Antik Yunan tragedyası Kral Oidipus ile Doğu destanı Şehnâme’de geçen Rüstem ile Sührab hikayesi, baba ile oğulun birbirlerini bilmeden öldürmelerini konu alır. Osmanlı tarihinde de babayı ve oğlu bile isteye öldürmek, tarihsel metinler ve minyatürlerin en trajik sahnelerini oluşturur. Kim Doğu, kim Batı, kim bireysel arayışlara meyyal ve kim itaatkar, birbirine karışacaktır.
Sigmund Freud, 1890’larda psikanaliz yöntemini geliştirdi ve anne merkezli, cinsel içerikli bir baba-oğul rekabetini öne sürerek Oidipal Çatışma (Oidipus Kompleksi) kuramını oluşturdu. Burada atıf yapılan Oidipus karakteri, Sofokles’in MÖ 429-425’de yazdığı tragedyanın kahramanıydı; bir kehanet sebebiyle, alınan tüm tedbirlere rağmen babasını bilmeden öldürmüş ve gene bilmeden annesiyle evlenerek dört çocuk yapmıştı. Tersinden bir anlatıyı Doğu destanı Şehnâme’de (1010) Firdevsî anlatır: İran kahramanı Rüstem, Turanlı bir kadından doğan ve hiç tanımadığı oğlu Sührab’ı savaş meydanında öldürür ve oğlanın son sözleri acı hakikati kahramana açıklar. Bu iki büyük anlatı, Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın (2016) romanını yazarken en çok etkilendiği anlatılar olmuş ve yazar, ele almayı çok sevdiği Doğu-Batı ikilemini bu iki hikaye üzerinden yeniden irdelemiştir: Ona göre Batı, babasını öldüren oğullara; Doğu ise oğlunu öldüren babalara yakındır. Batı böylece daha bireyci ve arayış içinde, Doğu ise hiyerarşik ve gelenekseldir.
Baba bedduası ve …
Sultan Süleyman’ın Hürrem’den doğan oğlu Bayezid, Kütahya’dan alınıp İstanbul’a uzak olan Amasya’ya sancağa yollanınca isyan etti. Ana-baba bir kardeşi Selim ile 1559’da Konya yakınlarında yaptığı savaşı kaybedip Safevîlere sığındı. Bunun üzerine Süleyman secdelere kapanıp oğlu için beddua etti. Bayezid’in annesi ve kardeşlerinden ayrı düşüp yetim kaldığını söylediği özür mektupları fayda vermedi. Neticede Süleyman 3 yıl sonra Safevîlerle anlaşarak oğlunu teslim alacak ve hemen boğduracaktı (Lokman, Hünernâme II, res. Osman, 1588, TSMK H. 1524, 212a).
Yine Şehnâme’de anlatılan ama esas olarak Nizâmî-yi Gencevî’nin (öl. 1214) ölümsüzleştirdiği Hüsrev ile Şirin hikayesinde Hüsrev, binbir bela ve maceradan sonra Şirin’e kavuşmuş; ancak tahtına ve karısına göz koyan oğlu Şiruye tarafından öldürülmüştür. Yunan kökenli bir Doğu masalı olan Salâmân ile Absâl ise Molla Cami tarafından yazılıp Osmanlı şairi Lamiî Çelebi (öl. 1532) tarafından Türkçeye çevrilmiştir: Hikayeye göre kadınlardan hoşlanmayan bir kral sihir ile bir bebek dünyaya getirir. Salâmân adını verdiği bebeği Absâl adındaki genç bir kadına sütannelik için verir. Ancak büyüyen genç ile sütanne arasında bir aşk filizlenir. Kral ne denli bu gayrimeşru aşka engel olmak istese de başaramaz ve oğlunu kıskanır. İki âşık ateşe atlar ve oğlan babasının duasıyla kurtulur, Salâmân başka bir kadına âşık edilir. Hüsrevile Şirin’de oldukça sinsi biçimde ortaya çıkan ve arzularını düzene dayatan bir oğul görünür; Batı kökenli Salâmân ile Absâl öyküsünde ise baba, oğlu üzerindeki otoriteyi, onu âdeta iğdiş ederek kurar: Kim Doğu, kim Batı, kim bireysel arayışlara meyyal ve kim itaatkar, birbirine karışır.
Rüstem, Sührab’ı öldürür
Rüstem’in Turan ülkesinde soylu bir kadından doğan, hiç tanımadığı bir oğlu vardır. Sührab isimli bu oğlan büyüyüp babası ile ittifak etmek ister: Kendisi Doğu’yu yönetecek; babası Rüstem ise İran şahı olarak Batı’ya hükmedecektir. Ancak Turan Şahı Afrasyab’ın bir hilesi neticesinde birbirini tanıyamayan baba-oğul meydanda savaşmış, Rüstem de oğlunu öldürmüştür. Sührab can verirken oğlu olduğunu Rüstem’e söyleyince, Rüstem gözyaşlarına boğulur (Şehnâme-i Türkî, çev. Şerifî, res. Nakşî, 1620. New York Halk Ktp., Spencer Kol. Turk. Ms. 1.)
Büyük Batı ve Doğu anlatıları olan Kral Oidipus ve Şehnâme (Rüstem ile Sührab), baba ile oğulun birbirlerini bilmeden öldürmelerini anlatır. Bu ve benzer öyküleri okuyarak ve dinleyerek yetişen Osmanlı padişahları arasında da birbirini öldüren babalar ve oğullar ortaya çıkmıştır. Mesela Yavuz Sultan Selim savaşıp yenemediği babasını, Yeniçerilerin desteğini kazanınca Dimetoka yolunda zehirleyerek öldürür. Süleyman ise oğulları Mustafa ve Bayezid’i boğdurmuştur. Yavuz ve Mustafa, anneleriyle beraber sancak şehirlerine sürülmüş çocuklardı; belki de içten içe geri dönüp kendilerinin iktidardan uzaklaştırılmasının hesabını sormak istiyorlardı, kim bilir…
Selim’i Oidipus’tan, Süleyman’ı Rüstem’den ayıran temel nokta ise destan kahramanlarının bilmeden, padişahların ise bile isteye öldürmeleriydi.
Kanunî ve Mustafa
Kanunî’nin Mahidevran Sultan’dan doğan oğlu Mustafa, Saruhan (Manisa) sancakbeyi iken ve saltanatın en büyük vârisi konumundayken Hürrem’in müdahalesiyle İstanbul’a daha uzak olan Amasya’ya gönderildi. Babasının hastalığı sırasında Erzurum Beylerbeyi Ayas Paşa’ya haber gönderen şehzade, hakkı olan taht için kendisini desteklemesini istedi. Rüstem Paşa bunu padişaha haber verdi ve Safevîlerle şehzade arasında sahte yazışmalar tertip ederek bunları isyana delil gösterdi. Süleyman ve Mustafa, Konya Ereğlisi yakınlarındaki ordugahta biraraya gelmek üzere anlaştılar. 6 Ekim 1553 günü Şehzade tüm uyarılara rağmen babasının çadırına girdi ve cellatlar tarafından boğuldu. Cesedi ordu halkı önünde böyle sergilendi (Lokman, Hünernâme II, res. Osman, 1588, TSMK H. 1524, 168b).
Geçen ay önce Gezi Davası’nda, ardından CHP’li Canan Kaftancıoğlu hakkında çıkan kararlar, yargının siyasallaşması tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Ancak tarih, yargının özünde hiçbir zaman siyasetten bağımsız olmadığını gösteren birçok örnek barındırıyor. Sokrates’ten Jeanne d’Arc’a, Mithat Paşa’dan Dreyfus’a, Yassıada’dan Deniz Gezmiş’lere sembol davalar ve birer aydınlanma belgesi hâline gelen savunmalar…
Platon’un Devlet’te yaptığı “hukuk” tanımının üzerinden neredeyse 2400 yıl geçti: “Her hükümet, yasaları kendi işine geldiği gibi kurar. Demokratlar demokratlığa, Tyrannis Tyrannis’e uygun yasalar kurar. Kendi işlerine gelenlerden ayrılanı da yasalara karşı geldi diye cezalandırırlar”… Siyasetle adaletin bir ileri iki geri dansı, o günden bu yana pek az değişti.
Tarafsızlığına istinaden gözleri bağlı, bir elinde caydırıcılığı simgeleyen kılıcı, bir elinde dengeli bir adaleti temsil eden terazisiyle, hukukun evrensel ilkelerini vücudunda toplayan Tanrıça Themis bir hayalden ibaretti. Zira “hukuk devleti” modelinin siyasi olanla hukuki olan arasına çektiği sınır, hemen her zaman ihlallerle mürekkep olmuştu. Ele aldığı maddi gerçekliği, toplumun algılarından yalıtarak, “Eylem gerçekleşti mi?”, “Bunu ispata yetecek kanıt var mı?” gibi teknik sorular üzerinden incelemesi gereken hukukçu; tarih boyunca, özellikle de kamuoyunun gözü önünde cereyan eden davalarda, siyasal olanın etkisinden nadiren kurtulabilmişti. “Kamuoyu vicdanı”nı ya da “devletin üstün çıkarı”nı gözetme baskısını hep üzerinde hissetmişti.
Sorun şu ki, toplumsal algılar zaman içinde dönüştü; iktidarı elinde tutanlar değişti; siyasi angajmanların kimisi tarihe karıştı. Bir zamanlar “gerçek” olan da böylece yer değiştirdi; tarihin mahkemesinden geçerek “gerçek dışı”, “hukuk dışı” oldu. Bir zamanların “vatan hainleri”, “din düşmanları”, “teroristleri”nin sonradan aziz ya da kahraman ilan edildiği bile görüldü. Bugün kimse Sokrates’ten, Jeanne d’Arc’tan veya Mithat Paşa’dan bahsederken haklarında verilen hükümlerin adil olduğunu söylemiyor. 3. Reich’ın, faşist İtalya’nın, Vichy hükümetinin hâkimleri hukuksuz devletlerin hukukçuları olarak 1945 sonrası yargılandılar. Moskova Mahkemeleri’nin ve Franco’nun “adli bekçileri”, McCarthy döneminin lejyoner sözde hukukçuları arkalarında temizlenmesi mümkün olmayan siciller bıraktılar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Minareler süngümüz/ kubbeler miğfer” diye başlayan şiiri okuduğu için hapisle cezalandırıldığı günlerden güçlenerek çıktı. Şimdilerde devam eden kimi davaların tarafları acaba yarın nasıl görülecek?
CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na 2013’te yaptığı sosyal medya paylaşımları nedeniyle 5 ayrı suçtan verilen hapis cezasının 4 yıl 11 ay 20 günlük bölümü geçen ay onandı (altta). HDP’nin eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise 4 Kasım 2016’dan beri tutuklu (altta).
Bir zamandır ceza hukukunun iki yüzüne şahitlik ediyoruz. Bir tarafta yurttaş ceza hukuku, diğer tarafta düşman ceza hukuku… Kavramın mucidi Alman hukuk felsefecisi Günter Jakobs, 70’lerde tüm dünyada “terör olayları”nın etkisiyle ayyuka çıkan güvenlik kaygısına dayanarak, hakları olan “yurttaş”ın nasıl bertaraf edilmesi gereken bir “düşman”a dönüştüğünü vurguluyordu. “Düşman”, anayasal düzenle uzlaşmaz bir tavır sergilediği için “yurttaş” olma vasfını yitiriyor; yalnız geçmiş eylemlerinin kefaretini ödemek için değil aynı zamanda müstakbel eylemlerini engellemek için de hapsediliyordu. Bu bir ceza değil, tedbirdi! “Sanık” bile olamayacak düzeyde hakları kısıtlanmış politik öznelerin yargılamaları, zaten baştan verilmiş bir hükme sonradan kılıf uyduran bir kurguya dönüşüyordu.
Artık yasaları koyduğu gibi “olağanüstü hâl”e de karar veren egemen, bir yandan karar alma yetkisini hukuk üzerinden meşru kılarken bir yandan da olağanüstü hâl tanımı ile onu askıya alabiliyor. Sonuçta mahkeme salonu, istisnanın kural hâline geldiği, adaletten çok körü körüne “öç alma”ya dayanan bir siyasi düellonun sahnesi oluyor. Bu düellonun son zamanlarda Türkiye’de tartışılan halkası; Gezi’de “Bize dayatılan hayatı istemiyoruz” diyen milyonlarca insanın iktidar üzerinde yarattığı travmanın “günah keçisi” ilan edilen Osman Kavala ile Gezi Davası’nda hapsedilen Can Atalay, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Mücella Yapıcı ve Tayfun Kahraman. Ayrıca AK Parti’nin iktidar çoğunluğunu kaybettiği ilk seçim olan 2015 Haziran’da büyük rol oynayan HDP ve Selahattin Demirtaş. Son olarak da 2019’daki İstanbul belediye seçimlerinin iki ana unsurundan biri olarak görülen CHP’li Canan Kaftancıoğlu.
Gezi Davası’nıngünah keçileri
Yaklaşık 3 yıldır devam eden Gezi Parkı davasında 25 Nisan’da Osman Kavala, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı (üstte). Davanın diğer sanıklarından Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi’nin ise 18’er yıl hapis cezasına çarptırılmalarına ve tutuklanmalarına karar verildi (en üstte).
Yıldırım Türker Yeniden TV’de Kavala kararıyla ilgili şöyle diyor: “Ürkütücü bütün sıfatların yüklenebildiği bu adam; bu ‘kızıl milyoner’, bu ‘kirli Batı’nın casusu’, bu ‘darbe kışkırtıcısı’nın gerçekte kim olduğu hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir linç güruhu onun ağırlaştırılmış müebbet cezasını coşkuyla karşıladı. (…) Binbir rezillikle artık herkesin bildiği seyirde devam eden ‘hukuk süreci’, hükmü yarım yamalak ilan ederek sırra kadem basan hâkimleriyle hayatımızdan geleceğe dair bütün beklentileri silivermişti. Hüküm, Osman’ın hayatını sonlandırmakla kalmıyor, topluma çok önemli bir ‘andıç’ da sunuyordu”.
William Godwin’den alıntıyla “İnsanlık çıkarının yansız gözlemcisi olmayı ve kendi tercihlerimizi gözardı etmeyi gerektiren adalet”in peşinde, bu ay, sembol siyasi davaları, birer aydınlanma belgesi hâline gelen savunmaları ve eninde sonunda tarihin verdiği-vereceği mahkumiyet kararlarını ele alıyoruz.
ATİNA / MÖ 399 SOKRATES
Ve savunma, ithamın önüne geçer
Ölümden kurtulabilecekken, sürgüne gitme fırsatını geri çevirdi; baldıran zehrini tercih etti.
Balık için su ne ise, savunma için özgürlük odur” diyen Sokrates, yargılanan bir kişinin savunmasının, yargılamayı yapan kurumun ithamlarının önüne geçtiği ilk örnekti. Bu yüzden ona “Savunmanın Babası” denmişti. Başta Platon’un gençlik ürünü Sokrates’in Savunması olmak üzere 2.400 yıllık bu davanın kayıtları, yalnızca bir bilgenin kendine özgü duruşunu, akıl yürütme biçimini göstermekle kalmıyor, çağın adalet anlayışının içine düştüğü çıkmazlara da işaret ediyordu.
