Etiket: sayı:90

  • Menekşe gözleri hülyalı, filmler dışında da belalı

    Türk sinemasının “dört yapraklı yoncası”ndan ilk yaprak düştü. 1960’lardan itibaren Türk sinemasında silinmez bir iz bırakan, melodramların yanısıra “bitirim” kadın tiplemeleri ve anaç, dirayetli Anadolu kadını rolleriyle de kendisini seyirciye sevdiren Fatma Girik, 79 yaşında hayata veda etti.

    Moskova Uluslararası Film Festivali’nde Fatma
    Girik, Sovyet aktris Natalia Fateeva’ya Metin Erksan’ın “Kadın Hamlet” filminin broşürünü gösteriyor.

    Covid-19’a bağlı viral pnömoni tedavisi gö­rürken gelişen çoklu organ yetmezliği sonucu ya­şamını yitiren Girik, 12 Aralık 1942’de doğmuş; 16 yaşında annesinin cesaretlendirmesiy­le setlerde figüranlık yaparak başladığı sinema kariyerin­de, Seyfi Havaeri’nin yönetti­ği “Leke” filmiyle (1958) par­lamıştı. 1965’te “Keşanlı Ali Destanı”, 1967’de ise “Sürtü­ğün Kızı” filmleriyle Antal­ya Altın Portakal Film Festi­vali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kucakladığı bu par­lak kariyer boyunca neredey­se 180 filmde rol alacak; Şoför Nebahat’ten Kadın Hamlet’e unutulmaz karakterlere hayat verecekti.

    Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerine değer gö­rüldüğü “Ezo Gelin” (1968), “Büyük Yemin” (1969), “Boş Beşik” (1969) ve “Acı” (1970) da Yeşilçam tarihine geçen filmlerindendi. Kişisel tarihi için en önemli filmlerinden biri ise 1960 yapımı “Ölüm Pe­şimizde” idi. Memduh Ün’ün yönetmenliğini üstlendiği bu film, yarım asır sürecek bir aşkın başlangıcı olmuştu. Sa­natçı, eşinin vefatının ardın­dan verdiği bir röportajda, duyduğu özlemi şu sözlerle aktarmıştı: “Evimin damı, ça­tısı çöktü. Özlemek dünyanın en ağır yüküymüş. Her şeyi­ni özlüyorum. Diş fırçasının üzerine macun sıkmasını bile. Memduh bana, ‘Ya Fatocuğum sen güzel macun sıkıyorsun, sen sıksana’ derdi. Her şeyi­mizi birlikte yapardık. Bir yere gideceğimiz zaman, ‘Memduh çok yorgunum gitmeyelim’ de­diğimde, ‘Giyin, giyin, İnsanlar güzel kadın görsün’ derdi”.

    Fatma Girik, filmlerde sık­lıkla canlandırdığı “yiğit ve tuttuğunu koparan” kadın ro­lünü yalnızca beyazperdede değil, hayatın içinde de devam ettirmişti. 90’lı yıllarda Kanal D’de yayınlanan “Söz Fato’da” programı, Girik’in suratları­na tükürdüğü, mikrofonuyla gözdağı verdiği “kötü adam­lar”ın korkulu rüyalarından olmuş; ancak çok tartışılan program Girik’i sık sık mah­kemelik de etmişti. Program için bir itfaiye tatbikatı sıra­sında üçüncü kattan atladığı sahne gibi, öldürülen gazete­ci Metin Göktepe’nin davasını gündeme taşıması, Göktepe’yi katleden polislerin avukatı Ahmet Ülger’in gizli kamera kayıtlarını programına taşıya­rak davanın aydınlatılmasına sunduğu katkı da televizyon­culuk tarihine geçmişti. Girik ayrıca 1989 yerel seçimlerinde SHP’den aday olarak İstanbul Şişli Belediye Başkanı da se­çilmiş; 1994 yerel seçimlerine kadar görevine devam etmişti. Bu süreçte belediye emekçile­rinin toplu sözleşme hakkını uygulayan ilk belediye başkanı olmuş; bunun için 3 yıl hapis cezası ile yargılanırken “Kamu emekçilerinin grevli toplu söz­leşmeli sendikal mücadelesine inanıyor ve destekliyorum. Bir daha belediye başkanı olsam bir daha imzalarım” demişti.

