Millî Mücadele’nin kazanılmasıyla, karşıt yayın yapan Aydede dergisi 90. sayısında kapanmak zorunda kaldı. Buradan kopan kadro 1922’de Akbaba’yı çıkarmaya başladı. 1977’ye dek 55 sene yayın hayatını sürdürecek renkli siyasi dergi, Türkiye’de en uzun süre çıkan mizah dergisi olacaktı. Basın tarihimizin medar-ı iftiharı 100 yaşındaki Akbaba’dan unutulmaz kesitler, unutulmaz isimler, harikulade çizimler ve anılar…
Akbaba tünüyor: 7 Aralık 1922
Kurtuluş Savaşı sırasında bir cephede Millî Mücadele yanlısı, Ankara Hükümeti’ni destekleyen Sedat Simavi’nin çıkardığı Güleryüz mizah dergisi, diğer cephede, İstanbul Hükümeti’ni destekleyen Refik Halid Karay’ın çıkardığı Aydede dergisi vardı. 30 Ağustos’ta Büyük Taarruz zaferinin kazanılmasından sonra her ne kadar Aydede sayfalarında Gazi Mustafa Kemal Paşa resimlerine ve ona yönelik övgü yazılarına yer verilse de, Refik Halid Karay 150’likler listesinde yer alarak yurtdışına sürgün edildi. Aydede, 9 Kasım 1922’de 90. ve son sayısını yayımlayarak kapandı.
Aydede’yi çıkaran ekipte yer alan Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon, derginin kapanmasının ardından Refik Halid Karay hariç neredeyse tüm kadrosuyla 1 ay sonra 7 Aralık 1922’de Akbaba’yı çıkarmaya başladı.
Yusuf Ziya Ortaç, anılarını anlattığı Bizim Yokuş’ta, Orhan Seyfi Orhon ile Akbaba’yı çıkarış hikayelerini şöyle anlatır: “İsimler düşündük birçok: Çelebi, Tırpan, Horoz… Sonunda Akbaba en uygun geldi ikimize de… Kadromuzu hemen kurduk: Münif Fehim, Ramiz, Hakkı karikatürleri yapacaklar. Orhan Seyfi, Halil Nihat, Osman Cemal, Selâmi İzzet, Abdülbâkî Fevzi, ben yazılarını yazacaktık. Şimdiki Akbaba’dan biraz daha büyük, dört sayfaydı eski Akbaba. Tek renk, fiyatı 100 para. Ama haftada 2 kere çıkacaktı: Pazartesi, Perşembe. Başlığını Hakkı çizmişti. Tashihleri yaptık, sayfaları düzenledik, makineye yolladık akşama doğru… Ulvi Bey kumandayı verdi: Beş bin basılacak”.
Logonun cumhuriyetle dönüşümü
DERGİNİN sorumlu müdürü de olan Yusuf Ziya’nın, Akbaba’nın ilk sayısındaki “İnsanların çok yaşlısına, saçı sakalı ağarmış olanına akbaba derler. Kuşların en çok yaşayanı da akbabadır. İnşallah bizim Akbaba’mız da gazetelerin en uzun ömürlüsü olur” temennisi gerçekleşecek; eski harfli Türkçe yayın hayatına başlayan Akbaba, 1977’ye kadar yayın hayatını sürdürerek matbuat tarihimizin en uzun soluklu mizah mecmuası olacaktı. Akbaba’nın ilk dönemi eski harfli Türkçe ve Latin harflerine geçiş dönemi olan 1922-1931 arasındaydı. İkinci dönem, derginin 3 yıllık bir aradan sonra 1934-1949 arasında çıktığı dönem oldu. Daha sonra 1952’deki üçüncü dönemiyle de aralıklarla 1977’ye kadar yayın hayatına devam etti.
1. Logo
2. Logo
3. Logo
4. Logo
Dergi, Perşembe ve Pazartesi günleri 4 sayfa çıkan, yazı ağırlıklı, ilk sayfasında ana gündem ile ilgili büyükçe bir karikatüre, çizime yer veren bir siyasi mizah yayınıydı. Akbaba’nın 1922’deki logosu cumhuriyetin ilanı ve yeni Türkiye ile birlikte değişim gösterdi. Derginin logosu ilk döneminde dört farklı şekilde dönüşüme uğradı. Derginin ilk yıllarındaki İstanbul panoraması silüeti üzerinde sarıklı-cübbeli dede karikatürü, yerini sadece kanatları açık bir akbabaya bıraktı. Daha sonra yeni harflerin kabulüyle eski yazı kalktı ve logo sarıksız, modern bir dede ve akbaba figürüne dönüştü.
Çok genç ama çok usta: Ramiz Gökçe
1900 İstanbul doğumlu Ramiz Gökçe, daha 18 yaşındaki Şeytan ve Diken maceralarından sonra Aydede’de 22 yaşında kendine yer buldu. Ardından Akbaba’nın başçizeri de 22 yaşındaki genç ama usta Ramiz Gökçe oldu ve derginin ilk sayfasındaki olağanüstü karikatürlere imza attı. Gökçe’nin gündemin nabzını da çok iyi tuttuğu, çizgilerinin yanısıra temalarını gündelik hayattan alan konulardan bellidir. Döneminin ruhunu yansıtan renkler ve özellikle kadın çizimleri, zamanının öncü işlerindendir. Ramiz’in çizimleri, Akbaba’yı hem o günler için hem de bugün 100. yaşında çok kıymetli bir noktaya taşır.
Dergide bir kartal: Nâzım Hikmet
AKBABA’DA Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon, Reşat Nuri Güntekin, Faruk Nafiz Çamlıbel, Peyami Safa, Ercüment Ekrem Talu, Mahmut Yesari, Osman Cemal Kaygılı, Halil Nihat Boztepe, Fazıl Ahmet Aykaç, Nahit Sırrı Örik, Edip Ayel, Fahri Celâleddin Göktulga, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Vâlâ Nurettin, Selâmi İzzet Sedes, Aziz Nesin, Muzaffer İzgü gibi döneminin en önemli şair ve yazarları kalem oynattı.
Mecmuada yine erken cumhuriyet döneminin -belki de her dönemin- siyasi yasaklısı ve istenmeyen kişisi Nâzım Hikmet de okuyucuyla buluşacaktı. Elbette ismini gizlemek zorunda kalarak. Nâzım Hikmet, “Kartal” mahlasıyla, ilk defa Akbaba’nın 209. sayısında “Meçhul Âşık” yazısıyla yer aldı. Şairin dergide en çok ses getirecek işi ise 1925 Mart’ında Akbaba’nın 235. ve 243. sayıları arasında aralıksız neşrettiği “Dağların Havası” adlı manzum şiiri olacaktı. Takrir-i Sükûn Yasası’na dayanılarak “komünist örgütlenme ve propaganda yaparak iç güvenliği bozmak”tan, Ankara İstiklal Mahkemesi’nce 15 yıla mahkum edilen Nâzım Hikmet; Mühürdar açıklarında bekleyen bir takayla, tayfa kılığında Sovyetler Birliği’ne geçmeden önce “Dağların Havası”nı yayımlayacaktı. Kartal mahlasıyla yazılan eski harfli Türkçe “Dağların Havası” manzum şiiri o yıl Akbaba tarafından kitap olarak da basılacak, yazar kısmı ise isimsiz kalacaktı. Nâzım Hikmet daha sonra da derginin 1935’te yayımlanan sayılarında “Ben” mahlasıyla makaleler kaleme alacaktı.
Yeni Türk harflerinin öncüsü
DERGİ, Harf İnkılabı’na en çok destek veren yayınlardan biridir; bu konıuda adeta öncü bir görev üstlenir. Özellikle Ramiz Gökçe, 1 Kasım 1928’te kabul edilen Harf İnkilabı’nın âdeta görsel manifestolarını çizer. 30 Ağustos 1928’de Ramiz Gökçe’nin çizimleriyle Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bir elinde dolma kalem tuttuğu; Türk harflerinin Gazi’yle bir güneş gibi doğduğu sayı sembol olmuştur. Altta yeni harflerle “31 Ağustos 1928 Zaferi!” yazarken üstte de eski harfli Türkçe “21 Ağustos 1922 zaferini teyid ederken…” yazar. Bu sayı ile birlikte diğer dergi ve gazetelerde okuyucuya hem eski harfli hem yeni harfli Türkçe metinler birarada verilir
Yine Ramiz’in 29 Kasım 1928 tarihli, Türk harflerini zincirlerini kırarken sembolize ettiği çizimi de unutulmaz sayılarından biri olur. Bu sayının kapağında şöyle yazmaktadır: “Bir kanunuevvel zaferi: Türkler Arap harflerinin esaret zincirinden kurtuldu” Ramiz’in yine bu yıllardaki modern kıyafetleriyle Atatürk’ü sembolize eden çizimleri çarpıcıdır.
Bununla birlikte Prof. Dr. Artun Avcı, Akbaba’nın yayın politikasını şöyle değerlendirir: “… ‘Medenileşmiş’ ve ‘laik’, iyi eğitim görmüş, kentli, birkaç yabancı dil bilen, üst sınıftan gelen aydınların halkçılığı dergiye damgasını vurur. Yayın süresi boyunca hep iktidarlara yakın bir politika benimser (30’larda Serbest Fırka’dan, 40’larda Halkçı Parti’den yana; 50’lerde Demokrat ve 27 Mayıs’ta Halkçıdır). 1925 ‘Takrir-i Sükûn yasası’ ile birlikte tüm cumhuriyet mizahı gibi Akbaba da resmî bir kimlik takınır. Birçok mizahçı Akbaba’nın anlayışını eski Doğu Avrupa mizah dergilerininkiyle karşılaştırır. Reel sistemin devamlılığından yana/sistemi yeniden üreten ‘sızlanmalar’, derginin yayın politikasını oluşturur”.
İhap Hulusi ve şahane çizimleri
1928’DE Akbaba’nın kapakları renkli çizimleriyle yeni bir ustayı ağırlar. Grafik sanatının büyük ismi İhap Hulusi, 1928’deki kapaklarda Ramiz Gökçe ile birlikte harika görsellikler sunar. Onun kapakları politik olmaktan ziyade gündelik yaşamdan izler taşır. Kadın-erkek ilişkileri, sayfiye yerleri gezileri, insan ilişkileri renkli ve şahane çizimlerle okurlara ulaşır.
2.Dünya Savaşı’nda uluslararası hamle
DERGİNİN 1934’ten 1949’a kadar sürecek ikinci döneminde kapaklara damga vuran isim bu defa Cemal Nadir’dir. 2. Dünya Savaşı’na denk gelen 1939-1945 arasındaki dönemde Akbaba, Cemal Nadir çizimleriyle uluslararası temaların da işlendiği bir dergi görünümüne bürünür. Nadir’in çok çarpıcı çizimleri, savaşın bütün taraflarını yansıtır.
Kurucusu Yusuf Ziya Ortaç’ın 11 Mart 1967’deki ölümünden sonra, Ortaç’ın oğlu Engin Ortaç tarafından yayını sürdürülen Akbaba, Oğuz Aral’ın Gırgır’la estirdiği rüzgarlar arasında 28 Aralık 1977’de kapanır.
Bu sıkıcı 20’leri idrak ettiğimiz günlerde, renkli ve bol cümbüşlü 1920’lere dönecek olursak… Aslında bizim de en azından ülke olarak, yakın zamana kadar pek bir kükrediğimiz, kükremekle kalmayıp “atara atar, gidere gider” tarzında bir Demet Akalın felsefesiyle dünya siyaset sahnesine renk kattığımız ortada. “Tatlı tatlı yemenin bir de ekonomik buhranı vardır” derecesine gelen 1929’la birlikte bu kükreyen 20’lerin nefesi kesilmişti… Ama enseyi karartmayalım; elbette bazen çiçek açıp bazen solacağız; bugün ağlıyorsak yarın güleceğiz.
Bileniniz vardır muhakkak: 1920’li yıllara Amerika’da “roaring twenties” yani “kükreyen 20’ler” diyorlar. Anlaşılan o ki, o dönem bol bol kükremiş, tatlı tatlı yemişler; eh bu işlerden çok anlamam ama neticesi de 1929 Ekonomik Buhranı olmuş. Tabii ilgili olmak zorunda değil ama, bu 1920’leri böyle “kükreyen” diye tanımlatan şeylerin başında o zamanlar “Büyük Harp” denilen 1. Dünya Savaşı’nın bitmesi ve savaş sonrası dünya başkentlerindeki ani çılgınlık, “boşver boşver arkadaş başka bulursun, bütün kalbin sevinçle neşeyle dolsunculuk, bas bas paraları Leyla’yacılık” gibi neşeli coşumculuklar var. Hani en dönem filmi sevmeyenin bile o dönemde geçen filmlere tav olduğu, 80’lerin çılgın partilerinin yanında anaokulu doğumgünü partisi gibi kaldığı yıllar bunlar. Bir yanda Cihan Harbi’nin dehşetinin yarattığı işi deliliğe vuran Dada’lar falan, diğer yanda “harb bitti, şimdi vurgun zamanı” diye çılgınca küpünü doldurmaya başlayan ve borsayla, şununla-bununla hızla zenginleşen büyük kapitalistler.
Tabii resmen, “tatlı tatlı yemenin bir de ekonomik buhranı vardır” derecesine gelen 1929’la birlikte bu kükreyen 20’lerin nefesi kesiliyor, hık zık ediyor; zaten savaşın sonundan beri antikomünizm fonlarıyla beslenip büyüyen faşizm heyulası yalnız Almanya’ya da değil, dünyanın dörtbir yanına çöküyor. Tabii böyle determinist bir şeyler söylediğiniz zaman illa ki yanlış oluyor çünkü hiçbir şeyin tek sebebi yok, hiçbir şey iki cümlede açıklanamaz. E ama o zaman da iki laf edemiyorsun, her cümlenin doktora tezi olması iktiza ediyor.
