Etiket: Sayı:89

  • En uzun süre ve en yüksek seviyede uçtu: Akbaba Dergisi

    En uzun süre ve en yüksek seviyede uçtu: Akbaba Dergisi

    Millî Mücadele’nin kazanılmasıyla, karşıt yayın yapan Aydede dergisi 90. sayısında kapanmak zorunda kaldı. Buradan kopan kadro 1922’de Akbaba’yı çıkarmaya başladı. 1977’ye dek 55 sene yayın hayatını sürdürecek renkli siyasi dergi, Türkiye’de en uzun süre çıkan mizah dergisi olacaktı. Basın tarihimizin medar-ı iftiharı 100 yaşındaki Akbaba’dan unutulmaz kesitler, unutulmaz isimler, harikulade çizimler ve anılar…

    Akbaba tünüyor: 7 Aralık 1922

    Akbaba 2. Sayı

    Kurtuluş Savaşı sırasın­da bir cephede Millî Mücadele yanlısı, An­kara Hükümeti’ni destekle­yen Sedat Simavi’nin çıkardığı Güleryüz mizah dergisi, diğer cephede, İstanbul Hüküme­ti’ni destekleyen Refik Halid Karay’ın çıkardığı Aydede der­gisi vardı. 30 Ağustos’ta Büyük Taarruz zaferinin kazanılma­sından sonra her ne kadar Ay­dede sayfalarında Gazi Mus­tafa Kemal Paşa resimlerine ve ona yönelik övgü yazıları­na yer verilse de, Refik Halid Karay 150’likler listesinde yer alarak yurtdışına sürgün edil­di. Aydede, 9 Kasım 1922’de 90. ve son sayısını yayımlaya­rak kapandı.

    Aydede’yi çıkaran ekipte yer alan Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon, dergi­nin kapanmasının ardın­dan Refik Halid Karay ha­riç neredeyse tüm kadro­suyla 1 ay sonra 7 Aralık 1922’de Akbaba’yı çıkar­maya başladı.

    Yusuf Ziya Ortaç, anı­larını anlattığı Bizim Yo­kuş’ta, Orhan Seyfi Orhon ile Akbaba’yı çıkarış hi­kayelerini şöyle anlatır: “İsimler düşündük birçok: Çelebi, Tırpan, Horoz… Sonunda Akbaba en uygun geldi ikimize de… Kadromuzu hemen kurduk: Münif Fehim, Ramiz, Hakkı karikatürleri yapacaklar. Orhan Seyfi, Halil Nihat, Osman Cemal, Selâ­mi İzzet, Abdülbâkî Fevzi, ben yazılarını yazacaktık. Şimdiki Akbaba’dan biraz daha büyük, dört sayfaydı eski Akbaba. Tek renk, fiyatı 100 para. Ama haf­tada 2 kere çıkacaktı: Pazarte­si, Perşembe. Başlığını Hakkı çizmişti. Tashihleri yaptık, sayfaları düzenledik, maki­neye yolladık akşama doğru… Ulvi Bey kumandayı verdi: Beş bin basılacak”.

    Logonun cumhuriyetle dönüşümü

    DERGİNİN sorumlu mü­dürü de olan Yusuf Ziya’nın, Akbaba’nın ilk sayısındaki “İnsanların çok yaşlısına, sa­çı sakalı ağarmış olanına ak­baba derler. Kuşların en çok yaşayanı da akbabadır. İn­şallah bizim Akbaba’mız da gazetelerin en uzun ömürlü­sü olur” temennisi gerçek­leşecek; eski harfli Türk­çe yayın hayatına başlayan Akbaba, 1977’ye kadar yayın hayatını sürdürerek matbuat tarihimizin en uzun soluk­lu mizah mecmuası olacak­tı. Akbaba’nın ilk dönemi eski harfli Türkçe ve Latin harflerine geçiş dönemi olan 1922-1931 arasındaydı. İkin­ci dönem, derginin 3 yıllık bir aradan sonra 1934-1949 arasında çıktığı dönem oldu. Daha sonra 1952’deki üçün­cü dönemiyle de aralıklarla 1977’ye kadar yayın hayatına devam etti.

    Akbaba İlk Logo
    1. Logo
    Akbaba İkinci Logo
    2. Logo
    Akbaba Üçüncü Logo
    3. Logo
    Akbaba Dördüncü Logo
    4. Logo

    Dergi, Perşembe ve Pa­zartesi günleri 4 sayfa çı­kan, yazı ağırlıklı, ilk say­fasında ana gündem ile il­gili büyükçe bir karikatüre, çizime yer veren bir siyasi mizah yayınıydı. Akbaba’nın 1922’deki logosu cumhuri­yetin ilanı ve yeni Türkiye ile birlikte değişim göster­di. Derginin logosu ilk dö­neminde dört farklı şekilde dönüşüme uğradı. Derginin ilk yıllarındaki İstanbul pa­noraması silüeti üzerinde sarıklı-cübbeli dede karika­türü, yerini sadece kanatla­rı açık bir akbabaya bıraktı. Daha sonra yeni harflerin kabulüyle eski yazı kalktı ve logo sarıksız, modern bir dede ve akbaba figürüne dö­nüştü.

    Çok genç ama çok usta: Ramiz Gökçe

    1900 İstanbul doğumlu Ramiz Gökçe, daha 18 yaşındaki Şey­tan ve Diken maceralarından sonra Aydede’de 22 yaşında kendine yer buldu. Ardından Akbaba’nın başçizeri de 22 yaşındaki genç ama usta Ra­miz Gökçe oldu ve derginin ilk sayfasındaki olağanüstü kari­katürlere imza attı. Gökçe’nin gündemin nabzını da çok iyi tuttuğu, çizgilerinin yanısı­ra temalarını gündelik hayat­tan alan konulardan bellidir. Döneminin ruhunu yansıtan renkler ve özellikle kadın çi­zimleri, zamanının öncü işle­rindendir. Ramiz’in çizimle­ri, Akbaba’yı hem o günler için hem de bugün 100. yaşında çok kıymetli bir noktaya taşır.

    Akbaba Ramiz Gökçe 4
    Akbaba Ramiz Gökçe 6
    Akbaba Ramiz Gökçe 7
    Akbaba Ramiz Gökçe 5
    Akbaba Ramiz Gökçe 2
    Akbaba Ramiz Gökçe 1
    Akbaba Ramiz Gökçe 3

    Dergide bir kartal: Nâzım Hikmet

    AKBABA’DA Yusuf Ziya Or­taç, Orhan Seyfi Orhon, Reşat Nuri Güntekin, Faruk Nafiz Çamlıbel, Peyami Safa, Ercü­ment Ekrem Talu, Mahmut Ye­sari, Osman Cemal Kaygılı, Ha­lil Nihat Boztepe, Fazıl Ahmet Aykaç, Nahit Sırrı Örik, Edip Ayel, Fahri Celâleddin Gök­tulga, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Vâlâ Nurettin, Selâmi İzzet Se­des, Aziz Nesin, Muzaffer İzgü gibi döneminin en önemli şair ve yazarları kalem oynattı.

    Mecmuada yine erken cum­huriyet döneminin -belki de her dönemin- siyasi yasaklı­sı ve istenmeyen kişisi Nâzım Hikmet de okuyucuyla buluşa­caktı. Elbette ismini gizlemek zorunda kalarak. Nâzım Hik­met, “Kartal” mahlasıyla, ilk defa Akbaba’nın 209. sayısın­da “Meçhul Âşık” yazısıyla yer aldı. Şairin dergide en çok ses getirecek işi ise 1925 Mart’ında Akbaba’nın 235. ve 243. sayıla­rı arasında aralıksız neşrettiği “Dağların Havası” adlı manzum şiiri olacaktı. Takrir-i Sükûn Yasası’na dayanılarak “komü­nist örgütlenme ve propaganda yaparak iç güvenliği bozmak”­tan, Ankara İstiklal Mahke­mesi’nce 15 yıla mahkum edi­len Nâzım Hikmet; Mühürdar açıklarında bekleyen bir takay­la, tayfa kılığında Sovyetler Bir­liği’ne geçmeden önce “Dağla­rın Havası”nı yayımlayacaktı. Kartal mahlasıyla yazılan eski harfli Türkçe “Dağların Hava­sı” manzum şiiri o yıl Akbaba tarafından kitap olarak da ba­sılacak, yazar kısmı ise isim­siz kalacaktı. Nâzım Hikmet daha sonra da derginin 1935’te yayımlanan sayılarında “Ben” mahlasıyla makaleler kaleme alacaktı.

    Dağların Havası Akbaba_da tefrikasından bir örnek
    Dağların Havası Şiir Kitabı
    Dağların Havası (Sağda Manzum roman, solda muharriri Kartal yazıyor)
    Dağların Havası İlk tefrikası

    Yeni Türk harflerinin öncüsü

    DERGİ, Harf İnkılabı’na en çok destek veren yayın­lardan biridir; bu konıuda adeta öncü bir görev üst­lenir. Özellikle Ramiz Gökçe, 1 Kasım 1928’te kabul edilen Harf İnkilabı’nın âdeta görsel manifestolarını çizer. 30 Ağustos 1928’de Ramiz Gökçe’nin çizimle­riyle Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bir elinde dolma kalem tuttuğu; Türk harflerinin Gazi’yle bir güneş gi­bi doğduğu sayı sembol olmuştur. Altta yeni harfler­le “31 Ağustos 1928 Zaferi!” yazarken üstte de eski harfli Türkçe “21 Ağustos 1922 zaferini teyid eder­ken…” yazar. Bu sayı ile birlikte diğer dergi ve ga­zetelerde okuyu­cuya hem eski harfli hem yeni harfli Türkçe metinler birara­da verilir

    Yine Ramiz’in 29 Kasım 1928 tarihli, Türk harflerini zin­cirlerini kırar­ken sembolize ettiği çizimi de unutulmaz sa­yılarından biri olur. Bu sayı­nın kapağında şöyle yazmak­tadır: “Bir kanu­nuevvel zaferi: Türkler Arap harflerinin esaret zinci­rinden kurtuldu” Ramiz’in yine bu yıllardaki modern kıyafetleriyle Atatürk’ü sembolize eden çizimleri çarpıcıdır.

    Bununla birlikte Prof. Dr. Artun Avcı, Akbaba’nın yayın politikasını şöyle değerlendirir: “… ‘Medeni­leşmiş’ ve ‘laik’, iyi eğitim görmüş, kentli, birkaç ya­bancı dil bilen, üst sınıftan gelen aydınların halkçı­lığı dergiye damgasını vurur. Yayın süresi boyunca hep iktidarlara yakın bir politika benimser (30’lar­da Serbest Fırka’dan, 40’larda Halkçı Parti’den yana; 50’lerde Demokrat ve 27 Mayıs’ta Halkçıdır). 1925 ‘Takrir-i Sükûn yasası’ ile birlikte tüm cumhuriyet mizahı gibi Akbaba da resmî bir kimlik takınır. Bir­çok mizahçı Akbaba’nın anlayışını eski Doğu Avrupa mizah dergilerininkiyle karşılaştırır. Reel sistemin devamlılığından yana/sistemi yeniden üreten ‘sız­lanmalar’, derginin yayın politikasını oluşturur”.

    Ramiz Gökçe Harf İnkilabı 1
    Ramiz Gökçe Harf İnkilabı 2
    Ramiz Gökçe Harf İnkilabı 5

    İhap Hulusi ve şahane çizimleri

    1928’DE Akbaba’nın kapakları renkli çizimleriyle yeni bir us­tayı ağırlar. Grafik sanatının büyük ismi İhap Hulusi, 1928’de­ki kapaklarda Ramiz Gökçe ile birlikte harika görsellikler su­nar. Onun kapakları politik olmaktan ziyade gündelik yaşamdan izler taşır. Kadın-erkek ilişkileri, sayfiye yerleri gezileri, insan ilişkileri renkli ve şahane çizimlerle okurlara ulaşır.

    İhap Hulusi Akbaba 5
    İhap Hulusi Akbaba 3
    İhap Hulusi Akbaba 2
    İhap Hulusi Akbaba 6
    İhap Hulusi Akbaba 4
    İhap Hulusi Akbaba 1

    2.Dünya Savaşı’nda uluslararası hamle

    DERGİNİN 1934’ten 1949’a kadar sürecek ikinci döne­minde kapaklara damga vuran isim bu defa Cemal Nadir’dir. 2. Dünya Savaşı’na denk gelen 1939-1945 arasındaki dönem­de Akbaba, Cemal Nadir çi­zimleriyle uluslararası tema­ların da işlendiği bir dergi gö­rünümüne bürünür. Nadir’in çok çarpıcı çizimleri, savaşın bütün taraflarını yansıtır.

    Kurucusu Yusuf Ziya Ortaç’ın 11 Mart 1967’deki ölümün­den sonra, Ortaç’ın oğlu Engin Ortaç tarafından yayını sür­dürülen Akbaba, Oğuz Aral’ın Gırgır’la estirdiği rüzgarlar arasında 28 Aralık 1977’de ka­panır.

    Akbaba-Cemal-Nadir-3
    Akbaba Cemal Nadir 4
    Akbaba Cemal Nadir 1
    Akbaba-Cemal-Nadir-2
  • 1920’ler: Müzik-dans-eğlence 2020’ler: Hijyen-maske-mesafe

    Bu sıkıcı 20’leri idrak ettiğimiz günlerde, renkli ve bol cümbüşlü 1920’lere dönecek olursak… Aslında bizim de en azından ülke olarak, yakın zamana kadar pek bir kükrediğimiz, kükremekle kalmayıp “atara atar, gidere gider” tarzında bir Demet Akalın felsefesiyle dünya siyaset sahnesine renk kattığımız ortada. “Tatlı tatlı yemenin bir de ekonomik buhranı vardır” derecesine gelen 1929’la birlikte bu kükreyen 20’lerin nefesi kesilmişti… Ama enseyi karartmayalım; elbette bazen çiçek açıp bazen solacağız; bugün ağlıyorsak yarın güleceğiz.

     Bileniniz vardır mu­hakkak: 1920’li yılla­ra Amerika’da “roa­ring twenties” yani “kükreyen 20’ler” diyorlar. Anlaşılan o ki, o dönem bol bol kükremiş, tatlı tatlı yemişler; eh bu işler­den çok anlamam ama netice­si de 1929 Ekonomik Buhranı olmuş. Tabii ilgili olmak zo­runda değil ama, bu 1920’leri böyle “kükreyen” diye tanım­latan şeylerin başında o za­manlar “Büyük Harp” denilen 1. Dünya Savaşı’nın bitmesi ve savaş sonrası dünya başkent­lerindeki ani çılgınlık, “boş­ver boşver arkadaş başka bu­lursun, bütün kalbin sevinçle neşeyle dolsunculuk, bas bas paraları Leyla’yacılık” gibi ne­şeli coşumculuklar var. Hani en dönem filmi sevmeyenin bile o dönemde geçen filmle­re tav olduğu, 80’lerin çılgın partilerinin yanında anaokulu doğumgünü partisi gibi kaldığı yıllar bunlar. Bir yanda Cihan Harbi’nin dehşetinin yarattı­ğı işi deliliğe vuran Dada’lar falan, diğer yanda “harb bit­ti, şimdi vurgun zamanı” diye çılgınca küpünü doldurmaya başlayan ve borsayla, şunun­la-bununla hızla zenginleşen büyük kapitalistler.

