Etiket: sayı:90

  • Hazine’nin dibi görününce halkın altını ‘haram’ sayılır

    Uzun Osmanlı asırları bo­yunca karşımıza değişik ad ve fonksiyonlarla çı­kan Hazine, klasik dönemde En­derun ve Birun (İç ve Dış) Hazi­neleri olarak anılırdı. Başlangıçta devletin ana hazinesi olarak Bi­run Hazinesi varken zamanla pa­dişahların şahsi hazinesi diye de­ğerlendirilen Enderun Hazinesi ortaya çıktı. Raht, Hil’at Hazine­leri adlarıyla anılanları da En­derun Hazinesi’nin altında yer alırdı. Fatih devrinden 3. Selim zamanına kadar aynı kalan yapı, Nizam-ı Cedid döneminde kuru­lan İrad-ı Cedid, Zahire, Tersane Hazineleriyle çeşitlendi.

    Tüm bu çeşitlenme-artıştaki maksat, esas Hazine’nin ağzına kadar altın, gümüş ile dolmasın­dan ötürü ilave hazinelerin oluş­turulması değildi. Aksine, bir tür­lü doldurulamayan, çoğunlukla boş kalan Hazine’nin kayıp-kaça­ğını azaltarak daha küçük ölçek­li, kontrol edilebilir hazinelerle devletin ihtiyaçlarını karşılaya­bilmek maksadından kaynaklan­mıştır. Tanzimat sonrası kurulan Maliye Nezareti’ne bağlı Hazi­ne-i Amire ve padişahın Hazine-i Hassa’sıyla, dağınık mali teşkilat toparlanmaya çalışılmıştır.

    Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nden dönüşünde “benim altın ile doldurduğum Hazine’yi benden sonra kim mangırla dol­durursa onun mührüyle mühür­lensin; altın ile doldurulursa be­nim mührümle mühürlenmeye devam edilsin” dese de, tamtakır kurubakır hâle gelen Hazine’nin devletin sonuna kadar Yavuz’un mührüyle mühürlendiği bilini­yor.

    Kağıt para öncesi zamanda, altın ve gümüş sikkelerin teda­vülde olduğu dönemlerde Ha­zine’yi doldurmak çok güç olu­yordu. Bugünkü gibi kağıt para basmanın mümkün olmadığı o yıllarda, sikkelerin altın-gümüş ayarının düşürülmesiyle (tağşiş) para sıkıntısı aşılmaya çalışılırdı; fakat daha büyük sosyal sıkıntı­lar ortaya çıkardı. İsyanlara, ih­tilallere kadar gidebilen sosyal karışıklıkları önleyebilmek için sağlam politikalar üretilemiyor­du. Osmanlı Devleti, 1683 Viyana Kuşatması’nı takiben neredey­se tüm Avrupa’ya karşı 16 yıl ke­sintisiz süren savaşlar esnasın­da, 1699 Karlofça Antlaşması’na kadar varını yoğunu harcadı. Sonraki yıllarda mali bünye­nin iki yakasının biraraya gel­diği zamanlar sınırlıdır. Devlet, sosyal devlet anlayışından uzak olsa da, eğitim, sağlık, bayındır­lık hizmetlerinin büyük çoğun­luğu vakıflar eliyle yürütülse de, gelirlerin giderleri karşılayabildi­ği yıllar sayılıydı. Bütçenin gider kalemlerinin en büyükleri Yeni­çeri ulufelerine, devletten maaş alan görevlilere ve elbette en faz­lası askerî harcamalara aitti.

    1739-1768 arasındaki uzun denilebilecek bir süre, Avrupa ülkeleriyle barış ortamı içinde geçirildi. 3. Osman’ın ölümüy­le 1757’de tahta çıkan 3. Musta­fa’nın bazı iktisadi hamleleriyle Hazine rahat bir nefes almış­tı. Padişah, Rusya ile kapanan savaş defterini yeniden açma­ya niyetlendiğinde “maksat para ise Edirnekapı’dan Rusçuk’a iki sıra altın kesesi dizerim” dese de Sadrazam Ragıp Paşa’nın karşı çıkması üzerine savaşı başlata­mamıştı. Ragıp Paşa’nın 1763’te ölümünden sonra yerine gelen Muhsinzade Mehmed Paşa’yı da ikna edemeyince sürgüne gön­dermişti. Savaşta ısrarlı olan pa­dişahın etrafında caydırıcı devlet adamı kalmayınca, hatta Reisül­küttap Ahmed Resmi Efendi’nin deyimiyle “Boğdan’dan gelen Al­yanak elmayı Kızılelma zanne­denler”in savaş çığırtkanlığı yap­malarıyla, Ruslara açılan savaş kısa sürede bozguna dönüştü. 5 yıl süren savaşta binlerce asker ve sivil kaybının yanında Rus­çuk’a kadar kese kese dizilecek altınların da dibine darı ekildi.

    Osmanlı Devleti 1683 Viyana Kuşatması’nı takiben neredeyse tüm Avrupa’ya karşı 16 yıl kesintisiz süren savaşlar esnasında, 1699 Karlofça Antlaşması’na kadar varını yoğunu harcadı. 1739-1768 arasında görece rahat bir dönem geçiren Osmanlı toplumu, Ruslarla girilen savaş sonucu 1774’te yüz kızartıcı Küçük Kaynarca Antlaşması’na imza atmak zorunda kaldı.

    Yıllar süren savaşların masrafları, üretici işgücünün savaşlarda kaybedilmesi, toplanamayan vergiler, ödenen korkunç savaş tazminatları ile elden çıkan toprakların gelirlerinden mahrum kalınmasıyla durum daha da kötüleşti. Buna karşın, kaybedilen Kırım’ı yeniden almak hırsıyla 1787’de Ruslara ve onlarla ittifak kuran Avusturya’ya savaş ilan edildi.

    Yaşanan yenilgilerin ardından Hazine tamamen boşaldı ve halkın elindeki altın ve gümüşlü eyer, kap-kacak ve her çeşit altın ve gümüş eşyanın kullanılmasının şer’an haram ilanıyla şiddetli bir yasak getirilmesi en son çare olarak sunuldu. 3. Selim de şahsına ve harem kadınlarıyla şehzadelere ait altın-gümüş eşyadan bazılarını Darphane’ye gönderdi.

    Hazine’nin dibi görünün­ce 3. Mustafa, oğlu Şehzade Se­lim’in doğumunda hediye gelip validesi Mihrişah Başkadınefen­di’nin elinde bulunan altınlara göz dikti. İ. H. Uzunçarşılı TTK Belleten’in 88. sayısındaki “Hü­zün Verici Bir Borç Senedi” adlı makalesinde 3. Mustafa’nın al­dığı borca karşılık Mihrişah Ka­dın’a verdiği senedi neşretmiştir. Padişah muhtemelen bu borcu ödeyemeden 1774’ün başında öldü ve yerine geçen kardeşi 1.Abdülhamid 26 Temmuz 1774’te Osmanlıları tahrip eden en kötü antlaşmaların başında gelen Kü­çük Kaynarca Antlaşması’yla sa­vaşa son vermek zorunda kaldı.

    Yıllar süren savaşların mas­rafları, üretici işgücünün savaş­larda kaybedilmesi, toplanama­yan vergiler, ödenen korkunç sa­vaş tazminatları ile elden çıkan toprakların gelirlerinden mah­rum kalınması, Osmanlı maliye­sini uzun süreli bir krize soktu. Buna rağmen 1. Abdülhamid, Ruslar karşısındaki ağır mağlu­biyetin intikamını alabilmenin, bilhassa Kırım’ı yeniden Osman­lı Devleti’ne kazandırabilmenin hırsıyla yanıp tutuşuyordu. Şart­ların müsait olduğunu düşündü­ğü anda 1787’de Ruslara ve on­larla ittifak kuran Avusturya’ya savaş ilan etti. İki cephede birden müthiş bir savaş başladı. Giderek kötüleşen mali durum karşısın­da Tunus ve Cezayir’den borç alınması düşünüldü. Mümkün olmayınca Osmanlı tebaasının elindeki altın ve gümüş eşyaların belirlenen ücretle satın alındık­tan sonra Darphane’de altın ve gümüş sikke basılarak para darlı­ğının giderilmesi yoluna gidildi.

    Savaşın ikinci yılında vefat eden 1. Abdülhamid’in ardından 7 Nisan 1789’da tahta geçen 3. Selim bomboş bir Hazine buldu. Saltanatındaki ilk yılında orduya para, zahire, yiyecek yetiştirmek­te zorlanınca, para bulmanın ça­relerini araması için rical-i dev­leti istişareye zorladı. 26 Zilkade 1203 (18 Ağustos 1789) tarihinde sadaret kaymakamının başkan­lığında sabık şeyhülislam Kamil Molla, sabık kaymakam Salih Paşa, Şeyhülislam Hamidîzade, Reisülküttap, Darphane Nazı­rı ve çok sayıda devlet adamının katılımıyla büyük bir danışma meclisi toplandı. Uzun tartışma­lardan sonra yabancı ülkelerden borç alınması; reayadan 1 sene­de iki defa cizye vergisinin tah­sili; Halep, Şam, Bağdat, Bursa gibi büyük şehirlerin tüccarıyla İstanbul sarraflarından borç te­dariki; İstanbul halkından ocak vergisi, esnaftan kepenk vergisi adıyla yeni vergiler tahsil edil­mesi akla geldiyse de hiçbirinin mümkün olmadığı ortaya çıktı. Felemenk (Hollanda) elçisinden bazı şartlarla borç talep edildiği ancak elçinin “şudur budur” di­yerek oyalama taktiğinden dolayı borç işine ümit bağlanamayacağı anlaşıldı.

    Akıllara gelen her tedbirin boş çıkması üzerine en sonunda halkın elindeki altın ve gümüş eşyaların, parası mukabilinde Darphane’ye teslim edildikten sonra eritilerek madenleriyle altın ve gümüş sikke basılması­nın en uygun yol olduğu toplan­tı sonunda padişaha bildirildi. Halkın bu tedbire kulak asma­ması ihtimaline karşı, kadınla­rın ziynet eşyaları, kılıç, silah süsleri, katiplerin divitlerindeki gümüşler ve padişahın kullandı­ğı eyerler hariç halkın elindeki altın ve gümüşlü eyer, kap-ka­cak ve her çeşit altın ve gümüş eşyanın kullanılmasının şer’an haram ilanıyla şiddetli bir yasak getirilmesi en son çare olarak sunuldu. Ancak halkın bu ya­sağı ciddiye alıp uygulamaktan kaçınacağı “saraylarda, padişah kadınları ve kızlarında bu kadar gümüş var, önce onlar versin biz de verelim” diyeceği için padi­şahın bu işe öncülük etmesi ve şahsıyla ailesine ait altın-gümüş eşya ve evaninin (kap-kacağın) bir an evvel Darphane’ye teslim edilmesi tavsiye edildi.

    Sadaret kaymakamı bu öne­riyi sunarken “Osmanlı Devle­ti halkın elindeki, saraylardaki altın-gümüş eşyayı eritip sik­ke basacak kadar zor duruma düştüğünün anlaşılmasıyla, di­ğer devletler arasında zelil bir duruma düşer mi” endişesini de yazmış. Öte yandan ortaya koyduğu endişeyi kendisi ber­taraf ederek “tarihlerin yazdı­ğına göre eskiden bundan daha kötü durumlara maruz kalındı­ğı, hatta bakırdan sikke kesildi­ği bilindiğine, üstelik yapılacak yasaklama şeriatın bir kuralını yerine getirmek olduğuna göre padişahın oluru üzerine şeyhü­lislam ile bir kere daha görü­şüldükten sonra kesin kararın bildirileceği” belirtilmiş [BOA. HAT. 182/8353].

    18 Ağustos 1789 tarihli bu telhisin ardından fetva hemen çıkmamış. Zaten gergin olan sa­vaş ortamında halkın elindeki altın-gümüş eşyalara bir anlam­da elkonulmasının dedikoduları arttıracağı, belki de istenmeyen sonuçlara sebep olacağı düşünül­müş. Bir süre daha görüşmelerin devam ettiği, muhtemel pürüz­lerin giderildiği, ancak tamamen çaresiz kalındığı bir ortamda Şeyhülislam Hamidîzade Mus­tafa Efendi’nin fetvayı verdiği anlaşılıyor. Bu fetva üzerine uy­gulamayı onaylayan ve 3. Selim eliyle sadaret kaymakamına ya­zılan hatt-ı hümayunun arkasın­da 11 Safer 1204/31 Ekim 1789 tarihi yazılıdır. Anlaşılan o ki ma­li durumu kurtarabilecek siyasi fetva için biraz ayak sürünmüş, neredeyse 2 aydan fazla süren müzakereler sonucu güç bela ve­rilmiştir.

    3. Selim fetva çıkar çıkmaz devlet adamlarının meşveret meclisindeki tavsiyesi uyarın­ca Harem’de şahsına ve harem kadınlarıyla şehzadelere ait al­tın-gümüş eşyadan bazılarını tespit ettirerek düzenlenen lis­teleriyle birlikte Darphane’ye gönderdi (Bu ilk listeyi İsmail Baykal, Tarih Vesikaları dergisi­nin 13. sayısında neşretmiştir). Ardından Osmanlı Devleti’nin tüm vilayet ve kaza merkezlerine gönderilen fermanlarla kadınla­rın ziynetleri, yüzük ve kuşaklar­daki paftalar, silah ve kılıç süsle­ri, katiplerin divitleri haricinde kalan altın ve gümüş eşyaların kullanımının haram olduğu; bu tür eşyaların bedeli mukabilin­de Darphane’ye teslim edilme­si gerektiği bildirildi. Gönderi­len fermanlara olumlu cevaplar verildiği, halkın ve taşra devlet adamlarının ellerindeki eşyayı Darphane’ye gönderdikleri görü­lüyor; ancak katılımın ne oranda gerçekleştiğini tespit edebilecek verilerden şimdilik mahrumuz.

    Meşveret meclisinde alınan kararların yazıldığı telhiste, önce padişahın ve saray halkının bu yasaklara uyması telkin edilmiş­ti. 3. Selim, hatt-ı hümayununda bu noktaya da temas ediyor ve saltanatın ihtişamını sergilemek maksadıyla birkaç kıymetli rahtı (at eyeri) alıkoyup geri kalanı­nı Darphane’ye teslim edeceğini bildiriyor. Sarayın en zengin ha­zinelerinden olan Raht Hazinesi her türlü eyer, at koşumu, üzengi, kırbaç, at alınlığı gibi malzemele­rin saklandığı hazinedir. Devletin ihtişamlı zamanlarında devletin hazinesinde olduğu kadar, etkili ve güçlü sadrazamların hazine­lerinde de yüzlerce eyer takımı bulunurdu. Bunların mükem­mel surette altın ve gümüşten yapılmış, üzerleri yüzlerce elmas, zümrüt, yakut ve pırlantalarla süslenmişleri devletin ve devlet adamlarının ihtişamını vurgu­lamakta kullanılırdı. İşte bu ha­zinenin envanterinde kayıtlı bir eyerin üzerinde 1609 elmas, 1270 yakut, 205 zümrüt bulunmaktay­dı [BOA.MAD. 13061, sf.5].

    3. Selim’in böylesine süslü, altın ve gümüşten mamul yüzler­ce eyerin bulunduğu Raht Hazi­nesi’ndeki eyerlerden birkaçını alıkoyup diğerlerini bozdurmak istediğini bildirmesi elbette bir fedakarlık gösterisidir. Ne ka­dar rahtın bozdurulduğuna dair bir liste yoktur ancak kendinden sonra gelen 2. Mahmud ve Ab­dülmecid zamanlarına ait Raht Hazinesi kayıtlarında da oldukça süslü, mücevherli hatırı sayılır miktarda eyer bulunuyor. Gü­nümüzde bu murassa eyerlerin bulunması gereken yer olan Top­kapı Sarayı’nda 2. Abdülhamid’e hediye gelen birkaç değersiz eyerden başkası görülmemekte­dir. Muhtemelen Kırım Savaşı sonrası iyice bozulan, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda ta­mamen iflas eden mali yapıda, elde kalan eyerler de teker teker bozduruldu ve günümüze intikal edemedi.

    1 BELGE’NİN BELGESİ / 1789

    3. SELİM’İN HATT-I HÜMAYUNU

    ‘Bu maslahat din içündür, ona göre nizam veresin’

    Kaymakam Paşa

    Meskûk akçeye kıllet gelmesinin sebebi hem temadî-i seferden ve hem evani-i zer u sim istimalin­den evvelkinden şimdi birkaç kat ziyade olduğundandır. Bu hususun şer’îsi semahatlü Şeyhülislam Efendi daîmizden sual olundukta hâtem ve kuşak paftasından ve hilye-i seyf ve hilye-i nisadan maada zer u simden masnû’ şeylerin rical ve nisaya istimali haram idüğini ve eşya-yı mezkûrenin zekâtı vacip ve hapsi bilâ-faide ve cihad içün lüzumu olmağla ashabı Darbha­ne’ye bey’ etmeleri içün emr-i âli sadır olsa mezbûrların ol emre itaat lazım olduğunu mübeyyin feteva-yı şerife vermeleriyle mu­cib-i feteva-yı şerif üzere hâtem ve kuşak paftasından ve hilye-i seyf ve hilye-i nisadan velhasıl erbab-ı harbin eslihasından ve küttabın ancak devatından ve nisvanın hilyelerinden maada zer u sim istimalini ammeden men edesin. Şân-ı saltanat içün ben fakat birkaç raht alıkoyup maadayı Darbhane’ye veririm. Vüzera ve rical ve sairleri raht u bisat ve harem ve selamlıkların­da memnûʻi’l-istimal olan evani ve gayri her ne [var] ise evvela kapuya götürüp bade’l-vezn ya­nına adam tayiniyle Darbhane’ye teslim ve akçelerini biʻt-temam ahz eylemek üzere tanzim edesin. Bu maslahat din içündür. Her kim ketm u ihfa ve hilafına icra eder ise Allah ve Peygambe­rimizin laneti üzerine olsun. Ona göre nizam veresin.