Atina’nın ünlü filozofu, kullandığı diyalektik metotla, sorular sorarak insanları edinilmiş bilgilerini sorgulamaya yöneltiyordu. İnsanın nesnel düşünceye ancak kendi aklıyla ulaşabileceğini savunuyordu. Gelenekleri sarsmak, sitenin Tanrılarından farklı Tanrıları yüceltmek ve gençliği yoldan çıkarmak suçlamalarıyla “özel mahkeme”de yargılandığı sırada yaptığı savunma; karaçalmanın ve dayanaksız suçlamaların mahkeme kararını biçimlendirişini gözler önüne sermişti. Sokrates pekala ölümden kurtulabilecekken, onurunu korumayı yaşamsal ilkelerin başına yerleştirdiğini söylemiş; sürgüne gitme fırsatını geri çevirerek baldıran zehrini tercih etmişti. Ölümü Eski Yunan uygarlığının çöküşünün başlangıç noktasındaydı; toplum mahkemeden gereken sonucu çıkaramamıştı.
Apuleius Altın Eşek’te mahkemeyi tarihe şu sözlerle kazıyacaktı: “Ey ilkel yaratıklar, hatta mahkeme sürüleri, hatta togalı akbabalar! Günümüzde bütün hâkimlerin yargılarını para için satmasına neden şaşırdınız? (…) Tanrısal bir önseziye sahip olan o yaşlı adam, hani Delphoi Tanrısı’nın bilgelikte bütün ölümlülere üstün tuttuğu adam, son derece çirkin bir hizipçiliğin dalavereleri ve kıskançlığıyla oyuna gelmedi mi, gençliği bozuyormuş diye? Ama yurttaşların alınlarına sonsuza değin sürecek bir rezaletin damgası da vurulmuş oldu”.
Jacques-Louis David, “Sokrates’in Ölümü” adlı tabloda (1787) kaçmak yerine ölümü seçen Sokrates’i dimdik, öğretmeye devam ederken resmetmiş.
BAĞDAT / 922 HALLÂC-I MANSUR
Bedeni parçalandı, ismi tarihe kazındı
Kâbe’yi yoketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi. Savrulan küllerinden yeniden doğdu.
İsa Peygamber’in çarmıha gerilişi; ardından Savonarola ve Giordano Bruno’nunkiler gibi yargılanma öyküleri Batı dünyasında en ufak ayrıntısına kadar büyüteç altına alınmıştır. İslâm dünyasında ise Şeyh Bedreddin, Nesimî, Nadajlı Sarı Abdurrahman gibi vakalar, geniş ölçekte sis altındadır. Bunun bir istisnası, aradan geçen 1.100 yıla karşın sapkınlık ya da dinsizlik bağlamında İslâm uygarlık tarihinin tanık olduğu en sarsıcı olaylardan Mansûr El-Hallâc’ın başına gelenlerdir.
9. ve 10. yüzyıllarda yaşamış İranlı mistik ve şair, Sufizm öğretisinden etkilenmişti. “Ben Gerçek’im” deyişiyle tanınan Hallâc-ı Mansur, başarılı bir hatip olarak çevresine birçok taraftar toplamış; Abbasi saltanatı içindeki iktidar mücadelelerine dahil olmuştu. Yaptığı açıklamalar hem halktan hem de toplumun elitlerinden tepki görüyordu. Bir yandan Tanrı’ya olan aşkını ilan ediyor, diğer yandan da mevcut sistemi eleştiriyordu. Sünni reformcuların güneyde yol açtıkları problemlerden haberdar olan Bağdatlı elitler harekete geçti ve Hallac 9 Mart 922 günü, aylar boyu süren çetrefil bir yargılama sürecinin sonunda, Kâbe’yi yoketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi.
Kimine göre zındık, kimine göre mülhid olan El-Hallâc’ın hem kimliği hem de düşüncesi ve inanış biçimi, 4. yüzyıldan başlayarak yasaklanmış, unutulsun istenmişti. Gelgelelim, Bağdat’ta çarmıha gerilen, gövdesi ağır ağır parçalanan, kafası kesilen (ve önce Bağdat’ta, sonra Horasan elinde sergilenen), gövdesi üzerine neft dökülerek yakılan, külleri savrulan sufinin hikayesi tarihten silinemedi. Barındırdığı yaşamsal tehlikelere karşın, Arap dünyasında olduğu kadar, Acem dünyasında ve Türk coğrafyalarında da etki alanı, muhalifler ve mazlumlar katında kalıcı oldu.
FRANSA / 1431 JEANNE D’ARC
Erkek kıyafetleri giydi, savaşa katıldı ve en tehlikelisi, ülkeyi kimin yöneteceğine karar verdi.
İngiltere Kralı 8. Henry’nin kurtulmak için cadılıkla suçladığı karısı Anne Boleyn; 1634’te Fransa’da Kardinal Richelieu’ye karşı çıktığı için şeytanla işbirliği yapmakla suçlanıp idam edilen Urbain Grandier ve daha birçokları… Siyasi nedenlerle “cadılıkla” suçlanarak ortadan kaldırılan pek çok örnek var tarihte. Ancak hiçbiri Fransa’yı işgal eden İngilizlere karşı savaşın kahramanı hâline gelen Jeanne d’Arc’ın 19 yaşında yakılması kadar meşhur değil.
Onu meşhur eden olaylar, epi topu 2.5 yıl içinde cereyan etmişti: 1429’da Fransa’nın büyük bölümünü, kendini Fransa Kralı ilan eden İngiltere Kralı’na kaptırmış olan Fransız prensi Charles’ın sarayına gelişi; Jeanne’ın ona gerçek Fransa kralı olduğunu söyleyişi; zırh giyerek yanında az sayıda savaşçıyla İngiliz kuşatması altındaki Orléans kentini kurtarışı; sonra Charles’ı büyük bir törenle Fransa tacını takmaya ikna edişi; 1430’da Bourgogne Dükü’ne esir düşerek İngilizlere satılması; ertesi yıl Paris Üniversitesi’ndeki din adamlarının gayretiyle çıkarıldığı mahkemede duyduğu seslerin Tanrı’dan değil şeytandan geldiğine karar verilmesi ve yakılarak idam edilişi…
Yargılamayı ilk aşamasından beri İngiltere Kralı’nın danışmanlarından, ilahiyatçı ve kilise hukuku doktoru Caughon yönlendirmekteydi; yöneltilen suçlamaları kilise ile birlikte hazırlamışlardı. Bu suçlamalar 76 maddeden oluşsa da Jeanne ile ilgili esas sorunun “erkeğe özgü” eylemleri olduğunu anlıyoruz. Jeanne d’Arc erkek kıyafetleri giyiyor, savaşa katılıyor ve en tehlikelisi ülkeyi kimin yöneteceğine karar verebiliyordu. 24 Mayıs 1431 günü sözlerini geri aldığını ve pişman olduğunu belirten metni imzalasa da, ömür boyu hapis cezasını yeniden ölüme çeviren de cezaevinde kendisini görmeye gelen engizisyon yargıçlarını erkek kıyafetleriyle karşılaması olmuştu. Mahkemede, erkek kıyafeti giymesinin Tesniye’ye göre “Tanrı’ya karşı işlenmiş bir suç” olduğu söylenmişti.
30 Mayıs 1431’de eski bir pazar yeri olan Vieux-Marché meydanında, yüzlerce kişinin gözleri önünde yakılarak öldürüldü. Tutukluyken onu kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmayan Kral 7. Charles, cezanın infazından yaklaşık 20 yıl sonra Engizisyon Mahkemesi’nden kararın tekrar gözden geçirilmesini istedi. 1456’da Papa’nın emri üzerine toplanan mahkeme Jeanne’ı gıyabında yeniden yargıladı ve suçsuzluğuna hükmetti. Jeanne d’Arc 16 Mayıs 1920’de Papa 15. Benedictus tarafından azize ilan edildi.
Hermann Stilke’nin, 1843 tarihli “Jeanne d’Arc’ın kazıktaki ölümü” tablosu, Hermitage Müzesi’nde.
ROMA / 1633 GALİLEO GALILEI
Biat etti ama, ‘yine de dünya dönüyor’ dedi
Ünlü astronom diri diri yakılmaktan kurtuldu; ama “halk anlayabilir” gerekçesiyle kitapları yakıldı.
Ortaçağ’dan Rönesans dönemine uzanan çizgide, Batı uygarlığının gelişim çizgisine mührünü vurmuş davalardan biri de Galileo Galilei’nin (1564-1642) yargılanışıydı. İtalyan fizikçi ve astronom, Dünya’nın Güneş çevresinde döndüğü iddiasının Tevrat’ta yer alan “Yeşu’nun Güneş’e hareketsiz durma emri” yolundaki beyanlarına ters düşmesinden dolayı 1633’te “din dogmalarına karşı geldiği” gerekçesiyle, Papalık tarafından özel olarak kurulan Roma Engizisyon Mahkemesi’nin önüne çıkarıldı. 69 yaşındaki Galilei, sadece 20 gün süren o mahkemede diri diri yakılmaktan kurtulmak için diz çökerek “biat” etmek zorunda bırakılmıştı. Dizleri üzerinden doğrulurken, ayağını sessizce yere vurmuş ve “Eppur, si muove!” (Ama yine de dönüyor) demişti. Biat ettiği için diri diri yakılmaktan kurtulmuştu belki ama müebbet hapse mahkum edilmişti. Cezası sonradan kendi evinde göz hapsine çevrildi. Büyük Dünya Sistemi Üzerine Konuşmalar adlı yapıtı ise yasaklandı ve yakıldı.
Din-bilim çatışmasının en klasik örneklerden biri olan Galileo Davası’nda ilginç bir nokta vardı. Galileo’nun bilimsel açıdan Kopernik döneminden kalan, bilime yeni ve çarpıcı bir unsur getirmeyen Diyalog adlı kitabının kiliseyi rahatsız eden yanı, üslubu ve İtalyanca yazılmış olmasıydı. Kitapta söylenenleri ve kimden bahsedildiğini herkes anlayabilir; küçük düşürücü taşlamalar tüm İtalyanlar tarafından okununca, kilisenin ciddiyet ve vakarına halel gelebilirdi. Kutsal makamın kitabı incelemek için atadığı üç ilahiyatçı bilirkişi “O İtalyanca yazıyor; yanlışların kolaylıkla kök saldığı sıradan halkı iğfal etmek için” demişlerdi.
1633’te Roma’daki Engizisyon Mahkemesi’ndeki dava sırasında İncil’i iten Galileo.
İSTANBUL / 1884 MİTHAT PAŞA
‘Yazık; devlete ve millete yazık’
Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutuldu; idam cezası sürgüne çevrildi; Abdülhamid tarafından Taim’de boğduruldu.
1822-1884 arasında yaşayan Mithat Paşa, tarihimizin en trajik şahsiyetlerinden. Edirne’den Bağdat’a valilik görevleriyle başarılı bir devlet adamı portresi çizen, Ziraat Bankası’nın kuruluşuna öncülük eden Mithat Paşa’nın adını tarihe kazıyan, sonradan kurbanı olduğu ilk anayasamız Kanun-ı Esâsî olmuştu.
Kanun-ı Esasî’nin ilk taslağı Mithat Paşa tarafından hazırlanmış ve yine onun çabaları sonucunda 2. Abdülhamid tarafından 23 Aralık 1876’da “Vezir-i Meâlî-semirim Mithat Paşa (Yüce Nitelikli Vezirim Mithat Paşa)” diye başlayan bir Hatt-ı Hümayun ile ısdar edilmişti.
Kanun-ı Esasi, öngördüğü haklar bakımından aslında çağdaşı pek çok anayasanın hiç de gerisinde değildi. Bununla birlikte, aynı Anayasa’nın bir maddesi, tüm bu hakların kullanılmasını olanaksız kılmıştı. 113. maddeye göre padişah, hükümetin emniyetini suiistimal ettikleri bir polis soruşturması sonucu (!) tespit edilenleri sürgüne yollama yetkisine sahipti. Mithat Paşa, anayasanın bu maddesini Sultan 2. Abdülhamid’in ısrarları üzerine ve daralan vaktin bir sonucu olarak kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu madde, ne hazin ki ilk olarak kendisine karşı kullanılacaktı.
Temmuz 1910 tarihli Resimli Kitab dergisinde Mithat Paşa, hususi katibiyle birlikte…
Anayasanın öngördüğü kukla sadrazamlık rolünü reddeden, gerçek bir Meşrutiyet başbakanı gibi davranan Mithat Paşa, Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutuldu. Padişah Abdülhamid, kendi oturduğu Yıldız Sarayı’nda özel bir mahkeme oluşturmuştu. Paşa kendisi hakkındaki suçlamaları çürütmesine rağmen saraya bağlı yargıçlar, onu ölüm cezasına çarptırmış; cezası Padişah tarafından sürgüne çevrilmişti. Mithat Paşa 5 Şubat 1877’de önce Cidde’ye, ardından Taif’teki sürgününe doğru yola çıkarken “Yazık, devlete ve millete yazık! İnna lillah ve inna ileyhi raciun” demiş; “Konstitüsyon (Anayasa) bitti, bu millet terakki edemeyecek” diye feryat etmişti.
Mithat Paşa, sürgüne gönderildiği Taif zindanlarında 1884’te Abdülhamid’in emriyle boğduruldu. 1. Meşrutiyet Meclisi’nin sonu da Mithat Paşa’dan pek farklı olmayacak, mimarı olduğu anayasa 1 yıl sonra rafa kaldırılacaktı.
FRANSA / 1898 ALFRED DREYFUS
‘Gerçek yürüyor, kimse durduramaz’
Emile Zola’nın tarihe geçen “J’Accuse” (İtham Ediyorum) makalesine rağmen mahkum edilen yüzbaşının hikayesi…
Her şey Fransız Genelkurmayı’nda görev yapan Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un, Alman Askerî Ataşesi Von Schwartzkoppen’e bazı gizli askerî belgeleri gönderdiği iddiasıyla tutuklanmasıyla başlamıştı. Daha mahkeme bile başlamadan Fransız basını kaynıyor, “bu Yahudi”nin suçlu olduğunu ilan ediyordu. 1894 Aralık’ta yargılanmaya başlanan yüzbaşıyla ilgili eldeki tek delil, çöp sepetinde bulunan imzasız bir belgeydi. Bu belgedeki elyazısının Dreyfus’unkine benzediği ileri sürülüyordu.
Savaş Bakanı General Mercier, istihbarat servisinin Dreyfus hakkında hazırladığı “gizli dosya”yı, sanığın ve savunma avukatının haberi olmadan askerî yargıçlara gönderdiğinde; hiç kimse savunma hakkını yok sayan bu durum karşısında sesini çıkarmadı. 22 Aralık 1894’te karar açıklandı: Dreyfus oybirliğiyle vatana ihanetten suçlu bulunmuş; rütbesinin geri alınmasına ve Şeytan Adası’nda ömür boyu hapsine karar verilmişti.
2 yıl sonra askerî istihbaratın başına geçen Binbaşı Georges Picquart, gerçek suçlunun Walsin Esterhazy adında bir subay olduğunu ortaya çıkarmış, ama o da kendisini Tunus’ta sürgünde bulmuştu. Ünlü romancı Emile Zola, Cumhurbaşkanı Félix Faure’a hitaben bir mektup yazarak, L’Aurore gazetesinde yayımladı. Yazıya “İtham ediyorum” (J’Accuse) başlığını atan, gazetenin editörü Clémenceau’ydu. Zola, skandalı örtbas etmek için ordu içinde kurulan komployu anlatıyor ve şöyle diyordu: “(Ama) gerçek yürüyor ve onu durdurmaya kimsenin gücü yetmez…”
Zola, 1 yıl hapis ve 3.000 Frank para cezasına çarptırılmış, İngiltere’ye kaçmıştı. Sonunda Dreyfus davasının omurgasını oluşturan imzasız belgenin sahte olduğu ıspatlandı. Bu sahte belgeyi düzenleyen Albay Henry intihar etti. Yeniden başlayan mahkeme, bu sefer hafifletici nedenleri dikkate alarak Dreyfus’u 10 sene cezayla bir defa daha Şeytan Adası’na gönderdi. Ancak “gerçek yürüyordu”. Eylül 1899’da cumhurbaşkanı, Dreyfus’u affettiğini açıkladı; tam olarak aklanması ise 1906’da son kez yargılanmasıyla mümkün oldu.
