Etiket: Sayı:89

  • Türk musikisinin doktoru ruha ve bedene şifa oldu

    95 yıllık ömrüne 652 beste, 256 ödül sığdıran, Klasik Türk Musikisi’nin üstadı Alâeddin Yavaşca 23 Aralık 2021’de bu dünyadan göçüp giderek bestelerini öksüz bıraktı. Binlerce hastaya doktorluğuyla, yüzbinlerce dertli gönüle besteleriyle şifa olan; “Artık Bu Solan Bahçede Bülbüllere Yer Yok”tan “Guruba Yaklaşan Ömür Bağında”ya büyük bir yetenek.

    Klasik Türk Musikisi’nin son büyük temsilci­si Alâeddin Yavasca da bu dünyadan geçip gitti. 1 Mart 1926’da Kilis’te musiki meraklısı Yavaşçazâde Cemil Bey’in oğlu olarak dünyaya gelmiş; bu evde Tamburi Cemil Bey’in plaklarıy­la büyümüştü. Ana lisanı olacak notalarla tanışması, ilkokul sıra­larında Zeki Çelikalp’ten aldığı Batı Müziği keman derslerine; Türk musikisiyle ilişkisinin cid­dileşmesi İstanbul Erkek Lisesi yıllarına dayanıyordu. İstanbul Tıp Fakültesi yıllarında da ağır ders yüküne rağmen müzikten uzak kalamamış, Ercüment Ber­ker tarafından kurulan üniversi­te korosuna başlamıştı. Bu koro ona radyo sanatçılığının kapıla­rını da açmış, 1950’de İstanbul Radyosu ailesine katılmıştı. O yılları şöyle anlatıyordu: “Liseyi okumak için İstanbul’a geldim. O sıralar kanuna merak salmış­tım. Artaki Candan’dan kanun dersi almaya başladım. İstanbul Erkek Lisesi’ndeki hocam ney­zen Hakkı Süha Gezgin, musi­ki ile ilişkimi öğrenmiş. Bir gün dersten sonra çağırdı. Her Salı ve Cuma akşamı evinde yapılan fasıllara davet etti. Alanında en iyi hanende ve sazendeler katı­lırdı o fasıllara. Orada Süleyman Erguner’i tanıdım. O Sadettin Kaynak’la tanıştırdı. Daha 18 ya­şındaydım”.

    Hocası Sadettin Kaynak’la ilişkisi her daim vefa üzerine kuruluydu. Yavaşca, Kaynak’ı hastanede kaldığı zamanlar hiç yalnız bırakmamış, Kaynak da onun için “Çok şükür şimdi ra­hatım. Gözüm arkada değil. Be­nim düşündüğüm musikiyi de­vam ettirecek, yaptığım eserleri sona erdirmeyecek bir bestekâr kalıyor arkamda” demişti. Bu­nu hocasına söyleten, “Ümitsiz Bir Aşka Düştüm, Ağlarım Ben Hâlime” dizeleri ve dilden dile dolacak bu güfteye yazdığı Hicaz bestesiydi.

    Ana lisanı notalar Klasik Türk Musikisi’nin son büyük temsilcisi Alâeddin Yavaşca, 95 yıllık ömrüne sığdırdığı 652 beste, 256 ödül, sayısız icra ile silinmez bir iz bıraktı.

    Sadece kendi güftelerini de­ğil, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi büyük şairlerin şiirlerini de bes­telemişti. Şairin büyük bir aşkla bağlı olduğu eşi Azize Çamlıbel’i kaybettikten sonra, kan çanağı­na dönmüş gözleriyle Yavaşca’ya uzattığı sözler, daha sonra Zeki Müren’den Emel Sayın’a, Behice Aksoy’dan Ahmet Özhan’a sayı­sız sanatçının repertuvarına gi­recekti: “Artık Bu Solan Bahçede Bülbüllere Yer Yok / Bir Yer Var ki Seven Sevilenden Eser Yok”.

    Kendi büyük aşkı ve eşi Ay­ten Yavaşca’yı da şarkısız bırak­mamıştı Alâeddin Bey. “Senden Uzak Günlerim Zindan Oluyor / Hasretin Elemin Kalbime Dolu­yor” sözleriyle bilinen unutul­maz eseri yazmasında bir kon­ser dönüşü yaşadıkları dargınlık etkili olmuştu. Yıllar sonra bu şarkının Ayten Hanım’ın uzakta olduğu bir zamanda yazılıp ya­zılmadığı sorulunca “Yoo, bitişik odadaydı” cevabı gülüşmelere sebep olmuştu.

    Yavaşca, son büyük bestele­rinden birini de kendi hastalığını öğrenmesinin üzerine yazmış­tı. “Guruba Yaklaşan Ömür Ba­ğında / Yapraklar Sararıp Güller Döküldü / Yalnızlığa Düştüm Bu Son Çağımda / Ümidim Kalmadı Belim Büküldü” şarkısını dinle­yip de onu ve 95 yıllık ömre sığ­dırdığı silinmez izleri anmadan geçmek artık ne mümkün!

  • ‘Kendinden bir şeyler kattın Güzelleştirdin ölümü de…’

    Türkiye’nin ve Türkçenin değer oluşturmuş, iz bırakmış sayılı şairlerindendi Sezai Karakoç. Diyarbakır-Ergani doğumlu şair, 16 Kasım 2021’deki vefatının ardından İstanbul Şehzadebaşı Camii haziresine defnedildi. Gerek eserleri ve şiir anlayışı, gerekse konuşmaları ve siyasi tutum alışlarıyla nevi şahsına münhasır bir iz bırakan Karakoç’u, Enis Batur’un 2005’te kaleme aldığı “Sezai Karakoç Okuma Saatı” başlıklı yazısıyla anıyoruz.

    Yirmi yıl olmuş, edebiyat dünyamızda iki “cep­he”nin biribirine sağır kalışını eleştiren yazılar kale­me almıştım peşpeşe. Şüphe­siz, o dönemde de bu ayrış­maya yüz sürmeyen iki avuç has şair, yazar vardı, şimdi de olduğunu gözlemliyoruz; ama önyargılar, dünyagörüşü ya da hayat anlayışı farklılıkları­nın körüklediği kafa çeviriş­ler okur çoğunluğunu hep et­kiledi, sonunda kaybedenlerin kendilerinden başkası olmadı­ğını bile algılayamadı insanlar. Bu körelme, gün geldi, ait sa­yıldıkları “cephe”lere bakışla­rını da miyoplaştırdı kaldı ki: Görmemeye alışmışlardı.

    Çevremdekilere Dağ­larca’nın İncir Yürüyüşleri (1999) ve Yapıtımla Konuşma­lar II (2000) gibi iki başyapıt daha yayımladığını anımsattı­ğımda bana inanmaz gözleriy­le bakıyorlar yalnızca; kimse o kitapları aramaya kalkışmıyor.

    Özdemir İnce’nin, Yasak­meyve’nin 18. sayısında (Şubat 2006) “Ôscia Antica” başlıklı, onüç parçalık önemli bir şiir yayımladığından sözettiğimde, “o gazete yazılarını yazanın iyi şiir yazamayacağı” yanıtını alıyorum.

    İşin kötüsü, bu tepkile­ri verenler, bir biçimde aynı “cephe”de yeraldıklarını ‘du­ruş’larından bildiğim, kültür dünyamızın ufku geniş tem­silcileri. “Karşı cephe”den bir ürüne dikkat çektiğimde ise, mermer kafa eleştirmenimiz bana çıkışarak haddimi bildi­riyor. Bir tanesi de, “sen kendi işine bak” demişti: “Şiirini yaz, başkalarının yazdıklarını çen­tiklemekten vazgeç”. Besbel­li iyi geçinmenin yolu oradan geçiyor -gerçek şu ki, benim pek geçinmeye niyetim yok.

    Son çeyrek yüzyıl içinde yazılmış en okkalı siyasal şiirlerin de şairi olan Sezai Karakoç, kısa süren Diriliş Partisi serüveni sırasında, 1991’de Bursa’da düzenlenen bir mitingde.

    Şiir ortamını, edebiyat dünyasını 1980 Eylül’ünden bu yana pus kapladı. Kişi öne çıkıyor, çıkarılıyor; yapıt hiçe­sayılıyor, görülmüyor. Öyle ki, takipçileri bile etkiliyor du­rum. M. Ş. Onaran, ‘bir vakit­ler’ etkili olmuş Nuri Pakdil’in sırra kadem bastığını sanı­yor. Oysa Pakdil, Otel Gören Defterler üst başlığıyla vaftiz ettiği yeni yapıtlarını peşpe­şe yayımlamayı sürdürüyor; gitgide derinleşen bir dünyayı gitgide incelen bir yazıyla ku­şatarak hem de. “İyi de, orta­lıkta görünmüyor”, denilebilir.

    Birincisi, Pakdil zaten görün­mezdi. İkincisi, görünmeyenin görülmesini gerektirir edebi­yat tutkusu. Üçüncüsü: Ortalık neresi? Bizim yetişmemizde payı olanlar, ‘Fizan’daysa bula­caksın’ şiarını kafamıza kazı­mışlardı.

    Bütün bu tabloyu, sözü Se­zai Karakoç’a getirmek için çizdim. İki buçuk yıl önce Amerika Irak’a “demokrasi”yi getirdi: Bugün herkes biribiri­ni öldürme özgürlüğünü kulla­nıyor artık. Bir buçuk ay oldu, Ortadoğu’da kan gövdeyi gö­türmeye başladı. Bölgede ne­ler olabileceğini kestiremeyen kimse yoktur sanırım.

