Etiket: sayı:88

  • Tarihte merkezkaç kuvveti

    Yerleşikliğe geçiş, bir süreçtir. İçasya tarihi açısından bakınca, yerleşik hayata geçme süreci tek model üzerine kurulu değildir; zaman ve şekil açısından çeşitlilik gösterir. Göbeklitepe ve etrafındaki Karahantepe dahil 11 diğer tepe, bizi bu konularda yeniden düşünmeye sevketmektedir. Siyasi değişimler, yerleşiklikten önce gelmiş; “ağırlık”, yani insanların yanlarında yük, siyasi yapının geliştirilmesinde rol oynamıştır.

    Yerleşiklik bize göre, olması gereken bir du­rum; yerleşik hayata geçmeden hayvancı­lıkla geçinen göçebe topluluklar artık bizim için yabancıdır. Bizim için doğal olan “yerleşiklik”, Batılı sosyal bilimciler ve arkeologlar için endüstri toplumundan önce evrimin son basamağı idi. Ben de Ortaasya tarihi ve göçebe halkları merak etme­ye başlayınca, evrimi Gordon Child gibi arkeolog­ların kitaplarından avcılık-toplayıcılık, göçebelik ve yerleşiklik sırası ile öğrenmiştim. Yerleşiklik, tarih öncesi dönemler için evrimin son merhalesi, uygarlığın başlangıcı idi; yazı da tarih de yerleşince ortaya çıkıyordu.

    Bu işlerin böyle olmadığı, önce 1992’de UNESCO İpek yolu seferinde anlaşılmış oldu. Moğolistan’da Göktürk dev­ri anıtlarının ışığı altında o zamana kadar geçerli olan tarih öncesi göçebelik anlayışının doğru olmadığı kanısı ile gö­çebe toplumları araştırmak için bir uluslararası enstitünün kurulması için tavsiyede bulunuldu. Sonuçta IISNC (ht­tps://en.unesco.org/silkroad/silk-road-institutions/inter­national-institute-study-nomadic-civilizations) adını alan enstitü 1998’de kuruldu. Ancak bizde eski anlayışın değişti­ğini söylemek biraz zor gibi… Hatta yerleşik hayata geçiş ge­nellikle “sınıf atlama” gibi algılanabiliyor.

    Aslında yerleşikliğe geçiş bir süreçtir. Ayrıca İçasya ta­rihi açısından bakınca, yerleşik hayata geçme süreci tek model üzerine kurulu değildir; zaman ve şekil açısından çeşitlilik gösterir. Anadolu’da Göbeklitepe ve etrafındaki Karahantepe dahil 11 diğer tepe, bizi bu konularda yeniden düşünmeye sevketmektedir. Burada, yerleşikliğe geçmeden önceki döneme ait bir inanç sistemine ait yapılarla karşılaş­maktayız.

    Göçebe hayvancılıkla hayatlarını idame ettirmiş olan Türk ve Moğol halkları ise yerleşikliğe geçmeden önce deği­şik modellerle algılayabileceğimiz siyasi yapılar geliştirmiş­lerdir. Kısacası siyasi değişimler, yerleşiklikten önce gel­miştir. Bu modellerden biri de, yerleşikliğe geçmeden önce “ağırlık” kavramının yani insanların yanlarındaki yükün si­yasi yapının geliştirilmesinde oynadığı roldür.

    Önceleri “ağırlık”ları için özel ve sabit bir mekan geliş­tirmemiş göçebe toplumlarda onların “gayrimenkul”ü ata mezarları idi. Bir Özbek kadınının 19. yüzyılda Ma­car gezgini Ármin Vámbéry’ye söylediği gibi “insan olan hareket eder; ancak ölüler hareket etmez”di. Yani ataların istirahatgahı olan mezarlıklar da hare­ket etmiyordu. Oysa yaylalar, kışlaklar, kışlaklardaki ağıllar, coğrafya değiştikçe yer değiştiren mekan ve yapılardı.

    Ancak toplum yapısının değiştiği, geçim konu­sunda salt hayvancılıkla yetinilmediği, hareketlili­ğin arttığı dönemlerde başka topluluklarla müna­sebetlerin çatışma ve çarpışmalar şeklini almaya başladığını görürüz. Böyle dönemlerde artık sadece hayatını devam ettirmek için hayvancılıkla geçinen göçebe bir top­lum değil de; yeni bir düzen geliştirmeye girişen, bu bağlam­da başka topluluklara “ayar veren” ve bu “teklifler”e ayak uy­durmayanlar üzerine önce kısa da olsa seferler düzenleyen gruplar görülür. Bunlar, ele geçirdikleri malları (ağırlıkları) artık sabit bir yere koyma ihtiyacı hissetmektedir. Evvel­ce ağırlıklarını farklı yerlerde bırakan topluluklar, bu işlemi Eski Türk dilinde “ağruk” (Clauson 1972: 90b; Doerfer II: no 496), Moğolcada da “a’uruğ” şeklinde karşılamışlardır. Bu kelime günümüz Moğolcasında “avraga” şeklinde bir me­kan ve bir pınarın adı olarak yaşamaktadır (hatta bu pınar­dan çıkan su kutsal, şifalı ve lezzetli görüldüğü için şişelenip başkent Ulan Bator’a gönderilmektedir). Bugün müze olan bu mekanda bina kalıntıları, çanak-çömlek, Çin usulü cetvel gibi, Çinggis Han dönemi ağırlıklarını görebiliyoruz. Burası, ancak Çinggis Han’ın oğlu Ögedey Han’ın Karakurum şehri­ni kurduğu dönemlerde “ordo” adını almıştı ve tahta geçen hanlar bu ilk ordoyu kutsal bir mekan olarak ziyaret ediyor­lardı (atwood).

    Türkçede hükümdarın karargahı anlamına gelen “ordu”, Moğolcada “ordo” olmuştu. Marco Polo’nun “Quinsay” di­ye bahsettiği “xingzai”, huzuruna çıkılan kişinin mütehar­rik (yer değiltiren, hareket hâlinde) olduğuna işaret eder. Osmanlılar da aynı kavramı “otağ-ı hümayun” ile karşıla­mışlardır. Kısacası otağ nereye kurulursa, orası siyasi, eko­nomik merkez olurdu. Bugün “avraga” denilen mevki ise bu merkezin artık sadece karar verme yeri değil aynı zamanda birikime (ağırlıklar) başlandığı yer olduğunu bize gösterir. Bu örnekte siyasileşme ve merkezîleşmenin, yerleşmeden

  • Kadınların beyanı Ortaçağ’da da esastı…

    14. yüzyıl Normandiya’sında bir tecavüzün ardından yargılama sürecini işleyen “Son Düello” filmi, “kadının beyanı esastır” ilkesi üzerine Ridley Scott imzalı bir Ortaçağ draması. Film, sıra kadınlara geldiğinde yüzyıllar geçse de değişmeyen tartışmaların da hikayesi.

    DEFNE AKMAN

    Ridley Scott’un son filmi, 14. yüzyıl Normandi­ya’sında bir tecavüzün ardından yargılama süreci­ni ve “son düello”yu anlatıyor. “The Last Duel”, kadınlar bir şikayette bulundukları zaman onlara inanılması ve gereğinin yapılmasını gündeme taşıyor. Bir başka öneme de sahip: Ta­rihî kişilikleri ve olayları konu alan filmin karakterlerinden Jean de Carrouges (Matt Da­mon), Yıldırım Bayezid döne­minde Niğbolu Muharebesi’n­de yenik düşen ve ölen ünlü bir Fransız şövalye.

    “The Last Duel” 1386’da bir düello sahnesiyle açılır. Je­an de Carrouges, bir zaman­lar arkadaşı olan Jacques Le Gris’ye (Adam Driver) meydan okur; zira karısı Marguerite (Jodie Comer), Le Gris’yi teca­vüzle suçlamaktadır. Carrou­ges şerefini korumak ve karısı adına adaleti sağlamak için Le Gris ile savaşacaktır. Tanrı, düelloyu kazananın yanında­dır. Hemen belirtmek lazım ki, olur da kocası düello sırasında ölürse Marguerite iftira nede­niyle diri diri yakılacaktır!

    Film, olayları Jean de Car­rouge’un gerçeği, Le Gris’nin versiyonu ve Marguerite’in hi­kayesi olarak üç farklı pers­pektiften anlatıyor. Erkeklerin abartılı zafer hikayelerinden sonra sıra hakikate, Margueri­te’e geliyor. Olayların akışı, bir cinsel saldırı olduğunda ka­dınlara inanmamak, kurbanın suçlanması, mağdurun değil ama kocanın saygınlığının ze­delenmesi ve tecavüz genelge­çer kabul edildiği için, kadın­ların konuyu fazla uzatmayıp yoluna devam etmesinin is­tenmesi bakımından neredey­se günümüzle birebir aynı.

     Film, Eric Jager’ın 2004 tarihli The Last Duel: A True Story of Crime, Scandal, and Trial by Combat in Medieval France kitabından uyarlandı. Eserin Türkçe çevirisi yakın zamanda İthaki Yayınları tarafından Son Düello adıyla yayımlandı. Adam Driver, Matt Damon ve Ben Affleck başrollerde…

    Jean de Carrouges, İngil­tere ve Osmanlı İmparatorlu­ğu’na karşı ile birçok muhare­beye katılmış bir şövalyeydi. Babası bir asildi. Ailesi ken­dilerine ayrılmış arazide yaşı­yordu. Jacques Le Gris ise ilk çocuğunun vaftiz babasıydı. Daha sonra Le Gris’nin yıldı­zının parlaması ve Kont Pierre d’Alençon ile yakınlaşmasıyla birlikte arkadaşlıkları bozul­du. Carrouges, ilk karısı Jean de Tilly ve oğlu ölünce 1380’de Marguerite ile evlendi. Jean de Carrouge, Kont Pierre d’A­lençon tarafından satın alınıp Le Gris’ye hediye edilmiş ama aslında Marguerite’in babası­nın mülkü olan Aunou-le-Fa­ucon’u talep etti. Kontun ku­zeni olan kral 6. Charles, tüm arazilerin sahibi olduğunu ilan edince, bu paylaşım içinden çıkılmaz bir hal aldı. Carrou­ges, yasal haklarını aramak istediğinde ise kıskanç ve ge­çimsiz bir adam olarak nam saldı.

    Jodie Comer’ın canlandırdığı Marguerite, sesini duyurmak için vargücünü ortaya koyuyor.

    Tüm bunlar olurken Mar­guerite, Ocak 1386’da evde yalnızken Le Gris’nin tecavü­züne uğradı. Marguerite’in bu saldırıyı ifşa etmesi o zaman için alışılmamış bir şeydi. Ko­casının desteği olmadan konu­yu mahkemeye taşıyamazdı. Resmî araştırma aylar sonra yapıldığında Marguerite ha­mileydi. Dava, önce Kont Pier­re’in nezaretindeki bir mahke­mede görüldü. Kontun sanıkla olan yakın ilişkisi aşikar oldu­ğu için Carrouges ve Margu­erite duruşmaya katılmadılar bile. Ardından meseleyi krala götürdüler ve dava Paris Par­lamentosu’na taşındı. Bir so­nuca varamayan mahkeme ise düello kararını alarak, teori­de yargıyı Allah’a havale etmiş oldu. Marguerite’in Latince olarak yazılan yaklaşık 1.000 kelimelik şahadetnamesi bu­gün Archives Nationales’da korunmakta.

    Filmde Ben Affleck tarafın­dan canlandırılan Pierre d’A­lençon ise 4. Charles’ın kuzeni ve dönemin en zengin baron­larından biriydi. 1396’da Niğ­bolu’da savaşacak; burada 66 yaşında ölecekti.

    Sanatçı kadınların ‘çiçeklerle bezeli’ yolları

    Deniz Artun küratörlüğündeki “Ben-Sen- Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı” sergisi 1850–1950 arasında Türkiye’de yaşamış 117 kadın sanatçıyı buluşturuyor.

    Semiha Berksoy’dan “Annem ve Ben”.

    Küratörlüğünü Deniz Artun’un üstlendiği “Ben- Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı” sergisi 9 Ekim’de İstan­bul, Beyoğlu’ndaki Meşher’de kapılarını ziyarete açtı. Galerinin üç katına yayılmış olan sergide 117 sanatçının 232 eseri bulunuyor. Sergi, 1850-1950 arasında Türkiye’de yaşamış sanatçı kadınların işlerini biraraya getiriyor.

