Oktay Rifat, 1945’te Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler kitabının basılması için Şevket Rado’dan yardım ister. Ancak kitabı hiç beğenmez ve piyasadan toplatır. Aynı kitap aynı yıl bu defa Nurullah Berk’in çizimleriyle Marmara Kitabevi tarafından basılır. Bu sürecin özel yazışmaları… İlk defa…
Oktay Rifat’ın ilk müstakil eseri Güzelleme adını taşır. Ankara’da Çankaya Matbaası’nda, 1945’te basılan eserin kapağı, Oktay Rifat’ın baldızı Güzin Omay tarafından tasarlanmıştır. Hemen sonrasında ise ikinci kitabı sayılacak olan Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler’i bastırmaya girişir. Bu konuda en yakın dostu Şevket Rado’dan yardım ister. Burada, Oktay Rifat ailesine ait Ankara’da bir ev satılacaktır. Şair, Rado’ya 22 Ekim 1944’te yazdığı bir mektupta şöyle der:
“Bizim ev bu def’a kat’i surette satılıyor. Yalnız kitapçı dükkanı açmak için değil başka işler için. Birkaç müşteri var. Çok yakında paraları cebe indireceğimi arz edebilirim. Şevketciğim bu meyanda hem şiirlerimi hem de Ahmed’i basmak istiyorum. Yalnız her iki kitabı da bir kitapcının firması altında çıkarmak lâzım. Ben tevziat işiyle uğraşamam. Tahsilat yapamam. Şimdi senden şunu rica ediyorum: Nebioğlu bu işi üzerine alır mı? Kitapları kendisi çıkarıyormuş gibi hareket edecek. Tevziat işiyle meşgul olacak ve buna karşılık muayyen bir para alacak. Böylelikle bizim Ahmed’le şiirler de kitaplar aleminde tek başına kalmakdan kurtulacak. Nebioğlu’nun kitap serileri hoşuma gidiyor. A. B. C. böyle bir işe bir vakitler talipti. Ben razı olmamıştım. Şimdi razı oluyorum. Hem Nebioğlu, A. B. C. den iyidir. Onun vasıtasıyla olursa satış fazla olur. A. B. C. pek çoluk çocuk kitapçısı. Şekerim ihmal etme! Derhâl o zât-ı muhteremle görüş ve neticeyi bana bildir. Şiir kitabım da beş altı formayı geçmez. Ahmed kaç basılır? Sana derhâl kaç para göndermem lâzım? Şiir kitabı kaça çıkar? Bunları azami bir hafta içinde öğrenmeliyim. Zirâ ev bir hafta içinde satılmış bulunacak. Başkaca yazılacak bir şey yok. Karına hürmetlerimi söyle. Senin de gözlerinden pek çok öperim sevgili ve cefakâr kardeşim”.
Maceralı kitabın 3 ayrı baskısı Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler kitabının Oktay Rifat tarafından piyasadan toplatılan ilk baskısı (solda) ve Marmara Kitapevi’nden ve Yeditepe Yayınları’ndan çıkan baskılar.
Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler, uzun maceralardan sonra Nebioğlu Yayınları tarafından basılır. Ancak Oktay Rifat bu baskıyı hiç beğenmez ve dağıtılmasını, rafa çıkmasını engeller. Hatta bu kızgınlıkla Şevket Rado’ya Mart 1945’te “Kitabımı tevzi ettirme, mektup postada=Oktay Rifat” şeklinde bir emir telgrafı çeker.
Oktay Rifat tarafından toplatılan kitaptan bugüne birkaç tane erişmiştir. Toplatılan Nebioğlu baskısı kitaptan sonra Oktay Rıfat şiirlerini yayımlamaktan vazgeçmez ve yine Şevket Rado ve Nurullah Berk’ten yardım ister. Bunun üzerine Nurullah Berk’in desenleri ile süslenen Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler, bu defa Marmara Kitabevi tarafından basılır. Bu eserin basım macerası sırasında, Nurullah Berk’in Oktay Rifat’a kırmızı renkte ve daktilo ile yazmış olduğu mektup, mürekkep renginin solması nedeniyle zor okunmaktadır. Nurullah Berk ve eşi Münevver Hanım imzalarını kurşun kalemle atmışlardır. Mektubun zarfı yoktur:
“İstanbul, 30/9/45
Kardeşim Oktay Bey
Kitabınız hakkında bana düşen işlerin hemen hepsi yapılmıştır. Geçen gün Naci bey ile birlikte klişeciye giderek sekiz resmi de ısmarladık. Naci bey sizden cevap bekliyordu. Sanırsam para da bekliyordu. Bunlar gelmeyince işi geciktirmek istemedi ve hazırlıklara başladı. Diğer taraftan ben Emin Barın’a kabı ısmarladım. Kapak için Emin ile mutabık kaldığımız proje de ortada ve tam bir kare içindeki allegorik bir resim vardır. Bir krokisini size gönderirim. Daha kapağa vakit var. Bu hususta sizden mütemmim malumat bekliyorum.
Berk ailesinden Oktay Rifat’a Nurullah Berk ve eşi Münevver Berk’in Oktay Rifat’a gönderdikleri 30 Eylül 1945 tarihli mektup.
Benim kitaba gelince: bu akşam Münevver yazı makinesi ile son cümlenin son kelimesinin altına son çizgiyi çekti. Her şey tamamlanmıştır. Ben kitabın metnine kıymet verecek bir çare buldum: Topkapı Sarayı müzesi müdürü Tahsin Öz’den bir önsöz rica ettim. Tahsin Bey güzel sanatlarımıza ait bahislerde bilgili ve otorite sahibi bir zâttır. Yarın resimlerin arkasına yapıştırılacak yazılar işini bitirmek istiyoruz. Bol ve çok güzel kalitede dokümanlar temin ettim. Ancak azizim, evvelce de söylemiş olduğum gibi bendeki plakların birer kopyesini çektirmek için hayli para sarfetmiş bulunuyorum. Gerek bu fotoğrafların maliyet fiyatı, gerekse bütün bu dokümantasyonun telif hakkını korumak sizin elinizdedir. Bu nokta üzerinde fazlaca duruyorum, amma, maddi bakımdan çok ehemmiyetli olduğunu siz de kolayca anlarsınız.
Şimdilik mütekabil işlerimiz hakkında söyleyecek başkaca bir şey yoktur. Bize gelince iyiyiz, Münevver Hanım’ın oğlu veya kızı büyümekte ve fakat bu vaziyet çok şükür ki sıhhatını zerre kadar haleldar etmemektedir. Fransızların dediği gibi aynı “situation intéressante”da bulunan Sabiha Hanım’ın da sıhhatte olduğunu temenni ederiz. Biz burada yatak yorgan, beşik, zıbın, tükürüklük ve ilâ.. gibi velede ait hazırlıkları henüz başaramadık. Sizler bu hususta ne vaziyettesiniz? Galiba ikimizin de neşriyatın neticesini beklememiz icap ediyor. Münevver diyor ki: Oktay senin kitabla meşgul olmazsa çocuk kış günü çıplaktır. Artık ona göre hareket ediniz, kardeşim. Dayılık kolay değil. Bundan böyle yazacağınız mektupları adaya göndermeyin. Adresim şudur: Nişantaşı, Teşvikiye, Bostan sokak. Asude apartmanı, No 7 Daire 4.
Mektubunuzu bekler, muhabbetlerimi sunarım. Münevver’le birlikte Sabiha Hanım’a sevgi ve saygılarımızı da yolluyoruz.
Editörden yazara Yayınevi sahibi M. Naci Baysal tarafından antetli kağıda dolmakalemle yazılmış mektup ve zarfı. Oktay Rifat’ın Ankara, Uludağ Sokak 11/1, Maltepe adresindeki evine yollanmış.
N. Berk
İkinizin de gözlerinden öperim. İstanbul’da bulunacak bir şeyiniz varsa (çocuk için) bana haber gönderiniz. Ben daha dört çarşaftan başka bir şey yapamadım. Ne güç şeyimiş.
Ülkü’de çıkan şiirini çok beğendik tebrikler.
Münevver”.
Biri imha edilmiş, ikincisi de çok nadir bulunan bu şiir kitabının daha geniş hikayesi için, 2002’de Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Şevket Rado’ya Mektuplar kitabına bakılabilir.
Kimileri onu zehirli kabul etmiş; kimileri mitleştirmiş, iyileştirici özellikler atfetmiş. Kimileri sözde koruma amacıyla, kimileriyse lanetli kabul ettiğinden “misafiri gelen” kadınları toplumun dışına itmiş. Menstrüasyon bahsediyoruz! Bugün bile adı anılmaktan imtina edilen, toplumun yarısının doğal bir fonksiyonu olmasına rağmen nedense konuşulmayan regl ve tarihin satıraralarında bile kendine yer bulamayışı…
Dünya nüfusunun yarısı, insanlık tarihinin başlangıcından bu yana her ay düzenli olarak regl oluyor. Buna rağmen bu biyolojik sürecin tabulaştırılması, gizli tutulması gereken ayıp bir şey sayılması nedeniyle dünyanın dörtbir yanındaki kadınlar bugün bile ayrımcılığa uğramaya, “kirli” kabul edilmeye, kendileri ve çevreleri için tehdit olarak görülmeye devam ediyor.
Bu ayrımcılığın son dönemde Türkiye’de artan fiyatlarla birlikte daha da çok konuşulmaya başlanan bir yüzü de “regl yoksulluğu” olarak tezahür ediyor. Regl yoksulluğu, regl dönemlerinde kişilerin kullanmak zorunda oldukları ürünlere erişim sıkıntısı yaşaması anlamına geliyor. TÜİK verileri, hijyenik ped fiyatlarının geçen yıla kıyasla neredeyse iki katına çıktığını gösterirken, Derin Yoksulluk Ağı’nın İstanbul’da yaptığı bir araştırmaya göre, açlık sınırındaki ailelerin % 82’si hijyenik pede erişemediğini söylüyor. Mevsimlik tarım işçileri, mülteciler ve büyük kentlerin yoksul kesimlerinde yaşayanlar, regl yoksulluğundan en çok etkilenen kişilerin başında geliyor.
Mart sonunda yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı’yla menstürel ürünlerdeki KDV’nin % 18’den % 8’e düşürülmesi olumlu bir gelişme olsa da, karar metninde “hijyenik ped ve tampon” kelimeleri yerine “Türk Gümrük Tarife Cetveli’nin 9619.00 pozisyonunda yer alan mallar” gibi şifreli bir ifadenin kullanılması da Türkiye’de halen “regl” ile bağlantılı konuların alçak sesle konuşulması gerektiği algısının devlet katında dahi ne kadar güçlü olduğunun bir göstergesi oldu.
‘Hayatın en birinci zevki’ Femil İsmet Laboratuvarı tarafından 1930’lu yıllarda piyasaya sürülen Femil âdet bezleri ve 50’lerde piyasaya sürülen ağrı kesici Opon’un reklamları…
Tarih boyunca regl korkusu
Regl olmak bazı kültürler tarafından mitleştirilmiş; bazıları ona büyülü, iyileştirici güçler atfetmiş; bazıları ise hastalık ve zayıflıkla ilişkilendirmişti. Bir kültür zehir olduğuna hükmederken bir diğeri ilaç gözüyle bakmıştı. Belki de hasta ya da yaralı olmayan bir kadının bir anda kanamaya başlaması, tam anlaşılamayan, muğlaklık barındıran her şeyde olduğu gibi tekinsiz sayılmıştı. Üstelik tehlike yalnızca regl olan kişiye değil, tüm topluma yönelik sayılmış; dolayısıyla bu tehditten korunmak için çeşitli kurallar geliştirilmişti.
Antik Yunan uygarlığında “âdet kanı”, kadının sağlığını ve dengesini koruması için vücudundan atması gereken zehirli bir madde olarak görülürdü. “Kötü kan”, kirli ve utanç vericiydi… Roma döneminde ise, Gaius Plinius Secundus’un Naturalis Historia adlı kitabında “Âdet kanıyla temas yeni şarabı ekşitir, dokunduğu ekin kısır olur, bahçelerdeki tohumlar kurur, ağaçların meyveleri dökülür, arılar ölür, bıçak körleşir, bronz ve demir hemen paslanır ve havayı korkunç bir koku kaplar” yazıyordu. Bu anlayış yüzyıllar boyunca nesilden nesle, coğrafyadan coğrafyaya aktarıldı.
Hıristiyanlık ve İslâmiyet’in doğuşundan önce Tevrat’ta, Yahudi kadınların âdet günlerindeki davranışlarını kontrol etmek için yasalar konmuştu. Bu yasalar Batı Hıristiyanları arasında da 6. yüzyıla kadar uygulandı. O dönemde regl olan kadının kiliseye girmesi ve cemaate katılması yasaktı. Ta ki 596 yılında İngiltere’deki Katolik Kilisesi’nin ilk piskoposu Augustine, Papa’ya yazdığı bir mektupta işin aslını sorana kadar… Papa Büyük Gregory, yazdığı cevapta, kadının âdet zamanlarında kiliseye girmesinin yasak olamayacağını, çünkü doğanın işleyişinin günah kabul edilemeyeceğini kesin bir dille bildirmişti. Böylece Batı Hıristiyan kiliselerinde, regl olan kişilerin kutsal alana girmesine ve ayine katılmasına ilişkin yasak geçersiz kılındı ve ondan sonra bu durum devam etti.
Müslüman toplumlarda da regl olmak, kirlilik ve hastalık alanına yerleştirmiş; kadınların muayyen günlerinde camiye gitmesine, Kuran’a dokunmasına izin verilmemişti. Regl olmayı “kirlenmek” olarak gören diğer kültürler gibi, İslâm’da da menstrüasyon sırasında temas edilenler “murdar” oluyordu.
Menstrüasyonu zehirli gören toplumların yanında, büyülü ve iyileştirici kabul eden; epilepsi, inatçı ağrılar, gut, çıban, siğil, ülser ve hatta nazarı iyileştirecek, vebadan koruyacak iksirlerde kullanan toplumlar da vardı. Ortaçağ döneminde âdet görmenin dölleme kapasitesinin açık bir işareti olduğu hissedilmiş, Salerno okulunda menstrüasyonun kadının ruh hâlini düzenlediği savunulmuştu. Öte yandan Ortaçağ Avrupası, regl olmanın “tahılların çimlenmesini engelleyeceğinin”; âdet gören bir kadının yakında olması durumunda hasta kişilerin kötüleşeceğinin de düşünüldüğü dönemdi.
19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise regl olmak bir nevi “sakatlık”, fiziksel bir “hastalık” ve duygusal denge sağlamanın önünde bir engel olarak tanımlanıyordu. Bu nedenle kadınların evin içinde olmaları gerektiği, eşit haklara sahip olmayı akıllarından geçirmeyecekleri düşünülüyordu. Onlar anne, bakıcı ve ev hanımı olarak kalmalıydılar.
Yeni asrın modern satıcısı 1938’in son aylarında yayımlanan 1939 Togo Albümü’nde usta karikatürist Togo’nun çizgileriyle “Femilci Kâzım Can”.
Hijyen devrimi
Her ne kadar regl, etrafındaki tüm önyargılar ve hurafelerle hiç görülmemesi, duyulmaması, uzak durulması gereken alana sıkıştırılmak istense de, kaçınılmaz bir biyolojik gerçek olarak tarih boyunca yönetilmesi gereken bir durum olmaya devam etti. Kadınların üreme sağlığı her zaman mahrem bir konu olageldiği için, geçmişte regl dönemlerinin nasıl geçirildiğiyle ilgili tarihsel kayıtlara ulaşmak oldukça güç. Ebelik kitaplarından çocuk yetiştirme rehberlerine, elitlerin günlüklerinden mektuplarına zaman zaman cinsellik, üreme ve çocuk sahibi olmakla ilgili ulaşılabilen ipuçları, konu regl olduğunda iyice kısırlaşıyor. Hayatın bu kadar içinden bir konu, belli ki tarihe kaydedilecek kadar önemli görülmemiş. Yüksek ihtimalle regl döneminde ne yapılacağıyla ilgili bilgiler, kağıt üzerine geçirilmeden kadınlar arasında kulaktan kulağa yayılmış.
Tarihsel kayıtların yokluğunda, eski dönemlere ilişkin elimizde yalnızca varsayımlar var. Bunlardan biri Antik Mısır’da kadınların regl dönemlerinde tampon kullandığı yönünde. Tabii papirüs liflerinden yapılmış olabilecek bu tamponların, bugün bildiklerimizle ilgisi yok. Bir başka varsayım, sargı bezi benzeri bir kumaşa sarılmış talaş kullanmış olabileceklerini öne sürüyor. Ortaçağ’da ise diş ağrısından yoğun geçen regl dönemlerine birçok durumda kurbağa kaynatılarak yapılan bir ilacın kullanılmış olabileceği tahmin ediliyor.
Tarihin bu daha karanlık dönemlerini arkada bırakan gelişme, 1921’de ilk defa tek kullanımlık bir menstrüasyon ürünü olan Kotex’in, ABD’de eczane raflarına girmesi. Kotex, 1. Dünya Savaşı sırasında yaralanmalardaki kanamalara karşı tıbbi bandaj olarak kullanılmak üzere geliştirilmiş, yüksek emici nitelikte bitkisel bir malzemeden (cellucotton) yapılmıştı. Onu ilk keşfeden ise hemşireler olmuştu. Bir başka devrim olan tampon ise bale ve spor müsabakaları gibi yoğun efor gerektiren ve gözönünde yapılan aktivitelerde regl dönemleri için hijyenik kontrol arayışları sonucunda 1930’larda geliştirilmişti.
Tamamen yerli üretim Gripin’in 1950’lerdeki reklamları regl ağrısı çeken kadınları da hedefliyordu.
Yeni hijyenik ürünler, kullanılıp atılabilir nitelikteydi ve hayata aktif olarak katılmanın yolu tek kullanımlık bu ürünlerden geçiyordu. Eski kısıtlayıcı yöntemlerden ve eve kapalı kalmaktan kurtulan kadınlar daha aktif, daha üretken ve elbette daha mutlu olacaklardı. Ancak bunu devam ettirebilmek için, yıllar boyunca her ay satın almak zorunda oldukları bir ürüne de mahkum hâle gelmişlerdi.
Zamanla tek kullanımlık hijyenik ürünler çok daha kolay ulaşılabilir hâle geldi. Daha fazla kadının eğitim ve iş hayatına katılmasına, işlerin kesintisiz devam etmesine izin veren bu ürünler artık kadınlar tarafından neredeyse gıda ve barınma ihtiyacı kadar elzem görülüyordu. Ancak yine de utanç verici bulunduğundan olabildiğince gizli ve görünmez kalması gerektiği fikri, üreticilerin bütün pazarlama çalışmalarını ürünlerinin “ne kadar emici” olduğunu anlatmak üzerine kurmasına neden oldu. 1974’te “tarihin en kötü tamponu” olarak anılan Rely’ın piyasaya sürdüğü “süper emici tampon” bu takıntının son noktalarındandı. Karboksimetilselüloz (CMC) ve sıkıştırılmış boncuklar gibi sentetik malzemelerden yapılmış bu tampon, kendi ağırlığının 20 katı sıvıyı emebiliyordu. Ayrıca sızıntı yapmaması için “çiçek gibi” açılıyordu. Her şey iyi gidiyordu; ta ki 1980’lerde neredeyse bir salgın hâline gelen ve ölümle sonuçlanabilen “Toksik Şok Sendromu” vakalarına kadar… Doktorlardan oluşturulan “Görev Gücü”, bu vakalardaki artışın Rely tamponlarda kullanılan sentetik materyallere bağlı olduğunu kanıtladı. Rely o kadar emiciydi ki, çıkartılırken vajinanın iç duvarlarındaki deriyi de yırtıyordu.
Hurafeler yığını
Bugünün dünyasında da menstrüasyona dair sosyokültürel yorumlar ve tabular büyük çeşitlilik göstermeye devam ediyor. Menstrüasyona ilişkin halen süren “kirli ve ayıp” algısı konuyla ilgili araştırmaları, geliştirilen ürünleri, bu ürünlerin fiyatlarını olduğu kadar cinsiyete dayalı kısıtlamaları da etkilemeye devam ediyor. 1930’larda Batılı biliminsanları, âdet gören kadınların vücutlarının bir tür zehir olan “menotoksinler” ürettiğini tasavvur ediyorlardı. Bugün de benzer inanışlar devam ediyor. Bazı topluluklar, kadınların âdet sırasında kirlilik ve talihsizlik yayabileceğine inanıyor. Kadınların âdet döngüleri nedeniyle fiziksel ve duygusal kapasitelerinin azaldığı yanılgısı ayrımcılığa yol açıyor ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştiriyor. Kadınlar, menstrüasyonla ilgili aşağılayıcı yorumlarla karşılaşabiliyor ve belirli sosyal rollerden dışlanabiliyorlar.
