Etiket: sayı:91

  • Türklerin dünden bugüne 1000 yıllık Anadolu macerası

    11. yüzyıldan bugüne Anadolu’da kalıcı olan Türkler, asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız; çok sorunlu bir bölgede varoluş savaşı verdi. Anadolu platosu ve engebeli yüksek arazide tarih boyunca istilalara karşı bir ricat ve güç oluşturma alanı sağladık. O dönemden 19 Mayıs 1919 tarihinde ateşlenen İstiklal Harbi’ne; Ankara’nın yeni merkez olmasına; günümüzde iklim kriziyle tetiklenen coğrafi değişikliklere; kuzeyimizde devam eden ve genelleşme eğilimi taşıyan sıcak savaşa uzanan süreçte mücadelemiz sürüyor.  

    Tarih, coğrafyadan ba­ğımsız anlaşılamaz. Her coğrafya, dağları, ovaları, denizleri, çölleri ve nehirleriyle, üzerinde yaşanan toplum hare­ketlerini belirlemiştir. Bunlar sadece olayların cereyan ettiği birer sahne değildir. Toplumla­rın faaliyetlerini, gelenekleri­ni ve tüm karakterini oluşturur. Bozkır ve deniz farklı toplumlar üretir. Toplumların kültür alış­verişi ve göçleri de özellikleri farklı coğrafyalara taşıyıp yeni sentezlere yolaçar.

    Anadolu, birçok diğer uygar­lığın yanısıra Hititlere, Friglere, Lidyalılara, Likyalılara, Helen, Pers ve Romalılara evsahipli­ği yapmış, Moğollar tarafından istila edilmiş, ayrıca kısa veya uzun süreli birçok başka işga­le uğramıştır. Akdeniz’e uza­nan diğer yarımadalar, örneğin İber ve Balkanlar gibi, bin yıllar içerisinde hoyrat kullanılmış, yıpranmış, yorulmuş ve verimi azalarak yoksullaşmıştır. Tüm olumsuz koşullara rağmen, gene Anadolu sayesinde ayakta kal­dık; İstiklal Harbimizi, Anado­lu platosuna dayanarak sonuca götürdük.

    Önce fizikî coğrafyamızın hayatımızı nasıl belirlediğine bakalım.

    MÖ 336’da tahta geçen Makedonya Kralı Büyük İskender, Anadolu içlerine yöneldi; Frigya, Kapadokya ve en son Kilikya’ya kadar ulaştı.

    Türkiye ortalama 1.150 met­renin üzerinde, dünyanın en yüksek rakımlı ülkelerinden bi­ridir. Çin (Tibet ile birlikte) ve Moğolistan dışında ortalaması bizden daha yüksek sadece üç And ülkesi ve Himalayalar’daki Nepal ile Etiyopya gibi az sayı­da Afrika ülkesi vardır. Anadolu platosu, yukarıda değindiğimiz yüksek ortalamanın da üzerin­dedir. Bu coğrafya, birçok alçak ülke gibi nehir ve su yollarıyla birleştirilmemiş olup, seyre el­verişli hiçbir nehire sahip de­ğildir. Dünyanın gelişmiş böl­gelerinin hepsinin vaktiyle su yolları üzerinde kurulduğu unu­tulmamalıdır. Bu olgu, üretim ve ticaretin gelişmesine engel olmuş, çoğunlukla yakın çevresi tarafından beslenebilen şehirler küçük kalmıştır.

    İstanbul her zaman ağırlık­la deniz yoluyla beslenmiştir. Nitekim Bursa, Adana, Sam­sun gibi az çok büyücek şehir­ler de deniz kıyısındaki verimli ovaların üzerinde veya yakının­da olup, tarihî başkentler olan Konya ve Karaman bile ancak irice birer kasaba sayılırdı. Yük­sek rakımlı yaylalar bir miktar hayvancılığı mümkün kılmış; ne var ki en eski neolitik kültürler­den birisinin burada başlamış olmasının yanısıra, bin yıllardır yapılan aşırı otlatma, toprağı fa­kirleştirmiştir. Anadolu’nun or­talama tahıl verimi, Trakya’nın yarısından bile azdır. Orman varlığının azalması ise dünya ortalaması civarındadır.

    Toprak veriminin düşük­lüğü, şehirlerin, dolayısıyla ta­rımdışı faaliyetin gelişmesini engellediği için kritik öneme sa­hiptir. Hititlerin kullandığı ka­rasaban ve çarık 1950’lerde bile görülebiliyordu ve 20. yüzyıla kadar iç ulaşım birkaç tek hatlı demiryolu hariç sadece hayvan gücüyle sağlanıyordu. Sonra traktörler ve makineler geldi; toprağın ve yeraltı sularının hoyratça sarfedildiği, adeta ca­nının çekildiği bir aşamaya geç­tik. Bu kaynaklarımızla birlikte gıda yeterliğimiz azaldı, toprak­tan anlayan nüfus çok hızlı iç ve dış göçle erime sürecine girdi. Buna karşın cumhuriyet döne­minde, tarihte ilk kez Anado­lu’nun mekan birliği sağlandı. Bu, sorunlu da olsa, kentlerin büyümesine, tarımdışı faaliyet­lerin çeşitlenerek gelişmesine yolaçtı. Dünyada hiçbir toplum 100 yılda yedi kat nüfus artışına uğramamıştır. Anadolu’nun ge­ne de bu nüfusu ayakta tutabil­mesi, mekanizasyona rağmen mucize gibidir.

    Bu stellerin (mezar taşı) üzerinde yer alan kabartma resimler, bize 2000 yıl önce Anadolu’da tarımla uğraşan halkın tarlalarını sürmek için karasaban kullandıklarını gösteriyor.

    Günümüzde, örneğin Bursa ve Adana’da olduğu gibi, verim­li ve zengin ovaların sağladığı artık ürünle başlayan sanayi­leşme, şehirlerimizin yaklaşık yarısına önem taşıyan ölçülerde yayılmıştır. Ne var ki Türkiye tarımdışı faaliyetleri öğrenir­ken, tarımı ve toprağı ve suyu fazlasıyla ihmal etmiş; dün­yanın her yerinde olduğu gibi, ucuz fosil enerjisine dayanan gelişmemiz birçok sorun doğır­muştur.

    Anadolu platosunun ve en­gebeli yüksek arazinin bir di­ğer özelliği ise, tarih boyunca istilalara karşı bir ricat ve güç oluşturma alanı olmasıdır. Os­manlılar son savaşlarını hep Anadolu’ya dayanarak yapabil­mişti. Bizans’ın çöküşünün de Anadolu’yu yitirdikten son­ra kaçınılmaz hâle geldiği ta­rihçilerin hemfikir olduğu bir konudur. Burada değinmeden geçmememiz gereken konu, Rumeli’deki kayıplarımızın bizi aşırı yıpratmış olmasıdır. Gerek Doğu Roma yani Bizans gerekse Osmanlılar, iki tarafa dayana­rak bir taraftan gelen tehditleri savuşturmuştu. Bu coğrafyada tek ya da bir­buçuk ayaklı olmak zorluk getirir. Yani Balkan Sa­vaşı, aslın­da İstiklal Harbi’nin yitirmiş ol­duğumuz ilk aşaması sayılabilir. Gene de Anadolu’ya dayanarak güçlenmek mümkün oldu.

    Anadolu platosu ile kıyı­larındaki dört denizin ilişkisi, tıpkı bitişik olduğumuz üç kara alanı gibi, ayrı birer yazı konu­sudur. Ancak şuna değinmek gerekir ki Marmara ve Boğazlar Anadolu’nun doğal uzantısı ve Türkiye’nin olmazsa olmazı­dır. En büyük eksikliklerimiz­den biri, uzun süre denizcilik­te başarısız olmamızdır. Önem sırasına bakmadan, geçmişe matuf olarak, diğerlerini şöyle sıralayabiliriz: Engebeli ve yük­sek arazinin mekanizasyonun gelmesine kadar mekan birli­ğini kısıtlı tutması, kişi başına kullanılan inorganik enerjinin (rüzgar, su) tarih boyunca Av­rupa’dan üç kat daha az olması, dolayısıyla tarımda düşük ve­rimlilik. Bunların ötesi, elbette toplumsal organizasyon, gele­nekler ve üstyapı kurumlarıyla ilgili konulardır.

    Anadolu’nun fatihi Türkler Anadolu’da kurulan ilk beyliklerden biri olan Mengücekliler tarafından inşa edilen Divriği Ulu Camii
    ve Darüşşifası bugünkü Sivas sınırları içinde (üstte). Mustafa Kemal Atatürk, “Burada ya sabır tükenir ya da para” diyenlere aldırmadan modern tarım yöntemleriyle sıcak ve kurak Ankara topraklarında Atatürk Orman Çiftliği’ni yeşertmişti (altta).

    Bütün çevremiz içsavaş­lar ve işgallerle ateş içerisine girmişken, bunun bize de sıç­ramaması olanaksızdı. Ancak, bunları bir ölçüde kontrol altına alabildik. Anadolu coğrafyası, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de çok çeşitli tehditlerin altında kalacaktır. Bu nedenle, çevre­mizle iyi ilişkilerin geliştirilme­si ve hareket alanımızın gelişti­rilmesi, Anadolu üzerindeki ya­şantımızın ne kadar rahat veya sıkıntılı olacağını belirler.

    Anadolu’nun bir diğer özel­liği de çokkültürlü, çok dinli ve mezhepli bir coğrafya olmasıdır. Bunlar etnik farklılıklarla tam olarak çakışmamış, böylece or­taya çok parçalı bir sosyal man­zara çıkmıştır. Bu parçaların tam olarak bütünleşme süre­cinde olması kaçınılmazdır ama sözkonusu süreç, bilindiği gibi sürekli dış müdahaleler altında devam etmektedir. Birçok ülke­nin geçtiği süreçlerden rahatça geçemedik ya da nispeten geç ve hızlandırılmış olarak geçtik. Hızlandırılmış uluslaşma, hız­landırılmış laiklik, hızlandırıl­mış demokratikleşme vs. Bu sü­reçler devam ediyor ve gelecek nesillerin iradesi bunu nasıl ta­mamına erdirir bilmiyoruz.

    Sonuçta, tüm avantajları ve dezavantajlarıyla birlikte Ana­dolu’ya dayanarak yaşıyoruz ve bu toprakların değerini bilenle­rin, sahip çıkanların artmasını diliyoruz.  

