Etiket: sayı:92

  • Kadim ile modern arasında

    Bir zamanlar Beyoğlu’ndaki Japon oyuncakçı mağazasının ortaklarından olan Yamada Torajiro, 100 yıldan fazla bir zaman öncesinde İstanbul gözlemlerini kaleme almış, çizdirmişti. Yazar gördüklerini, okuduklarını ve duyduklarını çok ustaca birleştirerek sürükleyici bir seyahat, anı ve gözlem kitabı meydana getirmiş.

    Yamada Torajirō’nun yazdığı, Prof. Dr. Sel­çuk Esenbel’in Japonca aslından Türkçeye çevirdiği Japon Aynasında Resimli Türkiye Gözlemleri (İş Bankası Kültür Yayınları) adlı eser, okurlara Beyoğlu’ndaki Japon oyuncakçı mağaza­sını hatırlatarak başlıyor. Evet, ben de çocuk hafı­zamla Japon mağazasını İstiklal Caddesi’nde bir pasajın girişinde gibi hatırlıyorum. Mağazanın vit­rinlerine hayranlıkla ve ilgiyle bakmam yanında acaba oradan oyuncak alabilmiş miydik hatırlamı­yorum; belki alamamışızdır.

    Eser sizi 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başı İstanbul’una gö­türüyor. Öte yandan çeviri, Esenbel’in titiz çalışması sonu­cu kitaba eklenen ayrıntılı açıklamalar ve yazarı o dönemin Japonya bağlamına oturtan geniş bir giriş bölümü sayesinde, okurun eserle bağ kurmasını sağlıyor.

    Japon mağazasının ortaklarından olan yazar Yamada To­rajirō (1866-1957), dikkatli gözlemleri ile sizi bazen bildiğiniz bazen de bilmediğiniz bir İstanbul’da gezdiriyor. Kitabı süs­leyen Japon kara kalem (sumie) resimlerini, yazar bir ressa­ma çizdirmiş. İstanbul’dayken topladığı kartpostallar ve Ko­dak marka fotoğraf makinesiyle çektiği resimlerin arasından Dersaadet’i (İstanbul) temsil ettiğini düşündüklerini çizim hâline getirtmiş, çizimleri yapan ressamı da denetlemiş. Fo­toğrafları ise “atıma binip şehrin banliyölerinde pınar suları­nı avuçlarımla içtiğim, yandan çarklı vapurla seyrettiğim Bo­ğaziçi’nin manzarasına hayran kaldığım zamanlarda çektim” diye takdim ediyor.

    Yazar her ne kadar “bu derlemede sadece duyduklarımı, gördüklerimi çalakalem kaydettim” diyorsa da, gördüklerini, gözlemlerini, okuduklarını ve duyduklarını çok ustaca birleş­tirerek sürükleyici bir seyahat, anı ve gözlem kitabı meydana getirmiş. Kitap çeşitli kesimlerden İstanbulluların hayatını, saray, konak, sokak kültürünü genç Rum tulumbacı delikan­lıları, dalyan balıkçıları, mesire yerlerinde salına salına yürü­yen feraceli hanımlar ile fesli beyefendileri sevecen bir dille anlatır.

    İstanbul’u gözlemlerken Yamada, zaman zaman kendi kültürü ile benzerlikler görür, ilişkiler kurar; örneğin lokumu Uzakdoğu’da bilinen bir Kore tatlısına ben­zetir veya Şeker Bayramı ile geleneksel Japon Yeni Yılı kutlamalarındaki aile ziyaretlerini birbirleri­ne benzetir. Kimi zaman da bazı özelliklerden san­ki salt İstanbul’a mahsusmuş gibi sözeder. Sanırım eğitimli Japonlara hitap ettiği için, örneğin camiye girerken şadırvanda abdest alınmasını Japonya’da da tapınaklara girerken avlunun başında ufak bir havuz ve kepçelerle el yıkanmasına benzetmez; iba­dethanelere ve evlere girerken ayakkabı çıkarılma­sını “bizdeki” gibi bir ifade ile tanıtmaz. Ancak şadırvanı “el yıkama çeşmesi” olarak ifade etmesi, eğitimli okuyucunun bu bağlantıyı kuracağını düşünmüş olacağı hissini veriyor. Bu durumu İstanbul’daki sarayları anlatırken de görüyoruz; bunların Japonya’daki saraylara benzer ve farklı yanları hak­kında bilgi sahibi olmuyoruz; herhalde “arif olan anlar” diye düşünmüştür.

    Öte yandan Topkapı Sarayı’na “Seraglio” demesi kadar, “kanlı Ortaçağ menkıbeleri” şeklindeki İstanbul fethi ve Aya­sofya hikayeleri, onun bu konularda yaptığı okumalar yanın­da o dönemde bu türlü söylencelerin yaygın olduğu izlenimi vermektedir. Bazen de örneğin Topkapı Sarayı ve diğer sa­raylarla ilgili olarak söylediklerinde gözlemden çok bilgi ile karşılaşınca bunların bir kitaptan alınmış olduğunu anlarız. Esenbel onun “izlenimlerini klasik Çince terkiplere dayalı Japonca kavramlar bularak ifade etmiş” olduğunu belirtir.

    Yamada, Japon millî inancı Şintoizm yanında Konfüç­yüsçü felsefe ve edebiyat ile Batı kültürünü birarada yaşa­yan ve yaşatan, Esenbel’in “kadim ile modern arasında” diye tanımladığı bir kuşağa mensuptu. Bu ifade bizde de Yahya Kemal Beyatlıların kuşağı için geçerlidir. Yahya Kemaller bir taraftan Arap ve Farsça ifade, imge ve betimlemelerin yoğun olduğu Osmanlıca divan edebiyatını, diğer taraftan da Fran­sızca yoluyla Batı edebiyatını kendi bünyelerinde meczetmiş aydınlardı. Sonrasında biz, arada kalmak yerine seçim yaptık. Bu durum, “acaba Japonlar ne gibi seçimler yaptılar?” soru­sunu akla getiriyor.

  • İtalyanlara sattığımız Osmanlı tarihî mirası

    1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra, yay, ok, zırh, barut, fişek, kavuk, kılıç, kalkan, cirit, mızrak gibi malzemeler, fetihten beri askerî depo olarak kullanılan Aya İrini’ye kaldırılmıştı. 1800’lü yılların ortalarına doğru bir kısmı hediye edilen, bir kısmı hurda fiyatına Avrupalılara satılan bu orijinal malzemeden büyük bir koleksiyon, bugün Floransa’daki özel bir müzede sergileniyor.

    ARZU TUTUK ALTUNAY

    Floransa’nın hemen dışın­da, neredeyse bir orman büyüklüğündeki parka, güneş batarken soluk soluğa ulaştım ve müzenin kapıları kapanmadan içeri giren son zi­yaretçi olmayı başardım. Mas­kem, aşı kartım tamdı ve İtal­yanca konuşan gruba katıldım.

    Müzenin koleksiyonu, Stibbert ailesine ait büyük malikanenin odalarında sergi­leniyor ve bu özel müze sadece kendi rehberi ile gezilebiliyor. Benim ilgimi çeken kısım­lar hemen başlangıçtaki oda­lar olduğu için rehberimizden izin aldım. Herkes gittikten sonra bu nefes kesen serginin ortasında Osmanlılara ait yay, ok, zırh, barut, fişek, kavuk, kı­lıç, kalkan, cirit, mızrak ve bu­nun gibi şaşkınlık verici askerî malzeme ile başbaşa kaldım.

    Atı ve silahlarıyla aslına uygun şekilde yeniden giydirilmiş tam teşkilat bir sipahi.

    Avrupa hükümdarlarına hediye edilmiş, ganimet alın­mış, savaş hatırası olarak ko­runmuş bu kıymetli silah ve eşya İstanbul’dan Floransa’ya, Stibbert ailesinin özel kolek­siyonuna nasıl eklenmiş? Bu­nu anlamak için Kostantiniy­ye’nin fethine gitmemiz gerek. Şehrin Osmanlı hakimiyetine geçmesiyle Aya İrini Kilisesi cebehane olmuş; silahların ko­runduğu, askerî malzemenin yığıldığı ve savaş ganimetleri­nin toplandığı bir depo olarak kullanılmaya başlanmış. Yeni Saray’ın surlarının dahilin­de bulunmasından dolayı da “iç cebehane” olarak tanım­lanmış. Kışlaları yapının he­men yakınında olan Cebeci­ler, buranın muhafızlığıyla ve silahların bakımını yapmakla görevlendirilmiş. Tahta çıkan her padişah, sarayı ve işleyişi­ni tanımak için burayı ziya­ret etmiş ve ganimet silahların özellikleri konusunda bilgilen­dirilmiş. Padişahlar bu eser­lerin korunması konusunda buyruklar da vermiş.

    Peki zaman içinde büyüyen bu koleksiyonda neler varmış? Fatih’in kılıcı, Timurlenk’in pazı bandı, İskender’in kılıcı, Yeniçeri kazanları-kudümleri, Acem silahları ve okları, de­mir toplar, barutluklar, Abdül­hamid’e İtalyan kralının verdi­ği mızrak, İstanbul ve Gala­ta arasındaki zincir, muhtelif top-tüfek-revolver, Venedik ve Girit kılıçları, kalkan, yatağan ve daha birçok kıymetli askerî malzeme…

    Geçmişten gelen ordu Birbirinden bağımsız zamanlarda toplanmış farklı askerî malzeme müzenin büyük bir odasında sergileniyor.

    Aya İrini, 1726’da Dar-ül Esliha (Silahlar evi) adını al­mış. Bu yeni düzenleme bu­günkü anlamda gerçek bir mü­ze olmasa da, ilk defa bu gibi objelerin sergiye açılması açı­sından önemli bir adım. Ay­rıca Dar-ül Esliha’nın politik mesaj veren sembolik öneme sahip objelerin toplandığı bir merkez oluşturması da mo­dern müzecilik için bir kilo­metre taşı.

    Vaka-i Hayriye’den (1826) bir süre sonra Yeniçeri Oca­ğı’nın kaldırılması ile idam edilen askerlerden kalan bir­çok tüfek, tabanca, kılıç, yata­ğan ve benzeri silah ile diğer askerî donanım bir depolama yeri olarak Aya İrini’ye hibe edilmiş. Bu sıralarda bina­nın “kubbelerine kadar silah­la dolduğu” rivayet ediliyor. 1839’da Aya İrini, Dar-ül Es­liha yerine “Harbiye Anba­rı” olarak anılmaya başlamış. Bina bir süre bu şekilde depo olarak kullanıldıktan sonra si­lahların Aya İrini’de tutulma­sında faydadan çok zarar gö­rülmeye başlanmış. Bir isyan hâlinde, kullanımda olmayan bu silahların isyancılar tara­fından ele geçirilme ihtimali gereksiz bir risk olarak görül­müş. Eski silahların yeni ordu için de bir işe yaramayacağı düşünülmüş ve depodaki as­kerî eşyanın parça parça dağı­tılmasına başlanmış.

    Yerden tavana askerî malzeme Kılıçlar, kalkanlar, miğferler Stibbert ailesine ait malikanenin odalarını yerden tavana kadar dolduruyor.

    Aya İrini’yi dolduran bin­lerce silah depodan çıkarılıp hurda demir fiyatına Avrupa­lılara satılmış. Vapurlar do­lusu Yeniçeri silahları Avru­pa’ya nakledilmiş. Bir şekilde önemli görülen bir takım silah ve eşya kalabilmiş (bunların birçoğu bugün üzerlerindeki Harbiye Anbarı işaretiyle ta­nınabilmektedir).

    Sultan Abdülaziz ve 2. Ab­dülhamid dönemlerinde Aya İrini’de bulunan kıymetli si­lah-eşyanın bir kısmı da bazı Avrupa hükümdarlarına he­diye edilmiş, muhtelif yerlere nakledilmiş. İngiliz Morning Chronicle gazetesi 20 Haziran 1842 tarihli sayısında İstan­bul’daki büyük cephanelikten getirilmiş insan ve at zırhla­rıyla bazı başka eşyadan olu­şan koleksiyonun iki gün sü­recek açıkartırma öncesinde Oxenham Rooms’da sergilen­mekte olduğu haberini veriyor. Bunlar çok nadir eserler kabul edildiğinden, İngiliz hükü­metinin de bunları inceleyip Tower of London’daki millî koleksiyon için parçalar almak niyetinde olduğu belirtiliyor.

    Bu hadise İstanbul’da ata­şelik de yapmış, diplomat ve gezgin Robert Curzon (1810- 73) tarafından şu şekilde kay­dedilmiş: “O yıllarda Kons­tantinopolis’te salgın hastalık vardı ve hastalıklı bir kargo­yu yüklemekten çekinen diğer gemilerin aksine bir Cenova gemisi bu silahlara talip ola­rak bunlardan gemilerinin al­dığınca bir miktarı hurda fiya­tına aldı. Cenova’ya vardıkla­rında yükü rıhtıma boşalttılar ve bunlara kimse talip olma­dı. Büyük bir kısım çocuklar tarafından oyun eşyası olarak götürüldü. Pek çok eski miğfer de çevrede yaşayan fakir yaşlı insanlar tarafından tencere ve çaydanlık olarak kullanılmak üzere toplandı. Kalanlar deni­zin tuzlu suyu ve kırılmalar­la yıpranmaya devam ederken bir Cenova beyefendisi tara­fından satın alınmıştır. Ben de bunları bu kişide buldum ve izin verdiği kadarını satın al­dım ancak kısa bir süre sonra kendisi zırhları dönemlerine uygun olarak düzenleme ko­nusundaki başarısız girişim­lerinden öyle bezdi ki satmayı düşündüğünden çok daha faz­lasını elden çıkarmaya karar verdi. Bazı parçalar Milano’da­ki bazı kişiler tarafından alın­dı, diğerleri İtalya’nın değişik bölgelerinden alıcı buldu. Geri kalanlar ise İngiltere’ye getiril­di” (Hewitt, 1859, s. 116- 117).

    Dönemin askerlerinin giydiği zırhlar, kullandıkları koruyucu kıyafetler Floransa’daki Stibbert Müzesi’nin görülmeden geçilmeyecek parçaları…

    Peki, Stibbert ailesi bu eş­yaya nasıl sahip oldu? O za­manda da simsarlar var mıy­dı? Müthiş bir servete sahip bu kişiye, bu eserlere ulaşa­bileceği bilgisi nasıl gitti? İs­tanbul’a hiç gelmiş miydi? Ta­mamen para sahibi olmanın getirdiği bir tesadüf ile mi sa­hip oldu yoksa bu envanter ile önceden bir ilgisi var mıydı da duyunca toplamaya girişti?

