Nuh Tufanı’ndan bu yana eskilerin “feyezan” dedikleri sağanak, sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını; “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri; en çok da salgınları anlatan belgeler çoktur. Ancak bu elyazması ve basılı kroniklerdeki savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anlatıları, “Acaba?” diyerek okunmalıdır. Bunlar genellikle abartılı anlatımlardır ve gerek arşiv gerekse arkelojik alan incelemeleriyle doğrulanmamıştır.
Efsanevi anlatılara göre, doğanın yokedici afetlerine karşı ilk yaşama sınavını, beşeriyetin ikinci atası sayılan Nuh Aleyhisselam vermiş: Dünyayı kaplayan (!) tufanda bir avuç insanla kimi hayvan türlerini yaptığı tekneye alarak kurtarmış. Biz Türklerin atası Türk/Türker’in babası, Nuh oğlu Yafes de o teknede imiş. Dinsel söylemlere göre insanlık Tufan’dan kurtulanlardan türemiş oluyor ki bu durumda bir yeryüzü afetinin çocuklarıyız! O gün bugün, bütün zamanlarda da başta veba, salgınlar, depremler, tufanlar, kasırgalar olmak üzere, afetlerle boğuşularak bugünlere gelinmiş. Eski tarih yazarlarının bir gelenek olarak yapıtlarına “Nuh Tufan”ı anlatımıyla başladıklarını da hatırlatalım.
Temel bir sorun, kaynaklardaki afet anlatıları arasında 19. yüzyıl öncesine tarihlenenlerindeki abartmalardır. Konusu doğrudan “Afetler Tarihi” olan, belge ve kanıtlara dayalı kitaplar azdır (Mustafa Cezar’ın İstanbul yangınları çalışmaları; Yeliz Aksoy ve Vuslat Uyanık’ın Tarihteki Büyük Felaketler kitapları). Elyazması ve basılı kroniklerdeki, savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anlatıları, “Acaba?” diyerek okunmalıdır. Sözkonusu kitaplarda, eskilerin “feyezan” dedikleri sağanak, sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını, “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri, en çok da salgınları anlatan bölümler çoktur. İnsanlık, bunları önleyecek uğraşlar verirken, afetleri unutturacak, eskilerin “şenlendirme” dediği bayındırlık ve gönenci de ideal edinmiştir. Buna karşılık yine insanlık, bir yerdeki uygarlığı yıkmak ve nüfus kırımı demek olan savaşları, istila, sürgün, göçe zorlanma, hatta katliamları dahi birer zafer sayabilmiştir.
Simon De Myle’nin 1570 tarihli tablosunda Nuh’un Gemisi’nin Ararat Dağı’na inişi.
Tarihe bakmak
Afetlerin, ansızın, önlenemez, acımasız, yokedici, dağı taşı hoplatan, kentleri altüst edeni kuşkusuz depremlerdir. Salgınlar, afete dönüşen kışlar, kuraklık ve kıtlıklar, kasırgalar, yangınlar, seller, taşkınlar gibi doğal felaketleri bir zaman dizisinde saptayıp yazmak için kronikleri çalışmak, arkelojik araştırmalar, alan incelemeleri yapmak gerekir.
Bizim coğrafyamızda yaşanan afetler için Doğu kronikleri; 10. yüzyıl ve sonrası Ermeni, Süryani, Bizans, Arap, İran ve Türk kaynakları -örneğin Evliya Çelebi Seyahatnamesi– önemlidir. Başka gezgin ve araştırmacıların yazdıkları, Batılıların Doğu izlenim-inceleme-anıları, İstanbul afetleri için Osmanlı vekayinâmeleri önemlidir.
Âfetler şehri 1858’deki İstanbul yangını ve söndürme çalışmalarını gösteren gravür L’Illustration dergisinden (üstte).
Eski kaynaklarda salgın kırımları, yoksulluklara neden olan kıtlık ve kuraklıklar, istilalar, çoğu durumda -dediğimiz gibi- abartılarak anlatılmıştır. Buna karşılık aynı kaynaklarda, örneğin orman/ koru/kır yangınları neden yoktur? Bu durum, şüphesiz orman-koru yangınları olmuyormuş demek değildir. Kabaca bir sıralamayla, yerleşimleri yakıp-yıkıp-yokeden depremler ve sellere dair kayıtlar bulunur ama, bugün bizim büyük afet gördüğümüz orman yangınlarını haber veren kaynak bulmak zordur.
18. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin gereksinimi bakır, kurşun, gümüş madenleri için Kızılırmak’tan Fırat-Dicle havzalarına kadar hemen bütün koruların, maden eritilen odun ocakları, kalhanaler için kesildiği; kütüklerin akarsulara atılarak maden ocakları alanlarına götürüldüğü; orman ve kütük kalmayınca dönemin yüklenicilerine “kök sökme işi” verildiği bilinmektedir. Orman toprakları da yokedilmiş, Anadolu bozkırına yeni çıplak kayalıklar kazandırılmıştır! Maden için ormanları tüketerek göze giren vezir paşalarımız, sadrazamlarımız vardır. Napoléon’un Mısır’ı işgali üzerine 3. Selim’in 1799’da “serdar-ı ekrem ve sadrazam olarak Mısır seferiyle görevlendirdiği (Kör) Yusuf Ziya Paşa bunlardandır. Kentlerden uzak dağlık alanlardaki koruların yanması ve sönmesinin, kent ve kır yaşamlarını nasıl etkilediği de yeterince çalışılmamıştır.
36 yıl sonra 1894’te bir deprem kenti yerlebir edecektir.
Tarihin kaydına geçen doğal afetlerin neden-sonuçlarının araştırılması, buna karşı önlemlerin bilimsel açıklamaları, son iki yüzyılın gelişmeleridir. Daha gerilere gidildiğinde ise inanışlara bağlı anlatılar, afetleri günahkarlıkların cezası olan gören yorumlar, ilahi uyarılar görülür. Bunların tekrarını önlemek, sonuçlarından kurtulmak için de yakarma, kurban kesme, sadaka, hayır, ibadetlere yönelme önerildiği görülür. Bu bakış ve inanışın bugün de sürdüğü yadsınamaz. Türkiye coğrafyası, malum deprem kuşağındadır Genç dağların, engebeli arazilerin, derin vadilerin, düzensiz akan ırmakların coğrafyasıdır. Öyle ki doğal zamanlarda, çocukların kıyısına oturup kağıttan kayık yüzdürdükleri dereciklerin bile, bir sağnakla kayaları, ulu ağaçları söküp götüren, köprü yıkan canavara dönüştüğü sıklıkla görülmüştür. Şu gerçek ki afetler gelip geçer, zamanla anıları da unutulur. Aynı yerlerde aynı yanlışlıklar inatla yenilenir ve yaşam-ölüm sürüp gider. Afetlerde ölenlerin izleri, acı anıları torunun kültüründe yoktur. Örneğin bir deprem kuşağında binlerce yıllık tarihi olan Erzincan, bugün aynı yerde modern bir kenttir; ama uzun tarihin anıt yapılarından, kent surlarından Behram Şah Sarayı’ndan, cami ve türbelerden bir taş bile kalmamıştır. Deprem, salgın, yangın, sel afetlerinin bıraktığı alanları kısa zamanda birer mamureye çevirerek “yakın geçmişi unutmak” bize özel bir gelenektir.
Depremden yangına Anadolu 1939 depreminde taş taş üstünde kalmayan Erzincan (üstte).
1000 yıl geriye gidip Selçuklulara-dayanan Türkiye tarihine bakıldığında, savaşlar, siyasal-toplumsal olaylar kadar salgın, kıtlık ve doğal afetlerin de sıklıkla yaşandığı görülür. Deprem, canlı-cansız, yol-köprü, han-saray, dağ-taş, kent-köy demeyen, başedilmez bir afet olagelmiştir. Harita çizgilerini, nehir yataklarını değiştiren, küçük adaları silen, yeni adalar doğuran depremler tarih kayıtlarına girmiştir.
Bu yılın yaz sonunda gerek coğrafyamız gerekse civar Akdeniz ülkelerinde ciddi, büyük ve günlerce söndürülemeyen yangınlar meydana geldi. Bu devasa yangınların üzüntüsü, konuyla ilgili hazırlıksızlığımız ortaya çıkınca daha da arttı. Maalesef bugün hâlâ Türkiye’nin kimi bölgelerinde, yerel söyleyişte orman “dağ”dır! “Ormana gitmek” yerine “dağa gitmek” denir. Geçen yüzyıllarda kesile kesile yerleşimlerden uzak zirvelerde kalan orman artıklarına günümüzde “dağ” denmesi belki de artık doğru sayılmalıdır. Yeni zamanlarda yerleşimlerin dağlara tepelere tırmanması; ormanlara arsa, maden havzası, piknik alanı olarak bakılması da artık “normal” sayılmaktadır. Nasıl bir aymazlıksa, geçen yüzyılın ortalarında da öğrencilere koro halinde “Baltalar elimizde / Uzun ip belimizde / Biz gideriz ormana / Yaşlı ağaç seçeriz!” okul şarkısı söylettirilir, baltayla ormana gitmek taklitleri yaptırılırdı. Bugün de “Şerit metre elimizde / İş makineleri emrimizde / Biz gideriz ormana…” şarkıları var.
Türkiye’nin güneyini cayır cayır yakan orman yangınlarında koyunlarını kurtarmaya çalışan çiftçilerin fotoğrafı Yasin Akgül’e ait (üstte).
Türklerin 7. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan Anadolu macerası, sayısız doğal felaketle olduğu kadar savaşlar, isyanlar, darbeler ve göçlerle de şekillendi. Coğrafyamızı sarsan, insanlarımızı tüketen bu trajik hadiselere ve çoğu zaman yetersiz-beceriksiz idarecilere rağmen yıkılmadık, ayakta kaldık. Türk milletinin hayatını, kimliğini ve yaşam alanlarını devam ettirebilmesinin tarihî referansları, kodları…
Türkler en azından 7. yüzyıldan beri Anadolu’ya girmiş ama 11. yüzyıldan önceki perakende göçlerle gelenler bu coğrafyaya damgasını vuramamış; bir kısmı Bizans toplumuna entegre olmuş, onların askerî yapısı ve bürokrasisinde yer almıştı. Bizans ordusunun daimi alaylarından ikisi Türklerden oluşurdu. Selçuklular büyük bir dalgayla gelince, bunların bir kısmı kavmine döndü; ama ne kadarı, bilmemize olanak yok.
Keza Erzurum, Malatya, Sivas ve Kars daha Malazgirt öncesinde Türklerin eline geçmişti. Romen Diyojen bu gelişmenin önünü kesmek üzere tayin edici sonuç için Doğu Anadolu’ya ilerledi ama kesin sonuçlu bir yenilgiye uğradı ve Anadolu’nun Türk yurdu olması hız kazandı. Malazgirt’den 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı bile. Ne var ki Anadolu’da çok rahat bir hayat süremedik. Asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız, oradan daha sorunlu bir bölgeye geldiklerini bilmiyorlardı. Bunu torunları büyük sıkıntı çekerek öğrenecekti. Hemen her asırda ayrı bir dizi kriz kapımızı çaldı.
21. yüzyılda da iklim krizinden mülteci akınına ve dörtbir yanımızı saran savaşlara kadar aralıksız krizler yaşıyoruz. Bunları başka ülkelerde olduğu kadar yadırgamıyor, sonunda başa çıkmanın yollarını bir şekilde buluyoruz; çünkü hep kriz ve istikrarsızlık içerisinde yaşadık. Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, şöyle “oh!” diyerek rahat ettiğimiz dönem çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karakterimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücümüz fazladır. Sürekli istikrarsızlık içerisinde pekala yaşayıp gidiyoruz.
