66 yılı aşkındır Milliyet’te çalışan Sami Kohen, 93 yaşında hayata gözlerini yumdu. Ardında binlerce haber, makale, röportaj bırakan Kohen, ölmeden 3 hafta öncesine kadar yazılarını yayımlamaya devam eden Milliyet’te aynı gazete için en uzun süre çalışan isim oldu. Gazetecilikteki mirası…
Milliyet gazetesiyle özdeşleşen isimlerdendi Sami Kohen. 1954’te gazete kurulduğunda oradaydı ve 66 yıl boyunca yazılarını Milliyet için yazdı. Türkiye’de aynı gazete için en uzun süre hizmet etmiş isimdi. 20 Nisan 1928’de İstanbul’da doğan Kohen’in babası Albert Kohen de bir gazeteciydi. Babasından miras gazeteciliğe önce onun Ladino ve Fransızca dillerinde 1939-1949 yılları arasında çıkardığı La Boz de Türkiye gazetesini Türkiye’nin Sesi ve Haftanın Sesi adlarıyla yayımlayarak başladı. Sonra Tan, Yeni İstanbul, İstanbul Ekspres... Sonra hep Milliyet. Milliyet’te dış haberler müdürü oldu ve yıllar boyunca bu görevini sürdürürken sayısız habere, makaleye, röportaja imza attı. Milliyet’in yanısıra ABD merkezli New York Times, Christian Science Monitor’da da makaleleri yayımlandı. Newsweek, The Guardian, The Washington Post, The Economist ise zaman içinde Türkiye muhabirliğini yürüttüğü yabancı gazeteler arasındaydı. Gazetecilik yaşamı, 2007’de Özer Yelçe’nin kaleme aldığı Sami Kohen Dünyanın Yazısı ile kitaplaştı. 2021’de ise Nihal Boztekin’in Sami Kohen Anlatıyor: Ver Elini Dünya – 70 Yıllık Gazetecilik Serüveni kitabı yayımlandı.
25 Eylül’de son yazısını yayımladıktan sonra böbrek yetmezliği nedeniyle hastaneye kaldırılan Kohen, 18 Ekim’de yaşamını yitirdi.
Hoca, Bakan, yazar…
Cumhuriyetle yaşıt bir hayat. Üniversite hocalığından milletvekilliğine, Millî Eğitim Bakanlığından RTÜK Başkanlığına çalışmakla, özellikle de eğitim için çalışmakla geçen 98 yıl.
Eski Millî Eğitim Bakanı, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin kurucusu, Marmara Üniversitesi’nin kurucu rektörü Prof. Dr. Orhan Oğuz, 98 yaşında hayata gözlerini yumdu. 1923 yılında Eskişehir’de doğan, üniversiteye kadar tahsilini memleketinde tamamlayan Oğuz, İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu’nu bitirdikten sonra Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk doktorası yaptı. 1950’de yurda döndükten sonra İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu’nda iktisat ve maliye dersleri verdi. 1951-1955 arasında Afganistan’daki Kabil Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 1958’de Anadolu Üniversitesi’nin temelini oluşturan Eskişehir İktisadi ve İdari İlimler Akademisi’ni kurdu. Adalet Partisi’nden milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. 3. Süleyman Demirel hükümetinde Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. 1978’de İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Başkanlığına seçildi. 1982’de bu akademinin Marmara Üniversitesi’ne dönüştürülmesinden sonra rektörlüğe getirildi. 28 Şubat süreci sonrası Mart 1997’de RTÜK başkanlığına getirildi. Türkiye’de Zirai Reformlar (1950), Beynelmilel Ticaret (1955), Avrupa Ekonomik Topluluğu (1966), Genel İktisat Teorisi (1968), 80: Yıl Cumhuriyet’e Yaşıt Bir Hayat (2004) kitaplarını yazdı. 19 Ekim’de yaşamını yitirdi.
41 yıl önce Peru’da askerî diktatörlüğün sonunu getiren cumhurbaşkanlığı seçimleri bir sandık yakma eylemine sahne olmuştu. O gün, 70 bin insanın ölümüne sebep olacak içsavaşın fitilini ateşleyen Aydınlık Yol’un lideri Abimael Guzmán, 29 yıldır tutulduğu cezaevinde hayatını kaybetti.
Perulu Marksist gerilla örgütü Aydınlık Yol’un kurucusu Abimael Guzmán (taraftarlarının tabiriyle “Başkan Gonzales”), 29 yıldır tecritte tutulduğu cezaevinde 86 yaşında hayatını kaybetti. Peru’nun en yoksul bölgelerinden biri olan Ayacucho’da bir üniversitede felsefe hocası olarak çalışırken 60’larda kürsüsünü terketmiş ve devrimci mücadeleye katılmıştı. Komünist Partisi’nde geçirdiği kısa sürenin ardından 1969’da Partido Comunista del Perú – Sendero Luminoso’yu (Peru Komünist Partisi – Aydınlık Yol) (PCP-SL) kurmuştu. Hareketin militanları arasında oluşan kişi kültünün merkezine oturan Reynoso, Keçua dilinde “Kızıl Güneş” anlamına gelen “Puka İnti” lakabıyla yüceltiliyordu.
1969’da Peru, tarım reformu vaatlerinin hayata geçirilmemesi nedeniyle hayalkırıklığı içindeki köylüler ile ırksal ayrımcılık yüzünden diplomaları işe yaramaz hâle gelen üniversite gençliğinin umutsuzluğunu taşıyordu. Bu umutsuzluğun içinden doğan Aydınlık Yol, Çin’deki Kültür Devrimi’nden etkilenmiş ve “uzatmalı halk savaşı”nın bölgedeki ilk uygulayıcılarından biri olmuştu. 1979’da devrimi kırdan kente silahlı mücadeleyle gerçekleştirme stratejisiyle yeraltına inmişlerdi. Tekrar günışığına çıkmaları ise ancak Mayıs 1980’de 12 yıllık askerî diktatörlüğün ardından yapılan genel seçimleri protesto etmek için sandıkları yaktıklarında olmuştu.
‘Adalet’in maskeli yüzü
Kendisini “adaletin maskeli yüzü” olarak lanse eden Guzmán, 41 yıl önce Peru cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sandık yakma eylemini yapan 5 maskeli eylemciden biriydi.
Aydınlık Yol’cular başta köylülere toprak dağıttıkları için iyi karşılansalar da, çok geçmeden başlayan cinayetlerle gidişat değişecekti. Topluluk liderlerini ve köylüleri öldürmeye başlayan örgüt içinde yozlaşma ve totaliterleşme yükseliyordu. 1980-2000 arasında devam eden 20 yıllık silahlı çatışma dönemi, çoğunluğu yerlilerden olmak üzere 70 bin insanın ölümüne sahne oldu. Üstüne üstlük bu çatışmalar, hükümet güçlerinin köylü önderlerini cezalandırması için bahane oluşturmuştu. Aydınlık Yol’dan önce Peru Köylü Federasyonu hemen hemen bütün ülkede örgütlüyken, içsavaşın ardından geriye ancak birkaç birim kalmıştı.
1977’den 1991’e yani yakalanmasının eşiğine kadar Guzmán’ın değil kendisi, fotoğrafı bile hükümet tarafından ele geçirememişti. 1992’de yakalandı. Bir kafesin içinde yargılandığı askerî mahkemede, hâkimlerin yüzleri ailelerinin güvenliği gerekçe gösterilerek maskelerle kapatılmıştı. Müebbet hapse mahkum edilen Guzmán, birkaç ay sonra dönemin başkanı Alberto Fujimori ile bir anlaşmaya vardı ve taraftarlarına silahı bırakıp mücadeleyi siyasal alanda sürdürme çağrısı yaptı.
2003’te Anayasa Mahkemesi, Guzmán’ın sivil yargıçlar nezdinde yeniden yargılanmasına karar verdi. Eylül 2005’te başlayan bu dava, Ekim 2006’da yeniden ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasıyla sona erdi.
