95 yıllık ömrüne 652 beste, 256 ödül sığdıran, Klasik Türk Musikisi’nin üstadı Alâeddin Yavaşca 23 Aralık 2021’de bu dünyadan göçüp giderek bestelerini öksüz bıraktı. Binlerce hastaya doktorluğuyla, yüzbinlerce dertli gönüle besteleriyle şifa olan; “Artık Bu Solan Bahçede Bülbüllere Yer Yok”tan “Guruba Yaklaşan Ömür Bağında”ya büyük bir yetenek.
Klasik Türk Musikisi’nin son büyük temsilcisi Alâeddin Yavasca da bu dünyadan geçip gitti. 1 Mart 1926’da Kilis’te musiki meraklısı Yavaşçazâde Cemil Bey’in oğlu olarak dünyaya gelmiş; bu evde Tamburi Cemil Bey’in plaklarıyla büyümüştü. Ana lisanı olacak notalarla tanışması, ilkokul sıralarında Zeki Çelikalp’ten aldığı Batı Müziği keman derslerine; Türk musikisiyle ilişkisinin ciddileşmesi İstanbul Erkek Lisesi yıllarına dayanıyordu. İstanbul Tıp Fakültesi yıllarında da ağır ders yüküne rağmen müzikten uzak kalamamış, Ercüment Berker tarafından kurulan üniversite korosuna başlamıştı. Bu koro ona radyo sanatçılığının kapılarını da açmış, 1950’de İstanbul Radyosu ailesine katılmıştı. O yılları şöyle anlatıyordu: “Liseyi okumak için İstanbul’a geldim. O sıralar kanuna merak salmıştım. Artaki Candan’dan kanun dersi almaya başladım. İstanbul Erkek Lisesi’ndeki hocam neyzen Hakkı Süha Gezgin, musiki ile ilişkimi öğrenmiş. Bir gün dersten sonra çağırdı. Her Salı ve Cuma akşamı evinde yapılan fasıllara davet etti. Alanında en iyi hanende ve sazendeler katılırdı o fasıllara. Orada Süleyman Erguner’i tanıdım. O Sadettin Kaynak’la tanıştırdı. Daha 18 yaşındaydım”.
Hocası Sadettin Kaynak’la ilişkisi her daim vefa üzerine kuruluydu. Yavaşca, Kaynak’ı hastanede kaldığı zamanlar hiç yalnız bırakmamış, Kaynak da onun için “Çok şükür şimdi rahatım. Gözüm arkada değil. Benim düşündüğüm musikiyi devam ettirecek, yaptığım eserleri sona erdirmeyecek bir bestekâr kalıyor arkamda” demişti. Bunu hocasına söyleten, “Ümitsiz Bir Aşka Düştüm, Ağlarım Ben Hâlime” dizeleri ve dilden dile dolacak bu güfteye yazdığı Hicaz bestesiydi.
Ana lisanı notalar Klasik Türk Musikisi’nin son büyük temsilcisi Alâeddin Yavaşca, 95 yıllık ömrüne sığdırdığı 652 beste, 256 ödül, sayısız icra ile silinmez bir iz bıraktı.
Sadece kendi güftelerini değil, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi büyük şairlerin şiirlerini de bestelemişti. Şairin büyük bir aşkla bağlı olduğu eşi Azize Çamlıbel’i kaybettikten sonra, kan çanağına dönmüş gözleriyle Yavaşca’ya uzattığı sözler, daha sonra Zeki Müren’den Emel Sayın’a, Behice Aksoy’dan Ahmet Özhan’a sayısız sanatçının repertuvarına girecekti: “Artık Bu Solan Bahçede Bülbüllere Yer Yok / Bir Yer Var ki Seven Sevilenden Eser Yok”.
Kendi büyük aşkı ve eşi Ayten Yavaşca’yı da şarkısız bırakmamıştı Alâeddin Bey. “Senden Uzak Günlerim Zindan Oluyor / Hasretin Elemin Kalbime Doluyor” sözleriyle bilinen unutulmaz eseri yazmasında bir konser dönüşü yaşadıkları dargınlık etkili olmuştu. Yıllar sonra bu şarkının Ayten Hanım’ın uzakta olduğu bir zamanda yazılıp yazılmadığı sorulunca “Yoo, bitişik odadaydı” cevabı gülüşmelere sebep olmuştu.
Yavaşca, son büyük bestelerinden birini de kendi hastalığını öğrenmesinin üzerine yazmıştı. “Guruba Yaklaşan Ömür Bağında / Yapraklar Sararıp Güller Döküldü / Yalnızlığa Düştüm Bu Son Çağımda / Ümidim Kalmadı Belim Büküldü” şarkısını dinleyip de onu ve 95 yıllık ömre sığdırdığı silinmez izleri anmadan geçmek artık ne mümkün!
Türkiye’nin ve Türkçenin değer oluşturmuş, iz bırakmış sayılı şairlerindendi Sezai Karakoç. Diyarbakır-Ergani doğumlu şair, 16 Kasım 2021’deki vefatının ardından İstanbul Şehzadebaşı Camii haziresine defnedildi. Gerek eserleri ve şiir anlayışı, gerekse konuşmaları ve siyasi tutum alışlarıyla nevi şahsına münhasır bir iz bırakan Karakoç’u, Enis Batur’un 2005’te kaleme aldığı “Sezai Karakoç Okuma Saatı” başlıklı yazısıyla anıyoruz.
Yirmi yıl olmuş, edebiyat dünyamızda iki “cephe”nin biribirine sağır kalışını eleştiren yazılar kaleme almıştım peşpeşe. Şüphesiz, o dönemde de bu ayrışmaya yüz sürmeyen iki avuç has şair, yazar vardı, şimdi de olduğunu gözlemliyoruz; ama önyargılar, dünyagörüşü ya da hayat anlayışı farklılıklarının körüklediği kafa çevirişler okur çoğunluğunu hep etkiledi, sonunda kaybedenlerin kendilerinden başkası olmadığını bile algılayamadı insanlar. Bu körelme, gün geldi, ait sayıldıkları “cephe”lere bakışlarını da miyoplaştırdı kaldı ki: Görmemeye alışmışlardı.
Çevremdekilere Dağlarca’nın İncir Yürüyüşleri (1999) ve Yapıtımla Konuşmalar II (2000) gibi iki başyapıt daha yayımladığını anımsattığımda bana inanmaz gözleriyle bakıyorlar yalnızca; kimse o kitapları aramaya kalkışmıyor.
Özdemir İnce’nin, Yasakmeyve’nin 18. sayısında (Şubat 2006) “Ôscia Antica” başlıklı, onüç parçalık önemli bir şiir yayımladığından sözettiğimde, “o gazete yazılarını yazanın iyi şiir yazamayacağı” yanıtını alıyorum.
İşin kötüsü, bu tepkileri verenler, bir biçimde aynı “cephe”de yeraldıklarını ‘duruş’larından bildiğim, kültür dünyamızın ufku geniş temsilcileri. “Karşı cephe”den bir ürüne dikkat çektiğimde ise, mermer kafa eleştirmenimiz bana çıkışarak haddimi bildiriyor. Bir tanesi de, “sen kendi işine bak” demişti: “Şiirini yaz, başkalarının yazdıklarını çentiklemekten vazgeç”. Besbelli iyi geçinmenin yolu oradan geçiyor -gerçek şu ki, benim pek geçinmeye niyetim yok.
Son çeyrek yüzyıl içinde yazılmış en okkalı siyasal şiirlerin de şairi olan Sezai Karakoç, kısa süren Diriliş Partisi serüveni sırasında, 1991’de Bursa’da düzenlenen bir mitingde.
Şiir ortamını, edebiyat dünyasını 1980 Eylül’ünden bu yana pus kapladı. Kişi öne çıkıyor, çıkarılıyor; yapıt hiçesayılıyor, görülmüyor. Öyle ki, takipçileri bile etkiliyor durum. M. Ş. Onaran, ‘bir vakitler’ etkili olmuş Nuri Pakdil’in sırra kadem bastığını sanıyor. Oysa Pakdil, Otel Gören Defterler üst başlığıyla vaftiz ettiği yeni yapıtlarını peşpeşe yayımlamayı sürdürüyor; gitgide derinleşen bir dünyayı gitgide incelen bir yazıyla kuşatarak hem de. “İyi de, ortalıkta görünmüyor”, denilebilir.
Bütün bu tabloyu, sözü Sezai Karakoç’a getirmek için çizdim. İki buçuk yıl önce Amerika Irak’a “demokrasi”yi getirdi: Bugün herkes biribirini öldürme özgürlüğünü kullanıyor artık. Bir buçuk ay oldu, Ortadoğu’da kan gövdeyi götürmeye başladı. Bölgede neler olabileceğini kestiremeyen kimse yoktur sanırım.
