Etiket: sayı:92

  • Babanı öldür anneyi al oğlunu öldür iktidarı çal

    Antik Yunan tragedyası Kral Oidipus ile Doğu destanı Şehnâme’de geçen Rüstem ile Sührab hikayesi, baba ile oğulun birbirlerini bilmeden öldürmelerini konu alır. Osmanlı tarihinde de babayı ve oğlu bile isteye öldürmek, tarihsel metinler ve minyatürlerin en trajik sahnelerini oluşturur. Kim Doğu, kim Batı, kim bireysel arayışlara meyyal ve kim itaatkar, birbirine karışacaktır.

    Sigmund Freud, 1890’lar­da psikanaliz yöntemini geliştirdi ve anne mer­kezli, cinsel içerikli bir ba­ba-oğul rekabetini öne süre­rek Oidipal Çatışma (Oidipus Kompleksi) kuramını oluştur­du. Burada atıf yapılan Oidi­pus karakteri, Sofokles’in MÖ 429-425’de yazdığı tragedya­nın kahramanıydı; bir kehanet sebebiyle, alınan tüm tedbir­lere rağmen babasını bilme­den öldürmüş ve gene bilme­den annesiyle evlenerek dört çocuk yapmıştı. Tersinden bir anlatıyı Doğu destanı Şehnâ­me’de (1010) Firdevsî anlatır: İran kahramanı Rüstem, Tu­ranlı bir kadından doğan ve hiç tanımadığı oğlu Sührab’ı savaş meydanında öldürür ve oğlanın son sözleri acı haki­kati kahramana açıklar. Bu iki büyük anlatı, Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın (2016) ro­manını yazarken en çok etki­lendiği anlatılar olmuş ve ya­zar, ele almayı çok sevdiği Do­ğu-Batı ikilemini bu iki hikaye üzerinden yeniden irdelemiş­tir: Ona göre Batı, babasını öl­düren oğullara; Doğu ise oğlu­nu öldüren babalara yakındır. Batı böylece daha bireyci ve arayış içinde, Doğu ise hiye­rarşik ve gelenekseldir.

    Baba bedduası ve …

    Sultan Süleyman’ın Hürrem’den doğan oğlu Bayezid, Kütahya’dan alınıp İstanbul’a uzak olan Amasya’ya sancağa yollanınca isyan etti. Ana-baba bir kardeşi Selim ile 1559’da Konya yakınlarında yaptığı savaşı kaybedip Safevîlere sığındı. Bunun üzerine Süleyman secdelere kapanıp oğlu için beddua etti. Bayezid’in annesi ve kardeşlerinden ayrı düşüp yetim kaldığını söylediği özür mektupları fayda vermedi. Neticede Süleyman 3 yıl sonra Safevîlerle anlaşarak oğlunu teslim alacak ve hemen boğduracaktı (Lokman, Hünernâme II, res. Osman, 1588, TSMK H. 1524, 212a).

    Yine Şehnâme’de anlatı­lan ama esas olarak Nizâmî-yi Gencevî’nin (öl. 1214) ölüm­süzleştirdiği Hüsrev ile Şirin hikayesinde Hüsrev, binbir be­la ve maceradan sonra Şirin’e kavuşmuş; ancak tahtına ve ka­rısına göz koyan oğlu Şiruye ta­rafından öldürülmüştür. Yunan kökenli bir Doğu masalı olan Salâmân ile Absâl ise Molla Ca­mi tarafından yazılıp Osman­lı şairi Lamiî Çelebi (öl. 1532) tarafından Türkçeye çevril­miştir: Hikayeye göre kadınlar­dan hoşlanmayan bir kral sihir ile bir bebek dünyaya getirir. Salâmân adını verdiği bebeği Absâl adındaki genç bir kadı­na sütannelik için verir. Ancak büyüyen genç ile sütanne ara­sında bir aşk filizlenir. Kral ne denli bu gayrimeşru aşka engel olmak istese de başaramaz ve oğlunu kıskanır. İki âşık ateşe atlar ve oğlan babasının dua­sıyla kurtulur, Salâmân başka bir kadına âşık edilir. Hüsrev ile Şirin’de oldukça sinsi bi­çimde ortaya çıkan ve arzuları­nı düzene dayatan bir oğul gö­rünür; Batı kökenli Salâmân ile Absâl öyküsünde ise baba, oğlu üzerindeki otoriteyi, onu âdeta iğdiş ederek kurar: Kim Doğu, kim Batı, kim bireysel arayışla­ra meyyal ve kim itaatkar, bir­birine karışır.

    Rüstem, Sührab’ı öldürür

    Rüstem’in Turan ülkesinde soylu bir kadından doğan, hiç tanımadığı bir oğlu vardır. Sührab isimli bu oğlan büyüyüp babası ile ittifak etmek ister: Kendisi Doğu’yu yönetecek; babası Rüstem ise İran şahı olarak Batı’ya hükmedecektir. Ancak Turan Şahı Afrasyab’ın bir hilesi neticesinde birbirini tanıyamayan baba-oğul meydanda savaşmış, Rüstem de oğlunu öldürmüştür. Sührab can verirken oğlu olduğunu Rüstem’e söyleyince, Rüstem gözyaşlarına boğulur (Şehnâme-i Türkî, çev. Şerifî, res. Nakşî, 1620. New York Halk Ktp., Spencer Kol. Turk. Ms. 1.)

    Büyük Batı ve Doğu an­latıları olan Kral Oidipus ve Şehnâme (Rüstem ile Sührab), baba ile oğulun birbirlerini bilmeden öldürmelerini anla­tır. Bu ve benzer öyküleri oku­yarak ve dinleyerek yetişen Osmanlı padişahları arasında da birbirini öldüren babalar ve oğullar ortaya çıkmıştır. Me­sela Yavuz Sultan Selim sava­şıp yenemediği babasını, Yeni­çerilerin desteğini kazanınca Dimetoka yolunda zehirle­yerek öldürür. Süleyman ise oğulları Mustafa ve Bayezid’i boğdurmuştur. Yavuz ve Mus­tafa, anneleriyle beraber san­cak şehirlerine sürülmüş ço­cuklardı; belki de içten içe geri dönüp kendilerinin iktidardan uzaklaştırılmasının hesabını sormak istiyorlardı, kim bilir…

    Selim’i Oidipus’tan, Sü­leyman’ı Rüstem’den ayıran temel nokta ise destan kah­ramanlarının bilmeden, pa­dişahların ise bile isteye öl­dürmeleriydi.

    Kanunî ve Mustafa

    Kanunî’nin Mahidevran Sultan’dan doğan oğlu Mustafa, Saruhan (Manisa) sancakbeyi iken ve saltanatın en büyük vârisi konumundayken Hürrem’in müdahalesiyle İstanbul’a daha uzak olan Amasya’ya gönderildi. Babasının hastalığı sırasında Erzurum Beylerbeyi Ayas Paşa’ya haber gönderen şehzade, hakkı olan taht için kendisini desteklemesini istedi. Rüstem Paşa bunu padişaha haber verdi ve Safevîlerle şehzade arasında sahte yazışmalar tertip ederek bunları isyana delil gösterdi. Süleyman ve Mustafa, Konya Ereğlisi yakınlarındaki ordugahta biraraya gelmek üzere anlaştılar. 6 Ekim 1553 günü Şehzade tüm uyarılara rağmen babasının çadırına girdi ve cellatlar tarafından boğuldu. Cesedi ordu halkı önünde böyle sergilendi (Lokman, Hünernâme II, res. Osman, 1588, TSMK H. 1524, 168b).

  • Hak, hukuk, adalet gak, guguk, siyaset

    Geçen ay önce Gezi Davası’nda, ardından CHP’li Canan Kaftancıoğlu hakkında çıkan kararlar, yargının siyasallaşması tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Ancak tarih, yargının özünde hiçbir zaman siyasetten bağımsız olmadığını gösteren birçok örnek barındırıyor. Sokrates’ten Jeanne d’Arc’a, Mithat Paşa’dan Dreyfus’a, Yassıada’dan Deniz Gezmiş’lere sembol davalar ve birer aydınlanma belgesi hâline gelen savunmalar…

    Platon’un Devlet’te yap­tığı “hukuk” tanımının üzerinden neredeyse 2400 yıl geçti: “Her hükümet, yasaları kendi işine geldiği gi­bi kurar. Demokratlar demok­ratlığa, Tyrannis Tyrannis’e uygun yasalar kurar. Kendi işlerine gelenlerden ayrılanı da yasalara karşı geldi diye ce­zalandırırlar”… Siyasetle ada­letin bir ileri iki geri dansı, o günden bu yana pek az değişti.

    Tarafsızlığına istinaden göz­leri bağlı, bir elinde caydırıcılığı simgeleyen kılıcı, bir elinde den­geli bir adaleti temsil eden tera­zisiyle, hukukun evrensel ilkele­rini vücudunda toplayan Tanrı­ça Themis bir hayalden ibaretti. Zira “hukuk devleti” modelinin siyasi olanla hukuki olan arasına çektiği sınır, hemen her zaman ihlallerle mürekkep olmuştu. Ele aldığı maddi gerçekliği, toplu­mun algılarından yalıtarak, “Ey­lem gerçekleşti mi?”, “Bunu is­pata yetecek kanıt var mı?” gibi teknik sorular üzerinden incele­mesi gereken hukukçu; tarih bo­yunca, özellikle de kamuoyunun gözü önünde cereyan eden dava­larda, siyasal olanın etkisinden nadiren kurtulabilmişti. “Kamu­oyu vicdanı”nı ya da “devletin üstün çıkarı”nı gözetme baskısı­nı hep üzerinde hissetmişti.

    Sorun şu ki, toplumsal algılar zaman içinde dönüştü; iktida­rı elinde tutanlar değişti; siyasi angajmanların kimisi tarihe ka­rıştı. Bir zamanlar “gerçek” olan da böylece yer değiştirdi; tarihin mahkemesinden geçerek “ger­çek dışı”, “hukuk dışı” oldu. Bir zamanların “vatan hainleri”, “din düşmanları”, “teroristleri”nin sonradan aziz ya da kahraman ilan edildiği bile görüldü. Bugün kimse Sokrates’ten, Jeanne d’Ar­c’tan veya Mithat Paşa’dan bah­sederken haklarında verilen hü­kümlerin adil olduğunu söylemi­yor. 3. Reich’ın, faşist İtalya’nın, Vichy hükümetinin hâkimleri hukuksuz devletlerin hukukçu­ları olarak 1945 sonrası yargılan­dılar. Moskova Mahkemeleri’nin ve Franco’nun “adli bekçileri”, McCarthy döneminin lejyoner sözde hukukçuları arkalarında temizlenmesi mümkün olma­yan siciller bıraktılar. Cumhur­başkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Minareler süngümüz/ kubbeler miğfer” diye başlayan şiiri oku­duğu için hapisle cezalandırıl­dığı günlerden güçlenerek çıktı. Şimdilerde devam eden kimi da­vaların tarafları acaba yarın na­sıl görülecek?

     CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na 2013’te yaptığı sosyal medya paylaşımları nedeniyle 5 ayrı suçtan verilen hapis cezasının 4 yıl 11 ay 20 günlük bölümü geçen ay onandı (altta). HDP’nin eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise 4 Kasım 2016’dan beri tutuklu (altta).

    Bir zamandır ceza hukuku­nun iki yüzüne şahitlik ediyoruz. Bir tarafta yurttaş ceza hukuku, diğer tarafta düşman ceza hu­kuku… Kavramın mucidi Alman hukuk felsefecisi Günter Jakobs, 70’lerde tüm dünyada “terör olayları”nın etkisiyle ayyuka çı­kan güvenlik kaygısına dayana­rak, hakları olan “yurttaş”ın na­sıl bertaraf edilmesi gereken bir “düşman”a dönüştüğünü vur­guluyordu. “Düşman”, anayasal düzenle uzlaşmaz bir tavır sergi­lediği için “yurttaş” olma vasfını yitiriyor; yalnız geçmiş eylem­lerinin kefaretini ödemek için değil aynı zamanda müstakbel eylemlerini engellemek için de hapsediliyordu. Bu bir ceza değil, tedbirdi! “Sanık” bile olamaya­cak düzeyde hakları kısıtlanmış politik öznelerin yargılamaları, zaten baştan verilmiş bir hükme sonradan kılıf uyduran bir kur­guya dönüşüyordu.

    Artık yasaları koyduğu gibi “olağanüstü hâl”e de karar veren egemen, bir yandan karar alma yetkisini hukuk üzerinden meş­ru kılarken bir yandan da olağa­nüstü hâl tanımı ile onu askıya alabiliyor. Sonuçta mahkeme salonu, istisnanın kural hâline geldiği, adaletten çok körü körü­ne “öç alma”ya dayanan bir siya­si düellonun sahnesi oluyor. Bu düellonun son zamanlarda Tür­kiye’de tartışılan halkası; Gezi’de “Bize dayatılan hayatı istemiyo­ruz” diyen milyonlarca insanın iktidar üzerinde yarattığı trav­manın “günah keçisi” ilan edilen Osman Kavala ile Gezi Dava­sı’nda hapsedilen Can Atalay, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Mücella Yapı­cı ve Tayfun Kahraman. Ayrıca AK Parti’nin iktidar çoğunluğu­nu kaybettiği ilk seçim olan 2015 Haziran’da büyük rol oynayan HDP ve Selahattin Demirtaş. Son olarak da 2019’daki İstan­bul belediye seçimlerinin iki ana unsurundan biri olarak görülen CHP’li Canan Kaftancıoğlu.

    Gezi Davası’nın günah keçileri

    Yaklaşık 3 yıldır devam eden Gezi Parkı davasında 25 Nisan’da Osman Kavala, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı (üstte). Davanın diğer sanıklarından Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi’nin ise 18’er yıl hapis cezasına çarptırılmalarına ve tutuklanmalarına karar verildi (en üstte).

    Yıldırım Türker Yeniden TV’de Kavala kararıyla ilgili şöy­le diyor: “Ürkütücü bütün sıfat­ların yüklenebildiği bu adam; bu ‘kızıl milyoner’, bu ‘kirli Batı’nın casusu’, bu ‘darbe kışkırtıcısı’nın gerçekte kim olduğu hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir linç güruhu onun ağırlaştırılmış mü­ebbet cezasını coşkuyla karşıla­dı. (…) Binbir rezillikle artık her­kesin bildiği seyirde devam eden ‘hukuk süreci’, hükmü yarım ya­malak ilan ederek sırra kadem basan hâkimleriyle hayatımız­dan geleceğe dair bütün beklen­tileri silivermişti. Hüküm, Os­man’ın hayatını sonlandırmakla kalmıyor, topluma çok önemli bir ‘andıç’ da sunuyordu”.

    William Godwin’den alıntıy­la “İnsanlık çıkarının yansız göz­lemcisi olmayı ve kendi tercihle­rimizi gözardı etmeyi gerektiren adalet”in peşinde, bu ay, sembol siyasi davaları, birer aydınlanma belgesi hâline gelen savunmaları ve eninde sonunda tarihin verdi­ği-vereceği mahkumiyet kararla­rını ele alıyoruz.

    ATİNA / MÖ 399 SOKRATES

    Ve savunma, ithamın önüne geçer

    Ölümden kurtulabilecekken, sürgüne gitme fırsatını geri çevirdi; baldıran zehrini tercih etti.

    Balık için su ne ise, savunma için özgürlük odur” diyen Sokrates, yargılanan bir kişinin savunmasının, yargılamayı yapan kurumun itham­larının önüne geçtiği ilk örnekti. Bu yüzden ona “Savunmanın Babası” denmişti. Başta Platon’un gençlik ürünü Sokrates’in Savunması olmak üzere 2.400 yıllık bu davanın kayıt­ları, yalnızca bir bilgenin kendine özgü duruşunu, akıl yürütme biçi­mini göstermekle kalmıyor, çağın adalet anlayışının içine düştüğü çıkmazlara da işaret ediyordu.

    Atina’nın ünlü filozofu, kul­landığı diyalektik metotla, sorular sorarak insanları edinilmiş bilgilerini sorgulamaya yöneltiyordu. İnsanın nesnel düşünceye ancak kendi aklıyla ulaşabileceğini savunuyor­du. Gelenekleri sarsmak, sitenin Tanrılarından farklı Tanrıları yücelt­mek ve gençliği yoldan çıkarmak suçlamalarıyla “özel mahkeme”de yargılandığı sırada yaptığı savun­ma; karaçalmanın ve dayanaksız suçlamaların mahkeme kararını biçimlendirişini gözler önüne sermişti. Sokrates pekala ölüm­den kurtulabilecekken, onurunu korumayı yaşamsal ilkelerin başına yerleştirdiğini söylemiş; sürgüne gitme fırsatını geri çevirerek bal­dıran zehrini tercih etmişti. Ölümü Eski Yunan uygarlığının çöküşünün başlangıç noktasındaydı; toplum mahkemeden gereken sonucu çıkaramamıştı.

