Etiket: sayı:88

  • ‘Dünyanın yazısı’nı yazdı

    66 yılı aşkındır Milliyet’te çalışan Sami Kohen, 93 yaşında hayata gözlerini yumdu. Ardında binlerce haber, makale, röportaj bırakan Kohen, ölmeden 3 hafta öncesine kadar yazılarını yayımlamaya devam eden Milliyet’te aynı gazete için en uzun süre çalışan isim oldu. Gazetecilikteki mirası…

    Milliyet gazetesiyle özdeş­leşen isimlerdendi Sami Kohen. 1954’te gazete kurul­duğunda oradaydı ve 66 yıl bo­yunca yazılarını Milliyet için yazdı. Türkiye’de aynı gazete için en uzun süre hizmet et­miş isimdi. 20 Nisan 1928’de İstanbul’da doğan Kohen’in babası Albert Kohen de bir ga­zeteciydi. Babasından miras gazeteciliğe önce onun Ladino ve Fransızca dillerinde 1939-1949 yılları arasında çıkardı­ğı La Boz de Türkiye gazetesi­ni Türkiye’nin Sesi ve Hafta­nın Sesi adlarıyla yayımlayarak başladı. Sonra Tan, Yeni İstan­bul, İstanbul Ekspres... Son­ra hep Milliyet. Milliyet’te dış haberler müdürü oldu ve yıllar boyunca bu görevini sürdürür­ken sayısız habere, makaleye, röportaja imza attı. Milliyet’in yanısıra ABD merkezli New York Times, Christian Science Monitor’da da makaleleri ya­yımlandı. Newsweek, The Gu­ardian, The Washington Post, The Economist ise zaman için­de Türkiye muhabirliğini yü­rüttüğü yabancı gazeteler ara­sındaydı. Gazetecilik yaşamı, 2007’de Özer Yelçe’nin kaleme aldığı Sami Kohen Dünyanın Yazısı ile kitaplaştı. 2021’de ise Nihal Boztekin’in Sami Kohen Anlatıyor: Ver Elini Dünya – 70 Yıllık Gazetecilik Serüveni ki­tabı yayımlandı.

    25 Eylül’de son yazısını ya­yımladıktan sonra böbrek yet­mezliği nedeniyle hastaneye kaldırılan Kohen, 18 Ekim’de yaşamını yitirdi.

    Hoca, Bakan, yazar…

    Cumhuriyetle yaşıt bir hayat. Üniversite hocalığından milletvekilliğine, Millî Eğitim Bakanlığından RTÜK Başkanlığına çalışmakla, özellikle de eğitim için çalışmakla geçen 98 yıl.

    Eski Millî Eğitim Baka­nı, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin kuru­cusu, Marmara Üniversite­si’nin kurucu rektörü Prof. Dr. Orhan Oğuz, 98 yaşında hayata gözlerini yumdu. 1923 yılında Eskişehir’de doğan, üniversiteye kadar tahsilini memleketinde tamamlayan Oğuz, İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu’nu bitirdik­ten sonra Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk dokto­rası yaptı. 1950’de yurda dön­dükten sonra İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu’n­da iktisat ve maliye dersleri verdi. 1951-1955 arasında Af­ganistan’daki Kabil Üniversi­tesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 1958’de Anadolu Üniversite­si’nin temelini oluşturan Eski­şehir İktisadi ve İdari İlimler Akademisi’ni kurdu. Adalet Partisi’nden milletvekili se­çilerek parlamentoya girdi. 3. Süleyman Demirel hüküme­tinde Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. 1978’de İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Başkanlığına seçildi. 1982’de bu akademinin Marmara Üni­versitesi’ne dönüştürülmesin­den sonra rektörlüğe getirildi. 28 Şubat süreci sonrası Mart 1997’de RTÜK başkanlığına getirildi. Türkiye’de Zirai Re­formlar (1950), Beynelmilel Ticaret (1955), Avrupa Ekono­mik Topluluğu (1966), Genel İktisat Teorisi (1968), 80: Yıl Cumhuriyet’e Yaşıt Bir Hayat (2004) kitaplarını yazdı. 19 Ekim’de yaşamını yitirdi.

  • Gonzales’in ‘Aydınlık’ yolu ve arkasında bıraktığı Peru

    41 yıl önce Peru’da askerî diktatörlüğün sonunu getiren cumhurbaşkanlığı seçimleri bir sandık yakma eylemine sahne olmuştu. O gün, 70 bin insanın ölümüne sebep olacak içsavaşın fitilini ateşleyen Aydınlık Yol’un lideri Abimael Guzmán, 29 yıldır tutulduğu cezaevinde hayatını kaybetti.

    Perulu Marksist gerilla örgütü Aydınlık Yol’un kurucusu Abimael Guz­mán (taraftarlarının tabiriyle “Başkan Gonzales”), 29 yıldır tecritte tutulduğu cezaevinde 86 yaşında hayatını kaybetti. Peru’nun en yoksul bölgele­rinden biri olan Ayacucho’da bir üniversitede felsefe hocası olarak çalışırken 60’larda kür­süsünü terketmiş ve devrim­ci mücadeleye katılmıştı. Ko­münist Partisi’nde geçirdiği kısa sürenin ardından 1969’da Partido Comunista del Perú – Sendero Luminoso’yu (Peru Komünist Partisi – Aydınlık Yol) (PCP-SL) kurmuştu. Ha­reketin militanları arasında oluşan kişi kültünün merkezi­ne oturan Reynoso, Keçua di­linde “Kızıl Güneş” anlamına gelen “Puka İnti” lakabıyla yü­celtiliyordu.

    1969’da Peru, tarım refor­mu vaatlerinin hayata geçiril­memesi nedeniyle hayalkırık­lığı içindeki köylüler ile ırksal ayrımcılık yüzünden diploma­ları işe yaramaz hâle gelen üni­versite gençliğinin umutsuzlu­ğunu taşıyordu. Bu umutsuzlu­ğun içinden doğan Aydınlık Yol, Çin’deki Kültür Devrimi’nden etkilenmiş ve “uzatmalı halk sa­vaşı”nın bölgedeki ilk uygulayı­cılarından biri olmuştu. 1979’da devrimi kırdan kente silah­lı mücadeleyle gerçekleştirme stratejisiyle yeraltına inmişler­di. Tekrar günışığına çıkmala­rı ise ancak Mayıs 1980’de 12 yıllık askerî diktatörlüğün ar­dından yapılan genel seçimleri protesto etmek için sandıkları yaktıklarında olmuştu.

    ‘Adalet’in maskeli yüzü

    Kendisini “adaletin maskeli
    yüzü” olarak lanse eden
    Guzmán, 41 yıl önce
    Peru cumhurbaşkanlığı
    seçimlerinde sandık yakma
    eylemini yapan 5 maskeli
    eylemciden biriydi.

    Aydınlık Yol’cular başta köy­lülere toprak dağıttıkları için iyi karşılansalar da, çok geçmeden başlayan cinayetlerle gidişat değişecekti. Topluluk liderleri­ni ve köylüleri öldürmeye baş­layan örgüt içinde yozlaşma ve totaliterleşme yükseliyor­du. 1980-2000 arasında devam eden 20 yıllık silahlı çatışma dönemi, çoğunluğu yerliler­den olmak üzere 70 bin insanın ölümüne sahne oldu. Üstüne üstlük bu çatışmalar, hükümet güçlerinin köylü önderlerini ce­zalandırması için bahane oluş­turmuştu. Aydınlık Yol’dan önce Peru Köylü Federasyonu hemen hemen bütün ülkede örgütlüy­ken, içsavaşın ardından geriye ancak birkaç birim kalmıştı.

    1977’den 1991’e yani yaka­lanmasının eşiğine kadar Guz­mán’ın değil kendisi, fotoğrafı bile hükümet tarafından ele ge­çirememişti. 1992’de yakalandı. Bir kafesin içinde yargılandığı askerî mahkemede, hâkimle­rin yüzleri ailelerinin güvenliği gerekçe gösterilerek maskeler­le kapatılmıştı. Müebbet hapse mahkum edilen Guzmán, birkaç ay sonra dönemin başkanı Al­berto Fujimori ile bir anlaşma­ya vardı ve taraftarlarına silahı bırakıp mücadeleyi siyasal alan­da sürdürme çağrısı yaptı.