Sezai Karakoç, 1979-1988 arası yazdığı ve Alınyazısı Saatleri başlığı altında topladığı şiirlerinde bu coğrafyanın bütün iniltilerini, ağıtlarını, isyanını yoğunlaştırmıştı. Şiir ortamı dönüp oraya bakıyor mu? Bana öyle geliyor ki, o dar alandan başlayarak halka halka geniş okur kitlesinin dikkatine Karakoç’un şiirleri açılmalıydı -hiç değilse Mehmet Ocaktan’ın, İhsan Deniz’in elinden.
“Şiir halktan koptu” serzenişine girişenlerin önce köprü mühendisliğini ciddiye alması gerekmez mi?
Sezai Karakoç, “karşı cephe”nin uzun süre takibinde kalmışsa, bunu Mülkiye’den arkadaşları Cemal Süreya ve Ece Ayhan’ın ısrarlı hatırlatmalarına da borçluyuz; geçerken anımsatmak gerekir. Kendi cephesinde, bir tür dokunulmazlığı oldu Karakoç’un; ama bu dokunulmazlığın, onun yapıtına yaklaşılmasını neredeyse güçleştirdiği ayrı bir gerçek. Bazı şiirlerinin (sözgelimi “Balkon”), bazı kitaplarının (Gül Muştusu, Hızırla Kırk Saat) haklı ünü sonrasını haksız biçimde gölgeledi.
Karakoç’un şiirinde, birkaç uygarlık ekseni adıyla sanıyla çizilmiştir: İstanbul-Diyarbakır-Bağdat, Kudüs-Kabil-Kahire gibi. Geniş bir kültür coğrafyasına hüzün ve isyanla, umut ve öfkeyle yüzünü döner ve bir bakıma yeni bir epiğin tohumlarını saçar.
Şiirokurunun bir tuhaflığı da bu noktada biçimlenir: Mahmud Derviş’e ya da Adonis’e âşinadır da, bu defa da hipermetrobu azdığı için burnunun dibini görmez: Ortadoğu tragedyasının en çetin, sağlam şiirlerinden biri Sezai Karakoç’un yapıtında beklemektedir.
Kimi ilgilendirir bilemem ama, anımsatmak isterim: Benim Sezai Karakoç’la ortak yönüm çok fazla olmasa gerektir -aynı kuşaktan değiliz, dünyagörüşümüz ve hayat anlayışımız neredeyse iki ayrı uçtadır, onun yeri cennetse benimkisi besbelli cehennemdir; konumuz burada şiir olduğuna göre: Gün Doğmadan’ı okumadan, ince eleyip sık dokumadan olmaz derim.
Sezai Karakoç, bırakın medya maymunluğunu, kısa süren bir siyasal parti serüveni sayılmazsa, hiçbir zaman ortalıkta görünmedi.
Bu onun şiirinin hakettiği ölçüde görülmesine engel olmamalı. Alınyazısı Saati, son çeyrek yüzyıl içinde yazılmış en okkalı siyasal şiirleri buluşturan toplam, kederli bir Ortadoğu destanı.
Oluz Höyük’te 15 sezondur devam eden geniş ölçekli arkeolojik çalışmalar, Kızılırmak Havzası Geç Demir Çağı kültürünün Doğu ile olan ve bugüne kadar bilinmeyen bağlantılarını ortaya koydu. MÖ 450 yıllarında Pers kökenli Akhaimenid bir zümrenin yerleşmiş olduğu mekanda, çoktanrılı inançlardan uzak duran ve monoteizm sisteminde yaşamış bir toplumun izleri ortaya kondu.
Kuzey-Orta Anadolu’da, Amasya ilinin 25 km. batısında yer alan Oluz Höyük’teki kazı çalışmaları 15. yılını tamamlarken, 10 yerleşimin üstüste kurulmasıyla oluşmuş bu önemli merkezin her dönemde “dinsel bir yapılanma” içinde olduğu ortaya çıkmaya başladı.
2021’de kazı alanının kuzeyinde yapılan basamaklı derinleşme çalışmaları sırasında Hitit Krallığı’nın yıkılışına tanıklık eden Çöküş Dönemi’ne (MÖ 1200-1150) ait ilginç kalıntılar bulundu. Bunlar içinde özellikle buğday ve fiğ tohumlarının yakılması ile gerçekleştirilmiş bir dinsel ayine ait kömürleşmiş tohum kalıntıları, Hititlerin yıkılış sürecindeki yeni inanç sisteminin ritüel ve pratiklerini ilk kez tanımamıza olanak sağlayacak gibi görünüyor.
Hitit çöküşünden yaklaşık 600 yıl sonra Oluz Höyük’ün Frig Krallığı Dönemi’nde önemli bir dinsel merkez olmaya başladığını işaret eden en önemli yapı Kubaba (Ana Tanrıça) Sunağı’dır. MÖ 600 civarında inşa edildiği anlaşılan sunak (kurbangah) aslında Frigya’da çok sık görülen kayalardan şekillendirilmiş basamaklı sunakların Kappadokia’daki bir öykünmesi gibidir. Yerleşmenin o dönemdeki en yüksek noktasına inşa edilmiş sunak, ana plan şeması olarak kareye yakın dikdörtgen biçiminde olup, masif bir yapı. Anadolu’da Frig Krallığı’nın son dönemlerinde ortaya çıkan Kubaba (Matar Kubileya) dini çoktanrılı bir inanç gibi görünse de monoteizme oldukça yakın bir yapısı ve görünümü vardı. Gerçekte, Anadolu sakinlerinin Neolitik Dönem’den beri tapındığı Ana Tanrıça kültünün Frig Krallığı’ndaki bir yorumu olan Kubaba, Midas döneminde Karkamış’tan Gordion’a ithal edilmiş bir Tanrıça’ydı.
Ateşgede ve ibadethane MÖ 450’lerde inşa edilen Anadolu’nun en eski ateşgedesi, toprak üzerine oturtulmuş 1.60 m çapında bir ateş çukuru ile bunu çevreleyen küçük bir selladan oluşuyor.
Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’ün Pers Dönemi (MÖ 450-300) katmanlarında açığa çıkarılan önemli ve eşsiz arkeolojik bulgular, dünyanın ilk önemli dininin doğuşuna; “Arkaik Monoteizm”e işaret etmektedir. Temel pratiğini Ateş Kültü’nün oluşturduğu bu inanç sisteminde ateşgede, ibadethane, kutsal küllerin depolandığı alanlar ve kutsal eşyaların gömülmüş olduğu bothroslar ile kurban çukurları; Oluz Höyük’te MÖ 5. yüzyıldan itibaren kurumsallaştığı gözlenen tek Tanrı inancının işaretlerini yakaladığımız “Arkaik Monoteizm”in varlığını gösteriyor.
Oluz Höyük’teki kazılar, Ateş Kültü’nün çok önemli bir yere sahip olduğuna inanmamız için yeterince kanıt sağlamakta. MÖ 450’lerde inşa edilen Anadolu’nun en eski ateşgedesi, toprak üzerine oturtulmuş 1.60 m çapında bir ateş çukuru ile bunu çevreleyen küçük bir selladan oluşmaktaydı. Buraya ulaşan özel yollar ile platformların bulunduğu bir kutsal alan bulunuyordu. Kutsal ateş çukurunu oluşturan taş sırasındaki özel taşlar üzerindeki duman artıklarının kalıntıları ile çukurun içi ve çevresindeki kül ve karbonların varlığı, burada yanmış ateşin “Sonsuz Ateş” olarak hemen hemen sürekli yandığını kanıtlar niteliktedir. Bu bağlamda bugüne değin arkeologlar ve dilbilimcilerin Ateş Kültü varlığına dair problemler üzerine yaptıkları teorik tartışmaların temellerini veren arkeolojik doğruları en sonunda bulmuş gözüküyoruz.
Ateşgede üzerindebatmayan güneş Buraya gelenler, özellikle sabahın çok erken saatlerinde bulundukları yerden hem yanan ateşi hem de Ateşgede üzerinden doğan güneşi aynı doğrultu üzerinde izliyor olmalıydılar.
Oluz Höyük kazılarının Önasya din arkeolojisi ve din tarihine yaptığı en önemli katkı tek tanrılı dinlerin başlangıç noktasında (MÖ 5. yüzyıl) tapınak ile ibadethanenin farklı yapılar olduğunu anlamamızı sağlamış olmasıdır. Ateşgede ve ibadethane, Anadolu Geç Demir Çağı arkeolojisi için yeni bir dinsel yapılanmaya işaret etmektedir. Kutsal Ateş’in yandığı Ateşgede küçük bir yapı olup, yanmakta olan ateşin dışarıdan görünmesi için üstünün kapatılmamış olduğu düşünülmektedir. Ayrıca Kutsal Ateş’in yanında her gün saatlerce dua okuyan Magus’un (Mog) sesinin duyulabilmesi için de üstünün açık olması önemliydi. Bugüne değin güneyi dışında tüm duvarları açığa çıkarılmış olan ibadethaneyi 6 adet sütunun taşıdığı büyük bir çatının kapladığı anlaşılmaktadır. Henüz kazısı tamamlanmamış olmasına karşın mevcut boyutu 100 m2’yi geçen ibadethane içinde kuzey-güney doğrultusunda iki sıra halinde aralıklarla yerleştirilmiş üçer adet olmak üzere toplam 6 adet taş sütun kaidesi açığa çıkarılmıştır. Kumtaşından şekillendirilmiş olan taş kaideler birbirine yakın büyüklükte olup, ortalama 50 cm çapındadır. Kaidelerin dibinde bulunan yumruk büyüklüğündeki moloz taşların, oldukça uzun ve kalın ahşap dikmeleri taşıyan taşların devrilme ve kaymasını önlemek amacıyla yerleştirildiği düşünülüyor.