  • İngiltere’nin Yunanistan’ı kurtarma girişimleri

    Yunan kuvvetlerinin 13 Eylül 1921’de Sakarya Muharebeleri sonucu durdurulması, Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere’de hiç de hoş karşılanmadı. Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, TBMM Hükümeti’nin isteklerini mağlupların küstahlığı olarak gördü ve Fransızların muhalefetine rağmen Londra-Paris Görüşmeleri’ne katılan Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’e kabul edilemez şartlar ileri sürdü. Süreç, Büyük Taarruz’a doğru evrilecekti.

    Sakarya’daki başarısızlık üzerine Yunanistan Baş­bakanı Dimitrios Guna­ris ve Dışişleri Bakanı Yorgos Baltazzis, Paris ve Londra’ya giderek Yunanistan’a çok zarar vermeyecek bir barış için gö­rüşmelerde bulunmuşlardı. He­men 1921 Ekim ayında başlayan bu yolculuğun Paris ayağı, Atina Hükümeti’nin beklentileri açı­sından hiçbir sonuç vermedi. Bilindiği gibi Fransa o sıralarda Ankara Hükümeti’yle anlaşmak üzereydi ve Yunanlı bakanların Londra’da Dışişleri Bakanı Lord Curzon’la ilk görüşmelerinden yalnızca 1 hafta önce Ankara Antlaşması imzalandı (20 Ekim 1921).

    Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İzmir ve çevresi­nin Yunanistan’a verilmesine 1919’da karşı çıkanlar arasın­daydı. Ancak, 1921 sonbaharın­da kendisini zor duruma düş­müş olan Yunan hükümetine yardım etmeye mecbur hisse­diyordu. Ne de olsa Yunanlıla­rı Anadolu macerasına büyük çapta Britanyalılar atmışlardı. Ayrıca Ankara’nın Sovyetler’le olan ilişkilerinden tedirgindi; zira Ankara Antlaşması sonra­sında büyük çapta rahatlamış olan Türklerin Moskova’dan aldıkları yardımları Musul’a saldırmak için kullanacakların­dan korkuyordu. Son olarak da, Fransa’nın İtilâf blokundan ay­rılıp Türkiye Büyük Millet Mec­lisi (TBMM) Hükümeti’yle ba­rış yapmasına çok içerlemişti. Neredeyse ihanet gibi gördüğü bu gelişmeyi barışın sağlanma­sı yolunda karşısına çıkan yeni bir zorluk olarak görüyordu. Bu durumda, önce Yunanlılarla gö­rüşüp sonra da İtilâf Devletleri dışişleri bakanlarının katılaca­ğı bir konferans toplamaya, bu konferansta Doğu Trakya’nın Yunanlılara bırakılmasına öte­den beri karşı çıkan Fransız­ları ikna edip Ankara ve Atina Hükümetleri’ne bir barış planı önermeye karar verdi.

    Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Lord Curzon, daha sonra Lozan görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık edecekti.

    Ankara Hükümeti, 1922 Mart ayı ortalarında Paris’te toplanacağı açıklanan konfe­rans öncesinde Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’i İtilâf Devleri başkentlerine gön­dererek kendi görüşlerini anlat­mak istiyordu. 4 Şubat 1922’de alınan karar uyarınca, Yusuf Kemal Bey İstanbul’a gitti. Ora­da bulunduğu sırada Sadrazam Ahmet Tevfik (Okday) Paşa ve Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa’yla görüştü. Bu paşalar Yusuf Kemal Bey’in An­kara adına ileri süreceği ilkelere tümüyle katıldıklarını açıkladı­larsa da, büyük olasılıkla Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in ısrarı üzerine, İzzet Paşa da daha son­ra Londra ve Paris’te görüşme­ler yapmak üzere yola çıktı. Bu gelişmenin nedeni, davet üze­rine saraya giden Yusuf Kemal Bey’in Sultan Vahdettin’den TBMM’yi tanımasını isteme­siydi. Sultan bu isteğe herhangi bir cevap vermemiş, ama anla­şılan o ki, İtilâf Devletleri baş­kentlerinde bir tek Yusuf Kemal Bey’in görünmesinin TBMM’yi tanıdığı biçiminde yorumlan­masından korkmuştu. Ancak, İzzet Paşa’nın Britanyalı ve Fransız yetkililerle görüşmele­rinin Ankara açısından herhan­gi bir olumsuzluk yaratmadığını da eklememiz gerekir.

