Bir zamanlar Beyoğlu’ndaki Japon oyuncakçı mağazasının ortaklarından olan Yamada Torajiro, 100 yıldan fazla bir zaman öncesinde İstanbul gözlemlerini kaleme almış, çizdirmişti. Yazar gördüklerini, okuduklarını ve duyduklarını çok ustaca birleştirerek sürükleyici bir seyahat, anı ve gözlem kitabı meydana getirmiş.
Yamada Torajirō’nun yazdığı, Prof. Dr. Selçuk Esenbel’in Japonca aslından Türkçeye çevirdiği Japon Aynasında Resimli Türkiye Gözlemleri (İş Bankası Kültür Yayınları) adlı eser, okurlara Beyoğlu’ndaki Japon oyuncakçı mağazasını hatırlatarak başlıyor. Evet, ben de çocuk hafızamla Japon mağazasını İstiklal Caddesi’nde bir pasajın girişinde gibi hatırlıyorum. Mağazanın vitrinlerine hayranlıkla ve ilgiyle bakmam yanında acaba oradan oyuncak alabilmiş miydik hatırlamıyorum; belki alamamışızdır.
Eser sizi 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başı İstanbul’una götürüyor. Öte yandan çeviri, Esenbel’in titiz çalışması sonucu kitaba eklenen ayrıntılı açıklamalar ve yazarı o dönemin Japonya bağlamına oturtan geniş bir giriş bölümü sayesinde, okurun eserle bağ kurmasını sağlıyor.
Japon mağazasının ortaklarından olan yazar Yamada Torajirō (1866-1957), dikkatli gözlemleri ile sizi bazen bildiğiniz bazen de bilmediğiniz bir İstanbul’da gezdiriyor. Kitabı süsleyen Japon kara kalem (sumie) resimlerini, yazar bir ressama çizdirmiş. İstanbul’dayken topladığı kartpostallar ve Kodak marka fotoğraf makinesiyle çektiği resimlerin arasından Dersaadet’i (İstanbul) temsil ettiğini düşündüklerini çizim hâline getirtmiş, çizimleri yapan ressamı da denetlemiş. Fotoğrafları ise “atıma binip şehrin banliyölerinde pınar sularını avuçlarımla içtiğim, yandan çarklı vapurla seyrettiğim Boğaziçi’nin manzarasına hayran kaldığım zamanlarda çektim” diye takdim ediyor.
Yazar her ne kadar “bu derlemede sadece duyduklarımı, gördüklerimi çalakalem kaydettim” diyorsa da, gördüklerini, gözlemlerini, okuduklarını ve duyduklarını çok ustaca birleştirerek sürükleyici bir seyahat, anı ve gözlem kitabı meydana getirmiş. Kitap çeşitli kesimlerden İstanbulluların hayatını, saray, konak, sokak kültürünü genç Rum tulumbacı delikanlıları, dalyan balıkçıları, mesire yerlerinde salına salına yürüyen feraceli hanımlar ile fesli beyefendileri sevecen bir dille anlatır.
İstanbul’u gözlemlerken Yamada, zaman zaman kendi kültürü ile benzerlikler görür, ilişkiler kurar; örneğin lokumu Uzakdoğu’da bilinen bir Kore tatlısına benzetir veya Şeker Bayramı ile geleneksel Japon Yeni Yılı kutlamalarındaki aile ziyaretlerini birbirlerine benzetir. Kimi zaman da bazı özelliklerden sanki salt İstanbul’a mahsusmuş gibi sözeder. Sanırım eğitimli Japonlara hitap ettiği için, örneğin camiye girerken şadırvanda abdest alınmasını Japonya’da da tapınaklara girerken avlunun başında ufak bir havuz ve kepçelerle el yıkanmasına benzetmez; ibadethanelere ve evlere girerken ayakkabı çıkarılmasını “bizdeki” gibi bir ifade ile tanıtmaz. Ancak şadırvanı “el yıkama çeşmesi” olarak ifade etmesi, eğitimli okuyucunun bu bağlantıyı kuracağını düşünmüş olacağı hissini veriyor. Bu durumu İstanbul’daki sarayları anlatırken de görüyoruz; bunların Japonya’daki saraylara benzer ve farklı yanları hakkında bilgi sahibi olmuyoruz; herhalde “arif olan anlar” diye düşünmüştür.
Öte yandan Topkapı Sarayı’na “Seraglio” demesi kadar, “kanlı Ortaçağ menkıbeleri” şeklindeki İstanbul fethi ve Ayasofya hikayeleri, onun bu konularda yaptığı okumalar yanında o dönemde bu türlü söylencelerin yaygın olduğu izlenimi vermektedir. Bazen de örneğin Topkapı Sarayı ve diğer saraylarla ilgili olarak söylediklerinde gözlemden çok bilgi ile karşılaşınca bunların bir kitaptan alınmış olduğunu anlarız. Esenbel onun “izlenimlerini klasik Çince terkiplere dayalı Japonca kavramlar bularak ifade etmiş” olduğunu belirtir.
Yamada, Japon millî inancı Şintoizm yanında Konfüçyüsçü felsefe ve edebiyat ile Batı kültürünü birarada yaşayan ve yaşatan, Esenbel’in “kadim ile modern arasında” diye tanımladığı bir kuşağa mensuptu. Bu ifade bizde de Yahya Kemal Beyatlıların kuşağı için geçerlidir. Yahya Kemaller bir taraftan Arap ve Farsça ifade, imge ve betimlemelerin yoğun olduğu Osmanlıca divan edebiyatını, diğer taraftan da Fransızca yoluyla Batı edebiyatını kendi bünyelerinde meczetmiş aydınlardı. Sonrasında biz, arada kalmak yerine seçim yaptık. Bu durum, “acaba Japonlar ne gibi seçimler yaptılar?” sorusunu akla getiriyor.
1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra, yay, ok, zırh, barut, fişek, kavuk, kılıç, kalkan, cirit, mızrak gibi malzemeler, fetihten beri askerî depo olarak kullanılan Aya İrini’ye kaldırılmıştı. 1800’lü yılların ortalarına doğru bir kısmı hediye edilen, bir kısmı hurda fiyatına Avrupalılara satılan bu orijinal malzemeden büyük bir koleksiyon, bugün Floransa’daki özel bir müzede sergileniyor.
ARZU TUTUK ALTUNAY
Floransa’nın hemen dışında, neredeyse bir orman büyüklüğündeki parka, güneş batarken soluk soluğa ulaştım ve müzenin kapıları kapanmadan içeri giren son ziyaretçi olmayı başardım. Maskem, aşı kartım tamdı ve İtalyanca konuşan gruba katıldım.
Müzenin koleksiyonu, Stibbert ailesine ait büyük malikanenin odalarında sergileniyor ve bu özel müze sadece kendi rehberi ile gezilebiliyor. Benim ilgimi çeken kısımlar hemen başlangıçtaki odalar olduğu için rehberimizden izin aldım. Herkes gittikten sonra bu nefes kesen serginin ortasında Osmanlılara ait yay, ok, zırh, barut, fişek, kavuk, kılıç, kalkan, cirit, mızrak ve bunun gibi şaşkınlık verici askerî malzeme ile başbaşa kaldım.
Atı ve silahlarıyla aslına uygun şekilde yeniden giydirilmiş tam teşkilat bir sipahi.
Avrupa hükümdarlarına hediye edilmiş, ganimet alınmış, savaş hatırası olarak korunmuş bu kıymetli silah ve eşya İstanbul’dan Floransa’ya, Stibbert ailesinin özel koleksiyonuna nasıl eklenmiş? Bunu anlamak için Kostantiniyye’nin fethine gitmemiz gerek. Şehrin Osmanlı hakimiyetine geçmesiyle Aya İrini Kilisesi cebehane olmuş; silahların korunduğu, askerî malzemenin yığıldığı ve savaş ganimetlerinin toplandığı bir depo olarak kullanılmaya başlanmış. Yeni Saray’ın surlarının dahilinde bulunmasından dolayı da “iç cebehane” olarak tanımlanmış. Kışlaları yapının hemen yakınında olan Cebeciler, buranın muhafızlığıyla ve silahların bakımını yapmakla görevlendirilmiş. Tahta çıkan her padişah, sarayı ve işleyişini tanımak için burayı ziyaret etmiş ve ganimet silahların özellikleri konusunda bilgilendirilmiş. Padişahlar bu eserlerin korunması konusunda buyruklar da vermiş.
Peki zaman içinde büyüyen bu koleksiyonda neler varmış? Fatih’in kılıcı, Timurlenk’in pazı bandı, İskender’in kılıcı, Yeniçeri kazanları-kudümleri, Acem silahları ve okları, demir toplar, barutluklar, Abdülhamid’e İtalyan kralının verdiği mızrak, İstanbul ve Galata arasındaki zincir, muhtelif top-tüfek-revolver, Venedik ve Girit kılıçları, kalkan, yatağan ve daha birçok kıymetli askerî malzeme…
Geçmişten gelen ordu Birbirinden bağımsız zamanlarda toplanmış farklı askerî malzeme müzenin büyük bir odasında sergileniyor.
Aya İrini, 1726’da Dar-ül Esliha (Silahlar evi) adını almış. Bu yeni düzenleme bugünkü anlamda gerçek bir müze olmasa da, ilk defa bu gibi objelerin sergiye açılması açısından önemli bir adım. Ayrıca Dar-ül Esliha’nın politik mesaj veren sembolik öneme sahip objelerin toplandığı bir merkez oluşturması da modern müzecilik için bir kilometre taşı.
Vaka-i Hayriye’den (1826) bir süre sonra Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile idam edilen askerlerden kalan birçok tüfek, tabanca, kılıç, yatağan ve benzeri silah ile diğer askerî donanım bir depolama yeri olarak Aya İrini’ye hibe edilmiş. Bu sıralarda binanın “kubbelerine kadar silahla dolduğu” rivayet ediliyor. 1839’da Aya İrini, Dar-ül Esliha yerine “Harbiye Anbarı” olarak anılmaya başlamış. Bina bir süre bu şekilde depo olarak kullanıldıktan sonra silahların Aya İrini’de tutulmasında faydadan çok zarar görülmeye başlanmış. Bir isyan hâlinde, kullanımda olmayan bu silahların isyancılar tarafından ele geçirilme ihtimali gereksiz bir risk olarak görülmüş. Eski silahların yeni ordu için de bir işe yaramayacağı düşünülmüş ve depodaki askerî eşyanın parça parça dağıtılmasına başlanmış.
Yerden tavana askerî malzeme Kılıçlar, kalkanlar, miğferler Stibbert ailesine ait malikanenin odalarını yerden tavana kadar dolduruyor.
Aya İrini’yi dolduran binlerce silah depodan çıkarılıp hurda demir fiyatına Avrupalılara satılmış. Vapurlar dolusu Yeniçeri silahları Avrupa’ya nakledilmiş. Bir şekilde önemli görülen bir takım silah ve eşya kalabilmiş (bunların birçoğu bugün üzerlerindeki Harbiye Anbarı işaretiyle tanınabilmektedir).
Sultan Abdülaziz ve 2. Abdülhamid dönemlerinde Aya İrini’de bulunan kıymetli silah-eşyanın bir kısmı da bazı Avrupa hükümdarlarına hediye edilmiş, muhtelif yerlere nakledilmiş. İngiliz Morning Chronicle gazetesi 20 Haziran 1842 tarihli sayısında İstanbul’daki büyük cephanelikten getirilmiş insan ve at zırhlarıyla bazı başka eşyadan oluşan koleksiyonun iki gün sürecek açıkartırma öncesinde Oxenham Rooms’da sergilenmekte olduğu haberini veriyor. Bunlar çok nadir eserler kabul edildiğinden, İngiliz hükümetinin de bunları inceleyip Tower of London’daki millî koleksiyon için parçalar almak niyetinde olduğu belirtiliyor.
Bu hadise İstanbul’da ataşelik de yapmış, diplomat ve gezgin Robert Curzon (1810- 73) tarafından şu şekilde kaydedilmiş: “O yıllarda Konstantinopolis’te salgın hastalık vardı ve hastalıklı bir kargoyu yüklemekten çekinen diğer gemilerin aksine bir Cenova gemisi bu silahlara talip olarak bunlardan gemilerinin aldığınca bir miktarı hurda fiyatına aldı. Cenova’ya vardıklarında yükü rıhtıma boşalttılar ve bunlara kimse talip olmadı. Büyük bir kısım çocuklar tarafından oyun eşyası olarak götürüldü. Pek çok eski miğfer de çevrede yaşayan fakir yaşlı insanlar tarafından tencere ve çaydanlık olarak kullanılmak üzere toplandı. Kalanlar denizin tuzlu suyu ve kırılmalarla yıpranmaya devam ederken bir Cenova beyefendisi tarafından satın alınmıştır. Ben de bunları bu kişide buldum ve izin verdiği kadarını satın aldım ancak kısa bir süre sonra kendisi zırhları dönemlerine uygun olarak düzenleme konusundaki başarısız girişimlerinden öyle bezdi ki satmayı düşündüğünden çok daha fazlasını elden çıkarmaya karar verdi. Bazı parçalar Milano’daki bazı kişiler tarafından alındı, diğerleri İtalya’nın değişik bölgelerinden alıcı buldu. Geri kalanlar ise İngiltere’ye getirildi” (Hewitt, 1859, s. 116- 117).
Peki, Stibbert ailesi bu eşyaya nasıl sahip oldu? O zamanda da simsarlar var mıydı? Müthiş bir servete sahip bu kişiye, bu eserlere ulaşabileceği bilgisi nasıl gitti? İstanbul’a hiç gelmiş miydi? Tamamen para sahibi olmanın getirdiği bir tesadüf ile mi sahip oldu yoksa bu envanter ile önceden bir ilgisi var mıydı da duyunca toplamaya girişti?