Hititler’den Frigler’e… Kubaba (Ana Tanrıça) Sunağı, Frig Krallığı döneminde Oluz Höyük’ün önemli bir dinsel merkez olduğuna işaret ediyor
İbadethane’nin doğu duvarının tam ortasında Ateşgede’yi doğrudan gören bir açıklık bulunmaktadır. Kuzeydeki sütunların arasından Ateşgede ve içinde yanmakta olan Kutsal Ateş rahatlıkla görülebilmekteydi. Buraya gelenler, özellikle sabahın çok erken saatlerinde bulundukları yerden hem yanan ateşi hem de Ateşgede üzerinden doğan güneşi aynı doğrultu üzerinde izliyor olmalıydılar. Günümüz Zerdüşt dini mensuplarının güneşin doğuşundan gün ortasına kadar (Hâvangâh), gün ortasından öğleden sonra saat üçe kadar (Rapîtvengâh), saat üçten güneşin batışına kadar (Uzeyrengâh), güneşin batışından geceyarısına kadar (Eyuhserîtemgâh) ve geceyarısından güneşin doğuşuna kadar (Uşehingâh) eda ettikleri 5 vakit namazları vardır. Zerdüşt dininin Arkaik Dönemi’nin yaşanmış ve kurumsallaşmış olduğu Oluz Höyük’te, İbadethane’den Kutsal Ateş’in ve güneşin doğuşunun izlenebilmiş olması, çok büyük olasılıkla Havangâh Namazı’nın eda edilmiş olduğuna ve daha da önemlisi Erken Zerdüşt dininde namazın MÖ 5. yüzyıldaki varlığına atıf yapmakta. Oluz Höyük’teki bu arkeolojik gerçeklikler ve gözlemler, ilk defa Anadolu ve Önasya’da monoteist inanç sistemi çerçevesinde ve dinsel yapılanma doğrultusunda pratik mekan ile ibadet mekanının ayrılmış olduğuna işaret etmekte.
Oluz Höyük soylu ve elit bir Pers zümresinin yerleştiği bir merkezdi. Kendileri için bir Ateşgede kurmuş olan Perslerin, ibadetleri sırasında doğa ve iklim koşullarından korunmak ve bir cemaat oluşturabilmek amacıyla üstü kapalı olan, Ateşgede’yi görecek, içeride okunan duayı duyacak ve belki de bu duaya eşlik edecek biçimde bir mekan tasarlamış ve inşa etmiş oldukları anlaşılmaktadır. Anadolu ve Önasya’nın ilk ibadethanesi denilebilecek yapının tasarımı, bugün de Zerdüşt dininin pratiklerinden olan sabah namazının Oluz Höyük’ün soylu sakinleri tarafından eda edilmiş olabileceğini düşündürmektedir.
Kazı alanının kuzeyinde yapılan basamaklı derinleşme çalışmaları sırasında, Hitit Krallığı’nın yıkılışına tanıklık eden Çöküş Dönemi’nde, buğday ve fiğ tohumlarının yakılması ile gerçekleştirilmiş bir dinsel ayine ait kömürleşmiş tohum kalıntıları bulundu
İstanbul-Galata semtinde, Bankalar Caddesi’nde bulunan tarihî St. Pierre Han, çokkültürlü kentin 250 yıllık geçmişini günümüze taşıyor. Fransız Devrimi’nden Osmanlı Bankası’na ve ünlü mimarlara, yakın tarihin marka olmuş girişimlerine evsahipliği yapan mekan, şimdi İBB Miras inisiyatifiyle kentin kültür-sanat odaklı bir alanı olmak üzere yeniden uyanıyor.
İstanbul’un yaşayan hafızası St. Pierre Han…
Şehirle, insanla ve zamanın ruhuyla daha anlamlı bağlar üzerinden ilişki kurmamızı sağlayan bir İstanbul sakini. 250 yıl geriye giden tarihinde “Ceneviz Galata’sı”nın kalp atışlarını duymak da mümkün, kozmopolit yaşamın zenginliğini hissetmek de…
Tarihî han, şu andaki harabe görüntüsünün ardında birçok ilki barındırıyor.
İstanbul, son yıllarda belki daha önce hiç olmadığı kadar “kültürel miras” kavramıyla birlikte anılıyor. Şehirle ilişkimizi başka boyutlarda yeniden kurgulayan kültürel mirasla birlikte sanki şehri yeniden merak etmeye, dinlemeye, görmeye, hissetmeye başladık.
Yakın zamanda şehir sakinlerini tarihe çağıran özel mekanlardan biri de kuşkusuz ki St. Pierre Han. Konumu, tanıklığı ve çok katmanlı dokusuyla şehrin en önemli hafıza duraklarından biri. Yıldız mimarların, kentin siluetinde benzersiz bir yere sahip olan bazı anıtsal yapıları vaktiyle bu handaki çalışma mekanlarında hayal ettiklerini bilmek bile tek başına bir yolculuk… Ancak St. Pierre Han’ın duvarları arasında bundan çok daha fazlası saklı. Ticaretin merkezinde, kozmopolit yaşamın tam kalbindeki bölge, bir zamanlar ekonominin ve sosyal hayatın nabzını tutan bir liman kentinden farksızdı. Galata Kulesi’nden sahile inen her bir sokakta ayrı bir canlılık yaşanıyordu. Bugünkü Galata Kulesi Sokak da onlardan biriydi. 17. yüzyıl başında bu sokakta inşa edilen Saint-Pierre ve Paul Kilisesi, Katolik-Dominiken rahiplerinin mabedi olarak Galata’nın çokkültürlü yaşamında yerini aldı.
Osmanlı döneminin yıldız mimarlarından Osmanlı Bankası’na koridorlarında sayısız hikaye biriktirmiş 250 yıllık St. Pierre Han, bu günlerde İBB Miras girişimiyle restore ediliyor.
İtalyan mimar Gaspare Trajano Fossati’nin imzasını taşıyan kilisenin hemen yanı başındaki ahşap lojmanları, ilerleyen yıllarda bölgenin meşhur yangınlarıyla küle dönünce, St. Pierre Han’ın hikayesi de başlamış oldu. Kiliseye gelir sağlamak amacıyla yaptırılan ve 1771-1775 arasında tamamlanan hana adını veren de bu kiliseydi…
Eski Banka Sokağı’nın bir köşesinde karşımıza çıkan St. Pierre Han’a dışarıdan baktığımızda, çoğumuz tek bir bina gibi algılarız. Ancak esasında bu devasa bina, farklı zamanlarda birbirine eklemlenen ve farklı ihtiyaçları karşılayan bir yapı grubu bütünü. Kiliseye sırt veren ilk kısım 1771’de; Eski Banka ve Galata Kulesi Sokağı’nın kesiştiği ikinci kısım 1772’de; Voyvoda (Bankalar) Caddesi’ne dönen üçüncü ve son bölüm ise 1775’te inşa edildi.
Ticaretle bağlantısından dolayı her ne kadar adına han dense de St. Pierre Han bildiğimiz Osmanlı hanlarından farklı. 58 metre uzunluğundaki cephesiyle yaklaşık 2500 m2’lik bir alana yayılan yapı Galata’dan Paris’e uzanan bir yolculuk.
Dikkatli gözler, tarihî hanın farklı noktalarında yer alan armaları hemen farkedeceklerdir. Bu armalardan biri Fransa Krallığı’na ait. Armada yuvarlak burmalı bir bilezik içine işlenen ve “fleur de lys” diye bilinen üç zambaklı krallık arması göze çarpıyor. Bu kısmın üzerindeyse krallık tacı bulunuyor.
Bir diğer arma, binanın yapımında maddi ve manevi katkıları olan, “hanı yaptıran kişi” olarak da anılan Fransız elçisi François Emmanuel Guignard de Saint-Pries anısına taşa işlenmiş asalet arması.
İstanbul’un yaşayan hafızası İstanbul Bankalar Caddesi’ndeki St. Pierre Han, şu andaki harabe görüntüsünün ardında birçok tarihî ilki barındırıyor. Yapının restorasyonuna devam eden İBB Miras yetkilileri binayı “harabe estetiği” yaklaşımıyla muhafaza edeceklerini söylüyor.