    2003’te Anayasa Mahke­mesi, Guzmán’ın sivil yargıçlar nezdinde yeniden yargılanma­sına karar verdi. Eylül 2005’te başlayan bu dava, Ekim 2006’da yeniden ömür boyu hapis ceza­sına çarptırılmasıyla sona erdi.

  • Öncü, çok yönlü ve eğitimci bir müzisyen

    Türkiye’nin ilk rock’n’roll grubunun kurucularından ve ülkemizde cazın öncülerinden Durul Gence, icracı, aranjör, şef ve eğitimci olarak hayatını adeta müziğe adadı. Alanında “yaşam boyu başarı ödülü”nü en çok hakedenlerin başında gelen Gence’nin Deniz Harp Okulu Orkestrası’ndan başlayan yolculuğu.

    Deniz Harp Okulu Orkestrası’nın efsane davulcusu Durul Gence…

    Türkiye’de müziğin ön­cü isimlerinden, davu­lun ustalarından Durul Gence özellikle rock ve caz olmak üzere pek çok dalda ic­racı, aranjör, şef ve eğitimci kimliğiyle öğreten, yol göste­ren ve yaratan bir müzisyen­di. İlk rock’n’roll topluluğu De­niz Harp Okulu Orkestrası’nın (1955) kurucularındandı. İs­tanbul Express, Asia Minor Mission gibi gruplarıyla Ajda Pekkan, Rüçhan Çamay, Alpay, Tanju Okan, Ertan Anapa, Öz­demir Erdoğan, Güneri Tecer gibi dönemin önemli solistle­rine eşlik etti. Durul 5’ten DG-4’e kurduğu gruplarda Onno Tunç, Şerif Yüzbaşıoğlu, Erol Duygulu, Cezmi Başeğmez, Şanar Yurdatapan gibi müzis­yenlerle biraraya geldi. İlk caz emisyonlarını gerçekleştirdiği dönemde çıkan “Şeyh Şamil” plağı (1970) ile ulusal çap­ta ünlendi. Yurtdışında Herb Geller, Sonny Sharock, Berti­ce Reading, Four Pennies, Lili Ivanova, Mads Vinding, Peter Bastian, Anders Koppel, Her­bie Mann’la çalıştı. 1970’lerde özellikle İskandinav ülkelerin­de verdiği konserlerle tanın­dı. 1982-1984 arasında Durul Gence 12’yi kurarak konserler verdi. Kariyerinin ileriki dö­nemlerinde Avrupa ve Ameri­ka’da önemli festivallerde sah­ne aldı.

    1986’dan itibaren Hacet­tepe ve ODTÜ’de caz tarihi üzerine dersler (İnsan, Müzik ve Caz) veren Gence, müzik yazarı Murat Meriç’in ifade­siyle “Caza asıl katkısını yıllar boyunca yetiştirdiği gençler­le” sağladı. Eşi Melda Gence ile kurduğu Gence Çocuk Yuvası ve Sanat Kursları ile eğitimcili­ğini farklı yaş gruplarına yaydı. 2013 yılında İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği İs­tanbul Caz Festivali tarafından Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne layık görüldü.

    Uzun süre Parkinson hasta­lığıyla mücadele etti. 6 Ekim’de kaldırıldığı Hacettepe Üniver­sitesi Tıp Fakültesi Hastane­si’nde ardında dev bir müzik mirası bırakarak hayata gözle­rini yumdu.

    Mithat Fabian Sözmen

    Dünyanın her yerinde Durul Gence sadece yurtiçinde değil yurtdışında da ses getiren, albümler, konserler yapan, festivallere katılan evrensel bir müzisyendi.
  • Mustafa Kemal ve ‘Biz bize benzeriz efendiler’

    Tam 100 yıl önce TBMM’de devam eden temsil ve Bakanlık seçimi tartışmaları, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik dönemecinde Ankara’daki siyasi gelişmelere damga vurmuştu. Mustafa Kemal Paşa varolan düzeni meşruluk açısından savunuyor; TBMM’yi ve hükümetini olağanüstü ölüm-kalım koşullarında oluşturulmuş, siyasal düzenler arasında benzeri olmayan bir halk yönetimi olarak görüyor ve tarihe geçen bir konuşma yapıyordu.

    TBMM açıldığında kendi­sini yalnızca bir yasama meclisi olarak değil, ay­nı zamanda yürütme gücünü de elinde tutan bir meclis biçimin­de tanımlamıştı. Bu ilkenin bir sonucu olarak hükümet kurma gereksinimini duyduğunda da, kendisine karşı toplu olarak so­rumlu tutacağı ve başında baş­bakan bulunan bir kabine oluş­turulmasını benimsememiştir.

    TBMM, elinde tuttuğu yü­rütme erkini tek tek kendisi­nin ve kendi içinden çoğunluk oyuyla seçeceği kişilere yük­leyecek, bu kişileri yürütme­nin bir alanına tevkil edecekti. Böylece tespit edilen 11 alanda yürütmeden sorumlu kişilere “nazır” değil, “icra vekili” adı verildi. Sonuç olarak bu kişiler arasında kabinelerde görülme­ye alışılmış bir görüş birliği ya da herhangi bir “uyum” aran­mamış, yani ortak bir prog­ramla hareket etmeleri bek­lenmemişti. 29 Nisan 1920’de çıkartılan Hıyânet-i Vataniyye Kanunu da zaten TBMM’nin neden kurulduğunu ve amacı­nın ne olduğunu açıklamıştı. İcra vekillerinin görevi bu ama­ca ulaşabilmek için yapılması gerekenleri yapmaktan ibaretti. Öte yandan, sözkonusu vekille­rin aralarında çıkabilecek an­laşmazlıkların çözülmesi görevi TBMM’ye bırakılmış, bunların da her ortaya çıkışlarında Mec­lis’i meşgul etmemeleri için gö­rev, herhangi bir kanun madde­si veya karar olmaksızın, Mec­lis Başkanı’na devredilmişti.

    Bu yapıyı kuran Büyük Mil­let Meclisi İcrâ Vekillerinin Sû­ret-i İntihâbına Dâir Kanun (2 Mayıs 1920), 6 ay sonra değiş­tirildi. Birçok nedenden ötürü Mustafa Kemal Paşa, birlikte çalışmak zorunda olduğu ve­killerden memnun değildi. Kla­sik bir başbakan gibi çalışmak istiyor, yani vekiller heyetini oluşturan kişilerin belli konu­larda fikir birliğinde ve kendi görüşlerine yakın olmalarını is­tiyordu.

    Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlık ettiği Meclis oturumlarından biri.

    Bunun üzerine sözkonusu kanun 4 Kasım 1920’de değiş­tirildi ve vekillerin gene tek tek TBMM tarafından ve çoğunluk oyuyla, ama Meclis Başkanı’nın gösterdiği adaylar arasından seçilmesine karar verildi. Bu durum Mustafa Kemal Paşa’yı tatmin etmişti gerçi; ama ken­disine muhalif olanlar bütün vekillerin kendisince seçiliyor olmasından iyice rahatsız ol­muşlar ve bu duruma son vere­cek bir formül arayışına girmiş­lerdi. Böyle bir formül 1921’e kadar bulunamamış, ama konu 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na dahil edil­miştir. Sözkonusu kanunun 7. maddesi, “Heyet-i Vekile’nin vazife ve mesuliyeti, kanun-ı mahsus ile tayin edilir” diyerek, TBMM’ye özgü olan kuvvetler birliği dizgesinde Meclis’in ve­killerine ne kadar yetke verece­ğine ve bu vekilleri ne biçimde murakabe edip gerektiğinde de­ğiştireceğine ilişkin bir kanun yapılmasına yol açmıştı.

    2 Mayıs 1920’de kabul edi­len kanunla aynı adı taşıyan ve ancak 8 Temmuz 1922’de onun yerine geçecek olan bu kanu­nun taslağını hazırlayan ko­misyon, anlaşıldığı kadarıyla 1921’in bahar ve yaz aylarında­ki askerî gelişmeler nedeniy­le hızlı çalışamamıştır. Ancak 24 Kasım 1921’de Meclis’e su­nulan taslağın giriş bölümün­de söylenenlerden görülen o ki, komisyon üyeleri arasında belirmiş olan derin görüş ayrı­lıkları da bu gecikmede önemli bir rol oynamıştır. Nitekim tas­lağın altında imzaları bulunan bazı komisyon üyelerinin mu­halefet şerhi koydukları Meclis tutanaklarında da görülüyor. Ayrıca bu üyeler de Meclis gö­rüşmeleri sırasında söz almış­lar ve mensubu oldukları ko­misyondan gelen taslağın aley­hinde konuşmuşlardır.

