1940’ların İstanbul’u hem farklı Türk dilleri hem de Tatarca, Ermenice, Rumca, Rusça, Fransızca ve Ladino’nun günlük hayatta sıklıkla duyulduğu bir atmosferi soluyordu. Netflix’te yayımlanan “Kulüp” dizisi ve dizi müziği, bu çoksesli dünyanın tarihî gerçekliğini bizlere hatırlatıyor.
Netflix’teki “Kulüp” dizisi epey ilgi topladı. Hepimiz artık devamını heyacanla bekliyoruz. 1940’lı yılların Beyoğlu’su ve Ladino konuşan İstanbullular… Diziyi seyrettikten bir süre sonra özellikle dizinin müziğini tekrar tekrar dinleyince çocukluğumun sesleri öne çıktı. Her zaman, araştırdığım tarih hakkında yazıyorum; bu yazı ise yaşadığım tarih hakkında.
Bazen dile getirdiğim gibi ben bir göçmen çocuğu olarak büyüdüm. Babam Ural dağlarındaki Başkurdistan’dan, annem ise Kırım harbinden Romanya’ya göçmüş Tatarlardandı. İstanbul’da pek bir akrabamız yoktu. Çok erken zamanlarda, içerisi ile dışarısı arasındaki farkları eşikten seyreder olmuştum. Daha 4 yaşında iken babamın Türkçesini “kopru değil köprü baba” diye düzeltmemden de anlaşıldığı gibi “buralı” olmak istiyordum. Öte yandan evde karşılaştığım renkli dünyayı hiç yadırgamıyor, herkes böyle yaşıyor sanıyordum.
Bizim eve gelip gidenler çok farklı yerlerden insanlardı. Annemin ve babamın müşterek dostları vardı, karşılıklı gidilir gelinirdi; bunlar daha çok rahmetli Toktamış Ateş’in annesi ve babası gibi akademisyenlerdi; bir de sık sık uğrayan öğrenciler vardı. Babamın yolları Türkiye’ye düşmüş ve kendilerine “Türkistanlılar” dediğimiz her sınıftan insanlardan, ayrıca Avrupa’dan gelen dostları vardı. Türkistanlılar ile benim pek de bilmediğim ve anlayamadığım konularda uzayıp giden konuşmalar olurdu. Anlayamazdım ama bu suretle kulağım farklı Türk dillerine aşinalık kazandı. Avrupalılar da çoğunlukla Türkolog ve tarihçi idiler; babama “Zaki Validi” diyen bu uzun boylu insanlar, kısacık boylu babamı sevgiyle kucaklarlardı. Bu arada ben de Avrupa dilleri arasındaki farkı anlamaya başlamıştım.
Annemin dostları ise farklı idi. Biz o sıralarda Beyazıt’ta Soğanağa mahallesinde oturuyorduk. Güneye doğru, aşağıda Kadırga Camii’nden ezan sesi gelir, çocuk zihnimde Kumkapı’dan duyulan kilise çanlarının sesi ile karışırdı. Kumkapı’da annemin bir tanıdığının oturduğu eski tip ev Ermeni “Matmazel”indi. Tatarca, Ermenice, Türkçe sesler birbirine karışırdı. Annemin Bükreş Üniversitesi’nden Gagavuz arkadaşları da vardı. Bunlardan biri matematikçi idi; bir Türk ile evlenmiş Müslüman olmuştu. Diğeri ise Nadye Teyze idi. Nadye Teyze çok yere girer çıkar, beni de yanında götürürdü. Onunla beraberken karşılaştığım insanlar, bizim evde gördüklerime benzemezdi.
Tophane’de tepesinde bir kilise olan binadaki odasını hatırlıyorum. Eteği uzun ama sakalı olan bir adam görmüş, “Bu kim?” diye sormuştum. “Papaz” denince, ben “Kadın papazı mı, erkek papazı mı?” diye sormaya devam etmiştim. Başka odalarda Ortodoks kilisesine bağlı Rus aileler oturuyordu. Rus aileler yılbaşı kutlamalarında votkanın yanında jöleli balık yiyorlardı. Daha sonraki yıllarda o kiliseyi görmek istediğimde bunların üç tane olduğunu hepsinin de Tophane’deki üç binanın tepesinde olduğunu öğrendim. Nadye Teyze beni Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Suphi Paşa konağına da götürürdü. Oraya babamla da giderdim; biz duvarları tahta kaplama üzerine kesme camların olduğu Harem kısmına giderdik. Nadye Teyze ile Selamlık kısmındaki salon gibi kocaman mutfağa giderdik. Birçok Gagavuz genç burada okuyordu. Mutfakta yemekleri aksak aksak yürüyen Tanti Teyze yapıyordu. Bu mutfakta da Romence, Rusça, Fransızca ve Türkçe konuşuluyordu. “Tanti”nin teyze anlamına geldiğini bilmeyecek yaşta idim.
Herkesin böyle “çok sesli” dünyası olduğunu varsayarken, bir gün o dünyanın “tek sesli” olacağı hiç aklıma gelmemişti. Buralı olmuştum ama, çok sesli dünyam tek sesli oluvermişti. “Kulüp” dizisi olmasaydı, o günün İstanbul’unun çoksesliliğini hatırlamayacaktım. Bu çokseslilik, film müziğinde de kendini ağırlıklı olarak hissettiriyor. Halbuki geçmişi seslerle değil kokularla tanırız diye düşünüyordum. Koku daha lokal, ses dünyası daha yaygınmış.
Cornell Üniversitesi’nde antik çağ tarihi profesörü Dr. Barry Strauss, okuyucuyu Troya savaş meydanına götürüyor. Kişilikleri, giyimleri ve silahlarının ayrıntılı tasvirleri ile krallardan sıradan askerlere portreler çiziyor. Troya bulmacasına dair efsane ve mitlerin bıraktığı boşlukları, metin, obje ve arazi bilgisiyle tamamlayan Troya Savaşı kitabı, antik çağ tarihine ilgi duyanlar kadar askerî tarih meraklılarını da tatmin edecek.
TROYA SAVAŞI BARRY STRAUSS
Barry Strauss’un Troya Savaşı kitabı nihayet Türkçede Kronik Kitap tarafından yayımlandı. Cornell Üniversitesi’nde antik çağ tarihi profesörü olan Dr. Barry Strauss, askerî tarihten jeostratejiye, deniz tarihinden askerî liderliğe kadar geniş bir alandaki çalışmalarını, Antik Çağ tarihinin bulmacayı andıran olayları üzerinden çok akıcı bir anlatımla modern okura aktaran, alanında ünlü bir isim.
Strauss bu eserinde Anadolu’nun en büyük öykülerinden Troya Savaşı’nı bir askerî tarihçi gözüyle inceliyor. Tunç Çağı’nın sonunda, MÖ 1180’lerde yaşandığı tahmin edilen bu savaşı, Homeros ve diğer antik çağ yazarlarının eserlerinin yanısıra, askerî coğrafya, topografya ve arkeoloji verilerini de harmanlayarak canlandırıyor. Eserin en özgün yanı, Tunç Çağı’ndaki diğer Doğu Akdeniz medeniyetlerinden kalan izlerle yaptığı ayrıntılı karşılaştırma. Yazar, Troya bulmacasına dair efsane ve mitlerin boşluklarını Hitit, Ugarit, Sümer, Mısır, Miken ve Minos uygarlıklarından kalan metin, obje ve bilgilerle tamamlıyor.
Çalışmalarını sadece kütüphanede yapan bir tarihçi değil Strauss. Mutlaka araştırdığı tarihî olayın hakiki mekanına giden, detaylı arazi çalışması yapan bir akademisyen. 2004’te Troya Savaşı kitabının araştırmaları için kendisine uzun bir Anadolu gezisinde eşlik etmiştim. Bu gezide Troya’da arkeolojik bulguların henüz tamamlayamadığı boşlukları, çağdaşı olan Karabel, Hattuşa, Alacahöyük, Kültepe, Aslantepe gibi Tunç Çağı yerleşimlerindeki bulgularla doldurmaya çalışmıştık. Kitapta bu karşılaştırmalı yaklaşım ve akıcı anlatıma, kişilikleri, giyimleri ve silahlarının ayrıntılı tasvirleri ile krallardan sıradan askerlere portreler de eşlik ediyor. Savaşın Homeros’un anlattığı gibi 10 yıl sürmese de uzun süren, baskın ve yağmalarla desteklenen, zaman zaman da meydan muharebelerinden oluşan “bir düşük yoğunluklu savaş” olduğunu anlatıyor. Aslında savaşta teknoloji, silahlar, taktikler değişse de, “muharebenin ruhu”nun değişmediğini, Tunç Çağı’nın şiddetini sayfalara aktararak bize hatırlatıyor.
Üç Güzeller Üç Tanrıçanın Paris’in hakemliğinde rekabet ettiği güzellik yarışmasını tasvir eden MÖ 2. yüzyıl mozaiği Antakya’da bulunmuştu, bugün ise Louvre Müzesi’de.
Eserin Türkçe baskısı, Troya Kazı Başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın yazdığı bir önsözle açılıyor. Kitabın İngilizceden Türkçeye çevirisi gayet başarılı; yine de genç çevirmenlerimizin eski Türkçe kelimeler kullanma eğilimi beni biraz şaşırtıyor. “Mezkûr” sözcüğü gibi sözcüklerin bu kadar sık kullanımına gerek olmadığını düşünüyorum. Kimi özel isimlerin de Türkçeye yerleştiği hâliyle kullanılması, en azından parantez içinde verilmesi daha yerinde olurdu: İlias – İlyada, Krete – Girit vs. Antik dillerdeki isimlerin çağdaş Türkçede kullanımı akademik bir tartışma konusu olagelmiştir. Gençliğimde kullanılan “Truva”nın bugün “Troya” olarak adlandırılması da doğru bir örnek. Ancak bu dilbilimsel tartışmaların akademik özgün eserler ile yapılması, çevirilerde okur da gözetilerek genel kabul gören şekliyle kullanılmasını tercih ederim.
Mesleğim gereği uzun yıllardır Troya ile ilgili literatürü takip etmeye çalışıyorum. Özgün bir yaklaşım ve çok akıcı bir anlatımla konuya askerî tarih boyutundan bakan Barry Strauss’un Troya Savaşı kitabı, antik çağ tarihine ilgi duyanlar kadar askerî tarih meraklılarını da tatmin edecek, bölgeye yapılacak gezi ve ziyaretlerden önce mutlaka okunması tavsiye edilecek bir eser.
Serhan Güngör
Kızıllar: İspanyol Futbolunun Dünyayı Fethi
Jimmy Burns İthaki Yayınları – 50 TL
İspanyol futbolu her zaman saygıyla anılıyordu, fakat milenyum sonrasında hem Barcelona, Real Madrid, Atletico Madrid ve Sevilla gibi büyük kulüplerin hem de millî takımın geldiği nokta, onları bir süreliğine sahanın tek hâkimi yaptı. Spor gazetecisi Jimmy Burns’ün Kızıllar kitabı, futbolun İspanya’yı nasıl biraraya getirdiğini ve İspanyol oyun tarzının dünyanın dörtbir yanındaki taraftarların kalbini nasıl fethettiğini gösteriyor. Dergimizin yazarlarından Ali Murat Hamarat’ın önsözde yazdığı gibi “Meşin yuvarlağın peşinde, tarihin izinde, Don Kişot’un gölgesinden günışığındaki zaferlere sıradışı bir macera” anlatılıyor. Kitap boyunca Franco yıllarından günümüze kadar ilginç anekdotlar; Cruyff, Guardiola, Aragonés, del Bosque, Messi gibi figürler; Barcelona ve Real Madrid arasındaki destansı mücadelenin ülke futbolunu ve günlük hayatı nasıl etkilediğine dair detaylar titizlikle inceleniyor. Yaklaşık 150 yıllık İspanyol futbolunun tarihini, köklerini, siyasetini, boğa güreşiyle bağlantılarını birlikte ele alan Burns, konu üzerine şimdiye dek yazılmış en kapsamlı kitaba imza atıyor.
Din, Harp, Futbol
Ferdi Ertekin Vadi Yayınları – 30 TL
Din, Harp, Futbol isminden de anlaşılacağı üzere futbolun veya daha geniş bir ölçekte oyun oynama eyleminin, insanlığın tarihiyle kurduğu ilişkiyi anlamak üzere kaleme alınmış bir kitap. Kitabın yazarı Ferdi Ertekin’in kendisi de hayata futbolcu olma hayalleriyle başlamış, rotasını çok sonradan akademiye kırmış bir tarihçi. Kitabı güzel kılan ise Ertekin’in futbol-insan ilişkisine temiz ve rafine bir bakışla yaklaşması. Türkiye’de oyunun gelişiminin kaba hatlarını da bulmak mümkün, savaş terminolojisinin futbolun içine nasıl zerk edildiğini de, Maradona’nın “Tanrı’nın Eli”yle açıkladığı golün hikayesini de… Ferdi Ertekin bu ilk kitabında futbolu “içeriden” bilen birisi olarak, “akademi forması” altında bize bu güzel oyunu anlatıyor.
Eray Özer
Eylemciler
Jean Laffitte Yordam Kitap – 30 TL
Fransa’da Nazi işgaline karşı direnişin, komünist hareketin ve toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli isimlerinden Jean Laffitte, “Rezistans”ın tam ortasından yazdığı bu anı-romanda Paris’in sokaklarından Gestapo’nun zindanlarına ve toplama kamplarına götürüyor okurları. Rahmetli Okay Gönensin’in usta çevirisiyle, yakın tarihin karanlık sokaklarında dolaşıyor; dehşet dolu zindanlara atılan insanların hikâyelerini hatırlıyor; taş ocaklarında ölesiye çalıştırılmanın ve aç bırakılmanın gerçekliğini bütün çıplaklığıyla anlıyoruz. İnsan olmanın onurunu koruyarak ve mücadeleyi son nefesine kadar sürdürerek zindanları yıkmanın olanaklarını da görüyoruz.
Savaş Çalışmaları El Kitabı
Editör: Mesut Uyar Kronik Kitap – 45 TL
Savaş belki insanlık tarihi kadar eski, ama savaşın bilimin konusu hâline gelmesi görece yeni bir olgu. 1. Dünya Savaşı’nın bitişiyle kurulan savaş çalışmaları disiplininde Türkçe literatürdeki boşluğu doldurma amacını güden kitap, konuya giriş niteliğinde bir referans eseri. Akademisyenlere ve genel okur kitlesine temel bilgi ve kavramları rahatlıkla anlayabilecekleri şekilde ileten kitapta, askerî tarih, güvenlik çalışmaları, savunma çalışmaları, istihbarat çalışmaları, askerî sosyoloji, askerî etik, askerî harekât araştırması, askerî düşüncenin gelişimi, savaşta medyanın rolü ile savaş oyunları konuları, uzmanları tarafından Prof. Dr. Mesut Uyar’ın editörlüğüyle sunuluyor.