Üçüncü arma ise bizi Fransız İhtilali’nin ateşli şairlerinden, gazeteci André Chénier’ye götürüyor. Rivayet odur ki André Chénier’nin babası ticaret için İstanbul’a gelir, burada âşık olduğu kadınla evlenir ve sonrasında da Fransız Elçiliği’nin ticaret ataşesi olarak atanır… Chénier Ailesi bu görev sebebiyle St. Pierre Han’ın bugünkü yerinde bulunan ahşap evlerden birinde ikamet eder. Oğulları André de 30 Ekim 1762 yılında, işte o evde dünyaya gelir… Aile 3 yıl sonra Paris’e döner. Bu yolculuk, Andre Chénier’nin 1794’te giyotinde son bulacak hazin öyküsünün başlangıcıdır.
Şairin hatırasının handa mermer bir levhayla ölümsüzleşmesine vesile olan kişi ise Stamboul gazetesinin sahibi ve başyazarı Régis Delbeuf olur. Dönemin ünlü mimarı Alexandre Vallaury tarafından hazırlanan levha, hanın ikinci katındaki odalardan birine yerleştirilir. Üzerinde Fransızca “André Chénier 30 Ekim 1762’de bu evde doğmuştur” ifadelerinin yer aldığı levha, günümüzde de aynı yerde.
St. Pierre Han’ın ikinci katında karşımıza çıkan bir diğer pano, bir bakıma 1894-1931 arasında burada ilk mimarlık ofislerinin bulunduğunu gösteren bir gurur tablosu. İstanbul’un anıtsal yapılarını tasarlayan ünlü mimarları ağırlamasıyla öne çıkan St. Pierre Han, resmî kayıtlara göre 38 yılda 28 mimarlık bürosuna evsahipliği yaptı. Antoine N. Perpignani, Hovsep Aznavur, Marco G. Langas, Edoardo Carlo, Vittorio De Nori ve Giulio Mongeri, yolu handan geçen yıldız mimardan bazıları…
Han, resmî kayıtlara göre 38 yılda 28 mimarlık bürosuna evsahipliği yaptı. Levhada adı yazan Antoine N. Perpignani ve Marco G. Langas, onlardan yalnızca ikisi.
Sadece bu isimler bile, onlardan geriye nasıl paha biçilmez bir kent mirasın kaldığının kanıtı: Örneğin Demir Kilise (Bulgar Kilisesi /Sveti Stephan Kilisesi) ve Mısır Apartmanı’nda Hovsep Aznavur’la karşılaşırız. İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Osmanlı Bankası binasında Alexandre Vallaury’yi selamlarız. Maçka Palas, Karaköy Palas, St. Antuan Kilisesi ve İtalyan Sefareti yapılarında Giulio Mongeri’yi anarız.
İstanbul’un çehresini güzelleştirmekle kalmayıp ona adeta ruhunu da veren tüm bu isimler, St. Pierre Han’ın köşe bucağında karşımıza çıkar.
Gelelim St. Pierre Han’ı ayrıcalıklı kılan bir başka önemli ize. Bu mekan aynı zamanda Bank-ı Osmani-i Şahane’nin, yani Osmanlı Bankası’nın ilk kurulduğu yer. 1863’te faaliyete başlayan bankanın handaki varlığı, hem benimsediği modern, Batılı tarzdaki ekonomi modeli hem de hanın bu katında uyguladığı değişiklerle ülkedeki dönüşümün de habercisiydi.
Ekonominin merkeziydi St. Pierre Han, Bank-ı Osmani-i Şahane’nin, yani Osmanlı Bankası’nın ilk kurulduğu yerdi. Ancak Cumhuriyet döneminde ekonominin merkezi olma özelliğini yitirmiş, giderek tornacı, demirci, elektrikçi gibi işyerleri ve atölyeler tarafından tercih edilmeye başlanmıştı.
18. yüzyılda iki katlı bir yapı olarak inşa edilen hana, bu dönemde tuğla örgülü üçüncü bir kat eklendi. Bankanın ihtiyaçları doğrultusunda cephelere ve iç mekânlara müdahaleler yapıldı. Bu müdahaleler, malzeme ve işlev açısından da handa kalıcı izler bıraktı… 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’na kadar Fransız ve İngiliz ortaklığında çalışmalarına devam eden Bank-ı Osmani-i Şahane, 1890’da Bankalar Caddesi’nde Alexandre Vallaury’nin imzasını taşıyan yeni Osmanlı Bankası binasına taşındı.
Cumhuriyet döneminde ekonominin merkezi olma özelliğini yitirmeye başlayan Han, giderek tornacı, demirci, elektrikçi gibi işyerleri ve üretim atölyeleri tarafından tercih edilmeye başlandı… Muhteşem Kot atölyesi ise hikayesi ile şüphesiz özel bir yer tutuyor bu dönemde. Atölyeye, markaya, hatta Türkiye’de blucine adını veren veren Muhteşem Kot Bey, Fransa’daki terzilik eğitimi sırasında denim kumaşla tanışıyor ve 1940’lı yıllarda handaki atölyesinde üretime başlıyor. “3 zincir dikişli Amerikan tipi” pantolonlarıyla iç pazardaki talebi karşılayan Muhteşem Kot, ürününün sağlamlığını logo’suna yansıtmıştı: Pantolonu iki ayrı yöne çeken at arabası görseli!
Avusturyalı yazar Stefan Zweig, iltica ettiği Brezilya’da eşi Lotte’yle birlikte intihar etti. Bıraktığı mektupta: “Hepinize uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum” yazmıştı.
Gelenler-gidenler, açılanlar-kapananlar derken St. Pierre Han günümüze yaklaştıkça daha da yalnızlaştı. Handa bir bir sahne alan farklı iş kolları ve geçmişteki şaşaalı günler sadece fotoğraflarda kaldı. Bugünkü terkedilmiş, harabe görüntü ince ince kazındıkça, hanın hafızasındaki her şeyin, aslında yerli yerinde olduğu da açığa çıkıyor.
St. Pierre Han şu günlerde kapsamlı bir restorasyon planı ile işte bu olağanüstü hafızasını güncelliyor; tekrar görünür-somut bir hâle dönüştürüyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Bahçeşehir Üniversitesi Uğur Eğitim Vakfı’nın ortak projesi, yakın gelecekte bu tarihî hanı bir kültür-sanat ve yaşam durağı olarak kente tekrar kazandıracak. Handa geçici ve kalıcı sergi salonları, kütüphane, atölyeler ve kültürel etkinlik alanlarının yanısıra destekleyici birimler de yer alacak.
İBB Miras yetkilileri, restorasyonuna devam ettikleri diğer tüm tarihî eserlerde olduğu gibi bu süreçte de binayı muhafazaya dayalı “harabe estetiği” yaklaşımıyla koruyacaklarının altını çiziyor. Tüm uygulamalar bu yaklaşımla, alanından uzmanlardan oluşan bir bilim kurulu heyetinin danışmanlığında hayata geçirilecek…
Bu süreçte İBB Miras’ın sosyal medya hesaplarından ulaşılan online başvuru formuyla şantiye turlarına katılmak da mümkün.
Son sakinlerinden Muhteşem Kot
Türkiye’de blucine adını veren Muhteşem Kot Bey’in atölyesi de 1940’lı yıllarda hanın içindeydi.
Arkeoloji, ülkemizin Batı dünyası ile rekabet edebildiği en önemli bilim dalı. Türkiye’nin arkeoloji ve eski eser politikasını belirleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Türk Tarih Kurumu’nun işbirliği sonucunda gerçekleşen kazı çalışmaları; benzersiz Anadolu coğrafyasında her yıl yeni buluntulara ulaşıyor. 2021’de 150’yi aşkın kazıda antik kentler, höyükler, mezarlıklar, tümülüsler, kurganlar, mağaralar ve objeler açığa çıkarıldı. İşte 2021’in önde gelen arkeolojik keşifleri.
TEL AÇÇANA – HATAY – MÖ 1400 3.400 YILLIK ALALAH
Hitit Dönemi’ndeki adı “Alalah” olan Tel Aççana, Antakya yakınlarında önemli bir öntarih yerleşmesi. Doç. Dr. Murat Akar başkanlığında yürütülen arkeolojik kazılarda kil tabletler ve silindir mühürler bulundu. Buluntular, Orta ve Geç Tunç Çağı’nda Mukiş Krallığı’nın başkenti olan Alalah’ın siyasi tarihi hakkında önemli bilgiler sağlayacak görünüyor. Örneğin üzerinde Luvice yazı olan bir mühür baskısı üzerinde, adına ilk defa rastlanan bir Hitit prensi hakkında bilgiler var.
