Etiket: Sayı:89

  • İstanbul’da çoksesli zamanlar

    1940’ların İstanbul’u hem farklı Türk dilleri hem de Tatarca, Ermenice, Rumca, Rusça, Fransızca ve Ladino’nun günlük hayatta sıklıkla duyulduğu bir atmosferi soluyordu. Netflix’te yayımlanan “Kulüp” dizisi ve dizi müziği, bu çoksesli dünyanın tarihî gerçekliğini bizlere hatırlatıyor.

     Netflix’teki “Kulüp” dizisi epey ilgi topladı. Hepimiz artık devamını heyacanla bek­liyoruz. 1940’lı yılların Beyoğlu’su ve La­dino konuşan İstanbullular… Diziyi seyrettikten bir süre sonra özellikle dizinin müziğini tekrar tekrar dinleyince çocukluğumun sesleri öne çık­tı. Her zaman, araştırdığım tarih hakkında yazı­yorum; bu yazı ise yaşadığım tarih hakkında.

    Bazen dile getirdiğim gibi ben bir göçmen ço­cuğu olarak büyüdüm. Babam Ural dağlarında­ki Başkurdistan’dan, annem ise Kırım harbinden Romanya’ya göçmüş Tatarlardandı. İstanbul’da pek bir akrabamız yoktu. Çok erken zamanlarda, içerisi ile dışarı­sı arasındaki farkları eşikten seyreder olmuştum. Daha 4 yaşında iken babamın Türkçesini “kopru değil köprü ba­ba” diye düzeltmemden de anlaşıldığı gibi “buralı” olmak istiyordum. Öte yandan evde karşılaştığım renkli dünyayı hiç yadırgamıyor, herkes böyle yaşıyor sanıyordum.

    Bizim eve gelip gidenler çok farklı yerlerden insanlar­dı. Annemin ve babamın müşterek dostları vardı, karşı­lıklı gidilir gelinirdi; bunlar daha çok rahmetli Toktamış Ateş’in annesi ve babası gibi akademisyenlerdi; bir de sık sık uğrayan öğrenciler vardı. Babamın yolları Türkiye’ye düşmüş ve kendilerine “Türkistanlılar” dediğimiz her sı­nıftan insanlardan, ayrıca Avrupa’dan gelen dostları vardı. Türkistanlılar ile benim pek de bilmediğim ve anlayama­dığım konularda uzayıp giden konuşmalar olurdu. Anla­yamazdım ama bu suretle kulağım farklı Türk dillerine aşinalık kazandı. Avrupalılar da çoğunlukla Türkolog ve tarihçi idiler; babama “Zaki Validi” diyen bu uzun boy­lu insanlar, kısacık boylu babamı sevgiyle kucaklarlardı. Bu arada ben de Avrupa dilleri arasındaki farkı anlamaya başlamıştım.

    Annemin dostları ise farklı idi. Biz o sıralarda Beya­zıt’ta Soğanağa mahallesinde oturuyorduk. Güneye doğru, aşağıda Kadırga Camii’nden ezan sesi gelir, çocuk zihnim­de Kumkapı’dan duyulan kilise çanlarının sesi ile karışır­dı. Kumkapı’da annemin bir tanıdığının oturduğu eski tip ev Ermeni “Matmazel”indi. Tatarca, Er­menice, Türkçe sesler birbirine karışırdı. Anne­min Bükreş Üniversitesi’nden Gagavuz arkadaş­ları da vardı. Bunlardan biri matematikçi idi; bir Türk ile evlenmiş Müslüman olmuştu. Diğeri ise Nadye Teyze idi. Nadye Teyze çok yere girer çı­kar, beni de yanında götürürdü. Onunla beraber­ken karşılaştığım insanlar, bizim evde gördükleri­me benzemezdi.

    Tophane’de tepesinde bir kilise olan binadaki odasını hatırlıyorum. Eteği uzun ama sakalı olan bir adam görmüş, “Bu kim?” diye sormuştum. “Papaz” denince, ben “Kadın papazı mı, erkek papazı mı?” diye sormaya devam etmiştim. Başka odalarda Ortodoks kilisesine bağlı Rus aileler oturuyordu. Rus aileler yılbaşı kutlamalarında vot­kanın yanında jöleli balık yiyorlardı. Daha sonraki yıllarda o kiliseyi görmek istediğimde bunların üç tane olduğunu hepsinin de Tophane’deki üç binanın tepesinde olduğunu öğrendim. Nadye Teyze beni Hamdullah Suphi Tanrıö­ver’in Suphi Paşa konağına da götürürdü. Oraya babamla da giderdim; biz duvarları tahta kaplama üzerine kesme camların olduğu Harem kısmına giderdik. Nadye Teyze ile Selamlık kısmındaki salon gibi kocaman mutfağa gi­derdik. Birçok Gagavuz genç burada okuyordu. Mutfakta yemekleri aksak aksak yürüyen Tanti Teyze yapıyordu. Bu mutfakta da Romence, Rusça, Fransızca ve Türkçe konu­şuluyordu. “Tanti”nin teyze anlamına geldiğini bilmeye­cek yaşta idim.

    Herkesin böyle “çok sesli” dünyası olduğunu varsayar­ken, bir gün o dünyanın “tek sesli” olacağı hiç aklıma gel­memişti. Buralı olmuştum ama, çok sesli dünyam tek ses­li oluvermişti. “Kulüp” dizisi olmasaydı, o günün İstan­bul’unun çoksesliliğini hatırlamayacaktım. Bu çokseslilik, film müziğinde de kendini ağırlıklı olarak hissettiriyor. Halbuki geçmişi seslerle değil kokularla tanırız diye düşü­nüyordum. Koku daha lokal, ses dünyası daha yaygınmış.

  • Antik bir savaş meydanından bugüne kalan insan hikayeleri

    Cornell Üniversitesi’nde antik çağ tarihi profesörü Dr. Barry Strauss, okuyucuyu Troya savaş meydanına götürüyor. Kişilikleri, giyimleri ve silahlarının ayrıntılı tasvirleri ile krallardan sıradan askerlere portreler çiziyor. Troya bulmacasına dair efsane ve mitlerin bıraktığı boşlukları, metin, obje ve arazi bilgisiyle tamamlayan Troya Savaşı kitabı, antik çağ tarihine ilgi duyanlar kadar askerî tarih meraklılarını da tatmin edecek.

    TROYA SAVAŞI
    BARRY STRAUSS

    Barry Strauss’un Tro­ya Savaşı kitabı niha­yet Türkçede Kronik Kitap tarafından yayımlandı. Cornell Üniversitesi’nde antik çağ tarihi profesörü olan Dr. Barry Strauss, askerî tarihten jeostratejiye, deniz tarihinden askerî liderliğe kadar geniş bir alandaki çalışmalarını, Antik Çağ tarihinin bulmacayı andı­ran olayları üzerinden çok akı­cı bir anlatımla modern okura aktaran, alanında ünlü bir isim.

    Strauss bu eserinde Ana­dolu’nun en büyük öyküle­rinden Troya Savaşı’nı bir as­kerî tarihçi gözüyle inceliyor. Tunç Çağı’nın sonunda, MÖ 1180’lerde yaşandığı tahmin edilen bu savaşı, Homeros ve diğer antik çağ yazarlarının eserlerinin yanısıra, askerî coğrafya, topografya ve arke­oloji verilerini de harmanla­yarak canlandırıyor. Eserin en özgün yanı, Tunç Çağı’ndaki diğer Doğu Akdeniz medeni­yetlerinden kalan izlerle yaptı­ğı ayrıntılı karşılaştırma. Yazar, Troya bulmacasına dair efsane ve mitlerin boşluklarını Hitit, Ugarit, Sümer, Mısır, Miken ve Minos uygarlıklarından ka­lan metin, obje ve bilgilerle ta­mamlıyor.

    Çalışmalarını sadece kü­tüphanede yapan bir tarihçi değil Strauss. Mutlaka araştır­dığı tarihî olayın hakiki meka­nına giden, detaylı arazi çalış­ması yapan bir akademisyen. 2004’te Troya Savaşı kitabı­nın araştırmaları için kendisi­ne uzun bir Anadolu gezisin­de eşlik etmiştim. Bu gezide Troya’da arkeolojik bulguların henüz tamamlayamadığı boş­lukları, çağdaşı olan Karabel, Hattuşa, Alacahöyük, Kültepe, Aslantepe gibi Tunç Çağı yer­leşimlerindeki bulgularla dol­durmaya çalışmıştık. Kitapta bu karşılaştırmalı yaklaşım ve akıcı anlatıma, kişilikleri, gi­yimleri ve silahlarının ayrıntılı tasvirleri ile krallardan sıradan askerlere portreler de eşlik edi­yor. Savaşın Homeros’un anlat­tığı gibi 10 yıl sürmese de uzun süren, baskın ve yağmalar­la desteklenen, zaman zaman da meydan muharebelerinden oluşan “bir düşük yoğunluklu savaş” olduğunu anlatıyor. As­lında savaşta teknoloji, silahlar, taktikler değişse de, “muhare­benin ruhu”nun değişmediğini, Tunç Çağı’nın şiddetini sayfa­lara aktararak bize hatırlatıyor.

    Üç Güzeller Üç Tanrıçanın Paris’in hakemliğinde rekabet ettiği güzellik yarışmasını tasvir eden MÖ 2. yüzyıl mozaiği Antakya’da bulunmuştu, bugün ise Louvre Müzesi’de.

    Eserin Türkçe baskısı, Tro­ya Kazı Başkanı Prof. Dr. Rüs­tem Aslan’ın yazdığı bir önsöz­le açılıyor. Kitabın İngilizceden Türkçeye çevirisi gayet başa­rılı; yine de genç çevirmenle­rimizin eski Türkçe kelime­ler kullanma eğilimi beni biraz şaşırtıyor. “Mezkûr” sözcüğü gibi sözcüklerin bu kadar sık kullanımına gerek olmadığını düşünüyorum. Kimi özel isim­lerin de Türkçeye yerleştiği hâ­liyle kullanılması, en azından parantez içinde verilmesi daha yerinde olurdu: İlias – İlyada, Krete – Girit vs. Antik dillerde­ki isimlerin çağdaş Türkçede kullanımı akademik bir tartış­ma konusu olagelmiştir. Genç­liğimde kullanılan “Truva”nın bugün “Troya” olarak adlandı­rılması da doğru bir örnek. An­cak bu dilbilimsel tartışmala­rın akademik özgün eserler ile yapılması, çevirilerde okur da gözetilerek genel kabul gören şekliyle kullanılmasını tercih ederim.

    Mesleğim gereği uzun yıl­lardır Troya ile ilgili literatü­rü takip etmeye çalışıyorum. Özgün bir yaklaşım ve çok akı­cı bir anlatımla konuya askerî tarih boyutundan bakan Barry Strauss’un Troya Savaşı kitabı, antik çağ tarihine ilgi duyanlar kadar askerî tarih meraklıla­rını da tatmin edecek, bölgeye yapılacak gezi ve ziyaretlerden önce mutlaka okunması tavsi­ye edilecek bir eser.

    Serhan Güngör

    Kızıllar: İspanyol Futbolunun Dünyayı Fethi

    Jimmy Burns İthaki Yayınları – 50 TL

    İspanyol futbolu her zaman saygıyla anılıyordu, fakat milenyum sonrasın­da hem Barcelona, Real Madrid, Atle­tico Madrid ve Sevilla gibi büyük ku­lüplerin hem de millî takımın geldiği nokta, onları bir süreliğine sahanın tek hâkimi yaptı. Spor gazetecisi Jim­my Burns’ün Kızıllar kitabı, futbolun İspanya’yı nasıl biraraya getirdiğini ve İspan­yol oyun tarzının dünyanın dörtbir ya­nındaki taraftarla­rın kalbini nasıl fet­hettiğini gösteriyor. Dergimi­zin yazar­larından Ali Murat Hama­rat’ın ön­sözde yazdığı gibi “Meşin yuvarlağın peşinde, tarihin izinde, Don Kişot’un gölgesinden günışığındaki zaferlere sıradışı bir macera” anlatılıyor. Kitap boyunca Franco yıllarından günü­müze kadar ilginç anekdotlar; Cruy­ff, Guardiola, Aragonés, del Bosque, Messi gibi figürler; Barcelona ve Real Madrid arasındaki destansı mücade­lenin ülke futbolunu ve günlük hayatı nasıl etkilediğine dair detaylar titiz­likle inceleniyor. Yaklaşık 150 yıllık İspanyol futbolunun tarihini, kökleri­ni, siyasetini, boğa güreşiyle bağlan­tılarını birlikte ele alan Burns, konu üzerine şimdiye dek yazılmış en kap­samlı kitaba imza atıyor.

    Din, Harp, Futbol

    Ferdi Ertekin Vadi Yayınları – 30 TL

    Din, Harp, Futbol isminden de anlaşı­lacağı üzere futbolun veya daha geniş bir ölçekte oyun oynama eyleminin, insanlığın tarihiyle kurduğu ilişki­yi anlamak üzere kaleme alınmış bir kitap. Kitabın yazarı Ferdi Ertekin’in kendisi de hayata futbolcu olma ha­yalleriyle başlamış, rotasını çok son­radan akademiye kırmış bir tarihçi. Kitabı güzel kılan ise Ertekin’in fut­bol-insan ilişkisine temiz ve rafine bir bakışla yaklaşması. Türkiye’de oyunun gelişiminin kaba hatlarını da bulmak mümkün, savaş terminoloji­sinin futbolun içine nasıl zerk edil­diğini de, Maradona’nın “Tanrı’nın Eli”yle açıkladığı golün hikayesini de… Ferdi Ertekin bu ilk kitabında futbolu “içeriden” bilen birisi olarak, “akademi forması” altında bize bu gü­zel oyunu anlatıyor.

    Eray Özer

    Eylemciler


    Jean Laffitte Yordam Kitap – 30 TL

    Fransa’da Nazi işgaline karşı direnişin, komünist hareketin ve toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli isimlerinden Jean Laffitte, “Rezistans”ın tam ortasından yazdığı bu anı-romanda Paris’in sokaklarından Gestapo’nun zindanlarına ve toplama kamplarına götürüyor okurları. Rahmetli Okay Gönensin’in usta çevirisiyle, yakın tarihin karanlık sokaklarında dolaşıyor; dehşet dolu zindanlara atılan insanların hikâyelerini hatırlıyor; taş ocaklarında ölesiye çalıştırılmanın ve aç bırakılmanın gerçekliğini bütün çıplaklığıyla anlıyoruz. İnsan olmanın onurunu koruyarak ve mücadeleyi son nefesine kadar sürdürerek zindanları yıkmanın olanaklarını da görüyoruz.

    Savaş Çalışmaları El Kitabı


    Editör: Mesut Uyar Kronik Kitap – 45 TL

    Savaş belki insanlık tarihi kadar eski, ama savaşın bilimin konusu hâline gelmesi görece yeni bir olgu. 1. Dünya Savaşı’nın bitişiyle kuru­lan savaş çalışmaları disiplininde Türkçe literatürdeki boşluğu dol­durma amacını güden kitap, konuya giriş niteliğinde bir referans ese­ri. Akademisyenlere ve genel okur kitlesine temel bilgi ve kavramları rahatlıkla anlayabilecekleri şekilde ileten kitapta, askerî tarih, güven­lik çalışmaları, savunma çalışma­ları, istihbarat çalışmaları, askerî sosyoloji, askerî etik, askerî harekât araştırması, askerî düşüncenin ge­lişimi, savaşta medyanın rolü ile savaş oyunları konuları, uzmanları tarafından Prof. Dr. Mesut Uyar’ın editörlüğüyle sunuluyor.

