Türk sinemasının “dört yapraklı yoncası”ndan ilk yaprak düştü. 1960’lardan itibaren Türk sinemasında silinmez bir iz bırakan, melodramların yanısıra “bitirim” kadın tiplemeleri ve anaç, dirayetli Anadolu kadını rolleriyle de kendisini seyirciye sevdiren Fatma Girik, 79 yaşında hayata veda etti.
Moskova Uluslararası Film Festivali’nde Fatma Girik, Sovyet aktris Natalia Fateeva’ya Metin Erksan’ın “Kadın Hamlet” filminin broşürünü gösteriyor.
Covid-19’a bağlı viral pnömoni tedavisi görürken gelişen çoklu organ yetmezliği sonucu yaşamını yitiren Girik, 12 Aralık 1942’de doğmuş; 16 yaşında annesinin cesaretlendirmesiyle setlerde figüranlık yaparak başladığı sinema kariyerinde, Seyfi Havaeri’nin yönettiği “Leke” filmiyle (1958) parlamıştı. 1965’te “Keşanlı Ali Destanı”, 1967’de ise “Sürtüğün Kızı” filmleriyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kucakladığı bu parlak kariyer boyunca neredeyse 180 filmde rol alacak; Şoför Nebahat’ten Kadın Hamlet’e unutulmaz karakterlere hayat verecekti.
Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerine değer görüldüğü “Ezo Gelin” (1968), “Büyük Yemin” (1969), “Boş Beşik” (1969) ve “Acı” (1970) da Yeşilçam tarihine geçen filmlerindendi. Kişisel tarihi için en önemli filmlerinden biri ise 1960 yapımı “Ölüm Peşimizde” idi. Memduh Ün’ün yönetmenliğini üstlendiği bu film, yarım asır sürecek bir aşkın başlangıcı olmuştu. Sanatçı, eşinin vefatının ardından verdiği bir röportajda, duyduğu özlemi şu sözlerle aktarmıştı: “Evimin damı, çatısı çöktü. Özlemek dünyanın en ağır yüküymüş. Her şeyini özlüyorum. Diş fırçasının üzerine macun sıkmasını bile. Memduh bana, ‘Ya Fatocuğum sen güzel macun sıkıyorsun, sen sıksana’ derdi. Her şeyimizi birlikte yapardık. Bir yere gideceğimiz zaman, ‘Memduh çok yorgunum gitmeyelim’ dediğimde, ‘Giyin, giyin, İnsanlar güzel kadın görsün’ derdi”.
Fatma Girik, filmlerde sıklıkla canlandırdığı “yiğit ve tuttuğunu koparan” kadın rolünü yalnızca beyazperdede değil, hayatın içinde de devam ettirmişti. 90’lı yıllarda Kanal D’de yayınlanan “Söz Fato’da” programı, Girik’in suratlarına tükürdüğü, mikrofonuyla gözdağı verdiği “kötü adamlar”ın korkulu rüyalarından olmuş; ancak çok tartışılan program Girik’i sık sık mahkemelik de etmişti. Program için bir itfaiye tatbikatı sırasında üçüncü kattan atladığı sahne gibi, öldürülen gazeteci Metin Göktepe’nin davasını gündeme taşıması, Göktepe’yi katleden polislerin avukatı Ahmet Ülger’in gizli kamera kayıtlarını programına taşıyarak davanın aydınlatılmasına sunduğu katkı da televizyonculuk tarihine geçmişti. Girik ayrıca 1989 yerel seçimlerinde SHP’den aday olarak İstanbul Şişli Belediye Başkanı da seçilmiş; 1994 yerel seçimlerine kadar görevine devam etmişti. Bu süreçte belediye emekçilerinin toplu sözleşme hakkını uygulayan ilk belediye başkanı olmuş; bunun için 3 yıl hapis cezası ile yargılanırken “Kamu emekçilerinin grevli toplu sözleşmeli sendikal mücadelesine inanıyor ve destekliyorum. Bir daha belediye başkanı olsam bir daha imzalarım” demişti.
