Etiket: sayı:87

  • Yıkılırken, yanarken, sarsılırken yazılan tarih

    Nuh Tufanı’ndan bu yana eskilerin “feyezan” dedikleri sağanak, sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını; “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri; en çok da salgınları anlatan belgeler çoktur. Ancak bu elyazması ve basılı kroniklerdeki savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anlatıları, “Acaba?” diyerek okunmalıdır. Bunlar genellikle abartılı anlatımlardır ve gerek arşiv gerekse arkelojik alan incelemeleriyle doğrulanmamıştır.

    Efsanevi anlatılara göre, doğanın yokedici afet­lerine karşı ilk yaşama sınavını, beşeriyetin ikinci atası sayılan Nuh Aleyhisse­lam vermiş: Dünyayı kaplayan (!) tufanda bir avuç insanla kimi hayvan türlerini yaptı­ğı tekneye alarak kurtarmış. Biz Türklerin atası Türk/Tür­ker’in babası, Nuh oğlu Ya­fes de o teknede imiş. Dinsel söylemlere göre insanlık Tu­fan’dan kurtulanlardan türe­miş oluyor ki bu durumda bir yeryüzü afetinin çocuklarıyız! O gün bugün, bütün zaman­larda da başta veba, salgınlar, depremler, tufanlar, kasırgalar olmak üzere, afetlerle boğuşu­larak bugünlere gelinmiş. Eski tarih yazarlarının bir gelenek olarak yapıtlarına “Nuh Tu­fan”ı anlatımıyla başladıkları­nı da hatırlatalım.

    Temel bir sorun, kaynak­lardaki afet anlatıları arasın­da 19. yüzyıl öncesine tarih­lenenlerindeki abartmalardır. Konusu doğrudan “Afetler Ta­rihi” olan, belge ve kanıtlara dayalı kitaplar azdır (Musta­fa Cezar’ın İstanbul yangın­ları çalışmaları; Yeliz Aksoy ve Vuslat Uyanık’ın Tarihte­ki Büyük Felaketler kitapları). Elyazması ve basılı kronikler­deki, savaş, istila, işgal, katli­am ve göç gibi felaket anlatıla­rı, “Acaba?” diyerek okunma­lıdır. Sözkonusu kitaplarda, eskilerin “feyezan” dedikle­ri sağanak, sel-su baskınları­nı; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını, “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri, en çok da salgınları anlatan bö­lümler çoktur. İnsanlık, bunla­rı önleyecek uğraşlar verirken, afetleri unutturacak, eskile­rin “şenlendirme” dediği ba­yındırlık ve gönenci de ideal edinmiştir. Buna karşılık yine insanlık, bir yerdeki uygarlığı yıkmak ve nüfus kırımı demek olan savaşları, istila, sürgün, göçe zorlanma, hatta katliam­ları dahi birer zafer sayabil­miştir.

    Simon De Myle’nin 1570 tarihli tablosunda Nuh’un Gemisi’nin Ararat Dağı’na inişi.

    Tarihe bakmak

    Afetlerin, ansızın, önlenemez, acımasız, yokedici, dağı taşı hoplatan, kentleri altüst edeni kuşkusuz depremlerdir. Sal­gınlar, afete dönüşen kışlar, kuraklık ve kıtlıklar, kasırga­lar, yangınlar, seller, taşkınlar gibi doğal felaketleri bir za­man dizisinde saptayıp yaz­mak için kronikleri çalışmak, arkelojik araştırmalar, alan in­celemeleri yapmak gerekir.

    Bizim coğrafyamızda yaşa­nan afetler için Doğu kronik­leri; 10. yüzyıl ve sonrası Er­meni, Süryani, Bizans, Arap, İran ve Türk kaynakları -örne­ğin Evliya Çelebi Seyahatna­mesi– önemlidir. Başka gezgin ve araştırmacıların yazdıkları, Batılıların Doğu izlenim-ince­leme-anıları, İstanbul afetleri için Osmanlı vekayinâmeleri önemlidir.

    Âfetler şehri 1858’deki İstanbul yangını ve söndürme çalışmalarını gösteren gravür L’Illustration dergisinden (üstte).

    Eski kaynaklarda salgın kırımları, yoksulluklara ne­den olan kıtlık ve kuraklıklar, istilalar, çoğu durumda -dediğimiz gibi- abartılarak an­latılmıştır. Buna karşılık aynı kaynaklarda, örneğin orman/ koru/kır yangınları neden yoktur? Bu durum, şüphesiz orman-koru yangınları olmu­yormuş demek değildir. Kaba­ca bir sıralamayla, yerleşim­leri yakıp-yıkıp-yokeden dep­remler ve sellere dair kayıtlar bulunur ama, bugün bizim bü­yük afet gördüğümüz orman yangınlarını haber veren kay­nak bulmak zordur.

    18. yüzyılda Osmanlı Dev­leti’nin gereksinimi bakır, kur­şun, gümüş madenleri için Kızılırmak’tan Fırat-Dicle havzalarına kadar hemen bü­tün koruların, maden eritilen odun ocakları, kalhanaler için kesildiği; kütüklerin akarsu­lara atılarak maden ocakları alanlarına götürüldüğü; orman ve kütük kalmayınca döne­min yüklenicilerine “kök sök­me işi” verildiği bilinmektedir. Orman toprakları da yokedil­miş, Anadolu bozkırına yeni çıplak kayalıklar kazandırıl­mıştır! Maden için ormanla­rı tüketerek göze giren vezir paşalarımız, sadrazamları­mız vardır. Napoléon’un Mı­sır’ı işgali üzerine 3. Selim’in 1799’da “serdar-ı ekrem ve sadrazam olarak Mısır seferiy­le görevlendirdiği (Kör) Yusuf Ziya Paşa bunlardandır. Kent­lerden uzak dağlık alanlardaki koruların yanması ve sönme­sinin, kent ve kır yaşamları­nı nasıl etkilediği de yeterince çalışılmamıştır.

    36 yıl sonra 1894’te bir deprem kenti yerlebir edecektir.

    Tarihin kaydına geçen do­ğal afetlerin neden-sonuçları­nın araştırılması, buna karşı önlemlerin bilimsel açıklama­ları, son iki yüzyılın gelişmele­ridir. Daha gerilere gidildiğin­de ise inanışlara bağlı anlatı­lar, afetleri günahkarlıkların cezası olan gören yorumlar, ilahi uyarılar görülür. Bunla­rın tekrarını önlemek, sonuç­larından kurtulmak için de ya­karma, kurban kesme, sada­ka, hayır, ibadetlere yönelme önerildiği görülür. Bu bakış ve inanışın bugün de sürdüğü yadsınamaz. Türkiye coğrafyası, malum deprem kuşağındadır Genç dağların, engebeli arazilerin, derin vadilerin, düzensiz akan ırmakların coğrafyasıdır. Öyle ki doğal zamanlarda, çocuk­ların kıyısına oturup kağıttan kayık yüzdürdükleri derecik­lerin bile, bir sağnakla kayala­rı, ulu ağaçları söküp götüren, köprü yıkan canavara dönüş­tüğü sıklıkla görülmüştür. Şu gerçek ki afetler gelip geçer, zamanla anıları da unutulur. Aynı yerlerde aynı yanlışlıklar inatla yenilenir ve yaşam-ö­lüm sürüp gider. Afetlerde ölenlerin izleri, acı anıları to­runun kültüründe yoktur. Ör­neğin bir deprem kuşağında binlerce yıllık tarihi olan Er­zincan, bugün aynı yerde mo­dern bir kenttir; ama uzun ta­rihin anıt yapılarından, kent surlarından Behram Şah Sara­yı’ndan, cami ve türbelerden bir taş bile kalmamıştır. Dep­rem, salgın, yangın, sel afet­lerinin bıraktığı alanları kısa zamanda birer mamureye çe­virerek “yakın geçmişi unut­mak” bize özel bir gelenektir.

    Depremden yangına Anadolu 1939 depreminde taş taş üstünde kalmayan Erzincan (üstte).

    1000 yıl geriye gidip Sel­çuklulara-dayanan Türkiye tarihine bakıldığında, savaş­lar, siyasal-toplumsal olaylar kadar salgın, kıtlık ve doğal afetlerin de sıklıkla yaşandığı görülür. Deprem, canlı-cansız, yol-köprü, han-saray, dağ-taş, kent-köy demeyen, başedil­mez bir afet olagelmiştir. Ha­rita çizgilerini, nehir yatakla­rını değiştiren, küçük adala­rı silen, yeni adalar doğuran depremler tarih kayıtlarına girmiştir.

    Bu yılın yaz sonunda ge­rek coğrafyamız gerekse civar Akdeniz ülkelerinde ciddi, bü­yük ve günlerce söndürüleme­yen yangınlar meydana geldi. Bu devasa yangınların üzün­tüsü, konuyla ilgili hazırlık­sızlığımız ortaya çıkınca daha da arttı. Maalesef bugün hâlâ Türkiye’nin kimi bölgelerinde, yerel söyleyişte orman “dağ”­dır! “Ormana gitmek” yerine “dağa gitmek” denir. Geçen yüzyıllarda kesile kesile yer­leşimlerden uzak zirvelerde kalan orman artıklarına günü­müzde “dağ” denmesi belki de artık doğru sayılmalıdır. Ye­ni zamanlarda yerleşimlerin dağlara tepelere tırmanması; ormanlara arsa, maden havza­sı, piknik alanı olarak bakıl­ması da artık “normal” sayıl­maktadır. Nasıl bir aymazlık­sa, geçen yüzyılın ortalarında da öğrencilere koro halinde “Baltalar elimizde / Uzun ip belimizde / Biz gideriz orma­na / Yaşlı ağaç seçeriz!” okul şarkısı söylettirilir, baltayla ormana gitmek taklitleri yap­tırılırdı. Bugün de “Şerit metre elimizde / İş makineleri emri­mizde / Biz gideriz ormana…” şarkıları var.

    Türkiye’nin güneyini cayır cayır yakan orman yangınlarında koyunlarını kurtarmaya çalışan çiftçilerin fotoğrafı Yasin Akgül’e ait (üstte).
  • Felaketlerle yanarız küllerimizden doğarız

    Türklerin 7. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan Anadolu macerası, sayısız doğal felaketle olduğu kadar savaşlar, isyanlar, darbeler ve göçlerle de şekillendi. Coğrafyamızı sarsan, insanlarımızı tüketen bu trajik hadiselere ve çoğu zaman yetersiz-beceriksiz idarecilere rağmen yıkılmadık, ayakta kaldık. Türk milletinin hayatını, kimliğini ve yaşam alanlarını devam ettirebilmesinin tarihî referansları, kodları…

    Türkler en azından 7. yüz­yıldan beri Anadolu’ya girmiş ama 11. yüzyıldan önceki perakende göçlerle ge­lenler bu coğrafyaya damgası­nı vuramamış; bir kısmı Bizans toplumuna entegre olmuş, on­ların askerî yapısı ve bürokrasi­sinde yer almıştı. Bizans ordu­sunun daimi alaylarından ikisi Türklerden oluşurdu. Selçuk­lular büyük bir dalgayla gelin­ce, bunların bir kısmı kavmine döndü; ama ne kadarı, bilmemi­ze olanak yok.

    Keza Erzurum, Malatya, Si­vas ve Kars daha Malazgirt ön­cesinde Türklerin eline geçmiş­ti. Romen Diyojen bu gelişme­nin önünü kesmek üzere tayin edici sonuç için Doğu Anado­lu’ya ilerledi ama kesin sonuçlu bir yenilgiye uğradı ve Anado­lu’nun Türk yurdu olması hız kazandı. Malazgirt’den 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii ya­pılmıştı bile. Ne var ki Anado­lu’da çok rahat bir hayat süre­medik. Asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız, oradan daha sorunlu bir bölgeye geldikleri­ni bilmiyorlardı. Bunu torunları büyük sıkıntı çekerek öğrene­cekti. Hemen her asırda ayrı bir dizi kriz kapımızı çaldı.

