Etiket: sayı:90

  • ‘Ak akçe kara gün için’ ama beyaz akçe siyah gün için değil

    Farsçadan gelen siyah ve beyaz doğrudan doğruya renkleri belirlerken, ak ve kara daha geniş, daha derin ve mecazi bazen de efsanevi boyutlara taşır bizi. Bugün “kara” sözcüğünü daha çok matem, karanlık gibi olumsuz diyebileceğimiz sıfatlarla algılarız; ancak tarihte bu hiç böyle değildi. Karahanlılar ve kutsal “kara”nın göksel ve insani özellikleri.

    Türkçede “ak-kara” ve “siyah-beyaz” ta­birlerinin farklı şekillerde kullanıldığı­nı biliriz ama bu bilgimiz bilinçli değil­dir. Daha doğrusu beyaz peynir yerine ak pey­nir, siyah şapka yerine kara şapka demeyiz; veya bugünlerde sık kullandığımız maskele­rin siyahına “kara maske” demiyoruz. Türkçe öğrenmekte olan bir yabancı “beyaz akçe, si­yah gün içindir” derse düzeltiriz ama, neden öyle olmadığını açıklamamız biraz zordur. Bu örneklerden görülebileceği gibi Farsçadan ge­len siyah ve beyaz doğrudan doğruya renkleri belirler. Ak ve kara ise daha geniş, daha derin ve mecazi bazen de efsanevi boyutlara taşır bizi.

    Bugün “kara” sözcüğünü daha çok matem, karanlık gibi olumsuz diyebileceğimiz sıfatlarla algılarız; ancak tarihte bu hiç böyle değildi; hatta bugünkü Türkçe­mizde bile bazı kullanımlar “kara”nın olumlu algıla­nabileceğine işaret eder. Ben “kara”nın berrak anla­mına da geldiğini ilk defa Konya’nın Hadim kazasın­da Göksu ve Karasu’nun birleştiği yerde öğrenmiştim. Göksu göğün rengini alarak renk değiştirirken, Karasu dibindeki en ufak taşların bile açıkça görülebildiği bir berraklıkta idi. Daha sonraki yıllarda Moğol rakısı di­yebileceğimizi berrak kımıza da “kara kımız” dendiği­ni öğrenecektim.

    Öte yandan “kara”, dağların güneş görmeyen ka­ranlık yamaçlarının kuzeyde olması, kuzeyin kökü olan “kuz” sözünün de kuzeye (şimal) işaret etmesi ile Karahanlılarda başkent Balasağun, Kuzordu adını da taşımıştır. Ayrıca Demir Kazık-Kutup Yıldızı’nın yü­ce bir yol gösterici olmasıyla kendisine atfedilen de­ğerlerle kuzey (kuz ve kara) kutsallık kazanmıştır. Bu sebeple eski Uygurların başkenti Karabalgasun (yani Karaşehir), Tangutların başkenti Kara-hoto (Karaşe­hir), Ögedey Kağan’ın başkenti Karakurum (Karadu­var, Karasur) adını taşır. “Kara” aynı zamanda 10.-13. yüzyılda Orta Asya’da hüküm sürmüş ilk Müslüman hanedanın hanlarının da unvanlarından biridir.

    Karahanlı hükümdarlarının kullandığı di­ğer bir unvan olan Tabğaç/Tavgaç adının Çin ile alakalı olduğu bilinir. Öte yandan Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Luğat-it-Türk’ünde “tav­ğaç” sözcüğünün bir şeyin eskisi için kullanıl­dığı belirtilirken, hükümdarlar için de “Tavğaç Han” yani “azim ve kadim Han” kullanımı­na işaret edilir. Herhalde Zeki Velidi Togan’ın “kara”yı azamet, yükseklik ve üstünlük şek­linde tanımlaması Kaşgarlı Mahmud’a dayan­maktadır.

    Bu görüşlere ilaveten Robert Dankoff’un eseri yeniden yayımlarken “kadim” sözcüğü için “invete­rate” (müzmin, değişmez) sözcüğünü kullanması benim ufkumu açmış oldu. Bu çerçevede Kaşgar­lı Mahmud’un ifadesinin “azim (büyük) ve kadim (ezelden beri varolan) hükümdar” olarak anlamak gerektiği kanısındayım. Bu bağlamda da Hakaniye sülalesini herhangi bir kabileye mensup olmaktan çok, ezelden beri var olan hükümdar sülalesi diye anlamak gerekir. Bu tanım onların “Âl-i Afrasiyab” şeklinde efsanevi hükümdarlara bağlanmasına uy­gun düşmektedir.

    İşte tam burada “kara” unvanı bizi aydınlatmakta. ‘Kara”nın kutsallığı aynı zamanda eski Uygur Türk­çesi ile yazılmış bir “ırk”ta da şöyle ifade edilir: “Da­ğın arka tarafında (kuzey) Tngri kapısı açıldı” (Kidin taytïn bulungda, tngri qapïyï ačïltï). Diğer bir deyişle kutsallık yalnız Kutup Yıldızı ile ilgili değildir; dağın kara yamacından gidilen Kuzey aynı zamanda “Tngri kapısı” olarak algılanmaktadır. “Siyah” değil de “kara” kelimesi işte bu anlamda bizi başka boyutlara taşır. Kendilerine Hakaniye diyen Karahanlı hükümdarla­rı, ezelden beri varolan Tngri’ye yakın ve semavi bir hükümdarlık kavramının parçası olduklarını “kara” sözcüğünü kullanarak ifade etmişlerdir. Bunu bel­ki bizdeki “kırat” örneği ile ifade etmek yerinde olur; “kırat”a “beyaz at” dediğiniz zaman onun efsanevi yö­nü yokolur.

  • Eski paraya karşı yeni para: Yaldızlı çağın çürümüşlüğü

    “Downton Abbey”in yaratıcısı Julian Fellowes, HBO yapımı yeni dizisi “The Gilded Age” ile aşağıdakiler-yukarıdakiler çatışmasını 20. yüzyıl İngiltere’sinden alıp bu defa 19. yüzyıl sonu Manhattan’ına taşıyor. Kapı komşusu iki aile üzerinden zenginlik ve sınıf meselelerine keskin bir bakış.

    DEFNE AKMAN

    New York, 1880’lerin tüm ihtişamı ve yozlaşmışlı­ğıyla ekranlara taşındı. “Downton Abbey”nin yaratıcı­sı Julian Fellowes, HBO’da ya­yınlanan yeni dizisi “The Gil­ded Age”de bizleri sanayinin patladığı, şirketlerin büyüdüğü, gayretli girişimcilerin yanısı­ra sendikaların da güçlendiği, demiryolu grevlerinin başladığı zamanlara götürüyor.

    Dizi, adını Amerikalı yazar Mark Twain’in Charles Dudley Warner ile birlikte yazdığı 1873 tarihli The Gilded Age’den (Yal­dızlı Çağ) alıyor. Mark Twain romanına bu adı vermişti; çün­kü yüzeyi parıltılı görünmek­le birlikte alttan alta çürümeye başlayan bir dönemi anlatmak istiyordu.

    “The Gilded Age”in mer­kezinde Beşinci Cadde’de bir­birleriyle karşılıklı yaşayan iki komşu aile var. Köklü bir aileye mensup Agnes van Rhijn (Ch­ristine Baranski) ve Ada Brook (Cynthia Nixon), Agnes’in rah­metli kocasından kalan, tıka ba­sa eşyayla dolu büyük bir evde yaşamakta. Yeğenleri Marian Brook (Louise Jacobson) baba­sının ölümünün ardından beş parasız kalınca, zengin halaları­nın yanına yerleşiyor. Agnes ve Ada’nın tam karşısına ise yeni edindikleri servetle adeta mi­ni bir saray inşa eden demiryo­lu zengini Russel ailesi taşını­yor. Eski New Yorklu Agnes ve Ada’nın o güne kadar katı sosyal geleneklere uygun olarak sür­dükleri sessiz sakin hayatları, demiryolu kodamanı George Russell (Morgan Spector), onun sosyeteye girmeye kararlı karısı Bertha (Carrie Coon) ve Pensil­vanyalı yeğenleri Marian’ın ge­lişi ile değişiyor.

    ‘Hırsız baronlar’ “Hırsız baronlar” tabir edilen dönemin yeni zenginleri, yalnızca iş dünyasında değil sosyal hayatta da kıyasıya rekabet etmek zorundaydı. Şaşaa, aristokratlarla aşık atmak isteyen Russel ailesinin tüm hayatını tanımlayan sözcük.

    Russel ailesi fiziken yeni ev­lerine taşınıyorlar belki ama bu asla tam anlamıyla bir yerleş­me değil; zira New York sosye­tesinin kapıları onlara ve diğer “yeni insanlar”a kapalı. Bert­ha Russel istediği kadar yırtı­cı ve iddialı olsun bu çevreye giremez. Doğru davetlere git­mek öyle kolay değil! Eski New Yorklular, Hollanda kökenli Fish, Astor, Schermerhorn ve Stuyvesant gibi ailelerden olu­şuyor. Morgan, Rockefeller ve Russel aileleri ise bu cam tavanı kırmaya çalışanlar.

    Julian Fellowes’un önce­ki dizisi “Downton Abbey” 20. yüzyıl İngiltere’sinde zengin bir aileye odaklanırken, “The Gilded Age” farklı bir dönem ve kıtada geçmesine rağmen yine benzer karakter tipleri ve temalar barındırıyor. Aşağıda­kiler-yukarıdakiler, bu defa19. yüzyıl Manhattan’ında. Burada da tıpkı Downton Malikanesi’n­de olduğu gibi uşaklar, hizmetçiler ve aşçıların hikayeleri var. Şimdilik sınıflararası ilişkiler uyumlu görünse de Bertha ve George Russel’ın karanlık bir yanı olduğu kesin. George, şan­taj ve rüşvetle iş yapmaktan ra­hatsızlık duymuyor; karısı Bert­ha’da sosyal hayatta basamak­ları çıkarken benzer yöntemler izliyor.

    Dizinin geçtiği dönemde ABD artık sanayi ve ekonomi bakımından dünyanın en güçlü ülkesi konumunda. Bir zaman­lar Avrupa’nın arka bahçesi gibi görülen kıta, artık göçmen akı­nına uğruyor. Yeni zengin elit ise, rakiplerini geride bırakabil­mek için şiddet, sindirme, sen­dika dağıtma dahil her türlü ey­leme hazır. Gösterişli davetler, bir semt büyüklüğünde malika­neler, ve her türlü savurganlık burada. George Russel karakte­ri ise sanayi önderi ya da “hır­sız baron” olarak bilinen, çelik, petrol ve nakliye alanında tekel oluşturarak zenginleşen giri­şimcilerin bir temsili.

    New York’un yerlisi misiniz? Christine Baranski ve Cynthia Nixon’ın canlandırdığı Ada ve Agnes, Hollanda kökenli iki kız kardeş. Kız kardeşler ABD’ye çok önceden yerleşmiş, ayrıcalıklı sınıfı temsil ediyor

    Böylece bir yandan eski pa­ra-yeni para çatışmasını, diğer yandan George Russel nezdinde kodamanların yollarına kim çı­karsa ezerek, servetlerini nasıl arttırdığını izliyoruz. Bununla birlikte aşağıdakiler-yukarıda­kiler kalıbı üzerinden gelir eşit­sizliğinin ne denli görünür hâle geldiği de yansıtılıyor.

    Yayımlandığı ilk hafta eleş­tirmenlerin “Downton Abbey”le kıyaslayarak düşük not verdik­leri dizinin izleme payı ikin­ci hafta yükseldi. “The Gilded Age”, kostümler, set tasarımı ve hikaye anlatımı bakımın­dan son derece özenli bir ekibin ürünü. “Downton Abbey”den sonra yayımlanması ve “kos­tüm-drama” olması ise lezze­tini azaltmıyor. 1880’ler New York’unun zenginler dünyasın­da, sosyal sınıflar meselesine keskin bir bakış.

    19. yüzyıl New York’unda göçmenler uzun saatler boyunca karın tokluğuna çalışıyordu.
  • Ahıska Kalesi ve sürgün edilen Türkler

    16. yüzyıl sonunda Osmanlılar’ın kontrolüne giren Rabat-ı Kale-i Ahıska, 1829’a kadar Türklerin elinde kaldı. Bugün, yapılan “turistik” restorasyonlara rağmen orijinal dokusunu koruyor ve Stalin döneminde sürülen, binlercesi yolda hayatını kaybeden Türklerin trajedisini bugüne taşıyor. Anadolu ile Kafkasya’nın buluştuğu bir merkezin içinden…

    Gün ağarırken Tiflis’ten yola çıkıyoruz. Tarihe geçen Covid-19 pande­misiyle yaşamaya alıştığımız günlerde, 2 yılın ardından ilk defa yurtdışında olmanın he­yecanını yaşıyoruz. 2022 Ocak ayının sabah ayazına, zaman zaman yola çöken koyu bir sis eşlik ediyor. Güneş yüzünü gösterdiği zaman Kafkas dağla­rı arasında yol aldığımız bere­ketli vadiyi ve bu vadiye hayat veren Kura Nehri’ni görebili­yoruz. Ardahan-Göle’den çıkan bu coşkun nehir Türkiye, Gür­cistan ve Azerbaycan’ı katedip 1.500 kilometre sonra Hazar Denizi’ne ulaşıyor.

