Yerleşikliğe geçiş, bir süreçtir. İçasya tarihi açısından bakınca, yerleşik hayata geçme süreci tek model üzerine kurulu değildir; zaman ve şekil açısından çeşitlilik gösterir. Göbeklitepe ve etrafındaki Karahantepe dahil 11 diğer tepe, bizi bu konularda yeniden düşünmeye sevketmektedir. Siyasi değişimler, yerleşiklikten önce gelmiş; “ağırlık”, yani insanların yanlarında yük, siyasi yapının geliştirilmesinde rol oynamıştır.
Yerleşiklik bize göre, olması gereken bir durum; yerleşik hayata geçmeden hayvancılıkla geçinen göçebe topluluklar artık bizim için yabancıdır. Bizim için doğal olan “yerleşiklik”, Batılı sosyal bilimciler ve arkeologlar için endüstri toplumundan önce evrimin son basamağı idi. Ben de Ortaasya tarihi ve göçebe halkları merak etmeye başlayınca, evrimi Gordon Child gibi arkeologların kitaplarından avcılık-toplayıcılık, göçebelik ve yerleşiklik sırası ile öğrenmiştim. Yerleşiklik, tarih öncesi dönemler için evrimin son merhalesi, uygarlığın başlangıcı idi; yazı da tarih de yerleşince ortaya çıkıyordu.
Bu işlerin böyle olmadığı, önce 1992’de UNESCO İpek yolu seferinde anlaşılmış oldu. Moğolistan’da Göktürk devri anıtlarının ışığı altında o zamana kadar geçerli olan tarih öncesi göçebelik anlayışının doğru olmadığı kanısı ile göçebe toplumları araştırmak için bir uluslararası enstitünün kurulması için tavsiyede bulunuldu. Sonuçta IISNC (https://en.unesco.org/silkroad/silk-road-institutions/international-institute-study-nomadic-civilizations) adını alan enstitü 1998’de kuruldu. Ancak bizde eski anlayışın değiştiğini söylemek biraz zor gibi… Hatta yerleşik hayata geçiş genellikle “sınıf atlama” gibi algılanabiliyor.
Aslında yerleşikliğe geçiş bir süreçtir. Ayrıca İçasya tarihi açısından bakınca, yerleşik hayata geçme süreci tek model üzerine kurulu değildir; zaman ve şekil açısından çeşitlilik gösterir. Anadolu’da Göbeklitepe ve etrafındaki Karahantepe dahil 11 diğer tepe, bizi bu konularda yeniden düşünmeye sevketmektedir. Burada, yerleşikliğe geçmeden önceki döneme ait bir inanç sistemine ait yapılarla karşılaşmaktayız.
Göçebe hayvancılıkla hayatlarını idame ettirmiş olan Türk ve Moğol halkları ise yerleşikliğe geçmeden önce değişik modellerle algılayabileceğimiz siyasi yapılar geliştirmişlerdir. Kısacası siyasi değişimler, yerleşiklikten önce gelmiştir. Bu modellerden biri de, yerleşikliğe geçmeden önce “ağırlık” kavramının yani insanların yanlarındaki yükün siyasi yapının geliştirilmesinde oynadığı roldür.
Önceleri “ağırlık”ları için özel ve sabit bir mekan geliştirmemiş göçebe toplumlarda onların “gayrimenkul”ü ata mezarları idi. Bir Özbek kadınının 19. yüzyılda Macar gezgini Ármin Vámbéry’ye söylediği gibi “insan olan hareket eder; ancak ölüler hareket etmez”di. Yani ataların istirahatgahı olan mezarlıklar da hareket etmiyordu. Oysa yaylalar, kışlaklar, kışlaklardaki ağıllar, coğrafya değiştikçe yer değiştiren mekan ve yapılardı.
Ancak toplum yapısının değiştiği, geçim konusunda salt hayvancılıkla yetinilmediği, hareketliliğin arttığı dönemlerde başka topluluklarla münasebetlerin çatışma ve çarpışmalar şeklini almaya başladığını görürüz. Böyle dönemlerde artık sadece hayatını devam ettirmek için hayvancılıkla geçinen göçebe bir toplum değil de; yeni bir düzen geliştirmeye girişen, bu bağlamda başka topluluklara “ayar veren” ve bu “teklifler”e ayak uydurmayanlar üzerine önce kısa da olsa seferler düzenleyen gruplar görülür. Bunlar, ele geçirdikleri malları (ağırlıkları) artık sabit bir yere koyma ihtiyacı hissetmektedir. Evvelce ağırlıklarını farklı yerlerde bırakan topluluklar, bu işlemi Eski Türk dilinde “ağruk” (Clauson 1972: 90b; Doerfer II: no 496), Moğolcada da “a’uruğ” şeklinde karşılamışlardır. Bu kelime günümüz Moğolcasında “avraga” şeklinde bir mekan ve bir pınarın adı olarak yaşamaktadır (hatta bu pınardan çıkan su kutsal, şifalı ve lezzetli görüldüğü için şişelenip başkent Ulan Bator’a gönderilmektedir). Bugün müze olan bu mekanda bina kalıntıları, çanak-çömlek, Çin usulü cetvel gibi, Çinggis Han dönemi ağırlıklarını görebiliyoruz. Burası, ancak Çinggis Han’ın oğlu Ögedey Han’ın Karakurum şehrini kurduğu dönemlerde “ordo” adını almıştı ve tahta geçen hanlar bu ilk ordoyu kutsal bir mekan olarak ziyaret ediyorlardı (atwood).
Türkçede hükümdarın karargahı anlamına gelen “ordu”, Moğolcada “ordo” olmuştu. Marco Polo’nun “Quinsay” diye bahsettiği “xingzai”, huzuruna çıkılan kişinin müteharrik (yer değiltiren, hareket hâlinde) olduğuna işaret eder. Osmanlılar da aynı kavramı “otağ-ı hümayun” ile karşılamışlardır. Kısacası otağ nereye kurulursa, orası siyasi, ekonomik merkez olurdu. Bugün “avraga” denilen mevki ise bu merkezin artık sadece karar verme yeri değil aynı zamanda birikime (ağırlıklar) başlandığı yer olduğunu bize gösterir. Bu örnekte siyasileşme ve merkezîleşmenin, yerleşmeden
14. yüzyıl Normandiya’sında bir tecavüzün ardından yargılama sürecini işleyen “Son Düello” filmi, “kadının beyanı esastır” ilkesi üzerine Ridley Scott imzalı bir Ortaçağ draması. Film, sıra kadınlara geldiğinde yüzyıllar geçse de değişmeyen tartışmaların da hikayesi.
DEFNE AKMAN
Ridley Scott’un son filmi, 14. yüzyıl Normandiya’sında bir tecavüzün ardından yargılama sürecini ve “son düello”yu anlatıyor. “The Last Duel”, kadınlar bir şikayette bulundukları zaman onlara inanılması ve gereğinin yapılmasını gündeme taşıyor. Bir başka öneme de sahip: Tarihî kişilikleri ve olayları konu alan filmin karakterlerinden Jean de Carrouges (Matt Damon), Yıldırım Bayezid döneminde Niğbolu Muharebesi’nde yenik düşen ve ölen ünlü bir Fransız şövalye.
“The Last Duel” 1386’da bir düello sahnesiyle açılır. Jean de Carrouges, bir zamanlar arkadaşı olan Jacques Le Gris’ye (Adam Driver) meydan okur; zira karısı Marguerite (Jodie Comer), Le Gris’yi tecavüzle suçlamaktadır. Carrouges şerefini korumak ve karısı adına adaleti sağlamak için Le Gris ile savaşacaktır. Tanrı, düelloyu kazananın yanındadır. Hemen belirtmek lazım ki, olur da kocası düello sırasında ölürse Marguerite iftira nedeniyle diri diri yakılacaktır!
Film, olayları Jean de Carrouge’un gerçeği, Le Gris’nin versiyonu ve Marguerite’in hikayesi olarak üç farklı perspektiften anlatıyor. Erkeklerin abartılı zafer hikayelerinden sonra sıra hakikate, Marguerite’e geliyor. Olayların akışı, bir cinsel saldırı olduğunda kadınlara inanmamak, kurbanın suçlanması, mağdurun değil ama kocanın saygınlığının zedelenmesi ve tecavüz genelgeçer kabul edildiği için, kadınların konuyu fazla uzatmayıp yoluna devam etmesinin istenmesi bakımından neredeyse günümüzle birebir aynı.
Film, Eric Jager’ın 2004 tarihli The Last Duel: A True Story of Crime, Scandal, and Trial by Combat in Medieval France kitabından uyarlandı. Eserin Türkçe çevirisi yakın zamanda İthaki Yayınları tarafından Son Düello adıyla yayımlandı. Adam Driver, Matt Damon ve Ben Affleck başrollerde…
Jean de Carrouges, İngiltere ve Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ile birçok muharebeye katılmış bir şövalyeydi. Babası bir asildi. Ailesi kendilerine ayrılmış arazide yaşıyordu. Jacques Le Gris ise ilk çocuğunun vaftiz babasıydı. Daha sonra Le Gris’nin yıldızının parlaması ve Kont Pierre d’Alençon ile yakınlaşmasıyla birlikte arkadaşlıkları bozuldu. Carrouges, ilk karısı Jean de Tilly ve oğlu ölünce 1380’de Marguerite ile evlendi. Jean de Carrouge, Kont Pierre d’Alençon tarafından satın alınıp Le Gris’ye hediye edilmiş ama aslında Marguerite’in babasının mülkü olan Aunou-le-Faucon’u talep etti. Kontun kuzeni olan kral 6. Charles, tüm arazilerin sahibi olduğunu ilan edince, bu paylaşım içinden çıkılmaz bir hal aldı. Carrouges, yasal haklarını aramak istediğinde ise kıskanç ve geçimsiz bir adam olarak nam saldı.
Jodie Comer’ın canlandırdığı Marguerite, sesini duyurmak için vargücünü ortaya koyuyor.
Tüm bunlar olurken Marguerite, Ocak 1386’da evde yalnızken Le Gris’nin tecavüzüne uğradı. Marguerite’in bu saldırıyı ifşa etmesi o zaman için alışılmamış bir şeydi. Kocasının desteği olmadan konuyu mahkemeye taşıyamazdı. Resmî araştırma aylar sonra yapıldığında Marguerite hamileydi. Dava, önce Kont Pierre’in nezaretindeki bir mahkemede görüldü. Kontun sanıkla olan yakın ilişkisi aşikar olduğu için Carrouges ve Marguerite duruşmaya katılmadılar bile. Ardından meseleyi krala götürdüler ve dava Paris Parlamentosu’na taşındı. Bir sonuca varamayan mahkeme ise düello kararını alarak, teoride yargıyı Allah’a havale etmiş oldu. Marguerite’in Latince olarak yazılan yaklaşık 1.000 kelimelik şahadetnamesi bugün Archives Nationales’da korunmakta.
Filmde Ben Affleck tarafından canlandırılan Pierre d’Alençon ise 4. Charles’ın kuzeni ve dönemin en zengin baronlarından biriydi. 1396’da Niğbolu’da savaşacak; burada 66 yaşında ölecekti.
Sanatçı kadınların ‘çiçeklerle bezeli’ yolları
Deniz Artun küratörlüğündeki “Ben-Sen- Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı” sergisi 1850–1950 arasında Türkiye’de yaşamış 117 kadın sanatçıyı buluşturuyor.
Semiha Berksoy’dan “Annem ve Ben”.