    (Belgenin arka yüzündeki tarih 11 Safer 1204-/31 Ekim 1789)

    BOA.HAT 226/12578

    ŞEYHÜLİSLAM HAMİDÎZADE

    MUSTAFA EFENDİ’NİN FETVASI

    Minhü’t-Tevfik

    Bu mes’elede eimme-i Hanefiy­ye’den cevap ne vechiledir ki

    Altun ya gümüşten masnû’ olan hâtem ve kuşak paftası ve hilye-i seyf ve hilye-i nisadan maadanın rical ve nisaya istimali haram olur mu? Beyan buyurula.

    El-Ceva—————————-p Allahü a’lem

    Olur

    Ketebehu el-Fakir Mustafa afa anhü

    Bu surette altun ya gümüşten masnû’ olan eşyanın istimali haram ve zekâtı vacip ve hapsi bilâ faide ve cihad içün lüzumu olmağla Darphane-i Amire’ye ashabı bey’ etmeleri içün emr-i ali sadır olsa mezburların ol emre itaatleri lazım olur mu? Beyan buyurula.

    El-Ceva——————————p Allahü a’lem

    Olur

    Ketebehu el-Fakir Mustafa afa anhü

    BOA.HAT 226/12578-1

    ŞERİAT AYKIRI AMA…

    Altın-gümüş kaplar haramdı ama sultanlar da umursamadı

    Osmanlı
    İmparatorluğu’nun
    sekizinci padişahı 2.
    Bayezid (saltanatı
    1481-1512).

    İslâm dininin altın ve gümüş süs eşyalara belli kısıtlamalar getirdiği, bu kaplarda yiyip içmenin haram olduğu öteden beri bilinmesine rağmen, Os­manlı toplumunda bu yasaklara bilhassa varlıklı kesimlerde pek uyulmadığı görülmektedir. Solakzade ve Hammer Tarihle­rinde belirtildiğine göre 1509’da büyük bir deprem felaketine uğrayan İstanbul’un yeniden imarının ardından 2. Bayezid ilk defa altın kaplarda yemek yeme âdetini saraya sokmuştur. Halka üç gün altın ve gümüşten tence­reler, tavalarda pişirilen yemek­ler sahan ve tepsilerle sunuldu; üç günden sonra 2. Bayezid de altın-gümüş sahanlarda yemek yedi. Şeriata aykırı bu uygula­manın, depremle morali bozulan halkın ihtişam ve servetle gözünün kamaştırılması amacı taşıdığı düşünülebilir. Ancak padişahın takvası sebebiyle altın ve gümüş aleyhtarlığını kırmak isteyen ulemanın bu usulü telkin ettiği de iddia edilmektedir. Bu tarihten sonra saraylarda mev­cut eşya listelerinde ve devlet adamlarının, ahaliden zengin kişilerin terekelerinde çok fazla altın-gümüş eşyaya rastlanır.

  • Aynı kök, karın ve kan ama kardeşler düşman

    Kandan, sütten veya ortak itikattan gelmiş olsun, kardeşlik Türk kültüründe büyük anlam ifade eden sıkı bir ilişkiydi. Ancak paylaşılamayan miraslar kardeşleri kaçınılmaz biçimde karşı karşıya getirdi. Nakkaşlar ve tarih yazarları kavgaları betimleyip ölümsüzleştirmeyi pek yeğlemediler. Bunu ancak merkezî söyleme dışardan katılan bir yazar ve ona eşlik eden nakkaş yapabildi.

    Kardeş kelimesi, Kaşgarlı Mahmud tarafından ya­zılan Türkçenin en eski sözlüğüne göre “aynı karında bu­lunmuş kişiler” anlamına gelir. Ancak aynı babadan gelip farklı annelerin karnında vücut bulan­lara da kardeş denilmiştir. Türk kültüründe genellikle öz kardeş, üvey kardeş, süt kardeş (emik­deş) ve kan kardeşlik (kan yalaş­mak) kavramları hâkimdir. İslâ­miyet’in kabulüyle birlikte buna din kardeşliği de eklenmiştir.

    Kitabi dinlerde kardeşlik, insanlığın karşılaştığı ilk cina­yet vakasıyla özdeşleşir: Kâbil, Tanrı’ya kardeşi Hâbil ile bir­likte sunular sunmuş, ancak ba­şaklardan oluşan kendi sunusu yerine Kâbil’in koyunu kabul edilince karnı almayıp kardeşi­ni öldürmüştü. En meşhur dinî kıssalardan birinde Yakub’un gözde oğlu Yusuf, diğer kardeş­leri tarafından öldürülmek is­tenmiş; içlerinden merhametli bir kardeş, onu öldürmeyip kör bir kuyuya bırakmayı önermiş­tir. Belki bu menkıbelerin tesi­riyledir ki Osmanlı Türkçesin­de kardeşlerle mesafeli olmanın yararını anlatmak için “ihvan ile ihtilat kılmamak” deyimi ve kardeşler arasındaki ilişkinin hep bir haset barındırdığı yö­nünde “Kardeş kardeşin ne öl­düğünü ister ne onduğunu” ata­sözü gelişmiştir. Öte yandan Hz. Musa ile kendisi gibi peygam­ber olan kardeşi Harun kıssa­sı dinî anlatıda iyi bir kardeşlik örneği olarak sunulur. “Kardeş kardeşi atmış yar başında tut­muş” atasözü, kardeşler arasın­daki kırgınlıkların geçiciliğine vurgu yapar.

     Kötü bir başlangıç

    Tevrat’a göre Kâbil, kardeşi Hâbil’i öldürdükten sonra “yeryüzünde kaçak ve serseri olarak yaşamaya” mahkûm edilmiş, Aden’in doğusuna sürülmüştür. Kuran’da ise Kâbil kardeşini öldürdükten sonra iki kardeş karga dövüşür ve ölen karganın kardeşini nasıl gömdüğünü öğrenen Kâbil yaptıklarından pişmanlık duyar. Yorumlara göre Kâbil ve ikiz kızkardeşi cennette, Hâbil ve ikiz kızkardeşi dünyada doğmuştu; aralarında sınıfsal bir ayrım vardı. Kardeşler ancak diğer doğumdan olan karşı cins ile evlenebiliyor, ikizleriyle evlenemiyordu. Hâbil, Kâbil’in ikiz kız kardeşini kendine isteyince araları bozuldu. Diğer bir görüşe göre ise çoban Hâbil, çiftçi Kâbil’in ekinlerini koyunlarına yediriyor, sularını içiriyordu ve aralarındaki çekişme klasik göçer-yerli geriliminin bir görünümüydü. Bir diğer görüş, Kâbil’in kuraklık nedeniyle Hâbil’i topraklarının bereketi için kurban verdiğini ve kendisini de feda ettiğini söyler. Temelde kıssa, Sümer mitolojisindeki Dumuzi ve Enkimdu efsanesiyle benzerlik taşımaktadır. Bir fal kitabında yer alan bu minyatür ise fal sahibinin Kâbil gibi düşmanlarına yenileceğini söyler (Falnâme, haz. Kalender Paşa, 1614-16, res.?, TSMK H. 1703).

    Heredotos’a (MÖ 484-420?) göre bir çanak içine kanlarını toplayan İskitler, bunu karşılık­lı içerek kan kardeş oluyordu. Artık kardeşler gibi birbirlerinin arkasında durmaları gerekirdi. Bu, “seçme iradesine” dayandı­ğı için manevi olarak belki soy yoluyla geçen asıl kardeşlikten daha üstün bir kardeşlikti. Süt kardeşlerse, geçmişlerinin bir döneminde hayatın getirdiği zor­luklar karşısında aynı memeden emmek zorunda kalmış kişiler­di. Onlar da aynı anaya minne­tin getirdiği bir hisle ebediyen kardeş gibi oluyor, öz kardeşler gibi birbirleriyle ve birbirlerinin çocuklarıyla evlenemiyorlardı. Dinlerse kardeşlik için herhangi bir vücut sıvısında birlik aramı­yor, inanç birliğini kardeşlik için temel koşul olarak konumlandı­rıyordu.

    Eski Türklerde kardeşlik, sıkı bağlar ve fedakarlık hissini çağrıştıran bir olguydu. Bilge Ka­ğan, devlet işlerinde yardımları­nı gördüğü kardeşi Kül Tigin’in ölümü üzerine onun yasını tutan ve hizmetlerini anlatan bir taşı 732’de Orhon Vadisi’ne diktir­mişti. Selçuklular, kardeşleriyle kimi zaman dostane kimi zaman hasmane olmuş iseler de, birbir­lerini katletmelerini söyleyen bir yasaya değil, aksine her karde­şin eşit haklarına işaret eden tö­relere sahipti. Kurucular Tuğrul ve Çağrı Beyler, iki kardeş olarak devletin serpilmesini sağlamış­tı. Ancak daha sonra bölüşümcü kardeşlik geleneği, devletin kü­çülmesinin öncü nedenlerinden oldu. 15. yüzyılda Anadolu’nun doğusunda yazıya geçirilen Dede Korkut Kitabı’nda kardeşler, ha­rici düşmanlardan birbirlerinin intikamını alır, fedakarlık yapar ve kardeşi olmayan karakterler kadersizliklerinden yakınır.

    İslâmiyet’in doğduğu toprak­larda kabile savaşları had saf­hadaydı ve kan bağına dayanan asabiyet dayanışması sonu gel­mez düşmanlıkların da kökenini oluşturuyordu. Peygamber bu­nun yerine inanca dayalı bir kar­deşlik tesis etti. Abbasi Halifesi Nasır-dinillah tarafından kuru­lan tasavvufi fütüvvet (gençlik) teşkilatı 1204’te Anadolu Sel­çukluları tarafından da benim­senmiş ve ahilik (kardeşlik) ku­rumu bir ticari-sosyal hareket olarak Anadolu’da yaygınlaşmış­tı. Bu teşkilatın ruhen izlerini ta­şıyan Yeniçeri Ocağı mensupları birbirlerine “yol kardeşim” diyor, evlenip çocukları olduğunda di­ğer yoldaşlar bu çocukları “kul oğlu” veya “kul kardeşi” diyerek benimsiyordu.

    Osmanlı kardeşliği

    Osmanlı hanedanında, başlangıçta Orhan ve Alaeddin kardeşlerin devlet işlerinde dayanışması iyi bir başlangıç gibi görünüyordu. Ardından 1. Murad, iktidarına başkaldıran İbrahim ve Halil ismindeki küçük kardeşlerini öldürttü. Daha sonra Yıldırım Bayezid, Kosova’da babasının öldürülmesi üzerine düşmanı takip edip geri dönen kardeşi Yakub’a kötü bir sürpriz yaptı (1389). Fatih, gelenekleşen bu olguyu kanun hâline getirdi ve kendisinin de beşikteki kardeşini boğdurttuğu yazılıdır. Ancak Selim tahta geçerken ondan önce İstanbul’a gelen Korkud ile cangüvenliği ve bağlılığa dayalı bir ahitname imzaladı. Korkud bir âlimdi ve Davetü’n-nefs adlı bir risale yazarak tüm siyasi öldürmelerin şeriata aykırı olduğunu söylüyor ve ima yoluyla Fatih Kanunnamesi’ni eleştiriyordu. Ancak büyük ağabeyi Ahmed 1513’te Yenişehir ovasında yenildikten sonra Selim, çeşitli saltanat davetlerine olumlu yanıt verdiği gerekçesiyle Korkud’u öldürttü. Böylece Fatih Kanunnamesi’ne karşı son direniş yıkılmış oldu. 3. Mehmed tahta geçerken 19 kardeşini katletti (1595). Bu felaket, 1. Ahmed döneminde (1603-1617) kafes sisteminin getirilmesini sağladı, ancak bu, ölümden sadece biraz farklıydı. Osmanlı yazar ve nakkaşları böyle acı bir olguyu görünür kılmamakta uzlaşır. Ahmed ile Selim’in savaşını anlatan bu minyatür, baba-oğul kavgalarının çokluğunun aksine, hanedandaki bir kardeş kavgasını betimleyen ender bir örnektir. Bunu belki de yazarın merkez söyleme çeperden katılan biri olmasına borçluyuzdur (Şükrî-yi Bitlisî, Selimnâme, res. Pir Ahmed, 1530, TSMK, H. 1597-98).

  • Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’

    Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’

    1522 doğumlu Mihrümâh Sultan, Kanunî Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan’ın biricik kızları, Veziriazam Rüstem Paşa’nın karısıydı. Gerek kişiliği gerekse bıraktığı eserlerle Osmanlı kadın tarihi ve Türk-İslâm kültürü açısından benzersizdir. Bakalım bu yıl, günümüzde kadınlara reva görülenlerin faillerini utandıracak Mihrümâh portreleri ve eserleri İstanbul’da ışıldayacak mı?

    İçinde bulunduğumuz sene, Sultan Süleyman’ın kızı Mih­rümâh Sultan’ın doğumu­nun 500 senesi. Kanunî Sultan Süleyman ile nikahlı hasekisi Hürrem Sultan’ın biricik kızları Mihrümâh, Karun denecek ka­dar zengin Veziriazam Rüstem Paşa’nın da eşiydi. Kaynaklar do­ğum tarihini 1522 veriyor (ölü­mü 25 Ocak 1576). Baba-ana-kız-damat dörtlüsü, Sinan’a ve ekolünden hassa mimarlarına İs­tanbul’u donatan anıtlar yaptır­mışlardır. İstanbul’un, Akdeniz havzası Türk-İslâm uygarlığının da payitahtı olmasında bu dört­lü, ön safta katkı sağlayanlardır. Mihrümâh Sultan, biri kentin doğu girişi Üsküdar’da, öteki batı girişi Edirnekapı’da selâtin öl­çekli 2 külliye/cami yaptırmış ilk ve tek padişah kızıdır. Baba’nın “Yükseliş Dönemi padişahı” ünü­nün yanısıra, kızının da yaşa­mı ve yaptırdıkları, kadın tarihi, Türk-İslâm kültürü açılarından önde ve önemlidir.

    Bekleyelim. Bakalım hangi kurum ve çevreler anma etkin­likleri, “Mihrümâh’a saygı yılı” düzenleyecek? Bilboard’larda, günümüzde kadınlara reva gö­rülenlerin faillerini utandıracak Mihrümâh portreleri ve eserleri ışıldayacak mı?

    Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’
    Mihrümâh Sultan, döneminin en zengin kadınlarındandı

    Üç imparatorluğun görkemli başkentini bir “nazarlık” çelim­sizliğine mahkum eden gökde­len dikenlerle onlara tasarım ha­zırlayanlar, 16. yüzyılın, Muhte­şem Süleyman’ın, Haseki Sultan Hürrem’in, kızları Mihrümâh’ın, Mimarbaşı Sinan’ın estetik ve bayındırlık anlayışları karşısında mahcubiyet duyabilecekler mi?

    Babasının, annesinin, kocası Rüstem Paşa’nın Sinan ustalı­ğında başlattıkları kampanyaya Mihrümâh da servetler harcaya­rak katılmış; İstanbul’un topog­rafyasını bezeyen mimari renkle­re yeni değerler katmıştı. Yücelt­tiği eserler günümüze ulaşmış bulunuyor. Osmanlı hanedanının önceki-sonraki kadın bireyle­rinden, İstanbul’a cami mektep, çeşme, hamam formlarında mi­mari değerler katanların sayısı 200 dolayındadır ama aralarında Mihrümâh’ı aşan-önceleyen san­ki yoktur. O, padişah kızları ara­sında İstanbul’a iki külliye birden kazandırmasıyla ilk sıradadır. Annesi Hürrem de İstanbul’daki ilk “haseki külliyesi”ni yaptıran kadındır.

    Adı, “Ay ve güneş” anlamında “Mihrümâh” yazılımıyla doğru; Mihr-mâh/ Mihrimâh yanlıştır.

    Sultan Süleyman’ın bu yek­ta kızının yaşam öyküsünü yaz­makta da sorunlar var. Örneğin doğumu 1523 veya 1524 değil 1522’dir. Öz kardeşleri 1521 do­ğumlu Şehzade Mehmed’den 1 yaş küçük, 1524’te doğan 2. Se­lim’den 2 yaş büyüktü. Alder­son da The Structure of Ottoman Dynasty’de Mihrümâh’ı 1522 doğumlu gösteriyor. Hadîka­tü’l-cevâmî’de, babasının sağlı­ğında -1557’de- öldüğü yanlışı Sicill-i Osmânî’de yinelenmiştir. Oysa yeğeni 3. Murad’ın padişah­lığının (1574-1595) ilk yıllarında hayattaydı ve Hâlâ Sultan sanıyla anılıyordu.