Türkiye’nin ilk rock’n’roll grubunun kurucularından ve ülkemizde cazın öncülerinden Durul Gence, icracı, aranjör, şef ve eğitimci olarak hayatını adeta müziğe adadı. Alanında “yaşam boyu başarı ödülü”nü en çok hakedenlerin başında gelen Gence’nin Deniz Harp Okulu Orkestrası’ndan başlayan yolculuğu.
Deniz Harp Okulu Orkestrası’nın efsane davulcusu Durul Gence…
Türkiye’de müziğin öncü isimlerinden, davulun ustalarından Durul Gence özellikle rock ve caz olmak üzere pek çok dalda icracı, aranjör, şef ve eğitimci kimliğiyle öğreten, yol gösteren ve yaratan bir müzisyendi. İlk rock’n’roll topluluğu Deniz Harp Okulu Orkestrası’nın (1955) kurucularındandı. İstanbul Express, Asia Minor Mission gibi gruplarıyla Ajda Pekkan, Rüçhan Çamay, Alpay, Tanju Okan, Ertan Anapa, Özdemir Erdoğan, Güneri Tecer gibi dönemin önemli solistlerine eşlik etti. Durul 5’ten DG-4’e kurduğu gruplarda Onno Tunç, Şerif Yüzbaşıoğlu, Erol Duygulu, Cezmi Başeğmez, Şanar Yurdatapan gibi müzisyenlerle biraraya geldi. İlk caz emisyonlarını gerçekleştirdiği dönemde çıkan “Şeyh Şamil” plağı (1970) ile ulusal çapta ünlendi. Yurtdışında Herb Geller, Sonny Sharock, Bertice Reading, Four Pennies, Lili Ivanova, Mads Vinding, Peter Bastian, Anders Koppel, Herbie Mann’la çalıştı. 1970’lerde özellikle İskandinav ülkelerinde verdiği konserlerle tanındı. 1982-1984 arasında Durul Gence 12’yi kurarak konserler verdi. Kariyerinin ileriki dönemlerinde Avrupa ve Amerika’da önemli festivallerde sahne aldı.
1986’dan itibaren Hacettepe ve ODTÜ’de caz tarihi üzerine dersler (İnsan, Müzik ve Caz) veren Gence, müzik yazarı Murat Meriç’in ifadesiyle “Caza asıl katkısını yıllar boyunca yetiştirdiği gençlerle” sağladı. Eşi Melda Gence ile kurduğu Gence Çocuk Yuvası ve Sanat Kursları ile eğitimciliğini farklı yaş gruplarına yaydı. 2013 yılında İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği İstanbul Caz Festivali tarafından Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne layık görüldü.
Uzun süre Parkinson hastalığıyla mücadele etti. 6 Ekim’de kaldırıldığı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde ardında dev bir müzik mirası bırakarak hayata gözlerini yumdu.
Mithat Fabian Sözmen
Dünyanın her yerinde Durul Gence sadece yurtiçinde değil yurtdışında da ses getiren, albümler, konserler yapan, festivallere katılan evrensel bir müzisyendi.
Tam 100 yıl önce TBMM’de devam eden temsil ve Bakanlık seçimi tartışmaları, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik dönemecinde Ankara’daki siyasi gelişmelere damga vurmuştu. Mustafa Kemal Paşa varolan düzeni meşruluk açısından savunuyor; TBMM’yi ve hükümetini olağanüstü ölüm-kalım koşullarında oluşturulmuş, siyasal düzenler arasında benzeri olmayan bir halk yönetimi olarak görüyor ve tarihe geçen bir konuşma yapıyordu.
TBMM açıldığında kendisini yalnızca bir yasama meclisi olarak değil, aynı zamanda yürütme gücünü de elinde tutan bir meclis biçiminde tanımlamıştı. Bu ilkenin bir sonucu olarak hükümet kurma gereksinimini duyduğunda da, kendisine karşı toplu olarak sorumlu tutacağı ve başında başbakan bulunan bir kabine oluşturulmasını benimsememiştir.
TBMM, elinde tuttuğu yürütme erkini tek tek kendisinin ve kendi içinden çoğunluk oyuyla seçeceği kişilere yükleyecek, bu kişileri yürütmenin bir alanına tevkil edecekti. Böylece tespit edilen 11 alanda yürütmeden sorumlu kişilere “nazır” değil, “icra vekili” adı verildi. Sonuç olarak bu kişiler arasında kabinelerde görülmeye alışılmış bir görüş birliği ya da herhangi bir “uyum” aranmamış, yani ortak bir programla hareket etmeleri beklenmemişti. 29 Nisan 1920’de çıkartılan Hıyânet-i Vataniyye Kanunu da zaten TBMM’nin neden kurulduğunu ve amacının ne olduğunu açıklamıştı. İcra vekillerinin görevi bu amaca ulaşabilmek için yapılması gerekenleri yapmaktan ibaretti. Öte yandan, sözkonusu vekillerin aralarında çıkabilecek anlaşmazlıkların çözülmesi görevi TBMM’ye bırakılmış, bunların da her ortaya çıkışlarında Meclis’i meşgul etmemeleri için görev, herhangi bir kanun maddesi veya karar olmaksızın, Meclis Başkanı’na devredilmişti.
Bu yapıyı kuran Büyük Millet Meclisi İcrâ Vekillerinin Sûret-i İntihâbına Dâir Kanun (2 Mayıs 1920), 6 ay sonra değiştirildi. Birçok nedenden ötürü Mustafa Kemal Paşa, birlikte çalışmak zorunda olduğu vekillerden memnun değildi. Klasik bir başbakan gibi çalışmak istiyor, yani vekiller heyetini oluşturan kişilerin belli konularda fikir birliğinde ve kendi görüşlerine yakın olmalarını istiyordu.
Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlık ettiği Meclis oturumlarından biri.
Bunun üzerine sözkonusu kanun 4 Kasım 1920’de değiştirildi ve vekillerin gene tek tek TBMM tarafından ve çoğunluk oyuyla, ama Meclis Başkanı’nın gösterdiği adaylar arasından seçilmesine karar verildi. Bu durum Mustafa Kemal Paşa’yı tatmin etmişti gerçi; ama kendisine muhalif olanlar bütün vekillerin kendisince seçiliyor olmasından iyice rahatsız olmuşlar ve bu duruma son verecek bir formül arayışına girmişlerdi. Böyle bir formül 1921’e kadar bulunamamış, ama konu 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na dahil edilmiştir. Sözkonusu kanunun 7. maddesi, “Heyet-i Vekile’nin vazife ve mesuliyeti, kanun-ı mahsus ile tayin edilir” diyerek, TBMM’ye özgü olan kuvvetler birliği dizgesinde Meclis’in vekillerine ne kadar yetke vereceğine ve bu vekilleri ne biçimde murakabe edip gerektiğinde değiştireceğine ilişkin bir kanun yapılmasına yol açmıştı.
2 Mayıs 1920’de kabul edilen kanunla aynı adı taşıyan ve ancak 8 Temmuz 1922’de onun yerine geçecek olan bu kanunun taslağını hazırlayan komisyon, anlaşıldığı kadarıyla 1921’in bahar ve yaz aylarındaki askerî gelişmeler nedeniyle hızlı çalışamamıştır. Ancak 24 Kasım 1921’de Meclis’e sunulan taslağın giriş bölümünde söylenenlerden görülen o ki, komisyon üyeleri arasında belirmiş olan derin görüş ayrılıkları da bu gecikmede önemli bir rol oynamıştır. Nitekim taslağın altında imzaları bulunan bazı komisyon üyelerinin muhalefet şerhi koydukları Meclis tutanaklarında da görülüyor. Ayrıca bu üyeler de Meclis görüşmeleri sırasında söz almışlar ve mensubu oldukları komisyondan gelen taslağın aleyhinde konuşmuşlardır.