    Frederic Stibbert (1839- 1906), 19. yüzyılda Floran­sa’nın en tanınan simaların­dan biri. Dedesi Giles Stib­bert, East Indies şirketinin ordusunda generalmiş ve aile servetinin oradan geldiği bi­liniyor. Anglo-İtalyan kökenli ailede büyüyen Frederic, eği­timini İngiltere’de tamamla­dıktan sonra Floransa’ya geri dönmüş ve son derece ak­tif, seyahatlerle dolu bir ha­yat yaşamış. 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılışına gitmiş ve oradan dönerken birçok de­ğerli objeyi yanında getirmiş. Uluslararası bir eser toplayıcı olarak hayatını bu işe adamış. Rönesans dönemine ait müt­hiş bir koleksiyon da oluştur­muş ve bu da ailesine ait bu güzel evde sergilenmekte. Bi­zim Osmanlı silahlarına nasıl sahip olduğu, bu haberin ona nasıl ulaştığı ise meçhul.

    Floransa’da iken Stibbert Müzesi’ne biraz daha erken saatte gidilmeli ve bu müthiş tarih-sanat arşivinin üzerine, yandaki devasa parkta da bir yürüyüş yapılmalı.

  • Düğün olur iki kişiye pastası düşer deli komşuya

    Yaz geldi çattı, gelinlerin tatlı telaşı başladı. İki bayram arasında bile olsak havaların ısınmasıyla dünya evine girmek isteyenler planlamalara başladılar. Hazırlıkların ana kalemlerinden biri de düğün pastaları… Bugün şatafatlarıyla çiftlerin rüyalarını süslerken cüzdanlarını da hafifleten düğün pastaları var. Roma döneminde ise baharatlı çörekler, şekerin nadir bulunduğu zamanlarda sakatat ve istridyelerle yapılan düğün turtaları vardı.

    Yaz kapıda. Düğün mev­simi geldi çattı… An­cak galiba kimse artık evinin bahçesinde kuru pasta, limonata ile mahalle çalgıcı­larının ezgisine oynamak is­temiyor. Yalnız bizde de değil, tüm dünyada küresel düğün endüstrisinin ateşlediği çıl­gınlık, pandemi sınırlamala­rına rağmen 2020’de pazar büyüklüğünü 160 milyar Do­lar’a çıkarmış. Her yıl bir %5 daha büyümeye devam ediyor.

    2030’da tahminler yarım tril­yon Dolar’a işaret ediyor. Yani dünyada açlığı ortadan kaldı­rabiliriz, ama yok! Yeni bir yu­vanın kuruluşunu herkese ilan etmek lazım.

    Düğün denildiğinde iki ta­rafın da fitili ateşleniyor. Her­kes düğününün unutulmaz olmasını, yıllar boyu konuşul­masını arzu ediyor. Her kül­türün farklı eğlence ve ikram geleneği var. Pek değişmeyen ise sonlara doğru maytaplarla, marşlarla sahneye gelen gös­terişli, kat kat düğün pastası… Gerek yükseklik gerekse süs­lemeler bakımından son yüz­yılda iyiden iyiye abartılan dü­ğün pastalarının geçmişine bir göz atalım.

    İtalyan ressam Paolo Veronese’nin “Kana’da Düğün” tablosu (1563).

    Antik Çağ’dan bu yana, evlilik törenlerinde simgesel önemi olan bir hamur işinin sunulması gelenek. Roma dö­neminde mustaceum denilen, arpa ya da buğdaydan yapılan bir somun, şans dilekleriyle birlikte gelinin başında kırılır­mış. Bu somundan alınan par­çalar, yani confarreatio, sim­gesel olarak yeni çiftin pay­laştıkları ilk lokma olurmuş. Misafirler de şans getirdiğine inanarak dökülen ekmek par­çalarını yanlarına alırlarmış. Şair Lucretius, De Rerum Na­tura (Nesnelerin Doğası) isim­li eserinde, gelinin kafasında ekmek kırma âdetinin daha sonra hafif tatlandırılmış buğ­day keklerinin gelinin başının üzerinde ufalanması alışkan­lığına dönüştüğünü anlatır. Bir de misafirlere avuç avuç confetto dağıtılırmış; yani ku­ruyemiş, kuru meyve ve ballı bademler… 1487’de Lucrezia Borgia Ferrara Dükü’nün oğlu Alfons evlenirken davetliler 130 kiloya yakın confetto’yu gelinle damadın başından aşa­ğı yağdırmışlar. Zaman için­de kuruyemişlerle meyvelerin yerini kağıt konfetiler, çiçek yaprakları ve pirinç alsa da bu âdet bugün hâlâ devam ediyor.

    Romalıların 43 yılında Bri­tanya’ya ayak basmaları ile birçok gelenek de Manş De­nizi’nin öte yakasına atlamış. 1.000 yıl sonra yaşanacak Nor­man istilası ile gelen Fransız âdetleri de Ada’ya yerleşmiş. Bize ne İngilizler’den deme­yin! Bu düğün pastası geleneği onların başının altından çık­mış. Romalılar geldiğinde he­nüz çamur, saman ve ahşaptan yapılma evlerde yaşayan, köy­leri-yolları bile olmayan dağı­nık topluluklardan, üzerinde güneş batmayan bir impara­torluğa evrilmeyi becerdik­lerine göre haklarını vermek lazım. Bugün bütün dünyanın şu ya da bu şekilde etkilendiği düğün âdetlerinin birçoğunun kökeninde bu çokkültürlü geç­mişin izlerini görüyoruz. Biz düğün pastasına dönelim…

    Pasta değil gökdelen Henüz 18 yaşındaki Elizabeth Taylor ile Hilton ailesinin oğlu Conrad “Nicky” Hilton’un 1950’deki düğününde 5 katlı muhteşem pasta, düğünün yıldızlarındandı

    Ortaçağ İngiltere’sinde dü­ğüne gelen davetliler yanla­rında baharatlı bir çörek ge­tirirmiş. Gelin ve damat orta­ya tepeleme yığılan bu çörek dağının üzerinden öpüşme­ye çabalar ve becerebilirlerse bunun yaşam boyu rahat ya­şayacaklarının bir göstergesi olacağına inanırlarmış. Yazılı ilk düğün pastası tarifi Robert May’in 1685’de yayımlanan Usta Aşçı isimli kitabında yer alıyor. Bu döneme kadar, or­taya getirilen her ne ise, ismi “Gelin Pastası” olarak geçiyor ama garip olan bunun tuzlu bir pasta olması. İçi istiridye­ler, çam fıstığı, horoz ibiği, ku­zu billuru, uykuluk ve çeşitli baharatlarla doldurulmuş ko­caman, süslü bir turta kabu­ğu… Geliri bu pahalı “pasta”­ya yetmeyenler için ise koyun kıyması ile doldurulmuş ver­siyonunu sunuyorlar. Yeme­mek çok ayıp ve uğursuzluk sayılıyor. Bir de gelin pastası­nın içine yerleştirilen yüzüğü hangi genç kız bulursa sırada­ki düğünün onunki olacağına inanılıyor. Şimdiki gelin buke­ti atma âdetinin eski hâli buy­muş demek.

    17. yüzyılda daha öncele­ri İngiltere’ye ithal edildiği için nadir ve pahalı bir malzeme olan şekerin ülke sınırla­rı içinde de üretilmesi ile etli turtanın bugünkü düğün pas­tasına dönüşmeye başladığını görüyoruz. Eskiden 5-20 kilo­luk koni şeklinde sert şeker­lerin evde dövülmesiyle ha­zırlanan toz şeker artık hazır olarak bulunabiliyor. Önce bol kuru meyveli, sert ve dayanıklı kekler sunulmaya başlanıyor. Meyveli kek, doğurganlığın ve yeni yuvanın bereketini sim­geliyor. Gelinin kendi kekini pişirmesi ve düğünden önce tadına bakılması uğursuzluk sayılıyor. Çok sayıda çocukla­rının olması için herkesin bir lokma olsun tadına bakması ve yeni evlilerin keki birlikte kesmesi gerekiyor.

    Bu yüzyılda ilk defa, şe­kerle çırpılan yumurta akının sıcak sıcak kekin üzerine uy­gulanıp tekrar pişirilmesi ile oluşan beyaz bir kaplamanın kullanıldığını görüyoruz. Mik­serin olmadığı dönemde iki saat boyunca çırpılan karışı­mın fırında kararmaması için sürekli başında beklemek ge­rekiyor. Şekerin 19. yüzyılda incelip, arıtılması ile birlikte üç kere rafine edilmiş şekerin sağladığı beyazlık bir dönem ailelerin zenginliğine işaret ederken, Victoria Dönemi’nde bu beyaz kaplama, pek abartı­lan saflık ve bekaretin sembo­lüne dönüşüyor.

    Beyaz laboratuvar önlüklü “pasta mimarı”, Kraliçe Elizabeth’in 1947’de yapılacak pastası için Ana Kraliçe’nin 1923’teki pastasının bir replikasını inceliyor.

    Yine 17. yüzyılda, gelinin kekinin yanında bir de koyu renkli, daha ağır “Damat Ke­ki” sunulması âdeti çıkıyor. Gelin kekinden daha ufak ve genellikle üzeri süslü olmayan bu kek, ufak parçalara ayrılıp şans getirmesi için minik ku­tularda hatıra olarak davetli­lere dağıtılıyor. Bizdeki nikah şekeri gibi… “Damat Keki”nin bir yandan da eskinin gelenek­sel meyveli kek lezzetini özle­yen misafirlere hoşluk olması için ortaya çıktığı söyleniyor. Uzun süre unutulan bu kek, son yıllarda ABD’de yeniden canlandırılmış; ancak damat kekleri artık damadın merak­larını yansıtması için futbol topu, golf çantası gibi eğlence­li şekillerde yapılıyor.

    1840’ta Kraliçe Victoria ile Prens Albert’in düğünü, pas­talar için de yeni bir dönemin başlangıcı olmuş. Her detayıy­la ilk “medyatik düğün” sayıla­bilecek bu törende, gelinlikten pastaya her şey gözler önün­deymiş. İlk çok katlı pasta, ilk pasta süsü bu düğünde kulla­nılmış. Halen kraliyet krema­sı olarak anılan beyaz, sert kıvamlı “royal icing” yine ilk defa bu düğünün pastasında kullanılmış. Victoria’nın pas­tası kiliseden dönüşte sarayda verilen kahvaltıda ortaya getirilmiş. 30 santim yüksek­liğinde çevresi 3 metrelik bu tek katlı pastanın ikinci katın­da “Britannia” çifti selamlıyor; Romalı giysileri içindeki gelin ve damadın ayaklarının dibin­deki köpek sadakati, iki kumru ise saflık ve masumiyeti sim­geliyordu. Aşk meleklerinden biri de pastanın üzerindeki levhaya düğün tarihini not dü­şerken görülüyordu.

    Ancak ziller, çanlar, kuşlar ve çiçeklerle dekore edilmiş en süslü kek, 1882’de Prens Leo­pold’un düğün pastası olmuştu. Kat kat, üst üste konmuş ağır süslerle ve kraliyet kaplaması ile süslenmiş, altında meyve­li yoğun bir kek olan bu pas­tanın her katı yenebiliyordu. Pastayı yapan Antoine Care­me, mimarlık eğitimini pastaya yansıtmıştı. Kaplama, üstüne konan kekin ağırlığında çök­meyecek kadar sertleştirildiği için üstüste birkaç kat çıkmak mümkün olmuştu. 20 yıl son­rasında ise keklerin arasına yerleştirilen üzeri krema kaplı süpürge sopaları ile “sütunlu pasta” modası çıkmıştı.

    Beyaz kreması saflık sembolü Fellini’nin 1973 yapımı “Amarcord”unda Gradisca’nın düğün töreni.

    1947’de Prenses Elizabeth ile Prens Philip’in resmî düğün pastası 2.7 metre yüksekliğe ve 250 kilo ağırlığa erişmişti. Savaş sonrası karne ile yiye­cek alınan bu dönemde, pasta­nın malzemesi Avustralya’dan gönderilmişti. Bu bakımdan pastaya “10 bin mil pastası” diye isim takılmıştı. Pastanın bir katı Prens Charles’ın vaftiz töreninde yenmek üzere sak­lanmış, üçüncü katı da Krali­çelerini düşünerek malzemeyi gönderen kızlara hediye olarak Avustralya’ya yollanmıştı.

    Kraliçe Victoria ve
    Prens Albert’in 1840’taki
    düğünlerinde servis edilen
    düğün pastası (altta).

    Bu pasta, geleneksel mey­veli, yoğun düğün pastalarının sonuncularından olmuştu; zi­ra yavaş yavaş Amerikan icadı “sünger kek” ile yapılan hafif ve kremalı pastalara geçile­cekti. İngiliz düğün pastaları görsellik anlamında Victoria Dönemi’nden 1980’lere gelin­ceye kadar pek değişim gös­termedi. 1980’lerde ise ince ince işlenen kraliyet kreması ile yapılan süslemelerin yerini daha yumuşak, akışkan kre­malar ve şeker hamurundan yapılan çiçekler aldı.

    Milenyuma girildiğinden beri, artık pastacılar herkesin hayallerini gerçeğe çevirebili­yor ama yine de ana akım bir pasta modasından söz etmek hâlâ mümkün. Mesela son za­manlarda beslenmedeki “do­ğallık” merakıyla birlikte, kap­lamasız “çıplak pastalar” taze çiçek, meyve gibi doğal malze­melerle süsleniyor. Ancak bol kremalı, şeker hamurlu, hey­kelli, mücevherli, püskürtme boyalı düğün pastalarına da her zaman yer var. Özellikle az gelişmiş ülkelerin zengin tai­fesi gösterişte sınır tanımıyor. En iddialı pastalar Lübnan, Endonezya veya Hintli zen­ginlerin düğünlerinde sunu­luyor. Zaten bu tarz düğünler, gelin ve annesinin düşlerini mi yoksa damadın zenginliğini mi yansıtıyor, orası meçhul.

    Geleceğin başkanı Reagan’ın pastası Jane Wyman ile daha sonra ABD Başkanı olacak Ronald Reagan’ın 25 Ocak 1940’taki düğünlerinde yedikleri pasta, klasiklerden…
  • Türkiye’nin hazinesi: Tarihî coğrafya ve insan

    Dört senedir İstanbul’da görev yapan Elena Sgarbi, iki ülke arasında varolan tarihî-kültürel bağların niteliği ile Türkiye’deki insanların gündelik yaklaşımını değerlendirdi. Sgarbi’ye göre özellikle tarihî restorasyon teknikleri ve saha çalışmaları konusundaki ortak çalışmalar çok önemli.

