Etiket: sayı:91

  • Oktay Rifat’ın siniri Nurullah Berk’in özeni

    Oktay Rifat, 1945’te Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler kitabının basılması için Şevket Rado’dan yardım ister. Ancak kitabı hiç beğenmez ve piyasadan toplatır. Aynı kitap aynı yıl bu defa Nurullah Berk’in çizimleriyle Marmara Kitabevi tarafından basılır. Bu sürecin özel yazışmaları… İlk defa…

    Oktay Rifat’ın ilk müs­takil eseri Güzelle­me adını taşır. Anka­ra’da Çankaya Matbaası’nda, 1945’te basılan eserin kapa­ğı, Oktay Rifat’ın baldızı Gü­zin Omay tarafından tasar­lanmıştır. Hemen sonrasında ise ikinci kitabı sayılacak olan Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avare­lik Üzerine Şiirler’i bastırma­ya girişir. Bu konuda en yakın dostu Şevket Rado’dan yardım ister. Burada, Oktay Rifat aile­sine ait Ankara’da bir ev satı­lacaktır. Şair, Rado’ya 22 Ekim 1944’te yazdığı bir mektupta şöyle der:

    “Bizim ev bu def’a kat’i su­rette satılıyor. Yalnız kitapçı dükkanı açmak için değil baş­ka işler için. Birkaç müşteri var. Çok yakında paraları cebe indireceğimi arz edebilirim. Şevketciğim bu meyanda hem şiirlerimi hem de Ahmed’i basmak istiyorum. Yalnız her iki kitabı da bir kitapcının fir­ması altında çıkarmak lâzım. Ben tevziat işiyle uğraşamam. Tahsilat yapamam. Şimdi sen­den şunu rica ediyorum: Nebi­oğlu bu işi üzerine alır mı? Ki­tapları kendisi çıkarıyormuş gibi hareket edecek. Tevziat işiyle meşgul olacak ve buna karşılık muayyen bir para ala­cak. Böylelikle bizim Ahmed’le şiirler de kitaplar aleminde tek başına kalmakdan kurtu­lacak. Nebioğlu’nun kitap se­rileri hoşuma gidiyor. A. B. C. böyle bir işe bir vakitler talip­ti. Ben razı olmamıştım. Şimdi razı oluyorum. Hem Nebioğlu, A. B. C. den iyidir. Onun vası­tasıyla olursa satış fazla olur. A. B. C. pek çoluk çocuk kitap­çısı. Şekerim ihmal etme! Der­hâl o zât-ı muhteremle görüş ve neticeyi bana bildir. Şiir ki­tabım da beş altı formayı geç­mez. Ahmed kaç basılır? Sana derhâl kaç para göndermem lâzım? Şiir kitabı kaça çıkar? Bunları azami bir hafta içinde öğrenmeliyim. Zirâ ev bir haf­ta içinde satılmış bulunacak. Başkaca yazılacak bir şey yok. Karına hürmetlerimi söyle. Senin de gözlerinden pek çok öperim sevgili ve cefakâr kar­deşim”.

    Maceralı kitabın 3 ayrı baskısı Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler kitabının Oktay Rifat tarafından piyasadan toplatılan ilk baskısı (solda) ve Marmara Kitapevi’nden ve Yeditepe Yayınları’ndan çıkan baskılar.

    Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Ava­relik Üzerine Şiirler, uzun ma­ceralardan sonra Nebioğlu Ya­yınları tarafından basılır. An­cak Oktay Rifat bu baskıyı hiç beğenmez ve dağıtılmasını, rafa çıkmasını engeller. Hatta bu kızgınlıkla Şevket Rado’ya Mart 1945’te “Kitabımı tevzi ettirme, mektup postada=Ok­tay Rifat” şeklinde bir emir telgrafı çeker.

    Oktay Rifat tarafından top­latılan kitaptan bugüne bir­kaç tane erişmiştir. Toplatı­lan Nebioğlu baskısı kitaptan sonra Oktay Rıfat şiirlerini yayımlamaktan vazgeçmez ve yine Şevket Rado ve Nurullah Berk’ten yardım ister. Bunun üzerine Nurullah Berk’in de­senleri ile süslenen Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler, bu defa Marmara Ki­tabevi tarafından basılır. Bu eserin basım macerası sıra­sında, Nurullah Berk’in Oktay Rifat’a kırmızı renkte ve dakti­lo ile yazmış olduğu mektup, mürekkep renginin solması nedeniyle zor okunmaktadır. Nurullah Berk ve eşi Münev­ver Hanım imzalarını kurşun kalemle atmışlardır. Mektu­bun zarfı yoktur:

    “İstanbul, 30/9/45

    Kardeşim Oktay Bey

    Kitabınız hakkında ba­na düşen işlerin hemen hepsi yapılmıştır. Geçen gün Naci bey ile birlikte klişeciye gi­derek sekiz resmi de ısmar­ladık. Naci bey sizden cevap bekliyordu. Sanırsam para da bekliyordu. Bunlar gelmeyin­ce işi geciktirmek istemedi ve hazırlıklara başladı. Diğer ta­raftan ben Emin Barın’a kabı ısmarladım. Kapak için Emin ile mutabık kaldığımız proje de ortada ve tam bir kare için­deki allegorik bir resim vardır. Bir krokisini size gönderirim. Daha kapağa vakit var. Bu hu­susta sizden mütemmim ma­lumat bekliyorum.

    Berk ailesinden Oktay Rifat’a Nurullah Berk ve eşi Münevver Berk’in Oktay Rifat’a gönderdikleri 30 Eylül 1945 tarihli mektup.

    Benim kitaba gelince: bu akşam Münevver yazı maki­nesi ile son cümlenin son keli­mesinin altına son çizgiyi çek­ti. Her şey tamamlanmıştır. Ben kitabın metnine kıymet verecek bir çare buldum: Top­kapı Sarayı müzesi müdürü Tahsin Öz’den bir önsöz rica ettim. Tahsin Bey güzel sanat­larımıza ait bahislerde bilgili ve otorite sahibi bir zâttır. Ya­rın resimlerin arkasına yapış­tırılacak yazılar işini bitirmek istiyoruz. Bol ve çok güzel ka­litede dokümanlar temin et­tim. Ancak azizim, evvelce de söylemiş olduğum gibi ben­deki plakların birer kopyesini çektirmek için hayli para sar­fetmiş bulunuyorum. Gerek bu fotoğrafların maliyet fiyatı, gerekse bütün bu doküman­tasyonun telif hakkını koru­mak sizin elinizdedir. Bu nok­ta üzerinde fazlaca duruyo­rum, amma, maddi bakımdan çok ehemmiyetli olduğunu siz de kolayca anlarsınız.

    Şimdilik mütekabil işleri­miz hakkında söyleyecek baş­kaca bir şey yoktur. Bize gelin­ce iyiyiz, Münevver Hanım’ın oğlu veya kızı büyümekte ve fakat bu vaziyet çok şükür ki sıhhatını zerre kadar halel­dar etmemektedir. Fransızla­rın dediği gibi aynı “situation intéressante”da bulunan Sabi­ha Hanım’ın da sıhhatte oldu­ğunu temenni ederiz. Biz bu­rada yatak yorgan, beşik, zıbın, tükürüklük ve ilâ.. gibi velede ait hazırlıkları henüz başara­madık. Sizler bu hususta ne vaziyettesiniz? Galiba ikimi­zin de neşriyatın neticesini beklememiz icap ediyor. Mü­nevver diyor ki: Oktay senin kitabla meşgul olmazsa çocuk kış günü çıplaktır. Artık ona göre hareket ediniz, kardeşim. Dayılık kolay değil. Bundan böyle yazacağınız mektupları adaya göndermeyin. Adresim şudur: Nişantaşı, Teşvikiye, Bostan sokak. Asude apartma­nı, No 7 Daire 4.

    Mektubunuzu bekler, mu­habbetlerimi sunarım. Mü­nevver’le birlikte Sabiha Ha­nım’a sevgi ve saygılarımızı da yolluyoruz.

    Editörden yazara Yayınevi sahibi M. Naci Baysal tarafından antetli kağıda dolmakalemle yazılmış mektup ve zarfı. Oktay Rifat’ın Ankara, Uludağ Sokak 11/1, Maltepe adresindeki evine yollanmış.

    N. Berk

    İkinizin de gözlerinden öperim. İstanbul’da buluna­cak bir şeyiniz varsa (çocuk için) bana haber gönderiniz. Ben daha dört çarşaftan baş­ka bir şey yapamadım. Ne güç şeyimiş.

    Ülkü’de çıkan şiirini çok beğendik tebrikler.

    Münevver”.

    Biri imha edilmiş, ikinci­si de çok nadir bulunan bu şiir kitabının daha geniş hikayesi için, 2002’de Yapı Kredi Ya­yınları’ndan çıkan Şevket Ra­do’ya Mektuplar kitabına ba­kılabilir.

  • ‘Muayyen günler’ kuralı: Adı yok ama tabusu çok

    Kimileri onu zehirli kabul etmiş; kimileri mitleştirmiş, iyileştirici özellikler atfetmiş. Kimileri sözde koruma amacıyla, kimileriyse lanetli kabul ettiğinden “misafiri gelen” kadınları toplumun dışına itmiş. Menstrüasyon bahsediyoruz! Bugün bile adı anılmaktan imtina edilen, toplumun yarısının doğal bir fonksiyonu olmasına rağmen nedense konuşulmayan regl ve tarihin satıraralarında bile kendine yer bulamayışı…

    Dünya nüfusunun yarısı, insanlık tarihinin baş­langıcından bu yana her ay düzenli olarak regl olu­yor. Buna rağmen bu biyolojik sürecin tabulaştırılması, gizli tutulması gereken ayıp bir şey sayılması nedeniyle dünyanın dörtbir yanındaki kadınlar bu­gün bile ayrımcılığa uğramaya, “kirli” kabul edilmeye, kendile­ri ve çevreleri için tehdit olarak görülmeye devam ediyor.

    Bu ayrımcılığın son dönem­de Türkiye’de artan fiyatlarla birlikte daha da çok konuşul­maya başlanan bir yüzü de “regl yoksulluğu” olarak tezahür edi­yor. Regl yoksulluğu, regl dö­nemlerinde kişilerin kullanmak zorunda oldukları ürünlere eri­şim sıkıntısı yaşaması anlamına geliyor. TÜİK verileri, hijyenik ped fiyatlarının geçen yıla kı­yasla neredeyse iki katına çıktı­ğını gösterirken, Derin Yoksul­luk Ağı’nın İstanbul’da yaptığı bir araştırmaya göre, açlık sını­rındaki ailelerin % 82’si hijye­nik pede erişemediğini söylüyor. Mevsimlik tarım işçileri, mülte­ciler ve büyük kentlerin yoksul kesimlerinde yaşayanlar, regl yoksulluğundan en çok etkile­nen kişilerin başında geliyor.

    Mart sonunda yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı’yla menstürel ürünlerdeki KDV’nin % 18’den % 8’e düşürülme­si olumlu bir gelişme olsa da, karar metninde “hijyenik ped ve tampon” kelimeleri yerine “Türk Gümrük Tarife Cetve­li’nin 9619.00 pozisyonunda yer alan mallar” gibi şifreli bir ifa­denin kullanılması da Türki­ye’de halen “regl” ile bağlantılı konuların alçak sesle konuşul­ması gerektiği algısının devlet katında dahi ne kadar güçlü ol­duğunun bir göstergesi oldu.

    ‘Hayatın en birinci zevki’ Femil İsmet Laboratuvarı tarafından 1930’lu yıllarda piyasaya sürülen Femil âdet bezleri ve 50’lerde piyasaya sürülen ağrı kesici Opon’un reklamları…

    Tarih boyunca regl korkusu

    Regl olmak bazı kültürler tara­fından mitleştirilmiş; bazıla­rı ona büyülü, iyileştirici güçler atfetmiş; bazıları ise hastalık ve zayıflıkla ilişkilendirmişti. Bir kültür zehir olduğuna hükme­derken bir diğeri ilaç gözüyle bakmıştı. Belki de hasta ya da yaralı olmayan bir kadının bir anda kanamaya başlaması, tam anlaşılamayan, muğlaklık barın­dıran her şeyde olduğu gibi te­kinsiz sayılmıştı. Üstelik tehlike yalnızca regl olan kişiye değil, tüm topluma yönelik sayılmış; dolayısıyla bu tehditten korun­mak için çeşitli kurallar gelişti­rilmişti.

    Antik Yunan uygarlığın­da “âdet kanı”, kadının sağlığı­nı ve dengesini koruması için vücudundan atması gereken zehirli bir madde olarak görü­lürdü. “Kötü kan”, kirli ve utanç vericiydi… Roma döneminde ise, Gaius Plinius Secundus’un Naturalis Historia adlı kita­bında “Âdet kanıyla temas yeni şarabı ekşitir, dokunduğu ekin kısır olur, bahçelerdeki tohum­lar kurur, ağaçların meyveleri dökülür, arılar ölür, bıçak kör­leşir, bronz ve demir hemen paslanır ve havayı korkunç bir koku kaplar” yazıyordu. Bu an­layış yüzyıllar boyunca nesilden nesle, coğrafyadan coğrafyaya aktarıldı.

    Hıristiyanlık ve İslâmiyet’in doğuşundan önce Tevrat’ta, Yahudi kadınların âdet günle­rindeki davranışlarını kontrol etmek için yasalar konmuştu. Bu yasalar Batı Hıristiyanla­rı arasında da 6. yüzyıla kadar uygulandı. O dönemde regl olan kadının kiliseye girmesi ve ce­maate katılması yasaktı. Ta ki 596 yılında İngiltere’deki Ka­tolik Kilisesi’nin ilk piskopo­su Augustine, Papa’ya yazdığı bir mektupta işin aslını sora­na kadar… Papa Büyük Gregory, yazdığı cevapta, kadının âdet zamanlarında kiliseye girmesi­nin yasak olamayacağını, çünkü doğanın işleyişinin günah kabul edilemeyeceğini kesin bir dille bildirmişti. Böylece Batı Hıristi­yan kiliselerinde, regl olan kişi­lerin kutsal alana girmesine ve ayine katılmasına ilişkin yasak geçersiz kılındı ve ondan sonra bu durum devam etti.

    Müslüman toplumlarda da regl olmak, kirlilik ve hastalık alanına yerleştirmiş; kadınların muayyen günlerinde camiye git­mesine, Kuran’a dokunmasına izin verilmemişti. Regl olmayı “kirlenmek” olarak gören diğer kültürler gibi, İslâm’da da mens­trüasyon sırasında temas edi­lenler “murdar” oluyordu.

    Menstrüasyonu zehirli gö­ren toplumların yanında, büyü­lü ve iyileştirici kabul eden; epi­lepsi, inatçı ağrılar, gut, çıban, siğil, ülser ve hatta nazarı iyi­leştirecek, vebadan koruyacak iksirlerde kullanan toplumlar da vardı. Ortaçağ döneminde âdet görmenin dölleme kapasitesinin açık bir işareti olduğu hissedil­miş, Salerno okulunda mens­trüasyonun kadının ruh hâlini düzenlediği savunulmuştu. Öte yandan Ortaçağ Avrupası, regl olmanın “tahılların çimlenme­sini engelleyeceğinin”; âdet gö­ren bir kadının yakında olması durumunda hasta kişilerin kö­tüleşeceğinin de düşünüldüğü dönemdi.

    19. yüzyılın sonlarına gelin­diğinde ise regl olmak bir nevi “sakatlık”, fiziksel bir “hastalık” ve duygusal denge sağlamanın önünde bir engel olarak tanım­lanıyordu. Bu nedenle kadınla­rın evin içinde olmaları gerek­tiği, eşit haklara sahip olmayı akıllarından geçirmeyecekleri düşünülüyordu. Onlar anne, ba­kıcı ve ev hanımı olarak kalma­lıydılar.

    Yeni asrın modern satıcısı 1938’in son aylarında yayımlanan 1939 Togo Albümü’nde usta karikatürist Togo’nun çizgileriyle “Femilci Kâzım Can”.

    Hijyen devrimi

    Her ne kadar regl, etrafında­ki tüm önyargılar ve hurafeler­le hiç görülmemesi, duyulma­ması, uzak durulması gereken alana sıkıştırılmak istense de, kaçınılmaz bir biyolojik gerçek olarak tarih boyunca yönetil­mesi gereken bir durum olmaya devam etti. Kadınların üreme sağlığı her zaman mahrem bir konu olageldiği için, geçmişte regl dönemlerinin nasıl geçi­rildiğiyle ilgili tarihsel kayıtla­ra ulaşmak oldukça güç. Ebelik kitaplarından çocuk yetiştirme rehberlerine, elitlerin günlükle­rinden mektuplarına zaman za­man cinsellik, üreme ve çocuk sahibi olmakla ilgili ulaşılabilen ipuçları, konu regl olduğunda iyice kısırlaşıyor. Hayatın bu ka­dar içinden bir konu, belli ki ta­rihe kaydedilecek kadar önemli görülmemiş. Yüksek ihtimalle regl döneminde ne yapılacağıyla ilgili bilgiler, kağıt üzerine geçi­rilmeden kadınlar arasında ku­laktan kulağa yayılmış.

    Tarihsel kayıtların yoklu­ğunda, eski dönemlere ilişkin elimizde yalnızca varsayımlar var. Bunlardan biri Antik Mı­sır’da kadınların regl dönem­lerinde tampon kullandığı yö­nünde. Tabii papirüs liflerinden yapılmış olabilecek bu tampon­ların, bugün bildiklerimizle ilgi­si yok. Bir başka varsayım, sargı bezi benzeri bir kumaşa sarıl­mış talaş kullanmış olabilecek­lerini öne sürüyor. Ortaçağ’da ise diş ağrısından yoğun geçen regl dönemlerine birçok durum­da kurbağa kaynatılarak yapılan bir ilacın kullanılmış olabileceği tahmin ediliyor.

    Tarihin bu daha karanlık dö­nemlerini arkada bırakan geliş­me, 1921’de ilk defa tek kulla­nımlık bir menstrüasyon ürünü olan Kotex’in, ABD’de eczane raflarına girmesi. Kotex, 1. Dün­ya Savaşı sırasında yaralanma­lardaki kanamalara karşı tıbbi bandaj olarak kullanılmak üzere geliştirilmiş, yüksek emici ni­telikte bitkisel bir malzemeden (cellucotton) yapılmıştı. Onu ilk keşfeden ise hemşireler olmuş­tu. Bir başka devrim olan tam­pon ise bale ve spor müsabaka­ları gibi yoğun efor gerektiren ve gözönünde yapılan aktivite­lerde regl dönemleri için hijye­nik kontrol arayışları sonucun­da 1930’larda geliştirilmişti.

    Tamamen yerli üretim Gripin’in 1950’lerdeki reklamları regl ağrısı çeken kadınları da hedefliyordu.

    Yeni hijyenik ürünler, kul­lanılıp atılabilir nitelikteydi ve hayata aktif olarak katılmanın yolu tek kullanımlık bu ürünler­den geçiyordu. Eski kısıtlayıcı yöntemlerden ve eve kapalı kal­maktan kurtulan kadınlar daha aktif, daha üretken ve elbette daha mutlu olacaklardı. Ancak bunu devam ettirebilmek için, yıllar boyunca her ay satın al­mak zorunda oldukları bir ürü­ne de mahkum hâle gelmişlerdi.

    Zamanla tek kullanımlık hij­yenik ürünler çok daha kolay ulaşılabilir hâle geldi. Daha faz­la kadının eğitim ve iş hayatına katılmasına, işlerin kesintisiz devam etmesine izin veren bu ürünler artık kadınlar tarafın­dan neredeyse gıda ve barınma ihtiyacı kadar elzem görülüyor­du. Ancak yine de utanç verici bulunduğundan olabildiğince gizli ve görünmez kalması ge­rektiği fikri, üreticilerin bütün pazarlama çalışmalarını ürünle­rinin “ne kadar emici” olduğu­nu anlatmak üzerine kurması­na neden oldu. 1974’te “tarihin en kötü tamponu” olarak anılan Rely’ın piyasaya sürdüğü “sü­per emici tampon” bu takıntının son noktalarındandı. Karboksi­metilselüloz (CMC) ve sıkış­tırılmış boncuklar gibi sente­tik malzemelerden yapılmış bu tampon, kendi ağırlığının 20 katı sıvıyı emebiliyordu. Ayrıca sızıntı yapmaması için “çiçek gibi” açılıyordu. Her şey iyi gi­diyordu; ta ki 1980’lerde nere­deyse bir salgın hâline gelen ve ölümle sonuçlanabilen “Tok­sik Şok Sendromu” vakalarına kadar… Doktorlardan oluşturu­lan “Görev Gücü”, bu vakalar­daki artışın Rely tamponlarda kullanılan sentetik materyallere bağlı olduğunu kanıtladı. Rely o kadar emiciydi ki, çıkartılırken vajinanın iç duvarlarındaki de­riyi de yırtıyordu.

    Hurafeler yığını

    Bugünün dünyasında da mens­trüasyona dair sosyokültürel yo­rumlar ve tabular büyük çeşit­lilik göstermeye devam ediyor. Menstrüasyona ilişkin halen sü­ren “kirli ve ayıp” algısı konuyla ilgili araştırmaları, geliştirilen ürünleri, bu ürünlerin fiyatları­nı olduğu kadar cinsiyete dayalı kısıtlamaları da etkilemeye de­vam ediyor. 1930’larda Batılı bi­liminsanları, âdet gören kadın­ların vücutlarının bir tür zehir olan “menotoksinler” ürettiğini tasavvur ediyorlardı. Bugün de benzer inanışlar devam ediyor. Bazı topluluklar, kadınların âdet sırasında kirlilik ve talihsizlik yayabileceğine inanıyor. Kadın­ların âdet döngüleri nedeniyle fiziksel ve duygusal kapasitele­rinin azaldığı yanılgısı ayrımcı­lığa yol açıyor ve toplumsal cin­siyet eşitsizliğini derinleştiriyor. Kadınlar, menstrüasyonla ilgili aşağılayıcı yorumlarla karşıla­şabiliyor ve belirli sosyal roller­den dışlanabiliyorlar.