Türkler 7. yüzyıldan itibaren perakende göçlerle Anadolu’ya girseler de bu coğrafyaya damga vurmaları 11. yüzyılı bulmuştu. 1071 Malazgirt Muharebesi’nden (altta) 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı.
Haçlı seferleri
Anadolu’da yaygın bir yerleşime geçip tam da rahata ermeden, daha ayağımızın tozuyla Haçlı seferleriyle uğraşmak zorunda kaldık. Bu seferlerin örgütlendiği Clermont Konseyi’nda söz alan Flandr Kontu Robert, Türklerin Boğazlar’a kadar geldiğinden bahsetmiş; bu hareketin hedeflerden birinin Anadolu’da Hıristiyanları desteklemek olması gerektiğini ifade etmişti. 1096’da Anadolu’ya ulaşan 1. Haçlı Seferi’nin ilk hedefi İznik oldu. Daha sonra Eskişehir ve Konya üzerinden güneye ilerleyerek Antakya’yı kuşattılar ve ele geçirip bir prenslik kurdular. Bu arada bir kolları da doğuya ilerleyip Urfa Kontluğu’nu kurdu. Bir kısım Haçlılar (Normanlar ve sonra Katalanlar) daha sonraları İç ve Batı Anadolu’da kalıp başka Haçlı devletleri oluşturmaya çalıştılar.
Haçlıların Anadolu’dan geçmesini engelleyemedik ama yol üzerinde onlara büyük kayıplar verdirerek Doğu Akdeniz’de kalıcı olmalarını önledik. Bununla birlikte, bu durum Bizans’ın harekete geçerek bazı bölgeleri geri almasına yolaçtı ki, bu girişimleri durdurmak ancak onları 1176’daki Miryokefalon Muharebesi’nde hezimete uğratarak mümkün oldu. Doğu Anadolu’daki Malazgirt ve Batı Anadolu’daki Miryokefalon yenilgileri sonrasında gücü tükenen Bizans bir daha Anadolu’ya büyük bir ordu gönderemedi, faaliyetleri Marmara bölgesiyle sınırlı kaldı. Ne var ki Haçlıların yarattığı sıkıntılar henüz geçmeden doğudan çok daha büyük bir fırtına yaklaşmaktaydı.
Moğollar’la Selçuklular karşı karşıya Gıyâseddin Keyhüsrev’in başında olduğu Anadolu Selçuklular’la Moğollar arasındaki Kösedağ Muharebesi (1243) sonunda Anadolu Selçuklu Devleti, Moğol tabiiyeti altına girdi. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi.
Moğol istilaları
Bunlar Anadolu’yu büyük bir krize sokmuş, o sırada Babai isyanıyla uğraşan Selçuklular kötü bir yönetim sergilemişlerdir. Bir kısım göçerlerin toprağa bağlı vergi mükellefi olmaktan kaçmaları, bu isyanın temeldeki nedenleri arasındadır. Ayrıca Selçukluların Moğolların hedefi olan Harezmilerle ittifak yapacaklarına onlarla savaşmaları, iki tarafı da kolay yem haline getirmiştir.
İlk Moğol istilasını önlemek için hazırlanan Selçuklu ordusu, yerleşik hayata geçtikten sonra geleneksel savaş yeteneğini yitirmiş bir yönetimin liderliği altında varlık gösteremedi. Saray hayatı Selçuklu yönetimine hiç yaramamıştı. 1243’teki Kösedağ muharebesinde Selçuklu öncü kuvvetlerinin bir kısmı imha olunca geri kalan birlikler utanç verici bir şekilde dağıldı. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi. Kısa vadede Anadolu’da Türk birliğini kuracak bir güç ortaya çıkmadı ve en büyük aday, hatta onların doğal varisi sayılan Karamanlılar bunu başaracak güçte değildi.
Moğol zulmünün büyüklüğü Nasreddin Hoca fıkralarına bile konu olmuştur. Bununla birlikte, Anadolu Türk birliğinin dağılması Osmanlıların devlet kurmaları için uygun koşulları oluşturdu ve esaret altındaki Selçuklular 1300’lerin başlarında tarihten silinirken, aynı tarihlerde Osman Bey İznik’i tekrar alıyor ve Bizanslıları İzmit yakınlarında Koyunhisarı’nda yenilgiye uğratarak (1302) büyük yürüyüşüne geçiyordu.
Ancak ilk Moğol istilasının sona ermesi Anadolu’ya dirlik-düzen getirmedi. Osmanlılar Anadolu’yu fethetmek için 200 yıl daha savaşacaklardı. Dördüncü padişah olan Yıldırım Bayezıd İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi’nde yapılan stratejik ve taktik hatalar sonunda esir düşen padişah tutsak olarak öldü. İlginçtir, bu muharebede de şehzadeler padişahı bırakıp emirleri altındaki birliklerle kaçmışlardır. Bu sırada bir kısım ahali de önceki Moğol zulmünü hatırlayarak Rumeli’ye kaçmaya çalıştı. Çanakkale’de bekleyen Ceneviz gemileri karşıya geçmek isteyenlerden fahiş paralar aldılar.
Timur felaketi Yıldırım Bayezıd’ın İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi öncesinde (1402) kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti, Timur’a mağlup oldu (üstte) ve böylece Osmanlı Devleti işbirliği yapabileceği devletlerin yenilgiye uğramasıyla tek başına kaldı. Osmanlılar güneydeki Memlûkleri (üstte, solda) de yenerek Anadolu’ya hâkim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.
Ne var ki Anadolu’da kurulmuş olan irili ufaklı 60 kadar Türk Beyliği kendi bölgelerinde belli bir düzen tesis ederek ahalinin ayakta kalmasını sağladı. Bunların bazıları ileride Osmanlılara katılırken, en başta, Selçukluların varisi olarak görülen Karamanoğulları olmak üzere bazıları da 16. yüzyılın başlarına kadar direndi. Osmanlılara defalarca boyun eğip her seferinde ilk fırsatta, özellikle de ordu Balkanlar’da savaşırken isyan ettiler. Ne var ki, o dönemde Anadolu hâlâ İpek Yolu’nun ucunda bir dizi ticaret merkezine sahipti ve ayrıca Moğol istilaları Anadolu’ya yeni bir Türk göçü dalgası getirmişti. Böylece Osmanlılar Fetret Devri’ni çabuk atlattılar ve Bayezıd’dan 50 yıl sonra İstanbul’u aldılar.
Ancak bu ara dönemde Osmanlı sultanları, örneğin en tipik olarak 2. Murad, bir yandan Avrupa’dan gelen Haçlılarla mücadele için Rumeli’ye, diğer yandan da Anadolu’da isyan eden Türk beyliklerine müdahale için iki kıta arasında at koşturmaktan bitap düşmüştü. Şu iyi bilinmelidir ki, Anadolu sürekli isyan ve içsavaşlarla örülü bir tarihe sahiptir. Her isyan sayısız ölüm, sürgün ve acı getirmekteydi. Osmanlılar beyliklerin yanısıra güneydeki Memlûkleri de yenerek Anadolu’ya hâkim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.
16. yüzyıl: Büyük Kaçgun
Sözkonusu uzun kriz, 2. Bayezıd ve özellikle Anadolu’nun fethini tamamlayan Selim’in dönemlerinde kendini belli etmekle birlikte, esas olarak 10. padişah 1. Süleyman’ın devrinde gelişti ve torunlarının döneminde patladı. Yani aslında durum pek “muhteşem” değildi. Sorunlar her taraftan geldi; hiçbir ülke o kadarıyla başa çıkamazdı. Öncelikle Anadolu’da çok büyük bir nüfus artışı yaşandı. Artık artan nüfusu sevkedecek fetihler de yapılamıyordu; hatta Kıbrıs’a bu nedenle çıkıldığı söylenir. Şehirlere akan ancak işsiz kalan medrese talebeleri suhte isyanlarını başlattılar ki, bunlar Celalî adı verilen isyanlarla birlikte yayılacaktı. Bu arada devlet merkez teşkilatının yerleşmesine rağmen şehzadeler arasındaki taht savaşları da kesilmedi. Ne var ki, artık (tipik olarak Cem Sultan vakasında olduğu gibi) bürokrasinin uygun gördüğü şehzade tahta oturmaktaydı.
Esas felaket 16. yüzyılın ikinci yarısında kuraklık, veba, fare ve çekirge istilaları ile aşırı soğuklar nedeniyle oluşan kıtlıkla başladı. 1564-65, 1570-1, 1574, 1579 ve 1583-5 yıllarında kuraklık ve açlık, o dönemde kendisini iyice hissetiren “küçük buz çağı” ile birlikte ahaliyi giderek artan bir sıkıntıya soktu. Aynı dönemde, 1585’te paranın değeri büyük ölçüde düşürüldü ve tahmin edilebileceği gibi bunun ardından 1589’da, o güne kadar görülen en büyük Yeniçeri isyanı meydana geldi. Devlet Fatih’ten beri her zaman mali kriz içerisinde olup sürekli daha düşük değerde para basıyordu.
Esir padişah Timur’un esaret altında tuttuğu Yıldırım Bayezıd’ın resmedildiği tablo Stanisław Chlebowski tarafından 1878’de yapılmış. Padişah, tutsak olarak ölmüştü (üstte).
İstanbul’da ilk yağma Fatih ölünce meydana geldi. Kapıkulları, oğlu 2. Bayezıd’ı paranın değerini düşürmemesi koşuluyla tahta çıkardılar ama daha sonra sürekli işler raydan çıktı. Tüm bunlarla birlikte 16. yüzyılda Safevilerin Anadolu’ya gönderdikleri kızıl börklü dervişlerin isyan çıkarma girişimleri İran savaşlarıyla birlikte muazzam bir kaynak yuttu. Anadolu ahalisinin isyancılara yakın duran kısmı daha büyük bir baskı gördü. Kaldı ki, Tuna boylarında ve Akdeniz’de yapılan seferler de gelir getirir olmaktan çıkmış; uzaklaşan sınırlarda kale garnizonları bulundurulması gerekince her kış evine dönen Tımarlı Sipahiler işlevini yitirmiş; pahalı profesyonel askerler hazineyi büsbütün tüketmişti.
Tüm bunların üzerine 1590’ın büyük soğuk dalgası geldi ve ertesi yıl kıtlık ve eşkıyalık had safhaya çıktı. Sonrasında Karayazıcı ile birlikte sürekli isyanlar dönemi başladı. 1590’lar önemli bir dönüm noktasıdır. Ovalarda yaşayan ahalinin bir kısmı uzak dağ köylerine çekildi. Orada kısa bir süre kalıp çatışmaların sona ermesini umuyorlardı ama bu fırsatı bulamadılar. Geçici olacağını düşünerek yerleştikleri derme çatma konutlardan dönemeyecek ve uzun süren bir sefalete sürükleneceklerdi. Bu olayların sonucunda Anadolu’da dirlik ve düzenlik kalmadı. Ayrıca Osmanlıların 16. yüzyılda Doğu ticaretinden gelen geliri büyük ölçüde yitirdiklerini; İpek Yolu’nun önemini kaybetmesinden sonra Baharat Yolu’nun da Batı Avrupalıların eline geçtiğini; Osmanlı denizcilerinin Hint Okyanusu’ndaki girişimlerinin akamete uğradığını; Akdeniz’de üstünlük mücadelesinde geri kaldıklarını; Batılıların sömürgelerden taşıdıkları altın, gümüş ve diğer mallar karşısında şaşırdıklarını; özellikle dokuma imalatında rekabet edemeyip atölyeleri kapattıklarını görürüz.