Batı Nepal’de, âdet dönemleri boyunca kirli kabul edilen kadınlar, bu süre zarfında evlerinden bir barakaya sürgün ediliyor; âdet gören kadınların kolektif gücü azaltacağına inanılan Etiyopya kırsalında ise köyün dışında bulunan bir kulübede 7 gün kalmaya zorlanıyorlar. Türk Dil Kurumu sözlüğünde bugün dahi “kirli” kelimesinin karşılığı olarak “Aybaşı durumunda bulunan (kadın)” açıklaması geçiyor. Ayrıca regl olan çocuklara tokat atmak, okuldan almak, artık evlenmeye hazır olduklarını düşünmek, hijyenik ürünleri gözönünde satmamak, gazete kağıtlarına sararak, siyah poşetlere koyarak vermek, ayrı bir odada uyumalarını istemek ya da mutfağa girmelerini, yemeğe dokunmalarını engellemek gibi âdetler de sürdürülüyor.
Dünyanın birçok yerinde menarş (ilk regl) çocukların cinsel aktiviteye hazır olduğunun bir göstergesi gibi algılanıyor ve bu yanlış algı onları bir dizi suistimale karşı savunmasız bırakıyor. Oysa âdet görme biyolojik doğurganlığın bir göstergesi olsa da zihinsel, duygusal, psikolojik ve fiziksel olgunluğa erişmek anlamına gelmiyor. Ayrıca erkek çocukların yetişkinliğe geçişi törenler ve kutlamalarla yapılırken, kız çocukları bunun gizlenmesi gereken bir durum olduğu empoze edilerek büyütülüyor.
Nasıl adlandırdığımızın hiç önemi yok; ister âdet diyelim ister regl, ister mens diyelim, ister periyod; herkesin öğrenmesi gereken bir gerçek var: Bu doğal durum kimsenin yapabileceklerini sınırlamaz! Regl olmak, tarih boyunca kadınları birçok sosyal faaliyetin dışında bırakmak için kullanılmış olsa da menstrüasyon hiçbir şeye engel değil.
Hijyenik pede ulaşma hakkı Hindistan’ın Ahmedabad kentinde kadınlar, kadınlar için uygun fiyatlı hijyenik pedler üretiyor. SEWA adlı örgüt, herkesin temiz hijyenik malzemelere ulaşması için çalışıyor.
Sosyoekonomik gerçek
Aslında kısıtlayıcı olan regl değil, hijyenik ürünlere erişim sorunu. Bu konuda da şifreli sözcükler kullanmaya, gizlenip saklanmaya devam etmek; menstrüasyon tabularının regl olan bireylerin sağlığı, eğitimi, güvenliği ve mutluluğu üzerinde ciddi menfi etkiler yaratmayı sürdürmesi anlamına geliyor. Oysa menstrüasyon, doğası gereği insan onuru ile ilgili ve bir insan hakları sorunu. Cinsiyet eşitsizliği, aşırı yoksulluk ve kimi zararlı gelenekler, regl dönemini bir yoksunluk ve damgalanma dönemine dönüştürebilir; toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir yansıması olarak temel insan haklarından yararlanmanın önünde engel olabilir.
Dünyanın dörtbir yanında, düşük gelirli birçok kişinin menstrüasyon sırasında hijyenik ihtiyaçlarına ulaşma mücadelesi “regl yoksulluğu” olarak tanımlanıyor ve sadece hijyenik pedleri değil su ve sabun gibi en temel temizlik ürünlerinin, yedek iç çamaşırı gibi ihtiyaçların getirdiği ekonomik yükü de ifade ediyor. Üstelik regl yoksulluğu yalnızca yoksul ülkelerde değil orta ve yüksek gelirli ülkelerde de özellikle kadınları etkileyen bir hak ihlali olarak; okuldan ve işten geri kalmalarına yol açarak hayatları üzerinde kalıcı izler bırakıyor.
Menstrüasyon sırasında neyin gerekli olduğu artık tüm dünyada anlaşılmış durumda: Hijyenik ürünlere güvenli erişim; bu ürünü mahremiyet içinde değiştirebilmek ve kullanılmış malzemeyi atabilmek; sabun ve temiz su ile yıkanabilmek; regl döngüsü ve nasıl yönetileceği konusunda temel eğitime sahip olmak. Oysa çocuklar, hayatlarının büyük bölümünde birlikte yaşayacakları bu doğal fonksiyon hakkında genellikle çok az şey biliyorlar; çoğu insan, konuyla ilgili ilk bilgilerini regl olduktan sonra korku ve endişe içinde alıyor. Bu bilgilerin bir kısmı da kafa karışıklığına yol açacak şekilde yanlış oluyor.
Menstrüasyonun toplum içinde konuşulmaması, cehalete ve ihmale yol açıyor; regl dönemi yoksulluğuna ve ayrımcılığa karşı savunma yapmayı güçleştiriyor. Hijyenik ürünlere erişimin mümkün olmadığı durumlarda başvurulan iptidai çözümler ise, enfeksiyona yol açmak bir yana tam koruma da sağlamadığı için toplumun yarısının kendisini sosyal hayattan uzak tutmasına neden oluyor.
BİLGİ
Menstrüasyon / âdet döngüsü
Üreme çağındaki bir kadının uterusunda, hormonlar tarafından tetiklenen ve potansiyel bir hamileliğe yönelik gelişen dokusal değişikliğin kanama yoluyla vajinadan atılması sürecidir. Bu süreç döngüseldir; bir kız çocuğu ergenliğe ulaştığında başlar ve buna menarş denir; doğurganlık çağının sonuna kadar devam eder ve menopoz ile son bulur. Genel anlamda âdet döngüsü, 21-35 gün arasında (ortalama 28) bir sıklıkta; 2-7 gün arasında değişebilen bir sürede ve sıvı miktarı 20-80 cc arasında (ortalama 35 cc) değişir. Bu döngü; kadının biyolojik, psikolojik ve sosyal koşullarından olduğu kadar çevreden de etkilenir.
FİLM: PERIOD. END OF SENTENCE.
Oscar adayı bir aktivizm öyküsü
Yönetmen Rayka Zehtabchi imzalı 2018 yapımı bu kısa belgesel filmde, Hindistan’ın Hapur kentinde bir grup kadının, hijyenik ped imal eden bir makineyi nasıl çalıştıracaklarını öğrendikten sonra düşük maliyetle, doğada biyolojik olarak parçalanabilen pedler üreterek diğer kadınlara uygun fiyatla satmalarının hikayesi anlatılıyor. 91. Akademi Ödülleri’nde En İyi Belgesel seçilen filmde anlatılan bu girişim, yalnızca temel ürünlere erişimi kolaylaştırarak kadın hijyeninin iyileştirilmesine yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda Hindistan’da kadınları menstrüasyonla ilgili tabulardan kurtulmaları için de destekliyor, güçlendiriyor.
JARGON
Hangi kelimeler ve deyimler kullanılıyor?
Menstrüasyon terimi Latince “ay” anlamına gelen mensis kelimesinden geliyor ve bu aynı zamanda “periyod” denilmesinin de nedeni. Birçok kültürde regl, aylık ritmi nedeniyle ay döngüsü ile ilişkilendirilmiş. Bugün ise açıkça söz edilemediğinden “halam geldi”, “hastayım” ve hatta “anavatan kan ağlıyor” gibi deyimler var.
Regl Fransızca’da kural, düzen anlamına gelen “régle” sözcüğü Latince yine kural, düzen anlamına gelen regula sözcüğünden evrilmiştir.
Âdet görmek Arapça’da tekrarlanan veya geri gelen şey, alışkanlık anlamında.
Aybaşı/aybaşı olmak/ay hâli Her ne kadar her ayın başında olmasa da yine de her ay düzenli olarak yaşanmasına bağlı olarak.
Kirlenmek/kirli olmak TDK Sözlüğü’ne göre “Aybaşı durumunda olmak”… Tarih boyunca sürdürülen inanışlara dayanan bu sözcük, regl sıvısının kirli olduğu yönündeki yanlış bilgiyi sürdürüyor.
Hastalanmak Aslında vücudun sağlıklı bir şekilde yerine getirdiği doğal bir fonksiyon olan menstrüasyondan “hasta olmak” diye bahsetmek, aynen gerçekten hasta olunan zamanlardaki gibi bir nevi karantina uygulamasını da sürdürmeyi beraberinde getiriyor. Oysa regl olmak, doğal bir vücut fonksiyonu.
Muayyen günler “Belirli” günlerde olmak. Adını söylemeden regl olduğunu ima etmenin herkesçe bilinen bir başka yolu.
Renkli olmak Yüksek ihtimalle “regl olmak” kelimesinin kulaktan kulağa aktarılırken değiştirilmiş hâli.
Halam geldi Aslında özellikle halaların sevildiği durumda, hoş karşılanan bir durumu ifade ediyor gibi görünen bu cümlenin, “teyzem geldi”, “misafir geldi” gibi versiyonları da var.
Dünyadan örnekler Türkiye’de kullanılan “Anavatan kan ağlıyor”, “Ayşecik tatilde”, “Tarla çamurlu”, “Kızsal mazeretim var” gibi “yaratıcı” cümlelerin yanında dünyada da “İsmi lazım değil” (Fransa), “Çifte kumrular” (Hindistan), “Kırmızı başlıklı kız” (Rusya), “Kızıl dalga” (İngiltere), “Flo Teyze” (ABD) gibi kullanımlar yaygın.
İskenderiye’de doğup büyümüş Giuseppe Ungaretti (1888-1970), kentin kozmopolit ortamına denk gelmiş bir tür ‘melez’di. Önce Paris serüveni, sonra Milano’ya geçip orada demir atış. Bütün şiirlerinin atmosferinin gene de İskenderiye’de geçen çocukluk ve ilkgençlik yıllarında çatıldığını ifade etmiştir.
Şehirler ile şiirler arasındaki dolaysız ve dolayımlı ilişkiler çetrefil atmosfer sorunları içerir. Bir ara, İskenderiye’ye gitme isteğim kabarmıştı; yapamadığım nice yolculuktan biri; pek çok okuryazarın yaptığını-yapacağını yaptım. Kavafis’e, Forster’ın kent portresine zaman ayırdım. Orada kalmadı uzanışlarım. 19. yüzyıl sonu kozmopolit ortamından sökün etmeye başlayan farklı kollarla oyalandım. Düşündüm bir aşamada: İskenderiye’ye gitmediğimden emin olabilir miydim?
Seferis üzerine dev doktora çalışmasından tanıdığım Denis Kohler dört İskenderiye’nin varlığına işaret ediyor: Büyük İskender’in kurduğu, kütüphanesi ve feneriyle öne çıkan 2.500 yıl öncesinin kenti; pax romana döneminin melez kenti; sırasıyla Arapların ve Osmanlıların işgali altında kavrulan kent; hıdivler döneminde kozmopolit bir metropole dönüşen İskenderiye. Bunlara sanırım, bugünden tipik Ortadoğu kimlikli bir beşinciyi eklemek doğru olacak.
Kavafis’in yaşadığı yıllarda şiirinin topografyasında yeri olan kentlerin hiçbiri görünmüyordu: Antakya, Konstantinopolis, İskenderiye gömülmüşlerdi geniş ölçüde, palempsest düzenin amansız yasaları gereği. Olsun; şair görüyordu imgeleminde gene de onları: Olağanüstü canlandırma yetisiyle. Gününde yaşayan katip ya da simsardı; şiirleri yazan bambaşka bir zamanın içinden geçmeyi seçmişti -buna geniş zamanlar diyoruz.
Her şair böyle durmaz. İskenderiye’de doğup büyümüş Giuseppe Ungaretti, kentin kozmopolit ortamına denk gelmiş bir tür ‘melez’di. Önce uzun ve dönüştürücü bir Paris serüveni, sonra sisler şehri Milano’ya geçip orada demir atış. Bütün şiirlerinin atmosferinin gene de İskenderiye’de geçen çocukluk ve ilkgençlik yıllarında çatıldığını ifade etmiştir: Geceleri bekçilerin ve domuzların sesiyle dolan uykularına, gündüzleri kentin bitiminden başlayan engin çölün uğultusuyla tamamlanarak biçim alan hava, şiirinin yatağını belirler.
Paris’e, yayımlanan ilk şiirinin, “In Memoriam”ın hayaleti Moammed Sceab ile birlikte gitmişti Ungaretti. Kaldıkları Hotel des Carmes duruyor hâlâ ve üzerindeki mermer levhada “Giuseppe Ungaretti 1916 yazını burada geçirdi” yazıyor. Rue des Ecoles’den sapılır o sokağa. Şair, şiirlerini Türkçeye aktaran Işıl Saatçıoğlu’nun sözleriyle “Şarkısını çözmeyi bilmediği için ölmeyi seçen” çocukluk arkadaşı Moammed Sceab için “Arap olmasına Arap değildi artık; ama bir başkası da olamıyordu. Tedirgindi. Nasıl ve nereye yerleştireceğini, nasıl ve nerede yumuşaklığa dönüştüreceğini bilmediği yıkıcı bir sevgi taşıyordu yüreğinde” diyordu. Nietzsche’yi okutmaya çalışmış şaire, şair onu Mallarmé’ye davet etmiş. Olmamış. Cenazeyi Hotel des Carmes’daki odadan alıp Ivry Mezarlığı’ndaki Müslüman karesine gömdürmüş.
Ungaretti, Jean Amrouche’un 1953’de yaptığı radyo söyleşilerinde, İskenderiye’den Paris’e, Milano’dan Roma’ya şiir burcuna konarak yurt yitimi depreminden kendisini kurtardığını anlatıyor. Gerçi şiirleri, özellikle biri, ona ne katıldıysa yaşarken şehirlerden çok nehirlerden aktığını vurgular ama, suların kentlerin içinden anadamarlar olarak geçtiği unutulmamalıdır.
“Şiir burcuna konarak yurt yitimi depreminden kendisini kurtaran” Ungaretti.
Şiirinin tarihinin en acımasız “delik”lerinden birine büyüteç tutar Ungaretti, Amrouche’la söyleşilerinden birinde. İlk kitabının şiirlerinin çoğunu cephede yazarken, Closerie des Lilas’dan arkadaşı gazi Apollinaire de yeni şiirlerini siperlerde yazmaktadır. Ungaretti’nin intihar eden çocukluk arkadaşı için yazdığı şiiri Apollinaire çevirmiş, gelgelelim bu çeviri savaş derbederliği nedeniyle kaybolmuştur. Onu çekmecemizde sayalım.
İskenderiye’den İtalya’ya göçeden bir başka avant-garde figür, Filippo Marinetti, onca ‘tabula rasa’ sonrası, ilerleyen yaşlarında İskenderiye’ye duyduğu nostaljik bağı itiraf etmişti.
Şüphesiz İskenderiye’nin efsanesi yalnızca Kavafis ve Ungaretti gibi bir-iki yerli ikonla, Forster ve Durrell gibi yapıtlarında özelliklerini yücelten yabancı yerlileriyle sınırlanamaz. Céline Axelos’tan Paris’teki evinde başı kesilerek öldürülen romancı-şarkıcı Alec Scouffi’ye biribirinden farklı ‘tıynet’te örneklerin gökkuşağını tamamladığı bir çeşitliliğin şahşehri olmuştur İskenderiye.
Bugün, Ungaretti’nin 1931’de betimlediği, “büyük Arap düşünün sonsuz akşamı”yken İngilizlerin havasını kökten “tenis kortlu villalar ve plajlar” ile dönüştürdüğü şehirden geriye kalan izler kitaplardan taşanlar.
Başta Hala Halim’in İskenderiye Kozmopolitizmi (2013) çalışması, çeşitli dergilerde yayımlanmış kapsamlı incelemelerde işlenmiş bir konu Levanten Mısırlıların sesli ve yazılı yapıtları. Çoğu yarıyarıya gönüllü, yarıyarıya zorunlu sürgün dönemleriyle sona ermiş yaşamöykülerdir. Edmond Jabès, bu antologyanın en derin figürü olarak öne çıkar, benzersiz yapıtıyla. 20. yüzyıl şiirinin ana limanlarından biri.
Öteki uçta, İskenderiye’den önce Paris’e geçen, sonunda Kanada’ya demir atan Ayoub Sinano, bir köşesi İstanbul’a bağlanan yapıtıyla göze çarpıyor: “Pola de Péra”nın şiirlerinden özel bir Beyoğlu kokusu sızıyor. İstanbullu operet şarkısının öyküsünü bir gün dilimizde ağırlamalı, yazarını selamlamalıyız.
Yönetmen, senaryo yazarı ve aktör Vedat Örfi Bengü’nün 1922’de üç cilt hâlinde Binbir Gece Hikâyeleri’nden naklettiği “Gülnihâl Sultan” serisi, şimdiye dek sinema literatürüne girmemiş, ancak Türkçe yayımlanmış ilk sinema kitabı. Aynı zamanda Türk sinemasının da basılı ilk senaryosu. Kapakları, fotoğrafları ve metinleriyle ilk defa günışığına çıkıyor.
Vedat Örfi’nin henüz 22 yaşında kaleme aldığı ve bir sinema fotoromanı olarak kurguladığı üç ciltlik “Binbir Gece Hikâyeleri Gülnihâl Sultan” serisi, edebiyat-sinema tarihimizde bir ilk. Vedat Örfi Bengü, 1900 doğumlu. Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın torunu, Mehmet Ali Paşa’nın oğlu, Nâzım Hikmet ile evlenen Piraye Hanım’ın ilk kocası ve yazar Memet Fuat’ın babası. 52 yıllık kısa ömrü, sinemaya ve
Vedat Örfi’nin 1937’de Resimli Ay dergisine gönderdiği imzalı fotoğrafı
tiyatroya adanmış. İlk gençlik yıllarında, Saint-Joseph Lisesi’nde okuduktan sonra tiyatro oyunları yazarak başladığı serüveni, 1924’te yazdığı “Vefaen Ferağ” adlı oyunun Darülbedayi’de sahnelenmesiyle taçlanmış. 1925’te Mısır’a gitmiş ve “Isis Film Corporation” adında bir film şirketi kurarak Mısır sinemasının kurucuları arasında yer almış. Mısır’da 14, Fransa’da 8 film çekip “Şarkın Valentinosu” diye anılmış sıradışı bir sima. Oyunculuğu, senaristliği, romancılığı da cabası.
3 kitaplık seri Birinci kitap olan 1922 baskı Gülnihâl Sultan. Şehrazad’ın Şehriyar Şaha Anlattığı Muazzam Masal kitabının kapağının sağ köşesinde daire içinde “Cihan Kütüphanesi” solda daire içinde “Cemiyet Kitaphanesi” yazmaktadır. Ortada üstte, “Nakli: Vedad Örfi” onun altında, “Binbir Gece Hikâyeleri” onun altında büyük klişe ile “Gülnihal Sultan” yazmaktadır. Eski harfli Türkçe “Gülnihal Sultan” klişesinin altında büyük hattat Hamid Aytaç’ın “Hamid” imzası okunmaktadır. “Gülnihal Sultan” başlığı altında, “Birinci Kitap” yazısı onun altında da kapak fotoğrafı görülmektedir. Kapak fotoğrafının altında, sağ alt köşede daire içinde, “Fiyatı 5 kuruş”, sol alt köşede daire içinde, “3-4 Cüz” ve en altta ortada, “Matbaa-yi Cihan Biraderler Ebu El-suud Caddesi” yazmaktadır. Her üç kitabın künye sayfasına şu not düşülmüştür: “Şehrazâd ve Gülnihal Sultan ünvanı altında Avrupada ‘Patekonsorsiyom’ müessesatı tarafından sinemada ve muhtelif tiyatrolarda temsil edilmiş, her temsilinde büyük alkışlar kazanmıştır”.
Vedat Örfi Bengü’nün 1922’de üç cilt halinde eski harfli Türkçe olarak naklettiği “Binbir Gece Hikâyeleri Gülnihâl Sultan” serisi Türk sinemasının ilklerinden.
Cihan ve Cemiyet Kütüphanesi 1922’de “Sinema Külliyatı” başlığı ile seri sinema kitapları yayımlamaya başlar. Okurlar, hikayelerin fotoğraflarla desteklendiği sinema kitaplarıyla buluşur.
Dans kıyafetiyle Gülnihal Sultan: “Gülnihal Sultan’ın her hareketinden ayrı bir cazibe taşıyordu”.
İlk kitap “Binbir Gece Hikâyeleri Gülnihal Sultan”dan üç kısımlık bir seridir. Üç kitap, birbirinin devamı üç cilt halinde çıkar. Birinci kitap Gülnihâl Sultan. Şehrazad’ın Şehriyar Şaha Anlattığı Muazzam Masal ismiyle, ikinci kitap Gülnihâl Sultan. Dehşetler Diyarında ve üçüncü kitap Gülnihâl Sultan. Canlı Mezarlar ismiyle yayımlanır. Toplam 422 sayfalık bu üç ciltlik serinin künyesinde, başlığın yanında Vedat Örfi’nin ismini görürüz. Üç kitabı da yazan-nakleden kendisidir. Üç ciltlik serinin sonuna “Erenköy – 8 Terşinisani 1338 (8 Kasım 1922) Vedad Urfi” notu düşülmüştür.