    Muhteşem dağ, vadi ve ne­hir manzaraları eşliğindeki 200 kilometrelik yolu 3 saatte alıyoruz. Hedefimize Türki­ye’den, Türkgözü sınır kapısın­dan çıkıp ulaşmak isteseydik, Gürcistan sınırından girdikten sonra 20 kilometre yol alma­mız yeterli olacaktı.

    İşte Gürcistan ve Türki­ye tarihinin en önemli kesişim noktası olan Ahıska. Gürcüler bu şehire “Akhaltsikhe” diyor­lar. Sovyet dönemi izlerini hâlâ taşıyan modern şehri boydan boya katedip buraya gelme ne­denimiz olan Ahıska Kalesi’ne ulaşıyoruz. Osmanlıların tabi­riyle “Rabat-ı Kale-i Ahıska”­nın inşaı, 9. yüzyıldaki Gürcü krallığı dönemine gidiyor. Or­taçağ’da Kafkasya’ya egemen olmak isteyen bütün güçlerin yolunda duran bu kale, 1590’da Safevilerden Osmanlılara geç­miş. Kalenin mevcut hâli de Osmanlı çağlarında ya­pılan restorasyon ve inşa faa­liyetlerinden bugüne kalan bir mirası barındırıyor ve özellik­le 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı mi­marlığının izlerini taşıyor.

    En üstte: Ahıska kalesine 10 yıl önce yapılan “turistik” restorasyon Kuzey Afrika mimarisini andırıyor.

    1829’da Rus İmparatorlu­ğu’nun eline geçen Ahıska ve kalesi, 1944’de Türk tarihi açı­sından büyük bir trajedi olan Ahıska sürgününe tanıklık et­miş. Sovyetlerin Türkiye sını­rında Türk soylu kimseyi bı­rakmamak amacıyla, Stalin’in emriyle bir gecede 90 binden fazla Türkçe konuşan Ahıska­lı trenlere doldurulup Ortaas­ya’ya, Özbekistan’a sürülmüş. Binlercesi yolda haya­tını kaybetmiş. Son­radan gerek Sov­yetler, gerekse de Sovyetler’in çökü­şüyle ortaya çıkan mirasçı dev­letler Stalin dönemi sürgünle­ri ve insan hakları ihlalleriyle belli oranlarda yüzleşseler de, kimse Ahıska Türkleri ile ilgi­lenmiyor. Bugün Ahıska’da sa­dece birkaç Türkçe konuşan ai­le bulunduğunu öğreniyoruz.

    Koç başlı Karakoyunlu mezar taşları Anadolu ile bağ kuruyor. (solda) ve Hacı Ahmet Paşa Camii içi. (sağda)

    Bu mirası görmek ve “Gez­gingöz” için fotoğraflamak amacıyla kalenin içine girdi­ğimizde merak yerini hayre­te bırakıyor. Kalenin içinde 2012’de, dönemin Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Şaa­kaşvili tarafından yaptırılan restorasyon kalenin tarihî ger­çekliğinden tamamen kopuk. Kalenin Gürcü ve Osmanlı mi­rası ile hiç ilgisi olmayan ve tam anlamıyla bir Kuzey Afri­ka kaleiçi ticaret şehri, gayet oryantalist bir şekilde kalenin ortasına inşa edilmiş. Görün­tü “turistik” bir film setini an­dırıyor. Kendi ülkemiz de gör­düğümüz, sınırlardaki tarihsel mirasın manipülasyonlarla de­ğiştirilme çabasının ne kadar yaygın, ne kadar feci olduğuna tanıklık ediyoruz.

    Mezar taşları ve medresenin odalarından içkaleye bakış

    Etkileyici surların içinde batıya doğru yürüdüğümüzde içkaleye geliyoruz. Gözümüze koçbaşı şeklindeki mezartaşla­rı çarpıyor. Iğdır-Karakoyun­lu’da örneklerini gördüğümüz bu Ortaçağ eserleri, bize tarih­te Anadolu ile Kafkasya’nın ne kadar içiçe geçmiş olduğunu düşündürüyor. Buradaki Hacı Ahmet Paşa Camii ve medrese, Osmanlı klasik devir mimarlı­ğının çizgilerini hâlâ koruyor. Gürcistan’daki en önemli Os­manlı eserlerinin yanındayız. Surların dibine dizilmiş Müs­lüman, Gürcü, Ermeni ve Ya­hudi mezartaşları var. Abartılı restorasyona rağmen orijinal yapısı hâlâ ayakta kalabilmiş özgün mimarlık eserleri ile bu kale, bize 17. yüzyılda Osmanlı­ların Çıldır eyaletinin başken­ti olan bu şehrin ticaretle zen­ginleşmiş hayatından, kilise ile camiyi buluşturan kozmopo­lit renkliliğinden ve sınırdaki yaşamın bilinmezliklerinden ipuçları sunuyor.

    Kalede sergilenen her dinden mezar taşları, bu Kafkasya şehrinin renkli tarihinin ipuçlarını veriyor.
  • Oooo mastika, mastika… Damla sakızı işte bu adada

    Sakızın üretim memleketi Chios; yani bizim verdiğimiz ismi ile Sakız Adası’nın güney tarafı. Lezzeti, aroması başka hiçbir şeye benzemeyen bu reçinenin tadını onu hiç bilmeyen birine anlatmak zor. Ancak efsanelerden gerçeğe uzanan tarihte yemeklerden içkilere, oradan tatlılara kadar Akdeniz mutfağının yıldızı olmuş. Yetiştirmesi çok zahmetli, kendisi çok pahalı bu “ciklet”in günümüze uzanan öyküsü.

    Eskiden en ücra bakkal­da bile tezgah arkasın­da, yaldızlı ufak karton şeritlere dizilmiş, selofanla sarılmış sakız paketlerinin ya­pıştırıldığı uyduruk bir kar­ton asılı olurdu. Demek ki çok ucuz olmasa da herkesin ala­bileceği fiyatlarda idi; yoksa bakkalda işi ne? Mutfaktaki yeri epeydir unutulmuştu ama şekersiz cikletlerin tadı da­mak hafızamızda yaşıyordu.

    Damla sakızından bahse­diyorum. Damla sakızının lez­zeti ve sağlığa olan yararları şimdilerde yeni baştan keş­fediliyor. Yemek dergilerin­de ve internette damla sakızlı tarifler çoğaldı. Genç şefler de araştıra ede eski kullanım alanlarını keşfedecekler ye­niden.

    Sakızın üretim memleke­ti Chios; yani bizim verdiğimiz ismi ile Sakız Adası’nın kurak güney tarafı. Chios yüzölçümü olarak Ege’nin beşinci büyük adası ama tarihte onu önem­li kılan ticaret yolları üzerin­deki stratejik konumu. Sakız Adası’nın tarihini bir çırpıda özetleyebilsem ne iyi olurdu ama çok zor. Ada’nın tarihi “x ele geçirdi ama hemen sonra onun elinden y aldı” şeklinde özetlenebilir ancak. Hep sa­vaş, acı, yokluk, esaret ve harıl harıl başkaları için sakız üret­me zorunluluğu.

    Mutfaktaki yeri bir süredir unutulan, yakın zamanda yeniden kıymeti anlaşılan damla sakızı eskiden her bakkalda selofanlara sarılı hâlde satılırdı.

    Ufak tefek ve dört mevsim yeşil Egeli bir ağacın dibin­de düşmanları tarafından öl­dürülmüş Aziz Isodoros. Bu damla sakızı ağacı, ardından döktüğü gözyaşlarıyla şeref­lendirilmiş mitos’u. Aslın­da pistacia lentiscus binlerce yıldır kendi yaralarını sarar­ken ağlıyor. Her yaz başın­da gövdesine açılan yarıklar­dan damlayan şeffaf reçineye “Chios’un gözyaşları” deniyor. Lezzeti, aroması başka hiçbir şeye benzemeyen bu reçine­nin tadını onu hiç bilmeyen birine anlatmak zor. Yabancı bir yemek yazarı “çam reçine­si gibi, aynı zamanda vanilya ve kremamsı bir tınısı da var ama arkalardan denizin tuzlu kokusunu andıran bir hoş ko­ku hissediliyor” diye romantik bir çaba göstermiş.

    Sakız Adası’nda 7 milyon yaşında bir sakız yaprağı fosi­li bulunmuş. Akdeniz’in çorak ve kurak kıyılarında, her tür doğa koşuluna uymuş, hatta yangın sonrası dibinden yeni­den yeşerebilen bu kanaatkar ağaççık başka kıyılarda da var. Ancak reçinesi bizim sevdiği­miz aromaya sahip olanı sa­dece Chios’ta yetişiyor. Bunu toprağın volkanik karakterine bağlayanlar var.

    Damla sakızına dair ilk bil­giler MÖ 5. yüzyılda Herodot tarafından verilmiş. Romalı elit sınıf, damla sakızını bal, kara­biber ve yumurta ile tatlandır­dıkları conditum paradoxum (sürpriz baharatlı şarap) için­de kullanmış. Apicius, De re Coquinaria’daki tarifinde şara­ba bal, biber, sakız, defne, saf­ran, hurma tohumu ve şaraba yatırılmış hurma ekler. Dios­korides’in De Materia Medi­ca’sında, damla sakızının mide rahatsızlıklarında tedavi edici özelliklerinden bahsedilir. Pli­nius, Hipokrat ve Galen birçok ilaçta damla sakızına yer verir. Romalı kadınlar dişlerini sakız ağacının dallarından hazırla­nan kürdanlarla temizlemiş. Geleneksel tıpta mantar ve bakteri giderici olarak kulla­nılmış. Göz, cilt ve diş enfeksi­yonlarında, öksürüğe karşı ve hazım ile ilgili sorunlarda işe yaradığı düşünülmüş. Modern tıp bugün ülsere yol açan “he­licobacter pylori” bakterisine karşı damla sakızının tedavi edici özelliği olduğunu onaylı­yor. Ortaçağ’da nefes tazeleyen ve dişleri beyazlatan özelliği ile aranan bir ürün olmuş; hatta Hindistan ve İran’da çürük diş­lere dolgu olarak kullanılmış. Fransız Devrimi’ndan önce de damla sakızlı bir likör Fran­sa’da “Yunan iksiri” adıyla ün­lenmiş ama devrim ateşinde unutulup gitmiş.

    Sakız Adası elden ele Sakız Adası’nın tarihi “x ele geçirdi ama hemen sonra onun elinden y aldı” şeklinde özetlenebilir. Hep savaş, acı, yokluk, esaret ve harıl harıl başkaları için sakız üretme zorunluluğuyla yaşamış Ada halkı. 16. yüzyıldan bir gravür.

    Geçmişte damla sakızının yerini sağlamlaştırması sağlık özelliklerinin yanında mutfağa girmesi ile olmuş. 5 bin yıl ön­cesinin mezarlarında bulunan damla sakızlı bir sosis olan “mumbar mahşi” hâlâ Mısır’da yapılıp yenilmekte. Yemek ta­rihçisi Charles Perry “tuzlu yiyeceklerde hâlâ damla sakızı kullanan bir Mısır kaldı” de­miş ama rahmetli annem tas kebabına mutlaka damla sa­kızı eklerdi; eti yumuşatsın ve kokusunu hoş kılsın diye. Me­ğer çok eski bir bilgiyi taşırmı­şız tenceremizde. Kokusu ile aromalandıran, sakızı ile bağ­layıcılık ve koyulaştırma göre­vi gören damla sakızı Abbasî Bağdat’ının çok rafine mutfak zevkinin yayıldığı coğrafyalara has bir damak tadı olarak kal­mış ve nedense diğer baharat gibi tüm dünyaya yayılmamış.

    El Bağdadi 1226’da, Ab­basî döneminin yemek tarif­lerini derlediği yemek kitabı Kitâbü’t-Tabîh’teki et yemek­lerinin çoğunda damla sakızı kullanmış. Tavuğu haşlayıp başka bir malzeme katmadan önce tarçın, kişniş ve damla sakızı ile kızartmayı önermiş. Sirke, safran, kereviz yapra­ğı ve sakız ile pişirilen oğlak yemeği “masus” ya da kişniş, kimyon, tarçın ve sakız serpi­lerek fırınlanan balık yeme­ği “samak mashwi” iki örnek. Bugün Lübnan, Suriye, Mısır, Fas, Türkiye ve Yunanistan dışındaki mutfaklar damla sa­kızını egzotik bir yenilik ola­rak yeni yeni tanıyor. Örneğin Japon şefler damla sakızını epey fazla kullanmaya başladı. Bizim belleğimizde ise çöreği, muhallebisi, kurabiyesi, likö­rü, çevirme tatlısı, dondurma­sı ve rakısı ile epey derinlere nakşolunmuş bir sakız kokusu var. Mahlep, tarçın, çam fıs­tığı, salep, gülsuyu gibi yakın arkadaşlar da edinmiş ki ken­disine onu kolay kolay unut­mayalım.

    Damla sakızı, Türk kahvesinin en yakın arkadaşlarından…

    Sakız Adası, 14. ile 16. yüz­yıllar arasında Ceneviz yöne­timindeyken, sakız üretimi ilk defa örgütlenmiş. Cenevizliler, Chios Adası sakinlerini kor­sanlara karşı koruma karşılı­ğında adanın sakız ticaretinin tekel hakkını ele geçirmiş.