    Mihrümâh, Eski Saray’da Hürrem’in dizi dibinde yetişmiş­ti demekte duraksama yoktur. Yeni Saray’da (Topkapı) zaman­la oluşacak Harem dairesini ileri yaşlarında görmüş olabilir. Ço­cukluk, ilk gençliğinde, ne dü­zeyde bir saray eğitimi aldığına ilişkin bir kaynak bilgisi yok. Ha­rem’in okumuş kadınlarından, dışarıdan getirtilen hocalardan Kur’an, ilmihâl, kıraat, kitabet (yazı) dersleri aldığı söylenebi­lir. Olgunluk çağında babasına yazdığı mektupları da -Harem kâtibelerine yazdırmamışsa- o günkü koşullarda okur-yazar­mış dedirtiyor. Lehistan kralı­na gönderilen Hürrem ve Mih­rümâh imzalı tebrik mektubu ise 16. yüzyılda bir Türk kraliçesi ile prensesinin diplomatik ilişkilere uzak durmadıklarını belgeler. Bu mektup Polonya devlet arşivinde deniyor.

    Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’
    Süleyman’ın kızı, Rüstem’in karısı Bir İtalyan ressamının yaptığı bu Mihrümâh portresi Polonya’nın Plock kentindeki Mazovia Müzesi’ndedir. Sol üstte “Sultan Süleyman’ın Kızı Cameria”, sağ üstte ise “Rüstem Paşa’nın Karısı, 1541” yazılıdır.

    Damat Rüstem Paşa!

    Evlenme yaşı geldiğinde, Ende­run’dan yetişme Diyarbekir Bey­lerbeyi Rüstem Paşa’nın aday seçilmesini, tarihçi Peçevî “Kul cinsinden (devşirme-köle) Hır­vatiyyü’l-asl” (Hırvat), çirkin ve kabaydı diyerek eleştirmiş. Rüs­tem Paşa’nın şansı ise Harem’de­ki Hürrem-Mihrümâh ana-kız ikilisinin güvenini kazanmasıy­mış. Tarihçiler, ”mekrî” (hileci) dedikleri Rüstem Paşa’nın, ikbal ve servet düşkünlüğünü, rüşveti alenileştirdiğini de yazar.

    Mihrümâh-Rüstem çifti için bir soru; zarif ve duygusal Hür­rem’le güçlü, bilimli, şair Süley­man’ın, Mihrümâh’a niçin yaş­lıca kaba-saba Diyarbekir Bey­lerbeyi Rüstem’i damat adayı seçtikleridir. Acaba, Peçevî’nin, Solakzâde’nin Rüstem için yaz­dıkları doğru değil midir? Sultan Süleyman, Enderûn’dan yetiş­me, Hasoda’da kendisine hizmet etmiş Hırvat kökenli bu beyler­beyini herhalde iyi tanıyordu. Hürrem’i de ikna etmiş olma­lı. Biricik kızını Rüstem Paşa’ya vermekten, “o paşa cüzzamlı!” uyarısı bile vazgeçirmemiş ken­disini. Diyarbekir’e gönderilen bir hekim, Rüstem’in çamaşırın­da “bit” buldurup “cüzzamlıda bit yaşamaz!” müjdesiyle İstan­bul’a dönmüş! Bunu öğrenen bir ozan edebiyatımıza ve kültürü­müze “Olıcak bir kişinin bahtı kavi tâlihi yâr / Kehlesi dahi ma­hallinde ânın işe yarar” dizelerini kazandırmış.

    Mihrümâh’ın Rüstem Pa­şa ile evlenişi, kardeşi şehzade­ler Bâyezid ile Cihângir’in “sûr-ı hıtân” denen 11-26 Kasım 1539 arasında 15 gün süren sünnet dü­ğünündedir. Dönemin tarihçile­rinden Mustafa Âlî, Künhü’l-Ah­bar’da “39. Hâdise” başlıklı an­latıyı bu düğüne ayırmış: Yer olarak sûr-gâh-ı kadim (eskiden beri düğün yeri) olan At Meyda­nı’nın seçildiğini, tertib ve tezyin, düğün takvimi, şölen ve gösteri hazırlıklarıyla Anadolu ve Ka­raman beylerbeylerinin görev­lendirildiğini anlatan tarihçi; Mihrümâh’ın da bu düğün gün­lerinde evlendiğine değinmemiş (kütüphanemizdeki elyazma­sı nüshanın 49/b sayfası). Bunu, tarihçi Mustafa Selanikî’nin ta­rihindeki, 3. Murad’ın kızı Ayşe Sultan’la Kanijeli İbrahim Pa­şa’nın 1586’daki düğünü bahsin­deki bir göndermeden öğreni­yoruz: “Sultan Süleyman Han zamanında Mihrümâh Sultan, Rüstem Paşa’ya Eski Saraydan çıkdık da, Hadım Süleyman Paşa attan inip tutuk-ı sultan önün­ce yürüyerek saltanat namusunu ve kadrini göstermişti” (Tarih-i Selânikî, hzl: Prof. Dr. Mehmet İbşirli, Ed. Fak yayını, İst. 1989, s: 170-171)

    Düğünden sonra padişah kız­larının, eşlerinin görevli olduğu yerlere gitmeleri âdetken Sul­tan Süleyman’la Hürrem, sevgili kızlarının İstanbul’dan ayrılma­ması çözümünü Rüstem Paşa’yı Diyarbekir valiliğinden Kubbe vezirliğine atamakta bulmuşlar. (Bundan sonra da padişah kızla­rının evlenince taşraya gitme­yip İstanbul’da oturmaları âdet olmuş).

    Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’
    Edirnekapı’daki Mihrümâh Sultan Camii.

    Rüstem Paşa, 9 yıl sürecek ilk veziriazamlığına (1544-1553) ka­yınvalidesi Hürrem’in desteğiy­le atanmıştı denir. Rüstem’den önce Sultan Süleyman veziria­zamlıkta iki eniştesini denemiş: Makbul İbrahim Paşa “maktûl” olurken Lütfi Paşa azledilmiş, eşi de kendisini boşamıştı! Sultan Süleyman bu defa aynı göreve kendi damadını uygun görmüş. Bu durumda, Padişah- Vezira­zam- Hürrem- Mihrümâh dört­lüsünün güçlü bir iktidar veya Hürrem-Rüstem-Mihrümâh’ın, çıkarları örtüşen bir üçlü kur­dukları da kimi tarihçilerin gö­rüşüdür.

    Rüstem Paşa rüşvet yoluyla servetine servet katmayı gözetir­ken Hürrem’in de büyük şehzade Mâhidevran’ın oğlu Mustafa’yı ortadan kaldırtıp kendi şehzade­lerinden birine taht yolu açmayı kurması doğaldı. 1553’teki cina­yeti, -Sultan Süleyman’ın büyük şehzadesi Mustafa’yı boğdurt­masını- böyle açıklayan tarihçi­ler var. İç dünyasını okuyama­yacağımız Mihrümâh’sa babası, annesi, kocası arasında belki bir duygu etkeni idi. Şehzade Mus­tafa olayından sonra azledilen Rüstem Paşa, İstanbul’a dönmüş; iki yıl boyunca Mihrümâh Sul­tan’la Üsküdar’daki saraylarında oturmuşlardı.

    2. kez veziriazamlığında (1555-61) Rüstem Paşa’nın ve Mihrümâh’ın taht adaylığında Selim’e karşı Bâyezid’i destek­ledikleri de tarihçilerin görüşü; 1558’de ölmesi ardın­dan alevlenen taht adaylığı mü­cadelesinin, dramatik biçimde Bayezid’in aleyhine gelişmesi ise bir yazgıdır. İsyan ederek İran’a sığınır. Mihrümâh’ın kocası Rüs­tem Paşa’nın ölümü 1561 Tem­muz’unda; Sultan Süleyman’ın İran şahına baskısı sonucu Şeh­zade Bâyezid ile oğullarının Kaz­vin’de idamları ise aynı sene Ey­lül’dedir. Mihrümâh, annesinden sonra kocası, kardeşi yeğenleri için de karalar bağlamış olmalı.

    1566’da Sultan Süleyman ölünce, Mihrümâh aileden ha­yatta kalan tek kardeşi Sultan 2. Selim’e (1566-1574) bağlanır ve artık tarihçi Mustafa Sela­nikî’nin tanımıyla “sultanların en büyüğü ve saygını” konumun­dadır. Tahta çıkan Selim’e ivedi ve önemli harcamalarla cülus bahşişi için 50 bin altın borç ver­miştir!

    Mihrümâh’ın çoğunu hayır yatırımlarına harcadığı akıl al­maz servetinin kaynakları, ba­basının beratıyla sahip olduğu Filibe, Tatarpazarı, Usturumca ve Samakov’daki köyler, çiftlik­ler, demir madenleri hasları ile Rüstem Paşa’nın bıraktığı hazi­ne ölçeğindeki servetti kuşku­suz. Mihrümâh, külliyelerine ve başka yatırımlarına harcamaları dışında, kızı Ayşe Hümâşah’a bir hazine bırakır.

    Mihrümâh, evlilik yıllarında önemli bir rahatsızlık geçirmiş; kıskançlığıyla da tanınan Rüs­tem Paşa, İspanyol asıllı bir heki­min tedavi amacıyla Üsküdar’da­ki sarayın harem dairesine girip eşini sağaltmasına izin vermiş! Mihrümâh’ın 56 yaşında ölümü, kocasından 17 yıl sonra 1578’de­dir. Edirnekapı külliyesindeki türbeye değil babası Süleyman’ın türbesine gömülmesi vasiyeti de­ğilse, yeğeni Sultan 3. Murad’ın buyruğuydu.

    Çağdaşı Bâkî’nin ölümüne yazdığı mersiye Divân-ı Bâkî’de­dir. Bu ağıtta yaşamın faniliği, köşkün-sarayın, bayındırlığın, zenginliğin, güzelliğin şanı-şöh­retin geçiciliği, adı anılmadan Mihrümâh kimliğinde 9 beyitte vurgulanmıştır.

    Günlük gelirinin 2 bin altı­na ulaştığı söylenen Mihrümâh Sultan, konumu ve zenginliğiyle etkin bir kimlikti. Hayır ve ba­yındırlık işlerinde cömertmiş. Babasının “Süleymaniye”, anne­sinin “Haseki”, eşinin “Rüstem Paşa” külliyelerini yaptırmaları­na koşut; o da Arafat Dağı’ndan Mekke’ye suyolu döşettirmiş; İstanbul’un iki yakasında iki önemli noktaya birer külliye inşa ettirerek payitahtın imarına kat­kıda bulunmuştu. Bunlardan bi­ri, Edirne’yi İstanbul’a bağlayan Sultan Yolu’nun Edirnekapı giri­şindeki cami, şadırvan, medrese, sıbyan mektebi, namazgah, çif­te hamam ve küçük bir arastayı kapsayan Edirnekapısı Külliyesi; diğeri Anadolu kervan yolunun ulaştığı Üsküdar iskele meyda­nındaki set üstünde konumlan­dırılan, cami, çeşme ve mih­man-saraydan kurulu Mihrümâh Sultan Külliyesi’dir.

    Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’
    Kadınlar şehri Üsküdar’da bir külliye Mihrümâh Sultan Külliyesi Anadolu kervan yolunun ulaştığı Üsküdar iskele meydanındaki set üstünde, cami, çeşme ve mihmansaraydan oluşuyor.

    Mihrümâh külliyeleri, İs­tanbul dokusunu renklendiren olağanüstü sanat ve mimarlık ögeleridir. Konumları da Avru­pa ve Asya kıtalarına uzanan ana yolların başlangıç noktalarında­ki işlevsellikleriyle dikkati çeker. Üsküdar külliyesinin temelinin Ocak 1548’de, Rüstem Paşa’nın ilk sadaretinde atıldığı biliniyor. Taç kapısındaki Arapça kitabe­de Mihrümâh, bu öz adıyla değil, “hakanların hakanı, sultanların sultanı Sultan Süleyman’ın kızı Sultan Hanım” unvanıyla anıl­mış. E. Flandin’in gravüründe Üsküdar Mihrümâh Külliyesi za­rif, romantik ve anıtsal mimari­siyle semti taçlandırır biçimde tasarlanmıştır.

    Edirnekapı Mihrümâh Cami­i’nde yapı kitabesi olmadığından yapıldığı yıl tartışmalıdır. 1555- 1557’yi işaret eden tarihçiler, yapım giderlerini ise Sultan Sü­leyman’ın karşıladığını yazar. İs­tanbul yarımadasının en yüksek, “Yedinci Tepe” denen 86 metre rakımlı noktasında ve bu tepeye göre tasarlanmıştır. Kara surla­rının kuşattığı kentin, kubbesi ve minaresi uzaklardan görünen simgesidir.

    Bu iki külliye, kubbe ve mina­releri ile adı “mihr ü mâh (ay ve güneş) olan bu padişah kızının doğudan yükselen güneşe, hilal­ken batı ufkunda görünen Ay’a eş tutulduğunun bir yorumu da olabilir.

    Yeğeni 3. Murad’ın ilk salta­nat yıllarını da gören dul sultanın oğlu Osman Bey, kendisinden önce 1576’da ölmüştü. Kızı Ayşe Hümâşah Hanım Sultan (1543- 1594) ilk evliliğini, 1579’da öldü­rülen Sokollu Mehmed Paşa’nın yerine veziriazam olan Semiz Ahmed Paşa ile yapmıştı. Ahmed Paşa 6 ay sonra ölünce 3. Murad, halazadesi Hümâşah’ın, Nişancı Feridun Bey’le evlenmesine onay vermiş; ancak nikahtan bir süre sonra Feridun Bey de ölmüştür. Bu mutsuz evliliklerin ayrıntıları Selanikî Tarihi’ndedir.

    Almanya elçisinin refakatin­de bir din adamı ve kâtip olarak 1573’te İstanbul’a gelen Step­han Gerlach, günlüğünde Mih­rümâh’la ilgili ilginç konulara değinir. Örneğin Kara Ahmed Paşa’nın veziriazamlığı zorla ka­bul ettiğini, sonunda Hürrem’le Mihrümâh’ın iftirasına uğraya­rak idam edildiğini (1555) ya­zar. Ayşe Hanımsultan’ın Semiz Ahmed Paşa’yla, kızı Saliha’nın da Cigalazâde (Yusuf) Sinan Pa­şa’yla evlenmelerinden sözeden Stephan Gerlach, günlüğünün bir başka yerinde dul Mihrümâh Sultan’ın torunu Saliha’nın 1577’deki düğününün masraf­larını da karşıladığını yazar. Mihrümâh’ın günlük gelirinin 2.000 duka olduğunu belirttik­ten sonra, kız torununun (Sali­ha) annesi Ayşe Hanımsultan’ı Mart 1577’de ziyarete gidişini de Çemberlitaş’taki Eiçi Hanı’ndan izleyerek yazmış: “En önde güzel giysili atlılar, sonra kırmızı baş­lıklı 30-40 hizmetkâr, arabanın önünde gösterişli giysili ve atlı iki hadım zenci ilerliyordu. Araba kırmızı kumaşla kaplı, önünde ve arkasında 4 altın topuz ve bin­meye mahsus gümüş merdiven, yanlarında da halkalı altın kor­donlar görülüyordu. Arabanın en arkasında çok sayıda acemi oğ­lan ve en geride de atlı 2 harema­ğası vardı”.

    ŞAİR BÂKÎ’NİN MERSİYESİ

    Bâkî’nin Mihrümâh’ın ölümü üzerine yazdığı mersiye, bu dünyadaki yaşamın aldatıcılıklarını anlatır.

    Menzili bâr-ı belâ köhne serâdır dünyâ
    Genc-i rahat yeri zanneyleme bu virânı

    Cây-i âsâyiş olur sanma cihân fâni
    Eyleme kasd-ı ‘imâret bu harâb eyvânı

    Menzili bâr-ı belâ köhne serâdır dünyâ
    Genc-i rahat yeri zanneyleme bu virânı

    Feleğin kasr-ı dil-âvizine meftûn olma
    Niçe mirâsa girübdür bu sarây-ı fânî

    Düşmen ehl-i keremdür felek süfle-nüvaz
    Görünüz nitdi o şehzâde-i âlîşânı

    Âb u tâbın giderüb tef semüm kahrı
    Berk-i nilüfere döndürdü gül-i handânı

    Kanı ol küngüre-i tâc-ı sa’adet-güheri
    Kanı ol bârgeh-i lûtf ü kerem sultânı

    Kanı ol dürr-i dilfirûz sehâ deryâsı
    Kanı ol gevher-i nâyâb mürüvvet kanı

    Mihr ü mâh-ı felek ü baht u sa’adet sultan
    Şem’-i eyvân-ı serâperde-i ‘ismet sultan

    SEVİLEN BİR KURGU: Mimar Sinan’la platonik aşk masalı

    Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’

    Mihrümâh’la Mimar Sinan arasındaki duygusal yakınlık günümüzün bir masalıdır. Bunu heyecanla anlatanları doğrulayacak Türkçe bir kaynak bilinmiyor. Bir İtalyan yazarın kurgusu olup İstanbul’da yankı bulmuş; en çok da gezi rehber­lerince ilgi uyandırıcı bulunarak benimsenmiş. Sinan ve Mihrümâh adlarının geçtiği kaynaklar ve Sinan’ı yazan araştırmacılar bun­dan sözetmiyor. Sinan’ın çağdaşı ve dostu Sa’î Çelebi de, Selâniki Tarihi’nde, Mustafa Âlî de, Peçevi de, Evliya Çelebi de; Sinan üzerine çalışmış örneğin İ. Hakkı Konyalı, Ahmed Refik, günümüz Sinan araştırmacılarından Doğan Ku­ban, Zeki Sönmez ve Suphi Saatçi de bu “platonik yakınlaşma”ya değinmiyorlar.