    Sezai Karakoç, 1979-1988 arası yazdığı ve Alınyazısı Sa­atleri başlığı altında topladı­ğı şiirlerinde bu coğrafyanın bütün iniltilerini, ağıtlarını, isyanını yoğunlaştırmıştı. Şi­ir ortamı dönüp oraya bakıyor mu? Bana öyle geliyor ki, o dar alandan başlayarak halka hal­ka geniş okur kitlesinin dikka­tine Karakoç’un şiirleri açıl­malıydı -hiç değilse Mehmet Ocaktan’ın, İhsan Deniz’in elinden.

    “Şiir halktan koptu” serze­nişine girişenlerin önce köprü mühendisliğini ciddiye alması gerekmez mi?

    Sezai Karakoç, “karşı cep­he”nin uzun süre takibinde kalmışsa, bunu Mülkiye’den arkadaşları Cemal Süreya ve Ece Ayhan’ın ısrarlı hatır­latmalarına da borçluyuz; geçerken anımsatmak gere­kir. Kendi cephesinde, bir tür dokunulmazlığı oldu Kara­koç’un; ama bu dokunulmaz­lığın, onun yapıtına yaklaşıl­masını neredeyse güçleştirdiği ayrı bir gerçek. Bazı şiirleri­nin (sözgelimi “Balkon”), ba­zı kitaplarının (Gül Muştusu, Hızırla Kırk Saat) haklı ünü sonrasını haksız biçimde göl­geledi.

    Karakoç’un şiirinde, birkaç uygarlık ekseni adıyla sanıyla çizilmiştir: İstanbul-Diyarba­kır-Bağdat, Kudüs-Kabil-Ka­hire gibi. Geniş bir kültür coğ­rafyasına hüzün ve isyanla, umut ve öfkeyle yüzünü döner ve bir bakıma yeni bir epiğin tohumlarını saçar.

    Şiirokurunun bir tuhaflı­ğı da bu noktada biçimlenir: Mahmud Derviş’e ya da Ado­nis’e âşinadır da, bu defa da hipermetrobu azdığı için bur­nunun dibini görmez: Orta­doğu tragedyasının en çetin, sağlam şiirlerinden biri Sezai Karakoç’un yapıtında bekle­mektedir.

    Kimi ilgilendirir bilemem ama, anımsatmak isterim: Be­nim Sezai Karakoç’la ortak yö­nüm çok fazla olmasa gerektir -aynı kuşaktan değiliz, dünya­görüşümüz ve hayat anlayışı­mız neredeyse iki ayrı uçtadır, onun yeri cennetse benimkisi besbelli cehennemdir; konu­muz burada şiir olduğuna gö­re: Gün Doğmadan’ı okuma­dan, ince eleyip sık dokuma­dan olmaz derim.

    Sezai Karakoç, bırakın medya maymunluğunu, kısa süren bir siyasal parti serüve­ni sayılmazsa, hiçbir zaman ortalıkta görünmedi.

    Bu onun şiirinin hakettiği ölçüde görülmesine engel ol­mamalı. Alınyazısı Saati, son çeyrek yüzyıl içinde yazılmış en okkalı siyasal şiirleri buluş­turan toplam, kederli bir Orta­doğu destanı.

    Ve Kudüs Şehri.

    Gökte yapılıp yere indirilen şehir.

    Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri.

    Altında bir krater saklayan şehir.

    Kalbime bir ağırlık gibi çöküyor şimdi.

    Ne diyor ne diyor Kudüs bana şimdi

    Hani Şam´dan bir şamdan getirecektin

    Dikecektin Süleyman Peygamberin kabrine

    Ruhları aydınlatan bir lâmba

    İfriti döndürecek insana:

    Söndürecek canavarın gözlerini

    İfriti döndürecek insana

    (…)

    (Alınyazısı Saati’nden…)

  • 2.500 yıl önceki ibadethane: Güneşe karşı sabah namazı

    Oluz Höyük’te 15 sezondur devam eden geniş ölçekli arkeolojik çalışmalar, Kızılırmak Havzası Geç Demir Çağı kültürünün Doğu ile olan ve bugüne kadar bilinmeyen bağlantılarını ortaya koydu. MÖ 450 yıllarında Pers kökenli Akhaimenid bir zümrenin yerleşmiş olduğu mekanda, çoktanrılı inançlardan uzak duran ve monoteizm sisteminde yaşamış bir toplumun izleri ortaya kondu.

     Kuzey-Orta Anadolu’da, Amasya ilinin 25 km. batısında yer alan Oluz Höyük’teki kazı çalışmaları 15. yılını tamamlarken, 10 yer­leşimin üstüste kurulmasıyla oluşmuş bu önemli merkezin her dönemde “dinsel bir yapı­lanma” içinde olduğu ortaya çıkmaya başladı.

    2021’de kazı alanının ku­zeyinde yapılan basamaklı de­rinleşme çalışmaları sırasında Hitit Krallığı’nın yıkılışına ta­nıklık eden Çöküş Dönemi’ne (MÖ 1200-1150) ait ilginç ka­lıntılar bulundu. Bunlar içinde özellikle buğday ve fiğ tohum­larının yakılması ile gerçek­leştirilmiş bir dinsel ayine ait kömürleşmiş tohum kalıntıla­rı, Hititlerin yıkılış sürecinde­ki yeni inanç sisteminin ritüel ve pratiklerini ilk kez tanıma­mıza olanak sağlayacak gibi görünüyor.

    Hitit çöküşünden yakla­şık 600 yıl sonra Oluz Hö­yük’ün Frig Krallığı Dönemi’n­de önemli bir dinsel merkez olmaya başladığını işaret eden en önemli yapı Kubaba (Ana Tanrıça) Sunağı’dır. MÖ 600 civarında inşa edildiği anlaşı­lan sunak (kurbangah) aslında Frigya’da çok sık görülen ka­yalardan şekillendirilmiş ba­samaklı sunakların Kappado­kia’daki bir öykünmesi gibidir. Yerleşmenin o dönemdeki en yüksek noktasına inşa edil­miş sunak, ana plan şeması olarak kareye yakın dikdört­gen biçiminde olup, masif bir yapı. Anadolu’da Frig Krallı­ğı’nın son dönemlerinde or­taya çıkan Kubaba (Matar Kubileya) dini çoktanrılı bir inanç gibi görünse de monote­izme oldukça yakın bir yapısı ve görünümü vardı. Gerçekte, Anadolu sakinlerinin Neolitik Dönem’den beri tapındığı Ana Tanrıça kültünün Frig Krallı­ğı’ndaki bir yorumu olan Ku­baba, Midas döneminde Kar­kamış’tan Gordion’a ithal edil­miş bir Tanrıça’ydı.

    Ateşgede ve ibadethane MÖ 450’lerde inşa edilen Anadolu’nun en eski ateşgedesi, toprak üzerine oturtulmuş 1.60 m çapında bir ateş çukuru ile bunu çevreleyen küçük bir selladan oluşuyor.

    Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’ün Pers Dönemi (MÖ 450-300) katmanlarında açığa çıkarılan önemli ve eşsiz arkeolojik bulgular, dünyanın ilk önemli dininin doğuşuna; “Arkaik Monoteizm”e işaret etmektedir. Temel pratiğini Ateş Kültü’nün oluşturduğu bu inanç sisteminde ateşgede, ibadethane, kutsal küllerin de­polandığı alanlar ve kutsal eş­yaların gömülmüş olduğu bo­throslar ile kurban çukurları; Oluz Höyük’te MÖ 5. yüzyıl­dan itibaren kurumsallaştığı gözlenen tek Tanrı inancının işaretlerini yakaladığımız “Ar­kaik Monoteizm”in varlığını gösteriyor.

    Oluz Höyük’teki kazılar, Ateş Kültü’nün çok önemli bir yere sahip olduğuna inan­mamız için yeterince kanıt sağlamakta. MÖ 450’lerde in­şa edilen Anadolu’nun en es­ki ateşgedesi, toprak üzerine oturtulmuş 1.60 m çapında bir ateş çukuru ile bunu çevrele­yen küçük bir selladan oluş­maktaydı. Buraya ulaşan özel yollar ile platformların bulun­duğu bir kutsal alan bulunu­yordu. Kutsal ateş çukuru­nu oluşturan taş sırasındaki özel taşlar üzerindeki duman artıklarının kalıntıları ile çu­kurun içi ve çevresindeki kül ve karbonların varlığı, burada yanmış ateşin “Sonsuz Ateş” olarak hemen hemen sürek­li yandığını kanıtlar nitelikte­dir. Bu bağlamda bugüne değin arkeologlar ve dilbilimcilerin Ateş Kültü varlığına dair prob­lemler üzerine yaptıkları teo­rik tartışmaların temellerini veren arkeolojik doğruları en sonunda bulmuş gözüküyoruz.

     Ateşgede üzerinde batmayan güneş Buraya gelenler, özellikle sabahın çok erken saatlerinde bulundukları yerden hem yanan ateşi hem de Ateşgede üzerinden doğan güneşi aynı doğrultu üzerinde izliyor olmalıydılar.