    Uzun konuşmaların dinlen­diği ve bazı ufak tefek atışma­ların yaşandığı görüşmeler 1 hafta sürdü. En temel neden, TBMM’nin kuruluş aşamasın­da parça parça dile getirilmiş olan ve 20 Ocak 1921 tarih­li Teşkilât-ı Esâsiyye Kanu­nu’yla biraz daha somutlaşan yönetim yapısının neredeyse tümüyle değiştirilmek istenme­siydi. O kadar ki, kanun taslağı hakkında konuşurken Musta­fa Kemal Paşa, sözkonusu tas­lağın TBMM’yi, dolayısıyla da TBMM Hükümeti’ni doğru dü­rüst bir tanımı olmayan, belir­siz oluşumlar olarak gördüğünü söylemiş ve “böyle bir şey na­sıl söylenebilir?” diye sorunca, taslak lehinde konuşan Mersin Mebusu Selahattin (Köseoğlu) Bey, “söylemekle iftihar ede­rim” yanıtını vermiş; Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey de bu yanıtı desteklemiştir.

    Ertesi yılın Temmuz ayında ortaya çıkacak olan İkinci Mü­dafaa-i Hukuk Grubu’nun ku­rucuları olan bu iki muhafaza­kar mebus, aslında haklıydılar. Ankara’da 23 Nisan 1920’den itibaren gördüğümüz oluşumu “TBMM Devleti” ya da “1921 Anayasası” gibi adlandırma­larla anayasal bir yapı gibi gös­termeye çalışanlar ne derler­se desinler, Ankara’da yaşanan, Mustafa Kemal Paşa’nın siyasal dehasıyla ve doğaçlama ted­birlerle yönettiği bir devrimdi. TBMM’nin bu devrimi per­deleyen en önemli özelliği ise kuvvetler birliğini benimsemiş olmasıydı. TBMM, kâğıt üze­rinde yürütmeyi de üstlenmiş­ti ama, Mustafa Kemal Paşa’ya yakın duranlardan oluşan ve­killer heyeti, başına buyruk ha­reket ediyordu. Nitekim görüş­meler sırasında 28 Kasım’daki 118. birleşimde söz alan Konya Mebusu Ömer Vehbi Efen­di, “Heyet-i Vekile birçok işler görüyor, onu da Meclis namı­na görüyor. Halbuki Meclis’in bundan haberi yok” demiştir.

    İcra vekilleriyle  birlikte Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, İcra Vekilleri ve yabancı temsilcilerle… 18 Ekim 1921’de Ankara’da çekilen bu fotoğrafta İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Fevzi (Çakmak) Paşa, Sağlık Bakanı Dr. Refik (Saydam), Maarif Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Maliye Bakanı Hasan (Saka), Hariciye Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk), İktisat Bakanı Mahmut Celal (Bayar) ve Adliye Bakanı Refik Şevket (İnce) var.
     
     

    Kanun taslağını hazırla­yanlardan ve taslağı Meclis’te neredeyse tek başına savunan Selahattin Bey ise önemli bir noktada haksızdı. Daha doğru­su, nereye gittiğini görüp en­gellemeye çalıştığı bir sürece ilişkin hüsnükuruntusunu dile getiriyor ve 29 Kasım tarihli 119. birleşimde “Meclis-i Âliniz bir ihtilâl meclisi değildir” di­yordu. Selahattin Bey’in savun­duğu taslağın hem kendisinde hem de gerekçesinde Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu düzenine son verip neredeyse 1296 Kanun-ı Esâsîsi’ne dönme anlamı ta­şıyan cümleler bulunuyordu. Bunlar arasında en çok itiraza neden olanların başında, ge­rekçede ifade edildiği biçimiyle Kanun-ı Esâsî’nin padişahlığın tanımına ilişkin ilk 7 madde­sinin aynen geçerli olduğunu söyleyen cümle geliyordu. Bir­çok konuşmacı böyle bir kayda gerek olmadığını; TBMM’nin Saltanat ve Hilâfet kurumla­rına bağlı olduğunu daha en başta vurguladığını; ama bu kurumların anayasal konumla­rının belirlenmesini zaferden sonraya bıraktığını hatırlattılar.

    Vekillerin nasıl tayin edi­lip ne surette murakabe edile­ceklerine ilişkin maddelerde ise kuvvetler ayrılığına dönüş savunuluyordu. TBMM, tıpkı padişahın sadrazamı ve şeyhü­lislamı seçtiği gibi, icra vekille­ri heyeti reisiyle şeriye vekilini seçecek, heyet-i vekile reisi de çalışma arkadaşlarını belirle­yecekti. Bu öneri iki açıdan çok eleştirildi. Birinci mesele, tabii, TBMM’nin yürütmeden vaz­geçmesi meselesiydi ki, üzerin­de çok tartışıldı. Selahattin Bey, bunun kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler dengesi anlamına geldiğini anlattıysa da Meclis’i ikna edemedi. Mebusların ço­ğunluğu, kanun taslağının tıpkı parlamenter sistemde olduğu gibi hükümetin toplu sorumlu­luğunu, dolayısıyla da hükümet programı, güven ya da güven­sizlik oylamaları gibi konuları gündeme getirdiğini görüyor­lardı. Bu meseleye bağlı olarak dile getirilen ikinci mesele de yeni bir anayasanın yapılmak istenip istenmemesi mesele­si oldu.

    1.Meclis’in mebusları İlk meclisin milletvekillerinden bir grup ve Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele döneminde Ankara’daki Meclis binasının balkonunda, 1921.

    Yukarıda da söylediğimiz gibi, TBMM ve hükümetinin anayasal yapısı gayet muğlak, ancak varoluşu gayet meşruy­du. Mustafa Kemal Paşa’nın adım adım bir devrime doğ­ru gittiğini görenler; Paşa’ya büyük bir hareket özgürlüğü sağlayan muğlaklığa son verip bütün özellikleri belirlenmiş bir devlet yapısına geçilmesini savunuyorlardı. Mustafa Kemal Paşa ve kendisi gibi düşünen­ler ise, varolan düzeni meşru­luk açısından savunuyorlar; TBMM’yi ve hükümetini ola­ğanüstü ölüm-kalım koşulla­rında oluşturulmuş ve siyasal düzenler arasında benzeri ol­mayan bir halk yönetimi olarak gösteriyorlardı. Bu yaklaşımı dile getirenler arasında en par­lak konuşmayı 28 Kasım tarihli 118. birleşimde İzmir Mebu­su Mahmut Esat (Bozkurt) Bey yapmıştı. Ancak tartışmalara noktayı koyan ve taslağın red­dedilip konunun anayasa ko­misyonuna gönderilmesini sağ­layan Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Aralık tarihli 120. birleşim­de yaptığı uzun konuşma oldu. Milliyetçilik hislerine hitap ederek Teşkilât-ı Esâsiyye Ka­nunu’nun özgünlüğüne vurgu yapan ve “şiddetli alkışlar”la sona eren konuşmasında Mus­tafa Kemal Paşa şöyle demişti:

    “Efendiler; Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti mev­cuttur, meşrûdur ve kanunî­dir… Efendiler; bizim hüküme­timiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten, kitap­larda mevcut olan hükümet­lerin, mahiyet-i ilmiyyesi iti­bariyle hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat hâkimi­yet-i milliyyeyi, irâde-i milliy­yeyi yegâne tecellî ettiren bir hükümettir; bu mahiyette bir hükümettir. İlm-i içtimâî nok­tasından bizim hükümetimizi ifade etmek lâzım gelirse, ‘halk hükümeti’ deriz… Fakat ne ya­palım ki, demokrasiye benze­miyormuş, sosyalizme benze­miyormuş, hiçbir şeye ben­zemiyormuş. Efendiler; biz benzememekle ve benzetme­mekle iftihar etmeliyiz. Çünkü, biz bize benziyoruz, Efendiler”.