Frederic Stibbert (1839- 1906), 19. yüzyılda Floransa’nın en tanınan simalarından biri. Dedesi Giles Stibbert, East Indies şirketinin ordusunda generalmiş ve aile servetinin oradan geldiği biliniyor. Anglo-İtalyan kökenli ailede büyüyen Frederic, eğitimini İngiltere’de tamamladıktan sonra Floransa’ya geri dönmüş ve son derece aktif, seyahatlerle dolu bir hayat yaşamış. 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılışına gitmiş ve oradan dönerken birçok değerli objeyi yanında getirmiş. Uluslararası bir eser toplayıcı olarak hayatını bu işe adamış. Rönesans dönemine ait müthiş bir koleksiyon da oluşturmuş ve bu da ailesine ait bu güzel evde sergilenmekte. Bizim Osmanlı silahlarına nasıl sahip olduğu, bu haberin ona nasıl ulaştığı ise meçhul.
Floransa’da iken Stibbert Müzesi’ne biraz daha erken saatte gidilmeli ve bu müthiş tarih-sanat arşivinin üzerine, yandaki devasa parkta da bir yürüyüş yapılmalı.
Yaz geldi çattı, gelinlerin tatlı telaşı başladı. İki bayram arasında bile olsak havaların ısınmasıyla dünya evine girmek isteyenler planlamalara başladılar. Hazırlıkların ana kalemlerinden biri de düğün pastaları… Bugün şatafatlarıyla çiftlerin rüyalarını süslerken cüzdanlarını da hafifleten düğün pastaları var. Roma döneminde ise baharatlı çörekler, şekerin nadir bulunduğu zamanlarda sakatat ve istridyelerle yapılan düğün turtaları vardı.
Yaz kapıda. Düğün mevsimi geldi çattı… Ancak galiba kimse artık evinin bahçesinde kuru pasta, limonata ile mahalle çalgıcılarının ezgisine oynamak istemiyor. Yalnız bizde de değil, tüm dünyada küresel düğün endüstrisinin ateşlediği çılgınlık, pandemi sınırlamalarına rağmen 2020’de pazar büyüklüğünü 160 milyar Dolar’a çıkarmış. Her yıl bir %5 daha büyümeye devam ediyor.
2030’da tahminler yarım trilyon Dolar’a işaret ediyor. Yani dünyada açlığı ortadan kaldırabiliriz, ama yok! Yeni bir yuvanın kuruluşunu herkese ilan etmek lazım.
Düğün denildiğinde iki tarafın da fitili ateşleniyor. Herkes düğününün unutulmaz olmasını, yıllar boyu konuşulmasını arzu ediyor. Her kültürün farklı eğlence ve ikram geleneği var. Pek değişmeyen ise sonlara doğru maytaplarla, marşlarla sahneye gelen gösterişli, kat kat düğün pastası… Gerek yükseklik gerekse süslemeler bakımından son yüzyılda iyiden iyiye abartılan düğün pastalarının geçmişine bir göz atalım.
İtalyan ressam Paolo Veronese’nin “Kana’da Düğün” tablosu (1563).
Antik Çağ’dan bu yana, evlilik törenlerinde simgesel önemi olan bir hamur işinin sunulması gelenek. Roma döneminde mustaceum denilen, arpa ya da buğdaydan yapılan bir somun, şans dilekleriyle birlikte gelinin başında kırılırmış. Bu somundan alınan parçalar, yani confarreatio, simgesel olarak yeni çiftin paylaştıkları ilk lokma olurmuş. Misafirler de şans getirdiğine inanarak dökülen ekmek parçalarını yanlarına alırlarmış. Şair Lucretius, De Rerum Natura (Nesnelerin Doğası) isimli eserinde, gelinin kafasında ekmek kırma âdetinin daha sonra hafif tatlandırılmış buğday keklerinin gelinin başının üzerinde ufalanması alışkanlığına dönüştüğünü anlatır. Bir de misafirlere avuç avuç confetto dağıtılırmış; yani kuruyemiş, kuru meyve ve ballı bademler… 1487’de Lucrezia Borgia Ferrara Dükü’nün oğlu Alfons evlenirken davetliler 130 kiloya yakın confetto’yu gelinle damadın başından aşağı yağdırmışlar. Zaman içinde kuruyemişlerle meyvelerin yerini kağıt konfetiler, çiçek yaprakları ve pirinç alsa da bu âdet bugün hâlâ devam ediyor.
Romalıların 43 yılında Britanya’ya ayak basmaları ile birçok gelenek de Manş Denizi’nin öte yakasına atlamış. 1.000 yıl sonra yaşanacak Norman istilası ile gelen Fransız âdetleri de Ada’ya yerleşmiş. Bize ne İngilizler’den demeyin! Bu düğün pastası geleneği onların başının altından çıkmış. Romalılar geldiğinde henüz çamur, saman ve ahşaptan yapılma evlerde yaşayan, köyleri-yolları bile olmayan dağınık topluluklardan, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluğa evrilmeyi becerdiklerine göre haklarını vermek lazım. Bugün bütün dünyanın şu ya da bu şekilde etkilendiği düğün âdetlerinin birçoğunun kökeninde bu çokkültürlü geçmişin izlerini görüyoruz. Biz düğün pastasına dönelim…
Pasta değil gökdelen Henüz 18 yaşındaki Elizabeth Taylor ile Hilton ailesinin oğlu Conrad “Nicky” Hilton’un 1950’deki düğününde 5 katlı muhteşem pasta, düğünün yıldızlarındandı
Ortaçağ İngiltere’sinde düğüne gelen davetliler yanlarında baharatlı bir çörek getirirmiş. Gelin ve damat ortaya tepeleme yığılan bu çörek dağının üzerinden öpüşmeye çabalar ve becerebilirlerse bunun yaşam boyu rahat yaşayacaklarının bir göstergesi olacağına inanırlarmış. Yazılı ilk düğün pastası tarifi Robert May’in 1685’de yayımlanan Usta Aşçı isimli kitabında yer alıyor. Bu döneme kadar, ortaya getirilen her ne ise, ismi “Gelin Pastası” olarak geçiyor ama garip olan bunun tuzlu bir pasta olması. İçi istiridyeler, çam fıstığı, horoz ibiği, kuzu billuru, uykuluk ve çeşitli baharatlarla doldurulmuş kocaman, süslü bir turta kabuğu… Geliri bu pahalı “pasta”ya yetmeyenler için ise koyun kıyması ile doldurulmuş versiyonunu sunuyorlar. Yememek çok ayıp ve uğursuzluk sayılıyor. Bir de gelin pastasının içine yerleştirilen yüzüğü hangi genç kız bulursa sıradaki düğünün onunki olacağına inanılıyor. Şimdiki gelin buketi atma âdetinin eski hâli buymuş demek.
17. yüzyılda daha önceleri İngiltere’ye ithal edildiği için nadir ve pahalı bir malzeme olan şekerin ülke sınırları içinde de üretilmesi ile etli turtanın bugünkü düğün pastasına dönüşmeye başladığını görüyoruz. Eskiden 5-20 kiloluk koni şeklinde sert şekerlerin evde dövülmesiyle hazırlanan toz şeker artık hazır olarak bulunabiliyor. Önce bol kuru meyveli, sert ve dayanıklı kekler sunulmaya başlanıyor. Meyveli kek, doğurganlığın ve yeni yuvanın bereketini simgeliyor. Gelinin kendi kekini pişirmesi ve düğünden önce tadına bakılması uğursuzluk sayılıyor. Çok sayıda çocuklarının olması için herkesin bir lokma olsun tadına bakması ve yeni evlilerin keki birlikte kesmesi gerekiyor.
Bu yüzyılda ilk defa, şekerle çırpılan yumurta akının sıcak sıcak kekin üzerine uygulanıp tekrar pişirilmesi ile oluşan beyaz bir kaplamanın kullanıldığını görüyoruz. Mikserin olmadığı dönemde iki saat boyunca çırpılan karışımın fırında kararmaması için sürekli başında beklemek gerekiyor. Şekerin 19. yüzyılda incelip, arıtılması ile birlikte üç kere rafine edilmiş şekerin sağladığı beyazlık bir dönem ailelerin zenginliğine işaret ederken, Victoria Dönemi’nde bu beyaz kaplama, pek abartılan saflık ve bekaretin sembolüne dönüşüyor.
Beyaz laboratuvar önlüklü “pasta mimarı”, Kraliçe Elizabeth’in 1947’de yapılacak pastası için Ana Kraliçe’nin 1923’teki pastasının bir replikasını inceliyor.
Yine 17. yüzyılda, gelinin kekinin yanında bir de koyu renkli, daha ağır “Damat Keki” sunulması âdeti çıkıyor. Gelin kekinden daha ufak ve genellikle üzeri süslü olmayan bu kek, ufak parçalara ayrılıp şans getirmesi için minik kutularda hatıra olarak davetlilere dağıtılıyor. Bizdeki nikah şekeri gibi… “Damat Keki”nin bir yandan da eskinin geleneksel meyveli kek lezzetini özleyen misafirlere hoşluk olması için ortaya çıktığı söyleniyor. Uzun süre unutulan bu kek, son yıllarda ABD’de yeniden canlandırılmış; ancak damat kekleri artık damadın meraklarını yansıtması için futbol topu, golf çantası gibi eğlenceli şekillerde yapılıyor.
1840’ta Kraliçe Victoria ile Prens Albert’in düğünü, pastalar için de yeni bir dönemin başlangıcı olmuş. Her detayıyla ilk “medyatik düğün” sayılabilecek bu törende, gelinlikten pastaya her şey gözler önündeymiş. İlk çok katlı pasta, ilk pasta süsü bu düğünde kullanılmış. Halen kraliyet kreması olarak anılan beyaz, sert kıvamlı “royal icing” yine ilk defa bu düğünün pastasında kullanılmış. Victoria’nın pastası kiliseden dönüşte sarayda verilen kahvaltıda ortaya getirilmiş. 30 santim yüksekliğinde çevresi 3 metrelik bu tek katlı pastanın ikinci katında “Britannia” çifti selamlıyor; Romalı giysileri içindeki gelin ve damadın ayaklarının dibindeki köpek sadakati, iki kumru ise saflık ve masumiyeti simgeliyordu. Aşk meleklerinden biri de pastanın üzerindeki levhaya düğün tarihini not düşerken görülüyordu.
Ancak ziller, çanlar, kuşlar ve çiçeklerle dekore edilmiş en süslü kek, 1882’de Prens Leopold’un düğün pastası olmuştu. Kat kat, üst üste konmuş ağır süslerle ve kraliyet kaplaması ile süslenmiş, altında meyveli yoğun bir kek olan bu pastanın her katı yenebiliyordu. Pastayı yapan Antoine Careme, mimarlık eğitimini pastaya yansıtmıştı. Kaplama, üstüne konan kekin ağırlığında çökmeyecek kadar sertleştirildiği için üstüste birkaç kat çıkmak mümkün olmuştu. 20 yıl sonrasında ise keklerin arasına yerleştirilen üzeri krema kaplı süpürge sopaları ile “sütunlu pasta” modası çıkmıştı.
Beyaz kreması saflık sembolü Fellini’nin 1973 yapımı “Amarcord”unda Gradisca’nın düğün töreni.
1947’de Prenses Elizabeth ile Prens Philip’in resmî düğün pastası 2.7 metre yüksekliğe ve 250 kilo ağırlığa erişmişti. Savaş sonrası karne ile yiyecek alınan bu dönemde, pastanın malzemesi Avustralya’dan gönderilmişti. Bu bakımdan pastaya “10 bin mil pastası” diye isim takılmıştı. Pastanın bir katı Prens Charles’ın vaftiz töreninde yenmek üzere saklanmış, üçüncü katı da Kraliçelerini düşünerek malzemeyi gönderen kızlara hediye olarak Avustralya’ya yollanmıştı.
Kraliçe Victoria ve Prens Albert’in 1840’taki düğünlerinde servis edilen düğün pastası (altta).
Bu pasta, geleneksel meyveli, yoğun düğün pastalarının sonuncularından olmuştu; zira yavaş yavaş Amerikan icadı “sünger kek” ile yapılan hafif ve kremalı pastalara geçilecekti. İngiliz düğün pastaları görsellik anlamında Victoria Dönemi’nden 1980’lere gelinceye kadar pek değişim göstermedi. 1980’lerde ise ince ince işlenen kraliyet kreması ile yapılan süslemelerin yerini daha yumuşak, akışkan kremalar ve şeker hamurundan yapılan çiçekler aldı.
Milenyuma girildiğinden beri, artık pastacılar herkesin hayallerini gerçeğe çevirebiliyor ama yine de ana akım bir pasta modasından söz etmek hâlâ mümkün. Mesela son zamanlarda beslenmedeki “doğallık” merakıyla birlikte, kaplamasız “çıplak pastalar” taze çiçek, meyve gibi doğal malzemelerle süsleniyor. Ancak bol kremalı, şeker hamurlu, heykelli, mücevherli, püskürtme boyalı düğün pastalarına da her zaman yer var. Özellikle az gelişmiş ülkelerin zengin taifesi gösterişte sınır tanımıyor. En iddialı pastalar Lübnan, Endonezya veya Hintli zenginlerin düğünlerinde sunuluyor. Zaten bu tarz düğünler, gelin ve annesinin düşlerini mi yoksa damadın zenginliğini mi yansıtıyor, orası meçhul.
Geleceğin başkanı Reagan’ın pastası Jane Wyman ile daha sonra ABD Başkanı olacak Ronald Reagan’ın 25 Ocak 1940’taki düğünlerinde yedikleri pasta, klasiklerden…
Dört senedir İstanbul’da görev yapan Elena Sgarbi, iki ülke arasında varolan tarihî-kültürel bağların niteliği ile Türkiye’deki insanların gündelik yaklaşımını değerlendirdi. Sgarbi’ye göre özellikle tarihî restorasyon teknikleri ve saha çalışmaları konusundaki ortak çalışmalar çok önemli.
Ekim 2018’de İtalya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak atandınız. Daha önceden, ülkemize turizm amaçlı veya profesyonel bir görev için geldiniz mi? Türkiye’yi ne kadar tanıyordunuz?