    Batı Nepal’de, âdet dönem­leri boyunca kirli kabul edilen kadınlar, bu süre zarfında evle­rinden bir barakaya sürgün edi­liyor; âdet gören kadınların ko­lektif gücü azaltacağına inanılan Etiyopya kırsalında ise köyün dışında bulunan bir kulübede 7 gün kalmaya zorlanıyorlar. Türk Dil Kurumu sözlüğünde bugün dahi “kirli” kelimesinin karşı­lığı olarak “Aybaşı durumunda bulunan (kadın)” açıklaması ge­çiyor. Ayrıca regl olan çocukla­ra tokat atmak, okuldan almak, artık evlenmeye hazır oldukları­nı düşünmek, hijyenik ürünle­ri gözönünde satmamak, gazete kağıtlarına sararak, siyah po­şetlere koyarak vermek, ayrı bir odada uyumalarını istemek ya da mutfağa girmelerini, yemeğe dokunmalarını engellemek gibi âdetler de sürdürülüyor.

    Dünyanın birçok yerinde menarş (ilk regl) çocukların cin­sel aktiviteye hazır olduğunun bir göstergesi gibi algılanıyor ve bu yanlış algı onları bir dizi su­istimale karşı savunmasız bıra­kıyor. Oysa âdet görme biyolojik doğurganlığın bir göstergesi ol­sa da zihinsel, duygusal, psiko­lojik ve fiziksel olgunluğa eriş­mek anlamına gelmiyor. Ayrıca erkek çocukların yetişkinliğe geçişi törenler ve kutlamalarla yapılırken, kız çocukları bunun gizlenmesi gereken bir durum olduğu empoze edilerek büyü­tülüyor.

    Nasıl adlandırdığımızın hiç önemi yok; ister âdet diyelim ister regl, ister mens diyelim, is­ter periyod; herkesin öğrenmesi gereken bir gerçek var: Bu doğal durum kimsenin yapabilecek­lerini sınırlamaz! Regl olmak, tarih boyunca kadınları birçok sosyal faaliyetin dışında bırak­mak için kullanılmış olsa da menstrüasyon hiçbir şeye engel değil.

    Hijyenik pede ulaşma hakkı Hindistan’ın Ahmedabad kentinde kadınlar, kadınlar için uygun fiyatlı hijyenik pedler üretiyor. SEWA adlı örgüt, herkesin temiz hijyenik malzemelere ulaşması için çalışıyor.

    Sosyoekonomik gerçek

    Aslında kısıtlayıcı olan regl de­ğil, hijyenik ürünlere erişim sorunu. Bu konuda da şifreli sözcükler kullanmaya, gizle­nip saklanmaya devam etmek; menstrüasyon tabularının regl olan bireylerin sağlığı, eğitimi, güvenliği ve mutluluğu üzerin­de ciddi menfi etkiler yaratma­yı sürdürmesi anlamına geli­yor. Oysa menstrüasyon, doğası gereği insan onuru ile ilgili ve bir insan hakları sorunu. Cin­siyet eşitsizliği, aşırı yoksul­luk ve kimi zararlı gelenekler, regl dönemini bir yoksunluk ve damgalanma dönemine dö­nüştürebilir; toplumsal cinsi­yet eşitsizliğinin bir yansıması olarak temel insan haklarından yararlanmanın önünde engel olabilir.

    Dünyanın dörtbir yanın­da, düşük gelirli birçok kişinin menstrüasyon sırasında hijye­nik ihtiyaçlarına ulaşma müca­delesi “regl yoksulluğu” olarak tanımlanıyor ve sadece hijyenik pedleri değil su ve sabun gibi en temel temizlik ürünlerinin, ye­dek iç çamaşırı gibi ihtiyaçların getirdiği ekonomik yükü de ifa­de ediyor. Üstelik regl yoksul­luğu yalnızca yoksul ülkelerde değil orta ve yüksek gelirli ülke­lerde de özellikle kadınları etki­leyen bir hak ihlali olarak; okul­dan ve işten geri kalmalarına yol açarak hayatları üzerinde kalıcı izler bırakıyor.

    Menstrüasyon sırasında neyin gerekli olduğu artık tüm dünyada anlaşılmış durum­da: Hijyenik ürünlere güvenli erişim; bu ürünü mahremiyet içinde değiştirebilmek ve kul­lanılmış malzemeyi atabilmek; sabun ve temiz su ile yıkana­bilmek; regl döngüsü ve nasıl yönetileceği konusunda temel eğitime sahip olmak. Oysa ço­cuklar, hayatlarının büyük bö­lümünde birlikte yaşayacakla­rı bu doğal fonksiyon hakkında genellikle çok az şey biliyorlar; çoğu insan, konuyla ilgili ilk bilgilerini regl olduktan sonra korku ve endişe içinde alıyor. Bu bilgilerin bir kısmı da kafa karışıklığına yol açacak şekilde yanlış oluyor.

    Menstrüasyonun toplum içinde konuşulmaması, cehale­te ve ihmale yol açıyor; regl dö­nemi yoksulluğuna ve ayrım­cılığa karşı savunma yapmayı güçleştiriyor. Hijyenik ürünle­re erişimin mümkün olmadığı durumlarda başvurulan iptidai çözümler ise, enfeksiyona yol açmak bir yana tam koruma da sağlamadığı için toplumun yarısının kendisini sosyal ha­yattan uzak tutmasına neden oluyor.

    BİLGİ

    Menstrüasyon / âdet döngüsü

    Üreme çağındaki bir kadının uterusunda, hormonlar tarafından tetiklenen ve potansi­yel bir hamileliğe yönelik gelişen dokusal değişikliğin kanama yoluyla vajinadan atılması süre­cidir. Bu süreç döngüseldir; bir kız çocuğu ergenliğe ulaştığında başlar ve buna menarş denir; doğurganlık çağının sonuna kadar devam eder ve menopoz ile son bulur. Genel anlamda âdet döngüsü, 21-35 gün arasında (ortalama 28) bir sıklıkta; 2-7 gün arasında değişebilen bir sürede ve sıvı miktarı 20-80 cc arasında (or­talama 35 cc) değişir. Bu döngü; kadının biyolojik, psikolojik ve sosyal koşullarından olduğu kadar çevreden de etkilenir.

    FİLM: PERIOD. END OF SENTENCE.

    Oscar adayı bir aktivizm öyküsü

    Yönetmen Rayka Zehtabchi imzalı 2018 yapımı bu kısa belgesel filmde, Hindistan’ın Ha­pur kentinde bir grup kadının, hi­jyenik ped imal eden bir makineyi nasıl çalıştıracaklarını öğrendikten sonra düşük maliyetle, doğada biy­olojik olarak parçalanabilen pedler üreterek diğer kadınlara uygun fiyatla satmalarının hikayesi an­latılıyor. 91. Akademi Ödülleri’nde En İyi Belgesel seçilen filmde anlatılan bu girişim, yalnızca temel ürünlere erişimi kolaylaştırarak kadın hijyeninin iyileştirilmesine yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda Hindistan’da kadınları menstrüasyonla ilgili tabulardan kurtulmaları için de destekliyor, güçlendiriyor.

    JARGON

    Hangi kelimeler ve deyimler kullanılıyor?

    Menstrüasyon terimi Latince “ay” anlamına gelen mensis kelimesinden geliyor ve bu aynı zamanda “periyod” denilmesinin de nedeni. Birçok kültürde regl, aylık ritmi nedeniyle ay döngüsü ile ilişkilendirilmiş. Bugün ise açıkça söz edilemediğinden “halam geldi”, “hastayım” ve hatta “anavatan kan ağlıyor” gibi deyimler var.

    Regl Fransızca’da kural, düzen anlamına gelen “régle” sözcüğü Latince yine kural, düzen anlamına gelen regula sözcüğünden evril­miştir.

    Âdet görmek Arapça’da tekrarla­nan veya geri gelen şey, alışkanlık anlamında.

    Aybaşı/aybaşı olmak/ay hâli Her ne kadar her ayın başında olmasa da yine de her ay düzenli olarak yaşanmasına bağlı olarak.

    Kirlenmek/kirli olmak TDK Söz­lüğü’ne göre “Aybaşı durumunda olmak”… Tarih boyunca sürdürü­len inanışlara dayanan bu sözcük, regl sıvısının kirli olduğu yönünde­ki yanlış bilgiyi sürdürüyor.

    Hastalanmak Aslında vücudun sağlıklı bir şekilde yerine getirdiği doğal bir fonksiyon olan mens­trüasyondan “hasta olmak” diye bahsetmek, aynen gerçekten hasta olunan zamanlardaki gibi bir nevi karantina uygulamasını da sürdürmeyi beraberinde getiriyor. Oysa regl olmak, doğal bir vücut fonksiyonu.

    Muayyen günler “Belirli” günlerde olmak. Adını söylemeden regl olduğunu ima etmenin herkesçe bilinen bir başka yolu.

    Renkli olmak Yüksek ihtimalle “regl olmak” kelimesinin kulaktan kulağa aktarılırken değiştirilmiş hâli.

    Halam geldi Aslında özellikle halaların sevildiği durumda, hoş karşılanan bir durumu ifade ediyor gibi görünen bu cümlenin, “teyzem geldi”, “misafir geldi” gibi versiyonları da var.

    Dünyadan örnekler Türkiye’de kullanılan “Anavatan kan ağlıyor”, “Ayşecik tatilde”, “Tarla çamur­lu”, “Kızsal mazeretim var” gibi “yaratıcı” cümlelerin yanında dün­yada da “İsmi lazım değil” (Fransa), “Çifte kumrular” (Hindistan), “Kırmızı başlıklı kız” (Rusya), “Kızıl dalga” (İngiltere), “Flo Teyze” (ABD) gibi kullanımlar yaygın.

  • Bir çeşitliliğin şahşehri İSKENDERİYE

    İskenderiye’de doğup büyümüş Giuseppe Ungaretti (1888-1970), kentin kozmopolit ortamına denk gelmiş bir tür ‘melez’di. Önce Paris serüveni, sonra Milano’ya geçip orada demir atış. Bütün şiirlerinin atmosferinin gene de İskenderiye’de geçen çocukluk ve ilkgençlik yıllarında çatıldığını ifade etmiştir.

    Şehirler ile şiirler arasın­daki dolaysız ve dolayımlı ilişkiler çetrefil atmosfer sorunları içerir. Bir ara, İs­kenderiye’ye gitme isteğim ka­barmıştı; yapamadığım nice yol­culuktan biri; pek çok okuryaza­rın yaptığını-yapacağını yaptım. Kavafis’e, Forster’ın kent port­resine zaman ayırdım. Orada kalmadı uzanışlarım. 19. yüzyıl sonu kozmopolit ortamından sö­kün etmeye başlayan farklı kol­larla oyalandım. Düşündüm bir aşamada: İskenderiye’ye gitme­diğimden emin olabilir miydim?

    Seferis üzerine dev dokto­ra çalışmasından tanıdığım De­nis Kohler dört İskenderiye’nin varlığına işaret ediyor: Büyük İskender’in kurduğu, kütüpha­nesi ve feneriyle öne çıkan 2.500 yıl öncesinin kenti; pax romana döneminin melez kenti; sırasıyla Arapların ve Osmanlıların işga­li altında kavrulan kent; hıdiv­ler döneminde kozmopolit bir metropole dönüşen İskenderiye. Bunlara sanırım, bugünden tipik Ortadoğu kimlikli bir beşinciyi eklemek doğru olacak.

    Kavafis’in yaşadığı yıllar­da şiirinin topografyasında yeri olan kentlerin hiçbiri görünmü­yordu: Antakya, Konstantinopo­lis, İskenderiye gömülmüşlerdi geniş ölçüde, palempsest düze­nin amansız yasaları gereği. Ol­sun; şair görüyordu imgelemin­de gene de onları: Olağanüstü canlandırma yetisiyle. Günün­de yaşayan katip ya da simsardı; şiirleri yazan bambaşka bir za­manın içinden geçmeyi seçmişti -buna geniş zamanlar diyoruz.

    Her şair böyle durmaz. İs­kenderiye’de doğup büyümüş Giuseppe Ungaretti, kentin koz­mopolit ortamına denk gelmiş bir tür ‘melez’di. Önce uzun ve dönüştürücü bir Paris serüveni, sonra sisler şehri Milano’ya ge­çip orada demir atış. Bütün şiir­lerinin atmosferinin gene de İs­kenderiye’de geçen çocukluk ve ilkgençlik yıllarında çatıldığını ifade etmiştir: Geceleri bekçile­rin ve domuzların sesiyle dolan uykularına, gündüzleri kentin bitiminden başlayan engin çö­lün uğultusuyla tamamlanarak biçim alan hava, şiirinin yatağını belirler.

    Paris’e, yayımlanan ilk şiiri­nin, “In Memoriam”ın hayale­ti Moammed Sceab ile birlik­te gitmişti Ungaretti. Kaldıkları Hotel des Carmes duruyor hâlâ ve üzerindeki mermer levhada “Giuseppe Ungaretti 1916 yazı­nı burada geçirdi” yazıyor. Rue des Ecoles’den sapılır o sokağa. Şair, şiirlerini Türkçeye akta­ran Işıl Saatçıoğlu’nun sözleriy­le “Şarkısını çözmeyi bilmedi­ği için ölmeyi seçen” çocukluk arkadaşı Moammed Sceab için “Arap olmasına Arap değildi ar­tık; ama bir başkası da olamıyor­du. Tedirgindi. Nasıl ve nereye yerleştireceğini, nasıl ve nerede yumuşaklığa dönüştüreceğini bilmediği yıkıcı bir sevgi taşıyor­du yüreğinde” diyordu. Nietzs­che’yi okutmaya çalışmış şaire, şair onu Mallarmé’ye davet et­miş. Olmamış. Cenazeyi Hotel des Carmes’daki odadan alıp Iv­ry Mezarlığı’ndaki Müslüman karesine gömdürmüş.

    Ungaretti, Jean Amrou­che’un 1953’de yaptığı radyo söyleşilerinde, İskenderiye’den Paris’e, Milano’dan Roma’ya şi­ir burcuna konarak yurt yitimi depreminden kendisini kurtar­dığını anlatıyor. Gerçi şiirleri, özellikle biri, ona ne katıldıysa yaşarken şehirlerden çok nehir­lerden aktığını vurgular ama, su­ların kentlerin içinden anada­marlar olarak geçtiği unutulma­malıdır.

    “Şiir burcuna konarak yurt yitimi
    depreminden kendisini kurtaran” Ungaretti.

    Şiirinin tarihinin en acıma­sız “delik”lerinden birine büyü­teç tutar Ungaretti, Amrouche’la söyleşilerinden birinde. İlk kita­bının şiirlerinin çoğunu cephede yazarken, Closerie des Lilas’dan arkadaşı gazi Apollinaire de yeni şiirlerini siperlerde yazmaktadır. Ungaretti’nin intihar eden ço­cukluk arkadaşı için yazdığı şiiri Apollinaire çevirmiş, gelgelelim bu çeviri savaş derbederliği ne­deniyle kaybolmuştur. Onu çek­mecemizde sayalım.

    İskenderiye’den İtalya’ya göçeden bir başka avant-garde figür, Filippo Marinetti, onca ‘ta­bula rasa’ sonrası, ilerleyen yaş­larında İskenderiye’ye duyduğu nostaljik bağı itiraf etmişti.

    Şüphesiz İskenderiye’nin ef­sanesi yalnızca Kavafis ve Un­garetti gibi bir-iki yerli ikonla, Forster ve Durrell gibi yapıt­larında özelliklerini yücelten yabancı yerlileriyle sınırlana­maz. Céline Axelos’tan Paris’teki evinde başı kesilerek öldürülen romancı-şarkıcı Alec Scouffi’ye biribirinden farklı ‘tıynet’te ör­neklerin gökkuşağını tamamla­dığı bir çeşitliliğin şahşehri ol­muştur İskenderiye.

    Bugün, Ungaretti’nin 1931’de betimlediği, “büyük Arap düşü­nün sonsuz akşamı”yken İngi­lizlerin havasını kökten “tenis kortlu villalar ve plajlar” ile dö­nüştürdüğü şehirden geriye ka­lan izler kitaplardan taşanlar.

    Başta Hala Halim’in İskende­riye Kozmopolitizmi (2013) ça­lışması, çeşitli dergilerde yayım­lanmış kapsamlı incelemelerde işlenmiş bir konu Levanten Mı­sırlıların sesli ve yazılı yapıtları. Çoğu yarıyarıya gönüllü, yarıya­rıya zorunlu sürgün dönemleriy­le sona ermiş yaşamöykülerdir. Edmond Jabès, bu antologyanın en derin figürü olarak öne çıkar, benzersiz yapıtıyla. 20. yüzyıl şi­irinin ana limanlarından biri.

    Öteki uçta, İskenderiye’den önce Paris’e geçen, sonunda Ka­nada’ya demir atan Ayoub Sina­no, bir köşesi İstanbul’a bağla­nan yapıtıyla göze çarpıyor: “Po­la de Péra”nın şiirlerinden özel bir Beyoğlu kokusu sızıyor. İs­tanbullu operet şarkısının öykü­sünü bir gün dilimizde ağırlama­lı, yazarını selamlamalıyız.

  • İlk Türkçe sinema kitabı 100 yıl önce yayımlandı Gülnihal Sultan’ın Maceraları

    Yönetmen, senaryo yazarı ve aktör Vedat Örfi Bengü’nün 1922’de üç cilt hâlinde Binbir Gece Hikâyeleri’nden naklettiği “Gülnihâl Sultan” serisi, şimdiye dek sinema literatürüne girmemiş, ancak Türkçe yayımlanmış ilk sinema kitabı. Aynı zamanda Türk sinemasının da basılı ilk senaryosu. Kapakları, fotoğrafları ve metinleriyle ilk defa günışığına çıkıyor.

    Vedat Örfi’nin henüz 22 yaşında kaleme aldığı ve bir sinema fotoroma­nı olarak kurguladığı üç ciltlik “Binbir Gece Hikâyeleri Gül­nihâl Sultan” serisi, edebiyat-si­nema tarihimizde bir ilk. Ve­dat Örfi Bengü, 1900 doğumlu. Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın torunu, Mehmet Ali Paşa’nın oğlu, Nâzım Hikmet ile evle­nen Piraye Hanım’ın ilk kocası ve yazar Memet Fuat’ın babası. 52 yıllık kısa ömrü, sinemaya ve

    Vedat Örfi’nin 1937’de Resimli Ay dergisine gönderdiği imzalı fotoğrafı

    tiyatroya adanmış. İlk gençlik yıllarında, Saint-Joseph Lise­si’nde okuduktan sonra tiyatro oyunları yazarak başladığı se­rüveni, 1924’te yazdığı “Vefaen Ferağ” adlı oyunun Darülbeda­yi’de sahnelenmesiyle taçlan­mış. 1925’te Mısır’a gitmiş ve “Isis Film Corporation” adında bir film şirketi kurarak Mısır si­nemasının kurucuları arasında yer almış. Mısır’da 14, Fransa’da 8 film çekip “Şarkın Valenti­nosu” diye anılmış sıradışı bir sima. Oyunculuğu, senaristliği, romancılığı da cabası.

     3 kitaplık seri Birinci kitap olan 1922 baskı Gülnihâl Sultan. Şehrazad’ın Şehriyar Şaha Anlattığı Muazzam Masal kitabının kapağının sağ köşesinde daire içinde “Cihan Kütüphanesi” solda daire içinde “Cemiyet Kitaphanesi” yazmaktadır. Ortada üstte, “Nakli: Vedad Örfi” onun altında, “Binbir Gece Hikâyeleri” onun altında büyük klişe ile “Gülnihal Sultan” yazmaktadır. Eski harfli Türkçe “Gülnihal Sultan” klişesinin altında büyük hattat Hamid Aytaç’ın “Hamid” imzası okunmaktadır. “Gülnihal Sultan” başlığı altında, “Birinci Kitap” yazısı onun altında da kapak fotoğrafı görülmektedir. Kapak fotoğrafının altında, sağ alt köşede daire içinde, “Fiyatı 5 kuruş”, sol alt köşede daire içinde, “3-4 Cüz” ve en altta ortada, “Matbaa-yi Cihan Biraderler Ebu El-suud Caddesi” yazmaktadır. Her üç kitabın künye sayfasına şu not düşülmüştür: “Şehrazâd ve Gülnihal Sultan ünvanı altında Avrupada ‘Patekonsorsiyom’ müessesatı tarafından sinemada ve muhtelif tiyatrolarda temsil edilmiş, her temsilinde büyük alkışlar kazanmıştır”.

    Vedat Örfi Bengü’nün 1922’de üç cilt halinde eski harfli Türkçe olarak naklettiği “Binbir Gece Hikâyeleri Gül­nihâl Sultan” serisi Türk sine­masının ilklerinden.

    Cihan ve Cemiyet Kütüpha­nesi 1922’de “Sinema Külliyatı” başlığı ile seri sinema kitapla­rı yayımlamaya başlar. Okurlar, hikayelerin fotoğraflarla des­teklendiği sinema kitaplarıyla buluşur.

    Dans kıyafetiyle Gülnihal
    Sultan: “Gülnihal Sultan’ın
    her hareketinden ayrı bir
    cazibe taşıyordu”.

    İlk kitap “Binbir Gece Hikâ­yeleri Gülnihal Sultan”dan üç kısımlık bir seridir. Üç kitap, birbirinin devamı üç cilt halin­de çıkar. Birinci kitap Gülnihâl Sultan. Şehrazad’ın Şehriyar Şaha Anlattığı Muazzam Masal ismiyle, ikinci kitap Gülnihâl Sultan. Dehşetler Diyarında ve üçüncü kitap Gülnihâl Sultan. Canlı Mezarlar ismiyle yayım­lanır. Toplam 422 sayfalık bu üç ciltlik serinin künyesinde, başlığın yanında Vedat Örfi’nin ismini görürüz. Üç kitabı da yazan-nakleden kendisidir. Üç ciltlik serinin sonuna “Erenköy – 8 Terşinisani 1338 (8 Kasım 1922) Vedad Urfi” notu düşül­müştür.