  • Anıtkabir’e doğru…

    Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı, ölümünden sonra Ankara’ya getirilmiş ve Etnografya Müzesi’nde koruma altına alınmıştı. 10 Kasım 1938’den 15 yıl sonra, buradan hareketle Anıtkabir’e nakledildi. O gün, 136 asteğmen tarafından çekilen top arabasındaki Ata’nın yola çıkış anı. Arkada 12 general ve TBMM üyelerinin oluşturduğu kortej…

    R. SERTAÇ KAYSERİLİOĞLU KOLEKSİYONU

  • Ezilenler’in büyük yazarı koyu bir Rus milliyetçisiydi

    Ezilenler’in büyük yazarı koyu bir Rus milliyetçisiydi

    Dostoyevski’nin (1821-1881) yaşadığı 19. yüzyıl Tolstoy, Gonçarov, Turgenyev ve Gogol gibi önemli yazarların çıktığı Rus edebiyatının altın çağı idi. Bu dönem, Rus siyaset dünyası da reformcular ve muhafazakarlar arasında büyük çekişmelere sahne olmaktaydı. Gençliğinde radikal fikirlere sahip olan Dostoyevski, ilerleyen yıllarda dindar bir Rus milliyetçisine dönüşecekti. En büyük ve unutulmaz ve her dem taze eserlerini de bu dönemde yazacak, ardında müthiş bir edebiyat mirası bırakacaktı.

    1 Çağdaşı yazarlar refah içerisinde; o hayatı boyunca yoksullukla içiçe

    Dostoyevski, baba tarafın­dan Belarus-Pinsk-Dostoye­vo’ya, bir küçük-soylu aileye mensuptu. Babası hırslı bir dok­tordu ve çocuklarının eğitimine büyük önem veriyordu. Ancak önce annesinin sonra da baba­sının ölümüyle (1837-39) Dos­toyevski ile 6 kardeşi öksüz ve yetim kaldı. 1838’de girdiği say­gın St. Petersburg Askerî Tek­nik Üniversitesi’nden 1843’te mühendis çıktı, fakat hemen 1 yıl sonra bu mesleğin kendisi­ne uygun olmadığını düşünerek buradan ayrıldı.

    Edebiyat kariyerine Fran­sızca çeviri yaparak başlayan Dostoyevski hemen ardından 1844-45’te İnsancıklar romanı­nı yazdı ve kısa sürede edebiyat çevrelerinde şöhrete kavuştu. Ardından Öteki romanını ya­yımladı. Bu sırada tanınmasına vesile olan eleştirmen Belins­ki’nin çevresinden uzaklaşarak ütopyacı radikallerin bulundu­ğu Petraşevski Topluluğu ile yakınlaştı. 1848 Avrupa Baharı ayaklanmalarının hemen ardın­dan, 1849’da kendi ülkesindeki tehlikeyi bertaraf etmek isteyen Çar 1. Nikolai, birçok muhalifi tutuklatıyordu. Petraşevski’nin çevresinde bulunan Dostoyev­ski de bu dalgadan nasibini al­dı ve bir hücrede 6 ay boyunca idam edilmeyi bekledi. Sonun­da sahte bir infazla korkutuldu; sürgüne gönderildi. Sürgün dö­nüşünde kardeşi Mihail’le ya­yımladığı eserler sayesinde ilk defa önemli bir kazanç elde et­ti. Bununla uzun süredir hayal ettiği Avrupa seyahatini yaptı, fakat burada -özellikle Alman­ya’nın Baden-Baden kentinde-edindiği kumar alışkanlığı, Dos­toyevski’yi mâli olarak tüketti.

    cenazetöreni
    Tabutun ardında 30 bin kişi
    Dostoyevski’nin 9 Şubat 1881’deki ölümünün ardından cenazesinde tabutunun ardında yürüyenlerin sayısı 30 bini aşmış; edebiyat eleştirmeni Strakhov, tören için “Daha önce böylesi Rusya’da görülmemişti” demişti.

    Sürekli olarak ekonomik sı­kıntıda olduğu için yayınevle­riyle şöhretine nazaran düşük teliflerle anlaşmalar imzaladı; onların eserin uzunluğu ve ya­yımlanma tarihiyle ilgili bas­kılarına maruz kaldı. Eserle­rini bu doğrultuda yazarken, Kumarbaz adlı romanını daha sonra eşi olacak stenograf yar­dımcısı Anna Snitkina’ya dik­te ederek 26 günde tamamla­dı (Dostoyevski romanlarını çevirilerden okuyanların daha şanslı olduğu, zira hızlı yazıl­masından dolayı Rusçasında birçok anlatım bozukluğu bu­lunduğu söylenir). Dostoyev­ski, kumar alışkanlığı ve ya­yıncılarla yaptığı düşük telifli anlaşmalar nedeniyle ancak hayatının son dönemlerinde nispeten rahat bir hayata kavu­şabildi.

    2 Ünlü yazar sadece Türklerden nefret etmiyordu. Yahudiler, Fransızlar ve İngilizler de hedefindeydi

    Yazarın yaşadığı dönem cumhuriyetçilik, milliyetçilik, sosyalizm gibi “Avrupalı” ileri­ci/ilerlemeci fikirlerin Rus­ya’da da yayıldığı bir dönemdi. İngiltere gibi Rusya da emper­yalist politikalar izliyordu. Kı­rım Savaşı’nda (1853-56) Os­manlı Devleti’ne karşı yapılan savaşta Britanya ve Fransa’nın Türkler tarafında yer alma­sı; 1861’de Çar 2. Aleksand­r’ın serfliği kaldırması; 1875’te Bosna’da başlayıp Karadağ’da devam eden Slav isyanlarına Rusya’nın destek vermesi ve ar­dından Osmanlılara savaş (’93 Harbi-1877-88) açılması, onun düşünsel dünyasına şekil veren önemli hadiselerdi.

    dosto_1
    Rahat yüzü görmedi
    Zaten öksüz ve yetim başladığı hayatı boyunca son demlerine dek maddi rahatlığa ulaşamayan Dostoyevski, Avrupa seyahatinde edindiği kumar alışkanlığıyla iyice tükenmişti.

    Dostoyevski, Çarlık’ın Os­manlılarla mücadelesinde Müs­lüman Türkleri aşağı görüp Ortodoks Rusları yüceltiyordu. Günlükler’inde sürekli olarak İstanbul’un artık Rusya’nın eli­ne geçmesi gerektiğini vurgulu­yordu. Türklerin yanısıra hem Avrupa’da hem Rusya’da yaşa­yan Yahudileri de romanlarında ve mektuplarında “Yid” (Çıfıt) diyerek ve olumsuz özellikler atfederek aşağılıyordu. Ona gö­re Roma İmparatorluğu ülkü­sünü devam ettiren Fransa ve Fransızlar; Rusya’da ve Rusya dışında yaşayan Polonyalılar; Papalık ve yozlaşmış Katoliklik de “düşük” nitelikteydi.

    Almanlar (ve özelde Şansöl­ye Bismarck) Dostoyevski’nin övgüsüne mazhar olmuş olsa da, onlar için de olumsuz ifade­lerde bulunmuştu. Sadece halk­lar ve milletler onun öfkesinin nesnesi olmamış; Fransa Baş­kanı MacMahon ve Britanya Başbakanı Benjamin D’Israeli de Günlükler’de hor görülmüş­tü. Yazar, Batılı tarzda bir mo­dernleşmeyi savunan çağdaşı Rus aydınlarıyla da alay etmek­ten geri durmamıştı.

    3 Giderek radikal bir reaksiyoner olmasına rağmen, eserleri Sovyet Devrimi’nden sonra da yasaklanmadı

    puskin-konusmasi
    Dostoyevski, 1880’de Puşkin Anıtı’nın açılışı sırasında yaptığı konuşmaya gelen tepkileri “Birbirini hiç tanımayan dinleyiciler ağlaşıyor, birbirlerini kucaklıyor ve bundan böyle daha iyi insanlar olacaklarına, komşularından nefret edecek yerde onları seveceklerine yeminler ediyorlardı” diye anlatıyordu.

    Dostoyevski, Çarlığı yerli bir güç olduğu için överken cum­huriyet ve sosyalizm (George Sand ve Hıristiyan sosyalizmini ayrı tutarsak) gibi Batı’dan ge­len düşüncelere şiddetle karşı çıktı. Onun söylemleriyle Mark­sist düşünce neredeyse tama­men birbirinin zıttıydı. Buna rağmen Ekim Devrimi’nin he­men ertesinde 1918’de Mosko­va’da Dostoyevski’nin heykeli dikildi; kendisi “devrimin pey­gamberleri” arasında gösteril­di. Stalin’in daha ilk yıllarında, 1926-30 arasında Dostoyevs­ki’nin tüm eserlerinin “Sovyet edisyonu” yayımlandı. Maksim Gorki’nin başında bulunduğu Sovyet Yazarlar Birliği sosya­list realizmi önplana çıkarırken Dostoyevski geri plana atıldı, fakat bu da kısa sürdü. 2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla “vatan­sever şair” olarak tekrar günde­me geldi.