İstanbul İtalya Başkonsolosu olarak atanmadan önce Türkiye hakkında çok şey okumama rağmen, ülkeyi sadece iki defa turizm amaçlı ziyaret etmiştim. İlkinde İstanbul’a gelmiş, ikincisinde de “Mavi Yolculuk”a katılmıştım. Her iki gelişimde de ziyaret ettiğim yerlere ve nazik, samimi ve sıcak insanlarına âşık olmuştum. Bundan dolayı nereye atandığımı öğrendiğimde, hem bu prestijli görev için hem de bu güzel ülkeyi ve insanlarını daha iyi tanıma fırsatı sunacağı için büyük heyecan duydum.
Tarihe ilgi duyuyor musunuz? Türk-İtalyan ortak tarihinde sizin en çok ilginizi çeken hadise veya hadiseler hangileri?
Tarih her zaman en sevdiğim alanlardan biri oldu; genç yaştan itibaren hem deneme hem biyografi hem de tarihî roman türünde birçok kitap okudum. Özellikle Jacques Le Goff’un “Nouvelle Histoire”, yani “Yeni Tarih” olarak tanımladığı; École des Annales tarafından ifade edilen ve tarihte bir tür Kopernik devrimi yaratan; “büyük olaylar”ın tarihinin incelenmesinden ziyade, dikkatleri kolektif psikolojiye, dinî duyarlılık ve zihniyete, “sıradan” insanlara ve günlük yaşama yönlendiren tarihsel düşünce akımını çok takdir ediyorum.
Ülkelerimizin çoğu zaman içiçe geçmiş binlerce yıla dayanan bir geçmişi var. Bu nedenle beni en çok büyüleyen şey, en bilinen olaylar veya kahramanlar değil; daha çok kültürlerimizin, gelenek ve göreneklerimizin birbirini incelikli bir şekilde ve dolayısıyla karşılıklı olarak etkilediği hadiseler. Bu anlamda, mesela Türkiye’nin ve İtalya’nın bazı bölgelerinde sadece aynı şekilde hazırlanmakla kalmayıp benzer adlara ve aynı görünüme sahip geleneksel yemeklerin olduğunu keşfetmek beni şaşırttı. Bunun bir örneği, patates, nane ve koyun sütünün ilk tuzu ile doldurulan bir yemek olan Sardunya’nın “Culurgiones”i ve Kayseri’nin “Kurzunuş” adlı yemeğidir. Tarihin bir döneminde Sardunya ve Kayseri bölgesi insanının temas kurması ve bunun izlerinin her iki bölgenin mutfak geleneği aracılığıyla yüzyıllar boyunca devam etmesi kesinlikle büyüleyici.
Elena Sgarbi (sağda) Türkiye’de İtalya’nın zengin kültürel mirasını ve ortak projeleri anlattı.
Türkiye ve İtalya’nın yüzyıllar öncesine dayanan ve günümüzde devam eden kültürel ilişkileri var. Özellikle siyaset dışında kalan alanlar için ne tür projeleriniz var?
Ülkelerimiz arasındaki işbirliği, özellikle her iki ülkenin de zengin kültürel mirası gözönünde bulundurulduğunda, birçok unsuru barındırıyor. İstanbul’daki İtalyan Kültür Merkezi, Türkiye’de İtalyan dilini ve kültürünü tanıtmakta, İtalya hakkında ve İtalya’daki burslarla ilgili bilgi vermekte. Sergiler, film gösterimleri, konserler, konferanslar, kitap sunumları, şiir okumaları ve yuvarlak masa toplantıları gibi çeşitli kültürel etkinliklerin yanısıra, sosyal kanalların kullanımı ve uzaktan dil öğretimine yönelik CLID TÜRKİYE projesi gibi yenilikçi projeler düzenlemekte.
Halihazırda devam eden birkaç proje mevcut; ancak tarihten bahsettiğimize göre, İtalya’nın Türkiye’de faal olarak yer aldığı, Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanlığı ve İtalyan Üniversiteleri tarafından sağlanan fonlarla desteklenen 16 arkeolojik misyondan özellikle bahsetmek istiyorum.
Günümüzde İtalya, iki ulusun ortak mirası hâline gelen 60 yılı aşkın işbirliği ve başarı geçmişiyle, yabancı arkeolojik misyonların sayısı açısından Türkiye’de ilk sıralarda yer almakta. Arkeolojik misyonlarımızın çalışmaları, yerel kültürel mirasın zenginleştirilmesi, turizmin ve sosyo-ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi ve bilgi aktarımı ile sahada uzmanların eğitimi ve yerel çalışanlara en gelişmiş restorasyon tekniklerinin öğretilmesi gibi birçok açıdan önemli bir ikili işbirliği aracı.
Son yıllarda bu çalışmaların Türk tarafında ne kadar takdir edildiğine şahit oldum ve bu, genellikle yabancı arkeolojik misyonlar tarafından saha yönetiminde izlenecek bir örnek olarak gösterildi. İtalya ve Türkiye, muazzam bir arkeolojik mirasa sahip olma ayrıcalığını -ve sorumluluğunu- paylaşıyor; bu nedenle bu sektördeki işbirliğinin ikili ilişkilerimizin çok önemli bir unsuru olmaya devam edeceğine inanıyorum.
Size göre İstanbul’un tarihî mirası yeterince korunuyor mu? İtalya’da tarihî mirasın korunması için ne tür programlar uygulanıyor?
Tarihî ve kültürel mirasın korunması, İtalyan Anayasası’nın temel ilkeleri arasında. Anayasa’nın 9. maddesi uyarınca “Cumhuriyet, kültürün gelişimi ile bilimsel ve teknik araştırmaları teşvik eder. Ülkenin doğal güzelliklerini, tarihî ve sanatsal mirasını korur”. Bununla birlikte, bu mirasın korunmasının önemine ilişkin farkındalığın kökleri çok daha geriye, Francesco Petrarca tarafından Cola di Rienzo’ya ve 1347’de Roma halkına yazılan bir mektuba kadar gidiyor. Bu mirasın korunması gerektiğinden bahsedilen mektupta şöyle bir ibare var: “… Yavaş yavaş sadece eserler değil, harabeler de yok oluyor. Bu şekilde atalarımızın ihtişamına dair devasa tanıklıklar kayboluyor…”.
Gerçek bir açıkhava müzesi olan ülkemiz, dünyada eşi benzeri olmayan, harika olduğu kadar kırılgan sanatsal güzellikler mirasına sahip. Yüzyıllardır bunun korunması ve muhafaza edilmesi sorunuyla karşı karşıya zorunda kalmış; dolayısıyla zaman içinde bu mirasın muhafaza edilmesi, korunması ve restorasyonunu kesintisiz bir araştırma ve bilgi süreci haline getirmiştir.
20. yüzyılın başında, tarihî mirasın korunmasına yönelik ilk yasal düzenleme yapılmış; zaman içinde de daha fazla koruma ve güvence sağlayan başka yasal düzenlemeler gelmiş. 1960’lardan itibaren ise koruma kavramına, kültürel mirasın mümkün olduğunca halka açık hale getirilmesi kavramı eşlik etti. Günümüzde tarihî ve kültürel mirasın korunmasına yönelik İtalyan mevzuatı; tıpkı restorasyon gibi hem araştırma metodları hem de yenilikçi teknolojilerin geliştirilmesi ve uygulanması açısından kendi alanlarında öncü İtalyan kurumlarıyla beraber uluslararası bir model olarak kabul edilmekte. İtalya, yüzlerce yıllık tarih süresince elde edilen zengin deneyimler ve teknolojik girişimcilik becerilerinin biraraya gelmesi sayesinde, her yıl dünyanın her yerinden restoratörlerin ve gençlerin uzmanlaşmak için geldiği bir ülke.
İtalya gibi Türkiye de muazzam bir tarihî ve kültürel mirasa sahiptir ve bunu korumaya yönelik yasal çerçeve ve diğer araçları benimsemiş durumda.
İtalyan Dış Ticaret ve Tanıtım Ajansı ve ülkemizde kültürel mirasın restorasyonu-korunmasına yönelik faaliyet gösteren dernek olan Assorestauro, 2008’den bu yana Türkiye topraklarında gitgide genişleyen bir işbirliği oluşturdu. Bu işbirliği sayesinde, yıllar içinde birçok proje gerçekleştirildi ve ülkemiz 2019, 2021 ve bu yılki İstanbul HERITAGE Restorasyon Fuarı’na katıldı. Şüphesiz, bu sektörde daha güçlü ve artan bir işbirliği için çok fırsat var ve bunun her iki ülke için de önemli sonuçlar getireceğinden eminim.
Sgarbi İstanbul’da yaşamanın bir ayrıcalık olduğunu söylüyor.
Türkiye’nin diğer şehirlerini gezme fırsatınız oldu mu? Sizi en çok etkileyen şehir hangisi?
İstanbul başkonsolosu olarak en zenginleştirici deneyimlerden biri, bu olağanüstü ülkede hem iş hem de eğlence amaçlı seyahat etmek ve ülkenin muazzam cazibesini, kültürel zenginliğini ve inanılmaz çeşitliliğini keşfetme fırsatı. Ne kadar seyahat etsem de (ve çok seyahat ettim), bunu daha da çok yapmak isterdim ama ne yazık ki Covid-19’dan kaynaklanan ve tüm dünyayı ağır şekilde ve olumsuz etkileyen bu korkunç pandemi seyahatlerimi sınırladı. Ziyaret ettiğim her şehir, her bölge, her manzara veya arkeolojik alan, her zaman yanımda taşıyacağım özel bir şey bıraktı. İtalyan arkadaşlarıma İtalya’da en iyi bilinen destinasyonlar (kesinlikle harika olan İstanbul, Kapadokya, Efes, Truva ve Antalya’ya kadar tüm Ege-Akdeniz kıyıları) dışında bir yeri ziyaret etmelerini tavsiye etsem; Mardin, Urfa ve Gaziantep’in bulunduğu güneydoğu Türkiye’yi, olağanüstü Göbeklitepe ören yerini ve nefes kesici Nemrut Dağı’nı öneririm.
Bununla birlikte, her adımda binlerce yıllık tarihin solunduğu, sayısız medeniyetin iz bıraktığı eşsiz güzellikteki İstanbul’da kalbimden bir parça bırakacağımı da ifade etmem gerek. Burada yaşama ayrıcalığına sahip olsam bile, bu sürenin sonunda İstanbul hakkında hâlâ keşfedilecek şeyler olacağına eminim. Türkiye’nin en büyük hazinesi, olağanüstü güzelliğinin ve muazzam mirasının ötesinde, gittiğim her yerde her zaman beni hoş karşılayan insanlarıdır.
Türk mutfağı ve müziğini sever misiniz? Favorileriniz nelerdir?
Arkadaşlarım bana Türk mutfağını nasıl bulduğunu sorduğunda, onlara tek bir kusuru olduğunu söylüyorum: Çok lezzetli! Bu nedenle, kendinizi sınırlamanız hayli zor. Sevdiğim çok yemek var ama çok az şey fırından yeni çıkmış simidin kokusu ve tadı kadar güzel diyebilirim. Bunun yanında, köfte, börek, gözleme, mantı, mercimek çorbası ve kebap sevdiklerimden bazıları, ama liste uzun.
Türkiye’deki müziğe gelince… Birkaç isim vermem gerekirse, megastarınız Tarkan’ı ve sadece şarkıcı olarak değil, şarkı sözü yazarı ve besteci olarak da çok iyi bulduğum Sezen Aksu’yu her zaman zevkle dinliyorum.
Kadın diplomatların uluslararası diplomasiye etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kendimi çok şanslı bir insan olarak görüyorum; çünkü çok sevdiğim ve beni çok mutlu eden bir mesleği icra etme ayrıcalığına sahibim. İtalya’da kadınlar 1967’den sonra diplomatik kariyer yapabildiler. Bugün diplomasi alanındaki kadınların sayısı erkeklerden daha düşük olsa da, o tarihten itibaren diplomatik kariyere adım atan kadınların sayısı istikrarlı bir şekilde arttı. Şahsen, uluslararası ilişkileri ve farklı ülkelerde farklı kültürlerle temas halinde olmayı cazip bulan kız öğrencileri bu kariyere başlamaları için cesaretlendirmek isterim; çünkü bunu harika ve zenginleştirici buluyorum. Ayrıca diplomaside kadınların varlığının kapsayıcılık ve etkinlik açısından önemli bir katkı sağladığına inanıyorum.
Ortaklıklardan doğan anlayış Sgarbi “Kültürlerimizin ve değerlerimizin birçok ortak yönü olduğuna inanıyorum; bu da birbirimizi çok kolay anlamamızı, kendimizi evimizde hissetmemizi sağlıyor” diyor.
Burada İtalyanca eğitim veren okullara gösterilen ilgi nasıl? Bu okullardaki eğitimin tarihi ve bugünü hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Kültürlerimizin ve değerlerimizin birçok ortak yönü olduğuna inanıyorum; bu da birbirimizi çok kolay anlamamızı, kendimizi evimizde hissetmemizi sağlıyor. Bu unsur, İtalyan dilini ve kültürünü Türkiye’de çok popüler kılıyor. Bir İtalyan okulunda okumak isteyen öğrencilerin halihazırda yüksek olan ve artan sayılarına da yansıyor bu durum. Diğer ülkelere kıyasla rekabetçi fiyatlarla mükemmel bir eğitim sunan, birçoğu çeşitli kriterler açısından uluslararası sıralamada üst seviyelerde bulunan, İtalyan üniversitelerine gitmeyi kolaylaştıran bu sistem; Türkiye’de faaliyet gösteren İtalyan okullarına karşı ilgiyi de açıklamakta.