    Düşünceli sultan Gülnihal Sultan sinema külliyatı serisinin 3 ciltlik kitap serisi, 17 müstakil renkli fotoğrafla bezenmiş. Kitaplardaki ilk fotoğrafın altında, “Sultan çok elim ve müthiş düşünceler içinde kaldı” yazıyor.
    Filmden bir kare Döneminin filminden alıntı yapılan fotoğraf: “Dere tepe aştılar… Sahralardan geçtiler… Günlerce yürüdüler”…
    “Kızlar ağası: “Gireceksiniz” diye haykırdı”
    “Kırk gün kırk gece şenlikler yapıldı…”

    • Vedat Örfi’nin metinleri kendine hastır ve sinema diliy­le yoğrulmuştur. Hande Bir­kalan Gedik, Binbir Gece Hi­kayeleri’ni irdelediği makalesinde (Binbir Geceye Bakışlar; hazırlayan: Mehmet Kalpaklı/ Neslihan Demirkol Sönmez, Turkuaz Yayınları, 2010) Vedat Örfi’nin naklettiği metinlerin geleneksel hikaye metinlerine uymadığını, onun bunları kendi sinema dünyasına göre şekil­lendirdiğini yazar: “Vedat Örfi Bengü’nün Binbir Gece Hikâ­yeleri çevirisi ise Türk folklor malzemelerinin değerlendiril­mesini savunan görüşe tezat oluşturmaktadır. 1943 edisyo­nunda Rus yönetmen Ivan Mu­jukin’in ona ‘Sen doğulusun, doğu kültürünü iyi biliyorsun, neden bir Binbir Gece senaryo­su yazmıyorsun?’ dediğini be­lirtiyor. Bengü, Binbir Gece’nin yabancı dillerden Türkçe’ye yapılan çevirilerine güvenme­diği için de ‘aksiyonu ve tas­virleri bol’ bir senaryo yazıyor. Bengü’nün bir başka isteği de vatandaşlarını korumak için kendini feda eden ‘saf ve temiz’ Şahrazad’ın rolünü vurgula­mak. Bu arada şunu söylemek­te fayda var: Bengü’nün yazdığı hiçbir metin Binbir Gece met­nine uymamaktadır. En iyi yak­laşımla bu metnin Binbir Ge­ce’nin yaratıcı bir adaptasyonu olduğu söylenebilir”.

    1927 yılındaki bir gazete küpürü, “Beynelmilel sinemacılık aleminde ilk Türk sanatkarı Vedad Örfi Bey” başlığıyla, kendisinin Mısır’daki sinemacılık başarısını Türk okurlara duyuruyordu.

    Cihan ve Cemiyet Kütüp­hanesi Sinema Külliyatı baş­lığı altında iki resimli sine­ma kitabı daha yayımlar. Ku­marbaz Doktor Mabuz kitabı 1923’te İhsan Sıdkı çevirisiyle, Şeyh kitabı da Kemaleddin çe­virisiyle yayımlanır ve külliyat beş kitapla son bulur.

    Vedat Örfi’nin yazdığı üç ki­tap da renkli kapaklarla, hika­yeyi destekleyen fotoğraflarla özenle ve dönemine göre lüks bir baskıyla basılmıştır.

    1946’da tekrar basıldı Gülnihal Sultan’ın Binbir Gece Hikâyeleri eski harfli Türkçesinden 14 yıl sonra 1946’da Türkçe olarak Uğur Yayınevi tarafından yayınlanır. “Şarkın En Büyük Masalı” üst başlığıyla yine 3 kitap olarak yayınlanan romanlarda, kimi düzeltmeler hariç, ara başlıkları ve hikaye diziliminde eski harfli Türkçe aslına sadık kalınır. Kitapların içinde fotoğraf yer almazken kitap kapakları dönemin ünlü çizeri Münif Fehim tarafından yapılır.

    ‘GÜLNİHAL SULTAN CANLI MEZARLAR’DAN BİR BÖLÜM

    Kocanın bardağına sevgi tozu

    Üç kitaplık serinin son cildinden:

    “- Ortada büyü değil, aşk var. Aşk; sihirlerin en kudretli­sidir. En çok güçlükle mağlûp olanıdır. Galebe çalmak için me­tanet, sabır, ihtimam lâzımdır.

    – Ne gibi?

    – Dinle! Esasen her sihirbaz aşkla başa çıkamaz. Perilerin benim gibi çok müstebit bir âmiri olmak lâzımdır. Aşkla ben başa çıkarım. Yine en az.. En az dört-beş hafta uğraşmak şartıyla!

    – Dört-beş hafta mı?

    – En az dört-beş hafta! Bak, Zübeyde ortada iki çare var. Birincisi şudur: Sana bir toz vereceğim. Bu toz cinler hükümdarı tarafından Bağdat topraklarına üç yüz senede iki kere serpilir. Tesiri şiddetlidir. Kimsede bulunmaz. Semender Şah ile barışırsın. Bu şarttır. 10 gün ara ile, hiç belli etmeksi­zin bu tozu yemek esnasında kocanın bardağına dökersin. Tozu öyle bir dökmelisin ki o gece en küçük bir mehtap ışığı bile yeryüzüne aksetmemeli… Hemen tesiri görülür. Sevilirsin! Görüyorsun ya, üç kere on 30 eder. 30 gün sabır lâzımdır”

  • Irk değil, dil-din değil; milleti millet yapan nedir?

    Ernest Renan’ın 1882’de sorduğu “Millet Nedir?” sorusu bugün de güncelliğini koruyor. Renan ve ardıllarında “millet”i tanımlamak, varolan dünya hâllerini izah etme çabasıydı. Dünden bugüne “emperyalist” bir durakta tıkanan evrensel görüşler; folklorik özellikler ve efsaneler; “halk”a çok yakın bir anlam taşımakla birlikte devletle de haşır neşir olan “millet”; dil, ekonomi gibi nesnel kriterlerin ötesinde millî kimlik, millî kültür ve millî bir siyasal hareket…

    Ernest Renan bundan 140 yıl önce 11 Mart 1882’de, Sorbonne’da “Millet Ne­dir?” başlıklı bir konferans ver­di. Milletin ne olduğunu tanım­lama konusunda ilk derli toplu girişim olarak tarihe geçecek konferans, henüz ne Cemiyet-i Akvam’ın ne Birleşmiş Millet­ler’in ortaya çıktığı bir dönem­de verilmişti; fakat milletlerin doğum tarihi tartışmalı olsa da o dönemde de birbirlerini boğaz­layacak kadar gerçek oldukları muhakkaktı.

    Dönemin allamesi sayılan, şarkiyatçı, dilbilimci ve tarih­çi Renan, birinci cildi “İsa’nın Hayatı” olan 7 ciltlik Hıristi­yanlığın Tarihi eserini tamam­ladığında; İsa’nın biyografisini herhangi bir insanın biyografisi olarak ele aldığı, İncil’in de diğer tarihsel belgeler gibi eleştirel bir okumaya tabi tutulması gerekti­ğini belirttiği için Katolik Kilise­si’nin öfkesini çekmişti. 1870’de Fransa’nın Prusya’ya karşı mağ­lup olup Alsace-Lorraine böl­gesini kaybetmesinden sonra, özellikle Almanların “milletin ırkın bir ürünü olması gerektiği” görüşünden radikal bir biçimde farklı bir millet tanımı arıyordu.

    Renan, konuşmasına tem­kinli bir giriş yaparak önceden dinleyicilerini ikaz etti:

    “Sizinle birlikte, görünüşte açık olmakla beraber en tehli­keli yanlış anlamalara meydan veren bir fikri incelemek istiyo­rum. İnsan cemiyetinin şekilleri çok değişiktir: Çin, Mısır ve es­ki Babil tarzında insan toplu­lukları; İbrani ve Arap tarzında kabile; Atina ve İsparta tarzın­da site; Akamanişlar, Roma ve Carlovingien imparatorlukları gibi türlü ülkelerden müteşekkil topluluklar; Yahudi ve Parsî ce­maatleri gibi din bağının muha­faza ettiği cemaatler; Fransa, İn­giltere gibi milletler ve bugünkü muhtar Avrupa topluluklarının çoğu; İsviçre, Amerika tarzında konfederasyonlar; türlü Cermen -ve Slav- kolları arasında ırkın veya daha ziyade dilin kurduğu neviden yakınlıklar… Zamanı­mızda ise daha ağır bir hata işle­niyor: Irk ile millet birbiriyle ka­rıştırılıyor; ırk veya daha ziyade dil üzerine kurulmuş topluluk­lara, gerçekten varolan millet­lerinkine benzer bir egemenlik hakkı tanınıyor. Başlangıçta ke­limelerin anlamının azıcık bir­biriyle karıştırılması yüzünden neticede en kaçınılmaz hatala­ra düşülmesi mümkün olan bu güç meselelerde açık sonuçlara iş naziktir, hemen hemen canlı yaratık üzerinde teşrih (derinle­mesine inceleme) yapmaktır”.

    Ernest Renan, 1823’te doğduğu yer olan Fransa’nın Tréguier kasabasında, arkasında bilgelik tanrıçası Athena ile tasvir edilmiş.

    Renan, ırklardan farklı ola­rak, ulusların ortak bir geçmişe sahip bireylerin gönüllü birlik­teliği temelinde oluşturuldu­ğunu öne sürerek ırk ve ulusu ayırt etmeye çalışmıştı: Bir ulu­su oluşturan şey, aynı dili ko­nuşmak ya da ortak bir etnog­rafik gruba ait olmak değildir; “birlikte harika şeyler yapmış olmak, gelecekte daha fazlasını yapmayı istemek”tir. Bu söylem, çoğu defa, sözleşmeye dayalı bir ulus modeli lehine, Alman tipi ırkçı milliyetçiliğin reddi olarak yorumlanmıştır. Bununla bir­likte, Renan’ın ulusu manevi bir ilke olarak kavrayışı, ırksal bir boyuttan muaf değildi. Renan’ın savunduğu “gündelik plebisit”, “sadece ortak bir geçmişe sahip olanları, yani aynı köklere sahip olanları ilgilendirmektedir.”

    Öte yandan Ernest Renan “Millet Nedir?” derken, aslın­da milletleri de bugün bile geçer akçe olan medeniyet skalasına vurarak, sömürgeciliği ırkçı bir fikirle haklı çıkarıyordu: “Geniş ölçekte sömürgeleştirme, birin­ci dereceden siyasi bir zorun­luluktur. Sömürgeleştirmeyen bir ulus, geri dönülmez biçim­de sosyalizme, zenginle yoksu­lun savaşına mahkumdur. Aşağı ırktan bir ülkenin üstün bir ırk tarafından fethedilmesidir” (Er­nest Renan, Entelektüel ve Ahla­ki Reform, 1871).

    Renan’ın 3. Napoléon gibi bir serdengeçtinin liberal ka­nadına yakın olduğu gözönüne alınırsa, “millet” tanımının Al­man rekabetiyle malul olduğu, sömürgecilik konusundaki gö­rüşlerinin ise “millet” tanımın­da aradığı evrenselliğin “emper­yalist” bir durakta tıkanmasıyla oluştuğu görülür.

    Ernest Renan, 11 Mart 1882’de Sorbonne’da yaptığı konuşmada milletin oluşumunda ırk, dil, din, çıkar birliği ve coğrafya gibi ölçütlere değinmiş ve hiçbirini yeterli bulmamıştır. Ona göre millet, her gün yapılan bir plebisittir

    1776’da İnsan Hakları Ev­rensel Bildirgesi’nde “Bütün insanlar eşit yaratılmıştır” den­dikten 1 asır sonra, ırkı milletin temeli olarak görmediğini söy­leyip sömürgeciliği “medeniyet” bile değil “ırk” açısından meş­rulaştıran bir görüşün zamana direnmesi pek mümkün olmadı. Millet üzerine yapılan tanımla­maların sürekli bir dizi istisna ile çelmelenmesi, herhangi bir bilimsel tanım yapılamayacağı­na yönelik kanaatin güçlenme­sine neden oldu.

    Renan her ne kadar ortak manevi değerlere vurgu yapmış­sa da “geçmiş”i buna eklemekte de bir mahsur görmemişti. Böy­le olunca millet gibi modern bir kavrama anında folklorik özel­likler, efsaneler gibi ezeli ve ebe­di bir boyut eklenmişti.

    Bölünmez bütün

    Adı sanı belli milletlerin, koca koca devletlerin ve dolayısıy­la savaşların gerçek olduğu bir dönemde tanım peşinde koşma ihtiyacı, insan topluluklarının geçirdiği evreleri sınıflandırma gayretinin de ürünüydü.

    Öte yandan Fransız Devri­mi gibi yeni kavramların üretil­mesini gerektiren bir hadiseden sonra, “halkların baharı” denen 1848 Devrimleri sırasında, mil­letin bir bütün olduğundan ne kadar sözedilebilirdi? 1871’de kısa süren Paris Komünü dene­yimi gibi “milleti bölen” (Prus­ya karşısında yenilgiye uğrayan yönetim Paris’i boşaltınca halk kendi kendine yönetmeye ve iş­gale direnmeye karar vermiştir) bir içsavaştan sonra, bütün hâ­linde bir millet kavramı üretme­ye çalışmak da biraz paradoksal­dı. Üstelik 1871 Paris Komünü, mücadeleye katılan yabancılara da yurttaşlık vermekle kalmıyor, onları en üst yönetim kademele­rine seçiyordu. Zaten 1793 Ana­yasası yurttaşlık hakkını yurt­taşlık zihniyetine sahip ve dev­rime bağlı olanlara tanıyordu. Ancak Renan bu tür “bozguncu­luklar”ın ve daha önceki dinsel katliamların unutulmuş olması gerektiğine inanıyordu. Millet olmanın bir gereği de bazı şeyle­ri hatırlamamaktı!

    Ernest Renan’ın tanımı ya­parken koyduğu şerhler ve el­bette geçen 150 yılda yaşananlar gözönüne alındığında bilimsel veya tatminkar bir tanım yap­mak neredeyse imkansız. Oysa ulusötesi olacağı iddia edilen kurumlara rağmen “millet ger­çeği” varolmaya devam ediyor. Üstelik kavramlar da çapraşık ve hatta sapkın ilişkiler içinde.

    Alsace-Lorraine sorunu 1870’de Fransa’nın Prusya’ya karşı mağlup olup Alsace-Lorraine bölgesini kaybetmesiyle ilgili ders dinleyen öğrenciler. Bölgede ağırlıklı olarak Almanca konuşulması Renan’ı dil unsurunu geri plana atıp, ortak tarih vurgusunu öne çıkarmaya itmişti.

    19. yüzyıl boyunca “millet” dendiğinde aslında bugünkü an­lamıyla millet değil toplum ve devlet kastediliyordu. Meraklısı ünlü İngiliz klasik iktisat yazarı Adam Smith’in Milletlerin Zen­ginliği kitabında kast edilen mil­letin ne olduğunu düşünebilir. “Nation” kelimesi Latince ne­tio’dan geliyor, “aynı kökenden insan grubu” anlamına da geli­yor. Roma’da Cicero ise “halk” ya da “halkın bir kısmı” anla­mında kullanmış. Günümüzde de “halk”a çok yakın bir anlam taşımakla birlikte devletle de haşır neşir.

    Birleşmiş Milletler aslında “millet” dense de “devletleri” kapsıyor. Tabii kim kimi yarattı sorusuna karşı akla ilk gelen ce­vap, milletlerin bekalarını sağ­lamak için devletleri inşa ettiği yönünde. Ancak Polonya’nın mimarı Mareşal Pilsudski aksi bir kanaati savunuyor: “Milleti devlet yaratır, devleti millet de­ğil”. Hollanda, Belçika ve Lük­semburg devlet midir, millet midir?

    Öte yandan, bugünkü Ve­nezuela, Kolombiya, Bolivya, Ekvator ve Peru’nun “kurucu baba”sı Simón Bolívar’ın neden tek bir devlet kuramadığı ve­ya buralarda yaşayan yerlilerin geçmişleriyle zerre kadar iliş­kisi olmayan bu devletlerce ne­den bir türlü benimsenmediği de sorgulanabilir. Yakın zamana kadar süren yerli halklar müca­delesine bakıldığında, örneğin Bolivya’da nüfusun, toplumun, milletin, halkın, nasıl denir­se densin, üçte ikisini oluştu­ran yerlilerin (üstelik “yerli” ve toprağın tarihinin köklerinden geliyor!) 90’lı yıllara kadar nere­deyse yoksayıldığı bir durum­da kavramlar havada kalmaya mahkum.

    Kilisenin düşmanı olarak görülen Renan, 1867’de karikatürist André Gill tarafından La Lune’ün kapağında alevlerin üzerinde bir cadı olarak resmedilmiş.

    Aranan ‘millet’ bulundu!

    Kağıt üzerinde herkesin bir mil­leti var. Bu milletler şeklen ev­rensel gözükmekle birlikte so­mut duruma bakıldığında her biri nevi şahsına münhasır. Her­kesin bir milleti olabilir ancak her birinin ayrı özellikleri var.

    Bu kadar nevi şahsına mün­hasır bir kavramdan çok güçlü siyasal hareketler, hatta savaşçı dürtüler peydahlanırken, dü­şünce alanında alabildiğine bir fukaralık sürüp gidiyor. 19. yüz­yıldan başlayıp günümüze kadar devam eden ezilen ulusların öz­gürlük mücadelesi ise saf mil­liyetçi olarak değil buna sosyal bir içerik kazandırdığı ölçüde farklılaşıyor. Millet konusun­da nedir, ne değildir, ne zaman başlar, ne zaman biter sorularıy­la olmadık teoriler üretilirken, milliyetçilik konusunda pek de hayırlı olmayan bir sığlık söz ko­nusu.

    Milliyetçiliğin yaklaşık bir doğum tarihi var. En azından kapitalizmin gelişmesi, moder­nitenin ortaya çıkmasına denk gelen 18. yüzyılda Batı Avrupa için geçer akçe olmaya başla­mış. Ancak milletin doğum tari­hi ezelden ebede doğru uzandığı için, milliyetçilikle arasında en az 1.000 yıllık bir uçurum açıl­mış. Alanın en önemli eserle­rinden Uluslar ve Ulusçuluk’u yazan Ernest Gellner, “Milliyet­çilik, ulusların kendi özbilinç­lerine uyanma süreci değildir; ulusların varolmadığı yerde on­ları icat eder” derken çubuğu hayal ve yaratımdan uydurmaya bükme zehabına yol açar. Mil­letle milliyetçilik arasında doğ­rusal bir bağ olduğu zehabının aksine “ulusu yaratan ulusçu­luktur” der.

    Latin Amerika milliyetçiliği Simón Bolívar’ın “kurucu babası” olduğu Latin Amerika ülkelerinde yerli halkların mücadelesinin yok sayılması, milliyetçilik üzerine tartışılan birçok kavramı havada kalmaya mahkum hâle getiriyor.

    Hangi milliyetçilik?

    18. yüzyılda modern anlamıy­la beliren milletin üzerine, 19. yüzyılda milliyetçilik siyasal ka­pışmaların merkezine yerleş­ti. 20. yüzyıl ise özellikle milli­yetçiliği dünya egemenliğinin manivelası olarak kullanmaya çalışan devletlerin ve buna kar­şı ulusal kurtuluş savaşları ve­renlerin yüzyılı olur. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi daha farklı bir yöneliş kazandığı id­diasındaki ülkelerdeki çözül­melerden sonra ortaya çıkan “milliyetçilikler” gözönüne alın­dığında, sönümlenmekten ziya­de alevlenen bir milliyetçiliğin varlığını sürdürdüğü rahatlıkla görülebilir. Hatta Eric Hobs­bawm gibi bir tarihçi “Marksist hareket ve devletler, yalnızca biçimleri bakımından millî ol­makla kalmadılar, özlerinde de öyle, yani milliyetçi oldular” de­miştir.

    Cezayir devriminin aktörle­rinden ve tarihçilerinden Mo­hammed Harbi, Arap milliyet­çiliği hakkında şunları söyle­miş: “… Hiçbir zaman demokrasi meselesini, dilsel, etnik ve dinî azınlıkların haklarını ya da dı­şarıdan tanımlanan ‘oyunun kuralları’na boyun eğen Arap toplumlarının çoğul gerçekliği­ni hesaba katmıyorlardı. İnan­dıklarının tersine, ulus bir veri değil, inşa edilmesi gereken bir topluluktu”.

    Ulus, muhakkak ki nesnel temelleri olmakla birlikte, önce­likle ortak tarihsel bir kaderin ürünü. Bu bakımdan, geçmişle sınırlı olmayan, olmuş-bitmiş denemeyecek “devam eden bir sürecin hiç bitmeyecek ürünü (Otto Bauer)”. Böyle olunca dil, ekonomi gibi nesnel kriterlerin ötesinde millî kimlik, millî kül­tür ve millî bir siyasal hareket gibi öznel bir boyut gerekiyor ve bu faktörler de özel bazı tarihsel koşulların ürünü.

    Özetle, milletin tanımlan­masında somut ölçüler belirle­yici olsaydı; aynı dili konuşan­lar tek bir millette, aynı pazar­da olanlar başka bir millette toplanırlardı. Oysa bir toplulu­ğun tarihsel bilinci, duyguları ve dürtüleri bunlardan çok daha önemlidir.

  • Ve Cemal Nadir’le Nâzım’ın yolları kesişir

    İki büyük yetenek, iki büyük sanatçı, iki “nadir” ve “hikmetli” insan. Aynı sene, 1902’de doğan Nâzım Hikmet ve Cemal Nadir, erken cumhuriyet devrinin müstesna isimleri olacaktı. Büyük acıları, büyük zorlukları geride bırakarak ölümsüz eserlere imza attılar, geleceğe ışık tuttular. İki ustanın hayat yolculuğunda kesişen anlar, karşılaşmalar, tanıklıklar…

    Yıl 1902. Tam 120 yıl ön­ce bir şair ve bir karika­türist dünyaya gelir. 15 Ocak 1902’de babasının görevi nedeniyle bulunduğu Selânik’te doğar Nâzım Hikmet. 13 Tem­muz 1902’de ise Bulgaristan’dan Bursa’ya göçen bir ailenin oğlu olarak Bursa’da Cemal Nadir doğar Bursa’da.