    3. Murad’ın ilk saltanat yıllarında İstanbul’daki Avusturya elçilik heyetinde görevli S. Gerlach’ın Türki­ye Günlüğü adlı anılarında “Rüstem’in eşi yaşlı prenses” dediği Mihrümâh için yazdıkları:

    AVUSTURYALI DİPLOMATIN GÖZÜNDEN: ‘Rüstem’in eşi, yaşlı prenses: Mihrümâh’

    “Vaktiyle Süleyman, şehza­desi Mustafa’nın boğdurulma­sından dolayı halkın düşmanlık duyduğu Sadrazam Rüstem Paşa’yı azledip yerine (Kara) Ahmed Paşa’yı atamış. Aslına bakılırsa Rüstem, karısının (Mih­rümâh) ve padişahın birlikte yaşadığı kadının (Hürrem) etkisi altında kalarak şehzadenin boğdurulmasını hazırlamıştı. Yerine atanan Ahmed Paşa ise kadınların (Mihrümâh ve Hür­rem) buyruğu altına girmeye­ceği gerekçesiyle sadrazamlığı istemese de daha sonra kabul etmiş. Sultan Süleyman Asya (İran) seferinden döndüğünde bu iki saraylı kadının iftirala­rına kanarak Ahmed Paşa’yı divan çıkışında Kapıarası’nda boğdurtmuş…”

    Gerlach, “Saygıdeğer efen­dim” dediği elçinin, tersane zindanına kapatılan bir Almanı kurtarmak için Rüstem Paşa’nın dul eşi (Mihrümâh) aracılığıyla padişaha ricada bulunduğunu ve bu maksatla sultan hanıma 200 dukaya aslan biçiminde bir saat alıp gönderdiğini açıkla­ması, Osmanlı sarayında rüşvet alışkanlığının başladığı yılları işaret eder.

    Gerlach, günlüğünde Mih­rümâh’ın ölümünü de yazmış: “25 Ocakta (1578) Ahmed Paşa’nın kayınvalidesi Rüstem Paşa’nın dul eşi (Mihrümâh) vefat etti. Günde 2 bin duka ge­liri varmış ve her hafta damadı Ahmed Paşa’ya ve kızına (Ayşe Hümaşah) 2 bin duka gönde­rirmiş. Ayrıca altın ve mücev­herden oluşan paha biçilmez bir servetin sahibiymiş ve bu değerli eşya bedestende satılıp paraya dönüştürülecekmiş. Padişah (3. Murad) bu parayı üçe ayırıp 2/3’ünü kendisi aldık­tan sonra kalanını çocuklarına bırakacakmış. Rüstem Paşa’nın eşi, Sultan Süleyman’ın kızı ve Sultan Selim’in kızkardeşi (ab­lası) olduğu için miras bıraktığı servetin üçte ikisi padişaha, geri kalan üçtebiri ise ölenin çocuklarına veriliyor” (Türkiye Günlüğü 1-2, ed. Kemal Beydilli, çev. Türkis Noyan, 2007 s: 593, 623, 723, 729).

  • Savaşın Yüzleri

    Rusya’nın Ukrayna’da 24 Şubat’ta başlattığı operasyon, ilk haftasından dünyayı sarstı. Rus askerleri Ukrayna’ya Belarus toprakları üzerinden kuzeyden, Rusya sınırı ve tartışmalı Donbas bölgesi üzerinden doğudan, Kırım üzerinden de güneyden girdi. Operasyonun ülkenin belirli noktalarında, askerî tesisleri hedef aldığı savunulsa da hava saldırıları sivil ölümlere, on binlerce insanın yollara düşmesine ve ailelerin parçalanmasına da neden oldu. Ukrayna halkının gözlerinde savaşın izleri ve çatışmanın belleklerden silinmeyecek fotoğrafları.

    Ukrayna millî artistik patinaj takımının koreografı Ilona Koval (ortada), kızı ve bir aile dostu ile Ukrayna’dan çıkmaya çalışırken, gözyaşlarını tutamıyordu.

    24 ŞUBAT PERŞEMBE

    UYGUN ADIM IŞGALE DOĞRU Rus Ordusu için askere alınanlar, Kırım’daki Sivastopol istasyonunda düzenlenen uğurlama töreninin ardından trenlere bindi. Binlerce Rus askeri, Ukrayna’nın işgal operasyonuna katılmak için kara, hava ve deniz yoluyla konuşlandırıldı.
    BIR GÜN UYANDILAR VE EVDE BIR ROKET VARDI Ukrayna’nın Kharkiv kentinin kuzeyine yağan bombaların ardından düşen roketin gövdesi bir apartman dairesine girdi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Perşembe günü Ukrayna’da tam kapsamlı bir işgal başlattıktan sonra bölgede yaşayanlar yollara düştü; en az 40 Ukraynalı asker ve 10 sivil hayatını kaybetti.
    NEREYE VARACAĞI BELIRSIZ YOLLARDA Perşembe günü Doğu Ukrayna’dakiSievierodonetsk’ten ayrılmadan önce bir kadın ve oğlu otobüsün penceresinden belki de son kez dışarı bakıyor. Çatışma uzmanları, Ukrayna’daki savaşın betmarlo kitlesel kayıplara ve ciddi
    bir mülteci krizine neden olabileceğini işgalin ilk günlerinden beri tekrarlıyor.

    25 ŞUBAT CUMA

    BOMBALARDAN KAÇIP YERALTINA SAKLANANLAR Bombardıman altındaki Ukrayna kentlerinde insanlar yeraltındaki metroları sığınak olarak kullandı. Harkov’da bir metro vagonunda azıcık da olsa dinlenmeye çalışanlar…
    GÖKTEN ÜÇ UÇAK DÜŞMÜŞ BIRI EVININ ÜSTÜNE Kiev’de bir evin üstüne düşen uçak ve köpekleriyle birlikte muhtemelen daha birkaç gün önce karşılaşacağı manzarayı hayal bile etmeyen bir mahalle sakini…
    SIRADAN INSANLARDAN BIR ORDU YARATMAK Ukrayna’nın batısındaki Siurte köyünde Zakarpattia Gazileri Hareketi’nin sivillere yönelik düzenlediği askerî tatbikat sırasında silah kullanmayı öğrenen gençler… Doğu Ukrayna Rusya ile güçlü bağlara sahipken Batı, NATO ülkeleriyle uyum sağlamayı hedefliyor.
    İMECE USULÜ MOLOTOF SEFERBERLIĞI Ukrayna İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan Ruslara karşı molotof kokteyliyle karşı durma çağrılarının ardından Zaporijya’da kendi imkanlarıyla biraraya gelerek hazırlık yapan halk.
    ÖLÜM VE YAŞAM Ukraynalı bir anne, Kiev’deki bir hastanenin bodrum katındaki doğumhanede yeni doğan bebeğine bakıyor.
    SAVAŞTAN GERIYE KALAN Cuma günü Kiev’de füzeyle vurulan bir apartman binasından geriye, bir gün önce orada yaşayanlardan çok az şey kalmış. Bir yastık, bir kilim, birkaç parça mutfak eşyası ve yıkıntılar arasında belki de daha önce orada yaşayan bir apartman sakini…

    26 ŞUBAT CUMARTESİ

    ENDIŞE YÜKSELIYOR Kiev’de yüksek bir apartman binası füzeyle vuruldu. Putin’in o ana kadar onlarca insanın hayatına mâlolan ve 50.000’den fazla kişiyi Ukrayna’yı terk etmeye mecbur eden işgali başlatmasının üçüncü günüydü. Avrupa’da daha geniş çaplı bir çatışma endişesi yükseliyordu.
    YÜZBAŞININ CENAZESI Yüzbaşı Anton Olegovich Sidorov’un tabutu Kiev’deki Saint Trinity Katedrali’nde son yolculuğuna uğurlanırken. Ukrayna ordusu tarafından 26 Şubat’ta duyurulan ölüm haberi, tırmanan çatışmadaki ilk kayıplardan biriydi. Yüzbaşı, büyük ihtimalle bir şarapnel yarası nedeniyle hayatını kaybetmişti.
    İŞGALCILERE YOL GÖSTERMEMEK IÇIN Kalynivka karayolu hizmetlerinin bir çalışanı yol işaretlerini kaldırıyor. Ukrayna’nın dörtbir yanındaki işçilerden, Rus birliklerinin yollarını bulmalarını zorlaştırmak için karayolu levhalarını kaldırmaları istendi.
    RUSYA’DA BARIŞI SAVUNMAK Çatışmaların başlangıcından beri belki de en umut verici görüntüler, Rusya’da “Savaşa Hayır” diyen barış yanlısı göstericilerden geldi. Polisin sert müdahalesine, gözaltılara rağmen ülkenin pek çok yerinde “Bu bizim savaşımız değil” diyen göstericiler toplanmaya devam etti.

    27 ŞUBAT PAZAR

    VEDALAR, AYRILIKLAR… Ukrayna’nın doğusundaki Kramatorsk’un tren istasyonunda Batı Ukrayna’ya giden trene binmeden önce kucaklaşan bir çift. BM mülteci ajansı, Rus işgalinin ardından yaklaşık 120 bin kişinin Ukrayna’dan komşu ülkelere kaçtığını söyledi. Eşlerini ve çocuklarını güvenli bölgelere gönderip savaşmak için geride kalma kararı alanlarla pek çok aile birbirlerinden ayrı düştü
    DUMANLAR YÜKSELIYOR Kiev’in hemen dışındaki Vasilkiv kasabası üzerinde, Rusya’nın bir petrol deposunu vurmasının ardından dumanlar yükseliyor. Ukrayna Dışişleri Bakanı 27 Şubat’ta yaptığı açıklamada, Kiev’in 28 Şubat’ta Rusya ile ateşkes görüşmelerinde boyun eğmeyeceğini söyledi ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i nükleer kuvvetlerini yüksek alarma geçirerek “baskıyı” artırmaya çalışmakla suçladı
    DUALAR BARIŞ IÇIN Ukrayna’nın merkezindeki Kalynivka kentinde, St. Paraskeva Ortodoks Kilisesi’nin Pazar ayinine katılanlar savaşın dehşetinden Tanrı’nın merhametine sığınıyorlar.

    28 ŞUBAT PAZARTESİ

    SIREN SESLERI ARASINDA Bir süpermarketin önünde hava saldırısı öncesi çalınan sirenleri duyan Kiev’li bir kadın… Rusya Merkez Bankası, ülkeyi zorlayan yeni Batı yaptırımlarının ardından ülkenin para birimi olan rubleyi çöküşten kurtarmak için Pazartesi günü faiz oranını keskin bir şekilde yükseltti.
    KAÇIŞ KUYRUKLARI Bu hava fotoğrafı, Ukrayna ile Polonya arasındaki Medyka-Shehyni sınır kapısınayaklaşık 15 mil uzaklıktaki Tvirzha köyü yakınlarında çekildi. Çatışmalardan kaçan aileler trafikte mahzur kalırken kilometrelerce uzayan araç kuyrukları oluştu.
    İÇERIDEKILER-DIŞARIDAKILER Ukrayna ile Polonya’yı ayıran Medyka sınır kapısından iki yönlü çıkışlar oluyor. Bazıları içeri girerken, yetişkin erkeklerden bazıları da ailelerini bıraktıktan sonra ülkelerini savunmak için geri dönüyor.
    ÖNCE BEYAZLAR VE ÇOCUKLAR Kiev istasyonunda trenlere binmeye çalışanlar arasında öncelik kadınlara ve çocuklara verildi. Tabii Afrikalı bir kadın veya çocuk değilseniz… Sahadan gelen bilgiler, tahliyeler sırasında siyahlara yönelik pek çok ırkçılık vakasının yaşandığını gösteriyor.
    BIR HAFTA ÖNCE KAHVE KAVURUYORDU Birkaç hafta öncesine kadar bir kahvecide çalışan 21 yaşındaki Daniel Shevchenko, ülkesini savunmak için eğitim aldığı üste diğer gönüllülerle birlikte nöbet tutuyor.
    FIRST LADY GÖNÜLLÜLERLE Ukrayna’nın eski First Lady’si Maryna Poroshenko, Ukraynalı gönüllülere yemek servisi yapıyor.

    1 MART SALI

    KÖPRÜNÜN IKI UCU Ukraynalı bir sivil savunma biriminin üyeleri, Kiev’in kuzey cephesinde havaya uçurulmuş bir köprüden karşı tarafa yeni saldırı tüfeklerini geçiriyor.
    GÖZLERDE KORKU VE ENDIŞE Lviv’in Batı Ukrayna’daki ana otobüs terminalinde Polonya’ya giden bir otobüse binmeye çalışan Ukraynalıların gözlerinde korku ve endişe var. O gün yayımlanan uydu fotoğrafları, yaklaşık 64 km boyunca uzanan ve başkente doğru ağır ağır ilerleyen bir Rus askerî konvoyunu gösteriyordu.
    SAVAŞ MASALLARIYLA BÜYÜYEN ÇOCUKLAR Kiev’deki Okhmadet Çocuk Hastanesi’ndeki bomba sığınağında çevresini saran endişeden boya kalemleriyle kendisini korumaya çalışan bir çocuk.
    BIR ŞEHRIN KALINTILARI 1 Mart’ta Ukrayna’nın ikinci büyük kenti Kharkiv, neredeyse yerle bir edildi. Ukrayna Acil Servisi’nin bir çalışanı, bombardımanın ardından şehrin merkez meydanındaki Kharkiv Belediye Binası’ndaki hasarı tespit etmeye çalışıyor.
  • Yeni savaşların hatları bilgi üzerinden çiziliyor

    Savaşın psikolojik cephesinde üstünlük sağlamak isteyen ülkelerin, kafa karışıklığı ve şüphe tohumlarını ekmek için dezenformasyon metotlarına başvurması yeni bir durum değil. Ukrayna-Rusya krizi sırasında da, hem sosyal medyada teyit edilmeden yayılan bilgilerle hem de kasıtlı olarak yapılan yalan haberlerle bu cephenin hatları zorlandı. Türkiye kamuoyuna da yansıyan yanlış bilgiler ve kriz anlarında dezenformasyondan korunma kılavuzu.

    SİMGE AKKAŞ

    Önemli hadiseler kimi zaman gerçekleşme­den önce, yalnızca birer söylenti halindeyken bile dünya gündemi olmayı başarabiliyor. Rusya ile Ukrayna arasında ya­şanan kriz için de bu durum ge­çerliydi. 24 Şubat 2022’nin er­ken saatlerinde Rusya, Ukrayna topraklarına girmeden günler önce de çatışma; gelişmelerden bağımsız, tüm ihtimalleri, kor­kuları ve ondan beklenen fayda­ları yansıtabilen bir tonda, nere­deyse her dilde konuşulur hâle gelmişti. Taraf ülkelerin kon­vansiyonel, dijital veya sosyal medya üzerinden yürüttükle­ri enformasyon savaşları ise en azından birkaç haftadır açıkça seçilebiliyordu.

    Rusya televizyonlarında ça­tışmalar başlamadan önce Uk­rayna Devlet Başkanı Zelens­kiy’nin bir neo-nazi olduğuna dair iddialar yayıldı. Çatışmala­rın başlamasının ardından, bu defa ülkesini terk ettiğine yöne­lik yanlış bilgiler yaygın olarak paylaşıldı. Zelenskiy, iddialara bakanlarının ve kendisinin ül­kesini terk etmediğini gösteren bir video ile cevap verirken Rus­ya’ya benzer bir şekilde Ukray­na’da hükümetin resmî hesapla­rından biri, çatışmalar sırasın­da çekildiğini öne sürerek eski tarihli bir video paylaştı. Sosyal medya kullanıcıları, haber site­leri ve televizyon kanalları hara­retli bir şekilde dolaşımda olan bilgileri sorgulamadan yaymaya devam ettiler. Neyse ki, bilgi­nin yayılımı ve propagandanın durmadan büyüyen üretim hı­zının yanında dezenformasyo­nun önüne geçme çabalarının da yerinde saydığı söylenemez. Bu süreçte ilk defa, dolaşımda olan yanlış bir video açık kay­nak yapay zeka kullanılarak tek­zip edilebildi. Doğruluk kontro­lü platformları, Rusya-Ukrayna çatışmasına dair dünyada en sık paylaşılan 60’dan fazla yanlış bilgi üzerine bir inceleme ya­yımladı.

    Özellikle kriz anlarında, tüm medya platformları üzerimize bilgiden okyanuslar yağdırırken ister kasten, ister hesapta olma­yan nedenlerle yayılan yanlış veya eksik bilgileri ayırt edebil­mek kolay değil. Güncel krizde, Türkiye’de en sık paylaşılan, en çok konuşulan ve kendine bir­den fazla medya platformunda yer bulan yanlış bilgileri, dezen­formasyonun nasıl yayıldığı­na dair bir fikir oluşturabilmesi adına tarihe not düşüyoruz.

    Bu görüntüler, belki de Rusya-Ukrayna çatışmasına dair en sık paylaşılan videolardan biri oldu. Ayrılıkçı Donetsk Halk Cumhuriyeti’ndeki Gorlovka şehrinde kaydedilen video, iddia edildiği gibi Ukrayna askeri babayı değil, ailesini çatışmalardan korumak üzere Rusya’ya yolculayan bir babayı gösteriyordu.