Yunan kuvvetlerinin 13 Eylül 1921’de Sakarya Muharebeleri sonucu durdurulması, Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere’de hiç de hoş karşılanmadı. Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, TBMM Hükümeti’nin isteklerini mağlupların küstahlığı olarak gördü ve Fransızların muhalefetine rağmen Londra-Paris Görüşmeleri’ne katılan Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’e kabul edilemez şartlar ileri sürdü. Süreç, Büyük Taarruz’a doğru evrilecekti.
Sakarya’daki başarısızlık üzerine Yunanistan Başbakanı Dimitrios Gunaris ve Dışişleri Bakanı Yorgos Baltazzis, Paris ve Londra’ya giderek Yunanistan’a çok zarar vermeyecek bir barış için görüşmelerde bulunmuşlardı. Hemen 1921 Ekim ayında başlayan bu yolculuğun Paris ayağı, Atina Hükümeti’nin beklentileri açısından hiçbir sonuç vermedi. Bilindiği gibi Fransa o sıralarda Ankara Hükümeti’yle anlaşmak üzereydi ve Yunanlı bakanların Londra’da Dışişleri Bakanı Lord Curzon’la ilk görüşmelerinden yalnızca 1 hafta önce Ankara Antlaşması imzalandı (20 Ekim 1921).
Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verilmesine 1919’da karşı çıkanlar arasındaydı. Ancak, 1921 sonbaharında kendisini zor duruma düşmüş olan Yunan hükümetine yardım etmeye mecbur hissediyordu. Ne de olsa Yunanlıları Anadolu macerasına büyük çapta Britanyalılar atmışlardı. Ayrıca Ankara’nın Sovyetler’le olan ilişkilerinden tedirgindi; zira Ankara Antlaşması sonrasında büyük çapta rahatlamış olan Türklerin Moskova’dan aldıkları yardımları Musul’a saldırmak için kullanacaklarından korkuyordu. Son olarak da, Fransa’nın İtilâf blokundan ayrılıp Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Hükümeti’yle barış yapmasına çok içerlemişti. Neredeyse ihanet gibi gördüğü bu gelişmeyi barışın sağlanması yolunda karşısına çıkan yeni bir zorluk olarak görüyordu. Bu durumda, önce Yunanlılarla görüşüp sonra da İtilâf Devletleri dışişleri bakanlarının katılacağı bir konferans toplamaya, bu konferansta Doğu Trakya’nın Yunanlılara bırakılmasına öteden beri karşı çıkan Fransızları ikna edip Ankara ve Atina Hükümetleri’ne bir barış planı önermeye karar verdi.
Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Lord Curzon, daha sonra Lozan görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık edecekti.
Ankara Hükümeti, 1922 Mart ayı ortalarında Paris’te toplanacağı açıklanan konferans öncesinde Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’i İtilâf Devleri başkentlerine göndererek kendi görüşlerini anlatmak istiyordu. 4 Şubat 1922’de alınan karar uyarınca, Yusuf Kemal Bey İstanbul’a gitti. Orada bulunduğu sırada Sadrazam Ahmet Tevfik (Okday) Paşa ve Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa’yla görüştü. Bu paşalar Yusuf Kemal Bey’in Ankara adına ileri süreceği ilkelere tümüyle katıldıklarını açıkladılarsa da, büyük olasılıkla Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in ısrarı üzerine, İzzet Paşa da daha sonra Londra ve Paris’te görüşmeler yapmak üzere yola çıktı. Bu gelişmenin nedeni, davet üzerine saraya giden Yusuf Kemal Bey’in Sultan Vahdettin’den TBMM’yi tanımasını istemesiydi. Sultan bu isteğe herhangi bir cevap vermemiş, ama anlaşılan o ki, İtilâf Devletleri başkentlerinde bir tek Yusuf Kemal Bey’in görünmesinin TBMM’yi tanıdığı biçiminde yorumlanmasından korkmuştu. Ancak, İzzet Paşa’nın Britanyalı ve Fransız yetkililerle görüşmelerinin Ankara açısından herhangi bir olumsuzluk yaratmadığını da eklememiz gerekir.
