Etiket: sayı:91

  • ‘Türklerin ataları’ndan arkeolojinin gerçeklerine: Beşiktaş Kazıları

    2000’li yılların başlarından itibaren artan kentsel altyapı çalışmaları sırasında, çok sayıda alanda büyük ölçekli arkeolojik kazılar gerçekleştirildi. Ancak maalesef başta Beşiktaş kazıları olmak üzere, bu faaliyetlerin duyurulması noktasında ciddi sorunlar yaşandı. Yalan-yanlış ve spekülatif haber-yorumların en büyük tahribatı, kazıları orta vadede önemsizleştirmesi.

    Son yıllarda arkeoloji ile ilgili haberler, toplumun geniş bir kesiminin dik­katini çekiyor. Bunların önem­li bir kısmını, bilinen dün­ya tarihini değiştiren keşifler oluşturuyor. Bu çerçevedeki arkeoloji haberlerinin önemli bir bölümü, dünyanın başlıca arkeolojik alanlarından İstan­bul ile ilgili.

    İstanbul’da 2000’li yılla­rın başlarından itibaren artan kentsel altyapı çalışmaları ile ilgili olarak, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin yönetiminde çok sayıda alanda büyük ölçekli arkeolojik kazılar gerçekleşti­rildi. Kent arkeolojisi çerçeve­sinde yürütülen kazılar hem Müze’nin deneyim kazanması­na yolaçtı hem de her biri dün­ya ölçeğinde projelere dönüşen çok büyük kazı alanları oluştu. Sözkonusu kazılarda yetişen müze uzmanları, açığa çıkarı­lan arkeolojik değerler üzerin­de başarılı koruma, belgeleme ve değerlendirme çalışmala­rı gerçekleştirerek ülkemizin dünyadaki bilimsel saygınlı­ğını artırdılar. Yakın geçmişte tamamlanan metro ve Marmaray projeleri çerçevesinde Yenikapı, Üsküdar, Sirkeci bölgelerinde yapılan kazılar bu tür çalışmaların en tanınmışları oldular.

    Emsalsiz bulgular Kabataş-Mahmutbey metro hattının Beşiktaş Meydanı girişinin inşaı için gerçekleştirilmekte olan kazılar sırasında bulunan moloz taşlarla oluşturulmuş mezar yapıları, İstanbul ve Türkiye coğrafyası-protohistoryası (öntarih) için emsalsiz bulgular.
     

    Bugün Haydarpaşa ile Ka­bataş-Mahmutbey metro pro­jeleri, arkeolojik kazı çalışma­larının devam ettiği iki önemli alan olarak dikkati çekiyor. Sözkonusu projelerde açığa çı­karılan yeni arkeolojik bulgu­ların İstanbul kent tarihi için önemi de giderek daha fazla farkedilmeye başlandı. Bunun­la birlikte bu faaliyetlerin kent halkına duyurulması ve ka­muoyunda farkındalık yaratıl­ması noktasında yine de kimi sıkıntılar yaşanıyor. Kazılar­da ortaya çıkarılan bulguların haberleşmesinde, hoş olmayan sonuçlarla karşılaşabiliyoruz. “Popülerleşelim” derken peri­şanlaşan, ciddileşelim derken basitleşen demeçler ve haber­ler, çok sayıda uzmanın emek verdiği projelerin değerini azaltıyor, yokediyor.

    Genel ve sağlam bir bilgi­lendirme metoduyla çalışıl­madığı için, çoğunlukla elde edilen veriler bu tür konula­ra meraklı gazetecilere “özel olarak” verilebiliyor. Onlar da kendi manşetlerini oluştu­rup haberleri iletirken, konu­ya “sansasyon” gözüyle bakan kimilerinin çarpıtmaları ile en önemli buluntular maalesef tuhaf başlıklar altında çıkabi­liyor. Ne yazık ki bu haberlerin yanında görülen fotoğraflarda ilgili müzelerin uzmanları ve yöneticileri de görülebiliyor. Kendi alanlarının bu saygın uzmanları, zor şartlarda olağa­nüstü emek vererek çalışan bu insanlar, bir anda kendileri ile hiç ilgisi olmayan başlıkların, haberlerin içinde kalabiliyor.

    Beşiktaş’taki “höyüklü kromlek” mezarları ve ortasındaki taş konstrüksiyon (sağda).

    Yakın geçmişteki bazı ha­berleri hatırlamakta fayda var. Örneğin “Beşiktaş’ta 3.500 yıl­lık Türk izleri” herkesi heye­canlandırmıştı ve gerçekten çok ilgi çekiciydi. Milyonlar­ca Türkün yaşadığı bir kentte, bir anda “en eski ataların izleri bulundu” deniyordu. Asya’nın uzak köşelerinde olan bir ana­yurt yerine, hemen Beşiktaş’ta eskiden büyük bir sabit market ve semt pazarı olan meydanın bir köşesi gösteriliyordu. Konu ciddi ciddi konuşuluyor, Türk tarihi çalışan ancak arkeolo­jiden bihaber bazı akademis­yenlerce takdir ediliyordu. An­cak sonrası gelmiyor, kısa sü­rede başka bir konu bulunuyor ve “Türklerin yeni anayurdu” gündemden düşüyordu. İşin en üzücü yanı bu tatsız haberleri yapanlar ve konuşanların bun­lardan rahatsız olmamasıydı.

    Oysa ki Beşiktaş’ta açı­ğa çıkarılmakta olan arkeo­lojik bulguların doğru tanım­lanması, bunlarla ilgili güncel gelişmeler hakkında toplumun doğru biçimde bilgilendirilme­si çok önemli. Yalan-yanlış ve spekülatif haber-yorumların en büyük tahribatı, bunların Beşiktaş’taki kazıları önemsiz­leştirmesi.

    Kabataş-Mahmutbey met­ro hattının Beşiktaş Meydanı girişinin inşaı için gerçekleş­tirilmekte olan kazılar sıra­sında bulunan moloz taşlarla oluşturulmuş mezar yapıla­rı, İstanbul ve Türkiye coğraf­yası-protohistoryası (önta­rih) için emsalsiz bulgulardır. Moloz taşlarla yuvarlak ya da yuvarlağa yakın biçimde in­şa edilmiş mezarların içinde çoğunlukla yakılmış (kremas­yon), nadiren de olsa beden bütünlüğü ile toprağa verilmiş (inhumasyon) gömüler açığa çıkarılmıştır. Beşiktaş bulgu­ları ile ilgili bugüne kadar pek çok haber yapılmış, makale­ler kaleme alınmış olmasına karşın; kamuoyunun ilgisini ve dikkatini çekmeye başla­dığı günden itibaren “kurgan” olarak tanımlanan bu yapıların gerçekte ne olduğu konusunda bilimsel terminolojide karma­şa ve sorun yaşanmaktadır.