Tüm bunlara rağmen, artık Anadolu’nun kılcal damarlarına kadar nüfuz edildiği için toplum ayakta kalmıştır. Kentlere ve kasabalara yayılan işsizlerin bir kısmı eşkıyalara katılmış, bir kısmı da paşaların yanında paralı asker olarak işe alınmıştır. Artık kısmetine göre neresi nasip olmuşsa… 17. yüzyılın başında, 14. padişah 1. Ahmed (saltanatı 1603-1617) döneminde İstanbul’a gelen Batılılar, imparatorluğun yıkılmak üzere olduğu yorumunu yapmışlardı. Nitekim ondan sonra tahta çıkan 1. Mustafa hapsedilmiş; yerine geçirilen 2. Osman öldürülmüş; 4. Murad zamanında bunalım sürmüş; 1. Ahmed’in en küçük oğlu İbrahim ise tahta çıktıktan sonra önce hapsedilip sonra devlet ricalinin kararıyla boğdurulmuştur.
Tüm bunlara rağmen devlet kendisini toparladı ama bu defa da Orta Avrupa’da yürütülen uzun savaş ile birlikte Rusların Karadeniz’e inmesi, Venedik savaşları ile birlikte 17. yüzyıla damgasını vurdu. Bu sırada Anadolu’da istikrarsızlık sürüyordu. Kapıkulları kontrolden çıkmış; başarısız savaşlar birbirini izlemiş; paranın değeri daha da düşmüş; reaya toprağı terketmeye devam etmiş; isyancılar paşaların kellelerini almaya başlamışlardı.
Anadolu’da isyan Kalender Çelebi isyanı, Kanunî’nin Macaristan seferi sırasında Anadolu’da patlak verdi. Hasan Rıza’nın fırçasından 1526 Mohaç Meydan Muharebesi.
Nasıl ayakta kaldık?
Anadolu Türk varlığının bu kadar olumsuz koşullara rağmen ayakta kalmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türklerin Anadolu’da kesin nüfus çoğunluğuna sahip olmalarıdır. Aynı çoğunluğa sahip olamadıkları, coğrafyanın en ince damarlarına kadar yerleşmedikleri Balkanlar’da durum farklı oldu. İkincisi örgütlenme yeteneğidir. Selçuklular çökünce kentlerde ahiler, fütuvvet örgütleri, bölgelerde Anadolu Beylikleri çerçevesinde örgütlenerek güç oluşturdular. Osmanlılar çökünce de hem Müdafayı Hukuk cemiyetleri liderliğinde yerel millî kongre iktidarları oluşturdular hem de merkezî devlet idaresini Anadolu’ya taşıyabildiler. Bunlar büyük olaylardır. Temelinde ahalinin beka sorununun farkında olması ve Osmanlıların Türk tarihinde ilk kez kalıcı bir devlet geleneği yaratması vardır. Daha önce Asya coğrafyasında kurduğumuz çok sayıda devletin hepsi kısa sürede çökmüştü; zira veraset kanunu olmadığı için her tahta çıkış bir içsavaşa yol açıyordu.
Osmanlıların önemi, merkezî bir devlet bürokrasisi yaratmalarıdır ki, çoğu zaman veraset meselesini de bu bürokrasi kararlaştırıp çözmüştür. Bürokrasinin örgütlülüğü devletin hem zaafı hem de gücüdür ama buna hem lanet hem lütuf diyenler de olmuştur. Bürokrasi, varlığının tek teminatı olan devleti ne yapıp edip ayakta tutmuş, sonunda cumhuriyeti de onlar kurmuştur. Öte yandan bürokrasinin her reformu yarım yamalak olmuş, ülkeyi imar etmeyi nadiren hedef haline getirmiş, görevliler genelde başını derde sokmadan yeni tayin beklemiştir. Devlet de yöneticiler (paşalar, kadılar, valiler) ve yerel nüfuzlular ile sıkı bağ kurup sömürü çarkına fazla kapılmasınlar diye sık sık memurların yerini değiştirmiştir. Tabii bu durum adaletsiz çarkı durdurmamıştır. Tayin geleneği, günümüzde hâlâ devam etmektedir.
Diğer bir faktör de ilk 10 padişahımızın Tuna’dan Basra’ya kadar uzanan büyük bir toprak sermayesi oluşturmasıdır. Böylece, çoğu zaman zar zor da olsa her krizle başa çıkabilecek yedek kaynaklar oluşturulabilmiştir. Osmanlı devleti merkezîleştiğinde Avrupa’da sadece İngiltere ve Fransa merkezî monarşi yolunda adım atmaktaydı ve doğal sınırlarını henüz ele geçirmemişlerdi.
Toprak sermayesi Osmanlı Devleti’nin son yılına kadar parça parça elden çıkarılarak kullanıldı, sonunda tükendi; hatta Misak-ı Millî sınırlarından da taviz verilmek zorunda kalındı. Ancak tüm bu büyük mücadeleyi sonuna erdiren; eksiklikleriyle de olsa toplumu ayakta tutan tüm kurumları oluşturan; okulları, hastaneleri açan gücün devletin merkez teşkilatı olduğu daima hatırda tutulmalıdır.
Haçlılar Kostantiniyye’de Eugene Delacroix’nın fırçasından“Konstantinopolis’e Giren Haçlılar” (1840), 4. Haçlı Seferi sırasında 12 Nisan 1204’te bugünün İstanbul’una giren askerleri ve aman dileyen kent sakinlerini gösteriyor.
19. yüzyıl: Bitmeyen çile
İlber Ortaylı 19. asrı “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” olarak nitelemiştir. Sayısız gaile imparatorluğun üzerine çökmüş, krizler biribirini izlemiştir. İyi padişahımız 3. Selim öldürülmüş; Rus savaşları sürekli kaynak tüketmiş; İngiliz ve Fransızlar da savaşların gidişatına göre işgalci veya müttefik olarak topraklarımızı karıştırmış; buna 1789 sonrasında artan milliyetçi cereyanların faaliyetleri eklenmiştir. Diğer yandan âyanlar yerel iktidarlarının tanınmasını istemiş, Kavalalı gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini kurarak Anadolu’da ilerlemiştir. Rumeli âyanları devlet içinde devlet haline gelmiş, Anadolu’da da bazı yerel nüfuzlular güç kazanmıştır. Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra devlet bir süre derme çatma ve işe yaramaz bir orduyla başbaşa kalmış; bu ordu benzeri güruh, örneğin Nizip Muharebesi’nde kimi zaman daha düşmanı görmeden dağılmış; Donanma ise komutanı tarafından kaçırılarak İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmiş ancak İngilizlerin aracılığı sayesinde 2 yıl sonra İstanbul’a dönebilmiştir.
2. Mahmud, Sened-i İttfak’ı yokederek âyanların gücünü kırmaya büyük önem vermiş; yeni ordu ve kurumlar oluşturarak devleti yeniden toparlamayı amaçlamış; onu izleyen Abdülmecid döneminde istenilen reformlar güdük kalmış; Abdülaziz darbeyle iktidardan düşürülmüş; Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma devlet gelirlerine yabancıların el koyduğu Düyun-u Umumi utancıyla sonuçlanmıştır. Yüzyılın sonunda, devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş verilemiyordu ve ordu reformu tamamlanamamıştı.
İşte toplum bu şekilde 20. yüzyıla girmiş ve Kurtuluş Savaşımızın ilk aşaması olarak niteleyebileceğimiz Balkan Savaşı hezimetiyle Rumeli yitirilmiştir ki, bölgenin bazı yerleri, örneğin Rodoplar bizim için Ankara veya Kastamonu kadar Türk vatanıydı. Her halükarda Osmanlı hanedanı yokolmaya mahkumdu; zira 1918’de yanlız onlar değil, Romanovlar, Habsburglar ve Hohenzollernler de tarihe karıştı. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a dayatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan Türkiye oldu.
Yanlışların bedeli
Balkan Savaşı sırasında esir düşen Osmanlı askerleri, Bükreş’teki kampta, kar altında abdest alıp namaz kılarken…
Osmanlı Devleti Türklere huzurlu bir hayat sunmadı; ama en uzun ömürlü Türk devletini oluşturarak nüfusun Anadolu’da yoğunlaşmasını ve örgütlenmesini sağladı. Bir dönem, dünyadaki tek bağımsız Türk devleti bizdik. Bu arada, imparatorluğun tüm tarihi boyunca Asya’dan bazen az bazen çok ama sürekli göçler geldi. Bu göçler her dönemde taze kan getirdi ki, bunlar imparatorluğun felaketli son günlerinde çok kritik bir insangücü sağlamıştır.
Selçuklular bir geçiş dönemiydi ve Türkleri kritik bölgelere yerleştirdiler. Anadolu beylikleri kriz döneminde Türk varlığına çatı oluşturdular. Osmanlılar uzun ömürlü ilk Türk devletini kurarak sıkıntılı da olsa cumhuriyete yetecek bir insan ve toprak sermayesini korudular.
Bu topraklar tarih boyunca istikrarsızlık üretti. Bizans zamanında da benzer sorunlar vardı. Anadolu, İstanbul’dan müdahale eden merkezî bürokrasi ile yerel nüfuzlular arasında sıkışıp dururdu. Osmanlılar da benzer sorunlarla karşı karşıya kaldılar. 19. yüzyılda yerel nüfüzlular merkezî otoriteye kafa tutacak güce eriştiler ama sonra sisteme entegre oldular. 1911-22 savaşlarından sonra nüfus daha homojen hale geldi ve dünya tarihinde eşi görülmemiş bir oranla 100 yılda 7 kat artış gösterdi. Günümüzde bunun sosyal ve siyasal sonuçları ile boğuşuluyor; bu nüfus, dinamizmini yeni kanallara aktarmanın yollarını oluşturuyor.
Her seferinde küllerimizden doğarak gelişen müthiş maceramız sürüyor.
En umutsuz anda yeniden doğuş
1.Balkan Savaşı sırasında Kumanovo Muharebesi’nde esir düşen Osmanlı paşası, Sırplar tarafından götürüldüğü Belgrad Kalesi’nde umutsuzluk içinde. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a dayatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan da Türkiye olacaktı.
SUNUŞ: Türklerin Anadolu coğrafyasına gelerek yerleşmeleri ve sonrasında yaşananlar; bilinen dünya tarihinin bugüne kadar uzanan bölümündeki en belirleyici, tayin edici hadiseleri oluşturur. Yaklaşık 1.400 yıllık bu tarihin doğal ve doğal olmayan felaketleri; şahlardan-padişahlardan ziyade bölge insanlarının direnci ve yaşadıkları yerlere sahip çıkarak benzersiz bir “hayatta kalma” stratejisi sürdürmeleriyle atlatılabilmiştir.
Yaşadıklarını genellikle kayıt altına almayan; yapılan yanlışlardan ders çıkarma noktasında hafıza problemleri olan; tekerrür eden hatalar tarihinin başkahramanı olan Türkler; en umutsuz ve korkunç dönemlerde bile eşsiz bir direnç göstermiş, mevcudiyetlerini sürdürmüştür.