    Apuleius Altın Eşek’te mahke­meyi tarihe şu sözlerle kazıyacaktı: “Ey ilkel yaratıklar, hatta mahkeme sürüleri, hatta togalı akbabalar! Günümüzde bütün hâkimlerin yar­gılarını para için satmasına neden şaşırdınız? (…) Tanrısal bir önseziye sahip olan o yaşlı adam, hani Delp­hoi Tanrısı’nın bilgelikte bütün ölümlülere üstün tuttuğu adam, son derece çirkin bir hizipçiliğin dalavereleri ve kıskançlığıyla oyuna gelmedi mi, gençliği bozuyormuş diye? Ama yurttaşların alınlarına sonsuza değin sürecek bir rezaletin damgası da vurulmuş oldu”.

    Jacques-Louis David, “Sokrates’in Ölümü” adlı tabloda (1787) kaçmak yerine ölümü seçen Sokrates’i dimdik, öğretmeye devam ederken resmetmiş.

    BAĞDAT / 922 HALLÂC-I MANSUR

    Bedeni parçalandı, ismi tarihe kazındı

    Kâbe’yi yoketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi. Savrulan küllerinden yeniden doğdu.

    İsa Peygamber’in çarmıha gerilişi; ardından Savonarola ve Giordano Bruno’nunkiler gibi yargılanma öyküleri Batı dünyasında en ufak ayrıntısına kadar büyüteç altına alınmıştır. İslâm dünyasın­da ise Şeyh Bedreddin, Nesimî, Nadajlı Sarı Abdurrahman gibi va­kalar, geniş ölçekte sis altındadır. Bunun bir istisnası, aradan geçen 1.100 yıla karşın sapkınlık ya da dinsizlik bağlamında İslâm uygar­lık tarihinin tanık olduğu en sarsıcı olaylardan Mansûr El-Hallâc’ın başına gelenlerdir.

    Hallâc-ı Mansûr’un Abbâsî Halifesi Muktedir Bi’llâh’ın emriyle infazı (Bağdat, 26 Mart 922).

    9. ve 10. yüzyıllarda yaşa­mış İranlı mistik ve şair, Sufizm öğretisinden etkilenmişti. “Ben Gerçek’im” deyişiyle tanınan Hallâc-ı Mansur, başarılı bir hatip olarak çevresine birçok taraf­tar toplamış; Abbasi saltanatı içindeki iktidar mücadelelerine dahil olmuştu. Yaptığı açıklama­lar hem halktan hem de toplumun elitlerinden tepki görüyordu. Bir yandan Tanrı’ya olan aşkını ilan ediyor, diğer yandan da mevcut sistemi eleştiriyordu. Sünni re­formcuların güneyde yol açtıkları problemlerden haberdar olan Bağdatlı elitler harekete geçti ve Hallac 9 Mart 922 günü, aylar boyu süren çetrefil bir yargılama sürecinin sonunda, Kâbe’yi yo­ketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi.

    Kimine göre zındık, kimine göre mülhid olan El-Hallâc’ın hem kimliği hem de düşüncesi ve inanış biçimi, 4. yüzyıldan baş­layarak yasaklanmış, unutulsun istenmişti. Gelgelelim, Bağdat’ta çarmıha gerilen, gövdesi ağır ağır parçalanan, kafası kesilen (ve önce Bağdat’ta, sonra Horasan elinde sergilenen), gövdesi üzeri­ne neft dökülerek yakılan, külleri savrulan sufinin hikayesi tarihten silinemedi. Barındırdığı yaşamsal tehlikelere karşın, Arap dünyasın­da olduğu kadar, Acem dünyasın­da ve Türk coğrafyalarında da etki alanı, muhalifler ve mazlumlar katında kalıcı oldu.

    FRANSA / 1431 JEANNE D’ARC

    Erkek kıyafetleri giydi, savaşa katıldı ve en tehlikelisi, ülkeyi kimin yöneteceğine karar verdi.

    İngiltere Kralı 8. Henry’nin kurtulmak için cadılıkla suçladığı karısı Anne Boleyn; 1634’te Fransa’da Kardinal Richelieu’ye karşı çıktığı için şeytanla işbirliği yapmakla suçlanıp idam edilen Urbain Grandier ve daha birçokları… Siyasi nedenlerle “cadılıkla” suçlanarak ortadan kaldırılan pek çok örnek var tarihte. Ancak hiçbiri Fransa’yı işgal eden İngilizlere karşı savaşın kahramanı hâline gelen Jeanne d’Arc’ın 19 yaşında yakılması kadar meşhur değil.

    Onu meşhur eden olaylar, epi topu 2.5 yıl içinde cereyan etmişti: 1429’da Fransa’nın büyük bölümünü, kendini Fransa Kralı ilan eden İngiltere Kralı’na kaptırmış olan Fransız prensi Charles’ın sarayına gelişi; Jeanne’ın ona gerçek Fransa kralı olduğunu söyleyişi; zırh giyerek ya­nında az sayıda savaşçıyla İngiliz kuşatması al­tındaki Orléans kentini kurtarışı; sonra Charles’ı büyük bir törenle Fransa tacını takmaya ikna edişi; 1430’da Bourgogne Dükü’ne esir düşerek İngilizlere satılması; ertesi yıl Paris Üniversite­si’ndeki din adamlarının gayretiyle çıkarıldığı mahkemede duyduğu seslerin Tanrı’dan değil şeytandan geldiğine karar verilmesi ve yakılarak idam edilişi…

    Yargılamayı ilk aşamasından beri İngiltere Kralı’nın danışmanlarından, ilahiyatçı ve kilise hukuku doktoru Caughon yönlendirmek­teydi; yöneltilen suçlamaları kilise ile birlikte hazırlamışlardı. Bu suçlamalar 76 maddeden oluşsa da Jeanne ile ilgili esas sorunun “erkeğe özgü” eylemleri olduğunu anlıyoruz. Jeanne d’Arc erkek kıyafetleri giyiyor, savaşa katılıyor ve en tehlikelisi ülkeyi kimin yöneteceğine karar verebiliyordu. 24 Mayıs 1431 günü sözlerini geri aldığını ve pişman olduğunu belirten metni imzalasa da, ömür boyu hapis cezasını yeniden ölüme çeviren de cezaevinde kendisini görme­ye gelen engizisyon yargıçlarını erkek kıyafet­leriyle karşılaması olmuştu. Mahkemede, erkek kıyafeti giymesinin Tesniye’ye göre “Tanrı’ya karşı işlenmiş bir suç” olduğu söylenmişti.

    30 Mayıs 1431’de eski bir pazar yeri olan Vieux-Marché meydanında, yüzlerce kişinin gözleri önünde yakılarak öldürüldü. Tutuk­luyken onu kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmayan Kral 7. Charles, cezanın infazından yaklaşık 20 yıl sonra Engizisyon Mahkeme­si’nden kararın tekrar gözden geçirilmesini istedi. 1456’da Papa’nın emri üzerine toplanan mahkeme Jeanne’ı gıyabında yeniden yargıladı ve suçsuzluğuna hükmetti. Jeanne d’Arc 16 Mayıs 1920’de Papa 15. Benedictus tarafından azize ilan edildi.

    Hermann Stilke’nin, 1843 tarihli “Jeanne d’Arc’ın kazıktaki ölümü” tablosu, Hermitage Müzesi’nde.

    ROMA / 1633 GALİLEO GALILEI

    Biat etti ama, ‘yine de dünya dönüyor’ dedi

    Ünlü astronom diri diri yakılmaktan kurtuldu; ama “halk anlayabilir” gerekçesiyle kitapları yakıldı.

    Ortaçağ’dan Rönesans dönemine uzanan çizgide, Batı uygarlığının gelişim çizgisine mührünü vurmuş davalardan biri de Galileo Galilei’nin (1564-1642) yargılanışıydı. İtalyan fizikçi ve astronom, Dünya’nın Güneş çev­resinde döndüğü iddiasının Tev­rat’ta yer alan “Yeşu’nun Güneş’e hareketsiz durma emri” yolundaki beyanlarına ters düşmesinden dolayı 1633’te “din dogmalarına karşı geldiği” gerekçesiyle, Papa­lık tarafından özel olarak kurulan Roma Engizisyon Mahkemesi’nin önüne çıkarıldı. 69 yaşındaki Galilei, sadece 20 gün süren o mahkemede diri diri yakılmaktan kurtulmak için diz çökerek “biat” etmek zorunda bırakılmıştı. Dizleri üzerinden doğrulurken, ayağını sessizce yere vurmuş ve “Eppur, si muove!” (Ama yine de dönüyor) demişti. Biat ettiği için diri diri yakılmaktan kurtulmuştu belki ama müebbet hapse mahkum edilmişti. Cezası sonradan kendi evinde göz hapsi­ne çevrildi. Büyük Dünya Sistemi Üzerine Konuşmalar adlı yapıtı ise yasaklandı ve yakıldı.

    Din-bilim çatışmasının en klasik örneklerden biri olan Galileo Davası’nda ilginç bir nokta vardı. Galileo’nun bilimsel açıdan Kopernik döneminden kalan, bilime yeni ve çarpıcı bir unsur getirmeyen Diyalog adlı kitabının kiliseyi rahatsız eden yanı, üslubu ve İtalyanca yazılmış olmasıydı. Kitapta söylenenleri ve kimden bahsedildiğini herkes anlayabilir; küçük düşürücü taşlamalar tüm İtalyanlar tarafından okununca, kilisenin ciddiyet ve vakarına halel gelebilirdi. Kutsal makamın kitabı incelemek için atadığı üç ilahiyatçı bilirkişi “O İtalyanca yazıyor; yanlışların kolaylıkla kök saldığı sıradan halkı iğfal etmek için” demişlerdi.

    1633’te Roma’daki Engizisyon Mahkemesi’ndeki dava sırasında İncil’i iten Galileo.

    İSTANBUL / 1884 MİTHAT PAŞA

    ‘Yazık; devlete ve millete yazık’

    Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutuldu; idam cezası sürgüne çevrildi; Abdülhamid tarafından Taim’de boğduruldu.

    1822-1884 arasında yaşayan Mithat Paşa, tarihimizin en trajik şahsiyetlerinden. Edirne’den Bağdat’a valilik görevleriyle başarılı bir devlet adamı portresi çizen, Ziraat Bankası’nın kuruluşuna öncülük eden Mithat Paşa’nın adını tarihe kazıyan, sonradan kurbanı olduğu ilk anayasamız Kanun-ı Esâsî olmuştu.

    Kanun-ı Esasî’nin ilk taslağı Mithat Paşa tarafından hazırlanmış ve yine onun çabaları sonucunda 2. Abdülhamid tarafından 23 Aralık 1876’da “Vezir-i Meâlî-semirim Mithat Paşa (Yüce Nitelikli Vezirim Mithat Paşa)” diye başlayan bir Hatt-ı Hümayun ile ısdar edilmişti.

    Kanun-ı Esasi, öngördüğü haklar bakımından aslında çağdaşı pek çok anayasanın hiç de gerisinde değildi. Bununla birlikte, aynı Ana­yasa’nın bir maddesi, tüm bu hakla­rın kullanılmasını olanaksız kılmıştı. 113. maddeye göre padişah, hükü­metin emniyetini suiistimal ettikleri bir polis soruşturması sonucu (!) tespit edilenleri sürgüne yollama yetkisine sahipti. Mithat Paşa, anayasanın bu maddesini Sultan 2. Abdülhamid’in ısrarları üzerine ve daralan vaktin bir sonucu olarak kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu madde, ne hazin ki ilk olarak kendi­sine karşı kullanılacaktı.

    Temmuz 1910 tarihli Resimli Kitab dergisinde Mithat Paşa, hususi katibiyle birlikte…

    Anayasanın öngördüğü kukla sadrazamlık rolünü reddeden, ger­çek bir Meşrutiyet başbakanı gibi davranan Mithat Paşa, Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutuldu. Padi­şah Abdülhamid, kendi oturduğu Yıldız Sarayı’nda özel bir mahkeme oluşturmuştu. Paşa kendisi hak­kındaki suçlamaları çürütmesine rağmen saraya bağlı yargıçlar, onu ölüm cezasına çarptırmış; cezası Padişah tarafından sürgüne çevril­mişti. Mithat Paşa 5 Şubat 1877’de önce Cidde’ye, ardından Taif’teki sürgününe doğru yola çıkarken “Yazık, devlete ve millete yazık! İnna lillah ve inna ileyhi raciun” de­miş; “Konstitüsyon (Anayasa) bitti, bu millet terakki edemeyecek” diye feryat etmişti.

    Mithat Paşa, sürgüne gönde­rildiği Taif zindanlarında 1884’te Abdülhamid’in emriyle boğduruldu. 1. Meşrutiyet Meclisi’nin sonu da Mithat Paşa’dan pek farklı olmaya­cak, mimarı olduğu anayasa 1 yıl sonra rafa kaldırılacaktı.

    FRANSA / 1898 ALFRED DREYFUS

    ‘Gerçek yürüyor, kimse durduramaz’

    Emile Zola’nın tarihe geçen “J’Accuse” (İtham Ediyorum) makalesine rağmen mahkum edilen yüzbaşının hikayesi…

    Her şey Fransız Genelkurmayı’nda görev yapan Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un, Alman Askerî Ataşesi Von Schwartzkoppen’e bazı gizli askerî belgeleri gönderdiği iddiasıyla tutuklanmasıyla başlamıştı. Daha mahkeme bile başlamadan Fransız basını kaynıyor, “bu Yahudi”nin suçlu olduğunu ilan ediyordu. 1894 Aralık’ta yargılanmaya başlanan yüzbaşıy­la ilgili eldeki tek delil, çöp sepetinde bulunan imzasız bir belgeydi. Bu belgedeki elyazısının Dreyfus’unkine benzediği ileri sürülüyordu.

    Savaş Bakanı General Mercier, istihbarat servisinin Dreyfus hakkında hazırladığı “gizli dosya”yı, sanığın ve savunma avukatının haberi olma­dan askerî yargıçlara gönderdiğinde; hiç kimse savunma hakkını yok sayan bu durum karşısında sesini çıkarmadı. 22 Aralık 1894’te karar açık­landı: Dreyfus oybirliğiyle vatana ihanetten suçlu bulunmuş; rütbesinin geri alınmasına ve Şeytan Adası’nda ömür boyu hapsine karar verilmişti.

    2 yıl sonra askerî istihbaratın başına geçen Binbaşı Georges Picquart, gerçek suçlunun Walsin Esterhazy adında bir subay olduğunu ortaya çıkarmış, ama o da kendisini Tunus’ta sürgünde bulmuştu. Ünlü romancı Emile Zola, Cumhurbaşkanı Félix Faure’a hitaben bir mektup yazarak, L’Aurore gazetesinde yayımladı. Yazıya “İtham ediyorum” (J’Accuse) başlığını atan, gazetenin editörü Clémenceau’ydu. Zola, skandalı örtbas etmek için ordu içinde kurulan komployu anlatıyor ve şöyle diyordu: “(Ama) gerçek yürüyor ve onu durdurmaya kimsenin gücü yetmez…”

    Zola, 1 yıl hapis ve 3.000 Frank para cezasına çarptırıl­mış, İngiltere’ye kaçmıştı. Sonunda Dreyfus davasının omur­gasını oluşturan imzasız belgenin sahte olduğu ıspatlandı. Bu sahte belgeyi düzenleyen Albay Henry intihar etti. Yeniden başlayan mahkeme, bu sefer hafifletici nedenleri dikkate alarak Dreyfus’u 10 sene cezayla bir defa daha Şeytan Ada­sı’na gönderdi. Ancak “gerçek yürüyordu”. Eylül 1899’da cumhurbaşkanı, Dreyfus’u affettiğini açıkladı; tam olarak aklanması ise 1906’da son kez yargılanmasıyla müm­kün oldu.

    11 yıl önce askerî okulun bahçe­sinde apoletleri sökülen Dreyfus için aynı yerde yeni bir tören düzen­lendi ve bölük komutanı olarak binbaşı rütbesiyle yeniden orduya alındı. Göğsüne Légion d’Honneur nişanı iliştirildi. O gün “Yaşasın Dreyfus!” diye bağıranla­ra şöyle cevap verdi: “Hayır, yaşasın hakikat!”