İlk İtalyan devlet okulu resmî olarak 1888’de kurulmuş olsa da, İstanbul’da bulunan İtalyan cemaatine yönelik eğitim kurumlarının geçmişi 1861’e kadar uzanmakta. Türkiye’de İtalyan eğitim kurumlarının varlığı (özellikle, TC Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Özel İtalyan Lisesi olarak tanınan Liceo IMI, Istituti Medi Italiani) çok eski ve köklüdür. Hem burada ikamet eden İtalyan topluluğu hem de İtalya ile ilgilenen Türk aileler için önemli bir referans noktası olmaya devam ediyor.
İlk defa 1872’de düzenlenen İngiltere Federasyon Kupası, şimdiye kadar 729 takımın rekabetine sahne oldu. Bu yıl 14 Mayıs’taki finalde yüzü gülen ise Chelsea’yi penaltılarla alteden Liverpool oldu. Futbolun en köklü organizasyonunun 150 yıllık tarihindeki unutulmazlar…
Her şey futbolun emekleme günlerinin büyük düşünürü Charles Alcock’un 1870’te İngiltere Futbol Federasyonu’nda görev almasıyla başlamıştı. İngiltere’yle İskoçya arasında oynanan ilk millî maçların fikir babalarından olan idareci, birlik çatısı altındaki kulüplerin bir turnuvada mücadele etmeleri gerektiğini savunuyordu. Federasyon Kupası, bu teklifin kabul edilmesiyle doğdu.
1871-1872 sezonunda ilk kez düzenlenen turnuvaya katılacak 15 kulüp için şartlar şunlardı: Takımlar 11 futbolcudan oluşacak, maçlar 90 dakika sürecek, eğer bir galip çıkmazsa ya karşılaşmalar tekrarlanacak ya da iki takım beraber üst tura çıkacaktı. Mücadeleleri iki hakem yönetecek, bunları sahadaki ekipler belirleyecekti. Tabii kısa süre sonra tartışmalar başlamış; ilerleyen turlarda tarafsız bir üçüncü hakem tayin edilmişti. Bugün kriket maçlarına evsahipliği yapan Kennington Oval’de 16 Mart 1872’de oynanan ilk finalde, maçı tek golle kazanan Wanderers tarihe geçmişti.
11 Kasım 1871’de başlayan serüven, o günden beri devam ediyor. Kral 5. George, 1914’te bir geleneğin ilk adımını atarak, finali izlemeye gitmişti. O günden bu yana da kupa, kazanan takımın kaptanına bir kraliyet üyesi tarafından veriliyor. Sadece 1. ve 2. Dünya Savaşı yüzünden ara verilen organizasyon, 2015’ten bu yana Emirates’in sponsorluğunda gerçekleştiriliyor.
Kupa’nın maceralı geçmişi
İngiltere Federasyon Kupası’nda zafere ulaşanlar, 1911’de Fattorini & Sons tarafından tasarlanan bir kupayı kaldırıyor. Daha sonra replikaları da yapılan bu zarif ödüle 2016’da gümüş uzmanı antikacı Alastair Dickenson tarafından 1 milyon Sterlin fiyat biçilmişti. Şampiyonlar, bir süre müzelerinde sergiledikleri kupayı, bir sonraki yılın 1 Mart’ında federasyona teslim ediyor.
Fakat 1911’deki tasarım, aslında ilk değildi. 1871’de ilk organizasyon için o zamanın parasıyla 20 Sterlin’e malolan bir kupa yapılmıştı. 1895’te Aston Villa’nın zaferinden sonra, Birmingham’da bir ayakkabı dükkanında teşhir edilen kupa çalınmış, asla bulunamamıştı. Aston Villa federasyona 25 sterlin ceza ödemiş, ilk kupanın replikası yapılmıştı. 1911’de yeni tasarıma geçildiğinde, o replika Federasyon Kupası’nda dokuz final oynayan, 33 yıl da federasyon başkanlığı yapan Lord Kinnaird’e armağan edilecekti.
Ligde yer almayan tek şampiyon-1901
O zamanlarda lig sisteminde yer almayan Tottenham, 1901’de Sheffield United’ı devirerek tarihe geçti. İlk maç 2-2 berabere biterken, sahaya 110 bini aşkın seyirci gelmişti. O günler için bir rekordu bu.
Pathé News tarafından kaydedilen finalde, verilen bir golün hatalı olduğu da görüntülere yansımıştı. Karşılaşmadan sonra tüm tartışmalar bu pozisyon üzerinde yoğunlaştı. Kural kesindi; mücadele eşitlikle sonuçlandığından, bir hafta sonra final tekrarlanacak, rakibini 3-1’lik skorla deviren Tottenham zafere ulaşacaktı. 1908’de lige kabul edilecek Londra ekibi, daha sonra iki defa şampiyon olacak, Federasyon Kupası’nı da ilki 1901’de olmak üzere 8 defa müzesine götürecekti.
Beyaz atlı gala-1923
Futbolun mabedi Wembley’nin kapıları bir Federasyon Kupası finaliyle açılmıştı. Resmî belgelere göre 126 bin taraftar, Bolton Wanderers-West Ham United maçını izlemek için yeni stadyumda yerlerini almıştı. Kimilerine göreyse o gün Wembley’de 300 bine yakın insan vardı.
Stadyuma girenler durmak bilmemiş; itiş, kakış, kargaşadan kurtulmak isteyen yüzlerce futbolsever çareyi çimlere kaçmakta bulmuştu. Asayişi sağlamak için sahaya giren atlı polislerin müdahalesiyle santra 45 dakika rötarla yapılabilmişti.
Kral 5. George’un da bir omuz yediği iddia edilen 28 Nisan 1923’te kazanan Bolton olsa da, o günün kahramanı Billy isimli beyaz bir attı. Wembley’deki ilk maç, literatürde halen “White Horse Final” (Beyaz At Finali) olarak anılıyor.
Galler’in tek şampiyonu: Cardiff-1924
İngiltere Lig sisteminde mücadele eden iki Galler temsilcisi bulunuyor: Cardiff City ve Swansea City. Bu iki takımdan Cardiff, 1927’de Arsenal’i tek golle devirerek tarih yazmıştı; hem de tarihî bir günde!
Galler ekibi, o günlerin güçlü ekiplerindendi. 1924’te ligde ikinci olan mavi-beyazlılar, ertesi sene Federasyon Kupası’nda final görseler de Sheffield United’a boyun eğmişlerdi.
Bu, aynı zamanda radyoda naklen anlatılan ilk Federasyon Kupası finaliydi. Wembley’deki şanslı izleyicilerden çok daha fazlası, evlerinde radyolarının başında mücadeleyi takip etmişti. Muzaffer futbolcular, Cardiff’e döndüklerinde kahramanlar gibi karşılanmıştı. Galler, tarihinin en büyük zaferini kutluyordu. Federasyon Kupası’nın İngiltere dışına ilk ve son gidişiydi.
Zeplinin gölgesinde-1930
26 Nisan 1930’da Federasyon Kupası finaline zeplin gölgesi düştü. Yaklaşık 92 bin futbolsever Wembley’de buluşmuştu. Herkes, Huddersfield Town’ı Ada’nın zirvesine çıkardıktan sonra Arsenal’in yolunu tutan Herbert Chapman’ın, eski takımına karşı ne yapacağını merak ediyordu. İngiltere Kralı 5. George da izleyiciler arasında yerini almıştı. İlk yarının sonlarıydı. Arsenal 1-0 öndeydi. Tribündekiler gözlerine, kulaklarına inanamıyordu. Kapkaranlık bir gölge futbolun mabedinin üstünü kaplıyor, sağır eden bir gürültü kulaklara doluyordu. Stadın üstünde helyum dolu dev bir kuş vardı. O dev kuş, bir zeplindi. İkinci devre bir gol daha bulan Arsenal, tarihindeki ilk kupasını kazanmıştı; tam da Londra’ya 1. Dünya Savaşı’nda bomba yağdıran zeplinlerin henüz dost olduğu o günde…
Televizyonda ilk final-1937
BBC’de sporun radyo yolculuğu 1927’de başladı. Önce rugby anlatılmış, ardından sıra futbola gelmişti. 10 yıl sonra ise televizyon yayınları başlayacak, 1937’de tenisin şahikası Wimbledon izleyiciyle buluşacaktı. Ertesi yıl Federasyon Kupası finali de ekranlardaydı. Wembley’deki Preston North End-Huddersfield Town mücadelesini tribünlerdeki 93 bin taraftarın yanında birtakım şanslı azınlık da evinde izlemişti.
Aslında bu Federasyon Kupası finali, televizyondaki ikinci futbol karşılaşmasıydı. Daha önce oynanan İngiltere-İskoçya millî maçı, adeta daha büyük bir buluşmanın kostümlü provasıydı. “Bu maçta gol olursa, şapkamı yerim” diyen BBC spikeri Thomas Woodrooffe sonradan sözünü tutmuş; hazırlanan şapka şeklindeki pastayı afiyetle midesine indirmişti.
Kulüplerin bugün bütçelerinin çoğunu yayın gelirlerine dayandırdığı düşünülünce, Preston’ın taçlandığı gün şüphesiz bir milat.
Burnden Park felaketi-1946
9 Mart 1946, İngiliz futbol tarihinin en karanlık günlerinden biriydi. O gün Bolton Wanderers ile Stoke City arasında oynanan çeyrek final rövanş müsabakası, 33 taraftara mezar olmuştu.
Burnden Park tribünlerinde mahşeri bir kalabalık vardı. Resmî olarak 65 bin dense de, stattakilerin sayısı birçoklarına göre 90 bini aşmıştı. Trenle sahaya gelenler dur durak bilmemiş; takımlar sahaya çıktıktan sonra bir tribün çökmüştü.
12. dakikada sahaya insanlar dökülmeye başlamıştı. Durum anlaşılınca maç bir süre durmuştu. Tribünler sonradan boşalacak, şanslı olanlar evine dönecekti. Facianın tablosu ortaya çıktığındaysa, evsahibi Bolton’ın yarı finale yükselmesinin hiçbir anlamı kalmamıştı. 33 kişi ölmüş, 500 kadar insan yaralanmıştı.
Kraliçe ve ilk‘Sir’-1965
1953, İngiltere için özel bir yıldı. Tüm ülke 2 Haziran’da düzenlenecek taç giyme törenine kilitlenmişti. 1 yıl önce babası 6. George’un ölümüyle tahta oturan Kraliçe 2. Elizabeth’in ilk defa televizyonda yayımlanacak merasimini izleme hevesi, Ada’da televizyon satışlarını katlamıştı.
Törene 1 ay kala, Blackpool ile Bolton Wanderers’ın kozlarını paylaştığı Wembley’deki Federasyon Kupası finali de bu ilgiden payını almıştı. İngiltere’de televizyon marifetiyle büyük kitlelere ulaşan bu ilk spor müsabakasını, maçın 68. dakikasında 3-1 geride olmasına rağmen, son dakikalarda öne geçen Blackpool kazanmıştı. Karşılaşmanın yıldızı, o zamanlar 38 yaşında olan Stanley Matthews’dı.
1965’te Kraliyet tarafından kabul edilen Matthews, “Sir” unvanının layık görüldüğü ilk futbolcu oldu. Kraliçe, sahada izlediği ilk futbol maçının kahramanını şövalye ilan etti.
Miniklerin büyük hayali- 1980
1894’te Notts County zafere ulaştığında, ikinci kümede oynuyordu. Onlar 128 yıldır benzer bir başarıyı tekrarlamayı düşleyedursun, 1959’da üçüncü lig ekibi Norwich City, finalin ucundan dönmüştü. 1973’te Sunderland, 1976’da Southampton, 1980’de de West Ham United dünyanın en köklü organizasyonunda şampiyon olan ikinci lig takımlarıydı. O zamandan bu yana ikinci lig temsilcileri dört final daha görseler de, bir daha ipi göğüsleyemediler.
1984’te üçüncü lig temsilcisi Plymouth Argyle, yarı finale kadar yükselmeyi başardı. 2007’de Chasetown üçüncü tura yükseldiğinde, yedinci lig düzeyinde mücadele ediyordu. 2017’de Lincoln City çeyrek finale çıktığında, beşinci ligde oynuyordu. İngiltere’de en son bu seviyede bir takım, son sekize kaldığında yıllar 1914’ü gösteriyordu…
En büyük stat faciası-1989
15 Nisan 1989’da İngiltere tarihinin en büyük stat faciası yaşandı. Hillsborough tribünlerine Federasyon Kupası yarı finali için gelen binlerce Liverpool taraftarından 96’sı hayatını kaybetti.. O gün polis ağzına kadar dolu stadyuma rağmen bariyerleri kaldırınca, kale arkası tribünü can pazarına dönmüştü. Tellere sıkışanları kimse fark etmemiş, maç 6. dakikada dursa da iş işten geçmişti.
2012’de açıklanan bağımsız soruşturma komisyonu raporu çok hazin bir tabloya işaret ediyordu. Buna göre polis faciaya ilişkin görgü tanıklarının ifadelerini çarpıtmış ve masum taraftarları suçlamıştı. Ortaya çıkan sonuç ayrıca faciaydı. Zamanında müdahale edilseydi, 96 kişiden 41’i kurtulabilirdi.
12 Eylül 2012’de ise bir kentin çeyrek asra yakındır beklediği özür, Başbakan David Cameron’dan gelmişti. Tabii bu özür gidenleri geri getirmedi…
Son gülen Liverpool-2022
Federasyon Kupası’nın 150. yılında organizasyona katılan takımların dağılımı şöyleydi: 20 Premier Lig (İngiltere’deki en üst lig), 24 Championship (İkinci lig), 24 League One (Üçüncü lig), 24 League Two (Dördüncü lig), 5-10 Lig düzeyindeki 637 takımın kendi aralarında oynadıkları eleme maçları sonunda geriye kalan 32 takım. Bu takımların mücadelesinden sonra gülen Liverpool oldu. Kırmızılar, bu yıl Lig Kupası’nda da olduğu gibi Chelsea’yi penaltılarla yenmesini bildi. 16 yıl sonra dünyanın en köklü futbol organizasyonunda taçlanan Liverpool, böylece Federasyon Kupası’nı 8. defa müzesine götürdü.