Zeki Velîdi Togan
Editör: Serkan Acar Kronik Kitap – 45 TL
Hayret uyandıran karakteri ve yetenekleri, tarihî olayları kavrama becerisi, erken yaşlarda öğrendiği Arapça, Farsça, Rusça gibi diller ve büyük tarihçilerde bulunması lazım gelen güçlü sezgileri sayesinde çok genç yaşta akademik çevrelerde tanınan; 21 yaşında yazdığı Türk ve Tatar Tarihi kitabı sayesinde “Yaş Müverrih” (Genç Tarihçi) unvanını alan Zeki Velîdi Togan, Türk tarihi ve düşünce dünyasında müstesna bir yer tutar. Serkan Acar’ın editörlüğünde biraraya getirilen 34 makale ve Zeki Velîdi Togan bibliyografyasından oluşan kitap, Togan’ın yalnız tarihçi yönünü değil, siyasi faaliyetlerini ve hayatıyla ilgili detayları da ele alıyor.
Şeyh Bedreddin: Uzun İnce Bir Yol
Nurdan Arca Sia Kitap – 28 TL
Yönetmen Nurdan Arca, üç yıllık bir çalışmanın ardından 2006’da gösterime giren “Simavnalı Bedreddin” belgeselinde, 600 yıl önce yaşamış bir âlim ve arifin, ezilenlere umut ve direnme gücü aşılayan bir halk önderinin, Şeyh Bedreddin’in izini sürmüş; zulüm ve baskılara rağmen onun yolundan dönmeyen müritlerini ele almıştı. O belgesele sığmayanları ise sonrasında yeni okumalarla, Bedreddin’in yaşadığı ve müritlerince yaşatıldığı coğrafyalarda yaptığı yeni araştırmalarla birleştirerek bu kitapta toplandı. Tarihçi Cemal Kafadar’ın ifadesiyle “kendi doğru bildiğini, kendi hak gördüğünü hem açıklaması hem de sonuna kadar savunmasını, bu uğurda sözünden dönmeden meydana çıkması gerektiğini” söyleyen Bedreddin üzerine geçmiş ve bugün arasında köprüler kuran bir çalışma…
Sarıkamış – Kafkas Cephesi
Prof. Dr. Bingür Sönmez Tarihçi Kitabevi – 128 TL
Kars-Sarıkamış doğumlu ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez, yeni kitabı Sarıkamış – Kafkas Cephesi’nde, 1. Dünya Savaşı’na girerken Almanya-Osmanlı ittifakının arka planını mercek altına alıyor; binlerce askerimizin kötü idare, şiddetli soğuk, açlık ve iklim koşullarına uygun olmayan kıyafetleri nedeniyle hayatını kaybettiği 15 günlük Sarıkamış Meydan Muharebesi’ni anlamak için 4 yıllık Kafkas Cephesi’nin anlaşılması gerektiğini vurguluyor. 878 sayfalık bu kapsamlı eserde Sarıkamış Dayanışma Grubu Kurucu Başkanı Sönmez, Kafkas Cephesi’ne, İstanbul’dan asker, erzak, mühimmat, harita ve giyecek getiren üç gemimizin (Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer ve Mithat Paşa) Trabzon’a doğru yol alırken 7 Kasım 1914’de, Rus filosunca batırılmış olmasına da özel bir önem vererek; “Bu kayıp, Sarıkamış felaketinin başlangıcı olmuş, o günden sonra Karadeniz’de üstünlük Rus donanmasına geçmiştir. Bu malzemeler ve askerler Trabzon’a, oradan Erzurum’a ulaşsaydı, Kafkas Cephesi’nde gene yenilebilirdik, fakat hiç olmazsa ‘kırım’ bu kadar dramatik olmazdı” diyor. askerler Trabzon’a, oradan Erzurum’a ulaşsaydı, Kafkas Cephesi’nde gene yenilebilirdik, fakat hiç olmazsa ‘kırım’ bu kadar dramatik olmazdı” diyor.
Mahkûmların Şafağı
Zaven Biberyan Aras Yayıncılık – 70 TL
Mahkûmların Şafağı, usta yazar Zaven Biberyan’ın 100. doğum gününde yazarın çok katmanlı iç dünyasının kilitli kapılarına açılan bir kılavuz kitap. Karıncaların Günbatımı, Yalnızlar, Meteliksiz Âşıklar’ın yazarı, özyaşam öyküsünü kaleme aldığı bu kitapta, yaşamını ve dönemin tartışmalı konularını en çıplak ve hakiki hâliyle anlatıyor. Biberyan’ın ömrünün ilk 25 yılına, çocukluğuna, gençliğine, 1930’ların ve 40’ların siyasi ve kültürel ortamına gidiyoruz. Bir yandan da Türkiye’de bir Ermeni yurttaş olarak maruz kaldığı ayrımcılığın izini sürüyoruz. İstanbul’da yaşama dair ayrıntılar ve insanlar, hatta toplumlar arasındaki ilişkilerin tasviri bakımından oldukça zengin olan bu anlatı, yazıyla ve edebiyatla daha çocuk yaşta tanışan Biberyan’ın usta bir yazara dönüşme serüvenini de görünür kılıyor.
Ara Dinkjian’ın, 5 bini aşkın taş plaktan oluşan koleksiyonundan seçtiği 58 kayıt, 1915 öncesi ve sonrasında ABD’ye göç eden Anadolu Ermenileri’nin taşıdıkları müzikal tarihin yanısıra daha sonra yaşadıkları topraklarda nesilden nesile aktardıkları ve geliştirdikleri birikimi de yansıtıyor. Kalan Müzik’in kurucusu rahmetli Hasan Saltık’ın misyonunu devam ettiren bir arşiv çalışması…
ARA DİNKJİAN ARŞİVİNDEN TAŞ PLAKLARDA AMERİKA’DAKİ ERMENİLER
Haziran ayında kalp krizi sonucu çok erken ve zamansız kaybettiğimiz, Anadolu’nun ses arkeologu, sosyal tarihimizin görüntü ve biçim uzmanı, dergimizin yayın danışmanlarından Hasan Saltık’ın kurduğu Kalan Müzik, Anadolu’nun unutulmuş ses hazinesinden yeni bir kesitle dinleyicilerle buluştu. Saltık’ın 1991’de yaşadığımız toprakların unutulan, unutturulan müzikal çeşitliliğini ortaya çıkarma; Anadolu’nun bütün dillerinin, dinlerinin ve toplumlarının sesini dünyaya duyurma misyonuyla kurduğu Kalan Müzik’in 30. yılı için üzerinde çalıştığı, ancak ömrünün vefa etmediği “Ara Dinkjian Arşivinden Taş Plaklarda Amerika’daki Ermeniler” albümü, eşi Nilüfer Saltık tarafından tamamlanarak, Arşiv Serisi’ne eklendi. Nilüfer Saltık, projeyi “Pandeminin müzisyenler ve sektör üzerindeki olumsuz etkilerinden elbette biz de nasibimizi aldık. Bu koşullar altında, 30. yılımızı konserlerle kutlayamayınca, onun yerine bu projeyi hazırlamak istedik. Yaşadığımız en büyük zorluk, projeyi Hasan olmadan, onun yasını tutarken tamamlamaya çalışmak oldu” sözleriyle anlattı.
Ara Dinkjian’ın, 5 bini aşkın taş plaktan oluşan koleksiyonundan seçtiği 58 kayıt, 1915 öncesi ve sonrasında ABD’ye göç eden Anadolu Ermenileri’nin ayak izlerini takip ediyor; yalnızca anayurtlarından ayrılırken yanlarında götürdükleri müzikal tarihi değil, daha sonra yaşadıkları topraklarda nesilden nesile aktardıkları, geliştirdikleri ve kayıt altına aldıkları birikimi de yansıtıyor. Karekin Prudyan, Vartan Margosyan, Kaspar Cancanyan, Harputlu Karekin, Hovsep Şamlıyan, Markos Melkon, “Horyad” Kevork, Udi Hrant, Garabet Mercanyan, Aşuğ Murad, Mesrop Takakçıyan, Kemani Minas, Garbis Bakırcıyan gibi kimi hâlâ hatırlanan, kimi unutulmuş birçok müzisyenin sesi bu projeyle geçmişten bugüne ulaşanlar arasında… Üç CD ve bir kitapçıktan oluşan çalışmaya, Amerikalı Ermeni sanatçıların portreleri, kayıtların alındığı taş plaklara ve Ermeni toplumunun Anadolu’daki yaşamına dair fotoğrafların yanısıra Ermeni tarihi konusunda uzmanlığıyla tanınan Harry A. Kezelian’ın ayrıntılı bir makalesi de eşlik ediyor.
Ermeni müziğinin ABD’den Türkiye’ye uzanan tarihsel bağlarının izlerini süren Kezelian, bir müzisyenin ut için söylediklerini şu şekilde aktarmış: “Ut beni hüzünlüyken bile mutlu ediyor. Bana unutulan ama mutluluk verdikleri için unutulmaması gereken harika insanların hikayelerini anlatıyor. Onlar unutuldu ama müzikleri unutulmadı”.
Albümün kitapçığında Ermeni toplumunun yaşamına dair fotoğraflar da var.
Anadolu’nun pek çok farklı bölgesinden ve İstanbul’dan 1915 öncesinde ve sonrasında göç eden müzisyenlerin oradaki hayatlarını nasıl sürdürdüklerini de ayrıntılı bir şekilde anlatan Kezelian, “Nasıl İstanbul gazinolarında Ermeni, Rum ve Yahudiler Türkçe şarkıları Türkler ve Romanlarla birlikte çaldılarsa, aynı adeti New York’ta, Manhattan’ın 8. Cadde’sinde ‘Greektown’ yani Yunan mahallesi olarak bilinen bölgesindeki Yunan lokanta ve barlarında devam ettirdiler” diyerek aynı topraklardan gelmenin yeni bir diyardaki birleştirici rolünü vurguluyor; ABD’deki Ermenilerin yalnızca Ermenice değil, Yunanca ve Kürtçe müziklerle de içli-dışlı olduğunun altını çiziyor.
Kezelian, “kef time” olarak anılan Amerikalı Ermeni geleneğini ise şöyle aktarıyor: “Amerika’daki birçok Ermeni, diğer diaspora topluluklarında olduğu gibi, Gomidas Vartabed ve diğerlerinin kurduğu Klasik Ermeni ekolünün takipçileriydi. Ermeni halk ezgilerini Batılı/ Avrupalı bir üslupla, piyano ve keman eşliğinde söylüyorlardı. Ancak [birçokları da] Ermeni, bunun yanı sıra, çocukluklarının ve gençliklerinin Anadolu müziği için yanıp tutuşuyordu. İşte Amerika’da düğünlerinde, pikniklerinde ve ‘hantes-khıncuyk’ olarak bilinen eğlence yemeklerinde ve elbette Ermenilerin bir araya geldiği her ortamda, mesela ev eğlencelerinde çalmaya devam ettikleri müzik buydu. Hatta, Amerika’daki Ermeniler bir süre, (…) ‘sıra geceleri’ne benzer, sadece erkeklerin katıldığı, Anadolu usulü yemeli içmeli, çalınıp söylenen ev eğlenceleri düzenlemeye de devam ettiler. Aileler de sık sık hep birlikte şarkı söylerlerdi ve burada Ermenice müzik Türkçe müzikten önde gelirdi. İkinci kuşak yetişkinlik yaşına geldikçe, gençlerin buluşması ve birbiriyle kaynaşması için danslar düzenlenmeye başlandı. Bu danslardan kef time [keyif, eğlence zamanı] adı verilen Amerikalı Ermeni geleneği doğdu. Bunlar, Amerika’da doğmuş Ermeni müzisyenlerden oluşan grupların gitar, saksafon ve piyano gibi ‘Amerikalı’ enstrümanların yanı sıra ud, klarnet, darbuka, kanun, keman ve tef çaldıkları meşhur, bütün gece süren eğlencelerdi”.
Bu paha biçilmez kıymetteki koleksiyonu toplayan Ara Dinkjian’a gelince… 6 yaşında evde babasının birkaç taş plağını bulmasıyla başlayan merakı, Amerika’da plakları evinde tutmak istemeyen Ermeni ailelerden aldıklarıyla gelişmiş. 1990’da Sezen Aksu’yla çalışmak üzere ilk defa Türkiye’ye gelmesiyle yeni bir kapı açılmış önünde. Burada taş plak almak istediği satıcıların bunlara para verdiği için ona güldüğünü hatırlıyor. Agos’a verdiği röportajda “Koleksiyonun düzenli olması konusunda saplantı derecesinde dikkatli davranıyorum; öbür türlü, onca plağın arasında aradığını bulmak çok zor olur. En başından beri, bu kayıtları araştırmacılar ve müzisyenlerle paylaşıyorum, çünkü plakları bana ait nesneler olarak görmüyorum. Bunlar, benim çöpe atılmaktan kurtardığım plaklar; şu an onlara emanetçilik yapıyorum sadece” diye anlatıyor koleksiyonuyla ilişkisini…
Koleksiyoner, udî ve besteci Albümü oluşturan 58 parçayı seçtiği 5 bini aşkın taş plaktan oluşan koleksiyonu Ara Dinkjian’ın müzikle tek bağı değil. Dinkjian aynı zamanda udî ve besteci…
Peter Jackson “The Beatles: Get Back” belgeseliyle izleyicileri 1969’a götürüyor. Bugüne kadar yayımlanmamış 60 saatlik görüntü ve 150 saatlik ses kaydının restore edilmesiyle ortaya çıkarılan belgeselde, efsane grubun hem müzikal hem kişisel tarihlerinden benzersiz anlar var. Disney+’ta…
DEFNE AKMAN
Beatles tarafında 1969’da işler biraz karışıktı. Artık 60’ların başındaki Liverpoollu yeniyetme çocuklar, Hamburg’da partileyen delikanlılar, Hindistan’da kendilerini arayan seyyahlar değillerdi. Karıları, çocukları, eski karıları, eski menajerleri, yeni kız arkadaşları ve yeni guruları vardı. Birbirleriyle fazlasıyla itişmeye başlamışlardı. Çocukluk günleri geride kalmış, hepsi birer “tanrı” olmuştu. Peter Jackson’ın üç bölümlük “The Beatles: Get Back” belgeseli işte grubun bu son günlerinin sahici bir portresini sunuyor.
The Beatles Ocak 1969’da, Londra-Twickenham Film Stüdyoları’nda 1966’dan sonra ilk defa seyirci karşısına amacıyla biraraya geldi. Dünya turnesinden beri konser vermemiş, zor zamanlardan geçmişlerdi. Bir belgesel, bir TV programı ve bir konser yapmayı düşünüyorlardı. Daha önce birlikte çalıştıkları yönetmen Michael Lindsay-Hogg ile, sahneye yeni şarkılarla dönmeden önceki üretim sürecini kayda geçirmesi için anlaştılar. Lindsay-Hogg bu görüntülerin bir kısmını 1970’te “Let it Be” olarak bilinen filmi için kullanacaktı.
Kalanlar-gidenler Belgeselin baş yapımcıları Paul McCartney ve Ringo Starr. Artık hayatta olmayan George Harrison ve John Lennon’ın varisleri Yoko Ono ve Olivia Harrison da yine yapımcılar arasında. Belgesel görüntüleri çekilirken John Lennon ve Ringo Starr 29, Paul McCartney 27, George Harrison ise 25 yaşındaydı.