Tabii artık 1920’lerin üzerinden şaka-maka 100 yıl geçtiği için, günümüzde 20’ler demeden önce hangi 20’ler olduğunu tanımlamak lazım. Yani tamam, 80’ler disko partisini 1880’lerle karıştırmazsın; “90’lar müziğine bayılıyorum” dediğinde kimse sizin Harun Kolçak’ın “Gir Kanıma” şarkısına değil de Dvořák’ın Requiem’ine hasta olduğunuzu düşünmez (Tabii dergimizin de pek kıymetli yazarı Ali Murat Hamarat müstesna: O, 90’lar dediğinizde bırakın 1890’ların Dvořák’ını, doğrudan 1690’lardan bahsetttiğinizi zannedip sizinle Bach’ın “Ach, was soll ich Sünder machen?” kantatının ne de güzel olduğunu ama şu Mi Minör Füg’ün Bach’a ait olduğundan pek de emin olmadığını, yarım saat anlatacaktır. Yarın öbür gün başınıza gelirse hiç darılır gücenir demeyin, “Yok kardeş ben Harun Kolçak’tan bahsediyorum, sen kimin evini sordun?” demeye çekinmeyin. Ben 20 yıl önce “90’ları seviyorum” derken Yonca Evcimik’ten bahsettiğimi itiraf edemediğim için yıllardır iki günde bir “A bak bunu da seversin” diye 17. yüzyıl Barok bestecilerine maruz kalıyorum. Klavsen içinde kaldım, içim şişti).
Ancak artık 20’ler dediğimizde, içinde bulunduğumuz yıllardan bahsettiğimiz belli olmadığı için bir sıfat şart oldu. 1920’lerinki zaten “roaring”; ben de diyorum ki, bu içinde bulunduğumuz zamana da “boring” yani sıkıcı 20’ler diyelim gitsin. Zira kapanmalar, karantinalar, tedbirler, telaşeler derken sıkıcılığından maşallah hiç kaybetmedi. Tabii böylelikle, zaten yapıldığında utanç verici bir sosyal suç olan bir kelime esprisini, hele ki İngilizce yapmaya kalktığım için insan içine çıkamamam gerek ama, malum korona tedbirleri, zaten bir yere çıktığımız yok.
Bu sıkıcı 20’leri idrak ettiğimiz günlerde, renkli ve bol cümbüşlü 1920’lere dönecek olursak… Aslında bizim de en azından ülke olarak, yakın zamana kadar pek bir kükrediğimiz, kükremekle kalmayıp “atara atar, gidere gider” tarzında bir Demet Akalın felsefesiyle dünya siyaset sahnesine renk kattığımız ortada. Yine de elbette 1920’lerdeki maskeli balolarda nerede akşam orada öbür akşam dedelerimiz kadar olmasa da, sık yurtdışı gezileri ve bol keseden harcamalarla tatlı tatlı yediğimiz ve en nihayetinde tıpkı dedelerimizin 20’lerinin sonunda tecrübe ettiği gibi o tatlı tatlı yemelerin arabesk fantezi bir dışavurumunu idrak ettiğimiz söylenebilir.
Sevindirici tarafı, her şeyin hızlandığı günümüzde bu tip dönüşümler geçmişe kıyasla daha uzun sürüyor. Eskiden “dünyayı sarsan 10 gün”ler varken, şimdi dünya sarsılacak diye bekle Allah bekle. Farkına bile varamadan, adını bile koyamadan kükreyen 20’lerin ardından ne olduysa bize çoktan oldu bile. Ama enseyi karartmayalım; elbette bazen çiçek açıp bazen solacağız; bugün ağlıyorsak yarın güleceğiz. Ki zaten sinirimizden gülmeye başladık bile bakın. Son 10 yılın siyaseti ağırlıkla, deliye yatmakla dalgaya almak arasında gidip geliyor.
Cumhuriyet döneminin ve Garip akımının iki büyük şairi, 1927’de başladıkları Ankara Atatürk Lisesi’nde 6 yıl birlikte okumuşlardı. Öğrencilik yıllarındaki Orhan Veli’yi Oktay Rifat’ın kaleminden anlatan 4 sayfalık belge, bir fotoğraf ve bir çizim ilk defa günışığına çıkıyor.
Türk şiirinin yakın tarihimizdeki en önemli isimlerinden Orhan Veli, yine büyük şair Oktay Rifat’ın sınıf arkadaşıdır. Her ikisi de Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde görev yapmaya gelmiş babaları sebebiyle, Ankara’da “Taş Mektep” diye bilinen Ankara Atatürk Lisesi’ne kayıt olur. Orhan Veli’nin numarası 433, Oktay Rifat’ınki 311’dir. Bu iki arkadaş 1927’de kayıt oldukları okulda 6 sene öğrencilik yaparak Ankara Lisesi’nden mezun olur. Aralarına sonradan katılan Melih Cevdet ile birlikte edebî bir akımın başkişileri olacaklardır.
Bu kalemi kuvvetli edebiyatçılarımızın uzun bir zamana yayılan okul arkadaşlıkları hakkında fazla bilgi kayıtlı değildir. 2007’de Atatürk Lisesi için büyük ve kapsamlı bir kitaba imza atan Turan Tanyer’e göre “Orhan Veli ve Oktay Rifat, okul yıllarıyla ilgili olarak çok az bilgi bırakmışlardır. Melih Cevdet ise pek çok yazısında yer yer Ankara’daki lise yıllarına dönmüştür…”
Hâluk Oral’ın 2015’te yayımlanan Bir Roman Kahramanı Orhan Veli isimli titiz, detaylı ve belgeye dayalı çalışmasında ise Orhan Veli ve Oktay Rifat’ın okul hayatı, hocaları, çıkardıkları Sesimiz dergisindeki yazıları gibi önemli konularda izahat vardır.
Oktay Rifat ile Orhan Veli’nin arkadaşlıkları ve okul hayatları hakkında önemli bir aile arşivinden bulduğumuz bazı ilginç belgeler iki şairin Ankara Atatürk Lisesi’ndeki yaşantılarına ışık tutmaktadır.
Oktay Rifat’ın elyazısıyla ortaya çıkan 4 sayfalık belge büyük ihtimalle okul yıllığı için kaleme alınmış bir hâtıra yazısıdır. Yazısının başına isimleriyle birlikte okul numaralarını da yazan Oktay Rifat, öğrencilik yıllarındaki Orhan Veli’yi anlatır; şairin nefis bir portresini çizer.
İlk defa günışığına çıkan bu belgeye ek olarak, iki önemli görsel malzeme daha yine ilk defa ortaya konmaktadır. Bunlardan ilki Oktay Rifat’ın çizdiği bir Orhan Veli portresidir. Kurşun kalemle karikatürize edilmiş bu çizimin üzerinde ise “Ekrem” isimli diğer bir okul arkadaşlarının portresi vardır.
İkinci önemli görsel/belge de Oktay Rifat’ın, Orhan Veli ile karlı bir havada çektirdiği fotoğraftır.
OKTAY RİFAT’TAN ORHAN VELİ YAZISI (1932)
‘Karışık saçlı, düşük pantolonlu nevi şahsına münhasır’ bir talebe
Sınıf arkadaşı Oktay Rifat’ın yazısı, Orhan Veli’nin lise yıllarındaki portresini çiziyor: “… Kendine mahsus gülmesinde, parmak kaldırışında bile bir hususiyet göze çarpar. Onun bu hâllerini ekseri muallimler pek sevmezler veya sevmez görünürler. Fakat edebiyat hocaları umumiyetle bayılırlar…”
“433 Orhan Veli
Bahar içinde sıcak bir gündü. Yaza kavuşmadan aldığım zevkle, mektebin arkasındaki çayıra papatyaların üstüne arkası üstü uzanmış dereden tepeden konuşuyor, ikimizin de yüzü şapkalarımızla örtülü, güneşin verdiği gevşeklikle bazan uzun müddet susuyorduk.
Bir aralık tatlı bir şeyi ona hararetle anlatıyordum. Söyledim, uzun müddet söyledim. Sonra yüzünde lakırdılarımın tesirini görmek için döndüğüm zaman onu yerinde bulamadım. Bana haber vermeden acaba nereye gitmişti. Kafirin huyunu bilirim, gine bir muziplik yaptığını anladım, hiç sesimi çıkarmadan yeniden arkası üstü uzandım. Birden kulaklarımda kıvrak bir kahkaha çınladı. Bizim arkadaş aşağıdaki hendekten gülüyordu. Yanıma sokulurken konuşmaya başladı:
Oktay Rifat’in çizgileriyle Orhan Veli.
“Yahu bir saaten beridir tek başına öyle komik, komik anlatıyordun ki”.
Kendimi güç tuttum. Cevap veremedim, kızar gözüktüm; böyle olmasa o muzipliklerini bir kat daha artırabilirdi.
Yaptığı işler yaramazlık derecesine çıkan bu çocuğu, uzun yüzünden, yatık fakat karışık saçlarından, hiç kapanmayan kalın dudaklarından, şalvara benzeyen dizi çıkmış düşük pantolunundan, incecik vücudundan tanıyabilirsiniz. 433 Orhan Veli.
Onu ben Reşat Nuri beyin Çalıkuşu isimli romanındaki Feride’ye benzetirim. Daha doğrusu onun muziplikleri ile Feride’nin küçüklüğü arasında münasebetler bulurum. O yalnız, tabii bir iki farkla: Çalıkuşu’nun icat ettiği karakterlerin erkekleşmiş şekillerini bulur. Belki bu tarz romanları fazla okumasından, belki de içten gelme herhalde o sınıfın en yaramaz talebesidir. Bakın gine onun bir vakası:
Karanlık bir gece; yatakhanedeyiz. Elektrikler pırıl pırıl; herkes gibi o da uyanık, etrafına bakıyor; arada sırada yatak komşusu ile de konuşuyor. Bir aralık iki çocuk kalktılar, zaten yatağa elbiseler ile girmişler; ikisi de pabuçlarını giydi… Çocuklar soruyorlar. Ne var ya hu? Siz neden giyiniksiniz?
– Sussss !..
Parmaklarının ucuna basarak ikisi de çıktı; doğru abdesthaneye… Gece bekçisi geçiyor; adam uzaklaştı. Apteshaneden çıktılar. Elektrik sigortasına doğru yürüdüler. Orhan sert bir hareketle ilerledi, sigortayı kesti, elektrikler söndü. Panik… Ne tarafa? Darülbedayi’ye.
Bu düşünülmüş plan, bu korkuyu göze alma, sırf onun için… Kendisinin de dediği gibi o yarı yarıya tiyatrodur.
Ertesi günü ikisi de edebiyat hocasının önündeler.
– Efendim meclisi mualliminde bizi müdafaa edin. Yaptığımız kabahat; bunu biliyoruz fakat sanat aşkile biz bu kabahati işledik. Bizim edebiyata ve bilhassa tiyatro kısmına ne kadar meraklı olduğumuzu biliyorsunuz.
Oktay Rifat ile Orhan Veli karlı bir kış gününde…
Orhan hakikaten nevi şahsına münhasır bir talebedir. Kendine mahsus gülmesinde, parmak kaldırışında bile bir hususiyet göze çarpar. Onun bu hâllerini ekseri muallimler pek sevmezler veya sevmez görünürler. Fakat edebiyat hocaları umumiyetle bayılırlar. Mektepte gayet pervasız gayet yaramaz görünen Orhan’ın en korktuğu insan babasıdır. İmtihan zamanları karnesini eve numaraların bozukluğundan götüremiyen bu muzip çocuk uzun müddet önü ilikli, mütecessis nazarlarla idarenin önünde babasını bekler. Onu çocuklar tehlikeli zamanlarda baban geldi diye korkuturlar.
Geçen sene bu beyim lacivert bir elbise yaptırmış, mektebe çıka geldi. Baktım pantolon çok düşük. Sokuldum, “Orhancığım” dedim “galiba kemerin yok, pantolonunu çeksene”. Eliyle çekti sonra gerileyerek sordu: “Nasıl beğendin mi? Babam işte böyle kısa yaptırır uzunlardan hoşlanmaz”. “Düşük pek çirkin” dedim. Hemen atıldı “kısa daha çirkin”. “Pekâlâ eve böyle düşük gidersen baban kızmaz mı? Muhakkak mektebe gelirken salıveriyor eve dönerken topluyorsun”. Ses çıkarmadı. O gün bugün Orhan’ı ne zaman görsem gözümün önünde bir eliyle kapusunun zilini çalan diğer eliyle de pantolonunu toplayan bir çocuk gelir.
Orhan’ın mümeyyiz vasıflarından biri de kelimeleri değiştirerek konuşmasıdır. Kendine mahsus bir lisan icat eden Orhan gine o lisanla şiirler söyler. Hoş çocuktur velhasıl.
Bundan tam 30 yıl önce dağılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, 1917 Ekim Devrimi’nden itibaren dünyadaki siyasal dengeleri altüst etmişti. Devrim’in ihanete uğramasını takip eden Stalin dönemi ve sonrası, benzersiz kayıplar, acılar ve bürokratik baskılardan sonra Gorbaçov döneminde “Glasnost” ve “Perestroyka” ile sonuçlandı. Bir türlü “demokratikleşemeyen” SSCB’nin 1991’de sona eren ömrünün satır başları.
Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya liderleri, 8 Aralık 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıldığına dair bir bildiri yayımladılar. Böylece, 1917 Ekim Devrimi’nden kaynaklanan ve ardından Stalinizm tarafından çarpıtılan bir toplumsal inşaya son verdiler. SSCB’nin çok da ani ve şiddetli olmayan dağılması (tasfiyesi, düşüşü, çöküşü, yıkılışı) dünyayı şaşırttı. Üniversiteli “sovyetoloji” akademisyenleri bile, sistem hakkında yeterli bir teorik anlayış geliştiremediklerini kabul etmek zorunda kaldılar.
Lenin, 5 Mayıs 1920’de Moskova’daki Sverdlov Meydanı’nda Kızıl Ordu birimlerine bir konuşma yapıyor. Kürsünün basamaklarında, daha sonra Stalin’in fotoğraftan sildirdiği Troçki de var.
Ekim 1917’de başlayan macera şüphesiz 1991’e kadar aynı güzergahta seyretmedi. Ekim 1917’de iktidarı alan Bolşevik Partisi’nde örtük olarak iki çizgi vardı. İçsavaşın bitimiyle, “nasıl bir devlet?” sorusu öne çıktı ve bu durum partide ve toplumda bir yarılmaya yol açtı. Devleti merkeze alan bir strateji peşinde olanlar kısa zamanda öne çıkarken, halkın çoğunluğunun çıkarlarını savunmaya yönelik diğer yaklaşım hızla gölgelendi ve giderek tasfiye edildi. Bu tasfiyenin siyasal yönü 1923-27 aralığında yaşanmışken, fizikî tasfiye 1937-38 Büyük Terörü’nde, 5-7 milyon kurbandan sözedildiği dönemde gerçekleşti. Aralarında Ekim 1917’nin merkez komite üyelerinin bulunduğu kayda geçen ölüm cezası infazı 700 bindir.