    TÜRKİYE / 1926 İZMİR SUİKASTI DAVASI

    Ankara’nın yumruğu, muhalefetin idamı

    Mustafa Kemal’i hedef alan suikast planı, siyasi-iktisadi bir davaya dönüştü; Cavit Bey de ipe yollandı.

    14 Haziran 1926’da Gazi Musta­fa Kemal’e İzmir’de yapılması planlanan bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Eski Lazistan milletvekili Ziya Hurşit tarafından yönlendi­rilen kiralık katil çetesi gözaltına alındı. Ankara İstiklal Mahkeme­si’nin İzmir’e varmasının hemen ardından, faillerin yanısıra hayatta kalan ünlü İttihatçıların ve Millet Meclisi’ndeki eski Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın da nere­deyse tüm üyeleri tutuklanmış; suikast tertibine yardımcı olmak ve darbe planlamakla suçlanmışlardı.

    İzmir ve Ankara’daki iki mahkemede, kimisi suikastla ilgisi bulunmayan sanıklardan 18’i ölü­me mahkum edildi. Millî Mücadele kahramanlarından olmalarına rağmen daha sonra muhalefet kanadına geçen Kâzım (Karabekir), Ali Fuat (Cebesoy), Refet (Bele) ve Cafer Tayyar (Eğilmez) ise kamuoyunun baskısıyla serbest bırakılmıştı.

    “Gerçek ve çok ağır bir suçtan hareket edilerek, siyasi bir davaya varılmış”, aslen ekonomik bir ope­rasyon olan tasfiye, “Kara Kemal ve İtibar-ı Millî Bankası’nın başındaki Cavit Bey’i hedef almıştı. Ali Çe­tinkaya, Kılıç Ali ve Dr. Reşit Galip beylerden oluşan İstiklâl Mahkeme­si, ona olmadık ithamlar yönelt­mişti. Osmanlı Devleti’nin ilk ciddî bütçesini yapan maliyeci Cavit Bey, çok parlak bir savunma yapmasına karşın idamdan kurtulamadı.

    ABD / 1950 ETHEL VE JULIUS ROSENBERG

    Bir çift güvercin havalansa…

    ABD’de modern cadı avı: Atom bombası ile ilgili sırları Sovyetler’e sızdırdıkları iddiasıyla “yargılanıp” öldürüldüler.

    ABD’de 12 Nisan 1945 günü Başkan Roosewelt’in ölmesi ve yerine Harry S. Truman’ın baş­kan seçilmesiyle yeni bir dönem başlamıştı. İki yıl geçmeden 12 Mart 1947’de “Hürriyet ve ba­ğımsızlıklarını korumaya çalışan milletlere askerî ve ekonomik yar­dım yapmak suretiyle komünizmi durdurmayı amaçlayan” Marshall Planı’yla Soğuk Savaş perdesi açılacaktı.

    1950’de Kore Savaşı’nın devam ettiği sırada, Senatör McCarthy’nin anti-komünist kampanyasıyla bu savaş ülkenin içine de taşındı. McCarthy ülkede komünist, komünist yanlısı ve güvenliği tehdit eden 57 milyon 205 bin 81 kişi olduğunu açıklaya­rak ülke çapında bir paranoyayı; seçkin aydınlarla muhalif sanat­çıları hedef tahtasına oturtan ve yaklaşık 10 yıl sürecek bir “Cadı Avı”nı tetikledi.

    Kampanyanın ilk kurbanla­rı, New York’ta kendi hâlinde yaşayan orta hâlli, iki çocuklu bir Yahudi aileydi. Julius Rosen­berg 17 Temmuz 1950 gecesi FBI görevlileri tarafından evinden gö­türüldü. Yaklaşık 1 ay sonra da eşi Ethel Rosenberg tutuklanacaktı.

    6 Mart 1951’de başlayan mahkemede suçlama çok ağırdı: “Rosenbergler tanrısever bir ulusu ortadan kaldırmak üzere ha­zırlanan çirkin ve gizli bir ittifakın içerisinde yer almışlar”dı. Vatan hainliği ve casuslukla ilgili yasa uyarınca suçlanıyorlardı. Nükleer silahlarla ilgili bilgileri SSCB’ye sızdırmışlardı!

    Nagazaki’ye atılan atom bom­basının mühendisi Philip Morrison mahkemede dinlendi. Morrison, kanıt olarak sunulan belgelerin yanlışlarla dolu bir karikatür olduğunu; esasen bombanın plan­larının savaştan sonra uygulamalı olarak açıklandığını; planın zaten özel bir anlam ifade etmediğini belirtti.

    Rosenbergler’e verilen ölüm cezası, dünyanın değişik ülkele­rinde onbinlerce kişinin gösterile­rine rağmen 19 Haziran 1953’de elektrikli sandalyede infaz edildi.

    İddia makamının tanığı David Greenglass ise neredeyse 50 yıl sonra bir röportajda kardeşini ve eniştesini idama götüren davada yalan ifade verdiğini açıkladı!

    TÜRKİYE / 1961 YASSIADA DURUŞMALARI

    Hasta demokrasinin ölüm fermanı

    Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan, itibarsızlaştırma çabaları eşliğinde idama yollandı.

    Türkiye’nin aylarca radyoda­ki “Yassıada Saati” pro­gramında, Hâkim Salim Başol’un “Sanıklar getirildiler. Bağlı olmayarak yerlerine alındılar. Müdafiler hazır…” açılış sözleriyle dinlediği Yassıada Davaları’nın sonunda çıkan kararla; 16 Eylül 1961’de, Menderes hükümeti Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan, İmralı Adası’nda idam edildi. 15 Eylül gecesi intihar etmeye çalışan eski Başbakan Adnan Menderes de, kurtarıldıktan sonra 17 Eylül’de alelacele İmralı’ya götürülüp idam edilecekti.

    27 Mayıs 1960 darbesinden 5 ay sonra başlayan ve 11 ay 1 gün süren yargılamalarda toplam 1.033 saatlik 202 oturum yapıl­mış; 592 sanık suçlanmış; 1.068 tanık ifade vermişti. Davalar sırasında eski Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar’ın da içlerinde bulunduğu 7 sanık kalp krizi geçirerek vefat etmişti. Duruşmalar sırasında sa­nıkların kişisel hayatlarına dair bir dizi dava da (Bebek Davası, Köpek Davası…) onları itibarsızlaştırmak için kullanılacaktı.

    Kararlar 15 Eylül 1961’de açık­landı. 15 sanık ölüm cezası alır­ken, 402 sanık ömür boyu hapse ya da başka ağır cezalara mahkum oldu. MBK, idam cezalarından 12’sini müebbet hapse çevirip, üçünü onayladı.

    TÜRKİYE / 1972 DENİZ GEZMİŞ YUSUF ASLAN HÜSEYİN İNAN

    Güneşe gömülen 3 fidan

    20’li yaşlarının başında, “Anayasal düzeni zorla değiştirmek” istedikleri gerekçesiyle, milletvekillerinin de onayıyla…

    Türkiye’de sol hareketin sembol isimleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, 6 Mayıs 1972’de idam sehpasına yürürken, Gezmiş ve Aslan henüz 25 yaşında, İnan ise yalnızca 23 yaşındaydı. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Yassıada’daki üç idamın rövanşı olarak görülen idamlarının onayı Meclis’ten “3-3” bağırışları ara­sında çıkmıştı. Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel’in başrolde ol­duğu, iki eliyle onay verdiği karara evet diyenler arasında CHP’den de 30 isim vardı.

    Savcılık iddianamesinde Anka­ra İş Bankası Emek Şubesi soygunu ve Ankara Balgat’taki Amerikan tesislerinden dört Amerikan askerinin kaçırılması eylemlerine dayanılarak TCK’nın 146. madde­sine muhalefet ve Anayasal düzeni zorla değiştirmek suçlamaları yer alıyordu.

    Dava, Hüseyin İnan’ın yaka­lanmasının üzerinden sadece üç gün geçtikten sonra idam istemiyle açılmıştı. Bu derece ağır suçlama­ların yöneltildiği bir iddianamenin hazırlanması için inanılamayacak kadar kısa bir süreydi bu.

    Deniz Gezmiş savunmasın­da şöyle diyordu: “İddianame kelle istemek için hazırlanmıştır. Yapılan tahliller yanlıştır, hatalıdır; değerlendirmeler keza isabetsiz­dir. Yalnız biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunmak­tayız ve yine varlığımızı devletin bağımsızlığına armağan etmiş bu­lunmaktayız. Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz. (…) İddia makamı bizim vermekte olduğumuz ba­ğımsızlık savaşına karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na karşı, reformlara karşıdır ve bu nedenle bizim anayasayı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. Kud­reti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın. Onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerinde yıkma­ya alışmışlardır”.

    Demirel yıllar sonra idamlar için “O günkü şartlar onu gösteri­yordu” diyecekti.

    TÜRKİYE / 1998 PINAR SELEK

    Adaleti beklerken: 20 yılın hesabı

    20 yıl boyunca sahte tutanaklarla; basına sızdırılan dayanaksız suçlamalarla uzatılan bir hukuksuzluk örneği…

    İstanbul’daki tarihî Mısır Çarşısı’nın girişindeki yiyecek büfesinde 9 Temmuz 1998 günü büyük bir patlama meydana geldi. Patlama 7 kişinin ölümüne, 100’ün üzerinde insanın da yaralanmasına neden oldu. O sıra­da Pınar Selek, 27 yaşında genç bir sosyologdu. Türkiye’nin her daim en hassas meselelerinden “Kürt sorunu”yla ilgili bir araştırmaya başlamıştı. Olaydan iki gün sonra gözaltına alınan 15 kişi arasında o da vardı. Ancak Filistin askısın­da kolunun çıkmasına yolaçan işkence sorgusu sırasında ona bombayla ilgili soru sorulmamıştı.

    Suçlamaya doğrudan tek da­yanak, Abdülmecit Öztürk adlı 16 yaşında bir çocuğun “Mısır Çarşı­sı’na Pınar Selek’le birlikte bomba koyduk” demesiydi. O da daha sonra ifadesini ağır işkence altında verdiğini, Selek’i tanımadığını itiraf etmişti. Mahkemenin baş­lamasıyla tayin edilen üç uzman profesör ise raporlarında patlama­nın kesinlikle bomba değil, tüp gaz kaçağından olduğunu söylemiş­lerdi. Buna rağmen Selek davasını, 20 yıl boyunca sahte tutanaklarla; basına sızdırılan dayanaksız suçla­malarla; dört defa beraat etmesine rağmen her defasında uzatılma­sıyla yakın tarihimizin en çarpıcı adaletsizlik numunelerinden biri hâline getiren, belki de bu genç kadının bombalardan çok daha güçlü olmasıydı.

    Selek’in savunması her şeyi özetliyordu: “Mısır Çarşısı komp­losu en çok neye zarar verdi diye düşünüyorum. En güzel yıllarıma mı, geleceğime mi? Öncelikle bu komplo, annemin hayatına mâl oldu. İkincisi sokak sanatçıları atölyesini öyle bir tuz-buz etti ki artık tamir edilmesi imkânsız… Peki ya benim açımdan, neler oldu? Oyunun kuralıymış, öğren­dim. Eğer şifreyi yüksek sesle söy­lemeye çalışırsan, suçlu ilan edi­lirsin. Üstelik suçun, şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. Tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mâl edilir. Örneğin bir rahibeysen, fahişelik yapmakla suçlanırsın. Hayatını İslâmi değerlerin canlı tutulmasına adamış bir insansan, boynuna içki ya da uyuşturucu tüccarı yaftası asılır. Ya da bir anti-militarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. Ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki sen savunmaya itilirsin. Yani bir odağın üzerine yürürken, kendinle uğraşmaya başlarsın. Suçlamalar sürekli tek­rarlanır, tekrarlanır… Bunlar iddia biçiminde de verilse, çamur izini bırakır ve herkes sana baktığında bu suçlamaları hatırlar. Artık sen asla eski kimliğini sürdüremezsin. Bir düşünce suçlusu değilsindir. Barış suçlusu da ilan edilmezsin. Savaş örgütü seni terorize eder ve yeni bir kimlikle milyonların karşısına çıkarır”.

    TÜRKİYE / 2007’DEN BUGÜNE

    ERGENEKON-BALYOZ-KCK

    Torba davalara insan atmak

    Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ben bu davanın savcısıyım” dediği, AK Parti’nin müdahil olduğu Ergenekon soruşturması, Trabzon jandarmasına geldiği iddia edilen “ihbar telefonu­nun” ardından 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduya yapı­lan opearasyonda 27 el bombasının bulunmasıyla başladı. Soruşturma­nın ilk iddianamesini dönemin özel yetkili savcıları Zekeriya Öz, Meh­met Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın hazırladı. 2.455 sayfalık iddianame 25 Temmuz 2008’de kabul edildi. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, Cum­huriyet gazetesi imtiyaz sahibi ve başyazarı İlhan Selçuk, Sedat Peker, Sami Hoştan ile bazı emekli askerler ve dönemin İP yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 46’sı tutuklu 86 sanık iddianamede yer aldı. Daha sonra 23 ayrı iddianamenin tek dos­yada birleştirilmesiyle yargılananla­rın sayısı Türkan Saylan gibi isimleri de kapsayan 275 kişiye çıktı.

    Faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar, işkence ve köy yakmalar, gözaltında kaybedilenler konuşu­luyordu; Gazi Katliamı’ndan Hrant Dink cinayetine Türkiye’nin aydın­latılmayı bekleyen en kara sayfaları bahis konusuydu; ancak sanıklar “silahlı örgüt kurmak ve yönetmek” başta olmak üzere devlete karşı suç­lardan yargılanıyorlardı. Yaşamını yitirenlerin ailelerinin müdahillik talepleri kabul edilmemişti. “Gizli tanıklık” uygulaması da ilk kez Erge­nekon’la hukuk literatürüne girmişti. Davada 31’i gizli tanık olmak üzere 160 tanığın beyanı alınmıştı.

    Dava 1 Temmuz 2019’da sona erdi. “Örgüt üyeliğiyle” suçlanan tüm sanıklar beraat etti. 12 yıllık hikayenin sonunda davanın savcıları bugün ya tutuklu ya da firari…

    Ergenekon’dan 3 yıl sonra bir gazete haberiyle “Balyoz” başladı. Taraf gazetesinin 20 Ocak 2010’da açıkladığı 2003 tarihli “Balyoz Harekât Planı”nın 5.000 sayfalık belgelerinde Fatih ve Beyazıt camile­rinde bomba patlatılarak hükümetin sıkıyönetim ilan etmeye zorlanması, Yunanistan hava sahası üzerinde bir Türk jetinin düşürülerek halkın galeyana getirilmesi ve darbe sonrası önceden ismi belirlenen kişilerin tu­tuklanması gibi planların olduğu ileri sürüldü. Gazetenin yazarı Mehmet Baransu, 30 Ocak 2010’da elindeki belgeleri bir bavul içerisinde İstanbul Adliyesi’ne teslim etti.

    Adalete Balyoz

    21 Eylül 2012’de tamamlanan dava­da 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan ile Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek ve Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Halil İbrahim Fırtına’ya darbe girişiminde bulundukları iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Ardından eksik teşebbüste bulundukları gerekçe­siyle cezaları 20 yıl hapis cezasına düşürüldü. AYM, 18 Haziran 2014’te verdiği kararla 230 Balyoz davası sanığının başvurusu üzerine verdiği kararda dijital veriler ve sanık dinle­nilmesiyle ilgili konularda haklarının ihlal edildiğine hükmetti. 31 Mart 2015’te Anadolu 4. Ağır Ceza Mah­kemesi, Anayasa Mahkemesi’nin “hak ihlali” yönünde verdiği kararın ardından yeniden görülen “Balyoz Planı” davasında 236 sanık hakkında beraat kararı verdi. Geçen sürede, Silahlı Kuvvetler mensubu birçok seçkin subay 3.5-4 sene hapiste kaldı; orduyla ilişkileri kesildi.