    21. yüzyılda da iklim krizin­den mülteci akınına ve dörtbir yanımızı saran savaşlara kadar aralıksız krizler yaşıyoruz. Bun­ları başka ülkelerde olduğu ka­dar yadırgamıyor, sonunda başa çıkmanın yollarını bir şekilde buluyoruz; çünkü hep kriz ve is­tikrarsızlık içerisinde yaşadık. Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, şöyle “oh!” diyerek rahat ettiğimiz dönem çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karak­terimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücü­müz fazladır. Sürekli istikrar­sızlık içerisinde pekala yaşayıp gidiyoruz.

    Türkler 7. yüzyıldan itibaren perakende göçlerle Anadolu’ya girseler de bu coğrafyaya damga vurmaları 11. yüzyılı bulmuştu. 1071 Malazgirt Muharebesi’nden (altta) 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı.

    Haçlı seferleri

    Anadolu’da yaygın bir yerleşime geçip tam da rahata ermeden, daha ayağımızın tozuyla Haçlı seferleriyle uğraşmak zorun­da kaldık. Bu seferlerin örgütlendiği Clermont Konseyi’nda söz alan Flandr Kontu Robert, Türklerin Boğazlar’a kadar gel­diğinden bahsetmiş; bu hareke­tin hedeflerden birinin Anado­lu’da Hıristiyanları desteklemek olması gerektiğini ifade etmişti. 1096’da Anadolu’ya ulaşan 1. Haçlı Seferi’nin ilk hedefi İznik oldu. Daha sonra Eskişehir ve Konya üzerinden güneye ilerle­yerek Antakya’yı kuşattılar ve ele geçirip bir prenslik kurdular. Bu arada bir kolları da doğuya ilerleyip Urfa Kontluğu’nu kur­du. Bir kısım Haçlılar (Norman­lar ve sonra Katalanlar) daha sonraları İç ve Batı Anadolu’da kalıp başka Haçlı devletleri oluşturmaya çalıştılar.

    Haçlıların Anadolu’dan geç­mesini engelleyemedik ama yol üzerinde onlara büyük kayıplar verdirerek Doğu Akdeniz’de ka­lıcı olmalarını önledik. Bunun­la birlikte, bu durum Bizans’ın harekete geçerek bazı bölgeleri geri almasına yolaçtı ki, bu giri­şimleri durdurmak ancak onları 1176’daki Miryokefalon Muha­rebesi’nde hezimete uğratarak mümkün oldu. Doğu Anado­lu’daki Malazgirt ve Batı Anado­lu’daki Miryokefalon yenilgileri sonrasında gücü tükenen Bi­zans bir daha Anadolu’ya büyük bir ordu gönderemedi, faaliyet­leri Marmara bölgesiyle sınırlı kaldı. Ne var ki Haçlıların yarat­tığı sıkıntılar henüz geçmeden doğudan çok daha büyük bir fır­tına yaklaşmaktaydı.

    Moğollar’la Selçuklular karşı karşıya Gıyâseddin Keyhüsrev’in başında olduğu Anadolu Selçuklular’la Moğollar arasındaki Kösedağ
    Muharebesi (1243) sonunda Anadolu Selçuklu Devleti, Moğol tabiiyeti altına girdi. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi.

    Moğol istilaları

    Bunlar Anadolu’yu büyük bir krize sokmuş, o sırada Babai isyanıyla uğraşan Selçuklular kötü bir yönetim sergilemişler­dir. Bir kısım göçerlerin toprağa bağlı vergi mükellefi olmaktan kaçmaları, bu isyanın temelde­ki nedenleri arasındadır. Ayrıca Selçukluların Moğolların hedefi olan Harezmilerle ittifak yapa­caklarına onlarla savaşmaları, iki tarafı da kolay yem haline getirmiştir.

    İlk Moğol istilasını önle­mek için hazırlanan Selçuklu ordusu, yerleşik hayata geçtik­ten sonra geleneksel savaş ye­teneğini yitirmiş bir yönetimin liderliği altında varlık göste­remedi. Saray hayatı Selçuklu yönetimine hiç yaramamıştı. 1243’teki Kösedağ muharebe­sinde Selçuklu öncü kuvvet­lerinin bir kısmı imha olunca geri kalan birlikler utanç verici bir şekilde dağıldı. Bunu izle­yen yarım yüzyılda Selçuklula­rın bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi. Kısa vadede Anadolu’da Türk birliğini kuracak bir güç ortaya çıkmadı ve en büyük aday, hatta onların doğal varisi sayılan Ka­ramanlılar bunu başaracak güç­te değildi.

    Moğol zulmünün büyüklüğü Nasreddin Hoca fıkralarına bi­le konu olmuştur. Bununla bir­likte, Anadolu Türk birliğinin dağılması Osmanlıların devlet kurmaları için uygun koşulla­rı oluşturdu ve esaret altındaki Selçuklular 1300’lerin başların­da tarihten silinirken, aynı ta­rihlerde Osman Bey İznik’i tek­rar alıyor ve Bizanslıları İzmit yakınlarında Koyunhisarı’nda yenilgiye uğratarak (1302) bü­yük yürüyüşüne geçiyordu.

    Ancak ilk Moğol istilasının sona ermesi Anadolu’ya dir­lik-düzen getirmedi. Osmanlılar Anadolu’yu fethetmek için 200 yıl daha savaşacaklardı. Dör­düncü padişah olan Yıldırım Bayezıd İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur fela­keti yaşandı. Ankara Muharebe­si’nde yapılan stratejik ve taktik hatalar sonunda esir düşen pa­dişah tutsak olarak öldü. İlginç­tir, bu muharebede de şehzade­ler padişahı bırakıp emirleri al­tındaki birliklerle kaçmışlardır. Bu sırada bir kısım ahali de ön­ceki Moğol zulmünü hatırlaya­rak Rumeli’ye kaçmaya çalıştı. Çanakkale’de bekleyen Ceneviz gemileri karşıya geçmek iste­yenlerden fahiş paralar aldılar.

    Timur felaketi Yıldırım Bayezıd’ın İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi öncesinde (1402) kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti, Timur’a mağlup oldu (üstte) ve böylece Osmanlı Devleti işbirliği yapabileceği devletlerin yenilgiye uğramasıyla tek başına kaldı. Osmanlılar güneydeki Memlûkleri (üstte, solda) de yenerek Anadolu’ya hâkim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.

    Ne var ki Anadolu’da kurul­muş olan irili ufaklı 60 kadar Türk Beyliği kendi bölgelerin­de belli bir düzen tesis ederek ahalinin ayakta kalmasını sağ­ladı. Bunların bazıları ileride Osmanlılara katılırken, en baş­ta, Selçukluların varisi olarak görülen Karamanoğulları olmak üzere bazıları da 16. yüzyılın başlarına kadar direndi. Os­manlılara defalarca boyun eğip her seferinde ilk fırsatta, özel­likle de ordu Balkanlar’da sava­şırken isyan ettiler. Ne var ki, o dönemde Anadolu hâlâ İpek Yolu’nun ucunda bir dizi tica­ret merkezine sahipti ve ayrıca Moğol istilaları Anadolu’ya yeni bir Türk göçü dalgası getirmişti. Böylece Osmanlılar Fetret Dev­ri’ni çabuk atlattılar ve Baye­zıd’dan 50 yıl sonra İstanbul’u aldılar.

    Ancak bu ara dönemde Os­manlı sultanları, örneğin en tipik olarak 2. Murad, bir yan­dan Avrupa’dan gelen Haçlı­larla mücadele için Rumeli’ye, diğer yandan da Anadolu’da is­yan eden Türk beyliklerine mü­dahale için iki kıta arasında at koşturmaktan bitap düşmüştü. Şu iyi bilinmelidir ki, Anado­lu sürekli isyan ve içsavaşlar­la örülü bir tarihe sahiptir. Her isyan sayısız ölüm, sürgün ve acı getirmekteydi. Osmanlılar beyliklerin yanısıra güneyde­ki Memlûkleri de yenerek Ana­dolu’ya hâkim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başla­mıştı.

    16. yüzyıl: Büyük Kaçgun

    Sözkonusu uzun kriz, 2. Bayezıd ve özellikle Anadolu’nun fethini tamamlayan Selim’in dönem­lerinde kendini belli etmekle birlikte, esas olarak 10. padişah 1. Süleyman’ın devrinde geliş­ti ve torunlarının döneminde patladı. Yani aslında durum pek “muhteşem” değildi. Sorunlar her taraftan geldi; hiçbir ülke o kadarıyla başa çıkamazdı. Ön­celikle Anadolu’da çok büyük bir nüfus artışı yaşandı. Artık artan nüfusu sevkedecek fe­tihler de yapılamıyordu; hat­ta Kıbrıs’a bu nedenle çıkıldığı söylenir. Şehirlere akan ancak işsiz kalan medrese talebele­ri suhte isyanlarını başlattılar ki, bunlar Celalî adı verilen is­yanlarla birlikte yayılacaktı. Bu arada devlet merkez teşkilatı­nın yerleşmesine rağmen şeh­zadeler arasındaki taht savaşla­rı da kesilmedi. Ne var ki, artık (tipik olarak Cem Sultan vaka­sında olduğu gibi) bürokrasinin uygun gördüğü şehzade tahta oturmaktaydı.

    Esas felaket 16. yüzyılın ikinci yarısında kuraklık, veba, fare ve çekirge istilaları ile aşırı soğuklar nedeniyle oluşan kıt­lıkla başladı. 1564-65, 1570-1, 1574, 1579 ve 1583-5 yılların­da kuraklık ve açlık, o dönemde kendisini iyice hissetiren “kü­çük buz çağı” ile birlikte ahaliyi giderek artan bir sıkıntıya sok­tu. Aynı dönemde, 1585’te pa­ranın değeri büyük ölçüde dü­şürüldü ve tahmin edilebilece­ği gibi bunun ardından 1589’da, o güne kadar görülen en büyük Yeniçeri isyanı meydana geldi. Devlet Fatih’ten beri her zaman mali kriz içerisinde olup sürekli daha düşük değerde para bası­yordu.

    Esir padişah Timur’un esaret altında tuttuğu Yıldırım Bayezıd’ın resmedildiği tablo Stanisław Chlebowski tarafından 1878’de yapılmış. Padişah, tutsak olarak ölmüştü (üstte).

    İstanbul’da ilk yağma Fatih ölünce meydana geldi. Kapıkul­ları, oğlu 2. Bayezıd’ı paranın değerini düşürmemesi koşu­luyla tahta çıkardılar ama da­ha sonra sürekli işler raydan çıktı. Tüm bunlarla birlikte 16. yüzyılda Safevilerin Anado­lu’ya gönderdikleri kızıl börklü dervişlerin isyan çıkarma giri­şimleri İran savaşlarıyla birlik­te muazzam bir kaynak yuttu. Anadolu ahalisinin isyancıla­ra yakın duran kısmı daha bü­yük bir baskı gördü. Kaldı ki, Tuna boylarında ve Akdeniz’de yapılan seferler de gelir getirir olmaktan çıkmış; uzaklaşan sı­nırlarda kale garnizonları bu­lundurulması gerekince her kış evine dönen Tımarlı Sipahiler işlevini yitirmiş; pahalı profes­yonel askerler hazineyi büsbü­tün tüketmişti.

    Tüm bunların üzerine 1590’ın büyük soğuk dalgası geldi ve ertesi yıl kıtlık ve eşkı­yalık had safhaya çıktı. Sonra­sında Karayazıcı ile birlikte sü­rekli isyanlar dönemi başladı. 1590’lar önemli bir dönüm nok­tasıdır. Ovalarda yaşayan ahali­nin bir kısmı uzak dağ köyleri­ne çekildi. Orada kısa bir süre kalıp çatışmaların sona erme­sini umuyorlardı ama bu fırsatı bulamadılar. Geçici olacağını düşünerek yerleştikleri derme çatma konutlardan dönemeye­cek ve uzun süren bir sefalete sürükleneceklerdi. Bu olayla­rın sonucunda Anadolu’da dir­lik ve düzenlik kalmadı. Ayrıca Osmanlıların 16. yüzyılda Doğu ticaretinden gelen geliri büyük ölçüde yitirdiklerini; İpek Yo­lu’nun önemini kaybetmesin­den sonra Baharat Yolu’nun da Batı Avrupalıların eline geçtiği­ni; Osmanlı denizcilerinin Hint Okyanusu’ndaki girişimlerinin akamete uğradığını; Akdeniz’de üstünlük mücadelesinde geri kaldıklarını; Batılıların sömür­gelerden taşıdıkları altın, gü­müş ve diğer mallar karşısında şaşırdıklarını; özellikle doku­ma imalatında rekabet edeme­yip atölyeleri kapattıklarını gö­rürüz.