11 yıl önce askerî okulun bahçesinde apoletleri sökülen Dreyfus için aynı yerde yeni bir tören düzenlendi ve bölük komutanı olarak binbaşı rütbesiyle yeniden orduya alındı. Göğsüne Légion d’Honneur nişanı iliştirildi. O gün “Yaşasın Dreyfus!” diye bağıranlara şöyle cevap verdi: “Hayır, yaşasın hakikat!”
TÜRKİYE / 1926 İZMİR SUİKASTI DAVASI
Ankara’nın yumruğu, muhalefetin idamı
Mustafa Kemal’i hedef alan suikast planı, siyasi-iktisadi bir davaya dönüştü; Cavit Bey de ipe yollandı.
14 Haziran 1926’da Gazi Mustafa Kemal’e İzmir’de yapılması planlanan bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Eski Lazistan milletvekili Ziya Hurşit tarafından yönlendirilen kiralık katil çetesi gözaltına alındı. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin İzmir’e varmasının hemen ardından, faillerin yanısıra hayatta kalan ünlü İttihatçıların ve Millet Meclisi’ndeki eski Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın da neredeyse tüm üyeleri tutuklanmış; suikast tertibine yardımcı olmak ve darbe planlamakla suçlanmışlardı.
İzmir ve Ankara’daki iki mahkemede, kimisi suikastla ilgisi bulunmayan sanıklardan 18’i ölüme mahkum edildi. Millî Mücadele kahramanlarından olmalarına rağmen daha sonra muhalefet kanadına geçen Kâzım (Karabekir), Ali Fuat (Cebesoy), Refet (Bele) ve Cafer Tayyar (Eğilmez) ise kamuoyunun baskısıyla serbest bırakılmıştı.
“Gerçek ve çok ağır bir suçtan hareket edilerek, siyasi bir davaya varılmış”, aslen ekonomik bir operasyon olan tasfiye, “Kara Kemal ve İtibar-ı Millî Bankası’nın başındaki Cavit Bey’i hedef almıştı. Ali Çetinkaya, Kılıç Ali ve Dr. Reşit Galip beylerden oluşan İstiklâl Mahkemesi, ona olmadık ithamlar yöneltmişti. Osmanlı Devleti’nin ilk ciddî bütçesini yapan maliyeci Cavit Bey, çok parlak bir savunma yapmasına karşın idamdan kurtulamadı.
ABD / 1950 ETHEL VE JULIUS ROSENBERG
Bir çift güvercin havalansa…
ABD’de modern cadı avı: Atom bombası ile ilgili sırları Sovyetler’e sızdırdıkları iddiasıyla “yargılanıp” öldürüldüler.
ABD’de 12 Nisan 1945 günü Başkan Roosewelt’in ölmesi ve yerine Harry S. Truman’ın başkan seçilmesiyle yeni bir dönem başlamıştı. İki yıl geçmeden 12 Mart 1947’de “Hürriyet ve bağımsızlıklarını korumaya çalışan milletlere askerî ve ekonomik yardım yapmak suretiyle komünizmi durdurmayı amaçlayan” Marshall Planı’yla Soğuk Savaş perdesi açılacaktı.
1950’de Kore Savaşı’nın devam ettiği sırada, Senatör McCarthy’nin anti-komünist kampanyasıyla bu savaş ülkenin içine de taşındı. McCarthy ülkede komünist, komünist yanlısı ve güvenliği tehdit eden 57 milyon 205 bin 81 kişi olduğunu açıklayarak ülke çapında bir paranoyayı; seçkin aydınlarla muhalif sanatçıları hedef tahtasına oturtan ve yaklaşık 10 yıl sürecek bir “Cadı Avı”nı tetikledi.
Kampanyanın ilk kurbanları, New York’ta kendi hâlinde yaşayan orta hâlli, iki çocuklu bir Yahudi aileydi. Julius Rosenberg 17 Temmuz 1950 gecesi FBI görevlileri tarafından evinden götürüldü. Yaklaşık 1 ay sonra da eşi Ethel Rosenberg tutuklanacaktı.
6 Mart 1951’de başlayan mahkemede suçlama çok ağırdı: “Rosenbergler tanrısever bir ulusu ortadan kaldırmak üzere hazırlanan çirkin ve gizli bir ittifakın içerisinde yer almışlar”dı. Vatan hainliği ve casuslukla ilgili yasa uyarınca suçlanıyorlardı. Nükleer silahlarla ilgili bilgileri SSCB’ye sızdırmışlardı!
Nagazaki’ye atılan atom bombasının mühendisi Philip Morrison mahkemede dinlendi. Morrison, kanıt olarak sunulan belgelerin yanlışlarla dolu bir karikatür olduğunu; esasen bombanın planlarının savaştan sonra uygulamalı olarak açıklandığını; planın zaten özel bir anlam ifade etmediğini belirtti.
Rosenbergler’e verilen ölüm cezası, dünyanın değişik ülkelerinde onbinlerce kişinin gösterilerine rağmen 19 Haziran 1953’de elektrikli sandalyede infaz edildi.
İddia makamının tanığı David Greenglass ise neredeyse 50 yıl sonra bir röportajda kardeşini ve eniştesini idama götüren davada yalan ifade verdiğini açıkladı!
TÜRKİYE / 1961 YASSIADA DURUŞMALARI
Hasta demokrasinin ölüm fermanı
Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan, itibarsızlaştırma çabaları eşliğinde idama yollandı.
Türkiye’nin aylarca radyodaki “Yassıada Saati” programında, Hâkim Salim Başol’un “Sanıklar getirildiler. Bağlı olmayarak yerlerine alındılar. Müdafiler hazır…” açılış sözleriyle dinlediği Yassıada Davaları’nın sonunda çıkan kararla; 16 Eylül 1961’de, Menderes hükümeti Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan, İmralı Adası’nda idam edildi. 15 Eylül gecesi intihar etmeye çalışan eski Başbakan Adnan Menderes de, kurtarıldıktan sonra 17 Eylül’de alelacele İmralı’ya götürülüp idam edilecekti.
27 Mayıs 1960 darbesinden 5 ay sonra başlayan ve 11 ay 1 gün süren yargılamalarda toplam 1.033 saatlik 202 oturum yapılmış; 592 sanık suçlanmış; 1.068 tanık ifade vermişti. Davalar sırasında eski Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar’ın da içlerinde bulunduğu 7 sanık kalp krizi geçirerek vefat etmişti. Duruşmalar sırasında sanıkların kişisel hayatlarına dair bir dizi dava da (Bebek Davası, Köpek Davası…) onları itibarsızlaştırmak için kullanılacaktı.
Kararlar 15 Eylül 1961’de açıklandı. 15 sanık ölüm cezası alırken, 402 sanık ömür boyu hapse ya da başka ağır cezalara mahkum oldu. MBK, idam cezalarından 12’sini müebbet hapse çevirip, üçünü onayladı.
TÜRKİYE / 1972 DENİZ GEZMİŞ YUSUF ASLAN HÜSEYİN İNAN
Türkiye’de sol hareketin sembol isimleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, 6 Mayıs 1972’de idam sehpasına yürürken, Gezmiş ve Aslan henüz 25 yaşında, İnan ise yalnızca 23 yaşındaydı. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Yassıada’daki üç idamın rövanşı olarak görülen idamlarının onayı Meclis’ten “3-3” bağırışları arasında çıkmıştı. Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel’in başrolde olduğu, iki eliyle onay verdiği karara evet diyenler arasında CHP’den de 30 isim vardı.
Savcılık iddianamesinde Ankara İş Bankası Emek Şubesi soygunu ve Ankara Balgat’taki Amerikan tesislerinden dört Amerikan askerinin kaçırılması eylemlerine dayanılarak TCK’nın 146. maddesine muhalefet ve Anayasal düzeni zorla değiştirmek suçlamaları yer alıyordu.
Dava, Hüseyin İnan’ın yakalanmasının üzerinden sadece üç gün geçtikten sonra idam istemiyle açılmıştı. Bu derece ağır suçlamaların yöneltildiği bir iddianamenin hazırlanması için inanılamayacak kadar kısa bir süreydi bu.
Deniz Gezmiş savunmasında şöyle diyordu: “İddianame kelle istemek için hazırlanmıştır. Yapılan tahliller yanlıştır, hatalıdır; değerlendirmeler keza isabetsizdir. Yalnız biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunmaktayız ve yine varlığımızı devletin bağımsızlığına armağan etmiş bulunmaktayız. Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz. (…) İddia makamı bizim vermekte olduğumuz bağımsızlık savaşına karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na karşı, reformlara karşıdır ve bu nedenle bizim anayasayı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. Kudreti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın. Onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerinde yıkmaya alışmışlardır”.
Demirel yıllar sonra idamlar için “O günkü şartlar onu gösteriyordu” diyecekti.
TÜRKİYE / 1998 PINAR SELEK
Adaleti beklerken: 20 yılın hesabı
20 yıl boyunca sahte tutanaklarla; basına sızdırılan dayanaksız suçlamalarla uzatılan bir hukuksuzluk örneği…
İstanbul’daki tarihî Mısır Çarşısı’nın girişindeki yiyecek büfesinde 9 Temmuz 1998 günü büyük bir patlama meydana geldi. Patlama 7 kişinin ölümüne, 100’ün üzerinde insanın da yaralanmasına neden oldu. O sırada Pınar Selek, 27 yaşında genç bir sosyologdu. Türkiye’nin her daim en hassas meselelerinden “Kürt sorunu”yla ilgili bir araştırmaya başlamıştı. Olaydan iki gün sonra gözaltına alınan 15 kişi arasında o da vardı. Ancak Filistin askısında kolunun çıkmasına yolaçan işkence sorgusu sırasında ona bombayla ilgili soru sorulmamıştı.
Suçlamaya doğrudan tek dayanak, Abdülmecit Öztürk adlı 16 yaşında bir çocuğun “Mısır Çarşısı’na Pınar Selek’le birlikte bomba koyduk” demesiydi. O da daha sonra ifadesini ağır işkence altında verdiğini, Selek’i tanımadığını itiraf etmişti. Mahkemenin başlamasıyla tayin edilen üç uzman profesör ise raporlarında patlamanın kesinlikle bomba değil, tüp gaz kaçağından olduğunu söylemişlerdi. Buna rağmen Selek davasını, 20 yıl boyunca sahte tutanaklarla; basına sızdırılan dayanaksız suçlamalarla; dört defa beraat etmesine rağmen her defasında uzatılmasıyla yakın tarihimizin en çarpıcı adaletsizlik numunelerinden biri hâline getiren, belki de bu genç kadının bombalardan çok daha güçlü olmasıydı.
Selek’in savunması her şeyi özetliyordu: “Mısır Çarşısı komplosu en çok neye zarar verdi diye düşünüyorum. En güzel yıllarıma mı, geleceğime mi? Öncelikle bu komplo, annemin hayatına mâl oldu. İkincisi sokak sanatçıları atölyesini öyle bir tuz-buz etti ki artık tamir edilmesi imkânsız… Peki ya benim açımdan, neler oldu? Oyunun kuralıymış, öğrendim. Eğer şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışırsan, suçlu ilan edilirsin. Üstelik suçun, şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. Tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mâl edilir. Örneğin bir rahibeysen, fahişelik yapmakla suçlanırsın. Hayatını İslâmi değerlerin canlı tutulmasına adamış bir insansan, boynuna içki ya da uyuşturucu tüccarı yaftası asılır. Ya da bir anti-militarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. Ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki sen savunmaya itilirsin. Yani bir odağın üzerine yürürken, kendinle uğraşmaya başlarsın. Suçlamalar sürekli tekrarlanır, tekrarlanır… Bunlar iddia biçiminde de verilse, çamur izini bırakır ve herkes sana baktığında bu suçlamaları hatırlar. Artık sen asla eski kimliğini sürdüremezsin. Bir düşünce suçlusu değilsindir. Barış suçlusu da ilan edilmezsin. Savaş örgütü seni terorize eder ve yeni bir kimlikle milyonların karşısına çıkarır”.
TÜRKİYE / 2007’DEN BUGÜNE
ERGENEKON-BALYOZ-KCK
Torba davalara insan atmak
Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ben bu davanın savcısıyım” dediği, AK Parti’nin müdahil olduğu Ergenekon soruşturması, Trabzon jandarmasına geldiği iddia edilen “ihbar telefonunun” ardından 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduya yapılan opearasyonda 27 el bombasının bulunmasıyla başladı. Soruşturmanın ilk iddianamesini dönemin özel yetkili savcıları Zekeriya Öz, Mehmet Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın hazırladı. 2.455 sayfalık iddianame 25 Temmuz 2008’de kabul edildi. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi ve başyazarı İlhan Selçuk, Sedat Peker, Sami Hoştan ile bazı emekli askerler ve dönemin İP yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 46’sı tutuklu 86 sanık iddianamede yer aldı. Daha sonra 23 ayrı iddianamenin tek dosyada birleştirilmesiyle yargılananların sayısı Türkan Saylan gibi isimleri de kapsayan 275 kişiye çıktı.
Faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar, işkence ve köy yakmalar, gözaltında kaybedilenler konuşuluyordu; Gazi Katliamı’ndan Hrant Dink cinayetine Türkiye’nin aydınlatılmayı bekleyen en kara sayfaları bahis konusuydu; ancak sanıklar “silahlı örgüt kurmak ve yönetmek” başta olmak üzere devlete karşı suçlardan yargılanıyorlardı. Yaşamını yitirenlerin ailelerinin müdahillik talepleri kabul edilmemişti. “Gizli tanıklık” uygulaması da ilk kez Ergenekon’la hukuk literatürüne girmişti. Davada 31’i gizli tanık olmak üzere 160 tanığın beyanı alınmıştı.
Dava 1 Temmuz 2019’da sona erdi. “Örgüt üyeliğiyle” suçlanan tüm sanıklar beraat etti. 12 yıllık hikayenin sonunda davanın savcıları bugün ya tutuklu ya da firari…
Ergenekon’dan 3 yıl sonra bir gazete haberiyle “Balyoz” başladı. Taraf gazetesinin 20 Ocak 2010’da açıkladığı 2003 tarihli “Balyoz Harekât Planı”nın 5.000 sayfalık belgelerinde Fatih ve Beyazıt camilerinde bomba patlatılarak hükümetin sıkıyönetim ilan etmeye zorlanması, Yunanistan hava sahası üzerinde bir Türk jetinin düşürülerek halkın galeyana getirilmesi ve darbe sonrası önceden ismi belirlenen kişilerin tutuklanması gibi planların olduğu ileri sürüldü. Gazetenin yazarı Mehmet Baransu, 30 Ocak 2010’da elindeki belgeleri bir bavul içerisinde İstanbul Adliyesi’ne teslim etti.
Adalete Balyoz
21 Eylül 2012’de tamamlanan davada 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan ile Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek ve Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Halil İbrahim Fırtına’ya darbe girişiminde bulundukları iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Ardından eksik teşebbüste bulundukları gerekçesiyle cezaları 20 yıl hapis cezasına düşürüldü. AYM, 18 Haziran 2014’te verdiği kararla 230 Balyoz davası sanığının başvurusu üzerine verdiği kararda dijital veriler ve sanık dinlenilmesiyle ilgili konularda haklarının ihlal edildiğine hükmetti. 31 Mart 2015’te Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin “hak ihlali” yönünde verdiği kararın ardından yeniden görülen “Balyoz Planı” davasında 236 sanık hakkında beraat kararı verdi. Geçen sürede, Silahlı Kuvvetler mensubu birçok seçkin subay 3.5-4 sene hapiste kaldı; orduyla ilişkileri kesildi.