Bugün 100. yılında bulunduğumuz İstiklal Savaşı’yla Anadolu coğrafyasındaki mevcudiyetini yine-yeniden sağlayan, her seferinde küllerinden doğan Türklerin macerası…
Çanakkale-Çan ilçesinde bir 23 Nisan günü. 60’lı yıllar…
“İşadamı” Serge Alexandre Stavisky (1888-1934), intihar süsü vererek öldürülmüştü. 1974’te vizyona giren Alain Resnais’nin yönettiği “Stavisky” filmine bir ucundan Troçki’nin Fransa ‘macera’sını içleştirme fikri, senaryo yazarı Jorge Semprun’e aitti. Troçki’nin katlinden önceki son yıllarında yanında olan Jean van Heijenoort ise 1986’da eski karısı tarafından öldürülecekti.
Jean-Paul Belmondo’nun ölümünü izleyen günlerde, Frenk televizyonları çok sayıda filmini programına aldı; benim payıma, ilk kez çıktığı gün, 1974’te izlediğim, o gün bugün yeniden izleme fırsatı bulamadığım “Stavisky” düştü: Alain Resnais’nin, Jorge Semprun’ün senaryosuna bağlı kalarak gerçekleştirdiği filmi 47 yıl arayla görmek, yolda “seyirci”nin geçirdiği değişim, dönüşüm, evrim açısından ayrıca ilginç bir deneyim türüne denk geliyor -sıcağı sıcağına bir zincirin halkalarına kısa temaslarla dokunma gereksinmesi duydum.
Stavisky, Resnais, Semprun, Belmondo öldüler, arkalarında izler bıraktılar. O izlere başkaları karıştı yaşarlarken; öldükten sonra da devam eden süreçtir. “Stavisky”yi 47 yıl sonra ikinci kez izlerken, ertesi gün izleri ve izlerin izlerini kurcalarken kenarda bu metnin çatısını oluşturacak notlar, dijital ortamdan kimi belgelerin çıkışlarını aldım: Halkalar dağınıktır önce, yazmak bir yandan da öznel, çünkü kişisel bir sıra kurmaktır.
İntihar süsü vererek öldürülen Serge Alexandre Stavinsky (1888-1934).
Stavisky “olay”ı ya da Joseph Kessel’ce söylersek Stavisky Rezaleti (1976, M. Ali Kayabal çevirisi), ülkelerin siyaset ortamında yaşandığı gözlemlenen aklasezâ yolsuzlukların tipik örneği olarak tarihe geçmiştir. Devletin her kademesinden ‘yetkili’lerin işin içine karıştığı bir düzenin ana oyuncusunun eşdeğeri kişiler, bugün de cirit atmayı sürdürüyor, yerli ve yabancı “sahne”lerde. Stavisky, zekası, “hüner”leri ve “karizma”sıyla yaşarken geniş bir çevreyi etkilemiş: Kessel, masasına oturmuş olmakla övünmüştür; Simenon’un da bir dizi röportajla kılda keramet aradığı unutulmamalı.
Stavisky, intihar süsü vererek öldürüldü. 2. Dünya Savaşı’nın hemen öncesine denk gelen taşkınlıkları tetiklemişti ortadan kaldırılışı. Dönemin popüler dergisi Dédective’de yayımlanan fotoğrafları, Alain Resnais’nin büyüteç altında incelediğinden şüphem yok.
Ancak film, ikinci izleyişimde, bir “yan cebinden” beni bambaşka bir izi sürmeye yöneltti; onca yılın araya soktuklarından hareketle.
Yanılıyor olabilirim; bana öyle geliyor ki filme bir ucundan Troçki’nin Fransa ‘macera’sını içleştirme fikri Semprun’e aitti. Şüphesiz, mekansal kesişmeden sözetmek yanlış olmaz, Troçki ailesinin ve ‘yardımcı’larının önce Atlas Okyanusu kıyısında bir evde, ardından Barbizon’daki bir başkasında (Ker Monique) incognito yaşadıktan sonra kibarca (!) sınırdışı edilmeleri, tali damar olarak “Stavisky”ye ustalıkla yedirilmiş; ilk görüşümde dikkatimi çelmemiş bir sapak.
Belmondo ‘Stavisky’de Fransız yönetmen Alain Resnais’nin yönettiği, Jorge Semprun’un senaryosunu yazdığı “Stavisky”nin (1974) başrolünde Jean- Paul Belmondo vardı.
Bu defa, abartılı durmazsa, tersi oldu: Talî damardan girdim, içeride oyalanmama neden olan figüre odaklandım; yerimden kalkıp rafındaki yerinden çıkarıp masaya getirdiğim Troçki’yle Sürgünde’nin yazarı Jean van Heijenoort’a döneceğim aklıma gelmezdi; adını baş harfleriyle anacağım bundan böyle.
Troçki’nin yanına, Büyükada’ya geldiğinde 20 yaşındaymış JVH: 20 Ekim 1932. Devrimin ikinci adamı, 3 yıldır İstanbul’daydı ve Tokatlıyan Otel’in 66 No’lu odasından Bomonti’de İzzet Paşa Sokağı’na, Büyükada’dan Moda Şifa Sokak’a adresleri yutarcasına geçen ayların sonunda yeniden Büyükada’da demir atmıştı. Şehre iniyordu arasıra: Chaplin’in “Şehir Işıkları”nı görmeye gidişi bir yana, başta Tarihî Yarımada’da, balığa çıktığında Pavli’de görülüyordu sürgündeki adam.
İstanbul’dan Fransa’ya, Norveç’ten Meksika’ya hep yanında kaldı JVH; asistan ve koruma karışımı bir görevi vardı. Kitabının ilk versiyonu Türkçede yayımlanmıştır (Cengiz Alğan, 1999); gelgelelim genişletilmiş basım yeni bir çeviri gerektirecek ölçüde önemlidir.
JVH, Meksika’ya gitmelerinden önce Fransa’da ilk evliliğini yapmıştı, ama ‘Mavi Ev’de Frida Kahlo’yla yaşadığı ilişki boşanmasıyla sonuçlandı. 1939 yazında ikinci evliliğini bir Amerikalıyla yaptı ve Troçki’nin yanından ayrıldı; kendi deyişiyle “ikinci bir hayat” kurmaya karar vermişti. Troçki 1 yıl sonra öldürüldüğünde çok hayıflandı; “yanında kalsaydım onu kurtarabilirdim” dediği söylenir.
Kesişen yollar 1932-1939 arası Troçki’nin kişisel asistanı olan Jean van Heijenoort (sağdan ikinci) ve ressam Frida Kahlo, 1937’de Meksika’da Troçki’yle birlikte (üstte)
André Breton ondan “Yoldaş Van” diye sözediyor, Troçki’nin seslenişine öykünerek. Sürgün yıllarının sözüne en güvenilir tanığı, o kadar ki, Meksika’da Troçki’yi ziyareti sonrası Breton’un yazdığı metinlerdeki yanlışları mektup yazarak düzeltiyor.
“İkinci bir hayat”a başlamak için çok geciktiği sanılabilir, oysa Meksika’dan ayrıldığında henüz 27 yaşındadır JVH: Asıl uğraş alanına, matematiğe dönmüş, oradan matematiksel mantık alanına geçmiş, Gödel’in bazı yapıtlarını yayına hazırlamıştır. Araya bir üçüncü evlilik, peşisıra bir dördüncü girer: Troçki’nin avukatının kızı Anne-Marie Zamora ile son derece çalkantılı bir ilişkisi olur; 1981’de boşanırlar, 3 yıl sonra yeniden evlenirler, sonra yeniden boşanırlar! JVH, Harvard’da ders vermeyi sürdürür, öğrenci odalarında yaşar. Anne-Marie’nin intihar etme tehditlerini ciddiye almış, onu sakinleştirmek için 1986 Mart’ında Meksika’ya, hesapta kısa süreliğine dönmüştür. Evlerinde çalışan hizmetkar, 29 Mart sabahı trajik manzarayla karşılaşır: Anne-Marie, JVH’yi üç kurşun sıkarak uykusunda öldürdükten sonra dördüncüyü kafasına sıkmıştır. JVH, Meksika’daki Fransız Mezarlığı’nda gömülüdür.
Troçki’yle Sürgünde’nin bir yerinde, Fransa’da Troçki’nin ziyaretine gelen André Malraux ile ilgili bir diyalogu aktarır: İkili uzun uzun Céline ve Gecenin Sonuna Yolculuk hakkında konuşurlar (Malraux, yazarın mimiklerini taklit eder!); ardından yürüyüşe çıkarlar; karanlık basarken son konuşmaları “ölüm” üzerinedir: Malraux, “komünizmin yenemeyeceği birşey varsa, o da ölüm” dediğinde Troçki’nin yanıtı gelir: “İnsan kendisine biçtiği görevi yerine getirir, dilediklerini yapabilirse, ölüm basit konudur”.
İstanbul’da Troçki’nin yolunu gözleyenler 20 Ocak 1929’da Rus hükümeti tarafından sürgün emri verilen Troçki’nin yolu İstanbul’a da düşmüştü. 12 Şubat 1929-17 Temmuz 1933 arasında 4.5 yıl İstanbul’da yaşayan Troçki, Türkiye’deki sürgün yıllarının çoğunu Büyükada’da geçirmişti. Galata Rıhtımı’nda sabaha karşı Troçki’nin İstanbul’a gelişini bekleyen fotomuhabirler: Faik Şenol, Ali Ersan, Namık Görgüç, Hilmi Şahenk…
Günümüzden 2.422 yıl önce, bugün Irak coğrafyasındaki antik şehir Babil (Babylon) yakınlarında yaşanan bir savaş, tarihin en meşhur eserlerinden birine konu olmuştu. Persler karşısında yenilen Yunan askerlerinin başına geçen Ksenofon, onları Karadeniz kıyılarına, oradan da Batı Anadolu coğrafyasındaki evlerine kavuşturmuş; yaşanan hadiseleri anlatan kült eseri, Anabasis, “Onbinlerin Dönüşü” adıyla tarihe malolmuştu.
Anadolu coğrafyasında günümüzden yaklaşık 2500 sene önce gerçekleşen hadiseler, bugüne kadar arkeologların, tarihçilerin başlıca ilgi alanlarından biri olmuştur. Sparda (Lydia) Satrabı Genç Kyros’un, Akhaimenid (Pers) kralı ve ağabeyi Artakserkses 2. Mnemon’a (MÖ 404 – 358) karşı, Anadolu ve Yunanistan’dan paralı asker toplayarak çıktığı sefer; Babil’in 70 km. kuzeyindeki Kunaksa’da (Erbil) MÖ 3 Eylül 401’de yaşanan savaşla sonuçlanmıştır. Bu meşhur savaşta Genç Kyros’un savaşta ölmesiyle Anadolu kökenli askerler dağılmış, paralı Yunan askerleri ise Dicle (Tigris) kenarına çekilmişlerdi. Komutanları öldürülen Yunan askerlerinin başına geçen Ksenofon, Yunanistan’a dönmek için önce Botan Çayı (Kentrites), sonra da Fırat’ı (Euphrates) izleyerek askerleri Karadeniz’e (Pontos Euxinos) ulaştırmayı başarmıştır.
İyi bir yazar ve hatip olan Ksenofon’un liderlik yapması ile ülkelerine dönmekten başka amacı bulunmayan 10 bini aşkın paralı askerin o dönem için bilinmeyen bir coğrafya olan Doğu Anadolu üzerinden gerçekleşen büyük yürüyüşü, Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) adıyla bilinen eserin konusunu oluşturmuştur.