    Tüm bunlara rağmen, artık Anadolu’nun kılcal damarları­na kadar nüfuz edildiği için top­lum ayakta kalmıştır. Kentlere ve kasabalara yayılan işsizlerin bir kısmı eşkıyalara katılmış, bir kısmı da paşaların yanında paralı asker olarak işe alınmış­tır. Artık kısmetine göre nere­si nasip olmuşsa… 17. yüzyılın başında, 14. padişah 1. Ahmed (saltanatı 1603-1617) dönemin­de İstanbul’a gelen Batılılar, imparatorluğun yıkılmak üzere olduğu yorumunu yapmışlar­dı. Nitekim ondan sonra tahta çıkan 1. Mustafa hapsedilmiş; yerine geçirilen 2. Osman öldü­rülmüş; 4. Murad zamanında bunalım sürmüş; 1. Ahmed’in en küçük oğlu İbrahim ise tahta çıktıktan sonra önce hapsedilip sonra devlet ricalinin kararıyla boğdurulmuştur.

    Tüm bunlara rağmen devlet kendisini toparladı ama bu de­fa da Orta Avrupa’da yürütülen uzun savaş ile birlikte Rusların Karadeniz’e inmesi, Venedik savaşları ile birlikte 17. yüzyı­la damgasını vurdu. Bu sırada Anadolu’da istikrarsızlık sürü­yordu. Kapıkulları kontrolden çıkmış; başarısız savaşlar birbi­rini izlemiş; paranın değeri da­ha da düşmüş; reaya toprağı ter­ketmeye devam etmiş; isyancı­lar paşaların kellelerini almaya başlamışlardı.

    Anadolu’da isyan Kalender Çelebi isyanı, Kanunî’nin Macaristan seferi sırasında Anadolu’da patlak verdi. Hasan Rıza’nın fırçasından 1526 Mohaç Meydan Muharebesi.

    Nasıl ayakta kaldık?

    Anadolu Türk varlığının bu ka­dar olumsuz koşullara rağmen ayakta kalmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türk­lerin Anadolu’da kesin nüfus çoğunluğuna sahip olmalarıdır. Aynı çoğunluğa sahip olamadık­ları, coğrafyanın en ince damar­larına kadar yerleşmedikleri Balkanlar’da durum farklı oldu. İkincisi örgütlenme yeteneğidir. Selçuklular çökünce kentlerde ahiler, fütuvvet örgütleri, bölge­lerde Anadolu Beylikleri çerçe­vesinde örgütlenerek güç oluş­turdular. Osmanlılar çökünce de hem Müdafayı Hukuk cemi­yetleri liderliğinde yerel millî kongre iktidarları oluşturdular hem de merkezî devlet idare­sini Anadolu’ya taşıyabildiler. Bunlar büyük olaylardır. Teme­linde ahalinin beka sorununun farkında olması ve Osmanlıla­rın Türk tarihinde ilk kez kalı­cı bir devlet geleneği yaratması vardır. Daha önce Asya coğrafyasında kurduğumuz çok sayı­da devletin hepsi kısa sürede çökmüştü; zira veraset kanunu olmadığı için her tahta çıkış bir içsavaşa yol açıyordu.

    Osmanlıların önemi, mer­kezî bir devlet bürokrasisi ya­ratmalarıdır ki, çoğu zaman ve­raset meselesini de bu bürok­rasi kararlaştırıp çözmüştür. Bürokrasinin örgütlülüğü dev­letin hem zaafı hem de gücüdür ama buna hem lanet hem lütuf diyenler de olmuştur. Bürokra­si, varlığının tek teminatı olan devleti ne yapıp edip ayakta tut­muş, sonunda cumhuriyeti de onlar kurmuştur. Öte yandan bürokrasinin her reformu ya­rım yamalak olmuş, ülkeyi imar etmeyi nadiren hedef haline ge­tirmiş, görevliler genelde başını derde sokmadan yeni tayin bek­lemiştir. Devlet de yöneticiler (paşalar, kadılar, valiler) ve ye­rel nüfuzlular ile sıkı bağ kurup sömürü çarkına fazla kapılma­sınlar diye sık sık memurların yerini değiştirmiştir. Tabii bu durum adaletsiz çarkı durdur­mamıştır. Tayin geleneği, günü­müzde hâlâ devam etmektedir.

    Diğer bir faktör de ilk 10 pa­dişahımızın Tuna’dan Basra’ya kadar uzanan büyük bir toprak sermayesi oluşturmasıdır. Böy­lece, çoğu zaman zar zor da ol­sa her krizle başa çıkabilecek yedek kaynaklar oluşturulabil­miştir. Osmanlı devleti mer­kezîleştiğinde Avrupa’da sadece İngiltere ve Fransa merkezî mo­narşi yolunda adım atmaktay­dı ve doğal sınırlarını henüz ele geçirmemişlerdi.

    Toprak sermayesi Osmanlı Devleti’nin son yılına kadar par­ça parça elden çıkarılarak kul­lanıldı, sonunda tükendi; hatta Misak-ı Millî sınırlarından da taviz verilmek zorunda kalındı. Ancak tüm bu büyük mücade­leyi sonuna erdiren; eksiklik­leriyle de olsa toplumu ayakta tutan tüm kurumları oluşturan; okulları, hastaneleri açan gücün devletin merkez teşkilatı olduğu daima hatırda tutulmalıdır.

    Haçlılar Kostantiniyye’de Eugene Delacroix’nın fırçasından“Konstantinopolis’e Giren Haçlılar” (1840), 4. Haçlı Seferi sırasında 12 Nisan 1204’te bugünün İstanbul’una giren askerleri ve aman dileyen kent sakinlerini gösteriyor.

    19. yüzyıl: Bitmeyen çile

    İlber Ortaylı 19. asrı “İmpara­torluğun en uzun yüzyılı” ola­rak nitelemiştir. Sayısız gaile imparatorluğun üzerine çök­müş, krizler biribirini izlemiş­tir. İyi padişahımız 3. Selim öldürülmüş; Rus savaşları sü­rekli kaynak tüketmiş; İngiliz ve Fransızlar da savaşların gi­dişatına göre işgalci veya müt­tefik olarak topraklarımızı ka­rıştırmış; buna 1789 sonrasın­da artan milliyetçi cereyanların faaliyetleri eklenmiştir. Diğer yandan âyanlar yerel iktidarla­rının tanınmasını istemiş, Ka­valalı gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini kurarak Anado­lu’da ilerlemiştir. Rumeli âyan­ları devlet içinde devlet haline gelmiş, Anadolu’da da bazı ye­rel nüfuzlular güç kazanmış­tır. Yeniçeriliğin kaldırılmasın­dan sonra devlet bir süre derme çatma ve işe yaramaz bir or­duyla başbaşa kalmış; bu ordu benzeri güruh, örneğin Nizip Muharebesi’nde kimi zaman daha düşmanı görmeden da­ğılmış; Donanma ise komutanı tarafından kaçırılarak İskende­riye’de Kavalalı’ya teslim edil­miş ancak İngilizlerin aracılığı sayesinde 2 yıl sonra İstanbul’a dönebilmiştir.

    2. Mahmud, Sened-i İttfak’ı yokederek âyanların gücünü kırmaya büyük önem vermiş; yeni ordu ve kurumlar oluştura­rak devleti yeniden toparlamayı amaçlamış; onu izleyen Abdül­mecid döneminde istenilen re­formlar güdük kalmış; Abdüla­ziz darbeyle iktidardan düşürül­müş; Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma devlet gelirle­rine yabancıların el koyduğu Düyun-u Umumi utancıyla so­nuçlanmıştır. Yüzyılın sonunda, devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş verilemiyor­du ve ordu reformu tamamlana­mamıştı.

    İşte toplum bu şekilde 20. yüzyıla girmiş ve Kurtuluş Sa­vaşımızın ilk aşaması olarak ni­teleyebileceğimiz Balkan Savaşı hezimetiyle Rumeli yitirilmiştir ki, bölgenin bazı yerleri, örne­ğin Rodoplar bizim için Ankara veya Kastamonu kadar Türk va­tanıydı. Her halükarda Osmanlı hanedanı yokolmaya mahkum­du; zira 1918’de yanlız onlar de­ğil, Romanovlar, Habsburglar ve Hohenzollernler de tarihe karıştı. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a da­yatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan Türkiye oldu.

    Yanlışların bedeli


    Balkan Savaşı sırasında esir
    düşen Osmanlı askerleri,
    Bükreş’teki kampta, kar
    altında abdest alıp namaz
    kılarken…

    Osmanlı Devleti Türkle­re huzurlu bir hayat sunma­dı; ama en uzun ömürlü Türk devletini oluşturarak nüfusun Anadolu’da yoğunlaşmasını ve örgütlenmesini sağladı. Bir dö­nem, dünyadaki tek bağımsız Türk devleti bizdik. Bu arada, imparatorluğun tüm tarihi bo­yunca Asya’dan bazen az bazen çok ama sürekli göçler geldi. Bu göçler her dönemde taze kan getirdi ki, bunlar imparatorlu­ğun felaketli son günlerinde çok kritik bir insangücü sağlamıştır.

    Selçuklular bir geçiş döne­miydi ve Türkleri kritik böl­gelere yerleştirdiler. Anadolu beylikleri kriz döneminde Türk varlığına çatı oluşturdular. Os­manlılar uzun ömürlü ilk Türk devletini kurarak sıkıntılı da olsa cumhuriyete yetecek bir insan ve toprak sermayesini ko­rudular.

    Bu topraklar tarih boyun­ca istikrarsızlık üretti. Bizans zamanında da benzer sorun­lar vardı. Anadolu, İstanbul’dan müdahale eden merkezî bürok­rasi ile yerel nüfuzlular arasın­da sıkışıp dururdu. Osmanlılar da benzer sorunlarla karşı kar­şıya kaldılar. 19. yüzyılda yerel nüfüzlular merkezî otoriteye kafa tutacak güce eriştiler ama sonra sisteme entegre oldular. 1911-22 savaşlarından sonra nüfus daha homojen hale geldi ve dünya tarihinde eşi görülme­miş bir oranla 100 yılda 7 kat artış gösterdi. Günümüzde bu­nun sosyal ve siyasal sonuçları ile boğuşuluyor; bu nüfus, dina­mizmini yeni kanallara aktar­manın yollarını oluşturuyor.

    Her seferinde küllerimizden doğarak gelişen müthiş macera­mız sürüyor.

    En umutsuz anda
    yeniden doğuş

    1.Balkan Savaşı sırasında
    Kumanovo Muharebesi’nde
    esir düşen Osmanlı
    paşası, Sırplar tarafından
    götürüldüğü Belgrad
    Kalesi’nde umutsuzluk
    içinde. Ancak 1. Dünya
    Savaşı sonrasında Merkezî
    İttifak’a dayatılan
    parçalayıcı antlaşmaları
    ilk yırtan, Sevr’in yerine
    Lozan’ı koyan da Türkiye
    olacaktı.

  • Yine, yeniden, yenilmeden…

    SUNUŞ: Türklerin Anadolu coğrafyasına gelerek yerleşmeleri ve sonrasında yaşananlar; bilinen dünya tarihinin bugüne kadar uzanan bölümündeki en belirleyici, tayin edici hadiseleri oluşturur. Yaklaşık 1.400 yıllık bu tarihin doğal ve doğal olmayan felaketleri; şahlardan-padişahlardan ziyade bölge insanlarının direnci ve yaşadıkları yerlere sahip çıkarak benzersiz bir “hayatta kalma” stratejisi sürdürmeleriyle atlatılabilmiştir.

    Yaşadıklarını genellikle kayıt altına almayan; yapılan yanlışlardan ders çıkarma noktasında hafıza problemleri olan; tekerrür eden hatalar tarihinin başkahramanı olan Türkler; en umutsuz ve korkunç dönemlerde bile eşsiz bir direnç göstermiş, mevcudiyetlerini sürdürmüştür.