  • ‘Tespih taneleri’nden biri…

    2 Nisan’da bu hayata veda eden Mıgırdiç Margosyan, yalnızca Ermenileri değil, gelenekleri, kederleri ve sevinçleriyle bütün bir Anadolu’yu tanıttı okurlarına. Öykülerinin büyüsü de görülüp yaşandıkları gibi yazılmalarında gizliydi.

    Doğup büyüdüğü Diyar­bakır’ı, orada yaşayan Ermenileri, Kürtleri, Türkleri, Süryanileri, Kelda­nileri, Yahudileri, bugün artık tarih olmuş bir kent yaşan­tısının en içten hikayelerini anlatan Mıgırdiç Margosyan, 2 Nisan’da İstanbul’da haya­ta veda etti. 23 Aralık 1938’de Diyarbakır’da, Hançepek ma­hallesinde (Gâvur mahallesi) doğan Margosyan, oğullarının anadilini daha iyi öğrenmesini isteyen ailesi tarafından İstan­bul’daki Ermeni ruhban okulu­na gönderilmiş; hayatı boyun­ca yazdığı hemen tüm öyküler­de, roman ve köşe yazarlarında bu iki şehir arasından dünyaya açılan, kelimelerden malul bir köprü kurmaya çalışmıştı.

    İÜ Edebiyat Fakültesi Fel­sefe Bölümü’nü bitirdikten sonra Üsküdar Selamsız’da’ki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde müdürlük ve öğret­menlik yapan Margosyan, daha sonra ticarete atılsa da edebi­yata hiç ara vermedi. Diyarba­kır’ı, özellikle de 1940’lı, 1950’li yıllarda Diyarbakır’daki sıra­dan insanların günlük yaşam­larını onun rengarenk kale­minden okumak bir ayrıcalıktı. Yalnızca Ermenileri değil, gele­nekleri, kederleri ve sevinçle­riyle bütün bir yöreyi tanıtırdı okurlarına. Öykülerinin büyü­sü de görülüp yaşandıkları gibi yazılmalarında gizliydi.

    Margosyan, Marmara Ga­zetesi’nde yayımlanan Erme­nice öykülerinin bir bölümü­nü Mer Ayt Goğmerı (Bizim Oralar) adıyla kitaplaştırmış (1984) ve bu kitabıyla 1988’de, Ermenice yazan yazarlara ve­rilen Eliz Kavukçuyan Edebi­yat Ödülü’nü almıştı. Gâvur Mahallesi (1992), Söyle Margos Nerelisen? (1995) ve Biletimiz İstanbul’a Kesildi (1998), Tes­pih Taneleri (2006) adlı Türkçe kitaplarının yanında, Ermeni­ce Dikrisi Aperen’i de yazmış; Evrensel, Agos, Yeni Yüzyıl ve Yeni Yaşam gazetelerindeki yazılarını Kirveme Mektuplar, Çengelliiğne, Zurna ve Kürdan isimleriyle kitaplaştırmıştı. Yazarın, dünyanın yaratılış hi­kayesini mizahi bir üslupla ele aldığı son kitabı Tanrı’nın Se­yir Defteri ise 2016’da yayım­lanmıştı.

    Kafa Radyo, Rauf abisiz kaldı

    Kafa Radyo ailesinin Rauf abisi, deneyimli gazeteci, radyocu, ha­vacılık muhabiri Rauf Gerz’i çok acı bir kazada kaybettik. 4 Nisan’da tutkuyla bağlı ol­duğu motorsikletiyle TEM Otoyolu Sultangazi mevkiin­de ilerleyen Gerz, solundaki otomobilin aniden direksi­yonu kırmasıyla bariyerlere vurdu ve henüz 56 yaşında hayatını kaybetti. Dünyanın pek çok ülkesinde teker dön­düren Gerz, motor sözkonu­su olduğunda her zaman gü­venliğe öncelik verirdi.

    Kafa Radyo’da yayınla­nan “Sırası Gelmişken” adlı programının son bölümünde “Sebepsiz yere tek bir gün bile mutsuz olmaya hakkı­mızın bulunmadığına inanı­rım” diyen Rauf Gerz’i gü­leryüzü, nezaketi, insana ve doğaya olan sevgisiyle anı­yor; tüm sevenlerine sabır diliyoruz. Unutulmayacak.  

  • Son 68’linin gidişiyle Sol’un bir devri kapandı

    Le Monde’un deyimiyle “radikal solun tarihsel siması”, eski Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) liderlerinden, siyasetçi Alain Krivine 81 yaşında yaşamını yitirdi. 1968 Mayıs’ının önderlerinden biri olan Krivine, 1999-2004 arasında Avrupa Parlamentosu’nda milletvekilliği yapmıştı.

    Alain Krivine’in kendi si­yasal geleneğinin ötesin­de binlerce insanın katıl­dığı cenazesi, Fransa’da başkan­lık seçimlerinin arifesinde sanki Sol’un bir devrinin kapandığını gösteriyordu. Hüzünden ziyade bir tür melankoli ve özlem hü­küm sürüyordu. Mezarı başında yakınlarının yaptığı konuşma­lar, militan hayatının ötesin­de, insan yanını öne çıkarıyor­du. İroniyi etkileyici bir şekilde kullanan belagatli bir hatip olan Alain’den aktarılan anektodlar orada bulunanları yakınlaştırı­yordu. Ne de olsa “Mezartaşına ne yazılmasını isterdin” sorusu­na “Bu daha başlangıç, mücade­leye devam” diyen bir iyimserin ardında saf tutmuşlardı.

    Alain Krivine, 19. yüzyı­lın sonunda Yahudi aleyhtarı pogromlardan sonra Fransa’ya göçeden Ukraynalı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşta örgütlendiği Komünist Partisi’nin Cezayir’in bağımsızlığını kabul etmeme­sine karşı çıktı ve Cezayir ba­ğımsızlığı mücadelesine aktif olarak katıldı -bu yüzden baba ocağının önünde plastik bom­ba patlatılacaktı. Bu mücade­le içinde hayatını değiştirecek olan Troçkistlerle tanıştı. Ko­münist Öğrenciler Birliği’nin (UEC) önde gelen simaların­danken Cezayir darbesine tep­ki olarak kurulan Antifaşist Üniversite Cephesi’nin (FUA) oluşumunda önemli rol oyna­dı. Vietnam Savaşı’na karşı ey­lemlerde önemli pay üstlene­cek olan Devrimci Komünist Gençlik (JCR) kuruldunda da ön saftaydı.

    Krivine, 68’in barikatla­rında, grevlerinde yakın arka­daşları Daniel Bensaïd, Henri Weber, Charles Michaloux ve Ernest Mandel ile birlikte ta­rihe damga vuracak bir yolcu­luğa çıkmıştı. 1969 ve 1974’te Cumhurbaşkanlığına aday oldu. “Oyların % 99’unu hep kaçır­dım” diyecekti daha sonra. Rou­ge adıyla günlük bir gazete de yayımlamışlardı. 1973’te aşırı sağ Yeni Düzen Partisi’nin top­lantısına engel olmaya kalkınca 69’da kurdukları Komünist Bir­lik kapatıldı ve Alain hapsedildi. Yürütülen kampanya ile serbest bırakıldı. Uzun yürüyüş çoktan başlamıştı. Artık ölene kadar iş­çi hareketinden asker komite­lerine, feminist hareketlerden lise ve öğrenci seferberlikleri­ne, enternasyonalist gösteri­lerden ırkçılık ve faşizm karşıtı mücadelelere, belgesiz göçmen­lere verilen destekten barınma hakkı eylemlerine Alain hazır ve nazırdı. Avrupa Parlamento­su’na üye olduğunda da emekli­liğini kazandıktan sonra da ön plandaydı. Her zaman ulaşıla­bilir, her zaman “yoldaşlara yar­dım etmeye”, bir girişimi parlat­mak için etkileyici irtibat liste­sini kullanmaya…

    Son yolculuğu da bu irtibat listesinin son satırlarıydı. Belki de onu en iyi anlatan İngiliz si­nemacı, dostu Ken Loach’un şu sözleri: “Alain, kendimi bildim bileli Fransız siyasetinin mer­kezî bir figürüdür… Yargısı her zaman güvenilir, iyi bir arkadaş oldu. Fransa’da bir kampanya veya siyasi grubu desteklemem istenirse, tavsiye almak için Ala­in’e dönerdim. Paris’te bir film gösterime çıktığında, bir kahve­yi paylaşır ve dünyanın iflahını keserdik. Dost olarak Alain, sa­dık ve cömertti. Büyük bir miras bırakan harika bir adamdı”.  

    Yazarımız Masis Kürkçügil, 2012’de NTV Tarih’e yazdığı Cezayir Bağımsızlık Savaşı dosyası için Paris’te Alain Krivine ile görüşmüştü.
  • Kıdemli bir basın sanığı gazeteciliğin yüz akıydı

    Türkiye’nin en kıdemli gazetecilerinden Aydın Engin’in arkasında bıraktığı yaşam, onu Ödemiş’ten Hukuk Fakültesi’ne, tiyatro sahnesinden 53 yılını verdiği gazeteciliğe, Almanya’da taksicilikten “Yılın Anneliği”ne savurmuştu. Her dönem başını belaya sokmayı bilmiş, güleryüzünü hiç yitirmemiş bir gazeteci.

    Türkiye’nin en kıdemli gazetecilerinden Aydın Engin, 24 Mart’ta 81 ya­şında öldü. Arkasında bıraktı­ğı yaşam, onu Ödemiş’ten alıp Hukuk Fakültesi’ne, tiyatro sah­nesinden 53 yılını verdiği gaze­teciliğe, sığınmacılık yıllarında taksicilikten “Yılın Anneliği”ne savurmuştu. Attığı her adım­da, her dönemde başını itinay­la belaya sokmayı bilmişti. Son olarak 31 Ekim 2016’da gözal­tına alınıp Cumhuriyet gazete­si davasında yargılandığında 75 yaşındaydı. “Sürekli Basın Kar­tı”nın yenilenmemesi üzerine Cumhurbaşkanlığı İletişim Baş­kanlığı’na açtığı davayı kazan­dığının haberi ise ölümünden 5 gün sonra geldi.