Küratörlüğünü Deniz Artun’un üstlendiği “Ben- Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı” sergisi 9 Ekim’de İstanbul, Beyoğlu’ndaki Meşher’de kapılarını ziyarete açtı. Galerinin üç katına yayılmış olan sergide 117 sanatçının 232 eseri bulunuyor. Sergi, 1850-1950 arasında Türkiye’de yaşamış sanatçı kadınların işlerini biraraya getiriyor.
Ziyaretçileri giriş katında sergiye adını veren Şükran Aziz’in “Ben-Sen-Onlar” adlı eseri karşılıyor. Bu katta, adlarını duyuramamış kadınların farklı yüzlerini bizlere yansıtmak için farklı köşelere yerleştirilmiş aynalar dikkati çekiyor. Yarı yolda bırakılmış kariyerler, dönülmüş yollar, mütevazı olmaları gerektiği için gölgede kalmış yetenekler burada büyüyerek ve yükselerek karşımıza çıkıyor. Yıldız Moran – “Yankı” (1952), Müreccel Küçükaksoy – “Otoportre” (1950), Iraida Barry – “Yeşil Kadın” bu bölümde sergilenen çarpıcı eserler arasında.
Birinci katta “Sen” temasına ait çalışmalar var. Eserlerin büyük bölümü şefkat, aile ve anne olma deneyimini içeren portrelerden oluşuyor. Burada, Deniz Bilgin’in “Madonna and the Child” (1996), Emel Korutürk’ün “Zeynep”, Vildan Gezer’in babasını resmettiği tuval üzerine yağlıboya “Ömer Bey” adlı tabloları dikkati çekiyor.
85 farklı sanatçıdan 116 çiçek temalı eserin sergilendiği ikinci ve son kat ise “Onlar”a ayrılmış. Sanatçı kadınların çoğundan güvenli ve zarif olanı resmetmesi beklendiği, bu yüzden çoğu ancak çiçekleri konu alan resimler yapabildiği için çiçek teması ayrı bir öneme sahip. Bu bölüm, kendisine kırılgan, domestik, sıradan, duygusal, dekoratif gibi sıfatlar yakıştırılan sanatçıları anlamak bakımından da kayda değer. Füreya Koral – “Seramik Anfora”, Neşe Aybey – “Manolyalı Kız”, Tiraje Dikmen – “Vazoda Çiçekler” bu bölümde görebileceğiniz eserler arasında.
27 Mart 2022’ye kadar Salı-Pazar, 11.00-18.00 arasında ücretsiz olarak ziyaret
12 Eylül 1980 tarihinde, daha önceden planlanan bir yurtdışı seyahati için Ankara-Esenboğa havalimanına gelen Ozan Sağdıç, yeni basılan şiir kitabını buradaki PTT’den Bülent Ecevit’e yollar. O gün yapılan askerî darbe sonrası Başbakan Ecevit gözaltındadır ve Çanakkale’ye götürülmüştür. 25 Eylül’de Ecevit’ten bir mektup gelir. “Türkiye Cumhuriyeti böyle başbakanlar da görmüştür” dedirten bir mektup!
Daha cumhuriyeti kurarken, çokpartili demokrasi Mustafa Kemal’in idealiydi. ‘Serbest Fırka’ denemesi, cumhuriyetin henüz hazmedilemediği bir ortamda irticanın hortlaması anlamında eylemlere, kargaşa ve kalkışmaya dönüştüğünden zorunlu olarak ertelenmişti. Atatürk’ün vefatıdan hemen sonra 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Bu dönemi devlet adına kazasız belasız atlatmayı başaran zamanının Cumhurbaşkanı İnönü’nün iradesiyle savaş sonrasında, 1945 yılında çokpartili düzene geçildi.
Muhalefet en etkin biçimde Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’ın “Dörtlü Takrir” hareketi ile başlayan bir gelişmeyle kurulan Demokrat Parti’den geliyordu; etkili de olmuştu. Nitekim 1950 seçimlerinde DP iktidar oldu.
İlk 4-5 yıl boyunca işler iyi gitmişti. Ancak daha sonra, idari ve mali konularda sıkıntılar başladı. Toplumda huzursuzluk artarken Menderes hükümetleri de giderek hırçınlaşmış, baskı rejmi kurma yoluna gitmişti. İnönü’ye gezilerinde engelleme ve saldırı girişimleri olmuş, “Vatan Cephesi” adında ayrılıkçı bir oluşum meydana getirilmiş, Meclis’te Tahkikat Komisyonu adıyla mahkeme üstü ceza kararları verecek bir organ icat edilmişti. Gazeteciler hapsediliyordu. Gençlerle güvenlik güçleri arasında her gün üzücü olaylar, çatışmalar meydana geliyordu. Sabotaj, saldırı ve siyasi cinayetler başlamıştı. Baskı, sıradan halkı da etkileyen bir hâl almıştı. İşte bu ortamda çıkar yol aranırken, bazı askerler, hatta küçük rütbeli subaylar durumdan vazife çıkardı.
Darbe öncesi, kendi evinde… 80 Darbesi’nin ardından askerlerin kibarca “misafir ediyoruz” diyerek gözaltına aldıkları dönemin başbakanı Bülent Ecevit, kendi evinde, kütüphanesinin önünde Ozan Sağdıç’a poz vermiş.
Hayat mecmuasının Ankara Bürosu 1960’ta açılmıştı ve derginin İstanbul’daki ilk kadrolu foto muhabiri olarak o yılın Nisan ayında Ankara’ya gönüllü atanmıştım. Tam 1 ay sonra, 27 Mayıs darbesi olmuştu. Kendileri “Beyaz İhtilal” gibi sıfatlar yakıştırmaya çalıştılarsa da, ben ona şahsen “Mahçup İhtilal” diyorum. Zira genç bir gazeteci olarak, o dönem Millî Birlik Komitesi’nin pek çok üyesini yakından tanımak fırsatını bulmuştum. Aralarında çok az kişi hariç (ki bilindiği gibi onları da tasfiye ettiler), darbeyi istemeden yapmış gibi bir hâlleri vardı. Hatta bir röportajda, onlardan biri olan Osman Köksal şöyle demişti: “Biz kesinlikle kalmak niyetinde değildik. 20-30 gün içinde bir seçim yapılacak ve biz de kışlalarımıza dönecektik, niyetimiz böyleydi. Konuştuğum arkadaşların hepsi böyle düşünüyorlardı. Ancak bizi hocalar korkuttular. ‘Bırakıp gidemezsiniz. Bir hükümet devirmişsiniz. Eğer onlar yargılanıp hüküm giymezlerse, siz suçlu duruma düşersiniz. Gelen kim olursa olsun, sizi asla ordudaki yerlerinize döndürmez. İsyan etme suçundan hüküm giyersiniz. Bu da idamınıza kadar varan bir yoldur’ dediler” diye konuşmuştu.
27 Mayıs’a ve sonraki döneme dair anılarım oldukça zengin. Millî Birlik Komitesi, Yassıada davaları, Kurucu Meclis, parlamenter sisteme (bir senato deneyimi ilavesiyle) dönüş… İstikrar sağlamak üzere İsmet İnönü’nün başbakanlığı. Onun iradeli tutumu sayesinde iki askerî darbe girişiminin atlatılması. Daha sonra Demirel hükümetleri, Ecevit- Erbakan koalisyonu, Kıbrıs Harekatı… Gürsel, Sunay ve Korutürk’ün cumhurbaşkanlık dönemleri, Ecevit-Demirel anlaşmazlıkları, aylarca bir türlü yeni cumhurbaşkanı seçilememesi. Ülkede giderek anarşinin (o dönem şimdiki “terör” yerine kullanılan terim) tırmanması, halkın kutuplaştırılması, şiddete varan gençlik hareketleri, her gün en az 20-25 suikast, cinayet… Ve 12 Eylül darbesi…
‘Ellerinle büyüttüğün çiçeği koparsalar…’
Bülent Ecevit’in Ozan Sağdıç’ın hediyesine cevaben yazdığı mektupta, kendi yazdığı bir şiir de vardı.
1980’de Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süresi dolmuştu. Benim o sıralarda basında fiili bir görevim yoktu. Ancak ortamdaki gergin havadan iyiden iyiye bunalmıştım. Köln’de 2 yılda bir, “Fotokina” adında fotoğrafçılık ve filmcilik alanındaki gelişmelerin sergilendiği bir fuar vardır. Eylül ayı tam da onun zamanıydı. Hem biraz ferahlama ihtiyacından hem de yararlı bir iş görmeye vesile olur düşüncesiyle, Almanya’daki fuar öncesi Londra’ya gitmeye karar vermiştim. Biletim de 12 Eylül tarihliydi!
Gece 22.00 civarıydı. Telefonum çaldı. Arayan şoför arkadaştı. “Abi, bizim durağa askerler ve polisler geldi. Hepimizin evlerimize gitmemizi söylediler. Durağı da kapattılar. Seni gelip alamayacağım, kusura bakma” dedi.
Bir yanda tasarladığın yolculuğu yapamamanın düşkırıklığı, diğer yanda “ortada olağanüstü bir durum var, acaba ne oluyor?” onun merakı… Sabaha karşı 03.00’te ağır askerî araçların gürültüsü başladı. Evim hemen Milliyet’in karşısında. Derken gazete bürosunda bir ışık yandı. Çok geçmeden başka ışıklar da onu izledi. Belli ki gazeteci arkadaşlar göreve başlamışlardı. Derhal oraya koştum. Büro şefi Orhan Tokatlı’nın bir kitap büyüklüğünde radyosu vardı. O radyonun dalga boyutlarını teknisyen bir arkadaşı modüle etmişti. Polis telsizlerini, hatta Sıkıyönetim Komutanlığı’nın haberleşmelerini bile dinleyebiliyordu. Ben de aralarına karıştım. 12 Eylül’de Ankara’da ne olup bittiyse, naklen yayın gibi duyup-izledik. Hangi binalarda tedbirler alınmış, nerelere yönelmesi emredilmekte, kulaklarımızla duyuyorduk. Solcu ya da sağcı gençlerin duvarlara yazdıkları sloganların gece karalığında silinmesi de yapılan işler dahilindeydi. Bir ara bıçak gibi bir sesin “Kaldırın oradaki o pislikleri” dediği duyuldu. Emin olmamakla birlikte, Kenan Evren’in sesine benzetmiştim.
Sabah saat 07.00 civarı idi. Orhan Tokatlı masaya avcunu “şak” diye yapıştırdı; “Bu iş bitmiştir arkadaşlar” dedi. Bir ara ben cebimden uçak biletini çıkararak havada salladım: “Bakın arkadaşlar, ben bu sabah Londra yolcusuydum. Gidemedim ve bu biletim de yandı” dedim. Orhan Tokatlı “Yoo” dedi birden, “Fuara gitmiyor musun kardeşim, bu bir görev sayılır. Basın mensuplarına bir çıkış kısıtlaması yok. Hem kullanamadığın bilet de yanmış sayılmaz, o sefer yapılamadığı için halen geçerlidir” demez mi… Sonra devam etti: “Ben Merkez Komutanı ile konuştum, bize yasak yok. İstersen senin için bir daha konuşayım” dedi. Hemen telefona sarıldı, bir numara çevirdi. Telefonun öbür ucundaki kişiye “Komutanım” diye hitap ediyor ve samimi bir dille “Bizim yurtdışına çıkacak görevli bir arkadaşımız var, Ozan Sağdıç. Kendisi tereddüt ediyor, çıkışında herhangi bir sakınca yok değil mi?” şeklinde konuşuyordu. Konuşmasını bitirince bana “Gördün mü bak, hiçbir sakınca yokmuş. Bence sen hemen havaalanına git, gönlün ferah olsun” dedi. Dediğini yaptım, bir süre sonra Esenboğa Havaalanı’ndaydım.