    Ekim 2018’de İtalya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak atandınız. Daha önceden, ülkemize turizm amaçlı veya profesyonel bir görev için geldiniz mi? Türkiye’yi ne kadar tanıyordunuz?

    İstanbul İtalya Başkonsolosu olarak atanmadan önce Türki­ye hakkında çok şey okumama rağmen, ülkeyi sadece iki defa turizm amaçlı ziyaret etmiştim. İlkinde İstanbul’a gelmiş, ikin­cisinde de “Mavi Yolculuk”a ka­tılmıştım. Her iki gelişimde de ziyaret ettiğim yerlere ve nazik, samimi ve sıcak insanlarına âşık olmuştum. Bundan dolayı nereye atandığımı öğrendiğimde, hem bu prestijli görev için hem de bu güzel ülkeyi ve insanlarını daha iyi tanıma fırsatı sunacağı için büyük heyecan duydum.

    Tarihe ilgi duyuyor musunuz? Türk-İtalyan ortak tarihinde sizin en çok ilginizi çeken hadise veya hadiseler hangileri?

    Tarih her zaman en sevdiğim alanlardan biri oldu; genç yaştan itibaren hem deneme hem biyog­rafi hem de tarihî roman türün­de birçok kitap okudum. Özellik­le Jacques Le Goff’un “Nouvelle Histoire”, yani “Yeni Tarih” ola­rak tanımladığı; École des An­nales tarafından ifade edilen ve tarihte bir tür Kopernik devrimi yaratan; “büyük olaylar”ın tarihi­nin incelenmesinden ziyade, dik­katleri kolektif psikolojiye, dinî duyarlılık ve zihniyete, “sıradan” insanlara ve günlük yaşama yön­lendiren tarihsel düşünce akımı­nı çok takdir ediyorum.

    Ülkelerimizin çoğu zaman içiçe geçmiş binlerce yıla daya­nan bir geçmişi var. Bu neden­le beni en çok büyüleyen şey, en bilinen olaylar veya kahraman­lar değil; daha çok kültürlerimi­zin, gelenek ve göreneklerimizin birbirini incelikli bir şekilde ve dolayısıyla karşılıklı olarak et­kilediği hadiseler. Bu anlamda, mesela Türkiye’nin ve İtalya’nın bazı bölgelerinde sadece aynı şe­kilde hazırlanmakla kalmayıp benzer adlara ve aynı görünü­me sahip geleneksel yemekle­rin olduğunu keşfetmek beni şa­şırttı. Bunun bir örneği, patates, nane ve koyun sütünün ilk tuzu ile doldurulan bir yemek olan Sardunya’nın “Culurgiones”i ve Kayseri’nin “Kurzunuş” adlı ye­meğidir. Tarihin bir döneminde Sardunya ve Kayseri bölgesi in­sanının temas kurması ve bunun izlerinin her iki bölgenin mutfak geleneği aracılığıyla yüzyıllar bo­yunca devam etmesi kesinlikle büyüleyici.

    Elena Sgarbi (sağda) Türkiye’de İtalya’nın zengin kültürel mirasını ve ortak projeleri anlattı.

    Türkiye ve İtalya’nın yüzyıllar öncesine dayanan ve günümüzde devam eden kültürel ilişkileri var. Özellikle siyaset dışında kalan alanlar için ne tür projeleriniz var?

    Ülkelerimiz arasındaki işbirliği, özellikle her iki ülkenin de zen­gin kültürel mirası gözönünde bulundurulduğunda, birçok un­suru barındırıyor. İstanbul’daki İtalyan Kültür Merkezi, Türki­ye’de İtalyan dilini ve kültürü­nü tanıtmakta, İtalya hakkında ve İtalya’daki burslarla ilgili bilgi vermekte. Sergiler, film göste­rimleri, konserler, konferanslar, kitap sunumları, şiir okumaları ve yuvarlak masa toplantıları gibi çeşitli kültürel etkinliklerin yanı­sıra, sosyal kanalların kullanımı ve uzaktan dil öğretimine yönelik CLID TÜRKİYE projesi gibi ye­nilikçi projeler düzenlemekte.

    Halihazırda devam eden bir­kaç proje mevcut; ancak tarihten bahsettiğimize göre, İtalya’nın Türkiye’de faal olarak yer aldığı, Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanlığı ve İtalyan Üniversite­leri tarafından sağlanan fonlarla desteklenen 16 arkeolojik mis­yondan özellikle bahsetmek is­tiyorum.

    Günümüzde İtalya, iki ulu­sun ortak mirası hâline gelen 60 yılı aşkın işbirliği ve başarı geç­mişiyle, yabancı arkeolojik mis­yonların sayısı açısından Türki­ye’de ilk sıralarda yer almakta. Arkeolojik misyonlarımızın ça­lışmaları, yerel kültürel mirasın zenginleştirilmesi, turizmin ve sosyo-ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi ve bilgi aktarımı ile sahada uzmanların eğitimi ve yerel çalışanlara en gelişmiş res­torasyon tekniklerinin öğretil­mesi gibi birçok açıdan önemli bir ikili işbirliği aracı.

    Son yıllarda bu çalışmaların Türk tarafında ne kadar takdir edildiğine şahit oldum ve bu, ge­nellikle yabancı arkeolojik mis­yonlar tarafından saha yöneti­minde izlenecek bir örnek olarak gösterildi. İtalya ve Türkiye, mu­azzam bir arkeolojik mirasa sa­hip olma ayrıcalığını -ve sorum­luluğunu- paylaşıyor; bu nedenle bu sektördeki işbirliğinin ikili ilişkilerimizin çok önemli bir un­suru olmaya devam edeceğine inanıyorum.

    Size göre İstanbul’un tarihî mirası yeterince korunuyor mu? İtalya’da tarihî mirasın korunması için ne tür programlar uygulanıyor?

    Tarihî ve kültürel mirasın ko­runması, İtalyan Anayasası’nın temel ilkeleri arasında. Ana­yasa’nın 9. maddesi uyarınca “Cumhuriyet, kültürün gelişimi ile bilimsel ve teknik araştırma­ları teşvik eder. Ülkenin doğal güzelliklerini, tarihî ve sanatsal mirasını korur”. Bununla bir­likte, bu mirasın korunmasının önemine ilişkin farkındalığın kökleri çok daha geriye, Frances­co Petrarca tarafından Cola di Rienzo’ya ve 1347’de Roma hal­kına yazılan bir mektuba kadar gidiyor. Bu mirasın korunması gerektiğinden bahsedilen mek­tupta şöyle bir ibare var: “… Yavaş yavaş sadece eserler değil, hara­beler de yok oluyor. Bu şekilde atalarımızın ihtişamına dair de­vasa tanıklıklar kayboluyor…”.

    Gerçek bir açıkhava müzesi olan ülkemiz, dünyada eşi benze­ri olmayan, harika olduğu kadar kırılgan sanatsal güzellikler mi­rasına sahip. Yüzyıllardır bunun korunması ve muhafaza edil­mesi sorunuyla karşı karşıya zo­runda kalmış; dolayısıyla zaman içinde bu mirasın muhafaza edil­mesi, korunması ve restorasyo­nunu kesintisiz bir araştırma ve bilgi süreci haline getirmiştir.

    20. yüzyılın başında, tarihî mirasın korunmasına yönelik ilk yasal düzenleme yapılmış; za­man içinde de daha fazla koruma ve güvence sağlayan başka yasal düzenlemeler gelmiş. 1960’lar­dan itibaren ise koruma kavra­mına, kültürel mirasın mümkün olduğunca halka açık hale getiril­mesi kavramı eşlik etti. Günü­müzde tarihî ve kültürel mirasın korunmasına yönelik İtalyan mevzuatı; tıpkı restorasyon gibi hem araştırma metodları hem de yenilikçi teknolojilerin geliştiril­mesi ve uygulanması açısından kendi alanlarında öncü İtalyan kurumlarıyla beraber ulusla­rarası bir model olarak kabul edilmekte. İtalya, yüzlerce yıllık tarih süresince elde edilen zen­gin deneyimler ve teknolojik gi­rişimcilik becerilerinin biraraya gelmesi sayesinde, her yıl dünya­nın her yerinden restoratörlerin ve gençlerin uzmanlaşmak için geldiği bir ülke.

    İtalya gibi Türkiye de muaz­zam bir tarihî ve kültürel mirasa sahiptir ve bunu korumaya yöne­lik yasal çerçeve ve diğer araçları benimsemiş durumda.

    İtalyan Dış Ticaret ve Tanı­tım Ajansı ve ülkemizde kültürel mirasın restorasyonu-korun­masına yönelik faaliyet göste­ren dernek olan Assorestauro, 2008’den bu yana Türkiye top­raklarında gitgide genişleyen bir işbirliği oluşturdu. Bu işbirliği sayesinde, yıllar içinde birçok proje gerçekleştirildi ve ülkemiz 2019, 2021 ve bu yılki İstanbul HERITAGE Restorasyon Fua­rı’na katıldı. Şüphesiz, bu sektör­de daha güçlü ve artan bir işbir­liği için çok fırsat var ve bunun her iki ülke için de önemli so­nuçlar getireceğinden eminim.

    Sgarbi İstanbul’da yaşamanın bir ayrıcalık olduğunu söylüyor.

    Türkiye’nin diğer şehirlerini gezme fırsatınız oldu mu? Sizi en çok etkileyen şehir hangisi?

    İstanbul başkonsolosu olarak en zenginleştirici deneyimlerden bi­ri, bu olağanüstü ülkede hem iş hem de eğlence amaçlı seyahat etmek ve ülkenin muazzam ca­zibesini, kültürel zenginliğini ve inanılmaz çeşitliliğini keşfetme fırsatı. Ne kadar seyahat etsem de (ve çok seyahat ettim), bunu daha da çok yapmak isterdim ama ne yazık ki Covid-19’dan kaynakla­nan ve tüm dünyayı ağır şekilde ve olumsuz etkileyen bu korkunç pandemi seyahatlerimi sınırladı. Ziyaret ettiğim her şehir, her böl­ge, her manzara veya arkeolojik alan, her zaman yanımda taşıya­cağım özel bir şey bıraktı. İtalyan arkadaşlarıma İtalya’da en iyi bi­linen destinasyonlar (kesinlikle harika olan İstanbul, Kapadokya, Efes, Truva ve Antalya’ya kadar tüm Ege-Akdeniz kıyıları) dışın­da bir yeri ziyaret etmelerini tav­siye etsem; Mardin, Urfa ve Ga­ziantep’in bulunduğu güneydoğu Türkiye’yi, olağanüstü Göbekli­tepe ören yerini ve nefes kesici Nemrut Dağı’nı öneririm.

    Bununla birlikte, her adımda binlerce yıllık tarihin solunduğu, sayısız medeniyetin iz bıraktı­ğı eşsiz güzellikteki İstanbul’da kalbimden bir parça bırakacağı­mı da ifade etmem gerek. Burada yaşama ayrıcalığına sahip olsam bile, bu sürenin sonunda İstanbul hakkında hâlâ keşfedilecek şeyler olacağına eminim. Türkiye’nin en büyük hazinesi, olağanüstü gü­zelliğinin ve muazzam mirasının ötesinde, gittiğim her yerde her zaman beni hoş karşılayan insan­larıdır.

    Türk mutfağı ve müziğini sever misiniz? Favorileriniz nelerdir?

    Arkadaşlarım bana Türk mutfa­ğını nasıl bulduğunu sorduğun­da, onlara tek bir kusuru olduğu­nu söylüyorum: Çok lezzetli! Bu nedenle, kendinizi sınırlamanız hayli zor. Sevdiğim çok yemek var ama çok az şey fırından ye­ni çıkmış simidin kokusu ve tadı kadar güzel diyebilirim. Bunun yanında, köfte, börek, gözleme, mantı, mercimek çorbası ve ke­bap sevdiklerimden bazıları, ama liste uzun.

    Türkiye’deki müziğe gelin­ce… Birkaç isim vermem gere­kirse, megastarınız Tarkan’ı ve sadece şarkıcı olarak değil, şarkı sözü yazarı ve besteci olarak da çok iyi bulduğum Sezen Aksu’yu her zaman zevkle dinliyorum.

    Kadın diplomatların uluslararası diplomasiye etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Kendimi çok şanslı bir insan ola­rak görüyorum; çünkü çok sev­diğim ve beni çok mutlu eden bir mesleği icra etme ayrıcalığına sa­hibim. İtalya’da kadınlar 1967’den sonra diplomatik kariyer yapabil­diler. Bugün diplomasi alanında­ki kadınların sayısı erkeklerden daha düşük olsa da, o tarihten iti­baren diplomatik kariyere adım atan kadınların sayısı istikrarlı bir şekilde arttı. Şahsen, ulusla­rarası ilişkileri ve farklı ülkelerde farklı kültürlerle temas halinde olmayı cazip bulan kız öğrenci­leri bu kariyere başlamaları için cesaretlendirmek isterim; çünkü bunu harika ve zenginleştirici bu­luyorum. Ayrıca diplomaside ka­dınların varlığının kapsayıcılık ve etkinlik açısından önemli bir kat­kı sağladığına inanıyorum.

    Ortaklıklardan doğan anlayış Sgarbi “Kültürlerimizin ve değerlerimizin birçok ortak yönü olduğuna inanıyorum; bu da birbirimizi çok kolay anlamamızı, kendimizi evimizde hissetmemizi sağlıyor” diyor.

    Burada İtalyanca eğitim veren okullara gösterilen ilgi nasıl? Bu okullardaki eğitimin tarihi ve bugünü hakkında neler söyleyebilirsiniz?

    Kültürlerimizin ve değerlerimi­zin birçok ortak yönü olduğuna inanıyorum; bu da birbirimizi çok kolay anlamamızı, kendimi­zi evimizde hissetmemizi sağ­lıyor. Bu unsur, İtalyan dilini ve kültürünü Türkiye’de çok popü­ler kılıyor. Bir İtalyan okulun­da okumak isteyen öğrencilerin halihazırda yüksek olan ve artan sayılarına da yansıyor bu durum. Diğer ülkelere kıyasla rekabetçi fiyatlarla mükemmel bir eğitim sunan, birçoğu çeşitli kriterler açısından uluslararası sıralama­da üst seviyelerde bulunan, İtal­yan üniversitelerine gitmeyi ko­laylaştıran bu sistem; Türkiye’de faaliyet gösteren İtalyan okulla­rına karşı ilgiyi de açıklamakta.