Büyük bölümü Pers dönemi (MÖ 550-330) Anadolu coğrafyasında geçen bu muhteşem geri dönüş yolculuğu, tarihsel coğrafya temelinde çok önemli bilgileri günümüze ulaştırmakla kalmamış; aynı zamanda arkeologların özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde neden MÖ 5 ve 4. yüzyıllara ait arkeolojik bulgulara ulaşamadıklarını da anlayabilenlere anlatmıştır.
2500 sene önce komutanları öldürülen Yunan askerlerini Karadeniz’e ulaştırmayı başaran Ksenofon’un izlediği rota…
MÖ 3 Eylül 401’de Babil’in 70 km. kuzeyindeki Kunaksa’da yapılan savaş, MÖ 6 Mart 401’de Sparda Satraplığı’nın merkezi Sardeis’ten (Salihli) başlayan seferin kırılma noktasıydı. Aslında savaşı kazanma noktasına gelen Sparda satrabının askerleri, liderleri Genç Kyros’un çarpışmalar sırasında ölmesi ile amaçsız ve boşta kalmışlardı. Hayatta kalan ve geri dönmekten başka çözüm bulamayan askerler Yunanistan’a dönüş planı yapmaya başladılar. Ancak, gelmiş oldukları uzun yolu geri dönmek yerine kuzeye hareketlenmeyi seçerek kendileri için terra incognita (bilinmeyen bölge) durumundaki Kuzey Mezopotamya ile Doğu Anadolu’ya yöneldiler. Tarihin yazdığı bu en büyük dönüşün üzerine bugüne değin yapılmış onlarca çalışma olmasına karşın, yürüyüşün kesin güzergahı bugüne kadar belirlenememiştir.
Ksenofon liderliğindeki Yunan askerlerinin çok büyük olasılıkla Kuzey Mezopotamya’dan bugünkü Mardin, Siirt, Muş, Erzincan ve Gümüşhane güzergahını takip ederek 3 aylık bir yolculuk sonunda 10 Şubat 400’de Trapezos’a (Trabzon) yani Karadeniz’e ulaştıkları anlaşılmaktadır. Burada bir süre kaldıktan sonra 3 günlük bir yürüyüşle 15 Mart’ta Kerasos’a (Giresun) gelen askerler, 4 Nisan’da Kotyora’ya (Ordu) varırlar. Burada yürüyüşün fiili olarak sona erdiği görülmektedir. Kotyora’dan gemilere binen askerler 28 Mayıs’ta Herakleia Pontika (Karadeniz Ereğlisi), Ekim ayı başlarında ise İstanbul Boğazı ve Byzantion’a ulaşırlar. Thrakia ve Marmara’yı (Propontis) geçen Onbinler’in Dönüşü, Pergamon’da (Bergama) Mart 399’da sona ermiştir.
Doğu Anadolu Yaylası Geç Demir Çağı dönemi (MÖ 600- MÖ 330), arkeologlar için bulguların yetersizliği nedeniyle karanlıkta kalmış bir dönemdir. Bu dönem, bölgede arkeolojik araştırma yapan biliminsanlarınca gerek maddi kültür noksanlığı gerekse politik kaygılar-zorluklar nedeniyle istenilen düzeyde değerlendirilememiştir. Urartu Dönemi (MÖ 840-MÖ 600) mimari tabakaları üzerindeki kültürel dolguların zayıflığı ve niteliksizliği, bunların bazen Ortaçağ tabakaları olarak algılanmalarına, yayınlarda belli belirsiz yer almalarına yol açmıştır.
Ver elini Karadeniz
İyi bir yazar ve hatip de olan Ksenofon’un liderliğinde evlerine dönmeye çalışan on bini aşkın paralı asker, 3 aylık bir yolculuk sonunda 10 Şubat 400’de Karadeniz’e ulaşmıştı.
Onbinlerin Dönüşü adlı eserin en ilginç yönü, dönemi için kapalı kutu olan Doğu Anadolu coğrafyası ve etnisitesi hakkında aktardığı bilgilerdir. Ksenofon liderliğindeki Yunan askerlerin Doğu Anadolu Yaylası’nda, Kuzey Mezopotamya’dan Gümüşhane’ye (Gymnias) değin ilerleyişleri sırasında kent, kasaba ya da büyük köy niteliğinde herhangi bir yerleşmenin anılmamış olması, günümüzdeki arkeolojik bulgu yetersizliğini doğrular niteliktedir.
Buna karşın yolculuk sırasında anılan Armenler, Khaldeliler, Khalybler, Mardiler, Phasianlar, Taockhiler ve Kardukhlar ile Ksenophon’dan birkaç 10 yıl önce Herodotos’un bahsettiği Alarodlar ve Matienler, Urartu’nun hemen sonrasında Doğu Anadolu’nun zengin ve karmaşık bir mikroetnisiteye sahip olduğuna işaret etmektedir.
Urartu’nun yıkılması ile Öntarih Dönemi’ni de (MÖ 13. yüzyıl-MÖ 840) eklersek, yaklaşık 600 yıldır devlet geleneği, politik sistem ve sosyal organizasyon içinde yaşayan Doğu Anadolu insanlarının, otorite temelinde bir boşluğa düştüğü anlaşılmaktadır. Gelişmiş bir devlet yapısı ile toplum kültürüne sahip Urartu Krallığı sonrasındaki 200 yıllık süreçte (MÖ 600-MÖ 400) neler yaşandığı, arkeolojik bulgu noksanlığı nedeniyle bugüne değin tam olarak anlaşılamamıştır. Urartu sonrası dönemde, özellikle MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda tarımsal faaliyetlere uygun alçak arazilerin büyük ölçekli yerleşmelerle iskan edilmediği, halkın önemli bir bölümünün can güvenliği nedeniyle yüksek arazilere taşınmış olduğu düşünülmektedir.
Ksenophon, geçtiği yörelerdeki insanların kullandığı, basamaklı girişleri olan kuyu biçimli yeraltı konutlarından bahsediyordu. Bu konutlar tehlike durumunda sığınak olarak kullanılmış olabilir. Kalus Kalesi (Fotoğraf: Ebumuhsin Bulut)
Urartu sonrası dönemin arkeolojik açıdan kimliklendirme sorunu yaşamasının en önemli nedeni, Anabasis’ten de anlaşılacağı üzere yerleşim yokluğu ile mimari bulgu noksanlığıdır. MÖ 5. yüzyıl sonunda (MÖ 401-400) Doğu Anadolu Yaylası’nın belli bir güzergahını betimleyen Ksenophon, geçmekte olduğu yörelerdeki insanların kullandığı, basamaklı girişleri olan kuyu biçimli yeraltı konutlarından bahsetmektedir. Sözkonusu konutlarda insanlar ile birlikte keçi, koyun, inek ve kümes hayvanlarının da yaşamış olmaları; otorite boşluğu bulunan bölgedeki mimari ihtiyacın güvenlik kaygısı nedeniyle yüksek bölgelere veya yeraltına kaydığına işaret etmektedir. Ksenophon’un yaptığı bu aktarımlardan çıkacak sonuç, dönemin mimari kalıntılarının alçak arazilerdeki höyüklerde aranmaması gerektiğine işaret etmektedir.
Doğu Anadolu Yaylası’nda geliştirilen höyük kazılarının hiçbirinde yeraltı konutu olabilecek mimari kalıntılara rastlanmamıştır. Bugüne değin hiçbir kalıntı, bulgu ve ipucu ele geçmemiş yeraltı konutlarının, tesadüfler dışında saptanması olanaksız gibi görünmektedir.
Doğu Anadolu Yaylası Geç Demir Çağı’nda varlığı yazılı kaynaklardan bilinen ancak arkeolojik olarak bugüne değin saptanamayan yeraltı konutları ile ilgili önemli tarihsel kayıtlar, 19. yüzyıl sonlarına ait bir seyahatnamede yer almaktadır. 1888 bahar aylarında Ermeni papaz Antranik’in Kiğı’dan Dersim’deki Havlor Surp Garabet Manastırı’na yaptığı yolculuk sırasındaki gözlemleri, Orta Fırat Havzası yerleşimleri hakkında çok önemli bilgiler içermektedir. Kiğı’dan yola çıkan Antranik, sırasıyla Sergevilig-Altun Hüseyn-Agayi-Şenlik-Herdiv-Kızıl Kilise-Peri köylerinden geçerek Harput’a ulaşmıştır. Harput’u geçtikten sonra Besdek (Esenkavak)-Ahor-Hahav köyleri güzergâhından Canig köyüne varmıştır. Canig’in gösterişsiz bir köy olduğunu aktaran Antranik, evlerin yeraltında ve oldukça alçak olduğunu önemle belirtmiştir. Canig’te bir Ermeni ailenin evine misafir olan Antranik, yeraltı konutunu evden çok bir mağaraya benzetmiştir. Penceresi bulunmadığından oldukça karanlık olan eve giren Antranik, göremediği halde evde çiftlik hayvanlarının bulunduğunu nefes alıp vermelerinden farketmiştir. Bu bilgiler, evin bir köşesini inek ve koyunların bulunduğu ahırın oluşturduğuna işaret etmektedir. Bunlara ek olarak, erzakların depolandığı petog (petek) ile ocağın yandığı ana odanın varlığı, bir yeraltı evinin birimlerini anlamamıza yardımcı olmaktadır.
Doğu Anadolu’nun arızalı topografyası. Fotoğraf: Şevket Dönmez
Yeraltı konutları ile ilgili daha geç bulgular, 20. yüzyıl başlarında istihbarat amaçlı kaleme alınmış olan seyahatname niteliğindeki bazı kitaplarda karşımıza çıkmaktadır. Noel Buxton ile Harold Buxton’un 1910’ların başında Doğu Anadolu’nun güncel durumunu rapor etmek amacıyla hazırlamış oldukları kitapta, bir yeraltı konutunun fotoğrafı yer almaktadır. Ksenophon döneminin kuyu biçimli girişi olmasa da, Antranik’in aktarımlarındaki ev tipine uyduğu gözlenen yeraltı konutundaki giriş kapısının yüzeyle hemzemin olduğu gözlenirken, mağara tarzı yapının penceresiz olduğu anlaşılmaktadır.
Bunlara ek olarak kültür tarihçisi Burhan Oğuz, 1950’lerin başında Muş Ovası’nda yaptığı bir gezide gözlemlediği, uzaktan sezinlenemeyen, toprağa yarı gömülü konutların varlığından bahsetmektedir. Geç Demir Çağı sürecinde güvenlik kaygısı nedeniyle daha yüksek bölgelerde olduğunu düşündüğümüz yeraltı konutlarının bir gelenek devamı olarak 19. yüzyıl sonlarında Dersim’de ve günümüze yakın bir tarih olan 1950’lerde Muş Ovası’nda mevcut olması, Doğu Anadolu Yaylası’nın dışa kapalı geleneklerini koruyan çok önemli bir etnoarkeolojik gerçekliktir.
Urartu sonrası dönemin mimari açıdan kimliksizliği, Doğu Anadolu Yaylası’nı sistematik biçimde 1950’lerin ortalarından itibaren araştırmaya başlayan İngiliz arkeolog Charles Burney’nin de dikkatini çekmiştir. Burney, Van Gölü’nün batı tarafında, Bitlis-Adilcevaz ilçesi sınırları içinde saptadığı Kafir (Kefir) Kalesi’nin, Urartu’nun devamı bir halk olarak görülen Alarodlar’la ilgili olabileceğini belirtmiştir. Buna karşın Kafir Kalesi’nin içinde yapı kalıntısı olmadığını farkeden Burney, sözkonusu kalenin, civarda yaşayan Alarodların tehlike anında sığındığı bir yer olabileceğini ileri sürmüştür.