    Ziyaretçileri giriş katında sergiye adını veren Şükran Aziz’in “Ben-Sen-Onlar” adlı eseri karşılıyor. Bu katta, adlarını duyuramamış kadın­ların farklı yüzlerini bizlere yansıtmak için farklı köşelere yerleştirilmiş aynalar dikkati çekiyor. Yarı yolda bırakılmış kariyerler, dönülmüş yollar, mütevazı olmaları gerektiği için gölgede kalmış yetenekler burada büyüyerek ve yükselerek karşımıza çıkıyor. Yıldız Moran – “Yankı” (1952), Müreccel Küçükaksoy – “Oto­portre” (1950), Iraida Barry – “Yeşil Kadın” bu bölümde sergilenen çarpıcı eserler arasında.

    Birinci katta “Sen” temasına ait çalışmalar var. Eser­lerin büyük bölümü şefkat, aile ve anne olma deneyimini içeren portrelerden oluşuyor. Burada, Deniz Bilgin’in “Ma­donna and the Child” (1996), Emel Korutürk’ün “Zeynep”, Vildan Gezer’in babasını resmettiği tuval üzerine yağlıboya “Ömer Bey” adlı tabloları dikkati çekiyor.

    85 farklı sanatçıdan 116 çiçek temalı eserin sergilendiği ikinci ve son kat ise “Onlar”a ayrılmış. Sanatçı kadınların çoğundan güvenli ve zarif olanı resmetmesi beklendiği, bu yüzden çoğu ancak çiçekleri konu alan resimler yapabildiği için çiçek teması ayrı bir öneme sahip. Bu bölüm, kendi­sine kırılgan, domestik, sıradan, duygusal, dekoratif gibi sıfatlar yakıştırılan sanatçıları anlamak bakımından da kayda değer. Füreya Koral – “Seramik Anfora”, Neşe Aybey – “Manolyalı Kız”, Tiraje Dikmen – “Vazoda Çiçekler” bu bölümde görebileceğiniz eserler arasında.

    27 Mart 2022’ye kadar Salı-Pazar, 11.00-18.00 arasın­da ücretsiz olarak ziyaret

    edebilirsiniz.

  • Bir Bülent Ecevit klasiği: Gözaltında bir başbakandan medeniyet-muhalefet dersi

    12 Eylül 1980 tarihinde, daha önceden planlanan bir yurtdışı seyahati için Ankara-Esenboğa havalimanına gelen Ozan Sağdıç, yeni basılan şiir kitabını buradaki PTT’den Bülent Ecevit’e yollar. O gün yapılan askerî darbe sonrası Başbakan Ecevit gözaltındadır ve Çanakkale’ye götürülmüştür. 25 Eylül’de Ecevit’ten bir mektup gelir. “Türkiye Cumhuriyeti böyle başbakanlar da görmüştür” dedirten bir mektup!

    Daha cumhuriyeti ku­rarken, çokpartili de­mokrasi Mustafa Ke­mal’in idealiydi. ‘Serbest Fır­ka’ denemesi, cumhuriyetin henüz hazmedilemediği bir ortamda irticanın hortlaması anlamında eylemlere, kargaşa ve kalkışmaya dönüştüğünden zorunlu olarak ertelenmişti. Atatürk’ün vefatıdan hemen sonra 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Bu dönemi devlet adı­na kazasız belasız atlatmayı başaran zamanının Cumhur­başkanı İnönü’nün iradesiyle savaş sonrasında, 1945 yılında çokpartili düzene geçildi.

    Muhalefet en etkin biçim­de Celal Bayar, Adnan Mende­res, Fuat Köprülü ve Refik Ko­raltan’ın “Dörtlü Takrir” hare­keti ile başlayan bir gelişmeyle kurulan Demokrat Parti’den geliyordu; etkili de olmuştu. Nitekim 1950 seçimlerinde DP iktidar oldu.

    İlk 4-5 yıl boyunca işler iyi gitmişti. Ancak daha son­ra, idari ve mali konularda sıkıntılar başladı. Toplumda huzursuzluk artarken Men­deres hükümetleri de giderek hırçınlaşmış, baskı rejmi kur­ma yoluna gitmişti. İnönü’ye gezilerinde engelleme ve sal­dırı girişimleri olmuş, “Vatan Cephesi” adında ayrılıkçı bir oluşum meydana getirilmiş, Meclis’te Tahkikat Komisyonu adıyla mahkeme üstü ceza ka­rarları verecek bir organ icat edilmişti. Gazeteciler hapse­diliyordu. Gençlerle güvenlik güçleri arasında her gün üzü­cü olaylar, çatışmalar meyda­na geliyordu. Sabotaj, saldırı ve siyasi cinayetler başlamış­tı. Baskı, sıradan halkı da et­kileyen bir hâl almıştı. İşte bu ortamda çıkar yol aranırken, bazı askerler, hatta küçük rüt­beli subaylar durumdan vazife çıkardı.

    Darbe öncesi, kendi evinde… 80 Darbesi’nin ardından askerlerin kibarca “misafir ediyoruz” diyerek gözaltına aldıkları dönemin başbakanı Bülent Ecevit, kendi evinde, kütüphanesinin önünde Ozan Sağdıç’a poz vermiş.

    Hayat mecmuasının An­kara Bürosu 1960’ta açılmış­tı ve derginin İstanbul’daki ilk kadrolu foto muhabiri olarak o yılın Nisan ayında Anka­ra’ya gönüllü atanmıştım. Tam 1 ay sonra, 27 Mayıs darbesi olmuştu. Kendileri “Beyaz İh­tilal” gibi sıfatlar yakıştırma­ya çalıştılarsa da, ben ona şah­sen “Mahçup İhtilal” diyorum. Zira genç bir gazeteci olarak, o dönem Millî Birlik Komite­si’nin pek çok üyesini yakın­dan tanımak fırsatını bulmuş­tum. Aralarında çok az kişi hariç (ki bilindiği gibi onları da tasfiye ettiler), darbeyi is­temeden yapmış gibi bir hâl­leri vardı. Hatta bir röportaj­da, onlardan biri olan Osman Köksal şöyle demişti: “Biz ke­sinlikle kalmak niyetinde de­ğildik. 20-30 gün içinde bir seçim yapılacak ve biz de kış­lalarımıza dönecektik, niye­timiz böyleydi. Konuştuğum arkadaşların hepsi böyle düşü­nüyorlardı. Ancak bizi hocalar korkuttular. ‘Bırakıp gidemez­siniz. Bir hükümet devirmiş­siniz. Eğer onlar yargılanıp hüküm giymezlerse, siz suçlu duruma düşersiniz. Gelen kim olursa olsun, sizi asla orduda­ki yerlerinize döndürmez. İs­yan etme suçundan hüküm gi­yersiniz. Bu da idamınıza ka­dar varan bir yoldur’ dediler” diye konuşmuştu.

    27 Mayıs’a ve sonraki dö­neme dair anılarım oldukça zengin. Millî Birlik Komite­si, Yassıada davaları, Kurucu Meclis, parlamenter sisteme (bir senato deneyimi ilavesiy­le) dönüş… İstikrar sağlamak üzere İsmet İnönü’nün başba­kanlığı. Onun iradeli tutumu sayesinde iki askerî darbe giri­şiminin atlatılması. Daha son­ra Demirel hükümetleri, Ece­vit- Erbakan koalisyonu, Kıb­rıs Harekatı… Gürsel, Sunay ve Korutürk’ün cumhurbaş­kanlık dönemleri, Ecevit-De­mirel anlaşmazlıkları, aylarca bir türlü yeni cumhurbaşkanı seçilememesi. Ülkede gide­rek anarşinin (o dönem şim­diki “terör” yerine kullanılan terim) tırmanması, halkın ku­tuplaştırılması, şiddete varan gençlik hareketleri, her gün en az 20-25 suikast, cinayet… Ve 12 Eylül darbesi…

    ‘Ellerinle büyüttüğün çiçeği koparsalar…’

    Bülent Ecevit’in Ozan Sağdıç’ın hediyesine cevaben yazdığı mektupta, kendi yazdığı bir şiir de vardı.

    1980’de Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süre­si dolmuştu. Benim o sıralarda basında fiili bir görevim yoktu. Ancak ortamdaki gergin hava­dan iyiden iyiye bunalmıştım. Köln’de 2 yılda bir, “Fotoki­na” adında fotoğrafçılık ve fil­mcilik alanındaki gelişmele­rin sergilendiği bir fuar vardır. Eylül ayı tam da onun zama­nıydı. Hem biraz ferahlama ih­tiyacından hem de yararlı bir iş görmeye vesile olur düşün­cesiyle, Almanya’daki fuar ön­cesi Londra’ya gitmeye karar vermiştim. Biletim de 12 Eylül tarihliydi!

    Gece 22.00 civarıydı. Te­lefonum çaldı. Arayan şoför arkadaştı. “Abi, bizim durağa askerler ve polisler geldi. He­pimizin evlerimize gitmemizi söylediler. Durağı da kapattı­lar. Seni gelip alamayacağım, kusura bakma” dedi.

    Bir yanda tasarladığın yol­culuğu yapamamanın düşkı­rıklığı, diğer yanda “ortada olağanüstü bir durum var, aca­ba ne oluyor?” onun merakı… Sabaha karşı 03.00’te ağır as­kerî araçların gürültüsü baş­ladı. Evim hemen Milliyet’in karşısında. Derken gazete bü­rosunda bir ışık yandı. Çok geçmeden başka ışıklar da onu izledi. Belli ki gazeteci arka­daşlar göreve başlamışlardı. Derhal oraya koştum. Büro şe­fi Orhan Tokatlı’nın bir kitap büyüklüğünde radyosu vardı. O radyonun dalga boyutlarını teknisyen bir arkadaşı modüle etmişti. Polis telsizlerini, hatta Sıkıyönetim Komutanlığı’nın haberleşmelerini bile dinleye­biliyordu. Ben de aralarına ka­rıştım. 12 Eylül’de Ankara’da ne olup bittiyse, naklen yayın gibi duyup-izledik. Hangi bi­nalarda tedbirler alınmış, ne­relere yönelmesi emredilmek­te, kulaklarımızla duyuyorduk. Solcu ya da sağcı gençlerin du­varlara yazdıkları sloganların gece karalığında silinmesi de yapılan işler dahilindeydi. Bir ara bıçak gibi bir sesin “Kaldı­rın oradaki o pislikleri” dediği duyuldu. Emin olmamakla bir­likte, Kenan Evren’in sesine benzetmiştim.

    Sabah saat 07.00 civarı idi. Orhan Tokatlı masaya avcu­nu “şak” diye yapıştırdı; “Bu iş bitmiştir arkadaşlar” dedi. Bir ara ben cebimden uçak bi­letini çıkararak havada salla­dım: “Bakın arkadaşlar, ben bu sabah Londra yolcusuydum. Gidemedim ve bu biletim de yandı” dedim. Orhan Tokatlı “Yoo” dedi birden, “Fuara git­miyor musun kardeşim, bu bir görev sayılır. Basın mensupla­rına bir çıkış kısıtlaması yok. Hem kullanamadığın bilet de yanmış sayılmaz, o sefer yapı­lamadığı için halen geçerlidir” demez mi… Sonra devam etti: “Ben Merkez Komutanı ile ko­nuştum, bize yasak yok. İster­sen senin için bir daha konu­şayım” dedi. Hemen telefona sarıldı, bir numara çevirdi. Te­lefonun öbür ucundaki kişiye “Komutanım” diye hitap edi­yor ve samimi bir dille “Bizim yurtdışına çıkacak görevli bir arkadaşımız var, Ozan Sağdıç. Kendisi tereddüt ediyor, çıkı­şında herhangi bir sakınca yok değil mi?” şeklinde konuşu­yordu. Konuşmasını bitirince bana “Gördün mü bak, hiçbir sakınca yokmuş. Bence sen hemen havaalanına git, gön­lün ferah olsun” dedi. Dediğini yaptım, bir süre sonra Esen­boğa Havaalanı’ndaydım.