Düşünceli sultan Gülnihal Sultan sinema külliyatı serisinin 3 ciltlik kitap serisi, 17 müstakil renkli fotoğrafla bezenmiş. Kitaplardaki ilk fotoğrafın altında, “Sultan çok elim ve müthiş düşünceler içinde kaldı” yazıyor.Filmden bir kare Döneminin filminden alıntı yapılan fotoğraf: “Dere tepe aştılar… Sahralardan geçtiler… Günlerce yürüdüler”…“Kızlar ağası: “Gireceksiniz” diye haykırdı”“Kırk gün kırk gece şenlikler yapıldı…”
• Vedat Örfi’nin metinleri kendine hastır ve sinema diliyle yoğrulmuştur. Hande Birkalan Gedik, Binbir Gece Hikayeleri’ni irdelediği makalesinde (Binbir Geceye Bakışlar; hazırlayan: Mehmet Kalpaklı/ Neslihan Demirkol Sönmez, Turkuaz Yayınları, 2010) Vedat Örfi’nin naklettiği metinlerin geleneksel hikaye metinlerine uymadığını, onun bunları kendi sinema dünyasına göre şekillendirdiğini yazar: “Vedat Örfi Bengü’nün Binbir Gece Hikâyeleri çevirisi ise Türk folklor malzemelerinin değerlendirilmesini savunan görüşe tezat oluşturmaktadır. 1943 edisyonunda Rus yönetmen Ivan Mujukin’in ona ‘Sen doğulusun, doğu kültürünü iyi biliyorsun, neden bir Binbir Gece senaryosu yazmıyorsun?’ dediğini belirtiyor. Bengü, Binbir Gece’nin yabancı dillerden Türkçe’ye yapılan çevirilerine güvenmediği için de ‘aksiyonu ve tasvirleri bol’ bir senaryo yazıyor. Bengü’nün bir başka isteği de vatandaşlarını korumak için kendini feda eden ‘saf ve temiz’ Şahrazad’ın rolünü vurgulamak. Bu arada şunu söylemekte fayda var: Bengü’nün yazdığı hiçbir metin Binbir Gece metnine uymamaktadır. En iyi yaklaşımla bu metnin Binbir Gece’nin yaratıcı bir adaptasyonu olduğu söylenebilir”.
1927 yılındaki bir gazete küpürü, “Beynelmilel sinemacılık aleminde ilk Türk sanatkarı Vedad Örfi Bey” başlığıyla, kendisinin Mısır’daki sinemacılık başarısını Türk okurlara duyuruyordu.
Cihan ve Cemiyet Kütüphanesi Sinema Külliyatı başlığı altında iki resimli sinema kitabı daha yayımlar. Kumarbaz Doktor Mabuz kitabı 1923’te İhsan Sıdkı çevirisiyle, Şeyh kitabı da Kemaleddin çevirisiyle yayımlanır ve külliyat beş kitapla son bulur.
Vedat Örfi’nin yazdığı üç kitap da renkli kapaklarla, hikayeyi destekleyen fotoğraflarla özenle ve dönemine göre lüks bir baskıyla basılmıştır.
1946’da tekrar basıldı Gülnihal Sultan’ın Binbir Gece Hikâyeleri eski harfli Türkçesinden 14 yıl sonra 1946’da Türkçe olarak Uğur Yayınevi tarafından yayınlanır. “Şarkın En Büyük Masalı” üst başlığıyla yine 3 kitap olarak yayınlanan romanlarda, kimi düzeltmeler hariç, ara başlıkları ve hikaye diziliminde eski harfli Türkçe aslına sadık kalınır. Kitapların içinde fotoğraf yer almazken kitap kapakları dönemin ünlü çizeri Münif Fehim tarafından yapılır.
‘GÜLNİHAL SULTAN CANLI MEZARLAR’DAN BİR BÖLÜM
Kocanın bardağına sevgi tozu
Üç kitaplık serinin son cildinden:
“- Ortada büyü değil, aşk var. Aşk; sihirlerin en kudretlisidir. En çok güçlükle mağlûp olanıdır. Galebe çalmak için metanet, sabır, ihtimam lâzımdır.
– Ne gibi?
– Dinle! Esasen her sihirbaz aşkla başa çıkamaz. Perilerin benim gibi çok müstebit bir âmiri olmak lâzımdır. Aşkla ben başa çıkarım. Yine en az.. En az dört-beş hafta uğraşmak şartıyla!
– Dört-beş hafta mı?
– En az dört-beş hafta! Bak, Zübeyde ortada iki çare var. Birincisi şudur: Sana bir toz vereceğim. Bu toz cinler hükümdarı tarafından Bağdat topraklarına üç yüz senede iki kere serpilir. Tesiri şiddetlidir. Kimsede bulunmaz. Semender Şah ile barışırsın. Bu şarttır. 10 gün ara ile, hiç belli etmeksizin bu tozu yemek esnasında kocanın bardağına dökersin. Tozu öyle bir dökmelisin ki o gece en küçük bir mehtap ışığı bile yeryüzüne aksetmemeli… Hemen tesiri görülür. Sevilirsin! Görüyorsun ya, üç kere on 30 eder. 30 gün sabır lâzımdır”
Ernest Renan’ın 1882’de sorduğu “Millet Nedir?” sorusu bugün de güncelliğini koruyor. Renan ve ardıllarında “millet”i tanımlamak, varolan dünya hâllerini izah etme çabasıydı. Dünden bugüne “emperyalist” bir durakta tıkanan evrensel görüşler; folklorik özellikler ve efsaneler; “halk”a çok yakın bir anlam taşımakla birlikte devletle de haşır neşir olan “millet”; dil, ekonomi gibi nesnel kriterlerin ötesinde millî kimlik, millî kültür ve millî bir siyasal hareket…
Ernest Renan bundan 140 yıl önce 11 Mart 1882’de, Sorbonne’da “Millet Nedir?” başlıklı bir konferans verdi. Milletin ne olduğunu tanımlama konusunda ilk derli toplu girişim olarak tarihe geçecek konferans, henüz ne Cemiyet-i Akvam’ın ne Birleşmiş Milletler’in ortaya çıktığı bir dönemde verilmişti; fakat milletlerin doğum tarihi tartışmalı olsa da o dönemde de birbirlerini boğazlayacak kadar gerçek oldukları muhakkaktı.
Dönemin allamesi sayılan, şarkiyatçı, dilbilimci ve tarihçi Renan, birinci cildi “İsa’nın Hayatı” olan 7 ciltlik Hıristiyanlığın Tarihi eserini tamamladığında; İsa’nın biyografisini herhangi bir insanın biyografisi olarak ele aldığı, İncil’in de diğer tarihsel belgeler gibi eleştirel bir okumaya tabi tutulması gerektiğini belirttiği için Katolik Kilisesi’nin öfkesini çekmişti. 1870’de Fransa’nın Prusya’ya karşı mağlup olup Alsace-Lorraine bölgesini kaybetmesinden sonra, özellikle Almanların “milletin ırkın bir ürünü olması gerektiği” görüşünden radikal bir biçimde farklı bir millet tanımı arıyordu.
Renan, konuşmasına temkinli bir giriş yaparak önceden dinleyicilerini ikaz etti:
“Sizinle birlikte, görünüşte açık olmakla beraber en tehlikeli yanlış anlamalara meydan veren bir fikri incelemek istiyorum. İnsan cemiyetinin şekilleri çok değişiktir: Çin, Mısır ve eski Babil tarzında insan toplulukları; İbrani ve Arap tarzında kabile; Atina ve İsparta tarzında site; Akamanişlar, Roma ve Carlovingien imparatorlukları gibi türlü ülkelerden müteşekkil topluluklar; Yahudi ve Parsî cemaatleri gibi din bağının muhafaza ettiği cemaatler; Fransa, İngiltere gibi milletler ve bugünkü muhtar Avrupa topluluklarının çoğu; İsviçre, Amerika tarzında konfederasyonlar; türlü Cermen -ve Slav- kolları arasında ırkın veya daha ziyade dilin kurduğu neviden yakınlıklar… Zamanımızda ise daha ağır bir hata işleniyor: Irk ile millet birbiriyle karıştırılıyor; ırk veya daha ziyade dil üzerine kurulmuş topluluklara, gerçekten varolan milletlerinkine benzer bir egemenlik hakkı tanınıyor. Başlangıçta kelimelerin anlamının azıcık birbiriyle karıştırılması yüzünden neticede en kaçınılmaz hatalara düşülmesi mümkün olan bu güç meselelerde açık sonuçlara iş naziktir, hemen hemen canlı yaratık üzerinde teşrih (derinlemesine inceleme) yapmaktır”.
Ernest Renan, 1823’te doğduğu yer olan Fransa’nın Tréguier kasabasında, arkasında bilgelik tanrıçası Athena ile tasvir edilmiş.
Renan, ırklardan farklı olarak, ulusların ortak bir geçmişe sahip bireylerin gönüllü birlikteliği temelinde oluşturulduğunu öne sürerek ırk ve ulusu ayırt etmeye çalışmıştı: Bir ulusu oluşturan şey, aynı dili konuşmak ya da ortak bir etnografik gruba ait olmak değildir; “birlikte harika şeyler yapmış olmak, gelecekte daha fazlasını yapmayı istemek”tir. Bu söylem, çoğu defa, sözleşmeye dayalı bir ulus modeli lehine, Alman tipi ırkçı milliyetçiliğin reddi olarak yorumlanmıştır. Bununla birlikte, Renan’ın ulusu manevi bir ilke olarak kavrayışı, ırksal bir boyuttan muaf değildi. Renan’ın savunduğu “gündelik plebisit”, “sadece ortak bir geçmişe sahip olanları, yani aynı köklere sahip olanları ilgilendirmektedir.”
Öte yandan Ernest Renan “Millet Nedir?” derken, aslında milletleri de bugün bile geçer akçe olan medeniyet skalasına vurarak, sömürgeciliği ırkçı bir fikirle haklı çıkarıyordu: “Geniş ölçekte sömürgeleştirme, birinci dereceden siyasi bir zorunluluktur. Sömürgeleştirmeyen bir ulus, geri dönülmez biçimde sosyalizme, zenginle yoksulun savaşına mahkumdur. Aşağı ırktan bir ülkenin üstün bir ırk tarafından fethedilmesidir” (Ernest Renan, Entelektüel ve Ahlaki Reform, 1871).
Renan’ın 3. Napoléon gibi bir serdengeçtinin liberal kanadına yakın olduğu gözönüne alınırsa, “millet” tanımının Alman rekabetiyle malul olduğu, sömürgecilik konusundaki görüşlerinin ise “millet” tanımında aradığı evrenselliğin “emperyalist” bir durakta tıkanmasıyla oluştuğu görülür.
Ernest Renan, 11 Mart 1882’de Sorbonne’da yaptığı konuşmada milletin oluşumunda ırk, dil, din, çıkar birliği ve coğrafya gibi ölçütlere değinmiş ve hiçbirini yeterli bulmamıştır. Ona göre millet, her gün yapılan bir plebisittir
1776’da İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde “Bütün insanlar eşit yaratılmıştır” dendikten 1 asır sonra, ırkı milletin temeli olarak görmediğini söyleyip sömürgeciliği “medeniyet” bile değil “ırk” açısından meşrulaştıran bir görüşün zamana direnmesi pek mümkün olmadı. Millet üzerine yapılan tanımlamaların sürekli bir dizi istisna ile çelmelenmesi, herhangi bir bilimsel tanım yapılamayacağına yönelik kanaatin güçlenmesine neden oldu.
Renan her ne kadar ortak manevi değerlere vurgu yapmışsa da “geçmiş”i buna eklemekte de bir mahsur görmemişti. Böyle olunca millet gibi modern bir kavrama anında folklorik özellikler, efsaneler gibi ezeli ve ebedi bir boyut eklenmişti.
Bölünmez bütün
Adı sanı belli milletlerin, koca koca devletlerin ve dolayısıyla savaşların gerçek olduğu bir dönemde tanım peşinde koşma ihtiyacı, insan topluluklarının geçirdiği evreleri sınıflandırma gayretinin de ürünüydü.
Öte yandan Fransız Devrimi gibi yeni kavramların üretilmesini gerektiren bir hadiseden sonra, “halkların baharı” denen 1848 Devrimleri sırasında, milletin bir bütün olduğundan ne kadar sözedilebilirdi? 1871’de kısa süren Paris Komünü deneyimi gibi “milleti bölen” (Prusya karşısında yenilgiye uğrayan yönetim Paris’i boşaltınca halk kendi kendine yönetmeye ve işgale direnmeye karar vermiştir) bir içsavaştan sonra, bütün hâlinde bir millet kavramı üretmeye çalışmak da biraz paradoksaldı. Üstelik 1871 Paris Komünü, mücadeleye katılan yabancılara da yurttaşlık vermekle kalmıyor, onları en üst yönetim kademelerine seçiyordu. Zaten 1793 Anayasası yurttaşlık hakkını yurttaşlık zihniyetine sahip ve devrime bağlı olanlara tanıyordu. Ancak Renan bu tür “bozgunculuklar”ın ve daha önceki dinsel katliamların unutulmuş olması gerektiğine inanıyordu. Millet olmanın bir gereği de bazı şeyleri hatırlamamaktı!
Ernest Renan’ın tanımı yaparken koyduğu şerhler ve elbette geçen 150 yılda yaşananlar gözönüne alındığında bilimsel veya tatminkar bir tanım yapmak neredeyse imkansız. Oysa ulusötesi olacağı iddia edilen kurumlara rağmen “millet gerçeği” varolmaya devam ediyor. Üstelik kavramlar da çapraşık ve hatta sapkın ilişkiler içinde.
Alsace-Lorraine sorunu 1870’de Fransa’nın Prusya’ya karşı mağlup olup Alsace-Lorraine bölgesini kaybetmesiyle ilgili ders dinleyen öğrenciler. Bölgede ağırlıklı olarak Almanca konuşulması Renan’ı dil unsurunu geri plana atıp, ortak tarih vurgusunu öne çıkarmaya itmişti.
19. yüzyıl boyunca “millet” dendiğinde aslında bugünkü anlamıyla millet değil toplum ve devlet kastediliyordu. Meraklısı ünlü İngiliz klasik iktisat yazarı Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği kitabında kast edilen milletin ne olduğunu düşünebilir. “Nation” kelimesi Latince netio’dan geliyor, “aynı kökenden insan grubu” anlamına da geliyor. Roma’da Cicero ise “halk” ya da “halkın bir kısmı” anlamında kullanmış. Günümüzde de “halk”a çok yakın bir anlam taşımakla birlikte devletle de haşır neşir.
Birleşmiş Milletler aslında “millet” dense de “devletleri” kapsıyor. Tabii kim kimi yarattı sorusuna karşı akla ilk gelen cevap, milletlerin bekalarını sağlamak için devletleri inşa ettiği yönünde. Ancak Polonya’nın mimarı Mareşal Pilsudski aksi bir kanaati savunuyor: “Milleti devlet yaratır, devleti millet değil”. Hollanda, Belçika ve Lüksemburg devlet midir, millet midir?
Öte yandan, bugünkü Venezuela, Kolombiya, Bolivya, Ekvator ve Peru’nun “kurucu baba”sı Simón Bolívar’ın neden tek bir devlet kuramadığı veya buralarda yaşayan yerlilerin geçmişleriyle zerre kadar ilişkisi olmayan bu devletlerce neden bir türlü benimsenmediği de sorgulanabilir. Yakın zamana kadar süren yerli halklar mücadelesine bakıldığında, örneğin Bolivya’da nüfusun, toplumun, milletin, halkın, nasıl denirse densin, üçte ikisini oluşturan yerlilerin (üstelik “yerli” ve toprağın tarihinin köklerinden geliyor!) 90’lı yıllara kadar neredeyse yoksayıldığı bir durumda kavramlar havada kalmaya mahkum.
Kilisenin düşmanı olarak görülen Renan, 1867’de karikatürist André Gill tarafından La Lune’ün kapağında alevlerin üzerinde bir cadı olarak resmedilmiş.
Aranan ‘millet’ bulundu!
Kağıt üzerinde herkesin bir milleti var. Bu milletler şeklen evrensel gözükmekle birlikte somut duruma bakıldığında her biri nevi şahsına münhasır. Herkesin bir milleti olabilir ancak her birinin ayrı özellikleri var.
Bu kadar nevi şahsına münhasır bir kavramdan çok güçlü siyasal hareketler, hatta savaşçı dürtüler peydahlanırken, düşünce alanında alabildiğine bir fukaralık sürüp gidiyor. 19. yüzyıldan başlayıp günümüze kadar devam eden ezilen ulusların özgürlük mücadelesi ise saf milliyetçi olarak değil buna sosyal bir içerik kazandırdığı ölçüde farklılaşıyor. Millet konusunda nedir, ne değildir, ne zaman başlar, ne zaman biter sorularıyla olmadık teoriler üretilirken, milliyetçilik konusunda pek de hayırlı olmayan bir sığlık söz konusu.
Milliyetçiliğin yaklaşık bir doğum tarihi var. En azından kapitalizmin gelişmesi, modernitenin ortaya çıkmasına denk gelen 18. yüzyılda Batı Avrupa için geçer akçe olmaya başlamış. Ancak milletin doğum tarihi ezelden ebede doğru uzandığı için, milliyetçilikle arasında en az 1.000 yıllık bir uçurum açılmış. Alanın en önemli eserlerinden Uluslar ve Ulusçuluk’u yazan Ernest Gellner, “Milliyetçilik, ulusların kendi özbilinçlerine uyanma süreci değildir; ulusların varolmadığı yerde onları icat eder” derken çubuğu hayal ve yaratımdan uydurmaya bükme zehabına yol açar. Milletle milliyetçilik arasında doğrusal bir bağ olduğu zehabının aksine “ulusu yaratan ulusçuluktur” der.
Latin Amerika milliyetçiliği Simón Bolívar’ın “kurucu babası” olduğu Latin Amerika ülkelerinde yerli halkların mücadelesinin yok sayılması, milliyetçilik üzerine tartışılan birçok kavramı havada kalmaya mahkum hâle getiriyor.
Hangi milliyetçilik?
18. yüzyılda modern anlamıyla beliren milletin üzerine, 19. yüzyılda milliyetçilik siyasal kapışmaların merkezine yerleşti. 20. yüzyıl ise özellikle milliyetçiliği dünya egemenliğinin manivelası olarak kullanmaya çalışan devletlerin ve buna karşı ulusal kurtuluş savaşları verenlerin yüzyılı olur. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi daha farklı bir yöneliş kazandığı iddiasındaki ülkelerdeki çözülmelerden sonra ortaya çıkan “milliyetçilikler” gözönüne alındığında, sönümlenmekten ziyade alevlenen bir milliyetçiliğin varlığını sürdürdüğü rahatlıkla görülebilir. Hatta Eric Hobsbawm gibi bir tarihçi “Marksist hareket ve devletler, yalnızca biçimleri bakımından millî olmakla kalmadılar, özlerinde de öyle, yani milliyetçi oldular” demiştir.
Cezayir devriminin aktörlerinden ve tarihçilerinden Mohammed Harbi, Arap milliyetçiliği hakkında şunları söylemiş: “… Hiçbir zaman demokrasi meselesini, dilsel, etnik ve dinî azınlıkların haklarını ya da dışarıdan tanımlanan ‘oyunun kuralları’na boyun eğen Arap toplumlarının çoğul gerçekliğini hesaba katmıyorlardı. İnandıklarının tersine, ulus bir veri değil, inşa edilmesi gereken bir topluluktu”.
Ulus, muhakkak ki nesnel temelleri olmakla birlikte, öncelikle ortak tarihsel bir kaderin ürünü. Bu bakımdan, geçmişle sınırlı olmayan, olmuş-bitmiş denemeyecek “devam eden bir sürecin hiç bitmeyecek ürünü (Otto Bauer)”. Böyle olunca dil, ekonomi gibi nesnel kriterlerin ötesinde millî kimlik, millî kültür ve millî bir siyasal hareket gibi öznel bir boyut gerekiyor ve bu faktörler de özel bazı tarihsel koşulların ürünü.
Özetle, milletin tanımlanmasında somut ölçüler belirleyici olsaydı; aynı dili konuşanlar tek bir millette, aynı pazarda olanlar başka bir millette toplanırlardı. Oysa bir topluluğun tarihsel bilinci, duyguları ve dürtüleri bunlardan çok daha önemlidir.
İki büyük yetenek, iki büyük sanatçı, iki “nadir” ve “hikmetli” insan. Aynı sene, 1902’de doğan Nâzım Hikmet ve Cemal Nadir, erken cumhuriyet devrinin müstesna isimleri olacaktı. Büyük acıları, büyük zorlukları geride bırakarak ölümsüz eserlere imza attılar, geleceğe ışık tuttular. İki ustanın hayat yolculuğunda kesişen anlar, karşılaşmalar, tanıklıklar…
Yıl 1902. Tam 120 yıl önce bir şair ve bir karikatürist dünyaya gelir. 15 Ocak 1902’de babasının görevi nedeniyle bulunduğu Selânik’te doğar Nâzım Hikmet. 13 Temmuz 1902’de ise Bulgaristan’dan Bursa’ya göçen bir ailenin oğlu olarak Bursa’da Cemal Nadir doğar Bursa’da.