KCK adı altında açılan davalar ise, diğer “torba davalar”dan farklı olarak ayrı ayrı görüldü. Verilen hapis cezaları, diğer “torba davalar”da tutumu değişen devletin, burada değişmediğinin de bir göstergesiydi. Aralık 2011’de Özgür Gündem gazetesi, Dicle Haber Ajansı (DİHA) büroları, Demokratik Modernite dergisi, Etkin Haber Ajansı (ETHA) ve Fırat Dağıtım’ın bürolarına ve evlere düzenlenen baskınlarla 49 basın çalışanı gözaltına alındı ve 36’sı tutuklandı. Nisan 2012’de hazırlanan iddianamede, gazetecilerin meslektaşlarıyla ve haber kaynakları ile yaptığı görüşmeler, haberler ve haber görüntüleri, “örgüt yöneticiliği” ya da “örgüt üyeliği” suçlamalarına delil olarak gösterildi. “KCK Basın” olarak adlandırılan dosyada yargılanan 46 kişiden 37’si 9 ay-2.5 yıl arası tutuklu kaldı. Tüm sanıklar, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasının ardından Temmuz 2014’te tahliye edildi. 9 yıldır devam eden yargılamada, savcılık esas hakkındaki mütalaasını halen açıklamadı. Aralarında siyasetçiler, belediye çalışanları, sivil toplum çalışanları, avukatlar, akademisyenler, sanatçılar, yazarlar ve gazetecilerin de bulunduğu binlerce kişi gözaltına alındı, 1.000’e yakın kişi tutuklandı.
2. Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyada mülteci sayısı 50 milyonu geçti. Savaş nedeniyle yaşanan zorunlu göçlerin başlangıç noktası şüphesiz 2. Dünya Savaşı değil. Ancak yaklaşık son 200 yıldır yaşanan sürgün ve trajedi, özellikle son 80 yıldır günümüz dünyasının yarınını da biçimlendiriyor. Büyük sürgünlerin oradan oraya savurduğu insanların ayak izlerinde…
Her savaş insanları öldürmekle kalmaz, aynı zamanda birçoğunu yerinden yurdundan eder. Çoğu zaman, bunları savaş istatistiklerinde de göremeyiz. Nispeten az bir kısmı ne yapıp edip eski yurtlarına dönerler ama, çoğu için hayat artık sonu gelmeyen bir sürgün acısı üzerine yeniden kurulur. Bizim neslimiz 70 yıldır mülteci kamplarında sürgün üzerine sürgün, katliam üzerine katliam yaşayan Filistinlileri, Bulgaristan’dan göçe zorlanan halkımızın Sirkeci garında trenden inişini, sonra da sınırlarımızdan içeri giren, sokaklarımızı, parklarımızı dolduran Irak ve Suriyelileri izleyerek yaşlandı. Bu acı olaylar çok gözönünde olduğu için dikkati çekti.
Halbuki ülkemizde her iki aileden en az birisinde Balkanlar’dan, Kırım’dan, Kafkaslar’dan veya daha uzak yerlerden gelen “muhacirler” vardır. Kimileri bunu unutmayı ve geçmişe gömmeyi tercih ederken, kimileri için de kuşaktan kuşağa geçen bir travma vardır. Atalarımız, Filistinlilerden çok daha büyük katliamlara uğradıktan sonra göçe zorlandılar.
Savaş sürgünlerinin bir kısmı, yeni bölgeleri işgal eden galipler tarafından kovulur. Eski sakinler artık yüzyıllardır yaşadıkları bölgelerin istenmeyen kişileridir. Devletler onları gönderip kendi uluslarından bir nüfus yaratacaklardır. Zorunlu göçlerin altında yatan temel mesele budur. Gönderilenlerin yerine yerleştirilenler de bir nevi sürgündür ve bir süre sonra tekrar sürülme ihtimalleri büyüktür…
Uzak geçmişteki zoraki göçler arasında en çok bilinenler Mezopotamya ve Bereketli Hilal çevresinde meydana gelmiştir… Tarihte, efsaneyle karışık büyük sürgünler arasında Yahudiler ile ilgili olanlar daha çok bilinir… Tarihin eski dönemlerinde büyük güç hâline gelenler, fethettikleri yerlerden üretici ve özellikle de sanatçı ve zanaatçıları kendi ülkelerine zorla getirirlerdi. Bunlara çoğu zaman iyi davranılır, üretken olmaları için ev ve iş verilir ancak ayrılmalarına müsaade edilmezdi.
Uzak tarihteki olaylar önemlidir, çünkü dünyadaki kültür alışverişini hızlandırmış ve tarihe yön veren bazı dinamikleri oluşturmuşlardır. Örneğin İstanbul’un fethi sonrasına İtalya’ya göç eden bilgili kişilerin ve sanatçıların Rönesans’a katkısı olduğu düşünülür. Bir başka örnek de Timur’un Anadolu’dan çekilirken bir grup Türkmen’i yanında götürmesidir. Bunları Erdebil şeyhlerinin yanında bırakmış, onlar da bunları yetiştirdikten sonra Şii Safevi yayılmacılığının öncüleri olarak kırmızı börklü (kızıl başlı) dervişler olarak Anadolu’ya geçmiş, böylece günümüze kadar uzanan, acı olaylarla örülü uzun bir süreç başlamıştır…
Şimdi yakın tarihteki belli başlı göçlere, göçertmelere bakalım…
AMERİKAN DEVRİMİ (1782)
Önce İngilizler sonra Kızılderililer
Amerika’daki 13 İngiliz kolonisinin mücadelesi 1773’teki “Boston Çay Partisi”nden dokuz yıl sonra 1782’de yılında bağımsızlığın kabul ettirilmesiyle sonuçlandı. O dönemde bu kolonilerin toplam beyaz nüfusu 2.5 milyon olup, bunların beşte biri İngiltere’yi desteklemişti. Bu anlamda Bağımsızlık Savaşı, daha sonraki benzerlerinin hepsinde görüleceği gibi, aynı zamanda bir içsavaştı. Bağımsızlık taraftarları savaşı kazanınca “Loyalist” adı verilen İngiltere yanlıları için hayatın kolay olmayacağı belliydi. Nitekim 100 bin kişi derhal ülkeden kovuldu. Çoğunun bütün varlıkları gasp edildi… Yağma, ABD tarihinde daha sonra da büyük bir rol oynayacak, Kızılderililere önce rezervasyonlar tahsis edilecek, sonra bunlar da binbir hile veya zorla ellerinden alınacak ve yerli halkın büyük bölümü sürgün yollarında öldürülecekti…
1783’ten bu Henry Sandham tablosu, Birleşik Krallık Loyalistlerinin New Brunswick’e varışlarını gösteriyor.
AVRUPA’DA MÜSLÜMAN KIYIMI (1683-1914)
Balkanlar’dan sürülen Türkler
Orta Avrupa’ya yerleşen Türklerin geri dönüşü 1683’teki 2. Viyana bozgunuyla başladı. Ordunun bakiyesi zorlukla Belgrad kalesine çekilirken, yollarda daha sonra 250 yıl boyunca tekrarlanacak acıklı göçmen manzaraları göze çarpmaya başladı. Gerçi Osmanlılar bir kez daha toparlanıp Pasarofça ile dengeyi sağladı ama Kırım’ın yitirildiği 1768-74 savaşından itibaren işler hep yokuş aşağı gidecekti. Sırp isyanını takiben, 1821’de başlayan Mora isyanında çok kısa sürede 35 bin Türkün öldürülmesi Balkan Hıristiyanları için model olacak, 100 yıl içerisinde öldürülenlerin sayısı 1 milyonu geçecektir. En yoğun katliamlardan biri 1877- 78 savaşında yaşandı ve Rus Ordusu’nun Bulgar çeteleriyle birlikte 300 bin Türkü katletmesi üzerine 1 milyona yakın Türk göçetmek zorunda kaldı.
Nüfus ve göçler konusunda en kapsamlı araştırmaları yapan Prof. Kemal Karpat, 1783 ile 1914 arasında Osmanlı topraklarına 7 milyon 425 bin kişinin göçettiğini ortaya koymaktadır… Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra da Balkan Türklerinden kalanlar ağır baskı altında göçe zorlandılar… Bütün bu göçlerin sonunda Anadolu’daki Türk ve Müslüman varlığı güçlendi. Bu kişilerin çoğu iyi yetişmiş ve meslek sahibi kişiler olduğu için ülkemize yararları büyük oldu ve Kurtuluş Savaşı’nın dinamik gücünü oluşturdular. Cumhuriyet’in ilanı da bu kesimlerin desteğiyle mümkün oldu. Osmanlıların son dönemi ile cumhuriyetin sosyal ve siyasi yapısında, son göçlerle gelenler ile Anadolu’ya daha önce yerleşmiş olanlar arasındaki kültür farklarının yarattığı gerilim son derece belirleyici olmuştur. Her siyasi ve düşünsel farklılığın altında bu arka plan vardır.
Dönüşü olmayanlar Evleri yakılıp yıkılan, hayvanlarına el konan Müslüman ahali Anadolu’ya doğru göç yolunda. Ayaklar çıplak, çocuklar ve kurtarılan eşyalar sırtlanmış. Bir daha hiç dönemeyecekleri yurtlarını terkediyorlar.
POLONYA İŞGALLERİ- (18-19. YÜZYIL)
Hitler’den önce yabancı düşmanlığı
Almanya’da Leh ve Yahudi düşmanlığının Hitler zamanında meydana gelen bir olay olduğu düşünülür. İşin aslı öyle değildir. Badem bıyıklı onbaşı diktatör olmadan 150 yıl önce, Prusya Kralı Büyük Friederich ülkesini büyütmek üzere Orta Avrupa’da çoktan seferlere başlamıştı. İlk olarak doğuya yönelmiş, 1772’de Avusturya ve Rusya ile birlikte Polonya’nın ilk paylaşımı gerçekleşmiştir. Bunu 1793-95’teki yıllarındaki paylaşımlar izleyecektir ama 1815, 1832, 1846 ve 1939’da başka paylaşımlar da vardır. Friederich 300 bin Almanı Polonya topraklarına yerleştirdi; 1830 ve 1848 ihtilalleri yeni göç dalgaları oluşturdu… 20. yüzyıl başında 500 bin Polonyalı son derece düşük ücretlerle mülteci işçi haline geldi. 200 bin Polonyalı Alman bölgelerinde, daha fazlası da Rus egemenliği altındaki yerlerde çalışıyordu.
Yanaluklar, Almanya’dan göçen bir Slav ailesi
ÇERKES SÜRGÜNÜ (1864-65)
Rusların Müslümanlara zulmü
Rusya, yayılmacı emellerini gerçekleştirmek için zorla Ortodoks dinini kabul ettirme politikası uygulamış ve Müslümanları daima düşman görmüştür. Kiliselerin tepesine yerleştirdikleri hilale saplanmış haç sembolü, bu anlayışlarını temsil etmektedir. İdil-Ural Türkleri ve Kırımlılardan sonra Kafkasya’ya yönelen Ruslar, burada Çerkesleri büyük baskı altına alarak göçe zorladı. En büyük bölümü 1864-65 arasındaki göçlerde farklı kabilelerden 1.2 ila 1.5 milyon arasında Çerkes yola çıkarılmış, bunların 400 bini yolda açlık ve hastalıktan ölmüştür. Ruslar, geri gelme ihtimallerine karşı önce boşalan evleri ve bahçeleri yakmış, sonra bir kısım Hıristiyan ahaliyi yerleştirmişlerdir. 1878 Savaşı sonrasında da, nüfusun artma olasılığına karşı tekrar göçe zorlananlar olmuştur. Esas olarak Osmanlı topraklarına yerleşen Çerkesler ülkede nüfus yapısının değişmesine katkıda bulunmuş, yıllar içerisinde bir kısmı başka ülkelere göç etmiştir.
1900’lerin başında Kabardey bir aile.
HIRİSTİYANLARIN TASFİYESİ (1913-23)
Anadolu’da tehcir ve mübadele dönemi
Tehcir ve mübadele 1911- 1922 arasında süren savaşlar dizisinin sonucudur. Türkler Balkan Savaşı’na kadar şu veya bu şekilde Osmanlıcılık politikasını sürdürmüşler ancak 1913’ten itibaren yılında Türkçülük politikası öne çıkmıştır. Katliamdan kurtulup sürülen Türk göçmenlere karşılık, o yıl Ege Rumları göçe zorlanmaya başlanmıştır. Türklerin Makedonya’dan sürülmesi için uygulanan modelin Doğu Anadolu’da tekrarlanacağının görülmesi üzerine, İttihatçılar büyük güçlerin zoruyla 8 Şubat 1914 tarihinde imzaladıkları reform planının uygulanmasını savaş çıkıncaya kadar geciktirdiler… 1915 Nisan ayında Ermeni tehciri başladı. 950 bin Ermeni Suriye’nin Deyrizor mıntıkasına sürüldü. Savaş koşullarında yarısından fazlası açlık ve hastalıktan öldü. Bunu 1922’de Yunan Ordusu’yla birlikte çekilen Rumlar izledi. 1923’te yapılan bir antlaşmayla nüfus mübadelesi yapıldı. 1.5 milyon Ortodoks ile 500 bin Türk yer değiştirdi. Ne var ki antlaşmanın dil ve kökene bakmadan sadece din üzerinden yapılması, Türkçe konuşan Gagavuzların ve Karamanlı Ortodoksların da zorla ve istemeden göçettirilmesiyle sonuçlandı…
Ermeni kadın ve çocuk mülteci gıda yardımı alıyorlar.
Anadolu Hıristiyanlığının tasfiyesi, Türkiye’yi sosyal, kültürel ve ekonomik olarak geriye götürdü…. Bu kişilerin bıraktıkları varlıklar, sermaye birikimi sürecinin bir parçası oldu. Siyasi olarak da çoksesliliği azalttı…
Pontus Rumu mülteciler açık trenle sürgüne gönderiliyor.
1. DÜNYA SAVAŞI (1914-18)
2 milyon mültecinin bitmeyen çilesi
Ağustos 1914’te savaşın birkaç ayda biteceğini sanan Avrupalılar aniden kitlesel mülteci akınlarıyla karşı karşıya kaldılar. Almanya’nın Schlieffen Planı çerçevesinde tarafsız Belçika’ya saldırıp büyük kısmını işgal etmesi sonucunda, 250 bin Belçikalı İngiltere’ye götürüldü. Ayrıca bir kısmı da işgal edilen Kuzey Fransa ahalisiyle birlikte bu ülkenin güney bölgelerine gitti. Ancak bu savaşın en büyük mülteci sorunu Habsburg İmparatorluğu’nun dağılması üzerine kurulan ulusal devletler arasındaki nüfus değişimi oldu. Avusturya, Macaristan, Romanya, Polonya (kısmen), ileride tekrar bölünüp yeni mülteciler yaratacak olan Çekoslovakya ve Yugoslavya (kısmen) Habsburg sınırları içerisindeydi. Kısa vadede 2 milyon insan yer değiştirdi ama sorunlar çözülmedi…
1. Dünya Savaşı’nda Avusturya birlikleri Sırbistan’a ilerlemeden önce göç eden Sırplar.
KIRIM VE KAFKASYA (1930-1945)
Ya Slav ol ya da öl
Rus çarlarının Slavlaştırma politikası SSCB tarafından da sürdürüldü… Ukraynalılar Ruslara karşı en uzun süre direnen grup oldular; bunun karşılığında 1930’ların başında Holomodor adı verilen kırıma maruz kaldılar. 2. Dünya Savaşı da Ruslara Slavlaştırma politikası için yeni fırsatlar sağladı. Almanlar Kırım’a girince bir kısım halkın Almanlarla işbirliği yapması bahanesiyle Kırım Türkleri Orta Asya’ya sürüldü. Ayrıca Çeçenler, İnguşlar, Volga Türkleri, Azeriler, Karaçaylar ve Budist bir halk olan Kalmuklar da sürgün yollarında sayısız kayıp verdiler. Öte yandan, Çarlık zamanından beri baskı altında olan Ahıska Türkleri de fırsattan istifade sürgün edildi; aylar süren Ortaasya yolculuğunda 17 bini öldü, 100 binden fazlası yurtsuz bir şekilde dağıtıldı. SSCB’nin çökmesinden sonra Ahıskalılara dönme olanağı tanındı ama, Gürcü ve Ermeniler tarafından engellendiler.