SATALA-GÜMÜŞHANE / MÖ 7. YÜZYIL URARTULAR GÜMÜŞHANE’DE
Gümüşhane’nin Kelkit ilçesine bağlı Sadak Köyü’nde yer alan ve Roma Dönemi Lejyon kenti olarak bilinen Satala’da, Doç. Dr. Şahin Yıldırım başkanlığındaki kazılar sırasında incelenen bir mezarda Urartu Dönemi tunç kemer parçaları bulundu. Üzerinde kabartma tekniğinde işlenmiş Baş Tanrı Haldi figürleri ile hayvan ve bitki bezemelerinin bulunduğu kemer, Urartu Krallığı’nın kuzeybatı sınırlarını Gümüşhane Bölgesi’ne değin genişletmiş olduğunu kanıtlıyor.
HADRIANAUPOLIS-KARABÜK / MÖ 3. YY-3. YY DEMIR MASKELI ROMALI
Karabük’ün Eskipazar ilçesinde yer alan Hadrianaupolis Antik Kenti’nde Doç. Dr. Ersin Çelikbaş tarafından gerçekleştirilmekte olan kazı çalışmalarında demir bir maske ortaya çıkarıldı. Bir Roma süvarisine ait olduğu düşünülen maskenin bir miğferin parçası olduğu düşünülüyor. MS 3. yüzyılda üretilmiş olduğu anlaşılan miğfer parçası maske, Hadrianaupolis’teki Roma askerî varlığına işaret ediyor.
AIZONAI-KÜTAHYA / 2. YÜZYIL TANRILARIN BAŞLARI
Kütahya’nın Çavdarhisar ilçesindeki Aizanoi antik kentinde, akarsu yatağında yürütülen kazı çalışmalarında, Aphrodite ve Dionysos heykellerine ait olduğu anlaşılan başlar ortaya çıkarıldı. Prof. Dr. Gökhan Coşkun başkanlığındaki kazılarda bulunan baş parçalarının büyük boyutlu heykellere ait olduğu gözleniyor. Bu önemli bulgulardan yola çıkarak bölgede daha önce bir heykel atölyesi olabileceği tahmin ediliyor.
KAZLIÇEŞME-İSTANBUL / 5. YÜZYIL GEÇ ROMA KALINTILARI
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Kazlıçeşme’de, Zeytinburnu Belediye Başkanlık Binası olarak da kullanmış tarihî yapının bahçesinde yaptığı kazılarda mermer bir lahit bulundu. Aynı alanda daha önceki yıllarda gerçekleştirilen kazılarda 5. yüzyıla tarihlenen Geç Roma Dönemi taban mozaiki açığa çıkarılmıştı. 2021 dönemi çalışmalarında mermer lahdin yanısıra sözkonusu mozaikin ait olduğu yapının da temel kalıntılarına ulaşıldı. Zeytinburnu Belediyesi tarafından devam ettirilmesi planlanan kazı çalışmalarında, alanın işlevi tam olarak ortaya çıkarılacak.
KARAHANTEPE-ŞANLIURFA / MÖ 100. YÜZYIL 12 BIN YILLIK HEYKELLER
Şanlıurfa il merkezinin 55 km. doğusundaki Karahantepe’de Prof. Dr. Necmi Karul başkanlığındaki kazılarda günümüzden 12 bin yıl öncesine tarihlenen kayaya oyulmuş yapılar, bu yapılar içinde fallus biçimli dikilitaşlar ile üç boyutlu insan ve hayvan heykelleri açığa çıkarıldı. Heykellerden birinde sırtında leopar taşıyan bir insan betimlenmiş. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından başlatılan “Taş Tepeler Projesi” çerçevesinde araştırılan Karahantepe’nin, Göbeklitepe kültürünün önemli bir yerleşmesi olduğu anlaşılmakta.
SAYBURÇ-ŞANLIURFA / MÖ 100. YÜZYIL HAYVAN FIGÜRLÜ TAŞ FRIZ
Şanlıurfa ili Karaköprü ilçesi yakınlarındaki Sayburç’ta Doç. Dr. Eylem Özdoğan yönetimindeki kazı çalışmalarında insan, leopar ve boğa figürlerinden oluşan taş bir friz açığa çıkarıldı. “Taş Tepeler Projesi” çerçevesinde kazılan Sayburç’ta ayrıca çukur tabanlı ve dairesel planlı bir yapı keşfedildi. Göbeklitepe’nin son dönemleri ile çağdaş olduğu düşünülen Sayburç, Göbeklitepe ve yayılım alanını anlamak açısından büyük önem taşıyor.
BEŞİKTAŞ-İSTANBUL / MÖ 35. YÜZYIL ŞEHIR MERKEZINDE TUNÇ ÇAĞI
Yıldız Yokuşu’nun başlangıcında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin, Kabataş-Mahmutbey Metrosu Beşiktaş girişinin inşa edileceği alanda gerçekleştirdiği kazılarda, günümüzden 5000- 5500 yıl öncesinde yani Erken Tunç Çağı’nın ilk dönemlerinde oluşturulmuş bir mezarlık alanı keşfedildi. Kurgan tipi mezarların öncüsü diyebileceğimiz “Höyüklü Kromlek” tipi mezarlarda, kremasyon (yakma) gömü türünün uygulandığı gözleniyor. Devam ettirilmesi plananlan kazılar, Beşiktaş mezarlığındaki insanların kimler olduğu ve nereden gelmiş olabileceği sorularına yanıt verecek.
SEYİTÖMER HÖYÜK-KÜTAHYA / MÖ 25. YÜZYIL TEKSTILIN TARIHI YAZILIYOR
Kütahya yakınlarındaki Seyitömer Höyük’te, Uzmanı Arkeolog Serdar Ünan yönetiminde gerçekleştirilen kurtarma kazısı, ülkemizde nadir bir örnek olarak tamamı kazılan bir arkeolojik alanda gerçekleşiyor. 2021 dönemi kazı çalışmaları sırasında Erken Tunç Çağı 2’ye (MÖ 2500) tarihlenen radyal planlı bir yerleşme açığa çıkarıldı. Bu yerleşmedeki bir mekan içinde bulunan karbonlaşmış urgan parçaları Anadolu Öntarih arkeolojisi için bir ilk ve Seyitömer’de yaklaşık 4.500 yıl önceki tekstil uygulamalarının varlığına işaret ediyor.
UŞAKLI HÖYÜK-YOZGAT / MÖ 15. YÜZYIL MOZAIKLERIN ATASI
Yozgat yakınlarındaki Uşaklı Höyük’te Prof. Dr. Anacleto D’Agostino başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütülen kazı çalışmalarında koyu ve açık renkli küçük boyutlu taşlarla oluşturulmuş bir taban döşemesi açığa çıkartıldı. İtalyan kazı ekibi MÖ 15. yüzyıldan kalma bir Hitit tapınağının kalıntılarında ortaya çıkarılan taş döşeme tabanın, Antik Dönem mozaiklerinin atası olabileceğini düşünüyor.
Tam 100 yıl önce, Sakarya zaferinden sonra Büyük Taarruz’dan önce, Ankara Antlaşması’yla Fransızlar Güney Anadolu bölgesini boşaltmaya başladı. Adana, Gaziantep, Kilis, Osmaniye, Nizip, Tarsus ve birçok yerleşimde Türk bayrağı dalgalanmaya başladı. En önemli sonuçlardan biri de, zaten tanınan Mustafa Kemal Paşa’nın artık bir efsane hâline gelmesiydi.
Aralık 1921 ve Ocak 1922 aylarında bağımsız Türkiye’nin oluşma sürecine ilişkin sevinçli ve moral verici gelişmeler yaşandı. 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması’nda karara bağlandığı gibi, Güney Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki Fransız işgali sona erdi. Aynı antlaşmada belirlenmiş olan Türkiye-Suriye sınırının kuzeyinde kalan bölgelerde, yönetim Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Hükümeti’ne devredildi.
Aslında sözkonusu yörelerin TBMM yönetimine geçiş sürecinin 1921 Kasım sonlarında başladığını söyleyebiliriz; zira Adana Vali Vekili tayin edilen Hamit (Kapancı) Bey ve Türk ordusunu temsilen Muhittin (Akyüz) Paşa, 30 Kasım’da Adana’ya gelmişler ve aynı gün Adana halkına yönelik bir beyanname yayımlamışlardı. Ancak, bu tarihte Fransız askerlerinin Adana’yı henüz boşaltmamış olduklarını unutmamamız gerekir. Nitekim Adana’ya Türk bayrağının ilk kez 20 Aralık gününde, kolordu komutanı Muhittin Paşa’nın karargah binasında çekilmiş olmasına karşın; yayımlanan beyannamede Fransız askerlerinin Adana ve Mersin’den kesin olarak 4 Ocak 1922’de ayrılacakları söyleniyordu. Bu süreç, Fransız ordusunun 7 Aralık’ta Kilis’i boşaltmaya koyulmasıyla başlamış ve ay boyunca başta Gaziantep, Osmaniye, Nizip ve Tarsus gelmek üzere birçok önemli yerleşim merkezinin boşaltılmasıyla sürmüştü. Sonuç olarak Türk ordusu 3 Ocak’ta Mersin’e girdi. 4 Ocak’ta Fransızlar Adana’dan ayrıldılar; ertesi günü de Türk ordusu törenle Adana’ya girdi. Hamit Bey, artık Ankara’nın yönetiminde olan Adana İli’ne 8 Ocak günü vali tayin edildi.