Uzun konuşmaların dinlendiği ve bazı ufak tefek atışmaların yaşandığı görüşmeler 1 hafta sürdü. En temel neden, TBMM’nin kuruluş aşamasında parça parça dile getirilmiş olan ve 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’yla biraz daha somutlaşan yönetim yapısının neredeyse tümüyle değiştirilmek istenmesiydi. O kadar ki, kanun taslağı hakkında konuşurken Mustafa Kemal Paşa, sözkonusu taslağın TBMM’yi, dolayısıyla da TBMM Hükümeti’ni doğru dürüst bir tanımı olmayan, belirsiz oluşumlar olarak gördüğünü söylemiş ve “böyle bir şey nasıl söylenebilir?” diye sorunca, taslak lehinde konuşan Mersin Mebusu Selahattin (Köseoğlu) Bey, “söylemekle iftihar ederim” yanıtını vermiş; Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey de bu yanıtı desteklemiştir.
Ertesi yılın Temmuz ayında ortaya çıkacak olan İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurucuları olan bu iki muhafazakar mebus, aslında haklıydılar. Ankara’da 23 Nisan 1920’den itibaren gördüğümüz oluşumu “TBMM Devleti” ya da “1921 Anayasası” gibi adlandırmalarla anayasal bir yapı gibi göstermeye çalışanlar ne derlerse desinler, Ankara’da yaşanan, Mustafa Kemal Paşa’nın siyasal dehasıyla ve doğaçlama tedbirlerle yönettiği bir devrimdi. TBMM’nin bu devrimi perdeleyen en önemli özelliği ise kuvvetler birliğini benimsemiş olmasıydı. TBMM, kâğıt üzerinde yürütmeyi de üstlenmişti ama, Mustafa Kemal Paşa’ya yakın duranlardan oluşan vekiller heyeti, başına buyruk hareket ediyordu. Nitekim görüşmeler sırasında 28 Kasım’daki 118. birleşimde söz alan Konya Mebusu Ömer Vehbi Efendi, “Heyet-i Vekile birçok işler görüyor, onu da Meclis namına görüyor. Halbuki Meclis’in bundan haberi yok” demiştir.
İcra vekilleriyle birlikte Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, İcra Vekilleri ve yabancı temsilcilerle… 18 Ekim 1921’de Ankara’da çekilen bu fotoğrafta İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Fevzi (Çakmak) Paşa, Sağlık Bakanı Dr. Refik (Saydam), Maarif Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Maliye Bakanı Hasan (Saka), Hariciye Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk), İktisat Bakanı Mahmut Celal (Bayar) ve Adliye Bakanı Refik Şevket (İnce) var.
Kanun taslağını hazırlayanlardan ve taslağı Meclis’te neredeyse tek başına savunan Selahattin Bey ise önemli bir noktada haksızdı. Daha doğrusu, nereye gittiğini görüp engellemeye çalıştığı bir sürece ilişkin hüsnükuruntusunu dile getiriyor ve 29 Kasım tarihli 119. birleşimde “Meclis-i Âliniz bir ihtilâl meclisi değildir” diyordu. Selahattin Bey’in savunduğu taslağın hem kendisinde hem de gerekçesinde Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu düzenine son verip neredeyse 1296 Kanun-ı Esâsîsi’ne dönme anlamı taşıyan cümleler bulunuyordu. Bunlar arasında en çok itiraza neden olanların başında, gerekçede ifade edildiği biçimiyle Kanun-ı Esâsî’nin padişahlığın tanımına ilişkin ilk 7 maddesinin aynen geçerli olduğunu söyleyen cümle geliyordu. Birçok konuşmacı böyle bir kayda gerek olmadığını; TBMM’nin Saltanat ve Hilâfet kurumlarına bağlı olduğunu daha en başta vurguladığını; ama bu kurumların anayasal konumlarının belirlenmesini zaferden sonraya bıraktığını hatırlattılar.
Vekillerin nasıl tayin edilip ne surette murakabe edileceklerine ilişkin maddelerde ise kuvvetler ayrılığına dönüş savunuluyordu. TBMM, tıpkı padişahın sadrazamı ve şeyhülislamı seçtiği gibi, icra vekilleri heyeti reisiyle şeriye vekilini seçecek, heyet-i vekile reisi de çalışma arkadaşlarını belirleyecekti. Bu öneri iki açıdan çok eleştirildi. Birinci mesele, tabii, TBMM’nin yürütmeden vazgeçmesi meselesiydi ki, üzerinde çok tartışıldı. Selahattin Bey, bunun kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler dengesi anlamına geldiğini anlattıysa da Meclis’i ikna edemedi. Mebusların çoğunluğu, kanun taslağının tıpkı parlamenter sistemde olduğu gibi hükümetin toplu sorumluluğunu, dolayısıyla da hükümet programı, güven ya da güvensizlik oylamaları gibi konuları gündeme getirdiğini görüyorlardı. Bu meseleye bağlı olarak dile getirilen ikinci mesele de yeni bir anayasanın yapılmak istenip istenmemesi meselesi oldu.
1.Meclis’in mebusları İlk meclisin milletvekillerinden bir grup ve Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele döneminde Ankara’daki Meclis binasının balkonunda, 1921.
Yukarıda da söylediğimiz gibi, TBMM ve hükümetinin anayasal yapısı gayet muğlak, ancak varoluşu gayet meşruydu. Mustafa Kemal Paşa’nın adım adım bir devrime doğru gittiğini görenler; Paşa’ya büyük bir hareket özgürlüğü sağlayan muğlaklığa son verip bütün özellikleri belirlenmiş bir devlet yapısına geçilmesini savunuyorlardı. Mustafa Kemal Paşa ve kendisi gibi düşünenler ise, varolan düzeni meşruluk açısından savunuyorlar; TBMM’yi ve hükümetini olağanüstü ölüm-kalım koşullarında oluşturulmuş ve siyasal düzenler arasında benzeri olmayan bir halk yönetimi olarak gösteriyorlardı. Bu yaklaşımı dile getirenler arasında en parlak konuşmayı 28 Kasım tarihli 118. birleşimde İzmir Mebusu Mahmut Esat (Bozkurt) Bey yapmıştı. Ancak tartışmalara noktayı koyan ve taslağın reddedilip konunun anayasa komisyonuna gönderilmesini sağlayan Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Aralık tarihli 120. birleşimde yaptığı uzun konuşma oldu. Milliyetçilik hislerine hitap ederek Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun özgünlüğüne vurgu yapan ve “şiddetli alkışlar”la sona eren konuşmasında Mustafa Kemal Paşa şöyle demişti:
“Efendiler; Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti mevcuttur, meşrûdur ve kanunîdir… Efendiler; bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten, kitaplarda mevcut olan hükümetlerin, mahiyet-i ilmiyyesi itibariyle hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat hâkimiyet-i milliyyeyi, irâde-i milliyyeyi yegâne tecellî ettiren bir hükümettir; bu mahiyette bir hükümettir. İlm-i içtimâî noktasından bizim hükümetimizi ifade etmek lâzım gelirse, ‘halk hükümeti’ deriz… Fakat ne yapalım ki, demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş. Efendiler; biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz. Çünkü, biz bize benziyoruz, Efendiler”.
Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı, ölümünden sonra Ankara’ya getirilmiş ve Etnografya Müzesi’nde koruma altına alınmıştı. 10 Kasım 1938’den 15 yıl sonra, buradan hareketle Anıtkabir’e nakledildi. O gün, 136 asteğmen tarafından çekilen top arabasındaki Ata’nın yola çıkış anı. Arkada 12 general ve TBMM üyelerinin oluşturduğu kortej…
Dostoyevski’nin (1821-1881) yaşadığı 19. yüzyıl Tolstoy, Gonçarov, Turgenyev ve Gogol gibi önemli yazarların çıktığı Rus edebiyatının altın çağı idi. Bu dönem, Rus siyaset dünyası da reformcular ve muhafazakarlar arasında büyük çekişmelere sahne olmaktaydı. Gençliğinde radikal fikirlere sahip olan Dostoyevski, ilerleyen yıllarda dindar bir Rus milliyetçisine dönüşecekti. En büyük ve unutulmaz ve her dem taze eserlerini de bu dönemde yazacak, ardında müthiş bir edebiyat mirası bırakacaktı.