Peter Jackson’ın Disney+’ta gösterime giren “The Beatles: Get Back” belgeselinde kullandığı materyal ise yine Lindsay-Hogg’un kaydettiği, ancak bugüne kadar yayımlanmamış 60 saatlik görüntü ve 150 saatlik ses kaydının restore edilmesiyle elde edildi. Duyulamayan sesleri temizleyip izole etmek için yapay zeka teknikleri kullanıldı; arşivde uzun saatler geçirildi.
“The Beatles: Get Back”, her biri yaklaşık 2.5 saatlik üç bölümle, toplam sekiz saat sürüyor. Herhangi bir seslendirme ya da grubun yaşayan üyeleriyle güncel röportaj kullanılmamış. Ancak dünyanın gelmiş geçmiş en efsanevi grubuyla geçirdiğiniz 8 saatte, Paul McCartney’in “Get Back”i nasıl yazdığını görüyor; John, Paul, George ve Ringo birlikte aynı odada olma fırsatını yakalıyorsunuz. Ayrıca yönetmen, The Beatles’ın üzerinde emeği olan insanlara da hakettikleri yeri vermiş: Yoko Ono, Linda Eastman, Linda’nın kızı Heather, yapımcı George Martin… Hepsi bu belgeselde. Yoko Ono, evet, John Lennon’ın yanından ayrılmıyor. Bu durum da Paul McCartney’in pek hoşuna gitmiyor. Ancak ortada öyle büyük bir öfke ya da çekememezlik yok. Paul bir zamanlar şarkıları birlikte yazdığı ortağı ve en yakın arkadaşını yitirmekte olduğunu görüyor; duruma üzülüyor ama John’a saygısı var ve onu her hâliyle kabul ediyor.
Belgesele şu bilgilerin ışığında bakmanın da faydası var: The Beatles ilk başta neredeyse John Lennon’ın grubu olarak yapılanmışken, 60’ların sonunda dengeler değişmiş, Paul’un etkisi giderek artmış. Menajerleri Brian Epstein’in ölümüyle birlikte boşluğa düşmüşler. Ringo zaten bir kere ayrılmış, sonra geri gelmiş. George solo çalışmalar yapmak istiyor. Grubu birarada tutmaya çalışan Paul’un otoriter tavrı ise sonunda George’un ayrılmasına yol açacak.
Görüntülerin bugüne kadar yayımlanmamasının nedeni, topluluğun neredeyse birbirini oracıkta boğma raddesine gelmiş olduğu söylentileri… 1980’lerin başında The Beatles’ın dolaşımdan kaldırttığı “Let it Be”, dağılmak üzere olan bir müzik topluluğunun portresi niteliğindeydi. Evet, birbirlerini sinir etme becerisine kesinlikle sahipler; ama aynı zamanda birbirlerini çok seven arkadaşlar oldukları da bir gerçek.
Grup sihrini konuştururken Belgesele konu olan meşhur “Get Back”in kayıtları sırasında grup “Abbey Road” ve “Let it Be”de yer alacak şarkıları yazıyor, prova ediyor ve düzenliyordu.
Peter Jackson montajı ile dinamik, enerjik bir hava kazanan “The Beatles: Get Back”te dağılmak üzere olan bir grup yok. Bilakis birarada kalabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Yaratıcılık en coşkun hâliyle orada. Evet, kayıtlar sırasında George kısa bir süre için gruptan ayrılıyor; John, Rolling Stones’un menajeri Allen Klein ile yakınlaşıyor ama hava kesinlikle karamsar değil.
Peter Jackson’ın elinde başka bir anlam kazanan arşiv, bizlere anlatılan hikayenin yanlış olduğunu da gözler önüne seriyor. Burada, birlikte çalışıp üreten, birbirinden genel anlamda hoşnut 4 insan var. Bazen birbirlerine dünyayı dar ediyorlar ama çoğunlukla gülüyorlar ve mutlular. Birbirlerinin duygularına uyumlanmaya çalışırken, neye yükselip neye alçalacaklarını kestirmeye çalışırken, her zaman zarafet ve iyi niyetle davranan insanlar görüyoruz.
Hikaye nasıl sona erecek derseniz… Gökyüzüne yakın bir yerlerde tabii! 30 Kasım 1969’da plak şirketleri Apple Corps’un çatısında verdikleri o sürpriz konserde… Bu, The Beatles’ın “Sergeant Peppers Lonely Hearts Club Band” kapağındaki üniformalı hâlleri kadar ikonik bir görüntü. İlk başta yoldan geçenler, mahalleliler kimin çaldığını, ne olduğunu anlayamıyorlar. Derken laf kulaktan kulağa yayılıyor ve insanlar dükkanların önünde, işyerlerinin pencerelerini açarak, bir öğle vakti hayatlarının belki de en müthiş hadisesine tanıklık ediyor. O sırada John ve Paul’un ellerinde gitarlar, şarkı söylerken birbirlerine “Birlikte iyiyiz” der gibi bakması ise tüm belgeselin özeti..
Peter Jackson görüntülerin restorasyonunu 4 senede tamamladı. Belgeselin son hâli, The Beatles’ın gelecek albüm, konser ve film projesi için hazırlık sürecini konu alıyor.
Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Hervé Magro, 1960 Ankara doğumlu bir diplomat. Pandemi sürecinde, 2020 ortasında göreve başlayan Magro; çocukluğundan gençliğine, tarih eğitimine ve Dışişleri kariyerine kadar Türkiye coğrafyası ve halkı ile içiçe yaşamış bir insan. Magro, Türk-Fransız kültürlerinin ortak kimyasını anlattı.
Sayın Büyükelçi; Ankara doğumlusunuz ve sonrasında diplomatik kariyerinize burada devam ettiniz. Bize çocukluğunuzun Türkiye’sinden ve bugünle ilişkisinden bahseder misiniz biraz?
Çocukluğum 1970’lerdeki bir Ankaralının çocukluğudur. Her ne kadar Fransız okuluna gitmiş olsam da Türk kültürünün içinde, Türklerle birlikte büyüdüm. Dersler bittikten sonra, sonu gelmeyen futbol ya da misket oyunları, ağaçlardan dut yemek için çıkılan şehir gezileri… Gündelik hayattaki tüm bu detaylar, muhteşem bir ülkeyi keşfetmeme de vesile oldu. Ayrıca, şüphesiz ülkenin zengin tarihini keşfetmem ve sevmem, çocukluğumun kayıp bir cenneti olan Side seyahatleri sırasında gezdiğim harabeler ve antik tiyatro gezileri sayesinde oldu.
Daha geniş anlamda hiç kuşkusuz Türkiye, halkı ve inanılmaz tarihî zenginliği; iki ülke arasındaki karmaşık ve verimli ilişkiler de dahil olmak üzere tarih algımı şekillendirdi. Türkiye-Fransa ilişkilerinin bir aktörü olmaktan ve geleceğe doğru, onun getireceği zorluklara rağmen birlikte ilerleyebilmemiz adına elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaktan dolayı çok mutluyum.
Nasıl bir eğitim süreci geçirdiniz?
Gençliğimin bir kısmını Ankara’da geçirdim. Burada, Fransız mektebi “Küçük Okul”a (La petite école) gittim. Daha sonra, Charles de Gaulle Lisesi henüz yokken, Kızılay’da bulunan kültür merkezindeki koleje devam ettim. Lise eğitimim sürerken Fransa’ya gittim. Tarih alanında yüksek lisans diploması ve Ulusal Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Enstitüsü’nden (Institut National des Langues et Civilisations Orientales) Türk dili ve uygarlığı alanında diploma aldığım Sorbonne’da okudum. Daha sonra, Avrupa ve Dışişleri Bakanlığı’na giriş sınavındaki başarım nedeniyle, eğitim henüz bitmeden bıraktığım Paris Siyasal Araştırmalar Enstitüsü’ne (Institut d’Etudes Politiques) katıldım.
Bir tarihçi olarak, özellikle ilginizi çeken dönemler hangileri?
Her ne kadar antik döneme karşı bir zaafım olsa da hiç şüphe yok ki daha çok çağdaş dönemlerle ilgilendim, ilgileniyorum. Antik dönem, özellikle Antalya bölgesinde Side, Perge, Aspendos ve diğer merkezler benim tutkum. Ancak kendimi diplomasiye adadım ve uluslararası ilişkiler yolunu seçtim. Bu disiplinin en büyük ustalarından Jean-Baptiste Duroselle ile tarih alanında yüksek lisans yapma ayrıcalığına sahip oldum. 1939-1940 arasında Lübnan merkezli Levant ordusunun Bakü’deki Sovyet petrol sahalarını hedef alması dolayısıyla Türkiye’yi de birinci dereceden ilgilendiren Kafkasya’ya yönelik Fransız projeleri üzerinde çalıştım. Ayrıca bu çalışmalar, Fransa’daki 1. Dünya Savaşı travmasının hâlâ ne kadar güçlü hissedildiğini anlamamı sağladı. Her zaman Versailles Antlaşması’nın Almanya üzerindeki sonuçlarından bahsederiz; ancak o zamanın Fransız politikasını, bu bir önceki savaşın dehşetine atıfta bulunmadan anlayamayacağımızı asla unutmamalıyız.
Daha sonra, diplomatik arşivler müdürüyken, özellikle Türkiye için çok önemli olan “1918-1923, Doğu’da Bitmeyen Savaş” (“1918-1923, à l’Est la guerre sans fin”) sergisinin hazırlık çalışmaları çerçevesinde, bu dönemle tekrar ilgilenme fırsatım oldu. Bu dönem hem Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu hem de Fransa ile yeni Türk makamları arasındaki ilişkilerin ilk temellerinin atılması ve 21 Ekim’de 100. yılını kutladığımız Ankara Antlaşması bakımından çok önemli. Tarihsel eğilimlerin her zaman uzun vadede gözetilmesi gerekir; tüm bunları hatırlayarak daha iyi-doğru ilerleyeceğimize inanıyorum.
Ankara doğumlu bir Fransız 1960 yılında Ankara’da doğan Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Hervé Magro, çocukluğunun Türkiye’sini sonu gelmeyen misket ve futbol oyunları, şehir turları ve Türkiye’nin zengin tarihini keşfettiği seyahatlerle hatırlıyor.
İstanbul ve Ankara sizin durduğunuz yerden nasıl görünüyor?
Bu iki şehri tam anlamıyla karşılaştırabileceğimizi sanmıyorum. İstanbul, asırlık tarihi ve istisnai coğrafi konumu nedeniyle sıradışı bir şehir. İnsanları, mimarisi, geçmişi, bugün gibi dün de yaşama biçimi olağanüstü. Ankara ziyadesiyle farklı; ama benim için hep çocukluğumun en güzel yıllarının şehri olarak kalacak. Yaşama kolaylığı, misafirperver bir halk ve keşfedilmeyi bekleyen bir tarih… Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Hititler büyüleyici. Zaten burada doğmuş olmamdan dolayı kuşkusuz taraflıyım!
Uzun yıllardır Türkiye’de çalıştınız, çalışıyorsunuz…
Kariyerim de burada başladı diyebiliriz. Büyükelçilik Sekreteri olarak ilk diplomatik görevim 1988-1991 arasında Ankara’daydı. Diğer birçok görevden sonra 2009’da, İstanbul Başkonsolosu olarak 2013’e kadar kalacağım Türkiye’ye döndüm. Son olarak Haziran 2020’de pandeminin ortasında, Fransa’nın Ankara Büyükelçisi olarak görevimi üstlenmek üzere -kapanmadan sonraki ilk Türkiye uçağına- Strasbourg’dan İstanbul aktarmalı olarak bindim. Döngü böylece tamamlandı!
Ankara büyükelçisi olarak İstanbul’a ne kadar zaman ayırabiliyorsunuz?
İstanbul’a asla yeterince zaman ayıramayız!
Tabii düzenli olarak İstanbul’a gidiyorum; ancak bugün orada, özellikle ekonomik veya kültürel alanda birimleri olan büyükelçiliğin hizmetlerinin gerçekleştirilmesinin yanısıra Fransız varlığını günlük olarak sürdürmenin ağır sorumluğu, İstanbul Başkonsolosu Olivier Gauvin’e ait.
Türkiye büyük bir ülke veİstanbul hâlâ ekonomi ve turizmin merkezi. Ancak Türkiye nüfusunun yüzde 75’inden fazlasını ve ülkenin gayrisafi yurtiçi hâsılasının üçte ikisini temsil eden diğer şehirleri, belediyeleri ve insanları da düşünmek ve onlar için çalışmakla yükümlüyüz.
Türkiye ile Fransa’nın kesişim kümesi
Magro, Türkler ile Fransızların listeleyemeyeceği kadar çok ortak noktası olduğu görüşünde. “İyi şeylere olan sevgi, coğrafyaya bağlılık, tarihî miras üzerine çalışmak” ve elbette gastronomi merakı bu ortak noktalardan…
Yaşadığımız küresel salgın, sizin çalışma düzeninizi nasıl etkiledi, değiştirdi?
Bu salgın şüphesiz hepimizi derinden etkiledi. Görevime pandeminin ortasında başladım. Dünya genelindeki tüm kurumlarda olduğu gibi, büyükelçiliğimiz de pandeminin ortaya koyduğu yeni zorluklara uyum sağladı. Uzaktan çalışma ve engelleyici tedbirler artık günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Diplomasi zaten beklenmedik durumlara nasıl uyum sağlayacağını bilmek, yeni bir ortama alışabilmek ve ondan en iyi dersi çıkarabilmektedir. Salgın hastalık bizlere yeniden derinlemesine adapte olabilme fırsatı da sundu; bu zor koşullarda tüm çalışmaları çok iyi yöneten ekibime de müteşekkirim.
Sizce Türkler ve Fransızların ortak özellikleri, zevkleri var mı?
Listeleyemeyeceğim kadar çok ortak noktamız var. Mimaride, gastronomide, genel olarak sanatta aynı zamanda sporda veya girişimcilikte olsun, iyi şeylere olan sevgimiz, iyi yapılan iş, ortak noktamız. Coğrafyaya bağlılık, tarih ve tarihî miras üzerinde çalışmak ortak noktalarımız. Elbette sofra sanatı bu alanın en iyi örneği.
Fransız ve Türk halklarının şimdiye kadar olan pandeminin üstesinden gelme biçimi; bu kriz esnasında kendimizde keşfettiğimiz ortak noktalar olan fedakarlığımızı, dayanıklılığımızı ve uyum sağlama kabiliyetimizi de ortaya koyuyor. Fransa’da olduğu gibi Türkiye’de de hekimler ve sağlık çalışanları hepimize örnek oldu. İki ülke de bu kahramanlara borçludur; hem işlerini hem de işlerinden çok daha fazlasını yaptılar, yapıyorlar.
Eski Suriye, Mısır, Yunan, Roma’dan bugüne kökü, kabuğu, meyvesi ve yaprağının değişik rahatsızlıklarda balgam ve idrar söktürücü, iştah açıcı, cinsel gücü artırıcı, ağrı kesici olarak kullanıldığı biliniyor. Türkler bu bitkiyle büyük olasılıkla Anadolu’ya gelince tanıştı. Şimdilerde “kapari” diye yabancı bir söyleniş şeklini benimsedik. Zira arada turşusunu yapmayı, dolayısıyla adını da unuttuk; nice sonra onu yabancı tariflerle mutfağımıza dönünce hatırladık.