Lord Curzon’un Londra’da Yusuf Kemal Bey’le yaptığı görüşmeye ve Paris’teki konferansa sunacağını söylediği maddelere baktığımızda öne çıkan ilk nokta, Büyük Britanya’nın Türklerin 1. Dünya Savaşı’na girmesinin bu savaşı uzattığı, bu yüzden de cezalandırılmaları gerektiği kanısında olduğudur. Ayrıca Lord Curzon’un, TBMM Hükümeti’nin isteklerini mağlupların küstahlığı olarak gördüğü de anlaşılmaktadır. Öte yandan, Türk-Yunan savaşına gerçekten son vermek istediği, ama Ankara Hükümeti’nin Sovyetler’den aldığı yardımla Musul üzerine bir harekât yapıp Büyük Britanya’yla savaşmasından çekindiği için Yunan Ordusu’nun barış melbet antlaşmasının anahatları kabul edilene kadar Anadolu’da kalmasını istemektedir.
Curzon’un somut önerilerine gelince… Doğu Trakya’nın tamamı Türklere verilmeyecek, yani Boğazlar Türkiye’nin denetiminde olmayacaktı; Türkiye’nin kısıtlı bir ordu ve jandarma gücü olacaktı; Hıristiyanların güvenliğinin sağlanabilmesi için İzmir ve çevresinde özel bir yönetim oluşturulacaktı; son olarak da iktisadî ve malî kapitülasyonlarda Türkiye’yi tatmin edecek bazı değişiklikler yapılabilecekti. Ancak bütün bunlardan önce yapılacak olan şey, silahların susması yani bırakışmaydı.
Yusuf Kemal Bey, Mustafa Kemal’le 5 Ocak 1922’de çekilen bu fotoğrafta Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, Mustafa Kemal’le birlikte Ankara’da.
Anılarına bakacak olursak Yusuf Kemal Bey, Lord Curzon’la bu ilk ve tek görüşmesinde lafı fazla uzatmamış, ama Britanya Dışişleri Bakanı’na ilginç bir soru sormuştur. Kanımızca ve gayrıresmî de olsa ilk kez bir gündem maddesi oluşturan bu soru, Curzon’un bir Türk-Yunan nüfus mübadelesi hakkında ne düşündüğüdür. Lord Curzon önce, “kabil olmayacak bir iş” diye kestirip atmış, Yusuf Kemal Bey’in bu tür nüfus değiştokuşlarının daha önce de yapıldığını hatırlatması üzerine, “Bu bir hal sureti. Fakat tatbiki çok güç” yanıtını vermiştir.
Londra’da birkaç gün daha kalan Yusuf Kemal Bey, Dünya Savaşı’ndan önce Büyük Britanya’nın İstanbul Büyükelçiliği tercümanı olan Sir Andrew Ryan’la ve o günlerde görüş değiştirip Türk tarafını desteklemeye başlamış olan tarihçi Arnold Toynbee’yle buluşmuş, bir akşam yemeği sonrasında ise Toynbee’nin evinde T. E. Lawrence’la tanışmıştır. Daha sonra yola çıkan Yusuf Kemal Bey, İtilâf Devletleri dışişleri bakanları konferansının açıldığı 22 Mart sabahı Paris’e geldi. Ne var ki, konferanstan hemen o akşam çıkan ilk haberler, Yusuf Kemal Bey’in aniden Paris’ten ayrılarak Ankara’ya dönme kararı vermesine neden oldu. Bırakışma isteniyordu, ama bırakışmayla birlikte Yunan Ordusu’nun Türkiye topraklarını boşaltmaya başlaması sözkonusu değildi. Bu, ancak İtilâf Devletleri’nin önerecekleri barış koşullarının iki tarafça kabul edilmesinden sonra yapılacaktı.