    1. Ukrayna’daki hava saldırısını gösterdiği söylenen video

    Çatışmaların ilk gününde Tür­kiye’de savaşa dair en çok payla­şılan görüntülerden biri, Ukray­na’nın Harkov kentindeki hava saldırısı sırasında çekildiği iddia edilen bir video oldu. Görüntü­ler, Rusya üzerine çalışmalarıyla da tanınan bazı Türk ve yabancı gazetecilerin yanısıra haber ku­ruluşlarının da paylaşmasıyla yayıldı. Oysa YouTube’a da yük­lenen video, Rusya’nın 22 Şu­bat’ta Ukrayna’ya karşı düzen­lediği hava saldırısının görüntü­lerini değil, 2020’de Rusya’nın Tushino kentinde bir hava gös­terisi sırasında yapılan alçak uçuşu gösteriyordu.

    2. Harkov’da bir hükümet binasına Rusya bayrağının çekildiği bilgisiyle yayılan fotoğraf

    Harekatın ilk gününde Harkov Belediye Meclisi binasına Rus bayrağı dikildiğine ve kentin ele geçirildiğine yönelik söylentiler eşliğinde paylaşılan bu fotoğra­fın da güncel kriz ile bir alaka­sı yoktu. Reuters haber ajansı­nı kaynakmış gibi gösteren bu fotoğraf, aslında 1 Mart 2014 tarihinde Ukrayna’da meydana gelen Doğu Ukrayna Protesto­ları sırasında Kharkiv’de çekil­mişti. Görsel arama motorların­da tersine tarama yapıldığında, fotoğrafın Reuters ve The New York Times gibi kuruluşlarda haberleştirildiğini, ayrıca ulusal basına da yansıdığını görebili­yorsunuz.

    3. Rusya ordusunun Kharkiv’e paraşüt ile indiğini gösterdiği iddia edilen video

    Çatışmaların ilk günlerinde özellikle Kharkiv kentine da­ir söylentiler yayılmaya devam etti. İçlerinde en sık paylaşılan­lardan biri, Rusya ordusunun paraşütle kente inişini gösterdi­ği öne sürülen görüntüler oldu. Oysa videodan alınan ekran gö­rüntüleriyle arama motorların­da tersine arama yapıldığında, bu paylaşımın internette en az 6 yıldır dolaşımda olduğu anlaşılı­yordu. 2016’da Rusya ile Ukray­na arasında sıcak bir çatışmanın olmadığı göz önüne alındığında paraşütçülerin bugün yaşanan sorunla ilgisi olmadığı sonucuna ulaşılıyor.

    4. Tesadüfen patlamayan roketleri gösterdiği öne sürülen fotoğraflar

    Ukrayna’ya yönelik Rusya hare­katının boyutları ortaya çıktık­tan sonra, Ukrayna sokaklarına patlamadan düşmeyi başarmış roketler olduğu öne sürülen fo­toğraflar sosyal medya üzerin­den yayılmaya başladı. Görsel, sosyal medyada geniş kitleler tarafından paylaşıldı, haber site­lerinde ve televizyonlarda ken­dine yer buldu. Aslında fotoğ­raflar, roketlerin ateşlemeden sonra ayrılan kuyruk ve motor kısımlarını gösteriyordu.

    5. Televizyonda Rusya- Ukrayna çatışmasını gösterdiği iddiasıyla kullanılan 3D görseller

    CNN Türk, Ukrayna-Rusya tar­tışmalarına yer verdiği yayının­da çatışmaları, Ekim 2021’de bir 3D sanatçısının internet üzerin­de paylaştığı ve 2. Dünya Sava­şı’nın tasvir edildiği görüntüler ile haberleştirdi. Güncel çatış­malara ait olduğu öne sürülerek yayınlanan görüntüler, kısa za­manda sosyal medya platform­larında eleştirilerin hedefi oldu.

    6. SİHA TB2’lerin Rusya konvoyuna saldırdığı anları gösterdiği söylenen görüntüler ve SİHA’ların uçakları düşürebildiğine dair söylentiler

    Türkiye’de Rusya-Ukrayna kri­zine dair en çok konuşulan ko­nulardan biri, Türkiye yapımı SİHA’lar oldu. Süreç boyunca en sık paylaşılan videolardan olan ve SİHA’ların bir Rusya konvo­yunu vurduğu anı yansıttığı söy­lenen görüntüler, aslında TB2 SİHA’larının 2020’de Suriye’de yaptığı manevraları gösteriyor­du. Görüntülerin yanında ayrıca havaya atış yapamadığı bilinen Bayraktar TB2’lerin Rus uçakla­rını düşürmüş olabileceğine da­ir yanlış söylemler de sık sık dile getirilmişti.

    7. Rus ve Ukraynalı askerlerin birlikte dans ettiği iddiasıyla paylaşılan video

    Çatışmaların başlamasının üze­rinden birkaç gün geçmişken, taraf ülke askerlerinin birlikte dans ettiği iddiasıyla bir video paylaşıldı. Yorumlar çeşitliy­di. Bazıları videoyu barışçı me­sajlarla paylaşırken, bazıları da aslında çatışmaların hiç var ol­madığını öne sürüyordu. Aslın­da video çatışmaların başlama­sından önce çekilmiş ve ilk defa Rusya’nın içinde bulunan un­surların askerî birliğini vurgu­layan bir metin ile paylaşılmıştı: “Rusya halkları böyle birara­da yaşayınca düşman korkunç değil. Podgornoe-Bakhchisarai bölgesi.” Dans eden askerler ara­sında Ukraynalıların da olduğu­na dair hiçbir kanıt yoktu.

  • Ne Batı’ya ne Doğu’ya sadece kendimize güvenelim

    Batı Ukrayna kolay teslim olmaz, çok açıktır. Burası sokakta Ukraynaca konuşulan bir memlekettir. İkincisi, Kiev direnir ama ne kadar direnir, ne olur belli değil. Sonuçta Ukrayna, Belarus gibi olmaz, kolay değil. Tabii Rusya’yla da bu açıdan iyi geçinmemiz lazım; yani biz her iki tarafla da geçinmek zorundayız. Macera aramamamız lazım.

    Ukrayna ne kadar Rus? Bu öyle bizde tartışı­lıp bağlanacağı kadar basit bir soru değil. Rusya’nın yazısı, alfabesi 10. yüzyılda doğdu. Bizans’tan gelen Kyril ve Metodi uyarlaması Bulga­ristan ve Makedonya’da daha önce kullanılmaya başladı. Hı­ristiyanlığı da esas itibarıyla 10. yüzyıl sonudur. Bizans’la temastan ileri gelir. O dönem Ortadoğu’ya, Akdeniz’e, Kos­tantiniyye’ye en yakın mer­kez bölge Kiev’dir. Nehirler dolayısıyla coğrafi-ticari bir iletişim var. Peki bu devleti kim kurdu? Oradaki Slavlar mı kurdu yoksa İsveçliler mi?

    Şimdi kimileri “İsveç ka­bileleri de var İsveç’te; birisi Rosi Ruotsi’dir. Bunlar, yani Varyaklar (Varegler) Rusya’yı kurdular” diyor. Kimileri de “hayır efendim bunlar kur­madı, Ruslar kurdu” diyor. Bu kavga o zamandan beri sürüp gidiyor. Ülkenin batısında otu­ranlar Norman teorisini sa­vunuyorlar; fakat istisnası var tabii. Ülkenin doğusundakiler de Rus teorisini savunuyor ve bunun da tabii istisnası var.

    Yani bu eski bir kavga. Uk­rayna’nın batısı ve doğusunda oturanlar biribirinden tarihsel olarak farklıdır. İkinci harpte Molotov-Ribbentrop Antlaş­ması üzerine SSCB buraları ilhak etti. Şimdi böyle bir olayı bu milletin hazmetmesi müm­kün değil. Öncesinde, 30’lu yılların başında “Holodomor” adı verilen büyük bir kıtlık ve sonrasında ciddi katliamlar yaşanmıştır. Ukrayna’da suni bir açlık yaratıldı. Bu muhte­melen bilinçli değildi ama la­ubali ve bilgisiz bir idarenin ağır sorumluluğu vardır.

    Milyonlarca insan haya­tını kaybetmiştir. Bunlar öy­le kolay unutulacak hadise­ler değildir. Batı Ukraynalı Doğu Ukraynalıya benzemez. Yani bu problem bir mıntıka­dır. Belarus gibi değildir. Bu coğrafyada çok sayıda Türk de yaşar. Biz hakikaten Ukrayna ve Rusya meselesinde taraf­sız olmaktan ziyade birleştiri­ci bir unsur rolü oynamak zo­rundayız. Yani, NATO üyeleri­nin, Avrupa Birliği üyelerinin sorumsuz politikaları burada geçmez. Putin ise “Ukrayna biziz” diyor; “Ukrayna bizim” demiyor; ikisi farklı şeyler. Şimdi Putin aslında Stali­nist ekolün bir temsilcisi ve bu anormal bir şey değil. Gizli komünistmiş gibi değerlendi­riliyor, öyle bir şey yok. Tabii Putin’in bunları dinleyeceğini, okuyacağını hiç zannetmiyo­rum. Anlatsalar da dinlemez, gereği de yoktur onun açısın­dan. Ancak şurası bir gerçek, okumuş bir Rus olarak hiç boş bir adam değil. En azından Bi­den’dan daha kültürlü olduğu kesin. KGB’li, gayet iyi Alman­ca biliyor. Doğu Almanya’da KGB reisiydi. Bütün Ruslar gibi Ukrayna tezi aynıdır: “Biz aynı milletiz” diyor. Aslında tabii yakındırlar ama ayrıdır­lar.

    Holodomor ya da açlıktan ölmek Stalin’in tarımı kolektifleştirmeye yönelik kampanyası, 1930’larda milyonlarca Ukraynalıyı öldüren bir kıtlığa yol açtı. “Açlıktan ölüm” anlamına gelen Holodomor olarak bilinen kıtlığın ardından, kırsal bölgeyi yeniden doldurmak için Rusya’dan yerleşimciler getirildi.

    Şimdi normal bir Rus va­tandaşının gözünde Lenin de­mek yarı Yahudi demek. Yani “yabancı” bir unsur; bir kere adam entelektüel, enternas­yonalist. Hele Troçki, tövbe estağfurullah! Ancak Stalin dedin mi “bizden” diyor Rus vatandaşı. Bu bizim memle­kette pek yoktur. Mesela kim Atatürk’ü böyle tek yönlü mü­talaa eder? Eğitimin düşük ol­duğu, kasaba kültürlü yerlerde oturanlar daha ziyade.

    Ukrayna’nın batısı, Sovyet Ukrayna’sıyla ikinci harbin gi­rişinden beri içiçe yaşıyor. Bu­gün Rusya’nın başlattığı sal­dırı sonucu Kiev ele geçecek mi? Geçerse geçer, geçmezse geçmez. Ancak doğu Ukrayna Rusya’da kalır, onu size söyle­yeyim. Aynı şekilde Kırım da kalır. Kruşçev Kırım’ı Ukray­na’ya verdi? Çok basit; çünkü Kırım’ın idaresi zor Mosko­va’dan. Kırım’ın suyu, elektriği Ukrayna’dan gelir. “Size bağlı olsun” demiş otonom cumhu­riyet olarak. Ancak otonom cumhuriyet devrinde Kırım maalesef bilhassa Kırım’ın Türkleri, Ukrayna idaresinden de fazla bir şey görmediler, onu da söyleyeyim size. Davu­lun sesi bugün uzaktan hoş ge­liyor. Şurası bir gerçek: Ukray­na zavallı duruma getirilen bir memleket.

    Montrö meselesi

    Şimdi gelelim Montrö Söz­leşmesi ve Boğazlar’ın kapa­tılması meselesine. Büyük devletler 1. Savaş’tan sonraki mütareke döneminde Türk­leri Boğaz idaresinden attılar, başında İngiltere’nin bulun­duğu milletlerarası bir ko­misyon kurdular. Zaferimi­zi kazandık, vatanı kurtardık; ancak ondan sonra Montrö’de belli haklar kazandık. Tabii bunun da şartları var. Bahri donanmanın geçişi için müca­vir ülkeler sadece haber verir. Ticaret yolları tabii, ama Ka­radeniz’e bahri kuvvetler gire­mez. Montrö’nün esası budur; Montrö Türkiye’ye veriyor hakimiyeti. Ancak Karadeniz devletlerinin askerî kuvvetle­ri geçiş için haber verirler, gi­rerler. Montrö bize bu anlam­da Boğazlar’ı kapatma hakkı vermez; bunu unutmamamız lazım. Biz bugün Montrö için bir izah edici açıklama bildi­risi yayımlayan eski amiral­leri mahkeme ediyoruz! Bu manzaranın hoş bir manzara olduğunu söyleyebilir miyiz? Doğruyu konuşan adamları durduk yerde soruşturmak, iş değil. İnşallah sonu hayra gi­der. Montrö’nün bu maddesini işletemeyiz; yani biz Ukray­na’nın her dediğini yapabilme durumunda değiliz. Gönlü­müz Ukrayna ile olabilir ama Ruslarla da beraberiz. Alman­ya’nın, Fransa’nın tutumu bi­zim için belirleyici olamaz.

    Dolayısıyla Karadeniz’de bir Rus payı var ve olacak. Ne zaman Türklerin oldu? Fatih devrinde. Ne zamana kadar? 18. asır ortalarına kadar. Rus­ya Karadeniz’in sahibi olamaz, hayalle uğraşması mümkün değildir. Bir yerde onun da kendine dur demesi gerekir. Odesa Rusların şehridir. Rus­ya bölgesinden Lugansk’ın kuzeyinden bütün Mariupol’a girdiler. Odesa’ya kadar hat çekecek; “orası bizim, 18. asır­da kurduk” diyor. Peki daha batıda ne var? Transdinyes­ter dediğimiz cumhuriyet; onu da bir şekilde hâlletmeye uğ­raşabilirler. Ancak burası ar­tık Romanya ve Moldova gibi; Romanya biliyorsunuz NATO üyesidir ve Transdinyester’de çok sayıda Türk vardır. Fede­ratif Rusya’nın oraya kadar ce­saret edebileceğini zannetmi­yorum ama belli olmaz tabii.

    Boğazların güvencesi Montrö Montrö Sözleşmesi Rus donanmasına ait karakol gemisi Project 22160 Dmitriy Rogachev 375 İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e doğru ilerlerken, 16 Şubat 20

    Batı Ukrayna kolay teslim olmaz, çok açıktır. Burası so­kakta Ukraynaca konuşulan bir memlekettir. İkincisi, Kiev direnir ama ne kadar direnir belli değil. Sonuçta Ukrayna, Belarus gibi olmaz. Rahmet­li Demirel, Kırım’daki Türkle­ri kültürel azınlık olarak kabul ettirmiştir Ukrayna’ya; biz ona bakarız. Tabii Rusya’yla da bu açıdan iyi geçinmemiz lazım. İktisadi vaziyetimiz belli, ti­cari vaziyetimiz belli. Macera aramamamız lazım. Fışkıran mobilya sanayimiz Ukrayna’ya bağlıdır. Turizmimizi gelişti­ren kaynak budur. Pek yakın­da kültürel kaynağımız da bu olacak. Sayısız talebe okuyor ve sayısız insan geliyor ora­dan. Oradaki Türk çocuklarını korumak, tahsillerine devamı sağlamak mecburiyetindeyiz. Bu işler ciddi; böyle kalkıp da lafazan AB’liler ve Joe Biden gibi davranamayız.

    Bu konuda biz tedbirliyiz; yani bizim AB gibi, NATO gibi kuruluşlarla pek rahat olmadı­ğımız belli. Rahatsız ediliyo­ruz onlar tarafından, kafaları da çalışmıyor zaten. İleriyi de görmüyorlar. Yunanistan tara­fında bu konuşlanmalar, Ege sorunu, Suriye bu tutarsızlığın göstergesi. NATO gibi askerî bir ittifakın içinde önde gelen bir ordu yok. Fransız ordusu­nun sayısı kalabalıkmış, neye yarar. Bizimki daha kalaba­lık; üstelik bizimki, hâlâ eği­tim verebilen bir ordu; Fransa böyle bir şey yapamaz.

    Prof. Dr. İlber Ortaylı ile yapılan söyleşiden derlenmiştir.

  • Tarihin aynasından Ukrayna-Rusya krizi

    Euromaydan devrimi, Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı, Donbas’taki içsavaş, Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri olarak adlandırılan “halklar”ın oluşumu, ardından “Turuncu Devrim” (2004) ve ülkeyi NATO’ya sokmaya yönelik ilk girişim (2008) derken mevcut Ukrayna krizinin ayak sesleri bir süredir duyuluyordu. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in “Ukrayna’yı Nazilerden arındıracağız” sözleriyle başlattığı işgalin arkasındaki tarih.

    Rudyard Kipling, “Sava­şın ilk kurbanı her za­man gerçektir” demişti. Savaş söz konusuysa taraflar sorumluluğu hep karşı tarafa yükler. Daha dün Afganistan’ı, Irak’ı yerlebir edenler insan­lık değerlerinden söz edebilir ya da otoriterlik konusunda ta­rihte sarsılmaz bir yer edinen­ler demokrasi ihraç edebilir! Sonuçta iki taraf da silah tica­retinden büyük kâr elde eder. Ukrayna gibi arada kalan ül­keler ise sonuç ne olursa olsun bir süre daha belini kolay kolay doğrultamaz.