    1946’da ise Jdanov doktrini­ne göre dünyada iki kamp vardı; biri emperyalist ABD diğeri ise demokratik SSCB. Bu dönemde de Dostoyevski’nin eserleri “ge­rici bireyselci burjuva ideoloji­si”nin bir ifadesi sayıldı. Ancak bu da kısa sürdü ve Stalin döne­minin bitmesiyle libarelleşme başladı. Bunun sonucunda Dos­toyevski’nin eserleri hem edebi hem akademik çevrelerde yeni­den değerlendirildi ve filmleşti­rilmeye başlandı.

    4 Yaşadığı dönemde Rusya’da, ölümünden sonra ise tüm dünyada edebiyatın en büyük isimlerinden biri oldu

    Dostoyevski, İnsancıklar ve ardından Öteki romanıyla Rus edebiyat dünyasında önem­li bir şöhret edindi (Turgenyev ve Nekrasov’un onu “edebiyatın burnunda kızaran bir sivilce” olarak nitelemesine rağmen). Hayatının son demlerinde sağ­lığı iyice kötüye giderken Dos­toyevski birçok ödül aldı ve Rus Bilimler Akademisi’ne üye se­çildi.

    Avrupa’da ise Rusya’nın ak­sine ancak ölümünden sonra ta­nınmaya başlandı. Her ne kadar İnsancıklar romanı yayımlan­masından kısa bir süre Alman­ya’da bir dergide basılmış olsa da, eserlerinin batı dillerine çevrilmesi ve piyasaya sürül­mesi yazarın ölümünden sonra, 1881-1885 arasında gerçekleş­ti. Türkçede ise ilk Dostoyevski, Refik Halit (Karay) çevirisiyle 1917’de Yeni Mecmua’da Ölü Bir Evden Hatıralar (Zindan Hatı­raları) adıyla tefrika edildi. Yi­ne aynı dergide 1918’de bu defa Ruşen Eşref (Ünaydın), yazarın Beyaz Geceler romanını Fran­sızcadan çevirerek yayımladı. İlk Türkçe Dostoyevski kitabı da 1933’te Haydar Rıfat çeviri­siyle, Ölüler Evinin Hatıraları adıyla piyasaya çıktı.

  • Mizah ve tazelenme vaziyetleri

    tarih Dergi - Sayı 88 - #Tarih Dergisi - 1000Kitap

    Dünyada ve ülkemizde “şahane” bir seneyi geride bıraktık. 2021’in “pandemik” günleri; kayıplar-siyasi krizler-düşmanlıklar-cinayetler-ekonomik sıkıntılar ve mutsuzluklarla örülü hayatlarımızı değiştirmediği gibi daha da ağırlaştırdı. Yani, “dünya çapında ciddi bir salgın var; diğer konuları es geçmeyelim tabii ama, en azından bu kritik noktada biraraya gelelim” gibi bir anlayış-

    yaklaşım insan türünde hâkim hâle gelemedi. Özellikle ülkemizdeki siyasi-toplumsal itişmeler, salgın hastalık falan dinlemedi, hastalığa meydan okudu! Geçmişi kaydetmek de geleceğe hazırlanmak da pek biz Türklere göre işler değil. Bu bakımdan gerek anne-baba-dede-nine gerekse bebek-çocuk-gençlerle ilgili meselelerde bilgi ve iş üretmeyiz; hassasiyet ve politika ve “manevi değerler”i kendi meşrebimizce abartarak birbirimizi yeriz. Bu birbirini yiyerek beslenme durumu, proteini-vitamini-karbonhidratı sadece anlık bir “idare etme” sağlayan; kalıcı bir sisteme dönüşemeyen, spekülatif bir rejimdir. Ülkemiz de çok uzun yıllardır böyle rejimler tarafından idare edilmektedir. Karacaoğlan, “Gurbet elde çok eğleştim / Nazlı yârim ağlar şimdi” demiş. Plan-program yapabilmek için önşart olan metot bilgisi, bizim coğrafyamızda üretilmez; dolayısıyla özellikle Anadolu topraklarındaki toplu veya bireysel hareketler, yani gerek siyasal nedenlerle yapılan akınlar gerekse şahsi inisiyatiflerle çıkılan barışçı yolculuklar, kalıcı toplumsal sonuçlara veya yazılı anılara dönüşmez. “Kulaktan kulağa, dilden dile” geleneği de, mâlum her kulak ve dil değiştiği için, zamanla unutulur veya yalan olmasa da “efsane” olur, tarih olmaz. Ancak bu sistemsizliğin bir de pozitif, bize ve başkalarına iyi gelen bir tarafı vardır. Şimdiki zamanı sonsuz gibi yaşamak, hem insanımıza hem toplumumuza, yerleşik Batı ve Doğu toplumlarının aksine müstesna bir “dinamizm” katar. Öteden beri zaman zaman başka ülkelerden gelen yabancıların “Türk toplumu ne kadar da dinamik!” diyerek olumladıkları bu vaziyet; biliriz ki hafif şizoid bir tazelenmişlik vaziyetidir. Zira bu yanılsama, neredeyse hiçkimsenin doğduğu evde ölmediği; çocukların-gençlerin eski İstanbul karelerini görünce fotoşop sandığı; geçen hafta geçtiğiniz yolun yönünün değiştiği; mahallenizdeki mekanın yeni Arap sahibinden “Yallah” diyerek sepetlendiğiniz bir zamanda yaşandığı gerçeğini değiştirmez. Sonuçta, hakedilmiş bir durum vardır; çünkü tarihimizi ve bugünümüzü ucuz böbürlenmelerle ve ideolojik-dinî-siyasi yaklaşımlarla yaşatabileceğimizi sanmışızdır. Sürekli olanın neredeyse sadece yanılgılar olduğu coğrafyamızda, “ders almak” bir yana, kendimizi uzman-hoca sayarak-sanarak birbirimize ders verip duruyoruz. İşte belki de bu noktada ‘mizah’ bizi biraz olsun kurtarıyor. Her ne kadar kendi kendimizle dalga geçebilmek konusunda ciddi sıkıntılarımız olsa da, “güleriz ağlanacak hâlimize” diyerek önemli bir gelenek, evrak, kültür oluşturabilmişiz. Reaksiyon kültürünün acı-tatlı mizahı…

  • Cızbız, kadınbudu, dalyan: Ne kaa ekmek o kaa köfte

    Cızbız, kadınbudu, dalyan: Ne kaa ekmek o kaa köfte

    Köfte, çok eski çağlardan beri, az etle çok insanı doyurmak için güzel bir çözüm. Ayrıca kırpıntı ve daha az lezzetli et parçalarını baharat, pirinç, sebzeler ve soslar ile karıştırarak daha lezzetli hale getirme çabası da köftenin ortaya çıkışında rol oynamış. Her ulusun mutfağında minicik olanından futbol topu kadar büyüklerine kadar değişik köfte tariflerine rastlıyoruz. Ancak Avrupa, köfteyi Araplardan öğrenmiş.

    İtalya’da 1606’da basılmış “Cuccagna Diyarı’nın Tasviri – En Az Çalışanın En Fazla Kazandığı Yer” isimli bir gravür vardır. 13. yüzyıldan beri halk arasında ağızdan ağıza anlatılan bolluk, bereket ve rahat yaşam düşlerinin yansıtıldığı bu hazcı dünya tasvirinde sol üst köşede kocaman bir köfte gölü vardır. “Çocuk mönüsü” der geçeriz hafif eğlenerek ama “cızbız” denildiğinde aklımıza çocukken en bayıldığımız yemeklerden biri olan köfte gelmez mi?

    Discritione_del_Paese_di_Chucagna_dove_chi_manco_lavora_più_guadagna._Bassano,_Remondini,_1770_circa
    Hayaller köfte gölleri… Hazcı bir dünyayı betimleyen “Cuccagna Diyarı’nın Tasviri” adlı 1606 tarihli bu gravürde, sol üst köşede kocaman bir köfte gölü duruyor.

    Köftenin tarihi epey eskiye gidiyor. “İlk kim düşünmüş?” diye sormak nafile. Etin neden bu “ezilmiş, dövülmüş” forma sokulduğunun yanıtını akıl yürüterek arayacağız mecburen.