Bir devrin sonu Letonya’nın başkenti Riga’da, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından yerinden sökülen Lenin anıtını bazıları ayaklarının altına çiğnerken, bazıları da halen anıtın olduğu yere çiçekler bırakmaya devam ediyor.
1917’den 1991’e
Sosyalist bir ideolojinin arkasına saklanan ve gaspçı bir bürokrasi tarafından yönetilen planlı ekonomi sistemi SSCB, kendi çelişkilerinin kurbanı olmuştur. Düşüşün zamanı ve biçimi önceden belirlenmemiş olsa da, Ekim Devrimi’nden ortaya çıkan ama gelişiminde kapitalizm ile sosyalizm arasında sıkışıp kalan bu sistem, ayakta kalamayacak kadar derin çelişkiler içerisindeydi.
Üç Rus Devriminde (1905, 1917 Şubat ve Ekim) yaşananın aksine, belirleyici olan kitleler 1991’de sokaklara inip sistemi çökertmediler. Bu açıdan dönüşümün kansız olması şaşırtıcı olmamalı. Nihayetinde Sovyet sisteminin çöküşü, bürokratlardan oluşan bir koalisyonun ve toplumsal olarak heterojen bir kapitalizm yanlısı aydınlar grubunun önderlik ettiği; işçiler ve diğer çalışan kesimleri altetmek için yukarıdan bir devrim biçimini aldı.
Moche Lewin Sovyet Yüzyılı kitabında “Zaten rejim devrilmedi: İç kaynaklarını tükettikten sonra öldü ve kendi ağırlığı altında çöktü” diye yazar. SSCB’nin ortadan kalkması Fukuyama’nın “tarihin sonu” diye tanımladığı, küreselleşmiş demokratik liberalizmin zaferini imleyen bir perspektife yol açmıştı. Bugün hayırla yadedilmeyen dönemin Demir Lady’si İngiltere Başbakanı Thatcher’ın formülüyle (TINA) başka bir alternatif yoktu artık.
Bütün iktidar Sovyetler’e 1917 başında yaşanan yiyecek ve yakacak sıkıntısı, Petrograd’da büyük eylemlere, bu eylemler ise 12 Mart 1917’de kurulan Petrograd Sovyeti’ne giden yolu açtı. Kadınlar Taburu, Kışlık Saray’a yürüyor.
Ancak bugün “duvarın yıkılmasından” sonra vaadedilenden çok farklı bir dünyada yaşıyoruz. Batı’nın pazarladığı “Kızıl Tehlike”den eser yok. Öte yandan eski Sovyet ülkelerindeki toplumsal kazanımların yerinde yeller eserken Putin’in şahsında bir otokrat hükmünü sürdürmekte. “Soğuk Savaş” duvarın çöküşüyle ortadan kalkacak, barış dünyaya hükmedecek derken, “Yeni Soğuk Savaş”, silahlanma ve açlık gündemimizde.
Şubat Devrimi, işçi hareketlerinin 1917 Ekim’inden önceki en büyük provasıydı.
Lenin’in Son Kavgası kitabında Moche Lewin, Lenin’in 1922’den itibaren parti-devlet kaynaşmasına ve genel olarak Çarlık’tan devralınan bürokrasinin egemenliğine karşı mücadelesini anlatır. Lenin “Biz eski devlet makinasını devraldık, işte şansızlığımız buydu. Çoğu zaman bu makina bizim aleyhimize çalışıyor” demekle sınırlı kalmamış, ülkeyi Çarlık’tan devralınan bürokrasinin yönettiğini belirtmişti: “Kim kimi yönetiyor? Doğru bir şekilde bu güruhu komünistlerin yönettiğinin söylenebileceğinden çok şüpheliyim. Gerçeği söylemek gerekirse, onlar yönetmiyorlar, yönetiliyorlar”.
Küresel güç SSCB
SSCB’nin radikal dönüşümü devlet aygıtını elinde bulunduran bir nomenklatura’nın, yanılmaz-amansız bir önder aracılığıyla yürürlüğe soktuğu zecri tedbirlerle, emperyalist ülkeler krize girerken bir dizi azgelişmiş ülkenin sanayileşmesine paralel olarak 30’lu yıllarda hızlı kentleşme ve sanayileşmeyle gerçekleşti (tam olarak 1928-1939). Bu arada iktidarın ele geçirilmesin de önemli bir rolü olan parti, devletle özdeşleşerek siyaseten kendini feshetmiş bulunuyordu.
Aslında, varlığının nispeten uzun sürmesi, büyük ölçüde bu uçsuz-bucaksız ülkenin insan ve doğal kaynaklarının zenginliğinin yanısıra 1929-33 dünya ekonomik krizi ve 2. Dünya Savaşı’nda Atlantik’ten Pasifik’e uzanabilecek Nazi İmparatorluğu’nu engellemiş olmasının verdiği meşruiyet sayesindeydi. 2. Dünya Savaşı’ndaki direniş ve devasa kayıplar vatanseverlik duygusunu geliştirmişti. Savaş öncesinde rejimin zayıflığını örtmek için kullandığı kitlesel zulüm, “tasfiyeler” diye anılan temizlik hareketinin bıraktığı tahribatın ardından; savaş sonrasında Rusya, güçlü olmasına güçlü ancak toplumsal ilişkiler açısından kırılgan bir ülke olarak belirdi.
Moskova’daki Leninsky Bulvarı’nda Sovyet mimarisi örnekleri.
Sovyet toplumunda 1953’te Stalin’in ölümünden, resmî olarak kabul edilen 1983 krizine, güçlü bir büyüme (% 5.7 ile başlayıp giderek azalan ve 80- 85 arasında % 2’ye düşünce, tarım da artık ülkeyi besleyemez hâle geldi) ve modernleşme dönemine kadar, kentleşmeden başlayarak derin değişiklikler oldu. Bu tabloya 1985’te petrol fiyatlarının düşmesiyle ithalatın temel kaynağının kuruması da eklenebilir.
Stalin’in cenazesi 5 Mart 1953’te 74 yaşındayken ölen Josef Stalin’in dört günlük ulusal yasın ardından düzenlenen cenaze töreni.
ABD ile girişilen silahlanma yarışı nedeniyle üretimin önemli bir kısmı askerî harcamalar kalemine aitti. Ünlü Sovyet ve daha sonra Amerikalı sosyolog Vladimir Chlapentokh bu durumu şöyle ifade etti: “[SSCB’nin varlığının] Son 10 yılında, ekonomik büyüme oranları istikrarlı bir şekilde düştü, malların kalitesi kötüleşti ve teknolojik ilerleme yavaşladı (…) Ancak, tüm bu eksiklikler oldukça kronik olmakla beraber ölümcül bir öneme sahip değildi. Hasta bir insan, tıpkı hasta bir toplum gibi, uzun süre yaşayabilir”.
Kırsal göç, bürokratik muhafazakarlık ile yeni gelişen toplumsal güçler arasında büyüyen uyuşmazlığın kültürel ihtiyaçları (edebiyat, sinema, müzik), artık 30’lu yılların arkaik propagandasıyla giderilemezdi. 1970’lerin sonlarında yapılan kamuoyu yoklamaları, resmî propaganda retorikleriyle insanların düşündükleri arasında keskin bir uçurum olduğunu ortaya çıkardı.
1960’lı yılların ortalarında Kosigin ve Andropov dönemlerinde hazırlanan raporlar, ABD karşısında Sovyet ekonomisinin kömür-çelik dışında nal topladığını gösteriyordu. Kömür-çelik de 20. yüzyılın değil 19. yüzyılın motor gücüydü. Verimlilik, yaşam standardı, teknoloji gibi ölçütlerde Sovyet ekonomisi umut vermezken; siyasal yapı da -1964’te Kruşçev’in bir darbeyle kızağa çekilmesinden sonra 18 yıl hüküm süren Brejnev’in şahsında felç olmuş bir politbüronun yüksek yaş ortalamasından da izlenebileceği gibi- hareket edemez durumdaydı. Ayrıca yüksek yöneticilerin büyük kısmının bulaştığı yolsuzluklar, mafya şebekeleri diz boyuydu.
1960’ların sonundan beri belirgin olan durgunluk eğilimi, SSCB’nin jeopolitik statüsünü ve rejimin iç istikrarını tehdit ediyordu. Yolsuzluk ve gevşek bürokrasi toplumun her tarafına yayılmış, rejimin etkinliğini ve meşruiyetini baltalayan ahlaki bir kriz yaratmıştı. Bu sorunların derin kaynağı, 1917 Devrimi’ni takip eden 10 yıl boyunca halktan alınan iktidardaki bürokratik tekeldi. Büyük ve küçük bürokratlara da terör uygulayan Stalin’in kişisel diktatörlüğü, bu bürokratik rejimi de tehdit ediyordu. Ancak Stalin’in 1953’teki ölümünden ve Kruşçev döneminden sonradır ki, bürokratik rejim, sloganı “kadrolara saygı” olan Leonid Brejnev (1964-1982) önderliğinde gerçek bir altın çağ yaşadı. Ancak Brejnev’in bu “kadrolara saygı” politikası da, memurların cezasız kalmasına, görev suistimallerinin gelişmesine ve herhangi bir ciddi reformu engelleyen katı bir muhafazakarlığa yolaçtı. Yine de, aradan geçen dönemde meydana gelen derin sosyal ve ekonomik dönüşümlere rağmen, ekonomiyi ve toplumu yönetme sistemi 1920 sonlarından bu yana büyük ölçüde değişmeden kaldı.
Gorbaçov dönemi Mihail Gorbaçov, göreve geldiği 1985’te Moskova sokaklarında halkın sorularını yanıtlıyor.
Bu dönemde Gorbaçov’un çözmesi beklenen en önemli iki sorun, ekonomik durgunluk eğilimi ve işlevsiz bürokrasiydi.
“Piyasa” reformları 1965’te Başbakan Aleksey Kosigin tarafından başlatıldı. Leonid Brejnev en azından tarımda büyük bir yeniden yatırım girişiminde bulundu. Kosigin reformu, 1968’de Çekoslovakya’nın işgaline varan siyasi gelişmeler nedeniyle terkedildi. 1970’lerde, sınırlı bir şirketler veya kolektif çiftlikler çerçevesinde daha “liberal” yönetim deneyimleri devam etti. Şirketler kârlılığa yönlendirildi ve yöneticileri buna göre ödüllendirildi; ancak bu yöneticiler rekabetçi olmak için hareket etmekte özgür “gerçek patronlar” değildi. Bununla birlikte sistem gayriresmî bir faaliyeti (takas, gri borsa, karaborsa) yani girişimi özgürleştirdi; yasadışı sermaye biriktirdi; yolsuzluğu, kamu mallarının çalınmasını, hem devlet aygıtı içinde hem yeraltında hem de açıkta mafya türlerinin oluşumunu teşvik etti.
Perde açılıyor
Mart 1985’te, yaşça “geçkinlerden” oluşan bir siyasi büronun en genç ve en enerjik üyesi olan 54 yaşındaki Mihail Gorbaçov, en yüksek mevki olan genel sekreterliğe atandı. Bu atama, zirvede acil reform ihtiyacı konusunda bir fikir birliğini yansıtıyordu. Gorbaçov’un görevi sistemin çelişkilerini çözmek değil -aslında bunlar ne anlaşıldı ne de tanındı- ama bürokrasiyi kendisinden kurtarmaktı (bu açıkça çelişkili ama sistemin doğasından kaynaklanan bir görevdi). Gorbaçov’un çözmesi beklenen iki temel sorun, ekonomik durgunluk eğilimi ve işlevsiz bürokrasiydi.
Gorbaçov tarafından 1985’ten 1987’nin ortalarına kadar yürürlüğe konan reformlar niteliksel olarak farklı üç aşamadan geçti: İdari personelin önemli oranda sirkülasyonu (“nomenklatura” için iş güvencesinin sonu) ve Bakanlıkların birleştirilmesi; önde gelen sanayi sektörlerinde yatırımların artırılması; şirketlerden bağımsız kalite kontrolünün getirilmesi ve aşırı alkol tüketimi ile mücadele.
Dış politikada Gorbaçov, SSCB’yi silahlanma yarışından çıkarmak için tek taraflı girişimlerde bulundu; bu politika Batı halkları hatta hükümetleri tarafından sıcak bir şekilde karşılandı. Gorbaçov Sovyet birliklerini Afganistan’dan çekti. Buna, SSCB’nin o zamana kadar kendi çıkarları çerçevesinde desteklediği Üçüncü Dünya’daki anti-emperyalist mücadelelerden aşamalı olarak ayrılması da eşlik etti.
Glasnost ve Perestroyka
Ancak bu dönemin belki de en cüretkar ve geniş kapsamlı girişimi, sansürün kontrollü bir şekilde kaldırılması olan “glasnost” (saydamlık) idi. Amacı, muhafazakar bir güç olan bürokrasiyi, ayrıcalıklara ve gücün kötüye kullanılmasına karşı olan kamuoyu karşısında savunmaya almaktı. Gorbaçov ayrıca, kamuoyunda tartışma olmamasının ekonominin performansı üzerinde büyük bir ağırlık oluşturduğunu anlamıştı. Ancak sonuçta Gorbaçov, “glasnost”a rağmen bürokrasinin ayrıcalıklarına veya gücüne ciddi şekilde dokunmadı. Büyümeye geri dönüşe ve ahlaki iklimde belirli bir iyileşmeye rağmen, reformların sonuçları yetersizdi. 1987’nin ortalarına doğru, bu nedenle, tamamen farklı bir ölçekte ve cüretkar bir reform aşaması başlattı: “Perestroyka” (revizyon). Ekonomi cephesinde ademi merkezileştirmeyi, hâlâ devlete ait olan şirketlerin aralarında piyasa ilişkileri kurmak için bunları “özgürleştirmeyi” amaçlıyordu. İşletmelerin günlük yönetiminden kurtulan merkezî devlet, eylem araçlarını oldukça dolaylı şekilde elinde tutacaktı. Buna rağmen reform hareketi, ekonomide uzun süredir devam eden merkezkaç kuvvetleri serbest bırakarak, merkezî hükümeti ekonomik süreçler üzerinde etkili kontrolden mahrum bırakacak bir pratik etkiye sahipti.