    Bir dönemin sonu diğerinin başı Kapanan bir dönemin son TBMM başkanı Cahit Karakaş ile 12 Eylül darbesinin lideri olacak Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, TBMM binasının girişine dikilecek Atatürk anıtının proje yarışmasının jürisinde (üstte).

    12 Eylül öncesinde bir şiir kitabı yazmıştım. Çağla Ça­ğı isimli şiir kitabımı 11 Eylül 1980 günü Meclis matbaasın­dan teslim almıştım. Öyle bir kitap ortaya çıkmıştı ki, daha sonra posta ile kitabımı sun­duğum kişilerden, ömrünü matbaacılık mesleğine vakfet­miş sayın Şevket Evliyagil ba­na cevaben gönderdiği kısa bir mektupta “Kitabın bir baskı şaheseri” tümcesini kullan­mıştı.

    Yanıma birkaç tane de her birini bir zarfa koyduğum şiir kitaplarından almıştım. Gön­dermeyi tasarladığım kişilerin başında da Sayın Bülent Ece­vit bulunuyordu. Kendisiyle dostluğumuz gayet iyiydi. O ve eşi Rahşan Hanım, gazete­ci arkadaşım Mete Akyol ve eşi Gülçin Hanım, ben ve eşim Olcay Hanım altılı bir grup­çuk oluşturmuştuk. Birimi­zin evinde buluşup, siyaset konularından uzak sohbetler ederdik. Sayın Ecevit’in şair yanından da haberdardık ta­bii. Benim bu arzum da “Bizim de bu tasta tarağımız var yani” gibisinden bir çalım satma he­vesiydi belki.

    Dönelim Esenboğa’ya… Ha­vaalanında küçük bir PTT şu­besi mevcuttu. Oradan Bülent Bey’e kitaplarımdan birini pos­talasam diye düşündüm. Bir ta­raftan da her fırsatta haberleri dinliyoruz. Süleyman Demi­rel ve Bülent Ecevit’in askerle­rin nezaretinde Çanakkale’ye sevkedildiği söyleniyor. Henüz ne Gelibolu’nun ne de Hamza­köy’ün adı ediliyor. ‘Ya herrü ya merrü’ deyip kalemi elime al­dım. Zarfın üzerine adres ola­rak aynen “Sayın Bülent Ece­vit, Askerî garnizon, Çanakka­le” diye yazdım. PTT’in cam duvarlı ofisine yanaştım; zarfı gişe gibi açılmış pencerecikten içeri uzattım. Zarfı alan memu­run yüzünü göremiyorum ama elini görüyorum. Zarfı tutup üzerini yanındaki arkadaşına gösterecek şekilde uzattı; ar­kadaşı “bize ne” der gibilerden omuz sikti. Bunun üzerine ilk memur zarfın üzerine “Esen­boğa, 12 Eylül 1980” mührünü basıp gönderilerin bulunduğu seleciğe uzatıp attı.

    Dış hatlar bölümüne açılan kapının yanına bir masa koy­muşlar. Masanın arkasında iki hava subayı oturuyor. Pasapor­tumu, basın kartımı ve biletimi gösterdim. Daha yetkili oldu­ğunu sandığım subay “İyi ama kardeşim” dedi, “yurtdışına çı­kış yasağı var. Biz burada boşu­na mı oturuyoruz? Kimseyi sa­lamıyoruz” dedi. “Ama” dedim, “basın mensuplarına böyle bir yasak yok. Az önce Merkez Ko­mutanı ile konuştuk. O da teyit etti”. Havacı subaylar hoş in­sanlardır, severim onları. Katı bir direnç gösterme hevesinde değillerdi. Masaya bir de tele­fon hattı çekmişler. “Bir daki­ka” dedi, Ahizeyi eline aldı. Sa­nırım kendisi Merkez Komu­tanlığı’nı aradı. “Komutanım” diye başladığı sözünü “Evet efendim, başüstüne efendim, tabii efendim, emredesiniz efendim” gibi sözlerle sürdür­dü. Ne konuşulduğunu merak ediyordum.

    Türk siyasetinin ‘ak güvercin’i 5 Kasım 2006’da hayatını kaybeden Bülent Ecevit, hem kendisinin hem de partisi DSP’nin sembolü olmuş “ak güvercin”le…

    Ahizeyi yerine bıraktıktan sonra yüzüme gülerek baktı. “Çıkabilirmişsiniz kardeşim” dedi, “hatta ağzımıza bile …”. Bu cümlenin arkasını yazma­yayım, herkes tahmin edebi­lir ne olduğunu. Pasaportuna yurtdışına çıkış tarihi “12 Eylül 1980” damgası basılmış nadir kişilerden biri olarak gururla uçağa binmekteydim.

    Avrupa’da bir süre dolaş­tıktan sonra, yurda döndüğüm­de, Kenan Evren her şeye ha­kim bir konumda görünüyordu. Bunlar başka konular. Ancak benim için ilginç bir haber var­dı. Adresi kesin yazılamamış Sayın Bülent Ecevit’e gönder­miş olduğum kitap, o kargaşa­lıkta PTT’miz tarafından doğru adrese ulaştırılmıştı.

    Askerlerin kibarca “misa­fir ediyoruz” dedikleri gözal­tı durumundaki sayın Ecevit’e de paket iletilmişti. 12 Eylül 1980 tarihli gönderime, Bü­lent Bey’in 25 Eylül tarihli te­şekkür ve iltifat yüklü cevabi mektubu, benim için çok kıy­metliydi.

  • Teşhirden sanata idam ve tekrardaki fark payı

     Goya, 1. Maximilian’ın idam infazını konu edinirken sahneyi kafasında “kurmuştu”; başvurabileceği fotoğraf (1808’de!) yoktu (olamazdı). Buna karşılık Goya’nın tablosu Manet’nin, Picasso’nun, Yan Pei-Ming’in ve başkalarının resimlerinin algoritmasını oluşturdu. Saddam Hüseyin’den Kaddafi’ye, sanatçı elinden maktulleri konu edinme eğilimi ve bunun doğurduğu estetik ve politik sonuçlar…

    Bundan 9 sene önce ya­yımlanan Geronimo’nun Ölümü’yle ikonaklazma sorununun çağdaş hâli üzerinde durmak istemiştim. Herşeyin ekranlardan izlendiği, dışına bakılmaz olduğu bir dünyada ne ne kadar gösteriliyor, görünür kılınacaklara kim(ler) karar ve­riyordu? Usame Bin Ladin’in öldürüldüğü operasyon, benim gözümde tipik denektaşı rolünü üstlenmişti.

    Öncesi vardı, olmuştu: Sad­dam Hüseyin’in asılmasının korsan kaydı sözde tepkiler uyandırdıysa da bugün bile in­ternet ortamında dolaşımda.

    Sonrası, gecikmeden ola­caktı: Kaddafi 2011 Ekim ayının 23’ünde “büyük olasılıkla” öldü­rülmüştü ve cesedinin görüntü­leri yayımlanmıştı -o hareketli görüntülere de aynı kaynaktan ulaşılıyor hâlâ.

    Gösterilmekte sakınca gö­rülmeyen kayıtlar bunlar: İlki­nin ‘sorumlu’ları Iraklılar, ikin­cisininkiler Libyalılar -oysa Bin Ladin’i öldürenler Amerikalı­lar ve o görüntüler kilit altın­da. ‘İzinli versiyonları’ için bkz: “Zero Dark Thirty”; Kathryn Bi­gelow’un 2012 yapımı filmi.

    İkiyüzlülük ile yüzsüzlük sırt sırtadır.

    Bir cesedin yalnızlığı Ressam Yan Pei-Ming, Kaddafi’nin cesedini resmettiği tabloyla ilgili bir röportajında şöyle diyordu: “Kaddafi’nin cesedini gösteren bütün fotoğraflarda başka insanlar da vardı. Bacaklar, yürüyen insanlar, üzerinde yattığı şilte, etrafına saçılmış eşyalar… Bu resimle ona haysiyetini geri verdim. Burada ölümüyle başbaşa. İnsan olma yalnızlığında. Kendi kurbanlarının kurbanı olarak”.

    Burada, sorunlu bölgeye ge­çiyorum: Sanatçı elinden mak­tulleri konu edinme eğilimi ve bunun doğurduğu, doğurabile­ceği estetik ve politik sonuçlar.

    Başlamadan yarıyarıya on­tolojik temelli bir soru: Resmin arkasındaki fotoğrafı sanat kıl­mayan onun hangi temel özelli­ği? Yanıtını havada asılı bırak­mayı yeğlediğim soru/n.

    Kaddafi’nin ölümünün vide­osu Batı medyasında tartışma­lar doğurmuştu: Kanlı sorum­lulukları bulunan bir diktatör de sözkonusu olsa, öldürülme­sini veren görüntüler, kanlı ce­sedinin fotoğrafı yayımlanmalı mıydı? İkilemin hâlâ geçerli ol­duğu, görüntülerin dolaşmasın­dan belli.

    Oldukça rötuşlu, çünkü gö­rece ‘temiz’lenmiş hâldeki fo­toğraf, Kaddafi’nin cesedinin kaldırıldığı bir odada çekilmiş; yeri gizli tutulan (ne zamana dek?) bir noktaya gömülmek üzere götürülmeden önce. Fo­toğrafçının adını “copyright” nedeniyle biliyoruz: Rémi Ol­chik, Paris Match dergisi için belgelemiş durumu: 24 Ekim 2011. Yan Pei-Ming de sıcağı sı­cağına yapmış 110×157 cm’lik yağlıboya tablosunu. Fotoğraf­çı gibi orada mıymış; hayır; fo­toğraftan yola çıkarak Dijon’da­ki stüdyosunda gerçekleştirmiş “Kaddafi’nin Kadavra”sını. Bir söyleşisine “fotoğraflar bana bilgi (information) sağlıyor” de­miş Pei-Ming: “Ona haysiyetini iade ettim. Ölümüyle başbaşa. İnsan olma yalnızlığında. Kendi kurbanlarının kurbanı olarak”.

    “Bilgi”, burada yeterli mi? Fotoğrafı görmeseydi resmini böyle yapacak mıydı? Ressa­mın fotoğraftan yararlanmasın­da hiçbir gariplik yok; üzerin­de durduğum sorun geçişimin nasıl tanımlanacağı. Tasavvur edilen ile saptanan arasındaki farka büyüteçle bakılmalı. Goya, 1. Maximilian’ın idam infazını konu edinirken sahneyi kafa­sında kurmuştu; başvurabilece­ği fotoğraf (1808’de!) yoktu (ola­mazdı). Buna karşılık Goya’nın tablosu Manet’nin, Picasso’nun, Yan Pei-Ming’in ve başkaları­nın resimlerinin algoritmasını oluşturmuştu. Deleuze’ce söyle­nirse: “Tekrar ve Fark” canalıcı ayrışma alanları.

    Ölü/m koleksiyonu İtalyan dışavurumcu Luca del Baldo’nun favori temalarından olan ceset koleksiyonu içinde ‘Kral Ubu’ diye adlandırdığı Kaddafi’nin yanında Mussolini’den Franco ve Kennedy’ye pek çok ünlü isim var. Che Guevara’yı resmettiği tablodaki Doğa Tarihi Müzesi arkaplanında Stephen Hawking de görülüyor.

    Kaddafi’nin kadavrası, baş­ka bir bağlamda üzerinde dur­duğum ‘ölüm ressamı’(!) Luca del Baldo’da karşımıza çıkıyor. İtalyan ressam ‘Kral Ubu’ nite­lemesiyle içindeki kara mizah­çıyı işe koşmuş. Yararlandığı fotoğraflardan uzaklaşmayı seç­miş; ayrıca, bir geç dönem dışa­vurumcusu. ‘Koleksiyon’unda Mussolini’den, Franco’dan Ken­nedy’ye, Che’ye bir ceset sap­lantısı ağır basıyor.

    Ölü/m fotoğraflarından res­me uzanan köprünün en ba­şında 18 Ekim 1977 dizisiyle Gerhard Richter duruyor. Be­aubourg’daki retrospektifinde karşılaştığım 15 resimlik bütün, Stammheim hapisanesi hüc­relerinde intihar ed(il!)en Ba­ader-Meinhof üyelerini konu ediniyor. Kim(ler) olduğunu bi­liyoruz o bile isteye bulanık kı­lınmış yüzlerin içinde.