    İlk İtalyan devlet okulu resmî olarak 1888’de kurulmuş olsa da, İstanbul’da bulunan İtalyan ce­maatine yönelik eğitim kurumla­rının geçmişi 1861’e kadar uzan­makta. Türkiye’de İtalyan eğitim kurumlarının varlığı (özellikle, TC Millî Eğitim Bakanlığı tara­fından Özel İtalyan Lisesi olarak tanınan Liceo IMI, Istituti Me­di Italiani) çok eski ve köklüdür. Hem burada ikamet eden İtalyan topluluğu hem de İtalya ile ilgile­nen Türk aileler için önemli bir referans noktası olmaya devam ediyor.

  • Majestelerinin huzurunda 150 yıllık dev macera

    İlk defa 1872’de düzenlenen İngiltere Federasyon Kupası, şimdiye kadar 729 takımın rekabetine sahne oldu. Bu yıl 14 Mayıs’taki finalde yüzü gülen ise Chelsea’yi penaltılarla alteden Liverpool oldu. Futbolun en köklü organizasyonunun 150 yıllık tarihindeki unutulmazlar…

    Her şey futbolun emekleme günleri­nin büyük düşünürü Charles Alcock’un 1870’te İngiltere Futbol Federasyo­nu’nda görev almasıyla baş­lamıştı. İngiltere’yle İskoçya arasında oynanan ilk millî maçların fikir babalarından olan idareci, birlik çatısı al­tındaki kulüplerin bir tur­nuvada mücadele etmeleri gerektiğini savunuyordu. Fe­derasyon Kupası, bu teklifin kabul edilmesiyle doğdu.

    1871-1872 sezonunda ilk kez düzenlenen turnuvaya katılacak 15 kulüp için şart­lar şunlardı: Takımlar 11 futbolcudan oluşacak, maç­lar 90 dakika sürecek, eğer bir galip çıkmazsa ya karşı­laşmalar tekrarlanacak ya da iki takım beraber üst tura çıkacaktı. Mücadeleleri iki hakem yönetecek, bunları sahadaki ekipler belirleye­cekti. Tabii kısa süre sonra tartışmalar başlamış; iler­leyen turlarda tarafsız bir üçüncü hakem tayin edil­mişti. Bugün kriket maçları­na evsahipliği yapan Ken­nington Oval’de 16 Mart 1872’de oynanan ilk finalde, maçı tek golle kazanan Wanderers tari­he geçmişti.

    11 Kasım 1871’de başlayan serüven, o gün­den beri devam ediyor. Kral 5. George, 1914’te bir geleneğin ilk adımını ata­rak, finali izle­meye gitmişti. O günden bu yana da kupa, kazanan takı­mın kaptanı­na bir kraliyet üyesi tarafın­dan veriliyor. Sadece 1. ve 2. Dünya Sa­vaşı yüzün­den ara ve­rilen orga­nizasyon, 2015’ten bu yana Emira­tes’in spon­sorluğunda gerçekleşti­riliyor.

    Kupa’nın maceralı geçmişi

    İngiltere Federasyon Ku­pası’nda zafere ulaşanlar, 1911’de Fattorini & Sons ta­rafından tasarlanan bir ku­payı kaldırıyor. Daha sonra replikaları da yapılan bu za­rif ödüle 2016’da gümüş uz­manı antikacı Alastair Dic­kenson tarafından 1 milyon Sterlin fiyat biçilmişti. Şam­piyonlar, bir süre müzelerin­de sergiledikleri kupayı, bir sonraki yılın 1 Mart’ında fe­derasyona teslim ediyor.

    Fakat 1911’deki tasarım, aslında ilk değildi. 1871’de ilk organizasyon için o za­manın parasıyla 20 Sterlin’e malolan bir kupa yapılmış­tı. 1895’te Aston Villa’nın zaferinden sonra, Birming­ham’da bir ayakkabı dükka­nında teşhir edilen kupa ça­lınmış, asla bulunamamıştı. Aston Villa federasyona 25 sterlin ceza ödemiş, ilk ku­panın replikası yapılmıştı. 1911’de yeni tasarıma geçil­diğinde, o replika Federas­yon Kupası’nda dokuz final oynayan, 33 yıl da federas­yon başkanlığı yapan Lord Kinnaird’e armağan edile­cekti.

    Ligde yer almayan tek şampiyon-1901

    O zamanlarda lig sisteminde yer almayan Tot­tenham, 1901’de Sheffield Uni­ted’ı devirerek tarihe geçti. İlk maç 2-2 bera­bere biterken, sahaya 110 bini aşkın seyir­ci gelmişti. O günler için bir rekordu bu.

    Pathé News tarafından kaydedilen finalde, veri­len bir golün hatalı olduğu da görüntü­lere yansı­mıştı. Kar­şılaşmadan sonra tüm tartışmalar bu pozisyon üzerinde yoğunlaştı. Kural kesindi; mücadele eşitlikle sonuçlandığından, bir hafta sonra final tekrarlanacak, ra­kibini 3-1’lik skorla deviren Tottenham zafere ulaşacak­tı. 1908’de lige kabul edile­cek Londra ekibi, daha son­ra iki defa şampiyon olacak, Federasyon Kupası’nı da ilki 1901’de olmak üzere 8 defa müzesine götürecekti.

    Beyaz atlı gala-1923

    Futbolun mabedi Wemb­ley’nin kapıları bir Federas­yon Kupası finaliyle açılmış­tı. Resmî belgelere göre 126 bin taraftar, Bolton Wande­rers-West Ham United maçı­nı izlemek için yeni stadyum­da yerlerini almıştı. Kimileri­ne göreyse o gün Wembley’de 300 bine yakın insan vardı.

    Stadyuma girenler durmak bilmemiş; itiş, kakış, kargaşa­dan kurtulmak isteyen yüzler­ce futbolsever çareyi çimlere kaçmakta bulmuştu. Asayişi sağlamak için sahaya giren atlı polislerin müdahalesiyle sant­ra 45 dakika rötarla yapılabil­mişti.

    Kral 5. George’un da bir omuz yediği iddia edilen 28 Nisan 1923’te kazanan Bol­ton olsa da, o günün kahrama­nı Billy isimli beyaz bir attı. Wembley’deki ilk maç, litera­türde halen “White Horse Fi­nal” (Beyaz At Finali) olarak anılıyor.

    Galler’in tek şampiyonu: Cardiff-1924

    İngiltere Lig sisteminde mü­cadele eden iki Galler temsil­cisi bulunuyor: Cardiff City ve Swansea City. Bu iki takımdan Cardiff, 1927’de Arsenal’i tek golle devirerek tarih yazmıştı; hem de tarihî bir günde!

    Galler ekibi, o günlerin güçlü ekiplerindendi. 1924’te ligde ikinci olan mavi-beyaz­lılar, ertesi sene Federasyon Kupası’nda final görseler de Sheffield United’a boyun eğ­mişlerdi.

    Bu, aynı zamanda radyoda naklen anlatılan ilk Federas­yon Kupası finaliydi. Wemb­ley’deki şanslı izleyicilerden çok daha fazlası, evlerinde radyolarının başında müca­deleyi takip etmişti. Muzaffer futbolcular, Cardiff’e döndük­lerinde kahramanlar gibi kar­şılanmıştı. Galler, tarihinin en büyük zaferini kutluyordu. Fe­derasyon Kupası’nın İngiltere dışına ilk ve son gidişiydi.

    Zeplinin gölgesinde-1930

    26 Nisan 1930’da Federasyon Kupası finaline zeplin gölge­si düştü. Yaklaşık 92 bin fut­bolsever Wembley’de buluş­muştu. Herkes, Huddersfield Town’ı Ada’nın zirvesine çı­kardıktan sonra Arsenal’in yolunu tutan Herbert Chap­man’ın, eski takımına karşı ne yapacağını merak ediyordu. İngiltere Kralı 5. George da iz­leyiciler arasında yerini almış­tı. İlk yarının sonlarıydı. Arse­nal 1-0 öndeydi. Tribündekiler gözlerine, kulaklarına inana­mıyordu. Kapkaranlık bir göl­ge futbolun mabedinin üstünü kaplıyor, sağır eden bir gürül­tü kulaklara doluyordu. Stadın üstünde helyum dolu dev bir kuş vardı. O dev kuş, bir zep­lindi. İkinci devre bir gol daha bulan Arsenal, tarihindeki ilk kupasını kazanmıştı; tam da Londra’ya 1. Dünya Savaşı’n­da bomba yağdıran zeplinlerin henüz dost olduğu o günde…

    Televizyonda ilk final-1937

    BBC’de sporun radyo yolculu­ğu 1927’de başladı. Önce rugby anlatılmış, ardından sıra fut­bola gelmişti. 10 yıl sonra ise televizyon yayınları başlaya­cak, 1937’de tenisin şahikası Wimbledon izleyiciyle bulu­şacaktı. Ertesi yıl Federasyon Kupası finali de ekranlardaydı. Wembley’deki Preston North End-Huddersfield Town müca­delesini tribünlerdeki 93 bin ta­raftarın yanında birtakım şanslı azınlık da evinde izlemişti.

    Aslında bu Federasyon Ku­pası finali, televizyondaki ikin­ci futbol karşılaşmasıydı. Daha önce oynanan İngiltere-İskoçya millî maçı, adeta daha büyük bir buluşmanın kostümlü prova­sıydı. “Bu maçta gol olursa, şap­kamı yerim” diyen BBC spikeri Thomas Woodrooffe sonradan sözünü tutmuş; hazırlanan şap­ka şeklindeki pastayı afiyetle midesine indirmişti.

    Kulüplerin bugün bütçeleri­nin çoğunu yayın gelirlerine da­yandırdığı düşünülünce, Pres­ton’ın taçlandığı gün şüphesiz bir milat.

    Burnden Park felaketi-1946

    9 Mart 1946, İngiliz futbol tari­hinin en karan­lık günlerinden biriydi. O gün Bolton Wande­rers ile Stoke City arasında oynanan çey­rek final rövanş müsabakası, 33 taraftara me­zar olmuştu.

    Burnden Park tribünlerin­de mahşeri bir kalabalık vardı. Resmî olarak 65 bin dense de, stattakilerin sayısı birçokları­na göre 90 bini aşmıştı. Trenle sahaya gelenler dur durak bil­memiş; takımlar sahaya çıktık­tan sonra bir tri­bün çökmüştü.

    12. dakikada sahaya insan­lar dökülmeye başlamıştı. Du­rum anlaşılın­ca maç bir süre durmuştu. Tribünler sonradan boşalacak, şanslı olanlar evi­ne dönecekti. Facianın tablosu ortaya çıktığındaysa, evsahibi Bolton’ın yarı finale yükselme­sinin hiçbir anlamı kalmamış­tı. 33 kişi ölmüş, 500 kadar in­san yaralanmıştı.

    Kraliçe ve ilk ‘Sir’-1965

    1953, İngiltere için özel bir yıldı. Tüm ülke 2 Haziran’da düzenle­necek taç giyme törenine kilit­lenmişti. 1 yıl önce babası 6. Ge­orge’un ölümüyle tahta oturan Kraliçe 2. Elizabeth’in ilk defa televizyonda yayımlanacak me­rasimini izleme hevesi, Ada’da televizyon satışlarını katlamıştı.

    Törene 1 ay kala, Blackpo­ol ile Bolton Wanderers’ın koz­larını paylaştığı Wembley’deki Federasyon Kupası finali de bu ilgiden payını almıştı. İngil­tere’de televizyon marifetiy­le büyük kitlelere ulaşan bu ilk spor müsabakasını, maçın 68. dakikasında 3-1 geride olma­sına rağmen, son dakikalarda öne geçen Blackpool kazanmış­tı. Karşılaşmanın yıldızı, o za­manlar 38 yaşında olan Stanley Matthews’dı.

    1965’te Kraliyet tarafından kabul edilen Matthews, “Sir” unvanının layık görüldüğü ilk futbolcu oldu. Kraliçe, sahada izlediği ilk futbol maçının kah­ramanını şövalye ilan etti.

    Miniklerin büyük hayali- 1980

    1894’te Notts County zafe­re ulaştığında, ikinci küme­de oynuyordu. Onlar 128 yıldır benzer bir başarıyı tekrarla­mayı düşleyedursun, 1959’da üçüncü lig ekibi Norwich City, finalin ucundan dönmüştü. 1973’te Sunderland, 1976’da Southampton, 1980’de de West Ham United dünyanın en kök­lü organizasyonunda şampi­yon olan ikinci lig takımlarıydı. O zamandan bu yana ikinci lig temsilcileri dört final daha gör­seler de, bir daha ipi göğüsleye­mediler.

    1984’te üçüncü lig temsilcisi Plymouth Argyle, yarı finale ka­dar yükselmeyi başardı. 2007’de Chasetown üçüncü tura yük­seldiğinde, yedinci lig düzeyin­de mücadele ediyordu. 2017’de Lincoln City çeyrek finale çıktı­ğında, beşinci ligde oynuyordu. İngiltere’de en son bu seviyede bir takım, son sekize kaldığında yıllar 1914’ü gösteriyordu…

    En büyük stat faciası-1989

    15 Nisan 1989’da İngiltere ta­rihinin en büyük stat facia­sı yaşandı. Hillsborough tri­bünlerine Federasyon Kupası yarı finali için gelen binlerce Liverpool taraftarından 96’sı hayatını kaybetti.. O gün polis ağzına kadar dolu stadyuma rağmen bariyerleri kaldırınca, kale arkası tribünü can pazarı­na dönmüştü. Tellere sıkışan­ları kimse fark etmemiş, maç 6. dakikada dursa da iş işten geçmişti.

    2012’de açıklanan bağımsız soruşturma komisyonu rapo­ru çok hazin bir tabloya işaret ediyordu. Buna göre polis faci­aya ilişkin görgü tanıklarının ifadelerini çarpıtmış ve masum taraftarları suçlamıştı. Orta­ya çıkan sonuç ayrıca faciaydı. Zamanında müdahale edilsey­di, 96 kişiden 41’i kurtulabi­lirdi.

    12 Eylül 2012’de ise bir kentin çeyrek asra yakındır beklediği özür, Başbakan David Cameron’dan gelmişti. Tabii bu özür gidenleri geri getirmedi…

    Son gülen Liverpool-2022

    Federasyon Kupası’nın 150. yı­lında organizasyona katılan ta­kımların dağılımı şöyleydi: 20 Premier Lig (İngiltere’deki en üst lig), 24 Championship (İkin­ci lig), 24 League One (Üçüncü lig), 24 League Two (Dördüncü lig), 5-10 Lig düzeyindeki 637 ta­kımın kendi aralarında oynadık­ları eleme maçları sonunda ge­riye kalan 32 takım. Bu takımla­rın mücadelesinden sonra gülen Liverpool oldu. Kırmızılar, bu yıl Lig Kupası’nda da olduğu gibi Chelsea’yi penaltılarla yenmesi­ni bildi. 16 yıl sonra dünyanın en köklü futbol organizasyonunda taçlanan Liverpool, böylece Fe­derasyon Kupası’nı 8. defa mü­zesine götürdü.