1Çağdaşı yazarlar refah içerisinde; o hayatı boyunca yoksullukla içiçe
Dostoyevski, baba tarafından Belarus-Pinsk-Dostoyevo’ya, bir küçük-soylu aileye mensuptu. Babası hırslı bir doktordu ve çocuklarının eğitimine büyük önem veriyordu. Ancak önce annesinin sonra da babasının ölümüyle (1837-39) Dostoyevski ile 6 kardeşi öksüz ve yetim kaldı. 1838’de girdiği saygın St. Petersburg Askerî Teknik Üniversitesi’nden 1843’te mühendis çıktı, fakat hemen 1 yıl sonra bu mesleğin kendisine uygun olmadığını düşünerek buradan ayrıldı.
Edebiyat kariyerine Fransızca çeviri yaparak başlayan Dostoyevski hemen ardından 1844-45’te İnsancıklar romanını yazdı ve kısa sürede edebiyat çevrelerinde şöhrete kavuştu. Ardından Öteki romanını yayımladı. Bu sırada tanınmasına vesile olan eleştirmen Belinski’nin çevresinden uzaklaşarak ütopyacı radikallerin bulunduğu Petraşevski Topluluğu ile yakınlaştı. 1848 Avrupa Baharı ayaklanmalarının hemen ardından, 1849’da kendi ülkesindeki tehlikeyi bertaraf etmek isteyen Çar 1. Nikolai, birçok muhalifi tutuklatıyordu. Petraşevski’nin çevresinde bulunan Dostoyevski de bu dalgadan nasibini aldı ve bir hücrede 6 ay boyunca idam edilmeyi bekledi. Sonunda sahte bir infazla korkutuldu; sürgüne gönderildi. Sürgün dönüşünde kardeşi Mihail’le yayımladığı eserler sayesinde ilk defa önemli bir kazanç elde etti. Bununla uzun süredir hayal ettiği Avrupa seyahatini yaptı, fakat burada -özellikle Almanya’nın Baden-Baden kentinde-edindiği kumar alışkanlığı, Dostoyevski’yi mâli olarak tüketti.
Tabutun ardında 30 bin kişi Dostoyevski’nin 9 Şubat 1881’deki ölümünün ardından cenazesinde tabutunun ardında yürüyenlerin sayısı 30 bini aşmış; edebiyat eleştirmeni Strakhov, tören için “Daha önce böylesi Rusya’da görülmemişti” demişti.
Sürekli olarak ekonomik sıkıntıda olduğu için yayınevleriyle şöhretine nazaran düşük teliflerle anlaşmalar imzaladı; onların eserin uzunluğu ve yayımlanma tarihiyle ilgili baskılarına maruz kaldı. Eserlerini bu doğrultuda yazarken, Kumarbaz adlı romanını daha sonra eşi olacak stenograf yardımcısı Anna Snitkina’ya dikte ederek 26 günde tamamladı (Dostoyevski romanlarını çevirilerden okuyanların daha şanslı olduğu, zira hızlı yazılmasından dolayı Rusçasında birçok anlatım bozukluğu bulunduğu söylenir). Dostoyevski, kumar alışkanlığı ve yayıncılarla yaptığı düşük telifli anlaşmalar nedeniyle ancak hayatının son dönemlerinde nispeten rahat bir hayata kavuşabildi.
2Ünlü yazar sadece Türklerden nefret etmiyordu. Yahudiler, Fransızlar ve İngilizler de hedefindeydi
Yazarın yaşadığı dönem cumhuriyetçilik, milliyetçilik, sosyalizm gibi “Avrupalı” ilerici/ilerlemeci fikirlerin Rusya’da da yayıldığı bir dönemdi. İngiltere gibi Rusya da emperyalist politikalar izliyordu. Kırım Savaşı’nda (1853-56) Osmanlı Devleti’ne karşı yapılan savaşta Britanya ve Fransa’nın Türkler tarafında yer alması; 1861’de Çar 2. Aleksandr’ın serfliği kaldırması; 1875’te Bosna’da başlayıp Karadağ’da devam eden Slav isyanlarına Rusya’nın destek vermesi ve ardından Osmanlılara savaş (’93 Harbi-1877-88) açılması, onun düşünsel dünyasına şekil veren önemli hadiselerdi.
Rahat yüzü görmedi Zaten öksüz ve yetim başladığı hayatı boyunca son demlerine dek maddi rahatlığa ulaşamayan Dostoyevski, Avrupa seyahatinde edindiği kumar alışkanlığıyla iyice tükenmişti.
Dostoyevski, Çarlık’ın Osmanlılarla mücadelesinde Müslüman Türkleri aşağı görüp Ortodoks Rusları yüceltiyordu. Günlükler’inde sürekli olarak İstanbul’un artık Rusya’nın eline geçmesi gerektiğini vurguluyordu. Türklerin yanısıra hem Avrupa’da hem Rusya’da yaşayan Yahudileri de romanlarında ve mektuplarında “Yid” (Çıfıt) diyerek ve olumsuz özellikler atfederek aşağılıyordu. Ona göre Roma İmparatorluğu ülküsünü devam ettiren Fransa ve Fransızlar; Rusya’da ve Rusya dışında yaşayan Polonyalılar; Papalık ve yozlaşmış Katoliklik de “düşük” nitelikteydi.
Almanlar (ve özelde Şansölye Bismarck) Dostoyevski’nin övgüsüne mazhar olmuş olsa da, onlar için de olumsuz ifadelerde bulunmuştu. Sadece halklar ve milletler onun öfkesinin nesnesi olmamış; Fransa Başkanı MacMahon ve Britanya Başbakanı Benjamin D’Israeli de Günlükler’de hor görülmüştü. Yazar, Batılı tarzda bir modernleşmeyi savunan çağdaşı Rus aydınlarıyla da alay etmekten geri durmamıştı.
3Giderek radikal bir reaksiyoner olmasına rağmen, eserleri Sovyet Devrimi’nden sonra da yasaklanmadı
Dostoyevski, 1880’de Puşkin Anıtı’nın açılışı sırasında yaptığı konuşmaya gelen tepkileri “Birbirini hiç tanımayan dinleyiciler ağlaşıyor, birbirlerini kucaklıyor ve bundan böyle daha iyi insanlar olacaklarına, komşularından nefret edecek yerde onları seveceklerine yeminler ediyorlardı” diye anlatıyordu.
Dostoyevski, Çarlığı yerli bir güç olduğu için överken cumhuriyet ve sosyalizm (George Sand ve Hıristiyan sosyalizmini ayrı tutarsak) gibi Batı’dan gelen düşüncelere şiddetle karşı çıktı. Onun söylemleriyle Marksist düşünce neredeyse tamamen birbirinin zıttıydı. Buna rağmen Ekim Devrimi’nin hemen ertesinde 1918’de Moskova’da Dostoyevski’nin heykeli dikildi; kendisi “devrimin peygamberleri” arasında gösterildi. Stalin’in daha ilk yıllarında, 1926-30 arasında Dostoyevski’nin tüm eserlerinin “Sovyet edisyonu” yayımlandı. Maksim Gorki’nin başında bulunduğu Sovyet Yazarlar Birliği sosyalist realizmi önplana çıkarırken Dostoyevski geri plana atıldı, fakat bu da kısa sürdü. 2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla “vatansever şair” olarak tekrar gündeme geldi.
1946’da ise Jdanov doktrinine göre dünyada iki kamp vardı; biri emperyalist ABD diğeri ise demokratik SSCB. Bu dönemde de Dostoyevski’nin eserleri “gerici bireyselci burjuva ideolojisi”nin bir ifadesi sayıldı. Ancak bu da kısa sürdü ve Stalin döneminin bitmesiyle libarelleşme başladı. Bunun sonucunda Dostoyevski’nin eserleri hem edebi hem akademik çevrelerde yeniden değerlendirildi ve filmleştirilmeye başlandı.