    Duvarlarla çevreledikle­ri, geceleri sabaha dek kapıla­rı kapatılan, her evde birden fazla ailenin kaldığı, avlusuz, bahçesiz, dip dibe yaşanan bu köylerde her şey yıl boyu süren sakız üretimi çevresinde şekil­lenir. Erkek ağaçların dalları­nın hava akımını rahatlatacak şekilde budanması, diplerinin temizlenip mermer tozu ser­pilmesi ile hazırlıklara başla­nır ki sakız yere damladığında pislenmesin. “Kentos” denilen hasat mevsimi Temmuz başın­dan Ekim’e dek sürer. Ağaçla­rın gövdesinin ve iri dallarının yarılıp 15-20 gün sonra dibine düşen sakızların sabah serin­liğinde toplanması, sabunlu su ile yıkanması, kurutulması ve sonra dondurulup tek tek bı­çakla üzerlerinin temizlenme­si ve iriliklerine göre üç sınıfa ayrılması şeklinde yapılan üre­timi hâlâ yüzlerce yıl önceki yöntemlerle devam ettiriliyor.

    Cenevizlilerden sonra 1566’da Kaptan-ı Derya Piyale Paşa, Sakız Adası’nı ele geçi­rince 1840’a kadar süren Os­manlı dönemi başlar. Bu dö­nemde de, Bizans ve Ceneviz zamanında olduğu gibi üreti­len sakızın miktarı üzerinde hep çok sıkı bir kontrol bulu­nur; üretilen sakızın satın al­ma hakkı padişah hazinesine ait olur. 17. yüzyılda devlet gö­revlilerinden sakız saklayan­lar olursa miktarına göre deği­şen para ve bazen ölüm cezası bile verilebilirdi. Sakız yetişti­ricileri bu değerli ürünü üret­tikleri için vergi ödemez ve Müslümanlar gibi beyaz sarık sarabilirlerdi. Sonrasında ise Sakız Adalı üreticiler vergisi­ni ödeyerek kendi satışlarını yapma hakkını elde eder. 19. yüzyılda sakız satışı giderek azalınca, üretimi canlandır­mak için 1938’de Chios Sakız Üreticileri Birliği kurulur. Sa­vaş sonrası köylüler kaynakla­rını ve güçlerini birleştirerek adalarını bugünkü tekel konu­muna getirecek üretim ve pa­zarlama sürecini başlatır.

    Yüzlerce yıldır aynı yöntemler Sakız ağaçlarının dibine kalsiyum karbonat tozu serpiliyor ki sakızlar akarken temiz kalsın, yapışmasın… Bunun dışında sakız üretimi hâlâ yüzlerce yıl önceki yöntemlerle devam ettiriliyor.

    Bizim mutfakta da çok çe­şitli yiyeceklerde kullanılır damla sakızı. Ekmeklere ka­tılır, Paskalya zamanı mahlep ve kakule ile birlikte paskalya çöreği olur. Bunun yanısıra çe­şitli çevirme tatlıları, reçeller, lokum ve şekerlemelere, mu­hallebi ve sütlaçlara eklenir. Yalnızca tatlılara değil kelle, pilav, balık yemeklerine de ko­nurmuş bir zamanlar. Saray’a “mastaki-i şehdane” ve “mas­taki-i hurda” diye adlandırı­lan iri ve küçük taneli iki tür sakız satın alınırmış. Sarayın 1489’daki muhasebe defterle­rinde alım miktarı 70 kilogra­ma yakın olarak kaydediliyor. 1642 defterinde ise bu rakam 26 kilo civarında. Damla sa­kızının sarayda çok sevilme­sinin bir diğer nedeni de hem ağız kokusunu gidermesi hem de diş sağlığına yardımcı ol­ması. İçine “gıcır” denilen bir malzeme katılarak ciklet gibi çiğnenirmiş.

    İzmir’in Çeşme ilçesinin hemen karşısında yer aldığı için ekonomik açıdan Anado­lu ile hep bağlantılı olmuş Sa­kız Adası. Sakız Adası’ndan Saray’a portakal, limon suyu, zeytin, nar da gelmiş. Gala­ta’nın geçmişinden bahsedi­lirken hep bir “Sakızlı deniz­ciler” lafı geçer. Denizcileri, kaptanları, gedikli meyhane­lerin barbaları ve sâkileri ile şarap da gelmiş Sakız’dan. “Sakızlıların, kökeni Bizans’a kadar uzanan meyhane kültü­rünün şekillenmesinde büyük katkıları vardır” diyor Rakı Ansiklopedisi.

    Bu Yunan klasiğinde ahtapot damla sakızı likörüyle pişiriliyor.

    Geldik mi şimdi “mastika” bahsine? Sakızın adı “masti­ko” eski Yunanca “çiğnemek” fiilinden geliyor. Rakı Ansiklo­pedisi, Dr. Nikolaki’den aktara­rak mastika rakısının Ada’nın valisi olan Abidin Paşa’nın öne­risi ile icat edildiğini yazıyor. Bu paşa Abidin Dino’nun da dedesi. 19. yüzyılın başından 1930’lara kadar mastika çok daha fazla sevilmiş olmalı ki ayırdetmek için anasonlu ola­na sakızsız düz rakı; “duziko” denilmiş. Ev Kadını isimli kita­bında Ayşe Fahriye Hanım, ev­de mastika rakısının yapımını anlatırken sakızın yanısıra ne kadar anason, badyane, tarçın ve kişniş konacağını tarif eder. “Düz rakı için sadece anason konması yeterlidir” diye be­lirtir. 1930’larda Tekel kurula­na kadar piyasada iki çeşit rakı bulunurken Tekel damla sakız­lının üretim ve pazarlamasın­da başarılı olmayınca anason­lu rakı üretimine yol vermiş. Böylece mastika rakısı ortadan silinmiş, rakının tersi düzü kal­mamış. Ancak Chios’da damla sakızlı mastika hâlâ adaya has bir rakı olarak üretiliyor. Mas­tika, Yunan girişimciler tara­fından hiç bilinmeyen bir aro­ma olarak yeni dünya barların­da pazarlanmaya başlandı. İki ölçü mastikaya iki ölçü greyfurt suyu ve bol buz; en basit kok­teyl tarifi. Buyurun deneyin.

    Günümüzde sakızın kilosu 150-200 Euro arasında satılı­yor. Olgun bir ağaç, 15 yaşı­na geldiğinde ancak 350 gram kadar sakız verebiliyor. Sakız üretiminin yaygınlaşması­nın önündeki en önemli engel işin zahmeti. Chios’ta “sakızcı yaşlılar” ellerine yapışan sa­kız kirini gururla taşıdıkları halde gençler artık bu işi yap­mak istemiyorlar. Ada her yıl 250 tona yakın sakız üretiyor. Ekonomik karşılığı 40 milyon Euro civarında.

    Sakızcı yaşlılar ve sakızlı tarifler Chios’ta pek zahmetli olan sakız üretimi halen yaşlılar tarafından sürdürülürken gençler artık bu işi yapmak istemiyorlar (altta). Fakat tüm zahmetine rağmen sakız, dokunduğu tarifi özelleştiriyor. Damla sakızsız düşünülemeyecek Paskalya çöreği bunlardan (üstte).

    Eskiden çok fazla olmasa da bizde de sakız üretimi var­mış. Nüfus mübadelesi nedeni ile Çeşme, Karaburun, Alaçatı ve Çiftlikköy’de yaşayan bi­zim kıyının sakız üreticileri gidince eski sakızlıklar sahip­siz kalmış ve zaten pek az olan yerli üretim sıfırlanmış. He­pi topu 300 ağacımız kalmış kenar köşe arsalarda. Dene­ye yanıla toplamda 20 kilo sa­kız üretmeyi başarmışız ama ileriye dönük iddialı planları var Orman Genel Müdürlü­ğü’nün. Sakız Eylem Planı ile 5 bin dekarlık bir alanda sa­kız ağaçlandırması yapılması hedeflenmiş. 2018’de deneme dikimi yapılan Gökçeada’da sakız ağaçları sakız damlat­maya başlayınca bu sene 1.500 fidan daha dağıtılmış. 5 yıl­lık süreçte yaklaşık 200 bin adet aşılı sakız ağacı dikilmesi planlanıyor. Bu da 70 ton sa­kız elde edebiliriz demek. Plan iyi hoş ama insan da ağaç da deniz kokan, güzel manzaralı tepelere düşkün olunca önce­lik kimin olur acaba? 15 sene sonra en fazla 350 gram sakız verecek ağacın mı, terasın­da oturup gün batımına kadeh kaldırmak isteyen adamın mı? Gönül ağaçtan yana ama…

  • Önemli bir fikir insanı, örnek bir devlet adamı

    Son Osmanlı, erken cumhuriyet döneminin üst düzey bürokratlarından Samih Rifat, aynı zamanda yazar, dilbilimci, gazeteci ve eğitimciydi. Birçok kitap, bilimsel eser ve makaleye imza atan Rifat, aynı zamanda şair ve yazar Oktay Rifat’ın babasıydı. Mücadele ve çalışmayla geçen kısa yaşamının kısa öyküsü…

    Samih Rifat, Osmanlıların son, Türkiye Cumhuri­yeti’nin ilk yıllarında söz sahibi olmuş çok önemli bir fi­kir adamı ve devlet görevlisidir. Atatürk’ün çok yakın dostla­rından, Türk dilinin koruyucu ve kollayıcılarındandır. Erken Cumhuriyet devrinin kültürel atılımlarının somut örneği olan Türk Dil ve Tarih Kongrelerinin arkasındaki beyinlerden biridir.

    Millî eğitim, Türk dili, dilbil­gisi meseleleri, Bektaşi edebiya­tı, Türk tarihi ve Türk Ocakları konusunda öne çıkan sima­lardan Samih Rifat (İstanbul, 1874-Ankara, 1932), zayıf bün­yesine rağmen mücadeleci bir hayat sürmüş ve genç denecek yaşta, 58’inde vefat etmiştir.

    Samih Rifat ve ikinci evliliğini yaptığı Enver Celâleddin Paşa’nın kızı Münevver Hanım.

    1913-1914’te Trabzon’da va­lilik yapan Samih Rifat Bey’in bir sonraki görevi Konya Vali­liği’dir. Bunların dışında mu­tasarrıflık, İçişleri Bakanlığı müsteşarlığı, Telif ve Tercüme Heyeti üyeliği, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumu başkanlıkları yapmıştır. Çanakkale Milletve­kili olarak parlamentoda bulun­muş, gazetecilik yapmış, gazete ve dergi yönetmiştir. Şiir ve ya­zıları Resimli Gazete, Hazine-i Fünun, Maarif, İttifak, İkdam ve Sabah’ta yayımlanmıştır. Millî edebiyat akımı içinde yer almış, Türkçenin sadeleşmesi çabala­rına katkı vermiştir. İkdam ga­zetesinde Servet-i Fünuncular ile tartışmıştır. Ölümü, cum­huriyet ricali içinde büyük bir üzüntü ile karşılanmış; hakkın­da yazılar yazılmış; bunlar Sa­dettin Nüzhet Ergun tarafından Semih Lütfi- Suhulet Kütüpha­nesi’nden bir kitap olarak neş­redilmiştir (İstanbul, 1934).

    Ölümünden sonra Sadettin
    Nüzhet Ergun’un arkasından
    yazılanları derlediği kitabı ve mührü

    Konya Valiliği’nden son­ra 1913’te Trabzon’da valilik görevi yapan Samih Rifat Bey burada da önemli işler başar­mıştır. İttihatçı bir vali olan Samih Rifat’ın Dahiliye Nazırı Talat Paşa ile özel bir dostluğu olduğu elimizdeki yazışmalardan anlaşılmaktadır.

    Trabzon’da bir kız mekte­bi açılması için valiliği sırasın­da müftü olan Ahmet Mahir Efendi ile mücadeleye giriş­miştir. Kızdığı müftü efendi­yi şeyhülislâma şikayet edecek ve müftüyü Hürriyet ve İtilaf Partisi üyesi olmak ve fesat çı­karmakla suçlayacaktır. Samih Rifat Bey’in Trabzon’da vilayet mektupçuluğunu yapan kişi Ze­ki Mugamez Bey’dir. Hıristiyan Arap olan Zeki Mugamez ile Sa­mih Rifat yakın dosttur.

    Talat Paşa ve Mithat Şükrü Bey ile irtibat halinde bulunan Samih Rifat’ın yazışmaları, dev­let valilerinin hükümet erkinin talimatıyla hareket ettiğini, va­liliğin Osmanlı döneminde si­yasi bir memuriyet makamı ol­duğunu ispat eder. Cumhuriyet devrinde de bu işleyişin sürdü­ğünü görmekteyiz.

    İttihatçı bir vali olan Samih Rifat’ın
    arma ve kartviziti
  • Dünya satranç şampiyonası: Bir oyundan çok daha fazlası

    2021 sonundaki dünya satranç şampiyonluğu maçını kazanan Norveçli Magnus Carlsen unvanını korudu. Modern satrancın 1851’den bu yana zirvesinde yer almış şampiyonlardan bugüne uzanan yolda yaşanan değişimleri ve günümüzdeki mücadeleyi GM Suat Atalık yazdı. Analiz.

    Birleşik Arap Emirlikle­ri’nin Dubai şehrinde geçen sene sonu oyna­nan dünya satranç şampiyon­luğu maçında rakibi Rus GM Yan Nepomniyaşçi’yi 7.5-3.5 yenen Norveçli Magnus Car­lsen, dünya şampiyonu unva­nını korudu. Bu, 2013’te Hintli Viswanathan Anand’ı yenerek unvanı ele geçiren Carlsen’in o tarihten itibaren 8 yıldır ka­zandığı 5. unvan maçı.