Yusuf Kemal Bey’in büyük bir hayalkırıklığı yaşadığı belli oluyor; zira Fransız kamuoyunun ve bu arada birçok Fransız devlet adamının Ankara’dan yana oldukları kesindi. Paris’in en etkili gazetelerinden Le Temps, bütün konferans boyunca Ankara’nın görüşünü savunmuş; Boğazların iki yakasının da Türkiye’ye bırakılmasının adil olacağını iddia etmiş; sürmekte olan savaşın da bir Türkiye-Yunanistan savaşı değil, gerçekte bir Türkiye-Büyük Britanya savaşı olduğunu ileri sürmüştü. Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré de biraz mahçup bir biçimde Yusuf Kemal Bey’i Paris’te tutmaya çalışmış, başarılı olamayınca da, “Büyük Millet Meclisi’ne benden hürmet götürün. Cevabı biraz uzatın. Kabul etmezseniz etmeyin. Yalnız ibarelerini mülayim yazın. Sizi müdafaa edebileyim. Selâmetle gidin. Şimdi emir vereceğim, yolda Fransız vasıtalarından istediğiniz gibi istifade edebilirsiniz” demiştir. Nitekim konferansın 26 Mart’ta açıkladığı kararlar Yusuf Kemal Bey’in trendeki kopartımanına kadar bizzat gelen Bern’deki Fransız büyükelçisi tarafından iletilmiş; Türk heyetini de Bulgaristan’ın Burgaz limanından İnebolu’ya bir Fransız torpidosu getirmişti. Gerçek şu ki Fransa, Almanya’yla olan pazarlıklarda destek, Musul petrollerinden de pay alabilmek için Curzon’un planında Türkiye lehinde çok küçük değişiklikler istemekle yetinmişti.
Poincaré ve Curzon Lozan’da 22 Kasım 1922’de Lord Curzon, Mussolini ve Fransa Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré, Lozan Konferansı’nın yapıldığı salonun önünde. Konferansın hemen öncesinde, Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılan Yusuf Kemal Tengirşenk’in yerine, İsmet İnönü getirilmişti.
26 Mart 1922’de açıklanan kararlar, aşağı yukarı Lord Curzon’un Yusuf Kemal Bey’e söylediklerinin aynısıydı. Ankara Hükümeti 5 Nisan’da sözkonusu kararlara yanıtını bir nota biçiminde İtilâf Devletleri temsilcilerine bildirdi. Notada TBMM’nin de barış istediği, ancak Yunan işgali altındaki toprakların boşaltılmasıyla eşzamanlı olmayan bir bırakışmayı kabul edemeyeceği söyleniyordu. Ayrıca 4 ay içinde tamamlanması önerilen boşaltma kabul edilirse, TBMM’nin barış koşullarını görüşmek üzere hemen bir heyet göndermeye hazır olduğu da eklenmişti.
Ancak bu nota, olumlu bir karşılık bulmadı. İtilâf Devletleri 15 Nisan’da gönderdikleri bir notayla Ankara’nın notasını kabul etmediklerini bildirdiler. TBMM, bunun üzerine 22 Nisan’da bir nota daha göndererek daha önce dile getirmiş olduğu koşulları yineledi ve İtilâf Devletleri’ni İzmit’te toplanacak bir konferansa davet etti, ama bu notadan da hiçbir olumlu sonuç alınamadı. Anadolu’nun Yunan Ordusu’nca boşaltılması artık askerî tedbirlere kalmıştı.
14 Mart 1827’de Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’nin kurulmasıyla Türkiye’de modern tıp eğitimi başladı. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart, Türkiye’de 1919’dan beri Tıp Bayramı olarak kutlanıyor. 1919’daki ilk 14 Mart, 1. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Mütareke Dönemi’nin düşman işgali altındaki İstanbul’unda biraz buruk geçmişti. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin çok önceden planlama çalışmalarına başladığı organizasyon, kente sinmiş acı ve matem havasında, bugün yerinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi olan Darulfünun konferans salonunda yapılmıştı. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin Avrupa ayarında tahsil gören öğrencileri, bir kadavra üzerinde anatomi dersi işlerken…
1. Elizabeth, sadece İngiliz tarihinde değil dünya tarihinde de en çok incelenen, hakkında en fazla yazılan, yaşadığı dönemde ve sonrasında yapılan portreleriyle meşhur bir kişilik. Modern zamanlarda Hollywood tarafından yüzlerce defa sinemaya uyarlanan, 24 Mart 1603’te ölen 1. Elizabeth ile ilgili mitler ve gerçekler.