    Nâzım üç yaşındayken aile Halep Valisi olan dedesi Meh­met Nâzım Paşa’nın yanına gi­der. Sonrasında annesi Celile Hanım’ın hamileliği nedeniyle İstanbul’a taşınırlar. Okul çağı­na gelen Nâzım, önce Fransız­ca eğitim veren özel bir okulda, sonrasında da Göztepe’deki Nu­mune Mektebi’nde (Taşmektep) okur. İlkokulu bitirince, arka­daşı Vâlâ Nureddin’le (Vâ-Nu) Mekteb-i Sultani’nin hazırlık sı­nıfına yazdırılır. Ertesi yıl mad­di gerekçelerle kaydı Nişantaşı Sultanisi’ne alınır. İlk şiirlerin­den biri olan “Feryâd-ı Vatan”ı 1913’te yazan Nâzım Hikmet, “Otobiyografi” adlı şiirinde “… on dördümden beri şairlik ede­rim…” diye yazacaktır (Nâzım Hikmet’in ilk şiiri 19 Aralık 1914 tarihinde yazdığı ‘Yangın” adlı şiiridir / Haluk Oral, Nâ­zım Hikmet’in Yolculuğu, İşban­kası Yayınları, s. 26-27).

    Yedi yaşında mahalle mek­tebine başlayan Cemal Nadir, daha sonra Nalbantoğlu Mek­teb-i İptidaisi’nde okur. 3 yıllık eğitiminden sonra ortaöğreni­mine Bursa Sultani Mektebi’n­de (Bursa Erkek Lisesi) baş­lar. Çalışkan, uslu, mahcup bir çocuktur. Babasının tayininin Bilecik Adliyesi başkâtipliğine çıkması üzerine aile oraya taşı­nır. Ancak Cemal Nadir okula devam etmek için Bursa’da de­desinin evinde kalır. Bursa Sul­tani’sinden sonra ailesinin ya­nına giderek Bilecik İdadisi’nde eğitimine devam eder. Burada yaptığı bir resmin hocası tara­fından okulun iftihar salonu­na asılması, resim tutkusunu bir bağımlılık haline getirecek­tir: “Resim yapmak hevesi on iki, on üç yaşlarımdan sonra bir hastalık halinde başlar…”

    Biri şiirin, diğeri karikatürün dehası iki müstesna yetenek: Nâzım Hikmet (solda) ve Cemal Nadir (sağda).

    İlk şiir, ilk karikatür

    Nâzım’ın 3 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua’da
    yayımlanan “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı şiiri.

    Dedesi Nâzım Paşa’nın et­kisiyle şiir yazmaya başlayan Nâzım Hikmet, Nişantaşı Sul­tanisi’nin üçüncü sınıfınday­ken evlerine ziyarete gelen aile dostları Cemal Paşa’ya 16 Ara­lık 1914’te yazdığı “Bir Bahriye­linin Ağzından” başlıklı şiirini okur. Şiiri duygulanarak dinle­yen Cemal Paşa’nın yardımıyla Heybeliada Bahriye Mektebi’ne giren Nâzım’ın buradaki öğret­menlerinden biri de şair Yahya Kemal’dir.

    Nâzım’ın yazdığı “Hâlâ Ser­vilerde Ağlıyorlar mı?” adlı şiir 03 Ekim 1918 tarihli Yeni Mec­mua’da yayımlanacaktır. “Meh­med Nâzım” adıyla yayımlanan bu ilk şiiri Yahya Kemal gözden geçirerek düzeltmiş ve o yıllar­da yazar kadrosunda yer aldığı bu dergide yayımlanmasını sağ­lamıştır.

    1920 başlarından itibaren Nâzım’ın hikâye ve şiirlerini Alemdâr, Üçüncü Kitab, Dör­düncü Kitab, Altıncı Kitab, Ye­dinci Kitab ve Ümid dergilerin­de görürüz.

    Nâzım Hikmet’in bir yayın­da kullanılan ilk fotoğrafı ise bi­linenin aksine 26 Ağustos 1920 tarihli Ümid dergisinden önce 21 Ağustos 1920 tarihli Alemdâr dergisinde yayımlanan “Genç­liğe Masal 1- Kırk Haramilerin Esiri” adlı şiirle birlikte görülür.

    Cemal Nadir babasının tek­rar Bursa’ya tayin olması ve maddî olanaksızlıklar nedeniy­le eğitim hayatını sürdüremez ve kendi deyimiyle “hayat üni­versitesine girmek mecburiye­tinde” kalır. Ailesi tarafından Gelincik Çarşısı’nın rutubetli, kuytu bir dükkânında kasnak iş­leme işine başlatılır. Zanaat öğ­rensin diye çalışmaya başladığı bu kasnakçının yanında da yine resim ve edebiyat havası etrafı­nı sarar.

    4 Mart 1920’de Diken mecmuasında yayımlanan Cemal Nadir karikatürleri (altta).

    Bu sıralarda parmakları resme iyice yatkınlaşır. Yorgan yüzlerine ve yazmalara kolaylık­la desenler çizmektedir. Fakat kasnakçılık işi güçlü kuvvetli insanların yapabileceği bir iş­tir. Zayıf yapılı Cemal Nadir bu çalışmaya dayanamaz ve has­ta olur; ancak bu durum Cemal Nadir’i çok memnun eder. Evde kalacak ve çok sevdiği resimle­rini çizebilecektir. Resim yap­maya karşı içinde taşan arzu o kadar büyüktür ki gecelerini evde kör zeytinyağı kandilinin altında çalışarak geçirmektedir. Çizdiği resimlere kızan babası bu defa da onu bir makinecinin yanına çırak olarak verir. An­cak o yine resim çizmeyi ihmal etmez. O günlerde İstanbul’dan gelen mizah mecmualarını göz­den geçirirken aklına bir fikir gelir: “Ben de bu gazetelerde­ki karikatürler kadar resim ya­pabilirim!” Diken mecmuası­na birkaç karikatür gönderir ve bunlardan üçü derginin 45 nu­maralı, 4 Mart 1920 tarihli sa­yısında yayımlanır. 56 numara­lı, 3 Haziran 1920 tarihli sayıda bir karikatürü daha yayımlana­caktır.

    Mütareke yılları

    İstanbul’un işgali Nâzım’ı de­rinden etkileyecektir. Aşk şiir­lerine bir süre ara vererek Ki­tap, Alemdâr, Ümid’te direniş duygularını yansıtan şiirler ya­yımlar. Diğer yandan da arka­daşı Vâlâ Nureddin ile Hececi­ler’in toplantılarına katılmaya başlamıştır.

    1 Ocak 1921’de Faruk Na­fiz, Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin, Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya adlı vapurla İnebolu’dan Ankara’ya gitmek üzere yola çıkarlar. Ankara’dan beklenen izin sadece Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin için gelir. İki arkadaş İnebolu’dan yürüyerek 9 günde Ankara’ya varır. Ancak silah altına alın­mayı beklerken öğretmen ola­rak Bolu’ya tayin edilirler. 1921 Ağustos’unda Bolu’dan ayrı­lıp vapurla Trabzon’a geçer­ler, oradan da yine vapurla Ba­tum’a varırlar. Trenle Tiflis’e ve oradan Moskova’ya ulaşırlar. 1922’de Moskova’da Komintern bünyesinde eğitim veren Doğu Emekçileri Komünist Üniver­sitesi (KUTV) hazırlık sınıfı­na kaydolurlar. Nâzım burada, aynı üniversitede okumaya ge­len Nüzhet (Muhittin Birgen’in baldızı) ile kısa bir evlilik ya­par.

    Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin ile birlikte 1921’de Bolu’daki öğretmenlik yıllarında (üstte, solda). Vâ- Nu (üstte) Cemal Nadir’in de yakın arkadaşlarındandı

    18 yaşında karikatürleri­ni bir dergide ilk defa görmek Cemal Nadir’in çizme isteği­ni daha da ateşlemiştir. Ancak bunun sevincini tam olarak ya­şayamayacaktır. Zira Bursa 8 Temmuz 1920’de Yunanlılar ta­rafından işgal edilmiş ve babası Şevket Güler’in işine son veril­miştir. İşgal döneminde Cemal Nadir, Ulucami yakınında, Sa­haflar Çarşısı’nın içinde küçük bir tabela atölyesi açar ve giri­şine de bir levha asar: “Hattat ve Ressam”. Cemal Nadir tabe­lacılığa yeni bir boyut kazandı­rarak tabelalara resmi sokan ilk kişi olur.

    Yunan işgali sonrası şöyle yazacaktır: “Yunanlıların şehir­den çıkmasını müteakip maa­riften bir muallimlik istedim. Bana yedi tane ilk mektebin seyyar resim hocalığını ver­diler. Bedenen çok yoruluyor­dum. Lakin arzuladığım mesle­ğin adamı olmaktan sonsuz bir haz alıyordum”. Bu devre, onun karikatür çalışmalarına yeni bir hız, yeni bir gelişme de sağ­lar. Bir toplulukta sessizce bir kenara çekilir, kimseye hisset­tirmeden, oradakilerin kroki­lerini çizer. Bir insana dikkatle bakması kafidir. Hafızası, çiz­gileri zaptetmekte ve karakter farklarını belirtmekte bir ob­jektif kadar dikkatlidir. 1923’te uzaktan akrabası Melahat Ha­nım’la evlenir. İstanbul’da ya­yınlanan mizah dergilerine ka­rikatür göndermekte ve oraya giderek dergilerde çalışma ha­yalleri kurmaktadır.

    Nâzım Hikmet’in “Güneşi İçenlerin Türküsü” şiiri 18 Eylül 1924’te Akbaba’da…

    Nâzım Hikmet ve Cemal Nadir’in yolları ilk kez 1924’te kesişir. Birbirlerini o dönemde gördüler mi, tanıştılar mı bil­miyoruz. Ancak Nâzım, 1924 Ekim’inde gizlice sınırdan ge­çerek İstanbul’a gelir ve Aydın­lık’ta “M. Lütfü”, “Ahmed”, “N. H.”, “Nâzım Hikmet” ismiyle şiirler ve Akbaba dergisinde ise kendi ismiyle şiirler ve “Kartal” ismiyle kısa hikayeler yayımlar. Cemal Nadir ise çoktan İstan­bul hayalini gerçekleştirmiş ve “Akbaba’nın Bursalı Ressamı” olarak işe başlamıştır.

    Cemal Nadir önce Bur­sa’dan birkaç karikatürünü zarfa koyarak Akbaba dergisi sahibi Yusuf Ziya’ya (Ortaç) ka­rikatüre merakının olduğunu ve bunlara dergide yer verme­sini talep eden bir mektup yaz­mıştır. Yusuf Ziya Ortaç, “ürkek çizgili, cılız nükteli, çocuk işi karikatürler” olarak nitelendir­diği bu karikatürlere derginin Şubat 1924 tarihli sayısında yer verir. Yusuf Ziya Ortaç’ın genç çizer hakkındaki ilk izle­nimleri şöyledir: “Bir gün, çı­kageldi İstanbul’a Cemal Na­dir. Çizgilerinden daha ürkek bir genç… Soluk bir yüz, kalın camlar arkasından bakan, griye çalan uçuk yeşil gözler, nerde ise gözyaşı, nerde ise hıçkırık olacak bir gülümseyiş… Yürü­meğe korkan, oturmağa korkan, konuşmağa korkan bir hayâl adam…”

    Nâzım, 1 Ocak 1925’te Dr. Şefik Hüsnü’nün Beşiktaş’taki evinde toplanan Türkiye Ko­münist Partisi (TKP) 2. Kong­resi’ne katılarak TKP Merkez Komitesi üyeliğine seçilir. Ay­rıca, 21 Ocak 1925’te çıkmaya başlayan Orak-Çekiç gazetesi­ne de yazar. Hatta gazeteyi so­kak sokak dolaşarak satmaya çalışır. İstanbul’da çok dikkati çekmeye başladığı düşüncesiy­le tanınmadığı İzmir’e gider.

    Ankara’da kurulan İstiklâl Mahkemesi’nin bir soruşturma nedeniyle TKP üyelerini tutuk­lamaya başladığı günlerdir. İz­mir’de kuduz salgını vardır ve Nâzım Hikmet’i de bir köpek ısırır. Nâzım Hikmet kuduza veya polise yakalanma arasın­da sıkışıp kalmıştır. Gündüzle­ri küçük, penceresiz, harap bir kulübe bekler; geceleri ise tahta kapıyı sessizce açar, karanlık yollardan gizlice örgüt toplan­tılarına gider. Birkaç ay ipince bir gün ışığının aydınlattığı bu yerde yaşar. “Güneşi İçenlerin Türküsü” şiirini işte bu günler­de yazar. Haziran 1925’te gizli­ce İzmir’den İstanbul’a, anne­sinin Kadıköy’deki evine gelir. Ertesi sabah tayfa kılığında TKP’nin ayarladığı, Mühürdar açıklarında bekleyen takayla yeniden Moskova’ya ulaşır.

    “Akbaba’nın Bursalı ressamı: Cemal Nadir Bey”, 14 Nisan 1924, Akbaba (solda). “Papağan Albümü: Nezihe Muhyiddin Hanım, Müverrih Ahmet Refik Bey, Beyoğlu Dairesi Sermühendisi Hüsnü Bey, Esnaf Derviş Paşa, Dubara Piyangoso Müdürü Fikri Bey” notlarıyla 10 Kasım 1926’da Papağan’da yayımlanan Cemal Nadir karikatürü (üstte).

    Cemal Nadir’in de haya­tının en sıkıntılı, en buhran­lı dönemini yaşayacağı Bâb-ı Âli’deki ilk zamanları gazete ve dergilerin kapısını aşındırmak­la geçer. Himayelerini istedi­ği kişilerden soğuk muamele görür. Yine Nâzım gibi Cemal Nadir’in de yakın arkadaşların­dan olacak olan Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû), bu sıkıntılı günleri ağ­lamaklı bir şekilde yıllar sonra şöyle anlatacaktır: “Kendisini ilk defa 1925 senesinde Babıâ­li’de Reşidefendi Hanı’nda gör­düm. Orada bir mizah mecmu­ası çıkıyordu. Cemal Nadir de bu mecmuanın ressamı olmak istiyormuş. O gün, birkaç resim getirmişti. Mecmuanın sahibi resimleri şöyle bir süzdükten sonra Cemal Nadir’i rencide edecek şekilde, ‘Sen resim yap­masını beceremiyorsun! Ramiz gibi (Ramiz Gökçe) yapmalısın’ dedi. Ramiz, o günlerde çok gü­zel kadın resimleri yapıyordu. Cemal Nadir’in ise janrı bam­başka idi. Ağlamaklı bir halde kapıdan çıktı. Çok kötü giyin­mişti. Korkunç derecede zayıf­tı. Peşinden dışarı çıktım. Ken­disiyle kapı önünde konuştuk. Hâli bana çok hazin gelmişti. Ortaköy’de oturduğunu, parası olmadığı için yürüyerek gidip geldiğini söyledi. Evet, Cemal Nadir’le işte böyle tanışmıştık. Ne ben ne o, bu tanışmamızı unutmadık”.

    Sonraları Cemal Nadir, Vâ- Nû’ya şu itirafta bulunacaktır: “O zaman sen dikkat etmemiş­sin. Mecmuaya geldiğim gün ayağımda çorap yoktu. Potinim delik olduğu için görünmesin diye ayak parmağımı çini mü­rekkeple boyamıştım”.

    Bu dönemde yaşadığı bütün sıkıntılara rağmen, karikatürle­ri Akbaba, Guguk, Zümrüdüan­ka, Resimli Dünya ve Papağan adlı dergilerde yayımlanacaktır. Bir yandan da tabelacılık yapa­rak geçinmeye çalışır. Ancak aldığı para ile geçinmesi im­kansızdır. Kendisi bu durumu şöyle açıklar: “Yazdığım tabela­lar bana, fazla olarak bir tram­vay parası bile bırakmıyordu”. Yaşadığı maddi sıkıntılar yü­zünden ilk çocuğunu kucağında yitirir: “Düşünün ki bakımsız­lıktan bir çocuğum öldü. Kuca­ğımda can veren yavruyu min­derin üzerine koyarak ertesi günkü karikatürü hazırlamaya koyuldum. Buna mecburdum”. Bu acı üzerine ve İstanbul’da geçinemeyeceğimi anlayınca içinde yaşattığı bütün umutla­rı da gömerek, tası tarağı toplar ve 1927 başında Bursa’ya, baba ocağına döner.

    Yurda dönüş

    Nâzım 1927’de Moskova’dadır. Türkiye’de Güneş dergisinde “Kitâb-ı Mukaddes” ve “Eski Anadolu (Yalnayak)” şiirleri ve “Ocak Başında” adlı oyunu ya­yımlanır. Şiirlerinin toplu ola­rak yer aldığı ilk şiir kitabı Gü­neşi İçenlerin Türküsü, 1928’de Bakü’de Türkçe yayımlanır.

    Nâzım Hikmet, 28 Eylül 1927’de yeni kurulduğu sapta­nan gizli bir komünist partisi­ne üyelik suçlamasıyla gıyaben yargılanıp 3 ay hapse mahkum edilmiştir. Temmuz 1928’de Türkiye’ye dönme kararı alan Nâzım, arkadaşı Laz İsmail ile gizlice sınırı geçerek Türki­ye’ye girer ancak Hopa’da yaka­lanırlar. 2 ay Hopa Cezaevi’nde bekletildikten sonra Rize üze­rinden İstanbul’a gönderilirler. Tüm davaların birleştirilme­si sonucunda 14 Ekim 1928’de Ankara’ya sevkedilirler.

    Nâzım’ın serbest bırakıldığı 1928 yılı Aralık ayında, Cemal Nadir’in Harf Devrimi’ni anla­tan ilk karikatürü “Hicret”, Ak­şam gazetesinin 1 Aralık 1928 tarihli sayısında yayımlana­caktır.

    Bursa’ya dönen Cemal Na­dir, kendisini tanıyanlar gö­zünde “başarısız” durumuna düşse de İstanbul’daki sıkıntı­lı günlerin sonunda altüst olan kafasını dinlendirmek imkanı­nı bulmuştur. Millî Sinema’nın karşısında küçük bir tabelacı dükkanı açar. Sinemanın, her program değiştikçe yenilenen kapı reklamlarını yazar. Sine­maya gidenler, film aralarında cam üzerine yazılı şu reklamı, perdeye yansımış olarak okur­lar: “Hattatların meraklısı, me­raklıların hattatı”.

    Bursa’da seyyar öğretmenli­ğe de devam eder. Çeşitli okul­larda resim öğretmenliğinin yanında el işi ve idman ders­lerine de girer. Bu dönemde yakın arkadaşı Rıza Ruşen’in Bursa’da çıkardığı Arkadaş ve Yeni Fikir gazetelerinde de ka­rikatürleri yayımlanır. 1928 yı­lı, ilan edilen Harf İnkılabı ile maddi açıdan biraz daha rahata kavuşacağı bir yıl olur. Okullar, resmî daireler, ticarethaneler levha ve tabelalarını yeni harf­lere çevirecektir. Cemal Nadir de bu sırada küçük dükkanını bırakır ve Ulucami civarında, büyük ve geniş bir yer kiralar. Burada geceli-gündüzlü çalış­maya başlar. O kadar çabuk du­yulur ve sevilir ki, küçük dük­kanının duvar dipleri ve perde ile ayrılmış arka kısmı bile ta­belalarla dolar.

    Bu sıralarda Akşam gazete­si yöneticilerinden Necmettin Sadak birkaç karikatüründen hatırlayıp Selami İzzet Sedes’e Cemal Nadir’e mektup yazma­sını ve gazetede günlük kari­katür çizme talebini iletmesini ister. Cemal Nadir bu tekliften sonra tekrar İstanbul’a gidip gitmeme konusunda tereddüt­ler yaşar. Bursa’da tabelacılık­tan edindiği kazanç fena de­ğildir; fakat Bursa ona küçük gelmektedir. Çok acı hatıra­larla ayrıldığı basın dünyası­nın parıltısı, cazibesi, her şeye rağmen onu çekmeye devam etmektedir. Sonunda teklifi ka­bul eder. İstanbul’a ikinci gelişi, Cemal Nadir’in hayatında yeni ve parlak bir dönemin başlan­gıcıdır.

    Cemal Nadir’in Harf Devrimi’ni anlatan “Hicret” adlı karikatürü, 01 Aralık 1928, Akşam (solda). Yalnızca birkaç gün önce 21 Kasım 1928’de aynı gazetede Cemal Nadir’in geçinmek için Bursa’da açtığı tabelacı atölyesinin haberi vardı (sağda).

    Akşam’daki aydınlık

    Cemal Nadir 13 Nisan 1929’da Akşam gazetesinde işe başlar. Gazetenin birinci sayfasında her gün bir karikatürü yayım­lanır. Türk basınında günlük karikatür, ilk defa Akşam’ın ön sayfasında Cemal Nadir’le sü­reklilik kazanacaktır.

    1929 yılı Nâzım Hikmet için de önemli gelişmeleri yaşa­nacağı bir yıl olacaktır. Deney­sel şiirlerinin bulunduğu 835 Satır adlı kitabı, Latin harfle­riyle yayımlanan ilk kitabı ola­rak büyük ilgi görür. 21 Nisan 1929 tarihli Akşam gazetesinin ilk sayfasında Cemal Nadir’in “Bursa’dan gelme ve ev arama” konulu karikatürü çıkarken, gazetenin üçüncü sayfasında Nâzım Hikmet’in 835 Satır adlı şiir kitabının basıldığı ile ilgili Vâlâ Nureddin yazısı yer alır.

    835 Satır kitabının edebi­yatımızdaki yankıları sürerken, yine Akşam gazetesinde Hik­met Feridun’un yaptığı “Ede­biyatımız Ne Halde?” başlıklı anketler yayımlanmaya başlar. Anketlerde Nâzım’dan da bah­sedilmekte; şair yerildiği ka­dar da övülmektedir. 06 Mayıs 1929 tarihli gazetede Cemal Nadir’in karikatürünün üstün­de Nâzım Hikmet’in ankete verdiği cevaplar da yayımlana­cak ve Nâzım, “nazmın en bü­yük düşmanı” olduğunu belir­tecektir.