    Aydın Engin, Ödemiş’te ter­zilik yapan Sadık Bey’le Adalet Hanım’ın oğlu olarak 1941’de dünyaya gelmiş; hukuk okumak için geldiği İstanbul’da gönlü­nü İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosu’nda adım attığı tiyatroya kaptırmış­tı. Amatörlükten profesyonelli­ğe Gülriz Sururi-Engin Cez­zar Tiyatrosu’nda dramaturg olarak geçmişti. 1967’de daha sonradan “çocukça” diyeceği bir kararla “Sokak Kızı İrma’yı değil devrimci oyunlar oyna­mak istiyoruz” diyerek Tuncel Kurtiz ve Müjdat Gezen’le bir­likte topluluktan istifa etmişti. İstifa sonrası yolda rastladıkla­rı Tuncer Necmioğlu ve Umur Bugay’ı da alıp Halk Oyuncula­rı’nı kurmuşlardı. Elde ne oyun ne de olunca bir süredir aklın­da dönüp duran ve çobanlıktan başbakanlığa yükselen Süley­man’ın hikayesini anlattığı Dev­r-i Süleyman’ı kaleme almaya başladı ve oyun sahnelendiği an itibarıyla kelimenin tam ma­nasıyla “patladı”. Yasaklamalar seyircinin merakını iyice celbe­diyor; oyun İstanbul’dan Anka­ra’ya “Devr-i Küheylan” adıyla gidiyor; yasağın kaldırılmasıy­la İstanbul’a “Danıştay kararıy­la Devr-i Süleyman” olarak geri dönüyordu. “Yalan, yalan” nida­larıyla oyunun basılması, sopa­larla dekorun parçalanması an­cak oyunun şöhretini artırmıştı. 2 ay sonrasına bile biletler tü­kenmişti.

    Aydın Engin, 12 Eylül’ün hemen öncesinde gittiği Almanya’da dil engeli yüzünden gazeteler tarafından reddedilip taksicilik yaptığı yıllarda…

    Ancak tüm ilgiye rağmen, daha radikal eylemler yapma özlemi, onu tiyatroya “keder­li bir elveda çekip” gazeteciliğe geçmeye itmişti. Önce hafta­lık dergi, sonra günlük gaze­te olarak çıkan Yeni Ortam’ın yazıişleri müdürü oldu. Arada 12 Mart 1971 darbesi sırasın­da tutuklandı. 12 Mart sonra­sındaysa Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin kurucuları arasın­da yer aldı. Partinin kurucula­rından Oya Baydar ile evlendi. Bu evlilikten oğlu Ekim Engin dünyaya geldi. 1974’te birlikte İlke dergisini kurdular. 1976’da İsmail Cem’den DİSK’in satın aldığı Politika gazetesinin genel yayın müdürü oldu. Gazetecilik yapmakla “organ yayını” olma baskısı arasında çatışmalarla da geçse, kapanana kadar gazete­nin başında kaldı. “Tırmık” kö­şesinde yazdığı yazılar nedeniy­le 7 defa hapse girdi. O kadar ki artık eşi Oya Baydar şakayla ka­rışık “Evde mi yaşayacaksın bu­rada mı, karar ver” demişti.

    1980’de başka bir davadan 7.5 yıl hapse mahkum olduğunu öğrendiğinde halihazırda Da­vutpaşa Cezaevi’nde tutukluy­du. “Genç bir arkadaşın annesi, görüş gününde gazeteye sarıl­mış temiz çamaşır getirmişti. ‘Çamaşır senin, gazete Aydın Bey’in’ demiş. O gazeteden, başka bir davada aldığım cezanın kesinleştiğini öğrendim, bu da 7.5 yıl yatacağım anlamına geliyordu” diye anlatıyordu haberi alışını. Kesinleşen cezanın haberi 2.5 saat önce cezaevine ulaşsa belki tahliye edilmesine izin verilmeyecek, “bitleri üzerinde” Düsseldorf’a gidemeyecek; 4 ay sonra 12 Eylül’de ala­cağı 100 yılı aşkın rekor cezayı Türkiye’de öğrenecekti.

    ‘Uslu bir ev kedisi değil, sokak kedisi’ Kedilere merakı arkasındaki onlarca kedi biblosundan anlaşılan Aydın Engin, köşesi için neden “Tırmık” ismini seçtiğini “Bir kere kediyi çağrıştırıyor. Ama, yumuşacık, bakımlı ve uslu bir ev kedisini değil; çöplüğe de, saray mutfağına da dalarken gözünü kırpmayan, arsız ve kopuk bir sokak kedisini” diye anlatmıştı.
    Tan Oral’ın çizimiyle Aydın Engin ve yıllarca ayrılmaz bir parçası olan “Tırmık”.

    Dilini bilmedikleri Alman­ya’da hamburgerciden kağıt de­posuna girip çıkmadığı iş kal­mamış, yıllarca Frankfurt’ta taksicilik yaparak geçinmişti. Bir süre TKP’yle bağlantılı Tür­kiye Postası’nı çıkarmış, ama partiyle arası açılınca yayını bi­tirmişti (bir Yunanistan saya­hatinde partinin onları “kafa­sı karışık” bulduğu için gizlice dinlettiğini öğrenip ayrılmışlar­dı). Frankfurter Rundschau’ya yaptığı başvuru da dil bariyeri­ne takılmıştı. Bir de “Yılın An­neliği” macerası vardı. Eşi Oya Baydar şöyle anlatıyor: “Par­ti’den benim Moskova’ya eğiti­me gitmem önerisi geldi. Hayır denilemeyecek bir şey. Mark­sizm bilgimi-kültürümü geliş­tirmek önemliydi benim için. Aydın’ın gitmeme hiç itirazı olmadığı gibi destekledi de. He­nüz 1.5 yaşında bile olmayan oğlumuzun bakımını tek başına üstlenmekten çekinmedi. Ay­dın, o sene kendi tabiriyle ‘Yılın Annesi’ seçildi”.

    12 yıllık siyasi sığınmacılığı, 1991’de Turgut Özal döneminde 141. ve 142. Maddelerin kaldı­rılmasıyla son buldu. Daha önce yattığı süreler düşürüldüğünde cezası 52 güne inmişti. Onu da göze alıp Türkiye’ye döndüğün­de tek arzusu, ölüm döşeğin­de yatan annesini görebilmek için tek bir gün izindi. “Devlet cevap bile vermedi. (…) Ben, ça­resiz hapishaneye girmek üze­re Frankfurt Havalimanı’nın yolunu tutmazdan iki gün önce Terzi Sadık’ın karısı Adalet Ha­nım’ın ölüm haberi geldi”.

    Aydın Engin, tüm yaşadık­larına rağmen hiç acılaşmama­yı başarmış; muzip, nüktedan, eyleme geçmekten çekinmeyen bir insan ve gazeteciliğin Türki­ye’deki yüz aklarındandı.  

  • Fidanları koparsalar da bahar yine gelir…

    Türkiye’de sol hareketin sembol isimleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın, 6 Mayıs 1972’de idam sehpasına yürümesinin üzerinden 50 yıl geçti. Gezmiş ve Aslan 25 yaşında, İnan ise yalnızca 23 yaşındaydı. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra idam­larının onayı Meclis’ten “3-3” bağırışları arasında çıkmıştı. Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel’in başrolde olduğu, iki eliyle onay verdiği karara evet diyenler arasında CHP’den de 30 isim vardı.

    Deniz Gezmiş, Ankara’nın Ayaş ilçesinde öğretmen bir ailenin çocuğu olarak 17 Şubat 1947’de doğmuştu. 1966’da girdiği İstanbul Hukuk Fakültesi’nin gençlik lider­lerinden olan Gezmiş, 68’de üniversite işgalinde, 6. Filo protestolarında, Samsun’dan İstanbul’a Mustafa Kemal Yürüyüşü’nde en öndeydi. 1969 Haziran’ında Filistin gerilla kamplarında kalan Gezmiş; Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’la birlikte Türkiye Halk Kur­tuluş Ordusu’nu (THKO) kurmuş; 4 Mart 1971’de dört ABD’li erin kaçırılması eyleminde, erlerin serbest bırakılmasından sonra Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Gemerek nahiyesinde Yusuf Aslan’la birlikte yakalanmıştı.

    YURDAER ACAR’IN 20 EYLÜL 1969’DA GÜNAYDIN GAZETESİ İÇİN DENİZ GEZMİŞ İLE YAPTIĞI RÖPORTAJDAN.

  • ‘Önemsiz’ insanların kalıcılığı

    Seferlere giden, ülkeler fetheden kesimlerin hikayelerini Orhun Yazıtları’ndan öğreniriz. Bir de, devlet kurmamış oldukları için bizi pek ilgilendirmeyen ikinci grup vardır. Bunlar akın ve seferlere uygun olmayan bir yaşam tarzı ve akrabalık ilişkileri içerisindedir ve hikayeleri Yenisey’deki gibi “bengü taş”lardan izlenebilir. Toplumların tarihleri, sadece hükümdar ve kumandanların yaptıkları ile anlaşılamaz.

    Bir öğrencim “Fransa’da Annales diye bir ekol varmış, sizin gibi onlar da önemsiz in­sanlarla ilgileniyorlarmış” demişti. Kadim Türklerle ilgili Çince kaynaklar daha çok “dış iliş­kiler” çerçevesinde bilgi verdiği için, sosyo-po­litik yapı hakkındaki sınırlı anlatımlarda iki tür topluluktan sözedildiği görülür: Seferlere giden, ülkeler fetheden kesimlerin hikayelerini Orhun yazıtlarından öğreniriz. Bu topluluk yapısını Bi­zans’tan Doğu Moğolistan’a kadar uzanan bir böl­gede hakim olmuş Kadim Türklere teşmil eder ve hepsinin böyle olduğunu düşünürüz. Bir de, devlet kurma­mış oldukları için bizi pek ilgilendirmeyen ikinci grup var­dır. Bunlar akın ve seferlere uygun olmayan bir yaşam tar­zı ve akrabalık ilişkileri içerisindedir ve Yenisey’deki gibi ufak-tefek görünüşlü yazıtlardan izlenebilir.

    Yenisey boylarında yaşamış olan bu ikinci grup, Kadim Türk Kağanlığı’nın merkezinden değil kenarından seslenir bize. Bugün biz Türk diyorsak da, bunlar 6.-8. yüzyıllarda “Tork Kanı” dedikleri Kadim Türk (Göktürk) Kağanı’na hizmet eden, bazen de Tibet’e ve Çin’e elçi gönderen, kendilerin­den “bodun” olarak bahseden gruplardır. Bunlar yurtlarına (el) ve ailelerine çok bağlı insanlardır. Bilgileri, bize mezar kitabeleri şeklinde ulaşır; ancak bunlar bizim alışageldiğimiz gibi geri­de kalanların “ardından” yazdığı ifadeler değil, ölenin ölmeden önce kendisinin yazdığı bir tür otobiyografik yazıtlardır. Bunlar için “bengü taş” ifadesi kullanılır.