2006’dan bu yana ayrıca İngiltere Futbol Federasyonu’nun başkanı olan Prens William’ın maçtan önce ıslıklanması ise Wembley’de 14 Mayıs’ta oynanan finalin unutulmazıydı. Cambridge Dükü’ne gösterilen tepki, Ada’da bir süre daha konuşulacağa benziyor.
Kupanın efendisi Arsenal
Federasyon Kupası tarihinin en başarılı kulübü Arsenal. Bugüne dek dünyanın en prestijli organizasyonunda 21 defa finale yükselen kırmızı-beyazlılar, bu mücadelelerin 14’ünde zafere ulaştı. İngiliz Ordusu için cephanelik üreten işçiler tarafından kurulduğundan “Topçular” diye anılan kulüp, bu şampiyonlukların yarısını efsanevi hocaları Arsene Wenger döneminde almıştı. 7 Federasyon Kupası kazanan Fransız teknik direktör, 151 yıl önce başlayan serüvenin en başarılı çalıştırıcısı durumunda.
Arsenal’in zeplin gölgesinde taçlandığı ilk gün nasıl tarihe geçtiyse, 2020’de Chelsea’yi devirdikleri son zaferleri de unutulmazdı. Pandemi yüzünden futbola ara verilmesi üzerine 23 Mayıs’tan 1 Ağustos’a alınan Wembley’deki karşılaşma, tarihin seyircisiz oynanan tek finaliydi.
Son yıllarda yeniden moda olan nargile, özellikle İstanbul şehir kültüründe geleneksel bir sosyal ortam sağlıyordu. Farsça “nargil”den gelen, hindistan cevizi kabuğundan yapıldığı için bu adı alan kelime; Türkçeden Balkan dillerine, Fransızca, İngilizce ve Arapçaya geçmişti. Nargile üzerine derli-toplu tek yayın, Deniz Gürsoy’un Nargile, Bir Nefes Keyif isimli kitabıdır.
Nargile Osmanlı devrinde sadece erkeklere özgü bir alışkanlık değildi
Nargile son yıllarda sosyolojik tabiriyle “geleneğin yeniden icadı” olarak moda hâline geldi. Özel nargile kahveleri, sadece nargile için buluşmalar, nargile kahvelerinde toplantı ve sohbetler var.
Şemseddin Sami Bey Kamus-ı Türkî’sinde “Tömbeki içmeye mahsus takım ki bir şişe ile bunun ağzına takılan ve lüleyi havi olan bir baştan ve bunun bir yanındaki embubeye takılan marpuçtan ibarettir. Esasen hindistan cevizi kabuğundan yapıldığı için bu meyvenin ism-i fârisisi olan ‘nargil’den müştak bir isimle tesmiye olunmuştur” der.
Ayverdi sözlüğünde (Misalli Büyük Türkçe Sözlük) ise nargile şöyle izah edilir: “Farsça nargilden; aslı hindistan cevizi kabuğundan yapıldığı için bu adı almıştır; kelime Türkçeden Balkan dillerine, Fransızca ve İngilizceye ayrıca Arapçaya da geçmiştir. Dumanı sudan geçirip temizlemek suretiyle tömbeki içmeye yarayan, lüle, gövde ve marpuçtan ibaret düzenek. Lülenin üzerine tömbeki (tütün) konularak yakılır, dumanı bir boru ile gözde denen boynu dar, karnı geniş sürâhi biçimindeki bir şişenin içindeki sudan geçirilerek yıkanır ve gövdenin üst kısmına bağlı marpuç denen hortumun ucundaki ekseri kehribardan yapılmış kısım ağıza alınıp havası emilmek suretiyle içilir” diye açıklanmaktadır.
Aslen içilen tömbeki, bunu içmeyi sağlayan araç ise nargiledir.
Reşat Ekrem Koçu’nun Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu üyelerinin özel buluştukları “Konak” toplantılarından birinde verdiği konferansın özeti Turing Belleteni’nin Ekim 1947 sayısında yayımlanmıştır. “İstanbul Kahveleri” başlıklı bu yazı, kahvehaneler ile ilgili pek çok çalışmada gözden kaçmıştır. Koçu konuşmasında Yeniçeri kahvelerinin önemini vurgular ve sözü nargile içmeye getirir:
Deniz Gürsoy’un yazdığı Oğlak Yayınları’ndan çıkan ilk ve tek nargile kitabı.
“Nargilenin gövdesi bir Hindistan cevizi, marpucu bir kamıştır; adına cura derler; karşısında bir püf deliği vardır, lülesi tömbeki nargilesi lülesinden küçüktür… Ehli keyf, bir kahveye geldikte mutlaka nargile doldurmağa mecburdur ve bunu yalnız içemez. İlk nargileden sonra ocakçı seslenir:
– Aşere var mı?
– Biri var..
– Biri daha var…
Lüle parası tamam olunca nargile dolar. Ocakçı nargileyi alıştırırken bir yave mırıldanır:
‘Nargilemin altı derya, üstü ateş
Cümlemiz kardeşiz, kardeş
Hepimiz birbirimize eş’.
Geç Osmanlı devrinde nargile kahveleri Avrupalıların en çok ilgi gösteriği mekanlardı.
Nargile parlatan birinci sınıf ehlikeyf sayılır: Falanca parlattı.. denilince ‘aşkolsun’ diye karşılanır. Bazıları çekerken:
‘Yuf Yezide
Çıksın iki gözü de
Kahrolsun oğlu kızı da’
diye söylenir”.
Nargile konusunda derli-toplu yapılmış tek yayın Deniz Gürsoy’un Nargile, Bir Nefes Keyif isimli çalışmasıdır (Oğlak Yayınları, 2007, 134 sayfa.) Hem güncel hem eski pek çok bilginin harmanlandığı en detaylı bilgilerin yer aldığı, ilk ve tek nargile kitabıdır Gürsoy’un çalışması.
Kahve ve kahvehaneler hakkında yazılmış pek çok kitapta eski görsel malzemeler, kartpostallar ve fotokartlar kullanılmasına rağmen, birbirini tekrar eden, kopyalamacı bir zihniyetle çoğaltılan bir durum göze çarpar. Müzayedelerde eskiden daha sık, şimdilerde nadiren rastlıyoruz kahvehane kartpostalı meraklılarına. Ancak henüz “kahvehane kartpostalları” üzerine yapılmış ciddi bir yayın yoktur.
Osmanlı döneminde Boğaz kıyısında kahve ve nargile keyfi.
Pandemiye bağlı olarak 2 yıldır yapılamayan Hac ziyaretleri salgının hız kesmesiyle yeniden başlıyor. İslâmiyet öncesi ve sonrasında Kâbe yapısının durumu, önemi ve geçirdiği değişiklikler… Tam 400 yıl Türk-Osmanlı hâkimiyetinde kalan Mekke’de Hac farizası, âdetleri ve bunların anlamları…
İslâm dininin doğduğu Mekke, Hicaz’ın da merkezidir. Mekke için tarih-sözlü anlatılar-yazılı tarih bilgileri de içeren kaynak, Hz. Osman (644-56) döneminde yazıya geçirilen Kur’an’dır. Kur’an Arap diliyle en eski kitap oluşundan, bir adı da Kelâm-ı Kadim’dir. Arapça tarih-coğrafya yazımları 8. yüzyılda başladığından, daha önceki Hicaz ve Mekke için Batlamyus (Ptolemaios/öl. 168?) dışında kaynak aranmamalıdır.
“Hicaz” sözcüğü sınır anlamına gelir. Kızıldeniz kıyısında sona eren Tihame Çölü’nü doğudaki yüksek Necid Yaylası’ndan ayıran ve Sarad denen dağlık bölge Hicaz’dır. Bu coğrafyanın kalbi, hayat kaynağı Kayalık Tepeler’le bunların aralarını kapatan surların kuşattığı vadideki vaha, vahanın berrak tatlı su kaynağı da Zemzem Kuyusu’dur.
İnsanlık bu bitek yeri ne zaman keşfetti ve yerleşti sorusuna yanıt yok denebilir. Söylenceler, Hicaz yurdunun bu mümbit/cazip vahasında Hz. Âdem’i, onun soyundan nebileri, Zemzem denen su kaynağını keşfederek ilk kuyuyu yapan İbran(î) peygamberlerini, baba-oğul İbrahim ve İsmail’i tanıtan yarı mitolojik-masalsı kıssaları nakleder. Bunlar Anadolu kültürlerine de yerleşmiş; İslâm coğrafyasının sözlü-yazılı kısas-ı enbiya (Peygamberler tarihi) içerikli inanış ve kültür birikimleriyle harmanlanmıştır.
Batlamyus’tan alıntı bilgiye dayanarak, Hicaz havzasında 2. yüzyılda bölgelerarası alışveriş ilişkilerinin başladığı ileri sürülmüştür. Burada pazar hareketlerinin, Anadolu’daki yabanlı pazarları işlevinde geliştiği olasıdır.
Mescid-i Haram ve Kâbe Arkada solda Osmanlı Hükümeti’nin Kâbe-i Vehhabi saldırılarından savunmak için Mısır Valiliği’ne yaptırdığı Ecyad Kale ve kışlası görülüyor
Mekke konfederasyonu
Ptolemaios, Geographike eserinde Arap Yarımadası’nın en eski kentlerinden biri olan Mekke’yi Macoraba olarak yazmış. Bu yazılım Mekke’yi olduğu gibi, şehrin yüzyıllar sonra İslâmiyet’in merkezi olmasıyla kazandığı “Mükerreme”yi (ulu, çok saygın) de çağrıştırıyor. Bu nadide eserin Bizans döneminde çıkarılan iki kopyasından biri, bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunuyor (Codex Seragliensis adlı nüshanın tıpkıbasımı 2016 tarihlidir). Kentin önündeki çukur tabana da Zemzem Kuyusu’ndan taşan sular biriktiğinden el Batha denirmiş.
Kızıldeniz-Doğu Akdeniz kıyılarından Fırat ve Dicle’ye, Basra Körfezi’ne kadar sınırlanan Arap Yarımadası’nın öncelikle de Hicaz bölgesinin pazar-panayır ortamını kucaklayan Mekke yerleşiminin bir kent olarak kuruluşu için en geç 1. yüzyıl önerilebilir. İslâm dininin doğduğu yer, bundan 500 yıl sonra bu yeni dinin kutsal merkezi olacaktır. Arap Yarımadası’ndaki daha eski dinler-peygamberler yurdu ve “hac” merkezi ise Kudüs bilinir. İbadet için ziyarete (Hacc’a) gidilen ikinci kent ayrıcalığı da Mekke’dedir.
Geç dönem İslâm kaynakları Hicaz’ın merkezi Mekke’yi, Cebel-i Ebi Kubaynas Dağı’nın eteğinde gösterir. Burada yeni dönemi başlatan yerleşikler, kuzey Hicaz’dan, asker kimlikli Kusay’ın buyruğunda göçenlermiş. Bunlardan Huzza boyunun bir oymağı da Hz. Muhammedi’nin atalarının mensup olduğu Kureyşlilermiş. Bu Kureyş topluluğundan bir tüccarlar grubu, Dârül-Nedve denen bir yönetim kurarak Mekke’yi yönetirken, Kayzer’in (Roma imparatoru) ve Sasanî Hüsrevî’nin (İran şahı) güven belgeleriyle vahadaki pazar/panayır işlerini üstlenmişler. Roma, İran, Suriye, Yemen, Hindistan ve Çin’e kadar ülkelerle mal alım-satımını kuşaktan kuşağa sürdürmüşler. Mekkeli tüccarların kendi kervanları Yemen’e, Suriye’ye işler; buralardaki pazarlara Hint baharatı, Çin ipeği kumaşlar yağ, silahlar, altın, altın tozu, fil dişi, köle taşır; bunları Cidde’de Akdeniz’deki ticaret gemilerine satarlarmış.
Şu kadar ki 7. yüzyılın ilk çeyreğinde Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği İslâmiyet öğretileri Dârül-Nedve’nin ticaret ve yönetim geleneğine aykırı görülerek tartışmalar-çatışmalar başlamış. Hz. Muhammed’in önce kendisinin, ardından Müslümanların, yerli halk çoğunluğu Yahudi olan Yesrib’e (Medine) hicreti nedeniyle bu kent şenlenirken; Mekke’deki müşriklerle başlayan mücadele 6 yıl sürdükten sonra Medine Müslümanlarının zaferiyle sonuçlanmış. Mekke’nin sönüşü de buna bağlanır: Sûkü’l Ukaz Panayırındaki alışveriş düzeni, Kâbe ve çevresindeki gelenekler, put ziyaretleri, kurban âdetleri, Arap şairlerin kasidelerini Kâbe duvarlarına asarak ödüllü yarışmalara katılmaları, at-deve yarışları, köle alım-satımları, içkili rakslı eğlenceler… İslâm öğretisi bunlara yasak ve günah yaptırımları getirirken, kervan ticaretinin de Basra-Fırat anayoluna kayması sonunda Mekke’nin de parlaklığı sönmeye yüz tutmuş.
Hacılar Medine’de Mekke’ye Hacca gidenler, Medine’ye de giderek Harem-i Şerif’i ve diğer kutsal yerleri de ziyaret ederler (19. yüzyıl sonu).
İlk Hac: Yeni dönem
Hz. Muhammed’in 628’de Hac ziyaretini farz kılarak Mekke’ye yönelişi ve barışçıl yürüyüşü; Hudeybiye Antlaşması ardından Peygamber’in 630 yılında 10 bin Müslümanla Mekke’ye vedaya gidişi; daha önce farz kılınan namaz,oruç ve zekâttan sonra bu kez salt zengin Müslümanların yaşamlarında bir kez Hac ibadeti için Mekke’ye gelip Kâbe’yi tavaf etmelerinin farz kılınması; Medine-Mekke ve bütün Müslümanların barışması; Mekke’nin yeniden dirilişi sayılır.