4Yaşadığı dönemde Rusya’da, ölümünden sonra ise tüm dünyada edebiyatın en büyük isimlerinden biri oldu
Dostoyevski, İnsancıklar ve ardından Öteki romanıyla Rus edebiyat dünyasında önemli bir şöhret edindi (Turgenyev ve Nekrasov’un onu “edebiyatın burnunda kızaran bir sivilce” olarak nitelemesine rağmen). Hayatının son demlerinde sağlığı iyice kötüye giderken Dostoyevski birçok ödül aldı ve Rus Bilimler Akademisi’ne üye seçildi.
Avrupa’da ise Rusya’nın aksine ancak ölümünden sonra tanınmaya başlandı. Her ne kadar İnsancıklar romanı yayımlanmasından kısa bir süre Almanya’da bir dergide basılmış olsa da, eserlerinin batı dillerine çevrilmesi ve piyasaya sürülmesi yazarın ölümünden sonra, 1881-1885 arasında gerçekleşti. Türkçede ise ilk Dostoyevski, Refik Halit (Karay) çevirisiyle 1917’de Yeni Mecmua’da Ölü Bir Evden Hatıralar (Zindan Hatıraları) adıyla tefrika edildi. Yine aynı dergide 1918’de bu defa Ruşen Eşref (Ünaydın), yazarın Beyaz Geceler romanını Fransızcadan çevirerek yayımladı. İlk Türkçe Dostoyevski kitabı da 1933’te Haydar Rıfat çevirisiyle, Ölüler Evinin Hatıraları adıyla piyasaya çıktı.
Dünyada ve ülkemizde “şahane” bir seneyi geride bıraktık. 2021’in “pandemik” günleri; kayıplar-siyasi krizler-düşmanlıklar-cinayetler-ekonomik sıkıntılar ve mutsuzluklarla örülü hayatlarımızı değiştirmediği gibi daha da ağırlaştırdı. Yani, “dünya çapında ciddi bir salgın var; diğer konuları es geçmeyelim tabii ama, en azından bu kritik noktada biraraya gelelim” gibi bir anlayış-
yaklaşım insan türünde hâkim hâle gelemedi. Özellikle ülkemizdeki siyasi-toplumsal itişmeler, salgın hastalık falan dinlemedi, hastalığa meydan okudu! Geçmişi kaydetmek de geleceğe hazırlanmak da pek biz Türklere göre işler değil. Bu bakımdan gerek anne-baba-dede-nine gerekse bebek-çocuk-gençlerle ilgili meselelerde bilgi ve iş üretmeyiz; hassasiyet ve politika ve “manevi değerler”i kendi meşrebimizce abartarak birbirimizi yeriz. Bu birbirini yiyerek beslenme durumu, proteini-vitamini-karbonhidratı sadece anlık bir “idare etme” sağlayan; kalıcı bir sisteme dönüşemeyen, spekülatif bir rejimdir. Ülkemiz de çok uzun yıllardır böyle rejimler tarafından idare edilmektedir. Karacaoğlan, “Gurbet elde çok eğleştim / Nazlı yârim ağlar şimdi” demiş. Plan-program yapabilmek için önşart olan metot bilgisi, bizim coğrafyamızda üretilmez; dolayısıyla özellikle Anadolu topraklarındaki toplu veya bireysel hareketler, yani gerek siyasal nedenlerle yapılan akınlar gerekse şahsi inisiyatiflerle çıkılan barışçı yolculuklar, kalıcı toplumsal sonuçlara veya yazılı anılara dönüşmez. “Kulaktan kulağa, dilden dile” geleneği de, mâlum her kulak ve dil değiştiği için, zamanla unutulur veya yalan olmasa da “efsane” olur, tarih olmaz. Ancak bu sistemsizliğin bir de pozitif, bize ve başkalarına iyi gelen bir tarafı vardır. Şimdiki zamanı sonsuz gibi yaşamak, hem insanımıza hem toplumumuza, yerleşik Batı ve Doğu toplumlarının aksine müstesna bir “dinamizm” katar. Öteden beri zaman zaman başka ülkelerden gelen yabancıların “Türk toplumu ne kadar da dinamik!” diyerek olumladıkları bu vaziyet; biliriz ki hafif şizoid bir tazelenmişlik vaziyetidir. Zira bu yanılsama, neredeyse hiçkimsenin doğduğu evde ölmediği; çocukların-gençlerin eski İstanbul karelerini görünce fotoşop sandığı; geçen hafta geçtiğiniz yolun yönünün değiştiği; mahallenizdeki mekanın yeni Arap sahibinden “Yallah” diyerek sepetlendiğiniz bir zamanda yaşandığı gerçeğini değiştirmez. Sonuçta, hakedilmiş bir durum vardır; çünkü tarihimizi ve bugünümüzü ucuz böbürlenmelerle ve ideolojik-dinî-siyasi yaklaşımlarla yaşatabileceğimizi sanmışızdır. Sürekli olanın neredeyse sadece yanılgılar olduğu coğrafyamızda, “ders almak” bir yana, kendimizi uzman-hoca sayarak-sanarak birbirimize ders verip duruyoruz. İşte belki de bu noktada ‘mizah’ bizi biraz olsun kurtarıyor. Her ne kadar kendi kendimizle dalga geçebilmek konusunda ciddi sıkıntılarımız olsa da, “güleriz ağlanacak hâlimize” diyerek önemli bir gelenek, evrak, kültür oluşturabilmişiz. Reaksiyon kültürünün acı-tatlı mizahı…
Köfte, çok eski çağlardan beri, az etle çok insanı doyurmak için güzel bir çözüm. Ayrıca kırpıntı ve daha az lezzetli et parçalarını baharat, pirinç, sebzeler ve soslar ile karıştırarak daha lezzetli hale getirme çabası da köftenin ortaya çıkışında rol oynamış. Her ulusun mutfağında minicik olanından futbol topu kadar büyüklerine kadar değişik köfte tariflerine rastlıyoruz. Ancak Avrupa, köfteyi Araplardan öğrenmiş.
İtalya’da 1606’da basılmış “Cuccagna Diyarı’nın Tasviri – En Az Çalışanın En Fazla Kazandığı Yer” isimli bir gravür vardır. 13. yüzyıldan beri halk arasında ağızdan ağıza anlatılan bolluk, bereket ve rahat yaşam düşlerinin yansıtıldığı bu hazcı dünya tasvirinde sol üst köşede kocaman bir köfte gölü vardır. “Çocuk mönüsü” der geçeriz hafif eğlenerek ama “cızbız” denildiğinde aklımıza çocukken en bayıldığımız yemeklerden biri olan köfte gelmez mi?
Hayaller köfte gölleri… Hazcı bir dünyayı betimleyen “Cuccagna Diyarı’nın Tasviri” adlı 1606 tarihli bu gravürde, sol üst köşede kocaman bir köfte gölü duruyor.
Köftenin tarihi epey eskiye gidiyor. “İlk kim düşünmüş?” diye sormak nafile. Etin neden bu “ezilmiş, dövülmüş” forma sokulduğunun yanıtını akıl yürüterek arayacağız mecburen.
Köfte, az etle çok insanı doyurmak için güzel bir çözüm. Ayrıca kırpıntı ve daha az lezzetli et parçalarını baharat, pirinç, sebzeler ve soslar ile karıştırarak daha lezzetli hale getirme çabası da köftenin ortaya çıkışında rol oynamış olmalı; zira şöyle mis gibi bir but ya da bonfile çok az insanın harcı imiş eskilerde. Zaten etin istediğin parçasını alabilme olanağı çok yakın zamanlarda başlayan uygulama. Bir hayvanın çeyreğini almak zorunda isen, illa ki daha değersiz kırpıntılar kalacaktır elinde. Atacak değiliz elbet. Köfte yapmışız. Bir de çoğunlukla sert olan et parçalarının kıyılıp, dövülerek yumuşatılması ve böylece hem çiğnemeye hem de sindirime yardımcı olacak hale getirilmesi var.