Akdeniz’in çocukları üzümdü, zeytindi, enginardı diye sayılırken en has evlatlarından biri olan, sessiz sakin “kebere” hep es geçilir nedense. Zeytin kadar, hatta ondan daha da zorlu koşullara dayanabilen, bir duvar çatlağına yerleşip dallarını aşağı sarkıtarak mutlu olabilen, bir damla su ve besin için kazık köklerini 40 metreye kadar daldırabilen becerikli, dayanıklı ve kanaatkar bir çalıdır kebere. Kardeşi zeytin gibi binlerce yıl yaşamaz. Olsun olsun en fazla 40 yıldır ömrü ama her sene o güzelim çiçekleriyle Mayıs ayından sonbaharın başına dek bayırları, kayalıkları, harabeleri, yıkık duvarları şenlendirir.
Keberegillerin 25 cinsi ve 650 alt türü vardır; ama bizde en yaygın görülen capparis spinosa yani dikenli olanı ile, c. ovata yani oval olanıdır. Yapraklarının hemen dibinden uzattığı sivri dikenleriyle korunmaya çalışır ama insanın sınır tanımayan iştahı karşısında pek de başarılı olamadığı ortada.
Arapça al-kabar olan ismi en erken Aramice kayıtlarda qapar olarak geçiyor. Yunancada da kapparis / kappari olarak kullanılıyor. Buradan tüm diğer dillere yayılan bu isim, aşağı yukarı hep benzer şekillerde söylenegelmiş. Örneğin Hintçesi kobra ya da kabra, Japoncası keipa, İtalyancası cappero, Portekizcesi alcaparra. Erken dönem semitik baharat tüccarları tarafından dönemin ticaret yollarıyla dünyaya dağılmış ve kullanım şekilleri öğretilmiş. Bizde de adı kebere, gebere ya da gebredir. Türkler bu bitkiyle büyük olasılıkla Anadolu’ya gelince tanışmış olmalılar. Şimdilerde “kapari” diye yabancı bir söyleniş şeklini benimsedik. Neden? Zira arada turşusunu yapmayı, dolayısıyls adını da unuttuk ve nice sonra dönüp dolaşıp yabancı tariflerle mutfağımıza dönünce kapari diye anar olduk.
Ne kadar küçük o kadar makbul 25 cinsi ve 650 alt türü olan keberegillerin en makbul ve nadir olanı, henüz tomurcukken toplanan en küçük hâli…
Bir kebere çiçeğini turşu olarak kavanozda gördüğümüzde, bu güzelliğin bitkinin tomurcuk hâli olduğuna inanamayız. Mor ibrişimli, gelin gibi narin, gösterişli bembeyaz yapraklarıyla çok güzel bir çiçeği vardır. Ancak bir kere çiçek açtı ise artık kebere tomurcuğu değil “kebere karpuzu” olur ondan ancak. Yani meyvesinin olgunlaşmasını beklemek ve zeytin boyutuna ulaşınca salamura yapıp yemek gerekir. O zaman baharlı tadı çok daha yumuşamış olur.
Kebere çalısının tomurcuklarıdır esas gözde olan. Ne kadar küçükse o kadar makbul ve pahalıdır. El ile toplanması zorunlu olduğu için en küçük tomurcuk hâli en az bulunan ve en pahalı olanlarıdır. Sekiz değişik büyüklüğe göre pazarlanan kebere tomurcuklarının 3-5 mm. olan en ufaklarına Fransızca “lilliput”, 5-7 mm. olanlarında da “non-pareille” (eşi benzeri olmayan) adı verilmiş. Güzel bir pazarlama taktiği.
Güneş yükselmeden veya akşam inerken tomurcuklar toplanır, biraz bekletilir ve salamura yapılır. Aynı şey keberenin meyvesi olan kebere karpuzu için de geçerlidir. Salamura yapmak şarttır. Aynı zeytinde olduğu gibi, acı tadı nedeniyle işlemden geçmeden yenemez. Baharlı, keskin, reçineli, kendine özgü lezzetiyle birçok yemek ve salatanın, güzel sosun tamamlayıcı dokunuşudur kebere. Hakkını çok da teslim etmeden kullanırız tariflerde. Oysa olmasa, yerini alacak benzer bir tad bulmak zordur, zira henüz açılmadan dalından kopartılmış bir tomurcuktur turşusunu kurduğumuz. Doğrudan tuzla kurutulduğunda ya da sirkeyle salamura yapılınca acısını atar. Ancak fermante olunca gelişen kaprik asit, kuersetin ve kemferol içeriğiyle kendine özgü o yaban tadı alır. Kuersetin açısından, bitki âleminin açık ara en zengin bitkisel kaynağıdır. Yaşlanmayı geciktirir, bağışıklığı yeniler, kanser ile enflamasyon karşıtı, antibakteriyel bir flavonoid kaynağıdır.
14. yüzyıldaKebere
Bağdatlı hekim İbn Butlan’ın 14. yüzyılda kaleme aldığı Takvim es-sıhha’da (Tacuinum Sanitatis) kebere maddesi…
İnsanın kebere ile tanışıklığı epey öncelere gidiyor. Suriye’de 70’li yıllarda kazılan Tell-es-Sweyhat’ta MÖ 3000’lere tarihlenen bir çömleğin içinde kebere taneleri bulunmuş. Belki yeniyordu, belki ilaç olarak kullanılıyordu. Buna dair o dönemden kalma herhangi bir bilgi yok. Eski Mısır, Mezopotamya ve Hitit kaynaklarında da kebereden pek bahsedilmiyor ama bu kullanılmadığı anlamına gelmez. Plinius, Mısır’da yetişen ve salkım olarak toplanan bir kapari türünden bahsettiğine göre burada da bilindiğini ve kullanıldığını düşünmek yanlış olmaz. Hitit kaynaklarında da adı geçen ancak henüz ne olduğunu tanımlayamadığımız bitki adlarından biri belki de keberedir.
Eski Yunan’dan günümüze kalan kaynaklarda artık keberenin kullanım alanları hakkında bilgimiz olmaya başlıyor. Athanaeus, Theophrastos ve Plinius, bitkinin kullanım alanları hakkında bize bilgi veriyorlar. Kökü, kabuğu, meyvesi ve yaprağı değişik rahatsızlıklarda tonik, balgam ve idrar söktürücü, iştah açıcı, cinsel gücü artırıcı, ağrı kesici ilaç olarak kullanılmaktaymış. Gastronomi ve tıp konularında temel bilgileri eski Yunan’dan devşiren ve geliştiren antik Roma, ardından Bizans ve Osmanlılar’da, keberenin sağlık alanında kullanımı aşağı yukarı modern tıp devreye girene kadar aynı şekilde devam edegelmiş. Roma’nın en önemli hekimlerinden Bergamalı Galenos, sindirim sistemini temizlemek ve tıkanıklıkları gidermek, iştahı açmak için aç karnına bal ya da zeytinyağı ve sirkeyle tuzlanmış meyvelerini veya körpe sürgünlerini salata yer gibi tüketmek gerektiğinden söz eder. Bu gözleme dayalı tıp uygulamaları Bizans devrinde de sürmüş. Bizanslı hekimler de keberenin yemeklerden önce sindirim sistemini hazırlamak için yenebileceğini söylediklerine göre, bu bilginin Osmanlı sarayındaki uygulamalara da temel teşkil etmiş olması mümkündür.
Türkler kebere ile tam olarak nerede ve ne zaman tanıştılar bilgimiz yok; ancak ilk defa 14. yüzyılda Aydınoğlu Umur Bey için yazılan Tabiatname isimli eserde kebere turşusunun adı geçmekte. Daha sonraki zamanlarda Evliya Çelebi turşucuların imal ettikleri turşular arasında kebere turşusundan da bahsediyor; ancak narh listelerinde adı geçmeyen bu türün sevilen bir başka turşu türü olan lahana kadar yaygın tüketiminin olmadığı anlaşılıyor. Belki yüzyıllardır aç karnına yemekten önce tüketilmesi öğütlenen keberenin normal bir turşu kadar çok yenmemesinin nedeni bu açıdan anlaşılabilir.
Kanaatkar, dayanıklı bir bitki Bir duvar çatlağına yerleşip dallarını aşağı sarkıtarak mutlu olabilen, bir damla su ve besin için kazık köklerini 40 metreye kadar daldırabilen kebere, güzelim çiçekleriyle Mayıs ayından sonbahar başına dek kayalıkları, yıkık duvarları şenlendirir.
Arif Bilgin, Osmanlı Saray Mutfağı isimli kitabında mutfak defterleri ve maliye fermanlarından Osmanlı sarayının kebere turşusu tüketimiyle ilgili ayrıntılı bilgiler vermiş. Çorum’un Osmancık ilçesine giden birkaç helvacı, bitkinin dal ve çiçeklerini yerinde satın alır, gerekli teçhizatı sağlayarak turşusunu orada imal eder ve İstanbul’a naklederlermiş. Epey masraflı olduğu anlaşılan bu işin en önemli maliyet kalemi turşuların İstanbul’a nakliyesi olduğuna göre, Osmancık’ın keberelerinin lezzet açısından Ege’ninkilere göre bir üstünlüğü vardı herhalde veya Çorum’un doğal kaya tuzu kaynakları turşunun lezzetini katlıyordu ve tomurcukların bozulmadan taşınması mümkün olmadığından yerinde turşu yapılıp taşınıyordu Ne yazık ki bu tür ayrıntılar hakkında bugün ancak tahmin yürütebiliyoruz. Bir ilginç ayrıntı da, turşuya adamotu katılarak tıbben daha faydalı bir hale getirilmesi imiş. Kaynaklara göre sarayın 15. yüzyılda 200 testi olan kebere turşusu tüketimi 16. yüzyılda 100 fıçı olmuş.
Batı’da ise kapari zaten Yunan ve Roma mutfağında kullanılagelen bir malzeme olduğu için MÖ 6. yüzyılda Fransa’nın güneyine yerleşen Yunanlar tarafından bölgeye getirilmiş ve özellikle Provence ve güney Fransa’nın yöre mutfaklarında kendine yer edinmiş. Bugün Türkiye diğer ülke mutfaklarına doğadan toplanan çeşitli kebere ürünlerini ihraç eden en önemli ülkelerden biri. Ancak keberenin tarıma alınması yönünde İspanya ve İtalya başta olmak üzere işgücünün ucuz olduğu Kuzey Afrika ve Türk Cumhuriyetleri’nin yanısıra, iklimi müsait olan Avustralya gibi ülkelerde yoğun şekilde çalışılmakta. Bu arada biz de yüzyıllarca kullanıp sonra unuttuğumuz bu değerli bitkinin tomurcuklarına sofralarımızda eskisi gibi yer vermenin yollarını arasak, hem sağlığımız hem de ekonomimiz açısından çok hayırlı bir iş olacak.
19. yüzyıl sonunda icat edilen, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kuralları yeniden düzenlenen basketbol, dünyanın en popüler spor dallarından biri. Basketbolun kalbi ise senelik geliri 8.5 milyar Dolar’a ulaşmış, maçları 200’ü aşkın ülkede gösterilen dev bir global marka: NBA. Sezonu zirvede bitiren takıma dünya şampiyonu unvanını yakıştıracak kadar iddialı, yüz milyonları peşinden sürükleyecek kadar heyecanlı 75 yıllık maceranın dönüm noktaları, efsane kahramanları…
Amerika Birleşik Devletleri’nin Massachusetts eyaletinde, işçi çocuklarının çoğunlukta olduğu Springfield YMCA Koleji’nde görev yapan 30 yaşındaki Kanadalı beden öğretmeni Dr. James Naismith; kışın iyiden iyiye bastırması yüzünden öğrencilerin okulun kapalı spor salonunda oynayabilecekleri bir oyun icat ettiğinde takvimler 21 Aralık 1891’i gösteriyordu.
Naismith, yemekhaneden aldığı iki büyük şeftali sepetini salonun 3.05 metre (10 feet) yüksekliğindeki balkon demirlerine karşılıklı astırmış ve yüksekteki bu iki “kaleye gol” atmayı amaçlayan oyunun adını “basket ball”’ yani “sepet topu” koymuştu. Bu yeni oyun 2 yıl içinde önce YMCA okullarına, oradan da tüm ABD’ye yayılarak çok sevilen bir spor haline geldi.
NBA, kimi zaman engebeli yollardan geçse de 75 yıllık tarihinde sadece spor değil, tüm alanlarda dünya çapında marka olmaya çalışan kurumlara örnek bir model sundu.
19. yüzyılın son yıllarında basketbolun yaygınlaşmasıyla birlikte profesyonel takımlar ortaya çıkmaya başladı. Bu yeni spordan para kazanan ilk takım ise Trenton Nationals’tı. 7 Kasım 1896’da Brooklyn YMCA takımını 16-1 yenmiş ve adam başı 5 doları cebe indirmişlerdi.
ABD’de 1900-1945 arasında 20 farklı irili ufaklı basketbol ligi kurulsa da 1. Dünya Savaşı, Büyük Buhran ve arkasından 2. Dünya Savaşı gibi felaketler yüzünden birçoğu uzun ömürlü olamamıştı. Bu zorlu dönemde ayakta kalabilen ve ulusal anlamda ses getiren iki lig oldu: 1925’te oluşan American Basketball League (ABL) ve 1935’te General Electric, Firestone, Goodyear firmalarının önderliğinde Midwest Basketball Conference (MBC) adıyla kurulan, 2 yıl sonra daha geniş kitlelere hitap etmek için National Basketball League (Ulusal Basketbol Ligi) adını alan NBL. Ancak bu liglerdeki takımlar 1-2 bin kişilik ufak spor salonlarında, hatta bazen balo salonu, depo gibi mekanlarda mücadele etmek zorunda kalmış, dolayısıyla gelir üretmekte zorlanmışlardı.
NBA’nın ilk şampiyonu 1946-47 Philadelphia Warriors takımı.
2. Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte ABD’de gündelik hayat yavaş yavaş normale dönerken halk da üzerindeki baskıdan kurtulmanın verdiği rahatlamayla eğlence sektörüne para harcamaya başlamıştı. Girişimciler savaş zamanı biriktirdikleri paraları harcamaya hazır halk kitlelerinin vakit geçirmesini sağlayacak yeni organizasyonlar üretmek için harıl harıl çalışıyordu.
NBA’nın temelleri buz hokeyiyle atıldı
1936 Kış Olimpiyat Oyunları’ndan sonra Boston, New York, Detroit, Chicago gibi kentlerdeki salonların sahipleri, buz hokeyi takımları kurarak tesislerini dolu tutacak bir işe imza attılar. Ancak salonların hiç iş yapmadığı günler de oluyordu ve bu boşluğu madridbet doldurup para üretecek bir girişime ihtiyaç vardı. İşte bu düşünce doğrultusunda Boston Garden’ın sahibi Walter Brown ve yakın arkadaşı Cleveland Arena’nın patronu Albert Sutphin’in öncülüğünde NBL’ye rakip olacak bir basketbol ligi oluşturma fikri doğdu.