    Zeki Velîdi Togan


    Editör: Serkan Acar Kronik Kitap – 45 TL

    Hayret uyandıran karakteri ve ye­tenekleri, tarihî olayları kavrama becerisi, erken yaşlarda öğrendiği Arapça, Farsça, Rusça gibi diller ve büyük tarihçilerde bulunması la­zım gelen güçlü sezgileri sayesinde çok genç yaşta akademik çevrelerde tanınan; 21 yaşında yazdığı Türk ve Tatar Tarihi kitabı sayesinde “Yaş Müverrih” (Genç Tarihçi) unvanını alan Zeki Velîdi Togan, Türk tarihi ve düşünce dünyasında müstesna bir yer tutar. Serkan Acar’ın editör­lüğünde biraraya getirilen 34 ma­kale ve Zeki Velîdi Togan bibliyog­rafyasından oluşan kitap, Togan’ın yalnız tarihçi yönünü değil, siyasi faaliyetlerini ve hayatıyla ilgili de­tayları da ele alıyor.

    Şeyh Bedreddin: Uzun İnce Bir Yol


    Nurdan Arca Sia Kitap – 28 TL

    Yönetmen Nurdan Arca, üç yıllık bir çalışmanın ardından 2006’da gösterime giren “Simavnalı Bed­reddin” belgeselinde, 600 yıl önce yaşamış bir âlim ve arifin, ezilen­lere umut ve direnme gücü aşıla­yan bir halk önderinin, Şeyh Bed­reddin’in izini sürmüş; zulüm ve baskılara rağmen onun yolundan dönmeyen müritlerini ele almış­tı. O belgesele sığmayanları ise sonrasında yeni okumalarla, Bed­reddin’in yaşadığı ve müritlerin­ce yaşatıldığı coğrafyalarda yaptığı yeni araştırmalarla birleştirerek bu kitapta toplandı. Tarihçi Cemal Kafadar’ın ifadesiyle “kendi doğru bildiğini, kendi hak gördüğünü hem açıklaması hem de sonuna kadar savunmasını, bu uğurda sözünden dönmeden meydana çıkması gerek­tiğini” söyleyen Bedreddin üzerine geçmiş ve bugün arasında köprüler kuran bir çalışma…

    Sarıkamış – Kafkas Cephesi


    Prof. Dr. Bingür Sönmez Tarihçi Kitabevi – 128 TL

    Kars-Sarıkamış doğumlu ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez, yeni kitabı Sarıkamış – Kafkas Cep­hesi’nde, 1. Dünya Savaşı’na girer­ken Almanya-Osmanlı ittifakının arka planını mercek altına alıyor; binlerce askerimizin kötü idare, şiddetli soğuk, açlık ve iklim ko­şullarına uygun olmayan kıyafetle­ri nedeniyle hayatını kaybettiği 15 günlük Sarıkamış Meydan Muhare­besi’ni anlamak için 4 yıllık Kafkas Cephesi’nin anlaşılması gerektiği­ni vurguluyor. 878 sayfalık bu kap­samlı eserde Sarıkamış Dayanış­ma Grubu Kurucu Başkanı Sönmez, Kafkas Cephesi’ne, İstanbul’dan as­ker, erzak, mühimmat, harita ve gi­yecek getiren üç gemimizin (Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer ve Mithat Pa­şa) Trabzon’a doğru yol alırken 7 Kasım 1914’de, Rus filosunca ba­tırılmış olmasına da özel bir önem vererek; “Bu kayıp, Sarıkamış fela­ketinin başlangıcı olmuş, o günden sonra Karadeniz’de üstünlük Rus donanmasına geçmiştir. Bu malze­meler ve askerler Trabzon’a, oradan Erzurum’a ulaşsaydı, Kafkas Cep­hesi’nde gene yenilebilirdik, fakat hiç olmazsa ‘kırım’ bu kadar dra­matik olmazdı” diyor. askerler Trabzon’a, oradan Erzurum’a ulaşsaydı, Kafkas Cep­hesi’nde gene yenilebilirdik, fakat hiç olmazsa ‘kırım’ bu kadar dra­matik olmazdı” diyor.

    Mahkûmların Şafağı


    Zaven Biberyan Aras Yayıncılık – 70 TL

    Mahkûmların Şafağı, usta yazar Zaven Biberyan’ın 100. doğum gü­nünde yazarın çok katmanlı iç dün­yasının kilitli kapılarına açılan bir kılavuz kitap. Karıncaların Gün­batımı, Yalnızlar, Meteliksiz Âşık­lar’ın yazarı, özyaşam öyküsünü ka­leme aldığı bu kitapta, yaşamını ve dönemin tartışmalı konularını en çıplak ve hakiki hâliyle anlatıyor. Biberyan’ın ömrünün ilk 25 yılına, çocukluğuna, gençliğine, 1930’la­rın ve 40’ların siyasi ve kültürel ortamına gidiyoruz. Bir yandan da Türkiye’de bir Ermeni yurttaş ola­rak maruz kaldığı ayrımcılığın izini sürüyoruz. İstanbul’da yaşama da­ir ayrıntılar ve insanlar, hatta top­lumlar arasındaki ilişkilerin tasviri bakımından oldukça zengin olan bu anlatı, yazıyla ve edebiyatla daha çocuk yaşta tanışan Biberyan’ın us­ta bir yazara dönüşme serüvenini de görünür kılıyor.

  • Anadolu’dan Amerika’ya Ermeni müziğinin ses izleri

    Ara Dinkjian’ın, 5 bini aşkın taş plaktan oluşan koleksiyonundan seçtiği 58 kayıt, 1915 öncesi ve sonrasında ABD’ye göç eden Anadolu Ermenileri’nin taşıdıkları müzikal tarihin yanısıra daha sonra yaşadıkları topraklarda nesilden nesile aktardıkları ve geliştirdikleri birikimi de yansıtıyor. Kalan Müzik’in kurucusu rahmetli Hasan Saltık’ın misyonunu devam ettiren bir arşiv çalışması…

    ARA DİNKJİAN ARŞİVİNDEN
    TAŞ PLAKLARDA
    AMERİKA’DAKİ ERMENİLER

    Haziran ayında kalp kri­zi sonucu çok erken ve zamansız kaybettiği­miz, Anadolu’nun ses arkeolo­gu, sosyal tarihimizin görün­tü ve biçim uzmanı, dergimizin yayın danışmanlarından Hasan Saltık’ın kurduğu Kalan Mü­zik, Anadolu’nun unutulmuş ses hazinesinden yeni bir kesitle dinleyicilerle buluştu. Saltık’ın 1991’de yaşadığımız toprakların unutulan, unutturulan müzi­kal çeşitliliğini ortaya çıkarma; Anadolu’nun bütün dillerinin, dinlerinin ve toplumlarının se­sini dünyaya duyurma misyo­nuyla kurduğu Kalan Müzik’in 30. yılı için üzerinde çalıştığı, ancak ömrünün vefa etmedi­ği “Ara Dinkjian Arşivinden Taş Plaklarda Amerika’daki Erme­niler” albümü, eşi Nilüfer Saltık tarafından tamamlanarak, Arşiv Serisi’ne eklendi. Nilüfer Saltık, projeyi “Pandeminin müzisyen­ler ve sektör üzerindeki olumsuz etkilerinden elbette biz de nasi­bimizi aldık. Bu koşullar altında, 30. yılımızı konserlerle kutlaya­mayınca, onun yerine bu projeyi hazırlamak istedik. Yaşadığımız en büyük zorluk, projeyi Hasan olmadan, onun yasını tutarken tamamlamaya çalışmak oldu” sözleriyle anlattı.

    Ara Dinkjian’ın, 5 bini aş­kın taş plaktan oluşan koleksi­yonundan seçtiği 58 kayıt, 1915 öncesi ve sonrasında ABD’ye göç eden Anadolu Ermenile­ri’nin ayak izlerini takip ediyor; yalnızca anayurtlarından ayrı­lırken yanlarında götürdükleri müzikal tarihi değil, daha sonra yaşadıkları topraklarda nesilden nesile aktardıkları, geliştirdikleri ve kayıt altına aldıkları birikimi de yansıtıyor. Karekin Prudyan, Vartan Margosyan, Kaspar Can­canyan, Harputlu Karekin, Ho­vsep Şamlıyan, Markos Melkon, “Horyad” Kevork, Udi Hrant, Garabet Mercanyan, Aşuğ Mu­rad, Mesrop Takakçıyan, Kema­ni Minas, Garbis Bakırcıyan gibi kimi hâlâ hatırlanan, kimi unu­tulmuş birçok müzisyenin sesi bu projeyle geçmişten bugüne ulaşanlar arasında… Üç CD ve bir kitapçıktan oluşan çalışma­ya, Amerikalı Ermeni sanatçıla­rın portreleri, kayıtların alındığı taş plaklara ve Ermeni toplumu­nun Anadolu’daki yaşamına da­ir fotoğrafların yanısıra Ermeni tarihi konusunda uzmanlığıy­la tanınan Harry A. Kezelian’ın ayrıntılı bir makalesi de eşlik ediyor.

    Ermeni müziğinin ABD’den Türkiye’ye uzanan tarihsel bağ­larının izlerini süren Kezelian, bir müzisyenin ut için söyledik­lerini şu şekilde aktarmış: “Ut beni hüzünlüyken bile mutlu ediyor. Bana unutulan ama mut­luluk verdikleri için unutulma­ması gereken harika insanla­rın hikayelerini anlatıyor. Onlar unutuldu ama müzikleri unutul­madı”.

    Albümün kitapçığında Ermeni toplumunun yaşamına dair fotoğraflar da var.

    Anadolu’nun pek çok fark­lı bölgesinden ve İstanbul’dan 1915 öncesinde ve sonrasında göç eden müzisyenlerin oradaki hayatlarını nasıl sürdürdükleri­ni de ayrıntılı bir şekilde anlatan Kezelian, “Nasıl İstanbul gazino­larında Ermeni, Rum ve Yahu­diler Türkçe şarkıları Türkler ve Romanlarla birlikte çaldılarsa, aynı adeti New York’ta, Man­hattan’ın 8. Cadde’sinde ‘Greek­town’ yani Yunan mahallesi ola­rak bilinen bölgesindeki Yunan lokanta ve barlarında devam et­tirdiler” diyerek aynı topraklar­dan gelmenin yeni bir diyardaki birleştirici rolünü vurguluyor; ABD’deki Ermenilerin yalnız­ca Ermenice değil, Yunanca ve Kürtçe müziklerle de içli-dışlı olduğunun altını çiziyor.

    Kezelian, “kef time” ola­rak anılan Amerikalı Ermeni geleneğini ise şöyle aktarıyor: “Amerika’daki birçok Ermeni, diğer diaspora topluluklarında olduğu gibi, Gomidas Vartabed ve diğerlerinin kurduğu Klasik Ermeni ekolünün takipçileriy­di. Ermeni halk ezgilerini Batılı/ Avrupalı bir üslupla, piyano ve keman eşliğinde söylüyorlardı. Ancak [birçokları da] Ermeni, bunun yanı sıra, çocukluklarının ve gençliklerinin Anadolu mü­ziği için yanıp tutuşuyordu. İşte Amerika’da düğünlerinde, pik­niklerinde ve ‘hantes-khıncuyk’ olarak bilinen eğlence yemekle­rinde ve elbette Ermenilerin bir araya geldiği her ortamda, mese­la ev eğlencelerinde çalmaya de­vam ettikleri müzik buydu. Hat­ta, Amerika’daki Ermeniler bir süre, (…) ‘sıra geceleri’ne benzer, sadece erkeklerin katıldığı, Ana­dolu usulü yemeli içmeli, çalınıp söylenen ev eğlenceleri düzenle­meye de devam ettiler. Aileler de sık sık hep birlikte şarkı söyler­lerdi ve burada Ermenice müzik Türkçe müzikten önde gelirdi. İkinci kuşak yetişkinlik yaşı­na geldikçe, gençlerin buluşma­sı ve birbiriyle kaynaşması için danslar düzenlenmeye başlan­dı. Bu danslardan kef time [ke­yif, eğlence zamanı] adı verilen Amerikalı Ermeni geleneği doğ­du. Bunlar, Amerika’da doğmuş Ermeni müzisyenlerden oluşan grupların gitar, saksafon ve piya­no gibi ‘Amerikalı’ enstrümanla­rın yanı sıra ud, klarnet, darbu­ka, kanun, keman ve tef çaldık­ları meşhur, bütün gece süren eğlencelerdi”.

    Bu paha biçilmez kıymetteki koleksiyonu toplayan Ara Dink­jian’a gelince… 6 yaşında evde babasının birkaç taş plağını bul­masıyla başlayan merakı, Ame­rika’da plakları evinde tutmak istemeyen Ermeni ailelerden aldıklarıyla gelişmiş. 1990’da Se­zen Aksu’yla çalışmak üzere ilk defa Türkiye’ye gelmesiyle yeni bir kapı açılmış önünde. Burada taş plak almak istediği satıcıla­rın bunlara para verdiği için ona güldüğünü hatırlıyor. Agos’a ver­diği röportajda “Koleksiyonun düzenli olması konusunda sap­lantı derecesinde dikkatli davra­nıyorum; öbür türlü, onca plağın arasında aradığını bulmak çok zor olur. En başından beri, bu ka­yıtları araştırmacılar ve müzis­yenlerle paylaşıyorum, çünkü plakları bana ait nesneler olarak görmüyorum. Bunlar, benim çö­pe atılmaktan kurtardığım plak­lar; şu an onlara emanetçilik ya­pıyorum sadece” diye anlatıyor koleksiyonuyla ilişkisini…

    Koleksiyoner, udî ve besteci Albümü oluşturan 58 parçayı seçtiği 5 bini aşkın taş plaktan oluşan koleksiyonu Ara Dinkjian’ın müzikle tek bağı değil. Dinkjian aynı zamanda udî ve besteci…
  • Beatles’la aynı odada 8 saatlik bir macera

    Peter Jackson “The Beatles: Get Back” belgeseliyle izleyicileri 1969’a götürüyor. Bugüne kadar yayımlanmamış 60 saatlik görüntü ve 150 saatlik ses kaydının restore edilmesiyle ortaya çıkarılan belgeselde, efsane grubun hem müzikal hem kişisel tarihlerinden benzersiz anlar var. Disney+’ta…

    DEFNE AKMAN

    Beatles tarafında 1969’da işler biraz karışıktı. Ar­tık 60’ların başındaki Liverpoollu yeniyetme çocuk­lar, Hamburg’da partileyen de­likanlılar, Hindistan’da kendi­lerini arayan seyyahlar değil­lerdi. Karıları, çocukları, eski karıları, eski menajerleri, yeni kız arkadaşları ve yeni gurula­rı vardı. Birbirleriyle fazlasıyla itişmeye başlamışlardı. Çocuk­luk günleri geride kalmış, hepsi birer “tanrı” olmuştu. Peter Ja­ckson’ın üç bölümlük “The Be­atles: Get Back” belgeseli işte grubun bu son günlerinin sahi­ci bir portresini sunuyor.

    The Beatles Ocak 1969’da, Londra-Twickenham Film Stüdyoları’nda 1966’dan sonra ilk defa seyirci karşısına ama­cıyla biraraya geldi. Dünya tur­nesinden beri konser vermemiş, zor zamanlardan geçmişlerdi. Bir belgesel, bir TV programı ve bir konser yapmayı düşü­nüyorlardı. Daha önce birlikte çalıştıkları yönetmen Michael Lindsay-Hogg ile, sahneye ye­ni şarkılarla dönmeden önceki üretim sürecini kayda geçirme­si için anlaştılar. Lindsay-Hogg bu görüntülerin bir kısmını 1970’te “Let it Be” olarak bili­nen filmi için kullanacaktı.

     Kalanlar-gidenler Belgeselin baş yapımcıları Paul McCartney ve Ringo Starr. Artık hayatta olmayan George Harrison ve John Lennon’ın varisleri Yoko Ono ve Olivia Harrison da yine yapımcılar arasında. Belgesel görüntüleri çekilirken John Lennon ve Ringo Starr 29, Paul McCartney 27, George Harrison ise 25 yaşındaydı.