    Bugün 100. yılında bulunduğumuz İstiklal Savaşı’yla Anadolu coğrafyasındaki mevcudiyetini yine-yeniden sağlayan, her seferinde küllerinden doğan Türklerin macerası…

    Çanakkale-Çan ilçesinde bir 23 Nisan günü. 60’lı yıllar…
  • Stavisky’den Troçki’ye cinayetler sahnesinde…

    “İşadamı” Serge Alexandre Stavisky (1888-1934), intihar süsü vererek öldürülmüştü. 1974’te vizyona giren Alain Resnais’nin yönettiği “Stavisky” filmine bir ucundan Troçki’nin Fransa ‘macera’sını içleştirme fikri, senaryo yazarı Jorge Semprun’e aitti. Troçki’nin katlinden önceki son yıllarında yanında olan Jean van Heijenoort ise 1986’da eski karısı tarafından öldürülecekti.

    Jean-Paul Belmondo’nun ölümünü izleyen günler­de, Frenk televizyonları çok sayıda filmini programı­na aldı; benim payıma, ilk kez çıktığı gün, 1974’te izlediğim, o gün bugün yeniden izleme fırsatı bulamadığım “Stavisky” düştü: Alain Resnais’nin, Jor­ge Semprun’ün senaryosuna bağlı kalarak gerçekleştirdiği filmi 47 yıl arayla görmek, yol­da “seyirci”nin geçirdiği deği­şim, dönüşüm, evrim açısın­dan ayrıca ilginç bir deneyim türüne denk geliyor -sıcağı sıcağına bir zincirin halkala­rına kısa temaslarla dokunma gereksinmesi duydum.

    Stavisky, Resnais, Semp­run, Belmondo öldüler, arkala­rında izler bıraktılar. O izlere başkaları karıştı yaşarlarken; öldükten sonra da devam eden süreçtir. “Stavisky”yi 47 yıl sonra ikinci kez izlerken, erte­si gün izleri ve izlerin izlerini kurcalarken kenarda bu met­nin çatısını oluşturacak notlar, dijital ortamdan kimi belgele­rin çıkışlarını aldım: Halka­lar dağınıktır önce, yazmak bir yandan da öznel, çünkü kişisel bir sıra kurmaktır.

    İntihar süsü vererek öldürülen Serge Alexandre Stavinsky (1888-1934).

    Stavisky “olay”ı ya da Jo­seph Kessel’ce söylersek Sta­visky Rezaleti (1976, M. Ali Kayabal çevirisi), ülkelerin siyaset ortamında yaşandığı gözlemlenen aklasezâ yolsuz­lukların tipik örneği olarak tarihe geçmiştir. Devletin her kademesinden ‘yetkili’lerin işin içine karıştığı bir düze­nin ana oyuncusunun eşdeğeri kişiler, bugün de cirit atmayı sürdürüyor, yerli ve yabancı “sahne”lerde. Stavisky, zekası, “hüner”leri ve “karizma”sıy­la yaşarken geniş bir çevre­yi etkilemiş: Kessel, masasına oturmuş olmakla övünmüş­tür; Simenon’un da bir dizi rö­portajla kılda keramet aradığı unutulmamalı.

    Stavisky, intihar süsü ve­rerek öldürüldü. 2. Dünya Sa­vaşı’nın hemen öncesine denk gelen taşkınlıkları tetiklemiş­ti ortadan kaldırılışı. Dönemin popüler dergisi Dédective’de yayımlanan fotoğrafları, Ala­in Resnais’nin büyüteç altında incelediğinden şüphem yok.

    Ancak film, ikinci izleyi­şimde, bir “yan cebinden” beni bambaşka bir izi sürmeye yö­neltti; onca yılın araya soktuk­larından hareketle.

    Yanılıyor olabilirim; bana öyle geliyor ki filme bir ucun­dan Troçki’nin Fransa ‘mace­ra’sını içleştirme fikri Semp­run’e aitti. Şüphesiz, mekansal kesişmeden sözetmek yanlış olmaz, Troçki ailesinin ve ‘yar­dımcı’larının önce Atlas Okya­nusu kıyısında bir evde, ardın­dan Barbizon’daki bir başka­sında (Ker Monique) incognito yaşadıktan sonra kibarca (!) sınırdışı edilmeleri, tali damar olarak “Stavisky”ye ustalıkla yedirilmiş; ilk görüşümde dik­katimi çelmemiş bir sapak.

    Belmondo ‘Stavisky’de Fransız yönetmen Alain Resnais’nin yönettiği, Jorge Semprun’un senaryosunu yazdığı “Stavisky”nin (1974) başrolünde Jean- Paul Belmondo vardı.

    Bu defa, abartılı durmaz­sa, tersi oldu: Talî damardan girdim, içeride oyalanmama neden olan figüre odaklandım; yerimden kalkıp rafındaki ye­rinden çıkarıp masaya getir­diğim Troçki’yle Sürgünde’nin yazarı Jean van Heijenoort’a döneceğim aklıma gelmezdi; adını baş harfleriyle anacağım bundan böyle.

    Troçki’nin yanına, Büyüka­da’ya geldiğinde 20 yaşınday­mış JVH: 20 Ekim 1932. Dev­rimin ikinci adamı, 3 yıldır İstanbul’daydı ve Tokatlıyan Otel’in 66 No’lu odasından Bo­monti’de İzzet Paşa Sokağı’na, Büyükada’dan Moda Şifa So­kak’a adresleri yutarcasına ge­çen ayların sonunda yeniden Büyükada’da demir atmıştı. Şehre iniyordu arasıra: Chap­lin’in “Şehir Işıkları”nı görme­ye gidişi bir yana, başta Tarihî Yarımada’da, balığa çıktığında Pavli’de görülüyordu sürgün­deki adam.

    İstanbul’dan Fransa’ya, Norveç’ten Meksika’ya hep yanında kaldı JVH; asistan ve koruma karışımı bir göre­vi vardı. Kitabının ilk versiyo­nu Türkçede yayımlanmıştır (Cengiz Alğan, 1999); gelgele­lim genişletilmiş basım yeni bir çeviri gerektirecek ölçüde önemlidir.

    JVH, Meksika’ya gitmele­rinden önce Fransa’da ilk ev­liliğini yapmıştı, ama ‘Mavi Ev’de Frida Kahlo’yla yaşadığı ilişki boşanmasıyla sonuçlan­dı. 1939 yazında ikinci evlili­ğini bir Amerikalıyla yaptı ve Troçki’nin yanından ayrıldı; kendi deyişiyle “ikinci bir ha­yat” kurmaya karar vermişti. Troçki 1 yıl sonra öldürüldü­ğünde çok hayıflandı; “yanın­da kalsaydım onu kurtarabilir­dim” dediği söylenir.

    Kesişen yollar 1932-1939 arası Troçki’nin kişisel asistanı olan Jean van Heijenoort (sağdan ikinci) ve ressam Frida Kahlo, 1937’de Meksika’da Troçki’yle birlikte (üstte)

    André Breton ondan “Yol­daş Van” diye sözediyor, Troç­ki’nin seslenişine öykünerek. Sürgün yıllarının sözüne en güvenilir tanığı, o kadar ki, Meksika’da Troçki’yi ziyareti sonrası Breton’un yazdığı me­tinlerdeki yanlışları mektup yazarak düzeltiyor.

    “İkinci bir hayat”a başla­mak için çok geciktiği sanıla­bilir, oysa Meksika’dan ayrıl­dığında henüz 27 yaşındadır JVH: Asıl uğraş alanına, mate­matiğe dönmüş, oradan mate­matiksel mantık alanına geç­miş, Gödel’in bazı yapıtlarını yayına hazırlamıştır. Araya bir üçüncü evlilik, peşisıra bir dör­düncü girer: Troçki’nin avuka­tının kızı Anne-Marie Zamo­ra ile son derece çalkantılı bir ilişkisi olur; 1981’de boşanır­lar, 3 yıl sonra yeniden evlenir­ler, sonra yeniden boşanırlar! JVH, Harvard’da ders vermeyi sürdürür, öğrenci odalarında yaşar. Anne-Marie’nin intihar etme tehditlerini ciddiye almış, onu sakinleştirmek için 1986 Mart’ında Meksika’ya, hesapta kısa süreliğine dönmüştür. Ev­lerinde çalışan hizmetkar, 29 Mart sabahı trajik manzarayla karşılaşır: Anne-Marie, JVH’yi üç kurşun sıkarak uykusunda öldürdükten sonra dördüncüyü kafasına sıkmıştır. JVH, Mek­sika’daki Fransız Mezarlığı’nda gömülüdür.

    Troçki’yle Sürgünde’nin bir yerinde, Fransa’da Troçki’nin ziyaretine gelen André Malra­ux ile ilgili bir diyalogu aktarır: İkili uzun uzun Céline ve Gece­nin Sonuna Yolculuk hakkında konuşurlar (Malraux, yazarın mimiklerini taklit eder!); ardın­dan yürüyüşe çıkarlar; karan­lık basarken son konuşmala­rı “ölüm” üzerinedir: Malraux, “komünizmin yenemeyeceği birşey varsa, o da ölüm” dedi­ğinde Troçki’nin yanıtı gelir: “İnsan kendisine biçtiği görevi yerine getirir, dilediklerini ya­pabilirse, ölüm basit konudur”.

    İstanbul’da Troçki’nin yolunu gözleyenler 20 Ocak 1929’da Rus hükümeti tarafından sürgün emri verilen Troçki’nin yolu İstanbul’a da düşmüştü. 12 Şubat 1929-17 Temmuz 1933 arasında 4.5 yıl İstanbul’da yaşayan Troçki, Türkiye’deki sürgün yıllarının çoğunu Büyükada’da geçirmişti. Galata Rıhtımı’nda sabaha karşı Troçki’nin İstanbul’a gelişini bekleyen fotomuhabirler: Faik Şenol, Ali Ersan, Namık Görgüç, Hilmi Şahenk…
  • ‘Onbinlerin Dönüşü’nde neden yolda kimse yoktu?

    Günümüzden 2.422 yıl önce, bugün Irak coğrafyasındaki antik şehir Babil (Babylon) yakınlarında yaşanan bir savaş, tarihin en meşhur eserlerinden birine konu olmuştu. Persler karşısında yenilen Yunan askerlerinin başına geçen Ksenofon, onları Karadeniz kıyılarına, oradan da Batı Anadolu coğrafyasındaki evlerine kavuşturmuş; yaşanan hadiseleri anlatan kült eseri, Anabasis, “Onbinlerin Dönüşü” adıyla tarihe malolmuştu.

    Anadolu coğrafyasında günümüzden yaklaşık 2500 sene önce gerçek­leşen hadiseler, bugüne kadar arkeologların, tarihçilerin baş­lıca ilgi alanlarından biri ol­muştur. Sparda (Lydia) Satrabı Genç Kyros’un, Akhaimenid (Pers) kralı ve ağabeyi Artak­serkses 2. Mnemon’a (MÖ 404 – 358) karşı, Anadolu ve Yuna­nistan’dan paralı asker topla­yarak çıktığı sefer; Babil’in 70 km. kuzeyindeki Kunaksa’da (Erbil) MÖ 3 Eylül 401’de ya­şanan savaşla sonuçlanmıştır. Bu meşhur savaşta Genç Ky­ros’un savaşta ölmesiyle Ana­dolu kökenli askerler dağılmış, paralı Yunan askerleri ise Dicle (Tigris) kenarına çekilmişlerdi. Komutanları öldürülen Yunan askerlerinin başına geçen Kse­nofon, Yunanistan’a dönmek için önce Botan Çayı (Kentri­tes), sonra da Fırat’ı (Euphra­tes) izleyerek askerleri Karade­niz’e (Pontos Euxinos) ulaştır­mayı başarmıştır.

    İyi bir yazar ve hatip olan Ksenofon’un liderlik yapması ile ülkelerine dönmekten baş­ka amacı bulunmayan 10 bini aşkın paralı askerin o dönem için bilinmeyen bir coğrafya olan Doğu Anadolu üzerinden gerçekleşen büyük yürüyüşü, Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) adıyla bilinen eserin konusunu oluşturmuştur.