Nâzım üç yaşındayken aile Halep Valisi olan dedesi Mehmet Nâzım Paşa’nın yanına gider. Sonrasında annesi Celile Hanım’ın hamileliği nedeniyle İstanbul’a taşınırlar. Okul çağına gelen Nâzım, önce Fransızca eğitim veren özel bir okulda, sonrasında da Göztepe’deki Numune Mektebi’nde (Taşmektep) okur. İlkokulu bitirince, arkadaşı Vâlâ Nureddin’le (Vâ-Nu) Mekteb-i Sultani’nin hazırlık sınıfına yazdırılır. Ertesi yıl maddi gerekçelerle kaydı Nişantaşı Sultanisi’ne alınır. İlk şiirlerinden biri olan “Feryâd-ı Vatan”ı 1913’te yazan Nâzım Hikmet, “Otobiyografi” adlı şiirinde “… on dördümden beri şairlik ederim…” diye yazacaktır (Nâzım Hikmet’in ilk şiiri 19 Aralık 1914 tarihinde yazdığı ‘Yangın” adlı şiiridir / Haluk Oral, Nâzım Hikmet’in Yolculuğu, İşbankası Yayınları, s. 26-27).
Yedi yaşında mahalle mektebine başlayan Cemal Nadir, daha sonra Nalbantoğlu Mekteb-i İptidaisi’nde okur. 3 yıllık eğitiminden sonra ortaöğrenimine Bursa Sultani Mektebi’nde (Bursa Erkek Lisesi) başlar. Çalışkan, uslu, mahcup bir çocuktur. Babasının tayininin Bilecik Adliyesi başkâtipliğine çıkması üzerine aile oraya taşınır. Ancak Cemal Nadir okula devam etmek için Bursa’da dedesinin evinde kalır. Bursa Sultani’sinden sonra ailesinin yanına giderek Bilecik İdadisi’nde eğitimine devam eder. Burada yaptığı bir resmin hocası tarafından okulun iftihar salonuna asılması, resim tutkusunu bir bağımlılık haline getirecektir: “Resim yapmak hevesi on iki, on üç yaşlarımdan sonra bir hastalık halinde başlar…”
Biri şiirin, diğeri karikatürün dehası iki müstesna yetenek: Nâzım Hikmet (solda) ve Cemal Nadir (sağda).
İlk şiir, ilk karikatür
Nâzım’ın 3 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua’da yayımlanan “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı şiiri.
Dedesi Nâzım Paşa’nın etkisiyle şiir yazmaya başlayan Nâzım Hikmet, Nişantaşı Sultanisi’nin üçüncü sınıfındayken evlerine ziyarete gelen aile dostları Cemal Paşa’ya 16 Aralık 1914’te yazdığı “Bir Bahriyelinin Ağzından” başlıklı şiirini okur. Şiiri duygulanarak dinleyen Cemal Paşa’nın yardımıyla Heybeliada Bahriye Mektebi’ne giren Nâzım’ın buradaki öğretmenlerinden biri de şair Yahya Kemal’dir.
Nâzım’ın yazdığı “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı şiir 03 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua’da yayımlanacaktır. “Mehmed Nâzım” adıyla yayımlanan bu ilk şiiri Yahya Kemal gözden geçirerek düzeltmiş ve o yıllarda yazar kadrosunda yer aldığı bu dergide yayımlanmasını sağlamıştır.
1920 başlarından itibaren Nâzım’ın hikâye ve şiirlerini Alemdâr, Üçüncü Kitab, Dördüncü Kitab, Altıncı Kitab, Yedinci Kitab ve Ümid dergilerinde görürüz.
Nâzım Hikmet’in bir yayında kullanılan ilk fotoğrafı ise bilinenin aksine 26 Ağustos 1920 tarihli Ümid dergisinden önce 21 Ağustos 1920 tarihli Alemdâr dergisinde yayımlanan “Gençliğe Masal 1- Kırk Haramilerin Esiri” adlı şiirle birlikte görülür.
Cemal Nadir babasının tekrar Bursa’ya tayin olması ve maddî olanaksızlıklar nedeniyle eğitim hayatını sürdüremez ve kendi deyimiyle “hayat üniversitesine girmek mecburiyetinde” kalır. Ailesi tarafından Gelincik Çarşısı’nın rutubetli, kuytu bir dükkânında kasnak işleme işine başlatılır. Zanaat öğrensin diye çalışmaya başladığı bu kasnakçının yanında da yine resim ve edebiyat havası etrafını sarar.
4 Mart 1920’de Diken mecmuasında yayımlanan Cemal Nadir karikatürleri (altta).
Bu sıralarda parmakları resme iyice yatkınlaşır. Yorgan yüzlerine ve yazmalara kolaylıkla desenler çizmektedir. Fakat kasnakçılık işi güçlü kuvvetli insanların yapabileceği bir iştir. Zayıf yapılı Cemal Nadir bu çalışmaya dayanamaz ve hasta olur; ancak bu durum Cemal Nadir’i çok memnun eder. Evde kalacak ve çok sevdiği resimlerini çizebilecektir. Resim yapmaya karşı içinde taşan arzu o kadar büyüktür ki gecelerini evde kör zeytinyağı kandilinin altında çalışarak geçirmektedir. Çizdiği resimlere kızan babası bu defa da onu bir makinecinin yanına çırak olarak verir. Ancak o yine resim çizmeyi ihmal etmez. O günlerde İstanbul’dan gelen mizah mecmualarını gözden geçirirken aklına bir fikir gelir: “Ben de bu gazetelerdeki karikatürler kadar resim yapabilirim!” Diken mecmuasına birkaç karikatür gönderir ve bunlardan üçü derginin 45 numaralı, 4 Mart 1920 tarihli sayısında yayımlanır. 56 numaralı, 3 Haziran 1920 tarihli sayıda bir karikatürü daha yayımlanacaktır.
Mütareke yılları
İstanbul’un işgali Nâzım’ı derinden etkileyecektir. Aşk şiirlerine bir süre ara vererek Kitap, Alemdâr, Ümid’te direniş duygularını yansıtan şiirler yayımlar. Diğer yandan da arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Hececiler’in toplantılarına katılmaya başlamıştır.
1 Ocak 1921’de Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin, Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya adlı vapurla İnebolu’dan Ankara’ya gitmek üzere yola çıkarlar. Ankara’dan beklenen izin sadece Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin için gelir. İki arkadaş İnebolu’dan yürüyerek 9 günde Ankara’ya varır. Ancak silah altına alınmayı beklerken öğretmen olarak Bolu’ya tayin edilirler. 1921 Ağustos’unda Bolu’dan ayrılıp vapurla Trabzon’a geçerler, oradan da yine vapurla Batum’a varırlar. Trenle Tiflis’e ve oradan Moskova’ya ulaşırlar. 1922’de Moskova’da Komintern bünyesinde eğitim veren Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV) hazırlık sınıfına kaydolurlar. Nâzım burada, aynı üniversitede okumaya gelen Nüzhet (Muhittin Birgen’in baldızı) ile kısa bir evlilik yapar.
Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin ile birlikte 1921’de Bolu’daki öğretmenlik yıllarında (üstte, solda). Vâ- Nu (üstte) Cemal Nadir’in de yakın arkadaşlarındandı
18 yaşında karikatürlerini bir dergide ilk defa görmek Cemal Nadir’in çizme isteğini daha da ateşlemiştir. Ancak bunun sevincini tam olarak yaşayamayacaktır. Zira Bursa 8 Temmuz 1920’de Yunanlılar tarafından işgal edilmiş ve babası Şevket Güler’in işine son verilmiştir. İşgal döneminde Cemal Nadir, Ulucami yakınında, Sahaflar Çarşısı’nın içinde küçük bir tabela atölyesi açar ve girişine de bir levha asar: “Hattat ve Ressam”. Cemal Nadir tabelacılığa yeni bir boyut kazandırarak tabelalara resmi sokan ilk kişi olur.
Yunan işgali sonrası şöyle yazacaktır: “Yunanlıların şehirden çıkmasını müteakip maariften bir muallimlik istedim. Bana yedi tane ilk mektebin seyyar resim hocalığını verdiler. Bedenen çok yoruluyordum. Lakin arzuladığım mesleğin adamı olmaktan sonsuz bir haz alıyordum”. Bu devre, onun karikatür çalışmalarına yeni bir hız, yeni bir gelişme de sağlar. Bir toplulukta sessizce bir kenara çekilir, kimseye hissettirmeden, oradakilerin krokilerini çizer. Bir insana dikkatle bakması kafidir. Hafızası, çizgileri zaptetmekte ve karakter farklarını belirtmekte bir objektif kadar dikkatlidir. 1923’te uzaktan akrabası Melahat Hanım’la evlenir. İstanbul’da yayınlanan mizah dergilerine karikatür göndermekte ve oraya giderek dergilerde çalışma hayalleri kurmaktadır.
Nâzım Hikmet’in “Güneşi İçenlerin Türküsü” şiiri 18 Eylül 1924’te Akbaba’da…
Nâzım Hikmet ve Cemal Nadir’in yolları ilk kez 1924’te kesişir. Birbirlerini o dönemde gördüler mi, tanıştılar mı bilmiyoruz. Ancak Nâzım, 1924 Ekim’inde gizlice sınırdan geçerek İstanbul’a gelir ve Aydınlık’ta “M. Lütfü”, “Ahmed”, “N. H.”, “Nâzım Hikmet” ismiyle şiirler ve Akbaba dergisinde ise kendi ismiyle şiirler ve “Kartal” ismiyle kısa hikayeler yayımlar. Cemal Nadir ise çoktan İstanbul hayalini gerçekleştirmiş ve “Akbaba’nın Bursalı Ressamı” olarak işe başlamıştır.
Cemal Nadir önce Bursa’dan birkaç karikatürünü zarfa koyarak Akbaba dergisi sahibi Yusuf Ziya’ya (Ortaç) karikatüre merakının olduğunu ve bunlara dergide yer vermesini talep eden bir mektup yazmıştır. Yusuf Ziya Ortaç, “ürkek çizgili, cılız nükteli, çocuk işi karikatürler” olarak nitelendirdiği bu karikatürlere derginin Şubat 1924 tarihli sayısında yer verir. Yusuf Ziya Ortaç’ın genç çizer hakkındaki ilk izlenimleri şöyledir: “Bir gün, çıkageldi İstanbul’a Cemal Nadir. Çizgilerinden daha ürkek bir genç… Soluk bir yüz, kalın camlar arkasından bakan, griye çalan uçuk yeşil gözler, nerde ise gözyaşı, nerde ise hıçkırık olacak bir gülümseyiş… Yürümeğe korkan, oturmağa korkan, konuşmağa korkan bir hayâl adam…”
Nâzım, 1 Ocak 1925’te Dr. Şefik Hüsnü’nün Beşiktaş’taki evinde toplanan Türkiye Komünist Partisi (TKP) 2. Kongresi’ne katılarak TKP Merkez Komitesi üyeliğine seçilir. Ayrıca, 21 Ocak 1925’te çıkmaya başlayan Orak-Çekiç gazetesine de yazar. Hatta gazeteyi sokak sokak dolaşarak satmaya çalışır. İstanbul’da çok dikkati çekmeye başladığı düşüncesiyle tanınmadığı İzmir’e gider.
Ankara’da kurulan İstiklâl Mahkemesi’nin bir soruşturma nedeniyle TKP üyelerini tutuklamaya başladığı günlerdir. İzmir’de kuduz salgını vardır ve Nâzım Hikmet’i de bir köpek ısırır. Nâzım Hikmet kuduza veya polise yakalanma arasında sıkışıp kalmıştır. Gündüzleri küçük, penceresiz, harap bir kulübe bekler; geceleri ise tahta kapıyı sessizce açar, karanlık yollardan gizlice örgüt toplantılarına gider. Birkaç ay ipince bir gün ışığının aydınlattığı bu yerde yaşar. “Güneşi İçenlerin Türküsü” şiirini işte bu günlerde yazar. Haziran 1925’te gizlice İzmir’den İstanbul’a, annesinin Kadıköy’deki evine gelir. Ertesi sabah tayfa kılığında TKP’nin ayarladığı, Mühürdar açıklarında bekleyen takayla yeniden Moskova’ya ulaşır.
“Akbaba’nın Bursalı ressamı: Cemal Nadir Bey”, 14 Nisan 1924, Akbaba (solda). “Papağan Albümü: Nezihe Muhyiddin Hanım, Müverrih Ahmet Refik Bey, Beyoğlu Dairesi Sermühendisi Hüsnü Bey, Esnaf Derviş Paşa, Dubara Piyangoso Müdürü Fikri Bey” notlarıyla 10 Kasım 1926’da Papağan’da yayımlanan Cemal Nadir karikatürü (üstte).
Cemal Nadir’in de hayatının en sıkıntılı, en buhranlı dönemini yaşayacağı Bâb-ı Âli’deki ilk zamanları gazete ve dergilerin kapısını aşındırmakla geçer. Himayelerini istediği kişilerden soğuk muamele görür. Yine Nâzım gibi Cemal Nadir’in de yakın arkadaşlarından olacak olan Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû), bu sıkıntılı günleri ağlamaklı bir şekilde yıllar sonra şöyle anlatacaktır: “Kendisini ilk defa 1925 senesinde Babıâli’de Reşidefendi Hanı’nda gördüm. Orada bir mizah mecmuası çıkıyordu. Cemal Nadir de bu mecmuanın ressamı olmak istiyormuş. O gün, birkaç resim getirmişti. Mecmuanın sahibi resimleri şöyle bir süzdükten sonra Cemal Nadir’i rencide edecek şekilde, ‘Sen resim yapmasını beceremiyorsun! Ramiz gibi (Ramiz Gökçe) yapmalısın’ dedi. Ramiz, o günlerde çok güzel kadın resimleri yapıyordu. Cemal Nadir’in ise janrı bambaşka idi. Ağlamaklı bir halde kapıdan çıktı. Çok kötü giyinmişti. Korkunç derecede zayıftı. Peşinden dışarı çıktım. Kendisiyle kapı önünde konuştuk. Hâli bana çok hazin gelmişti. Ortaköy’de oturduğunu, parası olmadığı için yürüyerek gidip geldiğini söyledi. Evet, Cemal Nadir’le işte böyle tanışmıştık. Ne ben ne o, bu tanışmamızı unutmadık”.
Sonraları Cemal Nadir, Vâ- Nû’ya şu itirafta bulunacaktır: “O zaman sen dikkat etmemişsin. Mecmuaya geldiğim gün ayağımda çorap yoktu. Potinim delik olduğu için görünmesin diye ayak parmağımı çini mürekkeple boyamıştım”.
Bu dönemde yaşadığı bütün sıkıntılara rağmen, karikatürleri Akbaba, Guguk, Zümrüdüanka, Resimli Dünya ve Papağan adlı dergilerde yayımlanacaktır. Bir yandan da tabelacılık yaparak geçinmeye çalışır. Ancak aldığı para ile geçinmesi imkansızdır. Kendisi bu durumu şöyle açıklar: “Yazdığım tabelalar bana, fazla olarak bir tramvay parası bile bırakmıyordu”. Yaşadığı maddi sıkıntılar yüzünden ilk çocuğunu kucağında yitirir: “Düşünün ki bakımsızlıktan bir çocuğum öldü. Kucağımda can veren yavruyu minderin üzerine koyarak ertesi günkü karikatürü hazırlamaya koyuldum. Buna mecburdum”. Bu acı üzerine ve İstanbul’da geçinemeyeceğimi anlayınca içinde yaşattığı bütün umutları da gömerek, tası tarağı toplar ve 1927 başında Bursa’ya, baba ocağına döner.
Yurda dönüş
Nâzım 1927’de Moskova’dadır. Türkiye’de Güneş dergisinde “Kitâb-ı Mukaddes” ve “Eski Anadolu (Yalnayak)” şiirleri ve “Ocak Başında” adlı oyunu yayımlanır. Şiirlerinin toplu olarak yer aldığı ilk şiir kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü, 1928’de Bakü’de Türkçe yayımlanır.
Nâzım Hikmet, 28 Eylül 1927’de yeni kurulduğu saptanan gizli bir komünist partisine üyelik suçlamasıyla gıyaben yargılanıp 3 ay hapse mahkum edilmiştir. Temmuz 1928’de Türkiye’ye dönme kararı alan Nâzım, arkadaşı Laz İsmail ile gizlice sınırı geçerek Türkiye’ye girer ancak Hopa’da yakalanırlar. 2 ay Hopa Cezaevi’nde bekletildikten sonra Rize üzerinden İstanbul’a gönderilirler. Tüm davaların birleştirilmesi sonucunda 14 Ekim 1928’de Ankara’ya sevkedilirler.
Nâzım’ın serbest bırakıldığı 1928 yılı Aralık ayında, Cemal Nadir’in Harf Devrimi’ni anlatan ilk karikatürü “Hicret”, Akşam gazetesinin 1 Aralık 1928 tarihli sayısında yayımlanacaktır.
Bursa’ya dönen Cemal Nadir, kendisini tanıyanlar gözünde “başarısız” durumuna düşse de İstanbul’daki sıkıntılı günlerin sonunda altüst olan kafasını dinlendirmek imkanını bulmuştur. Millî Sinema’nın karşısında küçük bir tabelacı dükkanı açar. Sinemanın, her program değiştikçe yenilenen kapı reklamlarını yazar. Sinemaya gidenler, film aralarında cam üzerine yazılı şu reklamı, perdeye yansımış olarak okurlar: “Hattatların meraklısı, meraklıların hattatı”.
Bursa’da seyyar öğretmenliğe de devam eder. Çeşitli okullarda resim öğretmenliğinin yanında el işi ve idman derslerine de girer. Bu dönemde yakın arkadaşı Rıza Ruşen’in Bursa’da çıkardığı Arkadaş ve Yeni Fikir gazetelerinde de karikatürleri yayımlanır. 1928 yılı, ilan edilen Harf İnkılabı ile maddi açıdan biraz daha rahata kavuşacağı bir yıl olur. Okullar, resmî daireler, ticarethaneler levha ve tabelalarını yeni harflere çevirecektir. Cemal Nadir de bu sırada küçük dükkanını bırakır ve Ulucami civarında, büyük ve geniş bir yer kiralar. Burada geceli-gündüzlü çalışmaya başlar. O kadar çabuk duyulur ve sevilir ki, küçük dükkanının duvar dipleri ve perde ile ayrılmış arka kısmı bile tabelalarla dolar.
Bu sıralarda Akşam gazetesi yöneticilerinden Necmettin Sadak birkaç karikatüründen hatırlayıp Selami İzzet Sedes’e Cemal Nadir’e mektup yazmasını ve gazetede günlük karikatür çizme talebini iletmesini ister. Cemal Nadir bu tekliften sonra tekrar İstanbul’a gidip gitmeme konusunda tereddütler yaşar. Bursa’da tabelacılıktan edindiği kazanç fena değildir; fakat Bursa ona küçük gelmektedir. Çok acı hatıralarla ayrıldığı basın dünyasının parıltısı, cazibesi, her şeye rağmen onu çekmeye devam etmektedir. Sonunda teklifi kabul eder. İstanbul’a ikinci gelişi, Cemal Nadir’in hayatında yeni ve parlak bir dönemin başlangıcıdır.
Cemal Nadir’in Harf Devrimi’ni anlatan “Hicret” adlı karikatürü, 01 Aralık 1928, Akşam (solda). Yalnızca birkaç gün önce 21 Kasım 1928’de aynı gazetede Cemal Nadir’in geçinmek için Bursa’da açtığı tabelacı atölyesinin haberi vardı (sağda).
Akşam’daki aydınlık
Cemal Nadir 13 Nisan 1929’da Akşam gazetesinde işe başlar. Gazetenin birinci sayfasında her gün bir karikatürü yayımlanır. Türk basınında günlük karikatür, ilk defa Akşam’ın ön sayfasında Cemal Nadir’le süreklilik kazanacaktır.
1929 yılı Nâzım Hikmet için de önemli gelişmeleri yaşanacağı bir yıl olacaktır. Deneysel şiirlerinin bulunduğu 835 Satır adlı kitabı, Latin harfleriyle yayımlanan ilk kitabı olarak büyük ilgi görür. 21 Nisan 1929 tarihli Akşam gazetesinin ilk sayfasında Cemal Nadir’in “Bursa’dan gelme ve ev arama” konulu karikatürü çıkarken, gazetenin üçüncü sayfasında Nâzım Hikmet’in 835 Satır adlı şiir kitabının basıldığı ile ilgili Vâlâ Nureddin yazısı yer alır.
835 Satır kitabının edebiyatımızdaki yankıları sürerken, yine Akşam gazetesinde Hikmet Feridun’un yaptığı “Edebiyatımız Ne Halde?” başlıklı anketler yayımlanmaya başlar. Anketlerde Nâzım’dan da bahsedilmekte; şair yerildiği kadar da övülmektedir. 06 Mayıs 1929 tarihli gazetede Cemal Nadir’in karikatürünün üstünde Nâzım Hikmet’in ankete verdiği cevaplar da yayımlanacak ve Nâzım, “nazmın en büyük düşmanı” olduğunu belirtecektir.