Elizabeth’in babası 8. Henry, Papa’nın tüm itirazlarına rağmen yaptığı evliliklerle anılır. Kral, çocuklarından en büyükleri olan Mary (Katolik) ile Elizabeth’i (Protestan) gayrimeşru kabul ederek oğlu Edward’ı direkt varisi göstermiş; daha sonra ölüm döşeğinde bunu değiştirmiş ve oğlunun ardından kızlarını taht sırasına eklemişti. Edward başa geçince, babasının Protestan reformlarının tersine çevrileceğinden korktuğu için Mary’yi verasetten çıkarmış, ancak bunu yaparken Prostestan Elizabeth’i de devre dışı bırakmıştı. Kuzeni Jane Grey sadece 9 gün kraliçe kalabilecek; Katolik soyluların desteğini alan Mary, Jane’i devirerek tahta geçecekti. Böylece İngiliz tarihinde resmî olarak ilk “hükmeden kraliçe” Mary oldu. Mary, hem soyluların hem de Protestanların tepkisinden çekinerek “anne farklı-baba bir” kızkardeşi Elizabeth’e tahtı bırakmak durumunda kalacaktı.
İffetin sembolü Kökeni Roma’ya dayanan “Tuccia’nın eleği” iffeti ve bekareti temsil eden önemli bir simgeydi. Sağdaki tablodaki altın tasmalı kamık (bir çeşit gelincik) da tıpkı elek gibi iffetin sembolüydü.
8. Henry 1532-1534 arasında çıkardığı parlamento kararlarıyla kendini İngiltere Kilisesi’nin Yüksek Başkanı ilan etti ve bu şekilde Papalık’tan kopan İngiliz Protestan reformasyonu farklı bir evreye girdi. Kızı Mary ise karşı-reform politikaları yürütecek ve bu unvandan vazgeçecekti. Ancak Elizabeth, babasının unvanını Yüksek Yönetici (Supreme Governor) olarak devam ettirdi. Kadın olması sebebiyle Lordlar Kamarası’ndaki piskoposlar onun bu unvanına karşı çıktıysa da Anglikan Kilisesi’nin en önemli pozisyonu Canterbury Başpiskoposluğu’nun boş olmasından dolayı avantaj sağlayan kraliçe, “kilisenin başı” konumunu korudu. Elizabeth bu geçiş sürecinde her ne kadar Protestanların lideri olsa da Katoliklere karşı da hoşgörülü davrandı. Hatta haç gibi Katolik sembollerin kullanılmasını da devam ettirdi. Tüm bunlar iç politika hamleleri gibi gözükse de ağırlıklı olarak İngiltere’nin dış politikasıyla ilgiliydi. Zira dönemin en zengin aktörlerinden Habsburg yönetimindeki İspanya’nın hükümdarı 2. Felipe, hem ölen eşi Mary’den dolayı taht üzerinde hak iddia ediyor hem de kendini Katolik inancının hamisi olarak tanımlayarak İngiltere’ye askerî ve siyasi müdahalelerde bulunuyordu. Elizabeth ise tüm bunları savuşturmak için elindeki Protestan kartını doğru kullanmak zorundaydı. Katolik soylular ve halkın kendisine karşı olmaması için bir dinsel denge/ tolerans siyaseti gütmeliydi.
Sanatla inşa edilen kadın hükümdar miti
1. Elizabeth’in Britanya tarihindeki en tanınmış karakterlerden biri olması, askerî veya siyasi başarılarından ziyade bugünkü ifadesiyle “halkla ilişkiler” sektörü tarafından inşa edilen “story”leri sayesindedir. Yaptırdığı portreleri, bunda özellikle önemli rol oynamıştır. Kamusal kimliğini oluşturulan bu portreler ülkenin gündemine göre dikkatlice tasarlanmıştır. Bu portrelerde kraliçe kimi zaman acımasız, umarsız ve daha eril şekilde tasvir edilmiş; kimi zamansa anaç veya “Bakire Meryem”i ima edecek, kutsal bir figürü andıracak şekilde ele alınmıştır.