Kırım Tatarı ressam Rüstem Eminov’un “Sürgün” isimli çalışması.
FAŞİZM ÇAĞINDA DOĞU AVRUPA (1933-44)
Yahudiler ve diğer kurbanlar
Doğu Avrupa üç büyük imparatorluk arasında sıkışan ulusların karıştığı ve bu nedenle faşizm çağında büyük huzursuzluklar yaşayan bir bölgeydi. Yahudiler bütün ülkelerde ortak istenmeyen unsur olarak en büyük soykırıma uğradılar. 6 milyonu öldürüldü, sağ kalanların 300 bin kadarı (esas olarak Rus işgal bölgelerinden) İsrail’e gönderildi ve bu ülkenin kuruluşunu mümkün kıldı. Onları Almanlar ve Polonyalılar izler. 1939 sonbaharında Polonya tekrar paylaşıldıktan sonra Almanya’da yaşayan 1 milyondan fazla Polonyalı Nazi işgal bölgelerine sürülürken, Rus işgal bölgesinden de 2 milyon kadar Polonyalı Sibirya’ya sürüldü… Naziler Rusya’ya girince bu kez Rus ve Ukraynalılar gene yollara düştüler. Bu arada Ruslar sayıları yaklaşık yarım milyon olan Volga Almanlarını Sibirya’ya sürdüler; Romanya ve Doğu Avrupa’da yerleşmiş 730 bin Alman da savaşın seyri ters dönünce batıya gitti. Bu dönemde yaklaşık 8 milyon kişi toplu olarak yer değiştirdi, milyonlarca insan hayatını kaybetti.
Yakalanan Yahudiler Alman askerî birlikleri öncülüğünde sürgün için toplanma noktasına götürülüyorlar.
SOVYET UZAKDOĞUSU (1930-37)
Casus diye kovulan 172 bin Koreli
Korelilerin 1930’lu yıllarda Sovyet Uzakdoğu’sundan Kazakistan ve Özbekistan’a taşınmaları, SSCB’de bir ulusal grubun tümüyle sürülmesinin ilk örneğiydi. 1850’lerden itibaren daha iyi geçim olanakları için Rusya’ya iltica etmiş olan Koreliler, zamanla Vladivostok bölgesindeki nüfusun dörtte birini teşkil edecek sayıya ulaşmıştı. Bu durum SSCB yöneticileri tarafından potansiyel bir tehdit olarak değerlendirilmiş, ama resmî gerekçe olarak bölgede Japon casusluk faaliyetlerinin artıyor olması gösterilmişti. 1930’dan 1937’ye kadar 172 bin Koreli 40 güne kadar uzayan tren yolculuklarıyla Ortaasya’ya taşındı. Yaklaşık 100 bini Kazakistan’ın ıssız bölgelerine, geri kalanı Özbekistan’a yerleştirildi. 2. Dünya Savaşı çıktığı zaman, işçi taburlarında son derece kötü koşullarda madenlerde ve diğer zor işlerde çalıştırıldılar. Küçümsenmeyecek bir kısmı açlıktan öldü.
1930’dan 1937’ye kadar 172 bin Koreli 40 güne kadar uzayan tren yolculuklarıyla Orta Asya’ya taşındı.
FİNLANDİYA’NIN İŞGALİ (1939)
Kendi ülkesinde mülteci olmak
Finliler, Çarlık Rusyası yıkılırken başarılı bir kurtuluş mücadelesine girişerek bağımsızlıklarını kazanmıştı. Stalin, 2. Dünya Savaşı’nı 1918’de yitirdikleri toprakları geri kazanmanın bir vesilesi olarak kullanmaya karar verdi ve üzerinde birçok devlet kurulmuş bu ülkelerin hepsini ele geçirmeye yöneldi. Nitekim Kars ve Ardahan ile Finlandiya’nın büyük kısmı hariç, bunların hepsini, hatta fazlasını aldı ama, SSCB yıkılınca, Ruslar birkaç istisna dışında hepsini tekrar yitirdi. 2. Dünya Savaşı’nın en iyi askerleri arasında tartışmasız ön sırada yer alan Finliler 40 bin kadar kayıp verdikten sonra savaşa son verdiler; aksi halde 4 milyonluk nüfuslarını yenilemeleri olanaksız hale gelecekti… 420 bin Finli atayurtlarını terketti. Bir daha dönemeyeceklerdi…1941’de Hitler Rusya’ya girince Finliler Karelya’yı geri aldılar ama, Almanlar çekilirken gene ülkelerinin büyük bölümünü terketmek zorunda kaldılar.
Ruslar Karelya’yı işgal ederken, ülke nüfusunun sekizde biri olan 420 bin Finli ata yurtlarını terk etti.
FİLİSTİN (1948-82)
Vatan dediğin mülteci kampı
Mülteci kamplarında 1948’den beri barınan Filistinliler, çağımızın en büyük acılarını yaşamaya devam ediyor. İngiliz işgali altındaki Araplar, 1921, 1929 ve 1936-39 yıllarındaki mücadeleleriyle Yahudilerin teşebbüslerini engellemeyi başaramadı. 1948’de de İsrail karşısında ezici bir yenilgiye uğradılar. Bu dönemde Filistin’deki Arap nüfusun % 85’i olan 720 binden fazla kişi ülkelerini terkederek mülteci oldu. Bunlar ağırlıkla Batı Şeria ve Gazze şeridi ile Lübnan, Suriye ve Ürdün’e gittiler. Aradan geçen 70 yıl içerisinde dört nesil Filistinli bu kamplarda yaşadı ve büyüdü. Günümüzde sayıları 5 milyona yakındır. 1967 savaşında 325 bin Filistinli tekrar mülteci oldu… Bu savaş sonrası kurulan 10 yeni kamp ile birlikte mülteci kamplarının sayısı 59’a çıktı. Günümüzde yaklaşık 2 milyon Filistinli Ürdün’de, yarımşar milyon Lübnan ve Suriye’de ve çeyrek milyon da Suudi Arabistan’da yaşıyor. Gerisi dünyaya yayılmış durumda. Filistinliler gittikleri ülkelerde tehdit olarak görülüp birçok katliama uğradı (1970 Kara Eylül katliamında 10 bine yakın Filistinli öldürüldü; 1982’de Lübnan savaşında Sabra ve Şatilla kamplarında Hıristiyan milisler 1.000’den fazla kişiyi katletti).
İsrail-Arap savaşları sırasında bir mülteci kampı.
TİBET’İN İŞGALİ (1949)
Dalai Lama ve 150 bin müridi
Komünistler Çin’de 1949’da iktidarı ele geçirdikten hemen sonra, tarihî iddiaları olan Tibet’i işgal etti…150 bin kadar Tibetli, işgalin ardından ülkeyi terkeden Dalai Lama’ya katıldı. 1959-1961 arasında ülkede 6 bin kadar budist manastırın tahrip edildiği söylenmektedir. Günümüzde sürgündeki Tibetlilerin yaklaşık üçte ikisi Hindistan’da, geri kalanı ise başta Nepal ve Bhutan olmak üzere dünyaya yayılmış durumda.
1960’ların başında Hindistan’a varan Tibet’li çocuk mülteciler.
AFGANİSTAN MESELESİ (1979-2022)
Milyonlarca yurtsuz insan
Orta Asya’nın talihsiz ülkesi Afganistan’da mülteci sorunu Rus işgaliyle başladı; içsavaş, Taliban dönemi, Amerikan işgali ve tekrar Taliban dönemiyle birlikte büyük bir göç dalgası ortaya çıktı. Afganistan mültecilerinin sayısını bulmak zordur, çünkü örneğin İran’daki 2.4 milyon mültecinin sadece 800 bininin kayıtlı olduğu ifade edilmektedir. Keza Pakistan’da bulunan ve bu ülkede derin sorunlara yer açan 2.5 milyon mültecinin % 40’ı kayıtsızdır. Bunların dışında Rusya, Orta Asya ülkeleri ve Türkiye dahil dünyanın diğer bölgelerine yayılmış mülteci sayısı da yüzbinlerle ifade ediliyor…
Peşaver yakınlarındaki Mardam mülteci kampı’nda çadır kurmak için hazırlık yapan Afganlar.
KÖRFEZ SAVAŞLARI VE ARAP BAHARI (1990)
Kalıp mı ölmeli, kaçıp mı ölmeli?
Irak’da savaş nedeniyle meydana gelen göçler onyıllardır artıyor. Baas döneminde baskıdan kaçanlar olduğu gibi, Körfez Savaşı ve işgal dönemiyle birleşen içavaş göçleri toplamını tespit etmek çok zordur. 3.2 milyon Iraklının ülke içinde yer değiştirdiği, 2 milyonunun bölge ülkelerine gittiği ve 200 bin kadarının da dünyaya dağıldığı şeklindeki rakamlar sağlıklı değildir. Suriye’de ise 6 ila 6.5 milyon kişi ülke içerisinde yer değiştirmiş, yaklaşık 4 milyon kişi de başta Türkiye olmak üzere çevre ülkelere ve dünyaya dağılmıştır. Bitmeyen bir içsavaşa sahne olan Libya da nüfusunun üçte birini sürgüne göndermiştir. Tunus’a sığınan mülteci sayısı için 1 milyonun üzerinde rakamlara rastlamak mümkündür.
Yerlerinden edilen Ezidi azınlıklar Şengal kasabasındaki İŞİD yanlılarının şiddetinden Suriye sınırına doğru kaçıyorlar.
Dünyada resmî olarak 300 milyon göçmen var (dünya nüfusunun % 3.6’sı). Buna 50 milyondan fazla olduğu tahmin edilen, belgesi veya statüsü olmayan bir topluluğu da katmak gerek. Göç, dün olduğu gibi bugün de egemen sınıflar için gerekli! “Medeniyet”in veya bir başka deyişle Avrupa kapitalizminin yükselişi… Küreselleşmenin neoliberal aşamasının bir parçası olan göç hareketleri…
Önce muhacirler, sonra tehcir edilenler, sonra mübadiller, sonra göçmenler, sonra sürgünler, daha sonra Almancılar, bu arada 20 kiloluk bavul ve 20 Dolar’la kapı önüne konanlar… Tarihimizin gelgitlerini kaydederken, “misafirler”, “düzensiz göçmenler”. “Afgan çobanlar”, “Suriyeliler” acaba bunun dışında mı? Yoksa birileri kurbanken diğerleri günah keçisi mi? Savaş, kıtlık, insanca yaşam noksanlığının sorumluları, “iktidar” gücünden yoksun bu kesimler olabilir mi?
Arap karşıtı, Mağrip karşıtı, İslâmofobik, siyah karşıtı, Yahudi karşıtı… Sömürgeleştirme ve sömürge insanlarının yabancılaşmadan kurtulması… Köleliğin ve köle ticaretinin canlı hatırasını kabul etmeyi reddetme… Devletin doğasını belirleyen sömürgecilik… Siyasetin ırksallaştırılması… Göçmenlere ve Romanlara günah keçisi muamelesi… Bütün bunlar doğrudan ırkçılığa giden yolların taşlarını örerken göçmenler daha “meşru bir ayrımcılık” hedefi olarak görülmekte.
1909’da göçmenleri reddederken görülen Britannia, bugün de İngiltere’nin göçmen ve mültecileri Ruanda’ya gönderme planında aynı tavrı sürdürüyor.
ABD’de Trump döneminde Meksika sınırına duvar örülmesi, Avrupa’da aşırı sağ partilerin her türlü melanetin müsebbibi olarak göçmenleri göstermesi henüz akıllardayken, Türkiye’de de mesele sanki yeni bir konuymuş gibi alevlendi. Kimileri için Suriye’den gelenler olmazsa memleket güllük gülistanlık olacaktı. Henüz denmedi (belki de dendi!) ama sanki enflasyon veya döviz bu kadar yükseldi ise veya işsizlik bu seviyede ise “yerli ve millî” politikalar değil de “yabancı kağıt toplayıcıları” sorumlu.
Dünyada resmî olarak 300 milyon göçmen var (dünya nüfusunun % 3.6’sı). Buna 50 milyondan fazla olduğu tahmin edilen, belgesi veya statüsü olmayan topluluğu da katmak gerek. Göçmenler genç, çoğunlukla erkek (% 52), hepsi çalışıyor, çoğunlukla Kuzey Amerika ve Avrupa Birliği’nde ve ayrıca Körfez petro-monarşilerinde yaşıyor.
Mutlak sayılarda, göçmenler çoğunlukla Çin, Hindistan ve Meksika’dan geliyor. Karayipler, Orta Amerika, Mağrip ve Sahraaltı Afrika’dan gelenler; ayrıca BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin sayılarını 25 milyon tahmin ettiği mülteciler (sınırları geçen insanlar) ve yerinden edilenler (ikamet alanlarını terkeden, ancak ülkelerinde kalan) var. Bu son rakamın aslında 50 milyonun üzerinde olduğu dile getiriliyor!
Mülteciler çoğunlukla Afganistan, Suriye, Irak, Filistin, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Sudan, Etiyopya, Myanmar, Kolombiya, Venezuela gibi ciddi çatışma içindeki ülkelerden yola çıkıyor ve Türkiye, İran, Lübnan ve Meksika gibi yetersiz donanıma sahip ülkelere varıyor. Son yıllarda Orta Amerika, Filipinler ve Sahraaltı Afrika’da görülen büyük çevre sorunlarının (kuraklık, sel, fırtına vb.) ardından büyük nüfuslar iklim mültecileri hâline geldi. Medya ve entelektüel-paralı askerler tarafından aktarılan fantezilerin aksine, en zengin ülkeler ana evsahibi topraklar değil. Mültecilerin ezici çoğunluğu (% 85) Kuzey’e değil Güney’e gidiyor. İşgücündeki göçmen işçilerin en yüksek oranları Basra Körfezi ülkelerinde bulunuyor: Birleşik Arap Emirlikleri’nde % 90, Katar’da % 86, Kuveyt’te % 82. Tarhçi Roger Martelli “En yoksullar zaten yoksullara gider: İnsani gelişmenin küreselleşmesinin taleplerine sırt çeviren paranın küreselleşmesinin acımasız yasası budur” diyor.
Beyazlara 1.72 $, Japonlara 50 cent ABD Washington’da, Japon çilek toplayıcıları, 14 Şubat 1915. O dönemde beyaz işçiler günde 1.25-1.72 dolar alırken diğer göçmenlerden de daha az kazanan Japon işçiler, günde 50 cent karşılığında çalışıyordu.
Her bölgenin kendine has özellikleri var. Yemen’deki çatışmalar Türkiye’yi etkilemezken, Suriye’deki savaşın ürünleri kaçınılmaz olarak Lübnan ve Ürdün ile birlikte en çok Türkiye’yi etkiledi. Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Güney Sudan’daki olaylar ise kendi çevresinde etkili oldu; Johannesburg’ta Kongo mahalleleri var!