Nâzım Hikmet’in, Resimli Ay’ın Haziran ve Temmuz sayılarında “Putları Yıkıyoruz” başlığı altında imzasız olarak yayımladığı Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan iki yazısı ile siyasi sonuçlar da doğuracak olan bir eski-yeni kavgası başlar.
Yine Resimli Ay’ın Temmuz sayısında “İsimsiz Adam” imzasıyla “Sesini Kaybeden Şehir” adlı şiiri yayımlanır:
“Adedi devir sıfır
Şehir sustu
Kenetlendi nokta nokta şehrinin
asfalt beton çenesi
Bir dokuz yüz nokta nokta senesi
nokta nokta ayında
Cadde boş
Bir uçtan bir uca koş
Cadde boş
bomboş cebim gibi
Kesildi akmıyor su
Ne bir motor uğultusu
ne dönen bir tekerlek var”
Nâzım, şiirde iş bırakan taksi şoförlerini desteklemektedir. İşçileri greve özendirdiği gerekçesiyle kovuşturmaya uğrar. Şiirin altında imzası bulunmadığından, derginin sorumlusu Behçet Bey yargılanacaktır. Cemal Nadir de taksicilerin eylemine “Arabanın İntikamı” adlı karikatüründe yer verecektir.
Cemal Nadir, diğer karikatürlerinde olduğu gibi ilk defa 17 Ağustos 1929 tarihli Akşam gazetesinde yayımlanacak olan Amcabey tiplemesiyle de halkın yaşadığı sorunlara değinerek onların dertlerine ortak olur. Ara sıra tatlı tatlı alayı da ihmal etmeyerek onlara akıl öğretir. Cemal Nadir, Amcabey’le ülkemizdeki ilk yerli bant-karikatür tiplemesini yaratırken Nâzım Hikmet de peşpeşe şiir kitapları çıkaracaktır. Kasım 1929’da Jokond ile Si-Ya-U, Mart 1930’da Varan 3, Haziran 1930’da 1+1=Bir ve Kasım 1930’da Sesini Kaybeden Şehir kitapları yayımlanır. Ancak ilk beş kitabındaki şiirlerinde “bir zümrenin başka zümreler üzerindeki hâkimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği” gerekçesiyle mahkemeye verilir. 6 Mayıs 1931’de başlayan dava 10 Mayıs günü aklanmasıyla biter.
Cemal Nadir ile Selami İzzet (Sedes) Akşam gazetesi balkonunda, 8 Mayıs 1929 (üstte). 21 Nisan 1929 ve 27 Nisan 1929 tarihindeki Akşam gazeteleri (altta).
Cemal Nadir’in karikatürlerinde ilk Nâzım Hikmet çizimine bu dönemde rastlıyoruz. Cemal Nadir 26 Temmuz 1931 tarihli Akşam’da çizdiği karikatürde, Nâzım Hikmet, Orhan Seyfi ve Abdülhak Hamid’le birlikte Amcabey’i kumsala götürür ve şiir okumalarını ister. Şairler şiirlerini okuduktan sonra da Amcabey, Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinden bir dize okur.
Amcabey o kadar halktan birisidir ve halk tarafından öyle tutulmuş ve sevilmiştir ki neredeyse gerçekten yaşayan biri gibi görülmeye başlanmıştır. Cemal Nadir 1931 sonlarında Walt Disney’den etkilenerek “Amcabey Plajda” adlı bir çizgi film denemesinde bulunur. Ancak bu işin tek başına yapılmasının imkansızlığını görerek vazgeçer. Yine aynı yıl Akşam gazetesinde “Amcabey Karikatür Müsabakası” düzenler ve 1932 Mart’ında ilk albümü olan Amca Beye Göre albümünü çıkarır. Yine bu günlerde Nâzım’ın Kafatası adlı piyesi İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahneye konacak ve oyun kitap olarak da basılacaktır. Nâzım, en üretken olduğu dönemlerinden birini yaşamaktadır. Önce Benerci Kendini Niçin Öldürdü? kitabı, ardından Gece Gelen Telgraf yayımlanır. Ancak kitap basıldıktan 2 ay sonra toplatılacak ve Nâzım’a “halkı rejim aleyhine kışkırtmak”tan dava açılacaktır. Bu dava daha sonuçlanmamışken ikinci bir dava gelir. 9 Mayıs 1933’te, Gece Gelen Telgraf’ta yer alan “Hiciv Vadisinde Bir Tecrübei Kalemiye” adlı şiirde “kendisine ve pederine hakaret ettiği” gerekçesiyle Süreyya Paşa tarafından dava açılır. Nâzım yargılanmak üzere 31 Mayıs 1933’te Bursa’ya gönderilir. Avukat İrfan Emin Bey, Nâzım’ın aklanması için büyük uğraş verir.
15 Haziran 1933 tarihli Akşam gazetesinde yine Cemal Nadir imzalı bir Nâzım karikatürü çıkar. Cemal Nadir o günlerde “Erkeklerin Kadın Kıyafetlerinde Gezmeleri Moda Olursa” başlıklı seri karikatürler yapmaktadır. Cemal Nadir memleketi Bursa’da bulunan Nâzım’ı kaşları çatık olan polis müdürü ve savcının arasında düşünceli bir şekilde çizmiştir.
1933 yılı bir yandan Nâzım Hikmet’in davalarıyla geçerken bir yandan da senaryosunu yazdığı veya yönettiği filmlerin ardarda sinemalarda gösterildiği bir yıl olur. Bu filmler sırasıyla “Karım Beni Aldatırsa, Fena Yol, Düğün Gecesi, Söz Bir Allah Bir, Naşit Dolandırıcı, Cici Berber, Milyon Avcıları ve Leblebici Horhor Ağa” filmleridir.
Cemal Nadir meşhur tiplemesi “Amcabey”i çizerken (üstte). 4 Haziran 1929 tarihli Akşam (üstte, solda). 15 Mart 1932 tarihli Vakit’te Cemal Nadir ve Nâzım Hikmet altalta (altta).
Nâzım’ın Bursa’da olduğu 1933 Temmuz’unda Cemal Nadir de sergi afişini hazırladığı Bursa sergisine katılmak ve tatilini geçirmek için buradadır. Nâzım, bir buçuk yıl kaldığı Bursa’dan Ağustos 1934’te ilk köy filmi olan “Bataklı Damın Kızı, Aysel” in senaryosunu yazarak ayrılacaktır.
Aynı yılın başında sözlerini kendisinin yazdığı “Lüküs Hayat” opereti Darülbedayi’de oynanmaya başlar. Cemal Nadir de çizgileriyle “Lüküs Hayat”ı ölümsüzleştirir.
Nâzım, Orhan Selim adıyla ilk yazısını 12 Kasım 1934 tarihli Akşam gazetesinde yazmaya başlar. Bu tarihten 1936 sonuna kadar Cemal Nadir’in karikatürleri ve Nâzım’ın yazılarını aynı gazetede görürüz. Tabii Cemal Nadir’in çizdiği Nâzım karikatürlerini de…
Bursa’da sergi
Cemal Nadir, doğduğu kent Bursa’da ilk sergisini 24 Mayıs 1936’da açar. Yıllar sonra tanınan bir sanatçı olarak memleketine gitmenin keyfini doyasıya yaşayacaktır. Bursa Halkevi tarafından düzenlenen sergi, saat 17.00’de bugünkü Tayyare Kültür Merkezi’nde açılır. 1 hafta boyunca açık kalan sergi Bursalılar tarafından ilgiyle karşılanır. Sergide Cemal Nadir “Resimde Mizah ve Mizahın Tarihi Değeri” üzerine bir konuşma yapar. Konuşmaya girişi şöyledir: “Bu gün Halkevimizin kıymetli yardımiyle, ve yüksek huzurunuzla açılan bu sergi, büyük noksanları itibariyle Bursa için belki bir kazanç değildir. Fakat sanat hayatımın en şerefli ve büyük bir hâdisesini teşkil ediyor. Bana bu imkânı veren sayın Halkevimize ve aziz hemşehrilerime en candan teşekkürlerimi ön söz olarak arzederim”. Öğretmen-Şair İlhan Şevket (Aykut) ve Ankara’dan özellikle bu sergi için gelen Manisa Milletvekili Kazım Nami (Duru) birer konuşma yaparlar. Sergiye katılanlar arasında Nâzım Hikmet ve eşi Piraye’de bulunmaktadır. İlk defa 1933 yılında Bursa’ya kelepçeli gelen Nâzım bu kez özgürdür. Burada çekilen fotoğraf, Nâzım’ın Bursa’daki tek özgür fotoğrafı olacaktır (Daha sonra 1940 yılında, Çankırı Cezaevi’nden Bursa Cezaevi’ne gelerek uzun yıllar burada kalacaktır).
Nâzım Hikmet, Cemal Nadir’in sergisi sonrasında izlenimlerini Akşam gazetesinde Orhan Selim imzasıyla iki yazı yazarak aktarır.
Cemal Nadir’in Bursa Kozahan’da 15 Temmuz 1933’te çekilmiş bir fotoğrafı. Arkada kasketiyle Nâzım Hikmet.
Bozoklu Şeyh Celâl, 1519’da Tokat’ta Safevî desteği ve mezhep gayesiyle ayaklandı. Kendisinden sonraki her nevi halk katılımlı isyan; ister mezhep ister geçim davasıyla ortaya çıkmış olsun, onun adıyla anıldı: Celâlî. Küresel kuraklık, nüfus artışı, yerel beylerin baskısı, eşkıyalık, coğrafi keşiflerin getirdiği ekonomik güçlükler derken, olan sıradan insana olmuş; çileden çıkıp gemi azıya alan çiftçi, şehirli yahut göçer evli, tüfeği elinde bulmuştu.
Yavuz Sultan Selim hâtırasına 1530’da bir tarih kaleme alan ve bunu Süleyman’a sunan Bitlisli Şükrî, âlemde düşmandan hiçbir eser yokken ve memleket emniyet içindeyken korkusuz bir adamın ortaya çıkıp kıyamet alameti gibi bir fesadı ülkeye yaydığını söyler. Bozoklu Şeyh Celâl namıyla tanınan bu adam, 1519’da Tokat’ta Safevî desteği ve mezhep gayesiyle ayaklanmış, Mehdici hareketi kısa sürede sert biçimde bastırılmıştı. Yine de kendisinden sonraki her nevi halk katılımlı isyan; ister mezhep ister geçim davasıyla ortaya çıkmış olsun, onun adıyla anılmıştır: Celâlî.
Osmanlı uleması bu gibi ayaklanmaları “hurûc ale’s-sultan” (meşru sultana başkaldırı) olarak tanımladı ve asilerin katledilmelerinin uygun olduğunu söyledi. Ebussuud Efendi fetvalarına göre, kafirlerden farklı olarak bunların ailelerine ve mallarına dokunulamıyordu. Ancak isyan eden Kızılbaşlar için daha sert tedbirler düşünülmüştü. Celâl’den biraz önce, 1511’de Teke’de saltanat iddiasıyla ortaya çıkıp Anadolu’yu kasıp kavuran Şahkulu Baba Tekeli ayaklanması bu fetvaların doğuşuna sebep olmuştu.
Esasında, ister Bayezid gibi bir şehzadenin babasına karşı hareketi, ister Safevi destekli bir halifenin isyanı olsun; halk için değişen pek bir şey yoktu. Her şekilde, devlete karşı toplanan büyük kalabalıkların beslenmesi zorunluydu ve şehirler ile köyler büyük kalabalıkları doyurmak adına yağma ediliyordu. Sıradan insanlar, kaçmak veya bu hareketlere bizzat katılmak arasında sıkışıp kalmıştı.
Suç ve cezası
1526’da Orta Anadolu’da Safevî etkisiyle bayrak açan Kalender Şah namındaki bir adam, Hacı Bektaş soyundan geldiğini söyleyerek, ekonomik düzenlemelerden rahatsız olan bir kalabalığı etrafında topladı. Pek çok Osmanlı paşasını öldürdükten sonra 1527’de Elbistan’da Makbul İbrahim Paşa tarafından yenilip öldürüldü. Bu minyatür, saray çevresine Osmanlılara isyan etmenin ne demek olduğunu öncesi ve sonrasıyla anlatmak istemiş gibi (Arifî, Süleymannâme, res.?, 1558, TSMK H. 1517).
Ekonomik nedenleri daha belirgin olan isyanlar, 1590-1610 arasında görülenlerdi. 17. yüzyıl başında yaşanan ve Küçük Buzul Çağı olarak tanımlanan sert kıtlık dönemi ve nüfus patlaması, beslenemeyen kitleleri genişletti. Üstelik bu dönemde Avrupa ülkeleri Yeni Dünya’dan yeni kaynaklar elde etmiş ve keşiflerle ticaret yollarını Osmanlı top taşımışlardı. Osmanlı ekonomisi büyük kayıplar verdi ve artan enflasyon neticesinde çarşı-pazar çürük akçe denilen madenî değeri düşürülmüş paralarla doldu. 1585- 95 arasında 20 ila 50 akçeye alınabilen buğdayın kilesi (yaklaşık 25.6 kg), 1608’e gelindiğinde 320 akçeyi buluyordu. Köylüler çiftlerini bozup yerlerini-yurtlarını terkederek daha güvenli gördükleri şehirlere göçtüler; köyler harabeye döndü.
Büyük Celâlîlerden Karayazıcı Abdülhalim, eskiden Subaşı iken isyan edip Urfa’yı işgal etti. Öldürüldükten sonra yerine geçen kardeşi Deli Hasan, ancak Osmanlı Devleti’nin kendisine Bosna Beylerbeyliğini vermesi suretiyle durdurulabildi. 1607’de Kuyucu Murad Paşa, meşhur kanlı tedbirleriyle Celalî isyanları silsilesini sona erdirdi.
1620’de 2. Osman’a sunulduğu düşünülen ıslahat layihası Kitâb-ı Müstetâb’da anonim yazar şöyle haykırır hükümdara: “Âşikâre bey iderler (satarlar) kahbe-zenler mansıbı/Niçe kopmasun Celâlî nice olmasun kıtâl”. Zaman zaman Anadolu’ya gönderilen adaletnameler ile yerel yöneticiler dizginlenmeye çalışılmış, reaya korunmaya çalışılmış ise de bunun tam bir başarı elde ettiği söylenemez. Aksine, teşkilat becerisi yüksek, ancak mansıp yüzünden devlete küsen beylerin isyan edip Celâlî olması, bu hareketleri güçlendiren sebeplerden biriydi.
4. Murad 1623’te sıkı bir yönetim uyguladı ve bu sükûnet ortamını büyük ölçüde korudu. Tek istisna, 2. Osman’ın kanını dava ederek ayaklanan ve Celâlî artıklarını etrafında toplayan Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa’ydı. Hükümet artık Celâlî ismini bir yafta olarak kullanmaya başlamıştı. Mesela Sultan İbrahim, Sivas Valisi Varvar Ali Paşa’dan İpşir Paşa’nın orada bulunan karısı Perihan’ı huzuruna getirmesini istemiş; Paşa bu münasebetsiz talebi reddetmiş; isyan bayrağını açınca da kendisine Celâlî denmişti (1648).
Çoluk-çocuk isyan
Bozoklu Şeyh Celâl ayaklanmasının Osmanlı paşası Şehsuvaroğlu Ali Bey tarafından bastırılması. Bitlisli Şükrî’nin yazdığı Selimnâme’nde yer alan minyatür, Osmanlı saray nakkaşhanesinin pek yeğlemediği biçimde, bir halk hareketini ilk defa betimliyor. Kadınlar ve çocuklar asiler safında; bir çocuk elindeki demir çubuğu Osmanlı alaylarına doğru sallıyor. “Tığdan (kılıçtan) geçti er ü avrat tamam/Kalmadı kimse adûdan (düşmandan) vesselam”. Onun bu alışılmadık yaklaşımını, merkezî söyleme çeperden/ taşradan katılmasına borçluyuz (Şükrî-yi Bitlisî, Selimnâme, res. Pir Ahmed, 1530, TSMK H. 1597-98).
Fâtih ile başlayan merkeziyetçi idare anlayışı, toprakların biteviye genişlemesi karşısında sürdürülmesi zor bir sisteme dönüşmüştü. Kanunî Batı’ya odaklanmış, devletin ilgisi Rumeli’ne yoğunlaşmış, Anadolu ilgisiz kalmıştı. Küresel kuraklık, nüfus artışı, yerel beylerin baskısı, eşkıyalık, coğrafi keşiflerin getirdiği ekonomik güçlükler derken, olan sıradan insana olmuş; çileden çıkıp gemi azıya alan çiftçi, şehirli yahut göçer evli, tüfeği elinde bulmuştu.
Kemalpaşazâde gibi pek çok Osmanlı merkez tarih yazarı, Selçukluları Gaznelilere isyan eden asiler olarak betimler. Osmanlıların, Selçuklulara karşı başlatılan 1240 Baba İlyas isyanına duydukları sempati, Oruç Bey gibi tarihçilerin kaleminde somutlaşır ve Baba’nın Şeyh Edebali gibi takipçileri hanedana ilham olur. 1920’de Anadolu’da büyüyen Millî Mücadele de İstanbul Hükümeti tarafından “isyan ve fitne” olarak tanımlanmıştı.
Bu 500 yıllık olguyu en iyi özetleyen bir kısa şiirdir belki:
Büyük İskender’in tahtına oturan Sezar’ın (Julius Caesar) milattan önceki son yüzyılda Anadolu’ya gerçekleştirdiği büyük sefer, meşhur “veni, vidi, vici” ibaresiyle tarihe geçmişti. Bugünkü Tokat’ın Zile ilçesi yakınlarında Pontus kuvvetlerini yenilgiye uğratan Sezar’ın izleri, yine arazi üzerinde takip edilmişti. Öncesi, sonrası ve dönemindeki diğer önemli gelişmelerle birlikte…
Yüksek Anadolu platosu, tarihin her döneminde Akdeniz dünyasında hakimiyet kurmak isteyen herkesin bir ucundan tutmaya çalıştığı büyük, zengin ve stratejik öneme sahip bir coğrafya. Tunç Çağı’ndaki Hitit – Mısır – Miken – Suriye ticaret dünyasının merkezi, Perslerin bir çırpıda boydan boya kat ettikleri bir yarımada ve Büyük İskender’in askerî sefer macerasının iki yılını geçirdiği bir dünya.
MÖ 1. yüzyılda, cumhuriyetten imparatorluğa geçme aşamasındaki Roma Devleti, dünya tarihine en büyük komutanlardan biri olan Julius Caesar’ı (Sezar) armağan etmişti. Caesar, ordularının başında Fransa’dan Mısır’a, Britanya’dan İspanya’ya tüm Akdeniz dünyasında hareket hâlinde bir ömür geçirdi. Caesar’ın hayatında Anadolu’nun yeri ve MÖ 47’de Tokat-Zile’de kazandığı savaş, dünya tarihi açısından belirleyici olmuştur.
31 Temmuz MÖ 47
“Zela, Pontus’da, ovadaki konumu düşünüldüğünde korunaklı bir şehirdir. Duvarları, sanki insan yapısı gibi görünen doğal bir tepenin üzerinde, her yöne muazzam yükselir. Bu şehrin çevresinde vadilerle kesilen bir çok tepe vardır. Bunların en hakimi, neredeyse şehre yüksek patikalar ile bağlanan, Mithridates’in, Triarius’un şanssızlığıyla ordumuzu yendiği yer olarak bilinir ki 3 milden uzak değildir. Eski istihkamları tamir ettikten sonra, Pharnakes tüm kuvvetleriyle kampını oraya, babasının vaktiyle başarılı olduğu yere kurdu”.
Roma ordusu şehrin güneyindeki kampında günü batırırken, Julius Caesar gördüğü manzarayı böyle not ediyordu. Muazzam büyük bir coğrafyada gerçekleşen savaşlar dizisi arasında, tarih boyunca bütün kralları ve komutanları etkileyen bu en ünlü Romalı ve ordusunu Zela (Zile/Tokat) kıyısına getiren neydi?
9 Ağustos MÖ 48
Konsül Gaius Julius Caesar, büyük general Pompeius’u Yunanistan’daki Pharsalos savaşında mutlak yenilgiye uğratmıştı. Roma’nın bu en büyük içsavaşında Caesar 23.000 piyade ve 1.000 atlı ile Pompeius’un 50.000 piyade ve 7.000 atlısının karşısına çıkmıştı. Sonuçta Pompeius’un 15.000 askeri öldü ve Caesar büyük bir zafer kazandı. Yalnızca 1.200 askerini kaybetmişti.
Caesar “zarları yüksekten atıp” Ocak MÖ 49’da Rubicon nehrini geçerek içsavaşı başlatalı beri en büyük rakibi general Pompeius’un izini sürüyordu. 17 Mart MÖ 49’da Brindisi’de elinden kaçırmıştı Pompeius’u. 19 Nisan 49’da Marsilya’da, 27 Ağustos 49’da ise İspanya’daki İlerda’da Pompeius’a bağlı lejyonları yenmişti.