    Lord Curzon’un Londra’da Yusuf Kemal Bey’le yaptığı gö­rüşmeye ve Paris’teki konferan­sa sunacağını söylediği mad­delere baktığımızda öne çıkan ilk nokta, Büyük Britanya’nın Türklerin 1. Dünya Savaşı’na girmesinin bu savaşı uzattığı, bu yüzden de cezalandırılma­ları gerektiği kanısında oldu­ğudur. Ayrıca Lord Curzon’un, TBMM Hükümeti’nin istekleri­ni mağlupların küstahlığı olarak gördüğü de anlaşılmaktadır. Öte yandan, Türk-Yunan savaşına gerçekten son vermek istediği, ama Ankara Hükümeti’nin Sov­yetler’den aldığı yardımla Mu­sul üzerine bir harekât yapıp Büyük Britanya’yla savaşma­sından çekindiği için Yunan Or­dusu’nun barış melbet antlaşmasının anahatları kabul edilene kadar Anadolu’da kalmasını istemek­tedir.

    Curzon’un somut önerile­rine gelince… Doğu Trakya’nın tamamı Türklere verilmeyecek, yani Boğazlar Türkiye’nin de­netiminde olmayacaktı; Türki­ye’nin kısıtlı bir ordu ve jandar­ma gücü olacaktı; Hıristiyanla­rın güvenliğinin sağlanabilmesi için İzmir ve çevresinde özel bir yönetim oluşturulacaktı; son olarak da iktisadî ve malî kapi­tülasyonlarda Türkiye’yi tatmin edecek bazı değişiklikler yapı­labilecekti. Ancak bütün bun­lardan önce yapılacak olan şey, silahların susması yani bırakış­maydı.

    Yusuf Kemal Bey, Mustafa Kemal’le 5 Ocak 1922’de çekilen bu fotoğrafta Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, Mustafa Kemal’le birlikte Ankara’da.

    Anılarına bakacak olursak Yusuf Kemal Bey, Lord Cur­zon’la bu ilk ve tek görüşme­sinde lafı fazla uzatmamış, ama Britanya Dışişleri Bakanı’na ilginç bir soru sormuştur. Ka­nımızca ve gayrıresmî de ol­sa ilk kez bir gündem maddesi oluşturan bu soru, Curzon’un bir Türk-Yunan nüfus mübade­lesi hakkında ne düşündüğü­dür. Lord Curzon önce, “kabil olmayacak bir iş” diye kestirip atmış, Yusuf Kemal Bey’in bu tür nüfus değiştokuşlarının da­ha önce de yapıldığını hatırlat­ması üzerine, “Bu bir hal sureti. Fakat tatbiki çok güç” yanıtını vermiştir.

    Londra’da birkaç gün daha kalan Yusuf Kemal Bey, Dünya Savaşı’ndan önce Büyük Bri­tanya’nın İstanbul Büyükelçi­liği tercümanı olan Sir Andrew Ryan’la ve o günlerde görüş de­ğiştirip Türk tarafını destek­lemeye başlamış olan tarihçi Arnold Toynbee’yle buluşmuş, bir akşam yemeği sonrasın­da ise Toynbee’nin evinde T. E. Lawrence’la tanışmıştır. Daha sonra yola çıkan Yusuf Kemal Bey, İtilâf Devletleri dışişleri bakanları konferansının açıldı­ğı 22 Mart sabahı Paris’e geldi. Ne var ki, konferanstan hemen o akşam çıkan ilk haberler, Yu­suf Kemal Bey’in aniden Pa­ris’ten ayrılarak Ankara’ya dön­me kararı vermesine neden ol­du. Bırakışma isteniyordu, ama bırakışmayla birlikte Yunan Ordusu’nun Türkiye toprakla­rını boşaltmaya başlaması söz­konusu değildi. Bu, ancak İtilâf Devletleri’nin önerecekleri ba­rış koşullarının iki tarafça kabul edilmesinden sonra yapılacaktı.