    Peter Jackson’ın Disney+’ta gösterime giren “The Beatles: Get Back” belgeselinde kullan­dığı materyal ise yine Lind­say-Hogg’un kaydettiği, ancak bugüne kadar yayımlanmamış 60 saatlik görüntü ve 150 saat­lik ses kaydının restore edilme­siyle elde edildi. Duyulamayan sesleri temizleyip izole etmek için yapay zeka teknikleri kul­lanıldı; arşivde uzun saatler ge­çirildi.

    “The Beatles: Get Back”, her biri yaklaşık 2.5 saatlik üç bö­lümle, toplam sekiz saat sürü­yor. Herhangi bir seslendirme ya da grubun yaşayan üyeleriyle güncel röportaj kullanılmamış. Ancak dünyanın gelmiş geçmiş en efsanevi grubuyla geçirdiği­niz 8 saatte, Paul McCartney’in “Get Back”i nasıl yazdığını gö­rüyor; John, Paul, George ve Ringo birlikte aynı odada olma fırsatını yakalıyorsunuz. Ayrıca yönetmen, The Beatles’ın üze­rinde emeği olan insanlara da hakettikleri yeri vermiş: Yoko Ono, Linda Eastman, Linda’nın kızı Heather, yapımcı George Martin… Hepsi bu belgeselde. Yoko Ono, evet, John Lennon’ın yanından ayrılmıyor. Bu durum da Paul McCartney’in pek ho­şuna gitmiyor. Ancak ortada öy­le büyük bir öfke ya da çekeme­mezlik yok. Paul bir zamanlar şarkıları birlikte yazdığı ortağı ve en yakın arkadaşını yitir­mekte olduğunu görüyor; duru­ma üzülüyor ama John’a saygı­sı var ve onu her hâliyle kabul ediyor.

    Belgesele şu bilgilerin ışı­ğında bakmanın da faydası var: The Beatles ilk başta neredey­se John Lennon’ın grubu ola­rak yapılanmışken, 60’ların sonunda dengeler değişmiş, Paul’un etkisi giderek artmış. Menajerleri Brian Epstein’in ölümüyle birlikte boşluğa düş­müşler. Ringo zaten bir kere ayrılmış, sonra geri gelmiş. Ge­orge solo çalışmalar yapmak is­tiyor. Grubu birarada tutmaya çalışan Paul’un otoriter tavrı ise sonunda George’un ayrıl­masına yol açacak.

    Görüntülerin bugüne kadar yayımlanmamasının nedeni, topluluğun neredeyse birbi­rini oracıkta boğma raddesi­ne gelmiş olduğu söylentileri… 1980’lerin başında The Beat­les’ın dolaşımdan kaldırttı­ğı “Let it Be”, dağılmak üzere olan bir müzik topluluğunun portresi niteliğindeydi. Evet, birbirlerini sinir etme beceri­sine kesinlikle sahipler; ama aynı zamanda birbirlerini çok seven arkadaşlar oldukları da bir gerçek.

     Grup sihrini konuştururken Belgesele konu olan meşhur “Get Back”in kayıtları sırasında grup “Abbey Road” ve “Let it Be”de yer alacak şarkıları yazıyor, prova ediyor ve düzenliyordu.

    Peter Jackson montajı ile dinamik, enerjik bir hava kaza­nan “The Beatles: Get Back”te dağılmak üzere olan bir grup yok. Bilakis birarada kalabil­mek için ellerinden geleni ya­pıyorlar. Yaratıcılık en coşkun hâliyle orada. Evet, kayıtlar sırasında George kısa bir sü­re için gruptan ayrılıyor; John, Rolling Stones’un menajeri Al­len Klein ile yakınlaşıyor ama hava kesinlikle karamsar değil.

    Peter Jackson’ın elinde başka bir anlam kazanan ar­şiv, bizlere anlatılan hikayenin yanlış olduğunu da gözler önü­ne seriyor. Burada, birlikte ça­lışıp üreten, birbirinden genel anlamda hoşnut 4 insan var. Bazen birbirlerine dünyayı dar ediyorlar ama çoğunlukla gülü­yorlar ve mutlular. Birbirleri­nin duygularına uyumlanmaya çalışırken, neye yükselip neye alçalacaklarını kestirmeye ça­lışırken, her zaman zarafet ve iyi niyetle davranan insanlar görüyoruz.

    Hikaye nasıl sona erecek derseniz… Gökyüzüne yakın bir yerlerde tabii! 30 Kasım 1969’da plak şirketleri Apple Corps’un çatısında verdikle­ri o sürpriz konserde… Bu, The Beatles’ın “Sergeant Peppers Lonely Hearts Club Band” ka­pağındaki üniformalı hâlleri kadar ikonik bir görüntü. İlk başta yoldan geçenler, mahal­leliler kimin çaldığını, ne oldu­ğunu anlayamıyorlar. Derken laf kulaktan kulağa yayılıyor ve insanlar dükkanların önün­de, işyerlerinin pencerelerini açarak, bir öğle vakti hayatları­nın belki de en müthiş hadise­sine tanıklık ediyor. O sırada John ve Paul’un ellerinde gitar­lar, şarkı söylerken birbirlerine “Birlikte iyiyiz” der gibi bak­ması ise tüm belgeselin özeti..

    Peter Jackson görüntülerin restorasyonunu 4 senede tamamladı. Belgeselin son hâli, The Beatles’ın gelecek albüm, konser ve film projesi için hazırlık sürecini konu alıyor.
  • Doğduğu şehir Ankara’da büyükelçi oldu yıllar sonra

    Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Hervé Magro, 1960 Ankara doğumlu bir diplomat. Pandemi sürecinde, 2020 ortasında göreve başlayan Magro; çocukluğundan gençliğine, tarih eğitimine ve Dışişleri kariyerine kadar Türkiye coğrafyası ve halkı ile içiçe yaşamış bir insan. Magro, Türk-Fransız kültürlerinin ortak kimyasını anlattı.

    Sayın Büyükelçi; Ankara doğumlusunuz ve sonrasında diplomatik kariyerinize burada devam ettiniz. Bize çocukluğunuzun Türkiye’sinden ve bugünle ilişkisinden bahseder misiniz biraz?

    Çocukluğum 1970’lerdeki bir Ankaralının çocukluğudur. Her ne kadar Fransız okuluna git­miş olsam da Türk kültürünün içinde, Türklerle birlikte bü­yüdüm. Dersler bittikten son­ra, sonu gelmeyen futbol ya da misket oyunları, ağaçlardan dut yemek için çıkılan şehir gezile­ri… Gündelik hayattaki tüm bu detaylar, muhteşem bir ülkeyi keşfetmeme de vesile oldu. Ay­rıca, şüphesiz ülkenin zengin tarihini keşfetmem ve sevmem, çocukluğumun kayıp bir cenne­ti olan Side seyahatleri sırasın­da gezdiğim harabeler ve antik tiyatro gezileri sayesinde oldu.

    Daha geniş anlamda hiç kuşkusuz Türkiye, halkı ve ina­nılmaz tarihî zenginliği; iki ülke arasındaki karmaşık ve verim­li ilişkiler de dahil olmak üzere tarih algımı şekillendirdi. Tür­kiye-Fransa ilişkilerinin bir aktörü olmaktan ve geleceğe doğru, onun getireceği zorluk­lara rağmen birlikte ilerleyebil­memiz adına elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaktan dolayı çok mutluyum.

    Nasıl bir eğitim süreci geçirdiniz?

    Gençliğimin bir kısmını Anka­ra’da geçirdim. Burada, Fran­sız mektebi “Küçük Okul”a (La petite école) gittim. Daha sonra, Charles de Gaulle Lisesi henüz yokken, Kızılay’da bulunan kül­tür merkezindeki koleje devam ettim. Lise eğitimim sürerken Fransa’ya gittim. Tarih alanın­da yüksek lisans diploması ve Ulusal Doğu Dilleri ve Medeni­yetleri Enstitüsü’nden (Institut National des Langues et Civili­sations Orientales) Türk dili ve uygarlığı alanında diploma aldı­ğım Sorbonne’da okudum. Daha sonra, Avrupa ve Dışişleri Ba­kanlığı’na giriş sınavındaki ba­şarım nedeniyle, eğitim henüz bitmeden bıraktığım Paris Si­yasal Araştırmalar Enstitüsü’ne (Institut d’Etudes Politiques) katıldım.

    Bir tarihçi olarak, özellikle ilginizi çeken dönemler hangileri?

    Her ne kadar antik döneme kar­şı bir zaafım olsa da hiç şüphe yok ki daha çok çağdaş dönem­lerle ilgilendim, ilgileniyorum. Antik dönem, özellikle Antalya bölgesinde Side, Perge, Aspen­dos ve diğer merkezler benim tutkum. Ancak kendimi diplo­masiye adadım ve uluslararası ilişkiler yolunu seçtim. Bu di­siplinin en büyük ustalarından Jean-Baptiste Duroselle ile ta­rih alanında yüksek lisans yap­ma ayrıcalığına sahip oldum. 1939-1940 arasında Lübnan merkezli Levant ordusunun Ba­kü’deki Sovyet petrol sahalarını hedef alması dolayısıyla Tür­kiye’yi de birinci dereceden il­gilendiren Kafkasya’ya yönelik Fransız projeleri üzerinde çalış­tım. Ayrıca bu çalışmalar, Fran­sa’daki 1. Dünya Savaşı travma­sının hâlâ ne kadar güçlü hisse­dildiğini anlamamı sağladı. Her zaman Versailles Antlaşma­sı’nın Almanya üzerindeki so­nuçlarından bahsederiz; ancak o zamanın Fransız politikasını, bu bir önceki savaşın dehşetine atıfta bulunmadan anlayamaya­cağımızı asla unutmamalıyız.

    Daha sonra, diplomatik ar­şivler müdürüyken, özellikle Türkiye için çok önemli olan “1918-1923, Doğu’da Bitme­yen Savaş” (“1918-1923, à l’Est la guerre sans fin”) sergisinin hazırlık çalışmaları çerçeve­sinde, bu dönemle tekrar ilgi­lenme fırsatım oldu. Bu dönem hem Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu hem de Fransa ile ye­ni Türk makamları arasındaki ilişkilerin ilk temellerinin atıl­ması ve 21 Ekim’de 100. yılını kutladığımız Ankara Antlaş­ması bakımından çok önemli. Tarihsel eğilimlerin her zaman uzun vadede gözetilmesi gere­kir; tüm bunları hatırlayarak daha iyi-doğru ilerleyeceğimize inanıyorum.

    Ankara doğumlu bir Fransız 1960 yılında Ankara’da doğan Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Hervé Magro, çocukluğunun Türkiye’sini sonu gelmeyen misket ve futbol oyunları, şehir turları ve Türkiye’nin zengin tarihini keşfettiği seyahatlerle hatırlıyor.

    İstanbul ve Ankara sizin durduğunuz yerden nasıl görünüyor?

    Bu iki şehri tam anlamıyla kar­şılaştırabileceğimizi sanmıyo­rum. İstanbul, asırlık tarihi ve istisnai coğrafi konumu nede­niyle sıradışı bir şehir. İnsan­ları, mimarisi, geçmişi, bugün gibi dün de yaşama biçimi ola­ğanüstü. Ankara ziyadesiyle farklı; ama benim için hep ço­cukluğumun en güzel yıllarının şehri olarak kalacak. Yaşama kolaylığı, misafirperver bir halk ve keşfedilmeyi bekleyen bir tarih… Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Hititler büyüleyici. Zaten burada doğmuş olmam­dan dolayı kuşkusuz taraflıyım!

    Uzun yıllardır Türkiye’de çalıştınız, çalışıyorsunuz…

    Kariyerim de burada başladı di­yebiliriz. Büyükelçilik Sekrete­ri olarak ilk diplomatik görevim 1988-1991 arasında Ankara’day­dı. Diğer birçok görevden sonra 2009’da, İstanbul Başkonsolosu olarak 2013’e kadar kalacağım Türkiye’ye döndüm. Son olarak Haziran 2020’de pandeminin ortasında, Fransa’nın Anka­ra Büyükelçisi olarak görevimi üstlenmek üzere -kapanmadan sonraki ilk Türkiye uçağına- Strasbourg’dan İstanbul aktar­malı olarak bindim. Döngü böy­lece tamamlandı!

    Ankara büyükelçisi olarak İstanbul’a ne kadar zaman ayırabiliyorsunuz?

    İstanbul’a asla yeterince zaman ayıramayız!

    Tabii düzenli olarak İstan­bul’a gidiyorum; ancak bugün orada, özellikle ekonomik veya kültürel alanda birimleri olan büyükelçiliğin hizmetlerinin gerçekleştirilmesinin yanısıra Fransız varlığını günlük olarak sürdürmenin ağır sorumluğu, İstanbul Başkonsolosu Olivier Gauvin’e ait.

    Türkiye büyük bir ülke ve­İstanbul hâlâ ekonomi ve tu­rizmin merkezi. Ancak Türkiye nüfusunun yüzde 75’inden faz­lasını ve ülkenin gayrisafi yurti­çi hâsılasının üçte ikisini temsil eden diğer şehirleri, belediyele­ri ve insanları da düşünmek ve onlar için çalışmakla yüküm­lüyüz.

    Türkiye ile Fransa’nın kesişim kümesi

    Magro, Türkler ile Fransızların listeleyemeyeceği kadar çok ortak noktası olduğu görüşünde. “İyi şeylere olan sevgi, coğrafyaya bağlılık, tarihî miras üzerine çalışmak” ve elbette gastronomi merakı bu ortak noktalardan…

    Yaşadığımız küresel salgın, sizin çalışma düzeninizi nasıl etkiledi, değiştirdi?

    Bu salgın şüphesiz hepimi­zi derinden etkiledi. Görevime pandeminin ortasında başla­dım. Dünya genelindeki tüm kurumlarda olduğu gibi, bü­yükelçiliğimiz de pandeminin ortaya koyduğu yeni zorlukla­ra uyum sağladı. Uzaktan ça­lışma ve engelleyici tedbirler artık günlük hayatımızın ay­rılmaz bir parçası. Diplomasi zaten beklenmedik durumlara nasıl uyum sağlayacağını bil­mek, yeni bir ortama alışabil­mek ve ondan en iyi dersi çıka­rabilmektedir. Salgın hastalık bizlere yeniden derinlemesine adapte olabilme fırsatı da sun­du; bu zor koşullarda tüm çalış­maları çok iyi yöneten ekibime de müteşekkirim.

    Sizce Türkler ve Fransızların ortak özellikleri, zevkleri var mı?

    Listeleyemeyeceğim kadar çok ortak noktamız var. Mimaride, gastronomide, genel olarak sa­natta aynı zamanda sporda veya girişimcilikte olsun, iyi şeylere olan sevgimiz, iyi yapılan iş, or­tak noktamız. Coğrafyaya bağlı­lık, tarih ve tarihî miras üzerin­de çalışmak ortak noktalarımız. Elbette sofra sanatı bu alanın en iyi örneği.

    Fransız ve Türk halklarının şimdiye kadar olan pandemi­nin üstesinden gelme biçimi; bu kriz esnasında kendimizde keş­fettiğimiz ortak noktalar olan fedakarlığımızı, dayanıklılığı­mızı ve uyum sağlama kabiliye­timizi de ortaya koyuyor. Fran­sa’da olduğu gibi Türkiye’de de hekimler ve sağlık çalışanları hepimize örnek oldu. İki ülke de bu kahramanlara borçludur; hem işlerini hem de işlerinden çok daha fazlasını yaptılar, ya­pıyorlar.

  • Kapari: Küçücük, fıçıcık ve en az 5 bin yıllık…

    Eski Suriye, Mısır, Yunan, Roma’dan bugüne kökü, kabuğu, meyvesi ve yaprağının değişik rahatsızlıklarda balgam ve idrar söktürücü, iştah açıcı, cinsel gücü artırıcı, ağrı kesici olarak kullanıldığı biliniyor. Türkler bu bitkiyle büyük olasılıkla Anadolu’ya gelince tanıştı. Şimdilerde “kapari” diye yabancı bir söyleniş şeklini benimsedik. Zira arada turşusunu yapmayı, dolayısıyla adını da unuttuk; nice sonra onu yabancı tariflerle mutfağımıza dönünce hatırladık.