    Oluz Höyük kazılarının Önasya din arkeolojisi ve din tarihine yaptığı en önemli kat­kı tek tanrılı dinlerin başlan­gıç noktasında (MÖ 5. yüz­yıl) tapınak ile ibadethanenin farklı yapılar olduğunu anla­mamızı sağlamış olmasıdır. Ateşgede ve ibadethane, Ana­dolu Geç Demir Çağı arkeo­lojisi için yeni bir dinsel ya­pılanmaya işaret etmektedir. Kutsal Ateş’in yandığı Ateş­gede küçük bir yapı olup, yan­makta olan ateşin dışarıdan görünmesi için üstünün kapa­tılmamış olduğu düşünülmek­tedir. Ayrıca Kutsal Ateş’in yanında her gün saatlerce dua okuyan Magus’un (Mog) sesi­nin duyulabilmesi için de üs­tünün açık olması önemliydi. Bugüne değin güneyi dışında tüm duvarları açığa çıkarılmış olan ibadethaneyi 6 adet sütunun taşıdığı büyük bir çatı­nın kapladığı anlaşılmaktadır. Henüz kazısı tamamlanmamış olmasına karşın mevcut boyu­tu 100 m2’yi geçen ibadethane içinde kuzey-güney doğrultu­sunda iki sıra halinde aralık­larla yerleştirilmiş üçer adet olmak üzere toplam 6 adet taş sütun kaidesi açığa çıkarılmış­tır. Kumtaşından şekillendiril­miş olan taş kaideler birbirine yakın büyüklükte olup, ortala­ma 50 cm çapındadır. Kaide­lerin dibinde bulunan yumruk büyüklüğündeki moloz taşla­rın, oldukça uzun ve kalın ah­şap dikmeleri taşıyan taşların devrilme ve kaymasını önle­mek amacıyla yerleştirildiği düşünülüyor.

    Hititler’den Frigler’e… Kubaba (Ana Tanrıça) Sunağı, Frig Krallığı döneminde Oluz Höyük’ün önemli bir dinsel merkez olduğuna işaret ediyor

    İbadethane’nin doğu du­varının tam ortasında Ateşge­de’yi doğrudan gören bir açık­lık bulunmaktadır. Kuzeydeki sütunların arasından Ateşge­de ve içinde yanmakta olan Kutsal Ateş rahatlıkla görü­lebilmekteydi. Buraya gelen­ler, özellikle sabahın çok er­ken saatlerinde bulundukları yerden hem yanan ateşi hem de Ateşgede üzerinden doğan güneşi aynı doğrultu üzerin­de izliyor olmalıydılar. Günü­müz Zerdüşt dini mensupları­nın güneşin doğuşundan gün ortasına kadar (Hâvangâh), gün ortasından öğleden sonra saat üçe kadar (Rapîtvengâh), saat üçten güneşin batışına kadar (Uzeyrengâh), güneşin batışından geceyarısına kadar (Eyuhserîtemgâh) ve geceya­rısından güneşin doğuşuna kadar (Uşehingâh) eda ettik­leri 5 vakit namazları vardır. Zerdüşt dininin Arkaik Döne­mi’nin yaşanmış ve kurumsal­laşmış olduğu Oluz Höyük’te, İbadethane’den Kutsal Ateş’in ve güneşin doğuşunun izlene­bilmiş olması, çok büyük ola­sılıkla Havangâh Namazı’nın eda edilmiş olduğuna ve daha da önemlisi Erken Zerdüşt di­ninde namazın MÖ 5. yüzyıl­daki varlığına atıf yapmakta. Oluz Höyük’teki bu arkeolo­jik gerçeklikler ve gözlemler, ilk defa Anadolu ve Önasya’da monoteist inanç sistemi çer­çevesinde ve dinsel yapılanma doğrultusunda pratik mekan ile ibadet mekanının ayrılmış olduğuna işaret etmekte.

    Oluz Höyük soylu ve elit bir Pers zümresinin yerleş­tiği bir merkezdi. Kendileri için bir Ateşgede kurmuş olan Perslerin, ibadetleri sırasın­da doğa ve iklim koşullarından korunmak ve bir cemaat oluş­turabilmek amacıyla üstü ka­palı olan, Ateşgede’yi görecek, içeride okunan duayı duya­cak ve belki de bu duaya eşlik edecek biçimde bir mekan ta­sarlamış ve inşa etmiş olduk­ları anlaşılmaktadır. Anadolu ve Önasya’nın ilk ibadethanesi denilebilecek yapının tasarı­mı, bugün de Zerdüşt dininin pratiklerinden olan sabah na­mazının Oluz Höyük’ün soylu sakinleri tarafından eda edil­miş olabileceğini düşündür­mektedir.

    Kazı alanının kuzeyinde yapılan basamaklı derinleşme çalışmaları sırasında, Hitit Krallığı’nın yıkılışına tanıklık eden Çöküş
    Dönemi’nde, buğday ve fiğ tohumlarının yakılması ile gerçekleştirilmiş bir dinsel ayine ait kömürleşmiş tohum kalıntıları bulundu
  • Galata-St. Pierre Han ve şehre Fransız kalmamak!

    İstanbul-Galata semtinde, Bankalar Caddesi’nde bulunan tarihî St. Pierre Han, çokkültürlü kentin 250 yıllık geçmişini günümüze taşıyor. Fransız Devrimi’nden Osmanlı Bankası’na ve ünlü mimarlara, yakın tarihin marka olmuş girişimlerine evsahipliği yapan mekan, şimdi İBB Miras inisiyatifiyle kentin kültür-sanat odaklı bir alanı olmak üzere yeniden uyanıyor.

    İstanbul’un yaşayan hafızası St. Pierre Han…

    Şehirle, insanla ve za­manın ruhuyla daha anlamlı bağlar üzerinden ilişki kurma­mızı sağlayan bir İstanbul saki­ni. 250 yıl geriye giden tarihin­de “Ceneviz Galata’sı”nın kalp atışlarını duymak da mümkün, kozmopolit yaşamın zenginli­ğini hissetmek de…

    Tarihî han, şu andaki hara­be görüntüsünün ardında bir­çok ilki barındırıyor.

    İstanbul, son yıllarda belki daha önce hiç olmadığı kadar “kültürel miras” kavramıyla birlikte anılıyor. Şehirle ilişki­mizi başka boyutlarda yeniden kurgulayan kültürel miras­la birlikte sanki şehri yeniden merak etmeye, dinlemeye, gör­meye, hissetmeye başladık.

    Yakın zamanda şehir sakin­lerini tarihe çağıran özel me­kanlardan biri de kuşkusuz ki St. Pierre Han. Konumu, tanık­lığı ve çok katmanlı dokusuyla şehrin en önemli hafıza durak­larından biri. Yıldız mimarla­rın, kentin siluetinde benzersiz bir yere sahip olan bazı anıtsal yapıları vaktiyle bu handaki ça­lışma mekanlarında hayal et­tiklerini bilmek bile tek başına bir yolculuk… Ancak St. Pierre Han’ın duvarları arasında bun­dan çok daha fazlası saklı. Ti­caretin merkezinde, kozmopo­lit yaşamın tam kalbindeki böl­ge, bir zamanlar ekonominin ve sosyal hayatın nabzını tutan bir liman kentinden farksızdı. Galata Kulesi’nden sahile inen her bir sokakta ayrı bir canlı­lık yaşanıyordu. Bugünkü Ga­lata Kulesi Sokak da onlardan biriydi. 17. yüzyıl başında bu sokakta inşa edilen Saint-Pier­re ve Paul Kilisesi, Katolik-Do­miniken rahiplerinin mabedi olarak Galata’nın çokkültürlü yaşamında yerini aldı.

    Osmanlı döneminin yıldız mimarlarından Osmanlı Bankası’na koridorlarında sayısız hikaye biriktirmiş 250 yıllık St. Pierre Han, bu günlerde İBB Miras girişimiyle restore ediliyor.

    İtalyan mimar Gaspare Trajano Fossati’nin imzası­nı taşıyan kilisenin hemen ya­nı başındaki ahşap lojmanla­rı, ilerleyen yıllarda bölgenin meşhur yangınlarıyla küle dö­nünce, St. Pierre Han’ın hika­yesi de başlamış oldu. Kiliseye gelir sağlamak amacıyla yaptı­rılan ve 1771-1775 arasında ta­mamlanan hana adını veren de bu kiliseydi…

    Eski Banka Sokağı’nın bir köşesinde karşımıza çıkan St. Pierre Han’a dışarıdan baktığı­mızda, çoğumuz tek bir bina gi­bi algılarız. Ancak esasında bu devasa bina, farklı zamanlarda birbirine eklemlenen ve farklı ihtiyaçları karşılayan bir yapı grubu bütünü. Kiliseye sırt ve­ren ilk kısım 1771’de; Eski Ban­ka ve Galata Kulesi Sokağı’nın kesiştiği ikinci kısım 1772’de; Voyvoda (Bankalar) Caddesi’ne dönen üçüncü ve son bölüm ise 1775’te inşa edildi.

    Ticaretle bağlantısından dolayı her ne kadar adına han dense de St. Pierre Han bildi­ğimiz Osmanlı hanlarından farklı. 58 metre uzunluğun­daki cephesiyle yaklaşık 2500 m2’lik bir alana yayılan yapı Galata’dan Paris’e uzanan bir yolculuk.

    Dikkatli gözler, tarihî hanın farklı noktalarında yer alan ar­maları hemen farkedecekler­dir. Bu armalardan biri Fransa Krallığı’na ait. Armada yuvar­lak burmalı bir bilezik içine iş­lenen ve “fleur de lys” diye bili­nen üç zambaklı krallık arması göze çarpıyor. Bu kısmın üze­rindeyse krallık tacı bulunuyor.