    2006’dan bu yana ayrıca İn­giltere Futbol Federasyonu’nun başkanı olan Prens William’ın maçtan önce ıslıklanması ise Wembley’de 14 Mayıs’ta oy­nanan finalin unutulmazıydı. Cambridge Dükü’ne gösterilen tepki, Ada’da bir süre daha konu­şulacağa benziyor.

    Kupanın efendisi Arsenal

    Federasyon Kupası tarihinin en başarılı kulübü Arsenal. Bugüne dek dünyanın en pres­tijli organizasyonunda 21 defa finale yükselen kırmızı-beyaz­lılar, bu mücadelelerin 14’ün­de zafere ulaştı. İngiliz Ordusu için cephanelik üreten işçi­ler tarafından kurulduğundan “Topçular” diye anılan kulüp, bu şampiyonlukların yarısı­nı efsanevi hocaları Arsene Wenger döneminde almıştı. 7 Federasyon Kupası kazanan Fransız teknik direktör, 151 yıl önce başlayan serüvenin en başarılı çalıştırıcısı duru­munda.

    Arsenal’in zeplin gölgesin­de taçlandığı ilk gün nasıl ta­rihe geçtiyse, 2020’de Chelse­a’yi devirdikleri son zaferleri de unutulmazdı. Pandemi yü­zünden futbola ara verilmesi üzerine 23 Mayıs’tan 1 Ağus­tos’a alınan Wembley’deki karşılaşma, tarihin seyircisiz oynanan tek finaliydi.

  • ‘… Altı derya, üstü ateş, cümlemiz kardeşiz, kardeş’

    Son yıllarda yeniden moda olan nargile, özellikle İstanbul şehir kültüründe geleneksel bir sosyal ortam sağlıyordu. Farsça “nargil”den gelen, hindistan cevizi kabuğundan yapıldığı için bu adı alan kelime; Türkçeden Balkan dillerine, Fransızca, İngilizce ve Arapçaya geçmişti. Nargile üzerine derli-toplu tek yayın, Deniz Gürsoy’un Nargile, Bir Nefes Keyif isimli kitabıdır.

    Nargile Osmanlı devrinde sadece erkeklere özgü bir alışkanlık değildi

    Nargile son yıllarda sos­yolojik tabiriyle “gele­neğin yeniden icadı” olarak moda hâline geldi. Özel nargile kahveleri, sadece nargi­le için buluşmalar, nargile kah­velerinde toplantı ve sohbet­ler var.

    Şemseddin Sami Bey Ka­mus-ı Türkî’sinde “Tömbeki içmeye mahsus takım ki bir şi­şe ile bunun ağzına takılan ve lüleyi havi olan bir baştan ve bunun bir yanındaki embube­ye takılan marpuçtan ibarettir. Esasen hindistan cevizi kabu­ğundan yapıldığı için bu mey­venin ism-i fârisisi olan ‘nar­gil’den müştak bir isimle tes­miye olunmuştur” der.

    Ayverdi sözlüğünde (Mi­salli Büyük Türkçe Sözlük) ise nargile şöyle izah edilir: “Fars­ça nargilden; aslı hindistan ce­vizi kabuğundan yapıldığı için bu adı almıştır; kelime Türkçe­den Balkan dillerine, Fransızca ve İngilizceye ayrıca Arapça­ya da geçmiştir. Dumanı sudan geçirip temizlemek suretiyle tömbeki içmeye yarayan, lü­le, gövde ve marpuçtan ibaret düzenek. Lülenin üzerine töm­beki (tütün) konularak yakı­lır, dumanı bir boru ile gözde denen boynu dar, karnı geniş sürâhi biçimindeki bir şişenin içindeki sudan geçirilerek yı­kanır ve gövdenin üst kısmına bağlı marpuç denen hortumun ucundaki ekseri kehribardan yapılmış kısım ağıza alınıp ha­vası emilmek suretiyle içilir” diye açıklanmaktadır.

    Aslen içilen tömbeki, bunu içmeyi sağlayan araç ise nar­giledir.

    Reşat Ekrem Koçu’nun Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu üyelerinin özel buluş­tukları “Konak” toplantıların­dan birinde verdiği konferan­sın özeti Turing Belleteni’nin Ekim 1947 sayısında yayım­lanmıştır. “İstanbul Kahveleri” başlıklı bu yazı, kahvehaneler ile ilgili pek çok çalışmada göz­den kaçmıştır. Koçu konuşma­sında Yeniçeri kahvelerinin önemini vurgular ve sözü nar­gile içmeye getirir:

    Deniz Gürsoy’un
    yazdığı Oğlak
    Yayınları’ndan
    çıkan ilk ve tek
    nargile kitabı.

    “Nargilenin gövdesi bir Hindistan cevizi, marpucu bir kamıştır; adına cura derler; karşısında bir püf deliği var­dır, lülesi tömbeki nargilesi lü­lesinden küçüktür… Ehli keyf, bir kahveye geldikte mutlaka nargile doldurmağa mecbur­dur ve bunu yalnız içemez. İlk nargileden sonra ocakçı ses­lenir:

    – Aşere var mı?

    – Biri var..

    – Biri daha var…

    Lüle parası tamam olunca nargile dolar. Ocakçı nargileyi alıştırırken bir yave mırıldanır:

    ‘Nargilemin altı derya, üs­tü ateş

    Cümlemiz kardeşiz, kardeş

    Hepimiz birbirimize eş’.

    Geç Osmanlı devrinde nargile kahveleri Avrupalıların en çok ilgi gösteriği mekanlardı.

    Nargile parlatan birinci sı­nıf ehlikeyf sayılır: Falanca parlattı.. denilince ‘aşkolsun’ diye karşılanır. Bazıları çeker­ken:

    ‘Yuf Yezide

    Çıksın iki gözü de

    Kahrolsun oğlu kızı da’

    diye söylenir”.

    Nargile konusunda der­li-toplu yapılmış tek yayın Deniz Gürsoy’un Nargile, Bir Nefes Keyif isimli çalışması­dır (Oğlak Yayınları, 2007, 134 sayfa.) Hem güncel hem eski pek çok bilginin harmanlandığı en detaylı bilgilerin yer aldığı, ilk ve tek nargile kitabıdır Gür­soy’un çalışması.

    Kahve ve kahvehaneler hakkında yazılmış pek çok ki­tapta eski görsel malzemeler, kartpostallar ve fotokartlar kullanılmasına rağmen, birbi­rini tekrar eden, kopyalamacı bir zihniyetle çoğaltılan bir du­rum göze çarpar. Müzayedeler­de eskiden daha sık, şimdilerde nadiren rastlıyoruz kahvehane kartpostalı meraklılarına. An­cak henüz “kahvehane kartpos­talları” üzerine yapılmış ciddi bir yayın yoktur.

    Osmanlı döneminde Boğaz kıyısında kahve ve nargile keyfi.
  • Hicaz-Mekke… Nereden nereye!

    Pandemiye bağlı olarak 2 yıldır yapılamayan Hac ziyaretleri salgının hız kesmesiyle yeniden başlıyor. İslâmiyet öncesi ve sonrasında Kâbe yapısının durumu, önemi ve geçirdiği değişiklikler… Tam 400 yıl Türk-Osmanlı hâkimiyetinde kalan Mekke’de Hac farizası, âdetleri ve bunların anlamları…

    İslâm dininin doğduğu Mek­ke, Hicaz’ın da merkezi­dir. Mekke için tarih-söz­lü anlatılar-yazılı tarih bilgileri de içeren kaynak, Hz. Osman (644-56) döneminde yazıya ge­çirilen Kur’an’dır. Kur’an Arap diliyle en eski kitap oluşundan, bir adı da Kelâm-ı Kadim’dir. Arapça tarih-coğrafya yazım­ları 8. yüzyılda başladığından, daha önceki Hicaz ve Mekke için Batlamyus (Ptolemaios/öl. 168?) dışında kaynak aranma­malıdır.

    “Hicaz” sözcüğü sınır anla­mına gelir. Kızıldeniz kıyısında sona eren Tihame Çölü’nü do­ğudaki yüksek Necid Yaylası’n­dan ayıran ve Sarad denen dağ­lık bölge Hicaz’dır. Bu coğrafya­nın kalbi, hayat kaynağı Kayalık Tepeler’le bunların aralarını kapatan surların kuşattığı vadi­deki vaha, vahanın berrak tatlı su kaynağı da Zemzem Kuyu­su’dur.

    İnsanlık bu bitek yeri ne za­man keşfetti ve yerleşti soru­suna yanıt yok denebilir. Söy­lenceler, Hicaz yurdunun bu mümbit/cazip vahasında Hz. Âdem’i, onun soyundan nebi­leri, Zemzem denen su kayna­ğını keşfederek ilk kuyuyu ya­pan İbran(î) peygamberlerini, baba-oğul İbrahim ve İsmail’i tanıtan yarı mitolojik-masalsı kıssaları nakleder. Bunlar Ana­dolu kültürlerine de yerleşmiş; İslâm coğrafyasının sözlü-yazı­lı kısas-ı enbiya (Peygamberler tarihi) içerikli inanış ve kültür birikimleriyle harmanlanmış­tır.

    Batlamyus’tan alıntı bilgiye dayanarak, Hicaz havzasında 2. yüzyılda bölgelerarası alışveriş ilişkilerinin başladığı ileri sü­rülmüştür. Burada pazar hare­ketlerinin, Anadolu’daki yaban­lı pazarları işlevinde geliştiği olasıdır.

    Mescid-i Haram ve Kâbe Arkada solda Osmanlı Hükümeti’nin Kâbe-i Vehhabi saldırılarından savunmak için Mısır Valiliği’ne yaptırdığı Ecyad Kale ve kışlası görülüyor

    Mekke konfederasyonu

    Ptolemaios, Geographike ese­rinde Arap Yarımadası’nın en eski kentlerinden biri olan Mekke’yi Macoraba olarak yaz­mış. Bu yazılım Mekke’yi oldu­ğu gibi, şehrin yüzyıllar sonra İslâmiyet’in merkezi olmasıyla kazandığı “Mükerreme”yi (ulu, çok saygın) de çağrıştırıyor. Bu nadide eserin Bizans döne­minde çıkarılan iki kopyasın­dan biri, bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunuyor (Codex Seragliensis adlı nüshanın tıp­kıbasımı 2016 tarihlidir). Ken­tin önündeki çukur tabana da Zemzem Kuyusu’ndan taşan sular biriktiğinden el Batha de­nirmiş.

    Kızıldeniz-Doğu Akdeniz kıyılarından Fırat ve Dicle’ye, Basra Körfezi’ne kadar sınır­lanan Arap Yarımadası’nın öncelikle de Hicaz bölgesinin pazar-panayır ortamını ku­caklayan Mekke yerleşiminin bir kent olarak kuruluşu için en geç 1. yüzyıl önerilebilir. İs­lâm dininin doğduğu yer, bun­dan 500 yıl sonra bu yeni dinin kutsal merkezi olacaktır. Arap Yarımadası’ndaki daha eski dinler-peygamberler yurdu ve “hac” merkezi ise Kudüs bilinir. İbadet için ziyarete (Hacc’a) gi­dilen ikinci kent ayrıcalığı da Mekke’dedir.

    Geç dönem İslâm kaynak­ları Hicaz’ın merkezi Mekke’yi, Cebel-i Ebi Kubaynas Dağı’nın eteğinde gösterir. Burada ye­ni dönemi başlatan yerleşikler, kuzey Hicaz’dan, asker kimlikli Kusay’ın buyruğunda göçenler­miş. Bunlardan Huzza boyu­nun bir oymağı da Hz. Muham­medi’nin atalarının mensup olduğu Kureyşlilermiş. Bu Ku­reyş topluluğundan bir tüccar­lar grubu, Dârül-Nedve denen bir yönetim kurarak Mekke’yi yönetirken, Kayzer’in (Roma imparatoru) ve Sasanî Hüs­revî’nin (İran şahı) güven bel­geleriyle vahadaki pazar/pana­yır işlerini üstlenmişler. Roma, İran, Suriye, Yemen, Hindis­tan ve Çin’e kadar ülkelerle mal alım-satımını kuşaktan kuşağa sürdürmüşler. Mekkeli tüccar­ların kendi kervanları Yemen’e, Suriye’ye işler; buralardaki pa­zarlara Hint baharatı, Çin ipeği kumaşlar yağ, silahlar, altın, al­tın tozu, fil dişi, köle taşır; bun­ları Cidde’de Akdeniz’deki tica­ret gemilerine satarlarmış.

    Şu kadar ki 7. yüzyılın ilk çeyreğinde Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği İslâmiyet öğreti­leri Dârül-Nedve’nin ticaret ve yönetim geleneğine aykı­rı görülerek tartışmalar-çatış­malar başlamış. Hz. Muham­med’in önce kendisinin, ardın­dan Müslümanların, yerli halk çoğunluğu Yahudi olan Yesrib’e (Medine) hicreti nedeniyle bu kent şenlenirken; Mekke’deki müşriklerle başlayan mücade­le 6 yıl sürdükten sonra Medine Müslümanlarının zaferiyle so­nuçlanmış. Mekke’nin sönüşü de buna bağlanır: Sûkü’l Ukaz Panayırındaki alışveriş düzeni, Kâbe ve çevresindeki gelenek­ler, put ziyaretleri, kurban âdet­leri, Arap şairlerin kasidelerini Kâbe duvarlarına asarak ödüllü yarışmalara katılmaları, at-de­ve yarışları, köle alım-satımları, içkili rakslı eğlenceler… İslâm öğretisi bunlara yasak ve günah yaptırımları getirirken, kervan ticaretinin de Basra-Fırat ana­yoluna kayması sonunda Mek­ke’nin de parlaklığı sönmeye yüz tutmuş.

    Hacılar Medine’de Mekke’ye Hacca gidenler, Medine’ye de giderek Harem-i Şerif’i ve diğer kutsal yerleri de ziyaret ederler (19. yüzyıl sonu).

    İlk Hac: Yeni dönem

    Hz. Muhammed’in 628’de Hac ziyaretini farz kılarak Mekke’ye yönelişi ve barışçıl yürüyüşü; Hudeybiye Antlaşması ardın­dan Peygamber’in 630 yılında 10 bin Müslümanla Mekke’ye vedaya gidişi; daha önce farz kı­lınan namaz,oruç ve zekâttan sonra bu kez salt zengin Müs­lümanların yaşamlarında bir kez Hac ibadeti için Mekke’ye gelip Kâbe’yi tavaf etmelerinin farz kılınması; Medine-Mekke ve bütün Müslümanların barış­ması; Mekke’nin yeniden dirili­şi sayılır.