    Köfte, az etle çok insanı doyurmak için güzel bir çözüm. Ayrıca kırpıntı ve daha az lezzetli et parçalarını baharat, pirinç, sebzeler ve soslar ile karıştırarak daha lezzetli hale getirme çabası da köftenin ortaya çıkışında rol oynamış olmalı; zira şöyle mis gibi bir but ya da bonfile çok az insanın harcı imiş eskilerde. Zaten etin istediğin parçasını alabilme olanağı çok yakın zamanlarda başlayan uygulama. Bir hayvanın çeyreğini almak zorunda isen, illa ki daha değersiz kırpıntılar kalacaktır elinde. Atacak değiliz elbet. Köfte yapmışız. Bir de çoğunlukla sert olan et parçalarının kıyılıp, dövülerek yumuşatılması ve böylece hem çiğnemeye hem de sindirime yardımcı olacak hale getirilmesi var.

    Yoksul insanların geçmişte ulaşabildikleri etler ya çok yaşlı ya da öldü ölecek durumda hayvanların ucuz ve sert etleri olduğu için; önce parçalamak, pişirmek, dövmek gibi işlemlerden geçmeden sindirilmesi zor olduğundan; düşün taşın, köfte yaparak durumu lezzetli bir şekilde çözmüşüz. Bu nedenlerden dolayı hangi ulusun mutfağına baksak minicik olanlarından futbol topu kadar büyüklerine kadar hepsinde değişik köfte tariflerine rastlıyoruz. Ana malzemesi herhangi bir çeşit canlının eti olan köftelerin yanısıra sebzeli, tahıllı, bakliyatlı köfteler de var. Mücver, fellah köftesi, felafel diyoruz onlara ama, hazırlanış mantığı aynı. İspanyolların “albondigas”ı, Hollandalıların “bitterballen”ı, Çinlilerin “aslan kafası”, Güney Afrika’nın “skilpedjies”i. Hepsinin atası köfte.

    Köftenin İran’dan ticaret yolları boyunca doğu ve batıya yayılmış olması muhtemel diyor yemek tarihçileri ama, herkes kendi köşesinde bu basit fikri çoktan keşfetmiştir diyesim var. 1891’de “İtalyan mutfağının babası” diye anılan Pellegrino Artusi, kitabında İtalyan köftesi “polpette”nin tarifini verirken “Sanmayın ki size köfte nasıl yapılır diye öğretmeye kalkışacağım. Herkes köfte yapabilir, eşekler bile” yazmış. Herkesin köftesi kendine… Ancak bakın Avrupa, köfteyi Araplardan öğrenmiş. Yemek tarihçileri bu nokta üzerinde anlaşıyor gibiler.

    Eminönü meydan seyyar köfteci 1959
    Acıkınca hemen köşebaşında 1959’da Eminönü Meydanı’nda objektife yakalanan bu seyyar köfteci, uzun bir geleneğin parçası. Maç çıkışı, konser sonrası kazınan mideleri doldurmak için ilk duraklardan biri her zaman kentin köftecileri olmuş.

    Kızartılan, buharda-suda haşlanan, fırınlanan, çeşitli sosların içinde pişirilen, içleri doldurulan veya başka malzemelerin etrafına sarılan köfteler kendi coğrafyalarının sunduğu malzemeler kadar çeşitli. En çok tanınmış olanları da bizim buralarda yapılanlar. Tabii 18. yüzyılın başlarında Osmanlılara sığındığında, Demirbaş Şarl tarafından buradan taşınan “kötbullar”; İsveç köftesi. İsveç’in resmî devlet hesabı “eğriye eğri, doğruya doğru” diyerek 2018’de Twitter’da yayımladı bu bilgiyi. Zaten biliyorduk da biz söyleyince dünya nedense inanmıyor. Ancak onlar yanına yaban mersini marmelatı ve üstüne koyulaştırılmış et suyu sosu (gravy) koyarak yemeyi tercih ediyor. Şarl iyi bir Adana kebap yemediyse ne yapsın? “Kåldolmar” yani lahana dolması da Şarl’ın buradan İsveç’e taşıdığı bir diğer lezzet. Bula bula bu ikisini götürmüş memleketine. Bir de kahve sevgisini…

    Alan Davidson, Oxford Yiyecek Eşlikçisi (Oxford Companion to Food) isimli kitabında Hindistan’dan Orta Asya’ya, Ortadoğu’dan Balkanlar ve Kuzey Afrika’ya kadar her yerde köfteye rastlayabileceğimizi söylüyor. Onlar gibi biz de Farsçada dövülmüş, ezilmiş anlamına gelen “küfte” sözcüğünü benimsemişiz. İran mutfağının ilk yazılı kaynaklarında yer alan iyice kıyılmış, baharatlanmış kuzu etinden yapılan portakal büyüklüğünde köftelerin, piştikten sonra safran ve yumurta sarısı ile üç aşamalı şekilde kaplanarak sofraya geldiğini okuyoruz. Aynı yöntem Batı’da da “yaldızlama” anlamına gelen adıyla benimsenmiş. İngilizlerin ve Fransızların Ortaçağ’da sevdikleri kaplamalı köfteler bu yöntemle yapılmış.

    swedish-meatballs2-1-scaled
    İsveç köftesi, özellikle IKEA’nın tüm dünyaya yayılmasıyla kendisine bir isim yapsa da, İsveç’in resmî devlet hesabı “kötbullar”ın bir Türk icadı olduğunu teslim etti.

    Köftenin muhtemel çıkış yeri olduğu için, İran mutfağında da birçok köfte tarifi var. En bilineni ise köfte âleminin en irisi, 20 cm ve daha da büyük olabilen Tebriz köftesi. Köfteler İran’dan yola çıkıp Moğol imparatorları ile birlikte Hindistan’a kadar gitmiş. Ortasına haşlanmış yumurta konmuş kıyma kaplamalı köfteye, kesildiğinde renkleri nergisi anıştırdığı için “nergizi köfte” demişler. Bu ortası yumurtalı köfte fikri, bir-iki bezelye, havuç eklentisi ile “dalyan köfte” olarak bizim okul mönülerine nasıl geldi Allah bilir. Bir benzeri de Batı’da “meat loaf” yani somun köfte/rulo köfte adıyla çok sevilerek yapılır.

    Yazılı olarak ilk bahis 15. yüzyılda olsa da, köftenin bizim memlekette çok daha öncelerden beri pişirildiğini düşünmek isabetsiz olmaz. Mahmud Şirvani’nin, Bağdâdî’nin 13. yüzyılda yazdığı Kitâbü’t-Tabîh’ini tercüme ederken tariflerin altına düştüğü sağlıkla ilgili notlar ve kitabın sonundaki eklerle, çok sayıda köfte tarifi verdiğini görüyoruz. Topkapı Sarayı’nda sunulan yemekler arasında çeşitli köfteler, köfteli sulu yemekler ve köfte kebap var. Şehzadelerin sünnet düğününde misafirlere köfte-ekmek dağıtıldığını biliyoruz. Her zamanki gibi dönüp Evliya Çelebi’ye de soralım; Seyahatname’sinde İstanbul’daki toplam 400 kebapçı ve köftecide 1.500 kişinin çalıştığı bilgisini veriyor. Listesinin sadece suriçi ve surdışı İstanbulu’nu değil Bilâd-ı selâse (Galata, Üsküdar, Eyüp ve Bursa, Edirne gibi yakın şehirler için kullanılan bir tanım) ve Karadeniz Boğazı’na kadar olan yerleşim birimlerini de kapsadığını özellikle belirtmiş. Köfte aşkımız o zamandan bu zamana bâki.