    Bir diğer arma, binanın ya­pımında maddi ve manevi kat­kıları olan, “hanı yaptıran kişi” olarak da anılan Fransız elçisi François Emmanuel Guignard de Saint-Pries anısına taşa iş­lenmiş asalet arması.

    İstanbul’un yaşayan hafızası İstanbul Bankalar Caddesi’ndeki St. Pierre Han, şu andaki harabe görüntüsünün ardında birçok tarihî ilki
    barındırıyor. Yapının restorasyonuna devam eden İBB Miras yetkilileri binayı “harabe estetiği” yaklaşımıyla muhafaza edeceklerini söylüyor.

    Üçüncü arma ise bizi Fran­sız İhtilali’nin ateşli şairlerin­den, gazeteci André Chénier’ye götürüyor. Rivayet odur ki André Chénier’nin babası tica­ret için İstanbul’a gelir, burada âşık olduğu kadınla evlenir ve sonrasında da Fransız Elçili­ği’nin ticaret ataşesi olarak ata­nır… Chénier Ailesi bu görev sebebiyle St. Pierre Han’ın bu­günkü yerinde bulunan ahşap evlerden birinde ikamet eder. Oğulları André de 30 Ekim 1762 yılında, işte o evde dünya­ya gelir… Aile 3 yıl sonra Paris’e döner. Bu yolculuk, Andre Ché­nier’nin 1794’te giyotinde son bulacak hazin öyküsünün baş­langıcıdır.

    Şairin hatırasının handa mermer bir levhayla ölümsüz­leşmesine vesile olan kişi ise Stamboul gazetesinin sahi­bi ve başyazarı Régis Delbeuf olur. Dönemin ünlü mimarı Alexandre Vallaury tarafından hazırlanan levha, hanın ikin­ci katındaki odalardan birine yerleştirilir. Üzerinde Fran­sızca “André Chénier 30 Ekim 1762’de bu evde doğmuştur” ifadelerinin yer aldığı levha, günümüzde de aynı yerde.

    St. Pierre Han’ın ikinci ka­tında karşımıza çıkan bir diğer pano, bir bakıma 1894-1931 arasında burada ilk mimarlık ofislerinin bulunduğunu gös­teren bir gurur tablosu. İstan­bul’un anıtsal yapılarını tasar­layan ünlü mimarları ağırlama­sıyla öne çıkan St. Pierre Han, resmî kayıtlara göre 38 yılda 28 mimarlık bürosuna evsahipli­ği yaptı. Antoine N. Perpigna­ni, Hovsep Aznavur, Marco G. Langas, Edoardo Carlo, Vitto­rio De Nori ve Giulio Mongeri, yolu handan geçen yıldız mi­mardan bazıları…

    Han, resmî kayıtlara göre
    38 yılda 28 mimarlık
    bürosuna evsahipliği yaptı.
    Levhada adı yazan Antoine
    N. Perpignani ve Marco G.
    Langas, onlardan yalnızca
    ikisi.

    Sadece bu isimler bile, on­lardan geriye nasıl paha biçil­mez bir kent mirasın kaldı­ğının kanıtı: Örneğin Demir Kilise (Bulgar Kilisesi /Sve­ti Stephan Kilisesi) ve Mısır Apartmanı’nda Hovsep Az­navur’la karşılaşırız. İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Osmanlı Bankası binasında Alexandre Vallaury’yi selamlarız. Maçka Palas, Karaköy Palas, St. Antu­an Kilisesi ve İtalyan Sefareti yapılarında Giulio Mongeri’yi anarız.

    İstanbul’un çehresini güzel­leştirmekle kalmayıp ona adeta ruhunu da veren tüm bu isim­ler, St. Pierre Han’ın köşe bu­cağında karşımıza çıkar.

    Gelelim St. Pierre Han’ı ay­rıcalıklı kılan bir başka önemli ize. Bu mekan aynı zamanda Bank-ı Osmani-i Şahane’nin, yani Osmanlı Bankası’nın ilk kurulduğu yer. 1863’te faaliye­te başlayan bankanın handaki varlığı, hem benimsediği mo­dern, Batılı tarzdaki ekonomi modeli hem de hanın bu katın­da uyguladığı değişiklerle ül­kedeki dönüşümün de haber­cisiydi.

    Ekonominin merkeziydi St. Pierre Han, Bank-ı Osmani-i Şahane’nin, yani Osmanlı Bankası’nın ilk kurulduğu yerdi. Ancak Cumhuriyet döneminde ekonominin merkezi olma özelliğini yitirmiş, giderek tornacı, demirci, elektrikçi gibi işyerleri ve atölyeler tarafından tercih edilmeye başlanmıştı.

    18. yüzyılda iki katlı bir ya­pı olarak inşa edilen hana, bu dönemde tuğla örgülü üçüncü bir kat eklendi. Bankanın ihti­yaçları doğrultusunda cephe­lere ve iç mekânlara müdaha­leler yapıldı. Bu müdahaleler, malzeme ve işlev açısından da handa kalıcı izler bıraktı… 1923’te imzalanan Lozan Ant­laşması’na kadar Fransız ve İn­giliz ortaklığında çalışmalarına devam eden Bank-ı Osmani-i Şahane, 1890’da Bankalar Cad­desi’nde Alexandre Vallaur­y’nin imzasını taşıyan yeni Os­manlı Bankası binasına taşındı.

    Cumhuriyet dönemin­de ekonominin merkezi olma özelliğini yitirmeye başlayan Han, giderek tornacı, demirci, elektrikçi gibi işyerleri ve üre­tim atölyeleri tarafından tercih edilmeye başlandı… Muhteşem Kot atölyesi ise hikayesi ile şüphesiz özel bir yer tutuyor bu dönemde. Atölyeye, mar­kaya, hatta Türkiye’de blucine adını veren veren Muhteşem Kot Bey, Fransa’daki terzilik eğitimi sırasında denim ku­maşla tanışıyor ve 1940’lı yıl­larda handaki atölyesinde üre­time başlıyor. “3 zincir dikişli Amerikan tipi” pantolonlarıyla iç pazardaki talebi karşılayan Muhteşem Kot, ürününün sağ­lamlığını logo’suna yansıtmıştı: Pantolonu iki ayrı yöne çeken at arabası görseli!

    Avusturyalı yazar Stefan Zweig, iltica ettiği Brezilya’da eşi Lotte’yle birlikte intihar etti. Bıraktığı mektupta: “Hepinize uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum” yazmıştı.

    Gelenler-gidenler, açılan­lar-kapananlar derken St. Pier­re Han günümüze yaklaştıkça daha da yalnızlaştı. Handa bir bir sahne alan farklı iş kolla­rı ve geçmişteki şaşaalı gün­ler sadece fotoğraflarda kaldı. Bugünkü terkedilmiş, harabe görüntü ince ince kazındıkça, hanın hafızasındaki her şeyin, aslında yerli yerinde olduğu da açığa çıkıyor.

    St. Pierre Han şu günlerde kapsamlı bir restorasyon planı ile işte bu olağanüstü hafızasını güncelliyor; tekrar görünür-so­mut bir hâle dönüştürüyor. İs­tanbul Büyükşehir Belediye­si ile Bahçeşehir Üniversite­si Uğur Eğitim Vakfı’nın ortak projesi, yakın gelecekte bu ta­rihî hanı bir kültür-sanat ve ya­şam durağı olarak kente tekrar kazandıracak. Handa geçici ve kalıcı sergi salonları, kütüpha­ne, atölyeler ve kültürel etkinlik alanlarının yanısıra destekleyi­ci birimler de yer alacak.

    İBB Miras yetkilileri, resto­rasyonuna devam ettikleri di­ğer tüm tarihî eserlerde olduğu gibi bu süreçte de binayı mu­hafazaya dayalı “harabe esteti­ği” yaklaşımıyla koruyacakları­nın altını çiziyor. Tüm uygula­malar bu yaklaşımla, alanından uzmanlardan oluşan bir bilim kurulu heyetinin danışmanlı­ğında hayata geçirilecek…

    Bu süreçte İBB Miras’ın sosyal medya hesaplarından ulaşılan online başvuru for­muyla şantiye turlarına katıl­mak da mümkün.

    Son sakinlerinden Muhteşem Kot


    Türkiye’de blucine adını veren Muhteşem Kot Bey’in atölyesi de 1940’lı yıllarda hanın içindeydi.

  • Anadolu’da yeni keşifler, eşi bulunmaz hazineler

    Arkeoloji, ülkemizin Batı dünyası ile rekabet edebildiği en önemli bilim dalı. Türkiye’nin arkeoloji ve eski eser politikasını belirleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Türk Tarih Kurumu’nun işbirliği sonucunda gerçekleşen kazı çalışmaları; benzersiz Anadolu coğrafyasında her yıl yeni buluntulara ulaşıyor. 2021’de 150’yi aşkın kazıda antik kentler, höyükler, mezarlıklar, tümülüsler, kurganlar, mağaralar ve objeler açığa çıkarıldı. İşte 2021’in önde gelen arkeolojik keşifleri.

    TEL AÇÇANA – HATAY – MÖ 1400
    3.400 YILLIK ALALAH

    Hitit Dönemi’ndeki adı “Alalah” olan Tel Aççana, Antakya yakın­larında önemli bir öntarih yerleşmesi. Doç. Dr. Murat Akar başkanlığında yürütülen arkeolojik kazılarda kil tabletler ve silindir mühürler bulundu. Buluntular, Orta ve Geç Tunç Çağı’nda Mukiş Krallığı’nın başkenti olan Alalah’ın siyasi tarihi hakkında önemli bilgiler sağlayacak görünüyor. Örneğin üzerinde Luvice yazı olan bir mühür baskısı üze­rinde, adına ilk defa rastlanan bir Hitit prensi hakkında bilgiler var.