    Yenisey bölgesindeki irili-ufaklı bu yazıt­lar, son zamanlarda Türkçe olarak da yayımlan­dı (Hatice Şirin-Eski Türk Yazıtları Söz Varlığı İncelemesi, 2014, TDK Yayınları ve Erhan Ay­dın-Yenisey Yazıtları, 2014, Kömen Yayınları). Bu mezartaşlarındaki ana konu savaşlar değil, “ah ki ah, heyhat, ah ki vah, vah, ne yazık” gibi Türkçede esef, üzüntü, keder bildiren ifadelerle sevdiklerinden ayrı düşme duygusudur. Yazıtla­rın büyük bir çoğunluğu “kunçuy” denilen (Çin­ce prensesten geliyor) eşleri geride bırakmanın üzüntüsünü ifade eder. “Ah ki ah, eşimdeni koy­numdaki kunçuyumdan ayrıldım” sözleri insa­nın yüreğini dağlar. Ölenlerin sevdikleri arasında kardeşler, akrabalar, kan kardeşler, güvey sözüyle ifade edilen damatlar, kız gelinler, anneler, babalar, amcalar, ağabeyler gibi yakın akraba ve çevredeki­ler vardır.

    Yazıtların kimisinde “akrabalarım, gücüm ol­duğu için bu bengü taşı diktiler” ifadesini görürüz. Bu, politik güç değil de “gücüm yettiği için” anla­mındadır. Bir diğer taşın “100 kişi ve 50 öküzle di­kilebildiğinden” sözedilmektedir. Güç burada “dört ayaklı yılkı, sekiz ayaklı [mal] varlığım” şeklinde ifade edilen yılkı ve derme ev (bozüy) ve içindekiler anla­mındadır. Diğer bir kişi 600 damgalı atından ayrıldığı için üzgündür. Bu yazıtlarda pek boy adı geçmediği için, damga­nın boy/kabile damgasına değil de şahsi mülke işaret ettiği düşünülebilir. Hayatlarını geçirdikleri derme evlerin öküz arabaları (kağnı) ile çekildiğine kayıtlara pek rastlanmasa da, herhalde göçlerde yükü çekenler öküzlerdi.

    “Kurt öldürdüm ama pars ve kar leoparını öl­dürmedim” sözleri ise doğa ile ilişkileri gösterir (sürüye zarar veren kurttur; pars ve kar leoparı değil). Başka bir taşta, avcının ölümünün orman­daki hayvanların ve ayrıca turnaların çoğalması­na yaradığı dile getirilir.

    Bengü taşlardan sosyal yapı hakkında da bil­gi ediniriz. Çok nadiren “oğuş” diyerek soylar­dan sözedilir ama, daha ziyade “bağ” adı altında soylardan oluşan boylardan bahsedilir. 6 bağlı boyun başında da bey/beg bulunmaktadır. Ki­milerinin de “kan” denen hanları vardır; bunla­rın etrafında toplanmış olanlara “içrek” (kapı­kulu, horanta) denilmektedir ve burada akraba­lık ilişkisi değil hana bağımlılık sözkonusudur. Bir de uzakta olanlar vardır: Tavgaç Kanı, Tibet Kanı, Türk Kanı (Göktürk Kağanı).

    Bu yazıtlardan gördüğümüz, toplumların ta­rihinin salt hükümdar ve kumandanların yap­tıkları ile anlaşılamayacağıdır. Bu “önemsiz” kişiler, bize toplumun değerlerini ve kültürü­nü bir bütün olarak anlatır. Eşlerine bu kadar değer verdiğini herkesin duyabileceği şekilde ve kalıcı biçimde söylemek/yazmak için acaba “önemsiz” mi olmak gerekir?

  • Herkesin kesesine göre Roma’da çarşı-pazar turu

    Bilinen dünyanın merkezi, 1. yüzyılda Roma’ydı. Nüfusu 1 milyonu aşan kent, en aşağıdan en yukarıya birçok kesimin yemek ihtiyaçlarını karşıladığı sayısız seçenek sunuyordu. En basit ekmekten en pahalı soslara, en ucuz yiyeceklerden en pahalı içeceklere, tavuktan tavuskuşuna, tatlı, tuzlu ve ekşilerden sıcak-soğuk hammaddelere/yemeklere uzanan efsane Roma sofralarının kalbi bu pazarlarda atıyordu.

    Birinci yüzyıl, Roma İm­paratorluğu’nun en ge­niş sınırlarına eriştiği dönem. Akdeniz’e “Bizim De­niz” (Mare Nostrum) dedikle­ri zaman dilimi. Roma, nüfusu 1 milyonu aşan ilk metropol. Urbs Aeterna (Ölümsüz şehir) Roma’da ekmeğin ve gecele­ri başının üzerinde bir damın varsa, her şey yolunda gibi gö­rünmektedir.

    Pazar yerinde köleleri pe­şinde, Macellum’da malzeme­leri bizzat seçen ya da canlı büyük bir balık açıkartırması­na katılan ünlü gurme Apici­us’a rast gelebiliriz. Paramız herhalde onun seçtiği yiyecek­leri almaya yetmez ama biz de puls üstü lezzetler konu­sunda biraz esinleniriz belki. Puls fakirin ekmeği; yani “ta­hıl lapası”. Üzerine biraz so­ğan, sarımsak, sebze, Janus ne verdiyse artık; mesela biraz domuz kıyması ya da lucani­ca sosisi eklenebilirse… Daha ne olsun? Askerler, gladyatör­ler bile hep bunu yiyor. Varsa yoksa puls, nohut, mercimek ve sebze-meyve. Tok tutan, sağlıklı karbonhidratlar.

    Roma’da düzenlenen ziyafetlerde yani symposion’larda salyangoz, incirle beslenmiş kaz, tombik gliresler ya da iri barbunlar ikram edilirdi.

    Birçok şehirde olduğu gibi Roma’da da insanlar yiyecek satın almak için pazar yerle­rine gidiyorlar. Tezgahı olan sokak satıcılarından başka, iki omuzlarına astıkları sepetleri ya da boyunlarındaki tablala­rı ile dolanarak satış yapanlar daha çok tapınak, genelevler, hamamlar, forumlar, tiyatro ve stadyumların etrafında do­lanıyor. Tapınak yakınların­da çiçek kolyeleri, amfitiyatro yakınlarında da (Cicero’nun yalancısıyız) gladyatör oyun­larının programları satılıyor. Çabuk bozulacak yiyecek mal­zemeleri hemen oracıkta tü­ketiliyor. Ancak evde ekmek bekleyenler için sekiz dilimli, gül ekmeklere benzeyen panis quadratus var.

    Roma vatandaşı iseniz za­ten baştan şanslısınız. Şehre dağılmış 100 civarında dağıtım ofisinden ayda karşılıksız 45 ki­lo tahıl yardımı verilen 200 bin kişiden birisiniz. Anlaştığınız fırıncıya seçtiğiniz ekmeği yap­tırıp, her gün taze taze yiyorsu­nuz. Boşuna vatandaş olmaya çabalamıyor azat edilen köleler. Bu, günde iki ekmek demek. Bir daha hiç aç kalmamak demek.

    Rengarenk bir cümbüş Roma pazarlarında varlıklı ya da orta halli aileler için birçok leziz seçenek vardı. Lüks yiyecekler Nero’nun inşa ettirdiği Macellum Magnum’dan, orta halliler forumun çevresindeki sokak satıcılarından alışveriş ederdi.

    Diyelim ki o gün biraz pa­ra geçti elinize. Thermopoli­um’da oturup mercimek, no­hut yemeği, yanında da bir bardak sirkeleşmeye yüz tut­muş şarabı sulandırarak yapı­lan, otlarla, baharatla tatlan­dırılmış meşrubat olan posca ısmarlayabilirsiniz. Buralarda her gün seçebileceğiniz birkaç değişik sıcak yemek ve şarap bulunur. Paranız azsa bir so­kak satıcısından ayaküstü ba­haratlı, tütsülenmiş lucanica sosisi alır ya da bir popina’da bir bardak ucuz şarap eşliğin­de ekmek-zeytin atıştırırsınız.

    Caelian Tepesi’nde Ne­ro’nun inşa ettirdiği Macellum Magnum’a bir uğrayalım. Yan­yana birçok lüks yiyecek satan dükkan, tabernalar, mermer tezgahları ve temiz kalmala­rını sağlayan su giderleri ile özellikle bu iş için hazırlanmış bir köşede carnificēs yani ka­sap ve balık satıcıları (piscato­res) ile derli-toplu bir alışve­riş yeri. Ortadaki avlu gibi yer olan tholos’da ağırlık ve ölçü birimleri bulunur; hani “az tarttın çok tarttın” filan der­ken, satıcı ile anlaşmazlık ya­şanırsa başvurmak için.

    Diyelim ertesi gün evinde bir symposion (ziyafet) düzen­leyecek evsahibisiniz; paranız da bol ama özel konuklar için alışverişi bizzat yapmak isti­yorsunuz. Elinizdeki listede garum, salyangoz, tombik gli­resler (yediuyurlar denen bit­ki ile beslenen gececi, minik kemirgenler) veya iri barbun­lar var. İncir ile beslenmiş iri­ce bir kaz da alabilirsiniz kaz dolması yaptırmak için. Önce ünlü balıkçı Leporus’a ya da balıkçı kadın Aurelia’nın tez­gahlarına bakılacak. Barbun­lar şahane, ancak sizin için bi­le pahalı. Tatlı su balıkları çok daha ucuz ama onlar da sy­mposion sofrasına yakışmaz. Sütle beslenmiş salyangozlar çözüm olabilir. Bu davetler­deki ideal sayı 9 kişi olduğuna göre, 90 tanesi 9 dinari eder.

    Çeşit çeşit ürünleri tezgahına sermiş bir satıcı ve ilgi çekmek için yanında getirdiği maymunlar…

    Deniz ürünlerinden gide­cekseniz şayet, istiridyelere ve deniz kestanelerine de göz atarsınız. Kestanelerin 100 ta­nesi 50 dinari. Bu pahalılıkta kimse sizden devekuşu beyni, tavuskuşu kızartması, flamin­go ya da zürafa eti sunmanızı beklemesin zaten. Eskidendi onlar. Orta halli bir tavuk bile 30 dinari; nerede kaldı tavus­kuşuna 300 dinari ödemek… Petronius’un alayla kaleme aldığı hayalî karakter Trimal­chio gibi ipini koparmış bir sonradan görme değiliz her­halde!