    Yusuf Kemal Bey’in büyük bir hayalkırıklığı yaşadığı belli oluyor; zira Fransız kamuoyu­nun ve bu arada birçok Fransız devlet adamının Ankara’dan yana oldukları kesindi. Pa­ris’in en etkili gazetelerinden Le Temps, bütün konferans bo­yunca Ankara’nın görüşünü savunmuş; Boğazların iki yaka­sının da Türkiye’ye bırakılma­sının adil olacağını iddia etmiş; sürmekte olan savaşın da bir Türkiye-Yunanistan savaşı de­ğil, gerçekte bir Türkiye-Büyük Britanya savaşı olduğunu ileri sürmüştü. Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré de biraz mahçup bir biçimde Yusuf Kemal Bey’i Pa­ris’te tutmaya çalışmış, başarılı olamayınca da, “Büyük Millet Meclisi’ne benden hürmet gö­türün. Cevabı biraz uzatın. Ka­bul etmezseniz etmeyin. Yalnız ibarelerini mülayim yazın. Sizi müdafaa edebileyim. Selâmet­le gidin. Şimdi emir vereceğim, yolda Fransız vasıtalarından istediğiniz gibi istifade ede­bilirsiniz” demiştir. Nitekim konferansın 26 Mart’ta açık­ladığı kararlar Yusuf Kemal Bey’in trendeki kopartımanı­na kadar bizzat gelen Bern’de­ki Fransız büyükelçisi tarafın­dan iletilmiş; Türk heyetini de Bulgaristan’ın Burgaz limanın­dan İnebolu’ya bir Fransız tor­pidosu getirmişti. Gerçek şu ki Fransa, Almanya’yla olan pa­zarlıklarda destek, Musul pet­rollerinden de pay alabilmek için Curzon’un planında Türki­ye lehinde çok küçük değişik­likler istemekle yetinmişti.

    Poincaré ve Curzon Lozan’da 22 Kasım 1922’de Lord Curzon, Mussolini ve Fransa Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré, Lozan Konferansı’nın yapıldığı salonun önünde. Konferansın hemen öncesinde, Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılan Yusuf Kemal Tengirşenk’in yerine, İsmet İnönü getirilmişti.

    26 Mart 1922’de açıklanan kararlar, aşağı yukarı Lord Cur­zon’un Yusuf Kemal Bey’e söy­lediklerinin aynısıydı. Ankara Hükümeti 5 Nisan’da sözko­nusu kararlara yanıtını bir no­ta biçiminde İtilâf Devletleri temsilcilerine bildirdi. Nota­da TBMM’nin de barış istedi­ği, ancak Yunan işgali altında­ki toprakların boşaltılmasıyla eşzamanlı olmayan bir bırakış­mayı kabul edemeyeceği söyle­niyordu. Ayrıca 4 ay içinde ta­mamlanması önerilen boşaltma kabul edilirse, TBMM’nin barış koşullarını görüşmek üzere he­men bir heyet göndermeye ha­zır olduğu da eklenmişti.

    Ancak bu nota, olumlu bir karşılık bulmadı. İtilâf Devlet­leri 15 Nisan’da gönderdikleri bir notayla Ankara’nın notasını kabul etmediklerini bildirdiler. TBMM, bunun üzerine 22 Ni­san’da bir nota daha göndererek daha önce dile getirmiş olduğu koşulları yineledi ve İtilâf Dev­letleri’ni İzmit’te toplanacak bir konferansa davet etti, ama bu notadan da hiçbir olumlu sonuç alınamadı. Anadolu’nun Yunan Ordusu’nca boşaltılması artık askerî tedbirlere kalmıştı.

  • Tıbbiye Mektebi’nde anatomi dersi

    14 Mart 1827’de Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’nin kurulmasıyla Türkiye’de modern tıp eğitimi başladı. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart, Türkiye’de 1919’dan beri Tıp Bayramı olarak kutlanı­yor. 1919’daki ilk 14 Mart, 1. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Mütareke Dönemi’nin düşman işgali altındaki İstanbul’unda biraz buruk geçmişti. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin çok önceden planlama çalışmalarına başladığı organizasyon, kente sinmiş acı ve matem havasında, bugün yerinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi olan Darulfünun kon­ferans salonunda yapılmıştı. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin Avrupa ayarında tahsil gören öğrencileri, bir kadavra üzerinde anatomi dersi işlerken…

    ABDULLAH FRERES / LIBRARY OF CONGRESS

  • Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe…

    Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe…

    1. Elizabeth, sadece İngiliz tarihinde değil dünya tarihinde de en çok incelenen, hakkında en fazla yazılan, yaşadığı dönemde ve sonrasında yapılan portreleriyle meşhur bir kişilik. Modern zamanlarda Hollywood tarafından yüzlerce defa sinemaya uyarlanan, 24 Mart 1603’te ölen 1. Elizabeth ile ilgili mitler ve gerçekler.

