümenine karşı, 8 piyade ve 3 süvari tümeni top­lanmıştı. 4-5 km.’lik bir açık­lık hariç, tüm Yunan kuvvet­leri tamamen sarılmıştı. Saat 17.00’de başlayan topçu ateşi sonrası, 18.30’da piyade süngü hücumuna kalktı. Saat 19.30’da düşman mevzilerine girildi ve Adatepe ele geçirildi. 22.30’da son Yunan direnişi de kırıldı ve Kanlıköprü hattına kadar ilerlendi. Yaklaşık 20 bin kişi­lik Yunan birliklerinin yarısı, ölü-yaralı veya esir olarak sa­vaşdışı kaldı. Aralarında Triko­pis’in de bulunduğu 10 bin ci­varında Yunan askeri bırakılan açıklıktan güneye doğru kaçtı (bunların yarısı sonraki günler teslim oldu). Büyük Taarruz’un başlangıcında Yunan kuvvet­lerinin mevcudu 200 binin üzerindeydi. Bunların yaklaşık 70 bini, çoğunlukla yerli sivil Rumlardan oluşuyordu. 100 bin civarında asker ve ve sivi­lin Yunanistan’a kaçtığı tahmin ediliyor. Yunan kuvvetleri 30 bin ölü verdiler. 20 bini ise esir düştü. Türk birlikleri ise Büyük Taarruz’un başından 9 Eylül’e kadar 13 bin civarında asker kaybetti (şehit, yaralı, esir, has­ta, kayıp). Bunların arasında 146 subay, 2.397 er şehit düştü.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    7. GÜN: 31 AĞUSTOS

    ‘Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!’

    Yunanlar, geniş cephe hattındaki derin tahkimatlarına güveniyordu. Mustafa Kemal Paşa ise, doğru ve tek bir noktadan yapılacak baskın tarzında bir taarruzla düşman hatlarının yarılabileceğini tespit etmişti. Süvariler batıdan Yunanlıları sarıp irtibat yollarını kesecek, 2. Ordu da kuzeyden destek kuvvetlerinin gelmesine mani olacaktı. Tarih bu şekilde yazıldı.

    ŞAHİN ALDOĞAN

    Eylül 1921’de biten Sakar­ya Meydan Muharebe­si’nde Yunan kuvvetleri durdurulduktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti yaklaşık 1 yıl içinde Anadolu’da tam egemenliğini sağlamış, ül­kenin mevcut bütün kaynak­larını kullanabilecek hâle gel­mişti. Türk Ordusu’nun savaş gücü, Yunan Ordusu’nun savaş gücüne yakın bir noktaya çıka­rılmıştı…

    O dönemde Batı Anadolu sahillerinden Anadolu’nun içle­rine doğru iki önemli stratejik ulaşım yolu vardı. Bunlardan biri kuzeyde Mudanya-Bursa üzerinden Eskişehir’e, diğeri ise İzmir-Uşak üzerinden Af­yon’a ulaşıyordu. Yunan kuv­vetleri iki yolu da elde tutuyor­du. Yunan birlikleri Gemlik’ten başlayarak Bilecik, Eskişehir, Afyon doğusundan güneye dö­nen ve Ahır Dağları-Toklusiv­risi’ne ve oradan Menderes boyunca Nazilli üzerinden Sö­ke’ye doğru 300 kilometrelik bir cephe hattında yayılmışlar­dı. Türk ordusunun yapacağı kesin netice arayan bir taarruz­da, Yunanlılar hem Bursa-Es­kişehir stratejik yolunu hem de İzmir-Uşak-Afyon yolunu korumaya çalışıyorlardı. Yunan Ordusu, İzmir-Afyon stratejik yolunun geldiği cepheyi önem­li görmüş ve en güçlü kademeli tahkimatlarını, topçu mevzi­lerini bu bölgede hazırlamıştı. Birinci ana savunma mevzile­rinin arkasında ikinci, üçüncü, dördüncü savunma mevzile­ri de hazırlanmıştı. Burada bi­rinci savunma hattının Afyon güneyinden batıya dönüp de­vam etmesi Türk birlikleri için büyük bir avantaj sağlıyordu. Şöyle ki bu savunma hattı Af­yon-Uşak demiryoluna yakın­dı ve paralel devam ediyordu. Türk ordusu bu bölgede kesin neticeli bir taarruza karar ve­rirse batı kanadından Yunan ordusunun kuşatılması ola­nakları elde edilecekti. Savun­ma mevzilerinin ulaşım ve geri çekilme yollarından nisbeten uzak geçirilmesi gerekiyordu (Afyon’dan sonra batıya değil de güneye devam etmesi Yunan Ordusu için daha avantajlı ola­caktı).