‘Perestroyka’ 1987 ortalarında Gorbaçov’un başlattığı “Perstroyka” (revizyon) ile kurulan kooperatifler, girişimci ve esnek faaliyetleri desteklemeyi amaçlarken, tam tersi oldu. Bu sözde kooperatif sektörü kamu sektörünü parazitleştirdi; kıtlığı artırdı.
Üretim aygıtının düzensizliği, her şeyden önce yaşamı ciddi biçimde karmaşıklaştıran kıtlıkların giderek artmasıyla kendini gösterdi. Kısa bir süre sonra yeni bir kanunla, kamuoyunu şoke etmemek için “kooperatifler” olarak adlandırılan küçük özel işletmelerin kurulması yasallaştırıldı. Girişimci ve esnek faaliyetler, kıtlıkların giderilmesine yardımcı olacaktı. Ancak tam tersi oldu: Bu sözde kooperatif sektörü kamu sektörünü parazitleştirdi; özellikle daha ucuz mallardaki kıtlığı artırdı; halkın öfkesini güçlendirdi.
Ülkede geleceğin birçok kapitalistinin içinden çıkacağı yetkililer, devletin mali desteği olmadan bu faaliyet alanında parladı. Yeni ekonomik reform aslında gerçekten orijinal değildi. Yugoslavya, daha sonra Macaristan ve Polonya… Her biri kendi usulünce bunu zaten benimsemişti.
Perestroyka’nın özgünlüğü, siyasi bileşeni olarak sunulan “demokratikleşme”ydi. Sansürün cüretkar bir biçimde kısıtlanması, rejime bağlılık koşuluyla bağımsız derneklere hoşgörü gösterilmesi bu dönemdeydi. Özellikle Mart 1989’da Yüksek Sovyet seçimleri kısmen bağımsız adaylara açıldı. Ayrıca yeni şirketler kanunu, şirketlerde en üst mercii olarak “emekçilerin kolektif konseyleri”nin seçilmesini öngördü. Bu önlem, çalışanların yöneticiler karşısındaki yeni bağımsızlığına ilişkin korkularını hafifletmeyi amaçlıyordu. Ancak pratikte, bağımsız sendikaların ve kolektif eylem geleneğinin yokluğunda, işçilerin yöneticilerine olan bağımlılığı kırılmadı.
“Demokratikleşme” de elbette demokrasi değildi. Amaç her zaman egemen toplumsal tabaka olan bürokrasiyi kendisinden kurtarmaktı. Ancak bunun için, sosyal korumanın zayıflamasından ve eşitsizliklerin artmasından korkan halk sınıflarının desteğini kazanmak gerekiyordu. Siyasi açılmanın sınırlı doğası ve ekonomik reformla bağlantılı sorunlar, kaçınılmaz olarak Temmuz 1989’da 400 bin kömür madencisinin genel greviyle sonuçlanan halk hoşnutsuzluğunu ateşledi. Aynı zamanda, büyük şehirlerde bürokratik otoritelere karşı kimi zaman 10 binlerce göstericiyi harekete geçiren demokratik bir yurttaş hareketi oluştu. Baltık ülkelerinde, Gürcistan’da ve Ermenistan’da, ulusal bilincin tarihsel olarak daha gelişmiş olduğu cumhuriyetlerde; demokratik hareket doğal olarak daha büyük bir özerklik, egemenlik ve son olarak 1991’de bağımsızlık talebini öne sürdü (özellikle Doğu Avrupa’daki komünist rejimlerin yıkılmasından sonra).
Serbest ekonomi
1989’da kamusal tartışmalarda beliren -asıl anlamını anlamadan- ekonominin bürokrasinin pençesinden kurtulacağı beklentisiyle “tutarlı piyasa reformları” yapma yaklaşımı, demokratik hareketi cezbetmişti. 1990’da Perestroika’nın bariz başarısızlığıyla karşı karşıya kalan Gorbaçov’un kendisi de bu görüşe bağlandı. Böylece Haziran 1990’da, şirket sahiplerine tam yetki veren ve işçileri görmezden gelen yeni bir Şirketler Yasası kabul edildi. Ancak Gorbaçov, zayıf meşruiyeti rejimin sosyalist olduğu iddiasına dayandığı için temkinli davranmak zorunda kaldı (1991’de yalnızca temel malların fiyatlarındaki artış, büyük bir grev dalgasına yol açtı). Konumunu hiçbir zaman halk oylamasına sunmamış olan Gorbaçov, siyasi anlamda demokratik meşruiyetten yoksundu. Öte yandan 1990 baharındaki ilk gerçek demokratik seçimler sırasında (Anayasanın Komünist Parti’nin “öncü rolü”nü kutsayan maddesi kaldırılmıştı) kapitalizm yanlısı güçler, reformların yavaşlığına yönelik eleştirileri nedeniyle siyasi bürodan ihraç edilmiş Boris Yeltsin’in çevresinde geniş bir yelpazede toplandılar. Temsilcilerinden birkaçını Rusya’nın en büyük şehirlerinin belediye başkanlığına ve Rusya Cumhuriyeti Parlamentosu’na seçebildiler. Ancak “Demokratlar” etiketi altında bilinen bu liberaller, kapitalist restorasyona karşı halkın tepkisinden de çekiniyorlardı. Onlara göre Sovyet halkı hâlâ sosyal adalet ve eşitlik değerlerine bağlıydı; yani bu anlamda “lumpenleşmiş”ti!
Demokrasi ve piyasa arasındaki köprü: Yeltsin Geniş bir sosyal tabanla iktidara gelen Boris Yeltsin, “demokratik hareket”in standart taşıyıcısı haline gelen nomenklatura’nın eski bir üyesi olarak “demokrasi” ile “piyasa” arasında mükemmel bir köprüydü.
Boris Yeltsin sahnede
Siyaset sahnesine yeni bir güç egemen olmuştu: Seçimle Rusya’da iktidar olan Boris Yeltsin. Gorbaçov’un somutlaştırdığı federal güce meydan okuyor ve yasaları veya reform projelerini uygulamıyordu. Geniş bir sosyal tabanı vardı: Yeni oluşturulan iş çevreleri, canlanan bir işçi hareketi ve 1989-1990’da çöken eski komuta sisteminin ekonomik nomenklatura’sı. Başbakan İgor Gaydar liderliğindeki Rus reform ekibi, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) tavsiyelerine uygun olarak fiyatların serbestleştirilmesini, büyük özelleştirmeleri, kamu harcamalarında ciddi bir kesintiyi içeren bir “şok terapi” hazırlıyordu. Rus liberalleri, neoliberalizmin Papalarından Milton Friedman’dan ve Şili’deki reformculardan öğütler aldılar.
Bürokratik sistemin giderek bariz şekilde batması ve bizzat Gorbaçov’un kapitalizme temkinli dönüşü gözönüne alındığında, vahşi özelleştirmeden tabii en iyi yararlanan bürokratlar “piyasa”yı “demokrasi” ile gölgelemişlerdi. “Demokratik hareket”in standart taşıyıcısı haline gelen nomenklatura’nın eski bir üyesi olan Boris Yeltsin “demokrasi” ile “piyasa” arasında mükemmel bir köprüydü.
SSCB’nin dağılması
Özelleştirmelerden aslan payını alanlarla piyasacı entelektüeller arasındaki bu ittifak, demokratik hareketlerin egemenlik talebinin arkasında toplandığı SSCB Cumhuriyetlerinin çoğunda geçerliydi. Ukrayna, özellikle çarpıcı bir durum sergiliyordu. Cumhuriyet Yüksek Sovyeti’nin (Ukrayna Parlamentosu) yeni seçilen başkanı Leonid Kravçuk, yakın zamana kadar milliyetçiliğe karşı mücadeleden sorumlu Komünist Parti sekreteriyken, milliyetçi hareket Rukh ile ittifak kurmuştu. Böylece Kravçuk hem ulusal bir kurtarıcının meşruiyetini sağladı hem de Ukrayna’nın Rusça konuşan büyük nüfusu, kendisini güven verici bir süreklilik sembolü olarak gördü.
Boris Yeltsin’in tank pozu 19 Ağustos 1991’de Gorbaçov’un tatilde olmasından istifade eden kabine üyeleri olağanüstü hâl ilan ederek tüm siyasi faaliyetleri askıya almış; şiddetli baskıya başvurmuşlardı. Bu da 21 Ağustos 1991’de, Yeltsin’in bir demokratik direniş kahramanı havasıyla ateş etmeyen bir tankın üzerine çıkarak kazandığı itibarla harekete geçmesine ve Gorbaçov’un yetkilerine elkoymasına yol açacaktı.
Bunlara karşın SSCB’nin dağılmasının arkasındaki ana güç, çevre cumhuriyetlerin milliyetçi hareketleri değil, 12 Haziran 1991’de Rusya Devlet Başkanı seçilen Boris Yeltsin’di. Mart 1991’deki referandum, Rusya nüfusunun ezici çoğunluğunun ülkenin yenilenmiş bir konfederasyon biçiminde sürdürülmesinden yana olduğunu göstermişti. Ancak Nisan 1991’de Birlik Antlaşması’nı imzalayan Yeltsin için, merkezî bir federal hükümetin sürdürülmesi Rusya’nın gücünü sınırlayan bir durumdu. Rusya, SSCB’nin doğal kaynaklar ve sanayi bakımından açık ara en zengin kısmıyken, neden merkezî bir hükümetle ve diğer cumhuriyetlerle iktidarı paylaşacaktı ki?
19 Ağustos 1991’de Yeltsin’in zamanı geldi. Kabine üyeleri, tatilde olan Gorbaçov’un yokluğundaki toplantıda olağanüstü hâl ilan ederek tüm siyasi faaliyetleri askıya aldı. Ancak SSCB’nin dağılacağı korkusu içindeki darbeciler, şiddetli baskıya başvurmayı “başaramadılar” veya bunu istemediler. Bu da 21 Ağustos 1991’de, Yeltsin’in bir demokratik direniş kahramanı havasıyla ateş etmeyen bir tankın üzerine çıkarak kazandığı itibarla harekete geçmesine ve Gorbaçov’un yetkilerine elkoymasına yol açacaktı.
“Sovyet komünizmi” artık ölmüş ve piyasa ideolojisi genel olarak kabul edilmişti. Şimdi çıkar gruplarının, birdenbire büyük bir tasfiye satışında devredilen mirastan parsayı kapma mücadeleleri vardı. Mihail Gorbaçov’un perestroyka’sı, ekonomik ve sosyal koşulların hızla bozulması, eşitsizliklerin patlaması, ayrılıkçı hareketler ve etnik gruplar arası çatışmalarla çıkmaza girmişti. Herkes “acil çıkış” arıyordu.
Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Baltık ve Güney Kafkasya cumhuriyetlerinin ayrılması büyük bir psikolojik şoktu. Güvenilir bir alternatif yoktu. Gorbaçov’un bir ağırlığı kalmamıştı. Yeltsin’in yelkenlerindeki rüzgar, para ve hediyeler vadeden Batı’nın desteğiydi. İşçi sınıfı ve diğer toplumsal tabakalar; yükselen fiyatlar, toplumsal bozulma, birilerinin yükselişi ve diğerlerinin cehenneme düşmesiyle birlikte yaşam koşullarının birkaç ay içinde iyice kötüleşmesine şahit oldular. 1991’den sonra artık “daha iyi ücret” veya “özyönetim” talep etmek sözkonusu değildi.
Edebiyatın ölüm gerçeğini “belletmeye” etkisi, katkısı ne ölçüdedir? Ölüme giderken insana insan ne ölçüde yardımcı olabilir, çok yakını, en yakını olsa bile? Mehmed Uzun, Kemal Tahir, Michel Foucault, Hervé Guibert ve daha niceleri… Yaklaşan zamansız ölümün bilincinde yaşananlar, yazılanlar…
Muhsin Kızılkaya’nın “Mehmed Uzun ile Kemal Tahir’in Kanserle İmtihanı!” başlıklı, Ayşe Şasa’ya da açılan yazısının ‘kaynak’ları belirsiz. Yalnızca kendi gözlemlerinden mi yola çıkarak yazmış bu denemeyi, anlayamadım. ‘Konu’ şu bağlam açısından önemli: Mehmed Uzun kanser olduğunu öğrendikten sonra susmuş, yazmayı bırakmış, kütüphanesini boşaltmış; benzeri durum Kemal Tahir kanser olduğunda ortaya çıkmış, ameliyatının ardından suskunluğuna gömülmüş, yazmayı bırakmış.
Bir “İmtihan”dan sözetmek ne denli yerinde seçim? Öleceğini öğrenmek sorununa ikidebir dönüyorum, görebildiğim: Herkes susmuyor (Dr. Kahn hep söz aldı işte), herkes bırakmıyor yazmayı (Wittgenstein) ama susanların oranı düşük olmasa gerek.
Küsülüyor mu?
İki yazar da başladıkları son romanlarına dönmemişler. Öleceğini öğrenen yazma isteğini yitiriyorsa şaşılmaz. Kendi payıma, tersi yönde hareket edebilenler şaşırtıcı gelir bana.
Susmaya gelince, tam da orada asıl yerine oturuyor Tractatus’un altın cümlesi.
Kızılkaya’nın yazısının ardından okudum Mehmed Uzun’un Ölüm Meleğiyle Randevu’sunu. Dağlayıcı metin, içsöken bir son sefer belgesi. Geniş bir bölüm almak istiyorum:
“Akciğerim su topluyordu ve o suyun çekilip alınması için birkaç günlüğüne hastanedeydim. Hastaneden çıkar çıkmaz tamamıyla romanıma konsantre olacak ve yaklaşık bir yıl içinde yazıp bitirecektim. Ama gelişmeler hiç de düşündüğüm gibi olmadı, tam tersine birden kendimi büyük bir felaketin kör kuyusunda buldum. Söz konusu o musibet suda kanser hücrelerine rastlandı ve iki hafta boyunca süren vücut taramalarında midede bir tümörün olduğu tespit edildi. Dahası, hastalık sadece akciğerlere değil, kemiklere ve iliklere de sirayet etmişti. Durum vahimdi, ölüm meleği hızla yanıma sokuluyordu; o güne kadar çok uzağımda olduğunu sandığım ölüm meleğinin soğuk nefesini, birdenbire ensemde hissetmeye başladım.
2007’nin Ekim ayında hayatını kaybeden yazar Mehmed Uzun, Ölüm Meleğiyle Randevu’yu kanserle mücadele ettiği süreçte yazmıştı.