    Elizabeth’in babası 8. Hen­ry, Papa’nın tüm itirazları­na rağmen yaptığı evlilik­lerle anılır. Kral, çocuklarından en büyükleri olan Mary (Kato­lik) ile Elizabeth’i (Protestan) gayrimeşru kabul ederek oğlu Edward’ı direkt varisi göster­miş; daha sonra ölüm döşeğin­de bunu değiştirmiş ve oğlunun ardından kızlarını taht sırasına eklemişti. Edward başa geçin­ce, babasının Protestan reform­larının tersine çevrileceğinden korktuğu için Mary’yi verasetten çıkarmış, ancak bunu yaparken Prostestan Elizabeth’i de dev­re dışı bırakmıştı. Kuzeni Jane Grey sadece 9 gün kraliçe kala­bilecek; Katolik soyluların deste­ğini alan Mary, Jane’i devirerek tahta geçecekti. Böylece İngiliz tarihinde resmî olarak ilk “hük­meden kraliçe” Mary oldu. Mary, hem soyluların hem de Protes­tanların tepkisinden çekinerek “anne farklı-baba bir” kızkardeşi Elizabeth’e tahtı bırakmak duru­munda kalacaktı.

    Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe
    İffetin sembolü Kökeni Roma’ya dayanan “Tuccia’nın eleği” iffeti ve bekareti temsil eden önemli bir simgeydi. Sağdaki tablodaki altın tasmalı kamık (bir çeşit gelincik) da tıpkı elek gibi iffetin sembolüydü.

    Protestanların korucuyusunun Katolikler’e hoşgörü politikası

    8. Henry 1532-1534 arasında çı­kardığı parlamento kararlarıy­la kendini İngiltere Kilisesi’nin Yüksek Başkanı ilan etti ve bu şekilde Papalık’tan kopan İngiliz Protestan reformasyonu fark­lı bir evreye girdi. Kızı Mary ise karşı-reform politikaları yürüte­cek ve bu unvandan vazgeçecek­ti. Ancak Elizabeth, babasının unvanını Yüksek Yönetici (Sup­reme Governor) olarak devam ettirdi. Kadın olması sebebiyle Lordlar Kamarası’ndaki pisko­poslar onun bu unvanına karşı çıktıysa da Anglikan Kilisesi’nin en önemli pozisyonu Canterbury Başpiskoposluğu’nun boş olma­sından dolayı avantaj sağlayan kraliçe, “kilisenin başı” konumu­nu korudu. Elizabeth bu geçiş sürecinde her ne kadar Protes­tanların lideri olsa da Katolikle­re karşı da hoşgörülü davrandı. Hatta haç gibi Katolik sembol­lerin kullanılmasını da devam ettirdi. Tüm bunlar iç politika hamleleri gibi gözükse de ağır­lıklı olarak İngiltere’nin dış poli­tikasıyla ilgiliydi. Zira dönemin en zengin aktörlerinden Habs­burg yönetimindeki İspanya’nın hükümdarı 2. Felipe, hem ölen eşi Mary’den dolayı taht üzerin­de hak iddia ediyor hem de ken­dini Katolik inancının hamisi olarak tanımlayarak İngiltere’ye askerî ve siyasi müdahalelerde bulunuyordu. Elizabeth ise tüm bunları savuşturmak için elin­deki Protestan kartını doğru kul­lanmak zorundaydı. Katolik soy­lular ve halkın kendisine karşı olmaması için bir dinsel denge/ tolerans siyaseti gütmeliydi.

    Sanatla inşa edilen kadın hükümdar miti

    1. Elizabeth’in Britanya tarihin­deki en tanınmış karakterlerden biri olması, askerî veya siyasi ba­şarılarından ziyade bugünkü ifa­desiyle “halkla ilişkiler” sektörü tarafından inşa edilen “story”leri sayesindedir. Yaptırdığı portre­leri, bunda özellikle önemli rol oynamıştır. Kamusal kimliğini oluşturulan bu portreler ülkenin gündemine göre dikkatlice ta­sarlanmıştır. Bu portrelerde kra­liçe kimi zaman acımasız, umar­sız ve daha eril şekilde tasvir edilmiş; kimi zamansa anaç veya “Bakire Meryem”i ima edecek, kutsal bir figürü andıracak şekil­de ele alınmıştır.

