Farsçadan gelen siyah ve beyaz doğrudan doğruya renkleri belirlerken, ak ve kara daha geniş, daha derin ve mecazi bazen de efsanevi boyutlara taşır bizi. Bugün “kara” sözcüğünü daha çok matem, karanlık gibi olumsuz diyebileceğimiz sıfatlarla algılarız; ancak tarihte bu hiç böyle değildi. Karahanlılar ve kutsal “kara”nın göksel ve insani özellikleri.
Türkçede “ak-kara” ve “siyah-beyaz” tabirlerinin farklı şekillerde kullanıldığını biliriz ama bu bilgimiz bilinçli değildir. Daha doğrusu beyaz peynir yerine ak peynir, siyah şapka yerine kara şapka demeyiz; veya bugünlerde sık kullandığımız maskelerin siyahına “kara maske” demiyoruz. Türkçe öğrenmekte olan bir yabancı “beyaz akçe, siyah gün içindir” derse düzeltiriz ama, neden öyle olmadığını açıklamamız biraz zordur. Bu örneklerden görülebileceği gibi Farsçadan gelen siyah ve beyaz doğrudan doğruya renkleri belirler. Ak ve kara ise daha geniş, daha derin ve mecazi bazen de efsanevi boyutlara taşır bizi.
Bugün “kara” sözcüğünü daha çok matem, karanlık gibi olumsuz diyebileceğimiz sıfatlarla algılarız; ancak tarihte bu hiç böyle değildi; hatta bugünkü Türkçemizde bile bazı kullanımlar “kara”nın olumlu algılanabileceğine işaret eder. Ben “kara”nın berrak anlamına da geldiğini ilk defa Konya’nın Hadim kazasında Göksu ve Karasu’nun birleştiği yerde öğrenmiştim. Göksu göğün rengini alarak renk değiştirirken, Karasu dibindeki en ufak taşların bile açıkça görülebildiği bir berraklıkta idi. Daha sonraki yıllarda Moğol rakısı diyebileceğimizi berrak kımıza da “kara kımız” dendiğini öğrenecektim.
Öte yandan “kara”, dağların güneş görmeyen karanlık yamaçlarının kuzeyde olması, kuzeyin kökü olan “kuz” sözünün de kuzeye (şimal) işaret etmesi ile Karahanlılarda başkent Balasağun, Kuzordu adını da taşımıştır. Ayrıca Demir Kazık-Kutup Yıldızı’nın yüce bir yol gösterici olmasıyla kendisine atfedilen değerlerle kuzey (kuz ve kara) kutsallık kazanmıştır. Bu sebeple eski Uygurların başkenti Karabalgasun (yani Karaşehir), Tangutların başkenti Kara-hoto (Karaşehir), Ögedey Kağan’ın başkenti Karakurum (Karaduvar, Karasur) adını taşır. “Kara” aynı zamanda 10.-13. yüzyılda Orta Asya’da hüküm sürmüş ilk Müslüman hanedanın hanlarının da unvanlarından biridir.
Karahanlı hükümdarlarının kullandığı diğer bir unvan olan Tabğaç/Tavgaç adının Çin ile alakalı olduğu bilinir. Öte yandan Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Luğat-it-Türk’ünde “tavğaç” sözcüğünün bir şeyin eskisi için kullanıldığı belirtilirken, hükümdarlar için de “Tavğaç Han” yani “azim ve kadim Han” kullanımına işaret edilir. Herhalde Zeki Velidi Togan’ın “kara”yı azamet, yükseklik ve üstünlük şeklinde tanımlaması Kaşgarlı Mahmud’a dayanmaktadır.
Bu görüşlere ilaveten Robert Dankoff’un eseri yeniden yayımlarken “kadim” sözcüğü için “inveterate” (müzmin, değişmez) sözcüğünü kullanması benim ufkumu açmış oldu. Bu çerçevede Kaşgarlı Mahmud’un ifadesinin “azim (büyük) ve kadim (ezelden beri varolan) hükümdar” olarak anlamak gerektiği kanısındayım. Bu bağlamda da Hakaniye sülalesini herhangi bir kabileye mensup olmaktan çok, ezelden beri var olan hükümdar sülalesi diye anlamak gerekir. Bu tanım onların “Âl-i Afrasiyab” şeklinde efsanevi hükümdarlara bağlanmasına uygun düşmektedir.
İşte tam burada “kara” unvanı bizi aydınlatmakta. ‘Kara”nın kutsallığı aynı zamanda eski Uygur Türkçesi ile yazılmış bir “ırk”ta da şöyle ifade edilir: “Dağın arka tarafında (kuzey) Tngri kapısı açıldı” (Kidin taytïn bulungda, tngri qapïyï ačïltï). Diğer bir deyişle kutsallık yalnız Kutup Yıldızı ile ilgili değildir; dağın kara yamacından gidilen Kuzey aynı zamanda “Tngri kapısı” olarak algılanmaktadır. “Siyah” değil de “kara” kelimesi işte bu anlamda bizi başka boyutlara taşır. Kendilerine Hakaniye diyen Karahanlı hükümdarları, ezelden beri varolan Tngri’ye yakın ve semavi bir hükümdarlık kavramının parçası olduklarını “kara” sözcüğünü kullanarak ifade etmişlerdir. Bunu belki bizdeki “kırat” örneği ile ifade etmek yerinde olur; “kırat”a “beyaz at” dediğiniz zaman onun efsanevi yönü yokolur.
“Downton Abbey”in yaratıcısı Julian Fellowes, HBO yapımı yeni dizisi “The Gilded Age” ile aşağıdakiler-yukarıdakiler çatışmasını 20. yüzyıl İngiltere’sinden alıp bu defa 19. yüzyıl sonu Manhattan’ına taşıyor. Kapı komşusu iki aile üzerinden zenginlik ve sınıf meselelerine keskin bir bakış.
DEFNE AKMAN
New York, 1880’lerin tüm ihtişamı ve yozlaşmışlığıyla ekranlara taşındı. “Downton Abbey”nin yaratıcısı Julian Fellowes, HBO’da yayınlanan yeni dizisi “The Gilded Age”de bizleri sanayinin patladığı, şirketlerin büyüdüğü, gayretli girişimcilerin yanısıra sendikaların da güçlendiği, demiryolu grevlerinin başladığı zamanlara götürüyor.
Dizi, adını Amerikalı yazar Mark Twain’in Charles Dudley Warner ile birlikte yazdığı 1873 tarihli The Gilded Age’den (Yaldızlı Çağ) alıyor. Mark Twain romanına bu adı vermişti; çünkü yüzeyi parıltılı görünmekle birlikte alttan alta çürümeye başlayan bir dönemi anlatmak istiyordu.
“The Gilded Age”in merkezinde Beşinci Cadde’de birbirleriyle karşılıklı yaşayan iki komşu aile var. Köklü bir aileye mensup Agnes van Rhijn (Christine Baranski) ve Ada Brook (Cynthia Nixon), Agnes’in rahmetli kocasından kalan, tıka basa eşyayla dolu büyük bir evde yaşamakta. Yeğenleri Marian Brook (Louise Jacobson) babasının ölümünün ardından beş parasız kalınca, zengin halalarının yanına yerleşiyor. Agnes ve Ada’nın tam karşısına ise yeni edindikleri servetle adeta mini bir saray inşa eden demiryolu zengini Russel ailesi taşınıyor. Eski New Yorklu Agnes ve Ada’nın o güne kadar katı sosyal geleneklere uygun olarak sürdükleri sessiz sakin hayatları, demiryolu kodamanı George Russell (Morgan Spector), onun sosyeteye girmeye kararlı karısı Bertha (Carrie Coon) ve Pensilvanyalı yeğenleri Marian’ın gelişi ile değişiyor.
‘Hırsız baronlar’ “Hırsız baronlar” tabir edilen dönemin yeni zenginleri, yalnızca iş dünyasında değil sosyal hayatta da kıyasıya rekabet etmek zorundaydı. Şaşaa, aristokratlarla aşık atmak isteyen Russel ailesinin tüm hayatını tanımlayan sözcük.
Russel ailesi fiziken yeni evlerine taşınıyorlar belki ama bu asla tam anlamıyla bir yerleşme değil; zira New York sosyetesinin kapıları onlara ve diğer “yeni insanlar”a kapalı. Bertha Russel istediği kadar yırtıcı ve iddialı olsun bu çevreye giremez. Doğru davetlere gitmek öyle kolay değil! Eski New Yorklular, Hollanda kökenli Fish, Astor, Schermerhorn ve Stuyvesant gibi ailelerden oluşuyor. Morgan, Rockefeller ve Russel aileleri ise bu cam tavanı kırmaya çalışanlar.
Julian Fellowes’un önceki dizisi “Downton Abbey” 20. yüzyıl İngiltere’sinde zengin bir aileye odaklanırken, “The Gilded Age” farklı bir dönem ve kıtada geçmesine rağmen yine benzer karakter tipleri ve temalar barındırıyor. Aşağıdakiler-yukarıdakiler, bu defa19. yüzyıl Manhattan’ında. Burada da tıpkı Downton Malikanesi’nde olduğu gibi uşaklar, hizmetçiler ve aşçıların hikayeleri var. Şimdilik sınıflararası ilişkiler uyumlu görünse de Bertha ve George Russel’ın karanlık bir yanı olduğu kesin. George, şantaj ve rüşvetle iş yapmaktan rahatsızlık duymuyor; karısı Bertha’da sosyal hayatta basamakları çıkarken benzer yöntemler izliyor.
Dizinin geçtiği dönemde ABD artık sanayi ve ekonomi bakımından dünyanın en güçlü ülkesi konumunda. Bir zamanlar Avrupa’nın arka bahçesi gibi görülen kıta, artık göçmen akınına uğruyor. Yeni zengin elit ise, rakiplerini geride bırakabilmek için şiddet, sindirme, sendika dağıtma dahil her türlü eyleme hazır. Gösterişli davetler, bir semt büyüklüğünde malikaneler, ve her türlü savurganlık burada. George Russel karakteri ise sanayi önderi ya da “hırsız baron” olarak bilinen, çelik, petrol ve nakliye alanında tekel oluşturarak zenginleşen girişimcilerin bir temsili.
New York’un yerlisi misiniz? Christine Baranski ve Cynthia Nixon’ın canlandırdığı Ada ve Agnes, Hollanda kökenli iki kız kardeş. Kız kardeşler ABD’ye çok önceden yerleşmiş, ayrıcalıklı sınıfı temsil ediyor
Böylece bir yandan eski para-yeni para çatışmasını, diğer yandan George Russel nezdinde kodamanların yollarına kim çıkarsa ezerek, servetlerini nasıl arttırdığını izliyoruz. Bununla birlikte aşağıdakiler-yukarıdakiler kalıbı üzerinden gelir eşitsizliğinin ne denli görünür hâle geldiği de yansıtılıyor.
Yayımlandığı ilk hafta eleştirmenlerin “Downton Abbey”le kıyaslayarak düşük not verdikleri dizinin izleme payı ikinci hafta yükseldi. “The Gilded Age”, kostümler, set tasarımı ve hikaye anlatımı bakımından son derece özenli bir ekibin ürünü. “Downton Abbey”den sonra yayımlanması ve “kostüm-drama” olması ise lezzetini azaltmıyor. 1880’ler New York’unun zenginler dünyasında, sosyal sınıflar meselesine keskin bir bakış.
19. yüzyıl New York’unda göçmenler uzun saatler boyunca karın tokluğuna çalışıyordu.
16. yüzyıl sonunda Osmanlılar’ın kontrolüne giren Rabat-ı Kale-i Ahıska, 1829’a kadar Türklerin elinde kaldı. Bugün, yapılan “turistik” restorasyonlara rağmen orijinal dokusunu koruyor ve Stalin döneminde sürülen, binlercesi yolda hayatını kaybeden Türklerin trajedisini bugüne taşıyor. Anadolu ile Kafkasya’nın buluştuğu bir merkezin içinden…
Gün ağarırken Tiflis’ten yola çıkıyoruz. Tarihe geçen Covid-19 pandemisiyle yaşamaya alıştığımız günlerde, 2 yılın ardından ilk defa yurtdışında olmanın heyecanını yaşıyoruz. 2022 Ocak ayının sabah ayazına, zaman zaman yola çöken koyu bir sis eşlik ediyor. Güneş yüzünü gösterdiği zaman Kafkas dağları arasında yol aldığımız bereketli vadiyi ve bu vadiye hayat veren Kura Nehri’ni görebiliyoruz. Ardahan-Göle’den çıkan bu coşkun nehir Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan’ı katedip 1.500 kilometre sonra Hazar Denizi’ne ulaşıyor.
Muhteşem dağ, vadi ve nehir manzaraları eşliğindeki 200 kilometrelik yolu 3 saatte alıyoruz. Hedefimize Türkiye’den, Türkgözü sınır kapısından çıkıp ulaşmak isteseydik, Gürcistan sınırından girdikten sonra 20 kilometre yol almamız yeterli olacaktı.