    Büyük bölümü Pers dönemi (MÖ 550-330) Anadolu coğ­rafyasında geçen bu muhteşem geri dönüş yolculuğu, tarihsel coğrafya temelinde çok önemli bilgileri günümüze ulaştırmak­la kalmamış; aynı zamanda ar­keologların özellikle Doğu Ana­dolu Bölgesi’nde neden MÖ 5 ve 4. yüzyıllara ait arkeolojik bulgulara ulaşamadıklarını da anlayabilenlere anlatmıştır.

    2500 sene önce komutanları öldürülen Yunan askerlerini Karadeniz’e ulaştırmayı başaran Ksenofon’un izlediği rota…

    MÖ 3 Eylül 401’de Babil’in 70 km. kuzeyindeki Kunak­sa’da yapılan savaş, MÖ 6 Mart 401’de Sparda Satraplığı’nın merkezi Sardeis’ten (Salihli) başlayan seferin kırılma nokta­sıydı. Aslında savaşı kazanma noktasına gelen Sparda satra­bının askerleri, liderleri Genç Kyros’un çarpışmalar sırasın­da ölmesi ile amaçsız ve boşta kalmışlardı. Hayatta kalan ve geri dönmekten başka çözüm bulamayan askerler Yunanis­tan’a dönüş planı yapmaya baş­ladılar. Ancak, gelmiş oldukları uzun yolu geri dönmek yerine kuzeye hareketlenmeyi seçerek kendileri için terra incognita (bilinmeyen bölge) durumun­daki Kuzey Mezopotamya ile Doğu Anadolu’ya yöneldiler. Tarihin yazdığı bu en büyük dönüşün üzerine bugüne değin yapılmış onlarca çalışma olma­sına karşın, yürüyüşün kesin güzergahı bugüne kadar belir­lenememiştir.

    Ksenofon liderliğindeki Yunan askerlerinin çok büyük olasılıkla Kuzey Mezopotam­ya’dan bugünkü Mardin, Siirt, Muş, Erzincan ve Gümüşha­ne güzergahını takip ederek 3 aylık bir yolculuk sonunda 10 Şubat 400’de Trapezos’a (Trab­zon) yani Karadeniz’e ulaştık­ları anlaşılmaktadır. Burada bir süre kaldıktan sonra 3 günlük bir yürüyüşle 15 Mart’ta Kera­sos’a (Giresun) gelen askerler, 4 Nisan’da Kotyora’ya (Ordu) varırlar. Burada yürüyüşün fiili olarak sona erdiği görülmekte­dir. Kotyora’dan gemilere binen askerler 28 Mayıs’ta Herakleia Pontika (Karadeniz Ereğlisi), Ekim ayı başlarında ise İstan­bul Boğazı ve Byzantion’a ula­şırlar. Thrakia ve Marmara’yı (Propontis) geçen Onbinler’in Dönüşü, Pergamon’da (Berga­ma) Mart 399’da sona ermiştir.

    Doğu Anadolu Yaylası Geç Demir Çağı dönemi (MÖ 600- MÖ 330), arkeologlar için bul­guların yetersizliği nedeniyle karanlıkta kalmış bir dönem­dir. Bu dönem, bölgede arkeo­lojik araştırma yapan bilimin­sanlarınca gerek maddi kültür noksanlığı gerekse politik kay­gılar-zorluklar nedeniyle iste­nilen düzeyde değerlendirile­memiştir. Urartu Dönemi (MÖ 840-MÖ 600) mimari tabaka­ları üzerindeki kültürel dolgu­ların zayıflığı ve niteliksizliği, bunların bazen Ortaçağ taba­kaları olarak algılanmalarına, yayınlarda belli belirsiz yer al­malarına yol açmıştır.

    Ver elini Karadeniz


    İyi bir yazar ve hatip de olan
    Ksenofon’un liderliğinde
    evlerine dönmeye çalışan
    on bini aşkın paralı asker, 3
    aylık bir yolculuk sonunda
    10 Şubat 400’de Karadeniz’e
    ulaşmıştı.

    Onbinlerin Dönüşü adlı ese­rin en ilginç yönü, dönemi için kapalı kutu olan Doğu Anadolu coğrafyası ve etnisitesi hakkın­da aktardığı bilgilerdir. Kseno­fon liderliğindeki Yunan asker­lerin Doğu Anadolu Yaylası’n­da, Kuzey Mezopotamya’dan Gümüşhane’ye (Gymnias) de­ğin ilerleyişleri sırasında kent, kasaba ya da büyük köy niteli­ğinde herhangi bir yerleşmenin anılmamış olması, günümüz­deki arkeolojik bulgu yeter­sizliğini doğrular niteliktedir.

    Buna karşın yolculuk sırasında anılan Armenler, Khaldeliler, Khalybler, Mardiler, Phasian­lar, Taockhiler ve Kardukhlar ile Ksenophon’dan birkaç 10 yıl önce Herodotos’un bahsettiği Alarodlar ve Matienler, Urar­tu’nun hemen sonrasında Doğu Anadolu’nun zengin ve karma­şık bir mikroetnisiteye sahip olduğuna işaret etmektedir.

    Urartu’nun yıkılması ile Öntarih Dönemi’ni de (MÖ 13. yüzyıl-MÖ 840) eklersek, yak­laşık 600 yıldır devlet geleneği, politik sistem ve sosyal orga­nizasyon içinde yaşayan Doğu Anadolu insanlarının, otorite temelinde bir boşluğa düştü­ğü anlaşılmaktadır. Gelişmiş bir devlet yapısı ile toplum kül­türüne sahip Urartu Krallığı sonrasındaki 200 yıllık süreçte (MÖ 600-MÖ 400) neler ya­şandığı, arkeolojik bulgu nok­sanlığı nedeniyle bugüne de­ğin tam olarak anlaşılamamış­tır. Urartu sonrası dönemde, özellikle MÖ 6. ve 5. yüzyıllar­da tarımsal faaliyetlere uygun alçak arazilerin büyük ölçekli yerleşmelerle iskan edilmediği, halkın önemli bir bölümünün can güvenliği nedeniyle yüksek arazilere taşınmış olduğu dü­şünülmektedir.

    Ksenophon, geçtiği
    yörelerdeki insanların
    kullandığı, basamaklı
    girişleri olan kuyu biçimli
    yeraltı konutlarından
    bahsediyordu. Bu konutlar
    tehlike durumunda sığınak
    olarak kullanılmış olabilir.
    Kalus Kalesi (Fotoğraf:
    Ebumuhsin Bulut)

    Urartu sonrası dönemin ar­keolojik açıdan kimliklendirme sorunu yaşamasının en önemli nedeni, Anabasis’ten de anlaşı­lacağı üzere yerleşim yokluğu ile mimari bulgu noksanlığı­dır. MÖ 5. yüzyıl sonunda (MÖ 401-400) Doğu Anadolu Yayla­sı’nın belli bir güzergahını be­timleyen Ksenophon, geçmekte olduğu yörelerdeki insanların kullandığı, basamaklı girişle­ri olan kuyu biçimli yeraltı ko­nutlarından bahsetmektedir. Sözkonusu konutlarda insanlar ile birlikte keçi, koyun, inek ve kümes hayvanlarının da yaşa­mış olmaları; otorite boşluğu bulunan bölgedeki mimari ihti­yacın güvenlik kaygısı nedeniy­le yüksek bölgelere veya yeral­tına kaydığına işaret etmekte­dir. Ksenophon’un yaptığı bu aktarımlardan çıkacak sonuç, dönemin mimari kalıntılarının alçak arazilerdeki höyüklerde aranmaması gerektiğine işaret etmektedir.

    Doğu Anadolu Yaylası’n­da geliştirilen höyük kazıları­nın hiçbirinde yeraltı konutu olabilecek mimari kalıntılara rastlanmamıştır. Bugüne değin hiçbir kalıntı, bulgu ve ipucu ele geçmemiş yeraltı konutları­nın, tesadüfler dışında saptan­ması olanaksız gibi görünmek­tedir.

    Doğu Anadolu Yaylası Geç Demir Çağı’nda varlığı yazı­lı kaynaklardan bilinen ancak arkeolojik olarak bugüne değin saptanamayan yeraltı konutları ile ilgili önemli tarihsel kayıt­lar, 19. yüzyıl sonlarına ait bir seyahatnamede yer almaktadır. 1888 bahar aylarında Erme­ni papaz Antranik’in Kiğı’dan Dersim’deki Havlor Surp Ga­rabet Manastırı’na yaptığı yol­culuk sırasındaki gözlemleri, Orta Fırat Havzası yerleşim­leri hakkında çok önemli bil­giler içermektedir. Kiğı’dan yola çıkan Antranik, sırasıyla Sergevilig-Altun Hüseyn-A­gayi-Şenlik-Herdiv-Kızıl Ki­lise-Peri köylerinden geçerek Harput’a ulaşmıştır. Harput’u geçtikten sonra Besdek (Esen­kavak)-Ahor-Hahav köyleri güzergâhından Canig köyüne varmıştır. Canig’in gösteriş­siz bir köy olduğunu aktaran Antranik, evlerin yeraltında ve oldukça alçak olduğunu önem­le belirtmiştir. Canig’te bir Er­meni ailenin evine misafir olan Antranik, yeraltı konutunu ev­den çok bir mağaraya benzet­miştir. Penceresi bulunmadı­ğından oldukça karanlık olan eve giren Antranik, göremedi­ği halde evde çiftlik hayvanla­rının bulunduğunu nefes alıp vermelerinden farketmiştir. Bu bilgiler, evin bir köşesini inek ve koyunların bulundu­ğu ahırın oluşturduğuna işaret etmektedir. Bunlara ek olarak, erzakların depolandığı petog (petek) ile ocağın yandığı ana odanın varlığı, bir yeraltı evi­nin birimlerini anlamamıza yardımcı olmaktadır.

    Doğu Anadolu’nun arızalı topografyası.
    Fotoğraf: Şevket Dönmez

    Yeraltı konutları ile ilgi­li daha geç bulgular, 20. yüzyıl başlarında istihbarat amaçlı kaleme alınmış olan seyahat­name niteliğindeki bazı kitap­larda karşımıza çıkmaktadır. Noel Buxton ile Harold Bux­ton’un 1910’ların başında Doğu Anadolu’nun güncel durumunu rapor etmek amacıyla hazırla­mış oldukları kitapta, bir yeral­tı konutunun fotoğrafı yer al­maktadır. Ksenophon dönemi­nin kuyu biçimli girişi olmasa da, Antranik’in aktarımların­daki ev tipine uyduğu gözlenen yeraltı konutundaki giriş kapı­sının yüzeyle hemzemin oldu­ğu gözlenirken, mağara tarzı yapının penceresiz olduğu an­laşılmaktadır.

    Bunlara ek olarak kültür ta­rihçisi Burhan Oğuz, 1950’lerin başında Muş Ovası’nda yaptığı bir gezide gözlemlediği, uzak­tan sezinlenemeyen, toprağa yarı gömülü konutların varlı­ğından bahsetmektedir. Geç Demir Çağı sürecinde güvenlik kaygısı nedeniyle daha yüksek bölgelerde olduğunu düşün­düğümüz yeraltı konutlarının bir gelenek devamı olarak 19. yüzyıl sonlarında Dersim’de ve günümüze yakın bir tarih olan 1950’lerde Muş Ovası’nda mevcut olması, Doğu Anadolu Yaylası’nın dışa kapalı gelenek­lerini koruyan çok önemli bir etnoarkeolojik gerçekliktir.

    Urartu sonrası dönemin mimari açıdan kimliksizliği, Doğu Anadolu Yaylası’nı sis­tematik biçimde 1950’lerin ortalarından itibaren araştır­maya başlayan İngiliz arkeolog Charles Burney’nin de dikkati­ni çekmiştir. Burney, Van Gö­lü’nün batı tarafında, Bitlis-A­dilcevaz ilçesi sınırları içinde saptadığı Kafir (Kefir) Kale­si’nin, Urartu’nun devamı bir halk olarak görülen Alarod­lar’la ilgili olabileceğini be­lirtmiştir. Buna karşın Kafir Kalesi’nin içinde yapı kalıntı­sı olmadığını farkeden Burney, sözkonusu kalenin, civarda ya­şayan Alarodların tehlike anın­da sığındığı bir yer olabileceği­ni ileri sürmüştür.