Bir dönemin sonu diğerinin başı Kapanan bir dönemin son TBMM başkanı Cahit Karakaş ile 12 Eylül darbesinin lideri olacak Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, TBMM binasının girişine dikilecek Atatürk anıtının proje yarışmasının jürisinde (üstte).
12 Eylül öncesinde bir şiir kitabı yazmıştım. Çağla Çağı isimli şiir kitabımı 11 Eylül 1980 günü Meclis matbaasından teslim almıştım. Öyle bir kitap ortaya çıkmıştı ki, daha sonra posta ile kitabımı sunduğum kişilerden, ömrünü matbaacılık mesleğine vakfetmiş sayın Şevket Evliyagil bana cevaben gönderdiği kısa bir mektupta “Kitabın bir baskı şaheseri” tümcesini kullanmıştı.
Yanıma birkaç tane de her birini bir zarfa koyduğum şiir kitaplarından almıştım. Göndermeyi tasarladığım kişilerin başında da Sayın Bülent Ecevit bulunuyordu. Kendisiyle dostluğumuz gayet iyiydi. O ve eşi Rahşan Hanım, gazeteci arkadaşım Mete Akyol ve eşi Gülçin Hanım, ben ve eşim Olcay Hanım altılı bir grupçuk oluşturmuştuk. Birimizin evinde buluşup, siyaset konularından uzak sohbetler ederdik. Sayın Ecevit’in şair yanından da haberdardık tabii. Benim bu arzum da “Bizim de bu tasta tarağımız var yani” gibisinden bir çalım satma hevesiydi belki.
Dönelim Esenboğa’ya… Havaalanında küçük bir PTT şubesi mevcuttu. Oradan Bülent Bey’e kitaplarımdan birini postalasam diye düşündüm. Bir taraftan da her fırsatta haberleri dinliyoruz. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit’in askerlerin nezaretinde Çanakkale’ye sevkedildiği söyleniyor. Henüz ne Gelibolu’nun ne de Hamzaköy’ün adı ediliyor. ‘Ya herrü ya merrü’ deyip kalemi elime aldım. Zarfın üzerine adres olarak aynen “Sayın Bülent Ecevit, Askerî garnizon, Çanakkale” diye yazdım. PTT’in cam duvarlı ofisine yanaştım; zarfı gişe gibi açılmış pencerecikten içeri uzattım. Zarfı alan memurun yüzünü göremiyorum ama elini görüyorum. Zarfı tutup üzerini yanındaki arkadaşına gösterecek şekilde uzattı; arkadaşı “bize ne” der gibilerden omuz sikti. Bunun üzerine ilk memur zarfın üzerine “Esenboğa, 12 Eylül 1980” mührünü basıp gönderilerin bulunduğu seleciğe uzatıp attı.
Dış hatlar bölümüne açılan kapının yanına bir masa koymuşlar. Masanın arkasında iki hava subayı oturuyor. Pasaportumu, basın kartımı ve biletimi gösterdim. Daha yetkili olduğunu sandığım subay “İyi ama kardeşim” dedi, “yurtdışına çıkış yasağı var. Biz burada boşuna mı oturuyoruz? Kimseyi salamıyoruz” dedi. “Ama” dedim, “basın mensuplarına böyle bir yasak yok. Az önce Merkez Komutanı ile konuştuk. O da teyit etti”. Havacı subaylar hoş insanlardır, severim onları. Katı bir direnç gösterme hevesinde değillerdi. Masaya bir de telefon hattı çekmişler. “Bir dakika” dedi, Ahizeyi eline aldı. Sanırım kendisi Merkez Komutanlığı’nı aradı. “Komutanım” diye başladığı sözünü “Evet efendim, başüstüne efendim, tabii efendim, emredesiniz efendim” gibi sözlerle sürdürdü. Ne konuşulduğunu merak ediyordum.
Türk siyasetinin‘ak güvercin’i 5 Kasım 2006’da hayatını kaybeden Bülent Ecevit, hem kendisinin hem de partisi DSP’nin sembolü olmuş “ak güvercin”le…
Ahizeyi yerine bıraktıktan sonra yüzüme gülerek baktı. “Çıkabilirmişsiniz kardeşim” dedi, “hatta ağzımıza bile …”. Bu cümlenin arkasını yazmayayım, herkes tahmin edebilir ne olduğunu. Pasaportuna yurtdışına çıkış tarihi “12 Eylül 1980” damgası basılmış nadir kişilerden biri olarak gururla uçağa binmekteydim.
Avrupa’da bir süre dolaştıktan sonra, yurda döndüğümde, Kenan Evren her şeye hakim bir konumda görünüyordu. Bunlar başka konular. Ancak benim için ilginç bir haber vardı. Adresi kesin yazılamamış Sayın Bülent Ecevit’e göndermiş olduğum kitap, o kargaşalıkta PTT’miz tarafından doğru adrese ulaştırılmıştı.
Askerlerin kibarca “misafir ediyoruz” dedikleri gözaltı durumundaki sayın Ecevit’e de paket iletilmişti. 12 Eylül 1980 tarihli gönderime, Bülent Bey’in 25 Eylül tarihli teşekkür ve iltifat yüklü cevabi mektubu, benim için çok kıymetliydi.
Goya, 1. Maximilian’ın idam infazını konu edinirken sahneyi kafasında “kurmuştu”; başvurabileceği fotoğraf (1808’de!) yoktu (olamazdı). Buna karşılık Goya’nın tablosu Manet’nin, Picasso’nun, Yan Pei-Ming’in ve başkalarının resimlerinin algoritmasını oluşturdu. Saddam Hüseyin’den Kaddafi’ye, sanatçı elinden maktulleri konu edinme eğilimi ve bunun doğurduğu estetik ve politik sonuçlar…
Bundan 9 sene önce yayımlanan Geronimo’nun Ölümü’yle ikonaklazma sorununun çağdaş hâli üzerinde durmak istemiştim. Herşeyin ekranlardan izlendiği, dışına bakılmaz olduğu bir dünyada ne ne kadar gösteriliyor, görünür kılınacaklara kim(ler) karar veriyordu? Usame Bin Ladin’in öldürüldüğü operasyon, benim gözümde tipik denektaşı rolünü üstlenmişti.
Öncesi vardı, olmuştu: Saddam Hüseyin’in asılmasının korsan kaydı sözde tepkiler uyandırdıysa da bugün bile internet ortamında dolaşımda.
Sonrası, gecikmeden olacaktı: Kaddafi 2011 Ekim ayının 23’ünde “büyük olasılıkla” öldürülmüştü ve cesedinin görüntüleri yayımlanmıştı -o hareketli görüntülere de aynı kaynaktan ulaşılıyor hâlâ.
Gösterilmekte sakınca görülmeyen kayıtlar bunlar: İlkinin ‘sorumlu’ları Iraklılar, ikincisininkiler Libyalılar -oysa Bin Ladin’i öldürenler Amerikalılar ve o görüntüler kilit altında. ‘İzinli versiyonları’ için bkz: “Zero Dark Thirty”; Kathryn Bigelow’un 2012 yapımı filmi.
İkiyüzlülük ile yüzsüzlük sırt sırtadır.
Bir cesedin yalnızlığı Ressam Yan Pei-Ming, Kaddafi’nin cesedini resmettiği tabloyla ilgili bir röportajında şöyle diyordu: “Kaddafi’nin cesedini gösteren bütün fotoğraflarda başka insanlar da vardı. Bacaklar, yürüyen insanlar, üzerinde yattığı şilte, etrafına saçılmış eşyalar… Bu resimle ona haysiyetini geri verdim. Burada ölümüyle başbaşa. İnsan olma yalnızlığında. Kendi kurbanlarının kurbanı olarak”.
Burada, sorunlu bölgeye geçiyorum: Sanatçı elinden maktulleri konu edinme eğilimi ve bunun doğurduğu, doğurabileceği estetik ve politik sonuçlar.
Başlamadan yarıyarıya ontolojik temelli bir soru: Resmin arkasındaki fotoğrafı sanat kılmayan onun hangi temel özelliği? Yanıtını havada asılı bırakmayı yeğlediğim soru/n.
Kaddafi’nin ölümünün videosu Batı medyasında tartışmalar doğurmuştu: Kanlı sorumlulukları bulunan bir diktatör de sözkonusu olsa, öldürülmesini veren görüntüler, kanlı cesedinin fotoğrafı yayımlanmalı mıydı? İkilemin hâlâ geçerli olduğu, görüntülerin dolaşmasından belli.
Oldukça rötuşlu, çünkü görece ‘temiz’lenmiş hâldeki fotoğraf, Kaddafi’nin cesedinin kaldırıldığı bir odada çekilmiş; yeri gizli tutulan (ne zamana dek?) bir noktaya gömülmek üzere götürülmeden önce. Fotoğrafçının adını “copyright” nedeniyle biliyoruz: Rémi Olchik, Paris Match dergisi için belgelemiş durumu: 24 Ekim 2011. Yan Pei-Ming de sıcağı sıcağına yapmış 110×157 cm’lik yağlıboya tablosunu. Fotoğrafçı gibi orada mıymış; hayır; fotoğraftan yola çıkarak Dijon’daki stüdyosunda gerçekleştirmiş “Kaddafi’nin Kadavra”sını. Bir söyleşisine “fotoğraflar bana bilgi (information) sağlıyor” demiş Pei-Ming: “Ona haysiyetini iade ettim. Ölümüyle başbaşa. İnsan olma yalnızlığında. Kendi kurbanlarının kurbanı olarak”.
“Bilgi”, burada yeterli mi? Fotoğrafı görmeseydi resmini böyle yapacak mıydı? Ressamın fotoğraftan yararlanmasında hiçbir gariplik yok; üzerinde durduğum sorun geçişimin nasıl tanımlanacağı. Tasavvur edilen ile saptanan arasındaki farka büyüteçle bakılmalı. Goya, 1. Maximilian’ın idam infazını konu edinirken sahneyi kafasında kurmuştu; başvurabileceği fotoğraf (1808’de!) yoktu (olamazdı). Buna karşılık Goya’nın tablosu Manet’nin, Picasso’nun, Yan Pei-Ming’in ve başkalarının resimlerinin algoritmasını oluşturmuştu. Deleuze’ce söylenirse: “Tekrar ve Fark” canalıcı ayrışma alanları.
Ölü/m koleksiyonu İtalyan dışavurumcu Luca del Baldo’nun favori temalarından olan ceset koleksiyonu içinde ‘Kral Ubu’ diye adlandırdığı Kaddafi’nin yanında Mussolini’den Franco ve Kennedy’ye pek çok ünlü isim var. Che Guevara’yı resmettiği tablodaki Doğa Tarihi Müzesi arkaplanında Stephen Hawking de görülüyor.
Kaddafi’nin kadavrası, başka bir bağlamda üzerinde durduğum ‘ölüm ressamı’(!) Luca del Baldo’da karşımıza çıkıyor. İtalyan ressam ‘Kral Ubu’ nitelemesiyle içindeki kara mizahçıyı işe koşmuş. Yararlandığı fotoğraflardan uzaklaşmayı seçmiş; ayrıca, bir geç dönem dışavurumcusu. ‘Koleksiyon’unda Mussolini’den, Franco’dan Kennedy’ye, Che’ye bir ceset saplantısı ağır basıyor.
Ölü/m fotoğraflarından resme uzanan köprünün en başında 18 Ekim 1977 dizisiyle Gerhard Richter duruyor. Beaubourg’daki retrospektifinde karşılaştığım 15 resimlik bütün, Stammheim hapisanesi hücrelerinde intihar ed(il!)en Baader-Meinhof üyelerini konu ediniyor. Kim(ler) olduğunu biliyoruz o bile isteye bulanık kılınmış yüzlerin içinde.