6 Haziran 1946’da New York City’deki Commodore Oteli’nin toplantı salonunda, biri Kanada’nın Toronto şehrinden olmak üzere, her biri kendi buz hokeyi takımına sahip 11 salon patronu NBA’in temelini oluşturacak Basketball Association of America’yı (BAA-Amerika Basketbol Birliği) kurdu. BAA’da yer alan 11 takım ise Boston Celtics, Chicago Stags, Cleveland Rebels, Detroit Falcons, New York Knickerbockers, Philadelphia Warriors, Pittsburgh Ironmen, Providence Steamrollers, St. Louis Bombers, Toronto Huskies, Washington Capitols olmuştu.
BAA takımları büyük şehirlerde ve büyük salonlarda maçlarını oynasa da, 1935’ten beri faaliyette olan NBL, daha yetenekli oyuncuların boy gösterdiği bir lig olarak dikkati çekiyordu. Kolejden mezun olan oyuncuların ilk tercihi henüz rüştünü ispat etmemiş BAA değil, NBL oluyordu. Örneğin NBA’nın ilk süper yıldızı kabul edilen; gözlükleri, “çengel atışı” denen kendine has şut stili ve 2.08’lik devasa boyuyla George Mikan, 1946’da DePaul Üniversitesi’nden mezun olduğunda NBL’yi tercih etmişti.
NBA’in ilk yıldızı George Mikan, DePaul Üniversitesi’ndeki günlerinde (1945).
Kulüp sahipleri belki basketbol konusunda tecrübesizlerdi, ancak ticaret konusunda her türlü deneyime sahiptiler. NBL’nin en büyük silahı olan Mikan’ı buradan koparabilirlerse bu ligin sonunu getirebileceklerini düşündüler. BAA yönetimi Mikan’ın takımı Lakers ve üç takımı daha NBL’den daha çok gelir elde edecekleri bir iş planına ikna etti. Bu hamle sonrası NBL kendini lağvetme kararı alırken, BAA 3 Ağustos 1949’da National Basketball Association (Ulusal Basketbol Birliği) adını alarak yola devam etti. NBA’nın basketbolun zirvesine giden yolu işte böyle başladı.
1950’lerin ilk yarısında ligi domine eden takım, beklendiği gibi Mikan’ın oynadığı Minneapolis Lakers’tı. Mavi-beyazlılar 1949-1954 arasında üçü artarda olmak üzere 5 şampiyonluk kazandı. Lige olan ilgi her geçen sezon artsa da salonlara seyirci çekmek hâlâ zordu. Temel şikayet oyunun yavaşlığı ve skorların düşüklüğüydü. Maçların ilk üç çeyreği heyecanlı geçerken son çeyrekte üstün olan taraf topu dilediği süre potaya hiç bakmadan ve şut atmadan rakip yarı sahada geçirebiliyordu. Bu da maç sonlarını izleyiciler için adeta bir işkenceye dönüştürebiliyordu. Bunun en saçma örneği 22 Kasım 1950’de Fort Wayne Pistons’ın son şampiyon Minneapolis Lakers’ı 19-18 yendiği maç olmuştu. İki takımın kaydettiği 37 sayı, lig tarihinde bir maçta atılan en düşük sayı olarak rekor kitaplarındaki yerini koruyor.
Giderek daha fazla başlarını ağrıtan bu sorunu NBA yine kendi içinde çözdü. Syracuse Nationals’ın sahibi Danny Biasone, takımların 24 saniye içinde hücum etmelerini sağlayacak bir şut saati fikrini geliştirdi. Bu basit buluş ligin kaderini değiştirdi. 1953-54 sezonunda takımlar ortalama 79.5 sayı üretirken, şut saatiyle birlikte oyun temposu yükselince 1955-56 sezonunda bu ortalama 100’e ulaştı. Artık oynanan basketbol göze daha hoş geliyor; hız kazanan, oyuncuların bireysel ve atletik yeteneklerini daha fazla gösterebildiği akıcı oyun, salonların dolmasını sağlıyor; bunun neticesinde de gelirler artıyordu.
Devlerin düellosu: Russell ve Wilt
‘Dev’ mücadele: Russell ile Wilt Boston Celtics’in 1956’da “draft ettiği” 2.08’lik pivot Bill Russell ile 1959’da Philadelphia Warriors’ın seçtiği 2.13’lük Wilt Chamberlain, lig tarihinin tanık olduğu en büyük rekabetlerden birine imza atacaktı.
Mikan 1958’de profesyonel kariyerini noktalarken sahneye çıkan iki dev adam onun boşluğunu dolduracak ve NBA’nın popülerliğinin ABD sathında iyice perçinlemesini sağlayacaktı.
Boston Celtics’in 1956’da “draft ettiği” 2.08’lik pivot Bill Russell ile 1959’da Philadelphia Warriors’ın seçtiği 2.13’lük Wilt Chamberlain, lig tarihinin tanık olduğu en büyük rekabetlerden birine imza atacaktı. Russell savunmasıyla önplana çıkan gerçek bir takım oyuncusuydu. Irk ayrımcılığının doruk noktasında olduğu bir dönemde Russell, muhafazakar beyazların kalelerinden Boston’un takımı Celtics’in 1956- 1969 arasında tam 11 kez NBA şampiyonu olmasında başrol oynayacaktı.
Chamberlain ise inanılmaz cüssesiyle rakiplerini domine ediyordu. Bugün bile birçoklarınca lig tarihinin en baskın oyuncusu olarak değerlendirilen Chamberlain, şampiyonluk yolunda çoğu defa Russell’a takılıp, o dönem sadece bir şampiyonluk sevinci yaşamış olsa da bireysel istatistikleriyle akıllara durgunluk veriyordu. 2 Mart 1962’de New York Knicks’e karşı oynanan maçta Warriors formasıyla tam 100 sayı kaydeden Wilt’in bu rekorunun kırılması beklenmiyor.
ABA’nın doğuşu ve irtifa kaybı
Tüm olumlu gelişmelere rağmen NBA için 70’ler pek de parlak geçmedi. 1967’de kurulan ve ilk başkanlığını Mikan’ın yaptığı ABA, NBA’ya ciddi bir rakip olarak çıkmıştı. Üç sayılık atışın uygulandığı, yüksek tempolu, renkli karakterlere sahip bu lig, yüksek meblağlar karşılığında kolej ligi NCAA’dan Julius Erving ve Moses Malone gibi yetenekli oyuncuları alarak NBA’yı eli boş bırakıyordu. Gişe gelirleri yıllar sonra inişe geçmişti. Ligin gözden düşmesinin nedenlerinden biri de, 1970’lerde ülke sathında patlama yaşanan uyuşturucu kullanımının NBA’ya da sıçramış olmasıydı. Uyuşturucunun pençesine düşerek yeteneklerine rağmen heba olup giden oyuncu sayısı azımsanmayacak boyuttaydı. İnsanlar uyuşturucuyla anılan bir lige rağbet etmiyor, çocuklarının burayı takip etmesine sıcak bakmıyordu.
NBA’nın rüya takımı “Rüya Takım” lakaplı 1992 ABD Millî Takımı’nda birlikte oynayan Michael Jordan, Magic Johnson ve Larry Bird, “NBA’nın hayatını kurtaran üçlü” olarak değerlendiriliyorlar.
NBA, yıllar önce “ayağını kaydırdığı” NBL’nin yolunda ilerlerken iki olay ligin kaderinin yeniden yazılmasını sağladı. İlki ABA’nın 1976’da teslim bayrağını çekmesiydi. Lig hızlı büyümüş, ancak NBA ile yetenekli oyuncuları kapmak adına kızıştırdığı transfer piyasası, oyuncu ücretlerinin fırlamasına neden olmuştu. Çoğu daha küçük pazara sahip ufak şehirlere ait takımlar bu yükselen piyasaya daha fazla direnememiş ve iflas etmişti. Ayakta kalabilenler de NBA’ya katılma kararı almıştı. İkinci neden ise 1980’lerin arifesinde iki genç yıldızın lige girmesiydi.
Yıldızlar dönemi: Magic, Bird, Jordan
Michigan State’in 20 yaşındaki “Magic” lakaplı 2.06’lık oyun kurucusu Earvin Johnson ile Indiana State’in 23 yaşındaki forveti Larry Bird, 26 Mart 1979’da kolej basketbolu ligi NCAA tarihinin bugüne dek en çok izlenen finalinde kozlarını paylaşmıştı. İkili, 1979-80 sezonu başlarken Los Angeles Lakers ve Boston Celtics formalarıyla lig tarihinin en büyük mücadelesi olan Lakers-Celtics rekabetinin fitilini yeniden ateşleyeceklerdi.
Magic Johnson-Larry Bird ve Lakers-Celtics çekişmesi sıradan bir basketbol rekabeti değildi. Aynı zamanda farklı tarzların ve sosyal yapıların da rekabetiydi. Gülümsemesiyle girdiği yerin havasını değiştiren, atletik ve heyecanlı siyah oyuncu Magic Johnson, adeta Los Angeles’ın şaşaalı ve egzotik atmosferinin parkeye yansımasıydı. ABD’nin orta batısındaki Indiana eyaletinde yer alan French Lick adlı küçük bir kasabadan gelen Bird ise beyaz bir oyuncu olarak hızlı olmayan, fazla zıplayamayan, ancak çalışkanlığıyla yeteneklerini zirveye çıkaran sokaktaki “ortalama adamı” temsil ediyordu.
Zirve elden ele Michael Jordan’dan NBA bayrağını devralan LeBron James artık kariyerinin sonbaharında ve aldığı bayrağı Giannis Antetokounmpo gibi isimlere devretmeye hazırlanıyor.
İki oyuncunun sürüklediği Lakers’la Celtics, 1980’lerde 3 kez finallerde karşı karşıya gelirken Magic’li Lakers iki kez gülen taraf olmuştu. 80’ler sona erdiğinde ise Magic ve Bird’ün önderliğinde Lakers 5, Boston ise 3 defa şampiyonluk sevinci yaşamıştı. Magic-Bird düelloları izlenme rekorları kırarken, 1984 sonbaharında Chicago Bulls formasıyla lige dahil olan bir genç, NBA’yı hayal bile edemeyeceği bir noktaya getirecekti. O isim Michael Jordan’dı.
Magic Johnson, 7 Kasım 1991’de düzenlediği basın toplantısıyla HIV virüsü taşıdığını açıklayıp basketbolu bırakma kararını duyurduğunda tüm dünyayı şoke etmişti. Bir sene sonra Larry Bird kronikleşen bel ve sırt rahatsızlıkları nedeniyle emekliye ayrıldı. Onların sahneden çekilmesiyle NBA tamamen Michael Jordan’ın hakimiyeti altına girecekti. Chicago Bulls, 1991-1998 arasında 6 kez NBA şampiyonu olurken MJ de 6 defa finallerin en değerli oyuncusu seçildi. 1993 Ağustos’unda babası James Jordan’ın hunharca katledilmesi sonrası onun hayallerini gerçekleştirmek adına basketbolu bırakıp 1.5 sene beyzbol oynamamış olsa, belki bu şampiyonlukların sayısı 8 olabilirdi.
Teknolojinin ve internetin çağı olan 2000’lerde NBA, güçlü altyapısı, yenilikçi anlayışı sayesinde basketbolun zirvesi olmayı sürdürdü. Shaquille O’Neal, Kobe Bryant, Allen Iverson gibi yıldızlar Jordan’dan aldıkları bayrakla ligin popülaritesini 2010’lara taşırken günümüzde de LeBron James, Kevin Durant, Stephen Curry, Giannis Antetokounmpo bu bayrak yarışını sürdürüyor.
1992 Olimpiyat Oyunları’nda tüm dünyayı büyüleyen Rüya Takım’ın etkisi ve Jordan gibi ikonların itici gücüyle popülerliğini yeni ufuklara taşıyan NBA, 1990’larda “Global Düşün, Yerel Hareket Et” düsturuyla Johannesburg’dan Londra’ya, Rio de Janeiro’dan Şanghay’a kadar birçok yerde ofisler açıp varlığını tüm dünyaya taşıdı. Bu ofisler sayesinde ürün satışından, bölgesel televizyon yayın haklarına kadar birçok konuda doğrudan söz sahibi oldu.
NBA, 75 yıllık tarihinde kimi zaman engebeli yollardan geçse de 2021-22 sezonu başlarken sadece spor değil, tüm alanlarda dünya çapında marka olmaya çalışan kurumlara ve organizasyonlara örnek teşkil ediyor.
OSSIE SCHECTMAN / KNICKS
İlk maç, ilk basket ve ilk galibiyet…
NBA tarihinin ilk basketi, 1 Kasım 1946’da Toronto Huskies ile New York Knicks arasında oynanan maçta Knicks’ten Ossie Schectman tarafından kaydedildi. Maçı kazanan da Knicks oldu.
NBA tarihinin ilk sayılarını kaydeden Ossie Schectman (1913-2013) ilk maçın istatistik kağıdıyla birlikte…
NBA’da resmî kayıtlara göre 2021-22 sezonunun başlangıcına kadar oynanmış tüm müsabakalarda kaydedilen sayı toplamı 12.838.829. İlk sayı için 1 Kasım 1946’da oynanan Toronto Huskies-New York Knicks maçına gidiyoruz. Her ne kadar ligin adı henüz BAA olsa da NBA tarihinin ilk karşılaşması kabul edilen bu maç, Toronto’daki Maple Leafs Salonu’nda, içeri girebilmek için 75 cent-2.5 dolar arasında ücret ödemiş 7.090 biletli seyirci karşısında oynanmıştı. Huskies takımı hava atışını kazandıktan sonra ilk hücumda sayı bulamazken dönen topta hızlı hücuma kalkan Knicks’te Leo Gottlieb’den aldığı pası turnikeyle baskete çeviren Ossie Schectman, NBA tarihinin ilk sayılarını atan oyuncu olarak tarihe geçmişti. Knicks, maçı da 68-66 kazanarak ligde ilk galibiyeti elde eden takım olmuştu.
NBA’da resmî kayıtlara göre 2021-22 sezonunun başlangıcına kadar oynanmış tüm müsabakalarda kaydedilen sayı toplamı 12.838.829. İlk sayı için 1 Kasım 1946’da oynanan Toronto Huskies-New York Knicks maçına gidiyoruz. Her ne kadar ligin adı henüz BAA olsa da NBA tarihinin ilk karşılaşması kabul edilen bu maç, Toronto’daki Maple Leafs Salonu’nda, içeri girebilmek için 75 cent-2.5 dolar arasında ücret ödemiş 7.090 biletli seyirci karşısında oynanmıştı. Huskies takımı hava atışını kazandıktan sonra ilk hücumda sayı bulamazken dönen topta hızlı hücuma kalkan Knicks’te Leo Gottlieb’den aldığı pası turnikeyle baskete çeviren Ossie Schectman, NBA tarihinin ilk sayılarını atan oyuncu olarak tarihe geçmişti. Knicks, maçı da 68-66 kazanarak ligde ilk galibiyeti elde eden takım olmuştu.