    SATALA-GÜMÜŞHANE / MÖ 7. YÜZYIL
    URARTULAR GÜMÜŞHANE’DE

    Gümüşhane’nin Kelkit ilçesine bağlı Sadak Köyü’n­de yer alan ve Roma Dönemi Lejyon kenti olarak bilinen Satala’da, Doç. Dr. Şahin Yıldırım başkanlığın­daki kazılar sırasında incelenen bir mezarda Urartu Dönemi tunç kemer parçaları bulundu. Üzerinde kabartma tekniğinde işlenmiş Baş Tanrı Haldi figürleri ile hayvan ve bitki bezemelerinin bulunduğu kemer, Urartu Krallı­ğı’nın kuzeybatı sınırlarını Gümüşhane Bölgesi’ne değin genişletmiş olduğunu kanıtlıyor.

    HADRIANAUPOLIS-KARABÜK / MÖ 3. YY-3. YY
    DEMIR MASKELI ROMALI

    Karabük’ün Eskipazar ilçesinde yer alan Hadrianaupolis Antik Kenti’nde Doç. Dr. Ersin Çelikbaş tarafından gerçekleştirilmek­te olan kazı çalışmalarında demir bir maske ortaya çıkarıldı. Bir Roma süvarisine ait olduğu düşünülen maskenin bir miğferin parçası ol­duğu düşünülüyor. MS 3. yüzyılda üretilmiş olduğu anlaşılan miğfer parçası maske, Hadrianaupolis’te­ki Roma askerî varlığına işaret ediyor.

    AIZONAI-KÜTAHYA / 2. YÜZYIL
    TANRILARIN BAŞLARI

    Kütahya’nın Çavdarhisar ilçesindeki Aizanoi antik ken­tinde, akarsu yatağında yürütülen kazı çalışmalarında, Aphrodite ve Dionysos heykellerine ait olduğu anlaşılan başlar ortaya çıkarıldı. Prof. Dr. Gökhan Coşkun baş­kanlığındaki kazılarda bulunan baş parçalarının büyük boyutlu heykellere ait olduğu gözleniyor. Bu önemli bulgulardan yola çıka­rak bölgede daha önce bir heykel atölyesi olabileceği tahmin ediliyor.

    KAZLIÇEŞME-İSTANBUL / 5. YÜZYIL
    GEÇ ROMA KALINTILARI

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Kazlıçeş­me’de, Zeytinburnu Belediye Başkanlık Bina­sı olarak da kullanmış tarihî yapının bahçesin­de yaptığı kazılarda mermer bir lahit bulundu. Aynı alanda daha önceki yıllarda gerçekleşti­rilen kazılarda 5. yüzyıla tarihlenen Geç Roma Dönemi taban mozaiki açığa çıkarılmıştı. 2021 dönemi çalışmalarında mermer lahdin yanısıra sözkonusu mozaikin ait olduğu yapının da temel kalıntılarına ulaşıldı. Zeytinburnu Bele­diyesi tarafından devam ettirilmesi planlanan kazı çalışmalarında, alanın işlevi tam olarak ortaya çıkarılacak.

    KARAHANTEPE-ŞANLIURFA / MÖ 100. YÜZYIL
    12 BIN YILLIK HEYKELLER

    Şanlıurfa il merkezinin 55 km. doğusundaki Karahantepe’de Prof. Dr. Necmi Karul başkanlığındaki kazılarda günümüzden 12 bin yıl öncesine tarihlenen kayaya oyulmuş yapı­lar, bu yapılar içinde fallus biçimli dikilitaşlar ile üç boyutlu insan ve hayvan heykelleri açığa çıkarıldı. Heykellerden birinde sırtında leopar taşıyan bir insan betimlenmiş. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından başlatılan “Taş Tepeler Projesi” çerçevesinde araştırılan Karahantepe’nin, Göbeklitepe kültürünün önemli bir yerleşmesi olduğu anlaşılmakta.

    SAYBURÇ-ŞANLIURFA / MÖ 100. YÜZYIL
    HAYVAN FIGÜRLÜ TAŞ FRIZ

    Şanlıurfa ili Karaköprü ilçesi yakın­larındaki Sayburç’ta Doç. Dr. Eylem Özdoğan yönetimindeki kazı çalışma­larında insan, leopar ve boğa figürle­rinden oluşan taş bir friz açığa çıkarıldı. “Taş Tepeler Projesi” çerçevesinde kazılan Sayburç’ta ayrıca çukur tabanlı ve dairesel planlı bir yapı keşfedildi. Gö­beklitepe’nin son dönemleri ile çağdaş olduğu düşünülen Sayburç, Göbeklite­pe ve yayılım alanını anlamak açısından büyük önem taşıyor.

    BEŞİKTAŞ-İSTANBUL / MÖ 35. YÜZYIL
    ŞEHIR MERKEZINDE TUNÇ ÇAĞI

    Yıldız Yokuşu’nun başlangıcında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin, Kabataş-Mahmutbey Metrosu Beşiktaş girişinin inşa edileceği alanda gerçekleştirdiği kazılarda, günümüzden 5000- 5500 yıl öncesinde yani Erken Tunç Çağı’nın ilk dönemlerinde oluşturulmuş bir mezarlık alanı keşfedildi. Kurgan tipi mezarların öncüsü diyebi­leceğimiz “Höyüklü Kromlek” tipi mezarlarda, kremasyon (yakma) gömü türünün uygulandığı gözleniyor. Devam ettirilmesi plananlan kazılar, Beşiktaş mezarlığındaki insanların kimler olduğu ve nereden gelmiş olabi­leceği sorularına yanıt verecek.

    SEYİTÖMER HÖYÜK-KÜTAHYA / MÖ 25. YÜZYIL
    TEKSTILIN TARIHI YAZILIYOR

    Kütahya yakınlarındaki Seyitömer Höyük’te, Uzmanı Arkeolog Serdar Ünan yönetiminde gerçek­leştirilen kurtarma kazısı, ülkemizde nadir bir örnek olarak tamamı kazılan bir arkeolojik alanda gerçekleşiyor. 2021 dönemi kazı çalışmaları sırasında Erken Tunç Çağı 2’ye (MÖ 2500) tarihlenen radyal planlı bir yerleşme açığa çıkarıldı. Bu yerleşmedeki bir mekan içinde bulunan karbonlaşmış urgan parçaları Anadolu Öntarih arkeolojisi için bir ilk ve Seyitömer’de yaklaşık 4.500 yıl önceki tekstil uygulamalarının varlığına işaret ediyor.

    UŞAKLI HÖYÜK-YOZGAT / MÖ 15. YÜZYIL
    MOZAIKLERIN ATASI

    Yozgat yakınlarındaki Uşaklı Höyük’te Prof. Dr. Anacleto D’Agostino başkan­lığındaki bir ekip tarafından yürütülen kazı çalışmalarında koyu ve açık renkli küçük boyutlu taşlarla oluşturulmuş bir taban döşemesi açığa çıkartıldı. İtalyan kazı ekibi MÖ 15. yüzyıldan kalma bir Hitit tapına­ğının kalıntılarında ortaya çıkarılan taş döşeme tabanın, Antik Dönem mozaiklerinin atası olabileceğini düşünüyor.

  • Fransız işgali sona erdi; Güney Anadolu artık hür!

    Tam 100 yıl önce, Sakarya zaferinden sonra Büyük Taarruz’dan önce, Ankara Antlaşması’yla Fransızlar Güney Anadolu bölgesini boşaltmaya başladı. Adana, Gaziantep, Kilis, Osmaniye, Nizip, Tarsus ve birçok yerleşimde Türk bayrağı dalgalanmaya başladı. En önemli sonuçlardan biri de, zaten tanınan Mustafa Kemal Paşa’nın artık bir efsane hâline gelmesiydi.

    Aralık 1921 ve Ocak 1922 aylarında bağım­sız Türkiye’nin oluş­ma sürecine ilişkin sevinç­li ve moral verici gelişmeler yaşandı. 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması’nda karara bağlandığı gibi, Güney Ana­dolu’nun çeşitli bölgelerin­deki Fransız işgali sona erdi. Aynı antlaşmada belirlenmiş olan Türkiye-Suriye sınırının kuzeyinde kalan bölgelerde, yönetim Türkiye Büyük Mil­let Meclisi (TBMM) Hüküme­ti’ne devredildi.