Richter, resmî polis fotoğraflarından hareket ederek yapmıştı tablolarını; fotoğraflar Stern dergisinde yayımlanmıştı daha önce. Bu örneklerde “tekrar” ile “fark”ın arasının iyice açıldığını görüyoruz.
Bulanık sularda… Gerhard Richter, 18 Ekim 1977 tarihli 15 resimlik dizisinde, Stammheim hapisanesi hücrelerindeki Baader-Meinhof üyelerinin ölü bedenlerini kasıtlı olarak bulanıklaştırarak tuvale aktarmış.
Pei-Ming, del Baldo, Richter, başkaları: “Ceset” üzerinde yoğunlaşma gerekçeleri politik düzlemde çakışmıyor. “Haysiyet iadesi” kabaca deyişle insancıl yaklaşım; del Balto’nun gözünde tematik odaklanma önemli daha çok, hem Franco hem Che ‘antologya’sına girebildiğine göre. Buna karşılık, Richter’in seçim ve yaklaşımı, Schlöndorff kadar olmasa bile, yandaşlık vurgusu taşıyor.
Etik düzlemde, ressam fotoğraf(çın)ın karşısında bir bakıma masum görünüyor bana, ki yanılıyor olmayı göze alarak söylüyorum bunu.
Asal düğüm estetik sahada: “Tekrar ve Fark”, sefil post-modern parametrelere güler geçerim, her yapıtın öz-gün-lük derecesi açısından kavurucu bir ölçüt ikilisi.
17. asır sonunda duraklama dönemine giren Osmanlı Devleti’nin başkentinde düzen bozulmuş, asayiş kalmamış, ahlaksızlık almış yürümüştü. Bu dönemde gayrimeşru birleşmelerden doğup cami avlusuna bırakılan çocuklar, hamamların “külhan” kısmını mesken edinenler tarafından himayeye alınmış; örgütlenmiş ve “iyi aileden peydahlanmış” olmaları dolayısıyla bunlara “bey”, “külhan”da yetiştikleri için de külhanbeyi denmişti. Reşat Ekrem Koçu anlatıyor…
Reşat Ekrem Koçu
İstanbul’un kütüğünü tutan adam olarak ünlenen Reşat Ekrem Koçu’nun 1970’te yazdığı tefrika yazılarının üstbaşlığı “İstanbul Külhan Beyleri”dir. Tercüman gazetesinde yayımlanan bu tefrikalar; gençlik yıllarından beri ilgilendiği ve çeşitli vesilelerle yazdığı İstanbul’daki mertlik, kuvvet, mahalle adabı, güçlülük, yiğitlik gibi konuları işlediği yazıları gibidir.
Reşat Ekrem Bey’in bu konuda kaleme aldığı kitaplarından biri ise Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri isimli çalışmasıdır. İlk defa 1947’de “İstanbul Ansiklopedisi Bürosu Notları” başlıklı seriden çıkan bu özel kitapta Reşat Ekrem Bey şöyle diyor:
“Eski İstanbul meyhaneleri ile namlı meyhaneciler hakkında ilk mühim kayıtlara Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde rastlanır. Büyük seyyah ve muharrir Galata’dan bahsederken ‘Lebideryada Ortahisar’da ikiyüz adet kat kat harabat haneler, meyhaneler vardır ki her birinde beşer onbeşer yüz fâsık iyş ve işret edip hanende ve sazendegan ile hay huy iderler ki dillerle tarifi mümkün değildir’ diyor ve bu harabathanelerden Taş Merdiven meyhanesi ile Kefeli’nin, Manyalı’nın, Mihalaki’nin, Kaşkaval’ın, Sünbüllü’nün, Konstantin’in ve Saranda’nın meyhaneleri diye sekiz tanesinin adını veriyor; buralarda türlü türlü misket şarapları, Akona, Sakız, Mudanya, Edremit, Bozcaada şarapları bulunur, sokaklarda ayak başı açık yüzlerce sarhoşa rastlanır, perişan halleri sorulunca:
‘Öyle sermestim ki idrâk etmezem dünya nedir
Ben kimim, sâki olan kimdir, mey-i sahba nedir?’ cevabını verirler”.
Külhanilik ve külhaniler, Koçu’nun bu kitabı gibi İstanbul Ansiklopedisi’nde, Erkek Kızlar, Patrona Halil, Haşmetli Yosmalar, Forsa Halil, Kabakçı Mustafa gibi popüler tarih kitaplarında da sıkça karşımıza çıkar.
Yarım asır öncenin bir İstanbul tipi
Dr. Kâmil Yazgıç gazetedeki köşesinde “külhanbeyi”nin bir karikatürünü çizmiş; onu 25 yaşlarında, kaytan bıyıklı, keman kaşlı, filiz gibi bir delikanlı olarak resmetmişti. Başında dar Beyoğlu dedikleri sıfır numara kalıba çekilmiş siyah fesin püskülü daima önde..
Reşat Ekrem Bey’in Tercüman’da yazdığı tefrikaların ilki “Lehcei Külhaniye- Külhan Beyler Argosu” başlığını taşır. Bu yazıda Koçu, kendisinde bulunan “Lehcei Külhaniye” isimli yazma risaleden çevirdiği 100’e yakın kelimenin kaldığını, müstehcen olanların karşılıklarını boş bıraktığını, diğerlerini kaydettiğini yazar. 93 kelimelik bu küçük sözlükte “Bohça, Habaza, Hançer, Karanfil, Kasık Mancası, Lamelif, Mefret, Papaz, Şahmerdan, Şakaayık, Tirid, Zıbık” kelimelerinin karşılıkları müstehcen olduğu için boş bırakılmıştır.
Koçu’nun ikinci yazısı “Tarikat-ı Lâyhâriye’nin tarihçesi ve bazı vak’alar” başlığını taşır. Sonraki yazılarında da “Külhan Beyi Evren’in Hikayesi, Külhan Beyi Arslan’ın Hikayesi, Son Külhan Beylerinden Sâmi’nin Hikâyesi” başlıkları görülür.
Dedesi Ebüzziya Tevfik Bey’in Yeni Osmanlılar Tarihi’ni notlar ile yayımlayan (İstanbul, 1973-1974, Kervan Yayınları) Ziyad Ebüzziya’nın Reşad Ekrem Koçu’nun yayımlanmamış notlarını görerek onun izniyle neşrettiği bilgilere göre külhanbeyliğin izahı ve tanımı şöyledir:
“Külhanbeyliğin bir çeşit tarikat halinde doğması 17. asır sonu ve 18. asır başlarına dayanır. Viyana bozgunundan sonra koca koca eyaletler elden çıkmış, devlet büyük bir tehlike karşısında kalmıştır. Hünkar ve sadrıazam Edirne’ye yerleşmişler. Bitmeyen harp hareketlerini oradan idare etmektedirler. İstanbul’un idaresi sadaret kaymakamına bırakılmış, düzen bozulmuş, asayiş kalmamış, ahlaksızlık almış yürümüştür. Bu sırada fuhuş geniş ölçüde artmıştır. Bu meşrû olmayan birleşmelerden doğan çocuklar ya süt annelere verilir, bir zaman burada bırakılır sonra büsbütün terkedilirdi; veya bunlar doğrudan doğruya cami avlularına bırakılırdı. Uzun yıllar süren bu düzensizlik devresinde, o zaman pek çok olan hamamların külhan kısmını kendilerine mesken edinen kimsesizlerin yaşlıcaları sokaklara düşen çocukları da buralarda himayelerine almışlar ve yavaş yavaş teşkilatlanarak ‘ocak’ meydana gelmiştir. Buraya düşen terkedilmiş çocukların çoğunun ‘beyzade’ (iyi aileden peydahlanmış) olmaları dolayısıyla bunlara ‘bey’, ‘külhan’da yetiştikleri için de ‘külhanbeyi’ denilmiştir” şeklindedir.
1970’te “İstanbul Külhan Beyleri” üstbaşlığıyla Tercüman’a yazdığı tefrikaların ilki “Lehcei Külhaniye- Külhan Beyler Argosu” başlığını taşır (üstte, sağda).
Bu genel çerçeveyi çizen izahat daha sonra Tercüman gazetesindeki tefrikada bütün detayları ile açıklanacak, Ziyad Ebüzziya’nın dedesi Ebüzziya Tevfik Bey’in Rodos’ta sürgün iken tanıdığı Külhanbeyi Sami’den aldığı bilgileri Reşat Ekrem Bey bu tefrikalarda yayımlayacaktır.
Civanlar, hamam tellakları, haşmetli yosmalar, bazulu Yeniçeriler, civelekler gibi özel isimlerle İstanbul kent tarihinde özel bir ekol açan Reşat Ekrem Koçu, eğer İstanbul Ansiklopedisi’ni tamamlayabilseydi, eminiz ki külhanbeyleri hakkında da çok önemli bilgileri bizlere aktaracaktı.
Hamamın külhanı İstanbul Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Hamamı’nın külhan kısmını gösteren kroki. Şehrin kimsesizleri külhan kısımlarını kendilerine mesken tutar, yaşlı olanları sokağa düşen çocukları buralarda himayelerine alırdı.
İstanbul’un tarihî semtlerinden Kuzguncuk, yakın geçmişimize damgasını vuran birçok meşhur şahsiyetin izlerini taşır. Özellikle hâlâ ayakta olan konaklar-yapılar, yaşanan trajedileri de komedileri de onların hikayeleriyle günümüze taşır. Cemil Molla’dan Nâzım Hikmet’in teyzesi Sare Hanım’a, Müşir Mehmet Ali Paşa’dan hanımı Ayşe Sıdıka Hanım’a.
Boğaziçi Köprüsü’nden (15 Temmuz Şehitler Köprüsü) Anadolu yakasına geçerken sağda, bir tepenin yamacında çok güzel bir köşk görülür. Çocukluğumdan beri dikkatimi çekmiştir Cemil Molla Köşkü.
Bu alımlı köşkü, Cemil Molla 1885’te mimar Alberti’ye yaptırtmış. Mimar, cihannüma işlevi gören kulenin tepesine bir başka minicik kule ekleyerek apayrı bir karakter kazandırmış yapıya. İçi de güzeldir köşkün. Fildişi kapı tokmakları, ceviz kapılar… Dizel motoruyla aydınlatılırdı. İstanbul’un ilk elektrikli evi idi. Aynı zamanda ilk telefonlu evi, ilk asansörlü evi.
Kurtuluş Savaşı yıllarında “yanlış” taraftaydı Cemil Molla. Ankara’da değil İstanbul’daydı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’ndandı. Adliye Nazırlığı, Şura-ı Devlet Reisliği yapmıştı. Abdülhamid’in de yakını olmuştu zamanında. Nitekim, 2. Meşrutiyet’te Midilli Adası’na sürülenler arasındaydı.
Cumhuriyetin ilk pantolonlusu Cumhuriyetin “ilk bikini ve ilk pantolon giyen kadını”, Nâzım Hikmet’in teyzesi Sare Hanım ve Kuzguncuk’ta son yıllarını geçirdiği evi…
“Bir cübbe, bir sarık, bir de Atkinson lavantası” idi Cemil Molla, Salah Birsel’in deyişiyle. Cübbesinin altında İngiliz kumaşından Fransız terziye diktirilmiş elbisesi vardı. Manikür de yaptırırmış! Evinde düzenlediği sabahlara kadar süren toplantılar, edebiyat buluşmalarıydı kimine göre. Kimine göre işret alemi, kumar partisi… Fransızca’nın “elenikasını” bilirdi, İngilizce’de çatpatı vardı. Kendi kendine öğrenmişti bu dilleri. Arap şairlerin eserlerini ezbere okumaktan da geri kalmazdı. Mecelle’nin uzmanıydı.