Ölüm meleğiyle kaçınılmaz randevumun zamanı mı gelmişti acaba? Bir metafor olarak çeşitli metinlerimde kullandığım o an, memento mori bu kadar yakınımda mıydı?
Sağlığım hızla kötüleşti, baştan sona her şeyi yanlış yapan İsveçli doktor ve hemşirelerin de işgüzarlığıyla, kısa sürede bir başkası haline geldim. 25 kilo verdim, nefesim tamamıyla kesildi ve oksijen makinesine bağlandım, kansız kaldım (hastalık kanı yok etmeye başlamıştı) ve kelimenin tam anlamıyla takatten düşerek, yatağa çakıldım. Bir diğer ciddi değişiklik de uykusuzluk oldu, uyku beni terk etti ve birazcık uyuyabilmek için neredeyse bir avuç dolusu hap almaya başladım.
Her şey aniden bir korku filmine dönüşüverdi; esas korkunç gerçeğini hastanelerin ve bakım evlerinin sımsıkı kapalı oda ve salonlarında gizleyen, üçte biri kanserli bir ülke (kaldığım bölümden her gün bir-iki ölü çıkıyordu); hastaya bakacak zamanı olmayan ve hastayla ilgili her konuda tasarruf etmek zorunda olan rasyonel doktorlar, hemşireler; günden güne eriyen, parmağını bile kıpırdatmaktan aciz, günün her anını hastanede, odasının meşum duvarlarına bakarak geçiren, uykusuz, mecalsiz bir adam. Ve gece, kabuslarla dolu bir-bir buçuk saatlik bir uykudan sonra başlayan ve ölümle yaşam arasında gidip gelen sonsuz zamanın sıfır noktası.
Yeni durumu olduğu gibi kabul etmekten başka bir yol yoktu, ölüm çok aniden gelmişti ve içimde bir canavar olarak her tarafımı işgal ediyordu. Bu durumda, esas karar vermem gereken bir başka konu daha vardı; hızla yanıma sokulan ölüm meleğiyle çekip gidecek miydim yoksa direnecek miydim? Bu kararın öyküsü oldukça uzun, umarım bir gün onu da yazarım, ancak sonunda kararımı verdim; ölüm meleğiyle randevumu ertelemeye çalışarak, direnecektim. Yaşam boyu hep direnmiş biri olarak, şimdi çok farklı bir mücadeleyle karşı karşıyaydım. Bu farklı direnişin ilk adımı şu oldu; kendime ve hep yanımda, başucumda olan eşime (dost ve akrabalara da) ölümle ilgili konuşmayı, düşünmeyi hatta ölümü çağrıştıran her şeyi yasakladım. Kaç günlük ömrümün kaldığını bana gülümseyerek söyleyen doktorlara da yasak koydum.
Ölümü konuşmayacak, düşünmeyecek, hissetmeyecektim. Onun yerine hep hayatı, geleceği, umudu, azmi konuşacak, düşünecek, hayal edecektim. Ama eğer ölüm meleği gelip beni alırsa da, metanet ve sükûnetle onunla gidecektim, mümkünse yüzümde bir tebessümle”.
Fritz Zorn’un, Palmier’nin, Hervé Guibert’in son perde metinlerindeki isyan, red, diklenme tonlarının benzeri yuvalanmış Uzun’un sözlerine. Ama Ölüm’ü hissetmemek, konuşmamak panzehir olabilir miydi?
Aklıma, Narziss ve Goldmund’un paralayıcı 20. bölümünde Hesse’nin söyledikleri düşüyor: “Ölüm hiç aklından çıkmıyor mu?” diye sordu Narziss’ten sonra Goldmund’un kurduğu cümleler. Ölüm, öleceği bildirilen kişinin düşüncelerinden uzaklaştırılamaz diyorum.
Doğruluyor Guibert’in güncesi. “Edebiyata düşen önemli rollerden biri de Ölüm Eğitimi”. Birkaç gün öncesinde, acıları dayanılmaz boyut aldığı için “her gece ölmek istiyorum” cümlesini kurmuş kişi o: Öğrenmenin, öğrenileceklerin sınırı var.
Edebiyat’ın böylesi bir rolü var mı, olabilir mi gerçekten de? Kullanılan kavram bir çerçeve getiriyor; sözgelimi “işlev” dememiş yazar. İyi ama ‘eğitim’ neyin nesi burada? Edebiyatın ölüm gerçeğini belletmeye bir etkisi, katkısı ne ölçüde söylenebilir? Guibert, AİDS kurbanıydı; Palmier, kanser koğuşundaydı bize ulaşan son ‘yazı parçaları’nı kağıda düştüklerinde: Neye yaramıştı kelimeleri, okuyanlara neydi iletebildikleri?
Ben ‘ölüm öğrenimi’ görüyorum, doğru cümle mi?
Ölüme doğru hayvanların eşlikçiliği Calais’deki bir “mouroir”da, son safha hastalarına eşlik eden Peyo isimli atın eğitimcisi, atın bu ölümcül hastalara ne denli iyi geldiği anlatıyor. Eğiticisine göre Peyo hastanede bir kapının önünde duruyor ve bir ayağını kaldırıyormuş
Hervé Guibert’in, AİDS’ten ölen yakın dostu Foucault’nun cançekişme sürecini de içeren Beni Kurtarmayan Dostum’u yazarken, düpedüz çiğ bir üslûpla ölümüne hazırlanmayı denediği ileri sürülmüştür. Bunun bir ‘ders’ çıkarma olarak değerlendirilemeyeceği düşüncesini taşıyorum: Olsa olsa bir prova…
The Guardian’da çıkan bir röportajda, Calais’deki bir “mouroir”da, son safha hastalarına eşlik eden Peyo isimli atın onlara ne denli iyi geldiği anlatılıyor. Eğiticisi Hasan Buşakur, yıllardır bu temasın, kurulan ilişkilerin ölümcül hastaların son günlerinde yarattığı tansıksı yumuşatıcılığı aktarıyor -röportaja eşlik eden kareler söze ve yoruma gerek yok dedirtiyor.
Ölüme giderken insana insan ne ölçüde yardımcı olabilir, en yakını olsa bile? Siz öleyazıyorsunuz, onlar yaşayacaklar: Amansız gerçek. Başka canlılarla oysa aynı karşılaştırmayı yapmaz insan: Kedi, köpek, at size durumunuzu bilmeden sokulduğunda gevşeyebilirsiniz. Hasan anlatıyor: Peyo’yu hastanede bir kapının önünde duruyor, bir ayağını kaldırıyormuş.
Bir “ihtiyacı” mı hissediyor?
Soru(m) budalaca bulunabilir ya, ne(yi) biliyorlar ki akıllılarımız?
20. yüzyıl başlarında İstanbul’daki seçkin okulda öğrenciler için bir görgü kitapçığı hazırlanmıştı. “Kolunuzun üzerine yatmayınız ve ayaklarınızı upuzun uzatmayınız, işsiz güçsüz dolaşmayınız, bağırmayınız, budalaca gülmeyiniz” gibi maddeleri olan kitapçık, öğrencilerin karnelerine de “Tavr-u Hareket” hanesiyle girmişti.
1863’de kurulan Robert Kolej ve 1871’de temelleri atılan Amerikan Kız Koleji 1971’e gelindiğinde birleşerek bugünkü Robert Kolej’i oluşturdu. 20. yüzyıl başlarında dönemin pek çok saygın okulunda olduğu gibi Robert Kolej’de de âdâb-ı muâşerete riayet edilirdi. 1903-1932 arasında Kolej’in müdürlüğünü yapan Caleb Gates zamanında okulda en önem verilen konulardan biri öğrencilerin tutum ve davranışlarıydı. Hatta Gates, 1. Dünya Savaşı yıllarında “güzel tavırlar” temalı bir konferans da vermişti. Öğrencilerin karnelerine bu konuyla ilgili “Tavr-u Hareket” adıyla bir not hanesi açılmıştı.
Kolej, düzenlediği balolar, resepsiyonlar, konserler ve piknikleri bu davranış kurallarının öğrenilmesi açısından bir fırsat olarak görüyordu. Birisiyle tanışıldığında, bir hanıma refakat edildiğinde, bir konser ortamında nasıl bir tavır takınılması gerektiğinin egzersizleri yapılıyordu. Yine bu anlamda 1935’te Robert Kolej öğrencileri için bir görgü kitapçığı hazırlanmıştı. Bu kitapçıkta “yapınız” ve “yapmayınız” sütunları bulunuyordu. Yapınız sütununun altında yer alan bazı ibareler şunlardı: Sınıfa girdiğinizde muallim orada ise selamlayınız, yürürken daima sağı takip ediniz, sofrada yemek yemediğiniz zaman ellerinizi dizlerinizin üzerinde tutunuz, hoşunuza giden şeylere gülünüz, umumi alanlarda tek bir yer işgal ediniz, polis, vatman, biletçi gibi halkın hizmetine çalışan insanlara terbiyeli davranınız. Yapılmaması istenen bazı şeylerse şunlardı: Tahtaları lüzumsuz yere kirletmeyiniz, kolunuzun üzerine yatmayınız ve ayaklarınızı upuzun uzatmayınız, işsiz güçsüz dolaşmayınız, bağırmayınız ve şarkı söylemeyiniz, ağzınızda lokma varken konuşmayınız, budalaca gülmeyiniz.
Eğitim sofrada da sürüyordu 1960’lara kadar altı ya da sekiz kişilik masalarda oturan Amerikan Kız Koleji öğrencilerinin masalarına bir kısmı Beyaz Rus olan garsonlar servis yapıyor. Yemekhane bugün Robert Kolej öğretmenlerinin dinlenme odası olarak kullanılıyor.
Kolej’de adab-ı muaşeret kurallarına dikkat edilen yerlerden biri de yemekhaneydi. Öğrencilerin yemek seçmeleri hoş karşılanmaz, önlerine konan yemeği bitirmeleri beklenirdi. Mina Urgan anılarında Kolej’e başladığı yıllarda yemek seçme huyu olduğundan bahseder. Hatta ilk günlerde yemeklere katılmakla birlikte kendisine servis yapılırken “Yemeyeceğim” dediğini, buna karşılık ilgili öğretmenden “Nasıl istersen” diye karşılık aldığını ve aç kaldığını, zaman içinde bu huyundan vazgeçtiğini belirtir.
Yemekhane konusunda okulun 1945 mezunlarında Nermidil Erner Binark’ın anılarından yemekhanedeki ilginç masalardan birinin okul idarecilerinden Miss Summers’ın 10 kişilik masası olduğunu görüyoruz. Ciddiyeti ile tanınan Miss Summers’la aynı masada oturmak çoğu zaman öğrencilerde bir gerginliğe neden oluyordu. Bir keresinde Şirin Devrim bu masada derslerle ilgili bir soru sormuş ve “Benim bir ofisim var” şeklinde bir cevapla karşılaşmıştı. Böylelikle Bayan Summers, resmî işlerle masa adabı arasındaki ayrımı öğrencilerine kazandırmaya çalışıyordu.
• Muharebe meydanında değilsin, sofradasın. Çatalını, biçağını süngü gibi havada tutma. O kadar sıkı yapışmaya da lüzum yok. (Ev-İş, 1937)
• Dans etmeyi bilmiyorsanız, yerinizde oturunuz. Fakat dans ediyorsanız daima aynı kavalye ile tekrarlamayınız. (Ev-İş, Sayı: 31)
• Bir erkek kaldırımda karşılaştığı bir kadını aşağı indirerek duvar tarafını kendisine bırakamaz. (Ev-İş, Sayı: 22)
• Kalabalık ve işlek bir caddenin kaldırımında durarak saatlerce yarenlik eden kaygusuzlar, yanlarından gelip geçenlerin yüzlerinden olsun saygısızlıklarının derecesini anlamazlar mı? (Ev-İş, Sayı: 22)
• Bir kapıdan geçerken bayan önde yürür, ancak lokantaya veya tiyatroya girerken, kalabalıkta, karanlıkta, trenden veya tramvaydan inerken erkek önden giderek yolu açar. Merdivenleri yukarıya çıkarken erkek önde, inerken bayan önde yürür. (Dr. Gottfried Anreas, Görgü, 1941)
• Bir mecliste bulunan ve kendisi rahat bir koltuğa gömülü olduğu halde, bir kadını ayakta bırakan veya bir iskemle üzerine oturmağa mahkûm eden bir adam terbiyeli değildir. (NTV Tarih, Mayıs 2009)
• Bir kadına takdim edildiğiniz zaman, bir pazarlığı bitirmek istiyen açıkgöz esnaf gibi derhal elinizi uzatmayınız. Bekleyiniz ki, kadın ilk önce elini uzatmakla sizi tanımak için müsaade ettiğini ve bundan memnun olduğunu göstersin. (Yedigün, 1938)
• Dansta kadın belinden tutulmaz, kucaklanmaz, çok sıkılmaz, kendine çekilmez, saç saça, baş başa, yüz yüze, yanak yanağa gelinmez. Çarliston, tango gibi açık ve gayri ahlaki mahiyette olan danslara aile kadınlarını kaldırmağa teşebbüs, saygısızlık, terbiyesizlik olur. (Derviş Okçabol, Muaşeret Âdabı, 1940)
• Ata biner gibi bacaklarını açarak oturmak, bir hoppalık, ayak ayak üstüne attıktan sonra tabanını dikmek, çirkin bir azamet ve çolpalıktır. (Yedigün, Sayı: 275)
• Kendinden yaşlıyı hele bir kadını iskemlede bırakıp koltuğa kurulan genç, misafir dahi olsa medenî terbiyesinin eksikliğini derhal göstermiş olur. (Yedigün, Sayı: 275)
• Ev içinde, ceketsiz gezme! Askılar kadınları sinirlendirir. Hem sen yalnız, başkaları için mi süslenirsin? Karına hiç hürmetin yok mu? (Ev-İş, 1937)
• Aralarında bariz boy farkı olanların veya pek şişmanların birbirinin koluna girmemeleri daha muvafık olur. Bir eğlenceden dönen kalabalık bir kafilenin kolkola verip yolu kapaması ise münasebetsizliktir. (Gottfried Andreas, Görgü, 1943)
• Şapka sağ el ile tutulup selam verilen zatın önem ve mevkiine göre alçak veya yüksek kaldırılır. Görüşüleceği zaman sağ elden sol ele alınır. Sağ el ile el sıkılır. (Cahid Sahir, 1925)
• Yolda veya herhangi bir mahalde birkaç arkadaş giderlerken karşıdan gelen diğer bir zat bu arkadaşların birini tanıyıp selam verecek olursa, mukabilen bütün arkadaşlar selamına mukabeleye mecburdurlar, yani şapkalarını çıkarırlar. (Cahid Sahir, 1925)
Kusursuz bir insan olduğunuza emin misiniz?