    Türk başkomutanlığı so­nucun kesin neticeli bir yarma taarruzu ile alınması esasını kabul etmişti. Afyon-Uşak hat­tı (yani İzmir’den iç bölgelere uzanan stratejik öneme sahip yol) birinci derecede önemliy­di. Bu yol ele geçirilip Yunan birlikleri daha kuzeye püskür­tülürse, düşmanı mağlup etme olanağı doğacaktı. Afyon’un güneyinden Akarçay ile Ahır Dağları arasındaki güneye dö­nük Yunan savunma cephesine kesin neticeli bir yarma taarru­zu yapmaya karar verilmesi en uygun harekat tarzı idi. Böyle­likle Ahır Dağları doğusunda­ki boşluktan kuşatma olanak­ları da elde edilecekti. Nitekim 5. Süvari Kolordusu kuşatmayı buradan yapmıştı. Bu kesin ne­ticeli taarruzda ağırlık merkezi oluşturma prensibi de titizlikle uygulanmıştı. Batı cephesi em­rindeki 18 piyade tümeninden 11’i bu 36 kilometrelik cepheye ayrılmış, Afyon’un kuzeydoğu­su, Eskişehir doğrultusunda­ki 100 kilometrelik cepheye de tespit taarruzları (düşmanın asıl muharebe yerine kuvvet kaydırmasını engellemek için yapılan durdurma taarruzları) için 5 piyade tümeni ile bir mü­rettep süvari tümeni ayrılmıştı.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    Fahrettin (Altay) Paşa ko­mutasındaki 5. Süvari Kolor­dusu da sol kanatta kuşatmay­la görevlendirilmişti. Baskın tesiri prensibi de gözönünde bulundurulmuş, tüm birlikler intikallerini geceleri yapmış, gizliliğe azami önem verilmişti. Bu arada hazırlıklarını tamam­layan Batı Cephesi Komutan­lığı’na, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa son aşamada kri­tik bir müdahalede bulunmuş­tur. Batı Cephesi Komutanı İs­met Paşa’nın, 2. Ordu’nun daha önce, yani 25 Ağustos akşamı taarruza başlaması önerisini, baskın tesirinin ortadan kalka­cağı gerekçesiyle reddetmiştir (Askerî Tarih Belgeleri Dergi­si, Ocak 1994, no: 97, belge no: 2582 Harp Ceridesi, arşiv no: 4/4557 klasör no: 1898 dosya no: 76-136, fihrist: 11, 11-1).