İşte Gürcistan ve Türkiye tarihinin en önemli kesişim noktası olan Ahıska. Gürcüler bu şehire “Akhaltsikhe” diyorlar. Sovyet dönemi izlerini hâlâ taşıyan modern şehri boydan boya katedip buraya gelme nedenimiz olan Ahıska Kalesi’ne ulaşıyoruz. Osmanlıların tabiriyle “Rabat-ı Kale-i Ahıska”nın inşaı, 9. yüzyıldaki Gürcü krallığı dönemine gidiyor. Ortaçağ’da Kafkasya’ya egemen olmak isteyen bütün güçlerin yolunda duran bu kale, 1590’da Safevilerden Osmanlılara geçmiş. Kalenin mevcut hâli de Osmanlı çağlarında yapılan restorasyon ve inşa faaliyetlerinden bugüne kalan bir mirası barındırıyor ve özellikle 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı mimarlığının izlerini taşıyor.
En üstte: Ahıska kalesine 10 yıl önce yapılan “turistik” restorasyon Kuzey Afrika mimarisini andırıyor.
1829’da Rus İmparatorluğu’nun eline geçen Ahıska ve kalesi, 1944’de Türk tarihi açısından büyük bir trajedi olan Ahıska sürgününe tanıklık etmiş. Sovyetlerin Türkiye sınırında Türk soylu kimseyi bırakmamak amacıyla, Stalin’in emriyle bir gecede 90 binden fazla Türkçe konuşan Ahıskalı trenlere doldurulup Ortaasya’ya, Özbekistan’a sürülmüş. Binlercesi yolda hayatını kaybetmiş. Sonradan gerek Sovyetler, gerekse de Sovyetler’in çöküşüyle ortaya çıkan mirasçı devletler Stalin dönemi sürgünleri ve insan hakları ihlalleriyle belli oranlarda yüzleşseler de, kimse Ahıska Türkleri ile ilgilenmiyor. Bugün Ahıska’da sadece birkaç Türkçe konuşan aile bulunduğunu öğreniyoruz.
Koç başlı Karakoyunlu mezar taşları Anadolu ile bağ kuruyor. (solda) ve Hacı Ahmet Paşa Camii içi. (sağda)
Bu mirası görmek ve “Gezgingöz” için fotoğraflamak amacıyla kalenin içine girdiğimizde merak yerini hayrete bırakıyor. Kalenin içinde 2012’de, dönemin Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Şaakaşvili tarafından yaptırılan restorasyon kalenin tarihî gerçekliğinden tamamen kopuk. Kalenin Gürcü ve Osmanlı mirası ile hiç ilgisi olmayan ve tam anlamıyla bir Kuzey Afrika kaleiçi ticaret şehri, gayet oryantalist bir şekilde kalenin ortasına inşa edilmiş. Görüntü “turistik” bir film setini andırıyor. Kendi ülkemiz de gördüğümüz, sınırlardaki tarihsel mirasın manipülasyonlarla değiştirilme çabasının ne kadar yaygın, ne kadar feci olduğuna tanıklık ediyoruz.
Mezar taşları ve medresenin odalarından içkaleye bakış
Etkileyici surların içinde batıya doğru yürüdüğümüzde içkaleye geliyoruz. Gözümüze koçbaşı şeklindeki mezartaşları çarpıyor. Iğdır-Karakoyunlu’da örneklerini gördüğümüz bu Ortaçağ eserleri, bize tarihte Anadolu ile Kafkasya’nın ne kadar içiçe geçmiş olduğunu düşündürüyor. Buradaki Hacı Ahmet Paşa Camii ve medrese, Osmanlı klasik devir mimarlığının çizgilerini hâlâ koruyor. Gürcistan’daki en önemli Osmanlı eserlerinin yanındayız. Surların dibine dizilmiş Müslüman, Gürcü, Ermeni ve Yahudi mezartaşları var. Abartılı restorasyona rağmen orijinal yapısı hâlâ ayakta kalabilmiş özgün mimarlık eserleri ile bu kale, bize 17. yüzyılda Osmanlıların Çıldır eyaletinin başkenti olan bu şehrin ticaretle zenginleşmiş hayatından, kilise ile camiyi buluşturan kozmopolit renkliliğinden ve sınırdaki yaşamın bilinmezliklerinden ipuçları sunuyor.
Kalede sergilenen her dinden mezar taşları, bu Kafkasya şehrinin renkli tarihinin ipuçlarını veriyor.
Sakızın üretim memleketi Chios; yani bizim verdiğimiz ismi ile Sakız Adası’nın güney tarafı. Lezzeti, aroması başka hiçbir şeye benzemeyen bu reçinenin tadını onu hiç bilmeyen birine anlatmak zor. Ancak efsanelerden gerçeğe uzanan tarihte yemeklerden içkilere, oradan tatlılara kadar Akdeniz mutfağının yıldızı olmuş. Yetiştirmesi çok zahmetli, kendisi çok pahalı bu “ciklet”in günümüze uzanan öyküsü.
Eskiden en ücra bakkalda bile tezgah arkasında, yaldızlı ufak karton şeritlere dizilmiş, selofanla sarılmış sakız paketlerinin yapıştırıldığı uyduruk bir karton asılı olurdu. Demek ki çok ucuz olmasa da herkesin alabileceği fiyatlarda idi; yoksa bakkalda işi ne? Mutfaktaki yeri epeydir unutulmuştu ama şekersiz cikletlerin tadı damak hafızamızda yaşıyordu.
Damla sakızından bahsediyorum. Damla sakızının lezzeti ve sağlığa olan yararları şimdilerde yeni baştan keşfediliyor. Yemek dergilerinde ve internette damla sakızlı tarifler çoğaldı. Genç şefler de araştıra ede eski kullanım alanlarını keşfedecekler yeniden.
Sakızın üretim memleketi Chios; yani bizim verdiğimiz ismi ile Sakız Adası’nın kurak güney tarafı. Chios yüzölçümü olarak Ege’nin beşinci büyük adası ama tarihte onu önemli kılan ticaret yolları üzerindeki stratejik konumu. Sakız Adası’nın tarihini bir çırpıda özetleyebilsem ne iyi olurdu ama çok zor. Ada’nın tarihi “x ele geçirdi ama hemen sonra onun elinden y aldı” şeklinde özetlenebilir ancak. Hep savaş, acı, yokluk, esaret ve harıl harıl başkaları için sakız üretme zorunluluğu.
Mutfaktaki yeri bir süredir unutulan, yakın zamanda yeniden kıymeti anlaşılan damla sakızı eskiden her bakkalda selofanlara sarılı hâlde satılırdı.
Ufak tefek ve dört mevsim yeşil Egeli bir ağacın dibinde düşmanları tarafından öldürülmüş Aziz Isodoros. Bu damla sakızı ağacı, ardından döktüğü gözyaşlarıyla şereflendirilmiş mitos’u. Aslında pistacia lentiscus binlerce yıldır kendi yaralarını sararken ağlıyor. Her yaz başında gövdesine açılan yarıklardan damlayan şeffaf reçineye “Chios’un gözyaşları” deniyor. Lezzeti, aroması başka hiçbir şeye benzemeyen bu reçinenin tadını onu hiç bilmeyen birine anlatmak zor. Yabancı bir yemek yazarı “çam reçinesi gibi, aynı zamanda vanilya ve kremamsı bir tınısı da var ama arkalardan denizin tuzlu kokusunu andıran bir hoş koku hissediliyor” diye romantik bir çaba göstermiş.
Sakız Adası’nda 7 milyon yaşında bir sakız yaprağı fosili bulunmuş. Akdeniz’in çorak ve kurak kıyılarında, her tür doğa koşuluna uymuş, hatta yangın sonrası dibinden yeniden yeşerebilen bu kanaatkar ağaççık başka kıyılarda da var. Ancak reçinesi bizim sevdiğimiz aromaya sahip olanı sadece Chios’ta yetişiyor. Bunu toprağın volkanik karakterine bağlayanlar var.
Damla sakızına dair ilk bilgiler MÖ 5. yüzyılda Herodot tarafından verilmiş. Romalı elit sınıf, damla sakızını bal, karabiber ve yumurta ile tatlandırdıkları conditum paradoxum (sürpriz baharatlı şarap) içinde kullanmış. Apicius, De re Coquinaria’daki tarifinde şaraba bal, biber, sakız, defne, safran, hurma tohumu ve şaraba yatırılmış hurma ekler. Dioskorides’in De Materia Medica’sında, damla sakızının mide rahatsızlıklarında tedavi edici özelliklerinden bahsedilir. Plinius, Hipokrat ve Galen birçok ilaçta damla sakızına yer verir. Romalı kadınlar dişlerini sakız ağacının dallarından hazırlanan kürdanlarla temizlemiş. Geleneksel tıpta mantar ve bakteri giderici olarak kullanılmış. Göz, cilt ve diş enfeksiyonlarında, öksürüğe karşı ve hazım ile ilgili sorunlarda işe yaradığı düşünülmüş. Modern tıp bugün ülsere yol açan “helicobacter pylori” bakterisine karşı damla sakızının tedavi edici özelliği olduğunu onaylıyor. Ortaçağ’da nefes tazeleyen ve dişleri beyazlatan özelliği ile aranan bir ürün olmuş; hatta Hindistan ve İran’da çürük dişlere dolgu olarak kullanılmış. Fransız Devrimi’ndan önce de damla sakızlı bir likör Fransa’da “Yunan iksiri” adıyla ünlenmiş ama devrim ateşinde unutulup gitmiş.
Sakız Adası elden ele Sakız Adası’nın tarihi “x ele geçirdi ama hemen sonra onun elinden y aldı” şeklinde özetlenebilir. Hep savaş, acı, yokluk, esaret ve harıl harıl başkaları için sakız üretme zorunluluğuyla yaşamış Ada halkı. 16. yüzyıldan bir gravür.
Geçmişte damla sakızının yerini sağlamlaştırması sağlık özelliklerinin yanında mutfağa girmesi ile olmuş. 5 bin yıl öncesinin mezarlarında bulunan damla sakızlı bir sosis olan “mumbar mahşi” hâlâ Mısır’da yapılıp yenilmekte. Yemek tarihçisi Charles Perry “tuzlu yiyeceklerde hâlâ damla sakızı kullanan bir Mısır kaldı” demiş ama rahmetli annem tas kebabına mutlaka damla sakızı eklerdi; eti yumuşatsın ve kokusunu hoş kılsın diye. Meğer çok eski bir bilgiyi taşırmışız tenceremizde. Kokusu ile aromalandıran, sakızı ile bağlayıcılık ve koyulaştırma görevi gören damla sakızı Abbasî Bağdat’ının çok rafine mutfak zevkinin yayıldığı coğrafyalara has bir damak tadı olarak kalmış ve nedense diğer baharat gibi tüm dünyaya yayılmamış.
El Bağdadi 1226’da, Abbasî döneminin yemek tariflerini derlediği yemek kitabı Kitâbü’t-Tabîh’teki et yemeklerinin çoğunda damla sakızı kullanmış. Tavuğu haşlayıp başka bir malzeme katmadan önce tarçın, kişniş ve damla sakızı ile kızartmayı önermiş. Sirke, safran, kereviz yaprağı ve sakız ile pişirilen oğlak yemeği “masus” ya da kişniş, kimyon, tarçın ve sakız serpilerek fırınlanan balık yemeği “samak mashwi” iki örnek. Bugün Lübnan, Suriye, Mısır, Fas, Türkiye ve Yunanistan dışındaki mutfaklar damla sakızını egzotik bir yenilik olarak yeni yeni tanıyor. Örneğin Japon şefler damla sakızını epey fazla kullanmaya başladı. Bizim belleğimizde ise çöreği, muhallebisi, kurabiyesi, likörü, çevirme tatlısı, dondurması ve rakısı ile epey derinlere nakşolunmuş bir sakız kokusu var. Mahlep, tarçın, çam fıstığı, salep, gülsuyu gibi yakın arkadaşlar da edinmiş ki kendisine onu kolay kolay unutmayalım.
Damla sakızı, Türk kahvesinin en yakın arkadaşlarından…
Sakız Adası, 14. ile 16. yüzyıllar arasında Ceneviz yönetimindeyken, sakız üretimi ilk defa örgütlenmiş. Cenevizliler, Chios Adası sakinlerini korsanlara karşı koruma karşılığında adanın sakız ticaretinin tekel hakkını ele geçirmiş.
Duvarlarla çevreledikleri, geceleri sabaha dek kapıları kapatılan, her evde birden fazla ailenin kaldığı, avlusuz, bahçesiz, dip dibe yaşanan bu köylerde her şey yıl boyu süren sakız üretimi çevresinde şekillenir. Erkek ağaçların dallarının hava akımını rahatlatacak şekilde budanması, diplerinin temizlenip mermer tozu serpilmesi ile hazırlıklara başlanır ki sakız yere damladığında pislenmesin. “Kentos” denilen hasat mevsimi Temmuz başından Ekim’e dek sürer. Ağaçların gövdesinin ve iri dallarının yarılıp 15-20 gün sonra dibine düşen sakızların sabah serinliğinde toplanması, sabunlu su ile yıkanması, kurutulması ve sonra dondurulup tek tek bıçakla üzerlerinin temizlenmesi ve iriliklerine göre üç sınıfa ayrılması şeklinde yapılan üretimi hâlâ yüzlerce yıl önceki yöntemlerle devam ettiriliyor.