    KCK adı altında açılan davalar ise, diğer “torba davalar”dan farklı olarak ayrı ayrı görüldü. Verilen ha­pis cezaları, diğer “torba davalar”da tutumu değişen devletin, burada değişmediğinin de bir göstergesiy­di. Aralık 2011’de Özgür Gündem gazetesi, Dicle Haber Ajansı (DİHA) büroları, Demokratik Modernite dergisi, Etkin Haber Ajansı (ETHA) ve Fırat Dağıtım’ın bürolarına ve evlere düzenlenen baskınlarla 49 basın çalışanı gözaltına alındı ve 36’sı tutuklandı. Nisan 2012’de hazır­lanan iddianamede, gazetecilerin meslektaşlarıyla ve haber kaynakları ile yaptığı görüşmeler, haberler ve haber görüntüleri, “örgüt yönetici­liği” ya da “örgüt üyeliği” suçlama­larına delil olarak gösterildi. “KCK Basın” olarak adlandırılan dosyada yargılanan 46 kişiden 37’si 9 ay-2.5 yıl arası tutuklu kaldı. Tüm sanıklar, özel yetkili mahkemelerin kaldırıl­masının ardından Temmuz 2014’te tahliye edildi. 9 yıldır devam eden yargılamada, savcılık esas hakkın­daki mütalaasını halen açıklamadı. Aralarında siyasetçiler, belediye çalışanları, sivil toplum çalışan­ları, avukatlar, akademisyenler, sanatçılar, yazarlar ve gazetecilerin de bulunduğu binlerce kişi gözaltına alındı, 1.000’e yakın kişi tutuklandı.


  • İnsanlık durumundan insanlık dramına…

    2. Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyada mülteci sayısı 50 milyonu geçti. Savaş nedeniyle yaşanan zorunlu göçlerin başlangıç noktası şüphesiz 2. Dünya Savaşı değil. Ancak yaklaşık son 200 yıldır yaşanan sürgün ve trajedi, özellikle son 80 yıldır günümüz dünyasının yarınını da biçimlendiriyor. Büyük sürgünlerin oradan oraya savurduğu insanların ayak izlerinde…

    Her savaş insanları öl­dürmekle kalmaz, ay­nı zamanda birçoğunu yerinden yurdundan eder. Çoğu zaman, bunları savaş istatistik­lerinde de göremeyiz. Nispeten az bir kısmı ne yapıp edip eski yurtlarına dönerler ama, çoğu için hayat artık sonu gelmeyen bir sürgün acısı üzerine yeniden kurulur. Bizim neslimiz 70 yıl­dır mülteci kamplarında sürgün üzerine sürgün, katliam üzerine katliam yaşayan Filistinlileri, Bulgaristan’dan göçe zorlanan halkımızın Sirkeci garında tren­den inişini, sonra da sınırları­mızdan içeri giren, sokaklarımı­zı, parklarımızı dolduran Irak ve Suriyelileri izleyerek yaşlan­dı. Bu acı olaylar çok gözönünde olduğu için dikkati çekti.

    Halbuki ülkemizde her iki aileden en az birisinde Bal­kanlar’dan, Kırım’dan, Kafkas­lar’dan veya daha uzak yerler­den gelen “muhacirler” vardır. Kimileri bunu unutmayı ve geçmişe gömmeyi tercih eder­ken, kimileri için de kuşaktan kuşağa geçen bir travma vardır. Atalarımız, Filistinlilerden çok daha büyük katliamlara uğra­dıktan sonra göçe zorlandılar.

    Savaş sürgünlerinin bir kıs­mı, yeni bölgeleri işgal eden ga­lipler tarafından kovulur. Eski sakinler artık yüzyıllardır ya­şadıkları bölgelerin istenme­yen kişileridir. Devletler onları gönderip kendi uluslarından bir nüfus yaratacaklardır. Zo­runlu göçlerin altında yatan te­mel mesele budur. Gönderilen­lerin yerine yerleştirilenler de bir nevi sürgündür ve bir süre sonra tekrar sürülme ihtimalle­ri büyüktür…

    Uzak geçmişteki zoraki göçler arasında en çok bilinen­ler Mezopotamya ve Bereketli Hilal çevresinde meydana gel­miştir… Tarihte, efsaneyle ka­rışık büyük sürgünler arasında Yahudiler ile ilgili olanlar daha çok bilinir… Tarihin eski dö­nemlerinde büyük güç hâline gelenler, fethettikleri yerlerden üretici ve özellikle de sanatçı ve zanaatçıları kendi ülkeleri­ne zorla getirirlerdi. Bunlara çoğu zaman iyi davranılır, üret­ken olmaları için ev ve iş verilir ancak ayrılmalarına müsaade edilmezdi.

    Uzak tarihteki olaylar önemlidir, çünkü dünyadaki kültür alışverişini hızlandır­mış ve tarihe yön veren bazı dinamikleri oluşturmuşlar­dır. Örneğin İstanbul’un fethi sonrasına İtalya’ya göç eden bilgili kişilerin ve sanatçıların Rönesans’a katkısı olduğu dü­şünülür. Bir başka örnek de Ti­mur’un Anadolu’dan çekilirken bir grup Türkmen’i yanında götürmesidir. Bunları Erdebil şeyhlerinin yanında bırakmış, onlar da bunları yetiştirdik­ten sonra Şii Safevi yayılmacı­lığının öncüleri olarak kırmı­zı börklü (kızıl başlı) dervişler olarak Anadolu’ya geçmiş, böy­lece günümüze kadar uzanan, acı olaylarla örülü uzun bir sü­reç başlamıştır…

    Şimdi yakın tarihteki belli başlı göçlere, göçertmelere ba­kalım…

    AMERİKAN DEVRİMİ (1782)

    Önce İngilizler sonra Kızılderililer

    Amerika’daki 13 İngiliz kolonisinin mücadelesi 1773’teki “Boston Çay Parti­si”nden dokuz yıl sonra 1782’de yılında bağımsızlığın kabul et­tirilmesiyle sonuçlandı. O dö­nemde bu kolonilerin toplam beyaz nüfusu 2.5 milyon olup, bunların beşte biri İngiltere’yi desteklemişti. Bu anlamda Ba­ğımsızlık Savaşı, daha sonraki benzerlerinin hepsinde görü­leceği gibi, aynı zamanda bir içsavaştı. Bağımsızlık taraftar­ları savaşı kazanınca “Loyalist” adı verilen İngiltere yanlıla­rı için hayatın kolay olmaya­cağı belliydi. Nitekim 100 bin kişi derhal ülkeden kovuldu. Çoğunun bütün varlıkları gasp edildi… Yağma, ABD tarihin­de daha sonra da büyük bir rol oynayacak, Kızılderililere önce rezervasyonlar tahsis edilecek, sonra bunlar da binbir hile ve­ya zorla ellerinden alınacak ve yerli halkın büyük bölümü sür­gün yollarında öldürülecekti…

    1783’ten bu Henry Sandham tablosu, Birleşik Krallık Loyalistlerinin New Brunswick’e varışlarını gösteriyor.

    AVRUPA’DA MÜSLÜMAN KIYIMI (1683-1914)

    Balkanlar’dan sürülen Türkler

    Orta Avrupa’ya yerleşen Türklerin geri dönü­şü 1683’teki 2. Viyana bozgunuyla başladı. Ordunun bakiyesi zorlukla Belgrad kale­sine çekilirken, yollarda daha sonra 250 yıl boyunca tekrar­lanacak acıklı göçmen manza­raları göze çarpmaya başladı. Gerçi Osmanlılar bir kez daha toparlanıp Pasarofça ile den­geyi sağladı ama Kırım’ın yiti­rildiği 1768-74 savaşından iti­baren işler hep yokuş aşağı gi­decekti. Sırp isyanını takiben, 1821’de başlayan Mora isyanın­da çok kısa sürede 35 bin Tür­kün öldürülmesi Balkan Hıris­tiyanları için model olacak, 100 yıl içerisinde öldürülenlerin sayısı 1 milyonu geçecektir. En yoğun katliamlardan biri 1877- 78 savaşında yaşandı ve Rus Ordusu’nun Bulgar çeteleriyle birlikte 300 bin Türkü katlet­mesi üzerine 1 milyona yakın Türk göçetmek zorunda kaldı.

    Nüfus ve göçler konusun­da en kapsamlı araştırmala­rı yapan Prof. Kemal Karpat, 1783 ile 1914 arasında Osman­lı topraklarına 7 milyon 425 bin kişinin göçettiğini ortaya koymaktadır… Osmanlı Dev­leti yıkıldıktan sonra da Bal­kan Türklerinden kalanlar ağır baskı altında göçe zorlandılar… Bütün bu göçlerin sonunda Anadolu’daki Türk ve Müslü­man varlığı güçlendi. Bu kişile­rin çoğu iyi yetişmiş ve meslek sahibi kişiler olduğu için ülke­mize yararları büyük oldu ve Kurtuluş Savaşı’nın dinamik gücünü oluşturdular. Cumhu­riyet’in ilanı da bu kesimle­rin desteğiyle mümkün oldu. Osmanlıların son dönemi ile cumhuriyetin sosyal ve siyasi yapısında, son göçlerle gelen­ler ile Anadolu’ya daha önce yerleşmiş olanlar arasındaki kültür farklarının yarattığı ge­rilim son derece belirleyici ol­muştur. Her siyasi ve düşünsel farklılığın altında bu arka plan vardır.

    Dönüşü olmayanlar Evleri yakılıp yıkılan, hayvanlarına el konan Müslüman ahali Anadolu’ya doğru göç yolunda. Ayaklar çıplak, çocuklar ve kurtarılan eşyalar sırtlanmış. Bir daha hiç dönemeyecekleri yurtlarını terkediyorlar.

    POLONYA İŞGALLERİ- (18-19. YÜZYIL)

    Hitler’den önce yabancı düşmanlığı

    Almanya’da Leh ve Yahu­di düşmanlığının Hitler zamanında meydana gelen bir olay olduğu düşünülür. İşin aslı öyle değildir. Badem bıyık­lı onbaşı diktatör olmadan 150 yıl önce, Prusya Kralı Büyük Friederich ülkesini büyütmek üzere Orta Avrupa’da çoktan seferlere başlamıştı. İlk ola­rak doğuya yönelmiş, 1772’de Avusturya ve Rusya ile birlikte Polonya’nın ilk paylaşımı ger­çekleşmiştir. Bunu 1793-95’te­ki yıllarındaki paylaşımlar izleyecektir ama 1815, 1832, 1846 ve 1939’da başka payla­şımlar da vardır. Friederich 300 bin Almanı Polonya top­raklarına yerleştirdi; 1830 ve 1848 ihtilalleri yeni göç dal­gaları oluşturdu… 20. yüzyıl başında 500 bin Polonyalı son derece düşük ücretlerle mül­teci işçi haline geldi. 200 bin Polonyalı Alman bölgelerinde, daha fazlası da Rus egemenliği altındaki yerlerde çalışıyordu.

    Yanaluklar, Almanya’dan göçen bir Slav ailesi

    ÇERKES SÜRGÜNÜ (1864-65)

    Rusların Müslümanlara zulmü

    Rusya, yayılmacı emelleri­ni gerçekleştirmek için zorla Ortodoks dinini kabul ettirme po­litikası uygulamış ve Müslüman­ları daima düşman görmüştür. Kiliselerin tepesine yerleştirdik­leri hilale saplanmış haç sembolü, bu anlayışlarını temsil etmekte­dir. İdil-Ural Türkleri ve Kırımlı­lardan sonra Kafkasya’ya yönelen Ruslar, burada Çerkesleri büyük baskı altına alarak göçe zorladı. En büyük bölümü 1864-65 arasın­daki göçlerde farklı kabilelerden 1.2 ila 1.5 milyon arasında Çerkes yola çıkarılmış, bunların 400 bini yolda açlık ve hastalıktan ölmüş­tür. Ruslar, geri gelme ihtimalle­rine karşı önce boşalan evleri ve bahçeleri yakmış, sonra bir kısım Hıristiyan ahaliyi yerleştirmiş­lerdir. 1878 Savaşı sonrasında da, nüfusun artma olasılığına karşı tekrar göçe zorlananlar olmuştur. Esas olarak Osmanlı topraklarına yerleşen Çerkesler ülkede nüfus yapısının değişmesine katkıda bu­lunmuş, yıllar içerisinde bir kısmı başka ülkelere göç etmiştir.

    1900’lerin başında Kabardey bir aile.

    HIRİSTİYANLARIN TASFİYESİ (1913-23)

    Anadolu’da tehcir ve mübadele dönemi

    Tehcir ve mübadele 1911- 1922 arasında süren sa­vaşlar dizisinin sonucudur. Türkler Balkan Savaşı’na kadar şu veya bu şekilde Osmanlıcı­lık politikasını sürdürmüşler ancak 1913’ten itibaren yılın­da Türkçülük politikası öne çıkmıştır. Katliamdan kurtu­lup sürülen Türk göçmenlere karşılık, o yıl Ege Rumları göçe zorlanmaya başlanmıştır. Türk­lerin Makedonya’dan sürülme­si için uygulanan modelin Doğu Anadolu’da tekrarlanacağının görülmesi üzerine, İttihatçılar büyük güçlerin zoruyla 8 Şu­bat 1914 tarihinde imzaladık­ları reform planının uygulan­masını savaş çıkıncaya kadar geciktirdiler… 1915 Nisan ayın­da Ermeni tehciri başladı. 950 bin Ermeni Suriye’nin Deyri­zor mıntıkasına sürüldü. Savaş koşullarında yarısından fazlası açlık ve hastalıktan öldü. Bu­nu 1922’de Yunan Ordusu’yla birlikte çekilen Rumlar izledi. 1923’te yapılan bir antlaşmay­la nüfus mübadelesi yapıldı. 1.5 milyon Ortodoks ile 500 bin Türk yer değiştirdi. Ne var ki antlaşmanın dil ve kökene bak­madan sadece din üzerinden yapılması, Türkçe konuşan Ga­gavuzların ve Karamanlı Orto­doksların da zorla ve istemeden göçettirilmesiyle sonuçlandı…

    Ermeni kadın ve çocuk mülteci gıda yardımı alıyorlar.

    Anadolu Hıristiyanlığının tasfiyesi, Türkiye’yi sosyal, kül­türel ve ekonomik olarak geriye götürdü…. Bu kişilerin bıraktık­ları varlıklar, sermaye biriki­mi sürecinin bir parçası oldu. Siyasi olarak da çoksesliliği azalttı…

    Pontus Rumu mülteciler açık trenle sürgüne gönderiliyor.

    1. DÜNYA SAVAŞI (1914-18)

    2 milyon mültecinin bitmeyen çilesi

    Ağustos 1914’te savaşın birkaç ayda biteceğini sa­nan Avrupalılar aniden kitle­sel mülteci akınlarıyla karşı karşıya kaldılar. Almanya’nın Schlieffen Planı çerçevesin­de tarafsız Belçika’ya saldı­rıp büyük kısmını işgal etmesi sonucunda, 250 bin Belçikalı İngiltere’ye götürüldü. Ayrıca bir kısmı da işgal edilen Ku­zey Fransa ahalisiyle birlikte bu ülkenin güney bölgelerine gitti. Ancak bu savaşın en bü­yük mülteci sorunu Habsburg İmparatorluğu’nun dağılması üzerine kurulan ulusal devlet­ler arasındaki nüfus değişimi oldu. Avusturya, Macaristan, Romanya, Polonya (kısmen), ileride tekrar bölünüp yeni mülteciler yaratacak olan Çe­koslovakya ve Yugoslavya (kıs­men) Habsburg sınırları içe­risindeydi. Kısa vadede 2 mil­yon insan yer değiştirdi ama sorunlar çözülmedi…

    1. Dünya Savaşı’nda Avusturya birlikleri Sırbistan’a ilerlemeden önce göç eden Sırplar.

    KIRIM VE KAFKASYA (1930-1945)

    Ya Slav ol ya da öl

    Rus çarlarının Slavlaştırma politikası SSCB tarafın­dan da sürdürüldü… Ukrayna­lılar Ruslara karşı en uzun süre direnen grup oldular; bunun karşılığında 1930’ların başında Holomodor adı verilen kırıma maruz kaldılar. 2. Dünya Savaşı da Ruslara Slavlaştırma politi­kası için yeni fırsatlar sağladı. Almanlar Kırım’a girince bir kısım halkın Almanlarla işbir­liği yapması bahanesiyle Kırım Türkleri Orta Asya’ya sürül­dü. Ayrıca Çeçenler, İnguşlar, Volga Türkleri, Azeriler, Kara­çaylar ve Budist bir halk olan Kalmuklar da sürgün yolların­da sayısız kayıp verdiler. Öte yandan, Çarlık zamanından beri baskı altında olan Ahıska Türkleri de fırsattan istifade sürgün edildi; aylar süren Or­taasya yolculuğunda 17 bini öl­dü, 100 binden fazlası yurtsuz bir şekilde dağıtıldı. SSCB’nin çökmesinden sonra Ahıskalıla­ra dönme olanağı tanındı ama, Gürcü ve Ermeniler tarafından engellendiler.