    Mehmed Kâmil’in 1844’te yazdığı, Türkçe basılı ilk yemek kitabı olan Aşçıların Sığınağı (Melceü’t-Tabbahin) kitabından Ali Eşref Dede’nin 1856’deki Yemek Risalesi’ne, tariflerin çoğu hâlâ sofralarımızı süslemeye devam ediyor. Melceü’t-Tabbahin’de “Kebap Köfte, Susuz Köfte, Maydanozlu Köfte, Terbiyeli Köfte, Kimyonlu Köfte, Maydanozlu Sıkma Köfte ve Kadınbudu Köfte” gibi çok çeşitli tarif var.

    seyyarköfteci1970_ler
    Kokusunu duyanı bırakmayan lezzet “Tükrük” köftesi olarak da anılan ve sokak lezzetlerimizin en sevilenlerinden olan ızgara köftenin 1970’lerden bir ustası…

    Gerilere gittiğimizde Apicius’un yazdığı kitaplarda Antik Roma’dan köfte tarifleri buluruz. İsteyen hemen bu akşam deneyebilir. Tarif bence hâlâ güncelliğini koruyor: İki bıçak arasında kıyılmış etin ortasına şarapla ıslatılmış ekmeği koyun. Karabiber, garum, murt meyvesi ve çam fıstığı ekleyin. Omentum parçalarına (bizde kuzu gömleği eski Roma’da domuzun gömleği kullanılır) sarıp caroenum (çektirilmiş kırmızı şarap sosu) içinde kısık ateşte pişirin. Garum yerine soya sosu, murt yerine kuş üzümü koyun. Kıbrıs’ın ünlü şeftali kebabı da kuzu gömleğine sarılmış köftedir. Kuzu veya domuz gömleğine köfte sararak pişirmek, demek bu kadar eskilere gidiyor. Selanik’te de gömleğe sarılan ciğerden yapılma çam fıstıklı, taze soğanlı köfteler mangalda veya fırında pişirilir. Unutulmuş Yahudi yemeklerindendir bu da.

    Apicius, kıymalı tarifler arasında bir de derecelendirme yapar; kızartılacak ise şayet, “en iyi köfte tavuskuşu kıymasından olur çünkü yumuşak kalır” demiş. Sırası ile sülün, tavşan, piliç ve süt domuzu diye listelemiş. Köfte için kıymak üzere sert etlerden ziyade yumuşak etleri seçtiği gözden kaçmasın. Et kıyma makineleri çıkana dek, köftelik kıyma elde etmek öyle kolay değil. Bu nedenle eski tariflerin çoğunda et önce pişirilir sonra ezilip, kıyılır ve malzemeler ile harmanlanarak köfte haline getirilir.

    fd674999d319133adce9098e5ace39a7
    Amerikalıların anne köftesi Bizde “anne köftesi” denince akla gelen ızgara köfte, Amerika’ya gidince rulo köfteye dönüşmüş. 1950’lerde yanına konan püreyle savaş sonrası dönemin en sevilen ev yemeklerinden olmuş.

    19. yüzyılda Sanayi Devrimi ile kıyma çok düşük fiyattan halka sunulunca önce evhanımları ve aşçılar şüphe ile yaklaşmışlar. Buzdolabı henüz olmadığı için kıyılmış eti saklamak da zor. Bu nedenle uzun süre kıymadan uzak durulmuş. Ev tipi kıyma makineleri imal edenler, ürünlerini tanıtmak-yaymak için tarif kitapları yayımlamışlar. En basit olandan çok daha tafsilatlı, ilginç olanlarına kadar epey köfte tarifi var bu kitaplarda. Örneğin 1930’larda iyice popüler olmuş “kirpi köfte”, aslında 1. Dünya Savaşı sırasında az miktarda ete pirinç ekleyerek bulunmuş bir formül. Top gibi şekil verilen köftelere pirinç ekleyince veya ince kıyım jambon parçaları saplayınca, fırında pişirilen köfte kirpi gibi görünecekmiş.

    Bir de Amerikalıların bayıldığı rulo köfte tarifleri var. Ancak 1880’lerde kitaplara girmiş ve kıyma yaygınlaştıktan sonra yükselişe geçmiş. 1950’lerde yanında konan püre ve konserve bezelye ile savaş sonrası ABD’sinin en sevilen ev yemeklerinden biri olmuş. Anne köftesi denilince, ortalama Amerikalı, rulo köfteyi hatırlıyor olsa gerek.

    İtalyanların golf topu büyüklüğünde köfteleri “polpetto”ları ve makarnalarının kökeni de 8. yüzyılda Sicilya’yı ele geçiren Araplara dayandırılıyor. Sicilya çok yoksul. Daha sonra 1880-1920 arasında ABD’ye göçen 4 milyon İtalyan’ın %85’i İtalya’nın yoksul güneyinden geliyor. ABD’ye gelince, memlekettekine göre refah içinde yaşamaya başlıyorlar; zira yiyecek bol ve iş olanakları fazla. Para kazanıyorlar ama mutfak alışkanlıkları kolay değişmiyor. Bonfile almıyorlar mesela. Yine “polpetto” yapıyorlar ama bir önemli değişiklikle… Köftelerin boyutu büyüyor ve orijinalinde “bire bir” olan ekmek oranı çok azalıyor, köfteler tıkız hale geliyor.

    İlk göçen yoksul insanlar yemekte doyabilmek için hep nişastalı, hamurlu malzemelere alışık olduklarından, ilk İtalyan lokantaları en bol ve ucuz malzemeler olan spagetti ve konserve domates sosunu köfte ile birleştiriyor. Böylece Amerikalılar tarafından bir İtalyan klasiği sanılan “spagetti ve köfte” ortaya çıkıyor. İtalya’da ise böyle bir yemek yok. Zaten İtalyan mutfağı, bugün dünyada tanıdığımız biçimi ile çok sonraların icadıdır. İtalya’da varsıl evlerde pişen güzel yemekleri bir İtalyan lokantasında bulmak pek mümkün değildir.

    Araplardan köfteyi öğrenen tek ulus İtalyanlar olmamış. 1000’li yılların başında Sicilya’yı istila eden Normanlar eliyle İngiliz mutfağına da taşınmış köfte alışkanlığı. Anglo-Norman elyazmalarında “Poume d’oranges” ismiyle anılan köfte bugünün Tebriz Köftesi’ni andırır. Yumurta kaplaması ile köfte bir portakala benzetilmiştir. Ortaçağ elyazmalarında da adı geçer. Saray kutlamalarında sunulurmuş. Hatta “pome dorreng” adıyla 4. Henry’nin taç giyme kutlamasında da ikram edilmiş.

    kirpiköfte
    Savaş formülü: Kirpi köfte 1930’larda iyice popüler olmuş “kirpi köfte”, aslında 1. Dünya Savaşı sırasında az miktarda ete pirinç ekleyerek bulunmuş bir formül. Top gibi şekil verilen köftelere pirinç ekleyince veya ince kıyım jambon parçaları saplayınca, fırında pişirilen köfte kirpi gibi görünüyor.

    Benzer şekilde hazırlanıp, dışı saça benzesin diye koyu renkli yemişlerle kaplanarak insan kafasına benzetilen bir köfte tarifi daha var kayıtlarda. Adı da “Türk kafası”. Kesik bir başa benzetilen köfte ile o zamanların korkulu rüyası olan Türklerin kafasını tabakta görmek hoşlarına gidiyordu herhalde. Bu yemek de aslında Endülüslü Arapların “Maymun kafası” dedikleri büyük ebatlı bir kaplamalı köfte tarifinden uyarlanmış. Köfte olanı zamanla kaybolsa da bugün kavuk formlu kekler “gugelhupf” adıyla tüm Avrupa’da yapılmaya devam ediliyor. Bir de İtalyanların “Teste di Moro” (Mağribi Kafası) dedikleri kırpık çikolata ile kaplı keklerinde “en iyi Türk ölü Türktür” inanışının mutfaktaki yansımasını görebilirsiniz. Köfteden çıkıp nerelere gelmiş işler mutfakta!

    İngiltere’de sevilen bir başka köfte türü, yoksul köylülerin kıymadan ziyade domuz sakatatından ve kırpık etlerden yaptıkları “faggot”. Özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında yiyecek karnesiyle kıt-kanaat yaşanan dönemde popüler olmuş ve sonra gözden düşmüş. Çok yakın zamanlarda “burundan kuyruğa” israf etmeden tüketimi benimseyen şefler sayesinde mönülere ve dükkanlara geri döndü “faggot”lar.