Yoksul insanların geçmişte ulaşabildikleri etler ya çok yaşlı ya da öldü ölecek durumda hayvanların ucuz ve sert etleri olduğu için; önce parçalamak, pişirmek, dövmek gibi işlemlerden geçmeden sindirilmesi zor olduğundan; düşün taşın, köfte yaparak durumu lezzetli bir şekilde çözmüşüz. Bu nedenlerden dolayı hangi ulusun mutfağına baksak minicik olanlarından futbol topu kadar büyüklerine kadar hepsinde değişik köfte tariflerine rastlıyoruz. Ana malzemesi herhangi bir çeşit canlının eti olan köftelerin yanısıra sebzeli, tahıllı, bakliyatlı köfteler de var. Mücver, fellah köftesi, felafel diyoruz onlara ama, hazırlanış mantığı aynı. İspanyolların “albondigas”ı, Hollandalıların “bitterballen”ı, Çinlilerin “aslan kafası”, Güney Afrika’nın “skilpedjies”i. Hepsinin atası köfte.
Köftenin İran’dan ticaret yolları boyunca doğu ve batıya yayılmış olması muhtemel diyor yemek tarihçileri ama, herkes kendi köşesinde bu basit fikri çoktan keşfetmiştir diyesim var. 1891’de “İtalyan mutfağının babası” diye anılan Pellegrino Artusi, kitabında İtalyan köftesi “polpette”nin tarifini verirken “Sanmayın ki size köfte nasıl yapılır diye öğretmeye kalkışacağım. Herkes köfte yapabilir, eşekler bile” yazmış. Herkesin köftesi kendine… Ancak bakın Avrupa, köfteyi Araplardan öğrenmiş. Yemek tarihçileri bu nokta üzerinde anlaşıyor gibiler.
Acıkınca hemen köşebaşında 1959’da Eminönü Meydanı’nda objektife yakalanan bu seyyar köfteci, uzun bir geleneğin parçası. Maç çıkışı, konser sonrası kazınan mideleri doldurmak için ilk duraklardan biri her zaman kentin köftecileri olmuş.
Kızartılan, buharda-suda haşlanan, fırınlanan, çeşitli sosların içinde pişirilen, içleri doldurulan veya başka malzemelerin etrafına sarılan köfteler kendi coğrafyalarının sunduğu malzemeler kadar çeşitli. En çok tanınmış olanları da bizim buralarda yapılanlar. Tabii 18. yüzyılın başlarında Osmanlılara sığındığında, Demirbaş Şarl tarafından buradan taşınan “kötbullar”; İsveç köftesi. İsveç’in resmî devlet hesabı “eğriye eğri, doğruya doğru” diyerek 2018’de Twitter’da yayımladı bu bilgiyi. Zaten biliyorduk da biz söyleyince dünya nedense inanmıyor. Ancak onlar yanına yaban mersini marmelatı ve üstüne koyulaştırılmış et suyu sosu (gravy) koyarak yemeyi tercih ediyor. Şarl iyi bir Adana kebap yemediyse ne yapsın? “Kåldolmar” yani lahana dolması da Şarl’ın buradan İsveç’e taşıdığı bir diğer lezzet. Bula bula bu ikisini götürmüş memleketine. Bir de kahve sevgisini…
Alan Davidson, Oxford Yiyecek Eşlikçisi (Oxford Companion to Food) isimli kitabında Hindistan’dan Orta Asya’ya, Ortadoğu’dan Balkanlar ve Kuzey Afrika’ya kadar her yerde köfteye rastlayabileceğimizi söylüyor. Onlar gibi biz de Farsçada dövülmüş, ezilmiş anlamına gelen “küfte” sözcüğünü benimsemişiz. İran mutfağının ilk yazılı kaynaklarında yer alan iyice kıyılmış, baharatlanmış kuzu etinden yapılan portakal büyüklüğünde köftelerin, piştikten sonra safran ve yumurta sarısı ile üç aşamalı şekilde kaplanarak sofraya geldiğini okuyoruz. Aynı yöntem Batı’da da “yaldızlama” anlamına gelen adıyla benimsenmiş. İngilizlerin ve Fransızların Ortaçağ’da sevdikleri kaplamalı köfteler bu yöntemle yapılmış.
İsveç köftesi, özellikle IKEA’nın tüm dünyaya yayılmasıyla kendisine bir isim yapsa da, İsveç’in resmî devlet hesabı “kötbullar”ın bir Türk icadı olduğunu teslim etti.
Köftenin muhtemel çıkış yeri olduğu için, İran mutfağında da birçok köfte tarifi var. En bilineni ise köfte âleminin en irisi, 20 cm ve daha da büyük olabilen Tebriz köftesi. Köfteler İran’dan yola çıkıp Moğol imparatorları ile birlikte Hindistan’a kadar gitmiş. Ortasına haşlanmış yumurta konmuş kıyma kaplamalı köfteye, kesildiğinde renkleri nergisi anıştırdığı için “nergizi köfte” demişler. Bu ortası yumurtalı köfte fikri, bir-iki bezelye, havuç eklentisi ile “dalyan köfte” olarak bizim okul mönülerine nasıl geldi Allah bilir. Bir benzeri de Batı’da “meat loaf” yani somun köfte/rulo köfte adıyla çok sevilerek yapılır.
Yazılı olarak ilk bahis 15. yüzyılda olsa da, köftenin bizim memlekette çok daha öncelerden beri pişirildiğini düşünmek isabetsiz olmaz. Mahmud Şirvani’nin, Bağdâdî’nin 13. yüzyılda yazdığı Kitâbü’t-Tabîh’ini tercüme ederken tariflerin altına düştüğü sağlıkla ilgili notlar ve kitabın sonundaki eklerle, çok sayıda köfte tarifi verdiğini görüyoruz. Topkapı Sarayı’nda sunulan yemekler arasında çeşitli köfteler, köfteli sulu yemekler ve köfte kebap var. Şehzadelerin sünnet düğününde misafirlere köfte-ekmek dağıtıldığını biliyoruz. Her zamanki gibi dönüp Evliya Çelebi’ye de soralım; Seyahatname’sinde İstanbul’daki toplam 400 kebapçı ve köftecide 1.500 kişinin çalıştığı bilgisini veriyor. Listesinin sadece suriçi ve surdışı İstanbulu’nu değil Bilâd-ı selâse (Galata, Üsküdar, Eyüp ve Bursa, Edirne gibi yakın şehirler için kullanılan bir tanım) ve Karadeniz Boğazı’na kadar olan yerleşim birimlerini de kapsadığını özellikle belirtmiş. Köfte aşkımız o zamandan bu zamana bâki.
Mehmed Kâmil’in 1844’te yazdığı, Türkçe basılı ilk yemek kitabı olan Aşçıların Sığınağı (Melceü’t-Tabbahin) kitabından Ali Eşref Dede’nin 1856’deki Yemek Risalesi’ne, tariflerin çoğu hâlâ sofralarımızı süslemeye devam ediyor. Melceü’t-Tabbahin’de “Kebap Köfte, Susuz Köfte, Maydanozlu Köfte, Terbiyeli Köfte, Kimyonlu Köfte, Maydanozlu Sıkma Köfte ve Kadınbudu Köfte” gibi çok çeşitli tarif var.