    Tabii resmen, “tatlı tatlı yemenin bir de ekonomik buh­ranı vardır” derecesine gelen 1929’la birlikte bu kükreyen 20’lerin nefesi kesiliyor, hık zık ediyor; zaten savaşın so­nundan beri antikomünizm fonlarıyla beslenip büyüyen faşizm heyulası yalnız Al­manya’ya da değil, dünyanın dörtbir yanına çöküyor. Tabii böyle determinist bir şeyler söylediğiniz zaman illa ki yan­lış oluyor çünkü hiçbir şeyin tek sebebi yok, hiçbir şey iki cümlede açıklanamaz. E ama o zaman da iki laf edemiyorsun, her cümlenin doktora tezi ol­ması iktiza ediyor.

    Tabii artık 1920’lerin üze­rinden şaka-maka 100 yıl geç­tiği için, günümüzde 20’ler de­meden önce hangi 20’ler oldu­ğunu tanımlamak lazım. Yani tamam, 80’ler disko partisi­ni 1880’lerle karıştırmazsın; “90’lar müziğine bayılıyorum” dediğinde kimse sizin Harun Kolçak’ın “Gir Kanıma” şarkı­sına değil de Dvořák’ın Requ­iem’ine hasta olduğunuzu dü­şünmez (Tabii dergimizin de pek kıymetli yazarı Ali Murat Hamarat müstesna: O, 90’lar dediğinizde bırakın 1890’ların Dvořák’ını, doğrudan 1690’lar­dan bahsetttiğinizi zannedip sizinle Bach’ın “Ach, was soll ich Sünder machen?” kantatı­nın ne de güzel olduğunu ama şu Mi Minör Füg’ün Bach’a ait olduğundan pek de emin ol­madığını, yarım saat anlata­caktır. Yarın öbür gün başınıza gelirse hiç darılır gücenir de­meyin, “Yok kardeş ben Harun Kolçak’tan bahsediyorum, sen kimin evini sordun?” deme­ye çekinmeyin. Ben 20 yıl ön­ce “90’ları seviyorum” derken Yonca Evcimik’ten bahsetti­ğimi itiraf edemediğim için yıllardır iki günde bir “A bak bunu da seversin” diye 17. yüz­yıl Barok bestecilerine maruz kalıyorum. Klavsen içinde kal­dım, içim şişti).

    Ancak artık 20’ler dediği­mizde, içinde bulunduğumuz yıllardan bahsettiğimiz belli olmadığı için bir sıfat şart ol­du. 1920’lerinki zaten “roa­ring”; ben de diyorum ki, bu içinde bulunduğumuz zamana da “boring” yani sıkıcı 20’ler diyelim gitsin. Zira kapanma­lar, karantinalar, tedbirler, te­laşeler derken sıkıcılığından maşallah hiç kaybetmedi. Ta­bii böylelikle, zaten yapıldı­ğında utanç verici bir sosyal suç olan bir kelime esprisi­ni, hele ki İngilizce yapmaya kalktığım için insan içine çı­kamamam gerek ama, malum korona tedbirleri, zaten bir ye­re çıktığımız yok.

    Bu sıkıcı 20’leri idrak etti­ğimiz günlerde, renkli ve bol cümbüşlü 1920’lere dönecek olursak… Aslında bizim de en azından ülke olarak, yakın za­mana kadar pek bir kükredi­ğimiz, kükremekle kalmayıp “atara atar, gidere gider” tar­zında bir Demet Akalın felse­fesiyle dünya siyaset sahne­sine renk kattığımız ortada. Yine de elbette 1920’lerdeki maskeli balolarda nerede ak­şam orada öbür akşam dede­lerimiz kadar olmasa da, sık yurtdışı gezileri ve bol kese­den harcamalarla tatlı tatlı yediğimiz ve en nihayetinde tıpkı dedelerimizin 20’lerinin sonunda tecrübe ettiği gibi o tatlı tatlı yemelerin arabesk fantezi bir dışavurumunu id­rak ettiğimiz söylenebilir.

    Sevindirici tarafı, her şeyin hızlandığı günümüzde bu tip dönüşümler geçmişe kıyas­la daha uzun sürüyor. Eskiden “dünyayı sarsan 10 gün”ler varken, şimdi dünya sarsı­lacak diye bekle Allah bekle. Farkına bile varamadan, adı­nı bile koyamadan kükreyen 20’lerin ardından ne olduy­sa bize çoktan oldu bile. Ama enseyi karartmayalım; elbette bazen çiçek açıp bazen solaca­ğız; bugün ağlıyorsak yarın gü­leceğiz. Ki zaten sinirimizden gülmeye başladık bile bakın. Son 10 yılın siyaseti ağırlıkla, deliye yatmakla dalgaya almak arasında gidip geliyor.

  • 311 Oktay Rifat’tan 433 Orhan Veli’ye…

    Cumhuriyet döneminin ve Garip akımının iki büyük şairi, 1927’de başladıkları Ankara Atatürk Lisesi’nde 6 yıl birlikte okumuşlardı. Öğrencilik yıllarındaki Orhan Veli’yi Oktay Rifat’ın kaleminden anlatan 4 sayfalık belge, bir fotoğraf ve bir çizim ilk defa günışığına çıkıyor.

     Türk şiirinin yakın ta­rihimizdeki en önem­li isimlerinden Orhan Veli, yine büyük şair Oktay Rifat’ın sınıf arkadaşıdır. Her ikisi de Türkiye Cumhuriye­ti’nin başkentinde görev yap­maya gelmiş babaları sebebiy­le, Ankara’da “Taş Mektep” diye bilinen Ankara Atatürk Lisesi’ne kayıt olur. Orhan Ve­li’nin numarası 433, Oktay Ri­fat’ınki 311’dir. Bu iki arkadaş 1927’de kayıt oldukları okulda 6 sene öğrencilik yaparak An­kara Lisesi’nden mezun olur. Aralarına sonradan katılan Melih Cevdet ile birlikte edebî bir akımın başkişileri olacak­lardır.

    Bu kalemi kuvvetli edebi­yatçılarımızın uzun bir zama­na yayılan okul arkadaşlıkları hakkında fazla bilgi kayıtlı de­ğildir. 2007’de Atatürk Lise­si için büyük ve kapsamlı bir kitaba imza atan Turan Tan­yer’e göre “Orhan Veli ve Ok­tay Rifat, okul yıllarıyla ilgili olarak çok az bilgi bırakmış­lardır. Melih Cevdet ise pek çok yazısında yer yer Anka­ra’daki lise yıllarına dönmüş­tür…”

    Hâluk Oral’ın 2015’te ya­yımlanan Bir Roman Kahra­manı Orhan Veli isimli titiz, detaylı ve belgeye dayalı çalış­masında ise Orhan Veli ve Ok­tay Rifat’ın okul hayatı, hoca­ları, çıkardıkları Sesimiz der­gisindeki yazıları gibi önemli konularda izahat vardır.

    Oktay Rifat ile Orhan Ve­li’nin arkadaşlıkları ve okul hayatları hakkında önemli bir aile arşivinden bulduğumuz bazı ilginç belgeler iki şairin Ankara Atatürk Lisesi’ndeki yaşantılarına ışık tutmaktadır.

    Oktay Rifat’ın elyazısıy­la ortaya çıkan 4 sayfalık bel­ge büyük ihtimalle okul yıllığı için kaleme alınmış bir hâtı­ra yazısıdır. Yazısının başına isimleriyle birlikte okul nu­maralarını da yazan Oktay Ri­fat, öğrencilik yıllarındaki Or­han Veli’yi anlatır; şairin nefis bir portresini çizer.

    İlk defa günışığına çı­kan bu belgeye ek olarak, iki önemli görsel malzeme daha yine ilk defa ortaya konmak­tadır. Bunlardan ilki Oktay Rifat’ın çizdiği bir Orhan Ve­li portresidir. Kurşun kalem­le karikatürize edilmiş bu çi­zimin üzerinde ise “Ekrem” isimli diğer bir okul arkadaş­larının portresi vardır.

    İkinci önemli görsel/belge de Oktay Rifat’ın, Orhan Veli ile karlı bir havada çektirdiği fotoğraftır.

    OKTAY RİFAT’TAN ORHAN VELİ YAZISI (1932)

    ‘Karışık saçlı, düşük pantolonlu nevi şahsına münhasır’ bir talebe

    Sınıf arkadaşı Oktay Rifat’ın yazısı, Orhan Veli’nin lise yıllarındaki portresini çiziyor: “… Kendine mahsus gülmesinde, parmak kaldırışında bile bir hususiyet göze çarpar. Onun bu hâllerini ekseri muallimler pek sevmezler veya sevmez görünürler. Fakat edebiyat hocaları umumiyetle bayılırlar…”

    “433 Orhan Veli

    Bahar içinde sıcak bir gündü. Yaza kavuşmadan aldığım zevk­le, mektebin arkasındaki çayıra papatyaların üstüne arkası üstü uzanmış dereden tepeden konu­şuyor, ikimizin de yüzü şapkala­rımızla örtülü, güneşin verdiği gevşeklikle bazan uzun müddet susuyorduk.

    Bir aralık tatlı bir şeyi ona ha­raretle anlatıyordum. Söyledim, uzun müddet söyledim. Sonra yüzünde lakırdılarımın tesirini görmek için döndüğüm zaman onu yerinde bulamadım. Bana haber vermeden acaba nereye gitmişti. Kafirin huyunu bilirim, gine bir muziplik yaptığını anladım, hiç sesimi çıkarmadan yeniden arkası üstü uzandım. Birden kulaklarımda kıvrak bir kahkaha çınladı. Bizim arkadaş aşağıdaki hendekten gülüyordu. Yanıma sokulurken konuşmaya başladı:

    Oktay Rifat’in çizgileriyle Orhan Veli.

    “Yahu bir saaten beridir tek başına öyle komik, komik anlatı­yordun ki”.

    Kendimi güç tuttum. Cevap veremedim, kızar gözüktüm; böyle olmasa o muzipliklerini bir kat daha artırabilirdi.

    Yaptığı işler yaramazlık de­recesine çıkan bu çocuğu, uzun yüzünden, yatık fakat karışık saç­larından, hiç kapanmayan kalın dudaklarından, şalvara benzeyen dizi çıkmış düşük pantolunundan, incecik vücudundan tanıyabilirsi­niz. 433 Orhan Veli.

    Onu ben Reşat Nuri beyin Çalıkuşu isimli romanındaki Feri­de’ye benzetirim. Daha doğrusu onun muziplikleri ile Feride’nin küçüklüğü arasında münasebet­ler bulurum. O yalnız, tabii bir iki farkla: Çalıkuşu’nun icat ettiği karakterlerin erkekleşmiş şekille­rini bulur. Belki bu tarz romanları fazla okumasından, belki de içten gelme herhalde o sınıfın en yara­maz talebesidir. Bakın gine onun bir vakası:

    Karanlık bir gece; yatakhane­deyiz. Elektrikler pırıl pırıl; herkes gibi o da uyanık, etrafına bakıyor; arada sırada yatak komşusu ile de konuşuyor. Bir aralık iki çocuk kalktılar, zaten yatağa elbiseler ile girmişler; ikisi de pabuçlarını giydi… Çocuklar soruyorlar. Ne var ya hu? Siz neden giyiniksiniz?

    – Sussss !..

    Parmaklarının ucuna basarak ikisi de çıktı; doğru abdesthane­ye… Gece bekçisi geçiyor; adam uzaklaştı. Apteshaneden çıktılar. Elektrik sigortasına doğru yürü­düler. Orhan sert bir hareketle ilerledi, sigortayı kesti, elektrikler söndü. Panik… Ne tarafa? Darül­bedayi’ye.

    Bu düşünülmüş plan, bu kor­kuyu göze alma, sırf onun için… Kendisinin de dediği gibi o yarı yarıya tiyatrodur.

    Ertesi günü ikisi de edebiyat hocasının önündeler.

    – Efendim meclisi muallimin­de bizi müdafaa edin. Yaptığımız kabahat; bunu biliyoruz fakat sanat aşkile biz bu kabahati işle­dik. Bizim edebiyata ve bilhassa tiyatro kısmına ne kadar meraklı olduğumuzu biliyorsunuz.

    Oktay Rifat ile Orhan Veli karlı bir kış gününde…

    Orhan hakikaten nevi şahsına münhasır bir talebedir. Kendine mahsus gülmesinde, parmak kaldırışında bile bir hususiyet göze çarpar. Onun bu hâllerini ekseri muallimler pek sevmezler veya sevmez görünürler. Fakat edebiyat hocaları umumiyet­le bayılırlar. Mektepte gayet pervasız gayet yaramaz görünen Orhan’ın en korktuğu insan baba­sıdır. İmtihan zamanları karnesini eve numaraların bozukluğundan götüremiyen bu muzip çocuk uzun müddet önü ilikli, müteces­sis nazarlarla idarenin önünde babasını bekler. Onu çocuklar tehlikeli zamanlarda baban geldi diye korkuturlar.

    Geçen sene bu beyim laci­vert bir elbise yaptırmış, mekte­be çıka geldi. Baktım pantolon çok düşük. Sokuldum, “Orhan­cığım” dedim “galiba kemerin yok, pantolonunu çeksene”. Eliyle çekti sonra gerileyerek sordu: “Nasıl beğendin mi? Babam işte böyle kısa yaptırır uzunlardan hoşlanmaz”. “Düşük pek çirkin” dedim. Hemen atıldı “kısa daha çirkin”. “Pekâlâ eve böyle düşük gidersen baban kızmaz mı? Muhakkak mektebe gelirken salıveriyor eve döner­ken topluyorsun”. Ses çıkar­madı. O gün bugün Orhan’ı ne zaman görsem gözümün önünde bir eliyle kapusunun zilini çalan diğer eliyle de pantolonunu toplayan bir çocuk gelir.

    Orhan’ın mümeyyiz vasıfla­rından biri de kelimeleri değiş­tirerek konuşmasıdır. Kendine mahsus bir lisan icat eden Orhan gine o lisanla şiirler söyler. Hoş çocuktur velhasıl.

    311 Oktay Rıfat”

  • Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı

    Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı

    Bundan tam 30 yıl önce dağılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, 1917 Ekim Devrimi’nden itibaren dünyadaki siyasal dengeleri altüst etmişti. Devrim’in ihanete uğramasını takip eden Stalin dönemi ve sonrası, benzersiz kayıplar, acılar ve bürokratik baskılardan sonra Gorbaçov döneminde “Glasnost” ve “Perestroyka” ile sonuçlandı. Bir türlü “demokratikleşemeyen” SSCB’nin 1991’de sona eren ömrünün satır başları.

    Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya liderleri, 8 Ara­lık 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıldığına dair bir bildiri yayımladılar. Böylece, 1917 Ekim Devrimi’nden kay­naklanan ve ardından Stali­nizm tarafından çarpıtılan bir toplumsal inşaya son verdiler. SSCB’nin çok da ani ve şiddetli olmayan dağılması (tasfiyesi, düşüşü, çöküşü, yıkılışı) dün­yayı şaşırttı. Üniversiteli “sov­yetoloji” akademisyenleri bile, sistem hakkında yeterli bir teo­rik anlayış geliştiremediklerini kabul etmek zorunda kaldılar.

    Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
    Lenin, 5 Mayıs 1920’de Moskova’daki Sverdlov Meydanı’nda Kızıl Ordu birimlerine bir konuşma yapıyor. Kürsünün basamaklarında, daha sonra Stalin’in fotoğraftan sildirdiği Troçki de var.