Güvenlik kaygılarıve mimari Van Gölü Havzası’nda yüzey araştırmaları yürüten Aynur Özfırat’ın keşfettiği kalelerden Gavurkale’nin içinde herhangi bir yapı kalıntısı gözlenememiş olması; Geç Demir Çağı’nda güvenlik kaygısı ile yüksek alanlara çıkmış olan Doğu Anadolu yerli halkının yaşam tarzına ışık tutuyor. (Fotoğraf: Aynur Özfırat)
Van Gölü Havzası’nda uzun yıllardır yüzey araştırmaları gerçekleştiren Aynur Özfırat’ın keşfettiği Patnos-Kartavin, Çaldıran-Ziyaret-Alikelle, Gürpınar-Gavurkale, Gürpınar- Bajergeh ve Gevaş-Gelenge kaleleri; mimari özellikleri ile C. Burney’in Kafir Kalesi ile ilgili yorumlarının doğru olduğuna işaret etmektedir. Kaba yontu taşlarla oluşturulmuş, duvarlarla savunma altına alınmış sözkonusu kaleler içinde herhangi bir yapı kalıntısı gözlenememiş olması; Geç Demir Çağı’nda güvenlik kaygısı ile yüksek alanlara çıkmış olan Doğu Anadolu yerli halkının, belki de Alarodlar’ın, dağlık bölgelerde nasıl bir yaşam tarzı geliştirmek zorunda kaldıklarına da ışık tutmaktadır.
Büyük olasılıkla saldırı altındayken sığındıkları Kafir, Kartavin, Ziyaret-Alikelle, Gavurkale, Bajergeh ve Gelenge gibi belli düzeyde savunma sistemine sahip kaleler inşa eden Alarodlar; bölgede iyi bilinen yaylacılık temelinde basit konutlarda, belki de çadırlarda yaşamışlar ve geçimlerini hayvancılık faaliyetleri ile sürdürmüş olmalıdırlar. Tarımın güçlükle uygulanabildiği yüksek arazilerde yaşamak zorunda kalan bu insanlar, çok büyük olasılıkla etleri ve yünleri için koyun ve keçi yetiştirmişlerdir. Ataları Urartular’dan miras kalan kale inşa etme ve topografyayı en iyi şekilde değerlendirme konularındaki bilgi birikimlerini ve deneyimlerini; zayıf ekonomik koşullara karşın, hayat kurtarıcı yaşam birimlerine dönüştürmüşlerdir. Bu bağlamda, bölgede yaklaşık 60 yıldır çalışan bilim insanlarının Doğu Anadolu’da Urartu sonrasına ait kent, kasaba ve kale-kent niteliğinde bir yerleşme tanımlayamadıkları görülmektedir.
C. Burney’in Adilcevaz’da saptadığı Kafir Kalesi ile A. Özfırat’ın keşfettiği Kartavin, Ziyaret-Alikelle, Gavurkale, Bajergeh ve Gelenge kaleleri, Geç Demir Çağı yerleşim tiplerinin etnisite ile ilgili olduğu varsayımını destekleyen arkeolojik bulgulardır. Ulaşılması son derece güç noktalara inşa edilmiş olan sözkonusu Urartu sonrası kaleleri içinde herhangi bir yapı kalıntısı, hatta çanak-çömlek parçası bile saptanamamış olması önemli ve belirleyici arkeolojik sonuçlardır. Sözkonusu arkeolojik sonuçlar doğrultusunda, bölgede tedirgin bir hayat süren Alarodların tehlike sırasında korunma ve savunma amacıyla geçici olarak kullandıkları bir mimari sistem geliştirmiş oldukları gözlenmektedir.
Kalenin kalıntıları Ziyaret-Alikelle’de, Alarodların büyük olasılıkla saldırı altındayken sığındığı kale, belli düzeyde savunma sistemine sahipti. (Fotoğraf: Aynur Özfırat)
Fransızlarla 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması’nın 100. yılındayız. Sakarya Muharebesi’nden sonra güney sınırlarımızdaki tehdidi ortadan kaldıran bu antlaşma, bugünkü Ankara Garı Direksiyon Binası’nda imzalanmıştı. İmkansızlıklar içinde yeni bir gelecek çizmeye çalışan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başkentteki 4 önemli mekanı.
Sivas’tan hareket eden üç otomobil, 18 Aralık 1919’da Ankara’ya doğru yola çıktı. Bu otomobiller, başta Mustafa Kemal olmak üzere Heyet-i Temsiliye’nin diğer üyelerini taşıyordu. Birinci otomobilde Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey (Orbay), Heyet-i Temsiliye İstişari Üyesi Ahmet Rüstem ve Yaver Cevat Abbas (Gürer); ikinci otomobilde Heyet-i Temsiliye Üyesi Mazhar Müfit (Kansu), Hakkı Behiç (Bayiç) Bey, Sivas Kongresi Delegeleri İbrahim Süreyya (Yiğit) Bey ve sekreterler; üçüncü otomobilde Dr. Binbaşı Refik (Saydam) Bey, Hüsrev Bey (Gerede) ve hizmetliler vardı.
Heyet 27 Aralık’ta Dikmen sırtlarında göründüğünde Ankara belki de tarihinin en coşkulu günlerinden birini yaşıyordu. Köylerden atlı ve kağnılarla binlerce kişi Ankara’ya gelmişti. Sabah saatlerinden itibaren davul ve zurnalarıyla Dikmen tepesine koşan Ankara halkı Mustafa Kemal’i bağrına basmaya hazırdı.
Mustafa Kemal Paşa, Seymenlerle karşılaştı ve arabadan indi. “Arkadaşlar, buraya neden geldiniz?” diye sordu. Efeler, “Millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik!” dediler. Mustafa Kemal Paşa, “Fikrinizde sabit misiniz?” dedi. Seymen Efeler “And olsun!” dediler. Mustafa Kemal Paşa, “Varolun yiğitler! Varolun!” diye seslendi. Bu karşılama töreninden sonra Mustafa Kemal, Ankara’daki ilk ikametgahına gidecekti.
Ankara Ziraat Mektebi binası, bugün Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü tarafından kullanılıyor.
KARARGÂH: ANKARA ZİRAAT MEKTEBİ
O yıllarda Ankara’ya bağlı bir sayfiye yeri olan Keçiören’de, bağların ortasında bir bina yükseliyordu. Bu bina, İttihat ve Terakki tarafından örnek bir çiftlik oluşturarak modern tarım tekniklerinin öğretilmesi amacıyla 1908’de inşa edilmişti. 27 Aralık 1919’dan itibaren ise Mustafa Kemal ve arkadaşları için karargâh olarak tahsis edildi. Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan 23 Nisan 1920 tarihine kadar 118 gün boyunca çalışmalarını bu taş binada sürdürdü.
Mustafa Kemal’in tüm yurtla bağlantısını sağlayan telgraf merkezi de Ziraat Mektebi’nde kurulmuştu. Aynı zamanda 10 Ocak 1920 tarihinde yayın hayatına başlayan Hâkimiyeti-i Milliye gazetesinin hazırlıkları da burada yapıldı. Yine aynı yerde 6 Nisan 1920 tarihinde kurulan Anadolu Ajansı’nın ilk tohumları ekildi.
Ancak Ankara Ziraat Mektebinin şehir merkezine uzak olması bir güvenlik zafiyeti oluşturuyordu. Mektebe yapılan silahlı baskın, telgraf tellerinin kesilmesi, Mustafa Kemal’in ölümle tehdit edilmesi yeni bir mekân arayışına neden oldu. Mustafa Kemal, Meclis’in açılmasıyla birlikte çalışmalarını Ankara Garı’nda bulunan Direksiyon Binası’nda sürdürmeye başladı.
Direksiyon Binası bugün müze Başkomutanlık karargâhı ve konutu olarak kullanılan Direksiyon Binası, 24 Aralık 1964’te TCDD tarafından müze olarak ziyarete açıldı.
Tarihî Ankara Ziraat Mektebi, Cumhuriyet sonrası yeni Yüksek Ziraat Mektebi’nin açılmasıyla beraber âtıl durumda kaldı. 1937’de büyük bir tadilattan geçti ve Meteoroloji Kuzey İstasyon Binası olarak kullanılmaya başlandı. Yapı 1952’den bugüne, Meteoroloji Genel Müdürlük binası olarak kullanılmaktadır.
Bugün bu tarihî mekâna baktığımızda, zaman içerisinde bir ek katın daha yapıldığını görüyoruz. Mustafa Kemal çalışmalarını binanın ikinci katında, cepheden bakıldığında binanın sol tarafında bulunan içiçe geçmiş iki odada sürdürmüştü. Bugün bu oda önemli bir kısmı orijinal olan eserleriyle birlikte ziyaretçilerini ağırlıyor. Odanın halısı, Mustafa Kemal’in çalışma masası, sandalyesi ve perdeleri o yıllara tanıklık etmiş şahitler olarak yerlerini koruyor.
DİREKSİYON BİNASI: FRANSIZLARLA ANTLAŞMA
İstiklal Harbi bir demiryolu savaşıydı. Ankara’da az bilinen bu tarihsel mekanlardan biri de Mustafa Kemal’in buraya gelişinden sonra ikinci evi olan Ankara Garı Direksiyon Binası’ydı. Direksiyon Binası, Sultan 2. Abdülhamid zamanında Bağdat Demiryolu’nun şube hattının 1892’de Ankara’ya ulaşmasıyla inşa edilen istasyon binalarından biridir. Mimarlığını Alman mühendis Otto Kapp’ın yaptığı Direksiyon Binası’nın köşeleri taş dekorlarla süslenmiştir. Kilit kemerli pencere dekorları ve ahşap çatı saçaklarıyla iki kattan oluşmaktadır. Bugün giriş katı, Demiryolları Müzesi olarak kullanılmaktadır.
Bu binanın Mustafa Kemal için bir yuva haline gelmesini sağlayan kişi, Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi olan Ragıp Bey’in yeğeni Fikriye Hanım’dır. Savaşın en zor zamanlarında Fikriye Hanım, Mustafa Kemal Paşa’nın her zaman yanıbaşındaydı.
Tarım mektebinde bir karargâh Mustafa Kemal, 1920’de İsmet İnönü ile birlikte Kurtuluş Savaşı’nda Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisliği olarak hizmet veren Ziraat Mektebi’ndeki karargâhında.
Direksiyon Binası savaşın harekât planlarının yapıldığı yer olmasının yanısıra, Fransa ile 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması’nın görüşmelerinin yapıldığı ve imza edildiği yer olması açısından da çok önemli. 23 Nisan’ın Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanmasının kararı da bu mekânda alınmıştır.
Mustafa Kemal, İstiklal Harbi’nin en önemli muharebelerini bu evden yönetti. Sakarya Muharebesi cephesine bu evden çıktı. Bu bağlamda bu mekân, savaşın tüm şiddetinin en çıplak hâliyle yaşandığı yerlerden biri oldu. Tren düdükleri kimi zaman hüzün getirdi, kimi zaman da cepheye umut taşıdı.
HARBİYE’NIN BEŞİĞİ: ABİDİNPAŞA KÖŞKÜ
Millî Mücadele yıllarının en dramatik olaylarından biri de 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’un resmen işgal edilmesi oldu. Bu işgal aynı zamanda, kurtuluşu bekleyen ulus için Ankara’nın önemini teyit etti. Anadolu’daki mücadeleye destek vermek için İstanbul’dan yola çıkanlar arasında, askerî okul öğrencileri de vardı. Mustafa Kemal, Ankara’ya ulaşabilen mevcutları 100 kişiye ulaşmış olan bu genç öğrencileri ziyaret etti ve ardından bir talimgah kurulmasını istedi. İşte bu girişim, düzenli ordunun kurulması sırasında ordunun ihtiyaç duyduğu subayların yetişmesini sağlayacaktı. Ankara’nın Cebeci semtinde bulunan ve 1880’li yılların başında Ankara Valisi Abidin Paşa tarafından vali konağı olarak yaptırılan Abidinpaşa Köşkü, bu okulun merkezi olacaktı.