    Bu vesileyle modern sat­rancın kısa tarihine bir göz at­mamızda yarar var. “Kralların oyunu-oyunların kralı” dene­rek bilhassa ülkemizde sürekli olarak nereden çıktığı “araştı­rılan” satrancın menşei bilin­memekle birlikte, tahtadaki Fil figürü Hindistan’ı işaret ediyor. “Osmanlı Satrancı”, “Timur Sat­rancı” gibi dünyada rağbet bul­mamış varyasyonlar da 2000’li yıllardan itibaren “keşfedilerek” satışa sunulmaya başlandı.

    Modern satranç Londra 1851 turnuvasıyla start alır. Organi­zatör, devrin en iyisi unvanını Amerikalı Morphy ile paylaşabi­lecek nitelikteki İngiliz Staun­ton’dır. Nispeten kısa bir süre içinde ilk dünya şampiyonluğu maçı kabul edilen Steinitz-Zu­kertort karşılaşması organize edilir ve ilk şampiyon da Avus­turya-Macaristan İmparatorlu­ğu’ndan Wilhelm Steinitz olur.

    Satranç, 2. Dünya Savaşı yıl­larına dek entellektüel bir akti­vite olarak kabul edildi. 1924’te kurulan Dünya Satranç Federas­yonu (FIDE) bu kanıyı değiştir­medi. Peki satranç hangi kate­gori altında sınıflandırılmalıydı? Sorunun cevabı 40’ların sonla­rında netlik kazanmaya başladı.

    Son Dünya Satranç Şampiyonu olan Norveçli Magnus Carlsen

    Satranç bir spordur!

    Günde 8 saatten en az 1 hafta süren yarışma-turnuva şartla­rıyla satrancın spor olduğu, önce dönemin Doğu Bloku ülkelerin­ce kabul edildi. 6. Dünya Şam­piyonu Botvinnik’den sonra sat­ranççıların vücut yapıları da ev­rim geçirmeye başladı; Steinitz ve Lasker benzeri “piknik” tip­lerden Fischer, Kasparov ve Car­lsen gibi atletik yapılı şampiyon­lara geldik. 80’lerde Alman Bü­yükusta Helmut Pfleger’in kendi üzerinde yaptığı vücut kimya­sına dayalı deneyler, satrancın sadece bir spor değil hem de çok efor sarfedilen bir spor olduğu­nu ispat edince Alman Satranç Federasyonu, Spor Bakanlığı’na bağlandı. FIDE, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin üyesi olunca, WADA (The World An­ti-Doping Agency) yasaklı mad­deler yönetmeliği gereğince tur­nuva ve şampiyonalarda doping kontrolü uygulamaya başlandı.

    Türkiye’de satrancın spor olarak tanımlanması 1991’de­dir. O tarihe kadar Dernekler Ya­sası’na göre özel bir federasyon olan Türkiye Satranç Federas­yonu (TSF), Gençlik ve Spor Ba­kanlığı’na dolayısıyla da devlete bağlandı. Hayatında turnuva oy­namamış başkan ve yöneticiler bir yana, satranç teşkilatın için­de de spor muamelesi görmedi. Bunun en önemli nedeni, Spor Genel Müdürlüğü tüzüklerine işlenen olimpik ve olimpik olma­yan sporlar arasındaki herhalde sadece ülkemize mahsus fark.

    Satranç aslında dünyada bel­ki de hiyerarşisi ve sistemi en iyi oturmuş spor dalı. Satrançtaki reyting sistemi, zaman içinde te­nis başta olmak üzere diğer spor dallarında da uygulanmaya baş­landı. Bugün listenin zirvesin­de, 2800 reytingin üzerinde iki oyuncu var: 1. Magnus Carlsen 2865, 2. Alireza Firouzja 2804. Peki hâl böyleyken neden dünya şampiyonluğu unvan maçında Carlsen’in rakibi Nepomniyaş­çi oldu? İlk olarak Nepomniyaş­çi’nin son dönemde dünyanın ilk 5-10 sıraları arasında gidip geldi­ğini belirtelim. Şu andaki reytin­gi 2773 olan Rus satranççı son Adaylar Turnuvası’nı kazanıp Dünya Şampiyonu Carlsen’le oy­nama hakkı elde etmişti.

    Eski dünya şampiyonları…
    (Yukarıdan aşağı)
    Zukertort ve Steinitz, Mihail Botvinnik, Robert Fischer,
    Garri Kasparov.

    Satrançta dünya şampiyon­luğu maçı öncesi son etap Aday Maçları veya Adaylar Turnuva­sı olarak belirlenmişti. 2. Dünya Savaşı sonrası FIDE tarafından oturtulan sisteme, o devirdeki (1946) şampiyon Alekhine’nin ölümü yolaçmıştı. 1948’de Bot­vinnik dünya şampiyonu oldu. Tarihte Aday Maçları, knock-out dolayısıyla ilk 7 turu 2020’de, ikinci ayağıysa bir yıl sonra 2021’de inşa edilen çift turlu döner turnuvayı kendi evi Rusya’da kazanan Nepomniyaş­çi’nin Carlsen’i tahtından indi­rebilecek isim olacağı düşünülü­yordu. Ancak böyle olmadı; Carl­sen unvanını korudu.

    Satrançta büyükusta olma­nın yaşı 15-16’lara kadar düşse bile, dünya şampiyonluğu 25 yaş civarında gelmekte. Magnus Carlsen’in de 2013’te Anand’ı 23 yaşındayken yenip dünya şampi­yonu olduğunu hatırlayalım.

    Satrancı etkileyen en büyük değişim, şüphesiz bilgisayarla­rın gelişimi oldu. 1989’da devrin en iyi 10 yazılımını simültane de yendiğimde, 10 sene içinde makinanın Kasparov’u yenece­ğini söyleseler gülerdim. Aslına bakarsanız teknolojideki ilerle­me satrancı değiştirirken dünya şampiyonluğu unvan maçlarının çehresini de değiştirdi. Dünya şampiyonundan amatöre herke­sin bilgisayar hazırlığı, satrançta Rusların hegemonyasını da yık­mış oldu. Bir zamanlar Sovyetler ve Doğu Bloku’nun güzide sporu olan satrançta, organizasyonlar kapitalist dünya sponsorlarının eline geçti. Böylece uzun dün­ya şampiyonası unvan maçları, yerini Dubai’deki gibi 14 oyunla sınırlı, eşitlik halinde daha kısa zaman kontrollerine geçilen kar­şılaşmalara bırakmış oldu.

    2. Dünya Savaşı sonrası sat­ranç dünya şampiyonluğu maç­larındaki ilk büyük buhran, Botvinnik’in az oynayıp unvan maçlarında bilhassa şampiyo­na rövanş hakkı verildiği bir dö­nemde yaşandı. 1966’da unvanı Petrosyan’a kaybeden Botvin­nik’den sonra gelen Boris Spas­ki’nin 1969-72 arasındaki şam­piyonluğu, satrançta Sovyet ha­kimiyetinin büyük darbe aldığı dönem oldu. Bobby Fischer’in hızla yükselişi ve asrın maçında unvanın el değiştirmesi, Sovyet hegemonyasına bir süre için son verdi. Bu dönemi önce Karpov sonra Karpov-Kasparov en so­nunda da Kasparov dönemi iz­ledi. FIDE yönetiminde ise önce 1982’de göreve gelen Filipinli Campomanes’in yol açtığı skan­dallara, sonrasında ise Kirsan Iljumjinov dönemlerindeki kar­maşaya tanık olduk. Ilyumjinov ABD tarafından istemeyen adam ilan edilince, FIDE yönetimini ne olursa olsun elinde tutmak isteyen Putin ve Rusya, seçimi Dvorkoviç’e kazandırdı. Ilyum­jinov gibi hayatında hiç turnuva oynamamış olan Dvorkoviç’in yapacağı, seleflerinden farklı gö­zükmüyor.

    Maç, Türkçeye futbol kül­türüyle oturmuş bir terim. Sat­rançta maç, iki kişinin birden fazla oyun oynadığı veya iki takı­mın birçok masada yaptığı karşı­laşma tarzını ifade etmekte. Son devirde yaygınlaşan Grand-Prix ve Dünya Kupası tarzı knock-out turnuvaların 2-4 partilik mini maçları ile uzun dünya şampiyo­nası unvan maçı arasında dağlar kadar fark var.

    Carlsen’in en önemli avantajı uzun partilerde yorgunluk ema­resi göstermeyişiyken, Nepom­niyaşçi’nin handikapı işler kötü­ye gittiğinde moralinin bozulma ihtimaliydi. Rusya Satranç Fe­derasyonu son yıllarda üst düzey oyuncular için Potkin, Ryazant­sev ve Motilyov’u antrenör ola­rak kullanırken, Nepomniyaşçi de başta Potkin olmak üzere se­kundantlarını bu kişiler arasın­dan seçmekteydi. Ekibe katılan iki yeni isim Karyakin ve Raca­bov’un satranççı olarak klası tar­tışılmazdı ama, ekibin ahenkini bozacakları da bir o kadar şüphe götürmezdi (Karyakin, Ukray­na’dan Rusya’ya transfer olurken hem Kırım’ın ilhakı hakkında söyledikleri hem de Putin’in fa­vorisi oluşu nedeniyle “rejimin adamı” tablosu çizmişti). Carl­sen cephesinde ise sekundant­lardan birinin Rus Dubov olma­sı, Rus çevrelerinde büyük tepki oluşturdu. Ancak durumla ilgili en doğru tespiti Anatoli Karpov söyledi: “Dubov, Rusya Satranç Federasyonu’ndan maaş alıyor mu?” Dubov, Carlsen’in hazır­lanmasına internet üzerinden, yardım ediyordu.

    Bu maç, çoğu insanın belirt­tiği gibi Nepomniyaşçi’nin ek­sikliğini değil de Carlsen’in kuv­vetini vurguladı. Gözler şimdi­den yeni Adaylar Turnuvası’na çevrilmiş vaziyette. 2800 üzeri reytingle dünyanın 2 numara­sı İran asıllı Fransız Alireza Fi­rouzja, Rus Nepomniyaşçi ve onun son maçtaki sekundantla­rı Rus Karyakin, Azeri Radjabov ve başka bir sabık “challenger” Amerikalı Caruana ile Polon­ya’nın 1 numarası Duda’ya ekle­necek iki ismin çift turlu döner turnuva olarak oynayacağı yarış­ma, Carlsen’in 2023’de yapılacak dünya şampiyonluğu maçındaki rakibini belirleyecek.

    Yeni adaylarıyla Adaylar Turnuvası Gözler şimdiden yeni Adaylar Turnuvası’na çevrilmiş vaziyette. (Soldan sağa) Polonya’nın 1 numarası Jan-Krzysztof Duda, Fransız Alireza Firouzja, Rus Ian Nepomniyaşçi, Azeri Teimour Radjabov, Amerikalı Fabiano Caruana ile Rus Sergey Karyakin isimleri öne çıkıyor.

    SON UNVAN MAÇININ EN KRİTİK PARTİSİ

    ‘Satrançta en zor olan kazanılmış oyunu kazanmaktır’

    Dubai 2021’in incisi bu oyun, tarihteki tüm dünya şampiyonluğu unvan maçlarının en uzun oyunu olma rekorunu eline geçirdi. Hepsi berabere biten ilk 5 oyundaki denge ve kalite, çekişmeli bir maç vaadediyordu ama 136 hamle süren 6. oyunu kazanan Carlsen üstünlüğünü kanıtladı. Sonrasında 8., 9. ve 11. partileri alan Carlsen maçı da 7.5-3.5 kazandı. 6. parti, ünlü eski şampiyonlardan Lasker’in sözünü kanıtladı.

    GM Magnus Carlsen – GM Yan Nepomni­yaşçi, Dubai / 6. Oyun-2021)

    1.d4 Af6 2.Af3 d5 3.g3!? (Catalan Açılışı ismini Tartakower’in Barcelona 1929’da Be­yaz’la oynadığı partilerden almış olsa da aynı bu oyunda olduğu gibi o şeklinin de Vezir Piyo­nu Partisi olarak sınıflandırılması daha doğru olur) e6!? (Siyah Neo-Grünfeld veya Slav Sa­vunmasını tercih etmiyor) 4.Fg2 Fe7 5.0-0 0-0 6.b3!? (6.c4 Catalan Açılışına girerdi.6…dc4 7.Vc2 b5!? 8.Ae5 c6 Carlsen’in kalite feda et­tiği berabere biten 2. partide oynanmıştı.) c5 7.dc5 Fc5 8.c4 (Hazırlık safhasında Dubov’un elinin hissedildiği oyunumuzda Carlsen 8.Fb2 Ac6 9.c4 dc4 10.Vc2 Ve7 11.Vc4 e5= devam­yolundan Beyaz’a daha fazla şans tanıyacak bir varyant arıyor.) dc4

    9.Vc2 Ve7 10.Abd2! (Carlsen’in ekibinin hazırlığı er fedası) Ac6 (10…cb3 11.Ab3 Fb6 (11…Fd6 sonrası 12.Afd4-b5 veya 12.Afd2-c4 fikri Fil çifti verir) 11.Ac4 b5 (11…e5 12.Fb2 e4 13.Ag5 Ff5 çok enteresan bir konum sağlar. Örneğin 14.Ae3 Fe3 15.fe3 Fg6 16.Ff6 gf6 17.Ae4 Kfe8 18.Kf4 f5 19.Af2 Ve3 20.Fc6 Kac8! fevkalade dinamik bir oyun verirdi) 12.Ace5 Ab4 13.Vb2 (8. hamlede fianchetto yapmamış olmanın püf noktası) Fb7 14.a3?! (14.Fg5! h6 15.Fh4 g5 16.a3! Beyaz’ın ilk hamle avantajını sürdürebilecek tek yol gibi duruyor.) Ac6 15.Ad3 Fb6 16.Fg5 Kfd8 17.Ff6 gf6!? (Nepomniyaşçi’yi Kramnik-Deep Fritz10 (Maç/01), Bonn 2006 partisindeki tarzda bir finalin düşündürdüğü kesin, yoksa 17…Vf6 18.Vf6 gf6 da olası.) 18.Kac1 Ad4 19.Ad4 Fd4 20.Va2 Fg2 21.Şg2 (Oyunortasında başka bir deyişle tahtada Vezirler varken Siyah’ın iyi olacağı muhakkak!)