1940’ta Ev-İş dergisinde yayımlanan bu “küçük imtihan soruları”, adab-ı muaşeret kurallarına ne kadar uyduğunuzu, kusursuz bir insan olup olmadığınızı ölçüyor: “Cevaplar eğer ‘evet’ ise durum çok fena. Bu küçük imtihan ile kusursuz bir insan olup olmadığınızı anlayabilirsiniz. Suallere cevap verin ve neticeden kimseyi haberdar etmeyin.
• Azası olmadığınız bir kulübün rozetini takar mısınız?
• Tramvayda bilet almamak için çocuğunuzun yaşını küçültür müsünüz?
• Lisan bilmediğiniz halde arada yabancı dille konuşur musunuz?
(Ev-İş dergisi, Son Kanun (Ocak), 1940, Sayı: 34)
“Kocanız centelmen midir?”
Yıl 1938. Ev-İş dergisinde yayımlanan “Kocanız Bir Centelmen midir?” başlıklı yazıda centilmen bir kocanın nasıl olması gerektiği konu ediliyor. “Küçük bir imtihanla” kocanızın centilmen olup olmadığını öğrenebilirsiniz!.. Eğer sorulara yanıtınız “Evet” ise derginin yorumu şöyle: “Daha hâlâ beraber mi yaşıyorsunuz. Vah zavallı?”…
Kocanızın yalnız iyi bir ev erkeği olabilmesi için onun sosyal varlığındaki üstünlüğünü de nazarıdikkate almak lâzımdır. Erkeğinizin karıkoca âdabına vâkıf, kibar bir adam olup olmadığını bu küçük imtihanla deneyiniz.
• Kahve, çay veya çorbayı höpürdeterek mi içer?
• Evde çorapsız dolaşmak âdeti var mıdır?
• Sokakta sizin sağınızda mı gider?
• Mendiliniz yere düştüğü zaman aldırmamazlık eder mi?
• Evden çıkarken kendi önden çıkar kapıyı size mi çektirir?
• Bir sosyete adamının hergün traş olması lâzımgeldiğini bildiği halde haftada bir gün mü traş olur?
• Eteğiniz kısa veya elbiseniz sıkı diye giyiminize karışır mı?
• Evde pijama ile misafire çıkar veya kapıdan pijama ile alışveriş yapar mı?
• Yanında tabla dururken sigara külünü yere silker mi?
• Eve haber vermeden yemeğe vakitsiz misafir getirir mi?
(Ev-İş dergisi, Sonteşrin (Kasım) 1938, Sayı: 20)
Nişanlınızı iyi seçiniz
1938’de Ev-İş dergisinde “Nişanlınızı İyi Seçiniz” başlığı ile yayımlanan bir yazı var. İlerde “iyi bir koca adayı” olabilecek nişanlı erkeği seçerken, genç bir kızın nelere dikkat edeceği anlatılmakta.
FENA
Nişanlınızla evde yalnızsınız. Pencereden annenizle kardeşinizin avdet ettiklerini görüyorsunuz. Nişanlınızın somurtkan yüzü bu vakitsiz avdetlerine memnun olmadığını göstermiyor mu?
İYİ
Sizi ziyarete geldiği gün hiç kimseyi unutmayan nişanlınız, kardeşinize daima şeker getirir. Anneniz onun için… “Sahiden çok iyi bir genç” diyor. Nazik, iyi ve hakikatli bir genç.
FENA
Belki size bir limonata yerine bir bira içmenizi tavsiye edecektir. Fakat unutmayınız ki ertesi gün ona söylediğiniz budalaca lâfl arı düşündükçe yüzünüzün kızarmak ihtimali vardır.
(Ev-İş dergisi, Şubat 1938, Sayı: 11)
Halk düşmanları
Adab-ı muaşeret kurallarına yer veren Ev-İş dergisi kantarın topuzunu biraz kaçırmış gibi: “Günlük hayatımızı zehirleyen, durup dururken sinirlendiren, hakiki halk düşmanları. Onlar düşmanlıklarını ekseriyetle bilmeden istemeden yaparlar. Onların bütün suçları terbiye ve görgü noksanlarıdır. İşte soylarının çabuk kurumasını istediğimiz bu tiplerden birkaçını takdim ediyoruz.”
GAZETE ORTAKLARI
Sanırsınız ki hiç gazeteye verecek paraları yoktur. Kitap mı okuyorsunuz, gazete mi aldınız? Hemen ortak kesilirler. Omzunuzdan eğilip baktıklarını hisseder, nefeslerini yüzünüzde duyarsınız. Sinirden insanı çatlatmak derecesine getirirler.
SUAL HASTALARI
Ne bitmez tükenmez öğrenme hırsları vardır. Kimbilir, ne sorar, ne isterler?.. Biletçinin yüzüne bakarsanız, sorulanların saçmalığını kestirebilirsiniz. Saatlerce gişe önünde durmaktan yılmaz, ve sonunda size ya tireni veya vapuru kaçırtırlar.
HUSUSITRAMVAY
Tramvaya öyle kurulurlar ki, babalarının kanepesine çöktüler sanırsınız. İki kişilik yer kaplamakta ve herkesi ayakta bırakmakta beis görmezler. Kazara yanlarına oturmak isterseniz, ters ters bakar, pis pis mırıldanırlar, terbiyesizliklerinin hududu yoktur.
Osmanlı toplumunda esas olarak Tanzimat’tan sonra başlayan Batılılaşma hareketleri, âdâb-ı muâşeret kurallarında da kendini gösterdi. O dönemden günümüze, konuyla ilgili kaleme alınan temel eserler…
Toplumsal hayatın değişimini yansıtan en önemli kaynaklardan birini görgü ve protokol kitapları oluşturur. Bu nedenle de görgü yahut “âdâb-ı muâşeret” kitapları toplumsal bilimlerde araştırmacıların toplumdaki değişimleri gözlemlemek için kullandıkları vazgeçilmez kaynaklardandır.
Türk toplumunda son yüz elli senede meydana gelen değişimi incelemek için de görgü veya âdâb-ı muâşeret kitapları kullanılabilir, kullanılmalıdır. Son yıllarda Tanzimat’tan bu yana vuku bulan toplumsal değişimi inceleyen ve bu çalışmalara ana kaynak olarak âdâb-ı muâşeret kitaplarını kullanan bazı araştırmalar yapılmış ve yayımlanmıştır.
Osmanlıca âdâb-ı muâşeret kitapları hakkında bugüne kadar iki kapsamlı akademik çalışma yapılmıştır. Bunların ilki Nevin Meriç’in Osmanlı’da Gündelik Hayatın Değişimi: Âdâb-ı Muâşeret, 1894–1927 başlıklı kitabıdır. İkincisi ise yakın zamanda yayımlanan Fatma Tunç Yaşar’ın Alafranga Halleri: Geç Osmanlı’da Âdâb-ı Muaşeret başlıklı çalışması.
Osmanlıca âdâb-ı muâşeret kitapları hakkında bugüne kadar iki kapsamlı akademik çalışma yapılmıştır. Bunların ilki Nevin Meriç’in Osmanlı’da Gündelik Hayatın Değişimi: Âdâb-ı Muâşeret, 1894–1927 başlıklı kitabıdır. İkincisi ise yakın zamanda yayımlanan Fatma Tunç Yaşar’ın Alafranga Halleri: Geç Osmanlı’da Âdâb-ı Muaşeret başlıklı çalışması.
Osmanlıca âdâb-ı muâşeret kitapları hakkında bugüne kadar iki kapsamlı akademik çalışma yapılmıştır. Bunların ilki Nevin Meriç’in Osmanlı’da Gündelik Hayatın Değişimi: Âdâb-ı Muâşeret, 1894–1927 başlıklı kitabıdır. İkincisi ise yakın zamanda yayımlanan Fatma Tunç Yaşar’ın Alafranga Halleri: Geç Osmanlı’da Âdâb-ı Muaşeret başlıklı çalışması.
Tiyatro adabı üzerine Osmanlıca bir kitapçık.
Türkçede basılı ilk görgü kitabını belirlemek biraz tartışmalı bir konudur. İsminde “âdâb-ı muâşeret” terimi olmayan, ama toplumsal hayatı düzenlemeye dayalı birtakım kurallar içeren nasihat veya âdâb kitapları vardır. Bunlardan ilk akla gelen, Kınalızâde Ali Efendi’nin Ahlâk-ı Alâ’î isimli eseridir. Yazma ve basma tasavvufi âdâb kitapları da tarikat ehli bir kesimin yaşam biçimini belirleyen kuralları içermeleri bakımında âdâb-ı muâşeret kitabı kabul edilmelidirler. Bunlar bir yana, saptanabildiği kadarıyla ilk basılan günümüz ölçülerine yakın âdâb-ı muâşeret kitabı, Mühendishâne-i Berrî–i Hümâyûn Fransız lisânı muallimlerinden Suvari Binbaşısı Resûlzâde Hüseyin Hüsnî Antakî’nin yazdığı Nezâket ve Usûl-i Muâşeret: Kavâid-i Edeb isimli çalışmasıdır. İlk baskısı 1306/1889 yılında yapılan bu eser modern anlamda tam bir görgü kitabı sayılmasa da, “âdâb-ı umûmiyeye muvâfık ve kâvaid-i Osmanî’ye mutâbık olarak tahrîr edilmiş, güzel bir eser” kabul edilmekte ve “bilhassa tahsîl-i kitâbet-i heveskârâna ve evlâdının terbiyesini arzû eden her pedere tavsiye” edilmektedir. Bu eser ilk basımından beş yıl sonra sadece Nezâket başlığı altında ikinci kez basılmıştır.
Yine Antakyalı Çençanzâde Hakkı tarafından yazılıp 1890 yılında basılan Zarâfet isimli 16 sayfalık kitapçık da ilk görgü kitaplarından kabul edilmelidir. Bu eserde yer alan “Ekl-i Taam” bölümü yemek adabına yönelik basılı ilk metinlerdendir. Yaklaşık bir sayfa tutan bu metin şöyledir:
“Yemeğe şürû’dan evvel elleri yıkamalı ve bed’inden evvel bismillâh demek vâcibdir. Familya ile yemek müstahsendir. Esnâ-yı eklde sâ’il gelir ise vermek lâzımdır. Cenâb-ı Kibriyâ Kur’ân-ı Kadîm’inde (ve emme’s-sâ’ile fe-lâ tenhar) buyurmuşlardır.
Lokma ne büyük ve ne küçük alınmalıdır. Büyüğü ağzı doldurur, küçüğü haset ve denâ’eti gösterir. Nihâyetinde elhamdülillâh demek ibâdettendir. Sabah akşam iki def’a yemek yemek âdet edinmelidir. Çok yemek hazmı zor olduğundan iştihâ bâki iken yemekten kalkmak âlâdır. Yemekte lüzumsuz söz câ’iz değildir. Diğerinin tavr-ı ekline bakmak abestir. Lokmayı acele almamalı fakat refîkinden dahi geri kalmamalıdır. El ile yemek ve sağ elin üç parmağını istimâl etmek lâzımdır. Çatal ve bıçak istimâlinde be’is yoktur. Lokmanın ağızdan dökülmemesine, yemeği ağıza, buruna sürülmemesine itinâ iktizâ eder. Aksırmak ve öksürmek icâb ettiğinde bir tarafa dönmelidir. Büyüğünden evvel el uzatmak kıllet-i edebe hufte-i akla delildir.
Osmanlıca âdâb kitapları Lütfi Simavi’nin Teşrifat ve Âdâb-ı Muâşeret, Cahid Sahir’in Âlem-i Medeniyetde Âdâb-ı Muâşeret ve Ahmet Cevat Emre’nin çevirdiği Rehber-i Muâşeret: Avrupa Âdâb-ı Muâşereti (soldan sağa)
Su hayat-ı bedeniyeye hâdim niam-ı ilâhîdir. Su oturulduğu vakit içilmelidir. Birkaç kadehi üç def’ada bitirmelidir. Su içildiği zaman kemâl-i sükûnetle içip elhamdülillâh demek âdâb-ı İslâmiye’dendir. Su yemek arasında bir veya iki def’a içilmelidir. Yemekten lâukal iki saat yani midede yemek hazm olunduktan sonra içmek tab’en makbûldür. Büyük zat huzurunda kahve ve şurub içildiği halde fincan veya kadehi o zattan sonra uşağına vermelidir”.
Ünlü edebiyatçılarımızdan Ahmed Hikmet Müftüoğlu’nun 1892 yılında “Baronne Staffe” müstear adlı yazardan çevirdiği Tuvalet ve Letâfet-i Âzâ kitabı da âdâb-ı muâşeret kitapları içine alınmalıdır. Ağırlıklı olarak hanımlara yönelik bir kitap olmasına ve daha da çok süslenme, giyim-kuşam, güzellik gibi konuları işlemekle birlikte yemekle ilgili bir bölüm de içermektedir. İçinde cilt güzelliği ve bakımına ilişkin şöyle anekdotlar var örneğin:
Erkekler için selamlaşma usullerini gösteren bir çizim…
“Lui Filip’in saray erkânından bir baronun zevcesi seksen yaşında olduğu hâlde yirmi yaşında bir genç kadının rengini, tarâvetini hâ’iz imiş. Mümâ-ileyhâ müddet-i ömründe, kırk sene! portakaldan maada bir şey ekl etmemiştir. Sabahleyin kalkınca on iki portakal! eklinden ve öğleyin dahi keza on iki portakal!! ile taam ettikten sonra akşam taamını da bir dilim ekmek bir kadeh şarap ve yine bir düzine portakal!!! ile icra eyler imiş. Fe-te’emmül”.
Son yıllarda yapılan Osmanlıca âdâb-ı muâşeret kitapları incelemelerinde bu eser gözden kaçırılmıştır.