    Hz. Muhammed ve Dört Halife dönemlerindeki gelişme­lerinden sonra Mekke’nin ba­yındırlığını ve Kâbe’nin imarını önemseyen, Emevî egemenliği­nin kurucusu Emirülmüminin Muaviye (661-681). Karışık­lık, savaş ve göçlerden sonra, doğduğu Mekke’nin bayındır­lığı için girişiminde bulunarak Kâbe’yi onartıp avlusunu geniş­letmiş, sel baskınlarını önleyici setler yaptırmıştır.

    Kâbe yapısı ve anlamı

    Kâbe’ye Beytullah, Beyt-i Mu­azzam da denir. Ancak yeryü­zünde Tanrı’ya bir yer/ev ya­kıştırmak (Beytullah), İslâm inancı açısından tartışmalı olmalıdır. Tapınaklara “Tan­rı Evi” demek Sümer çağından beri söylenegeldiğinden İslâmi­yet öncesi Cahiliye Dönemi’nde de geçerliydi. İlah, Lat, Menat… nitelemeli putlar Kâbe içinde korunup bunlara o ortamda dua edildiğinden Kâbe’ye “Beytul­lah’ denmiş olabilir mi? Dinler tarihi profesörü merhum Mük­remin Halil Yınanç (öl. 1961), Mezopotamya uygarlıklarında Bab-il’in Tanrı kapısı/ tapınak, Cebrail’in Haber Tanrısı, Az­ra-il’in Ölüm Tanrısı anlamın­da olduğunu; Semavi dinlerde ise Tanrı “İl”in ilâh, Cebrail ve Azrail’in de melek sayıldığını söylemişlerdi.

    Hangi önceki inancın tapı­nağı olduğu bilinmese de, İbra­him ve İsmail’in yaptıkları ilk tapınağa kare-küp biçiminden dolayı Kâbe adını verdikleri; Kızıldeniz, Yemen, Basra, doğu­da Suriye’den gelen çöl yolları­nın buradaki panayırda insan­ları buluşturduğu; Sûku’l-Ukaz çarşı-pazarı ortamında Kâbe ve Mekke söylencelerinin de Kı­sas-ı Enbiya anlatılarına katıl­dığı malumdur.

    Kâbe, İslâmiyet’in doğduğu yıllarda üstü açık, dörtgen biçi­minde, 1 adam boyu yükseklik­te, ahşap hatıllı taş duvarla çev­rili tek kapılı bir tapınakmış. Her yıl yinelenen Sûkü’l-Ukaz panayırlarına gelenlerden Hz. İbrahim öğretisine inananlar, Kâbe’yi ve Zemzem Kuyusu’nu ziyaret eder, kurban keserler­miş. Olasılıkla Kureyş toplumu da bu inançtaydı. Ancak Müs­lümanlar bunlara “Müşrikler” (Allah’a ortak koşanlar) demiş­lerdi. Bu ayrılış nedeniyle yüz­yıllardır işleyen düzenin Hz. Muhammed’in peygamberliği­ni ilanı sonrasında dağılacağı kaygısı doğdu. Yeni dine dire­nenler arasında Peygamber’in en yakın akrabaları da vardı. O zamana kadar Mekke kervan­larıyla Yemen üzerinden Çin ipeklileri ve seramikleri, Hin­distan’dan baharat ve kokular Kızıldeniz’e, oradan da Akde­niz dünyasına ihraç ediliyordu. Mekke pazarı her anlamda bir ihracat anbarı ve merkeziydi.

    Hattat Mustafa Nazif kaleminden 1718’de yazılmış Muhammediye’nin 1881’de resimlendirilen taşbaskısı nüshası (solda). 1933’te Devlet Matbaası’nda basılan Tarih II’de Mekke, Mescid-i Haram ve Mekke çizimi (sağda).

    Hz. Muhammed’in Kâbe’ye ilgisi konusunda bir anekdot vardır: Daha genç ve peygam­ber değilken selden yıkılan ta­pınağın duvarları yeniden örül­düğü sırada, kutsal taş Hace­rü’l-Esved’i eski yerine Kureyş ulularından kimin koyacağı kendisine sorulmuş. O da taşı sırtından çıkardığı hırkasına koyarak, Kureyş’in ulularına bi­rer ucundan tutturup kaldırt­mış ve yine kendisi alıp doğu köşedeki yerine koymuş. Bu an­latı, Hacerü’l-Esved’i ve Kâbe’yi Hz. Muhammed’in İslâmî açı­dan da kutsal saydığına kanıt gösterilir.

    Daha Mekke’nin fethin­den önce, Hicret’in 2. yılında Kudüs’ün yerine Kâbe’yi kıb­le gösteren Hz. Muhammed, Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’nin yapısında bir değişik­lik yaptırmamış; ancak için­de-çevresinde taştan, çömlek çamurundan, ahşaptan putla­rı kaldırtmış veya kırdırmış­tı. Mekke’nin fethinden beri Kâbe’nin 4 cephesi de kıble; Mescid-i Haram/Harim denen tavaf avlusu da açık mescit iş­levinde tavaf ve ibadet alanıdır. Bu avluda yürümece dönüş­lerle Kâbe tavaf edilir. Kâbe içinde ibadet yapılmaz. Kâbe ve Mescid-i Haram Müslüman olmayanlara kapalıdır. Burada ve çevresinde pek çok ziyaret yerleri ve mezarlar varken, Hz. Hadice-i Kübra’nın türbesi dı­şındakileri, Suudîler bidat sa­yarak yıkmışlardır.

    Hicaz’ın ikinci merkezi ko­numundaki Medine de Hac’cın ikinci ziyaret yeri, rüknü/nok­tası olageldiğinden burada da başta Harem-i Şerif ile Mes­cid-i Saadet ziyaret edilir.

     Krize yolaçan fotoğraf Padişahın doğumgünü kutlaması için yapılan tören esnasında Harem-i Şerif’te çekilen fotoğraf krize neden olmuş; fotoğrafı çektiren Mekke Vali Vekili Halil Bey (işaretli), Mekke Emareti Kaymakamı, Naibü’l- Harem Muavini ve Mekke Mahkeme-i Şeriyye Naibi başkente şikayet edilmişti.

    Kâbe’deki değişimler

    Kâbe tarihi esatire uzanan bir zamanı hatırlatsa da İslâmiyet öncesi kapalıdır. Müslüman­ların yöneldiği ilk Kâbe, kaba hasırlarla kaplı ahşap bir kafes içindeydi. Sonra dört duvarına ahşap sütunlar dikilip dışarı­dan hasırlarla, daha sonra ka­lın perdelerle kuşatıldı. Amaç, daha somut yapısal bir kütle görünümü kazandırmak, bir zamanlar putların sıralandığı iç görüntüyü de olasılıkla unut­turmaktı.

    Hacca gidenlerin vakfeye durmak için çıktıkları Arafat tepesi ve hacılar, 1890’lar. (üstte). Kâbe-i Mükerreme
    ile etrafındaki görünen hânelerin suretidir. Taşbaskı Muhammediye 1881, sf. 164 (üstte sağda).

    Bu ilk ahşap Kâbe, bakı­cısı ve tütsüleyicisi kadının elindeki buhurdandan tutu­şup yanınca, Cidde’de kara­ya oturan bir Bizans gemisi­nin enkazından yine taş temel/ su basman duvarları üstüne ahşaptan yapılmış ama bu da kısmen yanmıştır. Emevi Ha­lifesi Yezid’e karşı Mekke’de halifeliğini ilan eden Abdul­lah bin Zübeyr, Kâbe’yi onara­rak Mescid’i Haram’da çadır kurmuş ama, 683’te bir Emevî ordusu Kâbe’yi mancınık­larla taş yağmuruna tutarak tahrip etmiş. Çıkan yangın­da da Hacerü’l-esved çatlayıp üç parçaya ayrılmış. Abdullah bin Zübeyr kendisi de çalış­mış; Mekke taşından, Yemen harcından yeni Kâbe yapılmış. Sonraki dönemlerde de Kâbe, Mescid-i Haram ve o çevrede­ki “makam” denen ziyaret yer­leri, mezarlar birçok tahribat görmüş ve onarılmıştır.

    Emevîlerden sonra Mek­ke’nin yönetimi ve Kâbe’yi tavaf işleri Abbasi halifeleri­ne geçmiştir. Halife Harun Reşid’in (783-805) Bağdat’ta toplanan hacı kafileleriyle 9 defa Hacca gitmesi ilginçtir. Mekke’yi, Kâbe’yi, Hac işlerini düzene koyan da bu halifedir. Harun Reşid’in Mekkelileri ti­caretten uzaklaştırarak onlara hazineden ödenek bağlaması daha ilginçtir!  

    Surre Emini efendinin Mekke’de, Medine’de surre dağıtacağı görevlileri gösteren defterden…

    9. VE SON YAPI

    Bugünkü Kâbe 1630 Osmanlı yapısı

    1. Ahmed’in oğlu Sultan 4. Murad (1623-1640), 1629’daki aşırı yağmurlarla Mekke’yi basan selde Kâbe’nin de 1.5 metre su için­de kaldığı, daha sonra yıldırımların isabetiyle yapının tamamen yıkıl­dığı haberini alır. Bunun üzerine Nakibüleşraf Sofçu Emir Efendi’yi bina emini göreviyle, hassa mimar­ları ocağından kalfalarla Mekke’ye gönderir. Yapılan keşifte, yıkılan duvarların temel taşları seviyesine indiği saptanır ve Mekkeli bilenler­le incelemeler yapılarak Kâbe’nin eski durumuna göre restitüsyonu yapılır. Söylenceye göre bu işlemden sonra ortaya çıkan yapı, 9. ve son Kâbe kabul edilir. Eğer Suud hükü­metinin daha sonra yapısal bir mü­dahalesi olmamış ise, günümüzde tavaf edilen Kâbe, Osmanlı hassa mimarlarının eseri olup 1630’da bugünkü hâlini almıştır.  

    SİTARE-RİDA-KİSVE

    Kisve/Sitare yün
    ipek dokumalı kalın
    kumaşa Kur’an âyetleri
    dokunuyordu (18.
    yüzyıl). Her yıl yenilenen
    Kâbe örtüsünden bu
    parça, bir hacıya hediye
    edilmiş.

    Kâbe’nin örtüsü Mısır’da dokunuyordu

    Kâbe’nin eski çağ tapınakların­da da görülen, dikkati çeken özellikleri vardır. Kaba taştan örülü bir küp/kare prizma biçimi, yalınlığı, içinin ibadete kapalı olması, tavaf denen ibadetin dışar­da-etrafında dönülerek yapılması, rida-perde-sitare-kisve denen si­yah örtüsü bunlardandır. Sözkonu­su örtü, Kâbe’yi gizlerken, duvara kapanarak tapınmayı önlemek için de olmalıdır. Dört yönde duvar­ların üstündeki bakır halkalara tutturulan özel dokuma siyah kalın perdeler her yıl yenilenir. Etekleri, yağmurdan-selden etkilenmeye­cek yükseklikte kesiktir ve bağlıdır.

    Halife Harun Reşid’in katıldığı Kâbe ziyaretlerinde, eski-yeni örtü değiştirme töreni de yapılırmış. Sonraki devirlerde sitare işini üstlenen Osmanlı padişahları, yün ve ipek karışımı kalın dokumalı, Kur’an ayetleri desenli örtüleri Mısır’da belli köylerde dokutur, bu işi yapanlar vergiden muaf tutu­lurmuş. Sitare balyaları develere yükle­nerek Mısır’dan Şam’a, oradan da surre alayı ile Mekke’ye gönderilirmiş. Kendisi için bir Kâbe maketi yaptıran dindar padişah 1. Ahmed, onun karşısında namaz kılarmış.

    SURRE ALAYI /MAHMİL-İ ŞERİF

    Mekke ve Medine’ye giden altın-gümüş yüklü develer

    Abbasi halifelerinin başlattığı surre alayı geleneğine önce Memlûk sultanları, sonra Osmanlı padişahları vâris olmuşlardır. Bunun anlamı şudur: Mekke ve Medineliler Hz. Muhammed’in akraba ve hem­şerileri sayıldığından, onları refah içinde yaşatmak bütün Müslüman­lara, başta da sultanlara düşen bir görevdi! Bunun için Hac mevsimi yaklaşınca surre denen altın-gümüş dolu ve mühürlü keseler sandıklara doldurulur; “mahmil” denen bu sandıklar develere yüklenir; mah­mil-i şerif/surre alayı, surre emini başkanlığında törenle uğurlanırdı.

    Durak yerlerinde vakıf gelirleri, zekât ve hayır paraları da teslim alınır; aylar süren yolculukla Şam’a ulaşılınca buradan sonra soyguncu­lara karşı surre kervanını bir süvari alayı korurdu.

    Yolda sadaka dağıtılır, Medine ve Mekke’de Surre emini elindeki deftere göre bu iki kent halkına bir dahaki hac mevsimine dek ge­çimlerine yetecek ödentileri, hayır paralarını dağıtırdı. Hicaz Müslü­man Arapları vergiden muaftılar. Anadolu ve Rumeli’de yoksulluk önlenemezken, Hac mevsiminde Hicaz yoksullarına (!) develere yüklü altın-gümüş dağıtmak yet­mezmiş gibi, Hac’ca gidenler de bir bakıma “inanç turistleri” olarak o topraklara para taşırlardı.

    KAVM-İ ARAB-I NECİB VE ETRAK

    Müslüman Arap Türkten de üstün!

    Arabistan Yarımadası çöl bölgeleri dışında 1517’den 1918’e kadar 401 yıl Türk-Os­manlı yönetiminde kaldı. Bu süre, Abbasîler ve Memlûkler de dikkate alındığında Arabis­tan Yarımadası’ndaki en uzun hakimiyettir. Diğer yandan Os­manlı padişahları ve yöneticileri, Müslüman-Arap kabilelerine, Türklerden ve öteki ulus-top­luluklardan daha üstün bir say­gınlık bahşetti. Resmî yazılarda “kavm-i Arab-ı necib” derlerken, kendi soylarına “etrak” (Türkler, köylüler) dediler. Arabistanlı veya Arap kökenli köle alım-satı­mı yasaktı.

  • Tarihin en büyük katili kim? Hür teşebbüsçü Thomas Midglay

    Amerikalı makine-kimya mühendisi Thomas Midglay Jr., yakın zamana (2004) kadar kullandığımız “süper benzin”in mucidi. Bu “kurşunlu” benzinin dünya çapında 100 milyonun üzerinde insanı öldürdüğü tahmin ediliyor. Zeka geriliğine ve antisosyal davranış bozukluklarına bağlı şiddet suçlarına yolaçması ve bunların sonucunda hayatını kaybedenler de ayrı. Ne kadar şahane, ne kadar hür müteşebbis, ne kadar serbest piyasacı, ne kadar da başarı timsali bir kardeşimiz değil mi?