    Bir anıt mezar türü olan kurgan, genellikle toprak bir zemine açılan çukurun içinde­ki gömünün üzerine taş ve top­rakla bir tümsek ya da tepecik yapılması ile oluşturulur. Bi­rey nadiren de olsa çukur ye­rine kazılmamış toprak zemin üzerine de bırakılır ve üzeri­ne yine bir tümsek yapılır. Da­ha gelişkin kurgan yapıların­da ölmüş birey toprak zemine açılan çukurun içine yerleşti­rilir ve çukur ahşap ya da yassı taşlarla kapatılır. Bu bağlam­da bir kurganın klasik unsur­ları olarak ölmüş birey, çukur, çukuru kapatan malzemeler ile tümsek ya da tepecik sayılabi­lir. Bunlara ek olarak, Batı Av­rasya’daki başlangıçları MÖ 5. binyıla kadar geriye giden kur­gan türü mezarların en önemli ve karakteristik özelliği, yapı­sal olarak müstakil (tekil) bir tepe görünümünde olmala­rıdır. Müstakil görünümdeki mezar tepelerinin tekli ya da çoklu gömü içermeleri, onların karakterini ve kurgan özellik­lerini bozmamaktadır.

    Kurgan yapılarının bu aşa­madan sonra gelişerek anıt karakteri kazanması ile çevre duvarı (kromlek) gibi birta­kım yeni özelliklere sahip ol­maya başladığı görülmektedir. Bu bağlamda Beşiktaş kazıla­rında ortaya çıkarılan, müsta­kil olmayan ve büyük çoğun­luğu fiziki olarak birbirine temas eder özellikte inşa edil­miş mezarların kurgan olarak adlandırılmasına kuşku ile bakılmalıdır. Ayrıca, Beşiktaş mezar yapılarının detayları incelendiğinde, klasik kurgan unsurları dikkate alınarak ile inşa edilmedikleri de görül­mektedir.

    İstanbul’un erken döneminin anahtarı


    Bugüne dek tanımlanması sağlıklı olarak yapılamayan Kalkolitik Dönem’e (MÖ 4000) ilişkin buluntular, İstanbul’un hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz erken bir dönemiyle ilgili bizi aydınlatacak.

    Beşiktaş mezarlarında, in­şadan önce gerçekleştirilen ilk faaliyetin ölü yakma işlemi ol­duğu ve alanın gömüden önce açık krematoryum (yakmalık) işleviyle kullanıldığı saptan­mıştır. Yakılan bireylerin arta kalan kemikleri ve küllerinin yakma alanının kenarına doğ­ru toparlandığı ve burasının da mezarın merkez bölgesi ola­rak belirlendiği görülmektedir. Yakılan bireye ait kalıntıların taştan küçük konstrüksiyon­lar içine alındığı, nadiren de olduğu gibi bırakıldığı gözlen­mektedir. Sonrasında ise in­san kalıntıları merkezde ya da merkeze yakın bir nokta­da bırakılarak etrafına moloz taşlarla kromlek inşa edilmiş­tir. Ölünün yakıldığı alanın bir kısmının kromlek duvarı al­tında yer alması, açıkladığımız faaliyet sıralaması ve katman­laşmayı kanıtlamaktadır. Son­rasında ise yakılmış bireyin/ bireylerin bulunduğu kromle­kin içi taş ve toprakla dolduru­larak basık bir tümsek oluştu­rulmuştur. “Höyüklü Kromlek” olarak tanımlayabileceğimiz bu mezar türünün düşük bir irtifada yoğun taş ve toprakla yapılan küçük bir tepe olduğu­nu, benzer tepelerin birbirle­rine temas ederek inşa edil­diklerini ve böylece arı kovanı benzeri plan şemasına sahip bir nekropol meydana geldiği­ni söyleyebiliriz.

    Beşiktaş’taki “Höyüklü Kromlek” mezarların, kremas­yon gömülerin proto-Türkler­le veya proto-Turanlılarla ilgili olmadığını uzun bir süredir ısrarla yazıyoruz. Anadolu ve Avrasya coğrafyası bütünün­de kremasyon geleneğinin Hint-Avrupalı (İndo-Ari) top­lumlar tarafından uygulanmış olduğu bilinmektedir. Erken Tunç Çağı’nda, MÖ 3500’ler­de oluşmaya başlamış Beşiktaş mezarlığının İstanbul Boğazı üzerinden Anadolu’yu hedef­lemiş bir göçle ilgili olduğu gö­rülmektedir. Bulgular, Anado­lu’ya kremasyon geleneğinin tarihini ve geliş yolunu açıkla­maya da başlamıştır. Bu bağ­lamda, bireylerin yakılmış ol­duğu Beşiktaş’taki Erken Tunç Çağı toplumunun, Anadolu’da yaklaşık olarak 1600-1700 yıl sonra yani MÖ 2. binyılda Hi­tit Krallığı’nı kuracak ve soy­lularının cesetlerini yakacak insanların atası olabileceği hu­susunun tartışılması gerektiği­ni düşünüyorum.

    Beşiktaş kazı alanında, me­zar yapılarının bulunmadığı bir alanda ana toprağa ulaş­mak amacıyla yapılan derin­leşme çalışmalarında, Kal­kolitik Dönem’e (MÖ 4000) tarihlenen çanak-çömlek par­çalarının bulunmuş olması, İstanbul protohistoryası için yeni ve değerli bir gelişmedir. Kalkolitik Dönem’e tarihlenen bazı buluntular, Hipodrom’da uzun yıllar önce yapılmış ka­zılarda saptanmıştı. Ancak bunların bir bağlamda ya da bir tabakalaşma sistemi içinde bulunmamış olması nedeniy­le, Kalkolitik Dönem’in tanım­laması sağlıklı olarak bugüne değin yapılamamıştı. Beşiktaş kazılarının geliştirilmesi ile birlikte, İstanbul’un hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz erken bir dönemini çok daha iyi tanıma fırsatı bulacağız.

    Açık krematoryum

    Beşiktaş mezarlarında, inşadan önce
    gerçekleştirilen ilk faaliyetin ölü yakma işlemi olduğu ve alanın gömüden önce açık krematoryum (yakmalık) işleviyle kullanıldığı saptandı. Yakılan bireylerin arta kalan kemikleri…

  • Büyük Taarruz öncesi ‘Başkomutanlık’ krizi

    Mustafa Kemal Paşa’ya olağanüstü yetkiler tanıyan Başkumandanlık Kanunu’nun süresinin üçüncü defa uzatılması, Büyük Millet Meclisi’nde ciddi tartışmalara yol açmıştı. İsmet Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa, Fevzi Çakmak ve Rauf Bey’in desteğini alan Mustafa Kemal’in Meclis’in gizli oturumunda yaptığı konuşmadan sonra, kanunun uzatılması büyük çoğunlukla kabul edildi.