Ahmed Midhat’ın Avrupa Âdâb-ı Muâşereti, yâhûd Alafranga ile çevirmeninin kimliğini bilemediğimiz, isminin baş harfleri “M. Ş.” olan Avrupa’da Merâsim ve Âdât isimli eserler 1894 yayımlanır. Amasyalı İbrahim Edhem ise, aile hayatı ve sosyal ilişkileri gözlemleyen Rehber-i Misafirîn ve Âdâb-ı Muâşeret isimli eserini 1899 yılında çıkarır. Mehmed Emin’in 1903’te İzmir’de yayımlanan Âdâb-ı Muaşeret nasıl hâsıl olur ve Millî Kütüphane’de kaydına rastladığımız, fakat kendisini göremediğimiz “Alimetü’l-benat” müstear adıyla 1908’de St. Petersburg’da yayımlanan Muâşeret Âdâbı isimli kitaplar dışında 1911 yılına kadar görgü kitabı basılmaz.
Bunu takib eden 1911–1918 yılları arasında ise daha çok askerler için Süleymaniye’deki Askerî Matbaa’da basılan, yazarı belirsiz Usûl ve Âdâb-ı Muâşeret isimli eserden başlayarak, ikisi aynı eserin ikinci baskıları olmak üzere sekiz kitap yayımlanır. Ahmed Cevad Emre’nin çevirdiği Rehber-i Muâşeret: Avrupa Âdâb-ı Muâşereti, Selânikli A. Tevfik’in Çocuklara Nezâket Dersleri ve Hasan Bahri’nin Centilmen isimli eserleri 1912’de çıkar. Bunları 1913’te Lütfi Simavi’nin Teşrîfât ve Âdâb-ı Muâşeret’i ile 1914’te Azmi Ömer’in Hanım Kitabı adlı eseri izler. “Kadınlar Dünyası Külliyâtı”ndan çıkan Alafranga Yaşamak Yolları ise 1915’te yayımlanır.
Bu yayınları 1918–1925 yılları arasında, görgü ve protokol kitapları açısından yine durgun bir dönem izler, bu yıllarda yenilik pek yoktur. Ancak 1918’de Centilmen ile Teşrîfât ve Âdâb-ı Muâşeret’in, 1923’te ise Hanım Kitabı’nın ikinci baskıları bazı değişikliklerle yayımlanır. Jandarma Zâbit Mekteb-i Âlisi muallimlerinden Kıdemli Yüzbaşı Ayıntablı Mehmed Şerif’in ders programlarına uyarak kaleme aldığı Jandarma’nın Terbiye-i Askeriye ve Mülkiyesi ve Âdâb-ı Muâşeret-i İçtimâiyye 1921 yılında basılır.
Cumhuriyetin ilanının ardından yeni sistemin getirdiği yenilikler, görgü kitapları üzerinden halka yayılıyordu.
Latin alfabesinin kabul edildiği 1928 yılına kadar görgü ve toplumsal yaşantının değişimini ifade eden sekiz kitap basılır. Cumhuriyet’in ilânından sonraki döneme rastlayan bu kitaplar, yeni sistemin getirdiği pek çok yenilik ve toplumsal değişimi görgü kuralları çerçevesinde bir bir anlatmaktadır. Bu dönem kitaplarının en öne çıkan özelliği kıyafet ve kadın konuları üzerinde önemle durmalarıdır. Cahid Sahir’in Âlem-i Medeniyetde Âdâb-ı Muâşeret ve Elbise ve Şapka Giymek Usulleri 1925 yılında, Vasıf Necdet Armay’ın Muâşeret Yolları: Elbise, Şapka ve Medenî Âdâbdan Bahseder, Miralay Naci’nin Kolordu Sunuf-ı Muhtelifesine Aid Resm-i Ta‘zîm Talimatnamesi ve Lütfi Simavi’nin Teşrifat ve Âdâb-ı Muâşeret (Şapka Hakkında Nâfi Mâlûmat ve Ayrıca Yeni İlâvelerle Tekemmül Eden Dördüncü Tab‘ı) isimli eserler 1926 yılında, Safveti Ziya’nın Âdâb-ı Muâşeret Hasbıhâlleri ve Sevimli Ay Mecmuası’nın Herkesin Bilmesi Lazım Gelen Muâşeret Usulleri 1927 yılında yayımlanır.
Arap harflerinin Türkiye matbaacılığında son kullanıldığı 1928 yılında yayımlanan iki görgü ve protokol kuralları kitabının biri dışişlerine, diğeri ise askeriyeye aittir. Safveti Ziya’nın Dahilî Teşrîfât Rehberi Hariciye Vekâleti neşriyâtı, Remzi’nin Hayât-ı İctimâîye Hakkında isimli çalışması ise Harp Akademisi yayını olarak çıkar.
Lâtin alfabesiyle basılan protokol ve görgü kitaplarının sınıflandırılması çok daha zordur. Türkiye’de yayınlanan Lâtin harfli kitapları içeren kesin bir katalog bulunmayışı, taşrada yayımlanan kitapların —özellikle de Halkevi yayımlarının— tam bir tesbitinin yapılamamış oluşu bu sınıflamayı güçleştirmektedir. Basılı âdâb-ı muâşeret kitapları hakkındaki çalışmamız sırasında 128 adet kitap tesbit edebildik. Bunlardan bazıları aynı kitabın ikinci veya üçüncü baskılarıdır…
Son yıllarda gerek üniversite içinde ve gerekse dışında yemek tarihine duyulan alâkanın sonucu olarak değişen mutfak ve yemek hayatımız incelenmekte, yeni yeni araştırmalar, kitaplar, makaleler yayımlanmaktadır. #tarih’te “Sofralarda Görgü Kuralları, Bıçak Sağ Elle, Çatal Sol Elle” başlıklı bir makale yayımlanmıştır (2017). Yine âdâb-ı muâşeret kitaplarındaki sofra düzenini anlatan ve destekleyen bir yayın da ünlü koleksiyoncu F. Muhtar Katırcıoğlu’nun menü koleksiyonundan yola çıkılarak yayımlanan Osmanlılar ve Avrupa Sofralarında Menüler isimli yayındır.
Âdâb-ı muâşeret kitaplarının hemen tümünde “Mekulât, taam, ziyâfet, sofra âdâbı, çay dâveti, suare–balo” ve benzer başlıklar altında yemek ve sofra âdâbı için bölümler ayrılmıştır. Bu bölümler kitabın hacmine göre değişmektedir. Basılı görgü kitapları eskiden yeniye değişen, modernleşen, Batılı dünyanın hâl ve hareketine uygun davranmak amacını taşıyan bir çizgidedir. Cumhuriyet sonrası kitaplarda bu çok daha belirgindir. İlk kitaplarda görülen sofra âdâbındaki İslâmî izler yeni harfli görgü kitaplarında Batılı tarzda yemek usulünün artık yerleştiğini bunun detaylarının yapılıp yapılmaması üzerinde durulduğu görülmektedir.
1938’de Yedigün dergisinde “Sofrada Çirkin Görülen Hareketler” başlığı ile yayımlanan yazı, adab-ı muaşeret kurallarının belki de en çok önemsendiği alanı, yemek sofrasını konu edinmiş.
Bugün sofra adabına ilişkin bir kitap yazılsa “Dirseklerini masaya dayama!” yerine “Masada mesajlaşma!” veya “Televizyonu kapat!” şeklinde uyarılar eklenirdi herhalde. Geçmişten kalan sofra kurallarından ise bugüne kadar geçerliliğini koruyanlar mevcut.
PETEK ÇIRPILI
Isabella Beeton 150 yıl önce yazdığı “etiquette” kitabında “Bütün canlılar beslenir ama yalnız insanlar yemek yer” demiş (Mrs. Beeton’s Book of Household Management, 1861). Bugün “etiket” olarak tanımlanan kurallar, eğlenceler sırasında Versailles Sarayı’nın bahçesini talan eden davetlilere sınırları öğretmek için Kral 14. Louis tarafından uygulanmış. Davetiyelerin arkasında davet kuralları yazılmış ve herkesin uyması istenmiş. Bu kuralların ortaya çıkma nedenlerinin çoğu kaybolmuş olsa da, öyle yer etmişler ki hâlâ uygulamaya özen gösteriyoruz. Ortaçağda bir kütüğün üzerine oturtulan tahtadan ibaret masaya dirseklerle abanılırsa masayı devirme tehlikesi olduğundan, bugün de dirseklerimizi masaya dayamadan yemek yemeye dikkat ediyoruz.
Aristokratların çocukları sofra adabını asil evlerde “staj” yaparak ve el kitaplarından öğrenirlerdi. 1530’da felsefeci yazar Erasmus, Veere Prensi’nin siparişiyle, onun 11 yaşındaki oğlu Hendrik için bir görgü kitabı yazdı (On Good Manners for Boys). Basit bir dille herkesin anlayabileceği şekilde yazdığı bu temel eser kısa sürede birçok dile çevrildi. Erasmus, küçük beye “Sofrada gaz çıkarman gerekirse bunu bir öksürükle gizle, çiğnediğin kemikleri tabağa çıkarma (yere at, köpekler yer), bıçakla dişlerini karıştırma” gibi öğütler vermişti.
O dönemlerde altın çağını yaşamakta olan Osmanlılara yüzümüzü döndüğümüzde sofra adabına yönelik Batı’dan farklı kurallar olduğunu görüyoruz. Yemek yer sofralarında ve ortadan, sağ elle ve üç parmakla yenir, herkes önündeki kaptan yerdi. Höpürdetmek, ağız şapırtısı, yemeğe herkesten önce saldırmak, durmaksızın diğerlerini düşünmeden yemek, yemeğin içinden tanelerini ayıklamak gibi konular sofra adabına uygun görülmüyordu. II. Mahmud ile başlayan Batılılaşma, önce gayrımüslimler, sonra Müslümanlar arasında yaygınlaşmış, sininin yerini yemek masaları, peşkirin yerini peçeteler, ortak çanakların yerini yemek takımları almıştı.
Cumhuriyet döneminde Batılılaşma çabaları ile genç kızlar ve erkekler için adab-ı muaşeret kitapları yayınlanmış, okullara dersler konmuştu. Batılı kaynaklardan doğrudan çevrilen kurallar elbette ilk başlarda zamanın aile ve toplum yapısına uymamış, ancak çabalar sayesinde masa düzeni, ayrı tabak ve bardaklarla temel temizlik ve sofra alışkanlıklarımız değişmiştir. Ama öğütlenenin aksine hâlâ yemekte konuşmaya bayılıyoruz ve sanat, edebiyat gibi zarif konular yerine iki kadehten sonra memleketi kurtarıyoruz.
(#tarih’in Nisan 2017 tarihli sayısından kısaltılarak alınmıştır.)
Âdâb-ı muâşeret kuralları, her şeyden önce toplumsal yapıyı teyid eder ve yeniden üretirler. Bir başka deyişle üst sınıfın üstlüğünü, alt sınıfların ise altlığını görünür kılarlar ve bu nedenle de üst sınıf mensuplarına küçük yaştan itibaren telkin edilirler.
IRVIN CEMİL SCHICK
… İlk defa 1899 yılında yayınlanan The Theory of the Leisure Class. An Economic Study of Institutions başlıklı eserinde Thorstein Veblen, âdâb-ı muâşeret ile sınıf arasında ilginç bir ilişki kurar. Ona göre edepli davranmanın asıl işlevi, bunun bir lüks olmasından kaynaklanmaktadır. Nasıl saçlarını yaptırmak, tırnaklarını uzatmak, topuklu papuç yahut korse giymek bunları yapan kadının hayatını bileğinin gücüyle kazanan bir emekçi olmadığını kanıtlarsa, âdâb-ı muâşeret kurallarını öğrenmek ve uygulamak için harcanan vakit ve enerji de bu kurallara uyan kişinin üretken olmayan üst (“aylak”) sınıfa mensubiyetini teyid eder…
Pierre Bourdieu’nün La Distinction. Critique sociale du jugement adlı ve aslında Fransa üzerine ampirik bir çalışmanın ürünü olan kitabı işte bu noktada ufuk açıcıdır. Bourdieu, iktisadî sermayeden farklı olan, ancak belli şartlar altında kısmen iktisadî sermayeye tebdil edilebilen toplumsal ve kültürel sermayelerden söz eder. Sınıfların ve sınıf fraksiyonlarının birbirlerinden tefrik edilmesinde, dolayısıyla da alt sınıflardan üst sınıflara sızılmasının önlenmesinde kültürel sermayenin (örneğin eğitim, terbiye, “dünya görmüşlük” gibi) can alıcı bir rol oynadığını ve bu nedenle bir hegemonya aracı olduğunu gösterir. Bir kişi veya zümrenin “zevk sahibi” olup olmamasının toplumdaki kültürel sermaye sahipleri tarafından belirlendiğini, bu suretle beğeninin o kişi veya zümrenin sınıfsal aidiyetini belirleyici bir nitelik kazandığını anlatır.
Bu durumda kültürel sermaye ve onun önemli bir unsuru olan âdâb-ı muâşeret kuralları, herşeyden önce toplumsal yapıyı teyid ederler ve yeniden üretirler. Bir başka deyişle üst sınıfın üstlüğünü, alt sınıfların ise altlığını görünür kılarlar ve bu nedenle de üst sınıf mensuplarına küçük yaştan itibaren telkin edilirler. Bir sınıfın yahut sınıf fraksiyonunun dünya görüşü, değerleri, beğenileri, hayat tarzı, alışkanlıkları, eğilimleri hep birden Bourdieu’nün habitus dediği, söz konusu zümrenin gerek pratiklerini, gerekse temsillerini şekillendiren, hem yapılanmış, hem de yapılandırıcı yapılar kümesini teşkil ederler. En önemlisi, bunun dışsal bir dayatmaya gerek kalmadan, sınıf mesuplarının içselleştirmesiyle var olmasıdır. “Seçkinlik zenginlikten ibaret değildir” denildiğinde, yahut “eski para” ile “sonradan görmeler” birbirleriyle kıyaslandığında hep bu içselleştirilmiş (yahut da içselleştirilememiş) habitus söz konusudur. Nitekim İstanbullu ile taşralıyı karşılaştırdığı ünlü bir beytinde şair Nâbi (1642–1712) şöyle der:
“Bilen hâk-i Sitanbuldur rüsûm-ı şîve vü nâzı / Kenârın dilberi nâzik de olsa nâzenîn olmaz”.
Edebe davet Osmanlı döneminde âdâb kaideleri birçok farklı yöntemle topluma dayatılmıştı. Tekkelere, dükkânlara, kahvehanelere “Edeb yâ Hû” levhası asma geleneği, halen Bolu’daki Tokad-i Hayreddin Türbesi gibi yerlerde sürdürülüyor.