    Kırım Tatarı ressam Rüstem Eminov’un “Sürgün” isimli çalışması.

    FAŞİZM ÇAĞINDA DOĞU AVRUPA (1933-44)

    Yahudiler ve diğer kurbanlar

    Doğu Avrupa üç büyük im­paratorluk arasında sı­kışan ulusların karıştığı ve bu nedenle faşizm çağında büyük huzursuzluklar yaşayan bir böl­geydi. Yahudiler bütün ülkeler­de ortak istenmeyen unsur ola­rak en büyük soykırıma uğra­dılar. 6 milyonu öldürüldü, sağ kalanların 300 bin kadarı (esas olarak Rus işgal bölgelerinden) İsrail’e gönderildi ve bu ülkenin kuruluşunu mümkün kıldı. On­ları Almanlar ve Polonyalılar iz­ler. 1939 sonbaharında Polonya tekrar paylaşıldıktan sonra Al­manya’da yaşayan 1 milyondan fazla Polonyalı Nazi işgal böl­gelerine sürülürken, Rus işgal bölgesinden de 2 milyon kadar Polonyalı Sibirya’ya sürüldü… Naziler Rusya’ya girince bu kez Rus ve Ukraynalılar gene yol­lara düştüler. Bu arada Ruslar sayıları yaklaşık yarım milyon olan Volga Almanlarını Sibir­ya’ya sürdüler; Romanya ve Do­ğu Avrupa’da yerleşmiş 730 bin Alman da savaşın seyri ters dö­nünce batıya gitti. Bu dönemde yaklaşık 8 milyon kişi toplu ola­rak yer değiştirdi, milyonlarca insan hayatını kaybetti.

    Yakalanan Yahudiler Alman askerî birlikleri öncülüğünde sürgün için toplanma noktasına götürülüyorlar.

    SOVYET UZAKDOĞUSU (1930-37)

    Casus diye kovulan 172 bin Koreli

    Korelilerin 1930’lu yıllarda Sovyet Uzakdoğu’sundan Kazakistan ve Özbekistan’a ta­şınmaları, SSCB’de bir ulusal grubun tümüyle sürülmesinin ilk örneğiydi. 1850’lerden iti­baren daha iyi geçim olanak­ları için Rusya’ya iltica etmiş olan Koreliler, zamanla Vla­divostok bölgesindeki nüfu­sun dörtte birini teşkil edecek sayıya ulaşmıştı. Bu durum SSCB yöneticileri tarafından potansiyel bir tehdit olarak değerlendirilmiş, ama resmî gerekçe olarak bölgede Japon casusluk faaliyetlerinin artıyor olması gösterilmişti. 1930’dan 1937’ye kadar 172 bin Kore­li 40 güne kadar uzayan tren yolculuklarıyla Ortaasya’ya ta­şındı. Yaklaşık 100 bini Kaza­kistan’ın ıssız bölgelerine, geri kalanı Özbekistan’a yerleşti­rildi. 2. Dünya Savaşı çıktığı zaman, işçi taburlarında son derece kötü koşullarda maden­lerde ve diğer zor işlerde çalış­tırıldılar. Küçümsenmeyecek bir kısmı açlıktan öldü.

    1930’dan 1937’ye kadar 172 bin Koreli 40 güne kadar uzayan tren yolculuklarıyla Orta Asya’ya taşındı.

    FİNLANDİYA’NIN İŞGALİ (1939)

    Kendi ülkesinde mülteci olmak

    Finliler, Çarlık Rusyası yı­kılırken başarılı bir kur­tuluş mücadelesine girişerek bağımsızlıklarını kazanmış­tı. Stalin, 2. Dünya Savaşı’nı 1918’de yitirdikleri toprakları geri kazanmanın bir vesilesi olarak kullanmaya karar verdi ve üzerinde birçok devlet ku­rulmuş bu ülkelerin hepsini ele geçirmeye yöneldi. Nite­kim Kars ve Ardahan ile Fin­landiya’nın büyük kısmı hariç, bunların hepsini, hat­ta fazlasını aldı ama, SSCB yıkılınca, Ruslar birkaç istisna dışında hepsini tekrar yitirdi. 2. Dünya Savaşı’nın en iyi askerleri arasında tartış­masız ön sırada yer alan Finli­ler 40 bin kadar kayıp verdik­ten sonra savaşa son verdiler; aksi halde 4 milyonluk nüfus­larını yenilemeleri olanaksız hale gelecekti… 420 bin Finli atayurtlarını terketti. Bir da­ha dönemeyeceklerdi…1941’de Hitler Rusya’ya girince Finli­ler Karelya’yı geri aldılar ama, Almanlar çekilirken gene ül­kelerinin büyük bölümünü terketmek zorunda kaldılar.

    Ruslar Karelya’yı işgal ederken, ülke nüfusunun sekizde biri olan 420 bin Finli ata yurtlarını terk etti.

    FİLİSTİN (1948-82)

    Vatan dediğin mülteci kampı

    Mülteci kamplarında 1948’den beri barınan Filistinliler, çağımızın en bü­yük acılarını yaşamaya devam ediyor. İngiliz işgali altındaki Araplar, 1921, 1929 ve 1936-39 yıllarındaki mücadeleleriyle Yahudilerin teşebbüslerini en­gellemeyi başaramadı. 1948’de de İsrail karşısında ezici bir yenilgiye uğradılar. Bu dönem­de Filistin’deki Arap nüfusun % 85’i olan 720 binden fazla kişi ülkelerini terkederek mül­teci oldu. Bunlar ağırlıkla Batı Şeria ve Gazze şeridi ile Lüb­nan, Suriye ve Ürdün’e gittiler. Aradan geçen 70 yıl içerisinde dört nesil Filistinli bu kamp­larda yaşadı ve büyüdü. Günü­müzde sayıları 5 milyona ya­kındır. 1967 savaşında 325 bin Filistinli tekrar mülteci oldu… Bu savaş sonrası kurulan 10 yeni kamp ile birlikte mülte­ci kamplarının sayısı 59’a çıktı. Günümüzde yaklaşık 2 milyon Filistinli Ürdün’de, yarımşar milyon Lübnan ve Suriye’de ve çeyrek milyon da Suudi Ara­bistan’da yaşıyor. Gerisi dünya­ya yayılmış durumda. Filistin­liler gittikleri ülkelerde tehdit olarak görülüp birçok katliama uğradı (1970 Kara Eylül katli­amında 10 bine yakın Filistinli öldürüldü; 1982’de Lübnan sa­vaşında Sabra ve Şatilla kamp­larında Hıristiyan milisler 1.000’den fazla kişiyi katletti).

    İsrail-Arap savaşları sırasında bir mülteci kampı.

    TİBET’İN İŞGALİ (1949)

    Dalai Lama ve 150 bin müridi

    Komünistler Çin’de 1949’da iktidarı ele geçirdikten hemen sonra, tarihî iddiaları olan Tibet’i işgal etti…150 bin kadar Tibetli, işgalin ardından ülkeyi terkeden Dalai Lama’ya katıldı. 1959-1961 arasında ülkede 6 bin kadar budist ma­nastırın tahrip edildiği söylen­mektedir. Günümüzde sürgün­deki Tibetlilerin yaklaşık üçte ikisi Hindistan’da, geri kalanı ise başta Nepal ve Bhutan ol­mak üzere dünyaya yayılmış durumda.

    1960’ların başında Hindistan’a varan Tibet’li çocuk mülteciler.

    AFGANİSTAN MESELESİ (1979-2022)

    Milyonlarca yurtsuz insan

    Orta Asya’nın talihsiz ülke­si Afganistan’da mülteci sorunu Rus işgaliyle başladı; içsavaş, Taliban dönemi, Ame­rikan işgali ve tekrar Taliban dönemiyle birlikte büyük bir göç dalgası ortaya çıktı. Afga­nistan mültecilerinin sayısını bulmak zordur, çünkü örneğin İran’daki 2.4 milyon mülteci­nin sadece 800 bininin kayıt­lı olduğu ifade edilmektedir. Keza Pakistan’da bulunan ve bu ülkede derin sorunlara yer açan 2.5 milyon mültecinin % 40’ı kayıtsızdır. Bunların dı­şında Rusya, Orta Asya ülke­leri ve Türkiye dahil dünya­nın diğer bölgelerine yayılmış mülteci sayısı da yüzbinlerle ifade ediliyor…

    Peşaver yakınlarındaki Mardam mülteci kampı’nda çadır kurmak için hazırlık yapan Afganlar.

    KÖRFEZ SAVAŞLARI VE ARAP BAHARI (1990)

    Kalıp mı ölmeli, kaçıp mı ölmeli?

    Irak’da savaş nedeniyle mey­dana gelen göçler onyıllardır artıyor. Baas döneminde baskı­dan kaçanlar olduğu gibi, Kör­fez Savaşı ve işgal dönemiyle birleşen içavaş göçleri topla­mını tespit etmek çok zordur. 3.2 milyon Iraklının ülke için­de yer değiştirdiği, 2 milyonu­nun bölge ülkelerine gittiği ve 200 bin kadarının da dünyaya dağıldığı şeklindeki rakamlar sağlıklı değildir. Suriye’de ise 6 ila 6.5 milyon kişi ülke içeri­sinde yer değiştirmiş, yaklaşık 4 milyon kişi de başta Türkiye olmak üzere çevre ülkelere ve dünyaya dağılmıştır. Bitme­yen bir içsavaşa sahne olan Li­bya da nüfusunun üçte birini sürgüne göndermiştir. Tunus’a sığınan mülteci sayısı için 1 milyonun üzerinde rakamlara rastlamak mümkündür.

    Yerlerinden edilen Ezidi azınlıklar Şengal kasabasındaki İŞİD yanlılarının şiddetinden Suriye sınırına doğru kaçıyorlar.
  • Sınırlar dar geldiğinde sınırlar dar edildiğinde

    Dünyada resmî olarak 300 milyon göçmen var (dünya nüfusunun % 3.6’sı). Buna 50 milyondan fazla olduğu tahmin edilen, belgesi veya statüsü olmayan bir topluluğu da katmak gerek. Göç, dün olduğu gibi bugün de egemen sınıflar için gerekli! “Medeniyet”in veya bir başka deyişle Avrupa kapitalizminin yükselişi… Küreselleşmenin neoliberal aşamasının bir parçası olan göç hareketleri…

    Önce muhacirler, sonra tehcir edilenler, sonra mübadiller, sonra göç­menler, sonra sürgünler, daha sonra Almancılar, bu arada 20 kiloluk bavul ve 20 Dolar’la ka­pı önüne konanlar… Tarihimizin gelgitlerini kaydederken, “mi­safirler”, “düzensiz göçmenler”. “Afgan çobanlar”, “Suriyeliler” acaba bunun dışında mı? Yok­sa birileri kurbanken diğerleri günah keçisi mi? Savaş, kıtlık, insanca yaşam noksanlığının sorumluları, “iktidar” gücünden yoksun bu kesimler olabilir mi?

    Arap karşıtı, Mağrip karşıtı, İslâmofobik, siyah karşıtı, Yahu­di karşıtı… Sömürgeleştirme ve sömürge insanlarının yabancı­laşmadan kurtulması… Köle­liğin ve köle ticaretinin canlı hatırasını kabul etmeyi reddet­me… Devletin doğasını belir­leyen sömürgecilik… Siyasetin ırksallaştırılması… Göçmenlere ve Romanlara günah keçisi mua­melesi… Bütün bunlar doğrudan ırkçılığa giden yolların taşlarını örerken göçmenler daha “meşru bir ayrımcılık” hedefi olarak gö­rülmekte.

    1909’da göçmenleri reddederken görülen Britannia, bugün de İngiltere’nin göçmen ve mültecileri Ruanda’ya gönderme planında aynı tavrı sürdürüyor.

    ABD’de Trump döneminde Meksika sınırına duvar örülmesi, Avrupa’da aşırı sağ partilerin her türlü melanetin müsebbibi olarak göçmenleri göstermesi henüz akıllardayken, Türkiye’de de mesele sanki yeni bir konuymuş gibi alevlendi. Kimileri için Suriye’den gelenler olmaz­sa memleket güllük gülistanlık olacaktı. Henüz denmedi (bel­ki de dendi!) ama sanki enflas­yon veya döviz bu kadar yükseldi ise veya işsizlik bu seviyede ise “yerli ve millî” politikalar değil de “yabancı kağıt toplayıcıları” sorumlu.

    Dünyada resmî olarak 300 milyon göçmen var (dünya nüfu­sunun % 3.6’sı). Buna 50 milyon­dan fazla olduğu tahmin edilen, belgesi veya statüsü olmayan topluluğu da katmak gerek. Göç­menler genç, çoğunlukla erkek (% 52), hepsi çalışıyor, çoğun­lukla Kuzey Amerika ve Avrupa Birliği’nde ve ayrıca Körfez pet­ro-monarşilerinde yaşıyor.

    Mutlak sayılarda, göçmen­ler çoğunlukla Çin, Hindistan ve Meksika’dan geliyor. Karayipler, Orta Amerika, Mağrip ve Sah­raaltı Afrika’dan gelenler; ayrıca BM Mülteciler Yüksek Komi­serliği’nin sayılarını 25 milyon tahmin ettiği mülteciler (sınır­ları geçen insanlar) ve yerinden edilenler (ikamet alanlarını ter­keden, ancak ülkelerinde kalan) var. Bu son rakamın aslında 50 milyonun üzerinde olduğu dile getiriliyor!

    Mülteciler çoğunlukla Af­ganistan, Suriye, Irak, Filistin, Demokratik Kongo Cumhuriye­ti, Sudan, Etiyopya, Myanmar, Kolombiya, Venezuela gibi ciddi çatışma içindeki ülkelerden yola çıkıyor ve Türkiye, İran, Lübnan ve Meksika gibi yetersiz dona­nıma sahip ülkelere varıyor. Son yıllarda Orta Amerika, Filipin­ler ve Sahraaltı Afrika’da görülen büyük çevre sorunlarının (ku­raklık, sel, fırtına vb.) ardından büyük nüfuslar iklim mültecileri hâline geldi. Medya ve entelek­tüel-paralı askerler tarafından aktarılan fantezilerin aksine, en zengin ülkeler ana evsahi­bi topraklar değil. Mültecilerin ezici çoğunluğu (% 85) Kuzey’e değil Güney’e gidiyor. İşgücün­deki göçmen işçilerin en yüksek oranları Basra Körfezi ülkele­rinde bulunuyor: Birleşik Arap Emirlikleri’nde % 90, Katar’da % 86, Kuveyt’te % 82. Tarhçi Roger Martelli “En yoksullar zaten yoksullara gider: İnsani gelişme­nin küreselleşmesinin talepleri­ne sırt çeviren paranın küresel­leşmesinin acımasız yasası bu­dur” diyor.

    Beyazlara 1.72 $, Japonlara 50 cent ABD Washington’da, Japon çilek toplayıcıları, 14 Şubat 1915. O dönemde beyaz işçiler günde 1.25-1.72 dolar alırken diğer göçmenlerden de daha az kazanan Japon işçiler, günde 50 cent karşılığında çalışıyordu.

    Her bölgenin kendine has özellikleri var. Yemen’deki ça­tışmalar Türkiye’yi etkilemez­ken, Suriye’deki savaşın ürünle­ri kaçınılmaz olarak Lübnan ve Ürdün ile birlikte en çok Tür­kiye’yi etkiledi. Kongo Demok­ratik Cumhuriyeti ve Güney Sudan’daki olaylar ise kendi çev­resinde etkili oldu; Johannes­burg’ta Kongo mahalleleri var!

    Savaşların yanısıra siyasal ve ekonomik kriz de binlerce Vene­zuelalının çevre ülkelere göçüne neden oldu. Şili, Haiti’den ve di­ğerlerinin yanısıra Peru’dan ge­len göçten giderek daha fazla et­kileniyor; çünkü Şili’nin kuzeyi, madencilik bakımından zengin ve güvencesiz-ucuz işgücüne ih­tiyaç duyuyor. ABD ile Meksika arasına Trump döneminde örü­len duvar vesilesiyle dünya âlem ırkçılığın nasıl körüklendiğini hatırlıyor. Biden ile temel tartış­malarından biri de bu konuydu. Aslında Meksika ile ABD arasın­da göç olgunlaştı; yani Türkiye ile Almanya arasında olduğu gibi girişler ve çıkışlar arasında bir denge var. İklimsel ve meteoro­lojik felaketler ise Mozambik, Filipinler gibi ülkelerde kitlesel yer değiştirmelere yolaçtı. Ör­nekler çoğaltılabilir.