    Richter, resmî polis fotoğ­raflarından hareket ederek yap­mıştı tablolarını; fotoğraflar Stern dergisinde yayımlanmıştı daha önce. Bu örneklerde “tek­rar” ile “fark”ın arasının iyice açıldığını görüyoruz.

    Bulanık sularda… Gerhard Richter, 18 Ekim 1977 tarihli 15 resimlik dizisinde, Stammheim hapisanesi hücrelerindeki Baader-Meinhof üyelerinin ölü bedenlerini kasıtlı olarak bulanıklaştırarak tuvale aktarmış.

    Pei-Ming, del Baldo, Rich­ter, başkaları: “Ceset” üzerinde yoğunlaşma gerekçeleri politik düzlemde çakışmıyor. “Haysiyet iadesi” kabaca deyişle insancıl yaklaşım; del Balto’nun gözün­de tematik odaklanma önemli daha çok, hem Franco hem Che ‘antologya’sına girebildiğine gö­re. Buna karşılık, Richter’in se­çim ve yaklaşımı, Schlöndorff kadar olmasa bile, yandaşlık vurgusu taşıyor.

    Etik düzlemde, ressam fo­toğraf(çın)ın karşısında bir ba­kıma masum görünüyor bana, ki yanılıyor olmayı göze alarak söylüyorum bunu.

    Asal düğüm estetik sahada: “Tekrar ve Fark”, sefil post-mo­dern parametrelere güler geçe­rim, her yapıtın öz-gün-lük de­recesi açısından kavurucu bir ölçüt ikilisi.

  • Hamamdan sokağa İstanbul külhanbeyleri

    17. asır sonunda duraklama dönemine giren Osmanlı Devleti’nin başkentinde düzen bozulmuş, asayiş kalmamış, ahlaksızlık almış yürümüştü. Bu dönemde gayrimeşru birleşmelerden doğup cami avlusuna bırakılan çocuklar, hamamların “külhan” kısmını mesken edinenler tarafından himayeye alınmış; örgütlenmiş ve “iyi aileden peydahlanmış” olmaları dolayısıyla bunlara “bey”, “külhan”da yetiştikleri için de külhanbeyi denmişti. Reşat Ekrem Koçu anlatıyor…

    Reşat Ekrem Koçu

    İstanbul’un kütüğünü tu­tan adam olarak ünlenen Reşat Ekrem Koçu’nun 1970’te yazdığı tefrika yazıla­rının üstbaşlığı “İstanbul Kül­han Beyleri”dir. Tercüman ga­zetesinde yayımlanan bu tefri­kalar; gençlik yıllarından beri ilgilendiği ve çeşitli vesilelerle yazdığı İstanbul’daki mertlik, kuvvet, mahalle adabı, güçlü­lük, yiğitlik gibi konuları işle­diği yazıları gibidir.

    Reşat Ekrem Bey’in bu konuda kaleme aldığı kitap­larından biri ise Eski İstan­bul’da Meyhaneler ve Meyha­ne Köçekleri isimli çalışması­dır. İlk defa 1947’de “İstanbul Ansiklopedisi Bürosu Notları” başlıklı seriden çıkan bu özel kitapta Reşat Ekrem Bey şöy­le diyor:

    “Eski İstanbul meyhane­leri ile namlı meyhaneciler hakkında ilk mühim kayıtla­ra Evliya Çelebi’nin Seyahat­name’sinde rastlanır. Büyük seyyah ve muharrir Galata’dan bahsederken ‘Lebideryada Or­tahisar’da ikiyüz adet kat kat harabat haneler, meyhane­ler vardır ki her birinde beşer onbeşer yüz fâsık iyş ve işret edip hanende ve sazendegan ile hay huy iderler ki diller­le tarifi mümkün değildir’ di­yor ve bu harabathanelerden Taş Merdiven meyhanesi ile Kefeli’nin, Manyalı’nın, Mi­halaki’nin, Kaşkaval’ın, Sün­büllü’nün, Konstantin’in ve Saranda’nın meyhaneleri diye sekiz tanesinin adını veriyor; buralarda türlü türlü misket şarapları, Akona, Sakız, Mu­danya, Edremit, Bozcaada şa­rapları bulunur, sokaklarda ayak başı açık yüzlerce sarho­şa rastlanır, perişan halleri so­rulunca:

    ‘Öyle sermestim ki idrâk etmezem dünya nedir

    Ben kimim, sâki olan kim­dir, mey-i sahba nedir?’ ceva­bını verirler”.

    Külhanilik ve külhaniler, Koçu’nun bu kitabı gibi İstan­bul Ansiklopedisi’nde, Erkek Kızlar, Patrona Halil, Haşmet­li Yosmalar, Forsa Halil, Ka­bakçı Mustafa gibi popüler ta­rih kitaplarında da sıkça kar­şımıza çıkar.

    Yarım asır öncenin
    bir İstanbul tipi


    Dr. Kâmil Yazgıç gazetedeki
    köşesinde “külhanbeyi”nin
    bir karikatürünü çizmiş;
    onu 25 yaşlarında, kaytan
    bıyıklı, keman kaşlı, filiz
    gibi bir delikanlı olarak
    resmetmişti. Başında dar
    Beyoğlu dedikleri sıfır
    numara kalıba çekilmiş
    siyah fesin püskülü daima
    önde..

    Reşat Ekrem Bey’in Tercü­man’da yazdığı tefrikaların il­ki “Lehcei Külhaniye- Külhan Beyler Argosu” başlığını taşır. Bu yazıda Koçu, kendisinde bulunan “Lehcei Külhaniye” isimli yazma risaleden çevir­diği 100’e yakın kelimenin kal­dığını, müstehcen olanların karşılıklarını boş bıraktığını, diğerlerini kaydettiğini yazar. 93 kelimelik bu küçük sözlük­te “Bohça, Habaza, Hançer, Karanfil, Kasık Mancası, La­melif, Mefret, Papaz, Şahmer­dan, Şakaayık, Tirid, Zıbık” kelimelerinin karşılıkları müstehcen olduğu için boş bı­rakılmıştır.

    Koçu’nun ikinci yazısı “Ta­rikat-ı Lâyhâriye’nin tarihçe­si ve bazı vak’alar” başlığını taşır. Sonraki yazılarında da “Külhan Beyi Evren’in Hika­yesi, Külhan Beyi Arslan’ın Hikayesi, Son Külhan Bey­lerinden Sâmi’nin Hikâyesi” başlıkları görülür.

    Dedesi Ebüzziya Tevfik Bey’in Yeni Osmanlılar Ta­rihi’ni notlar ile yayımlayan (İstanbul, 1973-1974, Ker­van Yayınları) Ziyad Ebüzzi­ya’nın Reşad Ekrem Koçu’nun yayımlanmamış notlarını gö­rerek onun izniyle neşrettiği bilgilere göre külhanbeyliğin izahı ve tanımı şöyledir:

    “Külhanbeyliğin bir çeşit tarikat halinde doğması 17. asır sonu ve 18. asır başları­na dayanır. Viyana bozgunun­dan sonra koca koca eyaletler elden çıkmış, devlet büyük bir tehlike karşısında kalmıştır. Hünkar ve sadrıazam Edir­ne’ye yerleşmişler. Bitmeyen harp hareketlerini oradan ida­re etmektedirler. İstanbul’un idaresi sadaret kaymakamına bırakılmış, düzen bozulmuş, asayiş kalmamış, ahlaksızlık almış yürümüştür. Bu sırada fuhuş geniş ölçüde artmıştır. Bu meşrû olmayan birleşme­lerden doğan çocuklar ya süt annelere verilir, bir zaman bu­rada bırakılır sonra büsbütün terkedilirdi; veya bunlar doğ­rudan doğruya cami avlularına bırakılırdı. Uzun yıllar süren bu düzensizlik devresinde, o zaman pek çok olan hamamla­rın külhan kısmını kendilerine mesken edinen kimsesizlerin yaşlıcaları sokaklara düşen ço­cukları da buralarda himaye­lerine almışlar ve yavaş yavaş teşkilatlanarak ‘ocak’ mey­dana gelmiştir. Buraya düşen terkedilmiş çocukların çoğu­nun ‘beyzade’ (iyi aileden pey­dahlanmış) olmaları dolayısıy­la bunlara ‘bey’, ‘külhan’da ye­tiştikleri için de ‘külhanbeyi’ denilmiştir” şeklindedir.

    1970’te “İstanbul Külhan Beyleri” üstbaşlığıyla Tercüman’a yazdığı tefrikaların ilki “Lehcei Külhaniye- Külhan Beyler Argosu” başlığını taşır (üstte, sağda).

    Bu genel çerçeveyi çizen izahat daha sonra Tercüman gazetesindeki tefrikada bütün detayları ile açıklanacak, Zi­yad Ebüzziya’nın dedesi Ebüz­ziya Tevfik Bey’in Rodos’ta sürgün iken tanıdığı Külhan­beyi Sami’den aldığı bilgileri Reşat Ekrem Bey bu tefrika­larda yayımlayacaktır.

    Civanlar, hamam tellakla­rı, haşmetli yosmalar, bazu­lu Yeniçeriler, civelekler gibi özel isimlerle İstanbul kent ta­rihinde özel bir ekol açan Re­şat Ekrem Koçu, eğer İstanbul Ansiklopedisi’ni tamamlaya­bilseydi, eminiz ki külhanbey­leri hakkında da çok önemli bilgileri bizlere aktaracaktı.

    Hamamın külhanı İstanbul Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Hamamı’nın külhan kısmını gösteren kroki. Şehrin kimsesizleri külhan kısımlarını kendilerine mesken tutar, yaşlı olanları sokağa düşen çocukları buralarda himayelerine alırdı.
  • Boğaz’da akan zamanın insan-yapı hikayeleri…

    İstanbul’un tarihî semtlerinden Kuzguncuk, yakın geçmişimize damgasını vuran birçok meşhur şahsiyetin izlerini taşır. Özellikle hâlâ ayakta olan konaklar-yapılar, yaşanan trajedileri de komedileri de onların hikayeleriyle günümüze taşır. Cemil Molla’dan Nâzım Hikmet’in teyzesi Sare Hanım’a, Müşir Mehmet Ali Paşa’dan hanımı Ayşe Sıdıka Hanım’a.

    Boğaziçi Köprüsü’nden (15 Temmuz Şehitler Köprü­sü) Anadolu yakasına ge­çerken sağda, bir tepenin yama­cında çok güzel bir köşk görülür. Çocukluğumdan beri dikkatimi çekmiştir Cemil Molla Köşkü.

    Bu alımlı köşkü, Cemil Molla 1885’te mimar Alberti’ye yaptırt­mış. Mimar, cihannüma işlevi gören kulenin tepesine bir başka minicik kule ekleyerek apayrı bir karakter kazandırmış yapıya. İçi de güzeldir köşkün. Fildişi kapı tokmakları, ceviz kapılar… Dizel motoruyla aydınlatılırdı. İstan­bul’un ilk elektrikli evi idi. Ay­nı zamanda ilk telefonlu evi, ilk asansörlü evi.

    Kurtuluş Savaşı yıllarında “yanlış” taraftaydı Cemil Molla. Ankara’da değil İstanbul’daydı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’ndan­dı. Adliye Nazırlığı, Şura-ı Devlet Reisliği yapmıştı. Abdülhamid’in de yakını olmuştu zamanında. Nitekim, 2. Meşrutiyet’te Midilli Adası’na sürülenler arasındaydı.

    Cumhuriyetin ilk pantolonlusu Cumhuriyetin “ilk bikini ve ilk pantolon giyen kadını”, Nâzım Hikmet’in teyzesi Sare Hanım ve Kuzguncuk’ta son yıllarını geçirdiği evi…

    “Bir cübbe, bir sarık, bir de Atkinson lavantası” idi Cemil Molla, Salah Birsel’in deyişiyle. Cübbesinin altında İngiliz ku­maşından Fransız terziye dikti­rilmiş elbisesi vardı. Manikür de yaptırırmış! Evinde düzenlediği sabahlara kadar süren toplan­tılar, edebiyat buluşmalarıydı kimine göre. Kimine göre işret alemi, kumar partisi… Fransız­ca’nın “elenikasını” bilirdi, İngi­lizce’de çatpatı vardı. Kendi ken­dine öğrenmişti bu dilleri. Arap şairlerin eserlerini ezbere oku­maktan da geri kalmazdı. Mecel­le’nin uzmanıydı.