    Aslında sözkonusu yörele­rin TBMM yönetimine geçiş sürecinin 1921 Kasım sonla­rında başladığını söyleyebi­liriz; zira Adana Vali Vekili tayin edilen Hamit (Kapancı) Bey ve Türk ordusunu temsi­len Muhittin (Akyüz) Paşa, 30 Kasım’da Adana’ya gelmişler ve aynı gün Adana halkına yö­nelik bir beyanname yayım­lamışlardı. Ancak, bu tarihte Fransız askerlerinin Adana’yı henüz boşaltmamış oldukları­nı unutmamamız gerekir. Ni­tekim Adana’ya Türk bayrağı­nın ilk kez 20 Aralık gününde, kolordu komutanı Muhittin Paşa’nın karargah binasın­da çekilmiş olmasına kar­şın; yayımlanan beyanname­de Fransız askerlerinin Adana ve Mersin’den kesin olarak 4 Ocak 1922’de ayrılacakları söyleniyordu. Bu süreç, Fran­sız ordusunun 7 Aralık’ta Ki­lis’i boşaltmaya koyulmasıyla başlamış ve ay boyunca başta Gaziantep, Osmaniye, Nizip ve Tarsus gelmek üzere bir­çok önemli yerleşim merkezi­nin boşaltılmasıyla sürmüş­tü. Sonuç olarak Türk ordu­su 3 Ocak’ta Mersin’e girdi. 4 Ocak’ta Fransızlar Adana’dan ayrıldılar; ertesi günü de Türk ordusu törenle Adana’ya girdi. Hamit Bey, artık Ankara’nın yönetiminde olan Adana İli’ne 8 Ocak günü vali tayin edildi.

    Mustafa Kemal efsanesi yayılıyor

    10 Ocak 1922’de, Vakit’te Ahmet Emin (Yalman) imzalı, “Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin tarihçe-i hayatı” başlıklı bir röportaj yayımlandı. Türkiye, Mustafa Kemal Paşa’nın çocukluk ve delikanlılık anılarını ilk kez bu röportajla öğrendi.

    Kısaca özetlediğimiz bu ge­lişmeler birçok önemli sonuç doğurdu. Bunların başında TBMM Hükümeti’nin saygın­lığının ve kendisine duyulan güvenin artması gelir. Da­ha birkaç ay önce Sakarya’da Yunan Ordusu karşısında du­ramayacağı sanılan Türk Or­dusu, şimdi Adana’ya girmiş­ti. Yani Sèvres Antlaşması’nın çizmiş olduğu Türkiye hari­tasına doğu illerinden sonra güney illeri de eklenmiş ve bu antlaşmanın mimarlarından olan Fransa ile barış yapılmış­tı. Ayrıca Fransızlar, Türk or­dusuna 10 uçak hibe etmişti.

    İkinci önemli sonuç ola­rak, TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın popülerliğinin katlanarak büyümesini sayma­mız gerekir. Gerçi Mustafa Ke­mal Paşa pek tanınmayan biri değildi. Daha 1. Dünya Sava­şı yıllarında kazanmış olduğu şöhret, Anadolu’daki direni­şin başına geçmesiyle birlik­te daha da artmıştı. Sakarya’da kazandığı başarı da bu şöhreti iyice pekiştirdi. Ancak Türki­ye kendisini başarılı bir asker ve kararlı bir vatansever olarak biliyor, bu kişiliğin ardındaki insanı henüz tanımıyordu. Gü­ney illerinin Türkiye toprakla­rına katılmasından birkaç gün sonra, 10 Ocak 1922’de, İstan­bul’un saygın gazetelerinden Vakit’te Ahmet Emin (Yal­man), Paşa’yla yapmış olduğu uzun bir söyleşi yayımladı ve Türkiye ilk defa Mustafa Ke­mal Paşa’nın çocukluk ve deli­kanlılık anılarını öğrenmiş ol­du. Dolayısıyla, “Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mus­tafa Kemal Paşa Hazretleri’nin tarihçe-i hayatı” başlığıyla çı­kan söyleşiyi, Mustafa Kemal efsanesinin başlangıcı olarak tanımlayabiliriz.

    Üçüncü önemli sonuç ise, güney illerinin TBMM yöneti­mine katkılarıdır. Gerçi bu böl­ge Ermeni nüfusunu yitirdiği için eski zenginliğinden mah­rumdu; ama bölgenin tarımsal zenginliği gene de Ankara için büyük bir kazanç oluşturuyor­du. Öte yandan önemli bir nüfus barındırdığı için, bölge TBMM Hükümeti’ne küçümsenemeye­cek bir işgücü, Türk Ordusu’na da yeni askerler kazandıracak­tı. Bunlara bölgede daha önce Fransızlarla çarpışanlar da ek­lendiğinde, Batı Cephesi’nde Yunan Ordusu’na saldırmaya hazırlanan kuvvetlerin sayıca büyümesi mümkün olacak, Bü­yük Taarruz öncesinde iki ordu en azından insan gücü açısın­dan ilk defa eşitlenmiş olacaktı.

    Ay-yıldızın altında Adana 5 Ocak 1922’de Adanalılar 105 metrelik bir Türk Bayrağı’nı sokaklarda dalgalandırarak tüm dünyaya kurtuluşu ilan etmişlerdi.
     

    Güney illerinin TBMM Hü­kümeti yönetimi altına girmesi sürecinde Antakya ve İskende­run’un neden Fransızlarda kal­dığını merak edenler için kısa bir açıklama yapalım: Bilindiği gibi İskenderun Sancağı, An­kara Antlaşması’nda Fransız­lara bırakılmış, Fransız yöne­timinin oradaki önemli Türk azınlığın özel durumuna saygı göstereceği güvencesi alınmış­tı. Bu gelişmenin tarihçesini 1919’daki son Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimlerine kadar geri götürebiliriz. Nitekim bu seçimlerde işgal ve işgalin ya­rattığı idari sorunlar nedeniyle Halep Vilayeti’ne bağlı sancak­larda seçim yapılmamış; sonuç olarak Antakya, Antep, İsken­derun, Maraş ve Urfa Meclis-i Mebusan’da temsil edilmemiş­lerdi.

    Daha sonrası ise karşımıza araştırılmayı bekleyen bir konu çıkarıyor. Zira TBMM oluşur­ken işgaller hiç dikkate alın­mamış, Adana, Edirne ve İzmir gibi işgal altındaki birçok yöre­den, bu arada Halep Vilayeti’ne bağlı Antep, Maraş ve Urfa’dan da mebuslar Meclis’e girmişti. Ancak Antakya ve İskenderun TBMM’de de temsil edilme­diler. Dolayısıyla İskenderun Sancağı’nın, çok büyük bir ola­sılıkla nüfus yapısı nedeniyle Misak-ı Millî sınırlarına dahil edilmediği sonucuna varma­mız gerektiğini düşünebiliriz.

  • Nakiye Hanım ve kadınlar Yunan işgaline karşı meydanlarda

    Mondros Mütarekesi’nin ardından, özellikle de 15 Mayıs 1919’da İzmir’de başlayan Yunan işgali, ülke genelinde büyük tepkiyle karşılandı. Başta İstanbul olmak üzere yurt gene­linde düzenlenen protesto mitingleri­ne kadın-erkek binlerce kişi katıldı. İlki 19 Mayıs 1919’da Fatih Meydanı’nda, ardından Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen açıkhava mitinglerin­de kadınlar ilk defa binlerce kişinin önünde erkeklerle birlikte söz aldı. Kastamonu’da 11 Aralık 1919’da dü­zenlenen kadın mitingi ise Türkiye’de bir ilkti.

    Halide Edip (Adıvar), Sabahat (Filmer), Şükufe Nihal (Başar) ve Hay­riye Melek’in (Hunç) yanısıra Nakiye (Elgün) Hanım da mitinglerde işgale karşı seslerini yükselttiler. Fotoğrafta 13 Ocak 1920’de düzenlenen 150 bin kişilik son mitingde Muallimler Cemi­yeti Başkanı sıfatıyla kürsüye çıkan Nakiye Hanım, kadınlara ve erkeklere mücadele çağrısı yapıyor.

    Nakiye Hanım’ın konuşması Türk ve dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı. Ünlü Fransız dergisi L’Illustration, 7 Şubat 1920 tarihli sayısındaki “İstanbul’da Bir Gös­teri” başlıklı makalede “yumuşak, etkileyici ve kendinden emin bir sesle haykırarak duygusal ve ateşli sözleri ile dinleyiciler üzerinde büyük bir izlenim bırakan gözlüklü, orta yaşlı ve ciddi görünümlü bir kadın” olarak tasvir ettiği Nakiye Hanım’ın işgal devletlerini kınayan konuşmasına tam sayfa yer vermişti.

  • ‘Ve ateş dedi ki Jeanne d’Arc’a: Gururunu seviyorum karşımda’

    Dönemin “milenyumcu” Hıristiyan tanrıbilimcileri ve kilise adamlarına göre yeni binyılda dinsel bir çöküş yaşanacağı inancı, 1000 yılından itibaren kendine yeni kurbanlar aramaya başlamıştı. Aslında siyaset ve güç alanındaki mücadeleyi kaybedenler, dinî gerekçeler gösterilerek ateşe atılıyor; Katolik Kilisesi kendi alanında başka bir otorite oluşmasını engellemeye çalışıyordu. Dinî gerekçelerle insan yakmanın dönüm noktaları…

    Suçlu bulunanların yakıla­rak öldürülmesi ile ilgili en eski kayıtlar Antik Mısır’a kadar gidiyor. Ancak bunun dinî bir yaklaşımla kurumsallaşması, Katolik otoritenin “sapkın” ola­rak nitelediği kişilere karşı uy­guladığı bir infaz yöntemi olarak Ortaçağ’da başladı. Batı’daki ka­yıtlı ilk hadise 1022’de, sonuncu­su ise Alman hukuk bilimci Edu­ard Osenbrüggen’e göre 1804’te Almanya’da yaşandı.