Mollalığından vazgeçmeden çağdaştı Cemil Molla. Tıpkı son dönemlerinde Osmanlı devletinin Osmanlılığından vazgeçmeden çağdaş olmaya çalışması gibi. Dönemin padişahları ile yakınlığına şaşmamak gerek.
Mollalığı yasaklayan, şeriatı toptan yürürlükten kaldıran cumhuriyetle anlaşamaması normaldi Cemil Molla’nın. Fakat Atatürk ona çok kızmamış olmalı ki, cumhuriyet döneminde Beylerbeyi Sarayı’nı ziyaretinde onunla tanışmak istedi. Hatta onu Dolmabahçe Sarayı’na çaya da davet etti. Davete icabet etmedi Cemil Molla. “Biz Osmanlılara hizmet ettik, yenilerin ayağına gitmek bize yakışmaz” dedi.
Cemil Molla köşkün hemen yakınında, Boğaz kıyısında bulunan Üryanizade Camii’nde bazen imamlık da yapardı. Camiyi yaptıran dedesi Üryanizade Ahmet Esat Efendi, Abdülhamid’in şeyhülislamlığını yapmıştı. Mithat Paşa’nın idama mahkum edilmesi için gereken fetvayı veren odur. Dedesi de “yanlış” taraftaydı yani Cemil Molla’nın!
Sare Hanım Cemil Molla köşkünü bırakıp yüzümüzü denize dönelim şimdi. Burada bulunan parkın bir köşesinde -yaz-kış!- yüzücüler bulunur. Kuzguncukluların eskiden de başlıca zevklerinden biriydi Boğaz’da denize girmek. Bazıları hızını alamaz karşı yakaya kadar yüzerdi. Bu cesur yüzücülerden biri de Sare idi.
Sare bir genç kadın. Mavi gözlü, sarışın. 1930’lu yıllar. Sare 20’lerinde. Mollalığı tutan Cemil Molla çıkışır ona: “Sana kimse aşık olmaz! Niye? Çırılçıplaksın! Nerene aşık olacaklar?” Sare çırılçıplak değil tabi. Sadece mayolu. Cemil Molla onu azarlama hakkını görür kendinde. Gayet yakındırlar çünkü. Bebek Sare’nin kulağına ilk ezanı okuyan Cemil Molla’dır. Nâzım Hikmet’in sevgili teyzesidir Sare.
Boğaz’ın incisi Cemil Molla Köşkü Osmanlı döneminde Adliye Nazırlığı ve Şura-ı Devlet Reisliği de yapan Üryanizade Cemil Molla (üstte, sağda) ve adını taşıyan köşkü (üstte). Bu alımlı köşk, 1885’te mimar Alberti’ye yaptırılmıştı.
Ayşe Sıdıka Hanım Üsküdar yönünde solumuzda, bir yükseltinin üzerinde gösterişli bir köşk görürüz. Köşkü yaptıran Ayşe Sıdıka Hanım, yapının adıyla anılmasını da fazlasıyla hakeder. Ayşe Sıdıka, Şeyh Şamil’in soyundan gelir. Kocasının soyu-sopu onunki kadar şanlı olmasa da daha ilginçtir ama. Kocası Müşir Mehmet Ali Paşa, Magdeburg’da doğdu (1827). Fransız Protestan Kilisesi’nde kayıtlı asıl adı Ludwig Karl Friedrich’dir. Ailesi “Huguenot” idi. Yani, Protestan oldukları için zulüm görüp ülkelerinden kovulmuş olan Fransızlardandı. Anne-baba ölünce yetimhaneye kondu. 15 yaşında çalışmaya başladı. Çıraklık falan derken miço oldu. Gemisi İstanbul’a uğradığında, nedendir bilinmez, şehrimizde kalmaya karar verdi. Sinan Yılmaz ve Sunay Akın’a göre gemiden atlayıp Kızkulesi’ne yüzdü. Emin Ali Paşa himayesine aldı onu. Müslüman yaptı. Yetiştirdi. Son devşirmelerden sayılır. Kırım Harbi’nde, kendisi de aslen Avusturyalı olan Ömer Lütfi Paşa maiyetine aldı onu, yeteneklerinden ötürü. 93 Harbi (1877-78) faciasında rol aldı. Savaş sırasında Abdülhamid onu müşirliğe getirdi. Herkesin önünde sarılarak onu öpmekten geri kalmadı! Taltif etti, nişan ve hediyeler verdi.
Hezimet sonrasında yapılan Berlin Konferansı’nda Osmanlı tarafını temsil edenlerdendi. Konferans sırasında Bismarck, kendisi gibi Prusyalı olan birinin şimdi karşı tarafta olmasına içerledi. Epey bir gerginlik oldu.
Berlin Konferansı’nda alınan kararları Arnavutlara izah etmekle görevlendirildi sonra. Ne var ki izah edilmesi zor kararlardı bunlar. Üstelik Arnavutlar onu sorumlu tutuyor, ihanet ettiğini düşünüyorlardı. Bu yetmezmiş gibi, bir de “kan davası” vardı Mehmet Ali ile Arnavutlar arasında. Daha önceki bir görevinde 300 Arnavutu idam ettirmişti. Neticede, isyancı Arnavutlar tarafından vahşice öldürüldü. Başı kesilip bir sırığın ucunda şehirde dolaştırıldı, gövdesi gübreliğe gömüldü.
Arkasında bir zevce ve 4 kız bıraktı. Ayşe Sıdıka Hanım kapısına dayandı Sultan Abdülhamid’in. Padişah söz verdi çocuklarına bakacağına. Ayşe Sıdıka Hanım kızları için 3 köşk yaptırdı. Bunlardan biridir işte Ayşe Sıdıka Hanım Köşkü.
Hangi kıtada olduğu bile bir çırpıda bilinemeyen küçücük bir ülke Surinam. Oysa Atlantik kıyısındaki bu topraklar, sömürgecilikten diktatörlüğe, yoksulluktan göçe dünyanın trajedisini biriktirmiş. Futbol ise her zaman olduğu gibi burada da hayatın aynası olmuş. Ülkemizde daha ziyade Gullit ve Rijkaard isimleriyle bilinen Surinam’ın futbolla örülmüş uzun macerası…
Yıllar önce 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası’na katılan takımların aşçılarıyla ilgili bir belgeselde, Hollandalıların şefi Johan Klein Gebbink, oyunculara ne yemek istediklerini soruyordu. Kafiledeki beyazların siparişi netti: “Lütfen yemeklerimizi Surinam asıllılar için pişirdiklerinizle aynı kapta yapmayın!”
Irk ayrımcılığı yıllarını hatırlatıp insanı irkilten bu isteğin altında aslında Surinam’ın “Madame Jeanette” adlı korkunç acı biberleri yatıyordu. Biberin tadı tencerenin dibine yapışıyor; ne kadar yıkanırsa yıkansın ardından pişen yemekleri de dayanılmaz bir acıyla çeşnilendiriyordu. Surinam’ın da aradan geçen yıllara rağmen silinmeyen acılı, baharatlı, hem renkli hem hüzünlü bir tarihi var…
Adı Surinam’ın eski devlet başkanı Bouterse’ye karşı başlattığı gerilla savaşıyla anılan Ronnie Brunswijk ülke futbolunda da etkin bir isim.
Ülkemizde Surinam Millî Takımı’nın adı, 2013’ten beri Türkiye’de top koşturan Surinamlı millî futbolcu Ryan Donk ile duyulmuştur belki. İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın üyesi bu küçük ülkenin bundan başkaca bir yerde anıldığına şahit olmuyoruz pek. Hatta çoğunluk, sayısız Hollandalı siyah futbolcunun Güney Amerika’daki anavatanının Afrika kıtasında olduğunu düşünüyor. Oysa 16. yüzyılda Fransız, İspanyol ve İngiliz kâşiflerin ziyaret ve işgal ettiği Atlantik Okyanusu kıyısındaki bu topraklar için “Surinam” ifadesi ilk kullanıldığında takvimler 1630’u gösteriyordu. Önce İngilizler yerleşmişti oraya; ardından Surinam’ın tarihinin birlikte örüldüğü Hollandalılar gelmişti… İki taraf arasındaki anlaşmazlıkların 1667’de Breda Antlaşması’yla çözülmesiyle Surinam, Hollanda’nın; Nieuw Nederland ise İngiltere’nin olmuştu. “Nieuw Nederland da neresi?” diyorsanız; o dönemin “Yeni Hollandası”nın bugün New York, New Jersey, Pennsylvania, Massachusetts, Connecticut ve Delaware olarak bilindiğini söyleyelim; yani antlaşmanın kârlı tarafının kim olduğu gayet açık.
17. yüzyıl ortalarında, Hollanda’nın Afrika’dan Surinam’a getirdiği kölelerle toprak işlenmeye başlanmış. Kahve, şekerkamışı, hindistancevizi ve pamuk yetiştirilen plantasyonlarda, köleleştirilmiş siyahlara yapılan zulüm katlanılmaz ölçüde. Birçokları kaçmış; yağmur ormanlarında yaşayan yerli halkın yardımlarıyla kabileler kurmuş. Çatışmaların ardından sömürgecilerle yaptıkları anlaşmalarla yerleşik hayata geçen bu eski kölelere özel statü tanınmış.
1863’te köleliğin kaldırılması, Surinam için de yeni bir dönemin başlangıcı olmuş. Ancak eski köleler “tazminat” olarak asgari ücret karşılığında 10 yıl daha çalıştırılmış (ücretli kölelik); bu “geçiş dönemi”nin ardından istediklerini yapmalarına izin verilmiş. Özgürlüklerine kavuşanların çoğu 1873’te başkent Paramaribo’ya gitmiş; bazılarıysa kalıp daha önce sömürgeciler için çalıştıkları toprakları kendileri için işlemeye başlamış. İşgücündeki açığı kapatmak için önce bugünün Endonezya’sı ve Hindistan’dan, ardından Çin ve Ortadoğu’dan işçiler Surinam’a getirilmiş. Bugün dünyanın etnik ve kültürel bakımdan en fazla çeşitlilik gösteren topraklarından birinin Surinam olmasının kökeninde bu var. Ülke nüfusunun % 52’sini Hıristiyanlar, % 18’ini Hindular, % 14’ünü Müslümanlar oluşturuyor.
Kendi küçük, oyunu büyük İlk millî maçını 1915’te oynayan Surinam’ın millî takım tarihi 100 yılı aşmış durumda (üstte). Surinam’ın kaptanlığını yapan Ryan Donk, bir dönem Galatasaray’da da görev yapmıştı (altta).
1975’te Hollanda’dan bağımsızlığını kazanan Surinam, kısa sürede kaosa sürüklendi. 1980’deki askerî darbeyle iktidarı ele geçiren Dési Bouterse, 1987’ye kadar ülkenin de facto lideri olarak görev yaptı. Bouterse, arka arkaya yaşanan darbe girişimlerini püskürtmeyi başardı. Bu “başarı”sının ardında, Aralık 1982’de toplumun önde gelenlerinden kendisini eleştiren 15 saygın ismi katlederek verdiği gözdağı da var.
Karşılaştığı en büyük meydan okuma ise zam isteği geri çevrilince ülkeyi içsavaşa sürükleyen şahsi koruması Ronnie Brunswijk’ten gelmişti. Brunswijk işini kaybedince, topladığı gerillalarla Surinam Ordusu’nun karşısına çıkmıştı. Çatışmaların başladığı 1986’dan 1 sene sonra yapılan seçimlerin ardından Bouterse orduyu yönetmeye devam etse de, 1990’da Bakanlarını telefonla azletmesinden sonra gücünü yavaş yavaş kaybetmeye başladı. 1999’a gelindiğinde ise Hollanda’da gıyabında uyuşturucu kaçakçılığından yargılandı; 11 sene hapis cezasına çarptırıldı. Aynı yıl hakkında uluslararası yakalama emri çıkarıldı. O her ne kadar bütün bunların bir komplo olduğunu iddia etse de, Wikileaks belgeleri 2006’ya kadar uyuşturucu ticaretinin içinde yer aldığını söylüyor.