Kokusunu duyanı bırakmayan lezzet “Tükrük” köftesi olarak da anılan ve sokak lezzetlerimizin en sevilenlerinden olan ızgara köftenin 1970’lerden bir ustası…
Gerilere gittiğimizde Apicius’un yazdığı kitaplarda Antik Roma’dan köfte tarifleri buluruz. İsteyen hemen bu akşam deneyebilir. Tarif bence hâlâ güncelliğini koruyor: İki bıçak arasında kıyılmış etin ortasına şarapla ıslatılmış ekmeği koyun. Karabiber, garum, murt meyvesi ve çam fıstığı ekleyin. Omentum parçalarına (bizde kuzu gömleği eski Roma’da domuzun gömleği kullanılır) sarıp caroenum (çektirilmiş kırmızı şarap sosu) içinde kısık ateşte pişirin. Garum yerine soya sosu, murt yerine kuş üzümü koyun. Kıbrıs’ın ünlü şeftali kebabı da kuzu gömleğine sarılmış köftedir. Kuzu veya domuz gömleğine köfte sararak pişirmek, demek bu kadar eskilere gidiyor. Selanik’te de gömleğe sarılan ciğerden yapılma çam fıstıklı, taze soğanlı köfteler mangalda veya fırında pişirilir. Unutulmuş Yahudi yemeklerindendir bu da.
Apicius, kıymalı tarifler arasında bir de derecelendirme yapar; kızartılacak ise şayet, “en iyi köfte tavuskuşu kıymasından olur çünkü yumuşak kalır” demiş. Sırası ile sülün, tavşan, piliç ve süt domuzu diye listelemiş. Köfte için kıymak üzere sert etlerden ziyade yumuşak etleri seçtiği gözden kaçmasın. Et kıyma makineleri çıkana dek, köftelik kıyma elde etmek öyle kolay değil. Bu nedenle eski tariflerin çoğunda et önce pişirilir sonra ezilip, kıyılır ve malzemeler ile harmanlanarak köfte haline getirilir.
Amerikalıların anne köftesi Bizde “anne köftesi” denince akla gelen ızgara köfte, Amerika’ya gidince rulo köfteye dönüşmüş. 1950’lerde yanına konan püreyle savaş sonrası dönemin en sevilen ev yemeklerinden olmuş.
19. yüzyılda Sanayi Devrimi ile kıyma çok düşük fiyattan halka sunulunca önce evhanımları ve aşçılar şüphe ile yaklaşmışlar. Buzdolabı henüz olmadığı için kıyılmış eti saklamak da zor. Bu nedenle uzun süre kıymadan uzak durulmuş. Ev tipi kıyma makineleri imal edenler, ürünlerini tanıtmak-yaymak için tarif kitapları yayımlamışlar. En basit olandan çok daha tafsilatlı, ilginç olanlarına kadar epey köfte tarifi var bu kitaplarda. Örneğin 1930’larda iyice popüler olmuş “kirpi köfte”, aslında 1. Dünya Savaşı sırasında az miktarda ete pirinç ekleyerek bulunmuş bir formül. Top gibi şekil verilen köftelere pirinç ekleyince veya ince kıyım jambon parçaları saplayınca, fırında pişirilen köfte kirpi gibi görünecekmiş.
Bir de Amerikalıların bayıldığı rulo köfte tarifleri var. Ancak 1880’lerde kitaplara girmiş ve kıyma yaygınlaştıktan sonra yükselişe geçmiş. 1950’lerde yanında konan püre ve konserve bezelye ile savaş sonrası ABD’sinin en sevilen ev yemeklerinden biri olmuş. Anne köftesi denilince, ortalama Amerikalı, rulo köfteyi hatırlıyor olsa gerek.
İtalyanların golf topu büyüklüğünde köfteleri “polpetto”ları ve makarnalarının kökeni de 8. yüzyılda Sicilya’yı ele geçiren Araplara dayandırılıyor. Sicilya çok yoksul. Daha sonra 1880-1920 arasında ABD’ye göçen 4 milyon İtalyan’ın %85’i İtalya’nın yoksul güneyinden geliyor. ABD’ye gelince, memlekettekine göre refah içinde yaşamaya başlıyorlar; zira yiyecek bol ve iş olanakları fazla. Para kazanıyorlar ama mutfak alışkanlıkları kolay değişmiyor. Bonfile almıyorlar mesela. Yine “polpetto” yapıyorlar ama bir önemli değişiklikle… Köftelerin boyutu büyüyor ve orijinalinde “bire bir” olan ekmek oranı çok azalıyor, köfteler tıkız hale geliyor.
İlk göçen yoksul insanlar yemekte doyabilmek için hep nişastalı, hamurlu malzemelere alışık olduklarından, ilk İtalyan lokantaları en bol ve ucuz malzemeler olan spagetti ve konserve domates sosunu köfte ile birleştiriyor. Böylece Amerikalılar tarafından bir İtalyan klasiği sanılan “spagetti ve köfte” ortaya çıkıyor. İtalya’da ise böyle bir yemek yok. Zaten İtalyan mutfağı, bugün dünyada tanıdığımız biçimi ile çok sonraların icadıdır. İtalya’da varsıl evlerde pişen güzel yemekleri bir İtalyan lokantasında bulmak pek mümkün değildir.
Araplardan köfteyi öğrenen tek ulus İtalyanlar olmamış. 1000’li yılların başında Sicilya’yı istila eden Normanlar eliyle İngiliz mutfağına da taşınmış köfte alışkanlığı. Anglo-Norman elyazmalarında “Poume d’oranges” ismiyle anılan köfte bugünün Tebriz Köftesi’ni andırır. Yumurta kaplaması ile köfte bir portakala benzetilmiştir. Ortaçağ elyazmalarında da adı geçer. Saray kutlamalarında sunulurmuş. Hatta “pome dorreng” adıyla 4. Henry’nin taç giyme kutlamasında da ikram edilmiş.
Savaş formülü: Kirpi köfte 1930’larda iyice popüler olmuş “kirpi köfte”, aslında 1. Dünya Savaşı sırasında az miktarda ete pirinç ekleyerek bulunmuş bir formül. Top gibi şekil verilen köftelere pirinç ekleyince veya ince kıyım jambon parçaları saplayınca, fırında pişirilen köfte kirpi gibi görünüyor.
Benzer şekilde hazırlanıp, dışı saça benzesin diye koyu renkli yemişlerle kaplanarak insan kafasına benzetilen bir köfte tarifi daha var kayıtlarda. Adı da “Türk kafası”. Kesik bir başa benzetilen köfte ile o zamanların korkulu rüyası olan Türklerin kafasını tabakta görmek hoşlarına gidiyordu herhalde. Bu yemek de aslında Endülüslü Arapların “Maymun kafası” dedikleri büyük ebatlı bir kaplamalı köfte tarifinden uyarlanmış. Köfte olanı zamanla kaybolsa da bugün kavuk formlu kekler “gugelhupf” adıyla tüm Avrupa’da yapılmaya devam ediliyor. Bir de İtalyanların “Teste di Moro” (Mağribi Kafası) dedikleri kırpık çikolata ile kaplı keklerinde “en iyi Türk ölü Türktür” inanışının mutfaktaki yansımasını görebilirsiniz. Köfteden çıkıp nerelere gelmiş işler mutfakta!
İngiltere’de sevilen bir başka köfte türü, yoksul köylülerin kıymadan ziyade domuz sakatatından ve kırpık etlerden yaptıkları “faggot”. Özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında yiyecek karnesiyle kıt-kanaat yaşanan dönemde popüler olmuş ve sonra gözden düşmüş. Çok yakın zamanlarda “burundan kuyruğa” israf etmeden tüketimi benimseyen şefler sayesinde mönülere ve dükkanlara geri döndü “faggot”lar.
Bugün dünyayı kasıp kavuran bir başka köfte çeşidinden bahsetmeye girişmeyeceğim zira hamburger köftesi apayrı bir yazı konusu. Şimdilerde tanınmış küresel markaların köftelerinde etten başka bir sürü şey olduğunu okuyoruz. Bizim bu kadar nefis köftelerimiz varken, iyi köfteci dükkanlarının sayısının giderek azalamasını kabul etmekte zorlanıyorum. Övünebileceğimiz 300’e yakın çeşidi var köftelerimizin. Köftesi ile ünlü şehirlerimiz saymakla bitmez. Ödemiş, Salihli, Tire Köfteleri Egeli köftelerimiz. Tekirdağ Köftesi, Keşan’ın satır köftesi, Adapazarı’nın ıslama köftesi, İnegöl köftesi, Marmara bölgesinden listeye girenler. Güney ve Güneydoğu’ya indiğimizde, kebapların hepsi aslında şişe geçirilmiş köftelerdir. Adana’dan, Gaziantep ve Urfa’ya herbirinin lezzeti birbirinden güzel kebaplarımız, köfte kavramını bambaşka bir yere oturtuyor dünya mutfakları arasında. Sarımsak eklentisi ile Akçaabat Köftesi, Karadeniz’in en ünlü köftelerinden.