    Ukrayna ile yılardır sü­ren gerginlikten sonra, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Pu­tin taarruza geçmek için 21 Şubat Pazartesi gününü seçti. Kremlin başkanı, Donbas böl­gesinin bir parçasını oluştu­ran iki ayrılıkçı bölgenin “Lu­hansk Halk Cumhuriyeti” ve “Donetsk Halk Cumhuriyeti”­nin tanınmasına ilişkin belgeyi imzalayarak diplomasi kapı­sını kapattığını ve askerlerini gönderdiğini duyurdu. Böylece Rusya Ukrayna’yı istila etmeye başladı.

    Ukraynalı çocuklar, batıya Lviv’e doğru gitmek için Kiev’den kalkan bir trende. (Lynsey Addario/The New York Times)

    “Bu operasyonun ama­cı, sekiz yıldır Kiev rejiminin yıldırma ve soykırım politika­larının mağduru olan insan­ları korumaktır. Bu nedenle Ukrayna’yı askerden ve Nazi­lerden arındırmak için çaba göstereceğiz” diyordu Putin iş­galin gerekçelerini sıralarken. Ancak Ukrayna için kullanılan bu ifadeler yeni bir durumdan bahsetmiyordu. 2008 Gürcis­tan müdahalesi sırasında ve 2014’te Kırım’ı işgal ederken de aynı gerekçeler kullanılmış­tı. Yani “soykırım” eski Çarlık Rusyası’nın yeniden kuruluşu­nun tek meşru gerekçesi ola­rak sunuluyor; Nazizme karşı zafer, bu vesileyle bir “siyasal din”e çevriliyordu. Putin dış politikada dayandığı bu siyasal dini kullanarak yarın Baltık ül­kelerine yönelmenin de kapısı­nı açıyor.

    Genellikle savaşın iki ana aktörü Rusya ve ABD’nin po­zisyonlarına göre önceden şe­killenmiş tavırlarla hareket etme eğiliminde olanlar için her şey çok kolay. Birine göre NATO’nun oyuncağı, neo-Na­zi Ukrayna yönetimine karşı anti-emperyalist Rusya’nın kendini koruması meşru; diğe­rine göre Rusya’nın attığı her adımda bir şeytanlık var. Fakat önce neyin neyle savaştığını bilmekte yarar var. Ortada es­kiden iddia edildiği gibi bir ko­münizm-kapitalizm çatışma­sı yok. Hoş, geçmişte de sözde komünist SSCB ile ABD hiç savaşmadı. Nazizm Rusya’ya savaş açmadan önce de Hit­ler-Stalin paktı vardı.

    Putin’in kapitalizmden şi­kayet edecek hâli yok. Otori­ter neoliberalizm ile oligarşik kapitalizmin süvarisi, buna uygun olarak Doğu Avrupa’nın zengin kültürel çeşitliliğini in­kar eden büyük Rus şoveniz­minin de en parlak siması. Üs­telik Putin, bugün en az ABD kadar komünizme düşman, “Komünizmi temizlemek mi istiyorsunuz? Bize uyar. Ama yarı yolda durmamalıyız. Uk­rayna’nın komünizmden ger­çekten arındırılmasının ne de­mek olduğunu göstermeye ha­zırız” diyor.

    NATO’nun bir savunma paktı olduğu konusundaki hi­kayeler de Varşova Paktı’nın çöküşünden sonra karşısında bir düşman yokken eski Var­şova paktı üyelerini saflarına katmasından belli. Her ne ka­dar mümkün değildiyse de Uk­rayna’nın NATO üyeliğinden dem vurulması elbette ağır bir tahrikti. Silahsızlanma ile sağlanacak bir denge çok da­ha düşük maliyetli ve güven­li olacakken yeni yeni üsler ve giderek artan silah satışlarıyla NATO’nun neye hizmet etti­ğini anlamak için silah sanayi şirketlerinin listesine bakmak yeterli.

    Harkov’da birliği tarafından geride bırakılmış bir Rus askerinin cesedi karlarla örtülmüş. (Tyler Hicks/The New York Times)

    Tarihin terazisi mazlumla zalimi aynı kefeye koymaz.

    Yakın tarih 1991 yılı sonunda Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in Ukraynalı ve Belaruslu mevkidaşları ile birlikte Sovyetler Birliği’nin dağılması için verdiği karar, Mihail Gorbaçov’un karşı çıkmak istememesiyle barışçıl bir şekilde hayata geçirildi. Ancak dağılış, potansiyel çatışmalara gebeydi: 1989’daki son nüfus sayımında 147 milyon, eski SSCB’de ise 286 milyon nüfusa sahip olan bu çokuluslu alanda 25 milyon Rus, Rusya sınırlarının dışında kaldı. Dahası, sınırların alelacele çizilmesi, halef devletler ve azınlıklar (Dağlık Karabağ, Transdinyester, Güney Osetya, Abhazya, Acara, vb.) arasındaki gerilimleri artırmıştı. Bu çoketnikli devletlerin birçoğu daha önce hiç var olmamıştı.

    Özellikle Çarlık ordularının çöküşü sayesinde, tarihinde yalnızca 1917-1920 arasında üç yıl bağımsız kalan Ukrayna, hem çok geniş bir coğrafyada yer alması hem de jeopolitik konumu itibarıyla fena hâlde tarihin nasırına basıyordu.

    Coğrafya Her Şeyden Önce Savaş Yapmaya Yarar kitabı­nın yazarı Yves Lacoste “Coğ­rafya, bölgeleri yalnızca şu ve­ya bu düşmana karşı yürütüle­cek muharebeleri düşünerek organize etmeye değil, devlet aygıtının üzerinde otoritesini ifa ettiği insanları daha iyi de­netlemek için organize etmeye de yarar” der.

    Kırım meselesi Kırım Yarımadası’nda bir Karadeniz liman kenti olan Yalta’da, 27 Mart 1994’te yapılan parlamento seçimlerinde oylarını kullanan kadınlar. (Fotoğraf: Hector Mata

    Aslında tarih devletlerden ibaret olmadığı için tarihsel olarak var olan, ancak birçok ülke ve millet gibi nerede baş­layıp nerede bittiği tartışma­lı olan Ukrayna, Aralık 1991’de doğduğu andan itibaren karma bir devletti. Batı bölgeleri, iki dünya savaşı arasında Polon­ya’nın bir parçasıydı. Doğu bölgelerinde Rusça konuşanlar çoğunluktaydı. 1954’te Niki­ta Hruşçov tarafından istişa­re edilmeden alınan bağlanma kararından önce “Kırım hiçbir zaman Ukraynalı olmadı” den­diğinde Karadeniz kıyılarının bir zamanlar Osmanlı olduğu­nu ve asıl sakinlerinin Kırım Tatarları olduğu da unutulma­malıdır. Elbette kaderleri de…

    Ukrayna devleti 30 yıllık geçmişiyle, kimilerinin pek sevdiği tabirle, devlet reflek­si bakımından zayıftı. Bunun bir diğer anlamı da kurumsal­laşma açısından durmuş otur­muş olmamasıydı. 1990’lar­daki özelleştirmeler, devlete hükmeden bir oligark sınıfının doğmasına yol açmıştı. SSC­B’nin diğer kısımlarında ol­duğu gibi, eski devlet memur­larından oluşan yeni yönetici sınıfı, yağmalama amacıyla bir yolsuzluk dağının altında kal­mış ekonomiyi ele geçirmişti. Yaşam standardı düşmüş, dev­letin yapıları dağılmış; en az 3 milyon genç Ukraynalı ülke­sini terk etmişti. “Rus yanlısı” ve “Ukrayna yanlısı” oligarklar iktidar için yarışırken ekono­mi feci duruma gelmiş; borç­lanmadaki yükseliş dikkati çekmeye başlamıştı.

    2014’te Rusya, çoğunluk­la Rusların yaşadığı karayla çevrili bir bölge olan Kırım’ın kontrolünü yeniden ele geçir­di. Kırım 1954’ten önce Rus olmasına rağmen, sözde bir referandum kapsamında dahi olsa Rusya’ya ilhakının haksız ve orantısız bir tepki olduğu tartışılmaz. Karar, devletlerin toprak bütünlüğüne saygı gös­terilmesi konusunda özellikle Kosova’nın Yugoslavya’dan ay­rılması gibi durumlarda Rusya tarafından sürekli teyit edi­len ilkeye aykırıydı. Kırım’da ise Putin, Rusya’nın Karade­niz’deki stratejik çıkarlarını diğer tüm hususların üzerine koydu.

    Donbas bölgesinde (Donet­sk), Rus ordusunun desteğiy­le milisler, şiddetli çatışmalara yolaçan bağımsız bir cumhuri­yet ilan ettiler. 13.000’den fazla can kaybı yaşandı, 2 milyon ki­şi yerinden edildi. Ukrayna’da­ki 2019 seçimlerinde, Volodı­mır Zelenskıy oyların dörtte üçünü alarak ezici bir çoğun­lukla başa geçti. Fakat özellik­le kömür madenlerine dayalı eski sanayi bölgesinin ve çelik endüstrisinin paslı bir çorak araziye dönüştürdüğü doğuda, zaten kötü durumda olan eko­nomi toparlanamadı. Doğuda egemen olan sanayi sektörü, SSCB’nin eski devrelerine bağ­lı olarak alabildiğine tahrip ol­muştu.

    Ukrayna’nın derin yarık­larla malul olduğu açık. Mağ­dur SSCB’nin dağılmasından sonra ülkede gerçek olmayan sosyalizmden fiilî kapitalizme geçiş, bir dizi bölgesel oligark tarafından devlet varlıklarının yağmalanması, sanayisizleşme ve 2007-8’deki büyük durgun­luk ile Covid-19 krizinden son­ra Ukrayna’yı etkin bir şekilde “başarısız bir devlet” hâline getiren, 2. Dünya Savaşı döne­mine yakın seviyelerde seyre­den bir yoksullukla sonuçlan­dı. Bir devlet var ama toplum­sal meşruiyeti, “rıza” yetkisi alabildiğine sınırlı. Kırsal dün­ya, IMF ve Dünya Bankası ta­rafından desteklenen yaban­cı yatırımcı vaadiyle bir arazi özelleştirme programının teh­didi altında. Geriye dinamik bir faktör olan, ancak mev­cut istikrarsızlık ortamında, AB’den gelen yardıma ve ABD tarafından desteklenen milita­rizasyonun doğrudan etkileri­ne bağlı olan sermaye kalıyor. Üstelik hükümet, doğudaki “ayrılıkçılar” ile ikili kimlikle­ri adına talep ettikleri özerklik biçimlerini müzakere etmenin yolunu bulamadı. Bu şartlarda ekonomik olarak, Ukrayna’nın durumunu nasıl düzelteceğini tahmin etmek zor.

    Bağımsızlık yanlılarının sembolü 28 Ağustos 1991’de Kiev’deki bir gösteride Ukrayna’nın amblemi olan çatalı temsilen üç parmaklarını kaldıran bağımsızlık yanlısı göstericiler. (Fotoğraf: Anatoly Sapronenkov)

    Sürekli kriz

    Olguları hatırlamak, olayla­rı anlamak isteyen herkes için çok önemlidir. Mevcut Ukray­na krizi, “Turuncu Devrim”­den (2004) ve ülkeyi NATO’ya sokmaya yönelik ilk girişimden (2008) itibaren tahmin edile­bilirdi. Doğu ortaklığı (2009) başlatıldığı sırada AB’nin Uk­rayna ile bir ortaklık anlaşması müzakeresini Birlik’in amacı­na uygun hâle getirecek şekilde çerçevelemiş olması koşuluy­la bu kriz önlenebilirdi. 2003 yılındaki AB-Rusya stratejik ortaklığı “Lizbon’dan Vladivos­tok’a” bir serbest dolaşım alanı yaratma hedefini taşısaydı du­rum farklı olabilirdi.

    Elbette Ukrayna ve Rusya ekonomilerinin içiçe geçmiş olmasını da hesaba katmak gerekirdi. Böylece AB, NA­TO’nun her zaman doğuya ya­yılmasından yana olanlar tara­fından sömürülmeye izin ver­memiş olacaktı. Bunun yerine Brüksel, Ukrayna’ya Avrupa ile Rusya arasında seçim yapmak zorunda kalacağı imkansız bir ikilem sundu. Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç te­reddüt etti. Rusya’nın teklifi mali açıdan Avrupa’nın tekli­finden çok daha önemliydi.

    Başkan Putin, Ocak 2014’te Avrupa makamları tarafından Ukrayna’nın egemenliği baha­nesiyle Kiev ile yapılan ortaklık anlaşmasının içeriğini görüş­me olasılığının reddedildiği­ni belirtti. Anlaşmanın Başkan Yanukoviç tarafından imzalan­masının ertelenmesi, 22 Şu­bat 2014’te görevden alınması­na yolaçacak olan Maydan’da­ki “Avrupa yanlısı” gösterilerin işaretiydi. AB’nin Ukrayna ka­muoyunda popülaritesi anlaşı­labilir bir durumdu.

    Sonun başlangıcı

    Putin Mayıs 2014’ün başında, çatışmayı sınırlamaya hazır ol­duğunu ilan etti. Rusça konu­şulan bölgeleri Ukrayna için­deki sorunlarına çözüm ara­maya teşvik etti. 10 Mayıs’ta François Hollande ve Angela Merkel, Berlin’de Ukrayna’nın adem-i merkezîyetçiliğinin Anayasa’ya dahil edilmesi hak­kında konuştular. 25 Mayıs’ta Başkan Petro Poroşenko se­çildi ve Moskova tarafından hemen tanındı. “Normandi­ya formatı” (Almanya, Fransa, Rusya, Ukrayna) 6 Haziran’da hazırlandı. Kriz barışçıl bir şe­kilde çözülebilecek gibi görü­nüyordu.

    Ancak Kiev makamları, Donbas’ta onlara karşı koyan “kendi kendini ilan eden cum­huriyetler”e yönelik bir “te­rörle mücadele operasyonu” başlattı. Operasyon, Maydan yanlısı “gönüllü taburlar”ın desteğine rağmen Ukrayna or­dusunun dağılması nedeniyle yarıda kesildi. 5 Eylül’de imza­lanan Minsk I Antlaşmaları’y­la ateşkes ilan edildi. Altı gün sonra, 11 Eylül’de, ateşkesin uygulanmasını resmen garan­ti altına almak için ABD ve AB tarafından ciddi yaptırımlar uygulanmaya başlandı. Ameri­kan yaptırımlarıyla felce uğra­yan bankalar kanalıyla, Avru­pa-Rus ticareti felç olmadıysa da önemli bir darbe aldı. Rusya gıda sektöründe karşı yaptı­rımlar kararlaştırdı; dış ticare­ti ve endüstriyel işbirliğini çe­şitlendirmek için başta Çin ol­mak üzere “yükselen ülkeler”e yönelindi. Aynı zamanda ham petrol fiyatları da düştü. Ruble, 2014 sonunda dolar karşısında 35’ten 70’e çıktı.

    Evi başına yıkılan Ukraynalılar Kiev’in İrpin kentinde hava bombardımanının hedefi olmuş evlerinden kurtarabildikleriyle kaçanlar… (Fotoğraf: Aris Messinis)

    Minsk’lerden sonra

    2014-2015’ten beri Euromay­dan devrimi, ardından Kı­rım’ın Rusya tarafından ilhakı ve Donbas’taki içsavaş, Donet­sk ve Luhansk Halk Cumhu­riyetleri olarak adlandırılan “halklar”ın oluşumu ile Ukray­na’yı kökünden değiştirmişti.

    Fransa ve Almanya’nın aracılık ettiği Minsk Ateşkes Antlaşması’nın (5 Eylül 2014) ve müteakip olarak Hollan­de’ın biraraya getirdiği devlet başkanlarının girişimi saye­sinde, 12 Şubat 2015 tarihinde “Minsk II” olarak bilinen yeni antlaşmalar imzalandı.

    Minsk II Antlaşması’nın (11 Şubat 2015) başarısız ol­masına yolaçan müzakereler­den sonra mevcut jeopolitik krizin –NATO Genel Sekrete­ri, eski Norveç Başbakanı Jens Stoltenberg’e göre “olağandı­şı”, Ukrayna Devlet Başkanı Volodımır Zelenskıy’ye göre “olağan”– nedeni olarak ilan edilen, Rusya ve Belarus top­raklarında, Ukrayna sınırın­da 100.000 askerin konuşlan­dırılmasıydı. Vladimir Putin ve Sergey Lavrov’un defalarca aksini iddia eden açıklamalar yapmalarına ve güvence ver­melerine rağmen, işgalci bir güç hâline gelebilecek asker­lerin varlığı bile tek başına alarm zillerinin çalınması için yeterliydi.

    Unutulmamalıdır ki Don­bas cephesinde, ateşkes sıra­sında, her iki taraf da bir siper savaşında 40.000’e kadar sa­vaşçı bulundurduğundan çok az hareket vardı. Bu Rus ko­nuşlandırması, üye devletlerin Putin’e yönelik “herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına kar­şı kuvvet kullanma tehdidine ya da güç kullanımına başvur­masını” yasaklayan Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin ihlal ettiği yönündeki suçlamaları­nın kaynağıdır.

    Minsk II Antlaşmaları ol­dukça net bir güzergah çizmiş­ti: Rada (Ukrayna Parlamen­tosu) tarafından bir seçim ya­sasının oylanması, Donbas’ta yerel seçimler, anayasal re­formlar, adem-i merkezîyetçi­lik yasası, yeni seçimler ve ni­hayet Kiev’in Rusya ile olan sı­nırının kontrolünü geri alması. Ancak 17 Mart’ta Rada, “silahlı grupların geri çekilmesini” ön koşul haline getirerek bu sıra­yı bozan bir metni kabul etti. Minsk antlaşmalarının siyasi boyutunun Kiev hükümeti ta­rafından bloke edilmesi, aslın­da Ukrayna ihtilafını “donmuş bir çatışmaya” yönlendirdi.