    26 Ağustos 1922 sabah 03.00’te başkomutan, genelkur­may başkanı ve batı cephesi ko­mutanı maiyetleri ile beraber çadırlı ordugahtan 1. Ordu gö­zetleme yeri olan Kocatepe’ye geldi. Topçu 04.30’da ateşe baş­layacaktı. Ancak yoğun sis yü­zünden yarım saat gecikmeyle 05.00’te bütün cephede birden ateşe başlandı. Ağır topçunun ateş tanzimi 05.25’te tamam­landı. Saat 05.35’te 10 dakika süren tahrip ve arkasından im­ha ateşine geçildi. Tahrip ate­şinin başlamasıyla birlikte tüm cephede piyadeler ilerlemeye başladı. 05.30’da Yunan top­çusu da karşı ateş açtı. Yunan atış tanzim ve gözetleme istinat noktaları, cephenin hayli ileri­sinde olmalarından dolayı Türk birliklerinin ilk tahrip ve imha ateşlerinde neredeyse tamamı savaşdışı kalmışlardı. Dolayı­sıyla sonraki saatlerde etkili bir topçu ateşi sürdüremediler. Türk piyadesi hücum kolları, topçunun açmış olduğu gedik­lerden tahkimli Yunan birinci hat mevzilerine girmeye baş­ladı. 5. Kafkas Tümeni (Yarbay Halit) Küçük Kalecik Sivrisi’ni, 11. Tümen (Yarbay Ahmet Der­viş) bunun batısındaki mevzi­leri, 23. Tümen (Yarbay Ömer Halis) Belentepe’yi, 15. Tümen (Yarbay Naci) Tınaztepe’yi, 14. Tümen (Yarbay Ethem Necdet) Kılıçarslan Gediği’ni ele geçir­diler.

    En güçlü tahkimatlardan bi­rinin bulunduğu 1.310 rakımlı Erkmentepe, Çiğiltepe (Çe­kiltepe) ve Toklusivrisi’ndeki Yunan birlikleri mukavemete devam ediyorlardı. Yunanlılar, ihtiyat kolordusundan aldıkları takviyelerle peyderpey karşı ta­arruzlara başladı. Tınaztepe ve Kılıçarslan Gediği’ni geri aldı­lar. 1. Ordu’nun karşı taarruzla­rı sürerken, 5. Süvari Kolordu­su da Ahır Dağları’nın yamaçla­rındaki dar geçitlerden geçerek sabaha doğru Sincanlı Ovası’n­da, Çayhisar batısında toplan­maya başladı. Bir yanda, Yunan demiryolu müfrezelerine saldı­rıp demiryolunu tahrip etmeye çalışırlarken bir yandan da 1. Ordu taarruzunu desteklemek için batıdan Yunan mevzilerine (Çiğiltepe gerisi) saldırdılar.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    Bu sırada 41. Tümen (Albay Alaattin), Seyyid Gazi doğusun­da düşmana taarruz ediyordu. Aynı kolordunun 61. Tümeni (Yarbay Salih) sabah erkenden Kazuçuran tepesini saldırarak almış, güçlü Yunan ihtiyatları bölgeye gelince geri çekilmek zorunda kalmıştı. 2. Ordu’ya bağlı 6. Kolordu’nun tümenleri de Dedesivrisi ve Gazlıgöl mev­zilerine taarruz edip düşman kuvvetlerini yerinde tutuyor­lardı. İlk gün Çiğiltepe, Erkmen­tepe ve Tınaztepe’nin büyük bir kısmı düşman elinde kaldı. 27 Ağustos sabahı erkenden başlayan taarruzların sonun­da Erkmentepe ve Tınaztepe öğle sularında ele geçirildi. Sa­at 14.00 civarında da Çiğiltepe zaptedildi. Bu tepeyi zaptet­mekle görevli 57. Tümen komu­tanı (Albay Reşat), tepeyi söz verdiği zamanda ele geçireme­miş olmanın veriği üzüntü ile tepe alınmadan kısa süre önce intihar etti.

    Öğleden sonra cephe artık yarılmış, bütün mevziler de ele geçirilmişti. 8. Piyade Tü­meni (Albay Kâzım) 17.30’da Afyon’a girdi. Bu sırada 5. Sü­vari Kolordusu da batıya çeki­len düşman kuvvetlerini atlı hücumlarla ve ateşle durdur­maya çalışıyordu. 61. Tümen, Kazuçuran tepesini ele geçir­di ve batıya doğru ilerlemeye başlandı.