Mustafa Kemal efsanesi yayılıyor
10 Ocak 1922’de, Vakit’te Ahmet Emin (Yalman) imzalı, “Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin tarihçe-i hayatı” başlıklı bir röportaj yayımlandı. Türkiye, Mustafa Kemal Paşa’nın çocukluk ve delikanlılık anılarını ilk kez bu röportajla öğrendi.
Kısaca özetlediğimiz bu gelişmeler birçok önemli sonuç doğurdu. Bunların başında TBMM Hükümeti’nin saygınlığının ve kendisine duyulan güvenin artması gelir. Daha birkaç ay önce Sakarya’da Yunan Ordusu karşısında duramayacağı sanılan Türk Ordusu, şimdi Adana’ya girmişti. Yani Sèvres Antlaşması’nın çizmiş olduğu Türkiye haritasına doğu illerinden sonra güney illeri de eklenmiş ve bu antlaşmanın mimarlarından olan Fransa ile barış yapılmıştı. Ayrıca Fransızlar, Türk ordusuna 10 uçak hibe etmişti.
İkinci önemli sonuç olarak, TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın popülerliğinin katlanarak büyümesini saymamız gerekir. Gerçi Mustafa Kemal Paşa pek tanınmayan biri değildi. Daha 1. Dünya Savaşı yıllarında kazanmış olduğu şöhret, Anadolu’daki direnişin başına geçmesiyle birlikte daha da artmıştı. Sakarya’da kazandığı başarı da bu şöhreti iyice pekiştirdi. Ancak Türkiye kendisini başarılı bir asker ve kararlı bir vatansever olarak biliyor, bu kişiliğin ardındaki insanı henüz tanımıyordu. Güney illerinin Türkiye topraklarına katılmasından birkaç gün sonra, 10 Ocak 1922’de, İstanbul’un saygın gazetelerinden Vakit’te Ahmet Emin (Yalman), Paşa’yla yapmış olduğu uzun bir söyleşi yayımladı ve Türkiye ilk defa Mustafa Kemal Paşa’nın çocukluk ve delikanlılık anılarını öğrenmiş oldu. Dolayısıyla, “Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin tarihçe-i hayatı” başlığıyla çıkan söyleşiyi, Mustafa Kemal efsanesinin başlangıcı olarak tanımlayabiliriz.
Üçüncü önemli sonuç ise, güney illerinin TBMM yönetimine katkılarıdır. Gerçi bu bölge Ermeni nüfusunu yitirdiği için eski zenginliğinden mahrumdu; ama bölgenin tarımsal zenginliği gene de Ankara için büyük bir kazanç oluşturuyordu. Öte yandan önemli bir nüfus barındırdığı için, bölge TBMM Hükümeti’ne küçümsenemeyecek bir işgücü, Türk Ordusu’na da yeni askerler kazandıracaktı. Bunlara bölgede daha önce Fransızlarla çarpışanlar da eklendiğinde, Batı Cephesi’nde Yunan Ordusu’na saldırmaya hazırlanan kuvvetlerin sayıca büyümesi mümkün olacak, Büyük Taarruz öncesinde iki ordu en azından insan gücü açısından ilk defa eşitlenmiş olacaktı.
Ay-yıldızın altında Adana 5 Ocak 1922’de Adanalılar 105 metrelik bir Türk Bayrağı’nı sokaklarda dalgalandırarak tüm dünyaya kurtuluşu ilan etmişlerdi.
Güney illerinin TBMM Hükümeti yönetimi altına girmesi sürecinde Antakya ve İskenderun’un neden Fransızlarda kaldığını merak edenler için kısa bir açıklama yapalım: Bilindiği gibi İskenderun Sancağı, Ankara Antlaşması’nda Fransızlara bırakılmış, Fransız yönetiminin oradaki önemli Türk azınlığın özel durumuna saygı göstereceği güvencesi alınmıştı. Bu gelişmenin tarihçesini 1919’daki son Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimlerine kadar geri götürebiliriz. Nitekim bu seçimlerde işgal ve işgalin yarattığı idari sorunlar nedeniyle Halep Vilayeti’ne bağlı sancaklarda seçim yapılmamış; sonuç olarak Antakya, Antep, İskenderun, Maraş ve Urfa Meclis-i Mebusan’da temsil edilmemişlerdi.
Daha sonrası ise karşımıza araştırılmayı bekleyen bir konu çıkarıyor. Zira TBMM oluşurken işgaller hiç dikkate alınmamış, Adana, Edirne ve İzmir gibi işgal altındaki birçok yöreden, bu arada Halep Vilayeti’ne bağlı Antep, Maraş ve Urfa’dan da mebuslar Meclis’e girmişti. Ancak Antakya ve İskenderun TBMM’de de temsil edilmediler. Dolayısıyla İskenderun Sancağı’nın, çok büyük bir olasılıkla nüfus yapısı nedeniyle Misak-ı Millî sınırlarına dahil edilmediği sonucuna varmamız gerektiğini düşünebiliriz.
Mondros Mütarekesi’nin ardından, özellikle de 15 Mayıs 1919’da İzmir’de başlayan Yunan işgali, ülke genelinde büyük tepkiyle karşılandı. Başta İstanbul olmak üzere yurt genelinde düzenlenen protesto mitinglerine kadın-erkek binlerce kişi katıldı. İlki 19 Mayıs 1919’da Fatih Meydanı’nda, ardından Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen açıkhava mitinglerinde kadınlar ilk defa binlerce kişinin önünde erkeklerle birlikte söz aldı. Kastamonu’da 11 Aralık 1919’da düzenlenen kadın mitingi ise Türkiye’de bir ilkti.
Halide Edip (Adıvar), Sabahat (Filmer), Şükufe Nihal (Başar) ve Hayriye Melek’in (Hunç) yanısıra Nakiye (Elgün) Hanım da mitinglerde işgale karşı seslerini yükselttiler. Fotoğrafta 13 Ocak 1920’de düzenlenen 150 bin kişilik son mitingde Muallimler Cemiyeti Başkanı sıfatıyla kürsüye çıkan Nakiye Hanım, kadınlara ve erkeklere mücadele çağrısı yapıyor.
Nakiye Hanım’ın konuşması Türk ve dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı. Ünlü Fransız dergisi L’Illustration, 7 Şubat 1920 tarihli sayısındaki “İstanbul’da Bir Gösteri” başlıklı makalede “yumuşak, etkileyici ve kendinden emin bir sesle haykırarak duygusal ve ateşli sözleri ile dinleyiciler üzerinde büyük bir izlenim bırakan gözlüklü, orta yaşlı ve ciddi görünümlü bir kadın” olarak tasvir ettiği Nakiye Hanım’ın işgal devletlerini kınayan konuşmasına tam sayfa yer vermişti.
Dönemin “milenyumcu” Hıristiyan tanrıbilimcileri ve kilise adamlarına göre yeni binyılda dinsel bir çöküş yaşanacağı inancı, 1000 yılından itibaren kendine yeni kurbanlar aramaya başlamıştı. Aslında siyaset ve güç alanındaki mücadeleyi kaybedenler, dinî gerekçeler gösterilerek ateşe atılıyor; Katolik Kilisesi kendi alanında başka bir otorite oluşmasını engellemeye çalışıyordu. Dinî gerekçelerle insan yakmanın dönüm noktaları…
Suçlu bulunanların yakılarak öldürülmesi ile ilgili en eski kayıtlar Antik Mısır’a kadar gidiyor. Ancak bunun dinî bir yaklaşımla kurumsallaşması, Katolik otoritenin “sapkın” olarak nitelediği kişilere karşı uyguladığı bir infaz yöntemi olarak Ortaçağ’da başladı. Batı’daki kayıtlı ilk hadise 1022’de, sonuncusu ise Alman hukuk bilimci Eduard Osenbrüggen’e göre 1804’te Almanya’da yaşandı.
Romalılar, ilk Hıristiyanları tunica molesta denen neft yağına veya reçineye bulanmış tüniklerle (ateşten gömlek) canlı canlı yakmış; Ortaçağ’da ise yerleşik inanca aykırı gelen yorumlara sahip olmakla suçlanan Hıristiyanlar, 1022’den itibaren dönemin Katolik otoriteleri tarafından odunların üzerinde yakılmışlardı. Tapınak Şövalyeleri’nin büyük üstadı Jacques de Molay (1314), Protestanlığın öncü düşünürlerinden Jan Hus (1415) ve Yüzyıl Savaşları’nın kahramanı Jeanne d’Arc (1431) Ortaçağ’da yakılarak öldürüldüler. Dönemin “milenyumcu” Hıristiyan tanrıbilimcileri ve kilise adamlarına göre yeni binyılda dinsel bir çöküş yaşanacağı inancı, 1000 yılından itibaren kendine yeni kurbanlar aramaya başlamıştı.