    Savaşın ortasında umut verenler Savaş ilan edildiği andan itibaren Rusya’nın farklı kentlerinde sokağa çıkan savaş karşıtları, polisin sert müdahalesine ve gözaltılara rağmen “Bu bizim değil, Putin’in savaşı” demeye devam etti.

    Tarih kapıyı kaç kez çalar?

    Büyük güçler tarafından em­peryalistler arası rekabet­te dışarıdan dayatılan kutup­laşmadan kurtulmanın, farklı kültürel toplulukları ve ulu­sal azınlıkları vatandaş ola­rak dikkate alan çoğulcu bir ulusal proje geliştirmenin tek yolu, uluslararası bir tarafsız­lık statüsü antlaşmasından geçiyordu. 2015’te Belarus­ya’da Almanya, Fransa ve ilgili üç devlet tarafından imzala­nan Minsk II Antlaşmaları’nın uygulanması, ülkenin aşama­lı olarak silahsızlandırılması­na, içsavaşın sona ermesine, dışlayıcı milliyetçilik karşı­sında vatandaşlık hakkını ve kapsayıcı ulusal bağımsızlığı garanti eden demokratik ana­yasal reformlara yolaçabilirdi. Bu, kemer sıkma ve eşitsizlik politikalarının eşlik ettiği dış borçla, yeniden silahlanma ve boyun eğme anlamına değil, ancak güvenlik ve savunma se­çeneklerine ilişkin bir referan­dum da dahil olmak üzere tüm nüfusunun demokratik katılı­mına izin veren asgari yaşam koşullarının restorasyonu an­lamına gelirdi.

    Sonuç olarak bütün bu kı­rılmalarla birlikte olaylar zin­ciri, Ukrayna halkının kendi iradesi üzerine kabus gibi çö­ken iki emperyalist gücün kıs­kacında cereyan etmektedir. Daha Putin’in Rusyası topar­lanmadan önce 1997’de, Sat­ranç Tahtası kitabının yazarı Ukrayna asıll Zbigniew Kazi­mierz Brzezinski, Rusya’nın yeniden büyük bir güç olması­nı engellemenin tek yolunun Ukrayna’yı Rusya’nın nüfuz alanından çıkarmak olduğunu yazmıştı.

    Putin yaptığı bir dizi ko­nuşmada, hatta Sovyetler Bir­liği’nin yıkılmasını 20. yüzyılın en trajik jeopolitik olayı olarak gösterirken bile, SSCB’nin de­ğil Çarlığın nüfuz alanlarını kendi sınırları olarak gördü­ğünü açıkça belirtmişti. 2000 yılında iktidara geçmesinden önce, Kremlin’in şefi SSC­B’nin mirasına sahip çıkarak, Rusya’nın eski Sovyet cum­huriyetlerine “hediye” olarak bu bölgeleri verdiğini iddia et­mişti. 1994’te Sankt Peterburg Belediye Başkanı Anatoli Sob­çak’ın yardımcısıyken özellikle Kırım’ı zikrederek bu “devasa toprakları” anmıştı. 20 yıl son­ra Rusya burayı ilhak edecek­ti. Putin koşullara göre planlı bir şekilde stratejisini uygulu­yordu.

    Şu anda 70 yıllık iki taraf­sız ülke Finlandiya ve İsveç, NATO’ya çok sıcak bakmaya başladı. Düne kadar Şansölye Angela Merkel Rusya’ya hayır­hah bakarken bugünkü şansöl­ye 100 milyar dolarlık askerî harcamayı önüne koymuş du­rumda. NATO’nun beyin ölü­münden söz eden Macron ise Rusya ile dans edemeyeceğini anladı. Bütün bunları “satranç ustası” diye takdim edilen Pu­tin’den öğrendiler.

    Rusya’nın 630 milyar dolar rezervini düşünerek ekono­mik yaptırımları hafife alanlar parayla nefes alınamayacağını unutuyorlar. Rusya’nın rezervi var ama millî geliri Güney Ko­re’den bile az, Amerika’nın ise on beşte biri!

    Şimdilik iki önemli güç barbarlığa karşı koyabilir: Uk­rayna’da direniş ve başta Rus­ya’daki olmak üzere savaş kar­şıtı hareket. Halkın %60’ının savaşa karşı olduğu belirtili­yor. Putin Ukrayna’ya saldıra­rak kendi ülkesinde ilk kez cid­di bir meşruiyet kaybına uğru­yor. Yoksul bir süper güç olan Rusya emperyalizminin gücü, şefin sandığından daha sınırlı.

    Üstelik inkar ettiği Uk­raynalılık bilinci ve iradesi de dünyanın gözü önünde serpil­mekte…

    PUTIN, STALIN, LENIN

    SSCB’nin ideallerini değil, gücü ve geleneği

    Putin belki sosyal bir ideal olarak komünizme inanmıyor, ama Sovyet döneminin gücüne ve vatanseverliğe sadakati su götürmez. Rusya Devlet Başkanı’nın Lenin, Stalin ve Sovyet idealleriyle ilgili fikirleri…

    Putin, Leningrad’daki savaştan hemen sonra doğmuş, KGB’de eğitim görmüş bir Sovyet çocuğu. Sosyal bir ideal olarak komünizme inandığı söylen­emez, ancak Sovyet gücüne ve özellikle vatanseverliğe sadakati su götürmez. Kesinlikle bir Lenin hayranı değil. Ocak 2016’da kamuoyu önünde onu açıkça eleştirdi de. Stalin’in tarihte olumlu bir rol oynadığını belirtirken Lenin’in “SSCB’nin temellerinin altına bir nükleer bomba” bıraktığını söyledi. Bu herkesi şaşırtmış ve Ukrayna’da­ki Lenin heykellerini yıkılmaktan korumak için savaşan Donbas ayrılıkçılarını şok etmişti. Putin daha sonra şunları söyledi: “Sovyetler Birliği’nin kurulduğu sırada, 1922’de Stalin ile Lenin arasında yaşanan bir tartışmadan bahsediyorum”.

    Putin, “Bolşevik politika­sı sonucu Sovyet Ukrayna’sı oluştu. Günümüzde Ukrayna için ‘Vladimir İlyiç Lenin Ukraynası’ diyebiliriz. Ukrayna’nın yaratıcısı ve mimarı Lenin. Lenin’in Don­bas’ı Ukrayna’ya bağlayan sert emirleri dahil arşiv belgeler bunu doğruluyor” ifadelerini kullandı.

    Milliyetçilik karşıtı olan Lenin, daha sonra her ülkenin özgürce katılabileceği ve isterse ayrılabileceği bir sosyalist cum­huriyetler birliği; Stalin ise, tüm cumhuriyetleri Rusya Federas­yonu’na bağlı bir yapı hayal etti. Tarihçi Moche Lewin, Türkçeye de çevrilmiş olan Sovyet Yüzyılı kitabında bu ayrımı iki farklı devlet anlayışına bağlıyor ve Sta­lin’in eski tipte, yani Çarlık’tan devralınan devleti inşa etmekten yana olduğunu belirtiyordu (Le­nin’in Son Kavgası adlı kitabında ise bu tartışmanın en ince ayrın­tılarına kadar değerlendirmesini yapmıştı).

    Bugün Putin, Lenin’e karşı Stalin’in tarafını tutuyor ve Lenin’in diğer milletlere “ayrılma hakkı”nı tanıdığı için SSCB’nin dağılmasını mümkün kıldığı­nı belirtiyor. Putin’in Stalin hakkında “incelikli” bir vizyonu var: Ona göre kanlı bir diktatör ama 2. Dünya Savaşı’nı kazandı ve Rusya’nın büyüklüğünü inşa etti. Putinizm için gerçekten de Stalin, imparatorluk fikri etrafın­da Sovyet ve Sovyet öncesi iki hatıranın mükemmel birleşimi. Bu kültürel neo-Stalinizm, Pu­tin’in Çarlığı meşrulaştırmasının önemli bir halkası. Ne diyor? “Eski imparatorluğun kenarların­da milliyetçilerin sınırsız şekilde artan hırslarının beslenmesine, yeniden kurulan ve genellikle keyfî olarak oluşturulan idari bi­rimlere, birlik cumhuriyetlerine, çoğunlukla onlarla hiçbir ilgisi olmayan tarihî Rusya’nın sakin­leriyle birlikte devasa bölgelerin verilmesine ne gerek vardı?”

    NE NEDİR, NE DEĞİLDİR?

    Kilit terimleriyle kriz sözlüğü

    Rusya-Ukrayna çatışması, hem tarihî hem güncel pek çok gelişmeyi anlamak için kritik önemdeki bir takım terimlere de hâkim olmayı gerektiriyor. Bu son derece teknik savaşta, enerji politikalarından uluslararası antlaşmalara, yaptırımlar arasında sıkça duyduğumuz ekonomi terimlerinden coğrafya bilgisine anlaşılması gereken çok şey var. Kafası karışıklar için krizin kilit terimleri.

    •DONBAS: Ülkenin doğusunda, Rusya sınırında bulunan bir Uk­rayna bölgesidir. 60.000 kilomet­rekareden (kabaca Belçika’nın iki katı) geniş bir madencilik ve sanayi havzasıdır. İdari olarak Donbas; Donetsk ve Luhansk oblastlarından (idari bölgeler) oluşur. Ukrayna Devlet Başka­nı Viktor Yanukoviç’in Şubat 2014’te devrilmesinden bu yana bölge, Moskova tarafından des­teklenen Rus yanlısı ayrılıkçılar ile yeni Ukrayna rejimi arasındaki silahlı çatışmanın merkezinde yer alıyor.

    Ayrılıkçılar, Donetsk ve Luhansk’ın bir kısmını “halk cumhuriyetleri” ilan ettiler ve aslında Donbas’ın bir kısmını kontrol altına aldılar. 21 Şubat Pazartesi günü Putin ayrılıkçı bölgelerin bağımsızlığını tanı­maya karar verdi ve derhal Rus ordusuna orada “barışı koruma­sını” emretti. Bu konuşlandırma için herhangi bir zaman çizelgesi veya ölçek açıklanmadı, ancak ABD’ye göre Rusya, Ukrayna sınırında 150.000’den fazla asker bulunduruyordu. Putin böyle­ce bu “halk cumhuriyetlerini” tanıyan ilk lider oldu. Bu karar, düzenli olarak ihlal edilmesine rağmen, savaşan taraflar ara­sındaki en şiddetli çatışmalara son vermeyi mümkün kılan, Fransız-Alman garantörlüğü altındaki Minsk antlaşmalarının sonuna işaret ediyor. Sekiz yılda, savaş 13.000’den fazla ölüme neden oldu.

    •MINSK ANTLAŞMALARI: 2014’te Minsk I, ardından 2015’te Minsk II, Belarus’un başkentinde Ukrayna ile Rusya yanlısı ayrılıkçılar arasında ülkenin doğusunu 10 ay boyunca kasıp kavuran çatışmayı sona erdirmek; duruma barışçıl ve siyasi bir çözüm bulmak için imzalanmıştı. Bu antlaşmalar 13 maddeden oluşuyordu: Ateşkese ek olarak, ağır silahların geri çe­kilmesi, çatışmaya katılanlar için af, mahkum ve rehine değişimi.

    Antlaşmalar ayrıca Ukray­na’nın anayasa reformunun yanısıra ayrılıkçıların elindeki bölgelerde seçimlerin düzenlen­mesini de gerektiriyordu. Ayrıca, Ukrayna’nın bağrında özerkliğini ilan eden Luhansk ve Donetsk bölgelerinin korunmasını da bir ilke olarak ortaya koyuyordu. Bu antlaşmalar genellikle Rusya’nın lehindeydi ve Ukrayna’yı sürekli baskı altında tutuyordu. Ancak antlaşmanın gerekleri hiçbir za­man yerine getirilmedi. Vladimir Putin de 21 Şubat Pazartesi günü yaptığı açıklamalarda bu ant­laşmayı “ölü ve gömülü” kabul ettiğini belirtti.

    •NORMANDIYA FORMATI: Fransa ve Almanya tarafından desteklenen Ukraynalı ve Rus liderler arasında dört yönlü diplomatik toplantılar. Nor­mandiya’ya yapılan atıf, Petro Poroşenko (o zamanki Ukrayna cumhurbaşkanı), Putin, François Holland ve Angela Merkel arasın­da 6 Haziran 2014’te, Benouville kalesinde (Calvados) Normandiya çıkartmasının 70. yıldönümü kutlamaları vesilesiyle, Donbas savaşının patlak vermesinden birkaç ay sonra gerçekleşen top­lantıya dayanıyor.

    Güney Ukrayna’da bir liman kenti olan Odessa’da bir anneçocuk, Ukrayna’nın bağımsız bir ulus olduğu ve SSCB’nin dağıldığı 1991 yılında Sovyet iktidar ve adalet temalarını müjdeleyen bir tabelanın yanından geçiyorlar.

    •NATO (KUZEY ATLANTIK ANTLAŞMASI ÖRGÜTÜ): 1949’da Kanada, ABD, Fransa ve Birleşik Krallık’ın da dahil olduğu 12 ülke tarafından oluşturulan bir siyasi-askerî ittifaktır. NATO her ne kadar Soğuk Savaş döne­minde SSCB ve bağlı ülkelerin gücüne karşı kurulmuş olsa da SSCB’nin dağılmasından sonra da varlığını korudu. Atlantik İttifakı’nın (NATO’ya verilen bir diğer isim) şu anda 30 üyesi var. Tüm NATO kararları oybirliğiyle alınır. NATO üyeleri, İttifak’ın bir üyesine saldırı olması durumunda birbirlerini koruma sözü verirler. Buna, Washington Antlaşması’nın 5. maddesinde yer alan “toplu savunma ilkesi” denir. Bu madde ilk olarak 2001’de ABD’ye yönelik 11 Eylül saldırılarına yanıt olarak kullanılmıştır.

    Bugün de NATO’nun doğrudan hedefi olan Rusya, son 30 yılda ge­nişlemeye devam eden NATO’nun bir tehdit oluşturduğunu düşünü­yor. Şu ana kadar NATO üyeleri arasında, 2008’de Kiev’de verilen sözlere rağmen, Moskova’yı gücendirmemek için Ukrayna’yı entegre etmemek konusunda bir fikir birliği vardı. Ancak Rusya için bunun artık yeterli olmadığı açık. Vladimir Putin haftalardır Batı’dan talep ettiklerini tekrar­lıyordu: NATO’nun genişleme politikasının sona erdirilmesi, Rusya’yı tehdit eden askerî ko­nuşlandırmadan vazgeçilmesi ve İttifak’ın askerî altyapısının Doğu Avrupa’dan çekilmesi. Bunlar reddedildi. Son olarak Rusya; Finlandiya ve İsveç’in NATO üyesi olması hâlinde bunun sonuçları olacağını belirterek açıkça tehdit­te (ikazda) bulundu.

    Ukrayna’da ülke savunmasına katılmak için eline silah alan kadınlar.

    • FINLANDIYALAŞMA: Nazi Almanyası’nın müttefiki Finlan­diya’nın Rusya ile savaştığı 2. Dünya Savaşı’nın sonunda, iki ülke 1947’de bir barış antlaşması imzalamadan önce Eylül 1944’te bir ateşkes imzalamıştır. Finlan­diya, sıkı bir tarafsızlığa tabidir. Soğuk Savaş süresince NATO’ya veya AB’ye katılma hakkına sahip değildi. Zamanla bu “Finlandi­yalaşma” tabiri “sınırlı taraf­sızlık” veya “sınırlı egemenlik” ile eşanlamlı hâle geldi. Soğuk Savaş, SSCB’nin sona ermesi ve Sovyet bloğunun dağılmasından sonra Finlandiya 1995’te AB’ye katıldı. Aynı zamanda Atlantik İttifakı üyesi olmaksızın bir NATO ortağı oldu. “Finlandiyalaşma” ise Ukrayna’nın geleceğinden bahsedilen son haftalarda birçok kez kullanıldı.

    • EKONOMIK YAPTIRIMLAR: Ukrayna NATO’nun bir parçası olmadığı için, Atlantik İttifakı üyelerinin doğrudan müdahalesi, başından beri bir seçenek değildi. Somut olarak, birkaç ülke Kiev’e askerî teçhizat sağlıyor, ancak hiçbiri Ukrayna topraklarında savaşmak için asker göndermeye­cek. Vladimir Putin’in Rusya yan­lısı ayrılıkçı bölgelerin bağımsızlı­ğını tanıma kararından sonra, AB ve ABD bu nedenle Rusya’ya karşı ağır ekonomik yaptırımlar ilan etti veya vaat etti. Avrupa tarafında, bu yaptırımlar, Elysée’den daha çok “Rus kişi ve kuruluşları” ile “Donbas’ta bulunan ve kesinlikle Rus çıkarlarıyla bağlantılı” faali­yetleri etkilemelidir. Yaptırımlar daha sonra olaylara göre uyar­lanacaktır. Almanya Başbakanı Olaf Scholz 22 Şubat Salı günü yaptığı açıklamada, “büyük ve sağlam” Avrupa yaptırımları umduğunu söyledi. Rus iş dünyası için vazgeçilmez bir finans mer­kezi olan Birleşik Krallık, kendi adına, “birinci dizi” yaptırımlarla “Rusya’yı çok sert vurma” sözü verdi. İngiltere Başbakanı Boris Johnson, “İstila durumunda çok daha fazlasını yapacağız” diye uyardı. ABD Başkanı Joe Biden da Amerikalıların ayrılıkçı bölgele­rinden herhangi bir yeni yatırım, takas veya finansmanı yasaklayan bir kararname yayımladı. Ancak bu yaptırımların Vladimir Putin’i pes ettirmesi kesinlikle mümkün değil. Bundan Batı ile yakın ilişki içindeki oligarklar etkilenebilir. Paradoksal olan Rusya’da son 10 yılda yaşam standardı düşse de, yani halk yoksullaşsa da devletin kasasının dolması. 630 milyar dolarlık bir rezerv sanki Putin’in böyle bir savaşa hazırlandığını gösteriyor.