    Mollalığından vazgeçmeden çağdaştı Cemil Molla. Tıpkı son dönemlerinde Osmanlı devle­tinin Osmanlılığından vazgeç­meden çağdaş olmaya çalışması gibi. Dönemin padişahları ile ya­kınlığına şaşmamak gerek.

    Mollalığı yasaklayan, şeria­tı toptan yürürlükten kaldıran cumhuriyetle anlaşamaması normaldi Cemil Molla’nın. Fakat Atatürk ona çok kızmamış ol­malı ki, cumhuriyet döneminde Beylerbeyi Sarayı’nı ziyaretin­de onunla tanışmak istedi. Hatta onu Dolmabahçe Sarayı’na çaya da davet etti. Davete icabet et­medi Cemil Molla. “Biz Osman­lılara hizmet ettik, yenilerin aya­ğına gitmek bize yakışmaz” dedi.

    Cemil Molla köşkün hemen yakınında, Boğaz kıyısında bu­lunan Üryanizade Camii’nde ba­zen imamlık da yapardı. Camiyi yaptıran dedesi Üryanizade Ah­met Esat Efendi, Abdülhamid’in şeyhülislamlığını yapmıştı. Mit­hat Paşa’nın idama mahkum edilmesi için gereken fetvayı ve­ren odur. Dedesi de “yanlış” ta­raftaydı yani Cemil Molla’nın!

    Sare Hanım Cemil Molla köşkünü bırakıp yüzümüzü denize dönelim şimdi. Burada bulunan parkın bir köşesinde -yaz-kış!- yüzücüler bulunur. Kuzguncukluların eskiden de başlıca zevklerinden biriydi Boğaz’da denize girmek. Bazıları hızını alamaz karşı yakaya kadar yüzerdi. Bu cesur yüzücülerden biri de Sare idi.

    Sare bir genç kadın. Mavi gözlü, sarışın. 1930’lu yıllar. Sare 20’lerinde. Mollalığı tutan Cemil Molla çıkışır ona: “Sana kimse aşık olmaz! Niye? Çırılçıplak­sın! Nerene aşık olacaklar?” Sa­re çırılçıplak değil tabi. Sadece mayolu. Cemil Molla onu azar­lama hakkını görür kendinde. Gayet yakındırlar çünkü. Bebek Sare’nin kulağına ilk ezanı oku­yan Cemil Molla’dır. Nâzım Hik­met’in sevgili teyzesidir Sare.

    Boğaz’ın incisi Cemil Molla Köşkü Osmanlı döneminde Adliye Nazırlığı ve Şura-ı Devlet Reisliği de yapan Üryanizade Cemil Molla (üstte, sağda) ve adını taşıyan köşkü (üstte). Bu alımlı köşk, 1885’te mimar Alberti’ye yaptırılmıştı.

    Ayşe Sıdıka Hanım Üsküdar yönünde solumuzda, bir yükseltinin üzerinde gösterişli bir köşk görürüz. Köşkü yaptıran Ayşe Sıdıka Hanım, yapının adıyla anılmasını da fazlasıyla hakeder. Ayşe Sıdıka, Şeyh Şamil’in soyundan gelir. Kocasının soyu-sopu onunki kadar şanlı olmasa da daha ilginçtir ama. Kocası Müşir Mehmet Ali Paşa, Magdeburg’da doğdu (1827). Fransız Protestan Kilisesi’nde kayıtlı asıl adı Ludwig Karl Friedrich’dir. Ailesi “Huguenot” idi. Yani, Protestan oldukları için zulüm görüp ülkelerinden kovulmuş olan Fransızlardandı. Anne-baba ölünce yetimhaneye kondu. 15 yaşında çalışmaya başladı. Çıraklık falan derken miço oldu. Gemisi İstanbul’a uğradığında, nedendir bilinmez, şehrimizde kalmaya karar verdi. Sinan Yılmaz ve Sunay Akın’a göre gemiden atlayıp Kızkulesi’ne yüzdü. Emin Ali Paşa himayesine aldı onu. Müslüman yaptı. Yetiştirdi. Son devşirmelerden sayılır. Kırım Harbi’nde, kendisi de aslen Avusturyalı olan Ömer Lütfi Paşa maiyetine aldı onu, yeteneklerinden ötürü. 93 Harbi (1877-78) faciasında rol aldı. Savaş sırasında Abdülhamid onu müşirliğe getirdi. Herkesin önünde sarılarak onu öpmekten geri kalmadı! Taltif etti, nişan ve hediyeler verdi.

    Hezimet sonrasında yapılan Berlin Konferansı’nda Osman­lı tarafını temsil edenlerdendi. Konferans sırasında Bismarck, kendisi gibi Prusyalı olan biri­nin şimdi karşı tarafta olmasına içerledi. Epey bir gerginlik oldu.

    Berlin Konferansı’nda alı­nan kararları Arnavutlara izah etmekle görevlendirildi sonra. Ne var ki izah edilmesi zor ka­rarlardı bunlar. Üstelik Arnavut­lar onu sorumlu tutuyor, ihanet ettiğini düşünüyorlardı. Bu yet­mezmiş gibi, bir de “kan davası” vardı Mehmet Ali ile Arnavut­lar arasında. Daha önceki bir görevinde 300 Arnavutu idam ettirmişti. Neticede, isyancı Ar­navutlar tarafından vahşice öl­dürüldü. Başı kesilip bir sırığın ucunda şehirde dolaştırıldı, göv­desi gübreliğe gömüldü.

    Arkasında bir zevce ve 4 kız bıraktı. Ayşe Sıdıka Hanım ka­pısına dayandı Sultan Abdülha­mid’in. Padişah söz verdi çocuk­larına bakacağına. Ayşe Sıdıka Hanım kızları için 3 köşk yap­tırdı. Bunlardan biridir işte Ayşe Sıdıka Hanım Köşkü.

  • Acılı, baharatlı bir ülkenin yeşil sahalarda yazılan tarihi

    Hangi kıtada olduğu bile bir çırpıda bilinemeyen küçücük bir ülke Surinam. Oysa Atlantik kıyısındaki bu topraklar, sömürgecilikten diktatörlüğe, yoksulluktan göçe dünyanın trajedisini biriktirmiş. Futbol ise her zaman olduğu gibi burada da hayatın aynası olmuş. Ülkemizde daha ziyade Gullit ve Rijkaard isimleriyle bilinen Surinam’ın futbolla örülmüş uzun macerası…

    Yıllar önce 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası’na katılan takımların aşçı­larıyla ilgili bir belgeselde, Hol­landalıların şefi Johan Klein Gebbink, oyunculara ne yemek istediklerini soruyordu. Kafi­ledeki beyazların siparişi netti: “Lütfen yemeklerimizi Suri­nam asıllılar için pişirdikleri­nizle aynı kapta yapmayın!”

    Irk ayrımcılığı yıllarını ha­tırlatıp insanı irkilten bu iste­ğin altında aslında Surinam’ın “Madame Jeanette” adlı kor­kunç acı biberleri yatıyordu. Biberin tadı tencerenin dibi­ne yapışıyor; ne kadar yıka­nırsa yıkansın ardından pişen yemekleri de dayanılmaz bir acıyla çeşnilendiriyordu. Suri­nam’ın da aradan geçen yıllara rağmen silinmeyen acılı, baha­ratlı, hem renkli hem hüzünlü bir tarihi var…

    Adı Surinam’ın eski devlet başkanı Bouterse’ye karşı başlattığı gerilla savaşıyla anılan Ronnie Brunswijk ülke futbolunda da etkin bir isim.

    Ülkemizde Surinam Millî Takımı’nın adı, 2013’ten beri Türkiye’de top koşturan Su­rinamlı millî futbolcu Ryan Donk ile duyulmuştur belki. İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın üyesi bu küçük ülkenin bun­dan başkaca bir yerde anıldığı­na şahit olmuyoruz pek. Hatta çoğunluk, sayısız Hollandalı siyah futbolcunun Güney Ame­rika’daki anavatanının Afrika kıtasında olduğunu düşünü­yor. Oysa 16. yüzyılda Fransız, İspanyol ve İngiliz kâşiflerin ziyaret ve işgal ettiği Atlantik Okyanusu kıyısındaki bu top­raklar için “Surinam” ifadesi ilk kullanıldığında takvimler 1630’u gösteriyordu. Önce İn­gilizler yerleşmişti oraya; ar­dından Surinam’ın tarihinin birlikte örüldüğü Hollandalı­lar gelmişti… İki taraf arasın­daki anlaşmazlıkların 1667’de Breda Antlaşması’yla çözülme­siyle Surinam, Hollanda’nın; Nieuw Nederland ise İngilte­re’nin olmuştu. “Nieuw Neder­land da neresi?” diyorsanız; o dönemin “Yeni Hollandası”nın bugün New York, New Jersey, Pennsylvania, Massachusetts, Connecticut ve Delaware ola­rak bilindiğini söyleyelim; ya­ni antlaşmanın kârlı tarafının kim olduğu gayet açık.

    17. yüzyıl ortalarında, Hol­landa’nın Afrika’dan Surinam’a getirdiği kölelerle toprak iş­lenmeye başlanmış. Kahve, şe­kerkamışı, hindistancevizi ve pamuk yetiştirilen plantasyon­larda, köleleştirilmiş siyah­lara yapılan zulüm katlanıl­maz ölçüde. Birçokları kaçmış; yağmur ormanlarında yaşayan yerli halkın yardımlarıyla kabi­leler kurmuş. Çatışmaların ar­dından sömürgecilerle yaptık­ları anlaşmalarla yerleşik haya­ta geçen bu eski kölelere özel statü tanınmış.

    1863’te köleliğin kaldırıl­ması, Surinam için de yeni bir dönemin başlangıcı olmuş. Ancak eski köleler “tazminat” olarak asgari ücret karşılığın­da 10 yıl daha çalıştırılmış (üc­retli kölelik); bu “geçiş döne­mi”nin ardından istedikleri­ni yapmalarına izin verilmiş. Özgürlüklerine kavuşanların çoğu 1873’te başkent Parama­ribo’ya gitmiş; bazılarıysa kalıp daha önce sömürgeciler için çalıştıkları toprakları kendile­ri için işlemeye başlamış. İş­gücündeki açığı kapatmak için önce bugünün Endonezya’sı ve Hindistan’dan, ardından Çin ve Ortadoğu’dan işçiler Surinam’a getirilmiş. Bugün dünyanın et­nik ve kültürel bakımdan en fazla çeşitlilik gösteren top­raklarından birinin Surinam olmasının kökeninde bu var. Ülke nüfusunun % 52’sini Hı­ristiyanlar, % 18’ini Hindular, % 14’ünü Müslümanlar oluş­turuyor.

    Kendi küçük, oyunu büyük İlk millî maçını 1915’te oynayan Surinam’ın millî takım tarihi 100 yılı aşmış durumda (üstte). Surinam’ın kaptanlığını yapan Ryan Donk, bir dönem Galatasaray’da da görev yapmıştı (altta).

    1975’te Hollanda’dan ba­ğımsızlığını kazanan Surinam, kısa sürede kaosa sürüklendi. 1980’deki askerî darbeyle ik­tidarı ele geçiren Dési Bou­terse, 1987’ye kadar ülkenin de facto lideri olarak görev yaptı. Bouterse, arka arkaya yaşanan darbe girişimlerini püskürtmeyi başardı. Bu “ba­şarı”sının ardında, Aralık 1982’de toplumun ön­de gelenlerinden kendisini eleş­tiren 15 saygın ismi katlederek verdiği gözdağı da var.