Cenevizlilerden sonra 1566’da Kaptan-ı Derya Piyale Paşa, Sakız Adası’nı ele geçirince 1840’a kadar süren Osmanlı dönemi başlar. Bu dönemde de, Bizans ve Ceneviz zamanında olduğu gibi üretilen sakızın miktarı üzerinde hep çok sıkı bir kontrol bulunur; üretilen sakızın satın alma hakkı padişah hazinesine ait olur. 17. yüzyılda devlet görevlilerinden sakız saklayanlar olursa miktarına göre değişen para ve bazen ölüm cezası bile verilebilirdi. Sakız yetiştiricileri bu değerli ürünü ürettikleri için vergi ödemez ve Müslümanlar gibi beyaz sarık sarabilirlerdi. Sonrasında ise Sakız Adalı üreticiler vergisini ödeyerek kendi satışlarını yapma hakkını elde eder. 19. yüzyılda sakız satışı giderek azalınca, üretimi canlandırmak için 1938’de Chios Sakız Üreticileri Birliği kurulur. Savaş sonrası köylüler kaynaklarını ve güçlerini birleştirerek adalarını bugünkü tekel konumuna getirecek üretim ve pazarlama sürecini başlatır.
Yüzlerce yıldır aynı yöntemler Sakız ağaçlarının dibine kalsiyum karbonat tozu serpiliyor ki sakızlar akarken temiz kalsın, yapışmasın… Bunun dışında sakız üretimi hâlâ yüzlerce yıl önceki yöntemlerle devam ettiriliyor.
Bizim mutfakta da çok çeşitli yiyeceklerde kullanılır damla sakızı. Ekmeklere katılır, Paskalya zamanı mahlep ve kakule ile birlikte paskalya çöreği olur. Bunun yanısıra çeşitli çevirme tatlıları, reçeller, lokum ve şekerlemelere, muhallebi ve sütlaçlara eklenir. Yalnızca tatlılara değil kelle, pilav, balık yemeklerine de konurmuş bir zamanlar. Saray’a “mastaki-i şehdane” ve “mastaki-i hurda” diye adlandırılan iri ve küçük taneli iki tür sakız satın alınırmış. Sarayın 1489’daki muhasebe defterlerinde alım miktarı 70 kilograma yakın olarak kaydediliyor. 1642 defterinde ise bu rakam 26 kilo civarında. Damla sakızının sarayda çok sevilmesinin bir diğer nedeni de hem ağız kokusunu gidermesi hem de diş sağlığına yardımcı olması. İçine “gıcır” denilen bir malzeme katılarak ciklet gibi çiğnenirmiş.
İzmir’in Çeşme ilçesinin hemen karşısında yer aldığı için ekonomik açıdan Anadolu ile hep bağlantılı olmuş Sakız Adası. Sakız Adası’ndan Saray’a portakal, limon suyu, zeytin, nar da gelmiş. Galata’nın geçmişinden bahsedilirken hep bir “Sakızlı denizciler” lafı geçer. Denizcileri, kaptanları, gedikli meyhanelerin barbaları ve sâkileri ile şarap da gelmiş Sakız’dan. “Sakızlıların, kökeni Bizans’a kadar uzanan meyhane kültürünün şekillenmesinde büyük katkıları vardır” diyor Rakı Ansiklopedisi.
Bu Yunan klasiğinde ahtapot damla sakızı likörüyle pişiriliyor.
Geldik mi şimdi “mastika” bahsine? Sakızın adı “mastiko” eski Yunanca “çiğnemek” fiilinden geliyor. Rakı Ansiklopedisi, Dr. Nikolaki’den aktararak mastika rakısının Ada’nın valisi olan Abidin Paşa’nın önerisi ile icat edildiğini yazıyor. Bu paşa Abidin Dino’nun da dedesi. 19. yüzyılın başından 1930’lara kadar mastika çok daha fazla sevilmiş olmalı ki ayırdetmek için anasonlu olana sakızsız düz rakı; “duziko” denilmiş. Ev Kadını isimli kitabında Ayşe Fahriye Hanım, evde mastika rakısının yapımını anlatırken sakızın yanısıra ne kadar anason, badyane, tarçın ve kişniş konacağını tarif eder. “Düz rakı için sadece anason konması yeterlidir” diye belirtir. 1930’larda Tekel kurulana kadar piyasada iki çeşit rakı bulunurken Tekel damla sakızlının üretim ve pazarlamasında başarılı olmayınca anasonlu rakı üretimine yol vermiş. Böylece mastika rakısı ortadan silinmiş, rakının tersi düzü kalmamış. Ancak Chios’da damla sakızlı mastika hâlâ adaya has bir rakı olarak üretiliyor. Mastika, Yunan girişimciler tarafından hiç bilinmeyen bir aroma olarak yeni dünya barlarında pazarlanmaya başlandı. İki ölçü mastikaya iki ölçü greyfurt suyu ve bol buz; en basit kokteyl tarifi. Buyurun deneyin.
Günümüzde sakızın kilosu 150-200 Euro arasında satılıyor. Olgun bir ağaç, 15 yaşına geldiğinde ancak 350 gram kadar sakız verebiliyor. Sakız üretiminin yaygınlaşmasının önündeki en önemli engel işin zahmeti. Chios’ta “sakızcı yaşlılar” ellerine yapışan sakız kirini gururla taşıdıkları halde gençler artık bu işi yapmak istemiyorlar. Ada her yıl 250 tona yakın sakız üretiyor. Ekonomik karşılığı 40 milyon Euro civarında.
Sakızcı yaşlılar ve sakızlı tarifler Chios’ta pek zahmetli olan sakız üretimi halen yaşlılar tarafından sürdürülürken gençler artık bu işi yapmak istemiyorlar (altta). Fakat tüm zahmetine rağmen sakız, dokunduğu tarifi özelleştiriyor. Damla sakızsız düşünülemeyecek Paskalya çöreği bunlardan (üstte).
Eskiden çok fazla olmasa da bizde de sakız üretimi varmış. Nüfus mübadelesi nedeni ile Çeşme, Karaburun, Alaçatı ve Çiftlikköy’de yaşayan bizim kıyının sakız üreticileri gidince eski sakızlıklar sahipsiz kalmış ve zaten pek az olan yerli üretim sıfırlanmış. Hepi topu 300 ağacımız kalmış kenar köşe arsalarda. Deneye yanıla toplamda 20 kilo sakız üretmeyi başarmışız ama ileriye dönük iddialı planları var Orman Genel Müdürlüğü’nün. Sakız Eylem Planı ile 5 bin dekarlık bir alanda sakız ağaçlandırması yapılması hedeflenmiş. 2018’de deneme dikimi yapılan Gökçeada’da sakız ağaçları sakız damlatmaya başlayınca bu sene 1.500 fidan daha dağıtılmış. 5 yıllık süreçte yaklaşık 200 bin adet aşılı sakız ağacı dikilmesi planlanıyor. Bu da 70 ton sakız elde edebiliriz demek. Plan iyi hoş ama insan da ağaç da deniz kokan, güzel manzaralı tepelere düşkün olunca öncelik kimin olur acaba? 15 sene sonra en fazla 350 gram sakız verecek ağacın mı, terasında oturup gün batımına kadeh kaldırmak isteyen adamın mı? Gönül ağaçtan yana ama…
Son Osmanlı, erken cumhuriyet döneminin üst düzey bürokratlarından Samih Rifat, aynı zamanda yazar, dilbilimci, gazeteci ve eğitimciydi. Birçok kitap, bilimsel eser ve makaleye imza atan Rifat, aynı zamanda şair ve yazar Oktay Rifat’ın babasıydı. Mücadele ve çalışmayla geçen kısa yaşamının kısa öyküsü…
Samih Rifat, Osmanlıların son, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında söz sahibi olmuş çok önemli bir fikir adamı ve devlet görevlisidir. Atatürk’ün çok yakın dostlarından, Türk dilinin koruyucu ve kollayıcılarındandır. Erken Cumhuriyet devrinin kültürel atılımlarının somut örneği olan Türk Dil ve Tarih Kongrelerinin arkasındaki beyinlerden biridir.
Millî eğitim, Türk dili, dilbilgisi meseleleri, Bektaşi edebiyatı, Türk tarihi ve Türk Ocakları konusunda öne çıkan simalardan Samih Rifat (İstanbul, 1874-Ankara, 1932), zayıf bünyesine rağmen mücadeleci bir hayat sürmüş ve genç denecek yaşta, 58’inde vefat etmiştir.
Samih Rifat ve ikinci evliliğini yaptığı Enver Celâleddin Paşa’nın kızı Münevver Hanım.
1913-1914’te Trabzon’da valilik yapan Samih Rifat Bey’in bir sonraki görevi Konya Valiliği’dir. Bunların dışında mutasarrıflık, İçişleri Bakanlığı müsteşarlığı, Telif ve Tercüme Heyeti üyeliği, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumu başkanlıkları yapmıştır. Çanakkale Milletvekili olarak parlamentoda bulunmuş, gazetecilik yapmış, gazete ve dergi yönetmiştir. Şiir ve yazıları Resimli Gazete, Hazine-i Fünun, Maarif, İttifak, İkdam ve Sabah’ta yayımlanmıştır. Millî edebiyat akımı içinde yer almış, Türkçenin sadeleşmesi çabalarına katkı vermiştir. İkdam gazetesinde Servet-i Fünuncular ile tartışmıştır. Ölümü, cumhuriyet ricali içinde büyük bir üzüntü ile karşılanmış; hakkında yazılar yazılmış; bunlar Sadettin Nüzhet Ergun tarafından Semih Lütfi- Suhulet Kütüphanesi’nden bir kitap olarak neşredilmiştir (İstanbul, 1934).
Ölümünden sonra Sadettin Nüzhet Ergun’un arkasından yazılanları derlediği kitabı ve mührü
Konya Valiliği’nden sonra 1913’te Trabzon’da valilik görevi yapan Samih Rifat Bey burada da önemli işler başarmıştır. İttihatçı bir vali olan Samih Rifat’ın Dahiliye Nazırı Talat Paşa ile özel bir dostluğu olduğu elimizdeki yazışmalardan anlaşılmaktadır.
Trabzon’da bir kız mektebi açılması için valiliği sırasında müftü olan Ahmet Mahir Efendi ile mücadeleye girişmiştir. Kızdığı müftü efendiyi şeyhülislâma şikayet edecek ve müftüyü Hürriyet ve İtilaf Partisi üyesi olmak ve fesat çıkarmakla suçlayacaktır. Samih Rifat Bey’in Trabzon’da vilayet mektupçuluğunu yapan kişi Zeki Mugamez Bey’dir. Hıristiyan Arap olan Zeki Mugamez ile Samih Rifat yakın dosttur.
Talat Paşa ve Mithat Şükrü Bey ile irtibat halinde bulunan Samih Rifat’ın yazışmaları, devlet valilerinin hükümet erkinin talimatıyla hareket ettiğini, valiliğin Osmanlı döneminde siyasi bir memuriyet makamı olduğunu ispat eder. Cumhuriyet devrinde de bu işleyişin sürdüğünü görmekteyiz.
İttihatçı bir vali olan Samih Rifat’ın arma ve kartviziti
2021 sonundaki dünya satranç şampiyonluğu maçını kazanan Norveçli Magnus Carlsen unvanını korudu. Modern satrancın 1851’den bu yana zirvesinde yer almış şampiyonlardan bugüne uzanan yolda yaşanan değişimleri ve günümüzdeki mücadeleyi GM Suat Atalık yazdı. Analiz.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dubai şehrinde geçen sene sonu oynanan dünya satranç şampiyonluğu maçında rakibi Rus GM Yan Nepomniyaşçi’yi 7.5-3.5 yenen Norveçli Magnus Carlsen, dünya şampiyonu unvanını korudu. Bu, 2013’te Hintli Viswanathan Anand’ı yenerek unvanı ele geçiren Carlsen’in o tarihten itibaren 8 yıldır kazandığı 5. unvan maçı.
Bu vesileyle modern satrancın kısa tarihine bir göz atmamızda yarar var. “Kralların oyunu-oyunların kralı” denerek bilhassa ülkemizde sürekli olarak nereden çıktığı “araştırılan” satrancın menşei bilinmemekle birlikte, tahtadaki Fil figürü Hindistan’ı işaret ediyor. “Osmanlı Satrancı”, “Timur Satrancı” gibi dünyada rağbet bulmamış varyasyonlar da 2000’li yıllardan itibaren “keşfedilerek” satışa sunulmaya başlandı.