    Mayıs 1922 başlarında Ankara’da çok ciddî bir kriz yaşandı. Sa­karya’daki muharebeler önce­sinde, 5 Ağustos 1921 tarihin­de çıkarılan ve Mustafa Kemal Paşa’ya üç ay süreyle başkomu­tanlığı veren Başkumandanlık Kanunu’nun geçerliliğinin üç ay daha uzatılması gerekiyordu. Mustafa Kemal Paşa’ya olağa­nüstü yetkiler tanıyan bu kanun, 31 Ekim 1921 ve 2 Şubat 1922 tarihlerinde üç ay süreyle bir so­run çıkmadan uzatılmıştı. An­cak kanunun üçüncü kez uzatıl­ma girişimi TBMM’de itirazlara neden oldu ve Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis’i feshetmeyi kı­sa bir süre için de olsa aklından geçirdiği bir bunalım yaşandı.

    Süreç 4 Mayıs Perşembe günü, Trabzon Mebusu Hüsrev (Gerede) Bey ve arkadaşlarının Meclis’e sundukları kanun tek­lifiyle başladı. Başkumandanlık Kanunu’nun üç ay süreyle yeni­den uzatılmasını öngören teklif, bazı eleştirilere hedef olsa da Meclis’in o günkü 4. oturumun­da kabul edildi ama bu sonuç geçersiz sayıldı; çünkü oturu­ma katılan milletvekili sayısı toplantı yeter sayısını tuttura­mıyordu. Ertesi gün tatil olduğu için, görüşmeler 6 Mayıs’a bıra­kılmış ve oturuma son verilmiş­ti. O günün gizli yapılan ikinci ve üçüncü oturumlarında da tartışmalar çok gergin geçmişti.

    İlk tartışma konusu, kanun teklifinin alelacele Meclis’e ge­tirilmiş olması, yani gündem­de yer almamasıydı. Burada bir gecikme sözkonusu olduğu doğrudur. Ayrıca kanun teklifi­nin taslak komisyonuna gitmesi gerekirken apar topar Meclis’e sunulmuş olması, Meclis iç­tüzüğüne aykırı olarak “nasıl­sa yenilenir” kafasıyla yapıldığı izlenimi uyandırmış; Mustafa Kemal Paşa’ya muhalefet eden­lerin gocunmasına yolaçmıştı. Öte yandan iki ay sonra İkinci Grup’u kuracak olan muhalifle­rin bu konular üzerinde durma­larının bir tür geciktirme ma­nevrası olduğu da unutulmama­lıdır. Beklenti, kanunun 4 Mayıs akşamı süresinin dolmasına ne­den olarak yenilenmesini engel­lemek, yeni bir kanun yapma zo­runluluğunu ortaya çıkarmaktı.

    Başkumandan’ın askerlere selamı 28 Mayıs 1922’de, Başkumandanlık Kanunu’nun süresinin üçüncü kez uzatılmasının ardından Meclis balkonundan askerleri selamlayan Mustafa Kemal Paşa.

    Bunlara karşın çoğunluğun teklifi görüşmeyi kabul etme­si üzerine, muhaliflerin itiraz­ları kanunun içeriği üzerinde yoğunlaştı. En önemli sözcüle­ri Hüseyin Avni (Ulaş), “Çolak” Selâhattin (Köseoğlu) ve “Kara” Vasıf (Karakol) Beyler olan mu­haliflerin temel fikri, kanunun çıkartıldığı dönemdeki koşulla­rın ortadan kalkmış olmasıydı.

    Sakarya muharebeleri ön­cesinde gelinen durum hem çabuk hem de sert önlemler ge­rektirmiş, bunun sonucunda da TBMM, Mustafa Kemal Paşa’ya olağan koşullarda tanınmayacak yetkiler vermişti. Örneğin Tekâ­lif-i Milliyye kararları, aslında Meclis’in yetkisinde olan vergi salma hakkının kullanılmasıy­dı. Seferberlik ilân edilmesi de ancak TBMM’nin alabileceği bir karardı. Özetle, muhaliflere göre Mustafa Kemal Paşa, Meclis’in yasama yetkisini “gasp etmişti”. Ayrıca salmalar bazı yolsuzluk­ların yaşanmasına neden ol­muştu. Son olarak, verilmiş yet­kilere karşın ordu bir türlü sal­dırıya geçememişti. Bu yüzden muhaliflere göre Başkumandan­lık Kanunu 1. Madde’siyle yeni­lenebilirdi ama, Mustafa Kemal Paşa’ya çok geniş yetkiler tanı­yan 2. Madde kaldırılmalı, Mec­lis’in yasama konusundaki mut­lak üstünlüğü sağlanmalıydı.

    Kanunun olduğu gibi yeni­lenmesini isteyen birçok mil­letvekili oldu gerçi. Savunma Bakanı Kâzım (Özalp) Paşa da kanunun uygulanmasına ilişkin bazı yanlış anlamalara açıklık getirdi. Ancak doğrudan doğru­ya eleştirileri yanıtlayan iki kişi vardı: Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf (Orbay) Bey ve Genelkur­may Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa. Önce Rauf Bey, Başkomu­tan’a daha önce verilmiş olan yetkileri kısıtlamaya gitmenin bir tür güvensizlik göstergesi olacağı için dış dünya karşısın­da zaafa yolaçacağını söyledi. Daha sonra söz alan Fevzi Paşa da aynı soruna değindi. Gene de muhalifler, Meclis Başkanlığı’na kanunun 2. Madde’sinin kal­dırılmasını isteyen bir önerge sundular. Önerge 73 olumlu oya karşı 96 olumsuz oyla redde­dildi. 15 milletvekili ise çekim­ser kaldı. Daha sonra, yukarıda sözünü ettiğimiz ve açık olarak yapılan 4. oturumda kanun tek­lifinin oylamasına geçildiyse de muhalif milletvekillerinin bu oturuma katılmamaları nede­niyle toplantı yeter sayısı oluş­madığından konu 6 Mayıs Cu­martesi gününe bırakıldı.

    Cuma günü, Mustafa Kemal Paşa için çok sıkıntılı ama aynı zamanda da hummalı bir gün oldu. İlk yaptığı işin, Fevzi ve Kâzım Paşalar’la Rauf, İçişleri Bakanı Fethi (Okyar) ve Dışişle­ri Bakanı Yusuf Kemal (Tengir­şenk) Beyler’in katıldığı gizli bir toplantıda Meclis’in bu tutu­munu ve ortaya çıkan belirsizlik karşısında neler yapılabileceği­ni tartışmak olduğu anlaşılıyor. Daha sonra ise Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Pa­şa’yla Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’ya birer şif­reli telgraf çekerek önceki gün­kü gelişmeleri anlatmış ve bu nazik durum karşısında en doğ­ru hareketin ne olabileceği ko­nusundaki fikirlerini paylaşma­larını istemiştir. Son olarak da, ertesi günü Meclis’te yapaca­ğı konuşmayı hazırlamak üzere önceki günün görüşme tutanak­larını incelemiş ve bazı muhalif­lerin sözlerini kopya ederek ve­receği cevapları not etmiştir.