    Nâzım Hikmet’in, Resimli Ay’ın Haziran ve Temmuz sa­yılarında “Putları Yıkıyoruz” başlığı altında imzasız olarak yayımladığı Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan iki yazısı ile siyasi sonuçlar da do­ğuracak olan bir eski-yeni kav­gası başlar.

    Yine Resimli Ay’ın Temmuz sayısında “İsimsiz Adam” im­zasıyla “Sesini Kaybeden Şe­hir” adlı şiiri yayımlanır:

    “Adedi devir sıfır

    Şehir sustu

    Kenetlendi nokta nokta şehrinin

    asfalt beton çenesi

    Bir dokuz yüz nokta nokta senesi

    nokta nokta ayında

    Cadde boş

    Bir uçtan bir uca koş

    Cadde boş

    bomboş cebim gibi

    Kesildi akmıyor su

    Ne bir motor uğultusu

    ne dönen bir tekerlek var”

    Nâzım, şiirde iş bırakan taksi şoförlerini desteklemek­tedir. İşçileri greve özendirdiği gerekçesiyle kovuşturmaya uğ­rar. Şiirin altında imzası bulun­madığından, derginin sorumlu­su Behçet Bey yargılanacaktır. Cemal Nadir de taksicilerin ey­lemine “Arabanın İntikamı” ad­lı karikatüründe yer verecektir.

    Cemal Nadir, diğer karika­türlerinde olduğu gibi ilk defa 17 Ağustos 1929 tarihli Akşam gazetesinde yayımlanacak olan Amcabey tiplemesiyle de hal­kın yaşadığı sorunlara deği­nerek onların dertlerine ortak olur. Ara sıra tatlı tatlı alayı da ihmal etmeyerek onlara akıl öğ­retir. Cemal Nadir, Amcabey’le ülkemizdeki ilk yerli bant-ka­rikatür tiplemesini yaratırken Nâzım Hikmet de peşpeşe şiir kitapları çıkaracaktır. Kasım 1929’da Jokond ile Si-Ya-U, Mart 1930’da Varan 3, Hazi­ran 1930’da 1+1=Bir ve Kasım 1930’da Sesini Kaybeden Şehir kitapları yayımlanır. Ancak ilk beş kitabındaki şiirlerinde “bir zümrenin başka zümreler üze­rindeki hâkimiyetini temin et­mek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği” gerekçesiyle mahkeme­ye verilir. 6 Mayıs 1931’de baş­layan dava 10 Mayıs günü ak­lanmasıyla biter.

    Cemal Nadir ile Selami İzzet (Sedes) Akşam gazetesi balkonunda, 8 Mayıs 1929 (üstte). 21 Nisan 1929 ve 27 Nisan 1929 tarihindeki Akşam gazeteleri (altta).

    Cemal Nadir’in karikatür­lerinde ilk Nâzım Hikmet çizi­mine bu dönemde rastlıyoruz. Cemal Nadir 26 Temmuz 1931 tarihli Akşam’da çizdiği kari­katürde, Nâzım Hikmet, Orhan Seyfi ve Abdülhak Hamid’le bir­likte Amcabey’i kumsala götü­rür ve şiir okumalarını ister. Şa­irler şiirlerini okuduktan sonra da Amcabey, Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinden bir dize okur.

    Amcabey o kadar halktan birisidir ve halk tarafından öyle tu­tulmuş ve sevilmiştir ki neredeyse gerçekten yaşayan biri gibi görül­meye başlanmıştır. Ce­mal Nadir 1931 sonla­rında Walt Disney’den etkilenerek “Amcabey Plajda” adlı bir çizgi film denemesinde bu­lunur. Ancak bu işin tek başına yapılması­nın imkansızlığını göre­rek vazgeçer. Yine aynı yıl Akşam gazetesin­de “Amcabey Karikatür Müsabakası” düzenler ve 1932 Mart’ında ilk albümü olan Amca Beye Göre albümü­nü çıkarır. Yine bu günlerde Nâzım’ın Kafatası adlı piye­si İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahneye konacak ve oyun kitap olarak da basılacaktır. Nâzım, en üretken olduğu dönemlerin­den birini yaşamaktadır. Önce Benerci Kendini Niçin Öldür­dü? kitabı, ardından Gece Gelen Telgraf yayımlanır. Ancak kitap basıldıktan 2 ay sonra toplatı­lacak ve Nâzım’a “halkı rejim aleyhine kışkırtmak”tan dava açılacaktır. Bu dava daha sonuç­lanmamışken ikinci bir dava ge­lir. 9 Mayıs 1933’te, Gece Gelen Telgraf’ta yer alan “Hiciv Vadi­sinde Bir Tecrübei Kalemiye” adlı şiirde “kendisine ve pede­rine hakaret ettiği” gerekçesiy­le Süreyya Paşa tarafından dava açılır. Nâzım yargılanmak üzere 31 Mayıs 1933’te Bursa’ya gön­derilir. Avukat İrfan Emin Bey, Nâzım’ın aklanması için büyük uğraş verir.

    15 Haziran 1933 tarihli Ak­şam gazetesinde yine Cemal Nadir imzalı bir Nâzım karika­türü çıkar. Cemal Nadir o gün­lerde “Erkeklerin Kadın Kı­yafetlerinde Gezmeleri Moda Olursa” başlıklı seri karikatür­ler yapmaktadır. Cemal Nadir memleketi Bursa’da bulunan Nâzım’ı kaşları çatık olan polis müdürü ve savcının arasında düşünceli bir şekilde çizmiştir.

    1933 yılı bir yandan Nâzım Hikmet’in davalarıyla geçer­ken bir yandan da senaryosunu yazdığı veya yönettiği filmlerin ardarda sinemalarda gösterildi­ği bir yıl olur. Bu filmler sırasıy­la “Karım Beni Aldatırsa, Fena Yol, Düğün Gecesi, Söz Bir Al­lah Bir, Naşit Dolandırıcı, Cici Berber, Milyon Avcıları ve Leb­lebici Horhor Ağa” filmleridir.

    Cemal Nadir meşhur tiplemesi “Amcabey”i çizerken (üstte). 4 Haziran 1929 tarihli Akşam (üstte, solda). 15 Mart 1932 tarihli Vakit’te Cemal Nadir ve Nâzım Hikmet altalta (altta).

    Nâzım’ın Bursa’da oldu­ğu 1933 Temmuz’unda Cemal Nadir de sergi afişini hazırladı­ğı Bursa sergisine katılmak ve tatilini geçirmek için burada­dır. Nâzım, bir buçuk yıl kaldığı Bursa’dan Ağustos 1934’te ilk köy filmi olan “Bataklı Damın Kızı, Aysel” in senaryosunu ya­zarak ayrılacaktır.

    Aynı yılın başında sözlerini kendisinin yazdığı “Lüküs Ha­yat” opereti Darülbedayi’de oy­nanmaya başlar. Cemal Nadir de çizgileriyle “Lüküs Hayat”ı ölümsüzleştirir.

    Nâzım, Orhan Selim adıyla ilk yazısını 12 Kasım 1934 ta­rihli Akşam gazetesinde yaz­maya başlar. Bu tarihten 1936 sonuna kadar Cemal Nadir’in karikatürleri ve Nâzım’ın ya­zılarını aynı gazetede görürüz. Tabii Cemal Nadir’in çizdiği Nâzım karikatürlerini de…

    Bursa’da sergi

    Cemal Nadir, doğduğu kent Bursa’da ilk sergisini 24 Mayıs 1936’da açar. Yıllar sonra tanı­nan bir sanatçı olarak memleke­tine gitmenin keyfini doyasıya yaşayacaktır. Bursa Halkevi ta­rafından düzenlenen sergi, saat 17.00’de bugünkü Tayyare Kültür Merkezi’nde açılır. 1 hafta bo­yunca açık kalan sergi Bursalı­lar tarafından ilgiyle karşılanır. Sergide Cemal Nadir “Resimde Mizah ve Mizahın Tarihi Değe­ri” üzerine bir konuşma yapar. Konuşmaya girişi şöyledir: “Bu gün Halkevimizin kıymetli yar­dımiyle, ve yüksek huzurunuzla açılan bu sergi, büyük noksanları itibariyle Bursa için belki bir ka­zanç değildir. Fakat sanat hayatı­mın en şerefli ve büyük bir hâdi­sesini teşkil ediyor. Bana bu im­kânı veren sayın Halkevimize ve aziz hemşehrilerime en candan teşekkürlerimi ön söz olarak ar­zederim”. Öğretmen-Şair İlhan Şevket (Aykut) ve Ankara’dan özellikle bu sergi için gelen Ma­nisa Milletvekili Kazım Nami (Duru) birer konuşma yapar­lar. Sergiye katılanlar arasında Nâzım Hikmet ve eşi Piraye’de bulunmaktadır. İlk defa 1933 yı­lında Bursa’ya kelepçeli gelen Nâzım bu kez özgürdür. Burada çekilen fotoğraf, Nâzım’ın Bur­sa’daki tek özgür fotoğrafı ola­caktır (Daha sonra 1940 yılında, Çankırı Cezaevi’nden Bursa Ce­zaevi’ne gelerek uzun yıllar bu­rada kalacaktır).

    Nâzım Hikmet, Cemal Na­dir’in sergisi sonrasında izle­nimlerini Akşam gazetesinde Orhan Selim imzasıyla iki yazı yazarak aktarır.

    Cemal Nadir’in Bursa Kozahan’da 15 Temmuz 1933’te çekilmiş bir fotoğrafı. Arkada kasketiyle Nâzım Hikmet.
  • Köylü ve isyan mecburiyeti: ‘Celâlîyim, Celâlîsin, Celâlî’

    Bozoklu Şeyh Celâl, 1519’da Tokat’ta Safevî desteği ve mezhep gayesiyle ayaklandı. Kendisinden sonraki her nevi halk katılımlı isyan; ister mezhep ister geçim davasıyla ortaya çıkmış olsun, onun adıyla anıldı: Celâlî. Küresel kuraklık, nüfus artışı, yerel beylerin baskısı, eşkıyalık, coğrafi keşiflerin getirdiği ekonomik güçlükler derken, olan sıradan insana olmuş; çileden çıkıp gemi azıya alan çiftçi, şehirli yahut göçer evli, tüfeği elinde bulmuştu.  

    Yavuz Sultan Selim hâtı­rasına 1530’da bir tarih kaleme alan ve bunu Sü­leyman’a sunan Bitlisli Şükrî, âlemde düşmandan hiçbir eser yokken ve memleket emniyet içindeyken korkusuz bir adamın ortaya çıkıp kıyamet alameti gibi bir fesadı ülkeye yaydığını söy­ler. Bozoklu Şeyh Celâl namıy­la tanınan bu adam, 1519’da To­kat’ta Safevî desteği ve mezhep gayesiyle ayaklanmış, Mehdici hareketi kısa sürede sert biçim­de bastırılmıştı. Yine de kendi­sinden sonraki her nevi halk ka­tılımlı isyan; ister mezhep ister geçim davasıyla ortaya çıkmış olsun, onun adıyla anılmıştır: Celâlî.

    Osmanlı uleması bu gibi ayaklanmaları “hurûc ale’s-sul­tan” (meşru sultana başkaldı­rı) olarak tanımladı ve asilerin katledilmelerinin uygun oldu­ğunu söyledi. Ebussuud Efen­di fetvalarına göre, kafirlerden farklı olarak bunların ailelerine ve mallarına dokunulamıyor­du. Ancak isyan eden Kızılbaşlar için daha sert tedbirler düşü­nülmüştü. Celâl’den biraz önce, 1511’de Teke’de saltanat iddia­sıyla ortaya çıkıp Anadolu’yu ka­sıp kavuran Şahkulu Baba Tekeli ayaklanması bu fetvaların doğu­şuna sebep olmuştu.

    Esasında, ister Bayezid gibi bir şehzadenin babasına karşı hareketi, ister Safevi destekli bir halifenin isyanı olsun; halk için değişen pek bir şey yoktu. Her şekilde, devlete karşı toplanan büyük kalabalıkların beslenmesi zorunluydu ve şehirler ile köyler büyük kalabalıkları doyurmak adına yağma ediliyordu. Sıradan insanlar, kaçmak veya bu hare­ketlere bizzat katılmak arasında sıkışıp kalmıştı.

    Suç ve cezası

    1526’da Orta Anadolu’da Safevî etkisiyle bayrak açan Kalender Şah namındaki bir adam, Hacı Bektaş soyundan geldiğini söyleyerek, ekonomik düzenlemelerden rahatsız olan bir kalabalığı etrafında topladı. Pek çok Osmanlı paşasını öldürdükten sonra 1527’de Elbistan’da Makbul İbrahim Paşa tarafından yenilip öldürüldü. Bu minyatür, saray çevresine Osmanlılara isyan etmenin ne demek olduğunu öncesi ve sonrasıyla anlatmak istemiş gibi (Arifî, Süleymannâme, res.?, 1558, TSMK H. 1517).

    Ekonomik nedenleri daha belirgin olan isyanlar, 1590-1610 arasında görülenlerdi. 17. yüzyıl başında yaşanan ve Küçük Buzul Çağı olarak tanımlanan sert kıt­lık dönemi ve nüfus patlaması, beslenemeyen kitleleri genişlet­ti. Üstelik bu dönemde Avru­pa ülkeleri Yeni Dünya’dan yeni kaynaklar elde etmiş ve keşifler­le ticaret yollarını Osmanlı top­ taşımış­lardı. Osmanlı ekonomisi büyük kayıplar verdi ve artan enflasyon neticesinde çarşı-pazar çürük akçe denilen madenî değeri dü­şürülmüş paralarla doldu. 1585- 95 arasında 20 ila 50 akçeye alı­nabilen buğdayın kilesi (yaklaşık 25.6 kg), 1608’e gelindiğinde 320 akçeyi buluyordu. Köylüler çift­lerini bozup yerlerini-yurtlarını terkederek daha güvenli gördük­leri şehirlere göçtüler; köyler ha­rabeye döndü.

    Büyük Celâlîlerden Karaya­zıcı Abdülhalim, eskiden Subaşı iken isyan edip Urfa’yı işgal etti. Öldürüldükten sonra yerine ge­çen kardeşi Deli Hasan, ancak Osmanlı Devleti’nin kendisine Bosna Beylerbeyliğini vermesi suretiyle durdurulabildi. 1607’de Kuyucu Murad Paşa, meşhur kanlı tedbirleriyle Celalî isyanla­rı silsilesini sona erdirdi.

    1620’de 2. Osman’a sunul­duğu düşünülen ıslahat layiha­sı Kitâb-ı Müstetâb’da anonim yazar şöyle haykırır hükümda­ra: “Âşikâre bey iderler (satar­lar) kahbe-zenler mansıbı/Niçe kopmasun Celâlî nice olmasun kıtâl”. Zaman zaman Anado­lu’ya gönderilen adaletnameler ile yerel yöneticiler dizginlen­meye çalışılmış, reaya korunma­ya çalışılmış ise de bunun tam bir başarı elde ettiği söylenemez. Aksine, teşkilat becerisi yüksek, ancak mansıp yüzünden devlete küsen beylerin isyan edip Celâlî olması, bu hareketleri güçlendi­ren sebeplerden biriydi.

    4. Murad 1623’te sıkı bir yö­netim uyguladı ve bu sükûnet or­tamını büyük ölçüde korudu. Tek istisna, 2. Osman’ın kanını dava ederek ayaklanan ve Celâlî artık­larını etrafında toplayan Erzu­rum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa’ydı. Hükümet artık Celâlî ismini bir yafta olarak kullan­maya başlamıştı. Mesela Sultan İbrahim, Sivas Valisi Varvar Ali Paşa’dan İpşir Paşa’nın orada bu­lunan karısı Perihan’ı huzuruna getirmesini istemiş; Paşa bu mü­nasebetsiz talebi reddetmiş; is­yan bayrağını açınca da kendisi­ne Celâlî denmişti (1648).

    Çoluk-çocuk isyan

    Bozoklu Şeyh Celâl ayaklanmasının Osmanlı paşası Şehsuvaroğlu Ali Bey tarafından bastırılması. Bitlisli Şükrî’nin yazdığı Selimnâme’nde yer alan minyatür, Osmanlı saray nakkaşhanesinin pek yeğlemediği biçimde, bir halk hareketini ilk defa betimliyor. Kadınlar ve çocuklar asiler safında; bir çocuk elindeki demir çubuğu Osmanlı alaylarına doğru sallıyor. “Tığdan (kılıçtan) geçti er ü avrat tamam/Kalmadı kimse adûdan (düşmandan) vesselam”. Onun bu alışılmadık yaklaşımını, merkezî söyleme çeperden/ taşradan katılmasına borçluyuz (Şükrî-yi Bitlisî, Selimnâme, res. Pir Ahmed, 1530, TSMK H. 1597-98).

    Fâtih ile başlayan merkezi­yetçi idare anlayışı, toprakların biteviye genişlemesi karşısında sürdürülmesi zor bir sisteme dö­nüşmüştü. Kanunî Batı’ya odak­lanmış, devletin ilgisi Rumeli’ne yoğunlaşmış, Anadolu ilgisiz kal­mıştı. Küresel kuraklık, nüfus ar­tışı, yerel beylerin baskısı, eşkı­yalık, coğrafi keşiflerin getirdiği ekonomik güçlükler derken, olan sıradan insana olmuş; çileden çı­kıp gemi azıya alan çiftçi, şehir­li yahut göçer evli, tüfeği elinde bulmuştu.

    Kemalpaşazâde gibi pek çok Osmanlı merkez tarih yazarı, Selçukluları Gaznelilere isyan eden asiler olarak betimler. Os­manlıların, Selçuklulara karşı başlatılan 1240 Baba İlyas isya­nına duydukları sempati, Oruç Bey gibi tarihçilerin kalemin­de somutlaşır ve Baba’nın Şeyh Edebali gibi takipçileri haneda­na ilham olur. 1920’de Anado­lu’da büyüyen Millî Mücadele de İstanbul Hükümeti tarafından “isyan ve fitne” olarak tanımlan­mıştı.

    Bu 500 yıllık olguyu en iyi özetleyen bir kısa şiirdir belki:

    “Şelaleye

    Düşmüştür

    Zeytinin dalı.

    Celâlîyim

    Celâlîsin

    Celâlî”.

  • Geldi, gördü, yendi! Sezar’ın Anadolu maceraları

    Büyük İskender’in tahtına oturan Sezar’ın (Julius Caesar) milattan önceki son yüzyılda Anadolu’ya gerçekleştirdiği büyük sefer, meşhur “veni, vidi, vici” ibaresiyle tarihe geçmişti. Bugünkü Tokat’ın Zile ilçesi yakınlarında Pontus kuvvetlerini yenilgiye uğratan Sezar’ın izleri, yine arazi üzerinde takip edilmişti. Öncesi, sonrası ve dönemindeki diğer önemli gelişmelerle birlikte…

    Yüksek Anadolu platosu, tarihin her döneminde Akdeniz dünyasında ha­kimiyet kurmak isteyen herke­sin bir ucundan tutmaya çalıştığı büyük, zengin ve stratejik öneme sahip bir coğrafya. Tunç Çağı’n­daki Hitit – Mısır – Miken – Su­riye ticaret dünyasının merkezi, Perslerin bir çırpıda boydan bo­ya kat ettikleri bir yarımada ve Büyük İskender’in askerî sefer macerasının iki yılını geçirdiği bir dünya.

    MÖ 1. yüzyılda, cumhuriyet­ten imparatorluğa geçme aşa­masındaki Roma Devleti, dünya tarihine en büyük komutanlar­dan biri olan Julius Caesar’ı (Se­zar) armağan etmişti. Caesar, ordularının başında Fransa’dan Mısır’a, Britanya’dan İspanya’ya tüm Akdeniz dünyasında hare­ket hâlinde bir ömür geçirdi. Ca­esar’ın hayatında Anadolu’nun yeri ve MÖ 47’de Tokat-Zile’de kazandığı savaş, dünya tarihi açısından belirleyici olmuştur.  

    31 Temmuz MÖ 47

    “Zela, Pontus’da, ovadaki konu­mu düşünüldüğünde korunaklı bir şehirdir. Duvarları, sanki in­san yapısı gibi görünen doğal bir tepenin üzerinde, her yöne mu­azzam yükselir. Bu şehrin çev­resinde vadilerle kesilen bir çok tepe vardır. Bunların en hakimi, neredeyse şehre yüksek patika­lar ile bağlanan, Mithridates’in, Triarius’un şanssızlığıyla ordu­muzu yendiği yer olarak bilinir ki 3 milden uzak değildir. Eski istihkamları tamir ettikten son­ra, Pharnakes tüm kuvvetleriyle kampını oraya, babasının vaktiy­le başarılı olduğu yere kurdu”.

    Roma ordusu şehrin güne­yindeki kampında günü batı­rırken, Julius Caesar gördüğü manzarayı böyle not ediyordu. Muazzam büyük bir coğrafya­da gerçekleşen savaşlar dizisi arasında, tarih boyunca bütün kralları ve komutanları etkileyen bu en ünlü Romalı ve ordusunu Zela (Zile/Tokat) kıyısına geti­ren neydi?

    9 Ağustos MÖ 48

    Konsül Gaius Julius Caesar, bü­yük general Pompeius’u Yuna­nistan’daki Pharsalos savaşında mutlak yenilgiye uğratmıştı. Ro­ma’nın bu en büyük içsavaşında Caesar 23.000 piyade ve 1.000 atlı ile Pompeius’un 50.000 pi­yade ve 7.000 atlısının karşısına çıkmıştı. Sonuçta Pompeius’un 15.000 askeri öldü ve Caesar bü­yük bir zafer kazandı. Yalnızca 1.200 askerini kaybetmişti.