    Ekim 1917’de başlayan ma­cera şüphesiz 1991’e kadar aynı güzergahta seyretmedi. Ekim 1917’de iktidarı alan Bolşe­vik Partisi’nde örtük olarak iki çizgi vardı. İçsavaşın bitimiy­le, “nasıl bir devlet?” sorusu öne çıktı ve bu durum parti­de ve toplumda bir yarılmaya yol açtı. Devleti merkeze alan bir strateji peşinde olanlar kısa zamanda öne çıkarken, halkın çoğunluğunun çıkarlarını sa­vunmaya yönelik diğer yakla­şım hızla gölgelendi ve gide­rek tasfiye edildi. Bu tasfiyenin siyasal yönü 1923-27 aralığın­da yaşanmışken, fizikî tasfiye 1937-38 Büyük Terörü’nde, 5-7 milyon kurbandan sözedildiği dönemde gerçekleşti. Arala­rında Ekim 1917’nin merkez komite üyelerinin bulunduğu kayda geçen ölüm cezası infazı 700 bindir.

    Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
    Bir devrin sonu
    Letonya’nın başkenti Riga’da, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından yerinden sökülen Lenin anıtını bazıları ayaklarının altına çiğnerken, bazıları da halen anıtın olduğu yere çiçekler bırakmaya devam ediyor.

    1917’den 1991’e

    Sosyalist bir ideolojinin arkasına saklanan ve gaspçı bir bürokrasi tarafından yönetilen planlı ekonomi sistemi SSCB, kendi çelişkilerinin kurbanı olmuştur. Düşüşün zamanı ve biçimi önceden belirlenmemiş olsa da, Ekim Devrimi’nden ortaya çıkan ama gelişiminde kapitalizm ile sosyalizm arasında sıkışıp kalan bu sistem, ayakta kalamayacak kadar derin çelişkiler içerisindeydi.

    Üç Rus Devriminde (1905, 1917 Şubat ve Ekim) yaşananın aksine, belirleyici olan kitle­ler 1991’de sokaklara inip sis­temi çökertmediler. Bu açıdan dönüşümün kansız olması şa­şırtıcı olmamalı. Nihayetin­de Sovyet sisteminin çöküşü, bürokratlardan oluşan bir ko­alisyonun ve toplumsal olarak heterojen bir kapitalizm yanlı­sı aydınlar grubunun önderlik ettiği; işçiler ve diğer çalışan kesimleri altetmek için yukarı­dan bir devrim biçimini aldı.

    Moche Lewin Sovyet Yüz­yılı kitabında “Zaten rejim devrilmedi: İç kaynaklarını tü­kettikten sonra öldü ve kendi ağırlığı altında çöktü” diye ya­zar. SSCB’nin ortadan kalkma­sı Fukuyama’nın “tarihin sonu” diye tanımladığı, küreselleşmiş demokratik liberalizmin zafe­rini imleyen bir perspektife yol açmıştı. Bugün hayırla yadedil­meyen dönemin Demir Lady’si İngiltere Başbakanı Thatc­her’ın formülüyle (TINA) baş­ka bir alternatif yoktu artık.

    Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
    Bütün iktidar Sovyetler’e 1917 başında yaşanan yiyecek ve yakacak sıkıntısı, Petrograd’da büyük eylemlere, bu eylemler ise 12 Mart 1917’de kurulan Petrograd Sovyeti’ne giden yolu açtı. Kadınlar Taburu, Kışlık Saray’a yürüyor.

    Ancak bugün “duvarın yı­kılmasından” sonra vaadedi­lenden çok farklı bir dünyada yaşıyoruz. Batı’nın pazarladı­ğı “Kızıl Tehlike”den eser yok. Öte yandan eski Sovyet ülke­lerindeki toplumsal kazanım­ların yerinde yeller eserken Putin’in şahsında bir otokrat hükmünü sürdürmekte. “Soğuk Savaş” duvarın çöküşüyle or­tadan kalkacak, barış dünyaya hükmedecek derken, “Yeni So­ğuk Savaş”, silahlanma ve açlık gündemimizde.

    Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
    Şubat Devrimi, işçi hareketlerinin 1917 Ekim’inden önceki en büyük provasıydı.

    Lenin’in Son Kavgası kita­bında Moche Lewin, Lenin’in 1922’den itibaren parti-devlet kaynaşmasına ve genel olarak Çarlık’tan devralınan bürokra­sinin egemenliğine karşı müca­delesini anlatır. Lenin “Biz eski devlet makinasını devraldık, işte şansızlığımız buydu. Çoğu zaman bu makina bizim aleyhi­mize çalışıyor” demekle sınır­lı kalmamış, ülkeyi Çarlık’tan devralınan bürokrasinin yö­nettiğini belirtmişti: “Kim kimi yönetiyor? Doğru bir şekilde bu güruhu komünistlerin yönetti­ğinin söylenebileceğinden çok şüpheliyim. Gerçeği söylemek gerekirse, onlar yönetmiyorlar, yönetiliyorlar”.

    Küresel güç SSCB

    SSCB’nin radikal dönüşümü devlet aygıtını elinde bulun­duran bir nomenklatura’nın, yanılmaz-amansız bir önder aracılığıyla yürürlüğe soktuğu zecri tedbirlerle, emperyalist ülkeler krize girerken bir di­zi azgelişmiş ülkenin sanayi­leşmesine paralel olarak 30’lu yıllarda hızlı kentleşme ve sa­nayileşmeyle gerçekleşti (tam olarak 1928-1939). Bu ara­da iktidarın ele geçirilmesin­ de önemli bir rolü olan parti, devletle özdeşleşerek siyase­ten kendini feshetmiş bulunu­yordu.

    Aslında, varlığının nispeten uzun sürmesi, büyük ölçüde bu uçsuz-bucaksız ülkenin insan ve doğal kaynaklarının zengin­liğinin yanısıra 1929-33 dünya ekonomik krizi ve 2. Dünya Sa­vaşı’nda Atlantik’ten Pasifik’e uzanabilecek Nazi İmparator­luğu’nu engellemiş olmasının verdiği meşruiyet sayesindey­di. 2. Dünya Savaşı’ndaki dire­niş ve devasa kayıplar vatanse­verlik duygusunu geliştirmişti. Savaş öncesinde rejimin za­yıflığını örtmek için kullandığı kitlesel zulüm, “tasfiyeler” di­ye anılan temizlik hareketinin bıraktığı tahribatın ardından; savaş sonrasında Rusya, güçlü olmasına güçlü ancak toplum­sal ilişkiler açısından kırılgan bir ülke olarak belirdi.

    Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
    Moskova’daki Leninsky Bulvarı’nda Sovyet mimarisi örnekleri.

    Sovyet toplumunda 1953’te Stalin’in ölümünden, resmî olarak kabul edilen 1983 krizi­ne, güçlü bir büyüme (% 5.7 ile başlayıp giderek azalan ve 80- 85 arasında % 2’ye düşünce, ta­rım da artık ülkeyi besleyemez hâle geldi) ve modernleşme dö­nemine kadar, kentleşmeden başlayarak derin değişiklikler oldu. Bu tabloya 1985’te petrol fiyatlarının düşmesiyle ithala­tın temel kaynağının kuruması da eklenebilir.

    Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
    Stalin’in cenazesi
    5 Mart 1953’te 74 yaşındayken ölen Josef Stalin’in dört günlük ulusal yasın ardından düzenlenen cenaze töreni.

    ABD ile girişilen silahlan­ma yarışı nedeniyle üretimin önemli bir kısmı askerî har­camalar kalemine aitti. Ünlü Sovyet ve daha sonra Ameri­kalı sosyolog Vladimir Chla­pentokh bu durumu şöyle ifade etti: “[SSCB’nin varlığının] Son 10 yılında, ekonomik büyüme oranları istikrarlı bir şekilde düştü, malların kalitesi kötü­leşti ve teknolojik ilerleme ya­vaşladı (…) Ancak, tüm bu ek­siklikler oldukça kronik olmak­la beraber ölümcül bir öneme sahip değildi. Hasta bir insan, tıpkı hasta bir toplum gibi, uzun süre yaşayabilir”.

    Kırsal göç, bürokratik mu­hafazakarlık ile yeni gelişen toplumsal güçler arasında bü­yüyen uyuşmazlığın kültürel ihtiyaçları (edebiyat, sinema, müzik), artık 30’lu yılların ar­kaik propagandasıyla giderile­mezdi. 1970’lerin sonlarında yapılan kamuoyu yoklamaları, resmî propaganda retorikleriy­le insanların düşündükleri ara­sında keskin bir uçurum oldu­ğunu ortaya çıkardı.

    1960’lı yılların ortalarında Kosigin ve Andropov dönemle­rinde hazırlanan raporlar, ABD karşısında Sovyet ekonomi­sinin kömür-çelik dışında nal topladığını gösteriyordu. Kö­mür-çelik de 20. yüzyılın de­ğil 19. yüzyılın motor gücüydü. Verimlilik, yaşam standardı, teknoloji gibi ölçütlerde Sov­yet ekonomisi umut vermez­ken; siyasal yapı da -1964’te Kruşçev’in bir darbeyle kızağa çekilmesinden sonra 18 yıl hü­küm süren Brejnev’in şahsın­da felç olmuş bir politbüronun yüksek yaş ortalamasından da izlenebileceği gibi- hareket edemez durumdaydı. Ayrı­ca yüksek yöneticilerin büyük kısmının bulaştığı yolsuzluklar, mafya şebekeleri diz boyuydu.

    1960’ların sonundan beri belirgin olan durgunluk eğili­mi, SSCB’nin jeopolitik statü­sünü ve rejimin iç istikrarını tehdit ediyordu. Yolsuzluk ve gevşek bürokrasi toplumun her tarafına yayılmış, rejimin et­kinliğini ve meşruiyetini balta­layan ahlaki bir kriz yaratmış­tı. Bu sorunların derin kaynağı, 1917 Devrimi’ni takip eden 10 yıl boyunca halktan alınan ikti­dardaki bürokratik tekeldi. Bü­yük ve küçük bürokratlara da terör uygulayan Stalin’in kişi­sel diktatörlüğü, bu bürokratik rejimi de tehdit ediyordu. An­cak Stalin’in 1953’teki ölümün­den ve Kruşçev döneminden sonradır ki, bürokratik rejim, sloganı “kadrolara saygı” olan Leonid Brejnev (1964-1982) önderliğinde gerçek bir altın çağ yaşadı. Ancak Brejnev’in bu “kadrolara saygı” politika­sı da, memurların cezasız kal­masına, görev suistimallerinin gelişmesine ve herhangi bir ciddi reformu engelleyen ka­tı bir muhafazakarlığa yolaçtı. Yine de, aradan geçen dönem­de meydana gelen derin sos­yal ve ekonomik dönüşümlere rağmen, ekonomiyi ve toplumu yönetme sistemi 1920 sonla­rından bu yana büyük ölçüde değişmeden kaldı.

    Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
    Gorbaçov dönemi
    Mihail Gorbaçov, göreve geldiği 1985’te Moskova sokaklarında halkın sorularını yanıtlıyor.
    Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
    Bu dönemde Gorbaçov’un çözmesi beklenen en önemli iki sorun, ekonomik durgunluk eğilimi ve işlevsiz bürokrasiydi.

    “Piyasa” reformları 1965’te Başbakan Aleksey Kosigin ta­rafından başlatıldı. Leonid Brejnev en azından tarımda büyük bir yeniden yatırım gi­rişiminde bulundu. Kosigin reformu, 1968’de Çekoslovak­ya’nın işgaline varan siyasi ge­lişmeler nedeniyle terkedildi. 1970’lerde, sınırlı bir şirketler veya kolektif çiftlikler çerçe­vesinde daha “liberal” yönetim deneyimleri devam etti. Şir­ketler kârlılığa yönlendirildi ve yöneticileri buna göre ödüllen­dirildi; ancak bu yöneticiler re­kabetçi olmak için hareket et­mekte özgür “gerçek patronlar” değildi. Bununla birlikte sis­tem gayriresmî bir faaliyeti (ta­kas, gri borsa, karaborsa) yani girişimi özgürleştirdi; yasadışı sermaye biriktirdi; yolsuzluğu, kamu mallarının çalınmasını, hem devlet aygıtı içinde hem yeraltında hem de açıkta maf­ya türlerinin oluşumunu teş­vik etti.

    Perde açılıyor

    Mart 1985’te, yaşça “geçkin­lerden” oluşan bir siyasi büro­nun en genç ve en enerjik üyesi olan 54 yaşındaki Mihail Gor­baçov, en yüksek mevki olan genel sekreterliğe atandı. Bu atama, zirvede acil reform ihti­yacı konusunda bir fikir birli­ğini yansıtıyordu. Gorbaçov’un görevi sistemin çelişkilerini çözmek değil -aslında bunlar ne anlaşıldı ne de tanındı- ama bürokrasiyi kendisinden kur­tarmaktı (bu açıkça çelişkili ama sistemin doğasından kay­naklanan bir görevdi). Gor­baçov’un çözmesi beklenen iki temel sorun, ekonomik dur­gunluk eğilimi ve işlevsiz bü­rokrasiydi.

    Gorbaçov tarafından 1985’ten 1987’nin ortalarına kadar yürürlüğe konan reform­lar niteliksel olarak farklı üç aşamadan geçti: İdari persone­lin önemli oranda sirkülasyonu (“nomenklatura” için iş güven­cesinin sonu) ve Bakanlıkla­rın birleştirilmesi; önde gelen sanayi sektörlerinde yatırımla­rın artırılması; şirketlerden ba­ğımsız kalite kontrolünün ge­tirilmesi ve aşırı alkol tüketimi ile mücadele.

    Dış politikada Gorbaçov, SSCB’yi silahlanma yarışından çıkarmak için tek taraflı giri­şimlerde bulundu; bu politika Batı halkları hatta hükümetle­ri tarafından sıcak bir şekilde karşılandı. Gorbaçov Sovyet birliklerini Afganistan’dan çek­ti. Buna, SSCB’nin o zamana kadar kendi çıkarları çerçe­vesinde desteklediği Üçüncü Dünya’daki anti-emperyalist mücadelelerden aşamalı olarak ayrılması da eşlik etti.

    Glasnost ve Perestroyka

    Ancak bu dönemin belki de en cüretkar ve geniş kapsamlı gi­rişimi, sansürün kontrollü bir şekilde kaldırılması olan “glas­nost” (saydamlık) idi. Ama­cı, muhafazakar bir güç olan bürokrasiyi, ayrıcalıklara ve gücün kötüye kullanılmasına karşı olan kamuoyu karşısında savunmaya almaktı. Gorbaçov ayrıca, kamuoyunda tartışma olmamasının ekonominin per­formansı üzerinde büyük bir ağırlık oluşturduğunu anlamış­tı. Ancak sonuçta Gorbaçov, “glasnost”a rağmen bürokrasi­nin ayrıcalıklarına veya gücüne ciddi şekilde dokunmadı. Bü­yümeye geri dönüşe ve ahlaki iklimde belirli bir iyileşmeye rağmen, reformların sonuçla­rı yetersizdi. 1987’nin ortaları­na doğru, bu nedenle, tamamen farklı bir ölçekte ve cüretkar bir reform aşaması başlattı: “Perestroyka” (revizyon). Eko­nomi cephesinde ademi mer­kezileştirmeyi, hâlâ devlete ait olan şirketlerin aralarında pi­yasa ilişkileri kurmak için bun­ları “özgürleştirmeyi” amaç­lıyordu. İşletmelerin günlük yönetiminden kurtulan mer­kezî devlet, eylem araçlarını oldukça dolaylı şekilde elinde tutacaktı. Buna rağmen reform hareketi, ekonomide uzun sü­redir devam eden merkezkaç kuvvetleri serbest bırakarak, merkezî hükümeti ekonomik süreçler üzerinde etkili kont­rolden mahrum bırakacak bir pratik etkiye sahipti.

    Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
    ‘Perestroyka’
    1987 ortalarında Gorbaçov’un başlattığı “Perstroyka” (revizyon) ile kurulan kooperatifler, girişimci ve esnek faaliyetleri desteklemeyi amaçlarken, tam tersi oldu. Bu sözde kooperatif sektörü kamu sektörünü parazitleştirdi; kıtlığı artırdı.

    Üretim aygıtının düzensiz­liği, her şeyden önce yaşamı ciddi biçimde karmaşıklaştıran kıtlıkların giderek artmasıyla kendini gösterdi. Kısa bir süre sonra yeni bir kanunla, kamuo­yunu şoke etmemek için “koo­peratifler” olarak adlandırılan küçük özel işletmelerin kurul­ması yasallaştırıldı. Girişimci ve esnek faaliyetler, kıtlıkların giderilmesine yardımcı ola­caktı. Ancak tam tersi oldu: Bu sözde kooperatif sektörü ka­mu sektörünü parazitleştirdi; özellikle daha ucuz mallardaki kıtlığı artırdı; halkın öfkesini güçlendirdi.

    Ülkede geleceğin birçok ka­pitalistinin içinden çıkacağı yetkililer, devletin mali desteği olmadan bu faaliyet alanında parladı. Yeni ekonomik reform aslında gerçekten orijinal de­ğildi. Yugoslavya, daha sonra Macaristan ve Polonya… Her biri kendi usulünce bunu zaten benimsemişti.

    Perestroyka’nın özgünlü­ğü, siyasi bileşeni olarak su­nulan “demokratikleşme”ydi. Sansürün cüretkar bir biçim­de kısıtlanması, rejime bağlı­lık koşuluyla bağımsız dernek­lere hoşgörü gösterilmesi bu dönemdeydi. Özellikle Mart 1989’da Yüksek Sovyet seçim­leri kısmen bağımsız adaylara açıldı. Ayrıca yeni şirketler ka­nunu, şirketlerde en üst mer­cii olarak “emekçilerin kolektif konseyleri”nin seçilmesini ön­gördü. Bu önlem, çalışanların yöneticiler karşısındaki yeni bağımsızlığına ilişkin korkula­rını hafifletmeyi amaçlıyordu. Ancak pratikte, bağımsız sen­dikaların ve kolektif eylem ge­leneğinin yokluğunda, işçilerin yöneticilerine olan bağımlılığı kırılmadı.

    “Demokratikleşme” de el­bette demokrasi değildi. Amaç her zaman egemen toplumsal tabaka olan bürokrasiyi ken­disinden kurtarmaktı. Ancak bunun için, sosyal korumanın zayıflamasından ve eşitsizlik­lerin artmasından korkan halk sınıflarının desteğini kazan­mak gerekiyordu. Siyasi açıl­manın sınırlı doğası ve ekono­mik reformla bağlantılı sorun­lar, kaçınılmaz olarak Temmuz 1989’da 400 bin kömür maden­cisinin genel greviyle sonuç­lanan halk hoşnutsuzluğunu ateşledi. Aynı zamanda, büyük şehirlerde bürokratik otoritele­re karşı kimi zaman 10 binler­ce göstericiyi harekete geçiren demokratik bir yurttaş hare­keti oluştu. Baltık ülkelerinde, Gürcistan’da ve Ermenistan’da, ulusal bilincin tarihsel olarak daha gelişmiş olduğu cumhu­riyetlerde; demokratik hare­ket doğal olarak daha büyük bir özerklik, egemenlik ve son olarak 1991’de bağımsızlık tale­bini öne sürdü (özellikle Doğu Avrupa’daki komünist rejimle­rin yıkılmasından sonra).

    Serbest ekonomi

    1989’da kamusal tartışmalar­da beliren -asıl anlamını anla­madan- ekonominin bürokra­sinin pençesinden kurtulaca­ğı beklentisiyle “tutarlı piyasa reformları” yapma yaklaşımı, demokratik hareketi cezbet­mişti. 1990’da Perestroika’nın bariz başarısızlığıyla karşı kar­şıya kalan Gorbaçov’un kendisi de bu görüşe bağlandı. Böylece Haziran 1990’da, şirket sahip­lerine tam yetki veren ve işçi­leri görmezden gelen yeni bir Şirketler Yasası kabul edildi. Ancak Gorbaçov, zayıf meşru­iyeti rejimin sosyalist olduğu iddiasına dayandığı için tem­kinli davranmak zorunda kaldı (1991’de yalnızca temel malla­rın fiyatlarındaki artış, büyük bir grev dalgasına yol açtı). Ko­numunu hiçbir zaman halk oy­lamasına sunmamış olan Gor­baçov, siyasi anlamda demok­ratik meşruiyetten yoksundu. Öte yandan 1990 baharındaki ilk gerçek demokratik seçim­ler sırasında (Anayasanın Ko­münist Parti’nin “öncü rolü”nü kutsayan maddesi kaldırılmış­tı) kapitalizm yanlısı güçler, reformların yavaşlığına yöne­lik eleştirileri nedeniyle siya­si bürodan ihraç edilmiş Boris Yeltsin’in çevresinde geniş bir yelpazede toplandılar. Temsil­cilerinden birkaçını Rusya’nın en büyük şehirlerinin belediye başkanlığına ve Rusya Cum­huriyeti Parlamentosu’na se­çebildiler. Ancak “Demokrat­lar” etiketi altında bilinen bu liberaller, kapitalist restoras­yona karşı halkın tepkisinden de çekiniyorlardı. Onlara göre Sovyet halkı hâlâ sosyal adalet ve eşitlik değerlerine bağlıydı; yani bu anlamda “lumpenleş­miş”ti!

    Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
    Demokrasi ve piyasa arasındaki köprü: Yeltsin
    Geniş bir sosyal tabanla iktidara gelen Boris Yeltsin, “demokratik hareket”in standart taşıyıcısı haline gelen nomenklatura’nın eski bir üyesi olarak “demokrasi” ile “piyasa” arasında mükemmel bir köprüydü.

    Boris Yeltsin sahnede

    Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı

    Siyaset sahnesine yeni bir güç egemen olmuştu: Seçimle Rus­ya’da iktidar olan Boris Yeltsin. Gorbaçov’un somutlaştırdığı federal güce meydan okuyor ve yasaları veya reform projelerini uygulamıyordu. Geniş bir sos­yal tabanı vardı: Yeni oluştu­rulan iş çevreleri, canlanan bir işçi hareketi ve 1989-1990’da çöken eski komuta sistemi­nin ekonomik nomenklatura’sı. Başbakan İgor Gaydar liderli­ğindeki Rus reform ekibi, Ulus­lararası Para Fonu’nun (IMF) tavsiyelerine uygun olarak fi­yatların serbestleştirilmesini, büyük özelleştirmeleri, kamu harcamalarında ciddi bir kesin­tiyi içeren bir “şok terapi” ha­zırlıyordu. Rus liberalleri, neo­liberalizmin Papalarından Mil­ton Friedman’dan ve Şili’deki reformculardan öğütler aldılar.

    Bürokratik sistemin gide­rek bariz şekilde batması ve bizzat Gorbaçov’un kapitaliz­me temkinli dönüşü gözönüne alındığında, vahşi özelleştir­meden tabii en iyi yararlanan bürokratlar “piyasa”yı “demok­rasi” ile gölgelemişlerdi. “De­mokratik hareket”in standart taşıyıcısı haline gelen nomenk­latura’nın eski bir üyesi olan Boris Yeltsin “demokrasi” ile “piyasa” arasında mükemmel bir köprüydü.

    SSCB’nin dağılması

    Özelleştirmelerden aslan pa­yını alanlarla piyasacı ente­lektüeller arasındaki bu itti­fak, demokratik hareketlerin egemenlik talebinin arkasın­da toplandığı SSCB Cumhuri­yetlerinin çoğunda geçerliydi. Ukrayna, özellikle çarpıcı bir durum sergiliyordu. Cumhuri­yet Yüksek Sovyeti’nin (Ukray­na Parlamentosu) yeni seçilen başkanı Leonid Kravçuk, ya­kın zamana kadar milliyetçili­ğe karşı mücadeleden sorumlu Komünist Parti sekreteriyken, milliyetçi hareket Rukh ile itti­fak kurmuştu. Böylece Krav­çuk hem ulusal bir kurtarıcı­nın meşruiyetini sağladı hem de Ukrayna’nın Rusça konuşan büyük nüfusu, kendisini güven verici bir süreklilik sembolü olarak gördü.

    Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
    Boris Yeltsin’in tank pozu
    19 Ağustos 1991’de Gorbaçov’un tatilde olmasından istifade eden kabine üyeleri olağanüstü hâl ilan ederek tüm siyasi faaliyetleri askıya almış; şiddetli baskıya başvurmuşlardı. Bu da 21 Ağustos 1991’de, Yeltsin’in bir demokratik direniş kahramanı havasıyla ateş etmeyen bir tankın üzerine çıkarak kazandığı itibarla harekete geçmesine ve Gorbaçov’un yetkilerine elkoymasına yol açacaktı.

    Bunlara karşın SSCB’nin dağılmasının arkasındaki ana güç, çevre cumhuriyetlerin milliyetçi hareketleri değil, 12 Haziran 1991’de Rusya Dev­let Başkanı seçilen Boris Yelt­sin’di. Mart 1991’deki referan­dum, Rusya nüfusunun ezici çoğunluğunun ülkenin yeni­lenmiş bir konfederasyon biçi­minde sürdürülmesinden yana olduğunu göstermişti. Ancak Nisan 1991’de Birlik Antlaş­ması’nı imzalayan Yeltsin için, merkezî bir federal hüküme­tin sürdürülmesi Rusya’nın gü­cünü sınırlayan bir durumdu. Rusya, SSCB’nin doğal kaynak­lar ve sanayi bakımından açık ara en zengin kısmıyken, ne­den merkezî bir hükümetle ve diğer cumhuriyetlerle iktidarı paylaşacaktı ki?

    19 Ağustos 1991’de Yelt­sin’in zamanı geldi. Kabi­ne üyeleri, tatilde olan Gor­baçov’un yokluğundaki toplan­tıda olağanüstü hâl ilan ederek tüm siyasi faaliyetleri askıya aldı. Ancak SSCB’nin dağıla­cağı korkusu içindeki darbeci­ler, şiddetli baskıya başvurma­yı “başaramadılar” veya bunu istemediler. Bu da 21 Ağustos 1991’de, Yeltsin’in bir demok­ratik direniş kahramanı hava­sıyla ateş etmeyen bir tankın üzerine çıkarak kazandığı iti­barla harekete geçmesine ve Gorbaçov’un yetkilerine elkoy­masına yol açacaktı.

    “Sovyet komünizmi” artık ölmüş ve piyasa ideolojisi genel olarak kabul edilmişti. Şimdi çıkar gruplarının, birdenbire büyük bir tasfiye satışında dev­redilen mirastan parsayı kap­ma mücadeleleri vardı. Mihail Gorbaçov’un perestroyka’sı, ekonomik ve sosyal koşulların hızla bozulması, eşitsizliklerin patlaması, ayrılıkçı hareketler ve etnik gruplar arası çatışma­larla çıkmaza girmişti. Herkes “acil çıkış” arıyordu.

    Berlin Duvarı’nın yıkılma­sı ile Baltık ve Güney Kafkas­ya cumhuriyetlerinin ayrılma­sı büyük bir psikolojik şoktu. Güvenilir bir alternatif yoktu. Gorbaçov’un bir ağırlığı kal­mamıştı. Yeltsin’in yelkenle­rindeki rüzgar, para ve hediye­ler vadeden Batı’nın desteğiy­di. İşçi sınıfı ve diğer toplumsal tabakalar; yükselen fiyatlar, toplumsal bozulma, birileri­nin yükselişi ve diğerlerinin cehenneme düşmesiyle birlik­te yaşam koşullarının birkaç ay içinde iyice kötüleşmesine şahit oldular. 1991’den sonra artık “daha iyi ücret” veya “öz­yönetim” talep etmek sözkonu­su değildi.

  • ‘Meçhule giden bir gemi’ ve edebiyatçı yolcuları…

    Edebiyatın ölüm gerçeğini “belletmeye” etkisi, katkısı ne ölçüdedir? Ölüme giderken insana insan ne ölçüde yardımcı olabilir, çok yakını, en yakını olsa bile? Mehmed Uzun, Kemal Tahir, Michel Foucault, Hervé Guibert ve daha niceleri… Yaklaşan zamansız ölümün bilincinde yaşananlar, yazılanlar…

    Muhsin Kızılkaya’nın “Mehmed Uzun ile Kemal Tahir’in Kan­serle İmtihanı!” başlıklı, Ayşe Şasa’ya da açılan yazısının ‘kay­nak’ları belirsiz. Yalnızca kendi gözlemlerinden mi yola çıkarak yazmış bu denemeyi, anlayama­dım. ‘Konu’ şu bağlam açısından önemli: Mehmed Uzun kan­ser olduğunu öğrendikten sonra susmuş, yazmayı bırakmış, kü­tüphanesini boşaltmış; benzeri durum Kemal Tahir kanser ol­duğunda ortaya çıkmış, ameliya­tının ardından suskunluğuna gö­mülmüş, yazmayı bırakmış.

    Bir “İmtihan”dan sözetmek ne denli yerinde seçim? Öleceği­ni öğrenmek sorununa ikidebir dönüyorum, görebildiğim: Her­kes susmuyor (Dr. Kahn hep söz aldı işte), herkes bırakmıyor yaz­mayı (Wittgenstein) ama susan­ların oranı düşük olmasa gerek.

    Küsülüyor mu?

    İki yazar da başladıkları son romanlarına dönmemişler. Öle­ceğini öğrenen yazma isteğini yitiriyorsa şaşılmaz. Kendi payı­ma, tersi yönde hareket edebi­lenler şaşırtıcı gelir bana.

    Susmaya gelince, tam da ora­da asıl yerine oturuyor Tracta­tus’un altın cümlesi.

    Kızılkaya’nın yazısının ar­dından okudum Mehmed Uzun’un Ölüm Meleğiyle Rande­vu’sunu. Dağlayıcı metin, içsö­ken bir son sefer belgesi. Geniş bir bölüm almak istiyorum:

    “Akciğerim su topluyordu ve o suyun çekilip alınması için bir­kaç günlüğüne hastanedeydim. Hastaneden çıkar çıkmaz tama­mıyla romanıma konsantre ola­cak ve yaklaşık bir yıl içinde ya­zıp bitirecektim. Ama gelişmeler hiç de düşündüğüm gibi olmadı, tam tersine birden kendimi bü­yük bir felaketin kör kuyusunda buldum. Söz konusu o musibet suda kanser hücrelerine rast­landı ve iki hafta boyunca süren vücut taramalarında midede bir tümörün olduğu tespit edildi. Dahası, hastalık sadece akciğer­lere değil, kemiklere ve iliklere de sirayet etmişti. Durum va­himdi, ölüm meleği hızla yanıma sokuluyordu; o güne kadar çok uzağımda olduğunu sandığım ölüm meleğinin soğuk nefesini, birdenbire ensemde hissetmeye başladım.