Batı’da Ortaçağ’da bir ilk: Orléans’da Heretiklerin yakılarak öldürülmesi
Zihinlerde Ortaçağ, cadıların, kafirlerin ve Heretiklerin (“sapkınlar/bidatçılar”) ateşe atılarak infaz edildiği bir dönem gibi tahayyül edilse de, insanların yakılarak öldürülmesi görece nadir rastlanan bir vakaydı. Batı’da ilk ateşle yakarak infaz edilen ölüm cezası, bundan tam bin yıl önce 1022’de gerçekleşti. Orléans’da, aralarında kanonların da (katedrale bağlı üst düzey papazlar) bulunduğu 13 kişi idam edildi. Yüksek Ortaçağ (1000-1250) gibi geç bir zamanda yaşanan bu “diri diri yakma” meselesine, daha sonra da Geç Ortaçağ’da ender olarak rastlanacaktı. Ayrıca heretik olmakla suçlanmak da genelde olağandışı olayların ardından vuku bulmaktaydı. Suçluların idamı en fazla asılarak infaz ediliyor, yetkin bir cellat bulmak zor olduğundan “kelle uçurmak” daha az görülüyordu. Fransa ve Almanya’nın bazı bölgelerinde geleneklere göre kadınlar asılamadığı için; farklı suçlardan hüküm giyenler bazen diri diri gömülerek, bazen yakılarak, bazen de suda boğarak öldürülürdü. Bu anlamda yakarak idam, sadece “din sapkınları”na özgün değildi. Haçlı Seferi ve ardından gelen katliamların yaşandığı 13. yüzyılda bile, her zaman olmamakla beraber diri diri yakma sadece tövbe etmeyen heretiklere karşı uygulanıyordu. Umberto Eco’nun tarihî romanı Gülün Adı’nda da bahsedilen ünlü 14. yüzyıl engizisyoncusu Bernard Gui’nin belirttiğine göre 633 idam hükmünün yalnızca 41’i ateşe atarak infaz edilmişti.
1415’te Protestanlığın öncü düşünürlerinden Jan Hus’un yakılarak öldürülmesini gösteren 1485 tarihli bir çizim (Spiezer Chronik).
Hasmını arayan yeni ruhban sınıfı ve farklı coğrafyalardaki yeni akımlar
Ortaçağ, gerçekten de Avrupa kıtasında entellektüel üretimin azaldığı, nüfusun düştüğü, kırsallaşmanın arttığı ve merkezî devletin zayıfladığı “karanlık” bir dönemdi. Şarlman dönemi ve (Karolenj) reformları bir istisna teşkil etse de süreklilik göstermemişti. Kilisede ise 10. yüzyılda yapılan bir reform -Cluny ya da Benedikten reformlar- yerel derebeyine değil de Papalığa bağlı ve hem dinî hem de bir ölçüde seküler eğitim almış bir ruhban sınıfı ortaya çıkarmıştı. Bu eğitimli sınıf, monarklara danışman olarak merkezîleşen devletlerde önemli roller üstlenmeye başlamıştı.
Sistematikleşen ve “yerleşik” olan dinî inanç, artık kendinden farklılaşanları yaftalıyordu. Bulgaristan’da 10. yüzyılda başlayan düalist (iyi ve kötü olarak iki zıt Tanrısal gücün mücadele içinde olduğunu savunan inanış) bir dinî akım olan Bogomilizm Batı’ya da uzandı veya farklı düalist inançlar bu isimle yorumlandı.
1022 Orléans hadisesinden sonra, 1209-1229 arasında Güney Fransa’daki Katarcılara karşı yürütülen (Albigeois) Haçlı Seferleri’ne kadar ve ardından yine bunlara karşı yapılan 14. yüzyıldaki katliamların hepsi, dönemin din adamları ve yöneticileri tarafından aynı kefeye konmuş ve o şekilde yaftalanmıştı. Halbuki aynı dönemde farklı coğrafyalarda başgösteren dinî akımlar arasında tam anlamıyla bir birlik bulunmuyordu. O dönemde sanki Katolik Kilisesi’nin paralelinde başka bir kilise yapılanması varmış gibi bu hareketler suçlanmış, çoğunlukla da Orléans’da olduğu gibi siyasi rekabet veya güç kazanmak adına bu idamlar gerçekleştirilmişti.
Sapkın olarak suçlananlar aslında din alanındaki güç mücadelesini kaybedenlerdi
Orléans’daki Sainte-Croix Katedrali, bugüne kadar Bourbon Hanedanı gibi alt dallarıyla hâlâ sürmekte olan Capet Hanedanı’nın ana kilisesi ve tac giydiği yerdi. Fransa Krallığı’nın başındaki ikinci Capet olan “Dindar” 2. Robert, Papalığın izniyle örneğine az rastlanır şekilde ilk iki eşinden boşanıp üçüncü eşiyle evlenebilmişti. Buna rağmen ikinci eşi Burgonyalı Bertha’yı hâlâ sevdiği ve onunla tekrar evlenmeye çalıştığı bilinen bir gerçekti. Burgonyalı Bertha’nın ilk eşi 1. Odo’dan olma oğlu Blois Kontu 2. Odo hırslı bir hükümdardı ve annesinden boşanmış olan 2. Robert’in yeni eşi kraliçe Constance’ın gücünü azaltmaya çalışıyordu. Son atanan kanonlar Lisoie ve Etienne (Stephen), Constance’a yakındı; hatta Etienne, kraliçenin bizzat günah çıkardığı papazdı. Ülkenin bu en önemli katedralindeki güç mücadelesini kraliçe sonunda kaybetti. Kendisine yakın olan bu din adamları, dönemin önemli kilise kroniklerinin aktardığına göre Manici inanca mensup oldukları suçlamasıyla sapkın olarak değerlendirildi ve alevlerin arasına atılarak yakıldı.
Bir azizenin doğuşu
Yüzyıl Savaşları’nın kahramanı Jeanne D’Arc, bir kafir olduğu öne sürülerek henüz 19 yaşında diri diri yakılarak ölüme mahkum edilmiş; ancak bu hazin son, bugün bile dünyanın en çok tanınan kutsal ikonlarından birinin doğuşu olmuştu. (Hermann Stilke’nin, 1843 tarihli “Jeanne d’Arc’ın kazıktaki ölümü” tablosu, Hermitage Müzesi’nde.)
Eskatoloji, Milenyumculuk ve Heretikler: Alevlere atılan “sapkın”lar…
Katolik inanca karşı bir antagonist/zıt olarak heretiklik tanımının 1000’li yıllarda ortaya çıkmasında, alaylı değil “eğitimli” yeni ruhban sınıfın oluşması kadar, dünyanın sonu ile uğraşan dönemin “eskatalojik” yorumlarının da etkisi çoktur. Yeni milenyuma girerken Avrupa’nın önce Viking istilasına uğraması, ardından Macar akınları; zamanın tanrıbilimcileri ve kilise adamları açısından “Hz. İsa’nın ikinci gelişi öncesi karmaşa”nın başladığının göstergesiydi. Köln Başpiskoposu ünlü (Aziz) Heribert, doğudan gelen Bogomilciliği de kastederek “günümüzde yeni bir heretiklik doğuyor” diye dindaşlarını uyarıyordu. Daha sonra Lutherciler tarafından “Proto-Protestanlık” olarak da yorumlanan, Katolik Kilisesi’nin bazı “yerleşik” öğretilerine karşı durmasıyla bilinen tüm 11. , 12. yüzyıl dinî akımların mensupları heretik/sapkın olarak değerlendirilerek tövbeye çağrılıyor, etmeyenler ise yakılarak veya başka metotlarla öldürülüyordu.
Her yeni yıla girildiğinde, hele de kötü geçtiyse, 365 günde yaşlanan bir önceki yılın süratle tarihteki yerini alması, evlere gelen yeni gürbüz bebeğin de mutluluklar getirmesi dilenir, beklenir. İlerki yıllarda pek de hayırla anmayacağımız 2021, hâlâ hayatlarımızı karartmaya devam eden salgın hastalık yılı olarak anılacak şüphesiz.
Aslında buna rağmen dünya 2021’e Trump’tan kurtulmanın tatlı heyecanı ve iyimserliği ile girmişti. Ancak 6 Ocak’ta Kongre binası baskını hemen herkesi şoke etmiş, dünyanın merkezi konumundaki ülkede meydana gelenler sonraki felaketlerin de habercisi olmuştu. Yeni başkan Biden’ın yemin törenine katılmayan Trump ise ülkeye 150 yıl sonra bir ilk yaşatarak dönemini tamamladı.