Bouterse 2010’dan 2020’ye -bu defa eski koruması ve yeni destekçisi Ronnie Brunswijk sayesinde- devlet başkanı olarak görev yaptı. 2020’de koltuğunu bırakan Bouterse, 2019’da hakkında verilen 20 yıllık hapis cezasını tersine çevirebilmek için her tür hukuki yolu denese de mahkeme şimdilik kararından vazgeçmiyor.
Surinam’dan FIFA’ya
Bouterse’nin başını yakan davalardan biri de “Aralık Cinayetleri” olarak bilinen hadisede işkence görüp katledilen André Kamperveen ile ilgili. Adı bugün Surinam Millî Takımı’nın maçlarını yaptığı stadyumda yaşatılan Kamperveen, Hollanda’da profesyonel olarak futbol oynayan ilk Surinamlıydı. Gençliğinden beri sporun her dalını denemiş; basketbol, judo, atletizm derken, ismini tarihe yazdıracak futbolda karar kılmıştı.
Özgeçmişinde yok yoktu: Futbol millî takımı teknik direktörlüğü, judo federasyonu başkanlığı, CONCACAF (Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler Futbol Konfederasyonu) yönetim kurulu üyeliği, Karayipler Futbol Birliği kuruculuğu, Kültür-Gençlik ve Spor Bakanlığı… Ve FIFA Asbaşkanlığı… Bütün bunların yanında gazetecilik yapmaya, radyo ve televizyonda çalışmaya da vakit bulmuştu. Uzun süre ülkesinde top koşturduktan sonra Hollanda’da Haarlem’de oynamış; Surinam’a dönüşünü müteakip kendisini spora adamıştı. 1982 Dünya Kupası’nın açılış seremonisinde İspanya Kralı Juan Carlos’un yanında durduğu fotoğrafların üzerinden 6 ay geçmeden ülkesinde katledilecek; Surinamlı futbolcuların Hollanda Millî Takımı’nda yıldızlaştığını göremeden ölecekti. Tek suçuysa Bouterse’yi eleştirmekti…
Kabusa dönüşen rüya
1975’te bağımsızlığını kazanan ülkeden akın akın Hollanda’ya göçler başlamıştı. Bugün Hollanda’da yaklaşık 350 bin Surinamlı yaşıyor. Surinam nüfusunun sadece 575 bin olduğu düşünülünce, iki ülkenin ne kadar içiçe girdiği daha net göze çarpıyor. Önce askerî dikta yüzünden, sonra ekonomik gerekçelerle yükselen göç dalgalarıyla kaçan insanlara uzun süre iki seçenek sunulmuştu: Ya Hollanda vatandaşı olacaklardı ya da Surinam… Aynı kural futbolcular için de geçerliydi. 2019 sonunda çifte vatandaşlığa izin çıkana dek, Surinam Millî Takımı’nın üç defa boy gösterebildiği CONCACAF organizasyonları haricinde herhangi bir büyük turnuvada sahne alamamasını biraz da buna bağlamak gerek. 2019’daki karar ise millî takımın havuzunu genişletti. Yakın gelecekte Hollanda Millî Takımı’nda sahne almayan birçok oyuncu Surinam için ter dökecek gibi duruyor.
Surinam’ın kahramanı Surinam tarihinin en önemli figürlerinden André Kamperveen 1982’de Bouterse tarafından öldürülen 15 muhaliften biriydi. Hollanda’da profesyonel futbol oynayan ilk Surinamlı olan Kamperveen’in ismi millî takımın maçlarını yaptığı statta ve önündeki heykelde yaşıyor (üstte).
Çoğunluğu varoşlarda yaşayan Surinam kökenli gençleri hayata bağlayan iplerden biri de futbol olmuştu. Toplumun geri kalanından uzakta, izole hayatlar yaşayan göçmen delikanlıları spora teşvik edenlerden biri, kendisi de Surinam kökenli bir sosyal hizmet görevlisi olan Sonny Hasnoe’ydu. Hasnoe, gençlerin yeni ülkelerine entegre olmaları için 1986’da “Kleurrijk Elftal” veya İngilizce bilinen adıyla “Colourful 11” (Renkli 11) isimli bir sosyal sorumluluk projesi başlatmıştı. Hollandalı Surinam asıllı futbolculardan oluşan bir karma ile Surinam’ın şampiyon takımı Robinhood’u çimlerde buluşturduğu organizasyonlarla hatırlanan proje, tam bir başarı öyküsüydü. Ta ki 1989 Haziran’ındaki trajediye kadar…
O yıl Surinam’daki özel karşılaşmaya Surinam asıllı birçok yıldızın katılması planlanıyordu. Kulüplerinden izin koparamayan birkaç oyuncu ve o zaman Hollanda Genç Millî Takımı’nda oynayan Dean Gorré haricindekiler Amsterdam’dan uçağa atlamış, fakat ne yazık ki sağ salim yere inememişlerdi. Düşen uçakta hayatını kaybeden 176 kişinin arasında 15 futbolcu da vardı. Tüm uçakta kurtulan 11 kişiden 3’ü sporcuydu. İkisi bir daha sahalara dönememiş; biri dönse de bir daha hiç eskisi gibi olamamıştı. Kulüplerinden ceza almayı göze alarak daha erken bir uçağa bindikleri için kurtulan Henny Meijer’i olmasa da, Ajax’ın unutulmaz file bekçisi Stanley Menzo’yu belli bir yaşın üstündekiler hatırlıyor olsa gerek. Söz dinleyip Surinam’a gitmekten vazgeçen Gullit ile Rijkaard ise biraz daha diretseler belki bugün aramızda olamayacaklardı. Verilmiş sadakaları varmış…
Hollanda’nın yıldızları Bir döneme damgasını vuran Hollandalı yıldızlar Ruud Gullit ile Frank Rijkaard (solda), 1989’da 176 kişinin hayatını kaybettiği uçakta (üstte, solda) olabilirlerdi.
EFSANELERE KARŞI OYNADI
Siyasetin ağır topu futbolun ağlarında…
Yıllar boyunca Surinam’ın de facto lideri olarak kalan Bouterse’nin önce koruması, sonra ona karşı savaşan gerillaların lideri, ardından tekrar devlet başkanı seçilmesi için müttefiki konumunda oturan Brunswijk, futbol tutkusuyla da biliniyor. Interpol tarafından aranmasına rağmen Bouterse’nin ardından devlet başkanı olan Chan Santokhi’nin yardımcılığını da yapan Brunswijk, Surinam Ligi’nin en başarılı takımlarından Inter Moengotapoe’nin sahibi.
60 yaşındaki başkan yardımcısı, geçen ay 21 Eylül’de Honduras takımı Olimpia’yla oynanan maçta sahaya çıkınca hâliyle manşetleri süsledi. 54 dakika sahada kalan Brunswijk, maçta aynı zamanda takım kaptanıydı. Ancak kendi ismini taşıyan stadyumda 6-0 yenildiler. Türkiye basınında da yer alan haberin devamına gelince:
Müsabakadan önce Brunswijk’in Honduraslı futbolculara para verdiği görüntüler ortaya çıkınca iki takım da organizasyondan diskalifiye edildi. Ayrıca Inter Moengotapoe 3 yıl boyunca CONCACAF turnuvalarına katılmaktan men edildi. Daha önce hakkında oyuncuları silahla tehdit ettiği iddiaları da çıkan, hakeme ve bir oyuncuya saldırdığı için 1 yıl ceza alan Brunswijk’in futbol sevdası, bu sefer başına iş açmışa benziyor.
Cumhuriyetin 10. yılında tüm ülke çapında büyük kutlamalar yapıldı. Manisa’nın Turgutlu (Kasaba) ilçesindeki kutlamaları görüntüleyen ise, dönemin ve bölgenin usta fotoğrafçısı Ahmet Hamdi Bey’di. Mütevazı kişiliğiyle, müthiş ışık bilgisiyle mükemmel kadrajlara imza atan Ahmet Hamdi’nin kareleri, bugün cumhuriyetin gündelik hayatını, yerleşim coğraflarını ve insani dokularını da geleceğe taşıyor.
SALİH ÖZBARAN
Dergimizin geçen sayısının “Ayın Fotoğrafı” sayfasını, memleketim Turgutlu’nun (Kasaba) “Cumhuriyetin 10. Yılında…” başlığıyla bir fotoğraf süslemiş. Sevinerek baktım; heyecanlandım. Son yıllarda -hem mesleğim gereği hem de doğup büyüdüğüm Kasaba’nın yakın tarihini, toplumla bütünleştirmek amacıyla- birkaç kitap yazdığım bir konunun adeta simgesi gibiydi fotoğraf. Verdiği heyecanı yeniden yaşadım; 1940’lar ve 50’lerde kutlamalara bizzat katıldığımı hatırladım; bir defasında (1950) öğretmenlerimin bana verdikleri görev gereği Cumhuriyet Meydanı’nda şiir okuduğum günü gururla andım.
Bu vesileyle, işgalci Yunan kuvvetlerinin çekilişleri sırasında çıkarılan yangın (1922) sonrasında, kuruluş yıllarının ve cumhuriyetin yöredeki tek fotoğrafçısı Ahmet Hamdi’yi de anmak gerekir.
Cumhuriyetin 10. yılı kutlamalarında Manisa- Turgutlu (Kasaba). Sağ arka planda kubbe ve minaresi ile 17. yüzyılı temsil eden Merkez (Pazar) Camii
Ahmed Hamdi gibiler fotoğraflarını konuşturur; geçmişin manzaralarına, sosyal ve politik olaylarına, doğasına ve kültürüne tanıklık eder. Kasaba Yazıları (Turgutlu Belediyesi, 2021) başlığını taşıyan kitabımdan birkaç satırla eşlik edeyim kendisine:
“Vardar Yenicesi’nde doğmuş olan, Turgutlu’nun efsane konumuyla anılması gereken, Kurtuluş Savaşı ardından 1920’li, 1930’lu ve 1940’lı yılların fotoğrafçısı, benim de ilkokul fotoğraflarımı çekmiş olan… Ahmet Hamdi (Yenice).
Fotoğrafçılıktaki ustalığı yanında Türk sanat müziğine olan ilgisi, kişiliği, yalnızlığa çekilmiş/itilmiş hayatı, giyim ve kuşamında gösterdiği özeni (Kozapazarı yanında Ülkü Sokak’ta ikinci katta bulunan işyerine çıkarken merdivenlerinde karşılaştığım ve belleğimde yer eden kedilerden belli olan hayvan sevgisini de ekleyeyim) ile… döneminde anlaşılmasa Turgutlu tarihi için çok önemli bir sima olarak yaşamaya devam etmektedir. Bir binanın köşesinde sanatını icra etmiş, ortalıkta pek görünmemiş, mütevazı yaşamış ama sonraki kuşaklara yadigar bıraktığı fotoğraflarla tarihe ışık saçmış, hayranlık yaratmış, ses getirmiş Ahmet Hamdi yüceltmeye değer…
Kutlamalar sırasında geçit resmi ve izci çocuklar.