    Mürettep Süvari Tümeni (Albay Hacı Arif ) Döğer isti­kametinde Afyon-Kütahya-Es­kişehir yolunu kesmek üzere muharebe ederek ilerliyordu. 1. Ordu karşısındaki Yunan birlikleri saat 15.00’ten itiba­ren batı-kuzeybatı istikame­tinde çekilmeye başladılar.

    Yunan 1. ve 2. kolorduları Resulbaba-Küçükköy Dum­lupınar güzergahından ge­çen üçüncü savunma hattın­da toplanmaya çalışıyorlar­dı. Batı Cephesi Komutanlığı, Başkomutanlık’la uyum içinde gelişen duruma uygun yeni emirler verdi. 2. Ordu çekilen Yunan kuvvetlerini kuzeyden kavrayarak Kütahya’ya çekil­melerine engel olacaktı. 1. Or­du da düşmanı batıdan kav­rayarak İzmir istikametinde çekilmesine engel olacaktı. Sü­vari kolordusu düşmanın yan ve gerilerinde taarruza devam edecekti. 28 Ağustos’ta müret­tep süvari tümeni Döğer’i ele geçirdi ve Altıntaş yönünde ilerlemeye başladı. 1. Ordu’nun 2. Kolordusu da 12. Yunan Tü­meni’ne taarruz ederek kuzeye attı. 1. Kolordu’ya bağlı iki tü­men de Balmahmut civarında yakaladığı iki Yunan tümenini taarruzla dağıtıp ağırlıklarını terkettirip geriye attı.

    1. Kolordu, Dumlupınar yö­nünü kapamak üzere batıya döndü. 5. Süvari Kolordusu da çekilen düşman tümenlerine pervasızca saldırılar yaparak zayiat verdirmeye devam edi­yordu. Yunanlıların 1. ve 7. Tü­menleri hırpalanmış bir hâlde süratle kaçarak Dumlupınar güneyinde mevzilenmeye baş­ladılar.

    Toklusivrisi’ndeki mukave­met ise hâlâ devam ediyordu. 1. Kolordu’nun iki tümeni ve 6. Bağımsız Tümen’in müşterek taarruzu ile Toklusivrisi de ele geçirildi. Buradaki 2. Yunan Tümeni de güneydeki Dumlu­pınar mevzilerine güçlükle çe­kilebilmişti.

    Büyük Taarruz büyük komutan
    Büyük Taarruz sırasında Yunanların bırakmak zorunda kaldıkları malzeme ve mühimmat.

    30 Ağustos 1922 sabahı başkomutan ve Batı Cephesi Komutanı Çalköyü’nde Zafer­tepe’deki 1. Ordu komutanının yanına geldiler. Beş Yunan tü­meni (4, 5, 9, 12 ve 13. tümen­ler) ve 1. ve 2. Yunan kolordu karargahları kuşatma torba­sı içine alınmışlardı. Kuşatı­lan tümenlere, 6. Kolordu’nun 16. tümeni Çalköy batısın­dan; 61. Tümen Çalköy’deki 16. Tümen’in sağından; 4. Ko­lordu’nun 11. Tümen’i Çalköy güneyinden; 5. Tümen ise 11. Tümen’in sol kanadından; 23. Tümen Aslıhanlar kuzeyinden; 3. Tümen de 23. Tümen’in sol kanadından taarruza başladı. Süvari Kolordusu da kuzeyba­tıdan kuşatılan Yunan tümen­lerinin çekilme yollarını kapa­mıştı.