    21…Vb7 22.Şg1 (22.f3?! Fe3) Ve4 23.Vc2 a5 24.Kfd1 Şg7?! (24…f5 25.e3 Ff6 File yer açardı.) 25.Kd2?! (25.e3 Fe5 26.Ve2. İyi konumda olduğuna inanan Rus oyuncu a3 erinin zafiyeti dolayısıyla oyunsonuna giriyor!) 25…Kac8!? 26.Vc8 (26.Vd1?! Fc3 27.Kdc2 b4) Kc8 27.Kc8 Vd5 28.b4 a4 29.e3 Fe5?! (Nepomniyaşçi 29…Fb2 30.Kc5 Vd6 31.Kb2 Vd3 32.Kbc2! Va3 33.Kb5= istemiyor) 30.h4 h5? (30…Fb2) 31.Şh2! Fb2? (Bu defa 31…Vb3 doğru hamleydi. 32.Ae5 fe5 33.Kd7 Va3 34.Kcc7 Vb2! 35.Kff7 Şg6 36.e4 Ve2! ve a geçeri dengeyi sağlar) 32.Kc5 Vd6 (32…Vd7 33.Kcc2 Fa3 34.Ka2 e5 35.e4! ve Fil düşer. Dünya şampiyonu hata yapar mı? Tabii!)

    33.Kd1?? (33.Kcc2! Fa3 34.Af4 ile Beyaz h5 erinin zayıflığından da yararlanarak Kaleleri 7. veya 8. sırada çiftleyerek Şaha karşı çok güçlü bir atak başlatırdı) Fa3 34.Kb5 Vd7 35.Kc5 e5 (İnisiyatifin Siyahlara geçtiği bu oyunsonunda 35…Fb4 36.Kcc1 Fa5 de mümkündü) 36.Kc2 Vd5? (Kazanç olmasa da 36…Fb4 37.Kcc1 Fa3 38.Ka1 Vg4 39.Kd2 Ff8 40.Kda2 a3 41.Ae1 Fe7! (42…f5? 43.f4! e4 44.Ka3 Fa3 45.Ka3 Ve2 46.Ag2=) denenme­liydi. Beyaz 42.Ac2? ile eri almaya giderse 42…f5-f4 sürüşü oyunu kazandırdığından At, Şah Kanadında tutulmalı) 37.Kdd2 Vb3 38.Ka2! e4? (38…Fb4!? 39.Kdb2 Vd3 40.Kb4 a3 41.Ka4 sonrası oluşacak aynı kanatta erlerle 2 Kaleye karşı Vezir Finalini Nepom­niyaşçi er yapısından ötürü reddediyor ama 41…f5 42.K4a3 Vd1-f3 sonrası kazanç bence imkansız. 38…f5!? 39.Ac5 Vb4 40.Aa4 f4!= daha da basit gözüküyor) 39.Ac5 Vb4 40.Ae4!? (40.Kdc2 f5 41.Aa4 Va4 42.Kc3 daha evvel incelediğimize göre daha iyi gözükse de bence kazanç vermez) Vb3 41.Kac2 Ff8 42.Ac5 Vb5 43.Ad3 a3 44.Af4 Va5 45.Ka2 Fb4 46.Kd3 Şh6 47.Kd1 (47. Kd5 Va6 48.Kh5? Şg7 49.Kd5 Vc4 ile Beyaz Kale a geçerini durdurmakta diğerine yardım edemez) Va4 48.Kda1 Fd6 49.Şg1 Vb3 50.Ae2 Vd3 51.Ad4 Şh7 52.Şh2 (Siyahlara eşitlik sağlayan a geçeri 52.Ac2 Vb3 53.Aa3? Fe5 yüzünden tabudur. “En kötü bir plan bile plansızlıktan iyidir” dense de oyunsonunda bazen beklemeyi bilmek gerekir)

    52…Ve4? (Herhangi bir bekleme hamlesi örneğin 52…Şh6=) 53.Ka3! Vh4 (53…Fa3? 54.Ka3 sonrası Ka5-f5 ile başlayacak bir finalde Beyaz Kf5-f4 sonrası Af5 ,e4 ve Ae3-d5 ile kazanır. 54.Şg1 Ve4 (54…Fg3? 55.fg3 Vg3 56.Şf1 h4 57.K1a2 h3 58.e4! h geçerini kolayca durdurur) 55.Ka4! (Siyah 55…Fg3 tehdit ediyordu) Fe5 56.Ae2 Vc2 57.K1a2 Vb3 58.Şg2 Vd5 59.f3 Vd1 60.f4 Fc7 61.Şf2 Fb6 62.Ka1 Vb3 63.Ke4 Şg7 64.Ke8 (Beyazların f5 sonrası Kaleleri 8’e inme fikri var) f5 65.Kaa8 Vb4 66.Kac8 Fa5 67.Kc1 Fb6 68.Ke5 Vb3 69.Ke8 Vd5 70.Kcc8 Vh1 71.Kc1 Vd5 72.Kb1 Fa7 73.Ke7 Fc5 74.Ke5 Vd3 75.Kb7 Vc2 76.Kb5 Fa7 77.Ka5!? (Carlsen kritik 77.Kf5 Vd3 78.Kf7! hemen oynamıyor) Fb6 78.Kab5 Fa7 79.Kf5! Vd3 80.Kf7! Şf7 81.Kb7 Şg6 82.Ka7 Vd5 83.Ka6 (Ortaya çı­kan oyunsonunda sadece Beyazların kazanca oynayabileceği aşikar, bu bakımdan Siyah çok aktif oynamalı)

    83…Şh7? (Carlsen ekibinin temel direği Danimarkalı Nielsen’in belirttiği gibi, “aktif Şah düşman hatlarının gerisine sarkarak dengeyi sağlardı”. 83…Şf5! 84.Ad4 Şg4 85.Kg6 Şh3 86.Kg5 Vg2 87.Şe1 Vh1 88.Şd2 Şg2! ve Siyahların beraberlik şansları yüksektir. Oyunda, bağlı geçerle­rin ilerlemesiyle arka sıralara itilecek Şah, kaybın ana nedeni) 84.Ka1 Şg6 85.Ad4 Vb7 86.Ka2 Vh1 87.Ka6 Şf7 88.Af3 Vb1 89.Kd6 Şg7 90.Kd5 Va2 91.Kd2 Vb1 92.Ke2 Vb6 93.Kc2 Vb1 94.Ad4 Vh1 95.Kc7 Şf6 96.Kc6 Şf7 97.Af3 Vb1 98.Ag5 Şg7 99.Ae6 Şf7 100.Ad4 Vh1 101.Kc7 Şf6 102.Af3 Vb1 103.Kd7 Vb2 104.Kd2 Vb1 105.Ag1 Vb4 106.Kd1 Vb3 107.Kd6 Şg7 108.Kd4 Vb2 109.Ae2 Vb1 110.e4 (Beyaz ordu yavaş yavaş ilerlemeye başladı) Vh1 111.Kd7 Şg8 112.Kd4 Vh2 113.Şe3 h4 114.gh4 Vh3 115.Şd2 Vh4 116.Kd3 Şf8 117.Kf3 Vd8 118.Şe3 Va5 119.Şf2 Va7 120.Ke3 Vd7 121.Ag3 Vd2 122.Şf3 Vd1 123.Ke2 Vb3 124.Şg2 Vb7 125.Kd2 Vb3 126.Kd5 Şe7 127.Ke5 Şf7 128.Kf5 Şe8 129.e5 Va2 130.Şh3 (Bu konum Siyahlar için kayıp mı? Göreceli olarak materyal eşit olsa bile daha evvelden de belirttiği­miz üzere sadece Beyazların kazanç şansı var. Siyahların Vezirin özelliklerini iyi kullanarak “Beyaz Ordu”nun ilerleyişini mümkün olduğunca durdurması lazım)

    130…Ve6? (Nielsen’in Veziri hatların ar­kasında tutmak istediği 130…Vb1! hamlesi daha doğru. 131.Kf6 Vd1 132.Şh4 Ve1!) 131. Şh4 Vh6?! (131…Va2 daha dirençliydi.) 132. Ah5! Vh7 133.e6! (Tüm unvan maçı boyun­ca diğer yorumculara nispeten daha bilimsel konuşan Hollandalı Anish Giri’nin dediği gibi Ah5 varken Siyah arkadan kişler veremezse kaybetmeye mahkum. 133…Vf5? 134.Ag7 beynel fikri erleri ilerletip mat ağı kuruyor) Vg6 134.Kf7 Şd8 135.f5 Vg1 136.Ag7 Siyah terkeder. 1-0

    Karar biraz erken gözükse de 136…Vh2 137.Şg5 Vg3 138.Şh6 Vh4 139.Şg6 Vg4 140. Şh7 Vh4 141.Şg8 ile Beyaz Şaha güvenli bir saklanma karesi açıldıktan sonra e7 basitçe kazanır.

  • Ukrayna’dan Türkiye’ye tarihçi bir diplomat

    Bonn Üniversitesi, Tarih ve Latin Filolojisi bölümünü bitirdikten sonra 1987’de Alman Dışişleri’nde göreve başlayan Johannes Regenbrecht, özellikle Rusya- Ukrayna-Belarus coğrafyası-tarihi konusunda uzman bir isim. 1.5 yıl önce İstanbul Başkonsolosluğu’na atanan Regenbrecht, kişisel gözlemlerini aktardı.

    2020’de Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak atandınız. Daha önceden, ülkemize gelmiş miydiniz?

    Türkiye, bizim de ailecek tercih ettiğimiz ve severek tatil yaptı­ğımız bir ülke. Birçok kez yaz ta­tillerimizi, Bodrum da dahil ol­mak üzere bu güzel ülkenin çe­şitli bölgelerinde geçirdik. Bizim için deniz ve kumsalın yanısıra, Türkiye’nin sahip olduğu zen­gin tarihî-kültürel miras ve do­ğal güzellikler de hep ön planda oldu; örneğin harika bir şekilde düzenlenmiş Efes Antik Kenti veya Pamukkale’nin traverten terasları gibi… Önceki yıllar­da, Federal Dışişleri Dairesi’nin temsilcisi olarak Güney Kafkas­ya ve Ortaasya ülkelerine yap­tığım seyahatlerin birçoğunda muhteşem şehir İstanbul’da bir mola verme fırsatı bulabildim.

    Daha önceki görevlerinizden biraz bahseder misiniz?

    Görev icabı atandığım ülkeler, Meksika’dan Çin’e kadar uza­nan geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Hafızamda özellikle yer eden görevlerim arasında; o zaman­lar hâlâ Birleşmiş Milletler’in (UNMIK) geçici yönetimi altın­da bulunan Priştine’deki (Koso­va) görevimi; “Turuncu Devrim” (2004) sırasında Kiev’deki Al­man Büyükelçiliği’ndeki elçilik görevimi ve Dışişleri Dairesi’nin Ukrayna sorumlusu olarak Kı­rım’ın devletler hukukuna aykırı ilhakı ve 2014’te Rusya’nın Do­ğu Ukrayna’ya askerî müdaha­lesi sonrası Ukrayna’ya destek faaliyetlerini sayabilirim.

    Bonn Üniversitesi, Tarih ve Latin Filolojisi bölümünden mezun oldunuz. Hangi tarihsel dönem sizi daha çok ilgilendiriyor ve neden?

    Oldum olası Ortaçağ Avrupa ta­rihine çok meraklıyımdır. Aynı zamanda 19. ve 20. yüzyıl Avru­pa tarihiyle, Doğu Avrupa tari­hiyle ve Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun oluşumu ve gelişimiyle de yoğun bir şekilde ilgilendim. Geç Antik Çağ’da Konstantino­polis, Ortaçağ’da Bizans ve mo­dern çağda İstanbul olarak her daim küresel bir cazibe merkezi olmaya da devam eden Boğaziçi metropolünün tarihsel gelişimi beni büyülüyor. Konstantinopo­lis’in Fatih Sultan Mehmet tara­fından fethedilmesinin hikayesi de benzersizdir. 1453 yılı, dünya tarihinde çok önemli bir dönüm noktasıdır.

    Nesrin İçli, Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu Johannes Regenbrecht ile #tarih için konuştu

    Türkiye’yi, İstanbul’u ve diğer şehirleri gezme fırsatınız oldu mu? Sizi en çok etkileyen şehir hangisidir?

    Eşimle birlikte, hareketli bir geçmişi, muhteşem yapıları ve dinamik bir şimdiki zamanı har­manlayan ve bizi her seferinde yeniden şaşırtan birçok şehri ziyaret ettik. Türkiye’deki seya­hatlerimiz sırasında insanlarla da tanışma fırsatı bulduğumuz için özellikle mutluyuz. Birçok insan mükemmel seviyede Al­manca konuşuyor. Almanya ile Türkiye arasındaki bu yoğun ve derin bağlar bizi çok etkiliyor.