NBA’da resmî kayıtlara göre 2021-22 sezonunun başlangıcına kadar oynanmış tüm müsabakalarda kaydedilen sayı toplamı 12.838.829. İlk sayı için 1 Kasım 1946’da oynanan Toronto Huskies-New York Knicks maçına gidiyoruz. Her ne kadar ligin adı henüz BAA olsa da NBA tarihinin ilk karşılaşması kabul edilen bu maç, Toronto’daki Maple Leafs Salonu’nda, içeri girebilmek için 75 cent-2.5 dolar arasında ücret ödemiş 7.090 biletli seyirci karşısında oynanmıştı. Huskies takımı hava atışını kazandıktan sonra ilk hücumda sayı bulamazken dönen topta hızlı hücuma kalkan Knicks’te Leo Gottlieb’den aldığı pası turnikeyle baskete çeviren Ossie Schectman, NBA tarihinin ilk sayılarını atan oyuncu olarak tarihe geçmişti. Knicks, maçı da 68-66 kazanarak ligde ilk galibiyeti elde eden takım olmuştu.
NBA KADROSU: NİJERYA’DAN SIRBİSTAN’A
‘Amerikan Oyunu’ndan küresel lige doğru…
NBA bugün dünyanın pek çok ülkesinden oyuncuya evsahipliği yapan küresel bir lig. 41 ülkeden 107 uluslararası oyuncu forma giyiyor.
NBA’nın Avrupalı süper yıldızları Slovenya’dan Luka Doncic, Sırbistan’dan Nikola Jokic ve Yunanistan’dan Giannis Antetokounmpo.
İtalya’da doğup, Kanada’da yetişen Henry Biasatti, Toronto Huskies formasıyla 6 maçta yer aldığı 1946-47 sezonunda NBA’da oynayacak yüzlerce uluslararası oyuncuya öncülük ettiğinin muhtemelen farkında değildi. Biasatti’den 75 yıl sonra NBA, 41 ülkeden 107 uluslararası oyuncunun forma giydiği küresel bir lig haline dönüşmüş durumda. Sloganı yıllarca “America’s Game” (Amerika’nın Oyunu) olan NBA’nın normal sezonunun son MVP’si Sırp Nikola Jokic. Son finallerin MVP’si ise Milwaukee Bucks’ı 50 yıl sonra tarihinin ikinci şampiyonluğuna taşıyan Nijerya asıllı bir Yunanistan vatandaşı olan Giannis Antetokounmpo.
NBA’nın bugün küresel çapta bir lig olmasına önayak olan kişi, geçen sene ölen eski NBA Başkanı David Stern’dü. 1984-2014 arası 30 sene boyunca ligi yöneten Stern, 1988’e kadar amatörlerin mücadele ettiği Olimpiyat Oyunları’nda profesyonellerin de yer almasını sağlayan girişimde büyük rol oynarken; 1992 Barcelona’da ABD’nin Magic Johnson, Larry Bird, Michael Jordan, Karl Malone gibi 12 NBA oyuncusundan oluşan “Rüya Takım” kadrosuyla mücadele etmesini mümkün kılmıştı. O kadro altın madalyaya rakiplerini ezerek uzanırken tüm dünyaya NBA’nın seviyesini gösterdi ve genç basketbolculara ilham kaynağı oldu.
TÜRKLER NBA’DA
Mirsad, Hido, Memo…
1998’de NBA’ya giden ilk Türk Mirsad Türkcan’dan bu yana Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur da başarılarıyla adlarını lig tarihine yazdırdılar. Bu sezon ise basketbolun zirvesinde Türkiye’den 5 oyuncu yer alıyor.
Hidayet Türkoğlu, 2008’de “En Çok İlerleme Kaydeden Oyuncu” ödülünü alırken.
NBA’da 2021-22 sezonu başlarken takımların kadrolarında Türkiye’de doğmuş 5 oyuncu bulunuyor. NBA’daki ilk sezonlarını geçirmeye hazırlanan Alperen Şengün (Houston) ve Ömer Faruk Yurtseven (Miami) dahil bugüne dek 14 Türk oyuncu ligde forma giydi. NBA kapısından ilk giren oyuncumuz ise 1998’de Houston tarafından draft edilen ve 1999-2000 sezonunda Milwaukee ve New York formalarıyla toplam 17 maça çıkan Mirsad Türkcan oldu. 2008’de NBA’nın “En Çok İlerleme Kaydeden Oyuncusu” seçilen Hidayet Türkoğlu, 2000-2015 arasında 6 farklı takım formasıyla 997 normal sezon maçına çıkarak NBA’da en uzun kariyere sahip oyuncumuz olarak kayıtlara geçti. 2002-2012 arası 10 sezon boyunca ligde top koşturan Mehmet Okur ise 2004’te Detroit Pistons’ta oynarken NBA şampiyonluğu sevincini yaşayan ve 2007’de Utah Jazz’dayken, “all-star” seçilen bugüne kadarki ilk ve tek oyuncumuz.
Boğaz’da, Anadolu yakasının eski köyü Kuzguncuk’un tarihi 16. yüzyıla kadar uzanıyor. Bugün apartmanlar, işyerleri ve restoranlar arasında bulunan semt, cumhuriyet döneminden bugüne, siyasi iktidarlardan ziyade sakinlerinin çabasıyla tarihî dokusunu korumaya çabalıyor.
Yolunuz Abdülmecid Efendi Köşkü’ne düşerse, bu muhteşem binayı gözlemlemekle yetinmeyin. Hemen yakınından denize inen yokuşun sağ tarafındaki, yüksek duvarların arkasında kalan, geniş yeşil alana da dikkat edin.
İmam Galip’in başında, sokağın sağındaki minik düzlüğe girin. Deniz yönünde ilerleyip düzlüğün ucuna geldiğinizde, olağanüstü bir Kuzguncuk manzarası çıkacak karşınıza: İki tepe arasında bir koyak. Sağ taraf Nakkaştepe, sol taraf Sultantepesi…
Bakışlarınızı manzaradan ayırıp etrafınıza bakın. Her tarafını otlar bürümüş, metruk bir alan göreceksiniz. Burası alelade bir yer değil: Etrafa rastgele yayılmış gibi duran, darmadağın, sayısız taş levha. Üzerlerinde İbranice yazılar… Burası meşhur Kuzguncuk Yahudi Mezarlığı’dır.
Kuzguncuk 16. yüzyılda Yahudi köyü olarak geçer. Yahudiler için özel bir öneme de sahiptir: Kutsal Topraklar’a giden yolun başı sayılırdı Kuzguncuk. Müslümanların aynı nedenle Üsküdar’ı Kâbe Toprağı diye andıklarını hatırlayalım.
Mezar taşlarının büyük çoğunluğu yatay levhalar şeklindedir. Endülüs Yahudilerinin âdeti böyle imiş Minna Rozen’e göre. Bazıları, türbelerde görmeye alışık olduğumuz türden “sanduka” şeklinde. En eski mezartaşı 1592 tarihli ve Polonyalı bir Yahudiye ait.
Cami ile kilise aynı karede
Kuzguncuk’un Ermeni kilisesi Surp Lusavoriç’in kubbesi ile Kuzguncuk Camii’nin minaresi aynı kare içinde, neredeyse aynı binanın parçaları gibi…
Sarkis Kalfa
Mezarlığın bulunduğu semtin adı İcadiye’dir. Sarkis Kalfa 18. yüzyılda, kendi icadı olan yöntemle nakışlı özel bir basma-yazma üretirdi burada. Semte adını veren de bu icattır. Nedret Ebcim “İcadiye caddesinde sağlık ocağının yanında” bir imalathane olduğunu hatırlar. Basma-yazmalar sırtlanır deniz kenarına getirilir, Boğaz sularına batırıldıktan sonra kurutulup imalathaneye geri getirilirmiş (Kumaşın üzerine desenler ya yazılır ya da şablon ile basılırdı. “Yazma” ve “Basma” buradan geliyor).
Cami – Kilise
Üryanizade Sokak’ta deniz yönünde ilerlediğimizde, sokağımızı kesen Perihan Abla Sokak’ı da geçtikten sonra, sağda güzel bir manzara çıkar karşımıza: Kuzguncuk’un Ermeni kilisesi Surp Lusavoriç’in kubbesi ile Kuzguncuk Camii’nin minaresi aynı kare içindedirler ve sanki ikisi aynı binaya aitmiş gibi dururlar. Kuzguncuk’u bir hoşgörü timsali olarak görenler için semtin özetidir bu manzara.
Kilise Abdülaziz tarafından Beylerbeyi Sarayı’nın inşaatında çalışan Ermeni ustalar için yaptırılmış. Zaten Üryanizade Sokak’ta bu Ermeni ustalar otururmuş eskiden. Sokakta (ve Kuzguncuk’ta da) hiç Ermeni yoktur artık ama.
Çarşı Caddesi’ne çıkıp sağa döndüğümüzde, kiliseyi cepheden görürüz. Cami gayet yenidir. 1950’lerde yapılmıştır. 1930’larda bile Kuzguncuk nüfusunun %90’ı gayrimüslimdi. O yüzden belki, cami yoktu daha önce.
Cami için komşusu kilise 500 TL bağışta bulunmuş. Bu arada arsasının bir kısmını da vermiş. Kilisenin camiye yaptığı jest güzel ama Türkiye’deki azınlıklarda hayatta kalma içgüdüsüyle refleks haline gelmiş birtakım davranışlar olduğuna ben şahidim. Bu bağlamda düşünürsek, öz itibarıyla zoraki bir jest olabilir bu. Şahsi düşüncem.
Caminin yanından giren yol Yenigün Sokak’tır. Bizi Kuzguncuk’un göbeğine götürür. Yenigün Sokak’ın Tufan Sokak’tan itibaren devamı gibi olan Bostan Sokak’ın İcadiye Caddesi’ne kavuştuğu yerde sokağa adını veren bostanın girişi vardır.
Bostan
Kuzguncuk’taki dönüşümün en sempatik unsuru hobi bahçesine dönüşmüş olan bu bostandır. Eski Kuzguncuklular orayı “İlya’nın Bostanı” diye hatırlar.
İlya Rum’dur. Babası İspiro’nun ölümünden sonra o eker biçer bostanı. Kuzguncuk halkı ondan sebze-meyve satın almaya alışıktır. Çocukları da bostandan erik çalmaya!
1984’te ölene kadar çalışır orada İlya. Ondan sonra arazi boş kalır ve bostan Kuzguncuk halkının olur! İncirleri yenir bostanın. Çocuklar orada oynarlar. Kurbanlar orada kesilir. İcabında çöpler de oraya bırakılır! Derken, 1990’ların başında, esrarengiz (!) bir şeyler olmaya başlar. Etrafı çitle çevrilir. Birileri gelip gitmeye başlar. Bunlardan biri Prof. Mehmet Haberal’dır.
Orada özel diyaliz merkezi açmaktır niyeti. Devletten kiralamıştır arsayı. Planlar, projeler… Ve inşaat hazırlıkları. Kuzguncuk halkı (daha doğrusu halkın bir kısmı) örgütlenir Kuzguncuklular Derneği vasıtasıyla. Kuzguncuk’un “eski” sakinleri ile “yeni” sakinleri biraraya gelirler. Biri nöbetçi olur, arsa etrafında bir hareketlenme olduğunda koşar haber verir! Bir tanesi arsanın imar durumunu araştırır, bir tanesi basın-yayın dünyasını harekete geçirir.
İlya’nın Bostanı semtin simgesi 1990’ların başında mahalle sakinlerinin birleşip mücadele ederek iş makinelerini durdurduğu “Bostan” eskiler tarafından “İlya’nın Bostanı olarak biliniyordu (üstte). Kuzguncuk Yahudi Mezarlığı’nın kocaman yatay levhaları (altta).
Neticede, 2002’de iş makinaları tekrar arsaya girdiğinde (bu sefer Haberal’ın maksadı orada bir özel okul açmaktır) Kuzguncuk halkı yine harekete geçer, toplanıp gösteri yaparlar. Can Yücel de katkı sağlar bostanın savunulmasına. İnşaatçılar arsaya girdiklerinde, ondan esinlenerek “dandini dandini dastana, danalar girdi bostana” ninnisini söylerler hep bir ağızdan!
Neticede bostan kurtulur. Büyükçe bir kısmında hobi bahçeciliği yapılır İlya’nın Bostanı’nın. Bir kısmı gezinti bahçesidir. Bostanın içinde yine geniş bir alanda bir sinema perdesi ve onun önünde düzenlenmiş oturma yerleri göze çarpar. Kuzguncukluların yazlık sinema özlemini gidermek için belki! Koskoca bir yeşil alan yani. Halkın hava aldığı bir yer. Hem de insanların oturdukları semtin geçmişiyle bağ kurmalarını, onu kurtarmak için verdikleri mücadeleden dolayı kendileriyle gurur duymalarını sağlayan. İstanbul’da hiç alışık olmadığımız bir şey.
Madalyonun bir de öteki yüzü var. Devlet 1977’de, birdenbire İlya’nın babasının “firari ve mütegayyip eşhas”’tan olduğuna karar verdi, 1924’te çıkarılmış bir yasaya göre! Ve bostana el koydu. Sözkonusu kanun, 1924’te malının başında bulunmayan gayrimüslimlerin mallarının devlete intikalini öngörüyordu. İlya bostanı ekmeye devam etti, bir yandan da borç ödedi taksit taksit. Ancak devlet 2011’de, bu şekilde el konulan vakıf mallarını iade ederek hatasını kabul etti. O dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu “bu bizim açımızdan vatandaşlarımızın haklarının iadesidir” dedi. İlya’nın ailesinden ve bostanın Türkiye’deki tek varisi olan Dimitria Teyze “Bostan bizimdir!” diyor ve tabii onun için “biz” ve bostanın “kurtarılması” bambaşka bir anlam taşıyor.
Kaşgarlı Mahmud’un 1072’de yazmaya başlayıp 1077’de tamamladığı sözlük, Türkçenin gelmiş geçmiş en önemli referans kaynağı. Eserin içindeki kelimeler, örnekler, atasözleri, karşılaştırmalar ve açıklamalar, Türk kültürünün evrensel boyuttaki zenginliğini kayıt altına alan müstesna bir dil zenginliği sunar. O, Türklerin “hor görülecek göçebeler” olmadığını dönemin yüksek kültürüne (Arap ve Fars) kanıtlar ve yüzyıllardır Türklere karşı oluşan önyargıları yerle bir eder.
HATİCE ŞİRİN
Kaşgarlı Mahmud bir dilbilimci, etnograf ve Türkologdur. Kaşgar’ın 50 km. güneybatısında İpek Yolu üzerinde bulunan Opal vaha köyündeki türbesinde, tahminî doğum ve ölüm tarihi 1008- 1105 olarak kayıtlıdır. Hakkında bildiklerimiz, ünlü sözlüğü Dîvânu Lugâti’t-Türk’te kendisine dair ketumca bir tutumla verdiği bilgilere dayanır. Babası Isık Göl’ün güney kıyısındaki Barsgan kentinin yöneticisidir. Karahanlı hanedanı üyesi soylu bir ailedendir; başkent Kaşgar’da görevlendirilince, Mahmud da burada yetişmiştir. Kaşgarlı Mahmud, Türklerin yaşadığı kentleri, bozkırları gezmiş; Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma ve Kırgızların lehçelerini en ince ayrıntısına kadar öğrenmiş; gittiği yerlerden modern bir dilbilimci gibi veriler toplamış; bunları karşılaştırmalı olarak sözlüğüne kaydetmiş ve tüm bunları Halife’ye sunmak üzere Bağdat’a gitmiştir.