Turgutlu Belediyesi yayımları arasında da yer alan Foto A. Hamdi (Ankara, 2019) albümünü hazırlayan Mehmet Gökyayla ve Rabia Uslu’ya bırakayım sözü; emeklerinin sonucu olarak yazdıklarından birkaç satır daha aktarayım; Kasaba tarihinin görsel kimliğini yaratmış olan bu muhteşem kişiyi şükranla anayım:
‘Ahmet Hamdi Yenice, hayatta olduğu dönemde çeşitli nedenlerle kendi içine kapansa ve Turgutlular tarafından dönemin şartları içinde anlaşılmasa da, fotoğraflarıyla bu şehrin tarihi için çok önemli bir sima olarak yaşamaya, günümüze yaşadığı dönemi anlatmaya devam etmektedir. Onun, tespit ederek bizlere aktardığı görüntüler, Turgutlu’nun sosyal ve kültürel tarihi gözönünde bulundurulduğunda bu alandaki kesinlikle ‘olmazsa olmaz’ kaynaklar arasında belki de en kıymetlileridir… Bu çalışmada Turgutlu’nun hatta bazı fotoğraflarıyla Manisa ve İzmir gibi bölgelerdeki diğer şehirlerin tarihlerinde önemli bir iz bırakmış Ahmet Hamdi Bey hakkında şu ana kadar ortaya çıkarılabilen bilgilere yer verilmiştir. Ancak görülebileceği gibi Ahmet Hamdi Yenice’nin anne ve babasının adları, doğum ve ölüm tarihleri gibi doğrudan kimliğine dair bilgilere halen ulaşılabilmiş değildir”…
Tarih eğer sanatla, sanatçıyla güzelse, Turgutlu da Ahmet Hamdi’nin emeğiyle görsel bir değerdir.
Kasaba meydanında toplananlar, törenin başlamasını bekliyor.
FOTOĞRAFÇI AHMET HAMDİ
Büyük arşivi yarına kalacak
Fotoğrafçı Ahmet Hamdi Bey olarak tanınan Ahmet Hamdi Yenice, mübadil olarak Yenice-i Vardar’dan İstanbul’a ve ardından İzmir’e geldi. İzmir’de bulunduğu 1924- 1927 arasında Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Ege Bölgesi’ndeki fotoğrafçıları arasında yer aldı. 1928’de Turgutlu’ya yerleşen Ahmet Hamdi Bey, özellikle 1930’lu ve 40’lı yıllarda Turgutlu, Manisa, Kırkağaç, Alaşehir gibi yerleşim yerlerinin en önemli mekan ve hadiselerini fotoğraflarıyla kayıt altına aldı. Aynı zamanda usta bir müzisyen olan Hamdi Bey, Turgutlu’da Yusuf Nalkesen ve Halil Aksoy gibi önemli bestekarların yetişmesinde pay sahibidir. 1920’li yıllarda kısa süren bir evlilik yaşayan Ahmet Hamdi Yenice, ömrünü tek başına tamamladı ve 1980’in Eylül ayında vefat etti. Binlerce cam filmden oluşan negatif arşivi ve 5 bin civarında fotoğrafı, Turgutlu Kent Müzesi envanterinde yer almaktadır.
İnsan türünün (homo sapiens) macerası, 60 bin yıl kadar önce Afrika’dan başladı. Uzun yüzyılların labirentinde hem zorlu şartlarla hem de birbiriyle mücadele eden İnsan’ın “seyircili ve seyircisiz” performansı, sadece motivasyonla belirlenmiyor. 20. yüzyılda literatüre giren meşhur fare ve hamamböceği deneyleri.
* homo homini lupus ve memento mori
Bundan 200 bin yıl önce evrilmeye başlayan insan topluluğu birçok defa yokolmanın eşiğine geldiyse de neslinin tükenmesine bir şeyler engel olmuştu; bunlar bir zeka patlamasının getirdiği avantajlar olmalıydı.
Yaklaşık 60 bin yıl kadar önce, değişen koşullarla birlikte su ve yiyecek gibi temel kaynaklarda kıtlık başladığında, o zamana kadar Afrika’da yaşayan insanlar bu eski kıtadan bütün dünyaya yayıldılar. Hayatta kalmayı sağlayan uyum yeteneklerini Afrika’dan başka yerlere de taşıdılar; insanın gerçek anlamda ortaya çıkmasına ve kültürün doğmasına neden olan bilincin gelişimini belirleyen de bu olmalıydı.
10 bin yıl önce yaşanan Neolitik devrimle, tarım yapmaya ve hayvanları evcilleştirmeye başlayan insanlar, uzmanlaşma, hiyerarşi ve yerleşik hayat gibi, “medeniyet” özelliklerinin ortaya çıkmasını sağladılar. 18. yüzyıl sonlarında İsveçli doğa bilimci Carl von Linnaeus, tür ve cins temelinde biyolojik sınıflandırmayı hayata geçirdiğinde, bütün insanların tek bir türe, homo sapiens’e ait olduğunu tespit etmişti.
‘Squid Game’in tarihöncesi hâli Mağara sanatı örnekleri, homo sapiens’in doğaya ve diğer insanlara üstün gelme mücadelesini anlatan sahnelerle dolu.
19. yüzyılda İlerlemenin Yasası ve Nedeni adlı kitabında İngiliz filozof Herbert Spencer, sosyokültürel çevrenin evriminden söz ediyordu; bu ilerleme yasası, toplumun kendisi ve topluma dair üretim, yönetim, edebiyat, sanat gibi tüm alanlardaki gelişmeleri içermekteydi ve basitten karmaşığa doğru yol almaktaydı. Bu ilerlemede kural “en uygun olanın hayatta kalması” (survival of the fittest) olarak cereyan etmekteydi
İnsan zekasının parlayışına dair en eski bulgular Fransa’da Chauvet (37 bin yıl önce), İspanya’da Altamira (36 bin yıl önce), Fransa’da Pech Merle (20 bin yıl önce) ve Lascaux (17 bin yıl önce), mağaralarında ve tabii Türkiye’de Göbeklitepe’deki (11 bin yıl önce) sanat eserleri. Bu eserler sadece estetikleri ile değil, teknik beceri ve yüksek seviyede sosyal organizasyon kabiliyeti gibi insani potansiyel hakkında da bilgi veriyor.
Mağara sanatı, insanların sahip oldukları bilinç aracılığıyla hayvanlar aleminden ayrıldığı ve yaşamını artık başka bir varlık olarak sürdürmeye başladığı zamanın bir anlamda mührü iken, insanın huzursuzluğuna ve anlam arayışına da işaret ediyor.
İnsanlığın tüm genetik varlığının tam bir süreklilik arzettiği bugün, artık bilimsel araştırmalar ve modern genetik sayesinde şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilinmekte; insan toplulukları arasında keskin genetik farklılıklar bulunmadığı, fakat coğrafyaya dayalı değişimlerin olduğu kabul edilmekte. Buradan doğal olarak bütün insanların aslında birbirinin kardeşi, yani aynı genetik dokuya sahip olduğu sonucu ortaya çıkmakta. Dolayısıyla, bütün toplumlar aslında aynı zihinsel kapasiteye sahip ve bütün kültürler, soyut düşünebilen insanın hayal dünyasının insan olmak ve hayatta kalmaya dair dışavurumu ve karşılaşacağı güçlüklerle başetmesi için gelecek nesillere mirası…
20. yüzyıl başında Robert Yerkes ve John Dodson, farelerin ayırtetmeyi öğrenmeleri üzerine “dans eden fare” adı verilen bir deney modeli geliştirdiler ve bu temel deneyin farklı versiyonlarını yaptılar. Fareler, beyaz geçiş yoluna her girdiklerinde zararsız bir elektrik şoku alacak, oysa buna paralel siyah yolda hiçbir şok olmayacaktı ve böylece “beyaz-siyah ayırt etme alışkanlığı” kazanacaklardı. Şoklar çok zayıf olduğunda fareler motive olmamış ve yavaş öğrenmişlerdi. Orta şiddette şok verildiğinde daha fazla motive olmuş ve kafesin kurallarını daha hızlı öğrenmişlerdi. Ancak şokun şiddeti çok yükseldiğinde fareler kötü performans sergiliyordu; şokların şiddeti azami düzeye çıktığında fareler korkudan başka bir şeye odaklanamıyor, kafesin hangi tarafının güvenli olduğunu, hangi tarafının olmadığını hatırlayamıyorlardı. 1908’de uyarılma ile performans arasındaki ilişkiyi açıklayan Yerkes-Dodson Kanunu ortaya kondu. Yasa, performansın fizyolojik ya da zihinsel uyarılmayla arttığını, ancak bu artışın yalnızca belirli bir noktaya kadar devam ettiğini kanıtlıyordu.
Performansuyarılma ilişkisi 1908’de uyarılma ile performans arasındaki ilişkiyi açıklayan Yerkes-Dodson Kanunu ortaya koyanlardan Robert Yerkes (üstte). Yasa, performansın fizyolojik ya da zihinsel uyarılmayla arttığını, ancak bu artışın belirli bir noktaya kadar devam ettiğini kanıtlıyordu (altta).
1969’da ise Robert Zajonc, Alexander Heingartner ve Edward Herman, hamamböceklerinin iki koşul altında farklı görevleri başarma hızını karşılaştırmak istediler. Koşullardan birinde hamamböcekleri yalnız ve refakatçisiz iken, öbüründe bir hemcinsleri izleyici rolündeydi. Sosyal koşulda, diğer hamamböceği koşucuyu birbirlerini görüp koklamalarına olanak tanıyan ama doğrudan temasa müsaade etmeyen plastik bir camdan izliyordu.
Hamamböceklerinin yerine getirdiği görevlerden biri oldukça kolaydı: Düz bir koridorda koşmaları gerekiyordu. Diğeriyse biraz karmaşık bir labirentte gidip gelmelerini gerektiren daha zor bir görevdi. Beklendiği gibi böcekler başka bir hamamböceği onları gözlerken daha basit koşu pisti görevini çok daha hızlı yaptılar. Başka bir hamamböceğinin varlığı motivasyonlarını artırdı ve bunun sonucunda daha iyi performans sergilediler. Ancak daha karmaşık labirent görevinde, izleyicinin huzurunda yollarını bulma mücadelesi verirken, aynı görevi tek başına yaptıkları zamankinden çok daha kötü performans sergilediler.
Sonuçta, Yerkes ve Dodson’ın başlangıçta öne sürdüğü ilişki (ters U) genelde geçerliydi; ancak performansta fark yaratabilen ilave kuvvetler de sözkonusuydu. Bu kuvvetler, görevin ve kişinin özelliklerini, kişinin görevle ilgili deneyimlerini kapsıyordu. Bugün iki şey biliyoruz: İnsanlar için en iyi motivasyon koşulları karmaşıktır ve yüksek motivasyon her zaman yüksek performans anlamına gelmez.
Netflix platformunda kısa sürede en çok izlenen dizi haline gelen “Squid Game / Kalamar Oyunu”; ekonomik-toplumsal olarak çaresiz duruma düşmüş-düşürülmüş insanların, büyük bir para ödülü için birbirleriyle yarıştırılmasını anlatıyor. Bu “ölümüne” yarışma aynı zamanda ultra zenginler tarafından izlenip, bahislere konu oluyor. Beyazperdede iyi bilinen bir temayı, günümüz vahşi kapitalizmine ve yerel temalara bağlı işleyen gayet başarılı bir Kore mini dizisi.
* Ave Imperator, morituri te salutant
Eylül ortasında Netflix’te sessiz sedasız, reklamı yapılmadan bir Kore dizisi yayına girdi. Yayınlanmasından sadece 4 gün sonra 90 ülkede en çok izlenen diziydi. Netflix’in İngilizce dışında en başarılı işi olan “Squid Game” için içerik bölümünün başındaki Ted Sarandos “Bugüne kadarki en büyük projemiz olması çok muhtemel” dedi.