Modern satranç Londra 1851 turnuvasıyla start alır. Organizatör, devrin en iyisi unvanını Amerikalı Morphy ile paylaşabilecek nitelikteki İngiliz Staunton’dır. Nispeten kısa bir süre içinde ilk dünya şampiyonluğu maçı kabul edilen Steinitz-Zukertort karşılaşması organize edilir ve ilk şampiyon da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan Wilhelm Steinitz olur.
Satranç, 2. Dünya Savaşı yıllarına dek entellektüel bir aktivite olarak kabul edildi. 1924’te kurulan Dünya Satranç Federasyonu (FIDE) bu kanıyı değiştirmedi. Peki satranç hangi kategori altında sınıflandırılmalıydı? Sorunun cevabı 40’ların sonlarında netlik kazanmaya başladı.
Son Dünya Satranç Şampiyonu olan Norveçli Magnus Carlsen
Satranç bir spordur!
Günde 8 saatten en az 1 hafta süren yarışma-turnuva şartlarıyla satrancın spor olduğu, önce dönemin Doğu Bloku ülkelerince kabul edildi. 6. Dünya Şampiyonu Botvinnik’den sonra satranççıların vücut yapıları da evrim geçirmeye başladı; Steinitz ve Lasker benzeri “piknik” tiplerden Fischer, Kasparov ve Carlsen gibi atletik yapılı şampiyonlara geldik. 80’lerde Alman Büyükusta Helmut Pfleger’in kendi üzerinde yaptığı vücut kimyasına dayalı deneyler, satrancın sadece bir spor değil hem de çok efor sarfedilen bir spor olduğunu ispat edince Alman Satranç Federasyonu, Spor Bakanlığı’na bağlandı. FIDE, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin üyesi olunca, WADA (The World Anti-Doping Agency) yasaklı maddeler yönetmeliği gereğince turnuva ve şampiyonalarda doping kontrolü uygulamaya başlandı.
Türkiye’de satrancın spor olarak tanımlanması 1991’dedir. O tarihe kadar Dernekler Yasası’na göre özel bir federasyon olan Türkiye Satranç Federasyonu (TSF), Gençlik ve Spor Bakanlığı’na dolayısıyla da devlete bağlandı. Hayatında turnuva oynamamış başkan ve yöneticiler bir yana, satranç teşkilatın içinde de spor muamelesi görmedi. Bunun en önemli nedeni, Spor Genel Müdürlüğü tüzüklerine işlenen olimpik ve olimpik olmayan sporlar arasındaki herhalde sadece ülkemize mahsus fark.
Satranç aslında dünyada belki de hiyerarşisi ve sistemi en iyi oturmuş spor dalı. Satrançtaki reyting sistemi, zaman içinde tenis başta olmak üzere diğer spor dallarında da uygulanmaya başlandı. Bugün listenin zirvesinde, 2800 reytingin üzerinde iki oyuncu var: 1. Magnus Carlsen 2865, 2. Alireza Firouzja 2804. Peki hâl böyleyken neden dünya şampiyonluğu unvan maçında Carlsen’in rakibi Nepomniyaşçi oldu? İlk olarak Nepomniyaşçi’nin son dönemde dünyanın ilk 5-10 sıraları arasında gidip geldiğini belirtelim. Şu andaki reytingi 2773 olan Rus satranççı son Adaylar Turnuvası’nı kazanıp Dünya Şampiyonu Carlsen’le oynama hakkı elde etmişti.
Eski dünya şampiyonları… (Yukarıdan aşağı) Zukertort ve Steinitz, Mihail Botvinnik, Robert Fischer, Garri Kasparov.
Satrançta dünya şampiyonluğu maçı öncesi son etap Aday Maçları veya Adaylar Turnuvası olarak belirlenmişti. 2. Dünya Savaşı sonrası FIDE tarafından oturtulan sisteme, o devirdeki (1946) şampiyon Alekhine’nin ölümü yolaçmıştı. 1948’de Botvinnik dünya şampiyonu oldu. Tarihte Aday Maçları, knock-out dolayısıyla ilk 7 turu 2020’de, ikinci ayağıysa bir yıl sonra 2021’de inşa edilen çift turlu döner turnuvayı kendi evi Rusya’da kazanan Nepomniyaşçi’nin Carlsen’i tahtından indirebilecek isim olacağı düşünülüyordu. Ancak böyle olmadı; Carlsen unvanını korudu.
Satrançta büyükusta olmanın yaşı 15-16’lara kadar düşse bile, dünya şampiyonluğu 25 yaş civarında gelmekte. Magnus Carlsen’in de 2013’te Anand’ı 23 yaşındayken yenip dünya şampiyonu olduğunu hatırlayalım.
Satrancı etkileyen en büyük değişim, şüphesiz bilgisayarların gelişimi oldu. 1989’da devrin en iyi 10 yazılımını simültane de yendiğimde, 10 sene içinde makinanın Kasparov’u yeneceğini söyleseler gülerdim. Aslına bakarsanız teknolojideki ilerleme satrancı değiştirirken dünya şampiyonluğu unvan maçlarının çehresini de değiştirdi. Dünya şampiyonundan amatöre herkesin bilgisayar hazırlığı, satrançta Rusların hegemonyasını da yıkmış oldu. Bir zamanlar Sovyetler ve Doğu Bloku’nun güzide sporu olan satrançta, organizasyonlar kapitalist dünya sponsorlarının eline geçti. Böylece uzun dünya şampiyonası unvan maçları, yerini Dubai’deki gibi 14 oyunla sınırlı, eşitlik halinde daha kısa zaman kontrollerine geçilen karşılaşmalara bırakmış oldu.
2. Dünya Savaşı sonrası satranç dünya şampiyonluğu maçlarındaki ilk büyük buhran, Botvinnik’in az oynayıp unvan maçlarında bilhassa şampiyona rövanş hakkı verildiği bir dönemde yaşandı. 1966’da unvanı Petrosyan’a kaybeden Botvinnik’den sonra gelen Boris Spaski’nin 1969-72 arasındaki şampiyonluğu, satrançta Sovyet hakimiyetinin büyük darbe aldığı dönem oldu. Bobby Fischer’in hızla yükselişi ve asrın maçında unvanın el değiştirmesi, Sovyet hegemonyasına bir süre için son verdi. Bu dönemi önce Karpov sonra Karpov-Kasparov en sonunda da Kasparov dönemi izledi. FIDE yönetiminde ise önce 1982’de göreve gelen Filipinli Campomanes’in yol açtığı skandallara, sonrasında ise Kirsan Iljumjinov dönemlerindeki karmaşaya tanık olduk. Ilyumjinov ABD tarafından istemeyen adam ilan edilince, FIDE yönetimini ne olursa olsun elinde tutmak isteyen Putin ve Rusya, seçimi Dvorkoviç’e kazandırdı. Ilyumjinov gibi hayatında hiç turnuva oynamamış olan Dvorkoviç’in yapacağı, seleflerinden farklı gözükmüyor.
Maç, Türkçeye futbol kültürüyle oturmuş bir terim. Satrançta maç, iki kişinin birden fazla oyun oynadığı veya iki takımın birçok masada yaptığı karşılaşma tarzını ifade etmekte. Son devirde yaygınlaşan Grand-Prix ve Dünya Kupası tarzı knock-out turnuvaların 2-4 partilik mini maçları ile uzun dünya şampiyonası unvan maçı arasında dağlar kadar fark var.
Carlsen’in en önemli avantajı uzun partilerde yorgunluk emaresi göstermeyişiyken, Nepomniyaşçi’nin handikapı işler kötüye gittiğinde moralinin bozulma ihtimaliydi. Rusya Satranç Federasyonu son yıllarda üst düzey oyuncular için Potkin, Ryazantsev ve Motilyov’u antrenör olarak kullanırken, Nepomniyaşçi de başta Potkin olmak üzere sekundantlarını bu kişiler arasından seçmekteydi. Ekibe katılan iki yeni isim Karyakin ve Racabov’un satranççı olarak klası tartışılmazdı ama, ekibin ahenkini bozacakları da bir o kadar şüphe götürmezdi (Karyakin, Ukrayna’dan Rusya’ya transfer olurken hem Kırım’ın ilhakı hakkında söyledikleri hem de Putin’in favorisi oluşu nedeniyle “rejimin adamı” tablosu çizmişti). Carlsen cephesinde ise sekundantlardan birinin Rus Dubov olması, Rus çevrelerinde büyük tepki oluşturdu. Ancak durumla ilgili en doğru tespiti Anatoli Karpov söyledi: “Dubov, Rusya Satranç Federasyonu’ndan maaş alıyor mu?” Dubov, Carlsen’in hazırlanmasına internet üzerinden, yardım ediyordu.
Bu maç, çoğu insanın belirttiği gibi Nepomniyaşçi’nin eksikliğini değil de Carlsen’in kuvvetini vurguladı. Gözler şimdiden yeni Adaylar Turnuvası’na çevrilmiş vaziyette. 2800 üzeri reytingle dünyanın 2 numarası İran asıllı Fransız Alireza Firouzja, Rus Nepomniyaşçi ve onun son maçtaki sekundantları Rus Karyakin, Azeri Radjabov ve başka bir sabık “challenger” Amerikalı Caruana ile Polonya’nın 1 numarası Duda’ya eklenecek iki ismin çift turlu döner turnuva olarak oynayacağı yarışma, Carlsen’in 2023’de yapılacak dünya şampiyonluğu maçındaki rakibini belirleyecek.
Yeni adaylarıyla Adaylar Turnuvası Gözler şimdiden yeni Adaylar Turnuvası’na çevrilmiş vaziyette. (Soldan sağa) Polonya’nın 1 numarası Jan-Krzysztof Duda, Fransız Alireza Firouzja, Rus Ian Nepomniyaşçi, Azeri Teimour Radjabov, Amerikalı Fabiano Caruana ile Rus Sergey Karyakin isimleri öne çıkıyor.
SON UNVAN MAÇININ EN KRİTİK PARTİSİ
‘Satrançta en zor olan kazanılmış oyunu kazanmaktır’
Dubai 2021’in incisi bu oyun, tarihteki tüm dünya şampiyonluğu unvan maçlarının en uzun oyunu olma rekorunu eline geçirdi. Hepsi berabere biten ilk 5 oyundaki denge ve kalite, çekişmeli bir maç vaadediyordu ama 136 hamle süren 6. oyunu kazanan Carlsen üstünlüğünü kanıtladı. Sonrasında 8., 9. ve 11. partileri alan Carlsen maçı da 7.5-3.5 kazandı. 6. parti, ünlü eski şampiyonlardan Lasker’in sözünü kanıtladı.
GM Magnus Carlsen – GM Yan Nepomniyaşçi, Dubai / 6. Oyun-2021)
1.d4 Af6 2.Af3 d5 3.g3!? (Catalan Açılışı ismini Tartakower’in Barcelona 1929’da Beyaz’la oynadığı partilerden almış olsa da aynı bu oyunda olduğu gibi o şeklinin de Vezir Piyonu Partisi olarak sınıflandırılması daha doğru olur) e6!? (Siyah Neo-Grünfeld veya Slav Savunmasını tercih etmiyor) 4.Fg2 Fe7 5.0-0 0-0 6.b3!? (6.c4 Catalan Açılışına girerdi.6…dc4 7.Vc2 b5!? 8.Ae5 c6 Carlsen’in kalite feda ettiği berabere biten 2. partide oynanmıştı.) c5 7.dc5 Fc5 8.c4 (Hazırlık safhasında Dubov’un elinin hissedildiği oyunumuzda Carlsen 8.Fb2 Ac6 9.c4 dc4 10.Vc2 Ve7 11.Vc4 e5= devamyolundan Beyaz’a daha fazla şans tanıyacak bir varyant arıyor.) dc4
9.Vc2 Ve7 10.Abd2! (Carlsen’in ekibinin hazırlığı er fedası) Ac6 (10…cb3 11.Ab3 Fb6 (11…Fd6 sonrası 12.Afd4-b5 veya 12.Afd2-c4 fikri Fil çifti verir) 11.Ac4 b5 (11…e5 12.Fb2 e4 13.Ag5 Ff5 çok enteresan bir konum sağlar. Örneğin 14.Ae3 Fe3 15.fe3 Fg6 16.Ff6 gf6 17.Ae4 Kfe8 18.Kf4 f5 19.Af2 Ve3 20.Fc6 Kac8! fevkalade dinamik bir oyun verirdi) 12.Ace5 Ab4 13.Vb2 (8. hamlede fianchetto yapmamış olmanın püf noktası) Fb7 14.a3?! (14.Fg5! h6 15.Fh4 g5 16.a3! Beyaz’ın ilk hamle avantajını sürdürebilecek tek yol gibi duruyor.) Ac6 15.Ad3 Fb6 16.Fg5 Kfd8 17.Ff6 gf6!? (Nepomniyaşçi’yi Kramnik-Deep Fritz10 (Maç/01), Bonn 2006 partisindeki tarzda bir finalin düşündürdüğü kesin, yoksa 17…Vf6 18.Vf6 gf6 da olası.) 18.Kac1 Ad4 19.Ad4 Fd4 20.Va2 Fg2 21.Şg2 (Oyunortasında başka bir deyişle tahtada Vezirler varken Siyah’ın iyi olacağı muhakkak!)