    Konuklara önden bir tur iştah açıcı (gustatio) sunmak gerekir; zeytin, yumurta, ma­rul salatası gibi. Eğer istirid­ye alacak olursanız, bununla birlikte yemek üzere hazırla­nan özel ekmekten de almak gerekecek (veya pide gibi yassı lentaculum). Balık pahalı ge­lirse, ana yemek (primae men­sae) önce kızartılıp sonra gül yaprağı, garum, baharat ve def­rutum ile sosa bulanmış bül­büller olabilir. Defrutum, su­yu yarı yarıya çektirilmiş tatlı üzüm suyu. Roma’da üzümden sadece şarap yapılmıyor. Ya­nında Vitellius usulü bezelye püresi olabilir. Nihayetinde de tatlı olarak (secundae mensae) elma veya kiraz, bal, peynir ve füme kuru üzümler sunulabi­lir. Kirazın kilosu 3, elmanın da 10 tanesi 1 dinarius. Bülbü­le harcadığınızı, tatlıdan kısa­rak dengelemiş olursunuz.

    Köle-vatandaş farkı ekmekte Bir ziyafet sofrasına yiyecek servisi yapan köleler… Roma’da vatandaşlar şehrin farklı yerlerindeki 100 civarında dağıtım ofisinden ayda karşılıksız 45 kilo tahıl yardımı alırdı. Azad edilmiş köleler bu yüzden vatandaş olmak isterdi.

    Tabii esas mesele hangi garum ve hangi şarabın seçi­leceği. Her yemeği tatlandır­mak için fermante balık sosu garum kullanılıyor. Ancak en kalitelisi olan garum sociorum ateş pahası. En pahalı parfüm­den de pahalı olan sociorum’u benim diyen kullanamaz ama, bu davet için ondan biraz alıp sulandırıp hydrogarum yapıla­bilir belki. Artık herkes böyle yapıyor Elagabalus’tan beri. İmparator “ben yaptım oldu” demiş. Halk aynısını neden yapmasın? Tabii yoksul halk ya kaliteli bir garum süzüldük­ten sonra dibine çöken kılçıklı posayı sulandırarak kullanır ya da en ucuz, küçük balıklar­dan yapılanıyla yetinir. Buna da allec derler; fakirlerin ga­rum’u.

    Şarap seçimi de kritik bir konu. Yarım litre kaliteli şarap 30 dinari. Önden antre ile bir­likte ballı şarap mulsum sunu­lur. Romalılar tatlı lezzetleri tuzlular ile karıştırmayı sever. Tariflerde bal ve balık sosu ile baharatın birlikte kullanımı yaygın. Yemek bittikten sonra içki servisi ve sohbet yani co­missatio başladığında kalite­li bir şarabın büyük krater’ler içinde sulandırılmasına sıra gelir. Symposiarch (ev davetle­rinde çoğunlukla davet sahibi) şarabın hangi oranda sulan­dırılacağına ve nasıl dağıtıla­cağına karar veren kişidir. Üst düzey bir davet ise sek Faler­nian şarabını tercihen bire üç oranında sulandırmak ve kim­seyi fazlaca sarhoş etmeyecek miktarda sunmak seçkin bir evsahibine yaraşan davranış olur. Antik Yunan’da ve Ro­ma’da sarhoşluk ayıplanır. Bu nedenle üç koca krater şarap yeter de artar bile.

    Ortalama kalite şarapların litresi 8 dinariye bulunabilir ki bu herkesin alabileceği bir fiyattır. Zaten Romalılar yılda vatandaş başına 24 lt. zeytin­yağı ama buna karşın 150 lt. şarap tüketmekteymiş. Roma döneminde artık bağcılık yön­temlerinde ve şarap üretimin­de çok yol katedilmişti; değişik üzüm çeşitlerinden yıllandırı­lacak kalitede şarap üretilebi­liyordu.

    Orta halli aile babasının alışverişine de ortak olalım. Macellum’daki pahalı dük­kanlar bütçesini aşacağından, forumun çevresindeki sokak satıcılarına bakacağız. Baş­ta söylediğimiz gibi, puls eski buğday türlerinden farro, darı veya arpayı uzun süre haşla­yarak yapılır. Hiçbir şey yoksa bu tahıl lapası zeytinyağı ve tuz ile tüketilir. Tereyağı ol­maz; zira onu “barbarlar” yer. Roma’da tereyağı ancak araba tekerlerini yağlamak için kul­lanılır. Hâli vakti biraz yerinde olanlar bu tatsız lapaya sebze­ler, soğan-sarımsak, nadiren et, garum, bakliyat ekleyerek doyurucu ve besin değeri yük­sek sıcak veya soğuk yemekler elde edebilirdi veya tuzsuz lor ve bal katarak bunu basit bir tatlıya çevirirdi.

    Sebze ve meyve herkesin alabileceği kadar bol ve ucuz. Bugün bildiğimiz sebze ve bakliyatın çoğu (Amerika kıta­sı kökenliler ve patlıcan hariç) yetiştirilmekte idi. Marul ve çeşitli otlar ile yapılan sala­talar sirke, tuz, zeytinyağı ile tatlandırılırdı. Limon da kul­lanılırdı ama diğer narenciye çeşitleri henüz ortada yoktu. Bu işçi evine arada et kabilin­den domuz kıyması, tütsülen­miş lucanica sosisi, tuzlanmış balık filetosu, salyangoz ya da tatlısu balığı götürebilir­di. Tuzlanmış balık ve tatlısu balıkları daha hesaplı olur­du. Yumurta ve peynir de ol­dukça ucuzdu; çünkü Romalı­lar tavuk ve küçükbaş hayvan çiftlikleri kurmuşlardı. Ayrıca balık, salyangoz ve kabuklu deniz canlılarını da çiftlikler­de yetiştirmeyi becermişlerdi (Yine de bu tür fantezi yiye­cekler -fiyatı ucuzlayan sal­yangoz haricinde- hep pahalı kalmıştır.

    Zenginler foruma, fakirler popina’ya İmparator Marcus Ulpius Nerva Traianus’un AVM’si diyebileceğimiz son imparatorluk meydanı Trajan Forumu (üstte). Ostia’da bir popina, yani alt sınıfların ayaküstü yemek için kullandıkları bir tür büfe.

    Etin pahalı olmasının ana sebebi, süt ve yününden, yu­murtasından sürekli yarar­lanılan bir hayvanı kesip ye­menin Romalılara ekonomik gelmemesidir. Yoksul hal­kın et yemesi ancak bir zafer şenliğinde ya da bayramlarda mümkündü. Çoğu yoksul Ro­ma vatandaşı, ateş yakmanın yasak olduğu çok katlı mekan­larda yaşadığı için ancak aşa­ğıdaki ortak avluda bir şeyler pişirebilirdi. Bu nedenle çoğu Romalı dışarıda yer veya piş­miş, hazırlanmış yiyecekleri lapasına katık ederek besle­nirdi. Gün doğarken edilen kahvaltı, sulandırılmış ballı şaraba veya keçi, koyun sü­tüne banılan ekmekten veya tahıl lapasından ibaretti. Da­ha varlıklılar ekmek yanında zeytin, zeytinyağı, yumurta, belki biraz lor ya da yumuşak keçi peyniri ile bir-iki meyve yerlerdi.

    Roma’nın doymaz iştahına, yemeklerine dair daha anla­tılacak çok şey var. Romalıla­rın hayata bakışını Ephesus’ta orta düzey devlet görevlisi olan Tiberius Claudius Secun­dus’un mezartaşı yazıtı ile an­latalım. Biraz da Anadolu ve Diyonisos etkisi sinmiştir el­bet adamın üzerine:

    balnea vina Venus

    corrumpunt corpora

    nostra sed vitam faciunt

    balnea vina Venus

    (Hamamlar, şarap ve seks, bedenin canına okur ama, ha­mamlar, şarap ve seks, hayatı yaşamaya değer kılar)

    Roma hâlâ ayakta olsa saat ikide dükkanı kapatıp hama­ma gidiyor olacaktık.

    Gerisi de artık iştahınıza, cebinize ve meşrebinize kal­mış.

  • Gün gelir zorbalar kalmaz gider Yepyeni bir hayat gelir her yerde

    ABD’de dine ya da ırka dayalı ayrımcılık, resmî olarak kınansa da bir seviyede sürmeli ki hiçbir zaman özür dilenmeyen, hatta bırakın özürü, ortamlarda müsebbibi olmakla övünülen başka bir temel ayrım yani sınıfsal ayrımcılık gözden kaçmaya, yoksayılmaya devam etsin. Tarihlerimiz 1886’yı gösterirken Chicago’da 80 bin işçi, pek kıymetli bir kardeşimiz olan Albert Parsons öncülüğünde sokağa iniyor. İşte tarihin ilk 1 Mayıs korteji bu. Sonrasında ise bombalar, cinayetler ve idamlar gelecek…

    Binlerce yıllık insan­lık tarihini düşünecek olursak, yeni kurulmuş, gıcır gıcır bir ülke olan Ameri­ka Birleşik Devletleri’nde dün­ya tarihi denildiğinde akla ilk gelen şey Roma Cumhuriyeti ve İmparatorluğu’nun tarihi. Zaten aklımda kaldığı kada­rıyla onlardan önce İtalyanlar dahil hiç kimse koskoca dün­ya tarihini Roma Tarihi olarak değerlendirmeyi düşünmemiş.

    Amerikalılar kendi kuru­luşlarından öncesini bu şekil­de hallettikten sonra da ken­di tarihlerini -işte filmlerden dizilerden de biliyoruz- ken­di belirledikleri temel dönüm noktaları üzerinden inşa et­mişler. Nedir efendim, bağım­sızlık savaşları, İçsavaş, Ala­mo vs. Tabii her ülke gibi ta­rihlerinin görmezden gelmeyi tercih ettikleri, yokmuş gibi davrandıkları, fazla üzerinde durmadıkları dönüm noktala­rı da var.

    Çoğu ülkenin aksine Amerika’nın görmezden gelme tercihleri, ülkenin “kurucu babaları”nın ve onları takip edenlerin etnik ve dinî ayrım­cılıkları değil. Bilakis Birle­şik Devletler az da olsa, geç de olsa; gemilerle getirip köle olarak çalıştırdığı Afrika kö­kenlilerden; demiryolların­da neredeyse kürek mahkumu olarak çalıştırdığı Çinlilerden; kömür madenlerinde ölümüne çalıştırdığı kıtlıktan kaçarak gelmiş İrlandalı Katolikler­den; 2. Dünya Savaşı’nda top­lama kamplarına kapattıkları Japonlardan resmî olarak özür dilemeye çekinmiyor. Tabii bunlar benim aklıma gelenler; gördüğünüz gibi arkadaşların özür dilemediği millet kalma­mış.