Sinemacı Hwang Dong- Hyuk’un yazıp yönettiği 9 bölümlük mini dizi, aşırı şiddet içeren bir hayatta kalma draması ve kapitalizm üzerine bir yorum. Basit ama iddialı bir kurguya sahip, hızlı tempolu, karakter odaklı ve “bağımlılık yapıcı” bir iş. Dizi, Güney Kore’de borç batağında bir grup insanı konu ediyor. Bu insanlar gizemli bir biçimde çocuk oyunları oynayarak yaklaşık 40 milyon dolar kazanabilecekleri bir yarışmaya katılmaya ikna ediliyor ve bayıltılıp uzak, ıssız bir adadaki tesise getiriliyorlar. İlk oyunda, kaybetmenin anında öldürülmek anlamına geldiği ortaya çıkıyor ve katılan 456 kişinin yarısından çoğu kafalarına kurşun sıkılarak öldürülüyor.
Kurallardan biri, bir demokrasi illüzyonu: Çoğunluğun isteğiyle oyunlara son verilebiliyor. Bunun üzerine oylama yapılıyor ve oyundan vazgeçiliyor. Dışarı çıkan güruhtan büyük bir çoğunluk, gerçek dünyanın da çabuk değil ama yavaş yavaş ölüme götüren bir “cehennem” olduğunu tekrar hatırlayıp kendi istekleriyle oyuna geri dönüyor.
Dizinin geri kalanı, hepsi “ölümcül derecede” çaresiz birkaç karakterin hayatta kalma savaşına odaklanıyor: Orta yaşlı, grev yüzünden araba fabrika sındaki işinden olduktan sonra dikiş tutturamayan, kumarbaz, yaşlı annesinden para yürüten, nafaka ödeyemeyen, 10 yaşındaki kızına doğum günü için düzgün bir hediye bile alamayan Gi-Hun; onun çocukluk arkadaşı, Seul Üniversitesi işletme mezunu, finans dünyasında yükselen fakat zimmetine para geçirdiği için polis tarafından aranan dolandırıcı Sang-Wo; patronunun parasını içettiği Pakistanlı yasadışı göçmen işçi Ali Abdul; Kuzey Kore’den kaçan, annesi yakalanıp iade edilen, kardeşini yetimhaneye bırakmak zorunda kalan genç kız Sae-byeok ve beyninde tümör olan, kaybedecek bir şeyi kalmadığı için katıldığını söyleyen yaşlı, bilge adam Oh-Il Nam (onun gerçeği farklı, sonra görüyoruz)… Yarışmadaki demografinin birer örneği olan bu insanların kelimenin tam anlamıyla “ölümüne” yarışmasını, çoğu Batılı, bu yarışlara para yatıran, aşırı zengin bir takım VIP’ler canlı izliyor bir bölümde; onlardan bu oyunların tüm dünyada oynandığını ama Kore’dekilerin en iyisi olduğunu öğreniyoruz.
İnsan vahşete, başkalarının acısını ve hatta ölümünü izlemeye neden bu kadar meraklı? Gladyatör dövüşleri, horoz ve köpek dövüşleri, boğa güreşleri… İnsanlar “kan sporları”nı izlemeyi seviyor. Hayatta kalmak için ölümüne yarışma en çaresizlere düşüyor ve bu şanssızları izleme zevki neredeyse insanlık tarihi kadar eski.
Çaresizlerin hayatta kalma savaşı Karakterlerin ortak özelliği gerçek hayatta da oyunda da “çaresiz” oluşları. Serinin yıldızı en çok parlayan isimlerinden Jung Ho-yeon (Sae-byeok), Kuzey Kore’den kaçan, annesi yakalanıp iade edilen, kardeşini yetimhaneye bırakmak zorunda kalan becerikli bir yankesiciyi canlandırıyor (üstte)
2015’te yapılan ve Science dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre insanlar “emsalsiz süper yırtıcı”. Diğer yırtıcılar daha çok genç, henüz üreme çağına gelmemiş hayvanları ihtiyaçları kadar, az miktarda avlarken, insanlar aksine çok büyük sayıda ve üreme çağında hayvanları hedefliyorlar. İnsanlar aynı zamanda başkalarının acı çekmesini ve ölümünü zevk için izleyen de tek tür herhalde.
“Hayatta kalma oyunu” türü, modern zamanların “gladyatör arena”ları, sinema ve televizyonda oldukça popüler. “Squid Game”in yazarı ve yönetmeni Dong-Hyuk Hwang, hikayesi Japon yönetmen Takashi Mieke’nin 2014 filmi “As the Gods Will/Tanrıların İstediği Gibi”ne benzediği için intihalle suçlandı. Mieke’nin filminde lise öğrencileri despot dev bebeklerin yönettiği bazı çocuk oyunlarını oynamaya zorlanıyorlar ve kaybedenler ölüyor. Bu da bir Manga’ya dayanıyor. Hwang hikayesine 2008 finansal kriz döneminde başladığını ve benzerliklerin tesadüf olduğunu söylüyor. Haklı da olabilir; çünkü “Squid Game” orijinal olmaktan çok “hayatta kalma” türü konvansiyonlarıyla türetilmiş bir dizi.
Akla hemen meşhur “Açlık Oyunları” (2012) geliyor tabii. Bu film dizisi de, 1999’da romanı, 2000’de filmi yapılan Japon “Battle Royale / Ölüm Oyunu”undan esinlenmişti. “Açlık Oyunları” ve “Ölüm Oyunu”, vahşeti faşizmle yönetilen devletlere bağlarken; “Squid Game”de fakir insanların zenginlerin eğlencesi için ölmesi fikri, 1983 yapımı John Woo filmi “Hard Target/Zor Hedef”te karşımıza çıkar. 1987 yapımı Arnold Schwarzenegger’li “The Running Man/Koşan Adam”da da toplumdan dışlanmış suçlular devlet desteğiyle avlanıyor; 2005 yapımı “Hostel”de zengin işinsanlarının zevki için sırt çantasıyla seyahat eden gençler kaçırılıyordu.
Bu türün köklerinin izini, 1924’te yayımlanan Richard Connell öyküsü “En Tehlikeli Oyun”a kadar sürebiliriz. Bu “ava giden avlanır” hikayesinde New Yorklu bir avcı Karayipler’de tekneden düşer ve sadist ve deli bir adamın yaşadığı bir adaya sürüklenerek kendisi ava dönüşür. Bunun en yeni uyarlaması “Lost” dizisinin yazarı Damon Lindelof’un yazdığı ve “Mare of Easttown”un yönetmeni Craig Zobel’in yönettiği, şu an Netflix’te oynayan, 2020 yapımı “Av”. Film, acınacak durumdakileri kaçırıp avlayan bir grup zengin Amerikalıyı konu ediyor.
Kurbanlarına ölümcül oyunlar oynayarak hayatta kalma şansı veren seri katilli 8 filmlik “Testere” (2003-2021) serisini de; 1929 Buhranı’nda para kazanmak için bir maratonda ölümüne dans eden insanları konu eden “Atları da Vururlar”ı (1969) da, “Squid Game”in ilham perileri arasında sayabiliriz.
Görüldüğü gibi bu mini dizi, belli bir tür geleneğinin ürünü. Ancak onu diğerlerinden biraz ayıran iki özelliği var: Olayların bilinmez bir gelecekte değil günümüzde geçmesi ve diziyi çok ciddi bir kapitalizm eleştirisine dönüştüren özelliği; bu ölümcül yarışmalara katılan insanların bunu bile isteye, gönüllü olarak, “özgür irade”leriyle yapmaları. Hatta dizide “Darth Vader’ın kuzeni” kılıklı yönetici, yarışmalarda dışarıdakinden farklı olarak herkesin tamamen eşit olmasıyla övünüyor. Öyle mi? Meritrokrasinin en büyük yalanının oyunlaştırılması işte…Vahşi kapitalizm dizide belki de en iyi şekilde, yarışmacıların oyunlardan sonra dinlenmeye çekildikleri lise spor salonunu andıran alanda tepelerinde sallanan dev, şeffaf, içi para dolu domuz kumbarayla sembolize ediliyor. Borç ekonomisinde her sıradan insanın tepesinde sallanan, bir ellerini uzatsalar ulaşabileceklerini sandıkları ama her büyük bedelli hamlede daha da uzaklaşan bir havuç var. “Squid Game”in altın varaklı, yırtıcı memeli, yırtıcı kuş, şans (erkek geyik) ya da güç (öküz) sembolü hayvan maskeli VIP’leri dünyanın servetinin yüzde 1’ine sahip zenginler ve o domuz kumbaranın/o havuçların ipleri onların ellerinde. Alacaklıları peşinde, milyonlarca borçla ailelerine bakmak zorunda olan insanların özgür iradeleri nasıl olabilir ki?
Yönetici-asker-işçi hiyerarşisi Rütbeleri maskelerinin ortasındaki sembollerden anlaşılan pembe kostümlü “gardiyanlar” oyuncuları birbirine düşürmek için ellerinden geleni yaparken gerçek hayattaki hiyerarşiyi oyun sahasına da taşıyorlar
Video oyunu ve distopya estetiğini birleştiren güçlü bir görsellikle çekilmiş “Kalamar”da, meraklısının hoşuna gidecek, Kore popüler kültürüne dair birçok detay da var. Örneğin ana karakter Gi-Hun oyun arenasında uyandığında çalan Haydn’ın trompet konçertosu, üniversite bursu vaadiyle liseli öğrencileri birbirleriyle mücadeleye sokan bir programın müziği. Gi-Hun ve çocukluk arkadaşı Sang-woo’nun büyüdükleri Ssangmun-dong mahallesi, Seul şehrinin fakir bir bölgesi, Oscarlı “Parazit” filmindekine benzer sefil evlerin mahallesi.
Dizi boyunca pembe kostümlü, rütbeleri maskelerinin ortasındaki kare (yönetici), üçgen (asker) ve yuvarlak (işçi) sembollerinden anlaşılan oyunun yöneticileri, oyuncuları birbirine düşürmek için ellerinden geleni yapıyor. Kapitalist düzendeki düşük seviye yöneticiler gibi anlamsız bir güç tribindeki üçgen surat yöneticiler kendi altlarını ezerken, onların da ancak sisteme hizmet ettikleri sürece hayatta kalabildiklerini anlıyoruz. Tabii aralarında ölenlerin organlarını satarak yan gelir elde eden “yozlaşmış”ları da var.
Bir diğer yan hikaye de, yarışmalara katıldığını düşündüğü kardeşini bulmak için bu çalışanların arasına sızan dedektif. Derinine işlenen 5-6 ana ve yan ana karakterin birbirleriyle ilişkileri üzerinden onur, adalet, iyilik, kötülük, dayanışma üzerine insan davranışları adına çok şey öğreniyoruz.
İnsan başkalarının acısından beslenen; “schadenfreude” (Almanca “schade”/ zarar, ziyan ve “freude” / sevinç, mutluluk kelimelerinin birleştirilmesiyle elde edilmiş, “başkasının başına gelen kötülüğe sevinme” anlamında) kelimesini icat etmiş; acımasız ölümüne rekabetçi ve şeytani bir tür; evet. Ancak “Squid Game”i çıkar çıkmaz dünyanın en çok izlenen dizisi yapan yalnızca insan türünün iğrenç vahşet ve kan izleme merakı değil. Servet eşitsizliği, vahşi kapitalizm, borç ve ekonomik çaresizlik en zengin yüzde 1 dışında kalan tüm insanlığa dokunan büyük dertler olduğu için, özdeşleşip empati kurabildiğimizden dolayı da heyecanla izliyoruz bu diziyi.