    Mustafa Kemal Ilgın Manevraları’nda Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, 1 Nisan 1922’de Ilgın Manevraları’nda Büyük Taarruz öncesi ordunun hazırlıklarını denetliyor. Garp Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’nın arkasında Türk Süvarilerini selamlayan Rus Büyükelçisi S. İ. Aralov’dur. Yanında 1. Süvari Tümeni Komutanı Albay Mürsel (Bakû) görülüyor.

    İsmet Paşa’nın anılarından öğrendiğimize göre Mustafa Ke­mal Paşa’nın kendisine gönder­diği ve özgün metnine henüz ulaşamadığımız telgraf, Kâzım Karabekir’e gönderdiği telgraf­tan daha ayrıntılıdır ve içeri­ğinde Mustafa Kemal Paşa’nın olası bir önlem olarak Meclis’in dağıtılmasını da düşündüğünü gösteren sözler vardır. Kendisi­ne yazılan telgrafta böyle sözler bulunmamasına karşın Kâzım Karabekir Paşa’nın verdiği ya­nıtta bu konuya da değinmiş olmasından, telgrafı yanıtlama­dan önce İsmet Paşa’yla görüş­tüğünü anlıyoruz. Sonuç olarak Kâzım Karabekir, Doğu Ordu­su’nun Ankara’nın en önemli dayanağı olduğunu ve Meclis’in kapatılmasının doğru olmaya­cağını söylemiştir. İsmet Paşa ise Mustafa Kemal Paşa’yı ılımlı davranmaya davet etmiş, baş­komutanlığın yeterli olduğunu ve olağanüstü yetkiler konusun­da fazla ısrarcı davranmaması­nı söylemiş, Meclis’in kapatıl­masına da karşı çıkmıştır. İsmet Paşa’nın, yanıtında Meclis’in kapatılmasının bütün çabaların millet adına gösterildiği iddia­sına büyük zarar vereceğini de söylediği anlaşılıyor. Son olarak, kararın Mustafa Kemal’e ait ol­duğunu ve ne olursa olsun onu destekleyeceğini söylemiştir.

    6 Mayıs günkü birleşimin ilk oturumu, Mustafa Kemal Pa­şa’nın isteği üzerine gizli yapıldı ve ilk söz alan da o oldu. Söze, “Meclis’in yasama hakkını gasp etme” eleştirisini yanıtlayarak başladı ve bunun doğru olmadı­ğını, zira aldığı kararların yasa değil emir olduklarını söyledi. Ayrıca bunların Başkumandan­lık Kanunu’nda belirtilen biçim­de yalnızca askerî konularla sı­nırlı olduklarını ekledi. Orduyu silahlandırmaya, yedirme, içir­me ve giydirmeye ilişkin etkin­liklerin de cephe gerisinde olsa da askerî konular olduğunu; sa­vaş zamanında başka mercilere bırakılmasının zaman kaybına yolaçacağını anlattı. Bu etkinlik­ler sırasında ortaya çıkan bazı yanlışlıkları da kabul etti; ama bunların başka mercilerde de görüldüğünü, Meclis’in soruş­turması gerektiğini söyledi.

    Mustafa Kemal Paşa, Mec­lis’te kendisine gösterilen bu güvensizliğin orduyu atalete düşüreceği fikrinden hareket­le; Meclis’te politika yapıldığını ve savaş zamanında bunun çok yanlış olduğunu söyleyerek o günlerde gündemde olan başka bir konuya geçti. Meclis’te ken­disinin gösterdiği bakan aday­larının seçilmesi sırasında çok sayıda çekimser oy çıktığını, bunun da yürütmeyi akamete uğratığını söyledi; ancak özel­likle savaş zamanında bunun ordu için kabul edilemeyeceğini, dolayısıyla da başkomutanlığı bırakmasının imkansız olduğu­nu vurguladı. Başkomutanlık­tan ayrılması halinde Genelkur­may Başkanlığı’ndan istifa ede­ceğini söyleyen Fevzi Paşa’dan da destek alan Mustafa Kemal Paşa, bu durumu bazı milletve­killerinin Bakanların seçilme biçiminden memnun olmama­larına bağladı. Bunun haklı bir hoşnutsuzluk olabileceğini, an­cak Meclis’in savaşa odaklanıp yürütmeye vekil tayin edilmiş kişileri varıyla yoğuyla destekle­mesi gerektiğini vurguladı.

    Muhaliflerden bazıları, özel­likle de Selâhattin Bey, Meclis’in yasama tekelinin bozulduğuna ilişkin itirazlarını sürdürse de sonuçta görüşmelerin kâfi ol­duğuna karar verildi. Arkasın­dan açık olarak başlayan ikin­ci oturumda yapılan oylamada Başkumandanlık Kanunu, 11 red oyu ve 15 çekimser oya karşı 177 olumlu oyla, ama “5 Mayıs 1922’den itibaren” olmak üzere, üç ay daha uzatılmış oldu.

    5 AĞUSTOS 1921 TARİHLİ KANUN

    ‘Mustafa Kemal, Meclis namına Türk ordusunun gücünü kullanır’

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne Baş­kumandanlık Tevcîhine Dâir Kânûn

    (5 Ağustos 1921)

    Nümero 144

    Madde 1 – Millet ve memleketin mukadderâtına bi’l-fiil vâzü’y-yed ye­gâne kuvvet-i âliyye olan ve azâsından her birinin Kânûn-ı Esâsî ve Teşkîlât-ı Esâsiyye Kânûniyle hukûk ve masûni­yet-i teşrîiyyesi tabiatiyle mahfûz ve şahsiyet-i mâneviyyesi başkumandan­lığı hâiz bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi kuyûd-ı âtiyye ile başku­mandanlık vazife-i fiiliyyesine kendi reisi Mustafa Kemal Paşa’yı memûr eylemiştir.

    Madde 2 – Başkumandan or­dunun maddî ve manevî kuvvetini azamî sûrette tezyîd ve sevk ü idâresini bir kat daha tarsîn husûsunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin buna müteallik salâhiyetini Meclis nâmına fiilen istimâ­le mezûndur.

    Madde 3 – Müşârün-ileyhe bâlâdaki mevâd ile mevdû sıfat ve salâhiyet üç ay müddetle mukayyeddir. Meclis lüzûm gördüğü takdirde bu müddetin inkızâ­sından evvel dahî bu sıfat ve salâhiyeti ref edebilir.