Özgüveni yüksektir. Kendi dilinin en zarif, konuşmasının en belagatlı, tahsilinin en yüksek, soyunun en köklülerden olduğunu sıraladıktan sonra, mızrak atışında da en iyilerden olduğunu yazar. Bu otobiyografik bilgi, bize 8. yüzyıl Orhon Yazıtları’nda bir Türk beyinin en önemli nitelikleri şeklinde zikredilen “bilge” ve “alp” olmanın 300 yıl sonra da prestijini koruduğunu gösterir. Zeki Velidî Togan (1890-1970), bu cümlesinden ve sözlükteki askerî terminolojiden hareketle, onun aslen asker olabileceğini düşünür. Mahmud, her Türk lehçesini mükemmel öğrenmiş, bunların hepsini kapsayan kitabını iyi bir düzenle yazmış, eserine Dîvânu Lugâti’t-Türk adını vermiştir. Arapça, Farsça ve o dönemin diğer Türk lehçelerinin tamamını bildiği gibi, İran ve Irak’ta Rumcayı da öğrendiği kabul edilir.
Kaşgarlı Mahmud’un kitabındaki harita.
György Hazai gibi kimi türkologlar, onun Türk kentlerini dolaşmasını ve Bağdat’a gitmesini Karahanlı konfederasyonundaki iç karışıklıklardan kaçmak istemesine bağlar. Omeljan Pritsak, sonunun taht kavgasında zehirlenen diğer aile üyeleri gibi olmasından kaygı duyarak Bağdat’a siyasi mülteci olarak gittiği yorumunda bulunur.
Kaşgarlı Mahmud, Bağdat’a gitmeden birkaç yıl önce (1058), Abbâsîler Tuğrul Bey komutasındaki Selçukluların himayesine girmişti. Halife, Tuğrul Bey’e “İslâm’ın temel direği”, “Doğu ve Batı’nın hükümdarı” unvanlarını vermekle kalmamış, onu kızıyla evlendirip hilafetin ortağı ilan etmişti. Halife varolan sınırlı gücünü Türklere borçluydu. Bağdat o dönemde Türklerle dolmuştu ama, aristokrat zümre Türkçe değil Farsça konuşuyordu. Araplar, Farslar, hatta Selçukluların kendileri bile Türkçeyi kültürel derinliği olmayan, şiire ve felsefeye uymayan kaba bir dil olarak görüyordu. Kaşgarlı Mahmud’un misyonu tam da bu zamanda belirginleşti: Halife ve onun etrafındaki üst sınıfa hakir gördükleri Türkçenin yetkinliğini gösterecekti. O bunu planlarken, ana dillerini konuşmaktan vazgeçen Selçuklu seçkinlerine de bir mesaj vermeyi düşünmüş olabilir.
Mahmud, Türkleri ve Türkçeyi o dönemin “medeni” dünyasına kabul ettirmek ve üst kültüre dahil etmek için parlak zekasını devreye sokar: Kitabının giriş kısmında “Nişaburlu ve Buharalı imamlardan bizzat işittim” dediği sahih olmayan iki hadisle Türkçenin öğrenilmesini dinin bir vecibesi olarak takdim eder! Mahmud, “bu hadis doğruysa Türkçeyi öğrenmek vaciptir, doğru değilse aklın gereğidir” diyerek, Arap ve Farslara Türkçenin derinliğini ve zenginliğini kanıtlama konusundaki inatçı ve coşkulu kararlılığını gösterir. Mahmud’un “Arapça ve Türkçenin aynı tempoda koşan iki yarış atı gibi olduğu” iddiası; Amerikalı Türkolog Robert Dankoff tarafından “İslâmiyet’in dili öylesine prestijliydi ki, Arapça, Türkçenin ölçülmesinde kullanılan bir modeldi” cümlesiyle yorumlanır.
Kaşgarlı Mahmud’un ünlü eserinin elimizdeki tek nüshası 1 Ağustos 1266’da kopyalanmış (üstte). Bugün İstanbul Millet Kütüphanesi’nde (altta).
O, Türklerin “hor görülecek göçebeler” çerçevesine sığdırılamayacağını dönemin yüksek kültürüne (Arap ve Fars) göstermek ve yüzyıllardır Türklere karşı oluşan önyargıları kırmak için bu yola girmiştir. Kitabını takdim ettiği Halife’ye hitaben artık onların devrinin kapandığını; Türk çağının başladığını; Türklere bağlananların güçlendiğini; ayaktakımının alçaklıklarından Türklerin yardımıyla kurtulduklarını; aklı başında herkesin Türkçe konuşması ve Türklere katılması gerektiğini ve aksi halde ok yağmuruna tutulacaklarını yazar.
Metnin tamamı, dikkatle seçilmiş nazik sözlerle süslenmiş, ancak aynı zamanda tehditkar imalar içeren bir manifestodur. Kitabın giriş kısmı öylesine görkemli ve debdebelidir ki Frederick Starr, “günümüz yayımcılarının hiçbiri 1.000 yıl önce yazılmış bu eserin önsözünü aşabilen bir tanıtım yazısı kaleme alamaz” yorumunu yapar.
Kaşgarlı Mahmud’un 1072’de yazmaya başladığı, 1077’de tamamladığı sözlük, Türkçe-Arapça tanıklı bir sözlüktür. Başlığı Arapça bir terkiptir; literal çevirisi “Türk dillerini toplayan kitap” anlamına gelir. Mahmud’un elinden çıkan orijinal yazma kayıptır. Bugün elimizdeki 319 varaklık tek nüsha 1 Ağustos 1266’da kopyalanmıştır.
Arap sözlük yazımı gelenek ve ilkelerini iyi bilen Mahmud, kitabını bu yöntemle düzenler. Sözlükteki hemen her madde, ya bir cümle ya bir şiir ya da bir sav (atasözü) ile örneklendirilir. Sözcüklerin sadece tek anlamı değil, farklı ve mecaz anlamları da verilir. Türkçe sözcük ve örneklerin üzeri kırmızı mürekkeple çizilip farkedilmeleri sağlanır. Fiil olan madde başlarının örnekleri, tekil 3. kişi geçmiş zaman çekimindedir (Günümüzde “acı(mak)” olarak kullandığımız fiili şöyle açıklayıp örneklendirir: “(açı-) sirke açıdı (Sirke ekşidi). Yaranın ağrısı zonklarsa yine aynıdır”. Bazı sözcüklerin farklı Türk lehçelerindeki anlamlarını veya biçimlerini verir (“uğur: Oğuzcada hayır ve bereket. Yolcuya ‘yol uğur bolsun’ denir ki ‘yol, hayır ve bereket içinde geçsin’ demektir”). Mahmud bazı maddelerde etimoloji de yapar (“Ören: Oğuzcada her şeyin kötüsü demektir; ‘harap’ anlamındaki Farsça ‘vīrān’ kelimesinden alındığını düşünüyorum”). Üstelik bu tip köken açıklamalarında çarpıcı bir dil milliyetçiliği sergiler: “Oğuzlar Farslarla temasa geçtikleri zaman birçok Türkçe kelimeyi unutarak yerlerine Farsçasını kullandılar. Bu da onlardan biridir”.
Kaşgarlı Mahmud’un konuştuğu Türkçe, günümüz bilim dünyasında “Karahanlıca” diye bilinir. Ancak Mahmud, kendi dilini hep “Hâkaniye” diye anar. Sözlüğünde, Hâkaniye hükümdarlarının “Buğra Kara Hākān” unvanı taşıdıklarını belirtir. O dönemde basılan sikkeler ve Arap-Fars kaynaklarında geçen “Karahan” terimi, modern anlamıyla Türkolojinin kurulmasından, 19. yüzyıldan sonra yaygınlaşacaktır.
Kaşgarlı Mahmud’un Kaşgar’ın 50 km. güneybatısında İpek Yolu üzerinde bulunan Opal vaha köyündeki türbesi
10.-13. yüzyıllar arasında Orta Asya’yı Buhara’dan Tarım havzasına kadar ele geçiren Karahanlılar, İslâm dünyasının bir kısmını Türk töresiyle yöneten bozkır kökenli ilk hanedanlıktır. Bir başka Türk grubu olan Oğuzlar da, yine aynı dönemlerde tedricen Horasan ve Anadolu’yu ele geçirmişlerdi. Ahmet Bican Ercilasun’a göre Mahmud, Malazgirt Savaşı sırasında yüksek olasılıkla Bağdat’taydı ve eserinin hazırlıklarıyla meşguldü. İşte bu büyük zaferlerin de etkisiyle Türk kültürü ve Türk dili Mahmud’un eserinin hemen her satırında âdeta kutsanır. Ali Şir Nevai’ye kadar geçen 400 yıllık zaman diliminde hiçbir Türk, Kaşgarlı Mahmud kadar keskin bir Türkçe propogandası yapmayacaktı. Mahmud, bunun gururunu “Türk” sözcüğünü açıklarken Hz. Muhammed’in ağzından dile getirir: “Benim bir ordum var. Onları Türk diye adlandırdım. Bir kavme kızdığım zaman üstlerine onları musallat ederim. Bu, diğer bütün insanlara karşı onların üstünlüğüdür”.
Mahmud’un diyalektiği
Bunlarla birlikte, Mahmud’u salt doktrinel bir “Türkçe propagandisti” çerçevesinde değerlendirmek yeterli değildir. O, Müslümanlığı yeni kabul etmiş bir topluluğun İslâmiyet’e candan bağlı bireyi olsa da; eski animist, şamanist inançların ve bozkır kültürünün tarihe gömülerek yitip gitmesinin kaygısını da derinden taşır; henüz canlılığını koruyan bu değerlerin tüm temel taşlarını titizlikle eserine yansıtır. Kepeneğin omuzlarına dikilen keçe parçasından (“yaŋalduruk”), ırmak kıyısında çocukların oynadığı geleneksel oyunların adına (“müŋüz”); atın boynuna takılan muskadan (“monçuk”), bostanlara nazar değmesin diye konan korkuluğa (“abakı”); kâhinlerin (“yatçı”) taşlarla bulut ve yağmur için kehanette bulunmasından (“yatlamak”) kısrağın arkasında kalan tayı çağırmak için söylenen lafa (“kurı kurı”) kadar her sözcüğü kaydeder. Türklerin inancına göre yılda bir gece ölülerin ruhlarının toplanıp yaşamlarını sürdükleri yerlere gittiklerinde çıkan gürültünün adı (“tiki”) bile kayıtlıdır sözlüğünde.
Öz kültürün unutulmasına dair açıkça dile getirmediği ama satır aralarından okunabilen endişesini eski bir Türk atasözüyle taçlandırır: “İl kalır törü kalmas”; yani ‘”Ülke bırakılır, ama töre (örf ve adet) bırakılmaz”. O, İslâmiyet’in Arap ve Fars kültürlerini taklit ederek değil, bozkır kültürüyle sentezlenerek, Türk tarihsel mirasına entegre edilerek yaşanması görüşündedir.
Akademik derinlik Kaşgarlı Mahmud, eserinde meselenin yüzeysel veya kolay yanını seçip sözcüklerin yalnızca temel anlamını verip geçiştirmez; ayrıntılara yer verir. Örneğin İslâmiyet’in yasakladığı şarap (“süçig, bor, çağır”) yemeğin hazmedilmesine yarayan bir içecektir (“süçig aşıg siŋdürdi”); ama aynı zamanda sarhoşluğa sebep olur (“süçig anı esürtti”); çok içilirse de adamı kusturur (“süçig erig kusturdu”). Kırmızısına “kızıl süçig”, sıcağına “bışıg”, saklandığı kaba “sağır”, süzüldüğü huniye “aŋut” denir. Döneminde, olgun adam gibi davranan toy delikanlıları eğitmek için “şarap olmadan sirke olma” (“bor bolmadın sirke bolma”) atasözü kullanılır.
Kaşgarlı Mahmud’un türbesi 1829 ve 1897’de iki defa onarım görmüş.
“Teke”yi açıklarken “erkek keçi” demekle kalmaz; boynuzundan yay yapıldığını, köse adamlara “teke sakal” dendiğini belirtir.
“Burçak” hem “börülce” hem de benzetme ilişkisiyle “ter taneleri” anlamındadır, “burçaklan(mak)” boncuk boncuk terlemek anlamındadır.
O dönemde iri çekirdekli meyvelerin genel adı “erük”tir (erik); “tülüg (tüylü) erük” şeftali, “sarıg (sarı) erük” kayısıdır.
Sadece insanların değil, hayvanların sağaltılmasındaki halk hekimliği yöntemlerinden de bahseder: “Aŋduz: Bir bitkinin köküdür; kazılarak çıkarılır ve karnı ağrıyan at bununla tedavi edilir”.
Kaşgarlı Mahmud’dan Türkçe eklerle ilgili bilgiler de alırız. Bugün genellikle “susa(mak)” fiilinden tanıdığımız istek bildiren ek, başka yiyecek-içecek adlarına da eklenir: “etse(mek)”, “kagunsa(mak)”, “erükse(mek)”, “balıksa(mak), yani canı ety, kavun, erik, balık istemek…
Modern dilbilimin kurulmasından önce yazılan tüm sözlüklerde gördüğümüz halk etimolojisini bu sözlükte de buluruz. Mesela geleneksel Türk yemeklerinden “tutmaç”ı açıklarken, Büyük İskender döneminden bir efsaneye göndermede bulunup sözcüğün “bizi tutma aç” cümlesinden geldiğini yazar. Oysa “tutmaç”; sütlaç (< sütlü aş), bulamaç (< bulama aş) örneklerinde görülen “aş”tan (tutma+aş) kalıplaşan bir sözcüktür.
Mars gezegeni için “bakır sokım” (renginden dolayı); neşter için kana(mak)’tan “kanagu”, makas için bıç(mak)’tan “bıçguç”, çuval için günümüzde dağarcık sözcüğünde yaşayan “tagar”, ütü için “ütüg” (< üt- ‘hafif ateşten geçirmek’), petrol için “kara yağ”, demir madeni için “temürlük”, edilgen eşcinsel erkek için “kötlüg”, erkek düşkünü kadın için “ersek”, mal düşkünleri için “tavarsak” (< davar), yetişkin gibi davranan erkek çocuk için “ataç”, yetişkin gibi davranan kız çocuk için “anaç”, oğlan çocuğu gibi davranan yaşlı adam için “oglansıg”, dölyatağı için “ogulçuk” (< ogul : cinsiyet bildirmeksizin çocuk) gibi binlerce sözcük, hamaset ve polemiğe kaçmadan berrak biçimlerde tanımlanır.
Bu sözlük, Prof. Osman Fikri Sertkaya’nın da dikkati çektiği gibi saf Türkçe sözcüklerden ibaret değildir. Türkçeye epeyce erken dönemde Çince, Hintçe, Moğolca, Grekçe, Arapça, Farsça gibi günümüzde de yaşayan ve Toharca, Sogdca gibi bugün artık ölmüş dillerden de giren çok sayıda sözcüğü içerir. Örneğin bugünkü Türkçeye Rumcadan geçen “kilit (< kleidí)”, Mahmud’un sözlüğünde “kirit” olarak geçer ki, doğrudan Yunancadan değil, Sogdca gibi bir İndo-İrani dilden alınıp Türkçe kir(mek)-girmek etkisiyle “kirit” biçimini almış olabilir.