    Türkiye ve Almanya’nın yüzyıllar öncesine dayanan bir kültürel işbirliği var. İki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmek için neler yapmayı planlıyorsunuz?

    Gerçekten de iki ülke arasındaki ilişkilerin uzun bir geçmişi var. 1877’de açılışı yapılan bugünkü başkonsolosluk binası da bunun en güzel kanıtı. Aynı şekilde Sul­tan 2. Abdülhamid’in hediyesi olan Tarabya’daki arazi üzerine inşa edilen Alman Büyükelçili­ği’nin tarihî yazlık rezidansı da ülkelerimiz arasındaki ilişkile­rin tarihî bir örneği. Bu yerleş­ke, günümüzde Tarabya Kültür Akademisi’ne de evsahipliği ya­pıyor; Alman ve uluslararası sa­natçılar Türk proje ortaklarıyla biraraya gelerek ortak çalışma­lar yürütüyorlar ve çeşitli sanat dallarında projeler üretiyorlar.

    Kültürel çalışmalarımızın temeli, karşılıklı alışverişe daya­nıyor. Köklü bir geleneğe sahip Alman Lisesi başta olmak üze­re İstanbul’da Almanca dilinde eğitim veren dört okulumuzda; başkonsolosluk binamızın tarihi “Kaisersaal” salonundaki etkin­liklerde; kültür projelerin des­teklenmesinde; birbirimizden birşeyler öğrenmek ve geleceğe birlikte bakmak istiyoruz.

    Son derece zengin geçmi­şe sahip Alman-Türk ilişkileri, özellikle bireysel karşılaşmalar ve ilişkiler sayesinde de şekil­lenmekte. Geçen sonbaharda Türkiye-Almanya İşgücü Ant­laşması’nın 60. Yıldönümünde de bunu yaşadık. Taksim Sa­nat’taki fotoğraf sanatçısı Ergun Çağatay’ın fotoğraflarından olu­şan “Biz Buralıyız” adlı olağa­nüstü sergi, bu vesileyle gerçek­leşen birçok etkinlik arasında öne çıktı. Sergi şu anda Çanak­kale’de de gezilebilir.

    Görevimin diğer odak nokta­sı, belediyelerarası işbirliklerini güçlendirmek ve sivil toplumla diyalogu teşvik etmek. Başkon­solosluğun, iki ülkeyi etkileyen güncel konularda fikir alışveri­şine olanak tanıyan, kadınların sosyal ve ekonomik olarak güç­lendirilmesi veya belediyelerin iklim değişikliğinin zorluklarıy­la nasıl başa çıkacağı gibi konu­ların tartışıldığı bir forum olma­sını arzu ediyorum.

    Köklü bir geçmişin bugünkü elçisi Almanya ile Türkiye arasında yüzyıllara dayanan ilişkilerin günümüzdeki temsilcisi Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu Johannes Regenbrecht, aynı zamanda bir tarih ve Latin filolojisi mezunu.

    Türkiye ile Almanya arasındaki ticari ilişkileri geliştirmek için planlarınızı öğrenebilir miyiz?

    İstanbul ile yakın komşula­rı Edirne ve Bursa, tarihî ve kültürel açıdan eşsiz olmanın yanısıra, birlikte dünyanın en büyük ve en modern metro­pol bölgelerinden birini oluş­turuyor; iki kıta arasında bir köprü görevi görüyor. Olağa­nüstü bir ekonomik dinami­ğe sahip bu bölgede, birçok Alman ve Türk-Alman şirke­tinin de merkezi bulunuyor. İstanbul’daki Alman-Türk Ti­caret ve Sanayi Odası ile yakın işbirliği içinde, bu şirketlerle düzenli olarak, örneğin yuvar­lak masa toplantılarında bu­luşuyor ve fikir alışverişinde bulunuyorum. Kişisel izlenim­ler ve bilgiler edinmek için el­bette yerinde ziyaretler de ya­pıyorum. Pandemi hafifler ha­fiflemez, Almanya’dan gelecek ticari heyetlere de yeniden ev­sahipliği yapacağız. Bu da za­ten güçlü olan ticari ilişkilere yeni ivme kazandıracaktır. Ek olarak, bu yıl idari bölgemizde bulunan birkaç büyük ekono­mi metropolünde, iki ülkeden şirketlerin, devlet kurumla­rından temsilcilerin ve ticaret odalarının katılımıyla bölgesel çapta “Alman-Türk İş Günle­ri”ni düzenlemek istiyoruz.

    Türk mutfağında favorileriniz neler? En çok sevdiklerim arasında sebze yemeklerini, peyniri, lahmacunu, karnıyarığı, aşçımız Muhsin Şef usulü yaprak sarmayı, balığı (özellikle levrek) ve kebabın her türünü sayabilirim.

    Pandemi döneminde Almanya Konsolosluğu’nda alınan önlemler neler oldu?

    Birçok kurum gibi, pandeminin ardından bizler de dönüşümlü çalışma sistemine geçtik. O zamandan beri de çok temkinli bir strateji izliyoruz. Bu sayede normale dönmeyi ve çok az kısıtlamayla iş akışlarımızı ayakta tutmayı başarabildik.

  • Tenisin üç raketşörü: Nadal, Federer, Djokovic

    Avustralya Açık, Roland Garros, Wimbledon, Amerika Açık… Tenisin dört kalesi, en prestijli dört adresi. Her yıl yüzbinlerce çocuk, bu dört Grand Slam turnuvasının birinde boy gösterebilmek için eline raket alıyor. Nadal, Federer, Djokovic’in yıllardır milyonları mest eden mücadelesi bu kortlarda yaşanıyor. Bu yılın ilk Grand Slam’i Nadal’ın tarihe geçen şampiyonluğuyla sona erdi. Büyük rekabetin tarihî öyküsü.

    Teniste yılın ilk Grand Slam turnuvası geride kaldı. Rafael Nadal, 5 saat 24 dakikalık unutulmaz finalde Daniil Medvedev’i de­virerek zafere ulaştı. Böylece 21. Grand Slam şampiyonlu­ğunu kazanan İspanyol raket, “tarihin en başarılı erkek te­nisçisi” unvanının peşindeki yarışta bir adım öne geçti.

    Avustralya’daki turnuva, aslında yalnızca finaliyle de­ğil, tamamıyla usta bir senaris­tin kaleminden çıkmış gibiydi. Turnuva öncesinde, Melbour­ne’da 9 şampiyonluğu bulunan Novak Djokovic mutlak favori olarak gösteriliyordu. Roger Federer ve Nadal’la birlikte tam 20 Grand Slam zaferi bu­lunan “sert zeminin efendisi”­nin tarihî eşiği burada dönme­sine kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak evdeki hesap, Avustral­ya devletine uymadı.

    Avustralya Açık’ı kazanarak 21. Grand Slam şampiyonluğuna ulaşan Nadal ve kupası…

    Her şey Djokovic’in yaptığı bir sosyal medya paylaşımıyla başladı. Aşı karşıtlarının sim­gesi hâline gelen sporcunun, giriş için aşı zorunluluğu getir­miş olan Avustralya sınırından nasıl geçeceği baştan beri me­rak konusuydu. Fakat Avust­ralya, Covid-19 geçirmiş kişile­re, bunu ıspatlamaları hâlinde muafiyet tanıyor. Kendisine de tıbbi muafiyet tanındığı­nı varsayan erkekler tenisi­nin 1 numarası, Avustralya’ya gitmek üzere yola çıktı. Ancak daha o havadayken Avustral­ya Başbakanı Scott Morrison, farklı muamele görmeyeceğini; bu muafiyete dair kanıtlarının tatmin edici olmaması duru­munda sporcunun geri gönde­rileceğini açıkladı.

    Aslında arka planda, turnu­vayı düzenleyen Tennis Aust­ralia’yla hükümet karşı karşıya gelmişti. Ülke tenisinin patro­nu, şüphesiz Djokovic’in her ne olursa olsun organizasyona katılmasını istiyordu. Hükü­met ise vaka sayıları her gün rekor kırarken, tüm dünyaya net bir mesaj vermenin peşin­deydi.

    Sonunda Avustralya Sınır Komitesi tarafından durduru­lan tenisçinin muafiyet şart­larını karşılamadığına karar verildi. Mültecilerin kaldığı bir otele yerleştirilen Djokovic’le Avustralya hükümeti arasın­daki kapışma, günlerce dünya basınının gündeminde kaldı. Görülen ilk davada hâkim vize iptal kararını bozunca setler eşitlenmiş; ancak Djokovic’in Covid-19 geçirdiğini iddia etti­ği günlerde katıldığı etkinlikle­rin fotoğrafları basına düşün­ce rüzgar tersine dönmüştü. Ya Sırp sporcu başkalarının ha­yatını hiçe sayıyordu ya da bu hastalık uydurmaydı.

    Kortların üç büyükleri Üç silahşörler yan yana: Novak Djokovic, Raphael Nadal, Roger Federer (soldan sağa). Bu yıl Melbourne’da Nadal 21. Grand Slam şampiyonluğuyla diğerlerini arkada bıraktı.

    Aynı tarihlerde Belgrad’da dünyaca ünlü Fransız spor ga­zetesi L’Equipe’e röportaj ve­ren Djokovic’in “pozitif” oldu­ğunu muhabirlere söylemedi­ği de ortaya çıkmıştı. Böylece Avustralya Göç Bakanı, kamu yararını gerekçe göstererek 14 Ocak’ta sporcunun vizesini ip­tal etti. Bu kararı temyiz eden tenisçi, iki gün sonra maçı ni­hai olarak kaybedecekti. Mah­keme oybirliğiyle itirazını red­detmiş, dünyanın 1 numarası sınırdışı edilmişti.

    Bir yandan Djokovic’in kaldığı oteldeki şartlara karşı protestolar yürütülürken, bir yandan da dünya, orada kalan mültecilerden biri hakkında 9 yıldır karar verilemediği ha­berini okuyordu. Sırp raketse sürecin yaklaşık 10 günde bit­mesiyle Dubai’ye inmişti bi­le. Herkes eşitti, bazıları daha eşitti!

    Melbourne’da 324 dakika

    Tüm bu tantananın gölgesinde demir alan turnuva, daha baş­lamadan tarihte yerini almış­tı. Avustralya’da kazanması beklenen Djokovic’in yoklu­ğunda, onu Amerika Açık fina­linde yenerek 21. Grand Slam zaferinden mahrum bırakan Medvedev favori gözüküyor­du. Kortların üç silahşorun­dan Federer sakattı; Nadal ise 5 ay önce geçirdiği ameliyat nedeniyle pek umutlu değildi. Üçüncü turda Rus Karel Khac­hanov karşısında bir set veren İspanyol tenisçi, çeyrek fina­le kadar rahat gelmişti. Son dörde kalmak için Kanadalı Denis Shapovalov’la kapışan Nadal’ın uzayan maçta doktor çağırması, milyonlarca hay­ranını korkutmuştu. Sıcak ve nemli havada epeyce zorlanan Rafa beş sette gülerken, rakibi tarafından oyunu geciktirmek­le suçlanmıştı. Yeri gelmişken söylemeli: Üç silahşorun kari­yerleri boyunca hakemlerden de diğer oyunculara göre daha fazla saygı gördüğü muhakkak. Belki o gün kortta bir başkası olsa, hakem tarafından uyarı­labilirdi.

    Yarı finalde İtalyanların heyecan verici gençlerinden Matteo Berrettini’yi karşısında bulan Nadal, işi şansa bırak­mamış, çok iyi başladığı maçı dört sette noktalamıştı. Bir­çoklarını şaşırtan İspanyol ra­ket, finaldeydi. Rakibi ise yeni jenerasyonun şimdilik en teh­ditkar oyuncusu Medvedev’di. Tıpkı Nadal gibi çeyrek finalde elenmenin eşiğine gelen Rus sporcu, bir şekilde o zorlu vi­rajı dönmüştü. Kuşağının en azimlisi olarak dikkati çeken Medvedev, tam bir bölüm sonu canavarıydı.

    Karşılaşmaya fırtına gibi başlayan Medvedev ilk iki se­ti kazandığında, herkes “bu iş bitti” demiş, filenin diğer ya­kasındaki şampiyon ise bunu kabul etmemişti. Tüm kariyeri boyunca gösterdiği azmi korta yansıtan İspanyol raket adeta küllerinden doğarak 324 daki­ka sonunda zafere ulaşmıştı. Biz izlerken yoruladuralım, o, arenayı dolduran binlerce se­yircinin tezahüratıyla ölüm­süzleşen bir gladyatör gibiydi.

    İki ayrı yıl tüm büyük turnuvaları kazanarak Grand Slam yapan Avustralyalı tenis efsanesi Rod Laver.

    Devlerin rekabeti

    Nadal’ın 21. Grand Slam zaferinden sonra Marca’nın kapağı…

    Tenis tarihinin en dominant üç sporcusu yıllardır milyonla­rı mest ediyor. Trio’nun reka­beti yeryüzünün dörtbir köşe­sinde heyecanla takip ediliyor, ancak başlayan her şey bitiyor, bu yarışın da sonuna yaklaşıl­mış gibi görünüyor.