    Madde 4 – İşbu kânûn târîh-i neşrin­den itibâren merîü’l-icrâdır.

    Madde 5 – İşbu kânunun icrâsına Türkiye Büyük Millet Meclisi memûrdur.

    5 Ağustos 1337 ve 2 Zi’l-hicce 1339

  • Bir fotoğrafın izinde Lusine / Hatice Hanım’ın olağanüstü hikayesi

    “Dedenin annesi Ermeni imiş, Müslüman olup adını Hatice olarak değiştirmiş”. Babaannesinden bu cümleyi işiten ve eldeki tek fotoğraftan yola çıkarak bilinmeyen bir aile hikayesinin peşine düşen Gülşen Avcı; şaşırtıcı gerçeklere ve hiç tanımadığı akrabalarına ulaştı. Bir “peşe düşme” hikayesinin aşamaları, metot bilgisi ve yakın tarihimizin acı sayfalarından doğan umut.

    GÜLŞEN AVCI

    Tam 20 yıl önce, üniversi­tede okuduğum dönem­de babaannemden duy­duğum şu cümle beni oldukça şaşırtmıştı: “Dedenin annesi Ermeni imiş, Müslüman olup adını Hatice olarak değiştir­miş”. Şaşırmamın nedeni, böy­le bir şeyin o zamana kadar hiç konuşulmaması, aileden kimse­nin bu konuyu açmamış olma­sıydı. Daha fazlasını öğrenmek için babaanneme sorular sor­muş, elimizde fazla bilgi olma­dığını öğrenince üzülmüştüm. Hatice Hanım’ın gerçek ismini bile bilmiyorduk. Elimizde sa­dece Hatice Hanım ve en bü­yük oğlu Ali Avcı’nın İstanbul’a kardeşini görmeye gittiklerinde çekildiğini bildiğimiz bir fotoğ­raf vardı.

    Hatice Hanım’ın başka ya­kını olup olmadığı, şu anda ha­yatta olan bir akrabamız olup olmadığı sorusu aklıma ara ara düşerdi. Elimizde başka hiçbir bilgi olmadığını sandığımdan hep umutsuzluğa kapılır, ama yine de bir gün bir şekilde bir bağlantı bulacağımı düşünür­düm.

    Covid-19 salgını çoğumu­zu olumsuz yönde etkilerken, bazılarımız için ise beklenme­dik olaylara vesile oldu. Sürekli evlerde olduğumuz bu dönem­de, Hatice Hanım yine aklıma düşmüş, içimdeki merak iyice baskın hale gelmişti. Son bir umut olarak annemden, Hatice Hanım’ın oğlu Ali Avcı’nın eşi Emine Avcı ile iletişime geçme­sini istemiştim. Emine Avcı’dan aldığımız bilgiye göre Hati­ce Hanım’ın asıl ismi Nüsü idi ve amcasının oğlu o dönemde Markiz Pastanesi’ni işletiyordu.

    Yıllardır aradığım bilginin bu kadar kolay ulaşılabilir ol­ması beni oldukça şaşırtmıştı; hatta bu bilginin doğruluğun­dan şüphe bile etmiştim. Ta­rihi ile ilgili biraz bilgi sahi­bi olduğum Markiz Pastanesi ile ilgili tüm detaylar internet­te vardı. Hızlı bir araştırma ile Markiz Pastanesi kurucusu Avedis Ohanyan Çakır’ın, oğlu Jirayr Ohanyan Çakır’ın ve to­runu Majak Ohanyan Çakır’ın

    isimlerine ulaştım. Majak Bey’i sosyal medya aracılığı ile bulup kendisine Dolmabahçe Sarayı önündeki fotoğrafı gönderdim ve kısaca hikayeden bahset­tim. Yaklaşık 1 saat sonra Majak Bey’den gelen yanıt çok şaşır­tıcıydı:

    “Gülşen Hanım tüylerim diken diken oldu. Bende de bir mektup var, dedemin kuzinin­den. Ben çok aradım ama ulaşa­madım hiçbir bilgiye. Bu yolla­dığınız resim 1954 yılı gibi san­ki. Nüsü’nün yanındaki benim büyükannem, Gülşen Hanım telefon numaram xxx, ne zaman isterseniz arayabilirsiniz. Ta­nışmamız lazım, zira aynı kanı taşıyoruz”.

    Hemen telefona sarıldım ve Majak Bey’i aradım. Telefon­da konuşurken bile hâlâ böyle bir şeyin olduğuna inanamıyor­dum. Kendisinde büyükbabası Avedis Bey’den kalan bazı mek­tuplar olduğunu, arayıp bulaca­ğını ve göndereceğini söyledi.

    Her şeyin başladığı kare

    Hatice Hanım (soldan ikinci) ve en büyük oğlu Ali Avcı (en sağdaki) yer aldığı fotoğraf, Hatice Hanım’ın İstanbul’a kardeşini görmeye gittiğinde çekilmiş. 1953 tarihli karedeki Hatice Hanım’ın gerçek isminin Lusine, bir yanındaki kişinin kardeşi Ohanes, diğer yanındakinin de kuzeni Avedis Bey’in eşi Mari Hanım olduğu sonradan ortaya çıkacak. Fotoğrafın arkasına Ali Avcı tarafından “3.6.1953, İstanbul, Dolmabahçe Sarayı, Ali Avcı” yazılmış. Önde oturan ve hemen arkasındaki hanımların kimliği bilinmiyor.

    Ertesi gün Majak Bey’den fotoğraf ve mektuplar eşliğinde gelen e-posta şöyleydi:

    “Biraz nostalji yapma za­manı. Tekrar tekrar okumuşum bu mektupları; buluşmaların­da emeği geçen herkese teşek­kür ederim, nur içinde yatsınlar. 1950’li yıllarda büyük babam Avedis o zamanki koşullarda bunu başarmış. Buna benzer o kadar çok hikayeler gördük, duyduk, basında okuduk, ancak bize de nasipmiş şükürler olsun.

    Sevgiyle kalın.

    Majak”

    Ben de Majak Bey gibi mek­tupları tekrar tekrar okudum, yıllardır eksik olan bir parçam sanki yerine oturmuş gibiydi. Mektuplarda yazanlar, fotoğ­raflar ve aile üyelerinin bana aktardığı bilgiler ışığında Nü­sü/Hatice Avcı’nın hikayesi ta­mamlanmıştı.