… Birçok eserinde Foucault, modern toplumlarda insanların nasıl kaba kuvvete gerek duyulmadan hizaya getirildiğini ortaya koymuştur… Devletlerin “makbul vatandaş” üretmek için kullandıkları yöntemlere Foucault gouvernementalité der, vatandaşın bedeni üzerinde devletin kurduğu tahakküme ise biopouvoir. Aslında âdâb-ı muâşeret her ikisinin de önemli bir ögesidir. Gerçi elbette günümüzde bu kuralları koyan devletin kendisi değildir ama, iktidarın ve mevcut düzenin bekasından menfaat elde eden kesimler âdâb-ı muâşeret hususunda özellikle titiz ve ısrarcı olurlar. Üstelik bugün toplum baskısıyla sağlanan bazı davranışların bir zamanlar devlet tarafından dayatıldığı da unutulmamalıdır. Örneğin nerede kot pantolon, nerede takım elbise giyilmesi gerektiğini, ne zaman kravat takılacağını günümüzde belirleyenin örf olduğu söylenebilir. Öte yandan Sultan II. Mahmud’un 1824’te çıkarttığı bir ferman, toplumun kendi kendini âdâba uygun bir şekilde yönetmediği devirlerde devletin nasıl müdahale edebildiğini gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır… Eskiden insanlar kendi sınıflarına mahsus kıyafetleri giyerek âdâba uyar, herkes haddini bilirken, son zamanlarda akıllarına geldiği gibi giyinmeye başlamışlar, bu nedenle de kimin hangi sınıftan olduğu anlaşılmaz olmuş, bu da sarayı rahatsız etmiştir. Ferman, toplumsal düzenin yeniden sağlanabilmesi için Sultan’ın tebaasına mevkilerine uygun kıyafetler giymelerini emretmektedir…
İlk kıyafet kanunu 1903 yılında Mühendishane-i Berri-i Hümayun Topçu Sınıfı’nda çekilen bu fotoğrafta Mahmut döneminde çıkarılan 1824 fermanı sonrası değişen kılıkkıyafet görülüyor. Bu ferman öncesi, insanların sınıflarına uygun şekilde, âdâba uygun giyinmesi âdeti unutulmuştu. Herkesin aklına estiği gibi giyindiği bu dönem, devletin müdahalesiyle son bulmuştu (SALT Arşivi).
Tekkelerde, dükkânlarda, kahvehanelerde asılı duran sayısız “Edeb yâ Hû” levhaları da keza. Osmanlı döneminde âdâb kaideleri birçok farklı yöntemle topluma dayatılmıştır. En başta şüphesiz dinî eğitim vardı, ama onun yanı sıra yukarıda sözü edilen kıyafete dair resmî kurallar ve şehir hayatının çeşitli başka boyutlarını düzenleyen benzerleri, esnaf ve zanaatkârları denetleyen fütüvvet ve âhîlik kurumları ile loncalar, tekke âdâb ve erkânı, saray ve çevresinde protokolü düzenleyen teşrîfat kaideleri, kavâid-i mecâlis risâleleri, ve elbette ailelerde çocuklara genç yaştan itibaren öğretilen, bu suretle de içselleştirmeleri sağlanan bilumum âdâb-ı muâşeret kuralları, Osmanlı tebaasını hizada tutmanın bazı yollarıydı. Ancak toplum değişince bu kuralların da değişmesi doğaldır ve bu durumda insanların yeni kuralları bir şekilde öğrenmesi gerekir. Böyle durumlarda nasihatnâmeler ve âdâb-ı muâşeret kitapları, söz konusu kuralları herhangi bir nedenle organik bir biçimde içselleştirmemiş olanların eğitilmesine yarar…
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde de, Cumhuriyet’in ilk döneminde de, âdâb-ı muâşeret kitapları Avrupaî hayat tarzını benimsemiş olan bir seçkin zümre oluşturma gayesinde idiler. Çoğunlukla bu doğrudan doğruya devlet güdümünde olmasa da hiç olmazsa iktidarın amaçlarını benimsemiş olan bir kesim tarafından yürütülmüş, bazen de iktidarın politikalarına eklemlenmiştir…
Toplum hayatının daha ziyade yazılı olmayan kurallarını düzenleyen ahlaki anlayışlar, zaman ve coğrafyaya göre değişmiş, değişiyor. Günümüzde giderek yaygınlaşan “görgüsüzlük” ve yakın tarihteki anlayış, yaklaşım ve uygulamalar…
Âdâb-ı muâşeret. Yani günümüzde “görgü kuralları” diye ifade edilen ve birlikte barış içinde yaşamak için kabul edilen ortak ahlaki kaideler, kodlar… Sosyal hayatta, hem bizde hem dünyada yıllar içinde değişen, tuhaflaşan, şaşırtan; ülke ve kültürlere göre farklılıklar gösterebilen; zaman-zihniyet değişimiyle algılama ve tartışmalara yol açan; yazılı olan veya olmayan kurallar.
Semavi dinler öncesindeki inanç ve geleneklerin tektanrılı dönemlerde giderek artan ticaret ve sosyal ilişkilerle yeniden düzenlenmesi, değiştirilmesi ve kanunlaşması; insan topluluklarını farklı coğrafyalarda farklı ahlaki normlara taşımış. İktidarı ve gücü elinde bulunduranların, kendileri ve etraflarını daha “yüksek-yüce”, daha “bilgili-kültürlü”, daha “rafine” hatta “ilahi” addetmeleri, tarihlerini bu şekilde tanzim etmeleri de, görgü ve davranış kurallarını biçimlemiş.
‘Çok yaşa’mak için ağzınızı kapatınız Görgü kurallarından zaman içinde değişenler, unutulanlar, artık geçerliliğini yitirenler olduğu gibi, Covid-19 sonrası dönemde daha da hayati hâle gelenler de oldu. Hapşururken ve öksürürken ağzı kapatmak herhalde bunların başında…
Örf, âdet, yol, yordam, şekil, tarz gibi kategoriler; tarihin her döneminde hâkim-yönetici zümreler, sınıflar tarafından gerek dinî gerekse etik kodlar, yasalar hâline getirilmiş. “Baş”ların “ayak takımı”nın gündelik hareketlerine ayar vermesi, onların da haddini hududunu bilmesi, ancak bu sayede mümkün olabilmiş. Tabii 17. yüzyılın ünlü şairi Nâbi’nin yazdığı gibi: “Kenârın dilberi nazik de olsa nazenin olmaz”. Yani taşralı-köylü her ne kadar görgü kurallarını öğrenmiş olsa da, İstanbul’daki seçkin hanımlar gibi hassas ve işveli davranamaz.
Dinî-siyasi ideolojiler “toplumsal düzen ve huzur”un korunması için yazılı olan-olmayan davranış kurallarını empoze ededursun; “halk” denilen çoğunluk bir yandan “Allah sizi başımızdan eksik etmesin” diğer yandan “Yok artık, o kadar da değil” arasında günlük hayatını devam ettirmiş. Âdâb-ı muâşeret kurallarının zamanla-mekanla değişmesi, her dönem esas ve doğal olarak yaşı ilerlemiş insanları rahatsız etmiş. Günümüzde ise artık neredeyse tamamen tarihe gömülen bu kurallar, baştan ayağa tüm kesimler için nostalji ve espriyle karışık bir “hoşluk”.
Yine de insanın -“kendinde başlayıp kendinde biten” konular-durumlar haricinde- tek bir diğer insanla dahi iletişime geçtiğinde uygulaması gereken ifade ve davranış kuralları, sosyal hayatın olmazsa olmazı. Gerçi günümüzde maalesef “ayıp denen bir şey” pek kalmadı ama, gerek gündelik hayatımızda gerekse sosyal medyada karşılaşılan “modeller”, görgü kurallarının artık tamamen gömüldüğünü gösteriyor. Kamusal alanlarda yüksek sesle böğürenler; kulaklık taktığı için telefonla yüksek sesle konuşmaya hak kazandığını düşünenler; tanımadığı veya kendisinden yaşça büyük insanlara 2. tekil şahıs hitap edenler; yolda-trafikte olmadık hareketler yapanlar; birbirlerine yine olmadık-duyulmadık küfürler eden siyasetçiler ve daha neler neler… Bu türlerin ortak özelliği ise, esas itibariyle bu davranışlarıyla dikkati çekmek, ilgi görmek, takipçi edinmek, popüler bulunmak-hissetmek istemeleri.
Bu dosya konumuzu evde yalnızken de öksürdüğünde ağzını kapatan; lokantada yanından geçerken çarptğı sandalyeden de özür dileyen; kırda-sokakta gördüğü hasta ağaca-hayvana da yardım eden; dilini-elini-kolunu nereye koyacağını bilen; kısacası düşüncesi-fikri-dünya görüşü-inancı ne olursa olsun kendini bilen insan evlatlarına adıyoruz.
Dünden bugüne âdâb-ı muâşeret örnekleri…
Gürsel Göncü
SAYGISIZLIKLA SAVAŞ DERNEĞİ
Saygıya davet hep cesaret işiydi
Kapağımızda afişini gördüğünüz Saygısızlıkla Savaş Derneği, 15 Haziran 1945’te toplum kurallarına uygun olmayan davranışlarla mücadele etmek amacıyla yola çıkmıştı. Kurucu başkan, ileride ordinaryüs ünvanı da alacak olan ünlü anatomi profesörü Zeki Zeren’dir (1900-1973). Profesör Zeren, adabı muaşeret üzerine yazdığı yazıların yanı sıra “Topluluk Hayatında Saygısızlarla Savaş Lüzumu” ve “Hemşehrilik Adabı” gibi başlıklarla verdiği konferanslarıyla da tanınmaktadır. Zeren, kurdukları derneğin “pis esnafla”, toplu taşıma araçlarında sigara içenlerle, yerle tükürenlerle ve gürültü yapanlarla mücadele edeceğini açıklar. Bu amaçla çok sayıda afiş ve broşür bastırılır. İhap Hulusi’nin çizdiği afiş derneğin en bilinen afişidir. Kurulduktan hemen sonra Cumhuriyet yazarı Abidin Daver, dernek üyelerini “Eğer sokakta saygısızlık, kabalık edenleri uyaracaksanız dikkat edin başınıza iş gelmesin. Yanınızda boksör ya da pehlivan bulundurmanızda fayda var” diye uyarır. Aynı günlerde bir dernek üyesinin tramvayda sigara içen üniformalı bir polisi uyarması büyük bir cesaret örneği olarak gazetelerde yer bulacaktır. Saygısızlıkla Savaş Derneği ne yazık ki çok uzun ömürlü olmaz ve 1952’de üniversite ve basından yeterli alakayı göremediklerini gerekçe gösteren yöneticiler tarafından feshedilir.
(#tarih’in Haziran 2015 tarihli 13.sayısı, Murat Toklucu)
Bernard Shaw’un Pygmalion’undan Hollywood’un Audrey Hepburn’lü “My Fair Lady”sine ve oradan Yeşilçam’ın “Tatlı Dillim”, “Kezban Paris’te” gibi klasiklerine sinemada “Bir kadın yaratma” teması zarafet ve adab-ı muaşeret derslerinden geçiyordu.
Güney Afrika’daki apartheid rejiminin sona erdirilmesinde önemli rol üstlenen eski başpiskopos Desmond Tutu, 90 yaşında prostat kanseri nedeniyle hayata veda etti. Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa başsağlığı mesajında Tutu’nun “simgesel bir ruhani lider, apartheid karşıtı bir aktivist ve insan hakları savunucusu” olduğunu, onun “özgürleştirilmiş Güney Afrika’nın gelecek nesillere miras bırakılmasına yardım ettiğini” söylerken haklıydı.
1931’de Klerksdorp’ta dünyaya gelen Desmond Tutu, ülkesinde 1990’ların başlarına kadar süren apartheid rejiminin son bulması için en ön saflarda mücadele eden liderlerden biriydi. King’s College London’da ilahiyat eğitimi alan din insanı, uzun yıllar öğretmenlik yaptıktan sonra 30 yaşında papaz olmuştu. Siyahlara karşı ayrımcılığı savunan ırkçı rejime karşı barışçıl mücadeleyi desteklediği için 1984’te Nobel Barışı Ödülü’ne layık görülmüştü.
Apartheid rejiminin düşüşünün ardından eşcinsel hakları için de kampanya yürütmeye başlayan ve ülkedeki tüm renkleri kapsamak için “gökkuşağı ulusu” kavramını kullanan eski başpiskopos; ırkçı suçları araştırmak üzere kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’nun başkanlığını da yapmıştı. Ulusal Parti hükümetini ırkçı şiddet konusunda uyarmış, ancak bir aktivist olarak şiddet içermeyen protestoları desteklemiş; oy hakkı için dış ekonomik baskıyı savunmuştu. ANC’nin politikalarını eleştirdiği için Nelson Mandela’nın 2013’teki cenaze töreninden dışlanan Tutu, daha sonra bu tavrın onu çok incittiğini söyleyecekti.
Topyekun bir başkaldırı
Afro-Amerikalı feminist yazar, eleştirmen ve akademisyen bell hooks, 69 yaşında ABD Kentucky’de hayatını kaybetti. Feminizm Herkes İçindir kitabının sade ve yalın diliyle feminizmin geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan, cinsiyet ve ırk ayrımcılığını konu alan çalışmalarıyla kadınlar arasındaki etnik/ırksal ve sınıfsal eşitsizliklere dikkati çeken hooks, kapitalizmin her tür yansımasına olan tepkisini, adındaki büyük harfleri (ing. Capital Letters) kullanmayarak göstermişti. Ayrıca kim olduğundan ziyade, kağıda döktüğü düşüncelerini öne çıkartmak istiyordu.
Hatırlanmasına fazla fazla yetecek 30’u aşkın kitabından Hep Aşka Dair (All About Love, 1999) Sınırları Aşmayı Öğretmek (Teaching to Transgress, 1994), Duygu Yoldaşlığı-Kadınların Sevgi Arayışı (Communion: The Female Search For Love, 2002), Ain’t I a Woman? (1981) onu özellikle kadınların tarihinde unutulmaz bir köşeye yerleştirmişti.
bell hooks’un temel dertlerinden biri, feminizmin “erkek düşmanlığı” olduğu yönündeki düşünceyi kırmak, feminizmin zıt köşesine cinsiyetçiliği yer