    2007’nin Ekim ayında hayatını kaybeden yazar Mehmed Uzun, Ölüm Meleğiyle Randevu’yu kanserle mücadele ettiği süreçte yazmıştı.

    Ölüm meleğiyle kaçınılmaz randevumun zamanı mı gelmişti acaba? Bir metafor olarak çeşitli metinlerimde kullandığım o an, memento mori bu kadar yakı­nımda mıydı?

    Sağlığım hızla kötüleşti, baş­tan sona her şeyi yanlış yapan İsveçli doktor ve hemşirelerin de işgüzarlığıyla, kısa sürede bir başkası haline geldim. 25 kilo verdim, nefesim tamamıyla ke­sildi ve oksijen makinesine bağ­landım, kansız kaldım (hastalık kanı yok etmeye başlamıştı) ve kelimenin tam anlamıyla takat­ten düşerek, yatağa çakıldım. Bir diğer ciddi değişiklik de uyku­suzluk oldu, uyku beni terk etti ve birazcık uyuyabilmek için ne­redeyse bir avuç dolusu hap al­maya başladım.

    Her şey aniden bir korku fil­mine dönüşüverdi; esas kor­kunç gerçeğini hastanelerin ve bakım evlerinin sımsıkı kapa­lı oda ve salonlarında gizleyen, üçte biri kanserli bir ülke (kal­dığım bölümden her gün bir-iki ölü çıkıyordu); hastaya bakacak zamanı olmayan ve hastayla il­gili her konuda tasarruf etmek zorunda olan rasyonel doktorlar, hemşireler; günden güne eriyen, parmağını bile kıpırdatmaktan aciz, günün her anını hastanede, odasının meşum duvarlarına ba­karak geçiren, uykusuz, mecal­siz bir adam. Ve gece, kabuslarla dolu bir-bir buçuk saatlik bir uy­kudan sonra başlayan ve ölümle yaşam arasında gidip gelen son­suz zamanın sıfır noktası.

    Yeni durumu olduğu gibi ka­bul etmekten başka bir yol yok­tu, ölüm çok aniden gelmişti ve içimde bir canavar olarak her ta­rafımı işgal ediyordu. Bu durum­da, esas karar vermem gereken bir başka konu daha vardı; hızla yanıma sokulan ölüm meleğiy­le çekip gidecek miydim yoksa direnecek miydim? Bu kararın öyküsü oldukça uzun, umarım bir gün onu da yazarım, ancak sonunda kararımı verdim; ölüm meleğiyle randevumu erteleme­ye çalışarak, direnecektim. Ya­şam boyu hep direnmiş biri ola­rak, şimdi çok farklı bir mücade­leyle karşı karşıyaydım. Bu farklı direnişin ilk adımı şu oldu; ken­dime ve hep yanımda, başucum­da olan eşime (dost ve akraba­lara da) ölümle ilgili konuşmayı, düşünmeyi hatta ölümü çağrış­tıran her şeyi yasakladım. Kaç günlük ömrümün kaldığını bana gülümseyerek söyleyen doktor­lara da yasak koydum.

    Ölümü konuşmayacak, dü­şünmeyecek, hissetmeyecektim. Onun yerine hep hayatı, gele­ceği, umudu, azmi konuşacak, düşünecek, hayal edecektim. Ama eğer ölüm meleği gelip beni alırsa da, metanet ve sükûnetle onunla gidecektim, mümkünse yüzümde bir tebessümle”.

    Fritz Zorn’un, Palmier’nin, Hervé Guibert’in son perde me­tinlerindeki isyan, red, diklenme tonlarının benzeri yuvalanmış Uzun’un sözlerine. Ama Ölüm’ü hissetmemek, konuşmamak panzehir olabilir miydi?

    Aklıma, Narziss ve Gold­mund’un paralayıcı 20. bölü­münde Hesse’nin söyledikle­ri düşüyor: “Ölüm hiç aklından çıkmıyor mu?” diye sordu Nar­ziss’ten sonra Goldmund’un kur­duğu cümleler. Ölüm, öleceği bil­dirilen kişinin düşüncelerinden uzaklaştırılamaz diyorum.

    Doğruluyor Guibert’in gün­cesi. “Edebiyata düşen önemli rollerden biri de Ölüm Eğitimi”. Birkaç gün öncesinde, acıları da­yanılmaz boyut aldığı için “her gece ölmek istiyorum” cümlesini kurmuş kişi o: Öğrenmenin, öğ­renileceklerin sınırı var.

    Edebiyat’ın böylesi bir ro­lü var mı, olabilir mi gerçekten de? Kullanılan kavram bir çer­çeve getiriyor; sözgelimi “işlev” dememiş yazar. İyi ama ‘eğitim’ neyin nesi burada? Edebiyatın ölüm gerçeğini belletmeye bir et­kisi, katkısı ne ölçüde söylene­bilir? Guibert, AİDS kurbanıydı; Palmier, kanser koğuşundaydı bize ulaşan son ‘yazı parçaları’nı kağıda düştüklerinde: Neye ya­ramıştı kelimeleri, okuyanlara neydi iletebildikleri?

    Ben ‘ölüm öğrenimi’ görüyo­rum, doğru cümle mi?

     Ölüme doğru hayvanların eşlikçiliği Calais’deki bir “mouroir”da, son safha hastalarına eşlik eden Peyo isimli atın eğitimcisi, atın bu ölümcül hastalara ne denli iyi geldiği anlatıyor. Eğiticisine göre Peyo hastanede bir kapının önünde duruyor ve bir ayağını kaldırıyormuş

    Hervé Guibert’in, AİDS’ten ölen yakın dostu Foucault’nun cançekişme sürecini de içeren Beni Kurtarmayan Dostum’u ya­zarken, düpedüz çiğ bir üslûpla ölümüne hazırlanmayı denedi­ği ileri sürülmüştür. Bunun bir ‘ders’ çıkarma olarak değerlen­dirilemeyeceği düşüncesini taşı­yorum: Olsa olsa bir prova

    The Guardian’da çıkan bir röportajda, Calais’deki bir “mouroir”da, son safha hastala­rına eşlik eden Peyo isimli atın onlara ne denli iyi geldiği anla­tılıyor. Eğiticisi Hasan Buşakur, yıllardır bu temasın, kurulan ilişkilerin ölümcül hastaların son günlerinde yarattığı tansıksı yumuşatıcılığı aktarıyor -röpor­taja eşlik eden kareler söze ve yoruma gerek yok dedirtiyor.

    Ölüme giderken insana in­san ne ölçüde yardımcı olabilir, en yakını olsa bile? Siz öleyazı­yorsunuz, onlar yaşayacaklar: Amansız gerçek. Başka canlılar­la oysa aynı karşılaştırmayı yap­maz insan: Kedi, köpek, at size durumunuzu bilmeden sokuldu­ğunda gevşeyebilirsiniz. Hasan anlatıyor: Peyo’yu hastanede bir kapının önünde duruyor, bir aya­ğını kaldırıyormuş.

    Bir “ihtiyacı” mı hissediyor?

    Soru(m) budalaca bulunabi­lir ya, ne(yi) biliyorlar ki akıllı­larımız?

  • Tahtayı lüzumsuz kirletmeyin ve lütfen budalaca gülmeyin

    20. yüzyıl başlarında İstanbul’daki seçkin okulda öğrenciler için bir görgü kitapçığı hazırlanmıştı. “Kolunuzun üzerine yatmayınız ve ayaklarınızı upuzun uzatmayınız, işsiz güçsüz dolaşmayınız, bağırmayınız, budalaca gülmeyiniz” gibi maddeleri olan kitapçık, öğrencilerin karnelerine de “Tavr-u Hareket” hanesiyle girmişti.

    1863’de kurulan Robert Kolej ve 1871’de temel­leri atılan Amerikan Kız Koleji 1971’e gelindiğin­de birleşerek bugünkü Robert Kolej’i oluşturdu. 20. yüzyıl başlarında dönemin pek çok saygın okulunda olduğu gi­bi Robert Kolej’de de âdâb-ı muâşerete riayet edilirdi. 1903-1932 arasında Kolej’in müdürlüğünü yapan Caleb Gates zamanında okulda en önem verilen konulardan biri öğrencilerin tutum ve davra­nışlarıydı. Hatta Gates, 1. Dün­ya Savaşı yıllarında “güzel ta­vırlar” temalı bir konferans da vermişti. Öğrencilerin karne­lerine bu konuyla ilgili “Tav­r-u Hareket” adıyla bir not ha­nesi açılmıştı.

    Kolej, düzenlediği balo­lar, resepsiyonlar, konserler ve piknikleri bu davranış ku­rallarının öğrenilmesi açısın­dan bir fırsat olarak görüyor­du. Birisiyle tanışıldığında, bir hanıma refakat edildiğinde, bir konser ortamında nasıl bir tavır takınılması gerektiğinin egzersizleri yapılıyordu. Yi­ne bu anlamda 1935’te Robert Kolej öğrencileri için bir görgü kitapçığı hazırlanmıştı. Bu ki­tapçıkta “yapınız” ve “yapma­yınız” sütunları bulunuyordu. Yapınız sütununun altında yer alan bazı ibareler şunlardı: Sı­nıfa girdiğinizde muallim ora­da ise selamlayınız, yürürken daima sağı takip ediniz, sofra­da yemek yemediğiniz zaman ellerinizi dizlerinizin üzerinde tutunuz, hoşunuza giden şey­lere gülünüz, umumi alanlar­da tek bir yer işgal ediniz, po­lis, vatman, biletçi gibi halkın hizmetine çalışan insanlara terbiyeli davranınız. Yapıl­maması istenen bazı şeylerse şunlardı: Tahtaları lüzumsuz yere kirletmeyiniz, kolunuzun üzerine yatmayınız ve ayak­larınızı upuzun uzatmayınız, işsiz güçsüz dolaşmayınız, ba­ğırmayınız ve şarkı söyleme­yiniz, ağzınızda lokma varken konuşmayınız, budalaca gül­meyiniz.

    Eğitim sofrada da sürüyordu 1960’lara kadar altı ya da sekiz kişilik masalarda oturan Amerikan Kız Koleji öğrencilerinin masalarına bir kısmı Beyaz Rus olan garsonlar servis yapıyor. Yemekhane bugün Robert Kolej öğretmenlerinin dinlenme odası olarak kullanılıyor.

    Kolej’de adab-ı muaşeret kurallarına dikkat edilen yer­lerden biri de yemekhaneydi. Öğrencilerin yemek seçmeleri hoş karşılanmaz, önlerine ko­nan yemeği bitirmeleri bekle­nirdi. Mina Urgan anılarında Kolej’e başladığı yıllarda ye­mek seçme huyu olduğundan bahseder. Hatta ilk günlerde yemeklere katılmakla birlik­te kendisine servis yapılırken “Yemeyeceğim” dediğini, bu­na karşılık ilgili öğretmenden “Nasıl istersen” diye karşılık aldığını ve aç kaldığını, zaman içinde bu huyundan vazgeçti­ğini belirtir.

    Yemekhane konusun­da okulun 1945 mezunların­da Nermidil Erner Binark’ın anılarından yemekhanedeki ilginç masalardan birinin okul idarecilerinden Miss Sum­mers’ın 10 kişilik masası ol­duğunu görüyoruz. Ciddiyeti ile tanınan Miss Summers’la aynı masada oturmak çoğu za­man öğrencilerde bir gergin­liğe neden oluyordu. Bir kere­sinde Şirin Devrim bu masada derslerle ilgili bir soru sormuş ve “Benim bir ofisim var” şek­linde bir cevapla karşılaşmış­tı. Böylelikle Bayan Summers, resmî işlerle masa adabı ara­sındaki ayrımı öğrencilerine kazandırmaya çalışıyordu.

    GÖRGÜ KURALLARI

    Önündeki dilimi bıçakla doğmayı kibarlık mı sanıyorsun? Lüzumsuz şey. Parmaklarınla pekâlâ koparabilirsin. (Ev-İş, 1937)

    • Muharebe meydanında değilsin, sofradasın. Çatalını, biçağını süngü gibi havada tutma. O kadar sıkı yapışmaya da lüzum yok. (Ev-İş, 1937)

    • Dans etmeyi bilmiyorsanız, yerinizde oturunuz. Fakat dans ediyorsanız daima aynı kavalye ile tekrarlamayınız. (Ev-İş, Sayı: 31)

    • Bir erkek kaldırımda karşılaştığı bir kadını aşağı indirerek duvar tarafını kendisine bırakamaz. (Ev-İş, Sayı: 22)

    • Kalabalık ve işlek bir caddenin kaldırımında durarak saatlerce yarenlik eden kaygusuzlar, yanlarından gelip geçenlerin yüzlerinden olsun saygısızlıklarının derecesini anlamazlar mı? (Ev-İş, Sayı: 22)

    • Bir kapıdan geçerken bayan önde yürür, ancak lokantaya veya tiyatroya girerken, kalabalıkta, karanlıkta, trenden veya tramvaydan inerken erkek önden giderek yolu açar. Merdivenleri yukarıya çıkarken erkek önde, inerken bayan önde yürür. (Dr. Gottfried Anreas, Görgü, 1941)

    • Bir mecliste bulunan ve kendisi rahat bir koltuğa gömülü olduğu halde, bir kadını ayakta bırakan veya bir iskemle üzerine oturmağa mahkûm eden bir adam terbiyeli değildir. (NTV Tarih, Mayıs 2009)

    • Bir kadına takdim edildiğiniz zaman, bir pazarlığı bitirmek istiyen açıkgöz esnaf gibi derhal elinizi uzatmayınız. Bekleyiniz ki, kadın ilk önce elini uzatmakla sizi tanımak için müsaade ettiğini ve bundan memnun olduğunu göstersin. (Yedigün, 1938)

    • Dansta kadın belinden tutulmaz, kucaklanmaz, çok sıkılmaz, kendine çekilmez, saç saça, baş başa, yüz yüze, yanak yanağa gelinmez. Çarliston, tango gibi açık ve gayri ahlaki mahiyette olan danslara aile kadınlarını kaldırmağa teşebbüs, saygısızlık, terbiyesizlik olur. (Derviş Okçabol, Muaşeret Âdabı, 1940)

    • Ata biner gibi bacaklarını açarak oturmak, bir hoppalık, ayak ayak üstüne attıktan sonra tabanını dikmek, çirkin bir azamet ve çolpalıktır. (Yedigün, Sayı: 275)

    • Kendinden yaşlıyı hele bir kadını iskemlede bırakıp koltuğa kurulan genç, misafir dahi olsa medenî terbiyesinin eksikliğini derhal göstermiş olur. (Yedigün, Sayı: 275)

    • Ev içinde, ceketsiz gezme! Askılar kadınları sinirlendirir. Hem sen yalnız, başkaları için mi süslenirsin? Karına hiç hürmetin yok mu? (Ev-İş, 1937)

    • Aralarında bariz boy farkı olanların veya pek şişmanların birbirinin koluna girmemeleri daha muvafık olur. Bir eğlenceden dönen kalabalık bir kafilenin kolkola verip yolu kapaması ise münasebetsizliktir. (Gottfried Andreas, Görgü, 1943)

    • Şapka sağ el ile tutulup selam verilen zatın önem ve mevkiine göre alçak veya yüksek kaldırılır. Görüşüleceği zaman sağ elden sol ele alınır. Sağ el ile el sıkılır. (Cahid Sahir, 1925)

    • Yolda veya herhangi bir mahalde birkaç arkadaş giderlerken karşıdan gelen diğer bir zat bu arkadaşların birini tanıyıp selam verecek olursa, mukabilen bütün arkadaşlar selamına mukabeleye mecburdurlar, yani şapkalarını çıkarırlar. (Cahid Sahir, 1925)

    Kusursuz bir insan olduğunuza emin misiniz?