    Öğleden sonra düşman, Adatepeler mıntıkasında her taraftan kuşatılmış bir hâl­de kesin neticeli bir muhare­be vermek zorunda bırakıldı. Kaçmaya çok uğraştı. Muhare­be güneş batana kadar sürdü. Yunan tümenleri, savaş mey­danında birçok ölü, yaralı, esir, top, otomobil, her türlü silah ve ağırlıklarını bırakıp imha edil­miş oldu. Trikopis ve diğer üst rütbeli Yunan subayları da Mu­rat Dağı yönünde Kızıltaş De­resi yönünden çekilmişlerse de 2 Eylül 1922’de esir edildiler. Takip sonucu 1 Eylül 1922’de Uşak, 9 Eylül 1922’de İzmir, 10 Eylül’de Bursa ve 16 Eylül’de de Bandırma kurtarıldı. Böylelikle bütün Anado­lu düşmandan temizlenmişti. Taarruz ve takip hareketlerin­de Türk kuvvetleri, başta Baş­komutan Mustafa Kemal Paşa olmak üzere her sınıftan subay ve erlerin kahramanlıkları, fe­dakârlıkları, feragatleri ve da­yanma güçleriyle yakın tarihi­mizin rotasını değiştirdiler.

    TÜRK TARAFI NEDEN VE NASIL KAZANDI?

    1. Birlikler düzenli, moral ve eğitimleri yüksekti. Askerî güç, Yunanlılarla aşağı yukarı aynı seviyeye getirilmişti.

    2. Harekat çok iyi planlandı. Mustafa Kemal, kuvvet­lerinin büyük kısmını kesin netice alınacak yerde yo­ğunlaştırarak yaptığı baskın tarzında yarma taarruzu ile Yunan kuvvetlerini dağıttı.

    3. Süvarilerin batıdan yaptığı sarma harekatı, Yunan­lıları paniğe sevketti.

    4. 2. Ordu’nun doğudan gerçekleştirdiği tespit taarruzu Yunan kuvvetlerinin asıl muharebe alanını desteklemesini önledi.

    5. Türk ordusunun takip hızı, Yunan kuvvetlerinin geri çekilme hızından fazlaydı.

    6. Başkomutan baştan itibaren sıcak muharebe hattında bulundu, doğrudan emirler verdi ve harekatı bizzat yönetti.

    YUNAN TARAFI NEDEN VE NASIL KAYBETTİ?

    1. Birlikler yorgun, moraller düşüktü. Komuta kade­mesi birlik içinde değildi.

    2. Yunan ordusu işgal planı yapmıştı ama meydan mu­harebesi ile sonuçlanacak bir savunma planı yoktu.

    3. Yunanlar kuzeyden güneye toplam 136 km’lik tüm cephe hattını savunmak istiyordu. Halbuki “her yeri korumak isteyen hiçbir yeri koruyamaz”dı.

    4. Başkomutan, muharebeleri İzmir’den sevk ve ida­reye çalışıyordu. Cephede olan bitene vâkıf değildi, yerinde kararlar veremedi, emirleri gecikti veya uygulanması mümkün olmayan emirler verdi.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    BEYLERBEYİ – KURTULUŞA KÜREK ÇEKENLER

    Büyük Taarruz İstanbul’da başladı

    Kurtuluş Savaşı’nın en az bilinen cephesi İstanbul. Boğaz’da ve Karadeniz’de canları pahasına görev yapan kahramanlar, 26 Ağustos 1922’de başlayan nihai taarruz için gereken silah ve mühimmatı Anadolu’ya ulaştırmışlardı. İşgal altındaki İstanbul’un yüksek gerilim hattı ise Beylerbeyi’nden geçiyordu. Kolağası Selahattin Bey’den Kurtuluş Savaşı’nda direniş örgütlerine ve Teşkilat-ı Mahsusa’ya uzanan zincir içerisinde görev yapan fedakar insanların hikayesini, Derya Tulga dergimizin 31. sayısında (Ağustos 2011) kaleme almıştı.