    Ukrayna Devlet Başkanı Volodymyr Zelensky, Kiev’de düzenlediği basın toplantısında. (Fotoğraf: Lynsey Addario)

    • KUZEY AKIM 2: Misilleme ola­rak Olaf Scholz, 22 Şubat’ta Nord Stream 2’nin ruhsatını askıya aldı­ğını duyurdu. Almanya, Moskova ile gerginlikler zirvedeyken bile projeyi her zaman desteklemişti. Polonya ise, Avrupalıların Rus gazına olan bağımlılığını daha da artıracağını –yılda 55 milyar met­reküp gaz taşıması gerektiğini– ve Ukrayna çıkarlarını feda ettiğini öne sürerek Nord Stream 2’ye olan düşmanlığını hiçbir zaman gizlemedi. Tıpkı Baltık Devletleri, Slovakya veya Danimarka gibi. Fransa ise ara bir konumda, Em­manuel Macron “çekincelerini” dile getirdi. Nord Stream 2, Alman ve Avrupa mevzuatının belirli hükümlerine uyulmaması nede­niyle şimdiye kadar Almanya’daki enerji düzenleyici tarafından onaylanmayı bekliyordu. Berlin bugün prosedürü askıya alarak ve Doğu Ukrayna’daki son gelişmeler ışığında davayı yeniden inceleye­rek bir adım daha atıyor.

    • GÜNEY OSETYA VE ABHAZYA: Rusya, eski komünist blok ülkele­rindeki bağımsızlık hareketlerini desteklemek için müdahale etti. Güney Osetya ve Abhazya, Gür­cistan’ın kuzeyinde, Rusya sını­rında (Kuzey Osetya da Rusya’da­dır), sırasıyla 1992 ve 1993’te bağımsızlıklarını ilan eden ve o zamandan beri Rusya tarafından tanınan iki bölgedir. Güney Oset­ya, Berlin Duvarı’nın yıkılmasın­dan hemen sonra 1989’dan beri özerklik istiyordu. Ayrılıkçılar ile Gürcü devleti arasında ilk ateşkes 1992’de Rusya’nın Güney Osetyalılarla birlikte müdahalesi­nin ardından imzalandı. 2008’de Gürcistan ile ayrılıkçılar arasında yeni bir çatışma çıktı. Abhazya da işin içine karışıyor. Ruslar tarafın­dan desteklenen iki bölge, Gürcü kuvvetlerini geri püskürtüyor ve topraklarının kontrolünü yeniden ele geçiriyor. Ateşkesten sonra Moskova tarafından tanındılar, Gürcistan ise “Gürcistan’ın bir parçası olan bu bölgelerin açıkça ilhak edilmesini” kınadı. Gür­cistan daha sonra topraklarının yüzde 20’sini kaybetti. Rus ordusu o zamandan beri bu iki bölgede hep varlığını korudu.

    • KIRIM: Karadeniz ile sınırı olan Kırım, Güney Ukrayna’da bulunan yaklaşık 27.000 kilometrekarelik bir yarımadadır. Donbas’ta olduğu gibi, Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’in Şubat 2014’te düşmesi, Kırım’da Rus yanlısı ayrılıkçı eğilimleri alevlendirdi. Yeni Ukrayna yönetimi tarafından Rus dilinin sorgulanması, zaten belirsiz olan bir dengenin kırılma­sını tamamladı. Kırım, yeni geçici makamları tanımayı reddettiğini duyurdu. 16 Mart 2014’te Kırım’da yapılan referandumda %96’nın üzerinde Rusya’ya katılma lehinde oy kullanıldı (oylama Ukrayna yanlısı destekçiler tarafından boykot edildi). Rus işgal ordusu tarafından iktidara getirilen böl­gesel otoriteler tarafından on gün içinde düzenlenen bu referandum, uluslararası toplum tarafından kabul edilmemiş ve doğrudan ilhak kınanmıştır. Kırım, 11 Mart 2014’te bağımsızlığını ilan etti. Bir hafta sonra, yeni Kırım cumhuriyetinin liderleri ve Vladimir Putin, Kırım’ın Rusya’ya bağlılığını teyit eden bir antlaşma imzaladılar.

    Chernihiv şehrinde bombardıman sonucu hasar gören bir konut binası. (Fotoğraf: Dimitar Dilkoff)
  • Avrupa’nın ortasında harp

    Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, 1945’ten bu yana Avrupa’daki en büyük askerî harekat olarak tarihe geçmek üzere. Parçalanan aileler, göç ve sivil kayıpların iç parçalayıcı görüntülerinin yanında bu çatışma, risklerin yükseldiği yeni bir ekonomik savaş düzenine de işaret ediyor. Ekonomik yaptırımların nükleer tehditlere dönüştüğü savaşın tarihe geçen ilk haftası ve krize uzanan yolun köşetaşları.

    Rusya Devlet Başka­nı Vladimir Putin, 21 Şubat’ta barış görüş­melerini fiilen sona erdire­rek, Ukrayna’nın doğusunda Rusya yanlılarının ağırlıkta olduğu Donbas bölgesindeki Donetsk ve Luhansk’ın “ba­ğımsız ülkeler olarak tanın­ma” talebini kabul ettikleri­ni açıkladı. Olağanüstü gü­venlik konseyi toplantısının ardından yaptığı konuşmada Putin, Ukrayna’nın gerçek bir ulus olmadığını savunur­ken “Modern Ukrayna’nın mimarı Lenin’dir” ifadele­rini kullanıyordu. Ayrıca 1991’de SSCB’nin çöküşüyle birlikte ülkesinin “soyuldu­ğunu” söylüyor ve “kukla bir hükümet” tarafından yöne­tildiğini vurguladığı Ukray­na’yı “Amerikan kolonosi” olmakla suçluyordu. Putin, Donbas bölgesinin tarihsel olarak Rusya top­rağı olduğunu, Ukrayna’nın Sovyet döneminden miras bilgiye dayanarak nükleer si­lah yapmayı planladığını öne sürmüş; bunu kendilerine karşı saldırı hazırlığı olarak değerlendirdiklerini ifade et­mişti. Ukrayna’nın NATO’ya kabul edilmesini de ken­dilerine karşı bir güvenlik tehdidi olarak görüyorlar­dı. Diplomatik görüşmelerde masaya koydukları üç kriter ise “NATO’nun genişlemesi­nin durması, Rusya sınırında silah konuşlandırılmaması, askerî altyapının 1997 sevi­yesine çekilmesi” idi.

    Batı tarafından “ulus­lararası hukukun, Ukray­na’nın toprak bütünlüğünün ve Minsk antlaşmalarının açık bir ihlali” sözleriyle tep­ki çeken bu tarihî konuşma, Putin’in 24 Şubat’ta sabaha karşı Ukrayna’nın Donbas bölgesinde “özel bir askerî operasyon” başlattığını söy­leyerek resmen işgal hareka­tına start vermesinin ilk adı­mıydı. BM Güvenlik Konseyi toplantısının acil gündem­li buluşması henüz devam ederken yaptığı açıklamada halen ülkesinin Ukrayna’yı “işgal etme planının olma­dığını” tekrarlıyordu, ancak aynı anda Ukrayna’nın baş­kenti Kiev başta olmak üzere Ukrayna’nın farklı bölgele­rinden naklen yayınlara gi­ren ilk patlama sesleriyle dünya dikkat kesilmişti. Bu sayıyı hazırladığımız sıra­da savaşın ilk haftası geride kalmıştı. Başta saldırıların ağırlıklı olarak askerî alt­yapıyı ve Ukrayna’nın hava savunma sistemlerini hedef aldığı söylense de sivil ka­yıplar, yerinden edilen 1 mil­yon kişi ve yerle bir edilmiş şehir görüntüleriyle savaş tüm dehşetiyle halkın üzeri­ne çökmüştü.

    Savaşın ayırdıkları. BM verilerine göre savaş yüzünden yerinden olanların sayısı 1 milyonu aştı.

    Rusya’nın Ukrayna’yı iş­gali, 1945’ten bu yana Avru­pa’daki en büyük askerî ha­rekat olarak tarihe geçmek üzere. Bu çatışma, risklerin yükseldiği yeni bir ekono­mik savaş düzenine de işaret ediyor. Rusya’dan gelen arz kesintiye uğradığı için şu an­da dünya ekonomisinde bir enerji şoku yaşanıyor. Avru­pa, Rus enerjisine olan ba­ğımlılığını nasıl azaltacağı­nı değerlendiriyor. Bu arada Batı’nın Rusya’ya dayattığı yaptırımlar o kadar güçlü ki, ülkenin 1.6 trilyon dolarlık ekonomisinde ciddi bir kaos tetiklendi ve Rusya’yı başta pek de ciddiye almadığı bu yaptırımlar karşısında nük­leer tehditlere başvurmaya sevk etti.

    SSCB’nin dağılmasından sonraki otuz yılda, Rusya ile Batı arasındaki uçurum hiç bu kadar derinleşmemişti. Oysa şimdi şaşırtıcı gözükse de 1990’ların başında, Rus­ya ve Batı dünyası Soğuk Sa­vaş’ı sona erdirmek ve yeni bir dünya inşa etmek konu­sunda anlaşmıştı. O sırada, Mihail Gorbaçov “ortak bir Avrupa vatanı”ndan söz edi­yordu. ABD, Avrupa ve Rus­ya’yı içeren betbox bir askerî ittifak bile tasavvur edilmişti.

    Otuz yıl sonra ise, Rusya yüzünü Batı’ya karşı Avras­ya’ya döndü ve bir dönem “düşman kardeşi” olan Çin ile askerî ittifak ve ekono­mik anlaşmalar yapıyor. Ta­rih hem bu dönüşümleri an­lamak hem de dönüşmeyen desenleri fark etmek için yo­lumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

  • ‘Güney Afrika’nın vicdanı’ydı

    Güney Afrika’daki aparthe­id rejiminin sona erdiril­mesinde önemli rol üstlenen eski başpiskopos Desmond Tutu, 26 Aralık 2021’de 90 ya­şında hayata veda etti. Uzun yıllardır sağlık sorunlarıyla mücadele eden Tutu’nun pros­tat kanseri nedeniyle öldüğü açıklandı. Güney Afrika Cum­hurbaşkanı Cyril Ramaphosa başsağlığı mesajında Tutu’nun “simgesel bir ruhani lider, apartheid karşıtı bir aktivist ve insan hakları savunucu­su” olduğunu söylüyor, onun “özgürleştirilmiş Güney Afri­ka’nın gelecek nesillere miras bırakılmasına yardım ettiği­nin” altını çiziyordu.

    1931’de Klerksdorp’ta dün­yaya gelen Desmond Tutu, ülke­sinde 1990’ların başlarına kadar süren apartheid rejiminin son bulması için en ön saflarda mü­cadele eden liderlerden biriydi. King’s College London’da ilahi­yat eğitimi alan din insanı, uzun yıllar öğretmenlik yaptıktan sonra 30 yaşında papaz olmuş­tu. Tutu, siyahlara karşı ayrım­cılığı savunan ırkçı rejime karşı barışçıl mücadeleyi desteklediği için 1984’te Nobel Barışı Ödü­lü’ne layık görülmüştü. Apart­heid rejiminin düşüşünün ar­dından eşcinsel hakları için de kampanya yürütmeye başlayan ve ülkedeki tüm renkleri kap­samak için “gökkuşağı ulusu” kavramını kullanan eski baş­piskopos, apartheid döneminde işlenen ırkçı suçları araştırmak üzere kurulan Hakikat ve Uz­laşma Komisyonu’nun başkan­lığını da yapmıştı. Ulusal Parti hükümetini apartheid’e duyulan öfkenin ırkçı şiddete yol açacağı konusunda uyarmış, ancak bir aktivist olarak şiddet içerme­yen protestoları desteklemiş; oy hakkı için dış ekonomik baskı yöntemini önermişti.

    ANC’nin politikalarını eleş­tirdiği için Nelson Mandela’nın 2013’teki cenaze töreninden dışlanan Tutu, daha sonra bu tavrın onu çok incittiğini söyle­yecekti.

    UĞUR ALACAKAPTAN (1934-2022)

    Hukukun hümanist yüzü

    Türkiye Ceza Hukuku’nun hümanist doktrini sa­vunan ekolünün önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Uğur Alacakaptan, 22 Ocak 2022’de, 88 yaşında yaşamını yitirdi. Alacakaptan’ın ölüm haberi­ni duyuran İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Bir de babam öldüğünde bu denli üzgündüm. Kader çizgi­min ressamı gitti” derken, öğ­rencisi olduktan sonra Türki­ye’nin önde gelen hukukçuları arasına adını yazdıran pek çok meslektaşının hislerini dile getiriyordu.

    1967’de profesörlük unvanı alarak Türkiye’nin en genç ce­za hukuku profesörü unvanı­nı kazanan Prof. Uğur Alaca­kaptan, 1974-76 arasında CHP Parti Meclisi Üyesi olarak gö­rev almış; 1975-1980 arasında Ankara Senatörlüğü yapmıştı. Ayrıca Bülent Ecevit liderli­ğindeki CHP’de Genel Sekre­ter Yardımcılığı görevinde de bulunmuştu. Askerî darbe dö­nemlerinde çeşitli soruştur­malara uğrayan Alacakaptan, 29 yıl önce kaybettiğimiz Uğur Mumcu’yla da Mamak Cezae­vi’nde aynı koğuşu paylaşmıştı.

  • Madrid’in virüsle parlayan sihirli sol kramponu

    Real Madrid’in onursal başkanı Francisco Gento, 18 Ocak’ta 88 yaşında son nefesini verdi. Aslında atlet olsa yeriydi. Sihirli sol kramponuyla çektiği mermi gibi şutlarla, çim sahalara fazla gelmişti. Alfredo di Stefano ve Ferenc Puskas’la birlikteliği ise yıllarca zaferle eşanlamlı olarak kullanılmıştı.

    Aslında bütün hikaye bir salgınla başlamıştı! İki yıldır dünyaya kan ağ­latan Covid-19 illetiyle tanış­mamızdan bir ömür evvel, bu sefer bir grip salgını olmuştu tarihin akışını değiştiren. Ba­şından başlayalım anlatmaya… 1933’te dünyaya gelen sol açık, La Liga’ya doğduğu mın­tıkanın gözbebeği Racing San­tander’de merhaba demişti. Bir türlü göze giremeyen de­likanlının kaderini değiştiren ise bir Real Madrid maçı ol­muştu. Karşılaşma öncesinde Santander takımının oyun­cuları hastalıktan kırılınca, şans yüzüne gülmüş; 72 saat geçmeden maçta harikalar ya­ratan 19 yaşındaki gence Re­al Madrid’den transfer teklifi gelmişti.

    İlk sezonunda zorlansa da, takımın yıldızı di Stefano ona kefildi. O bazuka gibi topa vur­ma kabiliyeti, o sürat öğreni­lecek şeyler değildi. Oyun öğ­retebilirdi… Kısa sürede yük­selişe geçen Gento, bir anda takımın vazgeçilmezi olmuştu. Di Stefano ve sonradan trans­fer edilen Puskas’la ortaklığı, kitaplara altın harflerle kazı­nacak; Şampiyon Kulüpler Ku­pası’nın demir almasıyla Real Madrid’i üst üste beş defa Av­rupa’nın zirvesine taşıyacaktı.

    Real Madrid tarihine adını altın harflerle yazdıran Paco Gento, tarihin gördüğü en büyük kupa koleksiyonerlerinden biriydi.

    Tarihin gördüğü en büyük kupa koleksiyonerlerinden biriydi Gento. Real’de 18 se­zonun ve 182 golün ardından 1971’de futbola veda edereken özgeçmişinde 12 lig, 6 Şampi­yon Kulüpler şampiyonluğu yazıyordu.

    Düşünün, İspanya tarihi­nin en başarılı üçüncü takı­mı olan Atletico Madrid’in 11 şampiyonluğu var. Kupa 1 tarihine bakacak olursak, Mi­lan’ın 7, Bayern Münih ve Li­verpool’un 6 zaferi… Tek başı­na köklü kulüplerden çok daha fazlasını kazanan sol açığın başarıları ise akıllara durgun­luk verecek seviyede.

    Tesadüf bu ya Gento, millî takımda son golünü de Türki­ye’ye atmıştı. Hocalık kariye­rinde pek tutunamayan efsa­ne, di Stefano’nun ölümünden sonra da Real Madrid’in onur­sal başkanı olmuştu.

    Kimbilir küçücük bir ta­kımdaki salgın, belki de futbol tarihini değiştirmişti. Peki ya o gün grip Santander’i vurma­saydı?