    Güvenlik kaygıları ve mimari Van Gölü Havzası’nda yüzey araştırmaları yürüten Aynur Özfırat’ın keşfettiği kalelerden Gavurkale’nin içinde herhangi bir yapı kalıntısı gözlenememiş olması; Geç Demir Çağı’nda güvenlik kaygısı ile yüksek alanlara çıkmış olan Doğu Anadolu yerli halkının yaşam tarzına ışık tutuyor. (Fotoğraf: Aynur Özfırat)

    Van Gölü Havzası’nda uzun yıllardır yüzey araştırmala­rı gerçekleştiren Aynur Özfı­rat’ın keşfettiği Patnos-Karta­vin, Çaldıran-Ziyaret-Alikelle, Gürpınar-Gavurkale, Gürpı­nar- Bajergeh ve Gevaş-Gelen­ge kaleleri; mimari özellikleri ile C. Burney’in Kafir Kalesi ile ilgili yorumlarının doğru oldu­ğuna işaret etmektedir. Kaba yontu taşlarla oluşturulmuş, duvarlarla savunma altına alın­mış sözkonusu kaleler içinde herhangi bir yapı kalıntısı göz­lenememiş olması; Geç Demir Çağı’nda güvenlik kaygısı ile yüksek alanlara çıkmış olan Doğu Anadolu yerli halkının, belki de Alarodlar’ın, dağlık bölgelerde nasıl bir yaşam tarzı geliştirmek zorunda kaldıkları­na da ışık tutmaktadır.

    Büyük olasılıkla saldırı al­tındayken sığındıkları Kafir, Kartavin, Ziyaret-Alikelle, Ga­vurkale, Bajergeh ve Gelenge gibi belli düzeyde savunma sis­temine sahip kaleler inşa eden Alarodlar; bölgede iyi bilinen yaylacılık temelinde basit ko­nutlarda, belki de çadırlarda yaşamışlar ve geçimlerini hay­vancılık faaliyetleri ile sürdür­müş olmalıdırlar. Tarımın güç­lükle uygulanabildiği yüksek arazilerde yaşamak zorunda kalan bu insanlar, çok büyük olasılıkla etleri ve yünleri için koyun ve keçi yetiştirmişler­dir. Ataları Urartular’dan miras kalan kale inşa etme ve topog­rafyayı en iyi şekilde değerlen­dirme konularındaki bilgi bi­rikimlerini ve deneyimlerini; zayıf ekonomik koşullara kar­şın, hayat kurtarıcı yaşam bi­rimlerine dönüştürmüşlerdir. Bu bağlamda, bölgede yaklaşık 60 yıldır çalışan bilim insanla­rının Doğu Anadolu’da Urartu sonrasına ait kent, kasaba ve kale-kent niteliğinde bir yer­leşme tanımlayamadıkları gö­rülmektedir.

    C. Burney’in Adilcevaz’da saptadığı Kafir Kalesi ile A. Özfırat’ın keşfettiği Kartavin, Ziyaret-Alikelle, Gavurkale, Bajergeh ve Gelenge kaleleri, Geç Demir Çağı yerleşim tip­lerinin etnisite ile ilgili olduğu varsayımını destekleyen arke­olojik bulgulardır. Ulaşılması son derece güç noktalara inşa edilmiş olan sözkonusu Urartu sonrası kaleleri içinde herhan­gi bir yapı kalıntısı, hatta ça­nak-çömlek parçası bile sapta­namamış olması önemli ve be­lirleyici arkeolojik sonuçlardır. Sözkonusu arkeolojik sonuçlar doğrultusunda, bölgede tedir­gin bir hayat süren Alarodla­rın tehlike sırasında korunma ve savunma amacıyla geçici olarak kullandıkları bir mima­ri sistem geliştirmiş oldukları gözlenmektedir.

    Kalenin kalıntıları Ziyaret-Alikelle’de, Alarodların büyük olasılıkla saldırı altındayken sığındığı kale, belli düzeyde savunma sistemine sahipti. (Fotoğraf: Aynur Özfırat)
  • Ankara Antlaşması ve Millî Mücadele’nin başkentteki mirası

    Fransızlarla 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması’nın 100. yılındayız. Sakarya Muharebesi’nden sonra güney sınırlarımızdaki tehdidi ortadan kaldıran bu antlaşma, bugünkü Ankara Garı Direksiyon Binası’nda imzalanmıştı. İmkansızlıklar içinde yeni bir gelecek çizmeye çalışan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başkentteki 4 önemli mekanı.

    Sivas’tan hareket eden üç otomobil, 18 Aralık 1919’da Ankara’ya doğ­ru yola çıktı. Bu otomobiller, başta Mustafa Kemal olmak üzere Heyet-i Temsiliye’nin di­ğer üyelerini taşıyordu. Birinci otomobilde Mustafa Kemal Pa­şa, Rauf Bey (Orbay), Heyet-i Temsiliye İstişari Üyesi Ahmet Rüstem ve Yaver Cevat Abbas (Gürer); ikinci otomobilde He­yet-i Temsiliye Üyesi Mazhar Müfit (Kansu), Hakkı Behiç (Bayiç) Bey, Sivas Kongresi De­legeleri İbrahim Süreyya (Yi­ğit) Bey ve sekreterler; üçüncü otomobilde Dr. Binbaşı Refik (Saydam) Bey, Hüsrev Bey (Ge­rede) ve hizmetliler vardı.

    Heyet 27 Aralık’ta Dik­men sırtlarında göründüğün­de Ankara belki de tarihinin en coşkulu günlerinden birini ya­şıyordu. Köylerden atlı ve kağ­nılarla binlerce kişi Ankara’ya gelmişti. Sabah saatlerinden itibaren davul ve zurnalarıyla Dikmen tepesine koşan Ankara halkı Mustafa Kemal’i bağrına basmaya hazırdı.

    Mustafa Kemal Paşa, Sey­menlerle karşılaştı ve arabadan indi. “Arkadaşlar, buraya neden geldiniz?” diye sordu. Efeler, “Millet yolunda kanımızı akıt­maya geldik!” dediler. Mustafa Kemal Paşa, “Fikrinizde sabit misiniz?” dedi. Seymen Efeler “And olsun!” dediler. Mustafa Kemal Paşa, “Varolun yiğit­ler! Varolun!” diye seslendi. Bu karşılama töreninden sonra Mustafa Kemal, Ankara’daki ilk ikametgahına gidecekti.

    Ankara Ziraat Mektebi binası, bugün Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü tarafından kullanılıyor.

    KARARGÂH: ANKARA ZİRAAT MEKTEBİ

    O yıllarda Ankara’ya bağlı bir sayfiye yeri olan Keçiören’de, bağların ortasında bir bina yükseliyordu. Bu bina, İttihat ve Terakki tarafından örnek bir çiftlik oluşturarak modern tarım tekniklerinin öğretil­mesi amacıyla 1908’de inşa edilmişti. 27 Aralık 1919’dan itibaren ise Mustafa Kemal ve arkadaşları için karargâh ola­rak tahsis edildi. Mustafa Ke­mal, Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan 23 Nisan 1920 tarihine kadar 118 gün boyun­ca çalışmalarını bu taş binada sürdürdü.

    Mustafa Kemal’in tüm yurtla bağlantısını sağlayan telgraf merkezi de Ziraat Mek­tebi’nde kurulmuştu. Aynı za­manda 10 Ocak 1920 tarihinde yayın hayatına başlayan Hâ­kimiyeti-i Milliye gazetesinin hazırlıkları da burada yapıldı. Yine aynı yerde 6 Nisan 1920 tarihinde kurulan Anadolu Ajansı’nın ilk tohumları ekildi.

    Ancak Ankara Ziraat Mek­tebinin şehir merkezine uzak olması bir güvenlik zafiyeti oluşturuyordu. Mektebe yapı­lan silahlı baskın, telgraf telle­rinin kesilmesi, Mustafa Ke­mal’in ölümle tehdit edilmesi yeni bir mekân arayışına neden oldu. Mustafa Kemal, Meclis’in açılmasıyla birlikte çalışmala­rını Ankara Garı’nda bulunan Direksiyon Binası’nda sürdür­meye başladı.

    Direksiyon Binası bugün müze Başkomutanlık karargâhı ve konutu olarak kullanılan Direksiyon Binası, 24 Aralık 1964’te TCDD tarafından müze olarak ziyarete açıldı.

    Tarihî Ankara Ziraat Mek­tebi, Cumhuriyet sonrası ye­ni Yüksek Ziraat Mektebi’nin açılmasıyla beraber âtıl du­rumda kaldı. 1937’de büyük bir tadilattan geçti ve Meteorolo­ji Kuzey İstasyon Binası olarak kullanılmaya başlandı. Yapı 1952’den bugüne, Meteoroloji Genel Müdürlük binası olarak kullanılmaktadır.

    Bugün bu tarihî mekâna baktığımızda, zaman içerisin­de bir ek katın daha yapıldığı­nı görüyoruz. Mustafa Kemal çalışmalarını binanın ikinci katında, cepheden bakıldığında binanın sol tarafında bulunan içiçe geçmiş iki odada sürdür­müştü. Bugün bu oda önemli bir kısmı orijinal olan eser­leriyle birlikte ziyaretçilerini ağırlıyor. Odanın halısı, Mus­tafa Kemal’in çalışma masası, sandalyesi ve perdeleri o yılla­ra tanıklık etmiş şahitler ola­rak yerlerini koruyor.

    DİREKSİYON BİNASI: FRANSIZLARLA ANTLAŞMA

    İstiklal Harbi bir demiryolu sa­vaşıydı. Ankara’da az bilinen bu tarihsel mekanlardan biri de Mustafa Kemal’in bura­ya gelişinden sonra ikinci evi olan Ankara Garı Direksiyon Binası’ydı. Direksiyon Binası, Sultan 2. Abdülhamid zama­nında Bağdat Demiryolu’nun şube hattının 1892’de Anka­ra’ya ulaşmasıyla inşa edilen istasyon binalarından biridir. Mimarlığını Alman mühendis Otto Kapp’ın yaptığı Direksi­yon Binası’nın köşeleri taş de­korlarla süslenmiştir. Kilit ke­merli pencere dekorları ve ah­şap çatı saçaklarıyla iki kattan oluşmaktadır. Bugün giriş katı, Demiryolları Müzesi olarak kullanılmaktadır.

    Bu binanın Mustafa Ke­mal için bir yuva haline gel­mesini sağlayan kişi, Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi olan Ra­gıp Bey’in yeğeni Fikriye Ha­nım’dır. Savaşın en zor zaman­larında Fikriye Hanım, Musta­fa Kemal Paşa’nın her zaman yanıbaşındaydı.

    Tarım mektebinde bir karargâh Mustafa Kemal, 1920’de İsmet İnönü ile birlikte Kurtuluş Savaşı’nda Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisliği olarak hizmet veren Ziraat Mektebi’ndeki karargâhında.

    Direksiyon Binası savaşın harekât planlarının yapıldığı yer olmasının yanısıra, Fran­sa ile 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşma­sı’nın görüşmelerinin yapıldı­ğı ve imza edildiği yer olma­sı açısından da çok önemli. 23 Nisan’ın Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlan­masının kararı da bu mekânda alınmıştır.

    Mustafa Kemal, İstiklal Harbi’nin en önemli muhare­belerini bu evden yönetti. Sa­karya Muharebesi cephesine bu evden çıktı. Bu bağlamda bu mekân, savaşın tüm şiddetinin en çıplak hâliyle yaşandığı yer­lerden biri oldu. Tren düdük­leri kimi zaman hüzün getirdi, kimi zaman da cepheye umut taşıdı.

    HARBİYE’NIN BEŞİĞİ: ABİDİNPAŞA KÖŞKÜ

    Millî Mücadele yıllarının en dramatik olaylarından biri de 16 Mart 1920 tarihinde İstan­bul’un resmen işgal edilmesi oldu. Bu işgal aynı zamanda, kurtuluşu bekleyen ulus için Ankara’nın önemini teyit etti. Anadolu’daki mücadeleye des­tek vermek için İstanbul’dan yola çıkanlar arasında, askerî okul öğrencileri de vardı. Mus­tafa Kemal, Ankara’ya ulaşabi­len mevcutları 100 kişiye ulaş­mış olan bu genç öğrencileri ziyaret etti ve ardından bir ta­limgah kurulmasını istedi. İş­te bu girişim, düzenli ordunun kurulması sırasında ordunun ihtiyaç duyduğu subayların ye­tişmesini sağlayacaktı. Anka­ra’nın Cebeci semtinde bulu­nan ve 1880’li yılların başında Ankara Valisi Abidin Paşa tara­fından vali konağı olarak yap­tırılan Abidinpaşa Köşkü, bu okulun merkezi olacaktı.