  • Sağlıkta Şiddet

    Konya’da bir hasta yakınının kurşunlarıyla hayatını kaybeden Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ekrem Karakaya, sağlık çalışanlarının özellikle pandemi döneminde artan güvenlik endişelerini çok acı bir şekilde gündeme taşıdı. Ancak sağlıkta şiddet sorunu ne bu olayla başladı ne de tek bir cinayetle sınırlı. Türkiye’de konuyla ilgili istatistiklerinin tutulmaya başlandığı 2012’den bu yana 10 yılda 110 bini aşkın şiddet vakası bildirildi; dünyada da benzer bir eğilim yükselişte. Tarih boyunca “el kalkmaz” denen, kutsal kabul edilen bir mesleğin, bağımsızlığını kaybedip sistemin içine dahil edildikçe şifa verdikleriyle değişen ilişkileri ve itibarsızlaştırma…

    Türkiye’de sağlıkta şid­det istatistiklerinin tutulmaya başlandığı 2012’den bu yana 10 yılda 110 bini aşkın şiddet vakası bildiril­di; sağlıkta şiddeti gösteren Be­yaz Kod verilerine göre bu, gün­de ortalama 80’den fazla şiddet vakası demek. Şiddet bildirim­lerinin sayısı 2020’de 11.942 iken, 2021’de 29.826’ya yükseldi. Türk Ta­bipleri Birliği’ne göre ise hekim­lerin yüzde 84’ü meslek hayatla­rında en az bir kez fiziksel veya sözel şiddete uğrasa da sadece yarısı bunu gerekli mercilere bildirdi. Dolayısıy­la gerçek rakamla­rın çok daha yüksek olduğu tahmin edi­liyor.

    Vakaların bildiril­memesi bir yandan çok daha acı bir tablonun göstergesi: Sağlık hizmetlerin­de şid­det, neredeyse mesleğin doğal bir uzantısı, kabullenilmesi ge­reken ayrılmaz bir parçası ola­rak görülüyor. Hastane ortamı­nın yarattığı stres, anestezi ya da uyuşturucu/uyarıcı madde etkisi, kötü bir haber almanın getirdiği üzüntü gibi nedenlerle ortaya çıkan gerginliğin zaman zaman sağlık çalışanlarına yan­sıması bir “insanlık hâli” olarak kabul edilebilse ve bu durum­lar çoğunlukla kontrol altın­da tutulabilse de son dönemde sağlıkta şiddetin hem sıklığını hem de derecesini artıran yapı­sal nedenler üzerinde de duru­luyor. Örneğin sağlıkta dönü­şüm programının açıklandığı 2002’den bu yana, devlet sağlık hizmetinin sağlayıcısı olmaktan denetleyicisi olmaya doğru ge­çerken, ölümle sonuçlanan sağ­lıkta şiddet vakalarında görülen artış, dikkate değer bir veri.

    6 Temmuz 2022’de Konya Şehir Hastanesi’nde bir hasta yakınının silahlı saldırısı sonucu öldürülen Dr. Ekrem Karakaya.

    Aslen sağlık çalışanlarının değil, sağlık sisteminin yarattı­ğı sorunlar olan uzun bekleme ve daha kısa muayene süreleri, zor bulunan randevular, artan hastane faturaları, riskli çalış­ma ortamının sağlıkçılara getir­diği stres ve aşırı yorgunlukla bozulan hasta-doktor ilişkisin­den sağlık çalışanları da en az hastalar kadar etkileniyor. Yet­kililerin açıklamaları ise bu so­runların ortaya çıkardığı öfkeyi, bu ortamın doğrudan mağduru olan doktorlara yöneltiyor. Eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın Türk Tabipleri Birliği toplantı­sında doktorların önünde “He­kimlerin eli hastaların cebinde” şeklinde konuşması; dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdo­ğan’ın “Hekim efendinin döne­mi bitti” ya da yakın dönemde yaptığı “Çeksinler, gitsinler” gi­bi açıklamalarına paralel olarak artan sağlıkta şiddet vakaları, hekimin itibarının onun koru­yucu kalkanı olduğunu daha net anlamamızı sağladı. Birçok he­kim, tarih boyunca otonom bir şekilde çalışma imkanına sahip yegane mesleklerden olan dok­torluğun itibarsızlaştırılma­sının, sağlığın özelleştirilmesi sürecinde onu işçileştirmeye ve sermaye önünde engel olması­nı önlemeye yönelik bir hamle olduğunu düşünüyor. Doktorlar bu ortamda, bazen çok büyük zorluklarla aldıkları eğitimle­rine baştan başlamak pahasına yurtdışına göçüyor; idealleri­ni sorguluyor; devam edenlerse pandemi süresinde balkonlar­dan alkışlanan fedakarlıklarının ne kadar hızlı unutulduğunu her an hatırlayarak umutsuzluk ve mutsuzluk içinde meslekle­rine devam ediyor.