     Akdeniz’in çocukları üzümdü, zeytindi, en­ginardı diye sayılırken en has evlatlarından biri olan, sessiz sakin “kebere” hep es geçilir nedense. Zeytin kadar, hatta ondan daha da zorlu ko­şullara dayanabilen, bir duvar çatlağına yerleşip dallarını aşa­ğı sarkıtarak mutlu olabilen, bir damla su ve besin için ka­zık köklerini 40 metreye kadar daldırabilen becerikli, daya­nıklı ve kanaatkar bir çalıdır kebere. Kardeşi zeytin gibi bin­lerce yıl yaşamaz. Olsun olsun en fazla 40 yıldır ömrü ama her sene o güzelim çiçekleriy­le Mayıs ayından sonbaharın başına dek bayırları, kayalık­ları, harabeleri, yıkık duvarları şenlendirir.

    Keberegillerin 25 cinsi ve 650 alt türü vardır; ama biz­de en yaygın görülen cappa­ris spinosa yani dikenli olanı ile, c. ovata yani oval olanıdır. Yapraklarının hemen dibin­den uzattığı sivri dikenleriyle korunmaya çalışır ama insanın sınır tanımayan iştahı karşı­sında pek de başarılı olamadı­ğı ortada.

    Arapça al-kabar olan ismi en erken Aramice kayıtlarda qapar olarak geçiyor. Yunanca­da da kapparis / kappari olarak kullanılıyor. Buradan tüm di­ğer dillere yayılan bu isim, aşa­ğı yukarı hep benzer şekillerde söylenegelmiş. Örneğin Hint­çesi kobra ya da kabra, Japon­cası keipa, İtalyancası cappero, Portekizcesi alcaparra. Erken dönem semitik baharat tüccar­ları tarafından dönemin ticaret yollarıyla dünyaya dağılmış ve kullanım şekilleri öğretilmiş. Bizde de adı kebere, gebere ya da gebredir. Türkler bu bitkiy­le büyük olasılıkla Anadolu’ya gelince tanışmış olmalılar. Şimdilerde “kapari” di­ye yabancı bir söyleniş şeklini benimsedik. Neden? Zira arada tur­şusu­nu yapmayı, dolayısıyls adını da unuttuk ve nice sonra dö­nüp dolaşıp yabancı tariflerle mutfağımıza dönünce kapari diye anar olduk.

    Ne kadar küçük o kadar makbul 25 cinsi ve 650 alt türü olan keberegillerin en makbul ve nadir olanı, henüz tomurcukken toplanan en küçük hâli…

    Bir kebere çiçeğini turşu olarak kavanozda gördüğümüz­de, bu güzelliğin bitkinin to­murcuk hâli olduğuna inana­mayız. Mor ibrişimli, gelin gibi narin, gösterişli bembeyaz yap­raklarıyla çok güzel bir çiçe­ği vardır. Ancak bir kere çiçek açtı ise artık kebere tomurcu­ğu değil “kebere karpuzu” olur ondan ancak. Yani meyvesinin olgunlaşmasını beklemek ve zeytin boyutuna ulaşınca sa­lamura yapıp yemek gerekir. O zaman baharlı tadı çok daha yumuşamış olur.

    Kebere çalısının tomur­cuklarıdır esas gözde olan. Ne kadar küçükse o kadar makbul ve pahalıdır. El ile toplanma­sı zorunlu olduğu için en küçük tomurcuk hâli en az bulunan ve en pahalı olanlarıdır. Sekiz değişik büyüklüğe göre pazarla­nan kebere tomurcuklarının 3-5 mm. olan en ufaklarına Fransız­ca “lilliput”, 5-7 mm. olanların­da da “non-pareille” (eşi benze­ri olmayan) adı verilmiş. Güzel bir pazarlama taktiği.

    Güneş yükselmeden ve­ya akşam inerken tomurcuk­lar toplanır, biraz bekletilir ve salamura yapılır. Aynı şey ke­berenin meyvesi olan kebe­re karpuzu için de geçerlidir. Salamura yapmak şarttır. Aynı zeytinde olduğu gibi, acı ta­dı nedeniyle işlemden geçme­den yenemez. Baharlı, keskin, reçineli, kendine özgü lezze­tiyle birçok yemek ve salata­nın, güzel sosun tamamlayıcı dokunuşudur kebere. Hakkı­nı çok da teslim etmeden kul­lanırız tariflerde. Oysa olma­sa, yerini alacak benzer bir tad bulmak zordur, zira henüz açılmadan dalından kopartıl­mış bir tomurcuktur turşusunu kurduğumuz. Doğrudan tuzla kurutulduğunda ya da sirkeyle salamura yapılınca acısını atar. Ancak fermante olunca gelişen kaprik asit, kuersetin ve kem­ferol içeriğiyle kendine özgü o yaban tadı alır. Kuersetin açı­sından, bitki âleminin açık ara en zengin bitkisel kaynağıdır. Yaşlanmayı geciktirir, bağışık­lığı yeniler, kanser ile enfla­masyon karşıtı, antibakteriyel bir flavonoid kaynağıdır.

    14. yüzyılda Kebere

    Bağdatlı hekim İbn Butlan’ın 14. yüzyılda kaleme aldığı Takvim es-sıhha’da (Tacuinum Sanitatis) kebere maddesi…

    İnsanın kebere ile tanışık­lığı epey öncelere gidiyor. Suri­ye’de 70’li yıllarda kazılan Tell-es-Sweyhat’ta MÖ 3000’lere tarihlenen bir çömleğin içinde kebere taneleri bulunmuş. Bel­ki yeniyordu, belki ilaç olarak kullanılıyordu. Buna dair o dö­nemden kalma herhangi bir bilgi yok. Eski Mısır, Mezopo­tamya ve Hitit kaynakların­da da kebereden pek bahsedil­miyor ama bu kullanılmadığı anlamına gelmez. Plinius, Mı­sır’da yetişen ve salkım olarak toplanan bir kapari türünden bahsettiğine göre burada da bilindiğini ve kullanıldığını düşünmek yanlış olmaz. Hitit kaynaklarında da adı geçen an­cak henüz ne olduğunu tanım­layamadığımız bitki adlarından biri belki de keberedir.

    Eski Yunan’dan günümüze kalan kaynaklarda artık kebere­nin kullanım alanları hakkında bilgimiz olmaya başlıyor. Atha­naeus, Theophrastos ve Plini­us, bitkinin kullanım alanları hakkında bize bilgi veriyorlar. Kökü, kabuğu, meyvesi ve yap­rağı değişik rahatsızlıklarda to­nik, balgam ve idrar söktürücü, iştah açıcı, cinsel gücü artırıcı, ağrı kesici ilaç olarak kullanıl­maktaymış. Gastronomi ve tıp konularında temel bilgileri eski Yunan’dan devşiren ve gelişti­ren antik Roma, ardından Bi­zans ve Osmanlılar’da, kebere­nin sağlık alanında kullanımı aşağı yukarı modern tıp devreye girene kadar aynı şekilde de­vam edegelmiş. Roma’nın en önemli hekimlerinden Berga­malı Galenos, sindirim sistemi­ni temizlemek ve tıkanıklıkları gidermek, iştahı açmak için aç karnına bal ya da zeytinyağı ve sirkeyle tuzlanmış meyvelerini veya körpe sürgünlerini salata yer gibi tüketmek gerektiğinden söz eder. Bu gözleme dayalı tıp uygulamaları Bizans devrinde de sürmüş. Bizanslı hekimler de keberenin yemeklerden önce sindirim sistemini hazırlamak için yenebileceğini söyledikle­rine göre, bu bilginin Osmanlı sarayındaki uygulamalara da te­mel teşkil etmiş olması müm­kündür.

    Türkler kebere ile tam ola­rak nerede ve ne zaman tanıştı­lar bilgimiz yok; ancak ilk defa 14. yüzyılda Aydınoğlu Umur Bey için yazılan Tabiatname isimli eserde kebere turşusu­nun adı geçmekte. Daha sonraki zamanlarda Evliya Çelebi tur­şucuların imal ettikleri turşu­lar arasında kebere turşusun­dan da bahsediyor; ancak narh listelerinde adı geçmeyen bu türün sevilen bir başka turşu türü olan lahana kadar yaygın tüketiminin olmadığı anlaşılı­yor. Belki yüzyıllardır aç karnı­na yemekten önce tüketilmesi öğütlenen keberenin normal bir turşu kadar çok yenmemesinin nedeni bu açıdan anlaşılabilir.

    Kanaatkar, dayanıklı bir bitki Bir duvar çatlağına yerleşip dallarını aşağı sarkıtarak mutlu olabilen, bir damla su ve besin için kazık köklerini 40 metreye kadar daldırabilen kebere, güzelim çiçekleriyle Mayıs ayından sonbahar başına dek kayalıkları, yıkık duvarları şenlendirir.

    Arif Bilgin, Osmanlı Saray Mutfağı isimli kitabında mutfak defterleri ve maliye fermanla­rından Osmanlı sarayının kebe­re turşusu tüketimiyle ilgili ay­rıntılı bilgiler vermiş. Çorum’un Osmancık ilçesine giden birkaç helvacı, bitkinin dal ve çiçek­lerini yerinde satın alır, gerekli teçhizatı sağlayarak turşusunu orada imal eder ve İstanbul’a naklederlermiş. Epey masraf­lı olduğu anlaşılan bu işin en önemli maliyet kalemi turşula­rın İstanbul’a nakliyesi olduğu­na göre, Osmancık’ın keberele­rinin lezzet açısından Ege’nin­kilere göre bir üstünlüğü vardı herhalde veya Çorum’un doğal kaya tuzu kaynakları turşunun lezzetini katlıyordu ve tomur­cukların bozulmadan taşınması mümkün olmadığından yerinde turşu yapılıp taşınıyordu Ne ya­zık ki bu tür ayrıntılar hakkında bugün ancak tahmin yürütebili­yoruz. Bir ilginç ayrıntı da, tur­şuya adamotu katılarak tıbben daha faydalı bir hale getirilme­si imiş. Kaynaklara göre sarayın 15. yüzyılda 200 testi olan kebe­re turşusu tüketimi 16. yüzyılda 100 fıçı olmuş.

    Batı’da ise kapari zaten Yunan ve Roma mutfağın­da kullanılagelen bir malze­me olduğu için MÖ 6. yüzyılda Fransa’nın güneyine yerleşen Yunanlar tarafından bölgeye getirilmiş ve özellikle Proven­ce ve güney Fransa’nın yöre mutfaklarında kendine yer edinmiş. Bugün Türkiye di­ğer ülke mutfaklarına doğadan toplanan çeşitli kebere ürün­lerini ihraç eden en önemli ül­kelerden biri. Ancak kebere­nin tarıma alınması yönünde İspanya ve İtalya başta olmak üzere işgücünün ucuz olduğu Kuzey Afrika ve Türk Cum­huriyetleri’nin yanısıra, iklimi müsait olan Avustralya gibi ülkelerde yoğun şekilde çalı­şılmakta. Bu arada biz de yüz­yıllarca kullanıp sonra unut­tuğumuz bu değerli bitkinin tomurcuklarına sofralarımızda eskisi gibi yer vermenin yol­larını arasak, hem sağlığımız hem de ekonomimiz açısından çok hayırlı bir iş olacak.

  • Dünya basketboluna yukarıdan bakan marka

    Dünya basketboluna yukarıdan bakan marka

    19. yüzyıl sonunda icat edilen, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kuralları yeniden düzenlenen basketbol, dünyanın en popüler spor dallarından biri. Basketbolun kalbi ise senelik geliri 8.5 milyar Dolar’a ulaşmış, maçları 200’ü aşkın ülkede gösterilen dev bir global marka: NBA. Sezonu zirvede bitiren takıma dünya şampiyonu unvanını yakıştıracak kadar iddialı, yüz milyonları peşinden sürükleyecek kadar heyecanlı 75 yıllık maceranın dönüm noktaları, efsane kahramanları…

    Amerika Birleşik Dev­letleri’nin Massachu­setts eyaletinde, işçi çocuklarının çoğunlukta oldu­ğu Springfield YMCA Koleji’n­de görev yapan 30 yaşındaki Kanadalı beden öğretmeni Dr. James Naismith; kışın iyiden iyiye bastırması yüzünden öğ­rencilerin okulun kapalı spor salonunda oynayabilecekleri bir oyun icat ettiğinde takvim­ler 21 Aralık 1891’i gösteri­yordu.

    Naismith, yemekhaneden aldığı iki büyük şeftali sepeti­ni salonun 3.05 metre (10 fe­et) yüksekliğindeki balkon de­mirlerine karşılıklı astırmış ve yüksekteki bu iki “kaleye gol” atmayı amaçlayan oyunun adı­nı “basket ball”’ yani “sepet to­pu” koymuştu. Bu yeni oyun 2 yıl içinde önce YMCA okulları­na, oradan da tüm ABD’ye ya­yılarak çok sevilen bir spor ha­line geldi.

    açılışsayfası2
    NBA, kimi zaman engebeli yollardan geçse de 75 yıllık tarihinde sadece spor değil, tüm alanlarda dünya çapında marka olmaya çalışan kurumlara örnek bir model sundu.

    19. yüzyılın son yıllarında basketbolun yaygınlaşmasıy­la birlikte profesyonel takım­lar ortaya çıkmaya başladı. Bu yeni spordan para kazanan ilk takım ise Trenton Nationals’tı. 7 Kasım 1896’da Brooklyn YM­CA takımını 16-1 yenmiş ve adam başı 5 doları cebe indir­mişlerdi.

    ABD’de 1900-1945 arasında 20 farklı irili ufaklı basketbol ligi kurulsa da 1. Dünya Sava­şı, Büyük Buhran ve arkasın­dan 2. Dünya Savaşı gibi fela­ketler yüzünden birçoğu uzun ömürlü olamamıştı. Bu zorlu dönemde ayakta kalabilen ve ulusal anlamda ses getiren iki lig oldu: 1925’te oluşan Ameri­can Basketball League (ABL) ve 1935’te General Electric, Fi­restone, Goodyear firmalarının önderliğinde Midwest Basket­ball Conference (MBC) adıyla kurulan, 2 yıl sonra da­ha geniş kitlelere hi­tap etmek için Natio­nal Basketball League (Ulusal Basketbol Ligi) adını alan NBL. Ancak bu liglerde­ki takımlar 1-2 bin kişilik ufak spor salonlarında, hatta bazen balo salonu, depo gibi mekan­larda mücadele etmek zorunda kalmış, dolayısıyla gelir üret­mekte zorlanmışlardı.

    İlk_şampiyon _1946-47-philadelphia-warriors
    NBA’nın ilk şampiyonu 1946-47 Philadelphia Warriors takımı.

    2. Dünya Savaşı’nın biti­miyle birlikte ABD’de gündelik hayat yavaş yavaş normale dönerken halk da üzerin­deki baskıdan kurtulmanın verdiği rahatlamayla eğlence sektörüne para harcamaya başlamıştı. Girişimciler savaş zamanı biriktirdikleri paraları harcamaya hazır halk kitlelerinin vakit geçirmesini sağlayacak yeni organizasyonlar üretmek için harıl harıl çalışıyordu.

    NBA’nın temelleri buz hokeyiyle atıldı

    1936 Kış Olimpiyat Oyunları’ndan son­ra Boston, New York, Detroit, Chicago gibi kentlerdeki salon­ların sahipleri, buz hokeyi ta­kımları kurarak tesislerini dolu tutacak bir işe imza attılar. An­cak salonların hiç iş yapma­dığı günler de oluyordu ve bu boşluğu madridbet doldurup para ürete­cek bir girişime ihtiyaç vardı. İşte bu düşünce doğrultusunda Boston Garden’ın sahibi Wal­ter Brown ve yakın arkadaşı Cleveland Arena’nın patronu Albert Sutphin’in öncülüğünde NBL’ye rakip olacak bir bas­ketbol ligi oluşturma fikri doğdu.