    Tarih, bir bakıma Lawren­ce Block’un eşsiz roma­nından (A Long Line of Dead Men-1994 / Bir Dizi Ölü Adam) ilhamla, gerçekten de bir dizi ölü adamın hikayesi. İnsan ömrü kısıtlı olduğu için bu do­ğal. Tabii ölenler güneşe gömül­düler ama, konu başlıklarımız­da dikkat ederseniz ölenlerden çok bu ölümlerin altında imzası olanların isimleri var.

    Kaldı ki, en dandik siya­si tartışmalarımız bile dönüyor dolaşıyor Fenerbahçe-Galatasa­ray rekabeti tadında “Hitler şu kadar milyon insanın ölümü­ne neden oldu”, “Stalin şu kadar insanı açlıktan öldürdü”, “Pol Pot neler etti neler”, “Mussoli­ni az mı ya?” gibi argümanlara ve muhabbet bu sığlıkta ilerle­yince sayılara dökülüyor; “O, 45 milyon kişiyi öldürdü” “Şu, 30 milyonun hayatını sona erdir­di”, “Asıl o 50 milyon insanı yok etti” gibi karşılaştırmalar hava­larda uçuşuyor. Doğrusu ben bu karşılaştırmalardan ziyadesiyle sıkılıyorum ama düşünmeden de edemiyorum.

    Zira eğer aklımda yanlış kalmadıysa, dünya üzerinde en fazla insanı kurşun yüzünden kaybettik. Kurşun derken, “Sa­na sevdanın yolları, bana kur­şunlar”daki kurşundan değil de, bulmacalarda simgesi “pb” olarak sorulan, nazara karşı döktürülen, 82 atom numaralı karbon grubu elementten bah­sediyorum. Gerçi Kayahan’ın bahsettiği mermi anlamındaki kurşunun hammaddesi de kur­şun o ayrı; ama kurşun, mermi formunda öldürdüğünden çok daha fazlasını diğer yollarla öl­dürdü.

    Kurşun zehirli bir element ama bu bizi yine de kurşun kul­lanmaktan daha iyi bir çaremiz olmadığı durumlarda kurşun kulllanmaktan alıkoymuyor! Ba­b-ı Âli’deki abilerimiz eskiden matbaalarda, tüm çalışanların yoğurt istihkakı olduğunu anla­tırdı mesela. Mürettipler falan bütün gün kurşun harflerle dizgi yaptıkları için kurşun zehirlen­mesi riskine maruz kalırdı.

    Evet, totaliter rejimlerin ka­tillerini hepimiz biliyoruz ama bir tek insan evladı var ki, dün­yadaki en fazla zamansız ölüm­den tek başına sorumlu. Hikaye­miz aklımda yanlış kalmadıysa 1920’lerde başlıyor. Otomotiv endüstrisi, fellik fellik daha ucu­za mâlolacak ve içten yanmalı motorların gürültüsünü azal­tacak bir çözüm arıyor. Çözüm Thomas Midgley Jr. isminde bir beyzadeden geliyor. Cornell mezunu, zaten mucit bir ailenin çocuğu Thomas, gece gündüz, daha ucuz, daha etkili ve motor­da daha az gürültüye yolaçacak bir yakıt için formüller arıyor.

    Uğursuz bir gece, Thomas aradığını buluyor ve dünyanın en zengin insanlarından biri olacağını anlıyor. İcadının adı­nı “Ethyl” koyuyor ve otomo­tiv devleriyle beraber bir kon­sorsiyum kuruyor. Bu yeni icat bütün dünyayı sarıyor. Ancak bir sorun var. Adı Ethyl olsa da, ürünün etken maddesi kurşun. Fabrikada çalışanlar ölmeye başlıyor; ürünün içinde kurşun olduğu ortaya çıkınca bilimin­sanları ayağa kalkıp “Ulan olur mu” diyorlar. Ama aklımda kal­dığı kadarıyla, yıllar sonra bizim Cahit Aral’ın kendisine örnek alacağı Thomas, “Bunun zararı yok, bakın ben de soluyorum” diye bir basın toplantısında 10 dakika boyunca Ethyl soluyor. Herifçioğlu sonra kurşun zehir­lenmesi tedavisi görmüş ama onu da gizliyorlar tabii. Bilimin­sanları uyarsa da otomotiv en­düstrisi zararı inkar ediyor. Hat­ta Standart Oil’in CEO’su “En­düstrimiz için çok büyük önem taşıyan bu üründen, sadece birkaç kişinin zararlı olabilece­ği iddiası yüzünden vazgeçecek değiliz” diyor.

    Thomas’ın bulduğu, bilimin­sanlarının karşı çıktığı, endüst­rinin savunduğu şey, yakın za­mana kadar “süper benzin” diye kullandığımız, kurşunlu benzin. Kurşunlu benzin, ilk olarak tee 1986’da Japonya’da yasaklanı­yor, ama bu uzun bir süreç. Biz 2004’te tamamen kaldırdık; en son geçen yıl Cezayir süper ben­zini yasaklayan son ülke oldu. Daha sonra geliştirilen kurşun­suz benzinden 30 kat daha fazla kurşun içeren süper benzinin dünya çapında 100 milyondan fazla insanı öldürdüğü tahmin ediliyor. Üstelik bu 100 milyo­nun üzerindeki insan, kurşu­nun, daha doğrusu bizim yara­tık Thomas’ın kâr hırsının tek kurbanları değil. Zira kurşu­nun iki etkisi daha var. Birinci­si ciddi şekilde zeka geriliğine yol açıyor; ikincisi antisosyal davranış bozukluklarını ve buna bağlı şiddet suçlarının oranını artırıyor. Dolayısıyla ben bu 100 milyonu hiç çekinmeden ikiyle çarpardım.

    Ha, doğada kendiliğinden mevcut olan kurşun miktarı, in­san faktörü yüzünden dönem dönem artıyor. Roma İmpata­torluğu’nun yükseliş devrinde, sanayi devriminde falan kurşun miktarının arttığı gözlemlene­biliyor. Bu arada bu gözlemler kutuplardaki buzullar üzerin­de yapılan araştırmalarla ortaya konuyor. Buzulların derinlikle­rinin yaşını tespit etmek kolay; sondajla, atıyorum 15. yüzyıl­daki bir buzulun üzerindeki ya­bancı madde miktarıyla 6. yüz­yıldaki bir buzulunkini karşı­laştırılabiliyor. Roma tarihinde uzun süren ekonomik durgun­lukları bile bu yolla ortaya koy­mak mümkün. Bu ölçümlerde en dehşet verici şeyse şu: Kur­şunlu benzin kullanmaya başla­dığımızdan itibaren insanoğlu­nun maruz kaldığı kurşun oranı arşa çıkıyor.

    Peki bizim yaratık Tho­mas’ın tek suçu bu mu? Keşke. Bu herife daha sonra bir de buz­dolaplarının etkili çalışması için bir görev veriyorlar. Bizimki de durur mu? Yapıştırıyor icadı: Freon. Onun hediyesi de bildi­ğiniz ozon tabakasındaki delik. Ne kadar şahane, ne kadar hür müteşebbis, ne kadar serbest piyasacı, ne kadar da başarı tim­sali bir şahıs değil mi? Bir de şu istemezükçü kafa, yok efendim regülasyon, yok efendim dene­tim, yok efendim dış maliyetler diye hür teşebbüsün önüne taş koymaya çalışmıyor mu? Bunlar hep bir anda milyonlarca insanı ölüme gönderen totaliter rejim­lerin başının altından çıkıyor. Halbuki bakın hür teşebbüse; öyle birden değil, azar azar on katı fazla insan öldürüyor, üs­tüne bir de dünyayı yok ediyor. Yürü be hür teşebbüs.  

  • Mehâsin: Resimli-renkli ve ‘kadınlara mahsus’ ilk dergi

    2. Meşrutiyet’in ilk kadın dergisi olan Mehâsin, aynı zamanda ilk resimli ve renkli kapaklı kadın dergisi oldu. “Hanımlara mahsus” sloganıyla çıkan dergi, Batılı tarzda, edebiyata, musikiye ve moda-takı tasarımına sayfalarında yer veren dönemin çağdaş-modern bir kadın dergisi olarak göz doldurdu. 1908-1909’da toplam 12 sayı yayımlanan derginin unutulmaz kapakları, yazıları ve çizimleri.

    Eski harfli Türkçe yayın­lanan Mehâsin (Güzel­likler) dergisinin ilk sayısı 14 Eylül 1908 (1 Eylül 1324) tarihinde çıktı. 2. Meş­rutiyet’in getirdiği özgürlük ortamıyla birlikte, istibdad döneminin ardından çıkan ilk kadın dergisiydi bu. İlk sayıda­ki renkli-resimli kadın kapağı da matbuat tarihimiz için bir ilkti.

    Asaf Muammer ve Meh­med Rauf’un yönetiminde çı­kan Mehâsin, 14 Eylül 1908-25 Kasım 1909 (1 Eylül 1324 – 12 Teşrin-i sânî 1325) tarihleri arasında 12 sayı çıktı. Kapağı­nın sol alt köşesinde, edebiyat ve tezyinat (süslemek), sağ alt köşesinde ise sanayi-i nefi­se (güzel sanatlar) ve beytiy­ye (şiir) kategorileri yer aldı. Kapağın altında da “hanım­lara mahsus” ibaresi dikkati çekiyordu. Derginin iç kapa­ğında da Abdülhak Hamid’in “Bir milletin nisvanı derece-i terakkisinin mizanıdır” (Bir milletin kadınları çağdaşlığı­nın ölçüsüdür) sözüne yer ve­rilmekteydi.

    Derginin ilk sayısındaki “İfade-i Mahsusa” başlıklı sunuş yazısı

    Derginin kadın yazarları arasında Emine Semiyye, Münevver Asım, Fatma Sabiha, Fatma Aliye, Fatma Münire, Şukufe Nihal, Halide Salih, Mediha Hesna, Münire Ha­nım, Muhsine Hanım, Mü­nevver Asım ve Zühre Hanım isimleri yer aldı. Ayrıca erkek yazarlar arasında da Mehmed Rauf, Tevfik Fikret, Faik Ali Ozansoy, Hüseyin Suat Yalçın, Süleyman Nazif, Fazıl Ahmet Aykaç, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Cahit Yalçın, Cenap Sahabettin isimleri öne çıktı.

    Güzel sanatlar, el sanatları, edebiyat, musiki ve moda, takı, tasarım konularına özel önem veren derginin ilk sayısındaki “İfade-i Mahsusa” başlıkla su­nuş yazısı oldukça ilgi çekiciy­di: “İleride hüsn-ü teveccühle­rini celb edeceğimize (büyük takdirleriyle karşılaşacağımı­za) emin olduğumuz karileri­mize (okuyucularımıza) ga­zetemizi kendilerine mahsus ilk Türk gazetesi olmak üzere arz ve takdim ederiz. Zaten gazetemizin memleketimizde yalnız hanımlara mahsus ilk resimli gazete olmakla kalma­yıp resimli bir gazete olmak üzere de ilk olacağını kemal-i iftiharla (büyük övünçle) bu­rada ilan etmeyi bir vazife ad­dederiz”.

    Mehâsin dergisinin ilk (solda) ve son sayısı.

    Mehâsin, Avrupa’dan en son moda ve tasarım akımla­rına yer verdi. Takılar ve gi­yim-kuşam modası, derginin her sayısında önemli bir yer tuttu. Derginin ilk sayısında­ki altından ve mineden mamül köstekli kolye, fildişinden ma­mul saç iğnesi ve tarak model­leri ilgi çekiciydi. Yine aynı sa­yıda “Yeni Elmaslar” başlıklı yazıda inciden çok özel tarak­ların tanıtıldığı yazı, elmasın artık bir ziynet eşyasından ta­kıya dönüştüğünü şu satırlarla aktarıyordu: “Bugün hanım­larımıza şayan-ı tebrik teza­hürat-ı sanatkaraneden (çok takdir kazanan) olmak üzere Avrupa’da bu son senelerde el­maslar hakkında zuhur edege­len tebâdan (ortaya çıkan yeni haberlerden) bahsetmek isti­yorum. Bugüne kadar elmas, ziynet olmaktan ziyade ez­har-ı servet maksadıyla matuf (servete yönelik) gibi kullanıl­makta iken bugün bunların da bir kadının kıymet-i hüsnü­nü, zevk-ü nefs ve süslemesini tezyid için istimal olmak (kul­lanmak) meselesi mevzu bahis olmaktadır”.

    Kadın dergilerini incele­yen tarihçi Yavuz Selim Kara­kışla (1961-2016), Mehâsin’in yayımlandığı dönem içerisin­deki kadın dergilerinin okur kitlesini, sosyo-ekonomik ya­pısını şöyle değerlendirmiştir: “1869-1927 arasında eski harf­lerle yayınlanmış olan 38 ka­dın dergisinin her biri, o döne­min kendisine özgü deyimiyle ‘bila-tefrik-i cins ve mezhep’ yani cins ve mezhep farklılığı gözetmeksizin bütün Osmanlı kadınlarına hitap ettigi iddia­sını taşır. Oysa Osmanlı kadın dergilerinin çeşitli sayıları­nı karıştıran ve bu dergilerde yayımlanmış olan çeşitli ya­zıların satıraralarını dikkat­le inceleyen bir okuyucu, bu dergilerin iddia ettikleri gibi ‘bila-tefrik-i cins ve mezhep’ tüm Osmanlı kadınlarına de­ğil, yalnızca Müslüman-Türk üst tabakadan gelen ve eğitim­li kadınlara seslendiğini farke­decektir”.

    Mehâsin’in her sayısında kadınlar için modern elbise tasarımları tanıtılıyordu. El­bise tasarımları sadece kıya­fetlerden ibaret değildi. Bu ta­sarımlara tamamlayıcı öğeler de eşlik ediyordu. Yüz yakası, kolyeler, pardesüler ve hat­ta masa örtüleri, elbisenin bir tamamlayıcısı olarak kıyafet sayfalarında kendine yer bulu­yordu. İççamaşırları da dergi­nin sayfalarında yer alıyordu. İççamaşırı tanımı gecelikler ve eteklikler için kullanılıyor, yine Avrupa’dan dönemin mo­dern gecelik örnekleri okura sunuluyordu. Dönemin kuşku­suz en moda aksesuarlarından biri de yelpazelerdi. Yeni ipek yelpaze modelleri Mehâsin’in sayfalarında tanıtılmaktaydı.