    Hiç şüphesiz portreler kadar, yaşadığı dönemde yazılan ve üs­tü kapalı eleştiriler de barındı­ran John Foxe’un Şehitler Kitabı (Book of Martyrs) ile Edmund Spenser’ın epik eseri Peri Krali­çe (The Fairee Queene) de etkili olmuştur. Ölümünden sonra ya­zılan ve onu nostaljik bir Protes­tan kadın kahraman olarak gös­teren onlarca eser de kraliçenin tarihsel kişiliğinden uzaklaşarak bir mit hâline gelmesini sağla­mıştır.

    Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe
    Darnley portresi 1.Elizabeth’in, farklı sanatçıların tablolarında farklı farklı tasvir edilmesi bir sorunu ortaya çıkarmıştı. Elizabeth’in resmî bir portresi yoktu. İtalyan ressam Federico Zuccaro’nun “Darnley Portresi” olarak bilinen eserinden sonra (yaklaşık 1575-76) kraliçenin bu yüz ifadesi uzun süre tekrarlanmıştı.

    Bakire kültü ve Tudor’ların son bulması

    Elizabeth mitinin oluşturulma­sında önemli bir unsur olan “ba­kirelik” konusu, tarihçiler ara­sında tartışmalı bir alan. Özel­likle tahta geçmeden önce veya tahta geçmesinin pek mümkün gözükmediği zaman aralığında her saray soylusunun yaşayabi­leceği ilişkileri yaşamış olma­sı muhtemel. Tahta geçtikten sonra da samimiyetini devam ettirdiği Robert Dudley (hatta çocukluk arkadaşıdır) ve Walter Raleigh gibi arkadaşlarıyla hem döneminde hem sonrasında iliş­ki yaşadığına dair söylentiler var.

    Bir hükümdarın meşruluğu noktasında canalıcı konulardan biri de tacını devredeceği bir ço­cuk yapmasıdır. Bu sebeple hem yakın çevresi hem parlamento, ülkede istikrarın devam edebil­mesi için kraliçeye önce vâri­sini doğurabilmesi daha sonra da tahtını sağlamlaştırması için birçok damat adayı önermiş­tir. Kaynağı tartışmalı olsa da, Elizabeth’in henüz tahta geçtiği 1559’da henüz 26 yaşındayken, artık evlenmesi gerektiğini söy­leyenlere “ben zaten evlendim, kocamın adı İngiltere Krallı­ğı’dır” diye cevap verdiği yazılır. Yaşı ilerleyip çocuğunun olma ihtimali zayıfladığında bakire kültünün kullanımı artmıştır.

    Fakat bu durum tahtın vesa­yetinde bir soruna yolaçmıştı. 7. Henry ile başlayan Tudor Hane­danı, 5. üyesi Elizabeth’in ölü­müyle bitmiştir. Tacın devriyle ilgili açık bir kural olmaması ül­keyi içsavaşa yönlendirebilse de, Robert Cecil’in kraliçenin son günlerinde yaptığı ayarlamalar­la tahtı Elizabeth’in İngiliz ta­cında hak iddia ettiği şüphesiyle öldürttüğü İskoç Kraliçesi Mar­y’nin oğlu Stuart Hanedanı’ndan James devralmıştır.

    PLATİN YILDÖNÜMÜ

    2.Elizabeth: Yaşayan efsane

    21 Nisan 1926 tarihinde doğan 96 yaşındaki Kraliçe 2. Elizabeth, 70 yıldır Britanya tahtında. 2.5 sene daha tahtta kalırsa, 14. Louis’yi geçerek tarihte en uzun süre hüküm süren monark olacak.

    Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe

    İsmini annesi Elizabeth Bowes-Lyon’dan alan Kraliçe 2. Elizabeth, geçen 6 Şubat’ta tahta geçişinin 70. yılını kutladı. Çok az hü­kümdarın ulaşabildiği bu skor, 2-3 Haziran’da kraliçenin doğumgünü vesilesiyle yapılacak gösterilerle kutlanacak.