    Hiç zaman geçmemiş gibi Atatürk Konutu Ve Demiryolları Müzesi adıyla ziyarete açılan Direksiyon Binası’nda özel eşyaları ve dönem mobilyalarıyla korunan Atatürk’ün yatak odası.

    Sakarya Savaşı’nda Türk Ordusu’nun zafere ulaşmasın­da, burada kurulan talimga­hın önemi büyüktü. Bu fedakâr genç subaylar savaş esnasında en önde vuruştular. Bu durum aynı zamanda Sakarya Sava­şı’nın bir “subay savaşı” olarak literatüre girmesini sağladı.

    1 Temmuz 1920 tarihinde, okulun açılışında Mustafa Ke­mal öğrencilere şöyle seslen­mişti: “Çocuklarım, bu talim­gaha henüz Harbiye diyemiyo­ruz… Çünkü çok eksiğimiz var… Ama ben sizlere, hakkınız olan adınızla hitap edeceğim… Har­biyeliler!.. İşgal altındaki okul­larınızdan, evlerinizden kaçtı­nız… Birkaç gün sonra da çok sert bir savaşa katılacak, gere­kirse canınızı feda edeceksi­niz… Biliniz ki gelecek nesiller bu fedakarlıklar sayesinde, me­deni alemde, eşit haklara sahip, bağımsız bir milletin, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür çocukla­rı olarak yaşayacaklardır… Size söz veriyorum!”

    Mustafa Kemal Paşa ver­diği sözü tutacak, ancak bu konuşmaya tanık olan genç­lerin büyük bir kısmı sözün tutulduğu zamanları göreme­yecekti.

    Zabit namzetleri yetiştirerek, düzenli ordu kurulmasına hizmet eden Harbiye’ye evsahipliği yapan Abidinpaşa Köşkü.

    NAMAZGÂHTEPE ŞÜHEDA KABRİSTANI

    Atatürk Bulvarı’nın doğu ya­kasında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin hemen yanıba­şında bir tepe yükseliyor. Bir zamanlar Namazgâhtepe ola­rak bilinen bu tepe, İstiklal Harbi’nin kayıp bir mekanıdır. Prof. Dr. İlber Ortaylı, 23 Şu­bat 2020’de Hürriyet gazete­sinde yazdığı köşe yazısında Dr. Selim Erdoğan’ın yaptı­ğı saha çalışmalarına atıf ya­parak buradaki yitik şehitliği hatırlattı. Sakarya Savaşı sı­rasında cepheden ağır yaralı olarak dönen askerler Cebeci ve Gureba Hastanelerine sev­kediliyordu. Burada hayatını kaybeden askerler ise Namaz­gâhtepe’nin güney yamacına defnediliyordu. Şimdiye kadar yapılan jeoradar çalışmaları sonucunda buranın bir şühe­da kabristanı olduğu kesinleş­ti. Şehitliğin üzerinde bugün maalesef özel bir otopark bu­lunuyor!

    Mustafa Kemal Paşa, bun­dan tam 100 yıl önce, bir kısmı Namazgâhtepe’de yatan asker­lerine şöyle seslenmişti:

    “Kurtuluş için yaptığımız bu savaştan çok daha önce si­zi başka muharebe meydanla­rında da tanımış idim. Dünya­nın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, da­ha sağlam bir askere rastlan­mamıştır. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en bü­yük payı sendedir. Kanaatin­le, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldıramadığı demir gibi temiz yüreğinle, düşmanı sonunda alteden büyük çaban için minnet ve şükranımı söy­lemeyi kendime en değerli bir borç bilirim”.

    Şehitliğin üzerindeki otopark Millî Mücadele yıllarında binlerce askerin defnedildiği Namazgâhtepe’deki Şüheda Şehitliği’nin üzerinde bugün ne acı ki bir otopark var (sol altta). Namazgâhtepe, Kurtuluş Savaşı sırasında ordumuzun zaferi için dua edilen; Cuma, bayram ve cenaze namazlarının kılındığı yerdi (altta).
  • Sakarya’daki galibiyet ve Bolşeviklerle antlaşma

    TBMM’nin Kars’ta Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ile imzaladığı antlaşma, 7 ay önce Rusya Sovyetler Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile imzalanan Moskova Antlaşması’yla çok büyük benzerlik içeriyordu. Sovyetler’le 1921 yılı içerisinde çeşitli düzeylerde problemler yaşanmış, ancak Sakarya’daki başarının ardından, 22 Eylül’de antlaşma süreci başlamıştı.

    Kars Antlaşması, Türki­ye Büyük Millet Mec­lisi (TBMM) Hüküme­ti’yle Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Sovyet Sosya­list Cumhuriyetleri arasında imzalanan ve özünde 16 Mart 1921’de Moskova’da TBMM Hükümeti’yle Rusya Sovyetler Federatif Sosyalist Cumhuri­yeti arasında yapılan antlaşma­yı bu üç Kafkasötesi ülkesiy­le tekrarlayan bir antlaşmadır. Antlaşmaların metinleri çok büyük bir benzerlik gösterdiği gibi, zaten Moskova Antlaşma­sı’nın (bkz. #tarih, sayı 80) 15. maddesi de Türkiye ile Kafka­sötesi ülkeleri arasında yapıla­cak bir antlaşmaya değiniyor ve Sovyetler’in bunun sağlanması yönünde çaba harcayacağından dem vuruyordu. Burada ister istemez akla gelen önemli bir soru, nasıl olup da sözkonusu iki antlaşma arasında yedi ay kadar uzun bir zamanın geçmiş olmasıdır.

    Bu aşamada ilk değinilme­si gereken nokta, Ermenis­tan’da Bolşevik yönetiminin kurulmasındaki gecikmedir. Nitekim 11. Kızıl Ordu, ancak Nisan başında Ermenistan’a hâkim olabilmiştir. Ayrıca Bolşeviklerin gözünde bu ge­cikmeden Türk tarafı da so­rumluydu; zira Kızıl Ordu, böl­gedeki demiryolunu Türklerin Gümrü’yü işgal etmiş olmala­rı nedeniyle kullanamamıştı. Üstelik Kâzım Karabekir Pa­şa’nın 15. Kolordu’suna bağlı birliklerin Gümrü’yü ancak 23 Nisan 1921’de boşaltması bir süre daha gecikmeye sebebi­yet verecek; kentteki cephane­likleri de havaya uçurdukları için Bolşevik tarafında ciddi bir kızgınlık oluşacaktı.

    Doğu sınırımızı çizen kalemlerden soldakiyle Gümrü, ortadakiyle Moskova, sağdakiyle de Kars Antlaşması imzalanmıştır. (İstanbul Kâzım Karabekir Paşa Müzesi)

    Mayıs ayında iki taraflı bir sorun daha çıktı. Osmanlı Devleti, Kars bölgesini 1878’de Rusya’ya terkettikten sonra Rus yönetimi bölgeye hem Or­todoks Kilisesi’nin öğretileri­ne aykırı bazı inançlar taşıyan hem de savaş karşıtı bir fel­sefeleri olan Malakanları yer­leştirmişti. TBMM Hükümeti, kendi tabiyetinde kabul ettiği Malakanları askere almaya ça­lışıyor, Sovyetler ise Moskova Antlaşması’nın 10 ve 12. mad­deleri uyarınca Rusya’ya dön­melerini bekliyordu. Ayrıca, Türk tarafından kaynaklanan bazı söylentilere göre Sovyet­ler, Malakanlar arasında Bol­şevik propagandası yapıyordu. Bu ikili sorunun çözülmesi ise Ağustos ayını buldu.

    Ağustos’a gelindiğinde ise Türk tarafının başı derttey­di. Yunan Ordusu’nun Eskişe­hir-Kütahya başarıları (bkz. #tarih, sayı 84) sonrasında Ankara’nın geleceği tehlikeye düşmüş; Türk Ordusu’nun Sa­karya Nehri’nin doğu kıyısın­da savunma savaşı verme ha­zırlıklarına girişilmişti (bkz. #tarih, sayı 85). Gene de Sa­karya’da vuruşma başlamadan önce karşılıklı bazı girişim­lerde bulunulmuş ve TBMM Hükümeti’yle Kafkasötesi hü­kümetleri arasında Kars’ta bir antlaşma imzalanmasına iliş­kin bir prensip kararı alınmış­tır. Hatta o sıralarda Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Baka­nı olan Yusuf Kemal (Tengir­şenk) Bey, sözkonusu antlaş­manın Eylül sonlarında yapı­labileceğini bildirmiş ve Türk tarafının Kâzım Karabekir Paşa’yla Ankara’nın Bakü’deki elçisi Memduh Şevket (Esen­dal) Bey’ce temsil edileceğini duyurmuştur.

    Kars’ta yaşayan Malakanlar 1943’te Yalınçayır Köyü’nde çekilen fotoğrafta Kars’ta yaşayan Malakanlar. Malakanlar Rus yönetimi tarafından Kars’a yerleştirilmiş; TBMM hükümeti kendi tabiyetinde kabul ettiği savaş karşıtı Malakanları askere almaya çalışırken, Sovyetler Rusya’ya dönmelerini istemişti (Vedat Akçayöz Arşivi).

    Bütün bu süreç boyun­ca Ankara ile Moskova ara­sında zaman zaman alevle­nen, zaman zaman da yatışan bir güvensizlik olduğunu da unutmamak gerekir. Sovyet­ler, daha Londra görüşmeleri (bkz. #tarih, sayı 79) sırasın­da TBMM’nin Batılı güçlerle anlaşmaya yatkın olduğundan kuşkulanıyordu. Zaten açık bir Sovyet düşmanlığı dile geti­ren ve İtilâf Devletleri’yle an­laşmak gerektiğini söyleyen sesler TBMM kürsüsünden de sıkça duyuluyordu. Dahası, 20 Ekim 1921’de Ankara Ant­laşması’nı Fransa adına im­zalayacak olan Henri Frank­lin-Bouillon, Londra görüş­melerinin hemen ertesinde, Haziran ayında Ankara’ya gel­mişti. Türk tarafı ise Bolşevik­lerin Enver Paşa’ya evsahip­liği yapmasından sürekli bir rahatsızlık duyduğu gibi, Eski­şehir-Kütahya mağlubiyetinin yarattığı zaaf ortamında Enver Paşa’nın gene Bolşevik deste­ğiyle Anadolu’ya girmesinden açıkça korkuyordu.

    Sakarya’daki başarı bütün bunlara bir son verdi. 22 Ey­lül’de Kars’ta biraraya gelen heyetler, Moskova Antlaşma­sı’nın iki tarafça onaylanmış kopyalarını değiş-tokuş ettiler. 4 gün sonra, 26 Eylül’de ise Kars Antlaşması’yla sonuçla­nacak olan konferans başlı­yordu.