Hiç zaman geçmemiş gibi Atatürk Konutu Ve Demiryolları Müzesi adıyla ziyarete açılan Direksiyon Binası’nda özel eşyaları ve dönem mobilyalarıyla korunan Atatürk’ün yatak odası.
Sakarya Savaşı’nda Türk Ordusu’nun zafere ulaşmasında, burada kurulan talimgahın önemi büyüktü. Bu fedakâr genç subaylar savaş esnasında en önde vuruştular. Bu durum aynı zamanda Sakarya Savaşı’nın bir “subay savaşı” olarak literatüre girmesini sağladı.
1 Temmuz 1920 tarihinde, okulun açılışında Mustafa Kemal öğrencilere şöyle seslenmişti: “Çocuklarım, bu talimgaha henüz Harbiye diyemiyoruz… Çünkü çok eksiğimiz var… Ama ben sizlere, hakkınız olan adınızla hitap edeceğim… Harbiyeliler!.. İşgal altındaki okullarınızdan, evlerinizden kaçtınız… Birkaç gün sonra da çok sert bir savaşa katılacak, gerekirse canınızı feda edeceksiniz… Biliniz ki gelecek nesiller bu fedakarlıklar sayesinde, medeni alemde, eşit haklara sahip, bağımsız bir milletin, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür çocukları olarak yaşayacaklardır… Size söz veriyorum!”
Mustafa Kemal Paşa verdiği sözü tutacak, ancak bu konuşmaya tanık olan gençlerin büyük bir kısmı sözün tutulduğu zamanları göremeyecekti.
Zabit namzetleri yetiştirerek, düzenli ordu kurulmasına hizmet eden Harbiye’ye evsahipliği yapan Abidinpaşa Köşkü.
NAMAZGÂHTEPE ŞÜHEDA KABRİSTANI
Atatürk Bulvarı’nın doğu yakasında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin hemen yanıbaşında bir tepe yükseliyor. Bir zamanlar Namazgâhtepe olarak bilinen bu tepe, İstiklal Harbi’nin kayıp bir mekanıdır. Prof. Dr. İlber Ortaylı, 23 Şubat 2020’de Hürriyet gazetesinde yazdığı köşe yazısında Dr. Selim Erdoğan’ın yaptığı saha çalışmalarına atıf yaparak buradaki yitik şehitliği hatırlattı. Sakarya Savaşı sırasında cepheden ağır yaralı olarak dönen askerler Cebeci ve Gureba Hastanelerine sevkediliyordu. Burada hayatını kaybeden askerler ise Namazgâhtepe’nin güney yamacına defnediliyordu. Şimdiye kadar yapılan jeoradar çalışmaları sonucunda buranın bir şüheda kabristanı olduğu kesinleşti. Şehitliğin üzerinde bugün maalesef özel bir otopark bulunuyor!
Mustafa Kemal Paşa, bundan tam 100 yıl önce, bir kısmı Namazgâhtepe’de yatan askerlerine şöyle seslenmişti:
“Kurtuluş için yaptığımız bu savaştan çok daha önce sizi başka muharebe meydanlarında da tanımış idim. Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rastlanmamıştır. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı sendedir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldıramadığı demir gibi temiz yüreğinle, düşmanı sonunda alteden büyük çaban için minnet ve şükranımı söylemeyi kendime en değerli bir borç bilirim”.
Şehitliğin üzerindeki otopark Millî Mücadele yıllarında binlerce askerin defnedildiği Namazgâhtepe’deki Şüheda Şehitliği’nin üzerinde bugün ne acı ki bir otopark var (sol altta). Namazgâhtepe, Kurtuluş Savaşı sırasında ordumuzun zaferi için dua edilen; Cuma, bayram ve cenaze namazlarının kılındığı yerdi (altta).
TBMM’nin Kars’ta Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ile imzaladığı antlaşma, 7 ay önce Rusya Sovyetler Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile imzalanan Moskova Antlaşması’yla çok büyük benzerlik içeriyordu. Sovyetler’le 1921 yılı içerisinde çeşitli düzeylerde problemler yaşanmış, ancak Sakarya’daki başarının ardından, 22 Eylül’de antlaşma süreci başlamıştı.
Kars Antlaşması, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Hükümeti’yle Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri arasında imzalanan ve özünde 16 Mart 1921’de Moskova’da TBMM Hükümeti’yle Rusya Sovyetler Federatif Sosyalist Cumhuriyeti arasında yapılan antlaşmayı bu üç Kafkasötesi ülkesiyle tekrarlayan bir antlaşmadır. Antlaşmaların metinleri çok büyük bir benzerlik gösterdiği gibi, zaten Moskova Antlaşması’nın (bkz. #tarih, sayı 80) 15. maddesi de Türkiye ile Kafkasötesi ülkeleri arasında yapılacak bir antlaşmaya değiniyor ve Sovyetler’in bunun sağlanması yönünde çaba harcayacağından dem vuruyordu. Burada ister istemez akla gelen önemli bir soru, nasıl olup da sözkonusu iki antlaşma arasında yedi ay kadar uzun bir zamanın geçmiş olmasıdır.
Bu aşamada ilk değinilmesi gereken nokta, Ermenistan’da Bolşevik yönetiminin kurulmasındaki gecikmedir. Nitekim 11. Kızıl Ordu, ancak Nisan başında Ermenistan’a hâkim olabilmiştir. Ayrıca Bolşeviklerin gözünde bu gecikmeden Türk tarafı da sorumluydu; zira Kızıl Ordu, bölgedeki demiryolunu Türklerin Gümrü’yü işgal etmiş olmaları nedeniyle kullanamamıştı. Üstelik Kâzım Karabekir Paşa’nın 15. Kolordu’suna bağlı birliklerin Gümrü’yü ancak 23 Nisan 1921’de boşaltması bir süre daha gecikmeye sebebiyet verecek; kentteki cephanelikleri de havaya uçurdukları için Bolşevik tarafında ciddi bir kızgınlık oluşacaktı.
Doğu sınırımızı çizen kalemlerden soldakiyle Gümrü, ortadakiyle Moskova, sağdakiyle de Kars Antlaşması imzalanmıştır. (İstanbul Kâzım Karabekir Paşa Müzesi)
Mayıs ayında iki taraflı bir sorun daha çıktı. Osmanlı Devleti, Kars bölgesini 1878’de Rusya’ya terkettikten sonra Rus yönetimi bölgeye hem Ortodoks Kilisesi’nin öğretilerine aykırı bazı inançlar taşıyan hem de savaş karşıtı bir felsefeleri olan Malakanları yerleştirmişti. TBMM Hükümeti, kendi tabiyetinde kabul ettiği Malakanları askere almaya çalışıyor, Sovyetler ise Moskova Antlaşması’nın 10 ve 12. maddeleri uyarınca Rusya’ya dönmelerini bekliyordu. Ayrıca, Türk tarafından kaynaklanan bazı söylentilere göre Sovyetler, Malakanlar arasında Bolşevik propagandası yapıyordu. Bu ikili sorunun çözülmesi ise Ağustos ayını buldu.
Ağustos’a gelindiğinde ise Türk tarafının başı dertteydi. Yunan Ordusu’nun Eskişehir-Kütahya başarıları (bkz. #tarih, sayı 84) sonrasında Ankara’nın geleceği tehlikeye düşmüş; Türk Ordusu’nun Sakarya Nehri’nin doğu kıyısında savunma savaşı verme hazırlıklarına girişilmişti (bkz. #tarih, sayı 85). Gene de Sakarya’da vuruşma başlamadan önce karşılıklı bazı girişimlerde bulunulmuş ve TBMM Hükümeti’yle Kafkasötesi hükümetleri arasında Kars’ta bir antlaşma imzalanmasına ilişkin bir prensip kararı alınmıştır. Hatta o sıralarda Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı olan Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, sözkonusu antlaşmanın Eylül sonlarında yapılabileceğini bildirmiş ve Türk tarafının Kâzım Karabekir Paşa’yla Ankara’nın Bakü’deki elçisi Memduh Şevket (Esendal) Bey’ce temsil edileceğini duyurmuştur.
Kars’ta yaşayan Malakanlar 1943’te Yalınçayır Köyü’nde çekilen fotoğrafta Kars’ta yaşayan Malakanlar. Malakanlar Rus yönetimi tarafından Kars’a yerleştirilmiş; TBMM hükümeti kendi tabiyetinde kabul ettiği savaş karşıtı Malakanları askere almaya çalışırken, Sovyetler Rusya’ya dönmelerini istemişti (Vedat Akçayöz Arşivi).
Bütün bu süreç boyunca Ankara ile Moskova arasında zaman zaman alevlenen, zaman zaman da yatışan bir güvensizlik olduğunu da unutmamak gerekir. Sovyetler, daha Londra görüşmeleri (bkz. #tarih, sayı 79) sırasında TBMM’nin Batılı güçlerle anlaşmaya yatkın olduğundan kuşkulanıyordu. Zaten açık bir Sovyet düşmanlığı dile getiren ve İtilâf Devletleri’yle anlaşmak gerektiğini söyleyen sesler TBMM kürsüsünden de sıkça duyuluyordu. Dahası, 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması’nı Fransa adına imzalayacak olan Henri Franklin-Bouillon, Londra görüşmelerinin hemen ertesinde, Haziran ayında Ankara’ya gelmişti. Türk tarafı ise Bolşeviklerin Enver Paşa’ya evsahipliği yapmasından sürekli bir rahatsızlık duyduğu gibi, Eskişehir-Kütahya mağlubiyetinin yarattığı zaaf ortamında Enver Paşa’nın gene Bolşevik desteğiyle Anadolu’ya girmesinden açıkça korkuyordu.
Sakarya’daki başarı bütün bunlara bir son verdi. 22 Eylül’de Kars’ta biraraya gelen heyetler, Moskova Antlaşması’nın iki tarafça onaylanmış kopyalarını değiş-tokuş ettiler. 4 gün sonra, 26 Eylül’de ise Kars Antlaşması’yla sonuçlanacak olan konferans başlıyordu.
Rusların hediyesi ‘Beyaz Vagon’ Kâzım Karabekir Paşa’ya Antlaşma için Kars’a gelen Rus generalleri tarafından hediye edilen “Beyaz Vagon”, bugün Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi’nde ziyarete açık.