    Bu elbette günümüz Ame­rika’sında ırkçılık ve ayrımcı­lığın hâlâ varolduğu gerçeği­ni değiştirmiyor ama mesele de zaten biraz bununla ilgili: Dine ya da ırka dayalı ayrım­cılık resmî olarak kınansa da bir seviyede sürmeli ki Birle­şik Devletler’in hiçbir zaman özür dilemediği, bırakın özür dilemeyi ortamlarda müseb­bibi olmakla göğsünü gere ge­re övündüğü başka bir temel ayrım yani sınıfsal ayrımcılık gözden kaçmaya, yoksayılma­ya devam etsin. Hatta o kadar etsin ki, endüstriyel işçi sını­fının handiyse doğduğu top­raklar diyebileceğimiz ülkede “Amerikan işçi sınıfı” dendi­ğinde sanki bir oksimorondan bahsediyormuşuz gibi kaşlar kalksın.

    Pek öyle filmlere konu ol­mayan bir hadise, bugün dün­yanın çoğu ülkesinde kazanıl­mış 8 saatlik çalışma hareketi mesela, esasen 18. yüzyıl so­nunda Philadelphia’daki işçi­lerin daha kısa süre çalışmak için ayaklanmasıyla başlıyor. Üstelik kardeşlerimizin tale­bi henüz 8 bile değil, 10 saat. Düşünün artık günde kaç saat çalıştırdıklarını! Tabii en bü­yük kısmı kamu kaynaklarıyla, yani bizim paramızla kotarı­lan teknolojik gelişim, üretimi hayvan gibi artırdığı hâlde biz niye hâlâ günde 8, haftada 40 saat çalışıyoruz o da bambaş­ka bir konu.

    Tarihlerimiz 1886’yı gös­terirken Chicago’da işçiler da­ha önce verdikleri ültimato­mu uyguluyor ve 1 Mayıs 1886 itibarıyla genel greve gidiyor­lar. 80 bin işçi, pek kıymet­li bir kardeşimiz olan Albert Parsons öncülüğünde, günü­müzde şehrin en ünlü alışveriş caddesi olan Michigan Bulva­rı’nda yürüyor. İşte tarihin ilk 1 Mayıs korteji bu.

    1 Mayıs’ta başlayan grev dalgası sürüyor ama işçilere bu en temel insani hakkı ver­memekte direten bazı fabrika­törler, parayla tuttukları Pin­kerton ajanlarını (#tarih’in 16. sayısında bu tarihin ilk detek­tiflik acentasının ne denli şe­refsiz olduğunu anlatmıştım) işçilerinin üzerine salıyor ve 3 Mayıs’ta çıkan çatışmalar­dan birinde dört işçi kardeşi­miz kayıtlara göre polis, gör­gü şahitlerine göre Pinkerton ajanları tarafından vurularak hayatını kaybediyor. Bu katli­amı protesto etmek için ertesi akşam yağmur altında birara­ya gelen ve çoğunluğu Alman kökenli anarşistlerden oluşan bir grubun düzenlediği göste­ride, polislerin ortasında ansı­zın bir bomba patlıyor ve po­lis de ateş açıyor. Sonrası kan, vahşet…

    Henüz “politik doğrucu­luk”la tanışmamış ülkenin önde gelen gazeteleri işçileri suçlu ilan ederek “Tıpkı gay­ri-medeni Kızılderililer gibi bunları da öldürmeliyiz” gibi cümlelerle süslü yazılar ya­yımlıyor. Polis derhal birkaç gün önce 80 bin işçiyle yürü­yen Albert Parsons ve 8 kişiyi “kendi düzenledikleri göste­ride polise bomba atmakla” suçlayarak tutukluyor. 1.5 yıl süren yargılamanın ardından Parsons’la beraber işçi lider­lerinden üçü de son sözlerini söylemelerine izin vermeden asılıyor. Düşünürseniz, o gün orada darağacında öldürdükle­ri sadece işçi sınıfının kıymet­li insanları değil, aynı zaman­da 8 saat hareketi.

    İşte hem o ültimatomun hem de sonrasında bugün Chi­cago şehrinin tam da merke­zinde yer aldığı hâlde hemen hiçbir turist rehberinde bu­lamayacağınız Samanpazarı Meydanı’nda yaşanan katli­amda ölenlerin ve sonrasında asılan işçi liderlerinin anısına, Amerikan işçi sınıfı hareketi 1 Mayıs’ı işçi bayramı olarak kutlamaya başlıyor. Üstelik 2. Enternasyonal’de bunu ulusla­rarası bir bayram olarak öne­riyorlar ve bu kabul ediliyor.

    Peki Amerika bu durum­da ne yapıyor? Sırf İşçi bay­ramı, sosyalistler ve anarşist­lerle beraber anılmasın diye, Paris’te düzenlenen Sosyalist Enternasyonal toplantısından birkaç yıl sonra bayramın “her yıl Eylül ayının ilk pazartesisi” kutlanacak şekilde kabul edil­mesini sağlıyor.

    Bu vesile ile ister bilgisa­yar, ister makine başında; ma­dende, fabrikada, plazada ya da ev içinde çalışan tüm işçi kardeşlerimin bayramlarını cân-ı gönülden kutlarım.

  • Yüksek tansiyonlu döneme diplomatik bir yaklaşım

    Yüksek tansiyonlu döneme diplomatik bir yaklaşım

    22 yıllık diplomasi deneyiminin uzun bir dönemini Ukrayna-Türkiye ilişkileri ile ilgilenerek geçiren Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Vasyl Bodnar, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana sıcak geçen diplomasi trafiğini, Türkiye’de Ukraynalı mültecilerin durumunu ve gelecek tahminlerini anlattı.

    Sayın Vasyl Bodnar, 2021 sonunda Rusya ile tansiyonun yükseldiği bir dönemde Ukrayna’nın Türkiye Büyükelçisi olarak Ankara’ya atandınız. Biraz Türkiye’den önceki görev ve misyonlarınızdan bahseder misiniz?

    Ukrayna’nın Ankara Büyü­kelçisi olarak atanmadan ön­ce dört yıl boyunca Ukrayna Dışişleri Bakan Yardımcılığı görevini üstlendim. Sorumlu olduğum alanlar arasında çok farklı konular vardı. Türkiye dahil Avrupa ülkeleri, Güney Kafkasya ülkeleri, Rusya, ulus­lararası güvenlik, diaspora ve insani işbirliği gibi konula­rı takip ediyordum. 22 yıldan fazla bir süredir diplomat ola­rak çalışıyorum. Polonya, Rus­ya ve Türkiye’de görev yaptım. Türkiye’de daha önce Ukray­na Ankara Büyükelçiliği El­çi-Müsteşarı ve Ukrayna’nın İstanbul Başkonsolosu olarak görev yaptım. Bu yüzden uzun zamandır Ukrayna-Türkiye ilişkileri ile ilgileniyorum.

    Yüksek tansiyonlu döneme diplomatik bir yaklaşım

    Rusya ile savaşın başlangıcından Mart sonuna kadar, yaklaşık 91 bin Ukrayna vatandaşı Türkiye sınırını geçti. Türkiye’deki büyükelçilik ve konsolosluklarınız Ukraynalı mülteciler ile gerekli koordinasyonu sağlayabiliyor mu?

    Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik başlattığı tam kapsamlı sava­şın başından bu yana Türki­ye’ye çoğu kadın ve çocuk ol­mak üzere 90 binden fazla Uk­rayna vatandaşı giriş yaptı. Bu vatandaşların bir kısmı üçün­cü ülkelere geçiyor, bir kısmı ise Türkiye’de kalmaya devam ediyor. Tabii vatandaşlarımız­dan öncelikle konsolosluk ko­nularında yardım taleplerini alıyoruz. Bazı vatandaşlardan barınma, gıda ve çocuklar için eğitim sürecinin düzenlenme­si gibi konularda yardım talep­leri geliyor. Türkiye’de faaliyet gösteren 19 Ukrayna Derne­ği ile koordinasyon içerisinde bu talepleri değerlendiriyor ve vatandaşlarımıza yardım edi­yoruz. Örneğin Ankara’daki Ukrayna Derneği, buraya ge­len Ukraynalıların Türkiye’de­ki adaptasyon sürecini kolay­laştırmak amacıyla ücretsiz Türkçe dersi veriyor.

    Yüksek tansiyonlu döneme diplomatik bir yaklaşım
    Çokkültürlülük ve ortak noktalar Bodnar, Türkçe ve Ukraynacanın ortak
    kelimelerinden halk sanatlarında kullanılan desen ve motiflere iki ülkenin pek çok benzerliği olduğunu söylüyor.

    Ukrayna Ortodoks Kilisesi, Türkiye’deki Ukraynalı mültecilerle ilgili çabalarınıza destek oluyor mu?

    Ukrayna, dinin devletten ay­rı olduğu laik bir devlettir. Ama Ukrayna Ortodoks Kili­sesi’nin Patrik 1. Bartholome­os ile sürekli iletişim hâlinde olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda Ukrayna’daki barış ve kendi devletinin bağımsız­lığının yanısıra Ukrayna dev­letinin var olma mücadelesini veren Ukrayna halkı için dua eden Patrik 1. Bartholomeos’a minnettarız.

    Anadili Rusça olan veya Rus pasaportuna sahip pek çok kişinin de, Ukrayna’nın barış ve özgürlük arayışına destek olduğunu görüyoruz. Bununla ilgili duygularınızı paylaşır mısınız?

    Ukrayna’da ağırlıklı olarak Rusça konuşan insanların çoğu Donetsk, Luhansk, Mariupol, Kramatorsk, Kherson, Odesa gibi ülkemizin doğu ve güney bölgelerinde bulunan şehir­lerde ikamet ediyor. Sivilleri öldüren, kadınlara ve hatta ço­cuklara tecavüz eden, şehirle­rin sivil altyapısını yok eden “Rus kurtarıcılar” özellikle bu şehirleri bombaları ve füzeleri ile yok etmeye geldiler. Bu şe­hirlerin sakinleri Rus işgalci­leri alkış ve Rus bayrakları ile karşılamadılar. Aksine barış­çıl protestolara çıkarak “Burası Ukrayna ve sizi burada istemi­yoruz” mesajını verdiler.

    Ülkemizin toprakların­da yaşayan etnik Ruslar şu an Ukrayna’nın tarafında saldır­gan devlete karşı savaşıyorlar. Rusya’da yaşayan akrabaları­na Ukrayna’da neler olduğunu, barışçıl şehirlerimizin nasıl bombalandığını, insanların ne şekilde öldürüldüğünü anla­tırlarken onlar buna inanma­yı reddediyor. Rus nüfusunun, Rus askerlerin Ukraynalılara karşı ne gibi suçlar işlediğini kendi gözleriyle gören akraba­larını dinlemeden sadece Rus televizyonunda gösterilen pro­pagandaya güvendiklerini gör­mek ve duymak çok üzücü.