    Lusine Ohanyan (Nüsü, Lusine’nin kısaltması) 1910’lu yıllarda Amasya-Merzifon’da yaşayan bir Ermeniydi. Lusine Hanım’ın amcasının oğlu Ave­dis Ohanyan da (Çakır) o dö­nemde Merzifon’da ikamet edi­yordu. O yıllarda Şanlıurfa’da yaşayan büyük dedem Mehmet Rıza Avcı, askerlik görevini yap­mak üzere Merzifon’a gönderi­liyor. Mehmet Rıza Bey, malum elim olayların en yoğun olarak yaşandığı bu dönemde Lusi­ne Hanım’ın güzelliğinden çok etkileniyor ve birlikte Urfa’ya dönerek burada evleniyorlar. Evlendikten sonra Lusine Ha­nım’ın ismi Hatice olarak deği­şiyor. Mehmet Rıza Bey ve Lu­sine/Hatice Hanım’ın 4 erkek 2 kız, 6 çocukları oluyor. Dördün­cü çocukları, babamın babası, dedem merhum Ahmet Cevdet Avcı (1929-2015). Lusine/Hati­ce Hanım’ın Merzifon’daki an­ne-babasının akıbeti konusun­da maalesef bir bilgimiz yok.

    Lusine/Hatice Hanım’ın ku­zeni Avedis Bey, Merzifon’daki olaylardan sonra komşularının yardımı ile İstanbul’a kaçıyor ve ilk olarak Tokatlıyan Oteli’nde çalışmaya başlıyor. Daha sonra Şişli’de Nis Çay Bahçesi’ni iş­letiyor ve son olarak da 1940’ta İstiklal Caddesi’ndeki Markiz Pastanesi’ni açıyor. Mevsimle­ri simgeleyen seramik panolarla ünlü dekoru, huzurlu ortamı ve yüksek ürün kalitesi ile Mar­kiz Pastanesi zamanın tanın­mış edebiyatçılarının uğrak ye­ri haline geliyor. Şu anda hayal etmek çok zor olsa da Markiz’in kapısından içeri adımınızı attı­ğınızda sizi karşılayan atmos­feri gözümde canlandırmaya çalışıyorum. Avedis Bey fuları ile kasada oturuyor, bir gözüyle pastaların, çikolataların kalite­sini ölçerken, diğer gözüyle gar­sonları denetliyor. Bir köşede Haldun Taner kendi deyimiyle “kalabalık içinde yalnız olabil­mek imtiyazına yalnız burada sahip bir şekilde, Hachette ki­tabevinden aldığı yabancı der­gilere” gözatıyor. Diğer köşede ise oldukça şık hanımefendiler ve şapkalı beyefendiler leziz çi­lekli milföy pastasının tadına bakıyorlar.

    Avedis Ohanyan Çakır


    Ünlü Markiz Pastanesi’ni
    kuran ve burayı 1980’lere
    kadar işleten Avedis Bey,
    Lusine/Hatice Hanım’in
    kuzeniydi.

    1950’lerin başında Mar­kiz Pastanesi ünlü konukları­nı ağırlamaya devam ederken, Avedis Bey, kuzeni Lusine Ha­nım’ı soruşturmaya başlıyor. O zamanki ismi Türk Petrol ve Madeni Yağlar A.Ş. olan Tur­cas’taki bir arkadaşı aracılığı ile İskenderun’daki Türk Petrol ça­lışanı Mehmet Nizipli’ye ulaşı­yor. Elimizdeki bir belge, Meh­met Nizipli’nin Avedis Bey’e 28 Nisan 1953 tarihinde yazdığı mektup ve ekinde gönderdiği Lusine/Hatice Hanım’ın en bü­yük çocuğu Ali Avcı tarafından yazılmış olan mektup. Mehmet Nizipli mektubunda Lusine/ Hatice Hanım’a ulaştığını belir­tiyor, Türk Petrol’deki arkada­şına selam iletmeyi de unutmu­yor. Ali Avcı ise mektubunda yıllar sonra “böyle bir gaibin bu­lunacağı”na olan şaşkınlığını di­le getiriyor ve annesinin merak ettiği soruları sıralıyor.

    1953’teki trajik cümleler Lusine/Hatice Hanım tarafından kuzeni Avedis Bey’e 9 Mayıs 1953 tarihinde gönderilen mektup. Lusine/Hatice Hanım, evlendikten sonra belki de “canını kurtarma”nın verdiği minnet duygusuyla “mukadderata boyun eğdim” diyor.

    Diğer bir mektup da, bizzat Lusine/Hatice Hanım tarafın­dan kuzeni Avedis Bey’e 9 Ma­yıs 1953 tarihinde gönderiliyor. Lusine/Hatice Hanım mektu­bunda ailesinden bahsediyor; Avedis Bey’in teyit amaçlı sor­duğu soruları yanıtlıyor; kardeşi Ohanes Bey’i çok arattırdığın­dan ancak bulamadığından bah­sediyor; evlendikten sonra belki de “canını kurtarma”nın verdiği minnet duygusuyla “mukadde­rata boyun eğdim” diyor.

    Lusine/Hatice Hanım’ın İstanbul’a oğlu Ali Avcı ile git­tiğini, burada kardeşi Ohanes Bey ile buluştuğunu, 3 Haziran 1953 tarihli Dolmabahçe Sarayı önünde çekilen, benim araştır­malarıma vesile olan fotoğraf­tan anlıyoruz. Bu buluşmada Avedis Bey, kuzini Lusine/Ha­tice Hanım’a isterse İstanbul’a yanlarına taşınabileceğini söy­lüyor; o ise “Benim ailem ve ço­cuklarım var, olmaz” diye cevap veriyor.

    Urfa seyahati ve başsağlığı


    Lusine/Hatice Hanım (en
    soldaki) Urfa’da (1953). Bu
    buluşmadan 4 yıl sonra,
    Avedis Bey’in eşi Mari
    Hanım vefat etti. Lusine/
    Hatice Hanım, Cumhuriyet
    gazetesi aracılığıyla
    öğrendikleri bu vefat haberi
    için kuzeni Avedis Bey’e
    taziye mektubu iletti.

    Bu buluşmadan 4 yıl sonra, 1957 yılında, Avedis Bey’in eşi Mari Hanım vefat ediyor. Lusi­ne/Hatice Hanım, Cumhuriyet gazetesi aracılığıyla öğrendik­leri bu vefat haberi için kuze­ni Avedis Bey’e taziye mektu­bu iletiyor. Ali Avcı da başsağ­lığı dileklerini mektuba ekliyor. Daha sonra Ohanes Bey kardeşi Lusine/Hatice Hanım’ı ziyarete Urfa’ya gidiyor.