    Rusların hediyesi ‘Beyaz Vagon’ Kâzım Karabekir Paşa’ya Antlaşma için Kars’a gelen Rus generalleri tarafından hediye edilen “Beyaz Vagon”, bugün Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi’nde ziyarete açık.
  • Alternatif akım ile doğru akım arasında elektrikli bir mücadele

    Alternatif akım ile doğru akım arasında elektrikli bir mücadele

    1870-1880 arasında ABD ekonomisi, tarihinde hiç görülmedik ölçüde büyümüştü. İş insanları arasındaki rekabet ve ortaklıklar, hem büyük zenginlikler hem de olağanüstü gelir eşitsizlikleri oluşturmuştu. Bu dönemde 1.093 patentle dünyanın en üretken mucit ve iş insanlarından olan Thomas Alva Edison (11 Şubat 1847-18 Ekim 1931) elektrik üretimi, kitle iletişimi, ses kayıt ve sinema alanında dünyanın işleyişini değiştirecek icatlara imza attı. Elektriği uzaklara iletmek konusunda rakipleri Westinghouse ve Tesla ile giriştiği “akım savaşları”nı ise kaybedecekti…

    1-Edison, rakibi Nikola Tesla’nın aksine mühendis değil alaylıydı. Bilgilerini ticari başarıya çevirme becerisine sahip bir mucitti

    Thomas Edison’ın başarısının ardında iyi bir mühendislik eği­timi değil meraklı bir gençlik dönemi vardı. Dönemin tekno­lojik gelişmelerine ilgi duyan genç Edison, bunlarla yakın­dan ilgilenir ve ulaşabildiği bü­tün yayınları okurdu. Kariyeri­nin ilk dönemlerinde, eğitimde eşit şartlar sunma gayretinde­ki Cooper Enstitüsü’nde kimya kurslarına katılmıştı. Hayatı, fi­nans hizmetleri sunan Western Union’da çalışmaya başladık­tan sonra değişecekti. Finan­sal bilgilerin taşınması, telg­rafla büyük bir hız kazanmıştı. ABD’de kıtanın doğu ucundan batı ucuna telgrafla taşınan bil­giler kritik önemdeydi. Bir yan­dan çalışıp bir yandan telgraf teknolojileri üzerine kafa yoran Edison, bir hat üzerinde aynı anda 4 farklı mesajı/bilgiyi ta­şımaya yarayan icadı geliştirip 10.000 USD’ye (bugünkü karşı­lığı 228.700 USD) Western Uni­on’a sattıktan sonra hayatındaki ticari sıçramayı gerçekleştirdi. Satıştan elde ettiği parayla, yüz­lerce patent çıkaracak efsanevi Menlo Park Laboratuvarları’nı kurdu.

    Alternatif akım ile doğru akım arasında elektrikli bir mücadele
    Edison, “İcat Fabrikası” adını verdiği Menlo Park’taki laboratuvarında…

    Edison öteden beri, bir baş­ka dâhi olan Nikola Tesla ile karşılaştırılır. Tesla, alaylı bir mucit olan Edison’un aksine, doğduğu Avusturya İmparator­luğu’nda Graz Teknik Üniver­sitesi gibi köklü bir kurumda askerî bursla okumuş ve kumar alışkanlığı nedeniyle buradan ayrılmıştır.

    2-Ampulün mucidi Edison değildi. Ancak, modern ampulün ömrünü uzatıp maliyetini düşürerek piyasaya uygun hâle gelmesini o sağladı

    Ampul, temelde filaman olarak adlandırılan ince telin elekt­rik akımıyla akkor haline geti­rilmesi prensibi doğrultusun­da çalışan, vakumlanmış ya da asal gazlarla doldurulmuş bir cam şişede bulunan aydınlatma aracıdır. Bu haliyle ilk ampulün mucitleri arasında 19. yüzyıl ba­şında Humphrey Davy ve Ales­sandro Volta sayılabilir.

    Thomas Edison’un geliştir­diği ampulden önce 22 farklı kişi, farklı teknik/teknolojiler­le elektrik akımıyla akkor hale gelen ampuller geliştirmişlerdi. Bunlar hem ticari olarak hem de günlük kullanım için uygun de­ğildi. Kimisi kullanılan malze­me olarak çok pahalı, kimisi de akıma karşı dayanıksızlığından ötürü kısa ömürlüydü. Edison’ın piyasaya sürdüğü ve uzun yıllar boyunca kullanılacak ampul ise aslında kendi icadı değildi. Edi­son, H. Woodward ve M. Ewans adlı iki Kanadalı mucidin geliş­tirip 1874’te Kanada’da patenti­ni aldığı ampulün haklarını da 1879’da satın almış; ardından bu üründeki eksikleri gidererek ampulü hem teknik hem ekonomik olarak piyasaya uygun hale getirmişti.

    3-Westinghouse, Tesla ve Edison arasındaki “alternatif-doğru akım” savaşları sürece damga vurdu

    Doğru akımda elektrik yükleri aynı yönde akarken, alternatif akımda elektriksel akımın gen­liği ve yönü değişiyordu. Bu, iki­sinde de farklı avantajlar ve de­zavantajlar oluşturmuş; akımlar üzerine 19. yüzyıl boyunca hem bilim hem de iş çevrelerinde ge­niş çaplı tartışmalar yaratmıştı. Edison, başlarda daha güvenli olduğunu düşünmesi sebebiy­le doğru akımı savunmuş; daha sonra yıllarca bilimsel ve ticari olarak yatırım yaptığı alandaki iddiasından vazgeçerse komik duruma düşeceğine karar ver­mişti. Ancak elektrik dağıtımın­da doğru akım o kadar deza­vantajlıydı ki, üretildiği yerden ancak 1.5 kilometre öteye taşı­nabiliyordu.

    Alternatif akım ile doğru akım arasında elektrikli bir mücadele
    Tesla-Edison rekabeti Edison’ı şeytani bir tüccar, Tesla’yı ise harcanmış bir deha olarak gösteren anlayış, tarihsel olarak yanlış ve abartılı olmasına rağmen devam etti. Tesla, bir dâhi olmakla beraber, elde ettiği geliri kurduğu laboratuvarlarda ve şirketlerde verimli şekilde kullanamamıştı.

    4-Edison’ın şirkete kazanç sağlamayan doğru akım konusunda ısrarını sürdürmesi sonunu hazırladı. Kendi kurduğu General Electric’ten kovuldu

    Alternatif akım ile doğru akım arasında elektrikli bir mücadele
    New York’ta 1890 yılına ait bir çizimde onlarca telgraf ve elektrik teli görünüyor. Elektrikli aletlerin farklı voltajlarda çalışması sebebiyle her biri için ayrı tel çekiliyordu.

    Çoğunlukla kurucusu Thomas Edison ile anılan günümüzün en büyük sanayi ve hizmet fir­malarından General Electric, 1889’da J. P. Morgan ve Van­derbilt ailelerinin desteğiyle Edison’ın elektrikle ilgili 14 firmasının birleşmesiyle kurul­muştu. Bundan kısa bir süre sonra Edison’ın inatla sürdür­düğü alternatif akım karşıtı duruşu, şirkette kendi sonunu getirdi. Doğru akımın gittikçe daha az kâr getirmesiyle şirketi zor duruma düşen Edison, yö­netim kurulunda iyice dışlan­mıştı. 1892’de Thomson-Hous­ton ile General Electric’in birleşmesi sonrası, Edison’ın herhangi bir etkisi-yetkisi kal­madı. Firmanın ismi ise Edi­son General Electric’ten, Ge­neral Electric’e dönüştü. Bu şirket birleşmesiyle oluşan ye­ni yapı ise ABD’deki elektrik işlerinin (üretim-dağıtım-ay­dınlatma) dörtte üçünü kontrol edecekti.

  • Cumhuriyetin 10. yılında…

    19 Nisan 1925 tarihinde TBMM’de kabul edilen “29 Teşrinievvel (Ekim) günlerinin Ulusal Bayram olması addi” ile, bu mutlu gün Atatürk’ün deyimiyle Türk ulusuna “En büyük millî bayram” olarak hediye edildi. Bu tarihi izleyen yıllarda, Cumhuriyet Bayra­mı’nın coşkulu kutlamaları yurt çapında devam etti. Özellikle 1933’teki “Onuncu Yıl Bayramı” ve 10. Yıl Marşı tüm yurtta günlerce devam eden gösteri-şenliklerle toplumsal hafızamızda unutulmaz anılar bıraktı, bugün de devam eden bir gelenek yarattı. “Ne Mut­lu Milletime, Kendi Bağrından Bir Mustafa Kemal Çıkardı” pankartı altında Turgutlu’da (Manisa) düzenlenen “Cumhuriyetin 10. Yıl Kutlaması”…

    R. SERTAÇ KAYSERİLİOĞLU KOLEKSİYONU

  • ‘Katliamlar ne kötü be birader’

    tarih Dergi - Sayı 87 - #Tarih Dergisi - 1000Kitap

    Rutin kelimesi Fransızcadan geliyor. Yol kelimesi yani “route”, bir küçültme ekiyle “routine” hâlini almış; sonra da dilimize girmiş. Her gün yapılan ve alışkanlık olan işler anlamına geliyor malum.

    Bu “küçük yollar”dan, küçük alışkanlıklardan başlayarak kurulan büyük sistemlere medeniyet diyoruz. Tarih boyunca irili-ufaklı yol kazaları oluyor tabii ama doğanın öfkesi sonucu ölenler; insan türünün hemcinslerine tahammülsüzlüğü sonucu meydana gelen hadiselerde katledilenlere kıyasla solda sıfır. Ülkeler ve insanlar, kendi tarihlerini işte bu akıl almaz rezaletlere “medeni” gerekçeler bularak, uydurarak devam ettirmiş, ettiriyor.

    Türk milleti de kendisinden önceki daha eski yollardan yürümüş veya yeni yollar oluşturarak mevcudiyetini bugüne kavuşturmuş bir millet (Gerçi “yolsuzluk” da bizde epey eskiye giden bir âdettir ama, merkezî devlete değil de ona yakın şahıslara avanta(j) sağlaması 30-40 yıllık hadisedir).

    Bizim de, her millet gibi uzak ve yakın tarihimizde hem övünç hem utanç duyduğumuz hadiseler var şüphesiz. Biz de yine her millet gibi övünçlü olanları öne çıkarır, diğer konular açılınca da “siz esas kendi yaptığınız katliamlara bakın” deriz ve aslına bakarsanız bunlardan utanç falan da duymayız. Buraya kadar olan biten, hem politikayla hem sosyal psikolojiyle (bkz. bu sayıda Fatma Özlen’in muhteşem yazısı) izah edilebilir.

    Peki izah edilmesi çok zor, imkansıza yakın olan nedir?

    Şudur: Tarihin çok da uzak olmayan bir zamanında, çok yakın bir coğrafyada, çoluk-çocuk Türk ve Müslüman ahali Yunan isyancılar tarafından boğazlanmış; ancak biz bu korkunç hadiseyi daha Osmanlı döneminden başlayarak unutmuşuzdur. Unutmak bile değil; bilmemişiz, öğrenmemişizdir. Daha da vahimi var: Bu katliamı, bizim “gavur” dediğimiz başta Fransız, İngiliz tanıklar, tarihçiler yazmış-çizmiş, literatüre katmıştır!

    1821’de Mora Yarımadası’nda, Tripoliçe’de, 30 bin civarında Türk-Müslüman, 2 gün içerisinde boğazlandı. İsyancılar kadın-çocuk demediler. Kendi ifadeleriyle “atlarının ayakları yere değmiyordu”; zira yer cesetlerle doluydu. Hemen akabinde “çocukları öldürmeseydik, büyüyünce onlar bizi öldürecekti” diyecek kadar alçaldılar. Hatta Müslüman mezarlıklarını kazıp çıkardıkları naaşları bile yaktılar! Yunan isyancıların yanında savaşmak için Batı’dan gönüllü gelen Fransız-İngilizler arasında, gördükleri karşısında bunalıma girenler, ülkesine geri dönenler oldu. Zaten biz bugün esas olarak onların tanıklıklarına ve sonrasında Batılı tarihçilerin konuyla ilgili yazdıklarına bakarak bu hadiseleri öğreniyor, bilebiliyoruz!

    1821 katliamı sonrasında gerek Osmanlı gerek cumhuriyet döneminde konuyla ilgili ciddi bir çalışma yapılmadı. Hemen 4-5 sene sonra bölgede geçici bir hakimiyet sağladık ama “ölen öldü, önümüze bakalım” dedik. Önümüze de bakamadık. O toprakları ve insanlarımızı kaybettik.

    Yani insanımızın, atamızın-anamızın başına gelenlerle ilgilenmedik; zaman zaman “kahpe” dediğimiz Yunan’dan bile daha ağır sıfatlara layık duruma düştük.

    “Osmanlı” sıfatı, aslında Balkanlar merkezli bir gücün, yerleşimin nişanesiydi. Bu coğrafyada oturan insanlarımız, İstanbul’un fethinden çok önce o topraklara yerleşmiş, kuşaklar boyu orayı yurt edinmişlerdi. Bugün benim diyen insan hakları savunucusu, Türk milliyetçisi, Müslüman, siyaseten Müslüman, muhafazakar kardeşlerimiz… Yazarımız Muzaffer Albayrak’ın yazısını okuyunuz ve düşününüz: Tam 200 yıl sonra “kimleeer kimlerle beraber” ve biz kimiz, hangi “yol”dayız?