Savaşların yanısıra siyasal ve ekonomik kriz de binlerce Venezuelalının çevre ülkelere göçüne neden oldu. Şili, Haiti’den ve diğerlerinin yanısıra Peru’dan gelen göçten giderek daha fazla etkileniyor; çünkü Şili’nin kuzeyi, madencilik bakımından zengin ve güvencesiz-ucuz işgücüne ihtiyaç duyuyor. ABD ile Meksika arasına Trump döneminde örülen duvar vesilesiyle dünya âlem ırkçılığın nasıl körüklendiğini hatırlıyor. Biden ile temel tartışmalarından biri de bu konuydu. Aslında Meksika ile ABD arasında göç olgunlaştı; yani Türkiye ile Almanya arasında olduğu gibi girişler ve çıkışlar arasında bir denge var. İklimsel ve meteorolojik felaketler ise Mozambik, Filipinler gibi ülkelerde kitlesel yer değiştirmelere yolaçtı. Örnekler çoğaltılabilir.
İnsanlık nerede varolmaya başlamışsa orada kalmamış; tarih boyunca daha güvenli, daha iyi bir yaşam umuduyla olduğu gibi, kimi zaman da “bundan daha kötüsü olamaz” zehabıyla dünyanın dörtbir bucağına yönelmiş. Genetik bilimine bağlı çağdaş arkeopaleontoloji çalışmaları, tarih öncesinden beri Afrika’dan Avrupa’ya kadar büyük göç hareketlerinin varolduğunu; Antik Çağ’da ve Rönesans’tan sonra özellikle Amerika’nın Avrupa devletleri tarafından fethedilmesiyle devam ettiğini doğrulamakta. Antik dişlerde ve kemiklerde korunan DNA ve izotoplar, her bireyin tekrarlanan antik göçlerden izler taşıdığını, dünya halklarının köklerinin içiçe olduğunu gösteriyor. Çok az insan, ikamet yerlerinin yakınında bulunan tarih öncesi veya eski iskeletlerin doğrudan soyundan gelmekte. Neredeyse tüm yerli Avrupalılar, son 15 bin yılda meydana gelen ve ikisi Ortadoğu’dan gelen en az üç büyük göç dalgasından gelen genlere sahip. Dünyada sadece bir avuç grup (örneğin Avustralya yerlileri) göçmenlerinkiyle çok az karışmış durumda.
1910’da New York’ta bir uluslararası iş ve işçi bulma kurumunun vitrininde kömür madenleri ya da demir yataklarında çalışmak üzere işçi arayanların ilanları var.
Nüfusun bir kısmı (din adamları, tüccarlar, öğretmenler, askerler, devlet görevlileri, belirli zanaatkarlar, kayıkçılar ve denizciler vb.) şüphesiz daha hareketliydi ve çoğu zaman egzogami veya sözde “gayrimeşru” çocuklar aracılığıyla karışan bir nüfus kaynağıydı. Batı’da Sanayi Devrimi ve yeni devletlerin (Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, İtalya) ortaya çıkmasıyla birlikte, göç daha çok Alman Ruhr’unun kömür madenlerine yöneldi. 1920’lerin başında, işgücü kıtlığının çelik, kömür, otomobil ve silah gibi çeşitli sektörleri etkilediği Fransa’da olduğu gibi, bazen büyük ölçekte örgütlendi.
İnsanlar, gelirlerinde ve istihdam koşullarında, hayatlarını idame ettirme konusunda bir bozulmayla karşılaştıklarında; başka yerlerde daha güvenilir olduklarını sandıkları yerlere bazen fethederek (kendisi gelirken öncekileri göndererek) bazen sığınarak göçettiler. Bu süreç genellikle bir “itme-çekme” faktörleri meselesi olarak tanımlanır: Göçmenler, başka yerlerde daha iyi yaşam koşullarının olasılığı tarafından çekildikleri için sürgüne gider. Yaşadıkları yerden neden itilirler sorusu ise hamiyetperverliğin veya kendi sefaletlerine günah keçisi arayanların cevaplayabileceği bir soru değildir.
İnsanlar bir elleri balda bir elleri yağda olduğu için yurtlarını terketmiyor; onları yerlerinden yurtlarından eden ekonomik, siyasal, askerî ve iklimsel vd. sorunların ve sorumlularının ağır tahriki altında kimi zaman ölümle sonuçlanan bir yolculuğa ve genel olarak bilinmeze doğru hareket ediyor.
Özellikle 1980’lerde Almanya’nın hemen bütün kentlerinin duvarlarında görülebilecek ırkçı “Türken raus” sloganı, “Türkler dışarı” demekti (solda). Buna karşılık “Mein Freund ist Türke” (Arkadaşım Türk) diyenler de vardı.
Milletlerin menkıbelerine bakıldığında, kökler halen bulunulan yerlerden ziyadesiyle uzaktadır. Menkıbeleri bir yana bırakırsak, Roma ve genellikle Akdeniz imparatorlukları döneminde fetih ve kölelik “yerli” halkları parçalamış, göçe zorlamıştır. Gezegenin demografik yapısı sık sık dönüşüme uğramış, tek başına sömürgecilik bile doğal (örneğin kıtlıktan ötürü) diyebileceğimiz göçleri trajik boyutlara sürüklemiştir.
“Medeniyet” veya bir diğer deyişle Avrupa’da kapitalizminin yükselişi bu görüngüye yeni bir boyut ekledi. Modern dünya sisteminin kökenleri, milyonlarca köleleştirilmiş insanın Afrika kıtasından zorla nakledilmesinde yatar. Kâr üretecek daha fazla insan kitlesi için “göçmenler”e ihtiyaç duyulmuştur. Sanayi Devrimi’nin beşiği kabul edilen İngiliz kapitalizmi, herkese iş bulduğu için değil daha ucuz emek sağlamak, çalışanlar arasında rekabet yaratmak için İrlanda’yı İngiltere’ye taşımıştır. Sürekli bir yedek sanayi ordusu, yani işsizler yığını toplumsal zenginliğin büyüklüğüyle ters orantılı olarak varlığını sürdürmüştür.
Kapitalizmin tarihi, ilk evresinde Avrupa’da, özellikle İngiltere’de sanayileşme sürecinde şekillenen ve Afrika’nın büyük bir kısmının köleleştirilmesi ve yerlilerin soykırımının eşlik ettiği korkunç bir tarihtir. Kapitalizm, zamanın kötü koşullarında sanayinin hizmetine sunulan Avrupa köylülüğünü yokederek birikimini sürdürmüştür. İrlanda halkının İngiltere tarafından boyunduruk altına alınması örneğinde olduğu gibi, İngiliz fabrikalarına kitlesel bir nüfus transferi de işçi sınıfını düşman kamplara bölme sonucunu doğurmuştur.
Bugün ABD’den Fransa’ya, Almanya’ya ve muhakkak ki hiç bir ülkenin azade olmadığı aşırı sağın yükselişinde kaldıraç olarak kullanılmaya çalışılan “göçmen” meselesi, daha o dönemde İngiltere’de “yerli” işçi sınıfının pazarlık gücünü kısıtladığı için tepki çekmiş, İngiliz ve İrlandalı işçiler arasında rekabet doğurmuştu. Ortalama bir İngiliz işçi, yaşam standardını düşüren bir rakip olarak gördüğü İrlandalı işçiden nefret ediyordu. İrlandalı işçinin karşısında kendisini egemen ulusun bir üyesi olarak hissediyor ve böylece ülkesindeki aristokratların-kapitalistlerin İrlanda’ya karşı kullandığı bir araç hâline geliyordu. Böylece İrlandalı işçi de İngiliz işçisini İrlanda’daki İngiliz egemenliğinin hem suçortağı hem de aptal bir aracı olarak görüyordu. 19. yüzyılın sonlarına doğru göç süreci Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yönelik muazzam akışlarıyla uluslararası hâle geldi.
ABD’nin eski köle eyaletlerindeki işçiler de siyahlara karşı tepkiliydi. Beyaz işçi sosyal meselelerinin çözümsüzlüğünün nedeni olarak işvereni değil siyah işçiyi görüyor, dolayısıyla bir tür ırkçılık işçiler arasında yaygınlaşıyordu. Fransa’da bugün bile Fransız halkının üçte ikisi göç oranını çok yüksek bulurken, işçiler arasında bu oran dörtte üç! (Le Pen’in başkanlık seçiminin ikinci turunda % 42 gibi ürkütücü bir oy almasında bunun da payı var).
Günümüzde göç, artık küreselleşmenin neoliberal aşamasının bir parçası. Neoliberal politikalar, finansallaşma ve finansal kapitalizmin egemenliği tarafından belirleniyor. Büyümeye öncelik veren bu politikalar. bunu küresel sermaye piyasasına tabi kılar. Toplumsal dönüşüm -modernitenin yegane taşıyıcıları olarak görülen küresel şirketlere bırakılan serbest alan aracılığıyla- her toplumun bu pazara yapısal anlamda uyum sağlaması diye tanımlanır. Bu uyum da, “herkes için eşit erişim hakkı” diyerek sunulur ve aslında kamu hizmeti kavramının terkedilmesini getirir.
Kapitalist küreselleşmenin mevcut aşaması olan neoliberalizm, hem eşitsizlikleri hem ayrımcılığı muazzam boyutlara taşıdı. Göçlerin altında yatan koşullar, sermaye birikiminin doğası, emperyalist savaş, ekonomik ve ekolojik krizler ile geçmiş on yılların neoliberal yeniden yapılanması gibi faktörlerle belirleniyor. Göçle ilgili kamusal tartışmalar, Batılı devletler ve uluslararası finans kuruluşlarının sorumluluğunu sorgulayan bu faktörleri görmezden geliyor.
Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Mahmut Asmalı, şöyle diyor: “Maalesef Türkiye’de iş beğenmeme gibi bir durum var. İnsanlar ağır işlerde, emek yoğun işlerde çalışmak istemiyor. Çalışsa da verimli olmuyor. Yabancı uyruklu işçiler bu işlerde daha fazla çalışıyor”. Göç İdaresi de açıkça “Hayvancılık, tarım, inşaat, tekstil gibi işkollarında işgücü açığı eksiğimizi kayıtlı Suriyelilerle kapatıyoruz” diyor.
Göç, dün olduğu gibi bugün de egemen sınıflar için gerekli! Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Mahmut Asmalı, Türkiye’deki işsizlik sorunuyla ilgili geçen ay yaptığı açıklamada şöyle diyor: “Maalesef Türkiye’de iş beğenmeme gibi bir durum var. İnsanlar ağır işlerde, emek yoğun işlerde çalışmak istemiyor. Çalışsa da verimli olmuyor. Yabancı uyruklu işçiler bu işlerde daha fazla çalışıyor”. Göç İdaresi de açıkça “Hayvancılık, tarım, inşaat, tekstil gibi işkollarında işgücü açığı eksiğimizi kayıtlı Suriyelilerle kapatıyoruz. Organize sanayi bölgemizde günlük hayat bunlar sayesinde dönüyor” diyor.
Yaşlanan işçi sınıflarını yenileyecek kadın ve erkekler, özellikle daha kötü çalışma koşullarını ve düşük ücretleri kabul etmek durumunda. Tehlikeli, kirli, zor, dolayısıyla güvencesiz işlerde (İngilizcede “3-D”/dangerous, dirty, difficult) çalışmayı kabullenecek bir orduya ihtiyaç var. Üstelik hem zorlu çalışma koşullarına katlanacak hem de herhangi bir hakka sahip olmamayı kabullenecek bir ordu. “Geçici” işçiler, hizmetliler, konutlarda ve diğer sağlık kuruluşlarındaki görevliler, inşaat-ulaşım-gıda sanayii ve daha birçok alanda çalışanlar, kâr birikiminin ve yükselmesinin engellenmeden büyümesini sağlayan vazgeçilmez unsurlar. Özellikle kadın göçmen işçiler sözkonusu olduğunda, bakım ve ev işleri gibi sektörlerdeki ulusötesi devrelerin sürece müdahalesi sır değil.
Tabii günümüz kapitalist sistemi, çok sayıda teknik olarak nitelikli insana da ihtiyaç duyuyor. Bu mühendisler, bilgisayarcılar ve biliminsanları, zengin ülkelerin ihtiyaçlarını düşük ücretle karşılamak için “gelişmiş” ülkelere kabul ediliyor.
Nihayetinde sınırlar, rekabet eden merkezler arasında bölünmüş küresel bir pazarda sınıf ilişkilerinin gerekli bölgeselleşmesinin bir parçası olarak yaratılır. Tanım olarak sınırlar, bazı insanların girmesine izin verir, bazılarının girmesine izin vermez. Belgesiz girenler kendilerini en güvencesiz konumlarda bulurlar; vatandaşlığın normal faydalarına erişemez ve evsahibi ülkenin sürekli tehditlerine maruz kalır. Bu yasadışılık, sınırların tesadüfi bir yan ürünü değil, onların doğasında saklı.
Mekansal kökenleri nedeniyle uluslararasılaşamayan birçok sektör (inşaat, hizmetler, ev işleri ve bakım) maliyetleri azaltmak için belgesiz işgücüne veya diğer göçmen türlerine bağımlıdır. Bu anlamda sınır kontrollerinin asıl etkisi, belgesiz işçilerin dışlanması değil, yasadışılığın etkin bir şekilde sermaye birikimi için yararlı bir araca dönüştürülmesidir.
Sınırların ve göçmen nüfusun daha fazla gözetlenmesi; duvarlar ve elektrikli çitler gibi fiziksel engellerin kurulması; biyometrik verilerle bağlantılı izleme teknolojilerinin yaygın olarak kullanılması; silahlı devriye ve insansız hava araçlarının kullanımı; nüfus profili çıkarma, önleme ve risk değerlendirmesi; insanları çeşitli kategorilere ayıran ve sınıflandıran karmaşık veri tabanlarının yaygın uluslararası kullanımı günümüzdeki uygulamaların başlıcaları. Daha da önemlisi, bu yeni kontrol teknolojileri, devletler içindeki bürokratik gücü yeniden şekillendirmeye yardımcı oluyor; askerî ve güvenlik güçlerini anlaşılmaz ve sorumsuz sınır ve göç rejimlerinin merkezine yerleştiriyor.
150 yıllık tarihiyle dünyanın en seçkin müzeleri arasında yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, depreme karşı güçlendirme, restorasyon ve teşhir-tanzim projesi sonrası, kapılarını yeniden açtı. Konuklarına düşünme-değerlendirme-öğrenme fırsatı tanıyan müze “yeni, yalın ve çağdaş olma”yı dolu dolu hissettiriyor. Müze müdürü Rahmi Asal’ın değerlendirmeleri…
ALP E. AKSUDOĞAN
Tarihî Yarımada’nın Topkapı Sarayı kompleksi Osmanlı tarihini, Gülhane Parkı canlılığıyla gündelik hayatı yaşatır. İkisinin arasında kalan İstanbul Arkeoloji Müzeleri de (İAM) sakinliği ve vakarıyla, yüzyıllar öncesinden günümüze, üzerinde yer aldığımız coğrafyanın hem tarihini hem de kültürünü ziyaretçilerin bilgisine ve gözlemine sunar. Ulu ağaçların gölgesindeki bahçesi hem ziyaretçilere gördüklerini sindirme ve dinlenme imkanı verir, hem de zaman zaman İstanbul’un özel konser alanlarından biri olarak dünyaca ünlü sanatçıları olağanüstü bir atmosferde ağırlar.
150 yıllık tarihiyle dünyanın en seçkin müzeleri arasında yer alan İAM bünyesindeki Klasik Müze (Ana Bina), 2012 sonlarında başlatılan depreme karşı güçlendirme, restorasyon ve teşhir-tanzim projesinin tamamlanmasıyla, yeniden kapılarını ziyaretçilerine açtı. Hayata geçirilen projede, yüksek düzeyde kalite, sadelik ve simetri seviyesine sahip olmak; arkeolojik mirası en üst seviyedeki kurulum kalitesiyle korumak; müzeyi Türkiye’nin zengin arkeolojik mirasını sergileyecek güçlü bir eğitim aracı niteliğiyle tasarlamak temel ilkeler oldu. Bu ilkelerin son derece başarılı bir şekilde uygulandığı anlaşılıyor. Klasik Müze, rahat ve hoş bir ziyaret sağlayarak konuklarına düşünme, değerlendirme ve öğrenme fırsatı tanıyor; “yeni, yalın ve çağdaş olma”yı dolu dolu hissettiriyor.