Bunlar ızgara köftelerimiz. Tabii çiğinden içlisine, sulusundan ekşilisine, sinisinden salçalı veya maydonuzlusuna, Hasanpaşa köftesinden kadınbuduna, analı-kızlısına kadar öyle güzel köftelerimiz var ki…
Diğer konular zor ama köfte konusunda dünyayı yaya bıraktığımızdan emin olabiliriz. Ama bir köftemiz daha var ki yerini hiç kimseler dolduramaz: “Anne Köftesi”. Herkesin ruhunda ve damağında öyle bir lezzet izi bırakmış olmalı ki Google’a aratınca 3 milyon sonuç veriyor. Herkesin Anne Köftesi bir başka. “Ne kaa anne o kaa köfte” diyerek meşhur deyimimizi değiştiriyorum izninizle.
İnsanın yıldızlara ulaşma hayali ve merakı tarih boyunca savaşlar ve ekonomik krizlerle kesintiye uğradı; bitmek bilmez rekabetle tekrar tekrar tetiklendi. Uzaydaki ilklerin bir bir ABD ve SSCB’nin hanesine yazıldığı yıllar, yavaş yavaş geride kaldı. Soğuk Savaş yıllarının rakipleri, bir süredir başka alanlarda çekişmeye devam etse de, uzayda işbirliğini öne çıkarıyor. Günümüzün büyük rekabeti ise yine askerî alanda ve iletişim sektöründe. Değişen aktörleri ve hedefleriyle uzay yarışının geçmişi ve bugünü…
RONİ MİDYAT
İnsanların -edebiyat ve kurgunun ötesinde- uzaya gitmekle ilgili ilk düşünceleri 19. yüzyılda ortaya çıkmaya başladı. H. G. Wells gibi yazarların dönemine göre fütüristik, fakat bugüne göre gerçekçi varsayımlar sunan kitapları o kadar popüler olmuştu ki insanlar gerçekten Dünya’nın sınırlarıyla yetinmeye mahkum olmadıklarına kanaat getirdiler.
Bu yolda ilk adımı atanlardan bahsederken, adı anılmadan geçilemeyecek kişilerden biri, roket biliminin kurucusu kabul edilen Rus biliminsanı Konstantin Tsiolkovski idi. 1857 doğumlu kaşif, en önemli eseri Kozmik Uzayın Tepkili Motorlarla Keşfi’nde, sıvı yakıtla çalışan yeterince güçlü bir roketin Dünya’nın yerçekiminden kurtularak diğer gezegenlere ulaşabileceğini teorik olarak açıklayarak çığır açtı. Tsiolkovski, Dünya’nın çekiminden kurtulmak için gereken hızı doğru olarak hesaplamış; roket yakıtı olarak daha sonra gerçekten de kullanılacak olan sıvı oksijen ve sıvı hidrojeni de önermişti. 1926’da Amerikalı Robert H. Goddard, onun fikirlerini hayata geçirerek dünyanın ilk sıvı yakıtlı roketini imal etti.
Roket biliminin babası Tsiolkovski Roket biliminin kurucusu kabul edilen Rus biliminsanı ve kaşif Konstantin Tsiolkovski, sıvı yakıtla çalışan bir roketin diğer gezegenlere ulaşabileceğini teorik olarak açıklayarak çığır açmıştı.
Yazının devamını okumak için #tarih‘in Kasım-Aralık 2021 sayısını buradan satın alabilirsiniz.
Netflix platformunda kısa sürede en çok izlenen dizi haline gelen “Squid Game / Kalamar Oyunu”; ekonomik-toplumsal olarak çaresiz duruma düşmüş-düşürülmüş insanların, büyük bir para ödülü için birbirleriyle yarıştırılmasını anlatıyor. Bu “ölümüne” yarışma aynı zamanda ultra zenginler tarafından izlenip, bahislere konu oluyor. Beyazperdede iyi bilinen bir temayı, günümüz vahşi kapitalizmine ve yerel temalara bağlı işleyen gayet başarılı bir Kore mini dizisi.
* Ave Imperator, morituri te salutant
Eylül ortasında Netflix’te sessiz sedasız, reklamı yapılmadan bir Kore dizisi yayına girdi. Yayınlanmasından sadece 4 gün sonra 90 ülkede en çok izlenen diziydi. Netflix’in İngilizce dışında en başarılı işi olan “Squid Game” için içerik bölümünün başındaki Ted Sarandos “Bugüne kadarki en büyük projemiz olması çok muhtemel” dedi.
Sinemacı Hwang Dong- Hyuk’un yazıp yönettiği 9 bölümlük mini dizi, aşırı şiddet içeren bir hayatta kalma draması ve kapitalizm üzerine bir yorum. Basit ama iddialı bir kurguya sahip, hızlı tempolu, karakter odaklı ve “bağımlılık yapıcı” bir iş. Dizi, Güney Kore’de borç batağında bir grup insanı konu ediyor. Bu insanlar gizemli bir biçimde çocuk oyunları oynayarak yaklaşık 40 milyon dolar kazanabilecekleri bir yarışmaya katılmaya ikna ediliyor ve bayıltılıp uzak, ıssız bir adadaki tesise getiriliyorlar. İlk oyunda, kaybetmenin anında öldürülmek anlamına geldiği ortaya çıkıyor ve katılan 456 kişinin yarısından çoğu kafalarına kurşun sıkılarak öldürülüyor.
Kurallardan biri, bir demokrasi illüzyonu: Çoğunluğun isteğiyle oyunlara son verilebiliyor. Bunun üzerine oylama yapılıyor ve oyundan vazgeçiliyor. Dışarı çıkan güruhtan büyük bir çoğunluk, gerçek dünyanın da çabuk değil ama yavaş yavaş ölüme götüren bir “cehennem” olduğunu tekrar hatırlayıp kendi istekleriyle oyuna geri dönüyor.
Dizinin geri kalanı, hepsi “ölümcül derecede” çaresiz birkaç karakterin hayatta kalma savaşına odaklanıyor: Orta yaşlı, grev yüzünden araba fabrikasındaki işinden olduktan sonra dikiş tutturamayan, kumarbaz, yaşlı annesinden para yürüten, nafaka ödeyemeyen, 10 yaşındaki kızına doğum günü için düzgün bir hediye bile alamayan Gi-Hun; onun çocukluk arkadaşı, Seul Üniversitesi işletme mezunu, finans dünyasında yükselen fakat zimmetine para geçirdiği için polis tarafından aranan dolandırıcı Sang-Wo; patronunun parasını içettiği Pakistanlı yasadışı göçmen işçi Ali Abdul; Kuzey Kore’den kaçan, annesi yakalanıp iade edilen, kardeşini yetimhaneye bırakmak zorunda kalan genç kız Sae-byeok ve beyninde tümör olan, kaybedecek bir şeyi kalmadığı için katıldığını söyleyen yaşlı, bilge adam Oh-Il Nam (onun gerçeği farklı, sonra görüyoruz)…
Yönetici-askerişçi hiyerarşisi Rütbeleri maskelerinin ortasındaki sembollerden anlaşılan pembe kostümlü “gardiyanlar” oyuncuları birbirine düşürmek için ellerinden geleni yaparken gerçek hayattaki hiyerarşiyi oyun sahasına da taşıyorlar.
Yazının devamını okumak için #tarih‘in Kasım-Aralık 2021 sayısını buradan satın alabilirsiniz.