Pompeius’u Yunanistan’da yendikten sonra, ordusunu Anadolu’ya gönderdi. Çanakkale Boğazı’nı gemisiyle geçerken Pompeius’a bağlı bir filo ile karşılaştı. Kendi filosundan sayıca üstün olan bu gemilerden kaçmak yerine üzerlerine gidip teslim olmalarını istedi, onlar da teslim oldu.
Zela tiyatrosu Anadolu’da basamaklı oturma sıraları yerli kayaya oyulmuş birkaç tiyatrodan biri burası. Zileli yaşlıların söylediğine göre önünden geçen yol yapılıncaya kadar sahne kısmı görülebiliyordu.
Boğaz’ı geçen Caesar, IIlium/ Troya’a uğradı. Burada Troya savaşı kahramanlarının mezarlarını ziyaret etti, kurbanlar kesti. Bununla hem Romalıların büyük dedeleri olduğuna inandıkları Troyalı Prens Aeneas’ı anıyor, hem de kendisinden 286 sene önce aynı ziyareti yapan Büyük İskender’in tahtına oturuyordu.
Caesar, Troya’dan Asia eyaletinin başkenti Efes’e geldi. Burada törenlerle karşılandı. Pompeius’un Anadolu’daki ününün yerine kendi ismini yüceltmek için şehirlere ve özellikle Artemis tapınağına vergi muafiyeti verdi. Ancak kendisi de tapınağın hazinelerinden bir kısmına elkoydu; zira askerlerine para gerekliydi.
Bu, Roma’da asil bir ailede doğmuş Gaius Julius Caesar’ın Anadolu’ya ilk gelişi değildi. İlk olarak 20 yaşında, MÖ 80 senesinde Bitinya’ya gelmişti. Burası bugünkü Bursa, Kocaeli, Sakarya illerimizi kapsayan bir krallıktı ve asil bir aileden gelen genç Caesar, eğitiminin bir parçası olarak buradaki donanma birliğinde subay olarak görev almıştı. Bu hem bir görev hem de bir zorunluluktu, çünkü ailesi o dönemde Roma’nın hakimi olan Sulla ile karşı kamplardaydı. Pek çok asilzadenin aksine, askerî görevinde her zaman en ön safta yer alması, cephede bizzat savaşması ve hatta Midilli adasının fethi sırasında büyük kahramanlık gösterip silah arkadaşlarının hayatını kurtarması ona askerlik hayatının ilk ödülünü verdi. “Halkın tacı” adı verilen bu ödül, meşe yapraklarından bir taçtı ve bugünkü “üstün cesaret ve feragat” madalyalarına denk düşüyordu. Bunu takan kişi Roma’da oyunlara ya da tiyatroya gittiğinde senatörler dahil herkes ayağa kalkmak zorundaydı. Yaşamı boyunca bu tacı takmaktan zevk duydu. Özellikle ileriki yaşlarında saçlarının önü açılmaya başladığında…
O sıralarda Caesar’ın Nikomedia’da (bugünkü İzmit), Bitinya kralı 4. Nikomedes ile aşk ilişkisine girdiği dedikodusu Roma’ya yayıldı ve kendisi hayatı boyunca bunu ne kadar şiddetle reddetse de, Galya’dan Anadolu’ya, Britanya’dan Afrika’ya orduları ilerlerken askerler arasında hep bunun şakaları yapıldı.
Bitinya’dan sonra Caesar, Kilikya korsanlarına karşı Anadolu’nun güney kıyılarında savaştı. Roma’ya dönüp hukuk eğitimi aldı. MÖ 75’te Roma sosyal ve siyasi hayatında çok önemli olan belagat (etkili konuşma) eğitimi almak için Rodos’a giderken, korsanlar kendisini Milet kentinin yakınındaki küçük Pharmacussa adasına (bugün Yunanistan’a ait Farmakonision) kaçırdılar. Kendisine fidye olarak biçilen 20 talent’i az bulan Caesar, korsanlara kendisi için 50 talent istemelerini söyledi! Adamları Anadolu kıyı kentlerinde fidye için para toplarken, Caesar küçük adada korsanlarla 38 gün geçirdi, onlarla sohbet edip, yazdığı şiirleri okudu. Parayı ödeyip serbest bırakıldığı zaman, korsanlara parasını yakın zamanda geri alacağını söyledi! Serbest bırakılır bırakılmaz Milet’den temin ettiği donanma gemileri ile korsan adasını basıp korsanları yakaladı ve Bergama şehrine götürdü. Korsanlardan parasını geri aldıktan sonra hepsini çarmıha gerdirdi (Ancak çarmıh çok uzun süren ve işkenceli bir idam olduğu için, Ada’da geçirdiği günlerdeki “samimiyetinin hatırına”, çarmıha germeden önce korsanların boğazını kestirdi).
MÖ 73’te Pontus kralı Büyük Mithridates, Roma’ya savaş ilan etti. Caesar tekrar Bitinya’ya dönerek buradaki yerli kuvvetleri Pontus ordusuna karşı örgütledi. Genç bir subay olarak dahil olduğu bu uzun savaşa 27 yıl sonra bir “imperator = muzaffer” olarak kendisi son verecekti.
Zela akropolü Günümüz Zile’sinin tam ortasında akropolü oluşturan tepedeki kale, yörede hüküm sürmüş çeşitli uygarlıkların izini taşıyor.
2 Ekim MÖ 48
Caesar, peşinde olduğu düşmanından 3 gün sonra Mısır’a ulaştı. Yenik general Pompeius yeniden ordu toplamak için Mısır’ın desteğini alabileceğini düşünüyordu. Ancak bu olmadı; zira Doğu Akdeniz’de korsanlığı bitiren, Roma hakimiyetini Anadolu’da kuran Büyük Pompeius, eski bir askeri tarafından kayığının içinde öldürüldü. 3 gün sonra, Mısırlılar düşmanının başını gösterdiler Caesar’a. Önce bu büyük generale yapılan saygısızlığa hiddetlendi ama sonra daha öncelikli bir konuya önem verdi: Mısır’dan toplaması gereken para.
Caesar, düşmanının ölüsünü kendisine teslim eden Ptolemaius’u İskenderiye sarayında rehin tuttu ve Mısır donanmasını limanda yaktı. Limandaki gemilerle birlikte ünlü İskenderiye Kütüphanesi’ndeki 400.000 papirüs yazma da bu yangında kül oldu. Mısırlıların ayaklanması üzerine Caesar’ın sayıca az ordusu, İskenderiye fenerinin bulunduğu Pharos adasında kıstırıldı ve Caesar kaçan askerlerinin ağırlığından batan gemiden denize atlayarak küçük bir kayığa geçip canını zor kurtardı. Nihayet, Suriye ve Anadolu’dan yardımcı kuvvetlerinin gelmesiyle Caesar Mısır ordusunu yendi ve 27 Mart MÖ 47’de İskenderiye şehrine ve kendisine en iyi şekilde evsahipliği yapmaya hazır Cleopatra’ya kavuştu.
İskenderiye şehrinin kapısından büyük törenlere girmesinin üzerinden 4 ay geçmişti. Ptolemaius hanedanının taht kavgasında 13. Ptolemaius ve 7. Cleopatra arasındaki seçim yapması zor olmamıştı. Cleopatra 52 yaşındaki bu savaş alanlarında pişmiş hırslı adamın önüne kendisini attığında henüz 21 yaşındaydı ve Caesar ile ittifak yapmanın kendisine kraliçeliğin yolunu açacağını iyi biliyordu. Bütün yıllar, yollar ve savaşlardan yorulan Caesar, belki de hayatının ilk tatilini yaptı ve Nisan-Mayıs aylarını Cleopatra ile Nil’de uzun bir gezi yaparak geçirdi. Ne Roma’daki içsavaş ne de başka yerlerdeki sorunlar umurunda değil gibiydi. Hatta ünlü hatip senatör Cicero, Aralık MÖ 48’den Haziran MÖ 47’e kadar Roma’ya Caesar’dan bir mektup ya da haber gelmediğinden şikayet ediyordu.
Savaşın coğrafyası Sezar’ın, Mithradates’e 20 yıl önce yenilen Triarius’un düştüğü tuzağa düşmeye niyeti yoktu. Alternatif bir yol kullanarak, Zile’yi Amasya’ya bağlayan yola girmeyip doğuya yönelmiş ve kalesinin bulunduğu tepeden, o günkü adıyla Skotios dağının eteklerinden, Derebaşı köyünün bulunduğu vadiye inerek düşmana yaklaşmıştı.
Bu sakin dönemin bitmesi için Anadolu’dan gelen haberler yeterliydi. Büyük Pontus kralı Mithridates’in oğlu, Kırım’daki Bosphorus devletinin kralı Pharnakes, babasının mirasında hak iddia ederek Anadolu’da Roma kuvvetlerine karşı saldırıya geçmiş; Roma egemenliğindeki şehirleri yıkıp yakmış ve Caesar’ın generali Domitius Calvinus’un bir Roma, iki Galat lejyonundan oluşan ordusunu Nikopolis’de feci bir yenilgiye uğratmıştı.
Anadolu’nun savaşlardan yorgun toprakları çoğunlukla aynı yerde yapılan savaşlara sahne olmuştur. Nikopolis şehrini MÖ 66’da büyük general Pompeius, Pharnakes’in babası Mithridates’i son ve kesin yenilgisine burada uğrattıktan sonra kurmuştu (Sivas’ın Suşehri ilçesinin 5 km güneydoğusunda Yeşilyayla köyünün bulunduğu yerdir).
Roma ile Pontus krallığı arasındaki savaşlar 40 yıla yakın sürmüş ve Anadolu’ya hakim olmanın bedelini Roma’ya ödetmiştir.
MÖ 133’te Batı Anadolu’ya hakim Bergama krallığının son kralı, simya ve büyüye meraklı 3. Attalos, ölümünden sonra krallığını vasiyetle Roma’ya bırakmıştı. Roma Cumhuriyeti, Anadolu’yu böyle bir miras olarak devraldı. Kuşkusuz Roma Cumhuriyeti çağının süper gücü olsa da Anadolu’nun diğer krallıklarının böyle bir egemenliği kolay kabul etmesi mümkün değildi ve en büyük direniş de bugünkü Kızılırmak ile Gürcistan sınırımız arasındaki bölgeyi teşkil eden antik Pontos’un kralından, 6. Mithridates Eupator’dan, kısaca Büyük Mithridates’den geldi.
Orta Karadeniz’den Kırım’a kadar olan bölgedeki kent devletlerini kendisine bağlayan Mithridates, MÖ 88’de batıya doğru harekete geçti ve güçlü bir ordu ve donanma ile Roma bağlaşığı Bitinya ve Kapadokya krallıklarına saldırdı. Hızla Bitinya’yı ezip geçerek Roma’nın Asia eyaleti başkenti Efes şehrini ele geçirdi ve buradaki 80.000 Latince konuşan insanı bir günde öldürttü. Zenginliğe düşkün Roma valisi de, ağzına eritilmiş altın dökülerek öldürüldü. Bu katliam Roma tarafından hiç unutulmadı. Çok kısa sürede Pontus Krallığı başkenti Bergama oldu ve bir Pontus ordusu da Yunanistan’a yürüyüp Atina’yı ele geçirdi.
Veni, vidi, vici Jül Sezar’ın Galler ve Küçük Asya Pontus seferlerinde kazandığı başarıları anısına yapılan resim, Andrea Mantegna’nın atölyesinden ve 1486-1505 arasına tarihleniyor. Londra Hampton Court Palace’ta yer alan tabloda, zafer arabasında betimlenen Jül Sezar’ı, Roma’da ellerinde “Veni, Vidi, Vici” yazılı levhalar taşıyan zafer alayı karşılar.
Romalı general Sulla, MÖ 87 ve 86’da giriştiği harekatlarda Yunanistan’da Pontus ordusunu yenilgiye uğrattı. Başka bir Roma ordusu da Bursa Mustafakemalpaşa yakınındaki Miletopolis’de diğer bir Pontus ordusunu yendi. Romalı general Lucullus’un donanması da gelince, MÖ 85’te Mithridates Pitane/ Çandarlı’dan kaçtı ve daha sonra Çanakkale Boğazı kıyısındaki Dardanos kentinde Sulla ile bir barış antlaşması imzaladı.
MÖ 73’te Bitinya Kralı 4. Nikomedes’in de vasiyeti ile krallığını Roma’ya bırakması sonucu Mithridates yeniden Bitinya’ya saldırdı ve bir Roma ordusunu İstanbul Kadıköy/Khalkedon’da kuşattı. O sırada ordusu ile Kilikya’dan (Anamur-Çukurova arası) yola çıkıp Frigya’ya (Eskişehir-Kütahya) yürüyen general Lucullus, Pontus Ordusu’nu Manyas gölü yakınında kıstırdı ve yoketti. Daha sonra da diğer Pontus kuvvetlerini Granikos’da (Biga Çayı, Büyük İskender’in MÖ 334’de Pers ordusunu ilk defa yendiği yer) kılıçtan geçirdi.
Lucullus komutasındaki Roma ordusu ve Mithridates arasındaki savaş, MÖ 73 ile MÖ 67 arasında Amisos (Samsun), Kabeira (Niksar), Sinope (Sinop), Tigranokerta (Silvan), Artaxata (Ermenistan, Erivan) ve Nisibis (Nusaybin)’de, çoğu Roma ordusunun lehine sonuçlanan muharebeler ile devam etti.
Sebastopolis antik kentinin kalıntıları günümüz Sulusaray kasabasının altından gün yüzüne çıkacağı zamanı bekliyor.
General Lucullus bu seferler sırasında, ilk defa Karadeniz kıyısında Cerasus (Giresun) kentinde gördüğü bir meyveyi ağacıyla birlikte Roma’ya yolladı. Biz de hâlâ bu meyveyi geldiği yerin adıyla anıyoruz: Kiraz.
MÖ 67’de Mithridates kendi anayurdu olan Pontus Kapadokyası’na (Tokat-Amasya yöresi) geri döndü ve Lucullus yokken kendi başına zafer kazanmak isteyen Amiral Triarius komutasındaki Roma ordusunu Zela (Zile) yakınlarında çok ağır bir yenilgiye uğrattı. 7.000’den fazla Roma askeri bu savaşta öldü.
Lucullus bu yenilgiden sorumlu tutularak görevden alındı ve yerine general Pompeius, büyük yetkilerle Roma senatosu tarafından Anadolu’ya gönderildi. MÖ 66’da Pompeius, Nikopolis adını verdiği yerde (Sivas/Suşehri yakınında) Mithridates’e son yenilgisini tattırdı ve Kırım’a kaçan kral burada İtalya’ya saldırmak için hazırlıklar yapmaya başladı. Oğlu Pharnakes’in kendisini desteklemeyen ve savaştan bıkan diğer şehir devletlerini babasına karşı ayaklandırmasıyla umutsuzluğa düşen kral Mithridates, paralı askerlerinden bir Galatlıya emir verip kendisini öldürttüğünde 69 yaşındaydı.
Oğlu Pharnakes, babasının ölüsünü Anadolu’ya, General Pompeius’a gönderdi. Pompeius da Mithridates’i bir zamanlar krallığının başkenti olan Sinop’a gömdürdü. Pharnakes, Pompeius tarafından Kırım’daki Bosphorus devletinin krallığına atandı.
Sezar’ın izleri Skotios dağının tam zirve noktasında Nam-ı Hisar Kalesi’nin tamamen yıkılmış basit surlarının taş artıkları bulunuyor (üstte). Sezar’ın ilk kampını kurduğu Kurupınar köyündeki mil taşı, yöredeki tarihi geçmişi anlamak açısından önemli bir delil özelliği taşıyor (üstte, sağda).
1 Haziran MÖ 47
Caesar, İskenderiye’den Suriye’ye yola çıktığında 3 lejyonunu Mısır’da, Cleopatra’nın yanında bırakmıştı. Yanına, yalnızca çok güvendiği VI. “Ferrata” Lejyonu’nu almıştı. Caesar bu birliğini MÖ 52’de Galya (bugünkü Fransa) savaşları sırasında kurmuştu. Bu lejyon 49’da İspanya’da, 48’de Dryhachium’da (Durres, Draç, Arnavutluk), Pharsalus’da ve İskenderiye’de hep yanındaydı. Bütün bu savaşlardan ve yollardan sonra 5.000 kişilik lejyondan yalnızca 1.000 kişi kalmıştı ve şimdi de Anadolu’nun bitmez tükenmez yollarına, başka bir savaşa doğru gidiyorlardı.
Anadolu’dan savaş haberleri geliyordu ama Haziran’a kadar beklemek istemişti. Hem Cleopatra ile geçirdiği güzel zaman hem de ordular için gereken parayı temin etmek için bu gerekliydi. Caesar’a göre, hükmetmek yalnız iki şeyle mümkündü: Ordu ve para. MÖ 1. yüzyıla kadar zorunlu hizmet ile halk ordusu olan Roma Ordusu, General Marius’un yaptığı reformlarla profesyonel bir ordu, gerçek bir organize savaş makinesi halini almıştı. Ordunun, 25 yıllık sözleşme yapan maaşlı Roma vatandaşı askerlerden oluşması, daha önce cumhuriyete sadakat yemini eden askerlerin artık komutanlarına, konsüllerine sadakat yemini etmesini beraberinde getiriyordu. Bu da çok sadık ve birlik ruhu gelişmiş askerî birimlerin oluşmasını sağlıyordu. Askerin bütün maaş geliri, savaş sırasındaki yağmadan alacağı pay ve en önemlisi emekliliğinde yerleşeceği toprağın belirlenmesi, ordunun komutanına bağlıydı. Ancak bu durum cumhuriyet içinde değişik komutanlar arasında içsavaş başlamasını da kolaylaştıran bir etkendi.
Tokat Müzesi’ndeki MÖ 1. yüzyıl Roma dönemine ait bronz ok uçları 3,7-3,9 cm boyunda, 1 cm eninde.
Roma’yı tarihin en güçlü imparatorluğu yapan, ordusunu diğerlerinden ayıran disipliniydi. Bu olağanüstü disiplin, Roma ordularına çağının çok ötesinde bir imkan ve kabiliyet veriyordu. Bu imkan temel olarak, ordunun savaş alanında muharebe sırasındaki manevra yeteneği şekilinde kendisini gösteriyordu. En küçük birimine kadar emirle ve birlik olarak hareket eden Roma ordusu, kabile topluluklarından ya da Helenistik kent devletlerinin paralı askerlerinden oluşan toplama ordularından çok üstündü. Saflarını ve düzenlerini asla bozmuyorlar, savunma anında topluca kapanıyorlar, taarruzda koordineli şekilde hücuma geçiyorlardı.
Bu ordu aynı zamanda teknoloji kullanan bir orduydu. Zamanının en ileri ve pratik teknolojisini düşmanlarında bile görseler hemen adapte ediyorlar ve tüm ölçeğiyle kullanıyorlardı. Roma Ordusu için “kazma ve küreklerini kılıçlarından çok kullanıyorlardı” denir. Aynı zamanda inşaat yapan gerçek bir istihkam ordusuydu. Ordunun intikalinde gereken yollar, köprüler, tüneller, geçitler, duvarlar, hendekler ve savaş, kuşatma makineleri hep bu ordunun organizasyonu ile müthiş bir hızda yapılıyordu.
Julius Caesar, işte bu ordusuyla MÖ 58’de Galya’nın fethine başladı. Kelt kabilelerinin yaşadığı bugünkü Fransa, Caesar’ın ordusuna direnemedi. 57’de kuzey Galya’yı fethetti. 56’da Quiberon körfezi deniz savaşıyla kuzey batı Galya ele geçti. Caesar, bir mühendislik harikası olan dünyanın en büyük tahta köprüsünü 10 günde Ren nehri üzerine yaptırıp Almanya’ya geçti ve yine ordusuyla Manş Denizi’ni geçip Britanya’ya (bugünkü İngiltere) iki sefer düzenledi (MÖ 55-54). MÖ 52’de Alesia’da inanılmaz bir kuşatma ve savunma harbini aynı anda bir istihkam savaşı icra ederek yaptı ve sonunda 260.000 kişilik Galya kuvvetini 70.000 kişilik ordusuyla bozguna uğrattı. Galyalı lider Vercingetorix’i esir aldı, Roma’ya götürüp geçit törenlerinde halka gösterdikten sonra öldürttü. Julius Caesar’ın Galya savaşında 1milyondan fazla insanın öldüğü tahmin edilmektedir.
Roma Ordusu’nun temel birimi legio, lejyon idi. Bir lejyon tam kudreti ile, 5-6 bin çok iyi yetişmiş profesyonel askerden oluşuyordu. Legatus adı verilen general hem lejyona komuta ederdi hem de Roma eyaletlerinde vali yardımcısı görevi görürdü. Her lejyon 10 cohort’a (tabur) ayrılırdı ve bu birlikler tribune tarafından komuta edilirdi. Cohort’lar da bugünkü ordulardaki bölük kuruluşuna denk düşen ve centurion’ların komuta ettiği 6 centuri’ye bölünürdü.