    1940’ta Ev-İş dergisinde yayımlanan bu “küçük imtihan soruları”, adab-ı muaşeret kurallarına ne kadar uyduğunuzu, kusursuz bir insan olup olmadığınızı ölçüyor: “Cevaplar eğer ‘evet’ ise durum çok fena. Bu küçük imtihan ile kusursuz bir insan olup olmadığınızı anlayabilirsiniz. Suallere cevap verin ve neticeden kimseyi haberdar etmeyin.

    • Azası olmadığınız bir kulübün rozetini takar mısınız?

    • Tramvayda bilet almamak için çocuğunuzun yaşını küçültür müsünüz?

    • Lisan bilmediğiniz halde arada yabancı dille konuşur musunuz?

    (Ev-İş dergisi, Son Kanun (Ocak), 1940, Sayı: 34)

    “Kocanız centelmen midir?”

    Yıl 1938. Ev-İş dergisinde yayımlanan “Kocanız Bir Centelmen midir?” başlıklı yazıda centilmen bir kocanın nasıl olması gerektiği konu ediliyor. “Küçük bir imtihanla” kocanızın centilmen olup olmadığını öğrenebilirsiniz!.. Eğer sorulara yanıtınız “Evet” ise derginin yorumu şöyle: “Daha hâlâ beraber mi yaşıyorsunuz. Vah zavallı?”…

    Kocanızın yalnız iyi bir ev erkeği olabilmesi için onun sosyal varlığındaki üstünlüğünü de nazarıdikkate almak lâzımdır. Erkeğinizin karıkoca âdabına vâkıf, kibar bir adam olup olmadığını bu küçük imtihanla deneyiniz.

    • Kahve, çay veya çorbayı höpürdeterek mi içer?

    • Evde çorapsız dolaşmak âdeti var mıdır?

    • Sokakta sizin sağınızda mı gider?

    • Mendiliniz yere düştüğü zaman aldırmamazlık eder mi?

    • Evden çıkarken kendi önden çıkar kapıyı size mi çektirir?

    • Bir sosyete adamının hergün traş olması lâzımgeldiğini bildiği halde haftada bir gün mü traş olur?

    • Eteğiniz kısa veya elbiseniz sıkı diye giyiminize karışır mı?

    • Evde pijama ile misafire çıkar veya kapıdan pijama ile alışveriş yapar mı?

    • Yanında tabla dururken sigara külünü yere silker mi?

    • Eve haber vermeden yemeğe vakitsiz misafir getirir mi?

    (Ev-İş dergisi, Sonteşrin (Kasım) 1938, Sayı: 20)

    Nişanlınızı iyi seçiniz

    1938’de Ev-İş dergisinde “Nişanlınızı İyi Seçiniz” başlığı ile yayımlanan bir yazı var. İlerde “iyi bir koca adayı” olabilecek nişanlı erkeği seçerken, genç bir kızın nelere dikkat edeceği anlatılmakta.

    FENA

    Nişanlınızla evde yalnızsınız. Pencereden annenizle kardeşinizin avdet ettiklerini görüyorsunuz. Nişanlınızın somurtkan yüzü bu vakitsiz avdetlerine memnun olmadığını göstermiyor mu?

    İYİ

    Sizi ziyarete geldiği gün hiç kimseyi unutmayan nişanlınız, kardeşinize daima şeker getirir. Anneniz onun için… “Sahiden çok iyi bir genç” diyor. Nazik, iyi ve hakikatli bir genç.

    FENA

    Belki size bir limonata yerine bir bira içmenizi tavsiye edecektir. Fakat unutmayınız ki ertesi gün ona söylediğiniz budalaca lâfl arı düşündükçe yüzünüzün kızarmak ihtimali vardır.

    (Ev-İş dergisi, Şubat 1938, Sayı: 11)

    Halk düşmanları

    Adab-ı muaşeret kurallarına yer veren Ev-İş dergisi kantarın topuzunu biraz kaçırmış gibi: “Günlük hayatımızı zehirleyen, durup dururken sinirlendiren, hakiki halk düşmanları. Onlar düşmanlıklarını ekseriyetle bilmeden istemeden yaparlar. Onların bütün suçları terbiye ve görgü noksanlarıdır. İşte soylarının çabuk kurumasını istediğimiz bu tiplerden birkaçını takdim ediyoruz.”

    GAZETE ORTAKLARI

    Sanırsınız ki hiç gazeteye verecek paraları yoktur. Kitap mı okuyorsunuz, gazete mi aldınız? Hemen ortak kesilirler. Omzunuzdan eğilip baktıklarını hisseder, nefeslerini yüzünüzde duyarsınız. Sinirden insanı çatlatmak derecesine getirirler.

    SUAL HASTALARI

    Ne bitmez tükenmez öğrenme hırsları vardır. Kimbilir, ne sorar, ne isterler?.. Biletçinin yüzüne bakarsanız, sorulanların saçmalığını kestirebilirsiniz. Saatlerce gişe önünde durmaktan yılmaz, ve sonunda size ya tireni veya vapuru kaçırtırlar.

    HUSUSITRAMVAY

    Tramvaya öyle kurulurlar ki, babalarının kanepesine çöktüler sanırsınız. İki kişilik yer kaplamakta ve herkesi ayakta bırakmakta beis görmezler. Kazara yanlarına oturmak isterseniz, ters ters bakar, pis pis mırıldanırlar, terbiyesizliklerinin hududu yoktur.

    (Ev-İş dergisi, İkinciteşrin (Kasım) 1937, Sayı: 8)

  • Centilmenlikten terbiyeye son 150 senede değişenler

    Osmanlı toplumunda esas olarak Tanzimat’tan sonra başlayan Batılılaşma hareketleri, âdâb-ı muâşeret kurallarında da kendini gösterdi. O dönemden günümüze, konuyla ilgili kaleme alınan temel eserler…

    Toplumsal hayatın değişi­mini yansıtan en önemli kaynaklardan birini gör­gü ve protokol kitapları oluştu­rur. Bu nedenle de görgü yahut “âdâb-ı muâşeret” kitapları top­lumsal bilimlerde araştırmacıla­rın toplumdaki değişimleri göz­lemlemek için kullandıkları vaz­geçilmez kaynaklardandır.

    Türk toplumunda son yüz elli senede meydana gelen de­ğişimi incelemek için de görgü veya âdâb-ı muâşeret kitapla­rı kullanılabilir, kullanılmalıdır. Son yıllarda Tanzimat’tan bu yana vuku bulan toplumsal deği­şimi inceleyen ve bu çalışmalara ana kaynak olarak âdâb-ı muâ­şeret kitaplarını kullanan bazı araştırmalar yapılmış ve yayım­lanmıştır.

    Osmanlıca âdâb-ı muâşeret kitapları hakkında bugüne ka­dar iki kapsamlı akademik çalış­ma yapılmıştır. Bunların ilki Ne­vin Meriç’in Osmanlı’da Gün­delik Hayatın Değişimi: Âdâb-ı Muâşeret, 1894–1927 başlıklı kitabıdır. İkincisi ise yakın za­manda yayımlanan Fatma Tunç Yaşar’ın Alafranga Halleri: Geç Osmanlı’da Âdâb-ı Muaşeret başlıklı çalışması.

    Osmanlıca âdâb-ı muâşeret kitapları hakkında bugüne ka­dar iki kapsamlı akademik çalış­ma yapılmıştır. Bunların ilki Ne­vin Meriç’in Osmanlı’da Gün­delik Hayatın Değişimi: Âdâb-ı Muâşeret, 1894–1927 başlıklı kitabıdır. İkincisi ise yakın za­manda yayımlanan Fatma Tunç Yaşar’ın Alafranga Halleri: Geç Osmanlı’da Âdâb-ı Muaşeret başlıklı çalışması.

    Osmanlıca âdâb-ı muâşeret kitapları hakkında bugüne ka­dar iki kapsamlı akademik çalış­ma yapılmıştır. Bunların ilki Ne­vin Meriç’in Osmanlı’da Gün­delik Hayatın Değişimi: Âdâb-ı Muâşeret, 1894–1927 başlıklı kitabıdır. İkincisi ise yakın za­manda yayımlanan Fatma Tunç Yaşar’ın Alafranga Halleri: Geç Osmanlı’da Âdâb-ı Muaşeret başlıklı çalışması.

    Tiyatro adabı üzerine Osmanlıca bir kitapçık.

    Türkçede basılı ilk görgü kitabını belirlemek biraz tar­tışmalı bir konudur. İsminde “âdâb-ı muâşeret” terimi olma­yan, ama toplumsal hayatı dü­zenlemeye dayalı birtakım ku­rallar içeren nasihat veya âdâb kitapları vardır. Bunlardan ilk akla gelen, Kınalızâde Ali Efen­di’nin Ahlâk-ı Alâ’î isimli ese­ridir. Yazma ve basma tasav­vufi âdâb kitapları da tarikat ehli bir kesimin yaşam biçimi­ni belirleyen kuralları içerme­leri bakımında âdâb-ı muâşe­ret kitabı kabul edilmelidirler. Bunlar bir yana, saptanabildiği kadarıyla ilk basılan günümüz ölçülerine yakın âdâb-ı muâ­şeret kitabı, Mühendishâne-i Berrî–i Hümâyûn Fransız lisânı muallimlerinden Suvari Binba­şısı Resûlzâde Hüseyin Hüsnî Antakî’nin yazdığı Nezâket ve Usûl-i Muâşeret: Kavâid-i Edeb isimli çalışmasıdır. İlk baskı­sı 1306/1889 yılında yapılan bu eser modern anlamda tam bir görgü kitabı sayılmasa da, “âdâb-ı umûmiyeye muvâfık ve kâvaid-i Osmanî’ye mutâbık olarak tahrîr edilmiş, güzel bir eser” kabul edilmekte ve “bil­hassa tahsîl-i kitâbet-i heves­kârâna ve evlâdının terbiyesini arzû eden her pedere tavsiye” edilmektedir. Bu eser ilk bası­mından beş yıl sonra sadece Nezâket başlığı altında ikinci kez basılmıştır.

    Yine Antakyalı Çençanzâde Hakkı tarafından yazılıp 1890 yılında basılan Zarâfet isimli 16 sayfalık kitapçık da ilk görgü ki­taplarından kabul edilmelidir. Bu eserde yer alan “Ekl-i Taam” bölümü yemek adabına yönelik basılı ilk metinlerdendir. Yak­laşık bir sayfa tutan bu metin şöyledir:

    “Yemeğe şürû’dan evvel el­leri yıkamalı ve bed’inden evvel bismillâh demek vâcibdir. Fa­milya ile yemek müstahsendir. Esnâ-yı eklde sâ’il gelir ise ver­mek lâzımdır. Cenâb-ı Kibriyâ Kur’ân-ı Kadîm’inde (ve em­me’s-sâ’ile fe-lâ tenhar) buyur­muşlardır.

    Lokma ne büyük ve ne kü­çük alınmalıdır. Büyüğü ağ­zı doldurur, küçüğü haset ve denâ’eti gösterir. Nihâyetinde elhamdülillâh demek ibâdet­tendir. Sabah akşam iki def’a yemek yemek âdet edinmelidir. Çok yemek hazmı zor olduğun­dan iştihâ bâki iken yemekten kalkmak âlâdır. Yemekte lüzum­suz söz câ’iz değildir. Diğerinin tavr-ı ekline bakmak abestir. Lokmayı acele almamalı fakat refîkinden dahi geri kalmama­lıdır. El ile yemek ve sağ elin üç parmağını istimâl etmek lâzım­dır. Çatal ve bıçak istimâlinde be’is yoktur. Lokmanın ağızdan dökülmemesine, yemeği ağıza, buruna sürülmemesine itinâ ik­tizâ eder. Aksırmak ve öksür­mek icâb ettiğinde bir tarafa dönmelidir. Büyüğünden evvel el uzatmak kıllet-i edebe hufte-i akla delildir.

    Osmanlıca âdâb kitapları Lütfi Simavi’nin Teşrifat ve Âdâb-ı Muâşeret, Cahid Sahir’in Âlem-i Medeniyetde Âdâb-ı Muâşeret ve Ahmet Cevat Emre’nin çevirdiği Rehber-i Muâşeret: Avrupa Âdâb-ı Muâşereti (soldan sağa)

    Su hayat-ı bedeniyeye hâdim niam-ı ilâhîdir. Su oturulduğu vakit içilmelidir. Birkaç kadehi üç def’ada bitirmelidir. Su içildi­ği zaman kemâl-i sükûnetle içip elhamdülillâh demek âdâb-ı İs­lâmiye’dendir. Su yemek arasın­da bir veya iki def’a içilmelidir. Yemekten lâukal iki saat yani midede yemek hazm olunduk­tan sonra içmek tab’en makbûl­dür. Büyük zat huzurunda kahve ve şurub içildiği halde fincan ve­ya kadehi o zattan sonra uşağına vermelidir”.

    Ünlü edebiyatçılarımızdan Ahmed Hikmet Müftüoğlu’nun 1892 yılında “Baronne Staffe” müstear adlı yazardan çevirdi­ği Tuvalet ve Letâfet-i Âzâ kita­bı da âdâb-ı muâşeret kitapları içine alınmalıdır. Ağırlıklı ola­rak hanımlara yönelik bir kitap olmasına ve daha da çok süs­lenme, giyim-kuşam, güzellik gibi konuları işlemekle birlikte yemekle ilgili bir bölüm de içer­mektedir. İçinde cilt güzelliği ve bakımına ilişkin şöyle anekdot­lar var örneğin:

    Erkekler için selamlaşma
    usullerini gösteren bir
    çizim…

    “Lui Filip’in saray erkânın­dan bir baronun zevcesi seksen yaşında olduğu hâlde yirmi ya­şında bir genç kadının rengini, tarâvetini hâ’iz imiş. Mümâ-i­leyhâ müddet-i ömründe, kırk sene! portakaldan maada bir şey ekl etmemiştir. Sabahleyin kal­kınca on iki portakal! eklinden ve öğleyin dahi keza on iki por­takal!! ile taam ettikten sonra akşam taamını da bir dilim ek­mek bir kadeh şarap ve yine bir düzine portakal!!! ile icra eyler imiş. Fe-te’emmül”.

    Son yıllarda yapılan Osman­lıca âdâb-ı muâşeret kitapları incelemelerinde bu eser gözden kaçırılmıştır.

    Ahmed Midhat’ın Avrupa Âdâb-ı Muâşereti, yâhûd Alaf­ranga ile çevirmeninin kimliği­ni bilemediğimiz, isminin baş harfleri “M. Ş.” olan Avrupa’da Merâsim ve Âdât isimli eser­ler 1894 yayımlanır. Amasyalı İbrahim Edhem ise, aile hayatı ve sosyal ilişkileri gözlemleyen Rehber-i Misafirîn ve Âdâb-ı Muâşeret isimli eserini 1899 yı­lında çıkarır. Mehmed Emin’in 1903’te İzmir’de yayımlanan Âdâb-ı Muaşeret nasıl hâsıl olur ve Millî Kütüphane’de kaydına rastladığımız, fakat kendisini göremediğimiz “Alimetü’l-be­nat” müstear adıyla 1908’de St. Petersburg’da yayımlanan Muâ­şeret Âdâbı isimli kitaplar dışın­da 1911 yılına kadar görgü kitabı basılmaz.