    Karşılaştığı en büyük mey­dan okuma ise zam isteği geri çevrilince ülkeyi içsavaşa sü­rükleyen şahsi koruması Ron­nie Brunswijk’ten gelmişti. Brunswijk işini kaybedince, topladığı gerillalarla Surinam Ordusu’nun karşısına çık­mıştı. Çatışmaların başladığı 1986’dan 1 sene sonra yapılan seçimlerin ardından Bouterse orduyu yönetmeye devam etse de, 1990’da Bakanlarını tele­fonla azletmesinden sonra gü­cünü yavaş yavaş kaybetmeye başladı. 1999’a gelindiğinde ise Hollanda’da gıyabında uyuş­turucu kaçakçılığından yargı­landı; 11 sene hapis cezasına çarptırıldı. Aynı yıl hakkında uluslararası yakalama emri çı­karıldı. O her ne kadar bütün bunların bir komplo oldu­ğunu iddia etse de, Wikile­aks belgeleri 2006’ya kadar uyuşturucu ticaretinin için­de yer aldığını söylüyor.

    Bouterse 2010’dan 2020’ye -bu defa eski koru­ması ve yeni destekçisi Ron­nie Brunswijk sayesinde- dev­let başkanı olarak görev yap­tı. 2020’de koltuğunu bırakan Bouterse, 2019’da hakkında verilen 20 yıllık hapis cezası­nı tersine çevirebilmek için her tür hukuki yolu denese de mah­keme şimdilik kararından vaz­geçmiyor.

    Surinam’dan FIFA’ya

    Bouterse’nin başını yakan da­valardan biri de “Aralık Cina­yetleri” olarak bilinen hadisede işkence görüp katledilen André Kamperveen ile ilgili. Adı bugün Surinam Millî Takımı’nın maç­larını yaptığı stadyumda yaşa­tılan Kamperveen, Hollanda’da profesyonel olarak futbol oyna­yan ilk Surinamlıydı. Gençliğin­den beri sporun her dalını de­nemiş; basketbol, judo, atletizm derken, ismini tarihe yazdıra­cak futbolda karar kılmıştı.

    Özgeçmişinde yok yoktu: Futbol millî takımı teknik di­rektörlüğü, judo federasyonu başkanlığı, CONCACAF (Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler Futbol Konfederasyonu) yöne­tim kurulu üyeliği, Karayipler Futbol Birliği kuruculuğu, Kül­tür-Gençlik ve Spor Bakanlığı… Ve FIFA Asbaşkanlığı… Bütün bunların yanında gazetecilik yapmaya, radyo ve televizyon­da çalışmaya da vakit bulmuştu. Uzun süre ülkesinde top koş­turduktan sonra Hollanda’da Haarlem’de oynamış; Surinam’a dönüşünü müteakip kendisi­ni spora adamıştı. 1982 Dünya Kupası’nın açılış seremonisin­de İspanya Kralı Juan Carlos’un yanında durduğu fotoğrafların üzerinden 6 ay geçmeden ül­kesinde katledilecek; Surinam­lı futbolcuların Hollanda Millî Takımı’nda yıldızlaştığını gö­remeden ölecekti. Tek suçuysa Bouterse’yi eleştirmekti…

    Kabusa dönüşen rüya

    1975’te bağımsızlığını kaza­nan ülkeden akın akın Hollan­da’ya göçler başlamıştı. Bugün Hollanda’da yaklaşık 350 bin Surinamlı yaşıyor. Surinam nüfusunun sadece 575 bin ol­duğu düşünülünce, iki ülke­nin ne kadar içiçe girdiği daha net göze çarpıyor. Önce askerî dikta yüzünden, sonra ekono­mik gerekçelerle yükselen göç dalgalarıyla kaçan insanlara uzun süre iki seçenek sunul­muştu: Ya Hollanda vatanda­şı olacaklardı ya da Surinam… Aynı kural futbolcular için de geçerliydi. 2019 sonunda çifte vatandaşlığa izin çıkana dek, Surinam Millî Takımı’nın üç defa boy gösterebildiği CON­CACAF organizasyonları ha­ricinde herhangi bir büyük turnuvada sahne alamamasını biraz da buna bağlamak gerek. 2019’daki karar ise millî takı­mın havuzunu genişletti. Yakın gelecekte Hollanda Millî Takı­mı’nda sahne almayan birçok oyuncu Surinam için ter döke­cek gibi duruyor.

    Surinam’ın kahramanı Surinam tarihinin en önemli figürlerinden André Kamperveen 1982’de Bouterse tarafından öldürülen 15 muhaliften biriydi. Hollanda’da profesyonel futbol oynayan ilk Surinamlı olan Kamperveen’in ismi millî takımın maçlarını yaptığı statta ve önündeki heykelde yaşıyor (üstte).

    Çoğunluğu varoşlarda ya­şayan Surinam kökenli genç­leri hayata bağlayan iplerden biri de futbol olmuştu. Toplu­mun geri kalanından uzakta, izole hayatlar yaşayan göçmen delikanlıları spora teşvik eden­lerden biri, kendisi de Surinam kökenli bir sosyal hizmet gö­revlisi olan Sonny Hasnoe’ydu. Hasnoe, gençlerin yeni ülkeleri­ne entegre olmaları için 1986’da “Kleurrijk Elftal” veya İngi­lizce bilinen adıyla “Colourful 11” (Renkli 11) isimli bir sosyal sorumluluk projesi başlatmış­tı. Hollandalı Surinam asıllı fut­bolculardan oluşan bir karma ile Surinam’ın şampiyon takımı Robinhood’u çimlerde buluş­turduğu organizasyonlarla ha­tırlanan proje, tam bir başarı öyküsüydü. Ta ki 1989 Hazi­ran’ındaki trajediye kadar…

    O yıl Surinam’daki özel kar­şılaşmaya Surinam asıllı bir­çok yıldızın katılması planla­nıyordu. Kulüplerinden izin koparamayan birkaç oyun­cu ve o zaman Hollanda Genç Millî Takımı’nda oynayan De­an Gorré haricindekiler Ams­terdam’dan uçağa atlamış, fa­kat ne yazık ki sağ salim yere inememişlerdi. Düşen uçakta hayatını kaybeden 176 kişinin arasında 15 futbolcu da vardı. Tüm uçakta kurtulan 11 kişi­den 3’ü sporcuydu. İkisi bir da­ha sahalara dönememiş; biri dönse de bir daha hiç eskisi gi­bi olamamıştı. Kulüplerinden ceza almayı göze alarak daha erken bir uçağa bindikleri için kurtulan Henny Meijer’i olma­sa da, Ajax’ın unutulmaz file bekçisi Stanley Menzo’yu belli bir yaşın üstündekiler hatır­lıyor olsa gerek. Söz dinleyip Surinam’a gitmekten vazgeçen Gullit ile Rijkaard ise biraz da­ha diretseler belki bugün ara­mızda olamayacaklardı. Veril­miş sadakaları varmış…

    Hollanda’nın yıldızları Bir döneme damgasını vuran Hollandalı yıldızlar Ruud Gullit ile Frank Rijkaard (solda), 1989’da 176 kişinin hayatını kaybettiği uçakta (üstte, solda) olabilirlerdi.

    EFSANELERE KARŞI OYNADI

    Siyasetin ağır topu futbolun ağlarında…

    Yıllar boyunca Surinam’ın de facto lideri olarak kalan Bouterse’nin önce koruması, sonra ona karşı savaşan gerillala­rın lideri, ardından tekrar devlet başkanı seçilmesi için müttefiki konumunda oturan Brunswijk, futbol tutkusuyla da biliniyor. Interpol tarafından aranmasına rağmen Bouterse’nin ardın­dan devlet başkanı olan Chan Santokhi’nin yardımcılığını da yapan Brunswijk, Surinam Ligi’nin en başarılı takımlarından Inter Moengotapoe’nin sahibi.

    60 yaşındaki başkan yardımcı­sı, geçen ay 21 Eylül’de Honduras takımı Olimpia’yla oynanan maçta sahaya çıkınca hâliyle manşetleri süsledi. 54 dakika sahada kalan Brunswijk, maçta aynı zamanda takım kaptanıy­dı. Ancak kendi ismini taşıyan stadyumda 6-0 yenildiler. Türkiye basınında da yer alan haberin devamına gelince:

    Müsabakadan önce Brunswijk’in Honduraslı futbolcu­lara para verdiği görüntüler ortaya çıkınca iki takım da organizasyon­dan diskalifiye edildi. Ayrıca Inter Moengotapoe 3 yıl boyunca CON­CACAF turnuvalarına katılmaktan men edildi. Daha önce hakkında oyuncuları silahla tehdit ettiği iddiaları da çıkan, hakeme ve bir oyuncuya saldırdığı için 1 yıl ceza alan Brunswijk’in futbol sevdası, bu sefer başına iş açmışa benziyor.

  • En büyük bayramı tarihe kazıyan fotoğrafçı

    Cumhuriyetin 10. yılında tüm ülke çapında büyük kutlamalar yapıldı. Manisa’nın Turgutlu (Kasaba) ilçesindeki kutlamaları görüntüleyen ise, dönemin ve bölgenin usta fotoğrafçısı Ahmet Hamdi Bey’di. Mütevazı kişiliğiyle, müthiş ışık bilgisiyle mükemmel kadrajlara imza atan Ahmet Hamdi’nin kareleri, bugün cumhuriyetin gündelik hayatını, yerleşim coğraflarını ve insani dokularını da geleceğe taşıyor.

    SALİH ÖZBARAN

    Dergimizin geçen sayı­sının “Ayın Fotoğrafı” sayfasını, memleketim Turgutlu’nun (Kasaba) “Cum­huriyetin 10. Yılında…” başlığıy­la bir fotoğraf süslemiş. Sevine­rek baktım; heyecanlandım. Son yıllarda -hem mesleğim gereği hem de doğup büyüdüğüm Ka­saba’nın yakın tarihini, toplumla bütünleştirmek amacıyla- birkaç kitap yazdığım bir konunun ade­ta simgesi gibiydi fotoğraf. Ver­diği heyecanı yeniden yaşadım; 1940’lar ve 50’lerde kutlamalara bizzat katıldığımı hatırladım; bir defasında (1950) öğretmenleri­min bana verdikleri görev gereği Cumhuriyet Meydanı’nda şiir okuduğum günü gururla andım.

    Bu vesileyle, işgalci Yunan kuvvetlerinin çekilişleri sıra­sında çıkarılan yangın (1922) sonrasında, kuruluş yıllarının ve cumhuriyetin yöredeki tek fotoğrafçısı Ahmet Hamdi’yi de anmak gerekir.

    Cumhuriyetin 10. yılı kutlamalarında Manisa- Turgutlu (Kasaba). Sağ arka planda kubbe ve minaresi ile 17. yüzyılı temsil eden Merkez (Pazar) Camii

    Ahmed Hamdi gibiler fotoğ­raflarını konuşturur; geçmişin manzaralarına, sosyal ve politik olaylarına, doğasına ve kültürü­ne tanıklık eder. Kasaba Yazıları (Turgutlu Belediyesi, 2021) baş­lığını taşıyan kitabımdan birkaç satırla eşlik edeyim kendisine:

    “Vardar Yenicesi’nde doğ­muş olan, Turgutlu’nun efsa­ne konumuyla anılması gere­ken, Kurtuluş Savaşı ardından 1920’li, 1930’lu ve 1940’lı yılların fotoğrafçısı, benim de ilkokul fo­toğraflarımı çekmiş olan… Ah­met Hamdi (Yenice).

    Fotoğrafçılıktaki ustalı­ğı yanında Türk sanat müziği­ne olan ilgisi, kişiliği, yalnızlığa çekilmiş/itilmiş hayatı, giyim ve kuşamında gösterdiği özeni (Kozapazarı yanında Ülkü So­kak’ta ikinci katta bulunan işye­rine çıkarken merdivenlerinde karşılaştığım ve belleğimde yer eden kedilerden belli olan hay­van sevgisini de ekleyeyim) ile… döneminde anlaşılmasa Turgut­lu tarihi için çok önemli bir sima olarak yaşamaya devam etmek­tedir. Bir binanın köşesinde sa­natını icra etmiş, ortalıkta pek görünmemiş, mütevazı yaşamış ama sonraki kuşaklara yadigar bıraktığı fotoğraflarla tarihe ışık saçmış, hayranlık yaratmış, ses getirmiş Ahmet Hamdi yücelt­meye değer…

    Kutlamalar sırasında geçit resmi ve izci çocuklar.