Hiç şüphesiz portreler kadar, yaşadığı dönemde yazılan ve üstü kapalı eleştiriler de barındıran John Foxe’un Şehitler Kitabı (Book of Martyrs) ile Edmund Spenser’ın epik eseri Peri Kraliçe (The Fairee Queene) de etkili olmuştur. Ölümünden sonra yazılan ve onu nostaljik bir Protestan kadın kahraman olarak gösteren onlarca eser de kraliçenin tarihsel kişiliğinden uzaklaşarak bir mit hâline gelmesini sağlamıştır.
Darnley portresi 1.Elizabeth’in, farklı sanatçıların tablolarında farklı farklı tasvir edilmesi bir sorunu ortaya çıkarmıştı. Elizabeth’in resmî bir portresi yoktu. İtalyan ressam Federico Zuccaro’nun “Darnley Portresi” olarak bilinen eserinden sonra (yaklaşık 1575-76) kraliçenin bu yüz ifadesi uzun süre tekrarlanmıştı.
Bakire kültü ve Tudor’ların son bulması
Elizabeth mitinin oluşturulmasında önemli bir unsur olan “bakirelik” konusu, tarihçiler arasında tartışmalı bir alan. Özellikle tahta geçmeden önce veya tahta geçmesinin pek mümkün gözükmediği zaman aralığında her saray soylusunun yaşayabileceği ilişkileri yaşamış olması muhtemel. Tahta geçtikten sonra da samimiyetini devam ettirdiği Robert Dudley (hatta çocukluk arkadaşıdır) ve Walter Raleigh gibi arkadaşlarıyla hem döneminde hem sonrasında ilişki yaşadığına dair söylentiler var.
Bir hükümdarın meşruluğu noktasında canalıcı konulardan biri de tacını devredeceği bir çocuk yapmasıdır. Bu sebeple hem yakın çevresi hem parlamento, ülkede istikrarın devam edebilmesi için kraliçeye önce vârisini doğurabilmesi daha sonra da tahtını sağlamlaştırması için birçok damat adayı önermiştir. Kaynağı tartışmalı olsa da, Elizabeth’in henüz tahta geçtiği 1559’da henüz 26 yaşındayken, artık evlenmesi gerektiğini söyleyenlere “ben zaten evlendim, kocamın adı İngiltere Krallığı’dır” diye cevap verdiği yazılır. Yaşı ilerleyip çocuğunun olma ihtimali zayıfladığında bakire kültünün kullanımı artmıştır.
Fakat bu durum tahtın vesayetinde bir soruna yolaçmıştı. 7. Henry ile başlayan Tudor Hanedanı, 5. üyesi Elizabeth’in ölümüyle bitmiştir. Tacın devriyle ilgili açık bir kural olmaması ülkeyi içsavaşa yönlendirebilse de, Robert Cecil’in kraliçenin son günlerinde yaptığı ayarlamalarla tahtı Elizabeth’in İngiliz tacında hak iddia ettiği şüphesiyle öldürttüğü İskoç Kraliçesi Mary’nin oğlu Stuart Hanedanı’ndan James devralmıştır.
PLATİN YILDÖNÜMÜ
2.Elizabeth: Yaşayan efsane
21 Nisan 1926 tarihinde doğan 96 yaşındaki Kraliçe 2. Elizabeth, 70 yıldır Britanya tahtında. 2.5 sene daha tahtta kalırsa, 14. Louis’yi geçerek tarihte en uzun süre hüküm süren monark olacak.
İsmini annesi Elizabeth Bowes-Lyon’dan alan Kraliçe 2. Elizabeth, geçen 6 Şubat’ta tahta geçişinin 70. yılını kutladı. Çok az hükümdarın ulaşabildiği bu skor, 2-3 Haziran’da kraliçenin doğumgünü vesilesiyle yapılacak gösterilerle kutlanacak.