    Ukrayna ile Türkiye arasındaki ticari ilişkileri geliştirmeye yönelik faaliyetler düzenliyor musunuz? İki ülkenin ekonomileri birbirini tamamlar hâlde, coğrafi yakınlığımız da hem ticari hem sosyal faaliyetler açısından önemli fırsatlar yaratıyor. Savaş sonrası için öngörünüz nedir?

    Savaş başlamadan önce Uk­rayna ile Türkiye Cumhuri­yeti arasında Serbest Ticaret Anlaşması imzalanmıştı. Şüp­hesiz ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi açısından bu, atılan en önemli adımlardan biri olmuştu. Ama üzülerek belirtmem gerekiyor ki Rus­ya’nın başlattığı savaş Türki­ye ile ekonomik işbirliğimizi yeni bir seviyeye taşımamıza engel oldu.

    En yakın zamanda Ukray­na’yı yeniden inşa etmeyi sa­bırsızlıkla bekliyoruz ve buna inanıyoruz. Çok işimiz olacak ve bu süreç dünyanın birçok ülkesi için çok önemli olacak. Tecrübeli Türk şirketleri için de Ukrayna’da mutlaka iş bu­lunur. Fakat bu şirketler Rus­ya’da çalışıyorsa eşzamanlı olarak Ukrayna’da iş yürütebi­leceklerine pek inanmıyorum.

    Çokkültürlülük ve ortak noktalar  Bodnar, Türkçe ve Ukraynacanın ortak kelimelerinden halk sanatlarında kullanılan desen ve motiflere iki ülkenin pek çok benzerliği olduğunu söylüyor.
    Tarihe meraklı bir diplomat Tarihle ilgili okumayı çok sevdiğini söyleyen Büyükelçi’nin en çok ilgisini çeken tarihî dönemlerden biri de Ukrayna Halk Cumhuriyeti (1917-1921) dönemi…

    Ukrayna ve Türkiye’nin çokkültürlülük açısından benzer özellikleri var mı ?

    Söylediğim gibi Türkiye, daha önce görev yaptığım ve Ukray­na Dışişleri Bakanlığı’nda ça­lıştığım dönemden beri takip ettiğim bir ülke. Bu güzel ve misafirperver ülkeyi tanıdıkça ülkelerimiz, kültürlerimiz ve dillerimiz arasında çok ortak noktanın olduğunu görüyo­rum. Sadece Ukrayna dilinde 3000’den fazla Türkçe kökenli kelime bulunuyor. Bunlar ara­sında Ukraynalıların günde­lik hayatlarında kullandıkları meydan, şapka, kahve gibi ke­limeler yer alıyor. Halk sana­tında da desenler, motifler ve renkler başta olmak üzere çok fazla benzerlik olduğunu görü­yoruz. Aramızdaki benzerlik­lerin, farklı medeniyetlere ve halklara evsahipliği yapan ve halen topraklarında farklı yer­li halkları ve millî azınlıkları barındıran ülkelerimizin çok­kültürlülüğüne dayandığına inanıyorum. Savaş bittikten sonra halklarımızı daha da ya­kınlaştıracak benzerliklerimi­zi daha derinden öğrenmeye döneceğimizi umuyorum.

    Tarihle ilgilenir misiniz? Hangi tarihî dönem sizi daha çok etkiler?

    Tabii tarihi seviyorum. Uk­rayna halkının ulusal kurtu­luş savaşlarıyla ilgileniyorum. Ukrayna Halk Cumhuriyeti dönemi (1917-1921) tarihi en çok dikkatimi çeken dönem­lerden biri.

  • Snooker: Yeşil çuhada topla oynanan satranç

    Mart ayında Türkiye’de düzenlenen ilk profesyonel snooker turnuvası Nirvana Turkish Masters; Mark Selby, John Higgins, Judd Trump gibi yıldızların da katılımıyla ülkemizde snooker’a karşı bir süredir yükselen ilgiyi daha da artırdı. Dünya Şampiyonası öncesi, bilardonun belki de en zor türü olan snooker’ın tarihi ve bağrından çıkardığı yıldızlar.

    Büyük dâhi Nikola Tes­la tarafından “Satranç kombinasyonları, fi­zik yasaları ve insan beyni ile vücut hareketleri arasın­daki bağlantının birleşimin­den oluşan mükemmelliğin oyunu” olarak tanımlanan bilardonun, büyük ihtimal­le en zor türü snooker… İlk bakışta dev bir masa, 6 de­lik, 22 rengarenk top ve jilet gibi giyinmiş oyunculardan ibaretmiş gibi görünebilir. Oysa snooker, yeşil çuhada bir sonraki vuruşun kaderi­ni milimetrelerin belirledi­ği bir maraton… Yıllar önce Eurosport ekranlarında ta­nıştığımız, 7-13 Mart’ta An­talya’da düzenlenen Dünya Snooker Şampiyonası’yla ni­hayet yolu Türkiye’ye de dü­şen bu zor oyunun ilginç bir tarihi var.

    Aslında her şey Hindis­tan’da başlamıştı. Burada görev yapan Britanya Ordu­su askerleri arasında bilardo çok popülerdi. Değişik türle­ri oynanıyor, subaylar masa­larda hünerlerini sergiliyor­du. 1875’te iki farklı oyunu birleştiren Albay Sir Nevil­le Francis Fitzgerald Cham­berlain, o zamanlar acemi askerler için kullanılan aşa­ğılayıcı bir tabiri, bu yeni bilardo türüne isim olarak seçmişti: Snooker.

    Hindistan’da subaylar arasında bilardo çok popülerdi. Snooker da orada doğdu.

    Bu taze spor dalı, ilk ola­rak 1887’de dönemin önemli spor gazetelerinden Spor­ting Life’da kendine yer bul­du. Kurulan Billiards As­sociation and Control Club isimli birlik, 1919’da oyunun abecesini yazmış, 1927’de de ilk dünya şampiyonası dü­zenlenmişti. Joe Davis efsa­nesinin ilk sayfası da o gün kaleme alındı.

    Bir madencinin oğlu olarak 1901’de dünyaya gelen Davis, 11’inde bilardoyla tanıştı; 18’inde profesyonel oldu. 1920’lerde bilardonun yanında snooker da oynamaya başlayan delikanlı, kısa sürede yenilmez bir abideye dönüşecekti. Oynadığı 15 dün­ya şampiyonasını da kazanan isteka dâhisi, ayrıca bilardo­da da 4 defa dünya şampiyo­nu olacaktı. Tüm kariyerinde sadece dört defa kaybetmesi hâlâ akıllara durgunluk veri­yor. Yazdığı How I Play Snoo­ker kitabı yüzlerce sporcuya ilham verirken, oyunun bu­günkü devleri ona saygılarını sunmaya devam ediyor. Ondan çok şey öğrendiğini söyleyen bu disiplinin rock starı Ronnie O’Sullivan, 2020’de kazandığı son dünya şampiyonluğundan sonra da ustasını anmayı ih­mal etmemişti.

    Renkli yayın, renkli toplar

    Snooker da bilardo gibi, baş­ta centilmenlerin oyunuydu. Özel kulüplerde isteka sallaya­bilmek için bunlara üye olmak gerekiyordu. 2. Dünya Sava­şı sonrasında snooker’a olan ilgi azalmıştı. O kadar ki 1952 Dünya Şampiyonası’na sadece iki sporcu katılmıştı. Tam ta­rihten silinecek derken, sno­oker’ın imdadına televizyon yetişti.

    1967’de renkli yayına ge­çen BBC, televizyon için farklı formatların peşine düşmüştü. İki yıl sonra BBC 2’nin başın­daki David Attenborough, ek­ran için bir snooker turnuvası düşünmüş; “Pot Black” adın­daki bu program serisi birçok­larında bağımlılık yaratmıştı. Programda sekiz oyuncu tek bir frame’de kozlarını payla­şıyor, kazanan yoluna devam ediyordu. Rengarenk toplar yeni renkli yayın teknolojisi­nin farkını ortaya koymak için idealdi. Reytingler beklenen­den çok daha iyiydi, BBC 2’nin en çok izlenen ikinci progra­mı olan “Pot Black”, 1986’ya kadar kesintisiz devam ederek 2007’de sona erdi. Bu program sayesinde snooker, az sayıda kişinin ustalığını konuşturdu­ğu bir spor olmaktan çıkmış, kitlelere yayılmıştı.

    İki ayrı bilardo türünden yola çıkarak snookerı yaratan Sir Neville Chamberlain

    1970’lerde İngilizlerin en sevdiği sporlardan birine dö­nüşen snooker giderek daha çok ilgi çekiyor; BBC’de gide­rek kendisine daha çok yer buluyordu. 1978’den itibaren dünya şampiyonası her gün yayınlanmaya başladı. Gece­yarısından sonra biten 1985 Dünya Şampiyonası finali­ni, Birleşik Krallık’ta 18 mil­yon kişi gözünü kırpmadan izlemişti. Son topa giden bu unutulmaz maç, hâlâ BBC 2 tarihinin en çok seyirci çeken hadisesi.

    İngiliz sigara markası Embassy’nin sponsorluğun­da daha da büyüyen snooker, 2000’lerde televizyonda tütün reklamlarına getirilen yasak­lar doğrultusunda biraz sıkın­tı yaşamaya başladı. 2010’da Guardian gazetesi snooker’ın ölmekte olduğunu ve 10 yıl içinde statüsünün düşeceği­ni öngörmüştü. Ancak aynı yıl oyunun idaresini eline alan Barry Hearn’ün başka planları vardı. Onun döneminde turnu­va sayılarını arttı; birçok ülke­ye -organizasyon düzenleme imkanı tanındı. Marco Fu ve Ding Junhui gibi iki doğal ye­tenek sayesinde Asya pazarına da açılan yeşil çuhanın satran­cı, son yıllarda kesenin ağzını iyice kadar açmış durumda. 2021 Dünya Şampiyonası’nda toplam 2 milyon 400 bin Ster­lin’e yakın para dağılırken, bi­rinci olan Mark Selby’nin ödü­lü tam yarım milyon Sterlin’e ulaşmıştı.