    Eğer kraliçenin sağlığı el verirse (şu sıralar yakalandığı Covid’den sonra iyileşmiş görü­nüyor) veya tahttan feragat etmezse, birkaç ay içerisinde önce eski Liechtenstein Prensi 2. Johann’ı ve birkaç sene içerisinde de 72 sene 110 gün hüküm süren efsanevi Fransa Kralı, Güneş Kral 14. Louis’yi geçerek tahtta en uzun süre kalan monark sıfatıyla bir dünya rekorunun sahibi olacak.

    Hakkında daha şimdiden onlarca film ve belgesel bulunan Kraliçe’nin, ileride tıpkı adaşı 1. Elizabeth gibi İngiltere tahtının ve dünya tarihinin en çok anılan hükümdarların­dan biri olacağı kesin.

  • Önce gerçek sonra çocuklar ve kadınlar

    Fotoğraf

    Dünyadaki insan tarihinin karanlık dönemlerinden birine tanıklık ediyoruz. 90’lı yıllardan itibaren bölgesel krizlerden biri olarak ortaya çıkan Ukrayna krizi; 2022 Şubat’ında başlayan Rus askerî müdahalesi ile global bir savaşa doğru evriliyor. Uluslararası kapitalist sistemin baş rollerdeki aktörleri, yeni bir iktisadi kurulum içerisinde siyasi iktidar alanlarını genişletmek, sağlamlaştırmak istiyor. “Acı” ve “gerçek”, kelimelere döküldüğünde kifayetsiz kalıyor; fotoğraflarda, görüntülerde ve sosyal medyada dezenformasyona kurban ediliyor.

    Artık şu veya bu tarafı destekleyenler ve karşılarındakiler, modern zamanlarda yaşandığı gibi belli bir fikrin, ideolojinin, hatta politikanın insanları değil. “Tamamen duygusal nedenler”le harekete geçirilen sosyal medya askerleri, gerçek kurşun ve bombalardan daha fazla insanı imha ediyor. Bu tahribatın taraftarı olmaktan utanmayan-sıkılmayanlar; Moskova’da konser vermek ve “Batılı” şer odaklarına laf yetiştirmekle, Tarkovski’yi, Dostoyevski’yi yasaklamak arasındaki kaygan yollarda dolanıyor. Kan ve gözyaşı, daha önce benzeri pek görülmemiş şekilde sahtekarlık için kullanılıyor. Tüm bunlar olup devam ederken önce gerçek sonra kadınlar ve çocuklar ölüyor, öldürülüyor.

    Bu neredeyse herşeyin birbirine karıştığı savaş enflasyonu ortamında, gazetecilikle uzun süre önce ilgisini kesen Türk medyası da yaşananları Türkiye’deki iç politika aktörlerinin patetik yaklaşımlarına göre okuyor, yansıtıyor. Bırakınız meslek ahlakını, en genel ve insani anlamda dahi ahlaki kriterlerini yitirmiş bu kesim -daha önce çok defa yazdığımız gibi- Oğuz Atay’ın meşhur cümlesini bizlere hatırlatıyor: “Üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne ümmet-i Muhammed kurtulur”.

    Bu negatif, hatta korkunç atmosferde Türkiye’de yaşayan insanların en azından yakın tarihimiz açısından olumlu sonuçlar çıkarabilmesi ihtimali, geleceğimiz çocuklar için bir parça da olsa umut oluşturuyor. Lozan Antlaşması’nın, Montrö Sözleşmesi’nin önemini; Moskova’nın Doğu vilayetlerimizde hak iddia etmesi, NATO’ya girişimiz ve Kore’ye asker yollamamızla gelişen süreci; Kıbrıs hadiseleri ve harekatını; Amerikan üsleri, askerî darbeler dönemi, Güneydoğu’daki terör hareketlerini; artık şuncu-buncu değil de hakiki bir yurtsever gözüyle okumanın, öğrenmenin ve “tutum” almak yerine hakiki bir “birlik” için buluşmanın zamanı değil mi?

    Şunu unutmayalım: Bu kriz/savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, dünya ve ülkemiz Şubat 2022 öncesinden epey farklı olacak. Hazır durmamız ve çok çalışmamız lazım.

    Türkiye coğrafyasının oturucuları -özellikle gençler-, hem dedelerinin günahlarıyla hesaplaşabilecek hem de onların canları pahasına yeniden kurdukları bu ülkeyi savunabilecek yüreklilikte.