    İnsanlık nerede varolmaya başlamışsa orada kalmamış; ta­rih boyunca daha güvenli, daha iyi bir yaşam umuduyla olduğu gibi, kimi zaman da “bundan daha kötüsü olamaz” zehabıy­la dünyanın dörtbir bucağı­na yönelmiş. Genetik bilimine bağlı çağdaş arkeopaleontolo­ji çalışmaları, tarih öncesin­den beri Afrika’dan Avrupa’ya kadar büyük göç hareketleri­nin varolduğunu; Antik Çağ’da ve Rönesans’tan sonra özellikle Amerika’nın Avrupa devletleri tarafından fethedilmesiyle de­vam ettiğini doğrulamakta. An­tik dişlerde ve kemiklerde koru­nan DNA ve izotoplar, her bire­yin tekrarlanan antik göçlerden izler taşıdığını, dünya halkları­nın köklerinin içiçe olduğunu gösteriyor. Çok az insan, ikamet yerlerinin yakınında bulunan tarih öncesi veya eski iskeletle­rin doğrudan soyundan gelmek­te. Neredeyse tüm yerli Avru­palılar, son 15 bin yılda meyda­na gelen ve ikisi Ortadoğu’dan gelen en az üç büyük göç dal­gasından gelen genlere sahip. Dünyada sadece bir avuç grup (örneğin Avustralya yerlileri) göçmenlerinkiyle çok az karış­mış durumda.

    1910’da New York’ta bir uluslararası iş ve işçi bulma kurumunun vitrininde kömür madenleri ya da demir yataklarında çalışmak üzere işçi arayanların ilanları var.

    Nüfusun bir kısmı (din adamları, tüccarlar, öğretmenler, askerler, devlet görevlileri, belirli zanaatkarlar, kayıkçılar ve de­nizciler vb.) şüphesiz daha hare­ketliydi ve çoğu zaman egzogami veya sözde “gayrimeşru” çocuk­lar aracılığıyla karışan bir nüfus kaynağıydı. Batı’da Sanayi Dev­rimi ve yeni devletlerin (Ameri­ka Birleşik Devletleri, Almanya, İtalya) ortaya çıkmasıyla birlik­te, göç daha çok Alman Ruhr’u­nun kömür madenlerine yöneldi. 1920’lerin başında, işgücü kıtlı­ğının çelik, kömür, otomobil ve silah gibi çeşitli sektörleri etkile­diği Fransa’da olduğu gibi, bazen büyük ölçekte örgütlendi.

    İnsanlar, gelirlerinde ve is­tihdam koşullarında, hayatları­nı idame ettirme konusunda bir bozulmayla karşılaştıklarında; başka yerlerde daha güvenilir ol­duklarını sandıkları yerlere ba­zen fethederek (kendisi gelirken öncekileri göndererek) bazen sığınarak göçettiler. Bu süreç ge­nellikle bir “itme-çekme” faktör­leri meselesi olarak tanımlanır: Göçmenler, başka yerlerde daha iyi yaşam koşullarının olasılığı tarafından çekildikleri için sür­güne gider. Yaşadıkları yerden neden itilirler sorusu ise hami­yetperverliğin veya kendi sefa­letlerine günah keçisi arayan­ların cevaplayabileceği bir soru değildir.

    İnsanlar bir elleri balda bir elleri yağda olduğu için yurtları­nı terketmiyor; onları yerlerin­den yurtlarından eden ekono­mik, siyasal, askerî ve iklimsel vd. sorunların ve sorumlularının ağır tahriki altında kimi zaman ölümle sonuçlanan bir yolculuğa ve genel olarak bilinmeze doğru hareket ediyor.

    Özellikle 1980’lerde Almanya’nın hemen bütün kentlerinin duvarlarında görülebilecek ırkçı “Türken raus” sloganı, “Türkler dışarı” demekti (solda). Buna karşılık “Mein Freund ist Türke” (Arkadaşım Türk) diyenler de vardı.

    Milletlerin menkıbelerine bakıldığında, kökler halen bu­lunulan yerlerden ziyadesiyle uzaktadır. Menkıbeleri bir yana bırakırsak, Roma ve genellikle Akdeniz imparatorlukları dö­neminde fetih ve kölelik “yerli” halkları parçalamış, göçe zorla­mıştır. Gezegenin demografik yapısı sık sık dönüşüme uğra­mış, tek başına sömürgecilik bile doğal (örneğin kıtlıktan ötürü) diyebileceğimiz göçleri trajik bo­yutlara sürüklemiştir.

    “Medeniyet” veya bir diğer deyişle Avrupa’da kapitalizmi­nin yükselişi bu görüngüye yeni bir boyut ekledi. Modern dünya sisteminin kökenleri, milyonlar­ca köleleştirilmiş insanın Afri­ka kıtasından zorla nakledilme­sinde yatar. Kâr üretecek daha fazla insan kitlesi için “göçmen­ler”e ihtiyaç duyulmuştur. Sa­nayi Devrimi’nin beşiği kabul edilen İngiliz kapitalizmi, her­kese iş bulduğu için değil daha ucuz emek sağlamak, çalışanlar arasında rekabet yaratmak için İrlanda’yı İngiltere’ye taşımıştır. Sürekli bir yedek sanayi ordu­su, yani işsizler yığını toplumsal zenginliğin büyüklüğüyle ters orantılı olarak varlığını sürdür­müştür.

    Kapitalizmin tarihi, ilk evre­sinde Avrupa’da, özellikle İngil­tere’de sanayileşme sürecinde şekillenen ve Afrika’nın büyük bir kısmının köleleştirilmesi ve yerlilerin soykırımının eşlik et­tiği korkunç bir tarihtir. Kapita­lizm, zamanın kötü koşulların­da sanayinin hizmetine sunulan Avrupa köylülüğünü yokederek birikimini sürdürmüştür. İrlan­da halkının İngiltere tarafın­dan boyunduruk altına alınma­sı örneğinde olduğu gibi, İngiliz fabrikalarına kitlesel bir nüfus transferi de işçi sınıfını düşman kamplara bölme sonucunu do­ğurmuştur.

    Bugün ABD’den Fransa’ya, Almanya’ya ve muhakkak ki hiç bir ülkenin azade olmadığı aşırı sağın yükselişinde kaldıraç ola­rak kullanılmaya çalışılan “göç­men” meselesi, daha o dönemde İngiltere’de “yerli” işçi sınıfının pazarlık gücünü kısıtladığı için tepki çekmiş, İngiliz ve İrlandalı işçiler arasında rekabet doğur­muştu. Ortalama bir İngiliz işçi, yaşam standardını düşüren bir rakip olarak gördüğü İrlandalı işçiden nefret ediyordu. İrlan­dalı işçinin karşısında kendisi­ni egemen ulusun bir üyesi olarak hisse­diyor ve böyle­ce ülkesindeki aristokratların-kapitalistlerin İr­landa’ya karşı kullandığı bir araç hâline geliyordu. Böylece İrlan­dalı işçi de İngiliz işçisini İrlan­da’daki İngiliz egemenliğinin hem suçortağı hem de aptal bir aracı olarak görüyordu. 19. yüz­yılın sonlarına doğru göç süreci Batı Avrupa ve Kuzey Ameri­ka’ya yönelik muazzam akışla­rıyla uluslararası hâle geldi.

    ABD’nin eski köle eyaletle­rindeki işçiler de siyahlara kar­şı tepkiliydi. Beyaz işçi sosyal meselelerinin çözümsüzlüğü­nün nedeni olarak işvereni değil siyah işçiyi görüyor, dolayısıy­la bir tür ırkçılık işçiler arasın­da yaygınlaşıyordu. Fransa’da bugün bile Fransız halkının üçte ikisi göç oranını çok yüksek bu­lurken, işçiler arasında bu oran dörtte üç! (Le Pen’in başkanlık seçiminin ikinci turunda % 42 gibi ürkütücü bir oy almasında bunun da payı var).

    Günümüzde göç, artık küre­selleşmenin neoliberal aşaması­nın bir parçası. Neoliberal politi­kalar, finansallaşma ve finansal kapitalizmin egemenliği tarafın­dan belirleniyor. Büyümeye ön­celik veren bu politikalar. bunu küresel sermaye piyasasına tabi kılar. Toplumsal dönüşüm -mo­dernitenin yegane taşıyıcıları olarak görülen küresel şirketle­re bırakılan serbest alan aracılığıyla- her toplumun bu pazara yapısal anlamda uyum sağlama­sı diye tanımlanır. Bu uyum da, “herkes için eşit erişim hakkı” diyerek sunulur ve aslında kamu hizmeti kavramının terkedilme­sini getirir.

    Kapitalist küreselleşmenin mevcut aşaması olan neolibe­ralizm, hem eşitsizlikleri hem ayrımcılığı muazzam boyutla­ra taşıdı. Göçlerin altında yatan koşullar, sermaye birikiminin doğası, emperyalist savaş, eko­nomik ve ekolojik krizler ile geç­miş on yılların neoliberal yeni­den yapılanması gibi faktörlerle belirleniyor. Göçle ilgili kamusal tartışmalar, Batılı devletler ve uluslararası finans kuruluşları­nın sorumluluğunu sorgulayan bu faktörleri görmezden geliyor.

     Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Mahmut Asmalı, şöyle diyor: “Maalesef Türkiye’de iş beğenmeme gibi bir durum var. İnsanlar ağır işlerde, emek yoğun işlerde çalışmak istemiyor. Çalışsa da verimli olmuyor. Yabancı uyruklu işçiler bu işlerde daha fazla çalışıyor”. Göç İdaresi de açıkça “Hayvancılık, tarım, inşaat, tekstil gibi işkollarında işgücü açığı eksiğimizi kayıtlı Suriyelilerle kapatıyoruz” diyor.

    Göç, dün olduğu gibi bugün de egemen sınıflar için gerekli! Müstakil Sanayici ve İşadam­ları Derneği Başkanı Mahmut Asmalı, Türkiye’deki işsizlik so­runuyla ilgili geçen ay yaptığı açıklamada şöyle diyor: “Maa­lesef Türkiye’de iş beğenmeme gibi bir durum var. İnsanlar ağır işlerde, emek yoğun işlerde ça­lışmak istemiyor. Çalışsa da ve­rimli olmuyor. Yabancı uyruk­lu işçiler bu işlerde daha fazla çalışıyor”. Göç İdaresi de açıkça “Hayvancılık, tarım, inşaat, teks­til gibi işkollarında işgücü açığı eksiğimizi kayıtlı Suriyeliler­le kapatıyoruz. Organize sanayi bölgemizde günlük hayat bunlar sayesinde dönüyor” diyor.

    Yaşlanan işçi sınıflarını yenileyecek kadın ve erkek­ler, özellikle daha kötü çalışma koşullarını ve düşük ücretle­ri kabul etmek durumunda. Tehlikeli, kirli, zor, dolayısıyla güvencesiz işlerde (İngilizce­de “3-D”/dangerous, dirty, dif­ficult) çalışmayı kabullenecek bir orduya ihtiyaç var. Üstelik hem zorlu çalışma koşulları­na katlanacak hem de herhan­gi bir hakka sahip olmamayı kabullenecek bir ordu. “Geçici” işçiler, hizmetliler, konutlarda ve diğer sağlık kuruluşlarında­ki görevliler, inşaat-ulaşım-gı­da sanayii ve daha birçok alan­da çalışanlar, kâr birikiminin ve yükselmesinin engellenme­den büyümesini sağlayan vaz­geçilmez unsurlar. Özellikle kadın göçmen işçiler sözkonu­su olduğunda, bakım ve ev işle­ri gibi sektörlerdeki ulusötesi devrelerin sürece müdahalesi sır değil.

    Tabii günümüz kapitalist sistemi, çok sayıda teknik olarak nitelikli insana da ihtiyaç duyu­yor. Bu mühendisler, bilgisayar­cılar ve biliminsanları, zengin ülkelerin ihtiyaçlarını düşük üc­retle karşılamak için “gelişmiş” ülkelere kabul ediliyor.

    Nihayetinde sınırlar, rekabet eden merkezler arasında bölün­müş küresel bir pazarda sınıf ilişkilerinin gerekli bölgeselleş­mesinin bir parçası olarak yara­tılır. Tanım olarak sınırlar, bazı insanların girmesine izin verir, bazılarının girmesine izin ver­mez. Belgesiz girenler kendile­rini en güvencesiz konumlarda bulurlar; vatandaşlığın normal faydalarına erişemez ve evsahibi ülkenin sürekli tehditlerine ma­ruz kalır. Bu yasadışılık, sınırla­rın tesadüfi bir yan ürünü değil, onların doğasında saklı.

    Mekansal kökenleri nede­niyle uluslararasılaşamayan birçok sektör (inşaat, hizmetler, ev işleri ve bakım) maliyetleri azaltmak için belgesiz işgücüne veya diğer göçmen türlerine ba­ğımlıdır. Bu anlamda sınır kont­rollerinin asıl etkisi, belgesiz işçilerin dışlanması değil, yasa­dışılığın etkin bir şekilde serma­ye birikimi için yararlı bir araca dönüştürülmesidir.

    Sınırların ve göçmen nüfu­sun daha fazla gözetlenmesi; duvarlar ve elektrikli çitler gibi fiziksel engellerin kurulması; biyometrik verilerle bağlantı­lı izleme teknolojilerinin yaygın olarak kullanılması; silahlı dev­riye ve insansız hava araçlarının kullanımı; nüfus profili çıkarma, önleme ve risk değerlendirme­si; insanları çeşitli kategorilere ayıran ve sınıflandıran karmaşık veri tabanlarının yaygın ulusla­rarası kullanımı günümüzdeki uygulamaların başlıcaları. Daha da önemlisi, bu yeni kontrol tek­nolojileri, devletler içindeki bü­rokratik gücü yeniden şekillen­dirmeye yardımcı oluyor; askerî ve güvenlik güçlerini anlaşılmaz ve sorumsuz sınır ve göç rejim­lerinin merkezine yerleştiriyor.

  • Türkiye’nin ilk müzesi yeni çehresiyle yeniden

    150 yıllık tarihiyle dünyanın en seçkin müzeleri arasında yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, depreme karşı güçlendirme, restorasyon ve teşhir-tanzim projesi sonrası, kapılarını yeniden açtı. Konuklarına düşünme-değerlendirme-öğrenme fırsatı tanıyan müze “yeni, yalın ve çağdaş olma”yı dolu dolu hissettiriyor. Müze müdürü Rahmi Asal’ın değerlendirmeleri…

    ALP E. AKSUDOĞAN

    Tarihî Yarıma­da’nın Topkapı Sarayı kompleksi Osmanlı tarihini, Gülha­ne Parkı canlılığıyla gün­delik hayatı yaşatır. İkisinin arasında kalan İstanbul Arkeo­loji Müzeleri de (İAM) sakinliği ve vakarıyla, yüzyıllar öncesin­den günümüze, üzerinde yer al­dığımız coğrafyanın hem tarihi­ni hem de kültürünü ziyaretçile­rin bilgisine ve gözlemine sunar. Ulu ağaçların gölgesindeki bah­çesi hem ziyaretçilere gördük­lerini sindirme ve dinlenme im­kanı verir, hem de zaman zaman İstanbul’un özel konser alanla­rından biri olarak dünyaca ün­lü sanatçıları olağanüstü bir at­mosferde ağırlar.

    150 yıllık tarihiyle dünya­nın en seçkin müzeleri arasın­da yer alan İAM bünyesindeki Klasik Müze (Ana Bina), 2012 sonlarında başlatılan depreme karşı güçlendirme, restorasyon ve teşhir-tanzim projesinin ta­mamlanmasıyla, yeni­den kapılarını ziyaret­çilerine açtı. Hayata geçirilen projede, yüksek düzeyde kalite, sadelik ve simetri seviyesine sa­hip olmak; arkeolojik mirası en üst seviyedeki kurulum kalite­siyle korumak; müzeyi Türki­ye’nin zengin arkeolojik mirası­nı sergileyecek güçlü bir eğitim aracı niteliğiyle tasarlamak te­mel ilkeler oldu. Bu ilkelerin son derece başarılı bir şekilde uygu­landığı anlaşılıyor. Klasik Müze, rahat ve hoş bir ziyaret sağlaya­rak konuklarına düşünme, de­ğerlendirme ve öğrenme fırsatı tanıyor; “yeni, yalın ve çağdaş olma”yı dolu dolu hissettiriyor.