Eğer kraliçenin sağlığı el verirse (şu sıralar yakalandığı Covid’den sonra iyileşmiş görünüyor) veya tahttan feragat etmezse, birkaç ay içerisinde önce eski Liechtenstein Prensi 2. Johann’ı ve birkaç sene içerisinde de 72 sene 110 gün hüküm süren efsanevi Fransa Kralı, Güneş Kral 14. Louis’yi geçerek tahtta en uzun süre kalan monark sıfatıyla bir dünya rekorunun sahibi olacak.
Hakkında daha şimdiden onlarca film ve belgesel bulunan Kraliçe’nin, ileride tıpkı adaşı 1. Elizabeth gibi İngiltere tahtının ve dünya tarihinin en çok anılan hükümdarlarından biri olacağı kesin.
Dünyadaki insan tarihinin karanlık dönemlerinden birine tanıklık ediyoruz. 90’lı yıllardan itibaren bölgesel krizlerden biri olarak ortaya çıkan Ukrayna krizi; 2022 Şubat’ında başlayan Rus askerî müdahalesi ile global bir savaşa doğru evriliyor. Uluslararası kapitalist sistemin baş rollerdeki aktörleri, yeni bir iktisadi kurulum içerisinde siyasi iktidar alanlarını genişletmek, sağlamlaştırmak istiyor. “Acı” ve “gerçek”, kelimelere döküldüğünde kifayetsiz kalıyor; fotoğraflarda, görüntülerde ve sosyal medyada dezenformasyona kurban ediliyor.
Artık şu veya bu tarafı destekleyenler ve karşılarındakiler, modern zamanlarda yaşandığı gibi belli bir fikrin, ideolojinin, hatta politikanın insanları değil. “Tamamen duygusal nedenler”le harekete geçirilen sosyal medya askerleri, gerçek kurşun ve bombalardan daha fazla insanı imha ediyor. Bu tahribatın taraftarı olmaktan utanmayan-sıkılmayanlar; Moskova’da konser vermek ve “Batılı” şer odaklarına laf yetiştirmekle, Tarkovski’yi, Dostoyevski’yi yasaklamak arasındaki kaygan yollarda dolanıyor. Kan ve gözyaşı, daha önce benzeri pek görülmemiş şekilde sahtekarlık için kullanılıyor. Tüm bunlar olup devam ederken önce gerçek sonra kadınlar ve çocuklar ölüyor, öldürülüyor.
Bu neredeyse herşeyin birbirine karıştığı savaş enflasyonu ortamında, gazetecilikle uzun süre önce ilgisini kesen Türk medyası da yaşananları Türkiye’deki iç politika aktörlerinin patetik yaklaşımlarına göre okuyor, yansıtıyor. Bırakınız meslek ahlakını, en genel ve insani anlamda dahi ahlaki kriterlerini yitirmiş bu kesim -daha önce çok defa yazdığımız gibi- Oğuz Atay’ın meşhur cümlesini bizlere hatırlatıyor: “Üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne ümmet-i Muhammed kurtulur”.
Bu negatif, hatta korkunç atmosferde Türkiye’de yaşayan insanların en azından yakın tarihimiz açısından olumlu sonuçlar çıkarabilmesi ihtimali, geleceğimiz çocuklar için bir parça da olsa umut oluşturuyor. Lozan Antlaşması’nın, Montrö Sözleşmesi’nin önemini; Moskova’nın Doğu vilayetlerimizde hak iddia etmesi, NATO’ya girişimiz ve Kore’ye asker yollamamızla gelişen süreci; Kıbrıs hadiseleri ve harekatını; Amerikan üsleri, askerî darbeler dönemi, Güneydoğu’daki terör hareketlerini; artık şuncu-buncu değil de hakiki bir yurtsever gözüyle okumanın, öğrenmenin ve “tutum” almak yerine hakiki bir “birlik” için buluşmanın zamanı değil mi?
Şunu unutmayalım: Bu kriz/savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, dünya ve ülkemiz Şubat 2022 öncesinden epey farklı olacak. Hazır durmamız ve çok çalışmamız lazım.
Türkiye coğrafyasının oturucuları -özellikle gençler-, hem dedelerinin günahlarıyla hesaplaşabilecek hem de onların canları pahasına yeniden kurdukları bu ülkeyi savunabilecek yüreklilikte.