    Dedem Ahmet Cevdet Avcı 1960’ta evlendiğinde annesinin hayatta olmadığını biliyoruz. Buradan yola çıkarak Lusine/ Hatice Hanım’ın 1957-1960 ara­lığında vefat ettiğini düşünüyo­ruz. Avedis Bey ise 1980’e kadar tam 40 sene Markiz Pastane­si’ni kalitesinden ödün verme­den işletiyor ve maalesef zorlu bir bina tahliye sürecinden son­ra pastaneyi kapatmak zorunda kalıyor. Hafızasındaki acı olay­lara ve yaşadığı olumsuzluklara rağmen, “Türkiyem için malım da canım da feda olsun” diyerek 1980’de Türk Silahlı Kuvvet­leri Güçlendirme Vakfı’na 300 milyon TL bağışlıyor. Markiz’in kapanmasından bir süre sonra 1983’te vefat ediyor.

    İz sürücüler Gülşen Avcı ve Markiz Pastanesi kurucusu Avedis Ohanyan Çakır’ın torunu Majak Ohanyan Çakır.
  • Büyük bir ressam veya ‘arkaik bir tebessümün kölesi’: Leonardo Usta ve Mona Lisa

    Rönesans döneminin ünlü ismi Leonardo Da Vinci, 18. yüzyılın sonlarında yeniden keşfedildi ve bir rol model, bir “kilise-dışı/laik bir dahi” olarak 20. ve 21. yüzyıl dünyasının en önemli sanatçılarından biri kabul edildi. Yüzyıllar içerisinde onunla ve sanatıyla ilgili değişen algılar, tartışmalar ve gerçekler…

    Mona Lisa’nın 1911’de çalınması.

    Leonardo Da Vinci (1452- 1519) 20. yüzyılın ba­şından itibaren idealize edilmiş bir Rönesans insanıdır. Aydınlanma’nın en önemli önce­li ve sanatın-bilimin birçok ala­nında yetkin “evrensel insan”ın bir modelidir. Halbuki yüzyıl­lar içerisinde hakkındaki algılar farklılaşmıştır.

    Da Vinci, yaşadığı dönem­de Fransa Kralı 1. François dahil birçok soyluya sanatıyla ve “icat ettiği” askerî araçlar, hatta şaka­larla hizmet etmişti. Geliştirdiği “sfumato” tekniği ve eserlerinin muhteşemliğiyle tanınmıştı. Ha­yattayken zamanının en önemli sanatçılarından biri kabul edil­miş; sonraki yüzyıllarda unutul­muş; Aydınlanma Çağı sonra­sında, özellikle elyazmalarının bulunması ve bir rol model , bir “kilise-dışı/laik bir dahi” olarak keşfedilmesiyle 20. ve 21. yüzyıl dünyasının en önemli “Röne­sans insanı”na dönüşmüştü.

    1. Hiçbir zaman günümüzde olduğu kadar takdir görmedi

    Da Vinci ile ilgili bildiklerimizin çoğunun çıkış noktası Giorgio Vasari’nin Sanatçıların Hayat Hikayeleri adlı eseridir. Sanat ta­rihi yazımının ilki kabul edilen bu kitap, kimi yerlerinde kur­gusallık taşıyan ve teleolojik bir eserdi. Leonardo, 13. yüzyılda başlayan sanatkarlar silsilesinin en son evresindeki büyük sanat­çılardan yalnızca biriydi.

    Ölümünden sonra atölye­si (leonardeschi) ve “sfumato” tekniği bir süre daha kalıcı ol­muş, sonra “ortalama sanatçılar” arasında yer almıştı. Örneğin Fransız kraliyet koleksiyonunda Tiziano, Rafaello, Rubens hatta Bolonyalı ressam aile Caracci’le­rin eserleri, Leonardo’nun Mona Lisa’sı üzerinde bir değer görü­yorlardı. Da Vinci isminin tekrar anılmaya başlaması iki hadise ile başladı. Birincisi Aydınlanma Çağı ve Fransız Devrimi sonrası geçmişten bir rol model arayışı; ikincisi ise tam bu sırada Leo­nardo’nun not defterlerinin or­taya çıkışı ve Venturi tarafından kataloglanması (1797). 19. yüzyıl sonlarından itibaren, yeniden keşfedilen Leonardo hakkında o kadar yazı yayımlanıyordu ki sonunda 21 Ağustos 1911’de tab­lo Louvre’dan çalındı ve izleyen günlerde tüm Avrupa basını bu soygunu yazdı. O günden sonra Leonardo her zamankinden da­ha ünlü hâle geldi.

    2. Bitmeyen bir tartışma: Mona Lisa tablosundaki kadın gerçekte kimdi?

    Leonardo’nun Mona Lisa veya La Gioconda diye adlandırılan tablosundaki kişinin kim olduğu günümüzde bile hâlâ muamma­dır. Leonardo, Floransa’da kom­şusu olan ipek tüccarı Francesco Gherardi’nin eşi Lisa’nın portre­sini yapmak için 1503’te bir si­pariş almış, fakat tabloyu teslim etmemiş, kendisinin hayatta son durağı olan Fransa’nın Ambroi­se kentindeyken bile bunun üze­rinde çalışmaya devam etmişti. Eser hakkında tartışmalar, Da Vinci’nin neredeyse çağdaşı Va­sari ve Lomazzo’nun portrede­ki karakterin gülümsediğini ve Raphael’in Leonardo’nun atölye­sinde portreyi görerek çizdiği es­kizle daha da derinleşmiştir; zira bu resmin arka planında sütun­lar mevcuttur. Bu nedenle bazı sanat tarihçileri, Leonardo’nun aynı tablonun iki versiyonunu çizdiğini iddia etmiştir.

    Tüm bu çelişkiler, Leonar­do’nun aldığı siparişten son­ra resim üzerinde oynadığını, portredeki karakterin Aragonlu Isabel veya Caterina Sforza gi­bi dönemin önemli soylularının eşleri ve hatta Da Vinci’nin çı­rağı (ve belki de sevgilisi) Salai olabileceği konusundaki tartış­maları körüklemiştir. Tıpkı Da Vinci gibi alaylı bir mühendis olan Pascal Cotte, reflektif ışık teknolojisiyle yaptığı çalışma­lar sonucu kanvasın üzerinde iki farklı portre olduğunu tespit etmiş; kesin olmamakla beraber portrenin yine de Lisa Giocon­da’ya (Gherardini) ait olduğu ihtimali güçlenmiştir.

    Mona Lisa böyle görünüyordu Leonardo’nun Mona Lisa tablosu sanılanın aksine topraksı tonlarda değil daha canlı renklere sahipti. Tıpkı Da Vinci gibi alaylı bir mühendis olan Pascal Cotte, yakın zaman tabloyu dijital olarak restore etmiş ve resmin yapıldığı dönemde nasıl göründüğünü ortaya çıkarmıştı.