    Bunu takib eden 1911–1918 yılları arasında ise daha çok as­kerler için Süleymaniye’deki As­kerî Matbaa’da basılan, yazarı belirsiz Usûl ve Âdâb-ı Muâşe­ret isimli eserden başlayarak, ikisi aynı eserin ikinci baskıla­rı olmak üzere sekiz kitap ya­yımlanır. Ahmed Cevad Em­re’nin çevirdiği Rehber-i Muâ­şeret: Avrupa Âdâb-ı Muâşereti, Selânikli A. Tevfik’in Çocuklara Nezâket Dersleri ve Hasan Bah­ri’nin Centilmen isimli eserle­ri 1912’de çıkar. Bunları 1913’te Lütfi Simavi’nin Teşrîfât ve Âdâb-ı Muâşeret’i ile 1914’te Az­mi Ömer’in Hanım Kitabı adlı eseri izler. “Kadınlar Dünyası Külliyâtı”ndan çıkan Alafranga Yaşamak Yolları ise 1915’te ya­yımlanır.

    Bu yayınları 1918–1925 yıl­ları arasında, görgü ve protokol kitapları açısından yine durgun bir dönem izler, bu yıllarda ye­nilik pek yoktur. Ancak 1918’de Centilmen ile Teşrîfât ve Âdâb-ı Muâşeret’in, 1923’te ise Hanım Kitabı’nın ikinci baskıları bazı değişikliklerle yayımlanır. Jan­darma Zâbit Mekteb-i Âlisi mu­allimlerinden Kıdemli Yüzbaşı Ayıntablı Mehmed Şerif’in ders programlarına uyarak kaleme aldığı Jandarma’nın Terbiye-i Askeriye ve Mülkiyesi ve Âdâb-ı Muâşeret-i İçtimâiyye 1921 yı­lında basılır.

    Cumhuriyetin ilanının ardından yeni sistemin getirdiği yenilikler, görgü kitapları üzerinden halka yayılıyordu.

    Latin alfabesinin kabul edil­diği 1928 yılına kadar görgü ve toplumsal yaşantının değişi­mini ifade eden sekiz kitap ba­sılır. Cumhuriyet’in ilânından sonraki döneme rastlayan bu kitaplar, yeni sistemin getirdi­ği pek çok yenilik ve toplumsal değişimi görgü kuralları çerçe­vesinde bir bir anlatmaktadır. Bu dönem kitaplarının en öne çıkan özelliği kıyafet ve kadın konuları üzerinde önemle dur­malarıdır. Cahid Sahir’in Âlem-i Medeniyetde Âdâb-ı Muâşeret ve Elbise ve Şapka Giymek Usul­leri 1925 yılında, Vasıf Necdet Armay’ın Muâşeret Yolları: El­bise, Şapka ve Medenî Âdâbdan Bahseder, Miralay Naci’nin Ko­lordu Sunuf-ı Muhtelifesine Aid Resm-i Ta‘zîm Talimatnamesi ve Lütfi Simavi’nin Teşrifat ve Âdâb-ı Muâşeret (Şapka Hak­kında Nâfi Mâlûmat ve Ayrıca Yeni İlâvelerle Tekemmül Eden Dördüncü Tab‘ı) isimli eserler 1926 yılında, Safveti Ziya’nın Âdâb-ı Muâşeret Hasbıhâlle­ri ve Sevimli Ay Mecmuası’nın Herkesin Bilmesi Lazım Gelen Muâşeret Usulleri 1927 yılında yayımlanır.

    Arap harflerinin Türkiye matbaacılığında son kullanıl­dığı 1928 yılında yayımlanan iki görgü ve protokol kuralları kitabının biri dışişlerine, diğe­ri ise askeriyeye aittir. Safveti Ziya’nın Dahilî Teşrîfât Rehbe­ri Hariciye Vekâleti neşriyâtı, Remzi’nin Hayât-ı İctimâîye Hakkında isimli çalışması ise Harp Akademisi yayını olarak çıkar.

    Lâtin alfabesiyle basılan protokol ve görgü kitaplarının sınıflandırılması çok daha zor­dur. Türkiye’de yayınlanan Lâtin harfli kitapları içeren kesin bir katalog bulunmayışı, taşrada ya­yımlanan kitapların —özellikle de Halkevi yayımlarının— tam bir tesbitinin yapılamamış olu­şu bu sınıflamayı güçleştirmek­tedir. Basılı âdâb-ı muâşeret ki­tapları hakkındaki çalışmamız sırasında 128 adet kitap tesbit edebildik. Bunlardan bazıları aynı kitabın ikinci veya üçüncü baskılarıdır…

    Son yıllarda gerek üniversite içinde ve gerekse dışında yemek tarihine duyulan alâkanın so­nucu olarak değişen mutfak ve yemek hayatımız incelenmekte, yeni yeni araştırmalar, kitaplar, makaleler yayımlanmaktadır. #tarih’te “Sofralarda Görgü Ku­ralları, Bıçak Sağ Elle, Çatal Sol Elle” başlıklı bir makale yayım­lanmıştır (2017). Yine âdâb-ı muâşeret kitaplarındaki sofra düzenini anlatan ve destekleyen bir yayın da ünlü koleksiyoncu F. Muhtar Katırcıoğlu’nun menü koleksiyonundan yola çıkılarak yayımlanan Osmanlılar ve Avru­pa Sofralarında Menüler isimli yayındır.

    Âdâb-ı muâşeret kitapları­nın hemen tümünde “Mekulât, taam, ziyâfet, sofra âdâbı, çay dâveti, suare–balo” ve benzer başlıklar altında yemek ve sofra âdâbı için bölümler ayrılmıştır. Bu bölümler kitabın hacmine göre değişmektedir. Basılı görgü kitapları eskiden yeniye deği­şen, modernleşen, Batılı dün­yanın hâl ve hareketine uygun davranmak amacını taşıyan bir çizgidedir. Cumhuriyet sonrası kitaplarda bu çok daha belirgin­dir. İlk kitaplarda görülen sof­ra âdâbındaki İslâmî izler yeni harfli görgü kitaplarında Batılı tarzda yemek usulünün artık yerleştiğini bunun detaylarının yapılıp yapılmaması üzerinde durulduğu görülmektedir.

    (Adab-ı Muaşeret – Osmanlıca Adab-ı Muaşeret Kitaplarında Sofra ve Mutfak Adabı / “ruhun gıdası kitaplar”-2018 / Kısaltılarak alıntılanmıştır.)

    1930’larda sofra kuralları

    1938’de Yedigün dergisinde “Sofrada Çirkin Görülen Hareketler” başlığı ile yayımlanan yazı, adab-ı muaşeret kurallarının belki de en çok önemsendiği alanı, yemek sofrasını konu edinmiş.

    1- Havluyu boynunuza asmayınız.

    2- Havlunuzu buruşturarak ağzınızı silmeyiniz.

    3- Su içerken bardağı dikmeyiniz.

    4- Sofraya dirseklerinizle dayanmayınız.

    5- Bıçak ve çatalla oynamayınız.

    6- Tabağınızdaki etin hepsini kesmeyiniz. Yedikçe kesiniz.

    7- Tabağınızı sıyırmayınız.

    8- Ekmek lokmanızı bıçakla kesmeyiniz.

    9- Ağzınızdaki lokmayı her ne sebeple olursa olsun çıkarmayınız.

    10- Bıçağın ucu ile ağzınıza lokma götürmeyiniz.

    11- Ellerinizi yahut parmaklarınızı ağzınıza götürmeyiniz.

    (Yedigün, Birincikânun (Aralık) 1938, Sayı: 301)

    SOFRALARDA GÖRGÜ KURALLARI

    Bıçak sağ elle, çatal sol elle

    Bugün sofra adabına ilişkin bir kitap yazılsa “Dirseklerini masaya dayama!” yerine “Masada mesajlaşma!” veya “Televizyonu kapat!” şeklinde uyarılar eklenirdi herhalde. Geçmişten kalan sofra kurallarından ise bugüne kadar geçerliliğini koruyanlar mevcut.

    PETEK ÇIRPILI

    Isabella Beeton 150 yıl önce yazdığı “etiquette” kitabında “Bütün canlılar beslenir ama yalnız insanlar yemek yer” demiş (Mrs. Beeton’s Book of Household Management, 1861). Bugün “etiket” olarak tanımlanan kurallar, eğlenceler sırasında Versailles Sarayı’nın bahçesini talan eden davetlilere sınırları öğretmek için Kral 14. Louis tarafından uygulanmış. Davetiyelerin arkasında davet kuralları yazılmış ve her­kesin uyması istenmiş. Bu kuralların ortaya çıkma nedenlerinin çoğu kaybolmuş olsa da, öyle yer etmişler ki hâlâ uygulamaya özen gösteriyoruz. Ortaçağda bir kütüğün üzerine oturtulan tahtadan ibaret masaya dirsekler­le abanılırsa masayı devirme tehlikesi olduğundan, bugün de dirseklerimizi masaya dayamadan yemek yemeye dikkat ediyoruz.

    Aristokratların çocukları sofra adabını asil evlerde “staj” yaparak ve el kitapların­dan öğrenirlerdi. 1530’da felsefeci yazar Erasmus, Veere Prensi’nin siparişiyle, onun 11 yaşındaki oğlu Hendrik için bir görgü kitabı yazdı (On Good Manners for Boys). Basit bir dille herkesin anlayabileceği şekilde yazdığı bu temel eser kısa sürede birçok dile çevrildi. Erasmus, küçük beye “Sofrada gaz çıkarman gerekirse bunu bir öksürükle gizle, çiğnediğin kemikleri tabağa çıkarma (yere at, köpekler yer), bıçakla dişlerini karıştırma” gibi öğütler vermişti.

    O dönemlerde altın çağını yaşamakta olan Osmanlılara yüzümüzü döndüğümüzde sofra adabına yönelik Batı’dan farklı kurallar olduğunu görüyoruz. Yemek yer sofralarında ve ortadan, sağ elle ve üç parmakla yenir, herkes önündeki kaptan yerdi. Höpürdet­mek, ağız şapırtısı, yemeğe herkesten önce saldırmak, durmaksızın diğerlerini düşün­meden yemek, yemeğin içinden tanelerini ayıklamak gibi konular sofra adabına uygun görülmüyordu. II. Mahmud ile başlayan Batı­lılaşma, önce gayrımüslimler, sonra Müslü­manlar arasında yaygınlaşmış, sininin yerini yemek masaları, peşkirin yerini peçeteler, or­tak çanakların yerini yemek takımları almıştı.

    Cumhuriyet döneminde Batılılaşma çabaları ile genç kızlar ve erkekler için adab-ı muaşeret kitapları yayınlanmış, okullara ders­ler konmuştu. Batılı kaynaklardan doğrudan çevrilen kurallar elbette ilk başlarda zamanın aile ve toplum yapısına uymamış, ancak çabalar sayesinde masa düzeni, ayrı tabak ve bardaklarla temel temizlik ve sofra alışkanlık­larımız değişmiştir. Ama öğütlenenin aksine hâlâ yemekte konuşmaya bayılıyoruz ve sanat, edebiyat gibi zarif konular yerine iki kadehten sonra memleketi kurtarıyoruz.

    (#tarih’in Nisan 2017 tarihli sayısından kısaltılarak alınmıştır.)

  • ‘Edeb yâ Hû’yla başladı, cumhuriyetle Avrupalılaştı

    Âdâb-ı muâşeret kuralları, her şeyden önce toplumsal yapıyı teyid eder ve yeniden üretirler. Bir başka deyişle üst sınıfın üstlüğünü, alt sınıfların ise altlığını görünür kılarlar ve bu nedenle de üst sınıf mensuplarına küçük yaştan itibaren telkin edilirler.

    IRVIN CEMİL SCHICK

    … İlk defa 1899 yılında yayınla­nan The Theory of the Leisu­re Class. An Economic Study of Institutions başlıklı eserinde Thorstein Veblen, âdâb-ı muâ­şeret ile sınıf arasında ilginç bir ilişki kurar. Ona göre edepli davranmanın asıl işlevi, bunun bir lüks olmasından kaynak­lanmaktadır. Nasıl saçlarını yaptırmak, tırnaklarını uzat­mak, topuklu papuç yahut kor­se giymek bunları yapan kadı­nın hayatını bileğinin gücüyle kazanan bir emekçi olmadı­ğını kanıtlarsa, âdâb-ı muâ­şeret kurallarını öğrenmek ve uygulamak için harcanan vakit ve enerji de bu kurallara uyan kişinin üretken olmayan üst (“aylak”) sınıfa mensubiyetini teyid eder…

    Pierre Bourdieu’nün La Distinction. Critique sociale du jugement adlı ve aslında Fran­sa üzerine ampirik bir çalışma­nın ürünü olan kitabı işte bu noktada ufuk açıcıdır. Bour­dieu, iktisadî sermayeden fark­lı olan, ancak belli şartlar al­tında kısmen iktisadî sermaye­ye tebdil edilebilen toplumsal ve kültürel sermayelerden söz eder. Sınıfların ve sınıf fraksi­yonlarının birbirlerinden tefrik edilmesinde, dolayısıyla da alt sınıflardan üst sınıflara sızıl­masının önlenmesinde kültürel sermayenin (örneğin eğitim, terbiye, “dünya görmüşlük” gi­bi) can alıcı bir rol oynadığını ve bu nedenle bir hegemonya aracı olduğunu gösterir. Bir ki­şi veya zümrenin “zevk sahibi” olup olmamasının toplumda­ki kültürel sermaye sahiple­ri tarafından belirlendiğini, bu suretle beğeninin o kişi veya zümrenin sınıfsal aidiyetini belirleyici bir nitelik kazandı­ğını anlatır.

    Bu durumda kültürel ser­maye ve onun önemli bir un­suru olan âdâb-ı muâşeret kuralları, herşeyden önce top­lumsal yapıyı teyid ederler ve yeniden üretirler. Bir başka deyişle üst sınıfın üstlüğü­nü, alt sınıfların ise altlığını görünür kılarlar ve bu neden­le de üst sınıf mensuplarına küçük yaştan itibaren telkin edilirler. Bir sınıfın yahut sınıf fraksiyonunun dünya görü­şü, değerleri, beğenileri, hayat tarzı, alışkanlıkları, eğilimle­ri hep birden Bourdieu’nün habitus dediği, söz konusu zümrenin gerek pratiklerini, gerekse temsillerini şekillen­diren, hem yapılanmış, hem de yapılandırıcı yapılar kümesi­ni teşkil ederler. En önemli­si, bunun dışsal bir dayatmaya gerek kalmadan, sınıf mesup­larının içselleştirmesiyle var olmasıdır. “Seçkinlik zengin­likten ibaret değildir” denil­diğinde, yahut “eski para” ile “sonradan görmeler” birbirle­riyle kıyaslandığında hep bu içselleştirilmiş (yahut da iç­selleştirilememiş) habitus söz konusudur. Nitekim İstanbul­lu ile taşralıyı karşılaştırdı­ğı ünlü bir beytinde şair Nâbi (1642–1712) şöyle der:

    “Bilen hâk-i Sitanbuldur rüsûm-ı şîve vü nâzı / Kenârın dilberi nâzik de olsa nâzenîn olmaz”.

    Edebe davet Osmanlı döneminde âdâb kaideleri birçok farklı yöntemle topluma dayatılmıştı. Tekkelere, dükkânlara, kahvehanelere “Edeb yâ Hû” levhası asma geleneği, halen Bolu’daki Tokad-i Hayreddin Türbesi gibi yerlerde sürdürülüyor.