    6 Haziran 1946’da New York City’deki Commodo­re Oteli’nin toplantı salonun­da, biri Kanada’nın Toronto şehrinden olmak üzere, her bi­ri kendi buz hokeyi takımına sahip 11 salon patronu NBA’in temelini oluşturacak Basket­ball Association of America’yı (BAA-Amerika Basketbol Bir­liği) kurdu. BAA’da yer alan 11 takım ise Boston Celtics, Chi­cago Stags, Cleveland Rebels, Detroit Falcons, New York Knickerbockers, Philadelphia Warriors, Pittsburgh Iron­men, Providence Ste­amrollers, St. Louis Bombers, Toronto Huskies, Washin­gton Capitols olmuştu.

    BAA takımla­rı büyük şehirlerde ve büyük salonlarda maçlarını oynasa da, 1935’ten beri faaliyette olan NBL, daha yetenekli oyuncu­ların boy gösterdiği bir lig ola­rak dikkati çekiyordu. Kolejden mezun olan oyuncuların ilk tercihi henüz rüştünü ispat et­memiş BAA değil, NBL oluyor­du. Örneğin NBA’nın ilk süper yıldızı kabul edilen; gözlükle­ri, “çengel atışı” denen kendine has şut stili ve 2.08’lik devasa boyuyla George Mikan, 1946’da DePaul Üniversitesi’nden me­zun olduğunda NBL’yi tercih etmişti.

    GeorgeMikan1
    NBA’in ilk yıldızı George Mikan, DePaul Üniversitesi’ndeki günlerinde (1945).

    Kulüp sahipleri belki bas­ketbol konusunda tecrübesiz­lerdi, ancak ticaret konusun­da her türlü deneyime sahip­tiler. NBL’nin en büyük silahı olan Mikan’ı buradan kopara­bilirlerse bu ligin sonunu ge­tirebileceklerini düşündüler. BAA yönetimi Mikan’ın takı­mı Lakers ve üç takımı daha NBL’den daha çok gelir elde edecekleri bir iş planına ik­na etti. Bu hamle sonrası NBL kendini lağvetme kararı alır­ken, BAA 3 Ağustos 1949’da National Basketball Associa­tion (Ulusal Basketbol Birliği) adını alarak yola devam etti. NBA’nın basketbolun zirvesine giden yolu işte böyle başladı.

    1950’lerin ilk yarısında ligi domine eden takım, beklendiği gibi Mikan’ın oynadığı Minne­apolis Lakers’tı. Mavi-beyaz­lılar 1949-1954 arasında üçü artarda olmak üzere 5 şampi­yonluk kazandı. Lige olan ilgi her geçen sezon artsa da salon­lara seyirci çekmek hâlâ zordu. Temel şikayet oyunun yavaş­lığı ve skorların düşüklüğüy­dü. Maçların ilk üç çeyreği he­yecanlı geçerken son çeyrekte üstün olan taraf topu dilediği süre potaya hiç bakmadan ve şut atmadan rakip yarı saha­da geçirebiliyordu. Bu da maç sonlarını izleyiciler için adeta bir işkenceye dönüştürebili­yordu. Bunun en saçma örneği 22 Kasım 1950’de Fort Wayne Pistons’ın son şampiyon Min­neapolis Lakers’ı 19-18 yendiği maç olmuştu. İki takımın kay­dettiği 37 sayı, lig tarihinde bir maçta atılan en düşük sayı ola­rak rekor kitaplarındaki yerini koruyor.

    Giderek daha fazla başları­nı ağrıtan bu sorunu NBA yine kendi içinde çözdü. Syracu­se Nationals’ın sahibi Danny Biasone, takımların 24 sani­ye içinde hücum etmelerini sağlayacak bir şut saati fikrini geliştirdi. Bu basit buluş ligin kaderini değiştirdi. 1953-54 sezonunda takımlar ortalama 79.5 sayı üretirken, şut saatiy­le birlikte oyun temposu yük­selince 1955-56 sezonunda bu ortalama 100’e ulaştı. Artık oy­nanan basketbol göze daha hoş geliyor; hız kazanan, oyuncula­rın bireysel ve atletik yetenek­lerini daha fazla gösterebildiği akıcı oyun, salonların dolması­nı sağlıyor; bunun neticesinde de gelirler artıyordu.

    Devlerin düellosu: Russell ve Wilt

    russell_wilt
    Dev’ mücadele: Russell ile Wilt
    Boston Celtics’in 1956’da “draft ettiği” 2.08’lik pivot Bill Russell ile 1959’da Philadelphia Warriors’ın seçtiği 2.13’lük Wilt Chamberlain, lig tarihinin tanık olduğu en büyük rekabetlerden birine imza atacaktı.

    Mikan 1958’de profesyonel ka­riyerini noktalarken sahneye çıkan iki dev adam onun boş­luğunu dolduracak ve NBA’nın popülerliğinin ABD sathında iyice perçinlemesini sağlaya­caktı.

    Boston Celtics’in 1956’da “draft ettiği” 2.08’lik pivot Bill Russell ile 1959’da Philadelp­hia Warriors’ın seçtiği 2.13’lük Wilt Chamberlain, lig tarihinin tanık olduğu en büyük reka­betlerden birine imza atacaktı. Russell savunmasıyla önplana çıkan gerçek bir takım oyun­cusuydu. Irk ayrımcılığının do­ruk noktasında olduğu bir dö­nemde Russell, muhafazakar beyazların kalelerinden Bos­ton’un takımı Celtics’in 1956- 1969 arasında tam 11 kez NBA şampiyonu olmasında başrol oynayacaktı.

    Chamberlain ise inanılmaz cüssesiyle rakiplerini domine ediyordu. Bugün bile birçok­larınca lig tarihinin en baskın oyuncusu olarak değerlendi­rilen Chamberlain, şampiyon­luk yolunda çoğu defa Russell’a takılıp, o dönem sadece bir şampiyonluk sevinci yaşamış olsa da bireysel istatistikleriy­le akıllara durgunluk veriyor­du. 2 Mart 1962’de New York Knicks’e karşı oynanan maçta Warriors formasıyla tam 100 sayı kaydeden Wilt’in bu reko­runun kırılması beklenmiyor.

    ABA’nın doğuşu ve irtifa kaybı

    Tüm olumlu gelişmelere rağ­men NBA için 70’ler pek de parlak geçmedi. 1967’de ku­rulan ve ilk başkanlığını Mi­kan’ın yaptığı ABA, NBA’ya ciddi bir rakip olarak çıkmış­tı. Üç sayılık atışın uygulandı­ğı, yüksek tempolu, renkli ka­rakterlere sahip bu lig, yüksek meblağlar karşılığında kolej li­gi NCAA’dan Julius Erving ve Moses Malone gibi yetenekli oyuncuları alarak NBA’yı eli boş bırakıyordu. Gişe gelirle­ri yıllar sonra inişe geçmişti. Ligin gözden düşmesinin ne­denlerinden biri de, 1970’lerde ülke sathında patlama yaşa­nan uyuşturucu kullanımının NBA’ya da sıçramış olmasıy­dı. Uyuşturucunun pençesine düşerek yeteneklerine rağmen heba olup giden oyuncu sayısı azımsanmayacak boyuttaydı. İnsanlar uyuşturucuyla anılan bir lige rağbet etmiyor, çocuk­larının burayı takip etmesine sıcak bakmıyordu.

    bird_mj_magic
    NBA’nın rüya takımı
    “Rüya Takım” lakaplı 1992 ABD Millî Takımı’nda birlikte oynayan Michael Jordan, Magic Johnson ve Larry Bird, “NBA’nın hayatını kurtaran üçlü” olarak değerlendiriliyorlar.

    NBA, yıllar önce “ayağını kaydırdığı” NBL’nin yolunda ilerlerken iki olay ligin kaderi­nin yeniden yazılmasını sağla­dı. İlki ABA’nın 1976’da teslim bayrağını çekmesiydi. Lig hızlı büyümüş, ancak NBA ile yete­nekli oyuncuları kapmak adına kızıştırdığı transfer piyasası, oyuncu ücretlerinin fırlaması­na neden olmuştu. Çoğu daha küçük pazara sahip ufak şehir­lere ait takımlar bu yükselen piyasaya daha fazla direneme­miş ve iflas etmişti. Ayakta ka­labilenler de NBA’ya katılma kararı almıştı. İkinci neden ise 1980’lerin arifesinde iki genç yıldızın lige girmesiydi.

    Yıldızlar dönemi: Magic, Bird, Jordan

    Michigan State’in 20 yaşın­daki “Magic” lakaplı 2.06’lık oyun kurucusu Earvin John­son ile Indiana State’in 23 ya­şındaki forveti Larry Bird, 26 Mart 1979’da kolej basketbo­lu ligi NCAA tarihinin bugü­ne dek en çok izlenen finalin­de kozlarını paylaşmıştı. İkili, 1979-80 sezonu başlarken Los Angeles Lakers ve Boston Cel­tics formalarıyla lig tarihinin en büyük mücadelesi olan La­kers-Celtics rekabetinin fitili­ni yeniden ateşleyeceklerdi.

    Magic Johnson-Larry Bird ve Lakers-Celtics çekişmesi sıradan bir basketbol rekabe­ti değildi. Aynı zamanda farklı tarzların ve sosyal yapıların da rekabetiydi. Gülümsemesiyle girdiği yerin havasını değişti­ren, atletik ve heyecanlı siyah oyuncu Magic Johnson, adeta Los Angeles’ın şaşaalı ve egzo­tik atmosferinin parkeye yan­sımasıydı. ABD’nin orta batı­sındaki Indiana eyaletinde yer alan French Lick adlı küçük bir kasabadan gelen Bird ise beyaz bir oyuncu olarak hızlı olma­yan, fazla zıplayamayan, ancak çalışkanlığıyla yeteneklerini zirveye çıkaran sokaktaki “orta­lama adamı” temsil ediyordu.

    Giannis_LeBron
    Zirve elden ele
    Michael Jordan’dan NBA bayrağını devralan LeBron James artık kariyerinin sonbaharında ve aldığı bayrağı Giannis Antetokounmpo gibi isimlere devretmeye hazırlanıyor.

    İki oyuncunun sürükledi­ği Lakers’la Celtics, 1980’ler­de 3 kez finallerde karşı karşıya gelirken Magic’li Lakers iki kez gülen taraf olmuştu. 80’ler sona erdiğinde ise Magic ve Bird’ün önderliğinde Lakers 5, Boston ise 3 defa şampiyonluk sevinci yaşamıştı. Magic-Bird düello­ları izlenme rekorları kırarken, 1984 sonbaharında Chicago Bulls formasıyla lige dahil olan bir genç, NBA’yı hayal bile ede­meyeceği bir noktaya getirecek­ti. O isim Michael Jordan’dı.

    Magic Johnson, 7 Kasım 1991’de düzenlediği basın top­lantısıyla HIV virüsü taşıdığı­nı açıklayıp basketbolu bırak­ma kararını duyurduğunda tüm dünyayı şoke etmişti. Bir sene sonra Larry Bird kronikleşen bel ve sırt rahatsızlıkları nede­niyle emekliye ayrıldı. Onların sahneden çekilmesiyle NBA tamamen Michael Jordan’ın hakimiyeti altına girecekti. Chi­cago Bulls, 1991-1998 arasında 6 kez NBA şampiyonu olur­ken MJ de 6 defa finallerin en değerli oyuncusu seçildi. 1993 Ağustos’unda babası James Jordan’ın hunharca katledilme­si sonrası onun hayallerini ger­çekleştirmek adına basketbolu bırakıp 1.5 sene beyzbol oyna­mamış olsa, belki bu şampiyon­lukların sayısı 8 olabilirdi.

    Teknolojinin ve internetin çağı olan 2000’lerde NBA, güçlü altyapısı, yenilikçi anlayışı sa­yesinde basketbolun zirvesi ol­mayı sürdürdü. Shaquille O’Ne­al, Kobe Bryant, Allen Iverson gibi yıldızlar Jordan’dan aldık­ları bayrakla ligin popülarite­sini 2010’lara taşırken günü­müzde de LeBron James, Kevin Durant, Stephen Curry, Giannis Antetokounmpo bu bayrak yarı­şını sürdürüyor.

    1992 Olimpiyat Oyunları’n­da tüm dünyayı büyüleyen Rüya Takım’ın etkisi ve Jordan gibi ikonların itici gücüyle popü­lerliğini yeni ufuklara taşıyan NBA, 1990’larda “Global Düşün, Yerel Hareket Et” düsturuyla Johannesburg’dan Londra’ya, Rio de Janeiro’dan Şanghay’a kadar birçok yerde ofisler açıp varlığını tüm dünyaya taşıdı. Bu ofisler sayesinde ürün satışın­dan, bölgesel televizyon yayın haklarına kadar birçok konuda doğrudan söz sahibi oldu.

    NBA, 75 yıllık tarihinde ki­mi zaman engebeli yollardan geçse de 2021-22 sezonu baş­larken sadece spor değil, tüm alanlarda dünya çapında mar­ka olmaya çalışan kurumlara ve organizasyonlara örnek teş­kil ediyor.

    OSSIE SCHECTMAN / KNICKS

    İlk maç, ilk basket ve ilk galibiyet…

    NBA tarihinin ilk basketi, 1 Kasım 1946’da Toronto Huskies ile New York Knicks arasında oynanan maçta Knicks’ten Ossie Schectman tarafından kaydedildi. Maçı kazanan da Knicks oldu.

    İLKBASKET2
    NBA tarihinin ilk sayılarını kaydeden Ossie Schectman (1913-2013) ilk maçın istatistik kağıdıyla birlikte…

    NBA’da resmî kayıtlara göre 2021-22 sezonunun baş­langıcına kadar oynanmış tüm müsabakalarda kaydedilen sayı toplamı 12.838.829. İlk sayı için 1 Kasım 1946’da oynanan Toronto Huskies-New York Knicks maçına gidiyoruz. Her ne kadar ligin adı henüz BAA olsa da NBA tarihinin ilk karşılaşması kabul edilen bu maç, Toronto’daki Maple Leafs Salonu’n­da, içeri girebilmek için 75 cent-2.5 dolar arasında ücret ödemiş 7.090 biletli seyirci karşısında oynanmıştı. Huskies takımı hava atışını kazan­dıktan sonra ilk hücumda sayı bula­mazken dönen topta hızlı hücuma kalkan Knicks’te Leo Gottlieb’den al­dığı pası turnikeyle baskete çeviren Ossie Schectman, NBA tarihinin ilk sayılarını atan oyuncu olarak tarihe geçmişti. Knicks, maçı da 68-66 kazanarak ligde ilk galibiyeti elde eden takım olmuştu.

    NBA’da resmî kayıtlara göre 2021-22 sezonunun baş­langıcına kadar oynanmış tüm müsabakalarda kaydedilen sayı toplamı 12.838.829. İlk sayı için 1 Kasım 1946’da oynanan Toronto Huskies-New York Knicks maçına gidiyoruz. Her ne kadar ligin adı henüz BAA olsa da NBA tarihinin ilk karşılaşması kabul edilen bu maç, Toronto’daki Maple Leafs Salonu’n­da, içeri girebilmek için 75 cent-2.5 dolar arasında ücret ödemiş 7.090 biletli seyirci karşısında oynanmıştı. Huskies takımı hava atışını kazan­dıktan sonra ilk hücumda sayı bula­mazken dönen topta hızlı hücuma kalkan Knicks’te Leo Gottlieb’den al­dığı pası turnikeyle baskete çeviren Ossie Schectman, NBA tarihinin ilk sayılarını atan oyuncu olarak tarihe geçmişti. Knicks, maçı da 68-66 kazanarak ligde ilk galibiyeti elde eden takım olmuştu.