Kaşgarlı Mahmud’un türbesinin girişinde yaklaşık 4 metre yüksekliğinde bir heykeli bulunuyor.
Mahmud’un haritası
Kitabın giriş kısmında, Mahmud’un “daire” olarak adlandırdığı yuvarlak ve renkli bir dünya haritası vardır. Amaç Türklerin yaşadığı coğrafyaları tarihe geçirmektir ama, o dönemde bilinen yerlerin neredeyse tamamınını içermektedir. Tarihsel açıdan en büyük önemi, Japonya’yı gösteren ilk harita olmasıdır. İslâm coğrafyacılarının geleneksel yuvarlak haritalarında yaptıkları gibi merkeze Mekke’yi yerleştirmez; hatta Mekke haritada hiç yer almaz. Belki de politik bir mesaj verir: Haritanın odak noktası Karahanlı Devleti’nin doğu başkenti Balasagun ve babasının memleketi Barsgan’dır. Diğer ülke, kent ve bölgeler bu iki Türk kentinin çevresinde konumlandırılır.
Haritada, denizler ve dünyanın çevresinde olduğuna inanılan okyanus yeşil; dağlar ve sınırlar kırmızı; nehirler gri; çöller ise sarı renkle gösterilir. Kuzeyde Rus, Volga, Kıpçak, Frenk toprakları; güneyde Bengal körfezi, Hind, Sind; doğuda Japon denizi, Japonya (Çaparka) ve Çin (Maçin); batıda Kuzey Afrika, İspanya (Mağrip ve Endülüs) yer alır. Harita hakkında ayrıntılı bir çalışma yapan Zürihli Arabist A. Kaplony, bu haritanın linguistik özelliklerin eşzamanlı dağılımını göstermek amacı taşıdığını, Türk lehçelerini öğrenmek isteyen okuyucuların işini kolaylaştıran bir tür “ağız atlası” olduğunu düşünür.
Uygur Türklerinden Yasin Karin, ailesinden kalma türbedarlık geleneğini sürdürmekte ve Kaşgarlı Mahmud’un temsilî mezarıyla yakından ilgilenmekte.
TOPLUMU OKUMAK
Küç eldin kirse törü tünlüktin çıkar
Zorbalık ülkeye girse kanun baca deliğinden (çadırın tepesindeki delikten) çıkar…
. Ülke yöneticileri adaletle hüküm sürmelidir: “Küç ėldin kirse törü tüŋlüktin çıkar”: Zorbalık ülkeye girse kanun baca deliğinden (çadırın tepesindeki delikten) çıkar.
. Başkasına boyun eğmektense yalnız kalmak tercih edilmelidir: “Öküz adakı bolgınça buzagu başı bolsa yėg: Öküzün ayağı olmaktansa buzağının başı olmak yeğdir. “Yavlak tillig bėgden kerü yalŋus tul w”: Kötü dilli (küfürbaz) kocadansa, yalnız bir dul olmak yeğdir.
. Farklılıklara hoşgörüyle yaklaşılmalıdır: “Tatsız Türk bolmas başsız börk bolmas”: Farssız (yabancı kavimsiz) Türk olmaz, başsız börk (bir tür şapka) olmaz.
. Nitelikli bireyler olunmalıdır: “Yılan kendi egrisin bilmas teve boynın egri tėr”: Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye boynun eğri der.
. Beşer şaşar. Özür dilendiğinde bağışlamak erdemdir: “Yazmas atım yağmur yanğılmas bilge yaŋku”: Iskalamayan tek okçu yağmurdur! Yanılmayan tek ses yankıdır.
. En çaresiz anlarda bile umudun kırılmaması gerekir: “Kaynar ögüz keçigsiz bolmas”: Coşkun akan ırmak geçitsiz olmaz.
. Rüşvet her toplumda olduğu gibi Türkler arasında da görülür: “Kara bulıtıg yėl açar urunç bile ėl açar”: Kara bulutu yel açar, rüşvet de hükümet kapısını açar. Kimi zaman bir sözcük aracılığıyla toplumsal eşitliğe çağrıda bulunur: “Aşamak (yemek yemek). Er aş aşadı: ‘Adam yemeği yedi’. Hakanlılar bu kelimeyi ileri gelenler için kullanırlar. Diğer Türkler ayırt etmeksizin konuşurlar. Kural onlarınkidir”.
. Bozkırda günümüzü aratmayacak (aslında aratacak!) nezaket kuralları vardır: “Sen: Bu sözü Türkler; çocuklar, hizmetçiler, yaş ve mertebe bakımından küçük olanlar için kullanır. Hürmet için ve mertebesi olan insan için ‘z’ ile ‘siz’ derler. Ol anı senledi: ‘O, ona küçüklere edilen hitapla hitap etti’. Hitapta çokluk, ‘sizledi’ demekle olur; bu da hükümdarlara hitap şeklidir”.
‘TÜRK DİLLERİNİ TOPLAYAN KİTAP’
Türkçe ve diğer dillerde Dîvânu Lûgat-it Türk
1939’dan günümüze en önemli tercümeler…
Dîvânu Lugâti’t-Türk tam metin olarak farklı ülkelerde birçok defa yayımlanır. İlk kez Besim Atalay tarafından Türkçeye çevrilip sözcük diziniyle 4 cilt olarak basılır (Ankara 1939-1943). Salih Muttalibov Özbekçeye (1960-1963), İbrahim Muti Uygurcaya (1981-1984), Robert Dankoff ve James Kelly İngilizceye (1982- 1985), Muhammed Debîrsiyâki Farsçaya (1996), Askar K. Egevbay Kazakçaya (1997-1998), Mirsultan Osmanov ve İbrahim Muti Çinceye (2002), Am. M. Avezova ve R. Ermers Rusçaya (2005), Ramiz Asker Azericeye (2006) çevirmiştir. Türkiye’de kapsamlı olarak A. B. Ercilasun ve Ziyat Akkoyunlu tarafından yeniden yayınlamıştır (2014).
Ayrıca Serap Tuba Yurteser-Seçkin Erdi editörlüğünde yapılan çeviri, uyarlama ve düzenleme (2005) ve Fuat Bozkurt’un uyarlaması (2012) akademisyen olmayanların da rahatça yararlanabileceği yayınlardır. Önemli künyeler – Atalay, Besim, Dîvânu Lûgat-it Türk Tercümesi, I-III, Alâeddin Kıral Basımevi, Ankara, 1939, 1940, 1941; Dîvânu Lûgat-it Türk İndeksi, 1943. – Dankoff, Robert-Kelly, James (1985), Mahmūd al-Kāšgarī Compendium of The Turkic Dialects (Dīvānu Lugāt at- Turk), Harvard University Basımevi, Harvard. – Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lügati’t-Türk, çev. Serap Tuğba Yurtsever-Seçkin Erdi, İstanbul 2005, Kabalcı Yayınları.
Doğu ve Batı kültürlerinde çeşitli din ve öğretiler kindarlık hislerini törpüleyerek uyumlu birer toplum yaratmayı hedeflemişti. Ancak yasa koyucular Tanrı’ya dayanarak birbirlerinden intikam almayı sürdürdüler ve bu ayrıcalığa yalnız kendilerinin sahip olduğunu ileri sürdüler. Öç almanın Osmanlı minyatüründeki tezahürleri.
Nemesis, Yunan mitolojisinde fena işler yapanları cezalandırarak onlardan öcünü alan İntikam Tanrıçası olarak betimlenir. Eski ve Yeni Ahit’te intikam Tanrı’ya mahsustur ve ona terkedilmelidir. İnsana düşen şey, aç düşmanına aş, susuz hasmına su vermek ve onu iyilikle karşılayıp utandırarak altetmektir (Romalılar 12:19). Kur’an’da yaratıcının bir ismi de “intikam alan” anlamındaki Müntakim’dir (Secde 32:22). Tanrı neredeyse tüm kitabi dinlerde intikamı tekelinde tutar ve emirlerinden yüz çeviren kavimlere öç alıcı gazabını yöneltir.
Buhârî’ye göre Hz. Ayşe, Hz. Muhammed’in hiç kimseden şahsıyla ilgili bir intikam almadığını söylemiş ve Allah’ın yasalarını çiğneyenleri yine sadece Allah için cezalandırdığını rivayet etmiş. Nitekim yazıp söylediği şarkılarla inanca hakaret eden ve Bedir’de Müslümanlara karşı savaşan Nadr b. Hâris, Peygamber’in huzurunda Hz. Ali tarafından zülfikâr marifetiyle başından edilmiş, tanrısal intikam yerine getirilmiştir. Bunun yanında Peygamber, 632’deki Veda Hutbesi’nde Cahiliye’den kalma bütün kan davalarını iptal ettiğini açıklamıştır.
Zıbıkla intikam
Üsküp’te bir kadın, hoşlandığı diğer bir kadından sevgisine karşılık bulamayınca adına zıbık denen ağaçtan bir keyif aletini sevdiğinin camından evine atmış. Bu onu kötülemek için bir intikam hareketi veya bir etkileme hamlesi miydi bilinmez, aleti gören kadın telaş edip onu kadı efendiye götürmüş. Kadı aleti alıp sallayarak bu işi yapan ve kadıncağızın derdini depreştiren her kimse onun başını gene bu tahtayla yaracağını söylemiş. Bu kadının mahkemeyi terketmesinden sonra içeri bir baba, damadı ve kızı girmiş. Baba, damadının kocalık görevini yapmadığını söyleyip kadıdan çifti boşamasını talep etmekteymiş. Kadı, taraflara ilişkilerini düzeltmek için 1 yıl mühlet verdiği hâlde kararı beğenmeyen baba, “bu adamın hiçbir şeyi yok, söyle bakalım kitaba göre ne kadar gereklidir?” diye sormuş. Tepesi atan kadı az önceki koca zıbığı gösterip “aha bu kadar” demiş. Kime niyet kime kısmet, intikam alınmış (Nevizâde Atâî, Hamse, res ?, yk. 1690, Türk-İslâm Eserleri Müzesi, 1969).
Peygamber’in Tanrı adına intikam alma görevini, onun halefleri olmaya gönüllü pek çok Müslüman hükümdar devralır. Karahanlı sarayının danışmanı Yusuf Has Hâcib, 1070’te tamamladığı Kutadgu Bilig’de kişinin intikamdan sakınması gerektiğini, ülkelerin kılıçla ele geçirilebileceğini ancak kin ve intikamla yönetilemeyeceğini bildirirken; iyi bir komutanın hasmına karşı “yaban sığırı ve deve aygırı gibi kinci ve öç alıcı olması gerektiğini” kaydeder. Kul eliyle alınan Tanrısal intikam olgusuyla anonim bir Türkçe dörtlükte karşılaşırız:
“Cümle eşya Hâlik’indir kul eliyle işlenir
Emr-i Bârî olmayınca sanma bir çöp deprenir
Hakk intikamını yine kul eliyle alır
Ledün ilmi bilmeyen bunu kul yaptı sanır”
Edirneli katip Oruç Bey (öl. yaklaşık 1503), Osmanlı sultanlarını “dinsizlerden intikam alanlar ve kimsesizleri sevenler” diye takdim eder. Osmanlılar, tanrısal intikam yetkisinin vârisleri oldukları fikriyle hasımlarına karşı nadiren merhamet gösterdi. 1444’te Macar Kralı Vladislas, Segedin Antlaşması’nı ve dinî yeminlerini bozup bir Haçlı ordusunun başında sefere çıktı. Bunun üzerine Murad, terkettiği tahtına yeniden oturup ordusunun başına geçti ve Kral’ı Varna’da yenerek intikamını aldı: Kral’ın kesik başı şehir şehir dolaştırıldı; ahdini bozanlardan alınan bu destansı öç bütün düşmanlara da ibret sayıldı.
‘Tanrısal’ intikam
Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa, 1571’de Magosa Kalesi’ni teslim alırken daha önce Müslüman esirleri katleden Venedik komutanı Antonio Bragadino’yu türlü eziyetlere tâbi tuttuktan sonra derisini yüzdürüp bir direğe astırmıştı (Lokman, Şehname-i Selim Han, res. Osman ve Ali, 1581, TSMK A. 3595).
2. Mehmed, 3. Vlad Drakul’un vampirâne katliamlarının intikamını 15 sene sonra 1476’da alabilmişti. İspanyol seyyah Pero Tafur, 1437-38 gözlemlerini aktardığı ve 1453-57 arasında kaleme alındığı düşünülen Seyahatnâme’sinde “Grekleri köle edinen ve Konstantinopolis’i alan Türkler Truva’nın intikamını aldığını” ifade ediyordu. Âşıkpaşazâde’ye göre ise, Rum Mehmed Paşa, Konya’dan başkente doğru yapılması planlanan göç ettirme organizasyonunu kötüye kullanmış ve Müslümanları yerlerinden ederek kendince İstanbul’un düşürülmesinin intikamını almıştı.
Osmanlı kanunlarında, şahsi intikam peşinde koşanlar, cezaya müstahak eşkıyadan sayılırdı. Kimi kişisel intikam vakaları bazen büyüyüp devlet arşivine yansıyordu. Mesela 31 Aralık 1599 tarihli bir şikayet mektubuna göre, Avlonyalı bir adam, babasından para isteyen ve umduğunu bulamayan Yorgi namında birinden yakınıyor, Yorgi’nin intikam için evlerini yağmalayıp annesini dövdüğünü bildiriyordu. 8 Mart 1727 tarihli bir divan-ı hümayun tutanağına göre, Akçahisar/Tiran kasabasından Bayram Duka adlı bir eşkıya ahali tarafından devlete şikayet edilmiş, Üsküp’e sürülmüş; fakat bir punduna getirip geri dönerek başına topladığı başka şakilerle birlikte mahallelinin bir kısmını öldürüp mallarını gasp ederek kendince öç almıştı.
Sözle intikam
Tüm intikamlar kılıçla ve Tanrı adı için alınmazdı. Bazen sırnaşık bir budalaya had bildirmek de kallavi bir öç alış sayılırdı. Nevizâde Atâî’nin (öl. 1635) hikâye ettiğine göre, bilge bir şahıs olan Üsküp Müftüsü Pir Muhammed Çelebi’ye ukalanın biri şurada burada çamur atıp durmaktaymış. Ukala, kıymetli insanların bulunduğu bir mecliste Müftü’ye yine “laf çakmış”: Yazdığı bir fetvada “kötek” kelimesini (kef-vav-te-kef) vav harfi eksik olarak yazdığını söyleyerek “kötek kelimesi nasıl yazılır?” diye efendiye sual etmiş. Müftü de aynı harflerle yazılan (kef-vav-te-kef) bir başka kelimeyle karşılık vermiş: “G..ün gibi yazılır!”. Cevap şehirde dilden dile dolaşmaya başlayınca hadsiz adam dersini ve Müftü de intikamını almış olmuş (Nevizâde Atâî, Hamse, res ?, tarihsiz, Free Library of Philadelphia O. 97).