Caesar’a göre bu 80-100 kişilik en küçük birlik olan centuri’ler ve onların komutanları en önemli askerî birimdi. Caesar onlarla şahsen ilgilenir, askerle oturur kalkar ve cephede hep onların yanında bulunan cesur bir komutan olarak liderlik vasfı sergilerdi. Yazdığı Galya Savaşı ve İçsavaş kitaplarında askerî başarılarının hızlı, cesur ve kararlı davranması ve askerlerini cephede yüksek motivasyonda tutması ile geldiğini belirtir. Her ne kadar bu kitaplar kendi devrinin siyasi olaylarına ve Caesar’ın kendi eylemlerini meşrulaştırma gayretlerine göre yazılsalar da, askerî detaylar açısından elimizdeki değerli ilk elden kaynakları teşkil eder.
Piyade ordusu olan lejyonlara süvari birlikleri de destek verirdi. Romalılar iyi süvari değildi. Bu yüzden Romalı olmayan “barbarlar” arasından destek süvari birlikleri oluşturulur, bunlar savaştan sonra talana ortak olurdu. Süvari birlikleri genelde savaş öncesinde keşif, muharebe sırasında da manevra unsuru olarak görev yaparlardı. Caesar’ın eserlerinde harekatın lojistik yanlarına pek değinilmez. Kuşkusuz onbinleri bulan ordunun beslenmesi önemli bir hadisedir. Bunlara, yağma ve talan dışında, yerel valiler ve bağımlı kralların lojistik destek sağladığı tahmin edilebilir.
Pontus Krallığı ile birlikte Zela da Roma topraklarına katılınca, adına sikke basılır. Ön yüzünde Roma İmparatoru Septimius Severus’un karısı Julia Domna’nın, arka yüzünde ise Zela’daki Pers tanrıçası Anaitis tapınağının olduğu sikke 193-217 arasında kullanımdaydı.
Temmuz MÖ 47
Caesar Antakya’da bazı yöneticileri görevden alıp yenilerini atadıktan ve Mısır’da kendisine destek veren Yahudilerin Kudüs şehir surlarını yeniden inşa etmelerine izin verdikten sonra Kilikya’ya, Tarsus’a geçti. Burada kendisini törenle karşılayan Romalı komutanlar arasında Brutus ve Cassius da vardı. Bu sıralarda Cleopatra, Caesar’ın oğlunu doğurmuş ve ona babasının ismini vermişti: Caesareion.
Caesar Tarsus’da, Pharnakes ile son savaşa katılmış 36. ve 37. Lejyonlar’ı da yanına alarak Anadolu’daki düşmanı ile karşılaşmak için kuzeye, Kapadokya’ya yöneldi. Gülek Boğazı’ndan geçtikten sonra büyük olasılıkla bugünkü demiryolu ve karayolu istikametinde ilerleyerek çok eski dönemlerden beri ana ticaret yolları üzerinde bulunan Mazaka’ya vardı ve burada iki gece kaldı. Bu şehir daha sonra kendi adıyla anılacaktı: Caesarea / Kayseri!
Buradan güneydoğuya ilerledi ve bugün Adana ili Tufanbeyli ilçesi yakınlarında bulunan Komana şehrine geldi. Buradaki ana tanrıça tapınağı, asırlardan beri kraliyet derecesinde saygı görüyordu ve Romalılar ana tanrıçayı savaş tanrıçası “Bellona” olarak adlandırıp adaklar adayıp kurbanlar kestiler.
Bu sapa yerden dağ yollarını izleyerek bugünkü Kayseri-Sivas-Amasya demiryolu hattının bulunduğu antik anayola ulaştılar ve kuzeye ilerlediler. Hem kendilerine destek veren ve rehber sağlayan yerel beyler hem de Roma ordusunun 40 yıldır bu bölgede sayısız savaş yapmış olması nedeniyle, arazide yabancılık çekmemiş olsalar gerek.
Caesar devrinde Roma askerleri günde ortalama 10 ila 30 kilometre arasında yol yürüyebiliyordu. Sırtlarındaki tahta bir sırığa tutturulmuş üç günlük kumanyalarını taşıdıkları çantaları, bakır yemek kapları, deri mataraları, battaniyeleri ve tabii çok kullandıkları kazma küreklerini taşıdıkları “Marius’un katırı” adını verdikleri donanım 30-40 kg ağırlık çekiyordu. Buna sağ yanlarında taşıdıkları kısa kılıç gladius, sol yanlarında taşıdıkları hançer pugio’yu da eklemek lazım. Bütün bunların üzerine gallic adı verilen bronz miğferleri, düşmanın kalkanına ya da zırhına girince eğilip tekrar kullanılmaması için tasarlanan demir uçlu mızrak pilum ve deri ile kaplı yuvarlak ahşap kalkanlarını da eklememiz lazım. Asteriks çizgi romanında veya Roma devri ile ilgili filmlerde gördüğümüz dikdörtgen köşeli kalkan scutum ve enine metal bantlı zırhlar henüz bu devirde kullanılmıyordu. Askerler ya zincir örme gömlek ya da bronz zırh plakalar ile korunuyorlardı. Britanya’dan Fırat kıyılarına, İspanya’dan Afrika’ya yürüyen askerlerin ayaklarında tabanları çivili caligae denen deri sandaletler vardı. Savaş alanındaki muhaberede atlı haberciler ve cornicen adlı boru çalıcılar da vardı.. Ordunun en önünde sancak Roma kartalı ve lejyon işaretlerini taşıyan signifer’ler yürüyordu. Ordunun bütün ağırlıklarını taşıyan onlarca atlı araba ve katır kolları, yürüyüş kolunu arkadan takip ediyordu.
Zile’yi Amasya’ya bağlayan antik yol, Karadere mezrasının üstünden geçiyor.
MÖ 3. yüzyılda Orta Avrupa’dan gelen Kelt kavimleri Anadolu’yu istila etmiş ve bugünkü Ankara civarında yerleşmişlerdi. Keltler Orta Anadolu’nun kuzeyini kapsayan bölgede kabile krallıkları kurmuşlar ve Roma devrinde buraya Galatya adı verilmişti. Galatya Kralı Deiotarus, Caesar’a karşı Pompeius’un ordusuna asker göndermişti ve şimdi Zile güneyindeki Skylaks /Kadışehri’nde Caesar’ı bütün krallık alametlerinden arınmış, fakir bir köylü gibi karşılayıp affedilmeyi diliyordu. Caesar’ın bu yerel kralı pek affetmeye niyeti yoktu ama Brutus’un kral lehine ikna edici konuşmaları ve kralın Roma ordusu sistemine göre eğittiği lejyonu ve süvarilerini Caesar’ın emrine sunma önerisi fikrini değiştirdi. Caesar, şimdi sayıları eksik de olsa kendi 3 lejyonu, Galat lejyonu ve süvarisi ile Pontus kralı Pharnakes’le hesaplaşmaya hazırdı.
Pharnakes, Caesar’a elçiler ve altın bir taç gönderip kendisinin Pompeius’u desteklemediğini ve Caesar’ın emrinde olduğunu bildirdi. Caesar ise onun işgal ettiği Roma topraklarından çekilmesini ve esir aldığı Romalıları serbest bırakarak kendisine yüklü miktarda tazminat ödemesini istedi. Pharnakes, Caesar’ın Roma’ya dönmesi gerektiğini bildiği için oyalamaya çalıştı ama onun bekleyecek zamanı yoktu. Ve ordu Zile’ye doğru yürüyüşüne başladı.
Bölgede yaptığımız araştırma sonucunda Caesar’ın ordusunun Kadışehri, Sebastopolis / Sulusaray, Artova istikametinden yine demiryolunun bulunduğu vadiden geçerek Zile’ye güneyden yaklaşmış olabileceği sonucunu çıkardık.
1 Ağustos MÖ 47
Zela, Persler döneminden beri İranlıların Su Tanrıçası Anahita’ya adanmış ve rahipler tarafından yönetilen bir tapınak kent devleti idi. Strabon’a göre 1. yüzyılda bile burası çok saygı görüyordu ve insanlar önemli konularda ant içmek için buraya geliyorlardı. Pharnakes, Roma Ordusu’nu ovada değil, şehrin 5 km kuzeybatısında, babası Mithridates’in Roma generali Triarius’u yendiği yerde karşılamayı seçti ve Zela’yı Amasia’ya bağlayan yola hakim tepelerin en yükseğine mevzilendi.
Caesar ise Zela’nın 5 km güneyindeki Merdivenlikaya diye anılan yerde ana kampını kurmuş ve ağırlıklarını bırakmış olmalıdır. Burada hâlâ mevcut olan su kaynağı, yaz sıcağında savaşa girmek üzere olan bir ordu için hayati önem taşır. Caesar, Pharnakes’i koruyan vadilerin kendisini de koruyacağını değerlendirerek gece lejyonlarına yürüyüş emri verdi ve karanlıktan yararlanıp vadi batısındaki sırt hatlarından tırmanarak Pharnakes’in hemen karşısındaki tepeyi tuttu. Ana kamptaki malzemelerin, mevzilenilecek bu tepeye getirilmelerini emretti. Gün doğarken, derin bir vadi Romalılar ve Pontus Ordusu arasındaki sınırı çiziyordu.
Galya’da 9 yıl Jül Sezar Galya’da geçirdiği dokuz yılı Commentarii de Bello Gallico (Galya Savaşı Üstüne Yorumlar) kitabında anlatmıştı.
2 Ağustos MÖ 47
Havanın aydınlanmasıyla, vadinin karşı yamaçları üzerinde savunma mevzileri inşa eden Romalı askerleri gören Pharnakes hemen ordusunu savaş düzenine geçirdi. Caesar, Pharnakes’in de savunma düzeni aldığını düşünerek, sadece birinci hattaki askerlerinin hazır olmasını, diğer birliklerin mevzi ve engel hazırlama faaliyetine devam etmesini emretti. Ancak Pharnakes ordusuna saldırı emri verdi ve Pontus askerleri bulundukları mevzileri terkederek vadi tabanına indikten sonra yamaç yukarı Romalıların bulunduğu hakim tepeye saldırdı.
Caesar, düşmanının aniden yaptığı bu hatalı askerî manevraya önce inanamadı. Kral Pharnakes ordusunu dar vadi tabanına sıkıştırmış, şimdi de “yokuş yukarı” Romalıların bulunduğu tepeye tırmandırmaya çalışıyordu. Caesar askerlerine silahbaşı emri verdi ve lejyonlarını savaş düzenine soktu. İlk başta Pontus kuvvetlerin savaş arabaları, saflarını henüz oluşturmamış Romalıları panikletse de, toparlanıp hakim mevkilerinden fırlattıkları mızraklar ve oklarla bu tehdidi savuşturdular. Hemen sonrasında manevra düzenini oluşturan Roma Ordusu, savaş çığlıklarıyla düşmana saldırdı. Menzile giren düşmana önce oklar, sonra pilum’lar atıldı; daha sonra da kılıçlar çekilerek taarruza geçildi. Zafer, önce Roma cephesinin sağındaki Caesar’ın ünlü VI. Lejyon’undan geldi. Çok kanlı ve zor bir muharebe neticesinde VI Ferrata askerleri düşmanlarını tepe aşağı sürmeye başladı. Bunları orta ve sol cephedeki Galat savaşçıları takip etti. Müthiş bir bozgun yaşayan Pontus Ordusu, vadi tabanında sıkışınca daha büyük zayiat vermeye başladı. Silahlarını bırakarak kaçmak amacıyla kendi mevzilerinin bulunduğu tepeye tırmanabilenler bile hızla takip eden Romalıların kılıçları altında can verdiler. Bütün muharebe sadece 4 saat sürmüştü.
Pharnakes’in karargahı bile çabucak ele geçti. Birkaç atlı adamıyla birlikte kuzeye, İris / Yeşilırmak vadisine kaçan kral, oradan Karadeniz ve Kırım’a ulaşabildi. Daha sonra isyan eden adamları tarafından öldürüldü ve Pontus Krallığı tarihe gömüldü.
Zaferlere alışkın Gaius Julius Caesar için bile bu çok hızlı bir başarıydı. Müthiş keyiflendi ve zaferini Roma’daki arkadaşı Gaius Matius’a şu tarihe geçen sözleri yazdığı mektupla bildirdi: “VENI, VIDI, VICI”. Geldim, gördüm, yendim… Caesar burada yalnızca çabuk kazandığı zaferinden gururlanmıyor, Roma Cumhuriyeti’nin 40 yıldır süren Pontus Savaşı’nı bitiren kişinin kendisi olduğunu Roma’daki dostlarına ve düşmanlarına duyuruyordu. Anadolu’da 1.000 yıl sürecek Roma egemenliği perçinlenmişti.
Zela Savaşı’nın yapıldığı alanın yeri bugün kesin olarak bilinmemektedir. Kuzey Güney istikametindeki bir vadiyi kat eden, bugünkü Zile-Amasya karayolunun antik çağda da anayol olduğu aşikardır. 19. yüzyıldan beri bölgeye gelen gezginler, Caesar’ın “Iskenderiye Savaşı” kitabının 5. bölümünde, subaylarından Aulus Hirtius’un yazdığı anlatıma göre Zile’nin kuzeybatısında, bugün Derebaşı Köyü’nün bulunduğu vadiyi işaret etmektedir. Yolun bulunduğu vadinin batısında kalan bu arazide yaptığımız yüzey araştırmasında, savaş sonrasında ölülerin gömülmüş olabileceği toplu mezarları andıran suni tepecikler saptanmıştı.
Bazı araştırmacılar ise savaşın daha kuzeyde, Yünlü ve Bacul Köylerinin arasındaki bölgede gerçekleşmiş olabileceğini iddia ediyor. Her iki durumda da antik metinde geçen “savaş arabaları” bizi şaşırtıyor. Zira bu derin ve dik vadilerde, meydan savaşlarında etkili olan savaş arabalarının kullanılmış olması pek mümkün görünmüyor.
Dünyayı isteyen imparator Adolphe Yvon’un 1875 tarihli Sezar tablosu, imparatorun dünyayı avucunun içine alma hırsı peşinde atının ayakları altında çiğnediklerini gösteriyor.
Antik kaynaklarla ilgili bir başka nokta üzerinde de durmak gerekiyor. Zela Savaşı’nı yazdığı düşünülen Hirtius, Julius Caesar’ın Galya’nın Fethi eserinin 8. bölümünün de yazarı olarak karşımıza çıkıyor ve bu bölümün üçüncü paragrafında “ben Ceasar’ın İskenderiye ve Afrika seferlerine katılmadım, bu hikayeleri kendisinden dinledim” diye yazıyor. Kamp kurmaya çalışan Roma askerlerine savaş arabaları ile aniden saldırı öyküsü, Galya’nın Fethi’nin beşinci bölümünde, Caesar’ın MÖ 54 senesindeki Britanya işgali bölümünde de anlatılıyor. Bu ve benzeri savaş öyküleri, daha sonra yazıya dökülürken karışmış olabilir belki de…
155-235 yılları arasında yaşamış Romalı tarihçi Cassius Dio, Romaike Historia eserinde Caesar’ın savaştan hemen sonra, 20 yıl önceki zaferi ardından Mithridates’in Zela yakınlarında diktiği anıtı yıktırmadığını, ancak kendisinin daha büyük bir zafer anıtını bunun yanına yaptırdığını yazıyor. Varsa, bu anıtların kalıntılarını bulmak ve dünya tarihinin bu önemli ve ünlü savaşının gerçekleştiği alanı tanıtmak, Zile ile ilgilenecek arkeolog ve araştırmacılara düşüyor.
Caesar, zaferinin hemen ertesi gün kahraman 6. Lejyon’unu hakettiği şekilde onurlandırmak için İtalya’ya gönderdi. Galatları da ülkelerine gönderip Pontus bölgesinde iki lejyon bıraktı. Kendisi Galat kralı Deiotarus’un misafiri olarak Galat kalesi Blukion’da (Ankara kuzeyi, Kazan yakınlarında Karalar Köyü) bir süre kaldı. İlginç bir olay: Bu misafirlikten iki yıl sonra, MÖ 45’in Kasım ayında Caesar’ı Roma’da ziyaret eden diğer Galat beylerinin elçileri, kral Deiotarus’un misafiri olduğu sırada Caesar’a suikast düzenlemeye çalıştığını ve onun mucizevi bir şekilde kurtulduğunu iddia etti.
Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, Türklerin şöyle “oh!” diyerek rahat ettiği dönem tarihte çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karakterimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücümüz fazladır. Selçuklu dönemi ve Haçlı Seferleri’nden Beylikler ve Osmanlı dönemine uzanan; savaşlar, içsavaşlar ve isyanlardan sonra cumhuriyetle taçlanan 1.000 yılın retrospektifi.
Türkler en azından 7. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya girmişti. Ancak 11. yüzyıldan önceki perakende göçlerle gelenler bu coğrafyaya damgasını vuramamış; bir kısmı Bizans toplumuna entegre olmuş; toplumun askerî yapısında ve bürokrasisinde yer almıştı. Bizans ordusunun daimi alaylarından ikisi Türklerden oluşurdu. Selçuklular büyük bir dalgayla gelince, bunların bir kısmı kavmine döndü, ama ne kadarı, bilmemize olanak yok. Keza Erzurum, Malatya, Sivas ve Kars, daha Malazgirt öncesinde Türklerin eline geçmişti. Romen Diyojen bu gelişmenin önünü kesmek üzere tayin edici sonuç için Doğu Anadolu’ya ilerledi ama kesin sonuçlu bir yenilgiye uğradı ve Anadolu’nun Türk yurdu olması hız kazandı. Malazgirt’den 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camisi yapılmıştı bile.
Ne var ki Anadolu’da çok rahat bir hayat süremedik. Asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız, oradan daha sorunlu bir bölgeye geldikleri bilmiyorlardı. Torunları büyük sıkıntı çekerek bunu öğrenecekti. Hemen her asırda ayrı bir dizi kriz kapımızı çaldı. 21. yüzyılda da iklim krizinden mülteci akınına ve dörtbir yanımızı saran savaşlara kadar aralıksız krizler yaşıyoruz. Bunları başka ülkelerde olduğu kadar yadırgamıyor, sonunda başa çıkmanın yollarını bir şekilde buluyoruz; çünkü, hep kriz ve istikrarsızlık içerisinde yaşadık. Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, şöyle “oh!” diyerek rahat ettiğimiz dönem çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karakterimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücümüz fazladır. Sürekli istikrarsızlık içerisinde hayatı idame ettiriyoruz.
2. Murad; bir yandan Avrupa’dan gelen Haçlılarla mücadele için Rumeli’ye diğer yandan isyan eden Türk beyliklerine müdahale için Anadolu’ya at koşturmaktan bitap düşmüştü. Hünername’de okçuluk talimi yaparken görülüyor (1523).
Haçlı seferleri
Anadolu’da yaygın bir yerleşime geçip tam da rahata ermeden, daha ayağımızın tozuyla Haçlı Seferleri’yle uğraşmak zorunda kaldık. Bu seferlerin örgütlendiği Clermont Konseyi’nde sözalan Flandr Kontu Robert, Türklerin Boğazlar’a kadar geldiğini, Anadolu’daki Hıristiyanların desteklenmesi gerektiğini gündeme getirnişti. 1096’da Anadolu’ya ulaşan 1. Haçlı Seferi’nin ilk hedefi İznik oldu. Daha sonra Eskişehir ve Konya üzerinden güneye ilerleyerek Antakya’yı kuşattılar ve burayı ele geçirip bir prenslik kurdular. Bu arada bir kolları da doğuya ilerleyip Urfa Kontluğu’nu kurdu. Bir kısım Haçlılar (Normanlar ve sonra Katalanlar) daha sonraları iç ve batı Anadolu’da kalıp başka Haçlı devletleri oluşturmaya çalıştılar.
Haçlılarla mücadele
Alp Arslan, İmparator Romen Diyojen’i küçük düşürürken. Boccaccio’nun De Casibus Virorum Illustrium eserinin 15. yüzyılda resmedilmiş bir Fransız çevirisinden (yanda) 1. Dorileon Muharebesi, 1 Temmuz 1097 tarihinde Birinci Haçlı seferi’nin başlangıcında Eskişehir yakınlarında yaşandı (altta).
Haçlıların Anadolu’dan geçmesini engelleyemedik ama yol üzerinde onlara büyük kayıplar verdirerek Doğu Akdeniz’de kalıcı olmalarını önledik. Bununla birlikte, bu durum Bizans’ın harekete geçerek bazı bölgeleri geri almasına yol açtı ki, bu girişimleri durdurmak ancak onları 1176’daki Miryakefalon Muharebesi’nde hezimete uğratarak mümkün oldu. Doğu Anadolu’daki Malazgirt ve Batı Anadolu’daki Miryakefalon yenilgileri sonrasında gücü tükenen Bizans, bir daha Anadolu’ya büyük bir ordu gönderemedi; faaliyetleri Marmara bölgesiyle sınırlı kaldı. Ne var ki Haçlıların yarattığı sıkıntılar henüz geçmeden, Doğu’dan çok daha büyük bir fırtına yaklaşmaktaydı.