    Turgutlu Belediyesi yayım­ları arasında da yer alan Foto A. Hamdi (Ankara, 2019) albümü­nü hazırlayan Mehmet Gökyayla ve Rabia Uslu’ya bırakayım sözü; emeklerinin sonucu olarak yaz­dıklarından birkaç satır daha ak­tarayım; Kasaba tarihinin görsel kimliğini yaratmış olan bu muh­teşem kişiyi şükranla anayım:

    ‘Ahmet Hamdi Yenice, ha­yatta olduğu dönemde çeşitli nedenlerle kendi içine kapan­sa ve Turgutlular tarafından dönemin şartları içinde anla­şılmasa da, fotoğraflarıyla bu şehrin tarihi için çok önemli bir sima olarak yaşamaya, günü­müze yaşadığı dönemi anlat­maya devam etmektedir. Onun, tespit ederek bizlere aktardığı görüntüler, Turgutlu’nun sos­yal ve kültürel tarihi gözönünde bulundurulduğunda bu alan­daki kesinlikle ‘olmazsa olmaz’ kaynaklar arasında belki de en kıymetlileridir… Bu çalışma­da Turgutlu’nun hatta bazı fo­toğraflarıyla Manisa ve İzmir gibi bölgelerdeki diğer şehir­lerin tarihlerinde önemli bir iz bırakmış Ahmet Hamdi Bey hakkında şu ana kadar ortaya çıkarılabilen bilgilere yer veril­miştir. Ancak görülebileceği gi­bi Ahmet Hamdi Yenice’nin an­ne ve babasının adları, doğum ve ölüm tarihleri gibi doğrudan kimliğine dair bilgilere halen ulaşılabilmiş değildir”…

    Tarih eğer sanatla, sanatçıy­la güzelse, Turgutlu da Ahmet Hamdi’nin emeğiyle görsel bir değerdir.

    Kasaba meydanında toplananlar, törenin başlamasını bekliyor.

    FOTOĞRAFÇI AHMET HAMDİ

    Büyük arşivi yarına kalacak

    Fotoğrafçı Ahmet Hamdi Bey olarak tanınan Ahmet Hamdi Yenice, mübadil olarak Yenice-i Vardar’dan İstanbul’a ve ardından İzmir’e geldi. İzmir’de bulunduğu 1924- 1927 arasında Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Ege Bölgesi’n­deki fotoğrafçıları arasında yer aldı. 1928’de Turgutlu’ya yerleşen Ahmet Hamdi Bey, özellikle 1930’lu ve 40’lı yıllarda Turgutlu, Manisa, Kır­kağaç, Alaşehir gibi yerleşim yerlerinin en önemli mekan ve hadiselerini fotoğraflarıyla ka­yıt altına aldı. Aynı zamanda usta bir müzisyen olan Hamdi Bey, Turgutlu’da Yusuf Nalke­sen ve Halil Aksoy gibi önemli bestekarların yetişmesinde pay sahibidir. 1920’li yıllarda kısa süren bir evlilik yaşayan Ahmet Hamdi Yenice, ömrünü tek başına tamamladı ve 1980’in Eylül ayında vefat etti. Binlerce cam filmden oluşan negatif arşivi ve 5 bin civarında fotoğrafı, Turgutlu Kent Müzesi envanterinde yer almaktadır.

    Mehmet Gökyayla

  • ‘İnsan insanın kurdu’ ama, sen de geçicisin, unutma!*

    İnsan türünün (homo sapiens) macerası, 60 bin yıl kadar önce Afrika’dan başladı. Uzun yüzyılların labirentinde hem zorlu şartlarla hem de birbiriyle mücadele eden İnsan’ın “seyircili ve seyircisiz” performansı, sadece motivasyonla belirlenmiyor. 20. yüzyılda literatüre giren meşhur fare ve hamamböceği deneyleri.

    * homo homini lupus ve memento mori

    Bundan 200 bin yıl ön­ce evrilmeye başlayan insan topluluğu birçok defa yokolmanın eşiğine gel­diyse de neslinin tükenmesine bir şeyler engel olmuştu; bun­lar bir zeka patlamasının ge­tirdiği avantajlar olmalıydı.

    Yaklaşık 60 bin yıl kadar önce, değişen koşullarla bir­likte su ve yiyecek gibi temel kaynaklarda kıtlık başladığın­da, o zamana kadar Afrika’da yaşayan insanlar bu eski kı­tadan bütün dünyaya yayıldı­lar. Hayatta kalmayı sağlayan uyum yeteneklerini Afrika’dan başka yerlere de taşıdılar; in­sanın gerçek anlamda ortaya çıkmasına ve kültürün doğ­masına neden olan bilincin gelişimini belirleyen de bu ol­malıydı.

    10 bin yıl önce yaşanan Neolitik devrimle, tarım yap­maya ve hayvanları evcilleş­tirmeye başlayan insanlar, uzmanlaşma, hiyerarşi ve yer­leşik hayat gibi, “medeniyet” özelliklerinin ortaya çıkma­sını sağladılar. 18. yüzyıl son­larında İsveçli doğa bilimci Carl von Linnaeus, tür ve cins temelinde biyolojik sınıflan­dırmayı hayata geçirdiğinde, bütün insanların tek bir türe, homo sapiens’e ait olduğunu tespit etmişti.

    ‘Squid Game’in tarihöncesi hâli Mağara sanatı örnekleri, homo sapiens’in doğaya ve diğer insanlara üstün gelme mücadelesini anlatan sahnelerle dolu.

    19. yüzyılda İlerlemenin Yasası ve Nedeni adlı kita­bında İngiliz filozof Herbert Spencer, sosyokültürel çevre­nin evriminden söz ediyordu; bu ilerleme yasası, toplumun kendisi ve topluma dair üre­tim, yönetim, edebiyat, sanat gibi tüm alanlardaki gelişme­leri içermekteydi ve basitten karmaşığa doğru yol almak­taydı. Bu ilerlemede kural “en uygun olanın hayatta kalması” (survival of the fittest) olarak cereyan etmekteydi

    İnsan zekasının parlayışı­na dair en eski bulgular Fran­sa’da Chauvet (37 bin yıl ön­ce), İspanya’da Altamira (36 bin yıl önce), Fransa’da Pech Merle (20 bin yıl önce) ve Las­caux (17 bin yıl önce), mağara­larında ve tabii Türkiye’de Gö­beklitepe’deki (11 bin yıl önce) sanat eserleri. Bu eserler sade­ce estetikleri ile değil, teknik beceri ve yüksek seviyede sos­yal organizasyon kabiliyeti gi­bi insani potansiyel hakkında da bilgi veriyor.

    Mağara sanatı, insanların sahip oldukları bilinç aracılı­ğıyla hayvanlar aleminden ay­rıldığı ve yaşamını artık başka bir varlık olarak sürdürmeye başladığı zamanın bir anlam­da mührü iken, insanın huzur­suzluğuna ve anlam arayışına da işaret ediyor.

    İnsanlığın tüm genetik var­lığının tam bir süreklilik ar­zettiği bugün, artık bilimsel araştırmalar ve modern gene­tik sayesinde şüpheye yer bı­rakmayacak şekilde bilinmek­te; insan toplulukları arasın­da keskin genetik farklılıklar bulunmadığı, fakat coğrafyaya dayalı değişimlerin olduğu ka­bul edilmekte. Buradan doğal olarak bütün insanların as­lında birbirinin kardeşi, yani aynı genetik dokuya sahip ol­duğu sonucu ortaya çıkmakta. Dolayısıyla, bütün toplumlar aslında aynı zihinsel kapasi­teye sahip ve bütün kültürler, soyut düşünebilen insanın ha­yal dünyasının insan olmak ve hayatta kalmaya dair dışavu­rumu ve karşılaşacağı güçlük­lerle başetmesi için gelecek nesillere mirası…

    20. yüzyıl başında Robert Yerkes ve John Dodson, fare­lerin ayırtetmeyi öğrenme­leri üzerine “dans eden fare” adı verilen bir deney modeli geliştirdiler ve bu temel de­neyin farklı versiyonlarını yaptılar. Fareler, beyaz geçiş yoluna her girdiklerinde za­rarsız bir elektrik şoku ala­cak, oysa buna paralel siyah yolda hiçbir şok olmayacaktı ve böylece “beyaz-siyah ayırt etme alışkanlığı” kazanacak­lardı. Şoklar çok zayıf oldu­ğunda fareler motive olmamış ve yavaş öğrenmişlerdi. Orta şiddette şok verildiğinde daha fazla motive olmuş ve kafesin kurallarını daha hızlı öğren­mişlerdi. Ancak şokun şiddeti çok yükseldiğinde fareler kö­tü performans sergiliyordu; şokların şiddeti azami düze­ye çıktığında fareler korkudan başka bir şeye odaklanamıyor, kafesin hangi tarafının güvenli olduğunu, hangi tarafının ol­madığını hatırlayamıyorlardı. 1908’de uyarılma ile perfor­mans arasındaki ilişkiyi açık­layan Yerkes-Dodson Kanunu ortaya kondu. Yasa, perfor­mansın fizyolojik ya da zihin­sel uyarılmayla arttığını, an­cak bu artışın yalnızca belirli bir noktaya kadar devam etti­ğini kanıtlıyordu.

    Performansuyarılma ilişkisi 1908’de uyarılma ile performans arasındaki ilişkiyi açıklayan Yerkes-Dodson Kanunu ortaya koyanlardan Robert Yerkes (üstte). Yasa, performansın fizyolojik ya da zihinsel uyarılmayla arttığını, ancak bu artışın belirli bir noktaya kadar devam ettiğini kanıtlıyordu (altta).

    1969’da ise Robert Zajonc, Alexander Heingartner ve Edward Herman, hamambö­ceklerinin iki koşul altında farklı görevleri başarma hızını karşılaştırmak istediler. Ko­şullardan birinde hamambö­cekleri yalnız ve refakatçisiz iken, öbüründe bir hemcins­leri izleyici rolündeydi. Sosyal koşulda, diğer hamamböceği koşucuyu birbirlerini görüp koklamalarına olanak tanıyan ama doğrudan temasa müsaa­de etmeyen plastik bir camdan izliyordu.

    Hamamböceklerinin yeri­ne getirdiği görevlerden biri oldukça kolaydı: Düz bir ko­ridorda koşmaları gerekiyor­du. Diğeriyse biraz karmaşık bir labirentte gidip gelmeleri­ni gerektiren daha zor bir gö­revdi. Beklendiği gibi böcekler başka bir hamamböceği onları gözlerken daha basit koşu pis­ti görevini çok daha hızlı yap­tılar. Başka bir hamamböce­ğinin varlığı motivasyonlarını artırdı ve bunun sonucunda daha iyi performans sergiledi­ler. Ancak daha karmaşık labi­rent görevinde, izleyicinin hu­zurunda yollarını bulma mü­cadelesi verirken, aynı görevi tek başına yaptıkları zaman­kinden çok daha kötü perfor­mans sergilediler.

    Sonuçta, Yerkes ve Dod­son’ın başlangıçta öne sürdü­ğü ilişki (ters U) genelde ge­çerliydi; ancak performansta fark yaratabilen ilave kuvvet­ler de sözkonusuydu. Bu kuv­vetler, görevin ve kişinin özel­liklerini, kişinin görevle ilgili deneyimlerini kapsıyordu. Bu­gün iki şey biliyoruz: İnsanlar için en iyi motivasyon koşulla­rı karmaşıktır ve yüksek moti­vasyon her zaman yüksek per­formans anlamına gelmez.

  • Ölmek üzere olanlar, seni selamlar yüce Sezar!*

    Netflix platformunda kısa sürede en çok izlenen dizi haline gelen “Squid Game / Kalamar Oyunu”; ekonomik-toplumsal olarak çaresiz duruma düşmüş-düşürülmüş insanların, büyük bir para ödülü için birbirleriyle yarıştırılmasını anlatıyor. Bu “ölümüne” yarışma aynı zamanda ultra zenginler tarafından izlenip, bahislere konu oluyor. Beyazperdede iyi bilinen bir temayı, günümüz vahşi kapitalizmine ve yerel temalara bağlı işleyen gayet başarılı bir Kore mini dizisi.

    * Ave Imperator, morituri te salutant

    Eylül ortasında Netflix’te sessiz sedasız, reklamı yapılmadan bir Kore di­zisi yayına girdi. Yayınlanma­sından sadece 4 gün sonra 90 ülkede en çok izlenen diziydi. Netflix’in İngilizce dışında en başarılı işi olan “Squid Game” için içerik bölümünün başın­daki Ted Sarandos “Bugüne ka­darki en büyük projemiz olması çok muhtemel” dedi.