Mars’a inen Perseverance keşif aracı; yine burada uçurulan ilk hava aracı Ingenuity; Süveyş Kanalı’nın The Evergreen konteynır gemisi tarafından tıkanması; derken yine ABD’nin 20 yıllık bir dönemin ardından Afganistan’daki varlığını sona erdirmesi ve bu sırada Kabil’den havalanan askerî kargo uçaklarına tutunmaya çalışan, başarsa bile sonrasında gökten yere düşen Afganların görüntüleri…
Almanya Şansölyesi Angela Merkel tüm dünyanın samimi takdirini ve saygısını kazanarak kendini emekliye ayırırken, dünya, kadın siyasetçilerin gittikçe artan bir ivmeyle önemli görevlerde yer aldığını görür oldu. Bu arada Türkiye, ilk imzacılarından olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılarak kadın hakları konusunda “yeni bir ilk”e imza attı.
Türk biliminsanları Özlem Türeci ve Uğur Şahin neredeyse tüm dünyanın gururu oldu. Pandemi nedeniyle ertelenen 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları, Türkiye’nin en çok madalya aldığı organizasyon oldu. Olimpiyat şampiyonu okçumuz Mete Gazoz bir hedefe odaklanmanın, bilimsel yöntemlerle ve özveriyle çalışmanın rol modeli hâline gelirken; Busenaz Sürmeneli, Eray Şamdan ve Buse Naz Çakıroğlu altın ve gümüş harflerle adlarını tarihe yazdırdı. Kadın voleybol millî takımımız ülkeyi TV ekranlarına kilitlerken, A Millî Futbol Takımı grup aşamasından sıfır puanla ülkemize döndü.
Küresel ısınmanın etkileri daha da artan bir ivmeyle hissedilirken, çeşitli toplantılar ve zirveler yapıldı. İskoçya-Glasgow’da yapılan COP26 toplantısında 100’den fazla ülke lideri yer alırken Türkiye “itibarlı güvenlik sağlanmadığı” gerekçesiyle katılımını geri çekti.
2021 yazı ülkemiz için bitmek bilmeyen, söndürülmesi haftalar alan yangınlar mevsimiydi. Antalya’dan Marmaris’e kadar uzanan çok geniş bir alanda günlerce süren, havadan müdahale araçlarının eksikliğinin önemli rol oynadığı süreçte doğal yaşam ve ormanlar kavruldu. Ülkenin güneyi ateşlerde yanarken, kuzeyi de çok sayıda can kaybına yol açan seller altındaydı. Betona dayalı kalkınma modeli bilimi ve mühendisliği hiçe sayınca faturası can kayıpları, yıkılan yapılar ve heba olan millî servet olarak kesildi.
Temeli matematik olan ekonomi alanında ise yüzyıllara dayanan iktisat teorilerini yok sayma girişimleri, Türkiye ekonomisini ciddi biçimde etkiledi. Dünyada küresel olarak pandemiyle birlikte yaşanan tedarik zinciri sorunları, yükselme trendindeki enflasyon, vb. konularla başa çıkmak için iktisat bilimi rehber alınırken; Türkiye’de “reel efektif döviz kuru” 1980 sonrası en düşük seviyeye geldi. 1994 krizine yol açan faizle inatlaşma yaklaşımı 2021’de yeniden karşımıza çıkarken, son kazananın hep matematik olduğunu ve “tarih değil, hatalar tekerrür eder” sözünü hep hatırlamak gerekiyor.
100 yıl önce pozitif bilimi rehber alarak 10 yıllık savaştan muzaffer çıkan, yorgun-bitkin ve fakir bir ülkeyi yeniden inşa eden insanlar bizim ninelerimiz, dedelerimizdi. Onların yüzü suyu hürmetine ve çocukların geleceği için tarihe hep sahip çıkacağız.
2021’in dünyada ve ülkemizdeki gerçek kahramanlarına, tüm hekimler ve sağlık çalışanlarına minnettarız. Mutlu ve umutlu yıllar…
Her yeni yıla girildiğinde, hele de kötü geçtiyse, 365 günde yaşlanan bir önceki yılın süratle tarihteki yerini alması, evlere gelen yeni gürbüz bebeğin de mutluluklar getirmesi dilenir, beklenir. İlerki yıllarda pek de hayırla anmayacağımız 2021, hâlâ hayatlarımızı karartmaya devam eden salgın hastalık yılı olarak anılacak şüphesiz.
Aslında buna rağmen dünya 2021’e Trump’tan kurtulmanın tatlı heyecanı ve iyimserliği ile girmişti. Ancak 6 Ocak’ta Kongre binası baskını hemen herkesi şoke etmiş, dünyanın merkezi konumundaki ülkede meydana gelenler sonraki felaketlerin de habercisi olmuştu. Yeni başkan Biden’ın yemin törenine katılmayan Trump ise ülkeye 150 yıl sonra bir ilk yaşatarak dönemini tamamladı.
Mars’a inen Perseverance keşif aracı; yine burada uçurulan ilk hava aracı Ingenuity; Süveyş Kanalı’nın The Evergreen konteynır gemisi tarafından tıkanması; derken yine ABD’nin 20 yıllık bir dönemin ardından Afganistan’daki varlığını sona erdirmesi ve bu sırada Kabil’den havalanan askerî kargo uçaklarına tutunmaya çalışan, başarsa bile sonrasında gökten yere düşen Afganların görüntüleri…
Almanya Şansölyesi Angela Merkel tüm dünyanın samimi takdirini ve saygısını kazanarak kendini emekliye ayırırken, dünya, kadın siyasetçilerin gittikçe artan bir ivmeyle önemli görevlerde yer aldığını görür oldu. Bu arada Türkiye, ilk imzacılarından olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılarak kadın hakları konusunda “yeni bir ilk”e imza attı.
Türk biliminsanları Özlem Türeci ve Uğur Şahin neredeyse tüm dünyanın gururu oldu. Pandemi nedeniyle ertelenen 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları, Türkiye’nin en çok madalya aldığı organizasyon oldu. Olimpiyat şampiyonu okçumuz Mete Gazoz bir hedefe odaklanmanın, bilimsel yöntemlerle ve özveriyle çalışmanın rol modeli hâline gelirken; Busenaz Sürmeneli, Eray Şamdan ve Buse Naz Çakıroğlu altın ve gümüş harflerle adlarını tarihe yazdırdı. Kadın voleybol millî takımımız ülkeyi TV ekranlarına kilitlerken, A Millî Futbol Takımı grup aşamasından sıfır puanla ülkemize döndü.
Küresel ısınmanın etkileri daha da artan bir ivmeyle hissedilirken, çeşitli toplantılar ve zirveler yapıldı. İskoçya-Glasgow’da yapılan COP26 toplantısında 100’den fazla ülke lideri yer alırken Türkiye “itibarlı güvenlik sağlanmadığı” gerekçesiyle katılımını geri çekti.
2021 yazı ülkemiz için bitmek bilmeyen, söndürülmesi haftalar alan yangınlar mevsimiydi. Antalya’dan Marmaris’e kadar uzanan çok geniş bir alanda günlerce süren, havadan müdahale araçlarının eksikliğinin önemli rol oynadığı süreçte doğal yaşam ve ormanlar kavruldu. Ülkenin güneyi ateşlerde yanarken, kuzeyi de çok sayıda can kaybına yol açan seller altındaydı. Betona dayalı kalkınma modeli bilimi ve mühendisliği hiçe sayınca faturası can kayıpları, yıkılan yapılar ve heba olan millî servet olarak kesildi.
Temeli matematik olan ekonomi alanında ise yüzyıllara dayanan iktisat teorilerini yok sayma girişimleri, Türkiye ekonomisini ciddi biçimde etkiledi. Dünyada küresel olarak pandemiyle birlikte yaşanan tedarik zinciri sorunları, yükselme trendindeki enflasyon, vb. konularla başa çıkmak için iktisat bilimi rehber alınırken; Türkiye’de “reel efektif döviz kuru” 1980 sonrası en düşük seviyeye geldi. 1994 krizine yol açan faizle inatlaşma yaklaşımı 2021’de yeniden karşımıza çıkarken, son kazananın hep matematik olduğunu ve “tarih değil, hatalar tekerrür eder” sözünü hep hatırlamak gerekiyor.
100 yıl önce pozitif bilimi rehber alarak 10 yıllık savaştan muzaffer çıkan, yorgun-bitkin ve fakir bir ülkeyi yeniden inşa eden insanlar bizim ninelerimiz, dedelerimizdi. Onların yüzü suyu hürmetine ve çocukların geleceği için tarihe hep sahip çıkacağız.
2021’in dünyada ve ülkemizdeki gerçek kahramanlarına, tüm hekimler ve sağlık çalışanlarına minnettarız. Mutlu ve umutlu yıllar…