Hz. Muhammed ve Dört Halife dönemlerindeki gelişmelerinden sonra Mekke’nin bayındırlığını ve Kâbe’nin imarını önemseyen, Emevî egemenliğinin kurucusu Emirülmüminin Muaviye (661-681). Karışıklık, savaş ve göçlerden sonra, doğduğu Mekke’nin bayındırlığı için girişiminde bulunarak Kâbe’yi onartıp avlusunu genişletmiş, sel baskınlarını önleyici setler yaptırmıştır.
Kâbe yapısı ve anlamı
Kâbe’ye Beytullah, Beyt-i Muazzam da denir. Ancak yeryüzünde Tanrı’ya bir yer/ev yakıştırmak (Beytullah), İslâm inancı açısından tartışmalı olmalıdır. Tapınaklara “Tanrı Evi” demek Sümer çağından beri söylenegeldiğinden İslâmiyet öncesi Cahiliye Dönemi’nde de geçerliydi. İlah, Lat, Menat… nitelemeli putlar Kâbe içinde korunup bunlara o ortamda dua edildiğinden Kâbe’ye “Beytullah’ denmiş olabilir mi? Dinler tarihi profesörü merhum Mükremin Halil Yınanç (öl. 1961), Mezopotamya uygarlıklarında Bab-il’in Tanrı kapısı/ tapınak, Cebrail’in Haber Tanrısı, Azra-il’in Ölüm Tanrısı anlamında olduğunu; Semavi dinlerde ise Tanrı “İl”in ilâh, Cebrail ve Azrail’in de melek sayıldığını söylemişlerdi.
Hangi önceki inancın tapınağı olduğu bilinmese de, İbrahim ve İsmail’in yaptıkları ilk tapınağa kare-küp biçiminden dolayı Kâbe adını verdikleri; Kızıldeniz, Yemen, Basra, doğuda Suriye’den gelen çöl yollarının buradaki panayırda insanları buluşturduğu; Sûku’l-Ukaz çarşı-pazarı ortamında Kâbe ve Mekke söylencelerinin de Kısas-ı Enbiya anlatılarına katıldığı malumdur.
Kâbe, İslâmiyet’in doğduğu yıllarda üstü açık, dörtgen biçiminde, 1 adam boyu yükseklikte, ahşap hatıllı taş duvarla çevrili tek kapılı bir tapınakmış. Her yıl yinelenen Sûkü’l-Ukaz panayırlarına gelenlerden Hz. İbrahim öğretisine inananlar, Kâbe’yi ve Zemzem Kuyusu’nu ziyaret eder, kurban keserlermiş. Olasılıkla Kureyş toplumu da bu inançtaydı. Ancak Müslümanlar bunlara “Müşrikler” (Allah’a ortak koşanlar) demişlerdi. Bu ayrılış nedeniyle yüzyıllardır işleyen düzenin Hz. Muhammed’in peygamberliğini ilanı sonrasında dağılacağı kaygısı doğdu. Yeni dine direnenler arasında Peygamber’in en yakın akrabaları da vardı. O zamana kadar Mekke kervanlarıyla Yemen üzerinden Çin ipeklileri ve seramikleri, Hindistan’dan baharat ve kokular Kızıldeniz’e, oradan da Akdeniz dünyasına ihraç ediliyordu. Mekke pazarı her anlamda bir ihracat anbarı ve merkeziydi.
Hattat Mustafa Nazif kaleminden 1718’de yazılmış Muhammediye’nin 1881’de resimlendirilen taşbaskısı nüshası (solda). 1933’te Devlet Matbaası’nda basılan Tarih II’de Mekke, Mescid-i Haram ve Mekke çizimi (sağda).
Hz. Muhammed’in Kâbe’ye ilgisi konusunda bir anekdot vardır: Daha genç ve peygamber değilken selden yıkılan tapınağın duvarları yeniden örüldüğü sırada, kutsal taş Hacerü’l-Esved’i eski yerine Kureyş ulularından kimin koyacağı kendisine sorulmuş. O da taşı sırtından çıkardığı hırkasına koyarak, Kureyş’in ulularına birer ucundan tutturup kaldırtmış ve yine kendisi alıp doğu köşedeki yerine koymuş. Bu anlatı, Hacerü’l-Esved’i ve Kâbe’yi Hz. Muhammed’in İslâmî açıdan da kutsal saydığına kanıt gösterilir.
Daha Mekke’nin fethinden önce, Hicret’in 2. yılında Kudüs’ün yerine Kâbe’yi kıble gösteren Hz. Muhammed, Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’nin yapısında bir değişiklik yaptırmamış; ancak içinde-çevresinde taştan, çömlek çamurundan, ahşaptan putları kaldırtmış veya kırdırmıştı. Mekke’nin fethinden beri Kâbe’nin 4 cephesi de kıble; Mescid-i Haram/Harim denen tavaf avlusu da açık mescit işlevinde tavaf ve ibadet alanıdır. Bu avluda yürümece dönüşlerle Kâbe tavaf edilir. Kâbe içinde ibadet yapılmaz. Kâbe ve Mescid-i Haram Müslüman olmayanlara kapalıdır. Burada ve çevresinde pek çok ziyaret yerleri ve mezarlar varken, Hz. Hadice-i Kübra’nın türbesi dışındakileri, Suudîler bidat sayarak yıkmışlardır.
Hicaz’ın ikinci merkezi konumundaki Medine de Hac’cın ikinci ziyaret yeri, rüknü/noktası olageldiğinden burada da başta Harem-i Şerif ile Mescid-i Saadet ziyaret edilir.
Krize yolaçanfotoğraf Padişahın doğumgünü kutlaması için yapılan tören esnasında Harem-i Şerif’te çekilen fotoğraf krize neden olmuş; fotoğrafı çektiren Mekke Vali Vekili Halil Bey (işaretli), Mekke Emareti Kaymakamı, Naibü’l- Harem Muavini ve Mekke Mahkeme-i Şeriyye Naibi başkente şikayet edilmişti.
Kâbe’deki değişimler
Kâbe tarihi esatire uzanan bir zamanı hatırlatsa da İslâmiyet öncesi kapalıdır. Müslümanların yöneldiği ilk Kâbe, kaba hasırlarla kaplı ahşap bir kafes içindeydi. Sonra dört duvarına ahşap sütunlar dikilip dışarıdan hasırlarla, daha sonra kalın perdelerle kuşatıldı. Amaç, daha somut yapısal bir kütle görünümü kazandırmak, bir zamanlar putların sıralandığı iç görüntüyü de olasılıkla unutturmaktı.
Hacca gidenlerin vakfeye durmak için çıktıkları Arafat tepesi ve hacılar, 1890’lar. (üstte). Kâbe-i Mükerreme ile etrafındaki görünen hânelerin suretidir. Taşbaskı Muhammediye 1881, sf. 164 (üstte sağda).
Bu ilk ahşap Kâbe, bakıcısı ve tütsüleyicisi kadının elindeki buhurdandan tutuşup yanınca, Cidde’de karaya oturan bir Bizans gemisinin enkazından yine taş temel/ su basman duvarları üstüne ahşaptan yapılmış ama bu da kısmen yanmıştır. Emevi Halifesi Yezid’e karşı Mekke’de halifeliğini ilan eden Abdullah bin Zübeyr, Kâbe’yi onararak Mescid’i Haram’da çadır kurmuş ama, 683’te bir Emevî ordusu Kâbe’yi mancınıklarla taş yağmuruna tutarak tahrip etmiş. Çıkan yangında da Hacerü’l-esved çatlayıp üç parçaya ayrılmış. Abdullah bin Zübeyr kendisi de çalışmış; Mekke taşından, Yemen harcından yeni Kâbe yapılmış. Sonraki dönemlerde de Kâbe, Mescid-i Haram ve o çevredeki “makam” denen ziyaret yerleri, mezarlar birçok tahribat görmüş ve onarılmıştır.
Emevîlerden sonra Mekke’nin yönetimi ve Kâbe’yi tavaf işleri Abbasi halifelerine geçmiştir. Halife Harun Reşid’in (783-805) Bağdat’ta toplanan hacı kafileleriyle 9 defa Hacca gitmesi ilginçtir. Mekke’yi, Kâbe’yi, Hac işlerini düzene koyan da bu halifedir. Harun Reşid’in Mekkelileri ticaretten uzaklaştırarak onlara hazineden ödenek bağlaması daha ilginçtir!
Surre Emini efendinin Mekke’de, Medine’de surre dağıtacağı görevlileri gösteren defterden…
9. VE SON YAPI
Bugünkü Kâbe 1630 Osmanlı yapısı
1. Ahmed’in oğlu Sultan 4. Murad (1623-1640), 1629’daki aşırı yağmurlarla Mekke’yi basan selde Kâbe’nin de 1.5 metre su içinde kaldığı, daha sonra yıldırımların isabetiyle yapının tamamen yıkıldığı haberini alır. Bunun üzerine Nakibüleşraf Sofçu Emir Efendi’yi bina emini göreviyle, hassa mimarları ocağından kalfalarla Mekke’ye gönderir. Yapılan keşifte, yıkılan duvarların temel taşları seviyesine indiği saptanır ve Mekkeli bilenlerle incelemeler yapılarak Kâbe’nin eski durumuna göre restitüsyonu yapılır. Söylenceye göre bu işlemden sonra ortaya çıkan yapı, 9. ve son Kâbe kabul edilir. Eğer Suud hükümetinin daha sonra yapısal bir müdahalesi olmamış ise, günümüzde tavaf edilen Kâbe, Osmanlı hassa mimarlarının eseri olup 1630’da bugünkü hâlini almıştır.
SİTARE-RİDA-KİSVE
Kisve/Sitare yün ipek dokumalı kalın kumaşa Kur’an âyetleri dokunuyordu (18. yüzyıl). Her yıl yenilenen Kâbe örtüsünden bu parça, bir hacıya hediye edilmiş.
Kâbe’nin örtüsü Mısır’da dokunuyordu
Kâbe’nin eski çağ tapınaklarında da görülen, dikkati çeken özellikleri vardır. Kaba taştan örülü bir küp/kare prizma biçimi, yalınlığı, içinin ibadete kapalı olması, tavaf denen ibadetin dışarda-etrafında dönülerek yapılması, rida-perde-sitare-kisve denen siyah örtüsü bunlardandır. Sözkonusu örtü, Kâbe’yi gizlerken, duvara kapanarak tapınmayı önlemek için de olmalıdır. Dört yönde duvarların üstündeki bakır halkalara tutturulan özel dokuma siyah kalın perdeler her yıl yenilenir. Etekleri, yağmurdan-selden etkilenmeyecek yükseklikte kesiktir ve bağlıdır.
Halife Harun Reşid’in katıldığı Kâbe ziyaretlerinde, eski-yeni örtü değiştirme töreni de yapılırmış. Sonraki devirlerde sitare işini üstlenen Osmanlı padişahları, yün ve ipek karışımı kalın dokumalı, Kur’an ayetleri desenli örtüleri Mısır’da belli köylerde dokutur, bu işi yapanlar vergiden muaf tutulurmuş. Sitare balyaları develere yüklenerek Mısır’dan Şam’a, oradan da surre alayı ile Mekke’ye gönderilirmiş. Kendisi için bir Kâbe maketi yaptıran dindar padişah 1. Ahmed, onun karşısında namaz kılarmış.
SURRE ALAYI /MAHMİL-İ ŞERİF
Mekke ve Medine’ye giden altın-gümüş yüklü develer
Abbasi halifelerinin başlattığı surre alayı geleneğine önce Memlûk sultanları, sonra Osmanlı padişahları vâris olmuşlardır. Bunun anlamı şudur: Mekke ve Medineliler Hz. Muhammed’in akraba ve hemşerileri sayıldığından, onları refah içinde yaşatmak bütün Müslümanlara, başta da sultanlara düşen bir görevdi! Bunun için Hac mevsimi yaklaşınca surre denen altın-gümüş dolu ve mühürlü keseler sandıklara doldurulur; “mahmil” denen bu sandıklar develere yüklenir; mahmil-i şerif/surre alayı, surre emini başkanlığında törenle uğurlanırdı.
Durak yerlerinde vakıf gelirleri, zekât ve hayır paraları da teslim alınır; aylar süren yolculukla Şam’a ulaşılınca buradan sonra soygunculara karşı surre kervanını bir süvari alayı korurdu.
Yolda sadaka dağıtılır, Medine ve Mekke’de Surre emini elindeki deftere göre bu iki kent halkına bir dahaki hac mevsimine dek geçimlerine yetecek ödentileri, hayır paralarını dağıtırdı. Hicaz Müslüman Arapları vergiden muaftılar. Anadolu ve Rumeli’de yoksulluk önlenemezken, Hac mevsiminde Hicaz yoksullarına (!) develere yüklü altın-gümüş dağıtmak yetmezmiş gibi, Hac’ca gidenler de bir bakıma “inanç turistleri” olarak o topraklara para taşırlardı.
KAVM-İ ARAB-I NECİB VE ETRAK
Müslüman Arap Türkten de üstün!
Arabistan Yarımadası çöl bölgeleri dışında 1517’den 1918’e kadar 401 yıl Türk-Osmanlı yönetiminde kaldı. Bu süre, Abbasîler ve Memlûkler de dikkate alındığında Arabistan Yarımadası’ndaki en uzun hakimiyettir. Diğer yandan Osmanlı padişahları ve yöneticileri, Müslüman-Arap kabilelerine, Türklerden ve öteki ulus-topluluklardan daha üstün bir saygınlık bahşetti. Resmî yazılarda “kavm-i Arab-ı necib” derlerken, kendi soylarına “etrak” (Türkler, köylüler) dediler. Arabistanlı veya Arap kökenli köle alım-satımı yasaktı.
Amerikalı makine-kimya mühendisi Thomas Midglay Jr., yakın zamana (2004) kadar kullandığımız “süper benzin”in mucidi. Bu “kurşunlu” benzinin dünya çapında 100 milyonun üzerinde insanı öldürdüğü tahmin ediliyor. Zeka geriliğine ve antisosyal davranış bozukluklarına bağlı şiddet suçlarına yolaçması ve bunların sonucunda hayatını kaybedenler de ayrı. Ne kadar şahane, ne kadar hür müteşebbis, ne kadar serbest piyasacı, ne kadar da başarı timsali bir kardeşimiz değil mi?