21…Vb7 22.Şg1 (22.f3?! Fe3) Ve4 23.Vc2 a5 24.Kfd1 Şg7?! (24…f5 25.e3 Ff6 File yer açardı.) 25.Kd2?! (25.e3 Fe5 26.Ve2. İyi konumda olduğuna inanan Rus oyuncu a3 erinin zafiyeti dolayısıyla oyunsonuna giriyor!) 25…Kac8!? 26.Vc8 (26.Vd1?! Fc3 27.Kdc2 b4) Kc8 27.Kc8 Vd5 28.b4 a4 29.e3 Fe5?! (Nepomniyaşçi 29…Fb2 30.Kc5 Vd6 31.Kb2 Vd3 32.Kbc2! Va3 33.Kb5= istemiyor) 30.h4 h5? (30…Fb2) 31.Şh2! Fb2? (Bu defa 31…Vb3 doğru hamleydi. 32.Ae5 fe5 33.Kd7 Va3 34.Kcc7 Vb2! 35.Kff7 Şg6 36.e4 Ve2! ve a geçeri dengeyi sağlar) 32.Kc5 Vd6 (32…Vd7 33.Kcc2 Fa3 34.Ka2 e5 35.e4! ve Fil düşer. Dünya şampiyonu hata yapar mı? Tabii!)
33.Kd1?? (33.Kcc2! Fa3 34.Af4 ile Beyaz h5 erinin zayıflığından da yararlanarak Kaleleri 7. veya 8. sırada çiftleyerek Şaha karşı çok güçlü bir atak başlatırdı) Fa3 34.Kb5 Vd7 35.Kc5 e5 (İnisiyatifin Siyahlara geçtiği bu oyunsonunda 35…Fb4 36.Kcc1 Fa5 de mümkündü) 36.Kc2 Vd5? (Kazanç olmasa da 36…Fb4 37.Kcc1 Fa3 38.Ka1 Vg4 39.Kd2 Ff8 40.Kda2 a3 41.Ae1 Fe7! (42…f5? 43.f4! e4 44.Ka3 Fa3 45.Ka3 Ve2 46.Ag2=) denenmeliydi. Beyaz 42.Ac2? ile eri almaya giderse 42…f5-f4 sürüşü oyunu kazandırdığından At, Şah Kanadında tutulmalı) 37.Kdd2 Vb3 38.Ka2! e4? (38…Fb4!? 39.Kdb2 Vd3 40.Kb4 a3 41.Ka4 sonrası oluşacak aynı kanatta erlerle 2 Kaleye karşı Vezir Finalini Nepomniyaşçi er yapısından ötürü reddediyor ama 41…f5 42.K4a3 Vd1-f3 sonrası kazanç bence imkansız. 38…f5!? 39.Ac5 Vb4 40.Aa4 f4!= daha da basit gözüküyor) 39.Ac5 Vb4 40.Ae4!? (40.Kdc2 f5 41.Aa4 Va4 42.Kc3 daha evvel incelediğimize göre daha iyi gözükse de bence kazanç vermez) Vb3 41.Kac2 Ff8 42.Ac5 Vb5 43.Ad3 a3 44.Af4 Va5 45.Ka2 Fb4 46.Kd3 Şh6 47.Kd1 (47. Kd5 Va6 48.Kh5? Şg7 49.Kd5 Vc4 ile Beyaz Kale a geçerini durdurmakta diğerine yardım edemez) Va4 48.Kda1 Fd6 49.Şg1 Vb3 50.Ae2 Vd3 51.Ad4 Şh7 52.Şh2 (Siyahlara eşitlik sağlayan a geçeri 52.Ac2 Vb3 53.Aa3? Fe5 yüzünden tabudur. “En kötü bir plan bile plansızlıktan iyidir” dense de oyunsonunda bazen beklemeyi bilmek gerekir)
52…Ve4? (Herhangi bir bekleme hamlesi örneğin 52…Şh6=) 53.Ka3! Vh4 (53…Fa3? 54.Ka3 sonrası Ka5-f5 ile başlayacak bir finalde Beyaz Kf5-f4 sonrası Af5 ,e4 ve Ae3-d5 ile kazanır. 54.Şg1 Ve4 (54…Fg3? 55.fg3 Vg3 56.Şf1 h4 57.K1a2 h3 58.e4! h geçerini kolayca durdurur) 55.Ka4! (Siyah 55…Fg3 tehdit ediyordu) Fe5 56.Ae2 Vc2 57.K1a2 Vb3 58.Şg2 Vd5 59.f3 Vd1 60.f4 Fc7 61.Şf2 Fb6 62.Ka1 Vb3 63.Ke4 Şg7 64.Ke8 (Beyazların f5 sonrası Kaleleri 8’e inme fikri var) f5 65.Kaa8 Vb4 66.Kac8 Fa5 67.Kc1 Fb6 68.Ke5 Vb3 69.Ke8 Vd5 70.Kcc8 Vh1 71.Kc1 Vd5 72.Kb1 Fa7 73.Ke7 Fc5 74.Ke5 Vd3 75.Kb7 Vc2 76.Kb5 Fa7 77.Ka5!? (Carlsen kritik 77.Kf5 Vd3 78.Kf7! hemen oynamıyor) Fb6 78.Kab5 Fa7 79.Kf5! Vd3 80.Kf7! Şf7 81.Kb7 Şg6 82.Ka7 Vd5 83.Ka6 (Ortaya çıkan oyunsonunda sadece Beyazların kazanca oynayabileceği aşikar, bu bakımdan Siyah çok aktif oynamalı)
83…Şh7? (Carlsen ekibinin temel direği Danimarkalı Nielsen’in belirttiği gibi, “aktif Şah düşman hatlarının gerisine sarkarak dengeyi sağlardı”. 83…Şf5! 84.Ad4 Şg4 85.Kg6 Şh3 86.Kg5 Vg2 87.Şe1 Vh1 88.Şd2 Şg2! ve Siyahların beraberlik şansları yüksektir. Oyunda, bağlı geçerlerin ilerlemesiyle arka sıralara itilecek Şah, kaybın ana nedeni) 84.Ka1 Şg6 85.Ad4 Vb7 86.Ka2 Vh1 87.Ka6 Şf7 88.Af3 Vb1 89.Kd6 Şg7 90.Kd5 Va2 91.Kd2 Vb1 92.Ke2 Vb6 93.Kc2 Vb1 94.Ad4 Vh1 95.Kc7 Şf6 96.Kc6 Şf7 97.Af3 Vb1 98.Ag5 Şg7 99.Ae6 Şf7 100.Ad4 Vh1 101.Kc7 Şf6 102.Af3 Vb1 103.Kd7 Vb2 104.Kd2 Vb1 105.Ag1 Vb4 106.Kd1 Vb3 107.Kd6 Şg7 108.Kd4 Vb2 109.Ae2 Vb1 110.e4 (Beyaz ordu yavaş yavaş ilerlemeye başladı) Vh1 111.Kd7 Şg8 112.Kd4 Vh2 113.Şe3 h4 114.gh4 Vh3 115.Şd2 Vh4 116.Kd3 Şf8 117.Kf3 Vd8 118.Şe3 Va5 119.Şf2 Va7 120.Ke3 Vd7 121.Ag3 Vd2 122.Şf3 Vd1 123.Ke2 Vb3 124.Şg2 Vb7 125.Kd2 Vb3 126.Kd5 Şe7 127.Ke5 Şf7 128.Kf5 Şe8 129.e5 Va2 130.Şh3 (Bu konum Siyahlar için kayıp mı? Göreceli olarak materyal eşit olsa bile daha evvelden de belirttiğimiz üzere sadece Beyazların kazanç şansı var. Siyahların Vezirin özelliklerini iyi kullanarak “Beyaz Ordu”nun ilerleyişini mümkün olduğunca durdurması lazım)
130…Ve6? (Nielsen’in Veziri hatların arkasında tutmak istediği 130…Vb1! hamlesi daha doğru. 131.Kf6 Vd1 132.Şh4 Ve1!) 131. Şh4 Vh6?! (131…Va2 daha dirençliydi.) 132. Ah5! Vh7 133.e6! (Tüm unvan maçı boyunca diğer yorumculara nispeten daha bilimsel konuşan Hollandalı Anish Giri’nin dediği gibi Ah5 varken Siyah arkadan kişler veremezse kaybetmeye mahkum. 133…Vf5? 134.Ag7 beynel fikri erleri ilerletip mat ağı kuruyor) Vg6 134.Kf7 Şd8 135.f5 Vg1 136.Ag7 Siyah terkeder. 1-0
Karar biraz erken gözükse de 136…Vh2 137.Şg5 Vg3 138.Şh6 Vh4 139.Şg6 Vg4 140. Şh7 Vh4 141.Şg8 ile Beyaz Şaha güvenli bir saklanma karesi açıldıktan sonra e7 basitçe kazanır.
Bonn Üniversitesi, Tarih ve Latin Filolojisi bölümünü bitirdikten sonra 1987’de Alman Dışişleri’nde göreve başlayan Johannes Regenbrecht, özellikle Rusya- Ukrayna-Belarus coğrafyası-tarihi konusunda uzman bir isim. 1.5 yıl önce İstanbul Başkonsolosluğu’na atanan Regenbrecht, kişisel gözlemlerini aktardı.
2020’de Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak atandınız. Daha önceden, ülkemize gelmiş miydiniz?
Türkiye, bizim de ailecek tercih ettiğimiz ve severek tatil yaptığımız bir ülke. Birçok kez yaz tatillerimizi, Bodrum da dahil olmak üzere bu güzel ülkenin çeşitli bölgelerinde geçirdik. Bizim için deniz ve kumsalın yanısıra, Türkiye’nin sahip olduğu zengin tarihî-kültürel miras ve doğal güzellikler de hep ön planda oldu; örneğin harika bir şekilde düzenlenmiş Efes Antik Kenti veya Pamukkale’nin traverten terasları gibi… Önceki yıllarda, Federal Dışişleri Dairesi’nin temsilcisi olarak Güney Kafkasya ve Ortaasya ülkelerine yaptığım seyahatlerin birçoğunda muhteşem şehir İstanbul’da bir mola verme fırsatı bulabildim.
Daha önceki görevlerinizden biraz bahseder misiniz?
Görev icabı atandığım ülkeler, Meksika’dan Çin’e kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Hafızamda özellikle yer eden görevlerim arasında; o zamanlar hâlâ Birleşmiş Milletler’in (UNMIK) geçici yönetimi altında bulunan Priştine’deki (Kosova) görevimi; “Turuncu Devrim” (2004) sırasında Kiev’deki Alman Büyükelçiliği’ndeki elçilik görevimi ve Dışişleri Dairesi’nin Ukrayna sorumlusu olarak Kırım’ın devletler hukukuna aykırı ilhakı ve 2014’te Rusya’nın Doğu Ukrayna’ya askerî müdahalesi sonrası Ukrayna’ya destek faaliyetlerini sayabilirim.
Bonn Üniversitesi, Tarih ve Latin Filolojisi bölümünden mezun oldunuz. Hangi tarihsel dönem sizi daha çok ilgilendiriyor ve neden?
Oldum olası Ortaçağ Avrupa tarihine çok meraklıyımdır. Aynı zamanda 19. ve 20. yüzyıl Avrupa tarihiyle, Doğu Avrupa tarihiyle ve Osmanlı İmparatorluğu’nun oluşumu ve gelişimiyle de yoğun bir şekilde ilgilendim. Geç Antik Çağ’da Konstantinopolis, Ortaçağ’da Bizans ve modern çağda İstanbul olarak her daim küresel bir cazibe merkezi olmaya da devam eden Boğaziçi metropolünün tarihsel gelişimi beni büyülüyor. Konstantinopolis’in Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesinin hikayesi de benzersizdir. 1453 yılı, dünya tarihinde çok önemli bir dönüm noktasıdır.
Nesrin İçli, Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu Johannes Regenbrecht ile #tarih için konuştu
Türkiye’yi, İstanbul’u ve diğer şehirleri gezme fırsatınız oldu mu? Sizi en çok etkileyen şehir hangisidir?
Eşimle birlikte, hareketli bir geçmişi, muhteşem yapıları ve dinamik bir şimdiki zamanı harmanlayan ve bizi her seferinde yeniden şaşırtan birçok şehri ziyaret ettik. Türkiye’deki seyahatlerimiz sırasında insanlarla da tanışma fırsatı bulduğumuz için özellikle mutluyuz. Birçok insan mükemmel seviyede Almanca konuşuyor. Almanya ile Türkiye arasındaki bu yoğun ve derin bağlar bizi çok etkiliyor.