    Sinemacı Hwang Dong- Hyuk’un yazıp yönettiği 9 bö­lümlük mini dizi, aşırı şiddet içeren bir hayatta kalma dra­ması ve kapitalizm üzerine bir yorum. Basit ama iddialı bir kurguya sahip, hızlı tempolu, karakter odaklı ve “bağımlılık yapıcı” bir iş. Dizi, Güney Ko­re’de borç batağında bir grup insanı konu ediyor. Bu insan­lar gizemli bir biçimde çocuk oyunları oynayarak yaklaşık 40 milyon dolar kazanabilecekle­ri bir yarışmaya katılmaya ikna ediliyor ve bayıltılıp uzak, ıssız bir adadaki tesise getiriliyorlar. İlk oyunda, kaybetmenin anın­da öldürülmek anlamına geldiği ortaya çıkıyor ve katılan 456 ki­şinin yarısından çoğu kafaları­na kurşun sıkılarak öldürülüyor.

    Kurallardan biri, bir demok­rasi illüzyonu: Çoğunluğun iste­ğiyle oyunlara son verilebiliyor. Bunun üzerine oylama yapılıyor ve oyundan vazgeçiliyor. Dışarı çıkan güruhtan büyük bir ço­ğunluk, gerçek dünyanın da ça­buk değil ama yavaş yavaş ölü­me götüren bir “cehennem” ol­duğunu tekrar hatırlayıp kendi istekleriyle oyuna geri dönüyor.

    Dizinin geri kalanı, hepsi “ölümcül derecede” çaresiz bir­kaç karakterin hayatta kalma savaşına odaklanıyor: Orta yaş­lı, grev yüzünden araba fabrika sındaki işinden olduktan sonra dikiş tutturamayan, kumarbaz, yaşlı annesinden para yürüten, nafaka ödeyemeyen, 10 yaşın­daki kızına doğum günü için düzgün bir hediye bile alama­yan Gi-Hun; onun çocukluk ar­kadaşı, Seul Üniversitesi işlet­me mezunu, finans dünyasında yükselen fakat zimmetine para geçirdiği için polis tarafından aranan dolandırıcı Sang-Wo; patronunun parasını içetti­ği Pakistanlı yasadışı göçmen işçi Ali Abdul; Kuzey Kore’den kaçan, annesi yakalanıp iade edilen, kardeşini yetimhaneye bırakmak zorunda kalan genç kız Sae-byeok ve beyninde tü­mör olan, kaybedecek bir şeyi kalmadığı için katıldığını söyle­yen yaşlı, bilge adam Oh-Il Nam (onun gerçeği farklı, sonra görü­yoruz)… Yarışmadaki demografinin birer örneği olan bu insanların kelimenin tam anlamıyla “ölü­müne” yarışmasını, çoğu Batılı, bu yarışlara para yatıran, aşırı zengin bir takım VIP’ler canlı izliyor bir bölümde; onlardan bu oyunların tüm dünyada oynan­dığını ama Kore’dekilerin en iyisi olduğunu öğreniyoruz.

    İnsan vahşete, başkalarının acısını ve hatta ölümünü izle­meye neden bu kadar meraklı? Gladyatör dövüşleri, horoz ve köpek dövüşleri, boğa güreşle­ri… İnsanlar “kan sporları”nı izlemeyi seviyor. Hayatta kal­mak için ölümüne yarışma en çaresizlere düşüyor ve bu şans­sızları izleme zevki neredeyse insanlık tarihi kadar eski.

    Çaresizlerin hayatta kalma savaşı Karakterlerin ortak özelliği gerçek hayatta da oyunda da “çaresiz” oluşları. Serinin yıldızı en çok parlayan isimlerinden Jung Ho-yeon (Sae-byeok), Kuzey Kore’den kaçan, annesi yakalanıp iade edilen, kardeşini yetimhaneye bırakmak zorunda kalan becerikli bir yankesiciyi canlandırıyor (üstte)

    2015’te yapılan ve Science dergisinde yayınlanan bir araş­tırmaya göre insanlar “emsal­siz süper yırtıcı”. Diğer yırtıcı­lar daha çok genç, henüz üreme çağına gelmemiş hayvanları ihtiyaçları kadar, az miktarda avlarken, insanlar aksine çok büyük sayıda ve üreme çağın­da hayvanları hedefliyorlar. İn­sanlar aynı zamanda başkala­rının acı çekmesini ve ölümü­nü zevk için izleyen de tek tür herhalde.

    “Hayatta kalma oyunu” tü­rü, modern zamanların “glad­yatör arena”ları, sinema ve televizyonda oldukça popüler. “Squid Game”in yazarı ve yö­netmeni Dong-Hyuk Hwang, hikayesi Japon yönetmen Ta­kashi Mieke’nin 2014 filmi “As the Gods Will/Tanrıların İs­tediği Gibi”ne benzediği için intihalle suçlandı. Mieke’nin filminde lise öğrencileri despot dev bebeklerin yönettiği ba­zı çocuk oyunlarını oynama­ya zorlanıyorlar ve kaybeden­ler ölüyor. Bu da bir Manga’ya dayanıyor. Hwang hikayesine 2008 finansal kriz dönemin­de başladığını ve benzerlikle­rin tesadüf olduğunu söylüyor. Haklı da olabilir; çünkü “Squid Game” orijinal olmaktan çok “hayatta kalma” türü konvansi­yonlarıyla türetilmiş bir dizi.

    Akla hemen meşhur “Açlık Oyunları” (2012) geliyor tabii. Bu film dizisi de, 1999’da roma­nı, 2000’de filmi yapılan Japon “Battle Royale / Ölüm Oyu­nu”undan esinlenmişti. “Açlık Oyunları” ve “Ölüm Oyunu”, vahşeti faşizmle yönetilen dev­letlere bağlarken; “Squid Ga­me”de fakir insanların zengin­lerin eğlencesi için ölmesi fik­ri, 1983 yapımı John Woo filmi “Hard Target/Zor Hedef”te karşımıza çıkar. 1987 yapımı Arnold Schwarzenegger’li “The Running Man/Koşan Adam”da da toplumdan dışlanmış suçlu­lar devlet desteğiyle avlanıyor; 2005 yapımı “Hostel”de zengin işinsanlarının zevki için sırt çantasıyla seyahat eden genç­ler kaçırılıyordu.

    Bu türün köklerinin izini, 1924’te yayımlanan Richard Connell öyküsü “En Tehlike­li Oyun”a kadar sürebiliriz. Bu “ava giden avlanır” hikayesinde New Yorklu bir avcı Karayip­ler’de tekneden düşer ve sadist ve deli bir adamın yaşadığı bir adaya sürüklenerek kendisi ava dönüşür. Bunun en yeni uyar­laması “Lost” dizisinin yazarı Damon Lindelof’un yazdığı ve “Mare of Easttown”un yönet­meni Craig Zobel’in yönettiği, şu an Netflix’te oynayan, 2020 yapımı “Av”. Film, acınacak du­rumdakileri kaçırıp avlayan bir grup zengin Amerikalıyı konu ediyor.

    Kurbanlarına ölümcül oyunlar oynayarak hayatta kal­ma şansı veren seri katilli 8 filmlik “Testere” (2003-2021) serisini de; 1929 Buhranı’nda para kazanmak için bir mara­tonda ölümüne dans eden in­sanları konu eden “Atları da Vururlar”ı (1969) da, “Squid Game”in ilham perileri arasın­da sayabiliriz.

    Görüldüğü gibi bu mini dizi, belli bir tür geleneğinin ürünü. Ancak onu diğerlerin­den biraz ayıran iki özelliği var: Olayların bilinmez bir gelecek­te değil günümüzde geçmesi ve diziyi çok ciddi bir kapita­lizm eleştirisine dönüştüren özelliği; bu ölümcül yarışmala­ra katılan insanların bunu bile isteye, gönüllü olarak, “özgür irade”leriyle yapmaları. Hatta dizide “Darth Vader’ın kuze­ni” kılıklı yönetici, yarışmalar­da dışarıdakinden farklı olarak herkesin tamamen eşit olma­sıyla övünüyor. Öyle mi? Me­ritrokrasinin en büyük yalanı­nın oyunlaştırılması işte…Vah­şi kapitalizm dizide belki de en iyi şekilde, yarışmacıların oyunlardan sonra dinlenmeye çekildikleri lise spor salonunu andıran alanda tepelerinde sal­lanan dev, şeffaf, içi para dolu domuz kumbarayla semboli­ze ediliyor. Borç ekonomisinde her sıradan insanın tepesinde sallanan, bir ellerini uzatsalar ulaşabileceklerini sandıkları ama her büyük bedelli hamle­de daha da uzaklaşan bir havuç var. “Squid Game”in altın va­raklı, yırtıcı memeli, yırtıcı kuş, şans (erkek geyik) ya da güç (öküz) sembolü hayvan maske­li VIP’leri dünyanın servetinin yüzde 1’ine sahip zenginler ve o domuz kumbaranın/o havuç­ların ipleri onların ellerinde. Alacaklıları peşinde, milyon­larca borçla ailelerine bakmak zorunda olan insanların özgür iradeleri nasıl olabilir ki?

    Yönetici-asker-işçi hiyerarşisi Rütbeleri maskelerinin ortasındaki sembollerden anlaşılan pembe kostümlü “gardiyanlar” oyuncuları birbirine düşürmek için ellerinden geleni yaparken gerçek hayattaki hiyerarşiyi oyun sahasına da taşıyorlar

    Video oyunu ve distopya estetiğini birleştiren güçlü bir görsellikle çekilmiş “Kalamar”­da, meraklısının hoşuna gide­cek, Kore popüler kültürüne dair birçok detay da var. Örne­ğin ana karakter Gi-Hun oyun arenasında uyandığında çalan Haydn’ın trompet konçertosu, üniversite bursu vaadiyle lise­li öğrencileri birbirleriyle mü­cadeleye sokan bir programın müziği. Gi-Hun ve çocukluk arkadaşı Sang-woo’nun büyü­dükleri Ssangmun-dong ma­hallesi, Seul şehrinin fakir bir bölgesi, Oscarlı “Parazit” fil­mindekine benzer sefil evlerin mahallesi.

    Dizi boyunca pembe kos­tümlü, rütbeleri maskelerinin ortasındaki kare (yönetici), üçgen (asker) ve yuvarlak (iş­çi) sembollerinden anlaşılan oyunun yöneticileri, oyuncula­rı birbirine düşürmek için elle­rinden geleni yapıyor. Kapita­list düzendeki düşük seviye yö­neticiler gibi anlamsız bir güç tribindeki üçgen surat yöne­ticiler kendi altlarını ezerken, onların da ancak sisteme hiz­met ettikleri sürece hayatta ka­labildiklerini anlıyoruz. Tabii aralarında ölenlerin organları­nı satarak yan gelir elde eden “yozlaşmış”ları da var.

    Bir diğer yan hikaye de, ya­rışmalara katıldığını düşündü­ğü kardeşini bulmak için bu ça­lışanların arasına sızan dedek­tif. Derinine işlenen 5-6 ana ve yan ana karakterin birbirleriyle ilişkileri üzerinden onur, ada­let, iyilik, kötülük, dayanışma üzerine insan davranışları adı­na çok şey öğreniyoruz.

    İnsan başkalarının acısın­dan beslenen; “schadenfreude” (Almanca “schade”/ zarar, zi­yan ve “freude” / sevinç, mut­luluk kelimelerinin birleştiril­mesiyle elde edilmiş, “başka­sının başına gelen kötülüğe sevinme” anlamında) kelime­sini icat etmiş; acımasız ölü­müne rekabetçi ve şeytani bir tür; evet. Ancak “Squid Game”i çıkar çıkmaz dünyanın en çok izlenen dizisi yapan yalnızca insan türünün iğrenç vahşet ve kan izleme merakı değil. Ser­vet eşitsizliği, vahşi kapitalizm, borç ve ekonomik çaresizlik en zengin yüzde 1 dışında kalan tüm insanlığa dokunan büyük dertler olduğu için, özdeşleşip empati kurabildiğimizden do­layı da heyecanla izliyoruz bu diziyi.