    Arkeoloji Müzeleri Müdürü Rahmi Asal (sağda) devletin desteğiyle dünya kalitesinde bir düzenleme yapıldığını ifade ediyor.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Rahmi Asal’ın “her zi­yarette yeni bir şey keşfediliyor, farklı bir yer dikkati çekiyor” ifadesi, müzenin ziyaretçi dostu yönünü öne çıkarıyor. Antik Çağ hayatının hemen her aşaması­nın gözlemlenebildiği, çocuk­lara ve gençlere hitap etmenin önplana alındığı Klasik Müze, yeni tasarımıyla nitelikte ağır, teşhirde hafif. Tematik salon­larda ziyaretçilere gördüklerini canlandırma imkanı veren sesli ve görüntülü bölümleriyle, bilgi aktarımının pekiştirildiği bir ta­rih yolculuğuna çıkılıyor.

    Müzenin incisi İskender Lahdi Osman Hamdi Bey’in bugünkü Lübnan’ın Sayda kentinde ortaya çıkardığı İskender Lahdi, sadece İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin değil dünyanın en kıymetli arkeolojik eserlerinden…

    Rahmi Asal, yenilenen mü­zede özellikle görsel malzeme kullanımına büyük önem ver­diklerini, uzun ve detaylı bir hazırlık süreci yaşandığını, bi­limsel-arkeolojik kriterlere gö­re hazırlanan bu malzemelerin uluslararası bir işbirliğiyle orta­ya çıkarıldığını söylüyor. Müze­nin incisi “İskender Lahti”nin nakliyesiyle ilgili görsel malze­mede yer alan Asir adlı geminin doğru canlandırılması için 6 ay gemi modeli üzerinde çalışıldı­ğını keyifle anlatıyor.

    Atatürk’ün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni ziyareti, 10 Şubat 1936.

    Üst katta yer alan Troya salonları üzerinden “arkeolo­ji, bilim ve metodoloji” teşhi­rinin yapıldığını, bu bölümlere öğrencilerin ve gençlerin yakın ilgi gösterdiğini belirtiyor Rah­mi Asal. Troya salonunda yer alan “arkeolojik kesit”in birebir ölçekte olduğu ve İngiltere’de yapıldığı bilgisini verirken, ay­nı salonda eski vitrin ve teşhir yöntemlerine de yer verildiğini aktarıyor. Yeni tasarımda özel­likle büyük ve sığ vitrinler tercih edildiğini, böylelikle ziyaret­çinin objeyle yakınlaşmasının sağlandığını belirtiyor.

    Klasik Bina’nın klasik bölü­mü olan Sidon Kral Nekropo­lü salonları, her zamanki gibi ziyaretçileri bambaşka bir ev­rene taşıyor. Ziyaretçilerin son derece etkilendikleri Sidama­ra Lahti de görülmeden geçil­meyecek unsurlardan. 1901’de müzeye gelen yaklaşık 30 ton ağırlığındaki bu görkemli lahit, önce yerine koyulup etrafına bina inşa edilen bir eser. Rah­mi Asal, müzenin kurucusu ve ilk Türk müdürü Osman Ham­di Bey salonundaki teşhir ko­nusunda sıkıntı yaşadıklarını üzüntüyle aktarırken, bulabil­dikleri materyalin azlığından yakınıyor.

    Geleceğin arkeologları Arkeoloji Müzeleri özellikle öğrencilerin ziyaretlerini önemsiyor ve teşvik ediyor. Yeni tasarımda da genç kuşakların algısı esas alındı.

    İstanbul Arkeoloji Müzele­ri’nin Klasik Müze restorasyo­nu ve teşhir-tanzim projesinde emeği geçenlere teşekkür eden Asal, başta Bakanlık ile Kül­tür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü olmak üzere tüm mercilerin büyük destek verdik­lerini; dünya kalitesinde bir ça­lışma ortaya konulması için tüm imkanların seferber edildiğini; ortaya çıkan sonucun da bu sa­yede gerçekleştiğini ifade ediyor.

    Ülkemizde arkeolojiye olan ilgi giderek artarken, nitelik­li müzelerin sayısı da çoğalı­yor. Türkiye’nin ilk müzesi olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri de kendini yenileyerek dünyanın elit müzeleri arasındaki yerini pekiştirmeye devam ediyor.

    Tanrılar – Tanrıçalar salonu

    3 ana birimden oluşuyor

    • Arkeoloji Müzesi (Klasik Müze)

    • Eski Şark Eserleri Müzesi

    Koleksiyonlar, Anadolu ve Mezopotamya’nın Yunan öncesi; Mısır ve Arap Yarımadası’nın İslâm öncesi çağlarına ait eserler.

    • Çinili Köşk Müzesi

    Selçuklu ve Osmanlı devirlerinden çini ve seramik örnekleri.

  • Ölümsüz film müziklerinin unutulmaz bestecisi

    “Chariots of Fire”, “Blade Runner”, “1492: Cennetin Keşfi” filmlerinin müzikleriyle tanınan Oscar ödüllü Yunan müzisyen ve besteci Vangelis Odysseas Papathanassiou, 17 Mayıs’ta 79 yaşında hayatını kaybetti. Vangelis, ayrıca 2002 FIFA Dünya Kupası marşını bestelemişti.

    Yunan müzisyen Van­gelis Odysseas Papat­hanassiou, 79 yaşında hayatını kaybetti. “Chariots of Fire”dan (Ateş Arabaları) “Blade Runner”a 80’lerin unu­tulmaz film müziklerine imza atan Vangelis’in çocukluğun­dan beri, annesinin piyanosu­nun melodilerinden tabak-ça­nak ritimlerine, seslerle ve renklerle örülmüş bir dünya­sı vardı. Kendisine daha son­ra Oscar heykelciğini kucak­latacak, BAFTA ve Altın Küre adaylıkları getirecek müziği, “kulaktan dolma” yöntemler­le hiçbir eğitim almadan öğ­renmişti. Renklerle ilişkisi ise Güzel Sanatlar Akademisi’ne yöneltmişti onu. Hayatı bo­yunca nota kağıtlarının kenar­larına çizimler yapmaya de­vam etmişti.

    Kariyerine 1967’de Paris’te kurduğu Aphrodite’s Child ad­lı grup için yaptığı besteler­le başlamıştı. Grubun solisti Demis Roussos adını ilk de­fa burada duyurmuştu. “Rain and Tears” teklileri Fransa, Belçika ve İtalyan listelerinin başına yükselmiş; İngiltere’de “Top 30”dan uzun süre çıkma­mıştı. 1975’te “pop müziği ar­tık sıkıcı bulduğunu” söyleye­rek gruptan ayrılıp Londra’ya yerleşecek; 1981’de “Ateş Ara­baları” filmi için yaptığı bes­teyle Oscar aldıktan sonra yıl­dızı bir daha sönmemek üzere parlayacaktı. Carl Sagan’ın “Cosmos”undan tanıdığımız “Heaven and Hell” uzunçala­rı 1975’te Londra’da çıkardığı ilk solo albümdü. Daha sonra Costa Gavras’tan Roman Po­lanski’ye pek çok yönetmenin filmi onun müzikleriyle yük­selecekti. Film müzikleriyle tanınmıştı ama, yaptığı yüz­lerce besteyi tasnif etmeye bi­le ömrü vefa etmemişti. 79 ya­şında ölmeden önce hâlâ son bestesi üzerinde çalışıyordu.

    Ne karmakarışık uzun saç­ları ve hırpani sakalını ne de Rolls Royce’unu bırakmıştı hayatı boyunca. Bir yandan da Yunan devlet kanalı ERT’nin haber bülteni için yaptığı bes­teden ücret bile istemeyecek kadar önemsiz buluyordu para işlerini. 1982’de Oscar aldı­ğı yıl yaptığı beste için “Paris’e bir teneke zeytinyağı, bir kalıp beyaz peynir gönderin yeter” demişti. 2002 FIFA Dünya Ku­pası marşının, 2000 ve 2004 Olimpiyatları’nın müziklerinin altında da onun imzası vardı. Uzay tutkusu ise 2016’da “Ro­setta”da, NASA’nın 2001’de­ki Mars Odyssey misyonu için yazdığı “Mythodea”da ve son albümü “Juno to Jupiter”de (2021) kendisini göstermişti.

    Çok sevdiği arkadaşların­dan biri onun için “Yemekten sigaraya, seyahatten piyano­sunun başında dua edercesi­ne bastığı tuşlara, her şeyi tut­kuyla yapardı” diyecekti. Adını tarihe yazdırmış hemen tüm insanlar gibi, yeteneğini tut­ku ve çalışmayla birleştirip iz bıraktı.

  • Sinemanın kara kutusu: Çöpleri altına çeviren emek

    Gündelik olanın hayatın her alanına yayıldığı topraklarda, fareli depolardan topladığı, ilmek ilmek biriktirdiği dev arşivle, Yeşilçam’ın tarihini neredeyse tek başına yazdı. Agâh Özgüç’ün delice emeği olmasaydı, büyük ihtimalle birçok film, yönetmen, oyuncu, yapımcı tarihin tozlu sayfaları arasında unutulurdu. Önemsiz görünüp köşeye atılan çok önemli detayların peşinde bir hayat.

    Ankara Uluslararası Film Festivali jürisi 1999’da ona “Aziz Ne­sin Emek Ödülü”nü verirken, şöyle demişti: “Sinemamızla ilgili önemsizmiş gibi görü­nen tüm önemli ayrıntıları hiç durmadan belgeledi. Sinema­mızla ilgili herhangi bir gerçe­ği araştıranlar, onun kitapları­na başvurmadan yapamazlar. Onun belgelerini karıştırma­dan sinemamızı anlamamız ve doğru bir değerlendirme yapmamız olanaksızdır. Tüm yaşamı boyunca bu çalışma­yı sürdürmesi nedeniyle bu en önemli ödülümüze değer gö­rüldü”.

    28 Nisan’da hayatını kaybe­den sinema yazarı Agâh Özgüç, gerçekten 90 yıllık ömrünün neredeyse tamamını sinema­ya adamıştı. Gündelik olanın bütün yaşama yayıldığı toprak­larda hatırlamaya, gelecek için kayıt tutmaya kıymet veren, bunun için farelerden başka kimsenin uğramadığı depola­ra giren; oyunculardan fotoğ­raflarını, mektuplarını, hikaye­lerini toplayan Agâh Özgüç bu hazineyi yalnızca kendisine de saklamıyor; mutlaka dökümünü çıkarıyor, ya bir kitapta ya bir dergide kullanıyordu. Yalnız­ca araştırmacılar değil, çektiği filmlerin sayısını unutan yö­netmenler, oyuncular bile ona danışıyorlardı. Örneğin Atıf Yıl­maz’a kaç film çektiği soruldu­ğunda, “Ben unuttum, Agâh’a sorun” diyordu.

    O kadar çok yazmıştı ki, “50 civarındaki” kitaplarının sayı­sını tam olarak veremez hâle gelmişti. Türkiye’de kaç film çe­kildiği sorulduğunda ise düşün­mesine bile gerek kalmıyordu. Sinemamızın 100. yılı için yaz­dığı Türk Filmleri Sözlüğü için 1914’ten 2014’ün Ağustos ayına kadar çekilmiş tam 6.655 filmle ilgili bilgileri derlemişti. O ol­masa çok yüksek ihtimal yazıla­mayacak olan bu ayrıntılı dökü­me göre Türkiye’de sinemanın ilk filmi sayılan “Ayastefanos Abidesi’nin Yıkılışı” ile ilgili herhangi bir belgeye rastlaya­mamıştı (hatta çekilmemiş ola­bileceğini bile düşünüyordu). Fakat Sedat Simavi’ye ait “Pen­çe” ve “Casus”un seyirci önüne çıktığından emin olduğumuz ilk filmler olduğunu, cumhuri­yetten sonra çekilen ilk filmin “Facia-yı Aşk” olduğunu ondan öğreniyoruz.

    Sinemanın tarihini yazma­nın haricinde, sinema tarihine yazılacak işler de yaptı. Örneğin sinema yazarlığına yeni başla­dığında ilk röportajını Türkan Şoray’la yapmıştı; o sıralar 17 yaşında olan Türkan Şoray’ın da büyük ihtimalle ilk röporta­jıydı bu. Yine o zamanlar daha ilk filmini çekmiş, henüz tanın­mayan Yılmaz Güney’in ilk rö­portajını zor bela Ses dergisine o koydurmuştu.

    Türk Film Yönetmenle­ri Sözlüğü, Türk Sinemasında İlkler, Türk Sineması Sansür Dosyası, Türk Sinemasında Ci­nayetler ve İntiharlar, Türk Si­nemasında Yeşilçam Aşkları, ar­kasında kalanlardan birkaçı.

    Kendisine “sinema tarihçisi” yerine “sinema yazarı” denmesini tercih etse de Agâh Özgüç’ün sinema ile ilgili topladığı arşiv, depolara sığmayacak boyuttaydı.
  • Ali İhsan (Sâbis) Paşa İsmet (İnönü) Paşa’ya karşı

    Malta’dan kaçarak Anadolu’ya gelen 1. Dünya Savaşı’nın başarılı komutanı Ali İhsan Paşa, Mustafa Kemal’in daveti ve onayıyla 1. Ordu Komutanlığı’na atanmıştı. Ancak Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’yla aralarındaki gerginlik giderek yükselecek, görevden alınan Ali İhsan Paşa, İstiklal Mahkemesi’ne sevkedilecekti. 100 yıl önceki komuta savaşının nedenleri.

    Osmanlı Ordusu’nun 1. Dünya Savaşı’nda başa­rılı olmuş komutanla­rından biri de Ali İhsan (Sâbis) Paşa’dır. Mezopotamya cephe­sindeki Britanyalıların, Mondros Bırakışması’ndan sonra haksız olarak Musul’u işgal etmelerine direndiği için Malta’ya sürülen­ler arasındaydı. Ancak Malta’dan kaçmış ve 25 Eylül 1921 tarihin­de Kuşadası yoluyla geldiği Sö­ke’den Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek Anadolu’da gö­rev almak istediğini bildirmiş­ti. Mustafa Kemal kendisini he­men Ankara’ya davet etmişti. 5 Ekim’de Ankara’ya varan Ali İh­san Paşa, ertesi gün Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yla görüş­müş ve 7 Ekim günü Batı cephe­sinde bulunan 1. Ordu’nun ko­mutanlığına atanmıştı. Hemen cepheye hareket eden Ali İhsan Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’yı ziyaret et­tikten sonra, 14 Ekim günü Bol­vadin’de 1. Ordu Komutanlığı’nı resmen devralmıştır.

    Ancak bu iki paşanın araları çabuk bozuldu. Başarılı bir asker fakat aşırı mağrur bir insan olan Ali İhsan Paşa; İsmet Paşa’nın bir yanda kendisinden kıdemsiz olması, diğer yanda da 1. İnönü ve Kütahya-Eskişehir muhare­belerindeki başarısızlıkları dola­yısıyla Cephe Komutanlığı’ndan gelen neredeyse bütün emirleri sorgulamış; kendisine bağlı bir­lik komutanlarının önünde eleş­tirmiş ve ancak ısrar sonrasında yerine getirmiş; bu nedenlerle de Batı Cephesi’nde komutana kar­şı güvensizlik oluşmasına neden olmuştur. İki paşa ve kurmay heyetleri arasındaki sürtüşme, giderek üst kademedeki subay­lar arasında “İsmet’çiler” ve “Ali İhsan’cılar” tarzında bir dizi ger­ginlik de yaratmıştır.

    Ali İhsan Paşa, Mustafa
    Kemal Paşa’yı tren
    istasyonunda karşılıyor.
    Çay, 1922.

    Ali İhsan Paşa’nın cephe ko­mutanlığına geçmek gibi bir ar­zusu olup olmadığı konusunda bir bilgi olmamakla birlikte, İs­met Paşa’nın cephe komutanlı­ğından alınmasını istediği kesin­dir. Nitekim Ali İhsan Paşa’nın, Albay “Ayıcı” Arif Bey’e, “Mus­tafa Kemal Paşa, neden bu bece­riksiz ve mütereddit adamı tu­tuyor? Bari Fevzi (Çakmak) Pa­şa’yı Cephe Kumandanı yapsa…” dediğini biliyoruz. Bu durumda, Ali İhsan Paşa’nın ordu komu­tanlığı günleri sayılıydı; çünkü İsmet Paşa’nın kurmay başkanı olan Asım Gündüz’e göre, “İsmet Paşa, hedefin kendisi olduğunu hissediyor ve çok üzülüyordu. Ali İhsan’ın gayesinin kendisini buradan atarak yerine geçmek olduğuna kani idi. Amma İsmet, kolay tongaya düşecek adam de­ğildi. Bir defa kin tutmasın, kini­ne hedef almasındı. Hasmını ye­re vurmanın hem şartlarını ha­zırlar, hem de çok iyi bilirdi”.