Türkiye ve Almanya’nın yüzyıllar öncesine dayanan bir kültürel işbirliği var. İki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmek için neler yapmayı planlıyorsunuz?
Gerçekten de iki ülke arasındaki ilişkilerin uzun bir geçmişi var. 1877’de açılışı yapılan bugünkü başkonsolosluk binası da bunun en güzel kanıtı. Aynı şekilde Sultan 2. Abdülhamid’in hediyesi olan Tarabya’daki arazi üzerine inşa edilen Alman Büyükelçiliği’nin tarihî yazlık rezidansı da ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin tarihî bir örneği. Bu yerleşke, günümüzde Tarabya Kültür Akademisi’ne de evsahipliği yapıyor; Alman ve uluslararası sanatçılar Türk proje ortaklarıyla biraraya gelerek ortak çalışmalar yürütüyorlar ve çeşitli sanat dallarında projeler üretiyorlar.
Kültürel çalışmalarımızın temeli, karşılıklı alışverişe dayanıyor. Köklü bir geleneğe sahip Alman Lisesi başta olmak üzere İstanbul’da Almanca dilinde eğitim veren dört okulumuzda; başkonsolosluk binamızın tarihi “Kaisersaal” salonundaki etkinliklerde; kültür projelerin desteklenmesinde; birbirimizden birşeyler öğrenmek ve geleceğe birlikte bakmak istiyoruz.
Son derece zengin geçmişe sahip Alman-Türk ilişkileri, özellikle bireysel karşılaşmalar ve ilişkiler sayesinde de şekillenmekte. Geçen sonbaharda Türkiye-Almanya İşgücü Antlaşması’nın 60. Yıldönümünde de bunu yaşadık. Taksim Sanat’taki fotoğraf sanatçısı Ergun Çağatay’ın fotoğraflarından oluşan “Biz Buralıyız” adlı olağanüstü sergi, bu vesileyle gerçekleşen birçok etkinlik arasında öne çıktı. Sergi şu anda Çanakkale’de de gezilebilir.
Görevimin diğer odak noktası, belediyelerarası işbirliklerini güçlendirmek ve sivil toplumla diyalogu teşvik etmek. Başkonsolosluğun, iki ülkeyi etkileyen güncel konularda fikir alışverişine olanak tanıyan, kadınların sosyal ve ekonomik olarak güçlendirilmesi veya belediyelerin iklim değişikliğinin zorluklarıyla nasıl başa çıkacağı gibi konuların tartışıldığı bir forum olmasını arzu ediyorum.
Köklü bir geçmişin bugünkü elçisi Almanya ile Türkiye arasında yüzyıllara dayanan ilişkilerin günümüzdeki temsilcisi Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu Johannes Regenbrecht, aynı zamanda bir tarih ve Latin filolojisi mezunu.
Türkiye ile Almanya arasındaki ticari ilişkileri geliştirmek için planlarınızı öğrenebilir miyiz?
İstanbul ile yakın komşuları Edirne ve Bursa, tarihî ve kültürel açıdan eşsiz olmanın yanısıra, birlikte dünyanın en büyük ve en modern metropol bölgelerinden birini oluşturuyor; iki kıta arasında bir köprü görevi görüyor. Olağanüstü bir ekonomik dinamiğe sahip bu bölgede, birçok Alman ve Türk-Alman şirketinin de merkezi bulunuyor. İstanbul’daki Alman-Türk Ticaret ve Sanayi Odası ile yakın işbirliği içinde, bu şirketlerle düzenli olarak, örneğin yuvarlak masa toplantılarında buluşuyor ve fikir alışverişinde bulunuyorum. Kişisel izlenimler ve bilgiler edinmek için elbette yerinde ziyaretler de yapıyorum. Pandemi hafifler hafiflemez, Almanya’dan gelecek ticari heyetlere de yeniden evsahipliği yapacağız. Bu da zaten güçlü olan ticari ilişkilere yeni ivme kazandıracaktır. Ek olarak, bu yıl idari bölgemizde bulunan birkaç büyük ekonomi metropolünde, iki ülkeden şirketlerin, devlet kurumlarından temsilcilerin ve ticaret odalarının katılımıyla bölgesel çapta “Alman-Türk İş Günleri”ni düzenlemek istiyoruz.
Türk mutfağında favorileriniz neler? En çok sevdiklerim arasında sebze yemeklerini, peyniri, lahmacunu, karnıyarığı, aşçımız Muhsin Şef usulü yaprak sarmayı, balığı (özellikle levrek) ve kebabın her türünü sayabilirim.
Pandemi döneminde Almanya Konsolosluğu’nda alınan önlemler neler oldu?
Birçok kurum gibi, pandeminin ardından bizler de dönüşümlü çalışma sistemine geçtik. O zamandan beri de çok temkinli bir strateji izliyoruz. Bu sayede normale dönmeyi ve çok az kısıtlamayla iş akışlarımızı ayakta tutmayı başarabildik.
Avustralya Açık, Roland Garros, Wimbledon, Amerika Açık… Tenisin dört kalesi, en prestijli dört adresi. Her yıl yüzbinlerce çocuk, bu dört Grand Slam turnuvasının birinde boy gösterebilmek için eline raket alıyor. Nadal, Federer, Djokovic’in yıllardır milyonları mest eden mücadelesi bu kortlarda yaşanıyor. Bu yılın ilk Grand Slam’i Nadal’ın tarihe geçen şampiyonluğuyla sona erdi. Büyük rekabetin tarihî öyküsü.
Teniste yılın ilk Grand Slam turnuvası geride kaldı. Rafael Nadal, 5 saat 24 dakikalık unutulmaz finalde Daniil Medvedev’i devirerek zafere ulaştı. Böylece 21. Grand Slam şampiyonluğunu kazanan İspanyol raket, “tarihin en başarılı erkek tenisçisi” unvanının peşindeki yarışta bir adım öne geçti.
Avustralya’daki turnuva, aslında yalnızca finaliyle değil, tamamıyla usta bir senaristin kaleminden çıkmış gibiydi. Turnuva öncesinde, Melbourne’da 9 şampiyonluğu bulunan Novak Djokovic mutlak favori olarak gösteriliyordu. Roger Federer ve Nadal’la birlikte tam 20 Grand Slam zaferi bulunan “sert zeminin efendisi”nin tarihî eşiği burada dönmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak evdeki hesap, Avustralya devletine uymadı.
Avustralya Açık’ı kazanarak 21. Grand Slam şampiyonluğuna ulaşan Nadal ve kupası…
Her şey Djokovic’in yaptığı bir sosyal medya paylaşımıyla başladı. Aşı karşıtlarının simgesi hâline gelen sporcunun, giriş için aşı zorunluluğu getirmiş olan Avustralya sınırından nasıl geçeceği baştan beri merak konusuydu. Fakat Avustralya, Covid-19 geçirmiş kişilere, bunu ıspatlamaları hâlinde muafiyet tanıyor. Kendisine de tıbbi muafiyet tanındığını varsayan erkekler tenisinin 1 numarası, Avustralya’ya gitmek üzere yola çıktı. Ancak daha o havadayken Avustralya Başbakanı Scott Morrison, farklı muamele görmeyeceğini; bu muafiyete dair kanıtlarının tatmin edici olmaması durumunda sporcunun geri gönderileceğini açıkladı.
Aslında arka planda, turnuvayı düzenleyen Tennis Australia’yla hükümet karşı karşıya gelmişti. Ülke tenisinin patronu, şüphesiz Djokovic’in her ne olursa olsun organizasyona katılmasını istiyordu. Hükümet ise vaka sayıları her gün rekor kırarken, tüm dünyaya net bir mesaj vermenin peşindeydi.
Sonunda Avustralya Sınır Komitesi tarafından durdurulan tenisçinin muafiyet şartlarını karşılamadığına karar verildi. Mültecilerin kaldığı bir otele yerleştirilen Djokovic’le Avustralya hükümeti arasındaki kapışma, günlerce dünya basınının gündeminde kaldı. Görülen ilk davada hâkim vize iptal kararını bozunca setler eşitlenmiş; ancak Djokovic’in Covid-19 geçirdiğini iddia ettiği günlerde katıldığı etkinliklerin fotoğrafları basına düşünce rüzgar tersine dönmüştü. Ya Sırp sporcu başkalarının hayatını hiçe sayıyordu ya da bu hastalık uydurmaydı.
Kortların üç büyükleri Üç silahşörler yan yana: Novak Djokovic, Raphael Nadal, Roger Federer (soldan sağa). Bu yıl Melbourne’da Nadal 21. Grand Slam şampiyonluğuyla diğerlerini arkada bıraktı.
Aynı tarihlerde Belgrad’da dünyaca ünlü Fransız spor gazetesi L’Equipe’e röportaj veren Djokovic’in “pozitif” olduğunu muhabirlere söylemediği de ortaya çıkmıştı. Böylece Avustralya Göç Bakanı, kamu yararını gerekçe göstererek 14 Ocak’ta sporcunun vizesini iptal etti. Bu kararı temyiz eden tenisçi, iki gün sonra maçı nihai olarak kaybedecekti. Mahkeme oybirliğiyle itirazını reddetmiş, dünyanın 1 numarası sınırdışı edilmişti.
Bir yandan Djokovic’in kaldığı oteldeki şartlara karşı protestolar yürütülürken, bir yandan da dünya, orada kalan mültecilerden biri hakkında 9 yıldır karar verilemediği haberini okuyordu. Sırp raketse sürecin yaklaşık 10 günde bitmesiyle Dubai’ye inmişti bile. Herkes eşitti, bazıları daha eşitti!
Melbourne’da 324 dakika
Tüm bu tantananın gölgesinde demir alan turnuva, daha başlamadan tarihte yerini almıştı. Avustralya’da kazanması beklenen Djokovic’in yokluğunda, onu Amerika Açık finalinde yenerek 21. Grand Slam zaferinden mahrum bırakan Medvedev favori gözüküyordu. Kortların üç silahşorundan Federer sakattı; Nadal ise 5 ay önce geçirdiği ameliyat nedeniyle pek umutlu değildi. Üçüncü turda Rus Karel Khachanov karşısında bir set veren İspanyol tenisçi, çeyrek finale kadar rahat gelmişti. Son dörde kalmak için Kanadalı Denis Shapovalov’la kapışan Nadal’ın uzayan maçta doktor çağırması, milyonlarca hayranını korkutmuştu. Sıcak ve nemli havada epeyce zorlanan Rafa beş sette gülerken, rakibi tarafından oyunu geciktirmekle suçlanmıştı. Yeri gelmişken söylemeli: Üç silahşorun kariyerleri boyunca hakemlerden de diğer oyunculara göre daha fazla saygı gördüğü muhakkak. Belki o gün kortta bir başkası olsa, hakem tarafından uyarılabilirdi.
Yarı finalde İtalyanların heyecan verici gençlerinden Matteo Berrettini’yi karşısında bulan Nadal, işi şansa bırakmamış, çok iyi başladığı maçı dört sette noktalamıştı. Birçoklarını şaşırtan İspanyol raket, finaldeydi. Rakibi ise yeni jenerasyonun şimdilik en tehditkar oyuncusu Medvedev’di. Tıpkı Nadal gibi çeyrek finalde elenmenin eşiğine gelen Rus sporcu, bir şekilde o zorlu virajı dönmüştü. Kuşağının en azimlisi olarak dikkati çeken Medvedev, tam bir bölüm sonu canavarıydı.
Karşılaşmaya fırtına gibi başlayan Medvedev ilk iki seti kazandığında, herkes “bu iş bitti” demiş, filenin diğer yakasındaki şampiyon ise bunu kabul etmemişti. Tüm kariyeri boyunca gösterdiği azmi korta yansıtan İspanyol raket adeta küllerinden doğarak 324 dakika sonunda zafere ulaşmıştı. Biz izlerken yoruladuralım, o, arenayı dolduran binlerce seyircinin tezahüratıyla ölümsüzleşen bir gladyatör gibiydi.
İki ayrı yıl tüm büyük turnuvaları kazanarak Grand Slam yapan Avustralyalı tenis efsanesi Rod Laver.
Devlerin rekabeti
Nadal’ın 21. Grand Slam zaferinden sonra Marca’nın kapağı…
Tenis tarihinin en dominant üç sporcusu yıllardır milyonları mest ediyor. Trio’nun rekabeti yeryüzünün dörtbir köşesinde heyecanla takip ediliyor, ancak başlayan her şey bitiyor, bu yarışın da sonuna yaklaşılmış gibi görünüyor.
Ağustos’ta 40 yaşını dolduracak Federer, kortların üç büyüğü arasında ilk parlayandı. Çim onun uzmanlığıydı. İlk Grand Slam zaferine 2003’te Wimbledon’da ulaşan İsviçreli raketin ilk düellosu ise kendisinden dört yaş küçük Nadal’laydı. Kortlardaki zarafetinden ötürü “Majesteleri” de denilen Federer sert zemin ve çimde döktürürken, İspanyol rakibi toprak kortta yenilmez bir abideydi. Djokovic ilk kez bir Grand Slam turnuvasında mutlu sona ulaştığında, Federer’in 12, Nadal’ın ise 3 Grand Slam zaferi bulunuyordu.