Moğol istilaları
Moğol akınları Anadolu’yu büyük bir krize sokmuş, o sırada Babailerin isyanıyla uğraşan Selçuklular kötü bir yönetim sergilemişlerdir. Bir kısım göçerlerin toprağa bağlı vergi mükellefi olmaktan kaçmaları, içerdeki isyanların temeldeki nedenleri arasındadır. Ayrıca Selçukluların, Moğolların hedefi olan Harezmlilerle ittifak yapacaklarına onlarla savaşmaları, iki tarafı da kolay yem haline getirmiştir.
İlk Moğol istilasını önlemek için hazırlanan Selçuklu Ordusu, yerleşik hayata geçtikten sonra geleneksel savaş yeteneğini yitirmiş bir yönetimin liderliği altında varlık gösteremedi. Saray hayatı Selçuklu yönetimine hiç yaramamıştı. 1243’teki Kösedağ muharebesinde Selçuklu öncü kuvvetlerinin bir kısmı imha olunca, geri kalan birlikler utanç verici bir şekilde dağıldı. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi. Kısa vadede Anadolu’da Türk birliğini kuracak bir güç ortaya çıkmadı ve en büyük aday, hatta onların doğal varisi sayılan Karamanlılar da bunu başaracak kabiliyet ve yapıda değildi. Moğol zulmünün büyüklüğü Nasreddin Hoca fıkralarına bile konu olmuştur. Bununla birlikte, Anadolu Türk birliğinin dağılması Osmanlıların devlet kurmaları için uygun koşulları oluşturdu. Esaret altındaki Selçuklular 1300’lerin başlarında tarihten silinirken, aynı tsıralarda Osman Bey İznik’i tekrar alıyor ve Bizanslıları İzmit yakınlarında Koyunhisar’ında yenilgiye uğratarak (1302) büyük yürüyüşüne geçiyordu.
Timur tehlikesi Timur’un esaret altında tuttuğu Yıldırım Bayezıd’ın resmedildiği tablo, Stanisław Chlebowski tarafından 1878’de yapılmış. Padişah, tutsak olarak ölmüştü (üstte). 15. yüzyıldaki Antakya kuşatmasını gösteren minyatür (altta).
Osmanlı dönemi
İlk Moğol istilasının sona ermesi Anadolu’ya dirlik ve düzen getirmedi. Osmanlılar Anadolu’yu fethetmek için 200 yıl daha savaşacaklardı. Dördüncü padişah olan Yıldırım Bayezıd İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi’nde yapılan stratejik ve taktik hatalar sonunda esir düşen padişah tutsak olarak öldü. İlginçtir, bu muharebede de şehzadeler padişahı bırakıp emirleri altındaki birliklerle kaçmışlardı. Bu sırada bir kısım ahali önceki Moğol zulmünü hatırlayarak Rumeli’ye kaçmaya çalıştı; Çanakkale’de bekleyen Ceneviz gemileri karşıya geçmek isteyenlerden fahiş paralar aldılar.
Ayaklanmalarla örülmüş tarihimiz İzmir sokaklarında bir Yeniçeri devriyesi, Alexandre-Gabriel Decamps.
Ne var ki Anadolu’da kurulmuş olan irili ufaklı 60 kadar Türk Beyliği, kendi bölgelerinde belli bir düzen tesis ederek ahalinin ayakta kalmasını sağladı. Bunların bazıları ileride Osmanlılara katılırken, en başta Selçukluların varisi olarak görülen Karamanoğulları olmak üzere bazıları da 16. yüzyılın başlarına kadar direndiler. Osmanlılara defalarca boyun eğip her seferinde ilk fırsatta, özellikle de ordu Balkanlar’da savaşırken isyan ettiler. Ne var ki, o dönemde Anadolu hâlâ İpek Yolu’nun ucunda bir dizi ticaret merkezine sahipti ve ayrıca Moğol istilaları Anadolu’ya yeni bir Türk göçü dalgası getirmişti. Böylece Osmanlılar Fetret Devri’ni çabuk atlattılar ve Bayezıd’dan 50 yıl sonra İstanbul’u aldılar. Ancak bu ara dönemde Osmanlı sultanları, örneğin en tipik olarak 2. Murad; bir yandan Avrupa’dan gelen Haçlılarla mücadele için Rumeli’ye diğer yandan isyan eden Türk beyliklerine müdahale için Anadolu’ya at koşturmaktan bitap düşmüştü. Şu iyi bilinmelidir ki, Anadolu sürekli isyan ve içsavaşlarla örülü bir tarihe sahiptir. Her isyan sayısız ölüm, sürgün ve acı getirmekteydi. Osmanlılar, beyliklerin yanısıra güneydeki Memlûkleri de yenerek Anadolu’ya hakim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.
Çok hazin bir şekilde öldürülen Genç Osman’ın cülus töreni.
16. yüzyıl: Büyük Kaçgun
Sözkonusu uzun kriz dönemi 2. Bayezıt ve özellikle Anadolu’nun fethini tamamlayan Selim’in dönemlerinde kendini belli etmekle birlikte, esas olarak onuncu Padişah 1. Süleyman’ın devrinde gelişti ve torunlarının döneminde patladı. Yani, aslında durum pek “muhteşem” değildi. Sorunlar her taraftan geldi; hiçbir ülke bu kadarıyla başaçıkamazdı.
Öncelikle Anadolu’da çok büyük bir nüfus artışı yaşandı. Artık artan nüfusu sevkedecek fetihler de yapılamıyordu; hatta Kıbrıs’a bu nedenle çıkıldığı söylenir. Şehirlere akan ancak işsiz kalan medrese talebeleri suhte isyanlarını başlattılar ki, bunlar Celâlî adı verilen isyanlarla birlikte yayılacaktı. Bu arada devlet merkez teşkilatının yerleşmesine rağmen şehzadeler arasındaki taht savaşları da kesilmedi. Ne var ki artık, tipik olarak Cem Sultan vakasında olduğu gibi, bürokrasinin uygun gördüğü şehzade tahta oturmaktaydı.
Esas felaket dönemi, 16. yüzyılın ikinci yarısında kuraklık, veba, fare ve çekirge istilaları ile aşırı soğuklar nedeniyle oluşan kıtlıkla başladı. 1564- 65, 1570-1, 1574, 1579 ve 1583- 5 yıllarında kuraklık ve açlık, o dönemde kendisini iyice hissetiren “küçük buz çağı” ile birlikte ahaliyi büyük sıkıntıya soktu. Aynı dönemde, 1585’te, paranın değeri büyük ölçüde düşürüldü ve tahmin edilebileceği gibi bunun ardından 1589’da o güne kadar görülen en büyük Yeniçeri isyanı başgösterdi. Devlet, Fatih’ten beri her zaman mali kriz içerisinde olup süreki olarak daha düşük değerde para basıyordu. İstanbul’da ilk yağma, Fatih ölünce meydana geldi. Kapıkulları oğlu 2. Bayezıd’ı paranın değerini düşürmemesi koşuluyla tahta çıkardılar ama, bu daha sonra sürekli bir uygulama hâline geldi. Tüm bunlarla birlikte 16. yüzyılda Safevilerin Anadolu’ya gönderdikleri kızıl börklü dervişlerin isyan çıkarma girişimleri, İran savaşlarıyla birlikte muazzam kaynak yuttu. Anadolu ahalisinin isyancılara yakın duran kısmı daha büyük bir baskı gördü. Kaldı ki, Tuna boylarında ve Akdeniz’de yapılan seferler da gelir getirir olmaktan çıkmış; uzaklaşan sınırlarda kale garnizonları bulundurulması gereği ortaya çıkınca, her kış evine dönen tımarlı sipahiler işlevini yitirmiş; pahalı profesyonel askerler ise hazineyi büsbütün tüketmişti.
Devlet içinde devlet kuranlar Kavalalı İbrahim Paşa gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini kurarak Anadolu’da ilerlemişti.
Tüm bunların üzerine 1590’ın aşırı soğuk dalgası, ertesi yıl kıtlık ve eşkıyalığı arttırdı. Sonrasında Karayazıcı ile birlikte sürekli isyanlar dönemi başladı. 1590’lar, önemli bir dönüm noktasıdır. Ovalarda yaşayan ahalinin bir kısmı uzak dağ köylerine çekildi. Orada kısa bir süre kalıp çatışmaların sona ermesini umuyorlardı ama bu fırsatı bulamadılar. Geçici olacağını düşünerek yerleştikleri derme-çatma konutlardan dönemeyecekler ve uzun süren bir sefalete sürükleneceklerdi.
Bu olayların sonucunda Anadolu’da dirlik-düzenlik kalmadı. Ayrıca Osmanlıların 16. yüzyılda Doğu ticaretinden gelen geliri büyük ölçüde yitirdiklerini; İpek Yolu’nun önemini kaybetmesinden sonra Baharat Yolu’nun da Batı Avrupalıların eline geçtiğini; Osmanlı denizcilerinin Hint Okyanusu’ndaki girişimlerinin akamete uğradığını ve Akdeniz’de üstünlük mücadelesinde geri kaldıklarını; Batılıların sömürgelerden taşıdıkları altın, gümüş ve diğer mallar karşısında şaşırdıklarını, özellikle dokuma imalatında rekabet edemeyip atölyeleri kapattıklarıni görürüz.
Fransız İhtilali sonrasında ise milliyetçi cereyanlar İmparatorluğu tehdit etmeye başlamıştı
Tüm bunlara rağmen, artık Anadolu’nun kılcal damarlarına kadar nüfuz edildiği için toplum ayakta kalmıştır. Kentlere ve kasabalara yayılan işsizlerin bir kısmı eşkıyalara katılmış, bir kısmı da paşaların yanında paralı asker olarak işe alınmıştır; artık kısmetine göre neresi nasip olmuşsa. 17. yüzyıl başında, Padişah 1. Ahmed (saltanatı 1603-1617) döneminde İstanbul’a gelen Batılılar, imparatorluğun yıkılmak üzere olduğu yorumunu yapıyorlardı. Nitekim ondan sonra tahta çıkan 1. Mustafa hapsedilmiş, yenine geçirilen 2. Osman öldürülmüş, 4. Murad zamanında bunalım sürmüş, 1. Ahmed’in en küçük oğlu İbrahim ise tahta çıktıktan sonra önce hapsedilip sonra devlet ricalinin kararıyla boğdurulmuştur. Osmanlı Devleti kendisini toparladı ama bu defa da Orta Avrupa’da yürütülen Uzun Savaş ile birlikte Rusların Karadeniz’e inmesi, Venedik savaşları ile birlikte 17. yüzyıla damgasını vurdu. Bu sırada Anadolu’da istikrarsızlık sürüyordu. Kapıkulları kontrolden çıkmış, başarısız savaşlar birbirini izlemiş, paranın değeri düşmüş, reaya toprağı terketmeye devam etmiş, Kapıkulu askerlerinin sayısı artmış, isyancılar paşaların kellelerini almaya başlamışlardı.
Nasıl ayakta kaldık?
Anadolu Türk varlığının bu kadar olumsuz koşullara rağmen ayakta kalmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türklerin Anadolu’da kesin nüfus çoğunluğuna sahip olmasıdır. Aynı çoğunluğa sahip olamadıkları, coğrafyanın en ince damarlarına kadar yerleşmedikleri Balkanlar’da durum farklı oldu.
İkincisi örgütlenme yeteneğidir. Selçuklular çökünce kentlerde ahiler, fütuvvet örgütleri, bölgelerde Anadolu Beylikleri çerçevesinde örgütlenerek güç oluşturdular. Osmanlılar çökünce de hem Müdafayı Hukuk cemiyetleri liderliğinde yerel millî kongre iktidarları oluşturdular hem de merkezî devlet idaresini Anadolu’ya taşıyabildiler. Bunlar büyük olaylardır. Temelinde ahalinin beka sorunun farkında olması ve Osmanlıların Türk tarihinde ilk defa kalıcı bir devlet geleneği yaratması vardır. Daha önce Asya coğrafyasında kurduğumuz çok sayıda devletin hepsi kısa sürede çökmüştü; çünkü veraset kanunu olmadığı için her tahta çıkış bir içsavaşa yol açıyordu. Osmanlı sisteminin önemi, merkezî bir devlet bürokrasisi yaratmasıdır ki, çoğu zaman veraset işini de bu bürokrasi kararlaştırıp çözmüştür. Bürokrasinin örgütlülüğü devletin hem zaafı hem de gücüdür; buna hem lanet hem lütüf diyenler de olmuştur. Bürokrasi, varlığının tek teminatı olan devleti ne yapıp edip ayakta tutmuş, sonunda cumhuriyeti de onlar kurmuştur.
Balkanlarda mağlubiyet Devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş veremediği 20. yüzyılda Balkan Savaşı hezimetiyle Rumeli yitirilmişti.
Öte yandan bürokrasinin her reformu yarım yamalak olmuş, ülkeyi imar etmeyi nadiren hedef hâline getirmiş, görevliler genelde başını derde sokmadan yeni tayin beklemiştir. Devlet de yöneticiler (paşalar, kadılar, valiler), yerel nüfuzlular ile sıkı bağ kurup sömürü çarkına fazla kapılmasınlar diye sık sık memurların yerini değiştirmiştir. Tabii bu durum adaletsiz çarkı durdurmamıştır. “Tayin geleneği” günümüzde hâlâ devam etmektedir.
Diğer bir faktör de ilk 10 padişahımızın Tuna’dan Basra’ya kadar uzanan büyük bir toprak sermayesi oluşturmasıdır. Böylece, çoğu zaman zar zor da olsa her krizle başa çıkabilecek yedek kaynaklar oluşturulabilmiştir. Osmanlı Devleti merkezileştiğinde, Avrupa’da sadece İngiltere ve Fransa merkezî monarşi yolunda adım atmaktaydı ve doğal sınırlarını henüz fethedememişlerdi. Toprak sermayesi imparatorluğun son yılına kadar parça parça elden çıkarılarak kullanıldı, sonunda tükendi; hatta Misak-ı Milli sınırlarından da taviz verilmek zorunda kalındı. Ancak tüm bu büyük mücadeleyi sonuna erdiren, eksiklikleriyle de olsa toplumu ayakta tutan tüm kurumları oluşturan, okulları, hastaneleri açan gücün devletin merkez teşkilatı olduğu daima hatırda tutulmalıdır.
19. yüzyıl: Bitmeyen çile
İlber Ortaylı 19. yüzyılı “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” olarak nitelemiştir. Sayısız gaile imparatorluğun üzerine çökmüş, krizler biribirini izlemiştir. İyi padişahımız 3. Selim öldürülmüş; Rus savaşları süreki kaynak tüketmiş; İngiliz ve Fransızlar da savaşların gidişatına göre işgalci veya müttefik olarak topraklarımızı karıştırmış; buna Büyük İhtilal (1789) sonrasında artan milliyetçi cereyanların faaliyetleri eklenmiştir.
Diğer yandan ayanlar yerel iktidarlarının tanınmasını istemiş, Kavalalı gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini kurarak Anadolu’da ilerlemiştir. Rumeli âyanları devlet içinde devlet hâline gelmiş, Anadolu’da da bazı yerel nüfuzlular güç kazanmıştır. Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra devlet bir süre derme-çatma ve işe yaramaz bir orduyla başbaşa kalmış; bu ordu benzeri güruh, örneğin Nizip Muharebesi’nde kimi zaman daha düşmanı görmeden dağılmış; donanma ise komutanı tarafından kaçırılarak İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmiş, ancak İngilizlerin aracılığıyla 2 yıl sonra İstanbul’a dönebilmiştir.
2. Mahmud Sened-i İttfak’ı yokederek âyanların gücünü kırmaya büyük önem vermiş yeni ordu ve kurumlar oluşturarak devleti yeniden toparlamayı amaçlamış; onu izleyen Abdülmecid döneminde istenilen reformlar güdük kalmış; Abdülaziz darbeyle iktidardan düşürülmüş; Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma devlet gelirlerine yabancıların elkoyduğu Düyun-u Umumi utancıyla sonuçlanmıştır. Yüzyılın sonunda, devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş verilememiş, ordu reformu tamamlanamamıştı. İşte Osmanlı toplum bu şekilde 20. yüzyıla girmiş ve Balkan Savaşı hezimetiyle Rumeli’yi yitirmiştir ki, bu coğrafyanın kimi yerleri -örneğin Rodoplar- bizim için Ankara veya Kastamonu kadar Türk vatanıydı. Her halükarda Osmanlı hanedanı yokolmaya mahkumdu; çünkü 1918’de sadece onlar değil, Romanovlar, Habsburglar ve Hohenzollernler de tarihe karıştı. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a dayatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan Türkiye oldu.
Nizip Savaşı sırasında Hafız Osman Paşa ve Alman müşavir ve Osmanlı topçularının komutanı Prusyalı Helmuth von Moltke.
Osmanlı Devleti Türklere huzurlu bir hayat sunmadı; ama en uzun ömürlü Türk devletini oluşturarak nüfusun Anadolu’da yoğunlaşmasını ve örgütlenmesini sağladı. Bir dönem, dünyadaki tek bağımsız Türk devleti bizdik. Bu arada, imparatorluğun tüm tarihi boyunca Asya’dan bazen az bazen az bazen çok, ama sürekli göçler geldi. Bu göçler her dönemde taze kan getirdi ki, bunlar, imparatorluğun felaketli son günlerinde çok kritik bir insangücü sağlamıştır.
Selçuklular bir geçiş dönemiydi ve Türkleri kritik bölgelere yerleştirdiler. Anadolu Beylikleri, kriz döneminde Türk varlığına çatı oluşturdular. Osmanlılar uzun ömürlü ilk Türk devletini kurarak sıkıntılı da olsa cumhuriyete yetecek bir insan ve toprak sermayesini korudular. Bu topraklar tarih boyunca istikrarsızlık üretti. Bizans zamanında da benzer sorunlar vardı. Anadolu, İstanbul’dan müdahale eden merkezî bürokrasi ile yerel nüfuzlular arasında sıkışıp dururdu. Osmanlılar da benzer sorunlarla karşı karşıya kaldılar. 19. yüzyılda yerel nüfüzlular merkezî otoriteye kafa tutacak güce eriştiler ama, sonrasında sisteme entegre oldular. 1911-22 savaşlarından sonra nüfus daha homojen hâle geldi ve dünya tarihinde eşi görülmemiş bir oranla 100 yılda yedi kat artış gösterdi. Günümüzde bunun sosyal ve siyasal sonuçları ile boğuşuluyor; bu nüfus, dinamizmini yeni kanallara aktarmanın yollarını yaratıyor. Müthiş maceramız sürüyor.
11. yüzyıldan bugüne Anadolu’da kalıcı olan Türkler, asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız; çok sorunlu bir bölgede varoluş savaşı verdi. Anadolu platosu ve engebeli yüksek arazide tarih boyunca istilalara karşı bir ricat ve güç oluşturma alanı sağladık. O dönemden 19 Mayıs 1919 tarihinde ateşlenen İstiklal Harbi’ne; Ankara’nın yeni merkez olmasına; günümüzde iklim kriziyle tetiklenen coğrafi değişikliklere; kuzeyimizde devam eden ve genelleşme eğilimi taşıyan sıcak savaşa uzanan süreçte mücadelemiz sürüyor.
Tarih, coğrafyadan bağımsız anlaşılamaz. Her coğrafya, dağları, ovaları, denizleri, çölleri ve nehirleriyle, üzerinde yaşanan toplum hareketlerini belirlemiştir. Bunlar sadece olayların cereyan ettiği birer sahne değildir. Toplumların faaliyetlerini, geleneklerini ve tüm karakterini oluşturur. Bozkır ve deniz farklı toplumlar üretir. Toplumların kültür alışverişi ve göçleri de özellikleri farklı coğrafyalara taşıyıp yeni sentezlere yolaçar.
Anadolu, birçok diğer uygarlığın yanısıra Hititlere, Friglere, Lidyalılara, Likyalılara, Helen, Pers ve Romalılara evsahipliği yapmış, Moğollar tarafından istila edilmiş, ayrıca kısa veya uzun süreli birçok başka işgale uğramıştır. Akdeniz’e uzanan diğer yarımadalar, örneğin İber ve Balkanlar gibi, bin yıllar içerisinde hoyrat kullanılmış, yıpranmış, yorulmuş ve verimi azalarak yoksullaşmıştır. Tüm olumsuz koşullara rağmen, gene Anadolu sayesinde ayakta kaldık; İstiklal Harbimizi, Anadolu platosuna dayanarak sonuca götürdük.
MÖ 336’da tahta geçen Makedonya Kralı Büyük İskender, Anadolu içlerine yöneldi; Frigya, Kapadokya ve en son Kilikya’ya kadar ulaştı.
#tarih’in Mayıs 2022 sayısı tüm Türkiye’de bayide…