1870-1880 arasında ABD ekonomisi, tarihinde hiç görülmedik ölçüde büyümüştü. İş insanları arasındaki rekabet ve ortaklıklar, hem büyük zenginlikler hem de olağanüstü gelir eşitsizlikleri oluşturmuştu. Bu dönemde 1.093 patentle dünyanın en üretken mucit ve iş insanlarından olan Thomas Alva Edison (11 Şubat 1847-18 Ekim 1931) elektrik üretimi, kitle iletişimi, ses kayıt ve sinema alanında dünyanın işleyişini değiştirecek icatlara imza attı. Elektriği uzaklara iletmek konusunda rakipleri Westinghouse ve Tesla ile giriştiği “akım savaşları”nı ise kaybedecekti…
1-Edison, rakibi Nikola Tesla’nın aksine mühendis değil alaylıydı. Bilgilerini ticari başarıya çevirme becerisine sahip bir mucitti
Thomas Edison’ın başarısının ardında iyi bir mühendislik eğitimi değil meraklı bir gençlik dönemi vardı. Dönemin teknolojik gelişmelerine ilgi duyan genç Edison, bunlarla yakından ilgilenir ve ulaşabildiği bütün yayınları okurdu. Kariyerinin ilk dönemlerinde, eğitimde eşit şartlar sunma gayretindeki Cooper Enstitüsü’nde kimya kurslarına katılmıştı. Hayatı, finans hizmetleri sunan Western Union’da çalışmaya başladıktan sonra değişecekti. Finansal bilgilerin taşınması, telgrafla büyük bir hız kazanmıştı. ABD’de kıtanın doğu ucundan batı ucuna telgrafla taşınan bilgiler kritik önemdeydi. Bir yandan çalışıp bir yandan telgraf teknolojileri üzerine kafa yoran Edison, bir hat üzerinde aynı anda 4 farklı mesajı/bilgiyi taşımaya yarayan icadı geliştirip 10.000 USD’ye (bugünkü karşılığı 228.700 USD) Western Union’a sattıktan sonra hayatındaki ticari sıçramayı gerçekleştirdi. Satıştan elde ettiği parayla, yüzlerce patent çıkaracak efsanevi Menlo Park Laboratuvarları’nı kurdu.
Edison, “İcat Fabrikası” adını verdiği Menlo Park’taki laboratuvarında…
Edison öteden beri, bir başka dâhi olan Nikola Tesla ile karşılaştırılır. Tesla, alaylı bir mucit olan Edison’un aksine, doğduğu Avusturya İmparatorluğu’nda Graz Teknik Üniversitesi gibi köklü bir kurumda askerî bursla okumuş ve kumar alışkanlığı nedeniyle buradan ayrılmıştır.
2-Ampulün mucidi Edison değildi. Ancak, modern ampulün ömrünü uzatıp maliyetini düşürerek piyasaya uygun hâle gelmesini o sağladı
Ampul, temelde filaman olarak adlandırılan ince telin elektrik akımıyla akkor haline getirilmesi prensibi doğrultusunda çalışan, vakumlanmış ya da asal gazlarla doldurulmuş bir cam şişede bulunan aydınlatma aracıdır. Bu haliyle ilk ampulün mucitleri arasında 19. yüzyıl başında Humphrey Davy ve Alessandro Volta sayılabilir.
Thomas Edison’un geliştirdiği ampulden önce 22 farklı kişi, farklı teknik/teknolojilerle elektrik akımıyla akkor hale gelen ampuller geliştirmişlerdi. Bunlar hem ticari olarak hem de günlük kullanım için uygun değildi. Kimisi kullanılan malzeme olarak çok pahalı, kimisi de akıma karşı dayanıksızlığından ötürü kısa ömürlüydü. Edison’ın piyasaya sürdüğü ve uzun yıllar boyunca kullanılacak ampul ise aslında kendi icadı değildi. Edison, H. Woodward ve M. Ewans adlı iki Kanadalı mucidin geliştirip 1874’te Kanada’da patentini aldığı ampulün haklarını da 1879’da satın almış; ardından bu üründeki eksikleri gidererek ampulü hem teknik hem ekonomik olarak piyasaya uygun hale getirmişti.
3-Westinghouse, Tesla ve Edison arasındaki “alternatif-doğru akım” savaşları sürece damga vurdu
Doğru akımda elektrik yükleri aynı yönde akarken, alternatif akımda elektriksel akımın genliği ve yönü değişiyordu. Bu, ikisinde de farklı avantajlar ve dezavantajlar oluşturmuş; akımlar üzerine 19. yüzyıl boyunca hem bilim hem de iş çevrelerinde geniş çaplı tartışmalar yaratmıştı. Edison, başlarda daha güvenli olduğunu düşünmesi sebebiyle doğru akımı savunmuş; daha sonra yıllarca bilimsel ve ticari olarak yatırım yaptığı alandaki iddiasından vazgeçerse komik duruma düşeceğine karar vermişti. Ancak elektrik dağıtımında doğru akım o kadar dezavantajlıydı ki, üretildiği yerden ancak 1.5 kilometre öteye taşınabiliyordu.
Tesla-Edison rekabeti Edison’ı şeytani bir tüccar, Tesla’yı ise harcanmış bir deha olarak gösteren anlayış, tarihsel olarak yanlış ve abartılı olmasına rağmen devam etti. Tesla, bir dâhi olmakla beraber, elde ettiği geliri kurduğu laboratuvarlarda ve şirketlerde verimli şekilde kullanamamıştı.
4-Edison’ın şirkete kazanç sağlamayan doğru akım konusunda ısrarını sürdürmesi sonunu hazırladı. Kendi kurduğu General Electric’ten kovuldu
New York’ta 1890 yılına ait bir çizimde onlarca telgraf ve elektrik teli görünüyor. Elektrikli aletlerin farklı voltajlarda çalışması sebebiyle her biri için ayrı tel çekiliyordu.
Çoğunlukla kurucusu Thomas Edison ile anılan günümüzün en büyük sanayi ve hizmet firmalarından General Electric, 1889’da J. P. Morgan ve Vanderbilt ailelerinin desteğiyle Edison’ın elektrikle ilgili 14 firmasının birleşmesiyle kurulmuştu. Bundan kısa bir süre sonra Edison’ın inatla sürdürdüğü alternatif akım karşıtı duruşu, şirkette kendi sonunu getirdi. Doğru akımın gittikçe daha az kâr getirmesiyle şirketi zor duruma düşen Edison, yönetim kurulunda iyice dışlanmıştı. 1892’de Thomson-Houston ile General Electric’in birleşmesi sonrası, Edison’ın herhangi bir etkisi-yetkisi kalmadı. Firmanın ismi ise Edison General Electric’ten, General Electric’e dönüştü. Bu şirket birleşmesiyle oluşan yeni yapı ise ABD’deki elektrik işlerinin (üretim-dağıtım-aydınlatma) dörtte üçünü kontrol edecekti.
19 Nisan 1925 tarihinde TBMM’de kabul edilen “29 Teşrinievvel (Ekim) günlerinin Ulusal Bayram olması addi” ile, bu mutlu gün Atatürk’ün deyimiyle Türk ulusuna “En büyük millî bayram” olarak hediye edildi. Bu tarihi izleyen yıllarda, Cumhuriyet Bayramı’nın coşkulu kutlamaları yurt çapında devam etti. Özellikle 1933’teki “Onuncu Yıl Bayramı” ve 10. Yıl Marşı tüm yurtta günlerce devam eden gösteri-şenliklerle toplumsal hafızamızda unutulmaz anılar bıraktı, bugün de devam eden bir gelenek yarattı. “Ne Mutlu Milletime, Kendi Bağrından Bir Mustafa Kemal Çıkardı” pankartı altında Turgutlu’da (Manisa) düzenlenen “Cumhuriyetin 10. Yıl Kutlaması”…
Rutin kelimesi Fransızcadan geliyor. Yol kelimesi yani “route”, bir küçültme ekiyle “routine” hâlini almış; sonra da dilimize girmiş. Her gün yapılan ve alışkanlık olan işler anlamına geliyor malum.
Bu “küçük yollar”dan, küçük alışkanlıklardan başlayarak kurulan büyük sistemlere medeniyet diyoruz. Tarih boyunca irili-ufaklı yol kazaları oluyor tabii ama doğanın öfkesi sonucu ölenler; insan türünün hemcinslerine tahammülsüzlüğü sonucu meydana gelen hadiselerde katledilenlere kıyasla solda sıfır. Ülkeler ve insanlar, kendi tarihlerini işte bu akıl almaz rezaletlere “medeni” gerekçeler bularak, uydurarak devam ettirmiş, ettiriyor.
Türk milleti de kendisinden önceki daha eski yollardan yürümüş veya yeni yollar oluşturarak mevcudiyetini bugüne kavuşturmuş bir millet (Gerçi “yolsuzluk” da bizde epey eskiye giden bir âdettir ama, merkezî devlete değil de ona yakın şahıslara avanta(j) sağlaması 30-40 yıllık hadisedir).
Bizim de, her millet gibi uzak ve yakın tarihimizde hem övünç hem utanç duyduğumuz hadiseler var şüphesiz. Biz de yine her millet gibi övünçlü olanları öne çıkarır, diğer konular açılınca da “siz esas kendi yaptığınız katliamlara bakın” deriz ve aslına bakarsanız bunlardan utanç falan da duymayız. Buraya kadar olan biten, hem politikayla hem sosyal psikolojiyle (bkz. bu sayıda Fatma Özlen’in muhteşem yazısı) izah edilebilir.
Peki izah edilmesi çok zor, imkansıza yakın olan nedir?
Şudur: Tarihin çok da uzak olmayan bir zamanında, çok yakın bir coğrafyada, çoluk-çocuk Türk ve Müslüman ahali Yunan isyancılar tarafından boğazlanmış; ancak biz bu korkunç hadiseyi daha Osmanlı döneminden başlayarak unutmuşuzdur. Unutmak bile değil; bilmemişiz, öğrenmemişizdir. Daha da vahimi var: Bu katliamı, bizim “gavur” dediğimiz başta Fransız, İngiliz tanıklar, tarihçiler yazmış-çizmiş, literatüre katmıştır!
1821’de Mora Yarımadası’nda, Tripoliçe’de, 30 bin civarında Türk-Müslüman, 2 gün içerisinde boğazlandı. İsyancılar kadın-çocuk demediler. Kendi ifadeleriyle “atlarının ayakları yere değmiyordu”; zira yer cesetlerle doluydu. Hemen akabinde “çocukları öldürmeseydik, büyüyünce onlar bizi öldürecekti” diyecek kadar alçaldılar. Hatta Müslüman mezarlıklarını kazıp çıkardıkları naaşları bile yaktılar! Yunan isyancıların yanında savaşmak için Batı’dan gönüllü gelen Fransız-İngilizler arasında, gördükleri karşısında bunalıma girenler, ülkesine geri dönenler oldu. Zaten biz bugün esas olarak onların tanıklıklarına ve sonrasında Batılı tarihçilerin konuyla ilgili yazdıklarına bakarak bu hadiseleri öğreniyor, bilebiliyoruz!
1821 katliamı sonrasında gerek Osmanlı gerek cumhuriyet döneminde konuyla ilgili ciddi bir çalışma yapılmadı. Hemen 4-5 sene sonra bölgede geçici bir hakimiyet sağladık ama “ölen öldü, önümüze bakalım” dedik. Önümüze de bakamadık. O toprakları ve insanlarımızı kaybettik.
Yani insanımızın, atamızın-anamızın başına gelenlerle ilgilenmedik; zaman zaman “kahpe” dediğimiz Yunan’dan bile daha ağır sıfatlara layık duruma düştük.
“Osmanlı” sıfatı, aslında Balkanlar merkezli bir gücün, yerleşimin nişanesiydi. Bu coğrafyada oturan insanlarımız, İstanbul’un fethinden çok önce o topraklara yerleşmiş, kuşaklar boyu orayı yurt edinmişlerdi. Bugün benim diyen insan hakları savunucusu, Türk milliyetçisi, Müslüman, siyaseten Müslüman, muhafazakar kardeşlerimiz… Yazarımız Muzaffer Albayrak’ın yazısını okuyunuz ve düşününüz: Tam 200 yıl sonra “kimleeer kimlerle beraber” ve biz kimiz, hangi “yol”dayız?