    NBA’da resmî kayıtlara göre 2021-22 sezonunun baş­langıcına kadar oynanmış tüm müsabakalarda kaydedilen sayı toplamı 12.838.829. İlk sayı için 1 Kasım 1946’da oynanan Toronto Huskies-New York Knicks maçına gidiyoruz. Her ne kadar ligin adı henüz BAA olsa da NBA tarihinin ilk karşılaşması kabul edilen bu maç, Toronto’daki Maple Leafs Salonu’n­da, içeri girebilmek için 75 cent-2.5 dolar arasında ücret ödemiş 7.090 biletli seyirci karşısında oynanmıştı. Huskies takımı hava atışını kazan­dıktan sonra ilk hücumda sayı bula­mazken dönen topta hızlı hücuma kalkan Knicks’te Leo Gottlieb’den al­dığı pası turnikeyle baskete çeviren Ossie Schectman, NBA tarihinin ilk sayılarını atan oyuncu olarak tarihe geçmişti. Knicks, maçı da 68-66 kazanarak ligde ilk galibiyeti elde eden takım olmuştu.

    NBA KADROSU: NİJERYA’DAN SIRBİSTAN’A

    ‘Amerikan Oyunu’ndan küresel lige doğru…

    NBA bugün dünyanın pek çok ülkesinden oyuncuya evsahipliği yapan küresel bir lig. 41 ülkeden 107 uluslararası oyuncu forma giyiyor.

    doncic_jokic_giannis
    NBA’nın Avrupalı süper yıldızları Slovenya’dan Luka Doncic, Sırbistan’dan Nikola Jokic ve Yunanistan’dan Giannis Antetokounmpo.

    İtalya’da doğup, Kanada’da yetişen Henry Biasatti, Toronto Huskies formasıyla 6 maçta yer aldığı 1946-47 sezonunda NBA’da oynayacak yüzlerce uluslararası oyuncuya öncülük ettiğinin muhtemelen farkında değildi. Biasatti’den 75 yıl sonra NBA, 41 ülkeden 107 uluslararası oyuncunun forma giydiği küresel bir lig haline dönüşmüş durum­da. Sloganı yıllarca “America’s Game” (Amerika’nın Oyunu) olan NBA’nın normal sezonunun son MVP’si Sırp Nikola Jokic. Son finallerin MVP’si ise Milwaukee Bucks’ı 50 yıl sonra tarihinin ikin­ci şampiyonluğuna taşıyan Nijer­ya asıllı bir Yunanistan vatandaşı olan Giannis Antetokounmpo.

    NBA’nın bugün küresel çapta bir lig olmasına önayak olan kişi, geçen sene ölen eski NBA Baş­kanı David Stern’dü. 1984-2014 arası 30 sene boyunca ligi yöne­ten Stern, 1988’e kadar amatör­lerin mücadele ettiği Olimpiyat Oyunları’nda profesyonellerin de yer almasını sağlayan girişimde büyük rol oynarken; 1992 Barce­lona’da ABD’nin Magic Johnson, Larry Bird, Michael Jordan, Karl Malone gibi 12 NBA oyuncu­sundan oluşan “Rüya Takım” kadrosuyla mücadele etmesini mümkün kılmıştı. O kadro altın madalyaya rakiplerini ezerek uzanırken tüm dünyaya NBA’nın seviyesini gösterdi ve genç bas­ketbolculara ilham kaynağı oldu.

    TÜRKLER NBA’DA

    Mirsad, Hido, Memo…

    1998’de NBA’ya giden ilk Türk Mirsad Türkcan’dan bu yana Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur da başarılarıyla adlarını lig tarihine yazdırdılar. Bu sezon ise basketbolun zirvesinde Türkiye’den 5 oyuncu yer alıyor.

    hedo
    Hidayet Türkoğlu, 2008’de “En Çok İlerleme Kaydeden Oyuncu” ödülünü alırken.

    NBA’da 2021-22 sezonu başlarken takımların kad­rolarında Türkiye’de doğmuş 5 oyuncu bulunuyor. NBA’daki ilk sezonlarını geçirmeye hazırla­nan Alperen Şengün (Houston) ve Ömer Faruk Yurtseven (Mi­ami) dahil bugüne dek 14 Türk oyuncu ligde forma giydi. NBA kapısından ilk giren oyuncumuz ise 1998’de Houston tarafın­dan draft edilen ve 1999-2000 sezonunda Milwaukee ve New York formalarıyla toplam 17 maça çıkan Mirsad Türkcan oldu. 2008’de NBA’nın “En Çok İlerle­me Kaydeden Oyuncusu” seçilen Hidayet Türkoğlu, 2000-2015 arasında 6 farklı takım forma­sıyla 997 normal sezon maçına çıkarak NBA’da en uzun kariyere sahip oyuncumuz olarak kayıt­lara geçti. 2002-2012 arası 10 sezon boyunca ligde top koştu­ran Mehmet Okur ise 2004’te Detroit Pistons’ta oynarken NBA şampiyonluğu sevincini yaşayan ve 2007’de Utah Jazz’dayken, “all-star” seçilen bugüne kadarki ilk ve tek oyuncumuz.

  • Kilise, cami, bostan… Çokkültürlü bir mekan

    Boğaz’da, Anadolu yakasının eski köyü Kuzguncuk’un tarihi 16. yüzyıla kadar uzanıyor. Bugün apartmanlar, işyerleri ve restoranlar arasında bulunan semt, cumhuriyet döneminden bugüne, siyasi iktidarlardan ziyade sakinlerinin çabasıyla tarihî dokusunu korumaya çabalıyor.

    Yolunuz Abdülmecid Efendi Köşkü’ne düşerse, bu muhteşem binayı göz­lemlemekle yetinmeyin. Hemen yakınından denize inen yokuşun sağ tarafındaki, yüksek duvarla­rın arkasında kalan, geniş yeşil alana da dikkat edin.

    İmam Galip’in başında, soka­ğın sağındaki minik düzlüğe gi­rin. Deniz yönünde ilerleyip düz­lüğün ucuna geldiğinizde, olağa­nüstü bir Kuzguncuk manzarası çıkacak karşınıza: İki tepe ara­sında bir koyak. Sağ taraf Nak­kaştepe, sol taraf Sultantepesi…

    Bakışlarınızı manzaradan ayırıp etrafınıza bakın. Her ta­rafını otlar bürümüş, metruk bir alan göreceksiniz. Burası alelade bir yer değil: Etrafa rastgele ya­yılmış gibi duran, darmadağın, sayısız taş levha. Üzerlerinde İb­ranice yazılar… Burası meşhur Kuzguncuk Yahudi Mezarlığı’dır.

    Kuzguncuk 16. yüzyılda Ya­hudi köyü olarak geçer. Yahu­diler için özel bir öneme de sa­hiptir: Kutsal Topraklar’a giden yolun başı sayılırdı Kuzguncuk. Müslümanların aynı nedenle Üsküdar’ı Kâbe Toprağı diye an­dıklarını hatırlayalım.

    Mezar taşlarının büyük ço­ğunluğu yatay levhalar şeklinde­dir. Endülüs Yahudilerinin âdeti böyle imiş Minna Rozen’e göre. Bazıları, türbelerde görmeye alı­şık olduğumuz türden “sanduka” şeklinde. En eski mezartaşı 1592 tarihli ve Polonyalı bir Yahudi­ye ait.

     Cami ile kilise aynı karede

    Kuzguncuk’un Ermeni kilisesi Surp Lusavoriç’in kubbesi ile Kuzguncuk Camii’nin minaresi aynı kare içinde, neredeyse aynı binanın parçaları gibi…

    Sarkis Kalfa

    Mezarlığın bulunduğu sem­tin adı İcadiye’dir. Sarkis Kal­fa 18. yüzyılda, kendi icadı olan yöntemle nakışlı özel bir bas­ma-yazma üretirdi burada. Sem­te adını veren de bu icattır. Ned­ret Ebcim “İcadiye caddesin­de sağlık ocağının yanında” bir imalathane olduğunu hatırlar. Basma-yazmalar sırtlanır deniz kenarına getirilir, Boğaz suları­na batırıldıktan sonra kurutulup imalathaneye geri getirilirmiş (Kumaşın üzerine desenler ya yazılır ya da şablon ile basılır­dı. “Yazma” ve “Basma” buradan geliyor).

    Cami – Kilise

    Üryanizade Sokak’ta deniz yö­nünde ilerlediğimizde, sokağımı­zı kesen Perihan Abla Sokak’ı da geçtikten sonra, sağda güzel bir manzara çıkar karşımıza: Kuz­guncuk’un Ermeni kilisesi Surp Lusavoriç’in kubbesi ile Kuz­guncuk Camii’nin minaresi aynı kare içindedirler ve sanki ikisi aynı binaya aitmiş gibi dururlar. Kuzguncuk’u bir hoşgörü timsali olarak görenler için semtin öze­tidir bu manzara.

    Kilise Abdülaziz tarafından Beylerbeyi Sarayı’nın inşaatında çalışan Ermeni ustalar için yap­tırılmış. Zaten Üryanizade So­kak’ta bu Ermeni ustalar oturur­muş eskiden. Sokakta (ve Kuz­guncuk’ta da) hiç Ermeni yoktur artık ama.

    Çarşı Caddesi’ne çıkıp sağa döndüğümüzde, kiliseyi cephe­den görürüz. Cami gayet yenidir. 1950’lerde yapılmıştır. 1930’lar­da bile Kuzguncuk nüfusunun %90’ı gayrimüslimdi. O yüzden belki, cami yoktu daha önce.

    Cami için komşusu kilise 500 TL bağışta bulunmuş. Bu arada arsasının bir kısmını da vermiş. Kilisenin camiye yap­tığı jest güzel ama Türkiye’deki azınlıklarda hayatta kalma iç­güdüsüyle refleks haline gelmiş birtakım davranışlar olduğuna ben şahidim. Bu bağlamda dü­şünürsek, öz itibarıyla zoraki bir jest olabilir bu. Şahsi dü­şüncem.

    Caminin yanından giren yol Yenigün Sokak’tır. Bizi Kuzgun­cuk’un göbeğine götürür. Yeni­gün Sokak’ın Tufan Sokak’tan itibaren devamı gibi olan Bostan Sokak’ın İcadiye Caddesi’ne ka­vuştuğu yerde sokağa adını ve­ren bostanın girişi vardır.

    Bostan

    Kuzguncuk’taki dönüşümün en sempatik unsuru hobi bahçesi­ne dönüşmüş olan bu bostandır. Eski Kuzguncuklular orayı “İl­ya’nın Bostanı” diye hatırlar.

    İlya Rum’dur. Babası İspi­ro’nun ölümünden sonra o eker biçer bostanı. Kuzguncuk halkı ondan sebze-meyve satın alma­ya alışıktır. Çocukları da bostan­dan erik çalmaya!

    1984’te ölene kadar çalışır orada İlya. Ondan sonra ara­zi boş kalır ve bostan Kuzgun­cuk halkının olur! İncirleri yenir bostanın. Çocuklar orada oynar­lar. Kurbanlar orada kesilir. İca­bında çöpler de oraya bırakılır! Derken, 1990’ların başında, esra­rengiz (!) bir şeyler olmaya baş­lar. Etrafı çitle çevrilir. Birileri gelip gitmeye başlar. Bunlardan biri Prof. Mehmet Haberal’dır.

    Orada özel diyaliz merkezi açmaktır niyeti. Devletten kira­lamıştır arsayı. Planlar, projeler… Ve inşaat hazırlıkları. Kuzgun­cuk halkı (daha doğrusu halkın bir kısmı) örgütlenir Kuzgun­cuklular Derneği vasıtasıyla. Kuzguncuk’un “eski” sakinleri ile “yeni” sakinleri biraraya ge­lirler. Biri nöbetçi olur, arsa etra­fında bir hareketlenme olduğun­da koşar haber verir! Bir tanesi arsanın imar durumunu araştı­rır, bir tanesi basın-yayın dünya­sını harekete geçirir.

    İlya’nın Bostanı semtin simgesi 1990’ların başında mahalle sakinlerinin birleşip mücadele ederek iş makinelerini durdurduğu “Bostan” eskiler tarafından “İlya’nın Bostanı olarak biliniyordu (üstte). Kuzguncuk Yahudi Mezarlığı’nın kocaman yatay levhaları (altta).

    Neticede, 2002’de iş makina­ları tekrar arsaya girdiğinde (bu sefer Haberal’ın maksadı orada bir özel okul açmaktır) Kuzgun­cuk halkı yine harekete geçer, toplanıp gösteri yaparlar. Can Yücel de katkı sağlar bostanın savunulmasına. İnşaatçılar arsa­ya girdiklerinde, ondan esinle­nerek “dandini dandini dastana, danalar girdi bostana” ninnisini söylerler hep bir ağızdan!

    Neticede bostan kurtulur. Büyükçe bir kısmında hobi bah­çeciliği yapılır İlya’nın Bosta­nı’nın. Bir kısmı gezinti bahçe­sidir. Bostanın içinde yine geniş bir alanda bir sinema perdesi ve onun önünde düzenlenmiş otur­ma yerleri göze çarpar. Kuzgun­cukluların yazlık sinema özlemi­ni gidermek için belki! Koskoca bir yeşil alan yani. Halkın hava aldığı bir yer. Hem de insanların oturdukları semtin geçmişiyle bağ kurmalarını, onu kurtarmak için verdikleri mücadeleden do­layı kendileriyle gurur duymala­rını sağlayan. İstanbul’da hiç alı­şık olmadığımız bir şey.

    Madalyonun bir de öteki yü­zü var. Devlet 1977’de, birden­bire İlya’nın babasının “firari ve mütegayyip eşhas”’tan olduğu­na karar verdi, 1924’te çıkarıl­mış bir yasaya göre! Ve bosta­na el koydu. Sözkonusu kanun, 1924’te malının başında bulun­mayan gayrimüslimlerin malla­rının devlete intikalini öngö­rüyordu. İlya bostanı ekmeye devam etti, bir yandan da borç ödedi taksit taksit. Ancak dev­let 2011’de, bu şekilde el konu­lan vakıf mallarını iade ederek hatasını kabul etti. O dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu “bu bizim açımızdan vatandaşları­mızın haklarının iadesidir” dedi. İlya’nın ailesinden ve bostanın Türkiye’deki tek varisi olan Di­mitria Teyze “Bostan bizimdir!” diyor ve tabii onun için “biz” ve bostanın “kurtarılması” bam­başka bir anlam taşıyor.

  • Türkçenin kutsal ve bilimsel kitabı Dîvânu Lugâti’t-Türk 950 yaşında

    Kaşgarlı Mahmud’un 1072’de yazmaya başlayıp 1077’de tamamladığı sözlük, Türkçenin gelmiş geçmiş en önemli referans kaynağı. Eserin içindeki kelimeler, örnekler, atasözleri, karşılaştırmalar ve açıklamalar, Türk kültürünün evrensel boyuttaki zenginliğini kayıt altına alan müstesna bir dil zenginliği sunar. O, Türklerin “hor görülecek göçebeler” olmadığını dönemin yüksek kültürüne (Arap ve Fars) kanıtlar ve yüzyıllardır Türklere karşı oluşan önyargıları yerle bir eder.

    HATİCE ŞİRİN

    Kaşgarlı Mahmud bir dilbilimci, etnograf ve Türkologdur. Kaşgar’ın 50 km. güneybatısında İpek Yo­lu üzerinde bulunan Opal vaha köyündeki türbesinde, tahminî doğum ve ölüm tarihi 1008- 1105 olarak kayıtlıdır. Hakkın­da bildiklerimiz, ünlü sözlüğü Dîvânu Lugâti’t-Türk’te kendi­sine dair ketumca bir tutumla verdiği bilgilere dayanır. Babası Isık Göl’ün güney kıyısındaki Barsgan kentinin yöneticisi­dir. Karahanlı hanedanı üyesi soylu bir ailedendir; başkent Kaşgar’da görevlendirilince, Mahmud da burada yetişmiş­tir. Kaşgarlı Mahmud, Türkle­rin yaşadığı kentleri, bozkırları gezmiş; Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma ve Kırgızların lehçele­rini en ince ayrıntısına kadar öğrenmiş; gittiği yerlerden mo­dern bir dilbilimci gibi veriler toplamış; bunları karşılaştır­malı olarak sözlüğüne kaydet­miş ve tüm bunları Halife’ye sunmak üzere Bağdat’a gitmiş­tir.