Tarih, bir bakıma Lawrence Block’un eşsiz romanından (A Long Line of Dead Men-1994 / Bir Dizi Ölü Adam) ilhamla, gerçekten de bir dizi ölü adamın hikayesi. İnsan ömrü kısıtlı olduğu için bu doğal. Tabii ölenler güneşe gömüldüler ama, konu başlıklarımızda dikkat ederseniz ölenlerden çok bu ölümlerin altında imzası olanların isimleri var.
Kaldı ki, en dandik siyasi tartışmalarımız bile dönüyor dolaşıyor Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti tadında “Hitler şu kadar milyon insanın ölümüne neden oldu”, “Stalin şu kadar insanı açlıktan öldürdü”, “Pol Pot neler etti neler”, “Mussolini az mı ya?” gibi argümanlara ve muhabbet bu sığlıkta ilerleyince sayılara dökülüyor; “O, 45 milyon kişiyi öldürdü” “Şu, 30 milyonun hayatını sona erdirdi”, “Asıl o 50 milyon insanı yok etti” gibi karşılaştırmalar havalarda uçuşuyor. Doğrusu ben bu karşılaştırmalardan ziyadesiyle sıkılıyorum ama düşünmeden de edemiyorum.
Zira eğer aklımda yanlış kalmadıysa, dünya üzerinde en fazla insanı kurşun yüzünden kaybettik. Kurşun derken, “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar”daki kurşundan değil de, bulmacalarda simgesi “pb” olarak sorulan, nazara karşı döktürülen, 82 atom numaralı karbon grubu elementten bahsediyorum. Gerçi Kayahan’ın bahsettiği mermi anlamındaki kurşunun hammaddesi de kurşun o ayrı; ama kurşun, mermi formunda öldürdüğünden çok daha fazlasını diğer yollarla öldürdü.
Kurşun zehirli bir element ama bu bizi yine de kurşun kullanmaktan daha iyi bir çaremiz olmadığı durumlarda kurşun kulllanmaktan alıkoymuyor! Bab-ı Âli’deki abilerimiz eskiden matbaalarda, tüm çalışanların yoğurt istihkakı olduğunu anlatırdı mesela. Mürettipler falan bütün gün kurşun harflerle dizgi yaptıkları için kurşun zehirlenmesi riskine maruz kalırdı.
Evet, totaliter rejimlerin katillerini hepimiz biliyoruz ama bir tek insan evladı var ki, dünyadaki en fazla zamansız ölümden tek başına sorumlu. Hikayemiz aklımda yanlış kalmadıysa 1920’lerde başlıyor. Otomotiv endüstrisi, fellik fellik daha ucuza mâlolacak ve içten yanmalı motorların gürültüsünü azaltacak bir çözüm arıyor. Çözüm Thomas Midgley Jr. isminde bir beyzadeden geliyor. Cornell mezunu, zaten mucit bir ailenin çocuğu Thomas, gece gündüz, daha ucuz, daha etkili ve motorda daha az gürültüye yolaçacak bir yakıt için formüller arıyor.
Uğursuz bir gece, Thomas aradığını buluyor ve dünyanın en zengin insanlarından biri olacağını anlıyor. İcadının adını “Ethyl” koyuyor ve otomotiv devleriyle beraber bir konsorsiyum kuruyor. Bu yeni icat bütün dünyayı sarıyor. Ancak bir sorun var. Adı Ethyl olsa da, ürünün etken maddesi kurşun. Fabrikada çalışanlar ölmeye başlıyor; ürünün içinde kurşun olduğu ortaya çıkınca biliminsanları ayağa kalkıp “Ulan olur mu” diyorlar. Ama aklımda kaldığı kadarıyla, yıllar sonra bizim Cahit Aral’ın kendisine örnek alacağı Thomas, “Bunun zararı yok, bakın ben de soluyorum” diye bir basın toplantısında 10 dakika boyunca Ethyl soluyor. Herifçioğlu sonra kurşun zehirlenmesi tedavisi görmüş ama onu da gizliyorlar tabii. Biliminsanları uyarsa da otomotiv endüstrisi zararı inkar ediyor. Hatta Standart Oil’in CEO’su “Endüstrimiz için çok büyük önem taşıyan bu üründen, sadece birkaç kişinin zararlı olabileceği iddiası yüzünden vazgeçecek değiliz” diyor.
Thomas’ın bulduğu, biliminsanlarının karşı çıktığı, endüstrinin savunduğu şey, yakın zamana kadar “süper benzin” diye kullandığımız, kurşunlu benzin. Kurşunlu benzin, ilk olarak tee 1986’da Japonya’da yasaklanıyor, ama bu uzun bir süreç. Biz 2004’te tamamen kaldırdık; en son geçen yıl Cezayir süper benzini yasaklayan son ülke oldu. Daha sonra geliştirilen kurşunsuz benzinden 30 kat daha fazla kurşun içeren süper benzinin dünya çapında 100 milyondan fazla insanı öldürdüğü tahmin ediliyor. Üstelik bu 100 milyonun üzerindeki insan, kurşunun, daha doğrusu bizim yaratık Thomas’ın kâr hırsının tek kurbanları değil. Zira kurşunun iki etkisi daha var. Birincisi ciddi şekilde zeka geriliğine yol açıyor; ikincisi antisosyal davranış bozukluklarını ve buna bağlı şiddet suçlarının oranını artırıyor. Dolayısıyla ben bu 100 milyonu hiç çekinmeden ikiyle çarpardım.
Ha, doğada kendiliğinden mevcut olan kurşun miktarı, insan faktörü yüzünden dönem dönem artıyor. Roma İmpatatorluğu’nun yükseliş devrinde, sanayi devriminde falan kurşun miktarının arttığı gözlemlenebiliyor. Bu arada bu gözlemler kutuplardaki buzullar üzerinde yapılan araştırmalarla ortaya konuyor. Buzulların derinliklerinin yaşını tespit etmek kolay; sondajla, atıyorum 15. yüzyıldaki bir buzulun üzerindeki yabancı madde miktarıyla 6. yüzyıldaki bir buzulunkini karşılaştırılabiliyor. Roma tarihinde uzun süren ekonomik durgunlukları bile bu yolla ortaya koymak mümkün. Bu ölçümlerde en dehşet verici şeyse şu: Kurşunlu benzin kullanmaya başladığımızdan itibaren insanoğlunun maruz kaldığı kurşun oranı arşa çıkıyor.
Peki bizim yaratık Thomas’ın tek suçu bu mu? Keşke. Bu herife daha sonra bir de buzdolaplarının etkili çalışması için bir görev veriyorlar. Bizimki de durur mu? Yapıştırıyor icadı: Freon. Onun hediyesi de bildiğiniz ozon tabakasındaki delik. Ne kadar şahane, ne kadar hür müteşebbis, ne kadar serbest piyasacı, ne kadar da başarı timsali bir şahıs değil mi? Bir de şu istemezükçü kafa, yok efendim regülasyon, yok efendim denetim, yok efendim dış maliyetler diye hür teşebbüsün önüne taş koymaya çalışmıyor mu? Bunlar hep bir anda milyonlarca insanı ölüme gönderen totaliter rejimlerin başının altından çıkıyor. Halbuki bakın hür teşebbüse; öyle birden değil, azar azar on katı fazla insan öldürüyor, üstüne bir de dünyayı yok ediyor. Yürü be hür teşebbüs.
2. Meşrutiyet’in ilk kadın dergisi olan Mehâsin, aynı zamanda ilk resimli ve renkli kapaklı kadın dergisi oldu. “Hanımlara mahsus” sloganıyla çıkan dergi, Batılı tarzda, edebiyata, musikiye ve moda-takı tasarımına sayfalarında yer veren dönemin çağdaş-modern bir kadın dergisi olarak göz doldurdu. 1908-1909’da toplam 12 sayı yayımlanan derginin unutulmaz kapakları, yazıları ve çizimleri.
Eski harfli Türkçe yayınlanan Mehâsin (Güzellikler) dergisinin ilk sayısı 14 Eylül 1908 (1 Eylül 1324) tarihinde çıktı. 2. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamıyla birlikte, istibdad döneminin ardından çıkan ilk kadın dergisiydi bu. İlk sayıdaki renkli-resimli kadın kapağı da matbuat tarihimiz için bir ilkti.
Asaf Muammer ve Mehmed Rauf’un yönetiminde çıkan Mehâsin, 14 Eylül 1908-25 Kasım 1909 (1 Eylül 1324 – 12 Teşrin-i sânî 1325) tarihleri arasında 12 sayı çıktı. Kapağının sol alt köşesinde, edebiyat ve tezyinat (süslemek), sağ alt köşesinde ise sanayi-i nefise (güzel sanatlar) ve beytiyye (şiir) kategorileri yer aldı. Kapağın altında da “hanımlara mahsus” ibaresi dikkati çekiyordu. Derginin iç kapağında da Abdülhak Hamid’in “Bir milletin nisvanı derece-i terakkisinin mizanıdır” (Bir milletin kadınları çağdaşlığının ölçüsüdür) sözüne yer verilmekteydi.
Derginin ilk sayısındaki “İfade-i Mahsusa” başlıklı sunuş yazısı
Derginin kadın yazarları arasında Emine Semiyye, Münevver Asım, Fatma Sabiha, Fatma Aliye, Fatma Münire, Şukufe Nihal, Halide Salih, Mediha Hesna, Münire Hanım, Muhsine Hanım, Münevver Asım ve Zühre Hanım isimleri yer aldı. Ayrıca erkek yazarlar arasında da Mehmed Rauf, Tevfik Fikret, Faik Ali Ozansoy, Hüseyin Suat Yalçın, Süleyman Nazif, Fazıl Ahmet Aykaç, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Cahit Yalçın, Cenap Sahabettin isimleri öne çıktı.
Güzel sanatlar, el sanatları, edebiyat, musiki ve moda, takı, tasarım konularına özel önem veren derginin ilk sayısındaki “İfade-i Mahsusa” başlıkla sunuş yazısı oldukça ilgi çekiciydi: “İleride hüsn-ü teveccühlerini celb edeceğimize (büyük takdirleriyle karşılaşacağımıza) emin olduğumuz karilerimize (okuyucularımıza) gazetemizi kendilerine mahsus ilk Türk gazetesi olmak üzere arz ve takdim ederiz. Zaten gazetemizin memleketimizde yalnız hanımlara mahsus ilk resimli gazete olmakla kalmayıp resimli bir gazete olmak üzere de ilk olacağını kemal-i iftiharla (büyük övünçle) burada ilan etmeyi bir vazife addederiz”.
Mehâsin dergisinin ilk (solda) ve son sayısı.
Mehâsin, Avrupa’dan en son moda ve tasarım akımlarına yer verdi. Takılar ve giyim-kuşam modası, derginin her sayısında önemli bir yer tuttu. Derginin ilk sayısındaki altından ve mineden mamül köstekli kolye, fildişinden mamul saç iğnesi ve tarak modelleri ilgi çekiciydi. Yine aynı sayıda “Yeni Elmaslar” başlıklı yazıda inciden çok özel tarakların tanıtıldığı yazı, elmasın artık bir ziynet eşyasından takıya dönüştüğünü şu satırlarla aktarıyordu: “Bugün hanımlarımıza şayan-ı tebrik tezahürat-ı sanatkaraneden (çok takdir kazanan) olmak üzere Avrupa’da bu son senelerde elmaslar hakkında zuhur edegelen tebâdan (ortaya çıkan yeni haberlerden) bahsetmek istiyorum. Bugüne kadar elmas, ziynet olmaktan ziyade ezhar-ı servet maksadıyla matuf (servete yönelik) gibi kullanılmakta iken bugün bunların da bir kadının kıymet-i hüsnünü, zevk-ü nefs ve süslemesini tezyid için istimal olmak (kullanmak) meselesi mevzu bahis olmaktadır”.
Kadın dergilerini inceleyen tarihçi Yavuz Selim Karakışla (1961-2016), Mehâsin’in yayımlandığı dönem içerisindeki kadın dergilerinin okur kitlesini, sosyo-ekonomik yapısını şöyle değerlendirmiştir: “1869-1927 arasında eski harflerle yayınlanmış olan 38 kadın dergisinin her biri, o dönemin kendisine özgü deyimiyle ‘bila-tefrik-i cins ve mezhep’ yani cins ve mezhep farklılığı gözetmeksizin bütün Osmanlı kadınlarına hitap ettigi iddiasını taşır. Oysa Osmanlı kadın dergilerinin çeşitli sayılarını karıştıran ve bu dergilerde yayımlanmış olan çeşitli yazıların satıraralarını dikkatle inceleyen bir okuyucu, bu dergilerin iddia ettikleri gibi ‘bila-tefrik-i cins ve mezhep’ tüm Osmanlı kadınlarına değil, yalnızca Müslüman-Türk üst tabakadan gelen ve eğitimli kadınlara seslendiğini farkedecektir”.
Mehâsin’in her sayısında kadınlar için modern elbise tasarımları tanıtılıyordu. Elbise tasarımları sadece kıyafetlerden ibaret değildi. Bu tasarımlara tamamlayıcı öğeler de eşlik ediyordu. Yüz yakası, kolyeler, pardesüler ve hatta masa örtüleri, elbisenin bir tamamlayıcısı olarak kıyafet sayfalarında kendine yer buluyordu. İççamaşırları da derginin sayfalarında yer alıyordu. İççamaşırı tanımı gecelikler ve eteklikler için kullanılıyor, yine Avrupa’dan dönemin modern gecelik örnekleri okura sunuluyordu. Dönemin kuşkusuz en moda aksesuarlarından biri de yelpazelerdi. Yeni ipek yelpaze modelleri Mehâsin’in sayfalarında tanıtılmaktaydı.