Arkeoloji Müzeleri Müdürü Rahmi Asal (sağda) devletin desteğiyle dünya kalitesinde bir düzenleme yapıldığını ifade ediyor.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Rahmi Asal’ın “her ziyarette yeni bir şey keşfediliyor, farklı bir yer dikkati çekiyor” ifadesi, müzenin ziyaretçi dostu yönünü öne çıkarıyor. Antik Çağ hayatının hemen her aşamasının gözlemlenebildiği, çocuklara ve gençlere hitap etmenin önplana alındığı Klasik Müze, yeni tasarımıyla nitelikte ağır, teşhirde hafif. Tematik salonlarda ziyaretçilere gördüklerini canlandırma imkanı veren sesli ve görüntülü bölümleriyle, bilgi aktarımının pekiştirildiği bir tarih yolculuğuna çıkılıyor.
Müzenin incisi İskender Lahdi Osman Hamdi Bey’in bugünkü Lübnan’ın Sayda kentinde ortaya çıkardığı İskender Lahdi, sadece İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin değil dünyanın en kıymetli arkeolojik eserlerinden…
Rahmi Asal, yenilenen müzede özellikle görsel malzeme kullanımına büyük önem verdiklerini, uzun ve detaylı bir hazırlık süreci yaşandığını, bilimsel-arkeolojik kriterlere göre hazırlanan bu malzemelerin uluslararası bir işbirliğiyle ortaya çıkarıldığını söylüyor. Müzenin incisi “İskender Lahti”nin nakliyesiyle ilgili görsel malzemede yer alan Asir adlı geminin doğru canlandırılması için 6 ay gemi modeli üzerinde çalışıldığını keyifle anlatıyor.
Atatürk’ün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni ziyareti, 10 Şubat 1936.
Üst katta yer alan Troya salonları üzerinden “arkeoloji, bilim ve metodoloji” teşhirinin yapıldığını, bu bölümlere öğrencilerin ve gençlerin yakın ilgi gösterdiğini belirtiyor Rahmi Asal. Troya salonunda yer alan “arkeolojik kesit”in birebir ölçekte olduğu ve İngiltere’de yapıldığı bilgisini verirken, aynı salonda eski vitrin ve teşhir yöntemlerine de yer verildiğini aktarıyor. Yeni tasarımda özellikle büyük ve sığ vitrinler tercih edildiğini, böylelikle ziyaretçinin objeyle yakınlaşmasının sağlandığını belirtiyor.
Klasik Bina’nın klasik bölümü olan Sidon Kral Nekropolü salonları, her zamanki gibi ziyaretçileri bambaşka bir evrene taşıyor. Ziyaretçilerin son derece etkilendikleri Sidamara Lahti de görülmeden geçilmeyecek unsurlardan. 1901’de müzeye gelen yaklaşık 30 ton ağırlığındaki bu görkemli lahit, önce yerine koyulup etrafına bina inşa edilen bir eser. Rahmi Asal, müzenin kurucusu ve ilk Türk müdürü Osman Hamdi Bey salonundaki teşhir konusunda sıkıntı yaşadıklarını üzüntüyle aktarırken, bulabildikleri materyalin azlığından yakınıyor.
Geleceğin arkeologları Arkeoloji Müzeleri özellikle öğrencilerin ziyaretlerini önemsiyor ve teşvik ediyor. Yeni tasarımda da genç kuşakların algısı esas alındı.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Klasik Müze restorasyonu ve teşhir-tanzim projesinde emeği geçenlere teşekkür eden Asal, başta Bakanlık ile Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü olmak üzere tüm mercilerin büyük destek verdiklerini; dünya kalitesinde bir çalışma ortaya konulması için tüm imkanların seferber edildiğini; ortaya çıkan sonucun da bu sayede gerçekleştiğini ifade ediyor.
Ülkemizde arkeolojiye olan ilgi giderek artarken, nitelikli müzelerin sayısı da çoğalıyor. Türkiye’nin ilk müzesi olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri de kendini yenileyerek dünyanın elit müzeleri arasındaki yerini pekiştirmeye devam ediyor.
Tanrılar – Tanrıçalar salonu
3 ana birimden oluşuyor
• Arkeoloji Müzesi (Klasik Müze)
• Eski Şark Eserleri Müzesi
Koleksiyonlar, Anadolu ve Mezopotamya’nın Yunan öncesi; Mısır ve Arap Yarımadası’nın İslâm öncesi çağlarına ait eserler.
• Çinili Köşk Müzesi
Selçuklu ve Osmanlı devirlerinden çini ve seramik örnekleri.
“Chariots of Fire”, “Blade Runner”, “1492: Cennetin Keşfi” filmlerinin müzikleriyle tanınan Oscar ödüllü Yunan müzisyen ve besteci Vangelis Odysseas Papathanassiou, 17 Mayıs’ta 79 yaşında hayatını kaybetti. Vangelis, ayrıca 2002 FIFA Dünya Kupası marşını bestelemişti.
Yunan müzisyen Vangelis Odysseas Papathanassiou, 79 yaşında hayatını kaybetti. “Chariots of Fire”dan (Ateş Arabaları) “Blade Runner”a 80’lerin unutulmaz film müziklerine imza atan Vangelis’in çocukluğundan beri, annesinin piyanosunun melodilerinden tabak-çanak ritimlerine, seslerle ve renklerle örülmüş bir dünyası vardı. Kendisine daha sonra Oscar heykelciğini kucaklatacak, BAFTA ve Altın Küre adaylıkları getirecek müziği, “kulaktan dolma” yöntemlerle hiçbir eğitim almadan öğrenmişti. Renklerle ilişkisi ise Güzel Sanatlar Akademisi’ne yöneltmişti onu. Hayatı boyunca nota kağıtlarının kenarlarına çizimler yapmaya devam etmişti.
Kariyerine 1967’de Paris’te kurduğu Aphrodite’s Child adlı grup için yaptığı bestelerle başlamıştı. Grubun solisti Demis Roussos adını ilk defa burada duyurmuştu. “Rain and Tears” teklileri Fransa, Belçika ve İtalyan listelerinin başına yükselmiş; İngiltere’de “Top 30”dan uzun süre çıkmamıştı. 1975’te “pop müziği artık sıkıcı bulduğunu” söyleyerek gruptan ayrılıp Londra’ya yerleşecek; 1981’de “Ateş Arabaları” filmi için yaptığı besteyle Oscar aldıktan sonra yıldızı bir daha sönmemek üzere parlayacaktı. Carl Sagan’ın “Cosmos”undan tanıdığımız “Heaven and Hell” uzunçaları 1975’te Londra’da çıkardığı ilk solo albümdü. Daha sonra Costa Gavras’tan Roman Polanski’ye pek çok yönetmenin filmi onun müzikleriyle yükselecekti. Film müzikleriyle tanınmıştı ama, yaptığı yüzlerce besteyi tasnif etmeye bile ömrü vefa etmemişti. 79 yaşında ölmeden önce hâlâ son bestesi üzerinde çalışıyordu.
Ne karmakarışık uzun saçları ve hırpani sakalını ne de Rolls Royce’unu bırakmıştı hayatı boyunca. Bir yandan da Yunan devlet kanalı ERT’nin haber bülteni için yaptığı besteden ücret bile istemeyecek kadar önemsiz buluyordu para işlerini. 1982’de Oscar aldığı yıl yaptığı beste için “Paris’e bir teneke zeytinyağı, bir kalıp beyaz peynir gönderin yeter” demişti. 2002 FIFA Dünya Kupası marşının, 2000 ve 2004 Olimpiyatları’nın müziklerinin altında da onun imzası vardı. Uzay tutkusu ise 2016’da “Rosetta”da, NASA’nın 2001’deki Mars Odyssey misyonu için yazdığı “Mythodea”da ve son albümü “Juno to Jupiter”de (2021) kendisini göstermişti.
Çok sevdiği arkadaşlarından biri onun için “Yemekten sigaraya, seyahatten piyanosunun başında dua edercesine bastığı tuşlara, her şeyi tutkuyla yapardı” diyecekti. Adını tarihe yazdırmış hemen tüm insanlar gibi, yeteneğini tutku ve çalışmayla birleştirip iz bıraktı.
Gündelik olanın hayatın her alanına yayıldığı topraklarda, fareli depolardan topladığı, ilmek ilmek biriktirdiği dev arşivle, Yeşilçam’ın tarihini neredeyse tek başına yazdı. Agâh Özgüç’ün delice emeği olmasaydı, büyük ihtimalle birçok film, yönetmen, oyuncu, yapımcı tarihin tozlu sayfaları arasında unutulurdu. Önemsiz görünüp köşeye atılan çok önemli detayların peşinde bir hayat.
Ankara Uluslararası Film Festivali jürisi 1999’da ona “Aziz Nesin Emek Ödülü”nü verirken, şöyle demişti: “Sinemamızla ilgili önemsizmiş gibi görünen tüm önemli ayrıntıları hiç durmadan belgeledi. Sinemamızla ilgili herhangi bir gerçeği araştıranlar, onun kitaplarına başvurmadan yapamazlar. Onun belgelerini karıştırmadan sinemamızı anlamamız ve doğru bir değerlendirme yapmamız olanaksızdır. Tüm yaşamı boyunca bu çalışmayı sürdürmesi nedeniyle bu en önemli ödülümüze değer görüldü”.
28 Nisan’da hayatını kaybeden sinema yazarı Agâh Özgüç, gerçekten 90 yıllık ömrünün neredeyse tamamını sinemaya adamıştı. Gündelik olanın bütün yaşama yayıldığı topraklarda hatırlamaya, gelecek için kayıt tutmaya kıymet veren, bunun için farelerden başka kimsenin uğramadığı depolara giren; oyunculardan fotoğraflarını, mektuplarını, hikayelerini toplayan Agâh Özgüç bu hazineyi yalnızca kendisine de saklamıyor; mutlaka dökümünü çıkarıyor, ya bir kitapta ya bir dergide kullanıyordu. Yalnızca araştırmacılar değil, çektiği filmlerin sayısını unutan yönetmenler, oyuncular bile ona danışıyorlardı. Örneğin Atıf Yılmaz’a kaç film çektiği sorulduğunda, “Ben unuttum, Agâh’a sorun” diyordu.
O kadar çok yazmıştı ki, “50 civarındaki” kitaplarının sayısını tam olarak veremez hâle gelmişti. Türkiye’de kaç film çekildiği sorulduğunda ise düşünmesine bile gerek kalmıyordu. Sinemamızın 100. yılı için yazdığı Türk Filmleri Sözlüğü için 1914’ten 2014’ün Ağustos ayına kadar çekilmiş tam 6.655 filmle ilgili bilgileri derlemişti. O olmasa çok yüksek ihtimal yazılamayacak olan bu ayrıntılı döküme göre Türkiye’de sinemanın ilk filmi sayılan “Ayastefanos Abidesi’nin Yıkılışı” ile ilgili herhangi bir belgeye rastlayamamıştı (hatta çekilmemiş olabileceğini bile düşünüyordu). Fakat Sedat Simavi’ye ait “Pençe” ve “Casus”un seyirci önüne çıktığından emin olduğumuz ilk filmler olduğunu, cumhuriyetten sonra çekilen ilk filmin “Facia-yı Aşk” olduğunu ondan öğreniyoruz.
Sinemanın tarihini yazmanın haricinde, sinema tarihine yazılacak işler de yaptı. Örneğin sinema yazarlığına yeni başladığında ilk röportajını Türkan Şoray’la yapmıştı; o sıralar 17 yaşında olan Türkan Şoray’ın da büyük ihtimalle ilk röportajıydı bu. Yine o zamanlar daha ilk filmini çekmiş, henüz tanınmayan Yılmaz Güney’in ilk röportajını zor bela Ses dergisine o koydurmuştu.
Türk Film Yönetmenleri Sözlüğü, Türk Sinemasında İlkler, Türk Sineması Sansür Dosyası, Türk Sinemasında Cinayetler ve İntiharlar, Türk Sinemasında Yeşilçam Aşkları, arkasında kalanlardan birkaçı.
Kendisine “sinema tarihçisi” yerine “sinema yazarı” denmesini tercih etse de Agâh Özgüç’ün sinema ile ilgili topladığı arşiv, depolara sığmayacak boyuttaydı.
Malta’dan kaçarak Anadolu’ya gelen 1. Dünya Savaşı’nın başarılı komutanı Ali İhsan Paşa, Mustafa Kemal’in daveti ve onayıyla 1. Ordu Komutanlığı’na atanmıştı. Ancak Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’yla aralarındaki gerginlik giderek yükselecek, görevden alınan Ali İhsan Paşa, İstiklal Mahkemesi’ne sevkedilecekti. 100 yıl önceki komuta savaşının nedenleri.
Osmanlı Ordusu’nun 1. Dünya Savaşı’nda başarılı olmuş komutanlarından biri de Ali İhsan (Sâbis) Paşa’dır. Mezopotamya cephesindeki Britanyalıların, Mondros Bırakışması’ndan sonra haksız olarak Musul’u işgal etmelerine direndiği için Malta’ya sürülenler arasındaydı. Ancak Malta’dan kaçmış ve 25 Eylül 1921 tarihinde Kuşadası yoluyla geldiği Söke’den Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek Anadolu’da görev almak istediğini bildirmişti. Mustafa Kemal kendisini hemen Ankara’ya davet etmişti. 5 Ekim’de Ankara’ya varan Ali İhsan Paşa, ertesi gün Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yla görüşmüş ve 7 Ekim günü Batı cephesinde bulunan 1. Ordu’nun komutanlığına atanmıştı. Hemen cepheye hareket eden Ali İhsan Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’yı ziyaret ettikten sonra, 14 Ekim günü Bolvadin’de 1. Ordu Komutanlığı’nı resmen devralmıştır.
Ancak bu iki paşanın araları çabuk bozuldu. Başarılı bir asker fakat aşırı mağrur bir insan olan Ali İhsan Paşa; İsmet Paşa’nın bir yanda kendisinden kıdemsiz olması, diğer yanda da 1. İnönü ve Kütahya-Eskişehir muharebelerindeki başarısızlıkları dolayısıyla Cephe Komutanlığı’ndan gelen neredeyse bütün emirleri sorgulamış; kendisine bağlı birlik komutanlarının önünde eleştirmiş ve ancak ısrar sonrasında yerine getirmiş; bu nedenlerle de Batı Cephesi’nde komutana karşı güvensizlik oluşmasına neden olmuştur. İki paşa ve kurmay heyetleri arasındaki sürtüşme, giderek üst kademedeki subaylar arasında “İsmet’çiler” ve “Ali İhsan’cılar” tarzında bir dizi gerginlik de yaratmıştır.
Ali İhsan Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı tren istasyonunda karşılıyor. Çay, 1922.