    Özgüveni yüksektir. Kendi dilinin en zarif, konuşmasının en belagatlı, tahsilinin en yük­sek, soyunun en köklülerden olduğunu sıraladıktan sonra, mızrak atışında da en iyilerden olduğunu yazar. Bu otobiyog­rafik bilgi, bize 8. yüzyıl Orhon Yazıtları’nda bir Türk beyinin en önemli nitelikleri şeklinde zikredilen “bilge” ve “alp” ol­manın 300 yıl sonra da presti­jini koruduğunu gösterir. Zeki Velidî Togan (1890-1970), bu cümlesinden ve sözlükteki as­kerî terminolojiden hareketle, onun aslen asker olabileceği­ni düşünür. Mahmud, her Türk lehçesini mükemmel öğrenmiş, bunların hepsini kapsayan ki­tabını iyi bir düzenle yazmış, eserine Dîvânu Lugâti’t-Türk adını vermiştir. Arapça, Farsça ve o dönemin diğer Türk leh­çelerinin tamamını bildiği gibi, İran ve Irak’ta Rumcayı da öğ­rendiği kabul edilir.

    Kaşgarlı Mahmud’un kitabındaki harita.

    György Hazai gibi kimi tür­kologlar, onun Türk kentle­rini dolaşmasını ve Bağdat’a gitmesini Karahanlı konfede­rasyonundaki iç karışıklıklar­dan kaçmak istemesine bağlar. Omeljan Pritsak, sonunun taht kavgasında zehirlenen diğer ai­le üyeleri gibi olmasından kay­gı duyarak Bağdat’a siyasi mül­teci olarak gittiği yorumunda bulunur.

    Kaşgarlı Mahmud, Bağ­dat’a gitmeden birkaç yıl önce (1058), Abbâsîler Tuğrul Bey komutasındaki Selçukluların himayesine girmişti. Halife, Tuğrul Bey’e “İslâm’ın temel direği”, “Doğu ve Batı’nın hü­kümdarı” unvanlarını vermekle kalmamış, onu kızıyla evlendi­rip hilafetin ortağı ilan etmiş­ti. Halife varolan sınırlı gücünü Türklere borçluydu. Bağdat o dönemde Türklerle dolmuştu ama, aristokrat zümre Türk­çe değil Farsça konuşuyordu. Araplar, Farslar, hatta Selçuk­luların kendileri bile Türkçeyi kültürel derinliği olmayan, şiire ve felsefeye uymayan kaba bir dil olarak görüyordu. Kaşgar­lı Mahmud’un misyonu tam da bu zamanda belirginleşti: Hali­fe ve onun etrafındaki üst sını­fa hakir gördükleri Türkçenin yetkinliğini gösterecekti. O bu­nu planlarken, ana dillerini ko­nuşmaktan vazgeçen Selçuklu seçkinlerine de bir mesaj ver­meyi düşünmüş olabilir.

    Mahmud, Türkleri ve Türk­çeyi o dönemin “medeni” dün­yasına kabul ettirmek ve üst kültüre dahil etmek için parlak zekasını devreye sokar: Kitabı­nın giriş kısmında “Nişaburlu ve Buharalı imamlardan bizzat işittim” dediği sahih olmayan iki hadisle Türkçenin öğrenil­mesini dinin bir vecibesi ola­rak takdim eder! Mahmud, “bu hadis doğruysa Türkçeyi öğ­renmek vaciptir, doğru değilse aklın gereğidir” diyerek, Arap ve Farslara Türkçenin derinli­ğini ve zenginliğini kanıtlama konusundaki inatçı ve coşku­lu kararlılığını gösterir. Mah­mud’un “Arapça ve Türkçenin aynı tempoda koşan iki yarış atı gibi olduğu” iddiası; Ameri­kalı Türkolog Robert Dankoff tarafından “İslâmiyet’in dili öylesine prestijliydi ki, Arapça, Türkçenin ölçülmesinde kulla­nılan bir modeldi” cümlesiyle yorumlanır.

    Kaşgarlı Mahmud’un ünlü eserinin elimizdeki tek nüshası 1 Ağustos 1266’da kopyalanmış (üstte). Bugün İstanbul Millet Kütüphanesi’nde (altta).

    O, Türklerin “hor görülecek göçebeler” çerçevesine sığdırı­lamayacağını dönemin yüksek kültürüne (Arap ve Fars) gös­termek ve yüzyıllardır Türklere karşı oluşan önyargıları kırmak için bu yola girmiştir. Kitabını takdim ettiği Halife’ye hitaben artık onların devrinin kapandı­ğını; Türk çağının başladığını; Türklere bağlananların güçlen­diğini; ayaktakımının alçaklık­larından Türklerin yardımıy­la kurtulduklarını; aklı başında herkesin Türkçe konuşması ve Türklere katılması gerektiğini ve aksi halde ok yağmuruna tu­tulacaklarını yazar.

    Metnin tamamı, dikkatle seçilmiş nazik sözlerle süslen­miş, ancak aynı zamanda teh­ditkar imalar içeren bir mani­festodur. Kitabın giriş kısmı öylesine görkemli ve debde­belidir ki Frederick Starr, “gü­nümüz yayımcılarının hiçbiri 1.000 yıl önce yazılmış bu ese­rin önsözünü aşabilen bir tanı­tım yazısı kaleme alamaz” yo­rumunu yapar.

    Kaşgarlı Mahmud’un 1072’de yazmaya başladığı, 1077’de tamamladığı sözlük, Türkçe-Arapça tanıklı bir söz­lüktür. Başlığı Arapça bir ter­kiptir; literal çevirisi “Türk dil­lerini toplayan kitap” anlamı­na gelir. Mahmud’un elinden çıkan orijinal yazma kayıptır. Bugün elimizdeki 319 varak­lık tek nüsha 1 Ağustos 1266’da kopyalanmıştır.

    Arap sözlük yazımı gelenek ve ilkelerini iyi bilen Mahmud, kitabını bu yöntemle düzenler. Sözlükteki hemen her mad­de, ya bir cümle ya bir şiir ya da bir sav (atasözü) ile örneklen­dirilir. Sözcüklerin sadece tek anlamı değil, farklı ve mecaz anlamları da verilir. Türkçe söz­cük ve örneklerin üzeri kırmı­zı mürekkeple çizilip farkedil­meleri sağlanır. Fiil olan madde başlarının örnekleri, tekil 3. ki­şi geçmiş zaman çekimindedir (Günümüzde “acı(mak)” olarak kullandığımız fiili şöyle açık­layıp örneklendirir: “(açı-) sir­ke açıdı (Sirke ekşidi). Yaranın ağrısı zonklarsa yine aynıdır”. Bazı sözcüklerin farklı Türk lehçelerindeki anlamlarını veya biçimlerini verir (“uğur: Oğuz­cada hayır ve bereket. Yolcuya ‘yol uğur bolsun’ denir ki ‘yol, hayır ve bereket içinde geç­sin’ demektir”). Mahmud bazı maddelerde etimoloji de yapar (“Ören: Oğuzcada her şeyin kö­tüsü demektir; ‘harap’ anlamın­daki Farsça ‘vīrān’ kelimesin­den alındığını düşünüyorum”). Üstelik bu tip köken açıklama­larında çarpıcı bir dil milliyetçi­liği sergiler: “Oğuzlar Farslarla temasa geçtikleri zaman birçok Türkçe kelimeyi unutarak yer­lerine Farsçasını kullandılar. Bu da onlardan biridir”.

    Kaşgarlı Mahmud’un ko­nuştuğu Türkçe, günümüz bi­lim dünyasında “Karahanlıca” diye bilinir. Ancak Mahmud, kendi dilini hep “Hâkaniye” di­ye anar. Sözlüğünde, Hâkaniye hükümdarlarının “Buğra Kara Hākān” unvanı taşıdıklarını be­lirtir. O dönemde basılan sikke­ler ve Arap-Fars kaynaklarında geçen “Karahan” terimi, mo­dern anlamıyla Türkolojinin kurulmasından, 19. yüzyıldan sonra yaygınlaşacaktır.

    Kaşgarlı Mahmud’un Kaşgar’ın 50 km. güneybatısında İpek Yolu üzerinde bulunan Opal vaha köyündeki türbesi

    10.-13. yüzyıllar arasında Orta Asya’yı Buhara’dan Tarım havzasına kadar ele geçiren Karahanlılar, İslâm dünyasının bir kısmını Türk töresiyle yö­neten bozkır kökenli ilk hane­danlıktır. Bir başka Türk gru­bu olan Oğuzlar da, yine aynı dönemlerde tedricen Horasan ve Anadolu’yu ele geçirmişler­di. Ahmet Bican Ercilasun’a göre Mahmud, Malazgirt Sa­vaşı sırasında yüksek olasılık­la Bağdat’taydı ve eserinin ha­zırlıklarıyla meşguldü. İşte bu büyük zaferlerin de etkisiyle Türk kültürü ve Türk dili Mah­mud’un eserinin hemen her sa­tırında âdeta kutsanır. Ali Şir Nevai’ye kadar geçen 400 yıllık zaman diliminde hiçbir Türk, Kaşgarlı Mahmud kadar keskin bir Türkçe propogandası yap­mayacaktı. Mahmud, bunun gururunu “Türk” sözcüğünü açıklarken Hz. Muhammed’in ağzından dile getirir: “Benim bir ordum var. Onları Türk di­ye adlandırdım. Bir kavme kız­dığım zaman üstlerine onları musallat ederim. Bu, diğer bü­tün insanlara karşı onların üs­tünlüğüdür”.

    Mahmud’un diyalektiği

    Bunlarla birlikte, Mahmud’u salt doktrinel bir “Türkçe pro­pagandisti” çerçevesinde de­ğerlendirmek yeterli değildir. O, Müslümanlığı yeni kabul et­miş bir topluluğun İslâmiyet’e candan bağlı bireyi olsa da; eski animist, şamanist inançların ve bozkır kültürünün tarihe gö­mülerek yitip gitmesinin kay­gısını da derinden taşır; henüz canlılığını koruyan bu değerle­rin tüm temel taşlarını titizlik­le eserine yansıtır. Kepeneğin omuzlarına dikilen keçe parça­sından (“yaŋalduruk”), ırmak kıyısında çocukların oynadı­ğı geleneksel oyunların adına (“müŋüz”); atın boynuna ta­kılan muskadan (“monçuk”), bostanlara nazar değmesin di­ye konan korkuluğa (“abakı”); kâhinlerin (“yatçı”) taşlarla bulut ve yağmur için kehanet­te bulunmasından (“yatlamak”) kısrağın arkasında kalan ta­yı çağırmak için söylenen lafa (“kurı kurı”) kadar her sözcüğü kaydeder. Türklerin inancına göre yılda bir gece ölülerin ruh­larının toplanıp yaşamlarını sürdükleri yerlere gittiklerin­de çıkan gürültünün adı (“tiki”) bile kayıtlıdır sözlüğünde.

    Öz kültürün unutulması­na dair açıkça dile getirmediği ama satır aralarından okuna­bilen endişesini eski bir Türk atasözüyle taçlandırır: “İl kalır törü kalmas”; yani ‘”Ülke bı­rakılır, ama töre (örf ve adet) bırakılmaz”. O, İslâmiyet’in Arap ve Fars kültürlerini taklit ederek değil, bozkır kültürüy­le sentezlenerek, Türk tarihsel mirasına entegre edilerek ya­şanması görüşündedir.

    Akademik derinlik Kaşgarlı Mahmud, eserinde meselenin yüzeysel veya kolay yanını seçip sözcüklerin yalnızca temel anlamını verip geçiştirmez; ayrıntılara yer verir. Örneğin İslâmiyet’in yasakladığı şarap (“süçig, bor, çağır”) yemeğin hazmedilmesine yarayan bir içecektir (“süçig aşıg siŋdürdi”); ama aynı zamanda sarhoşluğa sebep olur (“süçig anı esürtti”); çok içilirse de adamı kusturur (“süçig erig kusturdu”). Kırmızısına “kızıl süçig”, sıcağına “bışıg”, saklandığı kaba “sağır”, süzüldüğü huniye “aŋut” denir. Döneminde, olgun adam gibi davranan toy delikanlıları eğitmek için “şarap olmadan sirke olma” (“bor bolmadın sirke bolma”) atasözü kullanılır.

    Kaşgarlı Mahmud’un türbesi
    1829 ve 1897’de iki defa
    onarım görmüş.

    “Teke”yi açıklarken “erkek keçi” demekle kalmaz; boynu­zundan yay yapıldığını, köse adamlara “teke sakal” dendiği­ni belirtir.

    “Burçak” hem “börülce” hem de benzetme ilişkisiy­le “ter taneleri” anlamındadır, “burçaklan(mak)” boncuk bon­cuk terlemek anlamındadır.

    O dönemde iri çekirdekli meyvelerin genel adı “erük”tir (erik); “tülüg (tüylü) erük” şef­tali, “sarıg (sarı) erük” kayısıdır.

    Sadece insanların değil, hay­vanların sağaltılmasındaki halk hekimliği yöntemlerin­den de bahseder: “Aŋduz: Bir bitkinin köküdür; kazılarak çı­karılır ve karnı ağrıyan at bu­nunla tedavi edilir”.

    Kaşgarlı Mahmud’dan Türkçe eklerle ilgili bilgiler de alırız. Bugün genellikle “su­sa(mak)” fiilinden tanıdığımız istek bildiren ek, başka yiye­cek-içecek adlarına da eklenir: “etse(mek)”, “kagunsa(mak)”, “erükse(mek)”, “balıksa(mak), yani canı ety, kavun, erik, balık istemek…

    Modern dilbilimin kurul­masından önce yazılan tüm sözlüklerde gördüğümüz halk etimolojisini bu sözlükte de bu­luruz. Mesela geleneksel Türk yemeklerinden “tutmaç”ı açık­larken, Büyük İskender döne­minden bir efsaneye gönder­mede bulunup sözcüğün “bizi tutma aç” cümlesinden geldiği­ni yazar. Oysa “tutmaç”; sütlaç (< sütlü aş), bulamaç (< bulama aş) örneklerinde görülen “aş”­tan (tutma+aş) kalıplaşan bir sözcüktür.

    Mars gezegeni için “bakır sokım” (renginden dolayı); neş­ter için kana(mak)’tan “kana­gu”, makas için bıç(mak)’tan “bıçguç”, çuval için günümüzde dağarcık sözcüğünde yaşayan “tagar”, ütü için “ütüg” (< üt- ‘hafif ateşten geçirmek’), petrol için “kara yağ”, demir madeni için “temürlük”, edilgen eşcin­sel erkek için “kötlüg”, erkek düşkünü kadın için “ersek”, mal düşkünleri için “tavarsak” (< davar), yetişkin gibi davra­nan erkek çocuk için “ataç”, ye­tişkin gibi davranan kız çocuk için “anaç”, oğlan çocuğu gibi davranan yaşlı adam için “og­lansıg”, dölyatağı için “ogulçuk” (< ogul : cinsiyet bildirmeksizin çocuk) gibi binlerce sözcük, ha­maset ve polemiğe kaçmadan berrak biçimlerde tanımlanır.

    Bu sözlük, Prof. Osman Fikri Sertkaya’nın da dikkati çektiği gibi saf Türkçe sözcük­lerden ibaret değildir. Türk­çeye epeyce erken dönemde Çince, Hintçe, Moğolca, Grek­çe, Arapça, Farsça gibi günü­müzde de yaşayan ve Toharca, Sogdca gibi bugün artık ölmüş dillerden de giren çok sayıda sözcüğü içerir. Örneğin bugün­kü Türkçeye Rumcadan geçen “kilit (< kleidí)”, Mahmud’un sözlüğünde “kirit” olarak ge­çer ki, doğrudan Yunancadan değil, Sogdca gibi bir İndo-İ­rani dilden alınıp Türkçe kir(­mek)-girmek etkisiyle “kirit” biçimini almış olabilir.