    Bugün dünyayı kasıp kavuran bir başka köfte çeşidinden bahsetmeye girişmeyeceğim zira hamburger köftesi apayrı bir yazı konusu. Şimdilerde tanınmış küresel markaların köftelerinde etten başka bir sürü şey olduğunu okuyoruz. Bizim bu kadar nefis köftelerimiz varken, iyi köfteci dükkanlarının sayısının giderek azalamasını kabul etmekte zorlanıyorum. Övünebileceğimiz 300’e yakın çeşidi var köftelerimizin. Köftesi ile ünlü şehirlerimiz saymakla bitmez. Ödemiş, Salihli, Tire Köfteleri Egeli köftelerimiz. Tekirdağ Köftesi, Keşan’ın satır köftesi, Adapazarı’nın ıslama köftesi, İnegöl köftesi, Marmara bölgesinden listeye girenler. Güney ve Güneydoğu’ya indiğimizde, kebapların hepsi aslında şişe geçirilmiş köftelerdir. Adana’dan, Gaziantep ve Urfa’ya herbirinin lezzeti birbirinden güzel kebaplarımız, köfte kavramını bambaşka bir yere oturtuyor dünya mutfakları arasında. Sarımsak eklentisi ile Akçaabat Köftesi, Karadeniz’in en ünlü köftelerinden.

    Bunlar ızgara köftelerimiz. Tabii çiğinden içlisine, sulusundan ekşilisine, sinisinden salçalı veya maydonuzlusuna, Hasanpaşa köftesinden kadınbuduna, analı-kızlısına kadar öyle güzel köftelerimiz var ki…

    Diğer konular zor ama köfte konusunda dünyayı yaya bıraktığımızdan emin olabiliriz. Ama bir köftemiz daha var ki yerini hiç kimseler dolduramaz: “Anne Köftesi”. Herkesin ruhunda ve damağında öyle bir lezzet izi bırakmış olmalı ki Google’a aratınca 3 milyon sonuç veriyor. Herkesin Anne Köftesi bir başka. “Ne kaa anne o kaa köfte” diyerek meşhur deyimimizi değiştiriyorum izninizle.

  • Oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize

    İnsanın yıldızlara ulaşma hayali ve merakı tarih boyunca savaşlar ve ekonomik krizlerle kesintiye uğradı; bitmek bilmez rekabetle tekrar tekrar tetiklendi. Uzaydaki ilklerin bir bir ABD ve SSCB’nin hanesine yazıldığı yıllar, yavaş yavaş geride kaldı. Soğuk Savaş yıllarının rakipleri, bir süredir başka alanlarda çekişmeye devam etse de, uzayda işbirliğini öne çıkarıyor. Günümüzün büyük rekabeti ise yine askerî alanda ve iletişim sektöründe. Değişen aktörleri ve hedefleriyle uzay yarışının geçmişi ve bugünü…

    RONİ MİDYAT

    İnsanların -edebiyat ve kur­gunun ötesinde- uzaya git­mekle ilgili ilk düşüncele­ri 19. yüzyılda ortaya çıkmaya başladı. H. G. Wells gibi yazar­ların dönemine göre fütüristik, fakat bugüne göre gerçekçi var­sayımlar sunan kitapları o ka­dar popüler olmuştu ki insanlar gerçekten Dünya’nın sınırlarıyla yetinmeye mahkum olmadıkla­rına kanaat getirdiler.

    Bu yolda ilk adımı atanlar­dan bahsederken, adı anılma­dan geçilemeyecek kişilerden biri, roket biliminin kurucusu kabul edilen Rus biliminsanı Konstantin Tsiolkovski idi. 1857 doğumlu kaşif, en önemli eseri Kozmik Uzayın Tepkili Motor­larla Keşfi’nde, sıvı yakıtla çalı­şan yeterince güçlü bir roketin Dünya’nın yerçekiminden kur­tularak diğer gezegenlere ulaşa­bileceğini teorik olarak açık­layarak çığır açtı. Tsiolkovski, Dünya’nın çekiminden kurtul­mak için gereken hızı doğru ola­rak hesaplamış; roket yakıtı ola­rak daha sonra gerçekten de kul­lanılacak olan sıvı oksijen ve sıvı hidrojeni de önermişti. 1926’da Amerikalı Robert H. Goddard, onun fikirlerini hayata geçirerek dünyanın ilk sıvı yakıtlı roketini imal etti.

    Roket biliminin babası Tsiolkovski Roket biliminin kurucusu kabul edilen Rus biliminsanı ve kaşif Konstantin Tsiolkovski, sıvı yakıtla çalışan bir roketin diğer gezegenlere ulaşabileceğini teorik olarak açıklayarak çığır açmıştı.

     Yazının devamını okumak için #tarih‘in Kasım-Aralık 2021 sayısını buradan satın alabilirsiniz.

  • Ölmek üzere olanlar, seni selamlar yüce Sezar!*

    Netflix platformunda kısa sürede en çok izlenen dizi haline gelen “Squid Game / Kalamar Oyunu”; ekonomik-toplumsal olarak çaresiz duruma düşmüş-düşürülmüş insanların, büyük bir para ödülü için birbirleriyle yarıştırılmasını anlatıyor. Bu “ölümüne” yarışma aynı zamanda ultra zenginler tarafından izlenip, bahislere konu oluyor. Beyazperdede iyi bilinen bir temayı, günümüz vahşi kapitalizmine ve yerel temalara bağlı işleyen gayet başarılı bir Kore mini dizisi.

    * Ave Imperator, morituri te salutant

    Eylül ortasında Netflix’te sessiz sedasız, reklamı yapılmadan bir Kore di­zisi yayına girdi. Yayınlanma­sından sadece 4 gün sonra 90 ülkede en çok izlenen diziydi. Netflix’in İngilizce dışında en başarılı işi olan “Squid Game” için içerik bölümünün başın­daki Ted Sarandos “Bugüne ka­darki en büyük projemiz olması çok muhtemel” dedi.

    Sinemacı Hwang Dong- Hyuk’un yazıp yönettiği 9 bö­lümlük mini dizi, aşırı şiddet içeren bir hayatta kalma dra­ması ve kapitalizm üzerine bir yorum. Basit ama iddialı bir kurguya sahip, hızlı tempolu, karakter odaklı ve “bağımlılık yapıcı” bir iş. Dizi, Güney Ko­re’de borç batağında bir grup insanı konu ediyor. Bu insan­lar gizemli bir biçimde çocuk oyunları oynayarak yaklaşık 40 milyon dolar kazanabilecekle­ri bir yarışmaya katılmaya ikna ediliyor ve bayıltılıp uzak, ıssız bir adadaki tesise getiriliyorlar. İlk oyunda, kaybetmenin anında öldürülmek anlamına geldiği ortaya çıkıyor ve katılan 456 ki­şinin yarısından çoğu kafaları­na kurşun sıkılarak öldürülüyor.

    Kurallardan biri, bir demok­rasi illüzyonu: Çoğunluğun iste­ğiyle oyunlara son verilebiliyor. Bunun üzerine oylama yapılıyor ve oyundan vazgeçiliyor. Dışarı çıkan güruhtan büyük bir ço­ğunluk, gerçek dünyanın da çabuk değil ama yavaş yavaş ölü­me götüren bir “cehennem” ol­duğunu tekrar hatırlayıp kendi istekleriyle oyuna geri dönüyor.

    Dizinin geri kalanı, hepsi “ölümcül derecede” çaresiz bir­kaç karakterin hayatta kalma savaşına odaklanıyor: Orta yaş­lı, grev yüzünden araba fabrikasındaki işinden olduktan sonra dikiş tutturamayan, kumarbaz, yaşlı annesinden para yürüten, nafaka ödeyemeyen, 10 yaşın­daki kızına doğum günü için düzgün bir hediye bile alama­yan Gi-Hun; onun çocukluk ar­kadaşı, Seul Üniversitesi işlet­me mezunu, finans dünyasında yükselen fakat zimmetine para geçirdiği için polis tarafından aranan dolandırıcı Sang-Wo; patronunun parasını içetti­ği Pakistanlı yasadışı göçmen işçi Ali Abdul; Kuzey Kore’den kaçan, annesi yakalanıp iade edilen, kardeşini yetimhaneye bırakmak zorunda kalan genç kız Sae-byeok ve beyninde tü­mör olan, kaybedecek bir şeyi kalmadığı için katıldığını söyle­yen yaşlı, bilge adam Oh-Il Nam (onun gerçeği farklı, sonra görü­yoruz)…

    Yönetici-askerişçi hiyerarşisi Rütbeleri maskelerinin ortasındaki sembollerden anlaşılan pembe kostümlü “gardiyanlar” oyuncuları birbirine düşürmek için ellerinden geleni yaparken gerçek hayattaki hiyerarşiyi oyun sahasına da taşıyorlar.

     Yazının devamını okumak için #tarih‘in Kasım-Aralık 2021 sayısını buradan satın alabilirsiniz.