    Şiddete karşı G(Ö)REV Dr. Ekrem Karakaya’nın ölümü büyük tepkiye neden olurken Türk Tabipleri Birliği’nden iki günlük grev kararı geldi. “Şiddete karşı 7-8 Temmuz’da G(ö)REV’deyiz!” çağrısıyla Türkiye’nin bütün şehirlerinde sağlık çalışanları eylemlerinde “Artık Yeter” dediler. Eyleme müdahale eden polis fenalaşınca yine protestoya katılan doktorlar tarafından ilk müdahalesi yapıldı.

    Üstelik hastanın yüksek ya­rarı yerine kâr sağlamayı ön­celeyen neoliberal zihniyetin hekimlik değerlerinde yarattı­ğı erozyon, küresel bir sorun. Dünya verilerine bakıldığında sağlıkta şiddetin tüm dünyada, özellikle pandemi sonrasında yayılması da bununla bağlantılı olarak okunabilir. Küresel çap­ta, meslek hayatının bir nok­tasında fiziksel şiddete maruz kalan sağlık çalışanlarının oranı yüzde 8-38 arasında değişse de psikolojik şiddet vakaları dahil edildiğinde bu rakamlar çok da­ha yukarılara tırmanıyor. Çatış­ma, felaket, pandemi bölgele­rinde görev yapanlar için risk­ler iyice yükseliyor; şiddet bu bölgelerde kollektif ve siyasi bir özellik de gösterebiliyor. İklim krizinden kirliliğe, gıdalardaki bozulmadan stres ve hareket­sizliğe, sağlığımızı bozan fak­törler artarken, bunun sorum­luluğunu doktorların omuzla­rına yüklemek, dünyanın her yerindeki karar vericiler için en kolay yol.

    Halbuki henüz tıbbın bir bi­lim hâline gelmediği şifacılık günlerinden bu yana, iyileşti­renler “kutsal” kabul edilmiş, savaş sırasında dahi “dokunul­maz” addedilmişti. Yakın zama­na dek hastanelerin kapılarında güvenlik görevlileri, metal de­dektörleri olmasına gerek bile duyulmaması, “Hekime el kalk­maz” kaidesinin en ücra köyden en büyük hastaneye her yere ya­yılmış olmasının eseriydi. Has­talar, daha uzun, daha sağlık­lı yaşamalarına yardımcı olan doktorları el üstünde tutarken, doktorlar da hastane CEO’ları­na, performans kriterlerine, si­gorta ve ilaç şirketlerine değil, mesleklerinin Hipokrat yemi­niyle korunan ilkelerine bağlı olarak görevlerini yapabiliyor­lardı.

    Bu ay ölümle hayat arasın­daki ince çizgiye, hayat lehine yön verebilen sağlık çalışan­larının itibarının köklerini, bu itibarın tarih boyunca en zor koşullar altında yapılmış hangi fedakarlıklarla hak edildiğini ve hangi koşullar altında aşınma­ya başladığını mercek altına alı­yoruz. Yaşatanları yaşatmanın önemini bir kez daha hatırla­mak için…

    Deniz Kaynak