    Ancak İsmet Paşa, 20 Hazi­ran 1922’de görevden alma aşa­masına gelindiğinde, subayları arasında çok sevilen Ali İhsan Paşa’nın ordusuyla birlikte isya­na kalkışacağından korkmuş ve yerine 1. Ordu Komutan Vekili atadığı Fahrettin (Altay) Paşa’ya gereksiz oldukları sonradan an­laşılan bir dizi talimat vermiştir.

    İş bununla bitmemiş, görevin­den alınan Ali İhsan Paşa, Baş­kumandanlık’ın 3 Temmuz 1922 tarih ve 4/1937 numaralı emriy­le Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne sevkedilmiştir. İsmet Paşa’nın anılarına göre, bu yolu seçen Mustafa Kemal Paşa’dır.

    Cebel-i Bereket Mebusu İh­san (Eryavuz) Bey başkanlığın­da, Gaziantep Mebusu “Kılıç” Ali (Kılıç) Bey, Mâmuretü’l-A­ziz Mebusu Hüseyin (Gökçelik) Bey ve yedek üye olarak Kütahya Mebusu Cevdet İzrap (Barlas) Bey’den kurulu İstiklâl Mah­kemesi, başkanının sözleriyle, “iddia edildiği gibi ‘[1.] Ordu’yu Cephe aleyhine ihzâr’ mahiye­tinde bir cürüm” bulamadı. “Kı­lıç” Ali Bey de, soruşturmalarını ve vardıkları sonucu şu sözler­le anlatır: “Temas ettiklerimiz, Ali İhsan Paşa’nın sevk ve idare ve kumanda kabiliyeti yanında İsmet Paşa’nın pek zayıf olduğu fikrinde hemen müttehit görü­nüyorlardı. Bütün söylentiler ve yaptığımız tahkîkat itiraf etmeli­yim ki Ali İhsan Paşa lehinde, İs­met Paşa’nın aleyhinde çıkıyor­du… Mahkeme heyeti Cephe Ku­mandanı’nın iddiasını dinledi. Tevdi ettiği dosyayı baştan aşağı kılı kırk yararcasına tetkik etti. Bu zengin dosya içerisinde Ordu Kumandanı aleyhinde medâr-ı ithâm olacak ve bize anlattıkları­nı tevsîk edebilecek, mahkeme­mizi alakadar eden hiçbir nokta­ya tesadüf etmedik”.

     Cephede gerilim Soldan itibaren Batı Cephesi Kurmay Başkanı Albay Asım (Gündüz) Bey, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, (tanınamadı), Sovyet Rusya Askerî Ataşesi Znovaryev, Sovyet Rusya Elçisi Aralov, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Azerbaycan Elçisi Abilof, 1. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa. Akşehir 1921.

    Ankara İstiklâl Mahkemesi, 20 Temmuz 1922’de, “dâvanın daha âdilane rüyet ve intacının kumandanlık fenn-i âlisine ta­mamiyle vâkıf, sahib-i ihtisas zevattan teşekkül edecek bir mahkeme-i fevkalâde tarafından icrası lüzumunun daha musip telâkki edildiği” sözleriyle ta­kipsizlik kararı almıştır. Bunun üzerine Millî Müdâfaa Vekâleti, Ali İhsan Paşa’nın Erkân Dîvân-ı Harbi’nde yargılanması kara­rına varmış, fakat araya Büyük Taarruz ve sonrasındaki önemli olayların girmesi nedeniyle, söz­konusu mahkeme ancak 1923’ün Mart ayı sonlarında toplana­bilmiştir. Korgeneral Ali Galip (Pasiner) başkanlığında Borno­va’da toplanan bu mahkeme de 13 Mayıs’ta açıklanan kararıyla Ali İhsan Paşa’ya yalnızca tekdir cezası vermiştir. Ali İhsan Paşa, bu karardan bir buçuk ay sonra, Millî Müdâfaa Vekâleti’nin isteği üzerine, 28 Haziran 1923 tari­hinde emekliye sevk edilmiştir.

    Ali İhsan Paşa’nın emeklili­ğiyle sonuçlanan süreçte İstiklâl Mahkemesi’ne ve Erkân Divan-ı Harbi’ne sevkedilmesini gerekti­recek ağırlıkta bir suç işlemediği kesindir. Gene de Gazi Mustafa Kemal, Nutuk’ta Erkân Divan-ı Harbi’nin geçerli kabul etmediği suçlamaları tekrar etmiştir. Bu haksız suçlamalardan çıkarabi­leceğimiz bir sonuç, Mustafa Ke­mal Paşa’nın, İsmet Paşa’ya karşı ordu kademelerinde güvensizli­ğin artmasından rahatsız olmuş olmasıdır. Nitekim Mustafa Ke­mal Paşa, başta Ali Fuat ve Refet Paşalar olmak üzere, birçok üst rütbeli subayın İsmet Paşa’dan hoşlanmadıklarını biliyordu. Öte yandan, İsmet Paşa’yla kurmuş olduğu ve askerî maharetten çok siyasal nedenlere dayanan düze­nin değişmesini de istemiyordu. Ali İhsan Paşa’nın eleştirilerine verilen ağır tepkinin nedeni de, bu düzenin bozulma olasılığının ortaya çıkmasıdır.

  • Oliver Twist’le ağlamak D. Copperfield’le büyümek

    İngiliz edebiyatçı ve eleştirmen Charles Dickens (öl. 1870), yarattığı karakterlerle 19. yüzyıl İngiltere’sinin toplumsal sorunlarını ve dönemini yansıttı. Kendi hayat hikayesini David Copperfield romanında kurgusal bir karakter üzerinden yazan Dickens, özellikle Oliver Twist ve Kasvetli Ev’le kalıcı bir etki sağladı, klasikler arasına girdi. Eksileri ve artılarıyla…

    Viktorya Dönemi’nde (1837-1901) Birleşik Krallık, sanayi devrimi ve kolonileşmeyle dünyanın tar­tışmasız en büyük süper gücüne dönüştü. İmparatorluğun kalbi olan Britanya Adaları’nda yaşam koşulları özellikle orta sınıf için düzelirken, aynı anda birçok sos­yal, ekonomik ve politik prob­lem de başgösterdi. Bu dönemde edebiyat alanında birçok önemli yazar yetişti ve bunlar eserlerin­de yaşadıkları dünyanın değişi­mini dile getirdiler.

    Charles Dickens kimi zaman ör­tülü otobiyografik kimi zaman (büyük ölçüde) kurgu romanla­rıyla, hem dönemin hem sonraki zamanların iz bırakan edebiyat­çısıydı. Yarattığı karakterler, tıp­kı Elizabeth devrinin Shakes­peare karakterleri gibi bilinirlik kazandı; hem gündelik hayatta hem de edebiyat dünyasında en çok atıf yapılan kurgusal kişilik­ler oldu. Eserleri, dönemin yaşa­yışını ve problemlerini yansıttı.

    Çocuk işgücü Viktorya Dönemi’nin önde gelen problemlerinden biri de çocuk iş gücüydü. Madenlerde ancak çocukların geçebileceği tüneller kazılabilmekteydi.

    Eserlerinde çocuklarla ilgili toplumsal sorunları dile getirdi

    Tıbbın gelişmesiyle bebek-çocuk ölümleri büyük oranda düşmüş­tü. Dönemin kapitalist gelişimi, ucuz işgücüne ihtiyaç duyuyor­du. Toplumun alt kesimlerin­de, geçinmek için çocukların da ailenin kazancına katkıda bulun­ması bekleniyordu. Çocuk iş­gücünün sömürülmesi, Viktor­ya Dönemi’nde sistemleşmeye başladı. Çocuk işgücü proble­mini ve alt sınıflardaki sefaleti Oliver Twist, Kasvetli Ev, David Copperfield, Büyük Umutlar ki­taplarında gündeme getirdi. En önemli romanlarından Oliver Twist’te, aynı zamanda eviçi şid­deti, çocukların kriminal işlerde kullanılmasını ve sokak çocukla­rının sefaletini hicvetti. Bu eser­deki gerçeklik ve ustalık, özellik­le orta sınıfın bu konudaki bakı­şaçısını sarsmış, kamuoyunda çocukların köle gibi kullanılması konusunda farkındalık yaratmış, hatta dolaylı olarak bu konudaki reformların yolunu açmıştı.

    Ülkesindeki haksızlıkların karşısında, ülkesinin yaptığı haksızlıkların yanında!

    Charles Dickens kendi yaşadığı toplumdaki sefaleti, göç prob­lemlerini eleştirmiş, mazlumları savunup korumuş ve romanla­rında onların dertlerini konu et­mişti. Bununla birlikte özellikle İngiliz kolonilerindeki halkları aşağı ve hor görmüştü. Dickens, yaşadığı dönemde gelişen antro­poloji ve evrimsel biyolojinin ve­rilerini yanlış yorumlayan sözde bilimsel biyolojik ırkçılığın bir temsilcisi değildi; ancak yine o dönemde popülerleşen görüşlere paralel olarak, toplumlar arasın­da kültürel bir hiyerarşinin oldu­ğu inancındaydı. Bu hiyerarşide dünyanın başat gücü, mensu­bu olduğu Büyük Britanya’ydı; zira kültürü ve kullandığı bilim sayesinde bu konuma gelebil­mişti. Dickens, Kıta Avrupası’nı bile daha aşağıda görürken, Bri­tanya’nın kolonilerinde yaşayan toplumları “primitif kültürler” olarak değerlendirmekteydi. Bu­nun en bariz örneği, 1857’deki büyük Hint Ayaklanması’ndan sonra Emile de la Rüe’ye yazdığı bir mektuptadır. Burada özetle, “eğer oradaki orduların komuta­nı olsaydım bu iğrençlikleri ya­pan Hinduları ve o ırkı tamamen yeryüzünden silerdim” demek­teydi.

    Yazılarında ayrıca medeni­yetle kirlenmemiş (!) “asil-vah­şi”(noble-savage) ve romantik primitifizm yaklaşımlarıyla alay etti; Batı kültürünün üstünlü­ğünü vurguladı. ABD’de köleli­ğin kaldırılmasını desteklemiş, fakat “eğitimden yoksun” Afro­amerikalılara oy hakkı verilme­sini “absürd” bulmuştur. Oliver Twist’teki Yahudi Fagin karak­teri, tıpkı kendisinden yaklaşık 250 sene önceki Marlowe’un Malta Yahudisi’ndeki Barabas veya Shakespeare’in Venedik Ta­ciri’ndeki Shylock gibi klişele­re dayanan ve olumsuz biçimde karikatürize edilmiş bir figürdü. Daha sonraları kitaptaki Fagin yerine kullanılan “Yahudi” (the Jew) ifadesini son 15 bölümde kaldırmış; arkadaşına yazdığı bir mektupta romandaki Fagin tas­virinin Yahudi halkına karşı ya­pılmış büyük bir hata olduğunu ifade etmişti.

    Geleceğe iz bırakan edebiyatçı

    Elizabeth devrinde Shakespeare’in yarattığı etkinin bir benzerini, Charles Dickens Viktoria Dönemi’nde yaratmıştı. Eserleri hem yaşadığı çağa hem de geleceğe iz bıraktı.

    Noel kutlamalarını kiliseden çıkardı evlere soktu: ‘Merry Christmas’

    Noel, 16. yüzyıldan itibaren Pro­testan reform hareketinin güç­lenmesiyle kiliselerde ilahilerle daha az kutlansa da, 19. yüzyıl­da bile bir dinî bayram olarak devam etmekteydi. Britanya’da, Viktorya Dönemi’nin ortaların­da Noel, yavaş yavaş özellikle or­ta ve üst sınıf için bir eğlenceye dönüşmekte ve kiliseden çıkıp özel alanlara girmekteydi. Daha önce yılbaşındaki hediyeleşme kültürü Noel’e kaymıştı. Dickens da Britanya toplumunun Noel’i tekrar değerlendirerek onu dö­nüştürdüğünü gözlemliyordu. Böylece en ünlüsü Bir Noel Şar­kısı olmak üzere beş Noel novel­lası ve romanı yazdı. Bu eserler Britanya ve ABD’de bugünkü an­lamdaki Noel kutlamalarının ge­lişmesinde büyük rol oynadı. Bir Noel Şarkısı kitabındaki “Merry Christmas” tabiri, daha sonra bu bayramın standart tebrik ifadesi oldu; eserdeki gibi evde ailecek beraber yenilen yemekler yine bu bayramla özdeşleşti. Kitap­ta, birşeyin saçma olduğunu ve­ya aşırı kutlandığını ifade etmek kullanılan “Bah! Humbug!” ifa­desi ise İngilizcede popüler bir tabire dönüştü.

    Oliver Twist’in 1885 tarihli
    ilk baskısı.

    Sherlock Holmes’tan önce Dedektif Bucket vardı

    Dickens’ın en iyi romanların­dan kabul edilen ve birçok ese­ri gibi dizi olarak parça parça 1852-53’te yayımlanan Kasvet­li Ev, İngiliz hukukunun önemli problemlerinden birine değin­mekteydi. Anglo-Sakson hukuk sisteminde yazılı olmayan ortak hukukun (common law) yavaş ilerleyişi bir problemdi. 1. Eliza­beth zamanında güçlenen “Hak­kaniyet Mahkemeleri” (Court of Chancery) çeşitli ufak reformla­ra rağmen çiftbaşlılık yaratmak­taydı ve buraya giden davalar da bezdirici bir şekilde uzamaktay­dı. Kararlar geç alındıkları için anlamsızlaşmaktaydı. Dickens da muhtemelen gerçek bir da­vaya dayanarak romanında bu konuya değinmiş ve bu duru­mu parodileştirerek eleştirmiş­ti. Toplumdaki mağduriyeti or­taya koyan romandan yaklaşık 20 yıl sonra 1873’te başlayan süreç sonucu aralarında “Court of Chancery”nin de olduğu 7 mahkeme birleştirildi ve ortak hukuk-hakkaniyet mahkemele­rindeki ayrışma sona erdirildi. Yine bu dönemde, suçla sava­şan yeni bir kahraman edebiya­ta girmişti. Eserdeki “Dedektif Bucket”, Britanya edebiyatındaki ilk kurgu dedektif karakteri olup Arthur Conan Doyle’ın Sherlock Holmes’unun öncelidir (Ameri­kalı şair ve yazar Edgar Allen Po­e’nun kısa hikayelerindeki Au­gust Dupin karakteri ise İngiliz­ce yazın dünyasında ilktir).

  • Kumsalda bir şair, bir ressam, bir avukat

    Kıyı uzunluğu 515 kilometreyi bu­lan, 6 tarafı denizlerle çevrili nadir kentlerinden biri İstanbul. Bir zaman­ların “plajlar şehri” bugün müsilajıyla, kolibasiliyle meşhur ne yazık ki… 1920’li yıllarda Ekim Devrimi’yle gelen Beyaz Rusların kamplarda kaptıkları bitlerden deniz banyosuyla kurtulmak istemesi vesile olmuş. “Deniz hamam­ları”nın ahşap kutularının içinden kadınlı-erkekli kumsallara taşan deniz sefaları da bugün ancak fotoğraflarda kalmış.

    Cumhuriyet sonrası altın çağını ya­şayan İstanbul plajlarından bugün ha­len kullanılanlar da var. Şimdilerde ka­dınlar plajı olarak hizmet veren Rumeli Kavağı’ndaki Altınkum Plajı, 1934’te şair Yahya Kemal Beyatlı (solda), ilk kadın ressamlarımızdan Melek Celal Sofu ve eşi ünlü avukat Hasan Celal Sofu’yu misafir etmiş. Şirket-i Hayriye, 1 Temmuz 1930’da açılan plaja vapur seferi başlatmış. Plajın ünü artsa da, gi­dip gelmenin 4 saat sürdüğü Altınkum o zamanlar çok daha yakın yerlerden de denize girebilen İstanbulluların pek rağbet ettiği bir yer olmamış.

    DOĞAN PAKSOY KOLEKSİYONU