    Ağustos’ta 40 yaşını dol­duracak Federer, kortların üç büyüğü arasında ilk parlayan­dı. Çim onun uzmanlığıydı. İlk Grand Slam zaferine 2003’te Wimbledon’da ulaşan İsviçre­li raketin ilk düellosu ise ken­disinden dört yaş küçük Na­dal’laydı. Kortlardaki zarafe­tinden ötürü “Majesteleri” de denilen Federer sert zemin ve çimde döktürürken, İspanyol rakibi toprak kortta yenilmez bir abideydi. Djokovic ilk kez bir Grand Slam turnuvasında mutlu sona ulaştığında, Fede­rer’in 12, Nadal’ın ise 3 Grand Slam zaferi bulunuyordu.

    2009’da Pete Sampras’ı ge­çerek 15. Grand Slam kupası­nı kaldıran Federer, o tarihte geçilemez gibi görünüyordu. Djokovic 2012 Avustralya Açık finalinde 5 saat 53 dakikalık düellonun sonunda Nadal’ı devirirken, ikili birçok otori­teye göre tarihin en iyi maçı­nı oynamıştı. Aynı yıl organi­ze edilen Wimbledon öncesi Federer’in Grand Slam şam­piyonluk sayısı, rakiplerinin toplamına eşitti. Turnuvada zafere ulaşan Majesteleri’nin yaklaşık beş yıllık bir durakla­ma dönemine gireceğini o gün kim bilebilirdi…

    2017 Avustralya’da 18. de­fa taçlanan Federer, yarışta bir kez daha atağa kalktı. Onun yokluğundan faydalanan Na­dal’ın 14, Djokovic’in ise 12 Grand Slam şampiyonluğu bu­lunuyordu. 2018 Avustralya’da unvanını koruyan İsviçreli ra­ket, dile kolay 20. Grand Slam zaferine imza atmıştı. Nadal 16’daydı, Djokovic 12. Bu ta­rihten sonra İspanyol raket Roland Garros’ta kupa kaldır­maya devam ederken, vite­si yükselten Sırp tenisçi farkı kapatacaktı. 2019’daki unutul­maz Wimbledon finalinde yak­laşık beş saatin sonunda Fe­derer’i deviren Djokovic, eşsiz bir resital sunmuştu.

    Çimdeki tek galibiyet Tarihin en güzel maçlarından 2008 Wimbledon finalinden bir kare… Beş saate yakın süren maçta Nadal, Federer’i yenmeyi başarmıştı. Bu Nadal’ın rakibine karşı çimde aldığı tek galibiyet.

    2020 Roland Garros’ta 20. Grand Slam şampiyonluğuna ulaşan Nadal, Federer’i yaka­lamıştı. Djokovic deseniz, daha 17’deydi. Ancak Sırp raketin durmaya niyeti yoktu; pek çok hayranı onun diğerlerini yaka­lamasını bekliyordu!

    2021, Djokovic’in yılı ol­du. Avustralya Açık finalinde Medvedev’i yenen Sırp raket, Roland Garros’u da Stefanos Tsitsipas’ı devirerek kazan­dı. Artık hanesindeki Grand Slam şampiyonluğu sayısı 19’a yükselmişti. Burada kazan­dığı kupadan çok yarı finalde Nadal’ı devirmesi, unutulmaz­dı. Wimbledon’da da taçlanan Djokovic, ezeli rakiplerini so­nunda yakalamıştı.

    Bir karede 64 Grand Slam şampiyonluğu Serena, Nadal, Federer… Bu karede toplam 64 Grand Slam şampiyonluğu, altı da Olimpiyat altını var!

    Tokyo’ya Olimpiyat altını için giden Sırp raket, sürpriz bir şekilde yarı finalde Alman Alexander Zverev’e boyun eğ­di. Bazıları bunun gereksiz bir zihinsel ve fiziksel yorgunluk yaratacağı gerekçesiyle kara­rını eleştirse de, daha önce sa­dece 1988’de dört Grand Slam şampiyonluğu ve Olimpiyat altınını aynı sene kazanan Steffi Graf’ın başardığı Gol­den Slam’i yapmak istemişti. Golden Slam olmamıştı peki Grand Slam yapabilecek miy­di?

    Amerika Açık’ın mutlak fa­vorisi olan Djokovic, kazanırsa hem yarışta öne geçecek, hem de yarım yüzyılı aşkın bir sü­re sonra aynı yılda tüm Grand Slam turnuvalarını kazanan ilk erkek olacaktı. Finale kadar gelse de, Medvedev’in başka planları vardı. Rus tenisçi ka­riyerinin ilk Grand Slam zafe­rine ulaşırken, Djokovic göz­yaşlarına boğulacaktı.

    Djokovic, geçen yılki Avustralya Açık’ta…

    Sakatlıklarla boğuşan Fe­derer’in bir daha kazanması imkansız gözüküyor. Yarış, ar­tık iki atlı devam edecek gibi… Tabii bu rekabette tüm dünya­yı sarsan Koronavirüs süre­ci de rol oynuyor. Nadal daha önce 13 defa kupa kaldırdığı Roland Garros’u iple çeker­ken, Djokovic’in akıbeti merak ediliyor. Dünya, onun tarihin 1 numaralı tenisçisi olmakla aşı karşıtlarının 1 numarası olmak arasında tercih yapmasını bek­lerken, aşı olma mecburiyeti dayatılırsa sonraki turnuvalara da katılmayacağını söylemesi tarafını seçtiğinin işareti ola­rak yorumlanıyor.

    Tarihin tek Golden Slam’i 1988, Steffi Graf’ın altın yılıydı. Alman tenisçi o sene düzenlenen tüm Grand Slam turnuvalarını kazanmakla kalmamış ayrıca Olimpiyat’ta da altın kazanmıştı. Tarihte başka Golden Slam yapan yok.

    Devlerin kendi aralarındaki maçlar

    Nadal-Djokovic rekabeti, tenis tarihinin en amansız kapışması. İkilinin bugüne dek 58 buluşmasının 30’unda gülen Sırp tenisçi, ayrıca oynadıkları 28 finalin de 15’ünü kazanmış durumda. Grand Slam karneleri­ne baktığımızda, tablo değişiyor; tabii bunda Roland Garros önemli rol oynuyor. Yeri gelmişken belirtmeli: Grand Slam turnu­valarındaki 17 randevularının 9’u finaldi. Toplam 10 galibiyete imza atan Nadal, ayrıca 5 defa da kupa kaldırmıştı. İspanyol raket 2008’de Olimpiyat altınına ulaşırken, yarı finalde Djokovic’i devirmeyi başarmıştı.

    Bir daha karşı karşıya izler miyiz bilinmez ama Federer ile Djokovic, kozlarını tam 50 defa paylaştı. İlk kez 2006’da buluşan ikilinin son randevusu 2020’dey­di. Bu maçların 27’sini kazanan Sırp raket, İsviçreli meslektaşına karşı üstünlük kurmuş durumda. 2010’un sonuna kadar Federer’in, o tarihten sonra da Djokovic’in mutlak üstünlüğü göze çarpıyor. Grand Slam turnuvalarındaki 17 maçın 5’i finaldi. 11 karşılaşmayı kazanan Sırp raket, dört defa şampiyon olmuştu.

    Çok iyi arkadaş olan Fede­rer’le Nadal’ın bugüne dek oyna­dıkları 40 müsabakanın 16’sını İspanyol tenisçi kazandı. Grand Slam turnuvalarındaki 14 rande­vularının 9’u finaldi. Bu maçlarda Nadal’ın hanesinde 10 galibiyet, 6 da şampiyonluk yazıyor. İkilinin oynadıkları 2008 Wimbledon finali, şüphesiz tarihin en güzel maçlarından biri kabul ediliyor; o gün Nadal’ın Federer’e karşı kariyerindeki tek çim kort galibi­yetini aldığı gün olarak da ayrıca istatistiklerde duruyor.

    Kort zeminleri: Toprak, çim, sert

    Kortlarda üç zemin karşımıza çıkıyor. Avustralya ve Ame­rika Açık turnuvaları sert zemin­de oynanırken, tenisin şahikası Wimbledon çimde, Nadal’la özdeşleşen Roland Garros ise toprakta yapılıyor. Her zeminde top ayrı şekilde sekerken hızı da değişiyor, buna bağlı olarak da oyuncuların performansları fark­lılaşıyor. Nadal toprağın kralı olarak adlandırılırken, Federer’le Djokovic gerek çim gerek sert zeminlerde İspanyol rakiplerine göre daha başarılılar.

    Grand Slam, Golden Slam ve diğerleri

    Dört büyük turnuvayı kazanmaya “Grand Slam” deniyor. Aynı sene dört büyük or­ganizasyonda taçlanıp bunu bir de Olimpiyat altınıyla süslemeye ise “Golden Slam” adı veriliyor. Bir sporcunun bütün kariyeri boyunca bunu bir defa başarması bile çok önemli kabul ediliyor.

    İlk olarak Amerikalı Don Budge 1938’de tüm turnuvalarda kupa kaldırarak adını tarihe altın harflerle kazıtmıştı. Nadal’ın tarih yazdığı Avustralya Açık’ın merkez kortuna da adını veren Rod Laver ise 1962 ve 1969’da dörtleme yapmıştı.

    Kadınlarda ilk kez Amerikalı Maureen Connoly, 1953’te tüm büyük turnuvalarda mutlu sona ulaşmıştı. Sonra aynı başarıyı Court ve Graf da tekrarlamıştı. Hatta Graf 1988’de Olimpiyat altını da aldığından Golden Slam yapmıştı.

    Açık dönemde tek senede olmasa da kariyeri boyunca dört büyük turnuvayı kazanan kadın tenisçiler: Court, Chris Evert, Navratilova, Graf, Serena Willi­ams. Erkekler ise Laver, Agassi, Federer, Nadal, Djokovic. Ayrıca Court, Navratilova ve 1949- 1955 arasına damgasını vuran Doris Hart’ın hem teklerde, hem çiftlerde ve hem de karışık çiftlerde dört büyük turnuvada da zafere ulaştığını ayrıca vur­gulamalı.

  • Sindirimin de cilvesi var: İpe dizilen, nem kapılan

    Feixas, 1413 Paris’inde bir salgın sonrası “yellenme öksürüğü” sesiyle dalga geçildiğini anlatıyor. Jean Genet’nin Paravanlar oyununda da sömürgeci ordunun askerleri bağırsaklarındaki gazı salarak ‘memleket kokusu’nu almak ve yaymak peşine düşüyorlar. Edebiyattan musikiye osuruktan nâmeler…

    Ahmet Uhri’nin Ege Ev­rensel’de yayımlanan yazı dizisi “Bağırsak Gazlarının Kültür Tarihi”nin dördüncü bölümünü “Osuruk­nâme”ye değindiği için gördüm; hoş ve besleyici yaklaşım.

    Öncesinde, Şener Şahin’i Klâsik Arap Edebiyatında Sofra Mizahı başlıklı kitabı vesilesiyle keşfetmiş, Arapça ders kitapları nedeniyle tanınan bu akademis­yenimize ulaşınca, tahminim­de yanılmadığımı görmüştüm: “Zartoloji” ekseninde yazdıkları Kırmızı Kedi’den yayımlandı.

    ‘Bir şey’ ararken başka ‘bir şey’ bulmaya, hele ikisine bir­den ulaşmışsam, bayılırım. Hâlâ bekleyen “Sakal” metnimle ilgi­li ‘saha araştırması’ (!) yapar­ken karşıma çıkan Jean Feixas, çılgın Monestier’nin minyatür örneği gibiydi: Sakal-bıyık kita­bının ardından sıkı bir “Uçkur Kılları” kitabı kotarmış, oradan Antik Çağdan Günümüze Yel­lenmenin Tarihi’ne geçmişti -gelgelelim pek ufak, dolayısıyla cılız bir broşürdü ulaştığım. Ge­ne de, itirafsa itiraf, “Osuruknâ­me”yi yazdığımda ıskaladığım canalıcı sapağa o taşıdı beni: Crepitus ve Stercutius’u yazık ki gecikmeli tanımak varmış.

    Ahmet Uhri de, Dr. Onur Gülbay’ın bir makalesinden ha­reketle ikiliden sözediyor ya­zısında; sayesinde asıl yayının izini buldum: Eskiçağda Tuvalet Kültürü (2003) değerli çalış­ma, gel gör ki çerçeveye dolaylı yoldan katkı sağlayabilir, çünkü “delik iskemle kültürü”yle, def-i hacet edimiyle ilgili temelde; kendi payıma, “dışkı” izleğine bağlı ayrıntılar öğrendim Dr. Gülbay’ın küçük kitabından, Latrina’lara dönmek isterim.

    Elbirliğiyle gaz çıkarma Ortaçağ’da gaz sıkışmasının giderilmesini tasvir eden bir çizim.

    Yellenme tanrısı Crepitus’a gelince… Tarihçiler sonradan uydurulmuş bir figür olduğu kanısındalar: Ciddi hiçbir an­tik kaynakta sözedilmemiş on­dan. Papa 1. Clemens, Mısırlı­ların inanışlarını küçümsemek için o “sestanrısı”nın varlığına gönderme yapar. Ansiklopedi­ler Voltaire’in ve Baudelaire’in alıntılarını sıraladıktan sonra Flaubert’in Ermiş Antoine ve İblis’inden haşmetli monologu­na yer verirler Crepitus’un.

    Crepitus yok ama “cripto­nomie” türemiş: “Yellenme Sa­natı”, Ducastel de Saint-Paul’ün üç şarkılık didaktik şiiri 1815’de Paris’te yayımlanmış -bütün yollar asıl oraya çıkmaz mı?! Fe­ixas, 1413 Paris’inde yaşanan bir salgın sonrası “yellenme ök­sürüğü” sesiyle dalga geçildiğini anlatıyor. Aristofanes’in kome­dilerinde “bombus” olarak ge­çermiş sıkı vartalar, bomba gibi patladıkları için olsa gerektir!