2009’da Pete Sampras’ı geçerek 15. Grand Slam kupasını kaldıran Federer, o tarihte geçilemez gibi görünüyordu. Djokovic 2012 Avustralya Açık finalinde 5 saat 53 dakikalık düellonun sonunda Nadal’ı devirirken, ikili birçok otoriteye göre tarihin en iyi maçını oynamıştı. Aynı yıl organize edilen Wimbledon öncesi Federer’in Grand Slam şampiyonluk sayısı, rakiplerinin toplamına eşitti. Turnuvada zafere ulaşan Majesteleri’nin yaklaşık beş yıllık bir duraklama dönemine gireceğini o gün kim bilebilirdi…
2017 Avustralya’da 18. defa taçlanan Federer, yarışta bir kez daha atağa kalktı. Onun yokluğundan faydalanan Nadal’ın 14, Djokovic’in ise 12 Grand Slam şampiyonluğu bulunuyordu. 2018 Avustralya’da unvanını koruyan İsviçreli raket, dile kolay 20. Grand Slam zaferine imza atmıştı. Nadal 16’daydı, Djokovic 12. Bu tarihten sonra İspanyol raket Roland Garros’ta kupa kaldırmaya devam ederken, vitesi yükselten Sırp tenisçi farkı kapatacaktı. 2019’daki unutulmaz Wimbledon finalinde yaklaşık beş saatin sonunda Federer’i deviren Djokovic, eşsiz bir resital sunmuştu.
Çimdeki tek galibiyet Tarihin en güzel maçlarından 2008 Wimbledon finalinden bir kare… Beş saate yakın süren maçta Nadal, Federer’i yenmeyi başarmıştı. Bu Nadal’ın rakibine karşı çimde aldığı tek galibiyet.
2020 Roland Garros’ta 20. Grand Slam şampiyonluğuna ulaşan Nadal, Federer’i yakalamıştı. Djokovic deseniz, daha 17’deydi. Ancak Sırp raketin durmaya niyeti yoktu; pek çok hayranı onun diğerlerini yakalamasını bekliyordu!
2021, Djokovic’in yılı oldu. Avustralya Açık finalinde Medvedev’i yenen Sırp raket, Roland Garros’u da Stefanos Tsitsipas’ı devirerek kazandı. Artık hanesindeki Grand Slam şampiyonluğu sayısı 19’a yükselmişti. Burada kazandığı kupadan çok yarı finalde Nadal’ı devirmesi, unutulmazdı. Wimbledon’da da taçlanan Djokovic, ezeli rakiplerini sonunda yakalamıştı.
Bir karede 64 Grand Slam şampiyonluğu Serena, Nadal, Federer… Bu karede toplam 64 Grand Slam şampiyonluğu, altı da Olimpiyat altını var!
Tokyo’ya Olimpiyat altını için giden Sırp raket, sürpriz bir şekilde yarı finalde Alman Alexander Zverev’e boyun eğdi. Bazıları bunun gereksiz bir zihinsel ve fiziksel yorgunluk yaratacağı gerekçesiyle kararını eleştirse de, daha önce sadece 1988’de dört Grand Slam şampiyonluğu ve Olimpiyat altınını aynı sene kazanan Steffi Graf’ın başardığı Golden Slam’i yapmak istemişti. Golden Slam olmamıştı peki Grand Slam yapabilecek miydi?
Amerika Açık’ın mutlak favorisi olan Djokovic, kazanırsa hem yarışta öne geçecek, hem de yarım yüzyılı aşkın bir süre sonra aynı yılda tüm Grand Slam turnuvalarını kazanan ilk erkek olacaktı. Finale kadar gelse de, Medvedev’in başka planları vardı. Rus tenisçi kariyerinin ilk Grand Slam zaferine ulaşırken, Djokovic gözyaşlarına boğulacaktı.
Djokovic, geçen yılki Avustralya Açık’ta…
Sakatlıklarla boğuşan Federer’in bir daha kazanması imkansız gözüküyor. Yarış, artık iki atlı devam edecek gibi… Tabii bu rekabette tüm dünyayı sarsan Koronavirüs süreci de rol oynuyor. Nadal daha önce 13 defa kupa kaldırdığı Roland Garros’u iple çekerken, Djokovic’in akıbeti merak ediliyor. Dünya, onun tarihin 1 numaralı tenisçisi olmakla aşı karşıtlarının 1 numarası olmak arasında tercih yapmasını beklerken, aşı olma mecburiyeti dayatılırsa sonraki turnuvalara da katılmayacağını söylemesi tarafını seçtiğinin işareti olarak yorumlanıyor.
Tarihin tek Golden Slam’i 1988, Steffi Graf’ın altın yılıydı. Alman tenisçi o sene düzenlenen tüm Grand Slam turnuvalarını kazanmakla kalmamış ayrıca Olimpiyat’ta da altın kazanmıştı. Tarihte başka Golden Slam yapan yok.
Devlerin kendi aralarındaki maçlar
Nadal-Djokovic rekabeti, tenis tarihinin en amansız kapışması. İkilinin bugüne dek 58 buluşmasının 30’unda gülen Sırp tenisçi, ayrıca oynadıkları 28 finalin de 15’ünü kazanmış durumda. Grand Slam karnelerine baktığımızda, tablo değişiyor; tabii bunda Roland Garros önemli rol oynuyor. Yeri gelmişken belirtmeli: Grand Slam turnuvalarındaki 17 randevularının 9’u finaldi. Toplam 10 galibiyete imza atan Nadal, ayrıca 5 defa da kupa kaldırmıştı. İspanyol raket 2008’de Olimpiyat altınına ulaşırken, yarı finalde Djokovic’i devirmeyi başarmıştı.
Bir daha karşı karşıya izler miyiz bilinmez ama Federer ile Djokovic, kozlarını tam 50 defa paylaştı. İlk kez 2006’da buluşan ikilinin son randevusu 2020’deydi. Bu maçların 27’sini kazanan Sırp raket, İsviçreli meslektaşına karşı üstünlük kurmuş durumda. 2010’un sonuna kadar Federer’in, o tarihten sonra da Djokovic’in mutlak üstünlüğü göze çarpıyor. Grand Slam turnuvalarındaki 17 maçın 5’i finaldi. 11 karşılaşmayı kazanan Sırp raket, dört defa şampiyon olmuştu.
Çok iyi arkadaş olan Federer’le Nadal’ın bugüne dek oynadıkları 40 müsabakanın 16’sını İspanyol tenisçi kazandı. Grand Slam turnuvalarındaki 14 randevularının 9’u finaldi. Bu maçlarda Nadal’ın hanesinde 10 galibiyet, 6 da şampiyonluk yazıyor. İkilinin oynadıkları 2008 Wimbledon finali, şüphesiz tarihin en güzel maçlarından biri kabul ediliyor; o gün Nadal’ın Federer’e karşı kariyerindeki tek çim kort galibiyetini aldığı gün olarak da ayrıca istatistiklerde duruyor.
Kort zeminleri: Toprak, çim, sert
Kortlarda üç zemin karşımıza çıkıyor. Avustralya ve Amerika Açık turnuvaları sert zeminde oynanırken, tenisin şahikası Wimbledon çimde, Nadal’la özdeşleşen Roland Garros ise toprakta yapılıyor. Her zeminde top ayrı şekilde sekerken hızı da değişiyor, buna bağlı olarak da oyuncuların performansları farklılaşıyor. Nadal toprağın kralı olarak adlandırılırken, Federer’le Djokovic gerek çim gerek sert zeminlerde İspanyol rakiplerine göre daha başarılılar.
Grand Slam, Golden Slam ve diğerleri
Dört büyük turnuvayı kazanmaya “Grand Slam” deniyor. Aynı sene dört büyük organizasyonda taçlanıp bunu bir de Olimpiyat altınıyla süslemeye ise “Golden Slam” adı veriliyor. Bir sporcunun bütün kariyeri boyunca bunu bir defa başarması bile çok önemli kabul ediliyor.
İlk olarak Amerikalı Don Budge 1938’de tüm turnuvalarda kupa kaldırarak adını tarihe altın harflerle kazıtmıştı. Nadal’ın tarih yazdığı Avustralya Açık’ın merkez kortuna da adını veren Rod Laver ise 1962 ve 1969’da dörtleme yapmıştı.
Kadınlarda ilk kez Amerikalı Maureen Connoly, 1953’te tüm büyük turnuvalarda mutlu sona ulaşmıştı. Sonra aynı başarıyı Court ve Graf da tekrarlamıştı. Hatta Graf 1988’de Olimpiyat altını da aldığından Golden Slam yapmıştı.
Açık dönemde tek senede olmasa da kariyeri boyunca dört büyük turnuvayı kazanan kadın tenisçiler: Court, Chris Evert, Navratilova, Graf, Serena Williams. Erkekler ise Laver, Agassi, Federer, Nadal, Djokovic. Ayrıca Court, Navratilova ve 1949- 1955 arasına damgasını vuran Doris Hart’ın hem teklerde, hem çiftlerde ve hem de karışık çiftlerde dört büyük turnuvada da zafere ulaştığını ayrıca vurgulamalı.
Feixas, 1413 Paris’inde bir salgın sonrası “yellenme öksürüğü” sesiyle dalga geçildiğini anlatıyor. Jean Genet’nin Paravanlar oyununda da sömürgeci ordunun askerleri bağırsaklarındaki gazı salarak ‘memleket kokusu’nu almak ve yaymak peşine düşüyorlar. Edebiyattan musikiye osuruktan nâmeler…
Ahmet Uhri’nin Ege Evrensel’de yayımlanan yazı dizisi “Bağırsak Gazlarının Kültür Tarihi”nin dördüncü bölümünü “Osuruknâme”ye değindiği için gördüm; hoş ve besleyici yaklaşım.
Öncesinde, Şener Şahin’i Klâsik Arap Edebiyatında Sofra Mizahı başlıklı kitabı vesilesiyle keşfetmiş, Arapça ders kitapları nedeniyle tanınan bu akademisyenimize ulaşınca, tahminimde yanılmadığımı görmüştüm: “Zartoloji” ekseninde yazdıkları Kırmızı Kedi’den yayımlandı.
‘Bir şey’ ararken başka ‘bir şey’ bulmaya, hele ikisine birden ulaşmışsam, bayılırım. Hâlâ bekleyen “Sakal” metnimle ilgili ‘saha araştırması’ (!) yaparken karşıma çıkan Jean Feixas, çılgın Monestier’nin minyatür örneği gibiydi: Sakal-bıyık kitabının ardından sıkı bir “Uçkur Kılları” kitabı kotarmış, oradan Antik Çağdan Günümüze Yellenmenin Tarihi’ne geçmişti -gelgelelim pek ufak, dolayısıyla cılız bir broşürdü ulaştığım. Gene de, itirafsa itiraf, “Osuruknâme”yi yazdığımda ıskaladığım canalıcı sapağa o taşıdı beni: Crepitus ve Stercutius’u yazık ki gecikmeli tanımak varmış.
Ahmet Uhri de, Dr. Onur Gülbay’ın bir makalesinden hareketle ikiliden sözediyor yazısında; sayesinde asıl yayının izini buldum: Eskiçağda Tuvalet Kültürü (2003) değerli çalışma, gel gör ki çerçeveye dolaylı yoldan katkı sağlayabilir, çünkü “delik iskemle kültürü”yle, def-i hacet edimiyle ilgili temelde; kendi payıma, “dışkı” izleğine bağlı ayrıntılar öğrendim Dr. Gülbay’ın küçük kitabından, Latrina’lara dönmek isterim.
Elbirliğiyle gaz çıkarma Ortaçağ’da gaz sıkışmasının giderilmesini tasvir eden bir çizim.
Yellenme tanrısı Crepitus’a gelince… Tarihçiler sonradan uydurulmuş bir figür olduğu kanısındalar: Ciddi hiçbir antik kaynakta sözedilmemiş ondan. Papa 1. Clemens, Mısırlıların inanışlarını küçümsemek için o “sestanrısı”nın varlığına gönderme yapar. Ansiklopediler Voltaire’in ve Baudelaire’in alıntılarını sıraladıktan sonra Flaubert’in Ermiş Antoine ve İblis’inden haşmetli monologuna yer verirler Crepitus’un.
Crepitus yok ama “criptonomie” türemiş: “Yellenme Sanatı”, Ducastel de Saint-Paul’ün üç şarkılık didaktik şiiri 1815’de Paris’te yayımlanmış -bütün yollar asıl oraya çıkmaz mı?! Feixas, 1413 Paris’inde yaşanan bir salgın sonrası “yellenme öksürüğü” sesiyle dalga geçildiğini anlatıyor. Aristofanes’in komedilerinde “bombus” olarak geçermiş sıkı vartalar, bomba gibi patladıkları için olsa gerektir!