    Kaşgarlı Mahmud’un
    türbesinin girişinde yaklaşık
    4 metre yüksekliğinde bir
    heykeli bulunuyor.

    Mahmud’un haritası

    Kitabın giriş kısmında, Mah­mud’un “daire” olarak adlan­dırdığı yuvarlak ve renkli bir dünya haritası vardır. Amaç Türklerin yaşadığı coğrafya­ları tarihe geçirmektir ama, o dönemde bilinen yerlerin ne­redeyse tamamınını içermek­tedir. Tarihsel açıdan en büyük önemi, Japonya’yı gösteren ilk harita olmasıdır. İslâm coğraf­yacılarının geleneksel yuvar­lak haritalarında yaptıkları gibi merkeze Mekke’yi yerleş­tirmez; hatta Mekke haritada hiç yer almaz. Belki de politik bir mesaj verir: Haritanın odak noktası Karahanlı Devleti’nin doğu başkenti Balasagun ve ba­basının memleketi Barsgan’dır. Diğer ülke, kent ve bölgeler bu iki Türk kentinin çevresinde konumlandırılır.

    Haritada, denizler ve dün­yanın çevresinde olduğuna ina­nılan okyanus yeşil; dağlar ve sınırlar kırmızı; nehirler gri; çöller ise sarı renkle gösteri­lir. Kuzeyde Rus, Volga, Kıpçak, Frenk toprakları; güneyde Ben­gal körfezi, Hind, Sind; doğuda Japon denizi, Japonya (Çapar­ka) ve Çin (Maçin); batıda Ku­zey Afrika, İspanya (Mağrip ve Endülüs) yer alır. Harita hak­kında ayrıntılı bir çalışma ya­pan Zürihli Arabist A. Kaplony, bu haritanın linguistik özellik­lerin eşzamanlı dağılımını gös­termek amacı taşıdığını, Türk lehçelerini öğrenmek isteyen okuyucuların işini kolaylaştı­ran bir tür “ağız atlası” olduğu­nu düşünür.

    Uygur Türklerinden Yasin Karin, ailesinden kalma türbedarlık geleneğini sürdürmekte ve Kaşgarlı Mahmud’un temsilî mezarıyla yakından ilgilenmekte.

    TOPLUMU OKUMAK

    Küç eldin kirse törü tünlüktin çıkar

    Zorbalık ülkeye girse kanun baca deliğinden (çadırın tepesindeki delikten) çıkar…

    . Ülke yöneticileri adaletle hüküm sürmelidir: “Küç ėldin kirse törü tüŋlüktin çıkar”: Zorbalık ülkeye girse kanun baca deliğinden (ça­dırın tepesindeki delikten) çıkar.

    . Başkasına boyun eğmekten­se yalnız kalmak tercih edilmeli­dir: “Öküz adakı bolgınça buzagu başı bolsa yėg: Öküzün ayağı ol­maktansa buzağının başı olmak yeğdir. “Yavlak tillig bėgden kerü yalŋus tul w”: Kötü dilli (küfür­baz) kocadansa, yalnız bir dul ol­mak yeğdir.

    . Farklılıklara hoşgörüyle yaklaşıl­malıdır: “Tatsız Türk bolmas baş­sız börk bolmas”: Farssız (yabancı kavimsiz) Türk olmaz, başsız börk (bir tür şapka) olmaz.

    . Nitelikli bireyler olunmalıdır: “Yı­lan kendi egrisin bilmas teve boy­nın egri tėr”: Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye boynun eğri der.

    . Beşer şaşar. Özür dilendiğinde bağışlamak erdemdir: “Yazmas atım yağmur yanğılmas bilge yaŋku”: Iskalamayan tek okçu yağmurdur! Yanılmayan tek ses yankıdır.

    . İnsan kapasitesi ölçüsünce ya­şamalıdır: “Karga kāzka ötgünse butı sınur”: Karga, kaza öykünür­se ayağı kırılır.

    . En çaresiz anlarda bile umudun kırılmaması gerekir: “Kaynar ögüz keçigsiz bolmas”: Coşkun akan ır­mak geçitsiz olmaz.

    . Rüşvet her toplumda olduğu gibi Türkler arasında da görülür: “Kara bulıtıg yėl açar urunç bile ėl açar”: Kara bulutu yel açar, rüşvet de hükümet kapısını açar. Kimi zaman bir sözcük aracılığıyla top­lumsal eşitliğe çağrıda bulunur: “Aşamak (yemek yemek). Er aş aşadı: ‘Adam yemeği yedi’. Ha­kanlılar bu kelimeyi ileri gelenler için kullanırlar. Diğer Türkler ayırt etmeksizin konuşurlar. Kural on­larınkidir”.

    . Bozkırda günümüzü aratmaya­cak (aslında aratacak!) nezaket kuralları vardır: “Sen: Bu sözü Türkler; çocuklar, hizmetçiler, yaş ve mertebe bakımından küçük olanlar için kullanır. Hürmet için ve mertebesi olan insan için ‘z’ ile ‘siz’ derler. Ol anı senledi: ‘O, ona küçüklere edilen hitapla hitap etti’. Hitapta çokluk, ‘sizledi’ de­mekle olur; bu da hükümdarlara hitap şeklidir”.

    ‘TÜRK DİLLERİNİ TOPLAYAN KİTAP’

    Türkçe ve diğer dillerde Dîvânu Lûgat-it Türk

    1939’dan günümüze en önemli tercümeler…

    Dîvânu Lugâti’t-Türk tam metin olarak farklı ülkelerde birçok de­fa yayımlanır. İlk kez Besim Atalay tarafından Türk­çeye çevrilip söz­cük diziniyle 4 cilt olarak basılır (An­kara 1939-1943). Salih Muttali­bov Özbekçeye (1960-1963), İbra­him Muti Uygur­caya (1981-1984), Robert Dankoff ve James Kelly İngilizceye (1982- 1985), Muhammed Debîrsiyâki Farsçaya (1996), Askar K. Egev­bay Kazakçaya (1997-1998), Mir­sultan Osmanov ve İbrahim Muti Çinceye (2002), Am. M. Avezova ve R. Ermers Rusçaya (2005), Ramiz Asker Azericeye (2006) çevirmiştir. Türkiye’de kapsam­lı olarak A. B. Ercilasun ve Ziyat Akkoyunlu tarafından yeniden yayınlamıştır (2014).

    Ayrıca Serap Tuba Yurte­ser-Seçkin Erdi editörlüğünde yapılan çeviri, uyarlama ve dü­zenleme (2005) ve Fuat Boz­kurt’un uyarlaması (2012) akade­misyen olmayanların da rahatça yararlanabileceği yayınlardır. Önemli künyeler Atalay, Besim, Dîvânu Lûgat-it Türk Tercümesi, I-III, Alâeddin Kı­ral Basımevi, An­kara, 1939, 1940, 1941; Dîvânu Lû­gat-it Türk İndek­si, 1943. Dankoff, Ro­bert-Kelly, James (1985), Mahmūd al-Kāšgarī Compendium of The Turkic Dialects (Dīvānu Lugāt at- Turk), Harvard University Bası­mevi, Harvard. Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lü­gati’t-Türk, çev. Serap Tuğba Yurtsever-Seçkin Erdi, İstanbul 2005, Kabalcı Yayınları.

    Bozkurt, Fuat (2012). Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lügati’t-Türk, Konya, Eğitim Yayınları.

    Ercilasun, Ahmet, B. Akkoyun­lu Ziyat (2014). Kâşgarlı Mahmud Dîvânu Lugâti’t-Türk, Ankara: TDK Yayınevi.

  • İntikam: Tanrı’nın adını kötülük için kullanma

    Doğu ve Batı kültürlerinde çeşitli din ve öğretiler kindarlık hislerini törpüleyerek uyumlu birer toplum yaratmayı hedeflemişti. Ancak yasa koyucular Tanrı’ya dayanarak birbirlerinden intikam almayı sürdürdüler ve bu ayrıcalığa yalnız kendilerinin sahip olduğunu ileri sürdüler. Öç almanın Osmanlı minyatüründeki tezahürleri.

    Nemesis, Yunan mitoloji­sinde fena işler yapan­ları cezalandırarak on­lardan öcünü alan İntikam Tan­rıçası olarak betimlenir. Eski ve Yeni Ahit’te intikam Tanrı’ya mahsustur ve ona terkedilme­lidir. İnsana düşen şey, aç düş­manına aş, susuz hasmına su vermek ve onu iyilikle karşılayıp utandırarak altetmektir (Roma­lılar 12:19). Kur’an’da yaratıcının bir ismi de “intikam alan” anla­mındaki Müntakim’dir (Secde 32:22). Tanrı neredeyse tüm ki­tabi dinlerde intikamı tekelinde tutar ve emirlerinden yüz çevi­ren kavimlere öç alıcı gazabını yöneltir.

    Buhârî’ye göre Hz. Ayşe, Hz. Muhammed’in hiç kimseden şahsıyla ilgili bir intikam alma­dığını söylemiş ve Allah’ın yasa­larını çiğneyenleri yine sadece Allah için cezalandırdığını ri­vayet etmiş. Nitekim yazıp söy­lediği şarkılarla inanca hakaret eden ve Bedir’de Müslümanla­ra karşı savaşan Nadr b. Hâris, Peygamber’in huzurunda Hz. Ali tarafından zülfikâr marife­tiyle başından edilmiş, tanrısal intikam yerine getirilmiştir. Bu­nun yanında Peygamber, 632’de­ki Veda Hutbesi’nde Cahili­ye’den kalma bütün kan davala­rını iptal ettiğini açıklamıştır.

    Zıbıkla intikam

    Üsküp’te bir kadın, hoşlandığı diğer bir kadından sevgisine karşılık bulamayınca adına zıbık denen ağaçtan bir keyif aletini sevdiğinin camından evine atmış. Bu onu kötülemek için bir intikam hareketi veya bir etkileme hamlesi miydi bilinmez, aleti gören kadın telaş edip onu kadı efendiye götürmüş. Kadı aleti alıp sallayarak bu işi yapan ve kadıncağızın derdini depreştiren her kimse onun başını gene bu tahtayla yaracağını söylemiş. Bu kadının mahkemeyi terketmesinden sonra içeri bir baba, damadı ve kızı girmiş. Baba, damadının kocalık görevini yapmadığını söyleyip kadıdan çifti boşamasını talep etmekteymiş. Kadı, taraflara ilişkilerini düzeltmek için 1 yıl mühlet verdiği hâlde kararı beğenmeyen baba, “bu adamın hiçbir şeyi yok, söyle bakalım kitaba göre ne kadar gereklidir?” diye sormuş. Tepesi atan kadı az önceki koca zıbığı gösterip “aha bu kadar” demiş. Kime niyet kime kısmet, intikam alınmış (Nevizâde Atâî, Hamse, res ?, yk. 1690, Türk-İslâm Eserleri Müzesi, 1969).

    Peygamber’in Tanrı adına intikam alma görevini, onun ha­lefleri olmaya gönüllü pek çok Müslüman hükümdar devra­lır. Karahanlı sarayının danış­manı Yusuf Has Hâcib, 1070’te tamamladığı Kutadgu Bilig’de kişinin intikamdan sakınma­sı gerektiğini, ülkelerin kılıçla ele geçirilebileceğini ancak kin ve intikamla yönetilemeyeceği­ni bildirirken; iyi bir komutanın hasmına karşı “yaban sığırı ve deve aygırı gibi kinci ve öç alı­cı olması gerektiğini” kaydeder. Kul eliyle alınan Tanrısal inti­kam olgusuyla anonim bir Türk­çe dörtlükte karşılaşırız:

    “Cümle eşya Hâlik’indir kul eliyle işlenir

    Emr-i Bârî olmayınca sanma bir çöp deprenir

    Hakk intikamını yine kul eliyle alır

    Ledün ilmi bilmeyen bunu kul yaptı sanır”

    Edirneli katip Oruç Bey (öl. yaklaşık 1503), Osmanlı sul­tanlarını “dinsizlerden intikam alanlar ve kimsesizleri sevenler” diye takdim eder. Osmanlılar, tanrısal intikam yetkisinin vâ­risleri oldukları fikriyle hasım­larına karşı nadiren merhamet gösterdi. 1444’te Macar Kralı Vladislas, Segedin Antlaşması’nı ve dinî yeminlerini bozup bir Haçlı ordusunun başında sefere çıktı. Bunun üzerine Murad, ter­kettiği tahtına yeniden oturup ordusunun başına geçti ve Kral’ı Varna’da yenerek intikamını al­dı: Kral’ın kesik başı şehir şehir dolaştırıldı; ahdini bozanlardan alınan bu destansı öç bütün düş­manlara da ibret sayıldı.

    ‘Tanrısal’ intikam

    Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa, 1571’de Magosa Kalesi’ni teslim
    alırken daha önce Müslüman esirleri katleden Venedik komutanı Antonio Bragadino’yu türlü
    eziyetlere tâbi tuttuktan sonra derisini yüzdürüp bir direğe astırmıştı (Lokman, Şehname-i
    Selim Han, res. Osman ve Ali, 1581, TSMK A. 3595).

    2. Mehmed, 3. Vlad Dra­kul’un vampirâne katliamları­nın intikamını 15 sene sonra 1476’da alabilmişti. İspanyol seyyah Pero Tafur, 1437-38 göz­lemlerini aktardığı ve 1453-57 arasında kaleme alındığı dü­şünülen Seyahatnâme’sinde “Grekleri köle edinen ve Kons­tantinopolis’i alan Türkler Tru­va’nın intikamını aldığını” ifade ediyordu. Âşıkpaşazâde’ye göre ise, Rum Mehmed Paşa, Kon­ya’dan başkente doğru yapılması planlanan göç ettirme organi­zasyonunu kötüye kullanmış ve Müslümanları yerlerinden ede­rek kendince İstanbul’un düşü­rülmesinin intikamını almıştı.

    Osmanlı kanunlarında, şah­si intikam peşinde koşanlar, cezaya müstahak eşkıyadan sayılırdı. Kimi kişisel intikam vakaları bazen büyüyüp devlet arşivine yansıyordu. Mesela 31 Aralık 1599 tarihli bir şikayet mektubuna göre, Avlonyalı bir adam, babasından para isteyen ve umduğunu bulamayan Yor­gi namında birinden yakınıyor, Yorgi’nin intikam için evleri­ni yağmalayıp annesini dövdü­ğünü bildiriyordu. 8 Mart 1727 tarihli bir divan-ı hümayun tu­tanağına göre, Akçahisar/Ti­ran kasabasından Bayram Duka adlı bir eşkıya ahali tarafından devlete şikayet edilmiş, Üsküp’e sürülmüş; fakat bir punduna ge­tirip geri dönerek başına topla­dığı başka şakilerle birlikte ma­hallelinin bir kısmını öldürüp mallarını gasp ederek kendince öç almıştı.

    Sözle intikam

    Tüm intikamlar kılıçla ve Tanrı adı için alınmazdı. Bazen sırnaşık bir budalaya had bildirmek de kallavi bir öç alış sayılırdı. Nevizâde Atâî’nin (öl. 1635) hikâye ettiğine göre, bilge bir şahıs olan Üsküp Müftüsü Pir Muhammed Çelebi’ye ukalanın biri şurada burada çamur atıp durmaktaymış. Ukala, kıymetli insanların bulunduğu bir mecliste Müftü’ye yine “laf çakmış”: Yazdığı bir fetvada “kötek” kelimesini (kef-vav-te-kef) vav harfi eksik olarak yazdığını söyleyerek “kötek kelimesi nasıl yazılır?” diye efendiye sual etmiş. Müftü de aynı harflerle yazılan (kef-vav-te-kef) bir başka kelimeyle karşılık vermiş: “G..ün gibi yazılır!”. Cevap şehirde dilden dile dolaşmaya başlayınca hadsiz adam dersini ve Müftü de intikamını almış olmuş (Nevizâde Atâî, Hamse, res ?, tarihsiz, Free Library of Philadelphia O. 97).