    İkonlar

    Snooker’ın emekleme günle­rine damgasını vuran Joe Da­vis kitaplarda yaşayadursun, 1970’lere gelindiğinde, bugün 89 yaşında olan Ray Reardon sazı eline almıştı. “Dracula” lakaplı oyuncu 6 defa dünya­nın en iyisi olarak taçlanmış­tı. Fakat aynı dönemde sahne alan Alex Higgins gönüllerin şampiyonuydu. Dünya şampi­yonalarında sadece iki zaferi bulunan Kuzey İrlandalı usta, hızlı oyun tarzıyla milyonları ekran başına mıhlamıştı. Zor bir karakterdi; içkiye, uyuş­turucuya bağımlılığı, kumara olan düşkünlüğüyle de bilini­yordu. Onun gibi rock star ha­yatı yaşayan Jimmy White da altı dünya şampiyonası finali kaybedecekti. Ancak bu iki çıl­gın sayesinde snooker, Ada’nın en popüler sporlarından biri­ne dönüşmüştü.

    Oynadığı 15 Dünya Şampiyonası’nı da kazanan, ayrıca dört de bilardo dünya şampiyonluğu bulunan snookerın babası Joe Davis.

    1980’lere damgasını vuran Steve Davis, 1988’de BBC ta­rafından yılın sporcusu seçil­mişti. Tarihte bunu başarabi­len tek snooker oyuncusunun özgeçmişinde satranç, poker, müzik de yazıyordu. Altı defa dünya şampiyonu olan büyük usta, kitapları ve adını verdiği bilgisayar oyunlarıyla da ta­nınıyor. 1996-2001 arasında Britanya Satranç Federasyonu başkanı olan Davis’ten bayrağı alan Stephen Hendry ise dün­ya şampiyonası tarihinin en başarılı ismi. 7 dünya şampi­yonluğu bulunan İskoç yıldız, ilk zaferini tattığında sadece 21’indeydi.

    Oyunun yeni yıldızlarından Judd Trump sekiz yaşındayken keşfedilmişti.

    Günümüzün en çok il­gi çeken snooker oyuncusu ise şüphesiz Ronnie O’Sulli­van. 6 defa dünya şampiyonu olan İngiliz sporcunun etkisi, neredeyse futbol yıldızlarıy­la karşılaştırılacak düzeyde. “Roket” lakaplı sporcunun bir turnuvada elenmesiyle rey­tingler düşüyor; o ne zaman sahne alsa, tribünler doluyor. Babası adam öldürmekten, an­nesi ise vergi kaçakçılığından hapse düşmüş olan delikanlı, adeta istekayla hayata tutun­muş, küçük kız kardeşine de bakmıştı.

    16’sında profesyonel olan Ronnie, aşırı mükemmeliyet­çiliğiyle kendisine uzun sü­re zarar vermişti. Bir vuru­şu istediği gibi yapamadığı için kazandığı maçlardan bile mutsuz ayrılabilen O’Sulli­van, depresyonla da mücade­le etmişti. Bir süre saplandığı uyuşturucu ve alkol batağın­dan kurtulan oyuncu, artık her gün koşuyor ve atletlere taş çıkartacak bir kondisyona sa­hip. Türk yemeklerine bayılan, bunu her fırsatta sosyal med­yada da gösteren büyük ustayı, bakalım bir gün ülkemizde gö­rebilecek miyiz? Bir şey kesin: Bugün 46 yaşında olan yaşa­yan efsane emekli olduğunda, snooker’ın büyük ilgi kaybe­decek.

    Trump, Antalya’da Türkiye’de düzenlenen ilk uluslarası snooker organizasyonunda Judd Trump kupa kaldırırken. Yıldız
    Antalya’da zafere ulaşırken, ayrıca bir oyuncunun snookerda yapabileceği en yüksek seri olan 147’ye de imza atmıştı. Bu seri şimdiye dek sadece 175 kez yapıldı (üstte). Oyunun rock starı Ronnie O’Sullivan (üstte, sağda).

    Snooker terimleri

    FRAME Maçta bir oyuna verilen isim.

    POT Topu cep adı verilen deliğe göndermek.

    GÜVENLI VURUŞ Top sokmak değil pozisyon verme­mek için yapılan vuruş.

    SNOOKER Rakibe hata yaptırmak için hedef topu sak­layarak yapılan vuruş. REST Oyuncunun uzanamadığı pozisyonlarda topa vurmak için kullandığı aparat.

    OYUNUN KURALI

    Giriş dersi: Snooker 101

    “Engellemek, zorluk çıkarmak, saklamak” olarak tercüme edilebilecek snooker; 1 beyaz, 15 kırmızı, 6 renkli topla, normal bilardo masalarının iki katı kadar bir masada oynanıyor. 365.8×182.9 cm’lik yeşil çuhanın kendine has kuralları…

    Snooker masası üzerinde 1 beyaz, 15 kırmızı, 6 adet de renkli top bulunur. Temel amaç beyaz topa vurarak bir kırmızıyı deliğe soktuktan sonra bir renkli topu atarak puan almaktır. Kırmızı toplar bitene kadar renkliler maçın hakemi tarafından cebinden çıkarı­larak yerine konur. Rakibinin yeti­şemeyeceği puana ulaşan oyuncu, “frame” adı verilen oyunu kazanır. Maçın formatına göre alınan belli miktarda “frame” de galibi belirler. Yani 7 frame üzerinden oynanan bir maç, taraflardan biri 4 frame’e ulaştığında sona erer; 35 üzerinden oynanan bir finali kazanmak için 18 frame gerekir.

    Bir snooker oyuncusunun rakibine oynama fırsatı vermeden arka arkaya pot yapmasına “seri” deniyor. Profesyonel sporcular masanın kontrolünü ele geçirdik­lerinde arka arkaya topları sokarak yüksek sayılara ulaştıklarından, güvenli vuruşlarda hata yapmamak oldukça önemli.

    Kısaca bir kırmızı, bir renkli top sokmak diye özetlenebilecek oyunda kırmızılar sadece 1 puan değerindeyken, sarı 2, yeşil 3, kah­verengi 4, mavi 5, pembe 6, siyah da 7 puan değerinde.

    Peki snooker ne demek? “Engellemek, zorluk çıkarmak, sak­lamak” olarak tercüme edilebilir. Oyuncu masada kendisine yetecek kadar puan yoksa, defansif bir vuruşla snooker bırakarak rakibini hataya zorlayabilir. Sıradaki topa değememek, yanlış topa değmek ya da beyazı cebe göndermek gibi hataların da dört puandan başla­yan cezaları mevcut. Bu sayede bir taraf aslında masada olmayan pu­anı kazanarak, bitmiş gibi görünen frame’i alabilir. Agresif oyuncular her şansı değerlendirirken, defansif olanlar en uygun anı beklerler. Bu bakımdan da hızlı olanlar, atak olanlar, izleyiciler tarafından çok sevilir.

    Snooker masası diğer bilardo masalarının iki katından büyük. 365.8 cm boy, 182.9 ene sahip. Bu masalarda delikler ve bantlar diğer masalara göre daha sivridir. Aynı zamanda snooker topları ve masa­nın cepleri de diğer bilardo oyun­larındaki top ve ceplerden daha küçüktür. Bu yüzden pot yapmak daha zordur. Masanın büyük olması toplara ulaşmayı zorlaştırdığı için oyuncular rest, spider, swan neck gibi yardımcı araçlar kullanabilir­ler. Bu araçlar dışında kullandıkları istekayı uzatacak aparatlardan da yararlanabilirler. İstekalar ise genellikle 140-150 santimetre uzunluğundadır.

    Sıralama turnuvası olarak tanımlanan en yüksek klasman mücadelelerin çoğunda bir kıyafet kodu vardır. Kösele ayakkabılar, yelekler, gömlekler bu oyunun olmazsa olmazıdır. Bir engeli olmayan sporcular papyon ya da kravat takarlar. Özel bir cilt hasta­lığı olan Stephen Maguire, papyon takarak başladığı kariyerinde aldığı doktor raporundan sonra boynu açık olarak mücadele etmiş ve dünya sıralamasında iki numaraya kadar yükselmeyi başarmıştı. Evet boyunbağı, onun için ciddi bir ayak bağıymış!

    Beyaz eldivenleri, papyon­ları ve giydikleri ceketler giymiş hakemler de önemli. 2003’te Hollandalı Jan Verhaas, dünya şampiyonası finali yöneten Bri­tanya dışından ilk hakem olmuştu. 2009’daki finali yöneten İskoç Michaela Tabb, bu onura ulaşan ilk kadındı. 2012’de de bu başarıyı tekrarlayan Tabb, 2015’te cinsiyet ayrımcılığı yüzünden mahkemeye gitmiş, taraflar açıklanmayan bir tazminat karşılığında uzlaşmıştı. Onun açtığı yoldan giden Bul­gar Desislava Bozhilova, Alman Maike Kesseler ve Belarus Tatiana Woollaston, turnuvalarda sıkça karşımıza çıkan kadın hakemler.

    SNOOKER TURNUVALARI

    Yeşil çuhanın kıyasıya kapışmaları

    Snooker için birçok organizas­yon düzenleniyor. Sıralama turnuvalarında kazanılan para ödülleri, oyuncuların sıralamasını belirliyor. Buna göre elemelere katılıyor veya şampiyonalara doğrudan isimlerini yazdırıyorlar (Meraklısına not: Antalya’da Mart ayında düzenlenen Turkish Masters da bir sıralama turnuva­sıydı).

    1927’den beri düzenlenen dünya şampiyonası, snooker’ın en prestijli turnuvası. 1977’de Sheffield’daki 980 kişilik Crucible Tiyatrosu’na taşınan organizasyon, Nisan’da başlayıp Mayıs’ta biten 16 günlük zorlu bir maraton. Dünya Şampiyona­sı, Britanya Şampiyonası ve bir davet turnuvası olan ve sırala­maya herhangi bir etkisi olmayan Masters, Triple Crown (Üçlü Taç) turnuvaları olarak biliniyor. Bu üç organizasyonu da tarihte yalnız­ca 11 oyuncu kazandı. Ronnie’nin hanesinde 20 Üçlü Taç şampi­yonluğu (6 Dünya Şampiyonası, 7 Britanya Şampiyonası, 7 Masters) yazarken, Hendry’nin 18, Steve Davis’in ise 15 şampiyonluğu bulunuyor. Tüm sıralama turnu­vaları sayıldığında, Ronnie’nin 38, Hendy’nin ise 36 zaferi bulunu­yor. Roket’in ezeli rakibi John Higgins ise 31 şampiyonlukla üçüncü sırada yer alıyor.

    1977’den beri Dünya Şampiyonaları’na evsahipliği yapan Sheffield’daki Crucible Tiyarosu.