    Tiyatroya taşınabilir mi yel­lenme? Jean Genet’nin skandal yaratan Paravanlar oyunu en çok bu nedenle üne kavuşmuş­tur ne yazık ki: Sağcılar ve aşırı sağcılar millî ve yerli değerleri sahnede yellenerek topa tuttuk­ları için saldırmışlardı yönet­mene, tiyatroya ve yazara; oysa sömürgeci ordunun askerleri bağırsaklarındaki gazı salarak ‘memleket kokusu’nu almak ve yaymak peşindeydiler! Ge­net, burada, yellenme kokusu­nu bir memleket hatırası olarak tanımlar ve o kokuyu yaymayı görev katına çıkarır -ki Rabela­is’nin topraklarından çıkmış bir yazara da bu yakışır.

    Paravanlar’ın yarattığı skandalla kıyaslanamasa da Vi­naver’in 60 oyuncu için yazdı­ğı 8 saatlik oyunu Kıyıdan Ta­şan’ın ana motiflerinden biri olarak tuvalet kağıdını seçmesi de hoş karşılanmamıştır.

    Musiki alanına taşınabi­lir mi peki, yellenme? Hınzırlık adına değil, bir ses türü’nü konu edindiğim için soruyorum. Bu­gün, erişmesi kolay artık: Serge Gainsbourg’un yaklaşık 3 daki­kalık ‘rental’i “Evgénie Sokolov” Youtube’dan dinlenebiliyor.

    Ancak ‘resital’ ile yetinmek, arkasındaki yapıta haksızlık yapmak olur: Gainsbourg’un ay­nı başlıkla yayımlanan (ve bu­gün cep kitabı olan) anlatısının kahramanı müzisyen değil res­samdır (başlangıçta Gainsbourg da ressam olmak istemiştir). Anlatının kahramanı Sokolov yepyeni bir sanat akımının tek temsilcisidir: Gazosrafi seansla­rında, çıplak oturduğu kâğıtlar üstüne ateş yoluyla nakşettik­lerini birer “gazogram” olarak işleyerek bir tür “gazogramma­tologie” kuramı yaratır -Derri­da’ya nazireyle.

    Seslendirme sonradan ger­çekleştirilmiştir. Genet’nin oyu­nu ilk defa Mayıs 1968 öncesi gündeme geldiği için tozkopa­ran doğurmuştu. Gainsbourg, Mayıs 1968 sonrası yaptıkla­rıyla üç kez skandal yaratmış ve aşırı sağ’ın hedefi haline gelmişti: Marseillaise’i ordu­yu tiye alarak reggae formatın­da bir konserinde söylediğinde, televizyonda canlı yayında 500 Frank’ı yaktığında, bir de bir başka canlı yayında Whitney Houston’a “I want to f… you” de­diğinde -bir zamanlar alay et­mek bir özgürlük sahasıydı.

    Gaz savaşında ateş hattında Yellenme, Edo döneminde Japonya’da bir gaz savaşını tasvir eden bir sanat parşömeni olan “Hegassen” eserine de konu olmuştur.

    Resim sanatına taşınabilir mi? Bir zorlama çabası içinde değilim: Goya’nın Los Capri­chos dizisinin 69. parçası “Sop­la” 20.9 x 14.6 cm boyutlarında, 1797-1799 arasına tarihlenen bir yapıt; burada, şeytan çıkar­tırcasına, çocuğun yellendirile­rek ateşin söndürülme çabası öne çıkıyor.

    Canterbury Masalları tam orta yerinde seçkin yer verir yellenmeye; tabii şeytanın işin içine girdiği “Frerin Hikayesi”­nin sonunda “Mübaşirin Hika­yesi”ne sıçrayarak.

    Chaucer’ın bu içiçe hikaye labirentinin merkezine mate­matiksel bir denklem yerleştir­diğine tanık oluyoruz, bir “yel­lenme problemi”nden hare­ketle: Tek bir yellenme 12 eşit parçaya bölünebilir, böylece bö­lüştürülebilir mi?

    “… meselâ, manyak mıdır ne­dir, ben nasıl bölerim -hem de eşit parçalara- bölünemez bir şeyse töhmet altında bırakacak beni sözde, ne cehalet! (…) Bunu onun kafasına Şeytan sokmuş olsa gerek. Matematikte de ne duyduk, ne işittik, bugüne ka­dar böyle aldatmacalı bir eşitlik. Bulamazsın dünyanın neresine gidersen git, bir osuruğun hem kokusunu, hem sesini eşit par­çalara bölecek birini. Nereden buldun bu problemi!”

    Chaucer -yüce şairlerin alçakgönüllü tavırları böyle­dir- çözümün evin uşağından gelmesine izin verir; bir takım elbise hediyesi olmak kaydıyla hem: 12 çubuklu bir atarabası tekerleği ister uşak. Yellenmeyi 12 eşit ‘dilim’e ayrıştırmak için yegane şart, dübürü tekerlek göbeğine denk getirince vartayı sallamaktır. Ya bunun olup ol­madığının onaylanma yolu yor­damı? Uşağın önerisi hazırdır:

    “Her çubuğun ucuna bir ra­kip. -budur önerim- Burnunu kemal-i ciddiyetle dayasın de­rim” ve gelsin “göbeği bir davul veya dümbelek gibi gergin olan o köylü… koyverebilsin o yeri göğü inleten osuruğunu”.

    Böyle tamamlanır güze­lim masal. Ki dönüp baştan uca okumalı onu herkes.

  • Vaay, sen de mi Brütüs! ve Shakespeare’in uydurmaları

    İşareti alanlardan Servilius Casca, en tezcanlıları olarak Sezar’a hançerle bir kesik atıyor; ama bu basit bir sıyrıktan öteye gidemiyor. Öyle ki Sezar’ın dönüp “Ne yapıyorsun ulan?” falan dediği aktarılıyor. Casca da o sırada “Ulan koca diktatöre hançeri vurduk, bir de başkası olaya dahil olmazsa kabak gibi ortadayız, inkar da edemeyiz, şafak karanlık, küllüm yanarız” diye düşünerek “Oğlum yardım etsenize alooo?” diye senatoya bağırıyor. E, bunun üzerine diğer komplocular da Sezar’ın üzerine atılıp bıçaklamaya başlıyor. Ancak o noktadan sonra Sezar’ın ağzından çıkan “Vay sen de mi Brutus!” vesaire gibi cümleler, benim bildiğim Shakespeare’in falan uydurması.

    Bilirsiniz “Mart ayı dert ayı” der eskiler ve ek ola­rak tüm vergi mükellef­leri. Gerçi vergi ayını Şubat’a çektilerdi geçen sene galiba ama konumuz o değil; paramız da ol­madığına göre neyin vergisini nereden vereceğiz zaten. Entere­sandır, dünya tarihi için de Mart ayı dert ayıdır. Tabii bu biraz saçma oldu; dert aradığınız tak­dirde, binlerce yıllık tarih içeri­sinde içinde tasa, elem ve keder olmayan ay bulmak mümkün değil. Ancak Mart ayı, en çok Ro­ma Cumhuriyeti’ndeki meşhur “Mart ortası” hadisesiyle, yani Jül Sezar’ın 23 yerinden bıçakla­narak katledilmesiyle bilinir.

    Genel kültür -ilginç bir şey- neredeyse okuma yazma öğren­diğimiz yaşlardan beri, Sezar’ın ihanete uğradığını, Sezar’ı “kar­deşi gibi bildiği” Brütüs’ün bı­çakladığını, bıçaklanan Sezar’ın “Sen de mi Brütüs!” dediğini kafamıza kakar. Sonra aramız­dan kimileri gider aklından zoru varmışçasına tarih okur ve son­dan başa, bu bildiklerimizin pek de öyle olmadığını öğrenir.

    Şimdi eğer aklımda yanlış kalmadıysa Sezar’ın yaklaşık 60 kişi tarafından 23 kere bıçak­lanması esnasında kimseyle öy­le uzun uzadıya diyaloga girdiği falan yok. Bu arada bu 60 kişi­nin katıldığı suikastte saldırgan başına ortalama 1/3 bıçak dar­besi gerçekleşmesi, saldırgan­ların isabet yüzdesinin Galata­saray’ın gol yollarındaki isabet yüzdesiyle benzerlik gösterdi­ğini düşündürebilir. Ancak tabii gerçekte 60 kişi aynı anda bir hedefe bıçakla saldırdığında ço­ğu yanlışlıkla birbirini bıçakla­yacaktır ki bunu hem Plutark’ın yazdıklarından hem de tecrü­belerimizden, yani lisedeyken bir anda üzerimize çullanan D sınıfından 10 kişinin yumruk ve tekmelerinin çoğunun birbirine gitmesinden biliyoruz (Bu ara­da futbol analojisi için kusura bakmayın. Galatasaray öyle mi bilmiyorum; sadece puan tab­losunda en aşağıdaki büyük ta­kımı yazdım. Yoksa kaptan kim diye sorsanız, Cüneyt Tanman derim, o derece).

    Diğer yandan -tarih bilme­niz falan da çok gerekmiyor- uy­gulama açısından bir kere bıçak darbelerini kişi başına bir darbe şeklinde karneyle dağıtmadıkla­rına göre 23 darbeden bir kısmı mükerrer darbeler. Yani Sezar’ı hiç bıçaklamayanların sayısı aslında 37’den fazla. Ha elbette onlar da hadiseye iştirak etmiş­tir ama kimisi goygoy yapmış, ortalığı velveleye vermiş, atıyo­rum Tillius Cimber gibi biri to­gasını aşağı indirmiş; bir diğeri olayı engellemeye çalışıyor gibi görünüp kalabalık yapmış; bir başkası da olayı engellemeye çalışanlardan birini vaybabam­cılık yoluyla (“Vay babam! Ne­relerdesin yahu?” diyerek tanı­madığınız bir adama sarılmak) alıkoymuş olabilir. Mesela -ben Plutark’ın yalancısıyım- Marcus Junius Brütüs Albinus (Sen de mi Brütüs’teki Brütüs değil) sui­kastı engellemesin diye Markus Antonyus’u kapıda lafa tutmuş yarım saat artık ne pis geyiği varsa, adamcağızı can dostu bı­çaklanırken ilaçlamış.

    Şimdi aklımda kaldığı kada­rıyla senatörler Sezar’ı, “Hacı gel sana bir dilekçe vereceğiz, onu okuyacaksın” diye senato­ya çağırıyorlar. Sezar yanlıla­rı “Diktatör olsa ayağınıza gelir miydi?” diyor mudur bilmiyo­rum ama zaten diktatör olan ve kendini ömür boyu diktatör ilan eden Sezar gidiyor. Tillius Cimber, Sezar’a dilekçeyi veri­yor, Sezar dilekçeyi reddince de hop diye Sezar’ın togasını tutup boynundan aşağı indiriveriyor. Bu da şimdi komplocuların ara­larında kararlaştırdıkları saldırı işareti hesapta. Yahu zaten 60 kişiyseniz niye böyle bir işarete ihtiyacınız olsun? Hadi bir işa­ret lazım diyelim, daha saçma işaret mi bulamadınız adamın togasını indiriyorsunuz? Hayır belki Ortadoğu’daki ayakkabı at­ma adeti gibi bir anlamı vardır diyeceğim ama öyle olsa duyar­dık gibi geliyor; en azından Plu­tark kardeşimiz yazardı.

    Neyse. İşareti alanlardan Servilius Casca, en tezcanlıları olarak Sezar’a hançerle bir kesik atıyor; ama herhalde diğerleri­nin katılacağını umduğundan, bu basit bir sıyrıktan öteye gi­demiyor. Öyle ki Sezar’ın dönüp “Ne yapıyorsun ulan?” falan de­diği aktarılıyor. Casca da o sıra­da “Ulan koca diktatöre hançeri vurduk, bir de başkası olaya da­hil olmazsa kabak gibi ortadayız, inkar da edemeyiz, şafak karan­lık, küllüm yanarız” diye düşü­nerek “Oğlum yardım etsenize alooo?” diye senatoya bağırıyor. E, bunun üzerine diğer komplo­cular da Sezar’ın üzerine atılıp bıçaklamaya başlıyorlar adamı. Ancak o noktadan sonra Se­zar’ın ağzından çıkan “Vay sen de mi Brütüs!”, “Ulan Trebonius ayıp ettin ama!”, “Beğendin mi yaptığını Basilus?”, “Hulki senin ne işin var burada?” gibi cümle­ler olduğu benim bildiğim Sha­kespeare’in falan uydurması.

    Hadi ilk sıyrık niteliğinde­ki bıçak darbesinden sonra bir şeyler söyledi adam da, öldü­rücü nitelikte olduğu otopsi ra­porlarıyla sabit ikinci darbeden sonra pek de öyle sitem etme­ye, kırgınlık belirtmeye, esefle kınamaya fırsat bulamamıştır diye düşünüyorum. Zaten yine Plutark’ın aktardığına göre hiç­bir şey de dememiş. Yine zaten Brütüs de gerçekten Sezar’ı bı­çakladı mı, elinde bıçağıyla sal­dırganların arasındayken bir o yana bir bu yana fırlatılan Sezar mı kazayla Brütüs’ün elinde­ki bıçağa çarptı belli değil. Bana sorarsanız Brütüs ortama uyup bıçaklıyor gibi yapmış ama bı­çaklamamıştır da, bana niye so­ruyorsunuz onu da anlayabilmiş değilim.