    Romalılar, ilk Hıristiyan­ları tunica molesta denen neft yağına veya reçineye bulanmış tüniklerle (ateşten gömlek) can­lı canlı yakmış; Ortaçağ’da ise yerleşik inanca aykırı gelen yo­rumlara sahip olmakla suçlanan Hıristiyanlar, 1022’den itiba­ren dönemin Katolik otoriteleri tarafından odunların üzerinde yakılmışlardı. Tapınak Şöval­yeleri’nin büyük üstadı Jacques de Molay (1314), Protestanlığın öncü düşünürlerinden Jan Hus (1415) ve Yüzyıl Savaşları’nın kahramanı Jeanne d’Arc (1431) Ortaçağ’da yakılarak öldürül­düler. Dönemin “milenyumcu” Hıristiyan tanrıbilimcileri ve kilise adamlarına göre yeni bin­yılda dinsel bir çöküş yaşanaca­ğı inancı, 1000 yılından itibaren kendine yeni kurbanlar aramaya başlamıştı.

    Batı’da Ortaçağ’da bir ilk: Orléans’da Heretiklerin yakılarak öldürülmesi

    Zihinlerde Ortaçağ, cadıların, kafirlerin ve Heretiklerin (“sap­kınlar/bidatçılar”) ateşe atılarak infaz edildiği bir dönem gibi ta­hayyül edilse de, insanların ya­kılarak öldürülmesi görece nadir rastlanan bir vakaydı. Batı’da ilk ateşle yakarak infaz edilen ölüm cezası, bundan tam bin yıl önce 1022’de gerçekleşti. Orléans’da, aralarında kanonların da (ka­tedrale bağlı üst düzey papazlar) bulunduğu 13 kişi idam edildi. Yüksek Ortaçağ (1000-1250) gibi geç bir zamanda yaşanan bu “di­ri diri yakma” meselesine, daha sonra da Geç Ortaçağ’da ender olarak rastlanacaktı. Ayrıca he­retik olmakla suçlanmak da ge­nelde olağandışı olayların ardın­dan vuku bulmaktaydı. Suçlula­rın idamı en fazla asılarak infaz ediliyor, yetkin bir cellat bulmak zor olduğundan “kelle uçurmak” daha az görülüyordu. Fransa ve Almanya’nın bazı bölgelerinde geleneklere göre kadınlar ası­lamadığı için; farklı suçlardan hüküm giyenler bazen diri diri gömülerek, bazen yakılarak, ba­zen de suda boğarak öldürülür­dü. Bu anlamda yakarak idam, sadece “din sapkınları”na özgün değildi. Haçlı Seferi ve ardından gelen katliamların yaşandığı 13. yüzyılda bile, her zaman olma­makla beraber diri diri yakma sadece tövbe etmeyen heretikle­re karşı uygulanıyordu. Umber­to Eco’nun tarihî romanı Gülün Adı’nda da bahsedilen ünlü 14. yüzyıl engizisyoncusu Bernard Gui’nin belirttiğine göre 633 idam hükmünün yalnızca 41’i ateşe atarak infaz edilmişti.

    1415’te Protestanlığın öncü düşünürlerinden Jan Hus’un yakılarak öldürülmesini gösteren 1485 tarihli bir çizim (Spiezer Chronik).

    Hasmını arayan yeni ruhban sınıfı ve farklı coğrafyalardaki yeni akımlar

    Ortaçağ, gerçekten de Avrupa kıtasında entellektüel üretimin azaldığı, nüfusun düştüğü, kır­sallaşmanın arttığı ve merkezî devletin zayıfladığı “karanlık” bir dönemdi. Şarlman dönemi ve (Karolenj) reformları bir istisna teşkil etse de süreklilik göster­memişti. Kilisede ise 10. yüzyıl­da yapılan bir reform -Cluny ya da Benedikten reformlar- ye­rel derebeyine değil de Papalı­ğa bağlı ve hem dinî hem de bir ölçüde seküler eğitim almış bir ruhban sınıfı ortaya çıkarmış­tı. Bu eğitimli sınıf, monarklara danışman olarak merkezîleşen devletlerde önemli roller üstlen­meye başlamıştı.

    Sistematikleşen ve “yerleşik” olan dinî inanç, artık kendinden farklılaşanları yaftalıyordu. Bul­garistan’da 10. yüzyılda başlayan düalist (iyi ve kötü olarak iki zıt Tanrısal gücün mücadele için­de olduğunu savunan inanış) bir dinî akım olan Bogomilizm Ba­tı’ya da uzandı veya farklı düalist inançlar bu isimle yorumlandı.

    1022 Orléans hadisesinden sonra, 1209-1229 arasında Gü­ney Fransa’daki Katarcılara kar­şı yürütülen (Albigeois) Haçlı Seferleri’ne kadar ve ardından yine bunlara karşı yapılan 14. yüzyıldaki katliamların hepsi, dönemin din adamları ve yöne­ticileri tarafından aynı kefeye konmuş ve o şekilde yaftalan­mıştı. Halbuki aynı dönemde farklı coğrafyalarda başgösteren dinî akımlar arasında tam anla­mıyla bir birlik bulunmuyordu. O dönemde sanki Katolik Kilise­si’nin paralelinde başka bir kilise yapılanması varmış gibi bu hare­ketler suçlanmış, çoğunlukla da Orléans’da olduğu gibi siyasi re­kabet veya güç kazanmak adına bu idamlar gerçekleştirilmişti.

    Sapkın olarak suçlananlar aslında din alanındaki güç mücadelesini kaybedenlerdi

    Orléans’daki Sainte-Croix Ka­tedrali, bugüne kadar Bourbon Hanedanı gibi alt dallarıyla hâlâ sürmekte olan Capet Haneda­nı’nın ana kilisesi ve tac giydiği yerdi. Fransa Krallığı’nın başın­daki ikinci Capet olan “Dindar” 2. Robert, Papalığın izniyle ör­neğine az rastlanır şekilde ilk iki eşinden boşanıp üçüncü eşiyle evlenebilmişti. Buna rağmen ikinci eşi Burgonyalı Bertha’yı hâlâ sevdiği ve onunla tekrar evlenmeye çalıştığı bilinen bir gerçekti. Burgonyalı Bertha’nın ilk eşi 1. Odo’dan olma oğlu Blois Kontu 2. Odo hırslı bir hüküm­dardı ve annesinden boşanmış olan 2. Robert’in yeni eşi kraliçe Constance’ın gücünü azaltma­ya çalışıyordu. Son atanan ka­nonlar Lisoie ve Etienne (Step­hen), Constance’a yakındı; hatta Etienne, kraliçenin bizzat günah çıkardığı papazdı. Ülkenin bu en önemli katedralindeki güç mü­cadelesini kraliçe sonunda kay­betti. Kendisine yakın olan bu din adamları, dönemin önemli kilise kroniklerinin aktardığına göre Manici inanca mensup ol­dukları suçlamasıyla sapkın ola­rak değerlendirildi ve alevlerin arasına atılarak yakıldı.

    Bir azizenin doğuşu

    Yüzyıl Savaşları’nın kahramanı Jeanne D’Arc, bir kafir olduğu öne sürülerek henüz 19 yaşında diri diri yakılarak ölüme mahkum edilmiş; ancak bu hazin son, bugün bile dünyanın en çok tanınan kutsal ikonlarından birinin doğuşu olmuştu. (Hermann Stilke’nin, 1843 tarihli “Jeanne d’Arc’ın kazıktaki ölümü” tablosu, Hermitage Müzesi’nde.)

    Eskatoloji, Milenyumculuk ve Heretikler: Alevlere atılan “sapkın”lar…

    Katolik inanca karşı bir anta­gonist/zıt olarak heretiklik ta­nımının 1000’li yıllarda ortaya çıkmasında, alaylı değil “eği­timli” yeni ruhban sınıfın oluş­ması kadar, dünyanın sonu ile uğraşan dönemin “eskatalojik” yorumlarının da etkisi çoktur. Yeni milenyuma girerken Av­rupa’nın önce Viking istilası­na uğraması, ardından Macar akınları; zamanın tanrıbilimci­leri ve kilise adamları açısın­dan “Hz. İsa’nın ikinci gelişi öncesi karmaşa”nın başladığı­nın göstergesiydi. Köln Başpis­koposu ünlü (Aziz) Heribert, doğudan gelen Bogomilciliği de kastederek “günümüzde ye­ni bir heretiklik doğuyor” diye dindaşlarını uyarıyordu. Daha sonra Lutherciler tarafından “Proto-Protestanlık” olarak da yorumlanan, Katolik Kilise­si’nin bazı “yerleşik” öğretile­rine karşı durmasıyla bilinen tüm 11. , 12. yüzyıl dinî akımla­rın mensupları heretik/sapkın olarak değerlendirilerek töv­beye çağrılıyor, etmeyenler ise yakılarak veya başka metotlar­la öldürülüyordu.

  • Umudumuz tükenmedi, tükenmeyecek!

    tarih Dergi - Sayı 89 - #Tarih Dergisi - 1000Kitap

    Her yeni yıla girildiğinde, hele de kötü geçtiyse, 365 günde yaşlanan bir önce­ki yılın süratle tarihteki yerini alması, evlere gelen yeni gürbüz bebeğin de mutluluk­lar getirmesi dilenir, beklenir. İlerki yıllarda pek de hayırla anmayacağımız 2021, hâlâ ha­yatlarımızı karartmaya devam eden salgın has­talık yılı olarak anılacak şüphesiz.