Tiyatroya taşınabilir mi yellenme? Jean Genet’nin skandal yaratan Paravanlar oyunu en çok bu nedenle üne kavuşmuştur ne yazık ki: Sağcılar ve aşırı sağcılar millî ve yerli değerleri sahnede yellenerek topa tuttukları için saldırmışlardı yönetmene, tiyatroya ve yazara; oysa sömürgeci ordunun askerleri bağırsaklarındaki gazı salarak ‘memleket kokusu’nu almak ve yaymak peşindeydiler! Genet, burada, yellenme kokusunu bir memleket hatırası olarak tanımlar ve o kokuyu yaymayı görev katına çıkarır -ki Rabelais’nin topraklarından çıkmış bir yazara da bu yakışır.
Paravanlar’ın yarattığı skandalla kıyaslanamasa da Vinaver’in 60 oyuncu için yazdığı 8 saatlik oyunu Kıyıdan Taşan’ın ana motiflerinden biri olarak tuvalet kağıdını seçmesi de hoş karşılanmamıştır.
Musiki alanına taşınabilir mi peki, yellenme? Hınzırlık adına değil, bir ses türü’nü konu edindiğim için soruyorum. Bugün, erişmesi kolay artık: Serge Gainsbourg’un yaklaşık 3 dakikalık ‘rental’i “Evgénie Sokolov” Youtube’dan dinlenebiliyor.
Ancak ‘resital’ ile yetinmek, arkasındaki yapıta haksızlık yapmak olur: Gainsbourg’un aynı başlıkla yayımlanan (ve bugün cep kitabı olan) anlatısının kahramanı müzisyen değil ressamdır (başlangıçta Gainsbourg da ressam olmak istemiştir). Anlatının kahramanı Sokolov yepyeni bir sanat akımının tek temsilcisidir: Gazosrafi seanslarında, çıplak oturduğu kâğıtlar üstüne ateş yoluyla nakşettiklerini birer “gazogram” olarak işleyerek bir tür “gazogrammatologie” kuramı yaratır -Derrida’ya nazireyle.
Seslendirme sonradan gerçekleştirilmiştir. Genet’nin oyunu ilk defa Mayıs 1968 öncesi gündeme geldiği için tozkoparan doğurmuştu. Gainsbourg, Mayıs 1968 sonrası yaptıklarıyla üç kez skandal yaratmış ve aşırı sağ’ın hedefi haline gelmişti: Marseillaise’i orduyu tiye alarak reggae formatında bir konserinde söylediğinde, televizyonda canlı yayında 500 Frank’ı yaktığında, bir de bir başka canlı yayında Whitney Houston’a “I want to f… you” dediğinde -bir zamanlar alay etmek bir özgürlük sahasıydı.
Gaz savaşında ateş hattında Yellenme, Edo döneminde Japonya’da bir gaz savaşını tasvir eden bir sanat parşömeni olan “Hegassen” eserine de konu olmuştur.
Resim sanatına taşınabilir mi? Bir zorlama çabası içinde değilim: Goya’nın Los Caprichos dizisinin 69. parçası “Sopla” 20.9 x 14.6 cm boyutlarında, 1797-1799 arasına tarihlenen bir yapıt; burada, şeytan çıkartırcasına, çocuğun yellendirilerek ateşin söndürülme çabası öne çıkıyor.
Canterbury Masalları tam orta yerinde seçkin yer verir yellenmeye; tabii şeytanın işin içine girdiği “Frerin Hikayesi”nin sonunda “Mübaşirin Hikayesi”ne sıçrayarak.
Chaucer’ın bu içiçe hikaye labirentinin merkezine matematiksel bir denklem yerleştirdiğine tanık oluyoruz, bir “yellenme problemi”nden hareketle: Tek bir yellenme 12 eşit parçaya bölünebilir, böylece bölüştürülebilir mi?
“… meselâ, manyak mıdır nedir, ben nasıl bölerim -hem de eşit parçalara- bölünemez bir şeyse töhmet altında bırakacak beni sözde, ne cehalet! (…) Bunu onun kafasına Şeytan sokmuş olsa gerek. Matematikte de ne duyduk, ne işittik, bugüne kadar böyle aldatmacalı bir eşitlik. Bulamazsın dünyanın neresine gidersen git, bir osuruğun hem kokusunu, hem sesini eşit parçalara bölecek birini. Nereden buldun bu problemi!”
Chaucer -yüce şairlerin alçakgönüllü tavırları böyledir- çözümün evin uşağından gelmesine izin verir; bir takım elbise hediyesi olmak kaydıyla hem: 12 çubuklu bir atarabası tekerleği ister uşak. Yellenmeyi 12 eşit ‘dilim’e ayrıştırmak için yegane şart, dübürü tekerlek göbeğine denk getirince vartayı sallamaktır. Ya bunun olup olmadığının onaylanma yolu yordamı? Uşağın önerisi hazırdır:
“Her çubuğun ucuna bir rakip. -budur önerim- Burnunu kemal-i ciddiyetle dayasın derim” ve gelsin “göbeği bir davul veya dümbelek gibi gergin olan o köylü… koyverebilsin o yeri göğü inleten osuruğunu”.
Böyle tamamlanır güzelim masal. Ki dönüp baştan uca okumalı onu herkes.
İşareti alanlardan Servilius Casca, en tezcanlıları olarak Sezar’a hançerle bir kesik atıyor; ama bu basit bir sıyrıktan öteye gidemiyor. Öyle ki Sezar’ın dönüp “Ne yapıyorsun ulan?” falan dediği aktarılıyor. Casca da o sırada “Ulan koca diktatöre hançeri vurduk, bir de başkası olaya dahil olmazsa kabak gibi ortadayız, inkar da edemeyiz, şafak karanlık, küllüm yanarız” diye düşünerek “Oğlum yardım etsenize alooo?” diye senatoya bağırıyor. E, bunun üzerine diğer komplocular da Sezar’ın üzerine atılıp bıçaklamaya başlıyor. Ancak o noktadan sonra Sezar’ın ağzından çıkan “Vay sen de mi Brutus!” vesaire gibi cümleler, benim bildiğim Shakespeare’in falan uydurması.
Bilirsiniz “Mart ayı dert ayı” der eskiler ve ek olarak tüm vergi mükellefleri. Gerçi vergi ayını Şubat’a çektilerdi geçen sene galiba ama konumuz o değil; paramız da olmadığına göre neyin vergisini nereden vereceğiz zaten. Enteresandır, dünya tarihi için de Mart ayı dert ayıdır. Tabii bu biraz saçma oldu; dert aradığınız takdirde, binlerce yıllık tarih içerisinde içinde tasa, elem ve keder olmayan ay bulmak mümkün değil. Ancak Mart ayı, en çok Roma Cumhuriyeti’ndeki meşhur “Mart ortası” hadisesiyle, yani Jül Sezar’ın 23 yerinden bıçaklanarak katledilmesiyle bilinir.
Genel kültür -ilginç bir şey- neredeyse okuma yazma öğrendiğimiz yaşlardan beri, Sezar’ın ihanete uğradığını, Sezar’ı “kardeşi gibi bildiği” Brütüs’ün bıçakladığını, bıçaklanan Sezar’ın “Sen de mi Brütüs!” dediğini kafamıza kakar. Sonra aramızdan kimileri gider aklından zoru varmışçasına tarih okur ve sondan başa, bu bildiklerimizin pek de öyle olmadığını öğrenir.
Şimdi eğer aklımda yanlış kalmadıysa Sezar’ın yaklaşık 60 kişi tarafından 23 kere bıçaklanması esnasında kimseyle öyle uzun uzadıya diyaloga girdiği falan yok. Bu arada bu 60 kişinin katıldığı suikastte saldırgan başına ortalama 1/3 bıçak darbesi gerçekleşmesi, saldırganların isabet yüzdesinin Galatasaray’ın gol yollarındaki isabet yüzdesiyle benzerlik gösterdiğini düşündürebilir. Ancak tabii gerçekte 60 kişi aynı anda bir hedefe bıçakla saldırdığında çoğu yanlışlıkla birbirini bıçaklayacaktır ki bunu hem Plutark’ın yazdıklarından hem de tecrübelerimizden, yani lisedeyken bir anda üzerimize çullanan D sınıfından 10 kişinin yumruk ve tekmelerinin çoğunun birbirine gitmesinden biliyoruz (Bu arada futbol analojisi için kusura bakmayın. Galatasaray öyle mi bilmiyorum; sadece puan tablosunda en aşağıdaki büyük takımı yazdım. Yoksa kaptan kim diye sorsanız, Cüneyt Tanman derim, o derece).
Diğer yandan -tarih bilmeniz falan da çok gerekmiyor- uygulama açısından bir kere bıçak darbelerini kişi başına bir darbe şeklinde karneyle dağıtmadıklarına göre 23 darbeden bir kısmı mükerrer darbeler. Yani Sezar’ı hiç bıçaklamayanların sayısı aslında 37’den fazla. Ha elbette onlar da hadiseye iştirak etmiştir ama kimisi goygoy yapmış, ortalığı velveleye vermiş, atıyorum Tillius Cimber gibi biri togasını aşağı indirmiş; bir diğeri olayı engellemeye çalışıyor gibi görünüp kalabalık yapmış; bir başkası da olayı engellemeye çalışanlardan birini vaybabamcılık yoluyla (“Vay babam! Nerelerdesin yahu?” diyerek tanımadığınız bir adama sarılmak) alıkoymuş olabilir. Mesela -ben Plutark’ın yalancısıyım- Marcus Junius Brütüs Albinus (Sen de mi Brütüs’teki Brütüs değil) suikastı engellemesin diye Markus Antonyus’u kapıda lafa tutmuş yarım saat artık ne pis geyiği varsa, adamcağızı can dostu bıçaklanırken ilaçlamış.
Şimdi aklımda kaldığı kadarıyla senatörler Sezar’ı, “Hacı gel sana bir dilekçe vereceğiz, onu okuyacaksın” diye senatoya çağırıyorlar. Sezar yanlıları “Diktatör olsa ayağınıza gelir miydi?” diyor mudur bilmiyorum ama zaten diktatör olan ve kendini ömür boyu diktatör ilan eden Sezar gidiyor. Tillius Cimber, Sezar’a dilekçeyi veriyor, Sezar dilekçeyi reddince de hop diye Sezar’ın togasını tutup boynundan aşağı indiriveriyor. Bu da şimdi komplocuların aralarında kararlaştırdıkları saldırı işareti hesapta. Yahu zaten 60 kişiyseniz niye böyle bir işarete ihtiyacınız olsun? Hadi bir işaret lazım diyelim, daha saçma işaret mi bulamadınız adamın togasını indiriyorsunuz? Hayır belki Ortadoğu’daki ayakkabı atma adeti gibi bir anlamı vardır diyeceğim ama öyle olsa duyardık gibi geliyor; en azından Plutark kardeşimiz yazardı.
Neyse. İşareti alanlardan Servilius Casca, en tezcanlıları olarak Sezar’a hançerle bir kesik atıyor; ama herhalde diğerlerinin katılacağını umduğundan, bu basit bir sıyrıktan öteye gidemiyor. Öyle ki Sezar’ın dönüp “Ne yapıyorsun ulan?” falan dediği aktarılıyor. Casca da o sırada “Ulan koca diktatöre hançeri vurduk, bir de başkası olaya dahil olmazsa kabak gibi ortadayız, inkar da edemeyiz, şafak karanlık, küllüm yanarız” diye düşünerek “Oğlum yardım etsenize alooo?” diye senatoya bağırıyor. E, bunun üzerine diğer komplocular da Sezar’ın üzerine atılıp bıçaklamaya başlıyorlar adamı. Ancak o noktadan sonra Sezar’ın ağzından çıkan “Vay sen de mi Brütüs!”, “Ulan Trebonius ayıp ettin ama!”, “Beğendin mi yaptığını Basilus?”, “Hulki senin ne işin var burada?” gibi cümleler olduğu benim bildiğim Shakespeare’in falan uydurması.
Hadi ilk sıyrık niteliğindeki bıçak darbesinden sonra bir şeyler söyledi adam da, öldürücü nitelikte olduğu otopsi raporlarıyla sabit ikinci darbeden sonra pek de öyle sitem etmeye, kırgınlık belirtmeye, esefle kınamaya fırsat bulamamıştır diye düşünüyorum. Zaten yine Plutark’ın aktardığına göre hiçbir şey de dememiş. Yine zaten Brütüs de gerçekten Sezar’ı bıçakladı mı, elinde bıçağıyla saldırganların arasındayken bir o yana bir bu yana fırlatılan Sezar mı kazayla Brütüs’ün elindeki bıçağa çarptı belli değil. Bana sorarsanız Brütüs ortama uyup bıçaklıyor gibi yapmış ama bıçaklamamıştır da, bana niye soruyorsunuz onu da anlayabilmiş değilim.