    Dergide kadın temalı vin­yet kullanımı da o güne ka­dar görülen ilk örneklerdendi. Okumayı kolaylaştıran vin­yetler, estetik ve tasarım tari­hi için ayrı bir öneme sahipti. Eski harfli Türkçe kadın der­gilerinin grafik tasarımları­nı inceleyen Melek Kocabey, Mehâsin’deki bu vinyetleri şu şekilde değerlendirmiştir: “Konu bitimlerinde kullanılan vinyetlerde art nouveau’nun karakteristik kompozisyon­ları; kanatlı insan ve hayvan figürleri; kadın başları ve dai­resel hareketlere dönüşen saç dalgalanmaları; su ve kadın figürleri, bitki dalları ve çiçek­lerle süslenmiş doğa görün­tüleri; sazlık türü bitkilerin kadın figürleri ile oluşturduk­ları kompozisyonlar bulunur”. Mehâsin’in bu Art Nouveau kadın kompozisyonları daha sonra yayımlanacak kitap ka­paklarını da etkileyecek, ben­zer çizimleri kadın konulu kitapların kapaklarında ve iç­sayfalarında görmek mümkün olacaktı.

    Art Nouveau tasarım, arka kapaklardaki dergi reklamla­rında da görülüyordu. Çerçe­veli nadide bir levha içerisin­deki bir kelebek figürünün üzerinde, Mehâsin’e mektup yollayacak ve sipariş verecek hanımlar için bir adres tanı­tımı yer almaktaydı: “Kârile­rimize bir suhulet-i mahsusa (özel bir kolaylık) olmak üzere Bâb-ı Ali karşısında bulunan Yeni Gazete idarehanesinin alt katında ‘Mehâsin’ namına bir posta kutusu bulunduğundan, gazetemiz namına gönderile­cek mektubun oraya da bıra­kılması mümkündür. Gaze­temize siparişler için gönde­rilecek paraların posta pulu olarak gönderilmesinde bir engel yoktur”.

    Derginin daimi iki reklamı ise kadınlara güzellik vaade­den Pilules Orientals (Oryan­tal Haplar) ile yakaların düz olmasını ve buruşmasını önle­yen yaka düzeneği reklamı idi. Bu reklamların grafikleri de art nouveau etkisinde okuyu­cu ile buluştu.

    Dergide iki reklam Pilules Orientales ve Yaka Mesendi (sağda) ve dergi mektup gönderme ve sipariş ilanı (üstte). “Mehasin çıkmıyor diye esef eden hanımlara bir itraf-ı elim (üzücü bir itiraf)” yazısı (altta).

    Mehâsin 7. sayısından son­ra yayımına üç ay ara vermek zorunda kaldı. Bu aranın ne­deni 8. sayının giriş yazısın­da “Mehâsin çıkmıyor diye esef eden hanımlara bir itraf-ı elim (üzücü bir itiraf )” yazı­sıyla ve sitemle ifade edilecek­ti. Hem 31 Mart Vakası pat­lamış hem satışlar istenildiği gibi gitmemiş ve dergi zarar etmişti: “Şimdiye kadar her nüshayı mühimce bir zarar­la çıkarmakta iken son nüs­ha artık idaremizi de meyus ederek ‘Demek hanımlarımız henüz bir gazete ihtiyacını hissetmemişler, demek bu iş mümkün olmayacak’ diyerek bir iflası muhakkak hâle getir­di. Düşünmeli ki en aşağı iki bin nüsha ile idaresi kabil olan bir gazete, altı nüshasını yarı yarıya zararla çıkardığı halde yedinci nüshada hatta yalnız kağıt parasını çıkaramazsa ne olurdu?.. Düşünün ki, ayda bir defa neşr edilip iki bin nüs­ha satamayarak bir gazetenin kapanması millet-i Osmani­ye nisvanı (Osmanlı kadınla­rı) için ne büyük bir meske­net (tembellik) ve ne elim bir rezalettir. Bunu düşünmeli, uyanmalı ve ibret almalı”.

    Bu üç aylık gecikmeden hanımların ders almasını ümit ettiğini belirten dergi yöneti­mi, “Bundan sonra da evvel­ki gibi her ay vaktinde intisarı için gayret ve cihetçe gösteri­len iltifata layık olmaya say ve ikdam olunacağını intisar eder” diyerek, tek­rar eskisi gibi her ay çık­ma sözü verdi.

    Mehâsin’in hanımlara ser­zenişine karşı, 9. sayıda bir okurun, Naciye Hanım’ın “İti­raf-ı Elim’e Cevab-ı Elim” baş­lıklı bir karşı yazısı yayımlandı. Naciye Hanım dergiye gönder­diği mektupta kadın okur azlı­ğını, kadın-erkek eşitsizliği ve kadın hakları üzerinden açık­lıyordu:

    “Hanımların henüz bir ga­zete ihtiyacı hissetmemeleri… yine erkekler yüzündendir. Biz ne yapalım? Her tedennimi­zin (düşüşün) altında bir er­kegin parmağı çıkıyor. Kadın­lara şimdiye kadar ehemmi­yet verilip seviye-i fikriyeleri yükseltilmeye çalışıldı, onlara mükemmel mektepler, mües­seseler açıldı da on­lar istemedi, öğren­mediler mi? Hâlâ erkeklerin hakaret-i mütemadileri, zin­cir-i istibdatları al­tında ezilmekte bulu­nan kadınlarımızdan aczden, meskenetten (tembellikten) başka ne beklenebilir?”

    Dergi 8. sayısın­dan sonra dört sayı daha çıkabilecek ve 12. sayısında kapan­mak zorunda kala­caktı.  

    Mehâsin’in 11. sayında tefrika edilen Halid Ziya Uşaklıgil’in Ferdi ve Şürekası sayfaları…
    Halid Ziya Uşaklıgil’in
    başyapıtı Ferdi ve
    Şürekası’nın kitap kapağı.

    Yarım kalan Halid Ziya piyesi

    Halid Ziya Uşaklıgil’in başyapıtı, kavuşamayan âşıkları konu alan Ferdi ve Şürekâsı, ilk olarak 1892’de Hizmet gazetesinde tefrika edildi. 1895’te Nişan Berberyan Matbaası’nda, “Kitapçı Arakel” tarafından kitap olarak basıldı. Aynı eser Mehâsin sayfalarında çok farklı bir formatta okur karşısına çık­tı. Mehmed Rauf tarafından üç perdelik piyes haline getirilen eser, derginin Ekim 1909’daki 11. sayısında tefrika edilmeye başlandı. 12. sayıda da devam eden piyesin yayımı Mehâsin’in kapanmasıyla yarım kaldı.

     

  • Masal-kurgu âleminde çocuk yiyen yetişkinler!

    Batı’da Jentilak, Tarttolo ve benzeri hayal ürünleri kollektif bilinçaltına yuva kurmuşlardır. Anadolu’nun gelenek havuzundaki Demirtırnak, Kulbastı, Karakoncolos ya da Tepegöz belki daha yöresel figürlerdir. Masal dünyasının alacakaranlık cephesinde çocukları “av” olarak gören figürler… Hänsel ve Gratel’den “şirin” Shrek’e…

    Halklar, tıpkı insanlar, korkuyorlar. Beş kı­tada üremiş kollektif korkuları kurcalıyor nicedir kültür tarihçileri, antropolog­lar. İri kıyım bir katalog. İçin­de pek çok benzerlik taşıyan oysa biribirinden uzak, biribi­rinden habersiz yaşamış top­luluklarda görülmüş yılgı sim­geleri, figürleri. Benzer inanış­lar, önlemler, çare arayışları.

    Görece yeni örneklerine Dolores Redondo’nun üçüzlü romanında ve sinemaya uyar­lamalarında rastladık: Bask mitologyasının Jentilak, Tart­tolo ve benzeri hayal ürünleri kollektif bilinçaltına yuva kur­muşlardır. Anadolu’nun gele­nek havuzundaki Demirtırnak, Kulbastı, Karakoncolos ya da Tepegöz belki daha yöresel fi­gürlerdir; buna karşılık Heyulâ ya da Gulyabanî yaygın ölçek­te tanınan ‘görünür görünmez’ varlıklar; dev-âsâ sıfatı dillere pelesenk, kimse anımsamıyor çekirdekte onun bir imge ola­rak beklediğini. Hüseyin Rah­mi’nin Gulyabanî’si (1913) ile Halide Edip’in Heyulâ’sı (1909) edebiyata o damardan gelen eleştirel mesafeli yapıtlardır.

    Son dönemde konuya iliş­kin gelişkin tarihsel okumalar yapılıyor; ‘hayalet’ deposunun Uzak-Doğu’dan Batı’ya, kuzey­den güneye tarandığı çalışma­lar peşpeşe yayımlanıyor. On­lara Jean-Claude Schmitt’in “daimon” figürünü kuşatan Gölgeler Manastırı’nı eklemek isterim.

    Hansel ve Gretel. İllüstrasyon: Arthur Rackham, 1909.

    Avrupa kültürünün bu bağ­lamdaki merkez ‘yaratığı’, Go­ethe’nin “Elfler Kralı” şiirinden (1782) Michel Tournier’nin Kızılağaçlar Kralı romanına (1970), ilkinden Schubert’in bestelediği Erlkönig lied’ine (1815), ikinciden Schlöndorf­f’un çektiği filme (1996) dola­şan ibliscil dev-âsa figürüdür; Ogre’uyla (1973) Jacques Ches­sex’in zincire önemli bir halka eklediği unutulmamalı.

    Michel Tournier, romanıyla ‘tehlikeli sular’a son derece gö­züpek, dalmıştı. Goethe’nin şi­iri gerçi karanlık efsaneye iliş­kin tohumu yansıtıyordu, ama romancı “çocuk etiyle besle­nen” ifritle, sonunda çocukları askere alan Hitler’i özdeşleşti­rerek bir adım öteye geçti. Bu­na karşılık, yalınkat bir anıştır­mayla yetindiği söylenemezdi Tournier’nin: Çağrışım alanın­da, günümüzde veba boyutları aldığını gördüğümüz pedofili­nin özündeki altedilmez sapkı da, üstü yarıyarıya örtük, yer tutmuyor muydu?

    Türkçeye Yaşar Avunç’un Kutsal Ruh (Ayrıntı Yayınla­rı) başlığıyla çevirdiği Le Vent Paraclet’de, yazar, bir üst-ki­tap kurmuş, kitapları üzerine bir kitap yazmıştı. Kızılağaçlar Kralı’na ayırdığı uzun parçada, romanında örtülü biçimde so­kulduğu uç konulara biraz daha açıklık getirir. Kahramanıyla Hitler arasında, görünüşte eğ­retileme boyutundaki “çocuk yemek” temasını burada geniş­letir ve işin içine cinsel yükle­meleri katar.

    Goethe’nin ünlü “Elfler Kralı”ndaki “sevdim seni ben, tatlı yüzün büyülüyor beni” di­zesini “seviyorum seni, gövden ayartıyor beni” diye dönüştü­rür Tournier; çünkü mitolojik devin niyetinin tensel olduğu kanısındadır. Bu bakışaçısının, ‘çocuk’ ekseninde toplumun üyeleri arasında son dönemde belirgin yükseliş gösteren, hem Okul-Aile bağlamında, hem ru­hanî (!) kurumlar çerçevesinde yaşananlara ışık düşürdüğünü düşünüyorum.

    Tournier, çocuk korosuna da, canalıcı bir yapıt üzerinden yönlendiriyor okurunu: Karl­heinz Stockhausen’in kayıtlara ‘elektronik musikinin ilk baş­yapıtı’ ünvanıyla geçen, 1955- 56 arası Köln’de seslendirilen Gesang der Jünglinge’si (Genç­lerin Şarkısı), Kutsal kitabın Danyal Peygamber hikayesinin bir bölümünden esinle beste­lenmiştir. 12 yaşındaki çocuk soprano sesi için tasarlanan yapıtın en yeni versiyonlarına Youtube’den ulaşılabiliyor (13 dakika, 14 saniye).

    Bu yapıt da, yakın tarih­te Katolik kilisede ve bizdeki tarikatlarda ortaya çıkarılan, olağandışı boyutlardaki cinsel taciz vakalarının odak nokta­sında “koro” çalışmalarının (ve “kurs”ların) yeralması nede­niyle kehanet özellikleri taşı­yor.

    Dev-âsâ kavramı ve çeşitle­melerinin soykütüğünde masal dünyasının alacakaranlık cep­hesi ana rolü üstlenmiş. Bütün sözlü kültürlerde saflığı temsil eden çocukları av olarak gören dev daimon’lara rastlanıyor.

    İnsanoğlu, besbelli o “fi­gür”lerin arkasına saklana­rak sapkınlıklarını maskeleme yolunu tutmuş. Yazıya geçmiş en eski kaynaklardaki örnek­lerin başında gelen Kutsal Kâ­se Masalı’nda bir “dev-âsâlar diyarı”ndan sözediliyor: Orası burasıdır, ötede bir yer değil. Nitekim, masal babası Charles Perrault dev-âsâ figürüne “ço­cuk yiyen yabanıl insan” tanı­mını yakıştırarak onun aramız­da yaşadığını vurgulamıştır.

    Tarih, kimi nam salmış ‘ço­cuk avcıları’nı sunuyor önü­müze. Jeanne d’Arc’ın yolda­şı, “ulusal kahraman” Gilles de Rais sonunda 140 çocuğu kur­ban ettiği gerekçesiyle mi idam edilmiştir? Mavi Sakal figürü­nün de kaynağında görülen bu beysoylu hakkında Georges Ba­taille’ın dava belgeleri üzerin­den kurduğu kitapta, bu kurban vermeye ilişkin kara mitolog­ya örneğini handiyse kutsadığı söylenebilir!

    Gilles de Rais’nin dişi ikizi, Macar soylusu Báthony Erzsé­bet’in gençleşmek için çocuk kanı kullandığı yollu hikâyesin­de gerçek payı ne kadar, doğru­lamak olanaksız. Ancak, masal dünyasında “çocuk yiyen” di­şi karakterler olduğu unutul­mamalı – Grimme kardeşlerin Hänsel ve Gratel’indeki cadı en yaygın bilineni.

    21. yüzyıl nihayet “şirin” bir dev-âsâ modelinin hayatı süslemesini sağladı: Shrek ve isimsiz ama nefis cisimli eşek dostu karanlık hikayeleri sağa sola savurmuşa benziyor. Ge­ne de, masal yorumcusu Bruno Bettelheim’ın heyula motifleri­nin çocukların dünyasında teh­likelere karşı olumlu bir uyarı işlevi taşıdıklarını ileri sürdü­ğünü anımsatmalı.  

    21.yüzyılın “şirin” bir dev-âsâ modeli Shrek.