    3. Ölüm döşeğinde yanında Fransa kralı yoktu

    Vasari’nin Sanatçıların Hayat Hikayeleri eseri, sanat tarihi için önemli bir kaynak olmak­la birlikte kurgularla doludur. Hemşehrisi Leonardo ölürken Avrupa’nın en önemli hüküm­darlarından François’nın onun başucuna gidecek kadar kendi­sine değer verdiğini söylemek, bu mesleği Vasari’nin istediği yere taşımaya hizmet etmek­teydi. Vasari de belki duyumla belki kendi yakıştırmasıyla, bu hikayeyi kitabında aktardı: Bir monark, rol model bir kilise-dı­şı “evrensel insan”ın başucun­da!

    Diderot’nun arkadaşı Mé­nageot, Vasari’nin kitabın ikin­ci versiyonunu bitirmesinden (1568) yaklaşık 213 sene son­ra bu konuyu resmetti (1781). Aynı temayı yine ünlü Fransız ressam Jean-Auguste-Domi­nique Ingres, 1818’deki tablo­sunda kullandı. Bu hikayenin yakıştırma olduğunu ise tarih­sel gerçeklikler doğrultusun­da biliyoruz: Da Vinci, kralın kendisine tahsis ettiği Ambro­ise’daki Clos Lucé şatosunda vefat ettiği sırada, 1. Franço­is buraya at sırtında iki gün­lük mesafede Saint-Germa­in-en-Laye’deki şatosunda bir ferman çıkarmıştı.

    4. Sanat tarihçileri, Da Vinci ve eserleri konusunda hemfikir değildi

    Aydınlanma’yla beraber Leo­nardo yeniden keşfedilip yü­celtilirken bile, dönemin ün­lü sanat tarihçileri onunla ve en önemli eseri Mona Lisa’y­la ilgili olumlu-olumsuz farklı görüşlere sahipti. 19. yüzyılın ortalarında İngiliz şair ve res­sam Dante Gabriel Rosetti bir şiirinde Leonardo’yu bir “okült üstadı” olarak tanımlıyordu. İngiliz sanat tarihçisi Walter Pater ise yine 19. yüzyılda Da Vinci ve eserlerindeki misti­sizm ve gizeme gönderme yap­mış, Mona Lisa için şöyle yaz­mıştı: “… onda Antik Yunan’ın animalizmi, Roma’nın şehve­ti, Ortaçağ’ın mistisizmi, pa­gan dünyasının geri dönüşü ve Borgiaların günahları kendini dışa vuruyor”. Ünlü İngiliz şa­ir Yeats ise Pater’in bu satırla­rıyla bir şiirinde alay etmiştir. Dönemin anıtsal sanat tarihçi­si John Ruskin ise bir yazısın­da Pater’e cevap niteliğinde Da Vinci ile çalışmış ressam Luini için “Leonardo’dan on kat daha yüce bir insan” demiş ve ekle­mişti: “Leonardo, daha ince do­ğal yeteneklerini basit çizgiler uğruna harcadı ve hayatının so­nuna kadar arkaik bir tebessü­mün kölesi olarak kaldı”.

    François Giullame Ménageot’nun, Leonardo’nun ölümünü tasvir ettiği tabloda (1781), François ressamın başucunda. Oysa Vasari’nin kitabında (1568) iddia ettiğinin aksine, Kral o sırada Saint-Germain-en- Laye’daki şatosundaydı.
  • Özel ve öncü insanlar sayesinde

    Özel ve öncü insanlar sayesinde

    Yaşadığı dönemde, yaptığı işle, o işin kalitesi-özgünlüğü- biricikliğiyle, o üretimin benzersizliğiyle tarihe adını yazdıran insan evlatları, gelecek için referans olur. Bir hayatın, bundan daha ötede bir anlamı yoktur. Gelip geçici olmayan, iz bırakan, dolayısıyla varoluşu inancın dahi üzerine çıkaran ancak bu “iş”lerdir.

    Kendinde başlayıp kendinde biten “iş”ler yapan, yani bu süreçte bir ikinci kişiye ihtiyaç duymadan üretebilen yazarlar, sanatçılar şüphesiz müstesna insanlardır. Bu kişilerin doğuştan gelen Tanrı vergisi yetenekleri vardır ama, bu nitelikler tek başına olgunlaşıp üretime dönüşemez; ancak olağanüstü bir çalışma ve bilgiyle ve kıyaslamayla ve tekrar tekrar inatçı bir sabırla işlenerek mükemmelleşir.

    Hangi alanda, konuda, türde olursa olsun, bu tür insan bizim ülkemizde nadiren çıkar. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise bunlar iyiden iyiye azalmış; dolayısıyla ülkemizin entellektüel üretimi kötüden kötüye doğru gitmiştir. 21. yüzyıl ise bizim için “Ya geçtik böyle özel ve öncü insanları… Doğru-dürüst-düzgün-kendi hâlinde-normal-ahlaklı kimse bile pek kalmadı” vaziyetlerine geldiğimiz bir zaman dilimi olmuştur. Evde, işte, yolda, café’de, sürekli olarak telefon ekranına bakan, parmağıyla pıt-pıt yapan bir insanın; kalıcı bir değer, bir eser, bir referans ortaya koymasına tabii imkan yoktur. Seçeneklerin sonsuzlaştığı, data’ların taştığı, dezenformasyon ve sahtekarlık enflasyonunun rekor üzerine rekor kırdığı ve aynı gerekçelerle sahici bir “iş” veya “eylem” yapmanın anlamsız sayıldığı, hayatın sanallaştığı böylesi bir ortamda; ego şişirmek, dedikodu pişirmek, ucuz tarafından siyaset etmek, “o değil de sen esas şuna bak” tarzında sefil tweet’ler tapelemek artık temel faaliyettir.

    Bu hazin tembellik ve bununla beraber yükselen kaçınılmaz ahlaksızlık ve düşkünlük içerisinde debelenen ülkemiz insanı da, hayatını idame ettirmek için gereken maddi kaynakları bu yeni yollarda, yani “yolsuzlukta” bulmuştur. Ve bu artık bir norm olmuş, “normal”, hatta “yeni normal” sıfatıyla günümüzü doldurmuş, en tepeden en aşağıya kadar toplum için maalesef bir “kod” hâlini almıştır.

    Hep birlikte geldiğimiz bu noktada, “dünyanın geri kalanı da bizden farklı değil” diyenlerin, dünyanın geri kalanıyla ilgili hangi dil bilgisi ve genel kültürle ne kadar malumat sahibi oldukları malum. Bu bakımdan en azından yakın tarihimizde, alanlarında önemli işler başaran, bugün her türlü köksüzlüğe rağmen ülkemizin iyi-kötü ayakta kalmasını temin eden Cemal Nadir gibi nadir, Nâzım Hikmet gibi hikmetli insanları (sayfa 52) saygıyla-sevgiyle- minnetle anıyoruz, anlatıyoruz.