    Caesar “zarları yüksekten atıp” Ocak MÖ 49’da Rubicon nehrini geçerek içsavaşı başla­talı beri en büyük rakibi general Pompeius’un izini sürüyordu. 17 Mart MÖ 49’da Brindisi’de elinden kaçırmıştı Pompeius’u. 19 Nisan 49’da Marsilya’da, 27 Ağustos 49’da ise İspanya’daki İlerda’da Pompeius’a bağlı lej­yonları yenmişti.

    Pompeius’u Yunanistan’da yendikten sonra, ordusunu Ana­dolu’ya gönderdi. Çanakkale Bo­ğazı’nı gemisiyle geçerken Pom­peius’a bağlı bir filo ile karşılaştı. Kendi filosundan sayıca üstün olan bu gemilerden kaçmak yeri­ne üzerlerine gidip teslim olma­larını istedi, onlar da teslim oldu.

    Zela tiyatrosu Anadolu’da basamaklı oturma sıraları yerli kayaya oyulmuş birkaç tiyatrodan biri burası. Zileli yaşlıların söylediğine göre önünden geçen yol yapılıncaya kadar sahne kısmı görülebiliyordu.

    Boğaz’ı geçen Caesar, IIlium/ Troya’a uğradı. Burada Troya savaşı kahramanlarının me­zarlarını ziyaret etti, kurbanlar kesti. Bununla hem Romalıların büyük dedeleri olduğuna inan­dıkları Troyalı Prens Aeneas’ı anıyor, hem de kendisinden 286 sene önce aynı ziyareti yapan Büyük İskender’in tahtına otu­ruyordu.

    Caesar, Troya’dan Asia eyale­tinin başkenti Efes’e geldi. Bura­da törenlerle karşılandı. Pompei­us’un Anadolu’daki ününün ye­rine kendi ismini yüceltmek için şehirlere ve özellikle Artemis tapınağına vergi muafiyeti verdi. Ancak kendisi de tapınağın hazi­nelerinden bir kısmına elkoydu; zira askerlerine para gerekliydi.

    Bu, Roma’da asil bir ailede doğmuş Gaius Julius Caesar’ın Anadolu’ya ilk gelişi değildi. İlk olarak 20 yaşında, MÖ 80 sene­sinde Bitinya’ya gelmişti. Burası bugünkü Bursa, Kocaeli, Sakarya illerimizi kapsayan bir krallıktı ve asil bir aileden gelen genç Ca­esar, eğitiminin bir parçası ola­rak buradaki donanma birliğin­de subay olarak görev almıştı. Bu hem bir görev hem de bir zorun­luluktu, çünkü ailesi o dönem­de Roma’nın hakimi olan Sulla ile karşı kamplardaydı. Pek çok asilzadenin aksine, askerî göre­vinde her zaman en ön safta yer alması, cephede bizzat savaşma­sı ve hatta Midilli adasının fet­hi sırasında büyük kahraman­lık gösterip silah arkadaşlarının hayatını kurtarması ona asker­lik hayatının ilk ödülünü verdi. “Halkın tacı” adı verilen bu ödül, meşe yapraklarından bir taçtı ve bugünkü “üstün cesaret ve fera­gat” madalyalarına denk düşü­yordu. Bunu takan kişi Roma’da oyunlara ya da tiyatroya gittiğin­de senatörler dahil herkes aya­ğa kalkmak zorundaydı. Yaşamı boyunca bu tacı takmaktan zevk duydu. Özellikle ileriki yaşların­da saçlarının önü açılmaya baş­ladığında…

    O sıralarda Caesar’ın Niko­media’da (bugünkü İzmit), Bi­tinya kralı 4. Nikomedes ile aşk ilişkisine girdiği dedikodusu Ro­ma’ya yayıldı ve kendisi hayatı boyunca bunu ne kadar şiddetle reddetse de, Galya’dan Anado­lu’ya, Britanya’dan Afrika’ya or­duları ilerlerken askerler arasın­da hep bunun şakaları yapıldı.

    Bitinya’dan sonra Caesar, Ki­likya korsanlarına karşı Anado­lu’nun güney kıyılarında savaştı. Roma’ya dönüp hukuk eğiti­mi aldı. MÖ 75’te Roma sosyal ve siyasi hayatında çok önem­li olan belagat (etkili konuşma) eğitimi almak için Rodos’a gi­derken, korsanlar kendisini Mi­let kentinin yakınındaki küçük Pharmacussa adasına (bugün Yunanistan’a ait Farmakonision) kaçırdılar. Kendisine fidye ola­rak biçilen 20 talent’i az bulan Caesar, korsanlara kendisi için 50 talent istemelerini söyledi! Adamları Anadolu kıyı kentle­rinde fidye için para toplarken, Caesar küçük adada korsanlar­la 38 gün geçirdi, onlarla sohbet edip, yazdığı şiirleri okudu. Para­yı ödeyip serbest bırakıldığı za­man, korsanlara parasını yakın zamanda geri alacağını söyle­di! Serbest bırakılır bırakılmaz Milet’den temin ettiği donanma gemileri ile korsan adasını basıp korsanları yakaladı ve Berga­ma şehrine götürdü. Korsanlar­dan parasını geri aldıktan sonra hepsini çarmıha gerdirdi (Ancak çarmıh çok uzun süren ve işken­celi bir idam olduğu için, Ada’da geçirdiği günlerdeki “samimiye­tinin hatırına”, çarmıha germe­den önce korsanların boğazını kestirdi).

    MÖ 73’te Pontus kralı Büyük Mithridates, Roma’ya savaş ilan etti. Caesar tekrar Bitinya’ya dö­nerek buradaki yerli kuvvetleri Pontus ordusuna karşı örgütledi. Genç bir subay olarak dahil ol­duğu bu uzun savaşa 27 yıl sonra bir “imperator = muzaffer” ola­rak kendisi son verecekti.

    Zela akropolü Günümüz Zile’sinin tam ortasında akropolü oluşturan tepedeki kale, yörede hüküm sürmüş çeşitli uygarlıkların izini taşıyor.

    2 Ekim MÖ 48

    Caesar, peşinde olduğu düşma­nından 3 gün sonra Mısır’a ulaş­tı. Yenik general Pompeius yeni­den ordu toplamak için Mısır’ın desteğini alabileceğini düşünü­yordu. Ancak bu olmadı; zira Do­ğu Akdeniz’de korsanlığı bitiren, Roma hakimiyetini Anadolu’da kuran Büyük Pompeius, eski bir askeri tarafından kayığının için­de öldürüldü. 3 gün sonra, Mısır­lılar düşmanının başını göster­diler Caesar’a. Önce bu büyük generale yapılan saygısızlığa hid­detlendi ama sonra daha önce­likli bir konuya önem verdi: Mı­sır’dan toplaması gereken para.

    Caesar, düşmanının ölüsü­nü kendisine teslim eden Ptole­maius’u İskenderiye sarayında rehin tuttu ve Mısır donanma­sını limanda yaktı. Limandaki gemilerle birlikte ünlü İskende­riye Kütüphanesi’ndeki 400.000 papirüs yazma da bu yangında kül oldu. Mısırlıların ayaklan­ması üzerine Caesar’ın sayıca az ordusu, İskenderiye feneri­nin bulunduğu Pharos adasında kıstırıldı ve Caesar kaçan asker­lerinin ağırlığından batan gemi­den denize atlayarak küçük bir kayığa geçip canını zor kurtardı. Nihayet, Suriye ve Anadolu’dan yardımcı kuvvetlerinin gelme­siyle Caesar Mısır ordusunu yendi ve 27 Mart MÖ 47’de İs­kenderiye şehrine ve kendisine en iyi şekilde evsahipliği yapma­ya hazır Cleopatra’ya kavuştu.

    İskenderiye şehrinin kapı­sından büyük törenlere girme­sinin üzerinden 4 ay geçmişti. Ptolemaius hanedanının taht kavgasında 13. Ptolemaius ve 7. Cleopatra arasındaki seçim yap­ması zor olmamıştı. Cleopatra 52 yaşındaki bu savaş alanların­da pişmiş hırslı adamın önü­ne kendisini attığında henüz 21 yaşındaydı ve Caesar ile ittifak yapmanın kendisine kraliçeli­ğin yolunu açacağını iyi biliyor­du. Bütün yıllar, yollar ve sa­vaşlardan yorulan Caesar, belki de hayatının ilk tatilini yaptı ve Nisan-Mayıs aylarını Cleopatra ile Nil’de uzun bir gezi yaparak geçirdi. Ne Roma’daki içsavaş ne de başka yerlerdeki sorunlar umurunda değil gibiydi. Hatta ünlü hatip senatör Cicero, Ara­lık MÖ 48’den Haziran MÖ 47’e kadar Roma’ya Caesar’dan bir mektup ya da haber gelmediğin­den şikayet ediyordu.

    Savaşın coğrafyası Sezar’ın, Mithradates’e 20 yıl önce yenilen Triarius’un düştüğü tuzağa düşmeye niyeti yoktu. Alternatif bir yol kullanarak, Zile’yi Amasya’ya bağlayan yola girmeyip doğuya yönelmiş ve kalesinin bulunduğu tepeden, o günkü adıyla Skotios dağının eteklerinden, Derebaşı köyünün bulunduğu vadiye inerek düşmana yaklaşmıştı.

    Bu sakin dönemin bitmesi için Anadolu’dan gelen haberler yeterliydi. Büyük Pontus kralı Mithridates’in oğlu, Kırım’daki Bosphorus devletinin kralı Phar­nakes, babasının mirasında hak iddia ederek Anadolu’da Roma kuvvetlerine karşı saldırıya geç­miş; Roma egemenliğindeki şe­hirleri yıkıp yakmış ve Caesar’ın generali Domitius Calvinus’un bir Roma, iki Galat lejyonundan oluşan ordusunu Nikopolis’de feci bir yenilgiye uğratmıştı.

    Anadolu’nun savaşlardan yorgun toprakları çoğunlukla ay­nı yerde yapılan savaşlara sahne olmuştur. Nikopolis şehrini MÖ 66’da büyük general Pompeius, Pharnakes’in babası Mithrida­tes’i son ve kesin yenilgisine bu­rada uğrattıktan sonra kurmuştu (Sivas’ın Suşehri ilçesinin 5 km güneydoğusunda Yeşilyayla kö­yünün bulunduğu yerdir).

    Roma ile Pontus krallığı ara­sındaki savaşlar 40 yıla yakın sürmüş ve Anadolu’ya hakim olmanın bedelini Roma’ya ödet­miştir.

    MÖ 133’te Batı Anadolu’ya hakim Bergama krallığının son kralı, simya ve büyüye meraklı 3. Attalos, ölümünden sonra kral­lığını vasiyetle Roma’ya bırak­mıştı. Roma Cumhuriyeti, Ana­dolu’yu böyle bir miras olarak devraldı. Kuşkusuz Roma Cum­huriyeti çağının süper gücü olsa da Anadolu’nun diğer krallıkla­rının böyle bir egemenliği kolay kabul etmesi mümkün değildi ve en büyük direniş de bugünkü Kı­zılırmak ile Gürcistan sınırımız arasındaki bölgeyi teşkil eden antik Pontos’un kralından, 6. Mithridates Eupator’dan, kısaca Büyük Mithridates’den geldi.

    Orta Karadeniz’den Kırım’a kadar olan bölgedeki kent dev­letlerini kendisine bağlayan Mithridates, MÖ 88’de batıya doğru harekete geçti ve güçlü bir ordu ve donanma ile Roma bağlaşığı Bitinya ve Kapadokya krallıklarına saldırdı. Hızla Bi­tinya’yı ezip geçerek Roma’nın Asia eyaleti başkenti Efes şehri­ni ele geçirdi ve buradaki 80.000 Latince konuşan insanı bir gün­de öldürttü. Zenginliğe düşkün Roma valisi de, ağzına eritilmiş altın dökülerek öldürüldü. Bu katliam Roma tarafından hiç unutulmadı. Çok kısa sürede Pontus Krallığı başkenti Berga­ma oldu ve bir Pontus ordusu da Yunanistan’a yürüyüp Atina’yı ele geçirdi.

    Veni, vidi, vici Jül Sezar’ın Galler ve Küçük Asya Pontus seferlerinde kazandığı başarıları anısına yapılan resim, Andrea Mantegna’nın atölyesinden ve 1486-1505 arasına tarihleniyor. Londra Hampton Court Palace’ta yer alan tabloda, zafer arabasında betimlenen Jül Sezar’ı, Roma’da ellerinde “Veni, Vidi, Vici” yazılı levhalar taşıyan zafer alayı karşılar.

    Romalı general Sulla, MÖ 87 ve 86’da giriştiği harekatlarda Yunanistan’da Pontus ordusunu yenilgiye uğrattı. Başka bir Ro­ma ordusu da Bursa Mustafake­malpaşa yakınındaki Miletopo­lis’de diğer bir Pontus ordusunu yendi. Romalı general Lucul­lus’un donanması da gelince, MÖ 85’te Mithridates Pitane/ Çandarlı’dan kaçtı ve daha son­ra Çanakkale Boğazı kıyısındaki Dardanos kentinde Sulla ile bir barış antlaşması imzaladı.

    MÖ 73’te Bitinya Kralı 4. Nikomedes’in de vasiyeti ile krallı­ğını Roma’ya bırakması sonucu Mithridates yeniden Bitinya’ya saldırdı ve bir Roma ordusunu İstanbul Kadıköy/Khalkedon’da kuşattı. O sırada ordusu ile Ki­likya’dan (Anamur-Çukurova arası) yola çıkıp Frigya’ya (Es­kişehir-Kütahya) yürüyen gene­ral Lucullus, Pontus Ordusu’nu Manyas gölü yakınında kıstırdı ve yoketti. Daha sonra da diğer Pontus kuvvetlerini Granikos’da (Biga Çayı, Büyük İskender’in MÖ 334’de Pers ordusunu ilk de­fa yendiği yer) kılıçtan geçirdi.

    Lucullus komutasındaki Ro­ma ordusu ve Mithridates ara­sındaki savaş, MÖ 73 ile MÖ 67 arasında Amisos (Samsun), Ka­beira (Niksar), Sinope (Sinop), Tigranokerta (Silvan), Artaxata (Ermenistan, Erivan) ve Nisibis (Nusaybin)’de, çoğu Roma ordu­sunun lehine sonuçlanan muha­rebeler ile devam etti.

    Sebastopolis antik kentinin kalıntıları günümüz Sulusaray kasabasının altından gün yüzüne çıkacağı zamanı bekliyor.

    General Lucullus bu sefer­ler sırasında, ilk defa Karade­niz kıyısında Cerasus (Giresun) kentinde gördüğü bir meyveyi ağacıyla birlikte Roma’ya yolla­dı. Biz de hâlâ bu meyveyi geldiği yerin adıyla anıyoruz: Kiraz.

    MÖ 67’de Mithridates kendi anayurdu olan Pontus Kapadok­yası’na (Tokat-Amasya yöresi) geri döndü ve Lucullus yokken kendi başına zafer kazanmak isteyen Amiral Triarius komu­tasındaki Roma ordusunu Zela (Zile) yakınlarında çok ağır bir yenilgiye uğrattı. 7.000’den fazla Roma askeri bu savaşta öldü.

    Lucullus bu yenilgiden so­rumlu tutularak görevden alındı ve yerine general Pompeius, bü­yük yetkilerle Roma senatosu ta­rafından Anadolu’ya gönderildi. MÖ 66’da Pompeius, Nikopolis adını verdiği yerde (Sivas/Su­şehri yakınında) Mithridates’e son yenilgisini tattırdı ve Kırım’a kaçan kral burada İtalya’ya sal­dırmak için hazırlıklar yapmaya başladı. Oğlu Pharnakes’in ken­disini desteklemeyen ve savaş­tan bıkan diğer şehir devletlerini babasına karşı ayaklandırmasıy­la umutsuzluğa düşen kral Mith­ridates, paralı askerlerinden bir Galatlıya emir verip kendisini öldürttüğünde 69 yaşındaydı.

    Oğlu Pharnakes, babasının ölüsünü Anadolu’ya, General Pompeius’a gönderdi. Pompei­us da Mithridates’i bir zaman­lar krallığının başkenti olan Si­nop’a gömdürdü. Pharnakes, Pompeius tarafından Kırım’daki Bosphorus devletinin krallığına atandı.

     Sezar’ın izleri Skotios dağının tam zirve noktasında Nam-ı Hisar Kalesi’nin tamamen yıkılmış basit surlarının taş artıkları bulunuyor (üstte). Sezar’ın ilk kampını kurduğu Kurupınar köyündeki mil taşı, yöredeki tarihi geçmişi anlamak açısından önemli bir delil özelliği taşıyor (üstte, sağda).

    1 Haziran MÖ 47

    Caesar, İskenderiye’den Suri­ye’ye yola çıktığında 3 lejyonunu Mısır’da, Cleopatra’nın yanında bırakmıştı. Yanına, yalnızca çok güvendiği VI. “Ferrata” Lejyo­nu’nu almıştı. Caesar bu birliğini MÖ 52’de Galya (bugünkü Fran­sa) savaşları sırasında kurmuş­tu. Bu lejyon 49’da İspanya’da, 48’de Dryhachium’da (Durres, Draç, Arnavutluk), Pharsalus’da ve İskenderiye’de hep yanınday­dı. Bütün bu savaşlardan ve yol­lardan sonra 5.000 kişilik lejyon­dan yalnızca 1.000 kişi kalmıştı ve şimdi de Anadolu’nun bitmez tükenmez yollarına, başka bir savaşa doğru gidiyorlardı.

    Anadolu’dan savaş haberle­ri geliyordu ama Haziran’a kadar beklemek istemişti. Hem Cleo­patra ile geçirdiği güzel zaman hem de ordular için gereken pa­rayı temin etmek için bu gerek­liydi. Caesar’a göre, hükmetmek yalnız iki şeyle mümkündü: Or­du ve para. MÖ 1. yüzyıla kadar zorunlu hizmet ile halk ordu­su olan Roma Ordusu, General Marius’un yaptığı reformlarla profesyonel bir ordu, gerçek bir organize savaş makinesi halini almıştı. Ordunun, 25 yıllık söz­leşme yapan maaşlı Roma va­tandaşı askerlerden oluşması, daha önce cumhuriyete sadakat yemini eden askerlerin artık ko­mutanlarına, konsüllerine sada­kat yemini etmesini beraberinde getiriyordu. Bu da çok sadık ve birlik ruhu gelişmiş askerî bi­rimlerin oluşmasını sağlıyordu. Askerin bütün maaş geliri, savaş sırasındaki yağmadan alacağı pay ve en önemlisi emekliliğinde yerleşeceği toprağın belirlenme­si, ordunun komutanına bağlıy­dı. Ancak bu durum cumhuriyet içinde değişik komutanlar ara­sında içsavaş başlamasını da ko­laylaştıran bir etkendi.

    Tokat Müzesi’ndeki MÖ 1. yüzyıl Roma dönemine ait bronz ok uçları 3,7-3,9 cm boyunda, 1 cm eninde.

    Roma’yı tarihin en güçlü im­paratorluğu yapan, ordusunu diğerlerinden ayıran disipliniy­di. Bu olağanüstü disiplin, Roma ordularına çağının çok ötesinde bir imkan ve kabiliyet veriyordu. Bu imkan temel olarak, ordunun savaş alanında muharebe sıra­sındaki manevra yeteneği şeki­linde kendisini gösteriyordu. En küçük birimine kadar emirle ve birlik olarak hareket eden Roma ordusu, kabile topluluklarından ya da Helenistik kent devletle­rinin paralı askerlerinden olu­şan toplama ordularından çok üstündü. Saflarını ve düzenle­rini asla bozmuyorlar, savunma anında topluca kapanıyorlar, ta­arruzda koordineli şekilde hücu­ma geçiyorlardı.

    Bu ordu aynı zamanda tek­noloji kullanan bir orduydu. Za­manının en ileri ve pratik tek­nolojisini düşmanlarında bile görseler hemen adapte ediyor­lar ve tüm ölçeğiyle kullanıyor­lardı. Roma Ordusu için “kazma ve küreklerini kılıçlarından çok kullanı­yorlar­dı” de­nir. Aynı zaman­da inşa­at yapan gerçek bir istihkam ordu­suydu. Ordunun intikalinde gere­ken yollar, köp­rüler, tüneller, geçitler, duvar­lar, hendekler ve savaş, kuşatma makineleri hep bu ordunun or­ganizasyonu ile müthiş bir hızda yapılıyordu.

    Julius Caesar, işte bu ordusuyla MÖ 58’de Galya’nın fet­hine başladı. Kelt kabilelerinin yaşa­dığı bugünkü Fransa, Caesar’ın ordusuna direneme­di. 57’de kuzey Galya’yı fethet­ti. 56’da Quiberon körfezi deniz savaşıyla kuzey batı Galya ele geçti. Caesar, bir mühendislik harikası olan dünyanın en bü­yük tahta köprüsünü 10 günde Ren nehri üzerine yaptırıp Al­manya’ya geçti ve yine ordusuy­la Manş Denizi’ni geçip Britan­ya’ya (bugünkü İngiltere) iki sefer düzenledi (MÖ 55-54). MÖ 52’de Alesia’da inanılmaz bir kuşatma ve savunma harbi­ni aynı anda bir istihkam sava­şı icra ederek yaptı ve sonunda 260.000 kişilik Galya kuvvetini 70.000 kişilik ordusuyla bozgu­na uğrattı. Galyalı lider Vercin­getorix’i esir aldı, Roma’ya gö­türüp geçit törenlerinde halka gösterdikten sonra öldürttü. Ju­lius Caesar’ın Galya savaşında 1milyondan fazla insanın öldüğü tahmin edilmektedir.

    Roma Ordusu’nun temel bi­rimi legio, lejyon idi. Bir lejyon tam kudreti ile, 5-6 bin çok iyi yetişmiş profesyonel askerden oluşuyordu. Legatus adı veri­len general hem lejyona komuta ederdi hem de Roma eyaletle­rinde vali yardımcısı görevi gö­rürdü. Her lejyon 10 cohort’a (ta­bur) ayrılırdı ve bu birlikler tri­bune tarafından komuta edilirdi. Cohort’lar da bugünkü ordu­lardaki bölük kuruluşuna denk düşen ve centurion’la­rın komuta ettiği 6 centuri’ye bölünürdü.