    Aslında buna rağmen dünya 2021’e Trump’tan kurtulmanın tatlı heyecanı ve iyim­serliği ile girmişti. Ancak 6 Ocak’ta Kongre bi­nası baskını hemen herkesi şoke etmiş, dün­yanın merkezi konumundaki ülkede meyda­na gelenler sonraki felaketlerin de habercisi olmuştu. Yeni başkan Biden’ın yemin törenine katılmayan Trump ise ülkeye 150 yıl sonra bir ilk yaşatarak dönemini tamamladı.

    Mars’a inen Perseverance keşif aracı; yine burada uçurulan ilk hava aracı Ingenuity; Sü­veyş Kanalı’nın The Evergreen konteynır gemi­si tarafından tıkanması; derken yine ABD’nin 20 yıllık bir dönemin ardından Afganistan’daki varlığını sona erdirmesi ve bu sırada Kabil’den havalanan askerî kargo uçaklarına tutunma­ya çalışan, başarsa bile sonrasında gökten yere düşen Afganların görüntüleri…

    Almanya Şansölyesi Angela Merkel tüm dünyanın samimi takdirini ve saygısını kaza­narak kendini emekliye ayırırken, dünya, kadın siyasetçilerin gittikçe artan bir ivmeyle önem­li görevlerde yer aldığını görür oldu. Bu arada Türkiye, ilk imzacılarından olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılarak kadın hakları konu­sunda “yeni bir ilk”e imza attı.

    Türk biliminsanları Özlem Türeci ve Uğur Şahin neredeyse tüm dünyanın gururu ol­du. Pandemi nedeniyle ertelenen 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları, Türkiye’nin en çok madal­ya aldığı organizasyon oldu. Olimpiyat şampi­yonu okçumuz Mete Gazoz bir hedefe odak­lanmanın, bilimsel yöntemlerle ve özveriyle çalışmanın rol modeli hâline gelirken; Busenaz Sürmeneli, Eray Şamdan ve Buse Naz Çakıroğ­lu altın ve gümüş harflerle adlarını tarihe yaz­dırdı. Kadın voleybol millî takımımız ülkeyi TV ekranlarına kilitlerken, A Millî Futbol Takımı grup aşamasından sıfır puanla ülkemize dön­dü.

    Küresel ısınmanın etkileri daha da artan bir ivmeyle hissedilirken, çeşitli toplantılar ve zirveler yapıldı. İskoçya-Glasgow’da yapılan COP26 toplantısında 100’den fazla ülke lideri yer alırken Türkiye “itibarlı güvenlik sağlan­madığı” gerekçesiyle katılımını geri çekti.

    2021 yazı ülkemiz için bitmek bilmeyen, söndürülmesi haftalar alan yangınlar mevsi­miydi. Antalya’dan Marmaris’e kadar uzanan çok geniş bir alanda günlerce süren, havadan müdahale araçlarının eksikliğinin önemli rol oynadığı süreçte doğal yaşam ve ormanlar kav­ruldu. Ülkenin güneyi ateşlerde yanarken, ku­zeyi de çok sayıda can kaybına yol açan seller altındaydı. Betona dayalı kalkınma modeli bi­limi ve mühendisliği hiçe sayınca faturası can kayıpları, yıkılan yapılar ve heba olan millî ser­vet olarak kesildi.

    Temeli matematik olan ekonomi alanında ise yüzyıllara dayanan iktisat teorilerini yok sayma girişimleri, Türkiye ekonomisini ciddi biçimde etkiledi. Dünyada küresel olarak pan­demiyle birlikte yaşanan tedarik zinciri so­runları, yükselme trendindeki enflasyon, vb. konularla başa çıkmak için iktisat bilimi reh­ber alınırken; Türkiye’de “reel efektif döviz ku­ru” 1980 sonrası en düşük seviyeye geldi. 1994 krizine yol açan faizle inatlaşma yaklaşımı 2021’de yeniden karşımıza çıkarken, son kaza­nanın hep matematik olduğunu ve “tarih değil, hatalar tekerrür eder” sözünü hep hatırlamak gerekiyor.

    100 yıl önce pozitif bilimi rehber alarak 10 yıllık savaştan muzaffer çıkan, yorgun-bitkin ve fakir bir ülkeyi yeniden inşa eden insanlar bizim ninelerimiz, dedelerimizdi. Onların yüzü suyu hürmetine ve çocukların geleceği için ta­rihe hep sahip çıkacağız.

    2021’in dünyada ve ülkemizdeki gerçek kahramanlarına, tüm hekimler ve sağlık çalı­şanlarına minnettarız. Mutlu ve umutlu yıllar…

    Alp E. Aksudoğan

  • Umudumuz tükenmedi, tükenmeyecek!

    Umudumuz tükenmedi, tükenmeyecek!

    Her yeni yıla girildiğinde, hele de kötü geçtiyse, 365 günde yaşlanan bir önceki yılın süratle tarihteki yerini alması, evlere gelen yeni gürbüz bebeğin de mutluluklar getirmesi dilenir, beklenir. İlerki yıllarda pek de hayırla anmayacağımız 2021, hâlâ hayatlarımızı karartmaya devam eden salgın hastalık yılı olarak anılacak şüphesiz. 

    Aslında buna rağmen dünya 2021’e Trump’tan kurtulmanın tatlı heyecanı ve iyimserliği ile girmişti. Ancak 6 Ocak’ta Kongre binası baskını hemen herkesi şoke etmiş, dünyanın merkezi konumundaki ülkede meydana gelenler sonraki felaketlerin de habercisi olmuştu. Yeni başkan Biden’ın yemin törenine katılmayan Trump ise ülkeye 150 yıl sonra bir ilk yaşatarak dönemini tamamladı. 

    Mars’a inen Perseverance keşif aracı; yine burada uçurulan ilk hava aracı Ingenuity; Süveyş Kanalı’nın The Evergreen konteynır gemisi tarafından tıkanması; derken yine ABD’nin 20 yıllık bir dönemin ardından Afganistan’daki varlığını sona erdirmesi ve bu sırada Kabil’den havalanan askerî kargo uçaklarına tutunmaya çalışan, başarsa bile sonrasında gökten yere düşen Afganların görüntüleri… 

    Almanya Şansölyesi Angela Merkel tüm dünyanın samimi takdirini ve saygısını kazanarak kendini emekliye ayırırken, dünya, kadın siyasetçilerin gittikçe artan bir ivmeyle önemli görevlerde yer aldığını görür oldu. Bu arada Türkiye, ilk imzacılarından olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılarak kadın hakları konusunda “yeni bir ilk”e imza attı. 

    Türk biliminsanları Özlem Türeci ve Uğur Şahin neredeyse tüm dünyanın gururu oldu. Pandemi nedeniyle ertelenen 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları, Türkiye’nin en çok madalya aldığı organizasyon oldu. Olimpiyat şampiyonu okçumuz Mete Gazoz bir hedefe odaklanmanın, bilimsel yöntemlerle ve özveriyle çalışmanın rol modeli hâline gelirken; Busenaz Sürmeneli, Eray Şamdan ve Buse Naz Çakıroğlu altın ve gümüş harflerle adlarını tarihe yazdırdı. Kadın voleybol millî takımımız ülkeyi TV ekranlarına kilitlerken, A Millî Futbol Takımı grup aşamasından sıfır puanla ülkemize döndü.

    Küresel ısınmanın etkileri daha da artan bir ivmeyle hissedilirken, çeşitli toplantılar ve zirveler yapıldı. İskoçya-Glasgow’da yapılan COP26 toplantısında 100’den fazla ülke lideri yer alırken Türkiye “itibarlı güvenlik sağlanmadığı” gerekçesiyle katılımını geri çekti. 

    2021 yazı ülkemiz için bitmek bilmeyen, söndürülmesi haftalar alan yangınlar mevsimiydi. Antalya’dan Marmaris’e kadar uzanan çok geniş bir alanda günlerce süren, havadan müdahale araçlarının eksikliğinin önemli rol oynadığı süreçte doğal yaşam ve ormanlar kavruldu. Ülkenin güneyi ateşlerde yanarken, kuzeyi de çok sayıda can kaybına yol açan seller altındaydı. Betona dayalı kalkınma modeli bilimi ve mühendisliği hiçe sayınca faturası can kayıpları, yıkılan yapılar ve heba olan millî servet olarak kesildi. 

    Temeli matematik olan ekonomi alanında ise yüzyıllara dayanan iktisat teorilerini yok sayma girişimleri, Türkiye ekonomisini ciddi biçimde etkiledi. Dünyada küresel olarak pandemiyle birlikte yaşanan tedarik zinciri sorunları, yükselme trendindeki enflasyon, vb. konularla başa çıkmak için iktisat bilimi rehber alınırken; Türkiye’de “reel efektif döviz kuru” 1980 sonrası en düşük seviyeye geldi. 1994 krizine yol açan faizle inatlaşma yaklaşımı 2021’de yeniden karşımıza çıkarken, son kazananın hep matematik olduğunu ve “tarih değil, hatalar tekerrür eder” sözünü hep hatırlamak gerekiyor. 

    100 yıl önce pozitif bilimi rehber alarak 10 yıllık savaştan muzaffer çıkan, yorgun-bitkin ve fakir bir ülkeyi yeniden inşa eden insanlar bizim ninelerimiz, dedelerimizdi. Onların yüzü suyu hürmetine ve çocukların geleceği için tarihe hep sahip çıkacağız. 

    2021’in dünyada ve ülkemizdeki gerçek kahramanlarına, tüm hekimler ve sağlık çalışanlarına minnettarız. Mutlu ve umutlu yıllar… 

    ALP E. AKSUDOĞAN