Ali İhsan Paşa’nın cephe komutanlığına geçmek gibi bir arzusu olup olmadığı konusunda bir bilgi olmamakla birlikte, İsmet Paşa’nın cephe komutanlığından alınmasını istediği kesindir. Nitekim Ali İhsan Paşa’nın, Albay “Ayıcı” Arif Bey’e, “Mustafa Kemal Paşa, neden bu beceriksiz ve mütereddit adamı tutuyor? Bari Fevzi (Çakmak) Paşa’yı Cephe Kumandanı yapsa…” dediğini biliyoruz. Bu durumda, Ali İhsan Paşa’nın ordu komutanlığı günleri sayılıydı; çünkü İsmet Paşa’nın kurmay başkanı olan Asım Gündüz’e göre, “İsmet Paşa, hedefin kendisi olduğunu hissediyor ve çok üzülüyordu. Ali İhsan’ın gayesinin kendisini buradan atarak yerine geçmek olduğuna kani idi. Amma İsmet, kolay tongaya düşecek adam değildi. Bir defa kin tutmasın, kinine hedef almasındı. Hasmını yere vurmanın hem şartlarını hazırlar, hem de çok iyi bilirdi”.
Ancak İsmet Paşa, 20 Haziran 1922’de görevden alma aşamasına gelindiğinde, subayları arasında çok sevilen Ali İhsan Paşa’nın ordusuyla birlikte isyana kalkışacağından korkmuş ve yerine 1. Ordu Komutan Vekili atadığı Fahrettin (Altay) Paşa’ya gereksiz oldukları sonradan anlaşılan bir dizi talimat vermiştir.
İş bununla bitmemiş, görevinden alınan Ali İhsan Paşa, Başkumandanlık’ın 3 Temmuz 1922 tarih ve 4/1937 numaralı emriyle Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne sevkedilmiştir. İsmet Paşa’nın anılarına göre, bu yolu seçen Mustafa Kemal Paşa’dır.
Cebel-i Bereket Mebusu İhsan (Eryavuz) Bey başkanlığında, Gaziantep Mebusu “Kılıç” Ali (Kılıç) Bey, Mâmuretü’l-Aziz Mebusu Hüseyin (Gökçelik) Bey ve yedek üye olarak Kütahya Mebusu Cevdet İzrap (Barlas) Bey’den kurulu İstiklâl Mahkemesi, başkanının sözleriyle, “iddia edildiği gibi ‘[1.] Ordu’yu Cephe aleyhine ihzâr’ mahiyetinde bir cürüm” bulamadı. “Kılıç” Ali Bey de, soruşturmalarını ve vardıkları sonucu şu sözlerle anlatır: “Temas ettiklerimiz, Ali İhsan Paşa’nın sevk ve idare ve kumanda kabiliyeti yanında İsmet Paşa’nın pek zayıf olduğu fikrinde hemen müttehit görünüyorlardı. Bütün söylentiler ve yaptığımız tahkîkat itiraf etmeliyim ki Ali İhsan Paşa lehinde, İsmet Paşa’nın aleyhinde çıkıyordu… Mahkeme heyeti Cephe Kumandanı’nın iddiasını dinledi. Tevdi ettiği dosyayı baştan aşağı kılı kırk yararcasına tetkik etti. Bu zengin dosya içerisinde Ordu Kumandanı aleyhinde medâr-ı ithâm olacak ve bize anlattıklarını tevsîk edebilecek, mahkememizi alakadar eden hiçbir noktaya tesadüf etmedik”.
Cephede gerilim Soldan itibaren Batı Cephesi Kurmay Başkanı Albay Asım (Gündüz) Bey, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, (tanınamadı), Sovyet Rusya Askerî Ataşesi Znovaryev, Sovyet Rusya Elçisi Aralov, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Azerbaycan Elçisi Abilof, 1. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa. Akşehir 1921.
Ankara İstiklâl Mahkemesi, 20 Temmuz 1922’de, “dâvanın daha âdilane rüyet ve intacının kumandanlık fenn-i âlisine tamamiyle vâkıf, sahib-i ihtisas zevattan teşekkül edecek bir mahkeme-i fevkalâde tarafından icrası lüzumunun daha musip telâkki edildiği” sözleriyle takipsizlik kararı almıştır. Bunun üzerine Millî Müdâfaa Vekâleti, Ali İhsan Paşa’nın Erkân Dîvân-ı Harbi’nde yargılanması kararına varmış, fakat araya Büyük Taarruz ve sonrasındaki önemli olayların girmesi nedeniyle, sözkonusu mahkeme ancak 1923’ün Mart ayı sonlarında toplanabilmiştir. Korgeneral Ali Galip (Pasiner) başkanlığında Bornova’da toplanan bu mahkeme de 13 Mayıs’ta açıklanan kararıyla Ali İhsan Paşa’ya yalnızca tekdir cezası vermiştir. Ali İhsan Paşa, bu karardan bir buçuk ay sonra, Millî Müdâfaa Vekâleti’nin isteği üzerine, 28 Haziran 1923 tarihinde emekliye sevk edilmiştir.
Ali İhsan Paşa’nın emekliliğiyle sonuçlanan süreçte İstiklâl Mahkemesi’ne ve Erkân Divan-ı Harbi’ne sevkedilmesini gerektirecek ağırlıkta bir suç işlemediği kesindir. Gene de Gazi Mustafa Kemal, Nutuk’ta Erkân Divan-ı Harbi’nin geçerli kabul etmediği suçlamaları tekrar etmiştir. Bu haksız suçlamalardan çıkarabileceğimiz bir sonuç, Mustafa Kemal Paşa’nın, İsmet Paşa’ya karşı ordu kademelerinde güvensizliğin artmasından rahatsız olmuş olmasıdır. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, başta Ali Fuat ve Refet Paşalar olmak üzere, birçok üst rütbeli subayın İsmet Paşa’dan hoşlanmadıklarını biliyordu. Öte yandan, İsmet Paşa’yla kurmuş olduğu ve askerî maharetten çok siyasal nedenlere dayanan düzenin değişmesini de istemiyordu. Ali İhsan Paşa’nın eleştirilerine verilen ağır tepkinin nedeni de, bu düzenin bozulma olasılığının ortaya çıkmasıdır.
İngiliz edebiyatçı ve eleştirmen Charles Dickens (öl. 1870), yarattığı karakterlerle 19. yüzyıl İngiltere’sinin toplumsal sorunlarını ve dönemini yansıttı. Kendi hayat hikayesini David Copperfield romanında kurgusal bir karakter üzerinden yazan Dickens, özellikle Oliver Twist ve Kasvetli Ev’le kalıcı bir etki sağladı, klasikler arasına girdi. Eksileri ve artılarıyla…
Viktorya Dönemi’nde (1837-1901) Birleşik Krallık, sanayi devrimi ve kolonileşmeyle dünyanın tartışmasız en büyük süper gücüne dönüştü. İmparatorluğun kalbi olan Britanya Adaları’nda yaşam koşulları özellikle orta sınıf için düzelirken, aynı anda birçok sosyal, ekonomik ve politik problem de başgösterdi. Bu dönemde edebiyat alanında birçok önemli yazar yetişti ve bunlar eserlerinde yaşadıkları dünyanın değişimini dile getirdiler.
Charles Dickens kimi zaman örtülü otobiyografik kimi zaman (büyük ölçüde) kurgu romanlarıyla, hem dönemin hem sonraki zamanların iz bırakan edebiyatçısıydı. Yarattığı karakterler, tıpkı Elizabeth devrinin Shakespeare karakterleri gibi bilinirlik kazandı; hem gündelik hayatta hem de edebiyat dünyasında en çok atıf yapılan kurgusal kişilikler oldu. Eserleri, dönemin yaşayışını ve problemlerini yansıttı.
Çocuk işgücü Viktorya Dönemi’nin önde gelen problemlerinden biri de çocuk iş gücüydü. Madenlerde ancak çocukların geçebileceği tüneller kazılabilmekteydi.
Eserlerinde çocuklarla ilgili toplumsal sorunları dile getirdi
Tıbbın gelişmesiyle bebek-çocuk ölümleri büyük oranda düşmüştü. Dönemin kapitalist gelişimi, ucuz işgücüne ihtiyaç duyuyordu. Toplumun alt kesimlerinde, geçinmek için çocukların da ailenin kazancına katkıda bulunması bekleniyordu. Çocuk işgücünün sömürülmesi, Viktorya Dönemi’nde sistemleşmeye başladı. Çocuk işgücü problemini ve alt sınıflardaki sefaleti Oliver Twist, Kasvetli Ev, David Copperfield, Büyük Umutlar kitaplarında gündeme getirdi. En önemli romanlarından Oliver Twist’te, aynı zamanda eviçi şiddeti, çocukların kriminal işlerde kullanılmasını ve sokak çocuklarının sefaletini hicvetti. Bu eserdeki gerçeklik ve ustalık, özellikle orta sınıfın bu konudaki bakışaçısını sarsmış, kamuoyunda çocukların köle gibi kullanılması konusunda farkındalık yaratmış, hatta dolaylı olarak bu konudaki reformların yolunu açmıştı.
Ülkesindeki haksızlıkların karşısında, ülkesinin yaptığı haksızlıkların yanında!
Charles Dickens kendi yaşadığı toplumdaki sefaleti, göç problemlerini eleştirmiş, mazlumları savunup korumuş ve romanlarında onların dertlerini konu etmişti. Bununla birlikte özellikle İngiliz kolonilerindeki halkları aşağı ve hor görmüştü. Dickens, yaşadığı dönemde gelişen antropoloji ve evrimsel biyolojinin verilerini yanlış yorumlayan sözde bilimsel biyolojik ırkçılığın bir temsilcisi değildi; ancak yine o dönemde popülerleşen görüşlere paralel olarak, toplumlar arasında kültürel bir hiyerarşinin olduğu inancındaydı. Bu hiyerarşide dünyanın başat gücü, mensubu olduğu Büyük Britanya’ydı; zira kültürü ve kullandığı bilim sayesinde bu konuma gelebilmişti. Dickens, Kıta Avrupası’nı bile daha aşağıda görürken, Britanya’nın kolonilerinde yaşayan toplumları “primitif kültürler” olarak değerlendirmekteydi. Bunun en bariz örneği, 1857’deki büyük Hint Ayaklanması’ndan sonra Emile de la Rüe’ye yazdığı bir mektuptadır. Burada özetle, “eğer oradaki orduların komutanı olsaydım bu iğrençlikleri yapan Hinduları ve o ırkı tamamen yeryüzünden silerdim” demekteydi.
Yazılarında ayrıca medeniyetle kirlenmemiş (!) “asil-vahşi”(noble-savage) ve romantik primitifizm yaklaşımlarıyla alay etti; Batı kültürünün üstünlüğünü vurguladı. ABD’de köleliğin kaldırılmasını desteklemiş, fakat “eğitimden yoksun” Afroamerikalılara oy hakkı verilmesini “absürd” bulmuştur. Oliver Twist’teki Yahudi Fagin karakteri, tıpkı kendisinden yaklaşık 250 sene önceki Marlowe’un Malta Yahudisi’ndeki Barabas veya Shakespeare’in Venedik Taciri’ndeki Shylock gibi klişelere dayanan ve olumsuz biçimde karikatürize edilmiş bir figürdü. Daha sonraları kitaptaki Fagin yerine kullanılan “Yahudi” (the Jew) ifadesini son 15 bölümde kaldırmış; arkadaşına yazdığı bir mektupta romandaki Fagin tasvirinin Yahudi halkına karşı yapılmış büyük bir hata olduğunu ifade etmişti.
Geleceğe iz bırakan edebiyatçı
Elizabeth devrinde Shakespeare’in yarattığı etkinin bir benzerini, Charles Dickens Viktoria Dönemi’nde yaratmıştı. Eserleri hem yaşadığı çağa hem de geleceğe iz bıraktı.
Noel, 16. yüzyıldan itibaren Protestan reform hareketinin güçlenmesiyle kiliselerde ilahilerle daha az kutlansa da, 19. yüzyılda bile bir dinî bayram olarak devam etmekteydi. Britanya’da, Viktorya Dönemi’nin ortalarında Noel, yavaş yavaş özellikle orta ve üst sınıf için bir eğlenceye dönüşmekte ve kiliseden çıkıp özel alanlara girmekteydi. Daha önce yılbaşındaki hediyeleşme kültürü Noel’e kaymıştı. Dickens da Britanya toplumunun Noel’i tekrar değerlendirerek onu dönüştürdüğünü gözlemliyordu. Böylece en ünlüsü Bir Noel Şarkısı olmak üzere beş Noel novellası ve romanı yazdı. Bu eserler Britanya ve ABD’de bugünkü anlamdaki Noel kutlamalarının gelişmesinde büyük rol oynadı. Bir Noel Şarkısı kitabındaki “Merry Christmas” tabiri, daha sonra bu bayramın standart tebrik ifadesi oldu; eserdeki gibi evde ailecek beraber yenilen yemekler yine bu bayramla özdeşleşti. Kitapta, birşeyin saçma olduğunu veya aşırı kutlandığını ifade etmek kullanılan “Bah! Humbug!” ifadesi ise İngilizcede popüler bir tabire dönüştü.
Oliver Twist’in 1885 tarihli ilk baskısı.
Sherlock Holmes’tan önce Dedektif Bucket vardı
Dickens’ın en iyi romanlarından kabul edilen ve birçok eseri gibi dizi olarak parça parça 1852-53’te yayımlanan Kasvetli Ev, İngiliz hukukunun önemli problemlerinden birine değinmekteydi. Anglo-Sakson hukuk sisteminde yazılı olmayan ortak hukukun (common law) yavaş ilerleyişi bir problemdi. 1. Elizabeth zamanında güçlenen “Hakkaniyet Mahkemeleri” (Court of Chancery) çeşitli ufak reformlara rağmen çiftbaşlılık yaratmaktaydı ve buraya giden davalar da bezdirici bir şekilde uzamaktaydı. Kararlar geç alındıkları için anlamsızlaşmaktaydı. Dickens da muhtemelen gerçek bir davaya dayanarak romanında bu konuya değinmiş ve bu durumu parodileştirerek eleştirmişti. Toplumdaki mağduriyeti ortaya koyan romandan yaklaşık 20 yıl sonra 1873’te başlayan süreç sonucu aralarında “Court of Chancery”nin de olduğu 7 mahkeme birleştirildi ve ortak hukuk-hakkaniyet mahkemelerindeki ayrışma sona erdirildi. Yine bu dönemde, suçla savaşan yeni bir kahraman edebiyata girmişti. Eserdeki “Dedektif Bucket”, Britanya edebiyatındaki ilk kurgu dedektif karakteri olup Arthur Conan Doyle’ın Sherlock Holmes’unun öncelidir (Amerikalı şair ve yazar Edgar Allen Poe’nun kısa hikayelerindeki August Dupin karakteri ise İngilizce yazın dünyasında ilktir).
Kıyı uzunluğu 515 kilometreyi bulan, 6 tarafı denizlerle çevrili nadir kentlerinden biri İstanbul. Bir zamanların “plajlar şehri” bugün müsilajıyla, kolibasiliyle meşhur ne yazık ki… 1920’li yıllarda Ekim Devrimi’yle gelen Beyaz Rusların kamplarda kaptıkları bitlerden deniz banyosuyla kurtulmak istemesi vesile olmuş. “Deniz hamamları”nın ahşap kutularının içinden kadınlı-erkekli kumsallara taşan deniz sefaları da bugün ancak fotoğraflarda kalmış.
Cumhuriyet sonrası altın çağını yaşayan İstanbul plajlarından bugün halen kullanılanlar da var. Şimdilerde kadınlar plajı olarak hizmet veren Rumeli Kavağı’ndaki Altınkum Plajı, 1934’te şair Yahya Kemal Beyatlı (solda), ilk kadın ressamlarımızdan Melek Celal Sofu ve eşi ünlü avukat Hasan Celal Sofu’yu misafir etmiş. Şirket-i Hayriye, 1 Temmuz 1930’da açılan plaja vapur seferi başlatmış. Plajın ünü artsa da, gidip gelmenin 4 saat sürdüğü Altınkum o zamanlar çok daha yakın yerlerden de denize girebilen İstanbulluların pek rağbet ettiği bir yer olmamış.