    Caesar’a göre bu 80-100 kişilik en küçük birlik olan centuri’ler ve onların komu­tanları en önemli askerî bi­rimdi. Caesar onlarla şahsen ilgilenir, askerle oturur kalkar ve cephede hep onların yanın­da bulunan cesur bir komutan olarak liderlik vasfı sergilerdi. Yazdığı Galya Savaşı ve İçsavaş kitaplarında askerî başarılarının hızlı, cesur ve kararlı davranma­sı ve askerlerini cephede yüksek motivasyonda tutması ile gel­diğini belirtir. Her ne kadar bu kitaplar kendi devrinin siyasi olaylarına ve Caesar’ın kendi ey­lemlerini meşrulaştırma gayret­lerine göre yazılsalar da, askerî detaylar açısından elimizdeki değerli ilk elden kaynakları teş­kil eder.

    Piyade ordusu olan lejyon­lara süvari birlikleri de destek verirdi. Romalılar iyi süvari de­ğildi. Bu yüzden Romalı olmayan “barbarlar” arasından destek sü­vari birlikleri oluşturulur, bun­lar savaştan sonra talana ortak olurdu. Süvari birlikleri genelde savaş öncesinde keşif, muhare­be sırasında da manevra unsuru olarak görev yaparlardı. Cae­sar’ın eserlerinde harekatın lo­jistik yanlarına pek değinilmez. Kuşkusuz onbinleri bulan ordu­nun beslenmesi önemli bir ha­disedir. Bunlara, yağma ve talan dışında, yerel valiler ve bağımlı kralların lojistik destek sağladığı tahmin edilebilir.

    Pontus Krallığı ile birlikte Zela da Roma topraklarına katılınca, adına sikke basılır. Ön yüzünde Roma İmparatoru Septimius Severus’un karısı Julia Domna’nın, arka yüzünde ise Zela’daki Pers tanrıçası Anaitis tapınağının olduğu sikke 193-217 arasında kullanımdaydı.

    Temmuz MÖ 47

    Caesar Antakya’da bazı yö­neticileri görevden alıp yenileri­ni atadıktan ve Mısır’da kendisi­ne destek veren Yahudilerin Ku­düs şehir surlarını yeniden inşa etmelerine izin verdikten sonra Kilikya’ya, Tarsus’a geçti. Burada kendisini törenle karşılayan Ro­malı komutanlar arasında Bru­tus ve Cassius da vardı. Bu sıra­larda Cleopatra, Caesar’ın oğlu­nu doğurmuş ve ona babasının ismini vermişti: Caesareion.

    Caesar Tarsus’da, Pharna­kes ile son savaşa katılmış 36. ve 37. Lejyonlar’ı da yanına alarak Anadolu’daki düşmanı ile kar­şılaşmak için kuzeye, Kapadok­ya’ya yöneldi. Gülek Boğazı’ndan geçtikten sonra büyük olasılıkla bugünkü demiryolu ve karayo­lu istikametinde ilerleyerek çok eski dönemlerden beri ana ti­caret yolları üzerinde bulunan Mazaka’ya vardı ve burada iki gece kaldı. Bu şehir daha sonra kendi adıyla anılacaktı: Caesarea / Kayseri!

    Buradan güneydoğuya iler­ledi ve bugün Adana ili Tufan­beyli ilçesi yakınlarında bulunan Komana şehrine geldi. Buradaki ana tanrıça tapınağı, asırlardan beri kraliyet derecesinde saygı görüyordu ve Romalılar ana tan­rıçayı savaş tanrıçası “Bellona” olarak adlandırıp adaklar adayıp kurbanlar kestiler.

    Bu sapa yerden dağ yollarını izleyerek bugünkü Kayseri-Si­vas-Amasya demiryolu hattının bulunduğu antik anayola ulaş­tılar ve kuzeye ilerlediler. Hem kendilerine destek veren ve reh­ber sağlayan yerel beyler hem de Roma ordusunun 40 yıldır bu bölgede sayısız savaş yapmış ol­ması nedeniyle, arazide yabancı­lık çekmemiş olsalar gerek.

    Caesar devrinde Roma as­kerleri günde ortalama 10 ila 30 kilometre arasında yol yürüye­biliyordu. Sırtlarındaki tahta bir sırığa tutturulmuş üç günlük ku­manyalarını taşıdıkları çantaları, bakır yemek kapları, deri mata­raları, battaniyeleri ve tabii çok kullandıkları kazma kürekleri­ni taşıdıkları “Marius’un katırı” adını verdikleri donanım 30-40 kg ağırlık çekiyordu. Buna sağ yanlarında taşıdıkları kısa kılıç gladius, sol yanlarında taşıdık­ları hançer pugio’yu da eklemek lazım. Bütün bunların üzerine gallic adı verilen bronz miğfer­leri, düşmanın kalkanına ya da zırhına girince eğilip tekrar kul­lanılmaması için tasarlanan de­mir uçlu mızrak pilum ve deri ile kaplı yuvarlak ahşap kalkanları­nı da eklememiz lazım. Asteriks çizgi romanında veya Roma dev­ri ile ilgili filmlerde gördüğümüz dikdörtgen köşeli kalkan scutum ve enine metal bantlı zırhlar he­nüz bu devirde kullanılmıyordu. Askerler ya zincir örme gömlek ya da bronz zırh plakalar ile ko­runuyorlardı. Britanya’dan Fırat kıyılarına, İspanya’dan Afrika’ya yürüyen askerlerin ayakların­da tabanları çivili caligae denen deri sandaletler vardı. Savaş ala­nındaki muhaberede atlı haber­ciler ve cornicen adlı boru çalıcı­lar da vardı.. Ordunun en önün­de sancak Roma kartalı ve lejyon işaretlerini taşıyan signifer’ler yürüyordu. Ordunun bütün ağır­lıklarını taşıyan onlarca atlı ara­ba ve katır kolları, yürüyüş kolu­nu arkadan takip ediyordu.

    Zile’yi Amasya’ya bağlayan antik yol, Karadere mezrasının üstünden geçiyor.

    MÖ 3. yüzyılda Orta Avru­pa’dan gelen Kelt kavimleri Ana­dolu’yu istila etmiş ve bugünkü Ankara civarında yerleşmişler­di. Keltler Orta Anadolu’nun ku­zeyini kapsayan bölgede kabile krallıkları kurmuşlar ve Roma devrinde buraya Galatya adı ve­rilmişti. Galatya Kralı Deiota­rus, Caesar’a karşı Pompeius’un ordusuna asker göndermişti ve şimdi Zile güneyindeki Skylaks /Kadışehri’nde Caesar’ı bütün krallık alametlerinden arınmış, fakir bir köylü gibi karşılayıp af­fedilmeyi diliyordu. Caesar’ın bu yerel kralı pek affetmeye niyeti yoktu ama Brutus’un kral lehine ikna edici konuşmaları ve kra­lın Roma ordusu sistemine göre eğittiği lejyonu ve süvarilerini Caesar’ın emrine sunma önerisi fikrini değiştirdi. Caesar, şimdi sayıları eksik de olsa kendi 3 lej­yonu, Galat lejyonu ve süvarisi ile Pontus kralı Pharnakes’le he­saplaşmaya hazırdı.

    Pharnakes, Caesar’a elçiler ve altın bir taç gönderip kendi­sinin Pompeius’u desteklemedi­ğini ve Caesar’ın emrinde oldu­ğunu bildirdi. Caesar ise onun işgal ettiği Roma topraklarından çekilmesini ve esir aldığı Roma­lıları serbest bırakarak kendi­sine yüklü miktarda tazminat ödemesini istedi. Pharnakes, Caesar’ın Roma’ya dönmesi ge­rektiğini bildiği için oyalamaya çalıştı ama onun bekleyecek za­manı yoktu. Ve ordu Zile’ye doğ­ru yürüyüşüne başladı.

    Bölgede yaptığımız araştır­ma sonucunda Caesar’ın ordu­sunun Kadışehri, Sebastopolis / Sulusaray, Artova istikametin­den yine demiryolunun bulun­duğu vadiden geçerek Zile’ye güneyden yaklaşmış olabileceği sonucunu çıkardık.

    1 Ağustos MÖ 47

    Zela, Persler döneminden beri İranlıların Su Tanrıçası Ana­hita’ya adanmış ve rahipler ta­rafından yönetilen bir tapınak kent devleti idi. Strabon’a göre 1. yüzyılda bile burası çok say­gı görüyordu ve insanlar önemli konularda ant içmek için buraya geliyorlardı. Pharnakes, Roma Ordusu’nu ovada değil, şehrin 5 km kuzeybatısında, babası Mith­ridates’in Roma generali Triari­us’u yendiği yerde karşılamayı seçti ve Zela’yı Amasia’ya bağla­yan yola hakim tepelerin en yük­seğine mevzilendi.

    Caesar ise Zela’nın 5 km gü­neyindeki Merdivenlikaya diye anılan yerde ana kampını kur­muş ve ağırlıklarını bırakmış olmalıdır. Burada hâlâ mevcut olan su kaynağı, yaz sıcağında savaşa girmek üzere olan bir or­du için hayati önem taşır. Caesar, Pharnakes’i koruyan vadilerin kendisini de koruyacağını değer­lendirerek gece lejyonlarına yü­rüyüş emri verdi ve karanlıktan yararlanıp vadi batısındaki sırt hatlarından tırmanarak Pharna­kes’in hemen karşısındaki tepeyi tuttu. Ana kamptaki malzemele­rin, mevzilenilecek bu tepeye ge­tirilmelerini emretti. Gün doğar­ken, derin bir vadi Romalılar ve Pontus Ordusu arasındaki sınırı çiziyordu.

    Galya’da 9 yıl Jül Sezar Galya’da geçirdiği dokuz yılı Commentarii de Bello Gallico (Galya Savaşı Üstüne Yorumlar) kitabında anlatmıştı.

    2 Ağustos MÖ 47

    Havanın aydınlanmasıyla, vadi­nin karşı yamaçları üzerinde sa­vunma mevzileri inşa eden Ro­malı askerleri gören Pharnakes hemen ordusunu savaş düzenine geçirdi. Caesar, Pharnakes’in de savunma düzeni aldığını düşü­nerek, sadece birinci hattaki as­kerlerinin hazır olmasını, diğer birliklerin mevzi ve engel hazır­lama faaliyetine devam etmesini emretti. Ancak Pharnakes ordu­suna saldırı emri verdi ve Pontus askerleri bulundukları mevzileri terkederek vadi tabanına indik­ten sonra yamaç yukarı Roma­lıların bulunduğu hakim tepeye saldırdı.

    Caesar, düşmanının aniden yaptığı bu hatalı askerî manevra­ya önce inanamadı. Kral Pharna­kes ordusunu dar vadi tabanı­na sıkıştırmış, şimdi de “yokuş yukarı” Romalıların bulunduğu tepeye tırmandırmaya çalışıyor­du. Caesar askerlerine silahbaşı emri verdi ve lejyonlarını savaş düzenine soktu. İlk başta Pon­tus kuvvetlerin savaş arabaları, saflarını henüz oluşturmamış Romalıları panikletse de, topar­lanıp hakim mevkilerinden fır­lattıkları mızraklar ve oklarla bu tehdidi savuşturdular. Hemen sonrasında manevra düzenini oluşturan Roma Ordusu, savaş çığlıklarıyla düşmana saldırdı. Menzile giren düşmana önce ok­lar, sonra pilum’lar atıldı; daha sonra da kılıçlar çekilerek taar­ruza geçildi. Zafer, önce Roma cephesinin sağındaki Caesar’ın ünlü VI. Lejyon’undan geldi. Çok kanlı ve zor bir muharebe neti­cesinde VI Ferrata askerleri düş­manlarını tepe aşağı sürmeye başladı. Bunları orta ve sol cep­hedeki Galat savaşçıları takip etti. Müthiş bir bozgun yaşayan Pontus Ordusu, vadi tabanın­da sıkışınca daha büyük zayiat vermeye başladı. Silahlarını bı­rakarak kaçmak amacıyla kendi mevzilerinin bulunduğu tepeye tırmanabilenler bile hızla takip eden Romalıların kılıçları altın­da can verdiler. Bütün muharebe sadece 4 saat sürmüştü.

    Pharnakes’in karargahı bi­le çabucak ele geçti. Birkaç atlı adamıyla birlikte kuzeye, İris / Yeşilırmak vadisine kaçan kral, oradan Karadeniz ve Kırım’a ulaşabildi. Daha sonra isyan eden adamları tarafından öldü­rüldü ve Pontus Krallığı tarihe gömüldü.

    Zaferlere alışkın Gaius Ju­lius Caesar için bile bu çok hızlı bir başarıydı. Müthiş keyiflendi ve zaferini Roma’daki arkadaşı Gaius Matius’a şu tarihe geçen sözleri yazdığı mektupla bildir­di: “VENI, VIDI, VICI”. Geldim, gördüm, yendim… Caesar bura­da yalnızca çabuk kazandığı za­ferinden gururlanmıyor, Roma Cumhuriyeti’nin 40 yıldır süren Pontus Savaşı’nı bitiren kişinin kendisi olduğunu Roma’daki dostlarına ve düşmanlarına du­yuruyordu. Anadolu’da 1.000 yıl sürecek Roma egemenliği per­çinlenmişti.

    Zela Savaşı’nın yapıldığı ala­nın yeri bugün kesin olarak bi­linmemektedir. Kuzey Güney istikametindeki bir vadiyi kat eden, bugünkü Zile-Amasya ka­rayolunun antik çağda da anayol olduğu aşikardır. 19. yüzyıldan beri bölgeye gelen gezginler, Ca­esar’ın “Iskenderiye Savaşı” ki­tabının 5. bölümünde, subayla­rından Aulus Hirtius’un yazdığı anlatıma göre Zile’nin kuzey­batısında, bugün Derebaşı Kö­yü’nün bulunduğu vadiyi işaret etmektedir. Yolun bulunduğu vadinin batısında kalan bu ara­zide yaptığımız yüzey araştırma­sında, savaş sonrasında ölülerin gömülmüş olabileceği toplu me­zarları andıran suni tepecikler saptanmıştı.

    Bazı araştırmacılar ise sa­vaşın daha kuzeyde, Yünlü ve Bacul Köylerinin arasındaki böl­gede gerçekleşmiş olabileceği­ni iddia ediyor. Her iki durumda da antik metinde geçen “savaş arabaları” bizi şaşırtıyor. Zira bu derin ve dik vadilerde, meydan savaşlarında etkili olan savaş arabalarının kullanılmış olması pek mümkün görünmüyor.

    Dünyayı isteyen imparator Adolphe Yvon’un 1875 tarihli Sezar tablosu, imparatorun dünyayı avucunun içine alma hırsı peşinde atının ayakları altında çiğnediklerini gösteriyor.

    Antik kaynaklarla ilgili bir başka nokta üzerinde de durmak gerekiyor. Zela Savaşı’nı yazdığı düşünülen Hirtius, Julius Cae­sar’ın Galya’nın Fethi eserinin 8. bölümünün de yazarı olarak karşımıza çıkıyor ve bu bölü­mün üçüncü paragrafında “ben Ceasar’ın İskenderiye ve Afrika seferlerine katılmadım, bu hi­kayeleri kendisinden dinledim” diye yazıyor. Kamp kurmaya ça­lışan Roma askerlerine savaş arabaları ile aniden saldırı öykü­sü, Galya’nın Fethi’nin beşin­ci bölümünde, Caesar’ın MÖ 54 senesindeki Britanya işgali bölü­münde de anlatılıyor. Bu ve ben­zeri savaş öyküleri, daha sonra yazıya dökülürken karışmış ola­bilir belki de…

    155-235 yılları arasında yaşa­mış Romalı tarihçi Cassius Dio, Romaike Historia eserinde Cae­sar’ın savaştan hemen sonra, 20 yıl önceki zaferi ardından Mith­ridates’in Zela yakınlarında dik­tiği anıtı yıktırmadığını, ancak kendisinin daha büyük bir zafer anıtını bunun yanına yaptırdı­ğını yazıyor. Varsa, bu anıtların kalıntılarını bulmak ve dünya ta­rihinin bu önemli ve ünlü savaşı­nın gerçekleştiği alanı tanıtmak, Zile ile ilgilenecek arkeolog ve araştırmacılara düşüyor.

    Caesar, zaferinin hemen er­tesi gün kahraman 6. Lejyon’unu hakettiği şekilde onurlandırmak için İtalya’ya gönderdi. Galatla­rı da ülkelerine gönderip Pon­tus bölgesinde iki lejyon bıraktı. Kendisi Galat kralı Deiotarus’un misafiri olarak Galat kalesi Blu­kion’da (Ankara kuzeyi, Kazan yakınlarında Karalar Köyü) bir süre kaldı. İlginç bir olay: Bu misafirlikten iki yıl sonra, MÖ 45’in Kasım ayında Caesar’ı Ro­ma’da ziyaret eden diğer Galat beylerinin elçileri, kral Deiota­rus’un misafiri olduğu sırada Caesar’a suikast düzenlemeye çalıştığını ve onun mucizevi bir şekilde kurtulduğunu iddia etti.

  • Selçuklular, Osmanlılar, savaşlar ve krizlere rağmen…

    Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, Türklerin şöyle “oh!” diyerek rahat ettiği dönem tarihte çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karakterimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücümüz fazladır. Selçuklu dönemi ve Haçlı Seferleri’nden Beylikler ve Osmanlı dönemine uzanan; savaşlar, içsavaşlar ve isyanlardan sonra cumhuriyetle taçlanan 1.000 yılın retrospektifi.

    Türkler en azından 7. yüzyıldan itibaren Ana­dolu’ya girmişti. Ancak 11. yüzyıldan önceki perakende göçlerle gelenler bu coğrafyaya damgasını vuramamış; bir kıs­mı Bizans toplumuna entegre olmuş; toplumun askerî yapı­sında ve bürokrasisinde yer al­mıştı. Bizans ordusunun daimi alaylarından ikisi Türklerden oluşurdu. Selçuklular büyük bir dalgayla gelince, bunların bir kısmı kavmine döndü, ama ne kadarı, bilmemize olanak yok. Keza Erzurum, Malatya, Sivas ve Kars, daha Malazgirt önce­sinde Türklerin eline geçmiş­ti. Romen Diyojen bu gelişme­nin önünü kesmek üzere tayin edici sonuç için Doğu Anado­lu’ya ilerledi ama kesin sonuçlu bir yenilgiye uğradı ve Anado­lu’nun Türk yurdu olması hız kazandı. Malazgirt’den 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camisi yapılmıştı bile.

    Ne var ki Anadolu’da çok ra­hat bir hayat süremedik. Asır­lar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan ata­larımız, oradan daha sorunlu bir bölgeye geldikleri bilmiyor­lardı. Torunları büyük sıkın­tı çekerek bunu öğrenecekti. Hemen her asırda ayrı bir dizi kriz kapımızı çaldı. 21. yüzyıl­da da iklim krizinden mülte­ci akınına ve dörtbir yanımızı saran savaşlara kadar aralıksız krizler yaşıyoruz. Bunları başka ülkelerde olduğu kadar yadırga­mıyor, sonunda başa çıkmanın yollarını bir şekilde buluyoruz; çünkü, hep kriz ve istikrarsızlık içerisinde yaşadık. Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, şöyle “oh!” diyerek rahat ettiğimiz dönem çok azdır. Bu nedenle “istik­rarsızlık karakterimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücümüz fazladır. Sürekli istikrarsızlık içerisinde hayatı idame ettiriyoruz.

    2. Murad; bir yandan Avrupa’dan gelen Haçlılarla mücadele için Rumeli’ye diğer yandan isyan eden Türk beyliklerine müdahale için Anadolu’ya at koşturmaktan bitap düşmüştü. Hünername’de okçuluk talimi yaparken görülüyor (1523).

    Haçlı seferleri

    Anadolu’da yaygın bir yerleşi­me geçip tam da rahata erme­den, daha ayağımızın tozuyla Haçlı Seferleri’yle uğraşmak zorunda kaldık. Bu seferlerin örgütlendiği Clermont Konse­yi’nde sözalan Flandr Kontu Robert, Türklerin Boğazlar’a kadar geldiğini, Anadolu’daki Hıristiyanların desteklenmesi gerektiğini gündeme getirniş­ti. 1096’da Anadolu’ya ulaşan 1. Haçlı Seferi’nin ilk hedefi İznik oldu. Daha sonra Eskişe­hir ve Konya üzerinden güneye ilerleyerek Antakya’yı kuşat­tılar ve burayı ele geçirip bir prenslik kurdular. Bu arada bir kolları da doğuya ilerleyip Urfa Kontluğu’nu kurdu. Bir kısım Haçlılar (Normanlar ve sonra Katalanlar) daha sonraları iç ve batı Anadolu’da kalıp başka Haçlı devletleri oluşturmaya çalıştılar.

    Haçlılarla mücadele

    Alp Arslan, İmparator Romen Diyojen’i küçük düşürürken. Boccaccio’nun De Casibus Virorum Illustrium eserinin 15. yüzyılda resmedilmiş bir Fransız çevirisinden (yanda) 1. Dorileon Muharebesi, 1 Temmuz 1097 tarihinde Birinci Haçlı seferi’nin başlangıcında Eskişehir yakınlarında yaşandı (altta).

    Haçlıların Anadolu’dan geç­mesini engelleyemedik ama yol üzerinde onlara büyük kayıp­lar verdirerek Doğu Akdeniz’de kalıcı olmalarını önledik. Bu­nunla birlikte, bu durum Bi­zans’ın harekete geçerek bazı bölgeleri geri almasına yol açtı ki, bu girişimleri durdurmak ancak onları 1176’daki Mirya­kefalon Muharebesi’nde hezi­mete uğratarak mümkün oldu. Doğu Anadolu’daki Malazgirt ve Batı Anadolu’daki Mirya­kefalon yenilgileri sonrasında gücü tükenen Bizans, bir daha Anadolu’ya büyük bir ordu gön­deremedi; faaliyetleri Marmara bölgesiyle sınırlı kaldı. Ne var ki Haçlıların yarattığı sıkıntılar henüz geçmeden, Doğu’dan çok daha büyük bir fırtına yaklaş­maktaydı.