Dergide kadın temalı vinyet kullanımı da o güne kadar görülen ilk örneklerdendi. Okumayı kolaylaştıran vinyetler, estetik ve tasarım tarihi için ayrı bir öneme sahipti. Eski harfli Türkçe kadın dergilerinin grafik tasarımlarını inceleyen Melek Kocabey, Mehâsin’deki bu vinyetleri şu şekilde değerlendirmiştir: “Konu bitimlerinde kullanılan vinyetlerde art nouveau’nun karakteristik kompozisyonları; kanatlı insan ve hayvan figürleri; kadın başları ve dairesel hareketlere dönüşen saç dalgalanmaları; su ve kadın figürleri, bitki dalları ve çiçeklerle süslenmiş doğa görüntüleri; sazlık türü bitkilerin kadın figürleri ile oluşturdukları kompozisyonlar bulunur”. Mehâsin’in bu Art Nouveau kadın kompozisyonları daha sonra yayımlanacak kitap kapaklarını da etkileyecek, benzer çizimleri kadın konulu kitapların kapaklarında ve içsayfalarında görmek mümkün olacaktı.
Art Nouveau tasarım, arka kapaklardaki dergi reklamlarında da görülüyordu. Çerçeveli nadide bir levha içerisindeki bir kelebek figürünün üzerinde, Mehâsin’e mektup yollayacak ve sipariş verecek hanımlar için bir adres tanıtımı yer almaktaydı: “Kârilerimize bir suhulet-i mahsusa (özel bir kolaylık) olmak üzere Bâb-ı Ali karşısında bulunan Yeni Gazete idarehanesinin alt katında ‘Mehâsin’ namına bir posta kutusu bulunduğundan, gazetemiz namına gönderilecek mektubun oraya da bırakılması mümkündür. Gazetemize siparişler için gönderilecek paraların posta pulu olarak gönderilmesinde bir engel yoktur”.
Derginin daimi iki reklamı ise kadınlara güzellik vaadeden Pilules Orientals (Oryantal Haplar) ile yakaların düz olmasını ve buruşmasını önleyen yaka düzeneği reklamı idi. Bu reklamların grafikleri de art nouveau etkisinde okuyucu ile buluştu.
Dergide iki reklam Pilules Orientales ve Yaka Mesendi (sağda) ve dergi mektup gönderme ve sipariş ilanı (üstte). “Mehasin çıkmıyor diye esef eden hanımlara bir itraf-ı elim (üzücü bir itiraf)” yazısı (altta).
Mehâsin 7. sayısından sonra yayımına üç ay ara vermek zorunda kaldı. Bu aranın nedeni 8. sayının giriş yazısında “Mehâsin çıkmıyor diye esef eden hanımlara bir itraf-ı elim (üzücü bir itiraf )” yazısıyla ve sitemle ifade edilecekti. Hem 31 Mart Vakası patlamış hem satışlar istenildiği gibi gitmemiş ve dergi zarar etmişti: “Şimdiye kadar her nüshayı mühimce bir zararla çıkarmakta iken son nüsha artık idaremizi de meyus ederek ‘Demek hanımlarımız henüz bir gazete ihtiyacını hissetmemişler, demek bu iş mümkün olmayacak’ diyerek bir iflası muhakkak hâle getirdi. Düşünmeli ki en aşağı iki bin nüsha ile idaresi kabil olan bir gazete, altı nüshasını yarı yarıya zararla çıkardığı halde yedinci nüshada hatta yalnız kağıt parasını çıkaramazsa ne olurdu?.. Düşünün ki, ayda bir defa neşr edilip iki bin nüsha satamayarak bir gazetenin kapanması millet-i Osmaniye nisvanı (Osmanlı kadınları) için ne büyük bir meskenet (tembellik) ve ne elim bir rezalettir. Bunu düşünmeli, uyanmalı ve ibret almalı”.
Bu üç aylık gecikmeden hanımların ders almasını ümit ettiğini belirten dergi yönetimi, “Bundan sonra da evvelki gibi her ay vaktinde intisarı için gayret ve cihetçe gösterilen iltifata layık olmaya say ve ikdam olunacağını intisar eder” diyerek, tekrar eskisi gibi her ay çıkma sözü verdi.
Mehâsin’in hanımlara serzenişine karşı, 9. sayıda bir okurun, Naciye Hanım’ın “İtiraf-ı Elim’e Cevab-ı Elim” başlıklı bir karşı yazısı yayımlandı. Naciye Hanım dergiye gönderdiği mektupta kadın okur azlığını, kadın-erkek eşitsizliği ve kadın hakları üzerinden açıklıyordu:
“Hanımların henüz bir gazete ihtiyacı hissetmemeleri… yine erkekler yüzündendir. Biz ne yapalım? Her tedennimizin (düşüşün) altında bir erkegin parmağı çıkıyor. Kadınlara şimdiye kadar ehemmiyet verilip seviye-i fikriyeleri yükseltilmeye çalışıldı, onlara mükemmel mektepler, müesseseler açıldı da onlar istemedi, öğrenmediler mi? Hâlâ erkeklerin hakaret-i mütemadileri, zincir-i istibdatları altında ezilmekte bulunan kadınlarımızdan aczden, meskenetten (tembellikten) başka ne beklenebilir?”
Dergi 8. sayısından sonra dört sayı daha çıkabilecek ve 12. sayısında kapanmak zorunda kalacaktı.
Mehâsin’in 11. sayında tefrika edilen Halid Ziya Uşaklıgil’in Ferdi ve Şürekası sayfaları…
Halid Ziya Uşaklıgil’in başyapıtı Ferdi ve Şürekası’nın kitap kapağı.
Yarım kalanHalid Ziya piyesi
Halid Ziya Uşaklıgil’in başyapıtı, kavuşamayan âşıkları konu alan Ferdi ve Şürekâsı, ilk olarak 1892’de Hizmet gazetesinde tefrika edildi. 1895’te Nişan Berberyan Matbaası’nda, “Kitapçı Arakel” tarafından kitap olarak basıldı. Aynı eser Mehâsin sayfalarında çok farklı bir formatta okur karşısına çıktı. Mehmed Rauf tarafından üç perdelik piyes haline getirilen eser, derginin Ekim 1909’daki 11. sayısında tefrika edilmeye başlandı. 12. sayıda da devam eden piyesin yayımı Mehâsin’in kapanmasıyla yarım kaldı.
Batı’da Jentilak, Tarttolo ve benzeri hayal ürünleri kollektif bilinçaltına yuva kurmuşlardır. Anadolu’nun gelenek havuzundaki Demirtırnak, Kulbastı, Karakoncolos ya da Tepegöz belki daha yöresel figürlerdir. Masal dünyasının alacakaranlık cephesinde çocukları “av” olarak gören figürler… Hänsel ve Gratel’den “şirin” Shrek’e…
Halklar, tıpkı insanlar, korkuyorlar. Beş kıtada üremiş kollektif korkuları kurcalıyor nicedir kültür tarihçileri, antropologlar. İri kıyım bir katalog. İçinde pek çok benzerlik taşıyan oysa biribirinden uzak, biribirinden habersiz yaşamış topluluklarda görülmüş yılgı simgeleri, figürleri. Benzer inanışlar, önlemler, çare arayışları.
Görece yeni örneklerine Dolores Redondo’nun üçüzlü romanında ve sinemaya uyarlamalarında rastladık: Bask mitologyasının Jentilak, Tarttolo ve benzeri hayal ürünleri kollektif bilinçaltına yuva kurmuşlardır. Anadolu’nun gelenek havuzundaki Demirtırnak, Kulbastı, Karakoncolos ya da Tepegöz belki daha yöresel figürlerdir; buna karşılık Heyulâ ya da Gulyabanî yaygın ölçekte tanınan ‘görünür görünmez’ varlıklar; dev-âsâ sıfatı dillere pelesenk, kimse anımsamıyor çekirdekte onun bir imge olarak beklediğini. Hüseyin Rahmi’nin Gulyabanî’si (1913) ile Halide Edip’in Heyulâ’sı (1909) edebiyata o damardan gelen eleştirel mesafeli yapıtlardır.
Son dönemde konuya ilişkin gelişkin tarihsel okumalar yapılıyor; ‘hayalet’ deposunun Uzak-Doğu’dan Batı’ya, kuzeyden güneye tarandığı çalışmalar peşpeşe yayımlanıyor. Onlara Jean-Claude Schmitt’in “daimon” figürünü kuşatan Gölgeler Manastırı’nı eklemek isterim.
Hansel ve Gretel. İllüstrasyon: Arthur Rackham, 1909.
Avrupa kültürünün bu bağlamdaki merkez ‘yaratığı’, Goethe’nin “Elfler Kralı” şiirinden (1782) Michel Tournier’nin Kızılağaçlar Kralı romanına (1970), ilkinden Schubert’in bestelediği Erlkönig lied’ine (1815), ikinciden Schlöndorff’un çektiği filme (1996) dolaşan ibliscil dev-âsa figürüdür; Ogre’uyla (1973) Jacques Chessex’in zincire önemli bir halka eklediği unutulmamalı.
Michel Tournier, romanıyla ‘tehlikeli sular’a son derece gözüpek, dalmıştı. Goethe’nin şiiri gerçi karanlık efsaneye ilişkin tohumu yansıtıyordu, ama romancı “çocuk etiyle beslenen” ifritle, sonunda çocukları askere alan Hitler’i özdeşleştirerek bir adım öteye geçti. Buna karşılık, yalınkat bir anıştırmayla yetindiği söylenemezdi Tournier’nin: Çağrışım alanında, günümüzde veba boyutları aldığını gördüğümüz pedofilinin özündeki altedilmez sapkı da, üstü yarıyarıya örtük, yer tutmuyor muydu?
Türkçeye Yaşar Avunç’un Kutsal Ruh (Ayrıntı Yayınları) başlığıyla çevirdiği Le Vent Paraclet’de, yazar, bir üst-kitap kurmuş, kitapları üzerine bir kitap yazmıştı. Kızılağaçlar Kralı’na ayırdığı uzun parçada, romanında örtülü biçimde sokulduğu uç konulara biraz daha açıklık getirir. Kahramanıyla Hitler arasında, görünüşte eğretileme boyutundaki “çocuk yemek” temasını burada genişletir ve işin içine cinsel yüklemeleri katar.
Goethe’nin ünlü “Elfler Kralı”ndaki “sevdim seni ben, tatlı yüzün büyülüyor beni” dizesini “seviyorum seni, gövden ayartıyor beni” diye dönüştürür Tournier; çünkü mitolojik devin niyetinin tensel olduğu kanısındadır. Bu bakışaçısının, ‘çocuk’ ekseninde toplumun üyeleri arasında son dönemde belirgin yükseliş gösteren, hem Okul-Aile bağlamında, hem ruhanî (!) kurumlar çerçevesinde yaşananlara ışık düşürdüğünü düşünüyorum.
Tournier, çocuk korosuna da, canalıcı bir yapıt üzerinden yönlendiriyor okurunu: Karlheinz Stockhausen’in kayıtlara ‘elektronik musikinin ilk başyapıtı’ ünvanıyla geçen, 1955- 56 arası Köln’de seslendirilen Gesang der Jünglinge’si (Gençlerin Şarkısı), Kutsal kitabın Danyal Peygamber hikayesinin bir bölümünden esinle bestelenmiştir. 12 yaşındaki çocuk soprano sesi için tasarlanan yapıtın en yeni versiyonlarına Youtube’den ulaşılabiliyor (13 dakika, 14 saniye).
Bu yapıt da, yakın tarihte Katolik kilisede ve bizdeki tarikatlarda ortaya çıkarılan, olağandışı boyutlardaki cinsel taciz vakalarının odak noktasında “koro” çalışmalarının (ve “kurs”ların) yeralması nedeniyle kehanet özellikleri taşıyor.
Dev-âsâ kavramı ve çeşitlemelerinin soykütüğünde masal dünyasının alacakaranlık cephesi ana rolü üstlenmiş. Bütün sözlü kültürlerde saflığı temsil eden çocukları av olarak gören dev daimon’lara rastlanıyor.
İnsanoğlu, besbelli o “figür”lerin arkasına saklanarak sapkınlıklarını maskeleme yolunu tutmuş. Yazıya geçmiş en eski kaynaklardaki örneklerin başında gelen Kutsal Kâse Masalı’nda bir “dev-âsâlar diyarı”ndan sözediliyor: Orası burasıdır, ötede bir yer değil. Nitekim, masal babası Charles Perrault dev-âsâ figürüne “çocuk yiyen yabanıl insan” tanımını yakıştırarak onun aramızda yaşadığını vurgulamıştır.
Tarih, kimi nam salmış ‘çocuk avcıları’nı sunuyor önümüze. Jeanne d’Arc’ın yoldaşı, “ulusal kahraman” Gilles de Rais sonunda 140 çocuğu kurban ettiği gerekçesiyle mi idam edilmiştir? Mavi Sakal figürünün de kaynağında görülen bu beysoylu hakkında Georges Bataille’ın dava belgeleri üzerinden kurduğu kitapta, bu kurban vermeye ilişkin kara mitologya örneğini handiyse kutsadığı söylenebilir!
Gilles de Rais’nin dişi ikizi, Macar soylusu Báthony Erzsébet’in gençleşmek için çocuk kanı kullandığı yollu hikâyesinde gerçek payı ne kadar, doğrulamak olanaksız. Ancak, masal dünyasında “çocuk yiyen” dişi karakterler olduğu unutulmamalı – Grimme kardeşlerin Hänsel ve Gratel’indeki cadı en yaygın bilineni.
21. yüzyıl nihayet “şirin” bir dev-âsâ modelinin hayatı süslemesini sağladı: Shrek ve isimsiz ama nefis cisimli eşek dostu karanlık hikayeleri sağa sola savurmuşa benziyor. Gene de, masal yorumcusu Bruno Bettelheim’ın heyula motiflerinin çocukların dünyasında tehlikelere karşı olumlu bir uyarı işlevi taşıdıklarını ileri sürdüğünü anımsatmalı.