    … Birçok eserinde Fouca­ult, modern toplumlarda in­sanların nasıl kaba kuvvete gerek duyulmadan hizaya ge­tirildiğini ortaya koymuştur… Devletlerin “makbul vatandaş” üretmek için kullandıkları yöntemlere Foucault gouver­nementalité der, vatandaşın bedeni üzerinde devletin kur­duğu tahakküme ise biopou­voir. Aslında âdâb-ı muâşeret her ikisinin de önemli bir öge­sidir. Gerçi elbette günümüz­de bu kuralları koyan devletin kendisi değildir ama, iktidarın ve mevcut düzenin bekasın­dan menfaat elde eden kesim­ler âdâb-ı muâşeret husu­sunda özellikle titiz ve ısrarcı olurlar. Üstelik bugün toplum baskısıyla sağlanan bazı dav­ranışların bir zamanlar devlet tarafından dayatıldığı da unu­tulmamalıdır. Örneğin nere­de kot pantolon, nerede takım elbise giyilmesi gerektiğini, ne zaman kravat takılacağını günümüzde belirleyenin örf olduğu söylenebilir. Öte yan­dan Sultan II. Mahmud’un 1824’te çıkarttığı bir ferman, toplumun kendi kendini âdâba uygun bir şekilde yönetme­diği devirlerde devletin nasıl müdahale edebildiğini gayet açık bir şekilde ortaya koy­maktadır… Eskiden insanlar kendi sınıflarına mahsus kı­yafetleri giyerek âdâba uyar, herkes haddini bilirken, son zamanlarda akıllarına geldiği gibi giyinmeye başlamışlar, bu nedenle de kimin hangi sınıf­tan olduğu anlaşılmaz olmuş, bu da sarayı rahatsız etmiştir. Ferman, toplumsal düzenin yeniden sağlanabilmesi için Sultan’ın tebaasına mevkileri­ne uygun kıyafetler giymeleri­ni emretmektedir…

    İlk kıyafet kanunu 1903 yılında Mühendishane-i Berri-i Hümayun Topçu Sınıfı’nda çekilen bu fotoğrafta Mahmut döneminde çıkarılan 1824 fermanı sonrası değişen kılıkkıyafet görülüyor. Bu ferman öncesi, insanların sınıflarına uygun şekilde, âdâba uygun giyinmesi âdeti unutulmuştu. Herkesin aklına estiği gibi giyindiği bu dönem, devletin müdahalesiyle son bulmuştu (SALT Arşivi).

    Tekkelerde, dükkânlarda, kahvehanelerde asılı duran sayısız “Edeb yâ Hû” levhala­rı da keza. Osmanlı dönemin­de âdâb kaideleri birçok fark­lı yöntemle topluma dayatıl­mıştır. En başta şüphesiz dinî eğitim vardı, ama onun yanı sıra yukarıda sözü edilen kı­yafete dair resmî kurallar ve şehir hayatının çeşitli başka boyutlarını düzenleyen ben­zerleri, esnaf ve zanaatkârları denetleyen fütüvvet ve âhîlik kurumları ile loncalar, tekke âdâb ve erkânı, saray ve çev­resinde protokolü düzenleyen teşrîfat kaideleri, kavâid-i me­câlis risâleleri, ve elbette ai­lelerde çocuklara genç yaştan itibaren öğretilen, bu suret­le de içselleştirmeleri sağla­nan bilumum âdâb-ı muâşeret kuralları, Osmanlı tebaasını hizada tutmanın bazı yolla­rıydı. Ancak toplum değişince bu kuralların da değişmesi do­ğaldır ve bu durumda insan­ların yeni kuralları bir şekilde öğrenmesi gerekir. Böyle du­rumlarda nasihatnâmeler ve âdâb-ı muâşeret kitapları, söz konusu kuralları herhangi bir nedenle organik bir biçimde içselleştirmemiş olanların eği­tilmesine yarar…

    Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun son döneminde de, Cumhuriyet’in ilk döneminde de, âdâb-ı muâşeret kitapları Avrupaî hayat tarzını benim­semiş olan bir seçkin züm­re oluşturma gayesinde idiler. Çoğunlukla bu doğrudan doğ­ruya devlet güdümünde ol­masa da hiç olmazsa iktidarın amaçlarını benimsemiş olan bir kesim tarafından yürütül­müş, bazen de iktidarın politi­kalarına eklemlenmiştir…

    (Adab-ı Muaşeret – Osmanlıca Adab-ı Muaşeret Kitaplarında Sofra ve Mutfak Adabı / “ruhun gıdası kitaplar”-2018 / Sunuş yazısından kısaltılarak alıntılanmıştır.)

  • Âdâb-ı muâşeret

    Toplum hayatının daha ziyade yazılı olmayan kurallarını düzenleyen ahlaki anlayışlar, zaman ve coğrafyaya göre değişmiş, değişiyor. Günümüzde giderek yaygınlaşan “görgüsüzlük” ve yakın tarihteki anlayış, yaklaşım ve uygulamalar…

     Âdâb-ı muâşeret. Yani günümüzde “görgü ku­ralları” diye ifade edilen ve birlikte barış içinde yaşamak için kabul edilen ortak ahla­ki kaideler, kodlar… Sosyal ha­yatta, hem bizde hem dünyada yıllar içinde değişen, tuhafla­şan, şaşırtan; ülke ve kültürle­re göre farklılıklar gösterebilen; zaman-zihniyet değişimiy­le algılama ve tartışmalara yol açan; yazılı olan veya olmayan kurallar.

    Semavi dinler öncesindeki inanç ve geleneklerin tektanrılı dönemlerde giderek artan tica­ret ve sosyal ilişkilerle yeniden düzenlenmesi, değiştirilmesi ve kanunlaşması; insan toplu­luklarını farklı coğrafyalarda farklı ahlaki normlara taşımış. İktidarı ve gücü elinde bulun­duranların, kendileri ve etraf­larını daha “yüksek-yüce”, daha “bilgili-kültürlü”, daha “rafine” hatta “ilahi” addetmeleri, tarih­lerini bu şekilde tanzim etme­leri de, görgü ve davranış ku­rallarını biçimlemiş.

    ‘Çok yaşa’mak için ağzınızı kapatınız Görgü kurallarından zaman içinde değişenler, unutulanlar, artık geçerliliğini yitirenler olduğu gibi, Covid-19 sonrası dönemde daha da hayati hâle gelenler de oldu. Hapşururken ve öksürürken ağzı kapatmak herhalde bunların başında…

    Örf, âdet, yol, yordam, şe­kil, tarz gibi kategoriler; tari­hin her döneminde hâkim-yö­netici zümreler, sınıflar tarafından gerek dinî gerekse etik kodlar, yasalar hâline ge­tirilmiş. “Baş”­ların “ayak takımı”nın gündelik hareket­lerine ayar vermesi, onların da haddini hududunu bilmesi, an­cak bu sayede mümkün olabil­miş. Tabii 17. yüzyılın ünlü şairi Nâbi’nin yazdığı gibi: “Kenârın dilberi nazik de olsa nazenin olmaz”. Yani taşralı-köylü her ne kadar görgü kurallarını öğ­renmiş olsa da, İstanbul’daki seçkin hanımlar gibi hassas ve işveli davranamaz.

    Dinî-siyasi ideolojiler “top­lumsal düzen ve huzur”un ko­runması için yazılı olan-ol­mayan davranış kurallarını empoze ededursun; “halk” de­nilen çoğunluk bir yandan “Al­lah sizi başımızdan eksik et­mesin” diğer yandan “Yok ar­tık, o kadar da değil” arasında günlük hayatını devam ettir­miş. Âdâb-ı muâşeret kuralla­rının zamanla-mekanla değiş­mesi, her dönem esas ve doğal olarak yaşı ilerlemiş insanla­rı rahatsız etmiş. Günümüz­de ise artık neredeyse tama­men tarihe gömülen bu kural­lar, baştan ayağa tüm kesimler için nostalji ve espriyle karışık bir “hoşluk”.

    Yine de insanın -“kendinde başlayıp kendinde biten” ko­nular-durumlar haricinde- tek bir diğer insanla dahi iletişime geçtiğinde uygulaması gere­ken ifade ve davranış kuralları, sosyal hayatın olmazsa olma­zı. Gerçi günümüzde maalesef “ayıp denen bir şey” pek kal­madı ama, gerek gündelik ha­yatımızda gerekse sosyal med­yada karşılaşılan “modeller”, görgü kurallarının artık tama­men gömüldüğünü gösteriyor. Kamusal alanlarda yüksek ses­le böğürenler; kulaklık taktığı için telefonla yüksek sesle ko­nuşmaya hak kazandığını dü­şünenler; tanımadığı veya ken­disinden yaşça büyük insanlara 2. tekil şahıs hitap edenler; yol­da-trafikte olmadık hareket­ler yapanlar; birbirlerine yine olmadık-duyulmadık küfürler eden siyasetçiler ve daha neler neler… Bu türlerin ortak özel­liği ise, esas itibariyle bu dav­ranışlarıyla dikkati çekmek, ilgi görmek, takipçi edinmek, popüler bulunmak-hissetmek istemeleri.

    Bu dosya konumuzu ev­de yalnızken de öksürdüğün­de ağzını kapatan; lokanta­da yanından geçerken çarptğı sandalyeden de özür dileyen; kırda-sokakta gördüğü hasta ağaca-hayvana da yardım eden; dilini-elini-kolunu nereye ko­yacağını bilen; kısacası düşün­cesi-fikri-dünya görüşü-inancı ne olursa olsun kendini bilen insan evlatlarına adıyoruz.

    Dünden bugüne âdâb-ı muâşeret örnekleri…

    Gürsel Göncü

    SAYGISIZLIKLA SAVAŞ DERNEĞİ

    Saygıya davet hep cesaret işiydi

    Kapağımızda afişini gördüğünüz Saygısızlık­la Savaş Derneği, 15 Haziran 1945’te toplum kurallarına uygun olmayan davranışlarla mücadele etmek amacıyla yola çıkmıştı. Kurucu başkan, ileride ordinaryüs ünvanı da alacak olan ünlü anatomi profesörü Zeki Zeren’dir (1900-1973). Profesör Zeren, adabı muaşeret üzerine yazdığı yazıların yanı sıra “Toplu­luk Hayatında Saygısızlarla Savaş Lüzumu” ve “Hemşehrilik Adabı” gibi başlıklarla verdiği konferanslarıyla da tanınmak­tadır. Zeren, kurdukları derneğin “pis esnafla”, toplu taşıma araçlarında sigara içenlerle, yerle tükürenlerle ve gürültü yapan­larla mücadele edeceğini açıklar. Bu amaçla çok sayıda afiş ve broşür bastırılır. İhap Hulusi’nin çizdiği afiş derneğin en bilinen afişidir. Kurulduktan hemen sonra Cumhuriyet yazarı Abidin Daver, dernek üyelerini “Eğer sokakta saygısızlık, kabalık eden­leri uyaracaksanız dikkat edin başınıza iş gelmesin. Yanınızda boksör ya da pehlivan bulun­durmanızda fayda var” diye uyarır. Aynı günlerde bir dernek üyesinin tramvayda sigara içen üniformalı bir polisi uyarması büyük bir cesaret örneği olarak gazetelerde yer bulacaktır. Say­gısızlıkla Savaş Derneği ne yazık ki çok uzun ömürlü olmaz ve 1952’de üniversite ve basından yeterli alakayı göremediklerini gerekçe gösteren yöneticiler tarafından feshedilir.

    (#tarih’in Haziran 2015 tarihli 13.sayısı, Murat Toklucu)

    Bernard Shaw’un Pygmalion’undan
    Hollywood’un Audrey Hepburn’lü “My Fair Lady”sine ve oradan Yeşilçam’ın “Tatlı Dillim”, “Kezban Paris’te” gibi klasiklerine sinemada “Bir kadın yaratma” teması zarafet ve adab-ı muaşeret derslerinden geçiyordu.

  • ‘Güney Afrika’nın vicdanı’

    Güney Afrika’daki apart­heid rejiminin sona er­dirilmesinde önemli rol üstlenen eski başpiskopos Des­mond Tutu, 90 yaşında prostat kanseri nedeniyle hayata veda etti. Güney Afrika Cumhurbaş­kanı Cyril Ramaphosa başsağlı­ğı mesajında Tutu’nun “sim­gesel bir ruhani lider, aparthe­id karşıtı bir aktivist ve insan hakları savunucusu” olduğunu, onun “özgürleştirilmiş Güney Afrika’nın gelecek nesillere mi­ras bırakılmasına yardım ettiği­ni” söylerken haklıydı.

    1931’de Klerksdorp’ta dün­yaya gelen Desmond Tutu, ülke­sinde 1990’ların başlarına kadar süren apartheid rejiminin son bulması için en ön saflarda mü­cadele eden liderlerden biriydi. King’s College London’da ilahi­yat eğitimi alan din insanı, uzun yıllar öğretmenlik yaptıktan sonra 30 yaşında papaz olmuş­tu. Siyahlara karşı ayrımcılığı savunan ırkçı rejime karşı ba­rışçıl mücadeleyi desteklediği için 1984’te Nobel Barışı Ödü­lü’ne layık görülmüştü.

    Apartheid rejiminin düşü­şünün ardından eşcinsel hakla­rı için de kampanya yürütmeye başlayan ve ülkedeki tüm renk­leri kapsamak için “gökkuşa­ğı ulusu” kavramını kullanan eski başpiskopos; ırkçı suçla­rı araştırmak üzere kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komis­yonu’nun başkanlığını da yap­mıştı. Ulusal Parti hükümetini ırkçı şiddet konusunda uyar­mış, ancak bir aktivist olarak şiddet içermeyen protestoları desteklemiş; oy hakkı için dış ekonomik baskıyı savunmuştu. ANC’nin politikalarını eleştir­diği için Nelson Mandela’nın 2013’teki cenaze töreninden dışlanan Tutu, daha sonra bu tavrın onu çok incittiğini söy­leyecekti.

    Topyekun bir başkaldırı

    Afro-Amerikalı feminist yazar, eleştirmen ve akademisyen bell ho­oks, 69 yaşında ABD Kentuck­y’de hayatını kaybetti. Femi­nizm Herkes İçindir kitabının sade ve yalın diliyle feminiz­min geniş kitlelere ulaşma­sını sağlayan, cinsiyet ve ırk ayrımcılığını konu alan çalış­malarıyla kadınlar arasındaki etnik/ırksal ve sınıfsal eşit­sizliklere dikkati çeken hooks, kapitalizmin her tür yansıma­sına olan tepkisini, adında­ki büyük harfleri (ing. Capital Letters) kullanmayarak gös­termişti. Ayrıca kim olduğun­dan ziyade, kağıda döktüğü düşüncelerini öne çıkartmak istiyordu.

    Hatırlanmasına fazla fazla yetecek 30’u aşkın kitabından Hep Aşka Dair (All About Love, 1999) Sınırları Aşmayı Öğret­mek (Teaching to Transgress, 1994), Duygu Yoldaşlığı-Ka­dınların Sevgi Arayışı (Com­munion: The Female Search For Love, 2002), Ain’t I a Wo­man? (1981) onu özellikle ka­dınların tarihinde unutulmaz bir köşeye yerleştirmişti.

    bell hooks’un temel dertle­rinden biri, feminizmin “erkek düşmanlığı” olduğu yönündeki düşünceyi kırmak, feminizmin zıt köşesine cinsiyetçiliği yer­

    Deniz Kaynak