    Moğol istilaları

    Moğol akınları Anadolu’yu bü­yük bir krize sokmuş, o sırada Babailerin isyanıyla uğraşan Selçuklular kötü bir yönetim sergilemişlerdir. Bir kısım gö­çerlerin toprağa bağlı vergi mükellefi olmaktan kaçmala­rı, içerdeki isyanların temelde­ki nedenleri arasındadır. Ayrıca Selçukluların, Moğolların he­defi olan Harezmlilerle ittifak yapacaklarına onlarla savaşma­ları, iki tarafı da kolay yem hali­ne getirmiştir.

    İlk Moğol istilasını önlemek için hazırlanan Selçuklu Or­dusu, yerleşik hayata geçtikten sonra geleneksel savaş yete­neğini yitirmiş bir yönetimin liderliği altında varlık göste­remedi. Saray hayatı Selçuklu yönetimine hiç yaramamıştı. 1243’teki Kösedağ muharebe­sinde Selçuklu öncü kuvvet­lerinin bir kısmı imha olunca, geri kalan birlikler utanç verici bir şekilde dağıldı. Bunu izle­yen yarım yüzyılda Selçuklu­ların bakiyeleri İlhanlı valile­rin altında sürekli aşağılanır­ken, ahali de işgalcinin altında ezildi. Kısa vadede Anadolu’da Türk birliğini kuracak bir güç ortaya çıkmadı ve en büyük aday, hatta onların doğal varisi sayılan Karamanlılar da bunu başaracak kabiliyet ve yapıda değildi. Moğol zulmünün bü­yüklüğü Nasreddin Hoca fık­ralarına bile konu olmuştur. Bununla birlikte, Anadolu Türk birliğinin dağılması Osmanlıla­rın devlet kurmaları için uygun koşulları oluşturdu. Esaret al­tındaki Selçuklular 1300’lerin başlarında tarihten silinirken, aynı tsıralarda Osman Bey İz­nik’i tekrar alıyor ve Bizanslı­ları İzmit yakınlarında Koyun­hisar’ında yenilgiye uğratarak (1302) büyük yürüyüşüne ge­çiyordu.

    Timur tehlikesi Timur’un esaret altında tuttuğu Yıldırım Bayezıd’ın resmedildiği tablo, Stanisław Chlebowski tarafından 1878’de yapılmış. Padişah, tutsak olarak ölmüştü (üstte). 15. yüzyıldaki Antakya kuşatmasını gösteren minyatür (altta).

    Osmanlı dönemi

    İlk Moğol istilasının sona er­mesi Anadolu’ya dirlik ve dü­zen getirmedi. Osmanlılar Ana­dolu’yu fethetmek için 200 yıl daha savaşacaklardı. Dördüncü padişah olan Yıldırım Bayezıd İstanbul’u kuşatmayı düşün­düğü sırada Timur felaketi ya­şandı. Ankara Muharebesi’nde yapılan stratejik ve taktik hata­lar sonunda esir düşen padişah tutsak olarak öldü. İlginçtir, bu muharebede de şehzadeler pa­dişahı bırakıp emirleri altında­ki birliklerle kaçmışlardı. Bu sırada bir kısım ahali önceki Moğol zulmünü hatırlayarak Rumeli’ye kaçmaya çalıştı; Ça­nakkale’de bekleyen Ceneviz gemileri karşıya geçmek iste­yenlerden fahiş paralar aldılar.

    Ayaklanmalarla örülmüş tarihimiz İzmir sokaklarında bir Yeniçeri devriyesi, Alexandre-Gabriel Decamps.

    Ne var ki Anadolu’da kurul­muş olan irili ufaklı 60 kadar Türk Beyliği, kendi bölgelerin­de belli bir düzen tesis ederek ahalinin ayakta kalmasını sağ­ladı. Bunların bazıları ileri­de Osmanlılara katılırken, en başta Selçukluların varisi ola­rak görülen Karamanoğulları olmak üzere bazıları da 16. yüz­yılın başlarına kadar direndiler. Osmanlılara defalarca boyun eğip her seferinde ilk fırsatta, özellikle de ordu Balkanlar’da savaşırken isyan ettiler. Ne var ki, o dönemde Anadolu hâlâ İpek Yolu’nun ucunda bir di­zi ticaret merkezine sahipti ve ayrıca Moğol istilaları Anado­lu’ya yeni bir Türk göçü dalgası getirmişti. Böylece Osmanlılar Fetret Devri’ni çabuk atlattı­lar ve Bayezıd’dan 50 yıl son­ra İstanbul’u aldılar. Ancak bu ara dönemde Osmanlı sultan­ları, örneğin en tipik olarak 2. Murad; bir yandan Avrupa’dan gelen Haçlılarla mücadele için Rumeli’ye diğer yandan isyan eden Türk beyliklerine müda­hale için Anadolu’ya at koştur­maktan bitap düşmüştü. Şu iyi bilinmelidir ki, Anadolu sürekli isyan ve içsavaşlarla örülü bir tarihe sahiptir. Her isyan sayı­sız ölüm, sürgün ve acı getir­mekteydi. Osmanlılar, beylikle­rin yanısıra güneydeki Mem­lûkleri de yenerek Anadolu’ya hakim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.

    Çok hazin bir şekilde öldürülen Genç Osman’ın cülus töreni.

    16. yüzyıl: Büyük Kaçgun

    Sözkonusu uzun kriz dönemi 2. Bayezıt ve özellikle Anado­lu’nun fethini tamamlayan Se­lim’in dönemlerinde kendini belli etmekle birlikte, esas ola­rak onuncu Padişah 1. Süley­man’ın devrinde gelişti ve to­runlarının döneminde patladı. Yani, aslında durum pek “muh­teşem” değildi. Sorunlar her ta­raftan geldi; hiçbir ülke bu ka­darıyla başaçıkamazdı.

    Öncelikle Anadolu’da çok büyük bir nüfus artışı yaşandı. Artık artan nüfusu sevkedecek fetihler de yapılamıyordu; hat­ta Kıbrıs’a bu nedenle çıkıldığı söylenir. Şehirlere akan ancak işsiz kalan medrese talebele­ri suhte isyanlarını başlattılar ki, bunlar Celâlî adı verilen is­yanlarla birlikte yayılacaktı. Bu arada devlet merkez teşkilatı­nın yerleşmesine rağmen şeh­zadeler arasındaki taht savaşla­rı da kesilmedi. Ne var ki artık, tipik olarak Cem Sultan vaka­sında olduğu gibi, bürokrasinin uygun gördüğü şehzade tahta oturmaktaydı.

    Esas felaket dönemi, 16. yüzyılın ikinci yarısında kurak­lık, veba, fare ve çekirge istila­ları ile aşırı soğuklar nedeniyle oluşan kıtlıkla başladı. 1564- 65, 1570-1, 1574, 1579 ve 1583- 5 yıllarında kuraklık ve açlık, o dönemde kendisini iyice hisse­tiren “küçük buz çağı” ile bir­likte ahaliyi büyük sıkıntıya soktu. Aynı dönemde, 1585’te, paranın değeri büyük ölçüde düşürüldü ve tahmin edile­bileceği gibi bunun ardından 1589’da o güne kadar görülen en büyük Yeniçeri isyanı baş­gösterdi. Devlet, Fatih’ten beri her zaman mali kriz içerisinde olup süreki olarak daha düşük değerde para basıyordu. İstan­bul’da ilk yağma, Fatih ölünce meydana geldi. Kapıkulları oğ­lu 2. Bayezıd’ı paranın değerini düşürmemesi koşuluyla tahta çıkardılar ama, bu daha son­ra sürekli bir uygulama hâline geldi. Tüm bunlarla birlikte 16. yüzyılda Safevilerin Anadolu’ya gönderdikleri kızıl börklü der­vişlerin isyan çıkarma girişim­leri, İran savaşlarıyla birlikte muazzam kaynak yuttu. Ana­dolu ahalisinin isyancılara ya­kın duran kısmı daha büyük bir baskı gördü. Kaldı ki, Tuna boy­larında ve Akdeniz’de yapılan seferler da gelir getirir olmak­tan çıkmış; uzaklaşan sınırlar­da kale garnizonları bulundu­rulması gereği ortaya çıkınca, her kış evine dönen tımarlı si­pahiler işlevini yitirmiş; pahalı profesyonel askerler ise hazi­neyi büsbütün tüketmişti.

    Devlet içinde devlet kuranlar Kavalalı İbrahim Paşa gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini kurarak Anadolu’da ilerlemişti.

    Tüm bunların üzerine 1590’ın aşırı soğuk dalgası, er­tesi yıl kıtlık ve eşkıyalığı art­tırdı. Sonrasında Karayazıcı ile birlikte sürekli isyanlar dönemi başladı. 1590’lar, önemli bir dö­nüm noktasıdır. Ovalarda yaşa­yan ahalinin bir kısmı uzak dağ köylerine çekildi. Orada kısa bir süre kalıp çatışmaların so­na ermesini umuyorlardı ama bu fırsatı bulamadılar. Geçici olacağını düşünerek yerleştik­leri derme-çatma konutlardan dönemeyecekler ve uzun süren bir sefalete sürükleneceklerdi.

    Bu olayların sonucunda Anadolu’da dirlik-düzenlik kal­madı. Ayrıca Osmanlıların 16. yüzyılda Doğu ticaretinden ge­len geliri büyük ölçüde yitirdik­lerini; İpek Yolu’nun önemini kaybetmesinden sonra Baharat Yolu’nun da Batı Avrupalıların eline geçtiğini; Osmanlı deniz­cilerinin Hint Okyanusu’ndaki girişimlerinin akamete uğra­dığını ve Akdeniz’de üstünlük mücadelesinde geri kaldıkları­nı; Batılıların sömürgelerden taşıdıkları altın, gümüş ve diğer mallar karşısında şaşırdıkları­nı, özellikle dokuma imalatında rekabet edemeyip atölyeleri ka­pattıklarıni görürüz.

    Fransız İhtilali sonrasında ise milliyetçi cereyanlar İmparatorluğu tehdit etmeye başlamıştı

    Tüm bunlara rağmen, artık Anadolu’nun kılcal damarla­rına kadar nüfuz edildiği için toplum ayakta kalmıştır. Kent­lere ve kasabalara yayılan iş­sizlerin bir kısmı eşkıyalara katılmış, bir kısmı da paşaların yanında paralı asker olarak işe alınmıştır; artık kısmetine göre neresi nasip olmuşsa. 17. yüz­yıl başında, Padişah 1. Ahmed (saltanatı 1603-1617) dönemin­de İstanbul’a gelen Batılılar, imparatorluğun yıkılmak üzere olduğu yorumunu yapıyorlar­dı. Nitekim ondan sonra tahta çıkan 1. Mustafa hapsedilmiş, yenine geçirilen 2. Osman öl­dürülmüş, 4. Murad zamanında bunalım sürmüş, 1. Ahmed’in en küçük oğlu İbrahim ise tahta çıktıktan sonra önce hapsedi­lip sonra devlet ricalinin kara­rıyla boğdurulmuştur. Osmanlı Devleti kendisini toparladı ama bu defa da Orta Avrupa’da yü­rütülen Uzun Savaş ile birlikte Rusların Karadeniz’e inmesi, Venedik savaşları ile birlikte 17. yüzyıla damgasını vurdu. Bu sı­rada Anadolu’da istikrarsızlık sürüyordu. Kapıkulları kont­rolden çıkmış, başarısız savaş­lar birbirini izlemiş, paranın değeri düşmüş, reaya toprağı terketmeye devam etmiş, Kapı­kulu askerlerinin sayısı artmış, isyancılar paşaların kellelerini almaya başlamışlardı.

    Nasıl ayakta kaldık?

    Anadolu Türk varlığının bu ka­dar olumsuz koşullara rağmen ayakta kalmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türk­lerin Anadolu’da kesin nüfus çoğunluğuna sahip olmasıdır. Aynı çoğunluğa sahip olama­dıkları, coğrafyanın en ince da­marlarına kadar yerleşmedik­leri Balkanlar’da durum farklı oldu.

    İkincisi örgütlenme yete­neğidir. Selçuklular çökün­ce kentlerde ahiler, fütuvvet örgütleri, bölgelerde Anado­lu Beylikleri çerçevesinde ör­gütlenerek güç oluşturdular. Osmanlılar çökünce de hem Müdafayı Hukuk cemiyetleri liderliğinde yerel millî kongre iktidarları oluşturdular hem de merkezî devlet idaresini Ana­dolu’ya taşıyabildiler. Bunlar büyük olaylardır. Temelinde ahalinin beka sorunun farkında olması ve Osmanlıların Türk tarihinde ilk defa kalıcı bir dev­let geleneği yaratması vardır. Daha önce Asya coğrafyasında kurduğumuz çok sayıda devle­tin hepsi kısa sürede çökmüş­tü; çünkü veraset kanunu ol­madığı için her tahta çıkış bir içsavaşa yol açıyordu. Osmanlı sisteminin önemi, merkezî bir devlet bürokrasisi yaratmasıdır ki, çoğu zaman veraset işini de bu bürokrasi kararlaştırıp çöz­müştür. Bürokrasinin örgütlü­lüğü devletin hem zaafı hem de gücüdür; buna hem lanet hem lütüf diyenler de olmuştur. Bü­rokrasi, varlığının tek teminatı olan devleti ne yapıp edip ayak­ta tutmuş, sonunda cumhuriye­ti de onlar kurmuştur.

    Balkanlarda mağlubiyet Devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş veremediği 20. yüzyılda Balkan Savaşı hezimetiyle Rumeli yitirilmişti.

    Öte yandan bürokrasi­nin her reformu yarım yama­lak olmuş, ülkeyi imar etmeyi nadiren hedef hâline getirmiş, görevliler genelde başını der­de sokmadan yeni tayin bek­lemiştir. Devlet de yöneticiler (paşalar, kadılar, valiler), yerel nüfuzlular ile sıkı bağ kurup sömürü çarkına fazla kapılma­sınlar diye sık sık memurların yerini değiştirmiştir. Tabii bu durum adaletsiz çarkı durdur­mamıştır. “Tayin geleneği” gü­nümüzde hâlâ devam etmek­tedir.

    Diğer bir faktör de ilk 10 pa­dişahımızın Tuna’dan Basra’ya kadar uzanan büyük bir toprak sermayesi oluşturmasıdır. Böy­lece, çoğu zaman zar zor da ol­sa her krizle başa çıkabilecek yedek kaynaklar oluşturulabil­miştir. Osmanlı Devleti merke­zileştiğinde, Avrupa’da sade­ce İngiltere ve Fransa merkezî monarşi yolunda adım atmak­taydı ve doğal sınırlarını henüz fethedememişlerdi. Toprak sermayesi imparatorluğun son yılına kadar parça parça elden çıkarılarak kullanıldı, sonun­da tükendi; hatta Misak-ı Milli sınırlarından da taviz verilmek zorunda kalındı. Ancak tüm bu büyük mücadeleyi sonuna erdi­ren, eksiklikleriyle de olsa top­lumu ayakta tutan tüm kurum­ları oluşturan, okulları, has­taneleri açan gücün devletin merkez teşkilatı olduğu daima hatırda tutulmalıdır.

    19. yüzyıl: Bitmeyen çile

    İlber Ortaylı 19. yüzyılı “İm­paratorluğun en uzun yüzyı­lı” olarak nitelemiştir. Sayısız gaile imparatorluğun üzerine çökmüş, krizler biribirini izle­miştir. İyi padişahımız 3. Selim öldürülmüş; Rus savaşları sü­reki kaynak tüketmiş; İngiliz ve Fransızlar da savaşların gidişa­tına göre işgalci veya müttefik olarak topraklarımızı karıştır­mış; buna Büyük İhtilal (1789) sonrasında artan milliyetçi ce­reyanların faaliyetleri eklen­miştir.

    Diğer yandan ayanlar ye­rel iktidarlarının tanınmasını istemiş, Kavalalı gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini ku­rarak Anadolu’da ilerlemiştir. Rumeli âyanları devlet içinde devlet hâline gelmiş, Anado­lu’da da bazı yerel nüfuzlular güç kazanmıştır. Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra dev­let bir süre derme-çatma ve işe yaramaz bir orduyla başbaşa kalmış; bu ordu benzeri güruh, örneğin Nizip Muharebesi’nde kimi zaman daha düşmanı gör­meden dağılmış; donanma ise komutanı tarafından kaçırıla­rak İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmiş, ancak İngiliz­lerin aracılığıyla 2 yıl sonra İs­tanbul’a dönebilmiştir.

    2. Mahmud Sened-i İttfak’ı yokederek âyanların gücünü kırmaya büyük önem vermiş yeni ordu ve kurumlar oluştu­rarak devleti yeniden toparla­mayı amaçlamış; onu izleyen Abdülmecid döneminde iste­nilen reformlar güdük kalmış; Abdülaziz darbeyle iktidardan düşürülmüş; Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma devlet gelirlerine yabancıların elkoy­duğu Düyun-u Umumi utan­cıyla sonuçlanmıştır. Yüzyılın sonunda, devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş verilememiş, ordu reformu ta­mamlanamamıştı. İşte Osman­lı toplum bu şekilde 20. yüzyıla girmiş ve Balkan Savaşı hezi­metiyle Rumeli’yi yitirmiştir ki, bu coğrafyanın kimi yerleri -örneğin Rodoplar- bizim için Ankara veya Kastamonu kadar Türk vatanıydı. Her halükarda Osmanlı hanedanı yokolmaya mahkumdu; çünkü 1918’de sa­dece onlar değil, Romanovlar, Habsburglar ve Hohenzoller­nler de tarihe karıştı. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Mer­kezî İttifak’a dayatılan parça­layıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan Türkiye oldu.

    Nizip Savaşı sırasında Hafız Osman Paşa ve Alman müşavir ve Osmanlı topçularının komutanı Prusyalı Helmuth von Moltke.

    Osmanlı Devleti Türkle­re huzurlu bir hayat sunma­dı; ama en uzun ömürlü Türk devletini oluşturarak nüfusun Anadolu’da yoğunlaşmasını ve örgütlenmesini sağladı. Bir dö­nem, dünyadaki tek bağımsız Türk devleti bizdik. Bu arada, imparatorluğun tüm tarihi bo­yunca Asya’dan bazen az bazen az bazen çok, ama sürekli göç­ler geldi. Bu göçler her dönem­de taze kan getirdi ki, bunlar, imparatorluğun felaketli son günlerinde çok kritik bir insan­gücü sağlamıştır.

    Selçuklular bir geçiş döne­miydi ve Türkleri kritik böl­gelere yerleştirdiler. Anado­lu Beylikleri, kriz döneminde Türk varlığına çatı oluşturdu­lar. Osmanlılar uzun ömür­lü ilk Türk devletini kurarak sıkıntılı da olsa cumhuriye­te yetecek bir insan ve toprak sermayesini korudular. Bu top­raklar tarih boyunca istikrar­sızlık üretti. Bizans zamanında da benzer sorunlar vardı. Ana­dolu, İstanbul’dan müdahale eden merkezî bürokrasi ile ye­rel nüfuzlular arasında sıkışıp dururdu. Osmanlılar da benzer sorunlarla karşı karşıya kaldı­lar. 19. yüzyılda yerel nüfüzlu­lar merkezî otoriteye kafa tuta­cak güce eriştiler ama, sonra­sında sisteme entegre oldular. 1911-22 savaşlarından sonra nüfus daha homojen hâle geldi ve dünya tarihinde eşi görül­memiş bir oranla 100 yılda yedi kat artış gösterdi. Günümüzde bunun sosyal ve siyasal sonuç­ları ile boğuşuluyor; bu nüfus, dinamizmini yeni kanallara ak­tarmanın yollarını yaratıyor. Müthiş maceramız sürüyor.  

  • Türklerin dünden bugüne 1000 yıllık Anadolu macerası

    11. yüzyıldan bugüne Anadolu’da kalıcı olan Türkler, asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız; çok sorunlu bir bölgede varoluş savaşı verdi. Anadolu platosu ve engebeli yüksek arazide tarih boyunca istilalara karşı bir ricat ve güç oluşturma alanı sağladık. O dönemden 19 Mayıs 1919 tarihinde ateşlenen İstiklal Harbi’ne; Ankara’nın yeni merkez olmasına; günümüzde iklim kriziyle tetiklenen coğrafi değişikliklere; kuzeyimizde devam eden ve genelleşme eğilimi taşıyan sıcak savaşa uzanan süreçte mücadelemiz sürüyor.

    Tarih, coğrafyadan ba­ğımsız anlaşılamaz. Her coğrafya, dağları, ovaları, denizleri, çölleri ve nehirleriyle, üzerinde yaşanan toplum hare­ketlerini belirlemiştir. Bunlar sadece olayların cereyan ettiği birer sahne değildir. Toplumla­rın faaliyetlerini, gelenekleri­ni ve tüm karakterini oluşturur. Bozkır ve deniz farklı toplumlar üretir. Toplumların kültür alış­verişi ve göçleri de özellikleri farklı coğrafyalara taşıyıp yeni sentezlere yolaçar.

    Anadolu, birçok diğer uygar­lığın yanısıra Hititlere, Friglere, Lidyalılara, Likyalılara, Helen, Pers ve Romalılara evsahipli­ği yapmış, Moğollar tarafından istila edilmiş, ayrıca kısa veya uzun süreli birçok başka işga­le uğramıştır. Akdeniz’e uza­nan diğer yarımadalar, örneğin İber ve Balkanlar gibi, bin yıllar içerisinde hoyrat kullanılmış, yıpranmış, yorulmuş ve verimi azalarak yoksullaşmıştır. Tüm olumsuz koşullara rağmen, gene Anadolu sayesinde ayakta kal­dık; İstiklal Harbimizi, Anado­lu platosuna dayanarak sonuca götürdük.

    MÖ 336’da tahta geçen Makedonya Kralı Büyük İskender, Anadolu içlerine yöneldi; Frigya, Kapadokya ve en son Kilikya’ya kadar ulaştı.

    #tarih’in Mayıs 2022 sayısı tüm Türkiye’de bayide…