Etiket: sayı:87

  • İşkembesi, ciğeri, kokoreçi mutfağın fakir ama lezzetlisi

    Modern mutfaklarda sakatat yemekleri “yepyeni bir gastronomik deneyim” diye sunuluyor. Eskiden yoksul yemeği diye küçümsenen parçalar, endüstriyel et üretiminin çevresel maliyetinin artmasıyla orta sınıf sofralarında giderek daha çok yer buluyor. Eski Mısır’da soyluların mezara bile götürdüğü, Romalıların bir sanat hâline getirdiği sakatat, bizim mutfağımızdaki tahtını hiç kaptırmadı. İşkembeden kokoreçe, uykuluktan ciğere, “burundan kuyruğa” bir lezzet yolculuğu…

    Gastronomi çevrelerin­de “burundan kuyruğa” diye bir laf dolaşır oldu şimdilerde: Hiçbir şeyi ziyan etmeyelim anlamında. İyi de, biz yüzyıllardır hatta binlerce yıldır böyle yapmıyor muyduk zaten? Sakatat neden gündeme geldi yeniden? Nedeni, endüst­riyel et üretiminin çevresel ma­liyetinin dünyanın kaldırabile­ceğinin üzerine çıkması.

    Bir mutfağın özgünlük ve sofistikasyon derecesine işaret eden sakatat yemekleri, birkaç çeşit haricinde epeydir gözden düşmüştü. Batılı sofralarda pek az çeşit kendisine eskisi gibi yer bulabiliyordu. Nerede kal­dı Antik Roma’nın gül yapraklı domuz beyni, kanarya dili gibi fantezi yemekleri… Şimdilerde tüm dünyada sakatat tüketimi tanınmış şefler tarafından des­tekleniyor; genç şefler sakatatı yeniden keşfediyorlar. Tıp çev­releri de sağlığa faydalarını an­lata anlata bitiremiyor. Öyleyse en başta yeni kuşakları bir hay­vanın tümünden yararlanmak üzere sakatatın değeri ve lezze­ti konusunda eğitmek gerek.

    Kısaca sakatat, kesilen hay­vanın iç organları ile kanı, aya­ğı, kuyruğu ve kafası demektir. Bunun dışında kalan tek yer, hayvanın derisidir. Herhalde başka işlerde kullanılacağından onu listeye almamış atalarımız. Deriyi, bir tek Meksika ve Latin Amerika mutfaklarında “chi­charrones” adıyla seviyorlar. Onun dışında biri kafasını ayı­rır, öteki kuyruk sokumunu; biri kanına asla dokunmaz, diğeri kulağına bayılır. Ancak yemenin tabu sayıldığı az sayıda kültür haricinde, Zimbabwe’den Ja­ponya’ya, Eskimolardan Peru’ya çoğu mutfağın damak zevkleri, gelenekleri, alışkanlıkları çerçe­vesinde sakatat yemekleri var­dır. Bunlar, tarih boyunca eko­nomik açıdan anlamlı olduğu için benimsenmiştir belki, ama lezzet olarak da diğer yemekler­den geri kalmazlar.

    Eski zamanlarda “iliğine kadar” tüketilen, hiçbir parçası ziyan edilmeyen hayvanların bir dönem gözden düşen parçaları, bugün “yeni bir gastronomi deneyimi” olarak sunuluyor.

    Arkeolojik kazılarda iliği ka­zınmış kemikler, içi boşaltılmış kafatasları bulunmuş olsa da ilk insanların bunları yiyip ye­mediklerini bilemiyoruz. “Ne­den olmasın? Mutlaka yemiş­lerdir” diye düşünüyoruz. Peru ve Bolivya’da kesilen hayvanın taze kanını hemen baharatlan­dırıp “Ñachi” olarak içiyorlar­sa, ilk insanlar da buna ben­zer işler yapmışlardır mutlaka. Yiyeceğin kolay bulunmadığı dar zamanlarda insan evladı ne bulsa yemiştir çünkü; burun­dan kuyruğa…

    Sakatatın yenmesinin ko­laylığı da bunda önemli bir et­ken. Şempanzeler bile avladık­larının bağırsak, ciğer ve beyin gibi yumuşak parçalarını en önce yer. Zira bu parçalar kolay çiğnenir. 300 gram eti çiğne­mek için 1 saat harcamaları­na bakılırsa akıllıca bir hare­ket. Aslanlar da böyle yapıyor­lar. İnsanlar da herhalde onları kendilerine örnek almışlar. Ya­ni ateş işin içine girene dek, sa­katat esas protein kaynağımız olmuş olabilir.

    Çin’in Yunnan bölgesin­de seyahat eden Marco Polo “Çiğ ciğeri hayvan kesilir kesil­mez küçük parçalara ayırıp sa­rımsakla hemen orada yiyor­lar” diye yazmış. Avustralya ve Amerika yerli halkları da beyaz adam gelene dek etleri pişirse de ciğer ve böbrekleri hep çiğ yermiş. Ölen hayvanın yaşam enerjisinin böylece kendilerin­de yaşamaya devam edeceğine inanıyorlarmış. Aslında bilim­sel açıdan da bu doğru. Sakatat, metabolik bileşenler açısın­dan ete göre çok daha zengin bir gıda.

    Peki, zamanla sakatat ne­den “tu kaka” oldu acaba? Bir neden, endüstriyel üretimin artmasıyla artık istediğimiz et parçasından istediğimiz mik­tarda satın alma olanağı bul­mamız olabilir. Bugün ister­sek iki kalem pirzola, bir dilim antrikot alabiliyoruz. O zaman neden öküzün kuyruğu peşinde koşalım ucuz diye? Gerçi “os­so buco” yani öküzün kuyruğu hakkıyla pişirilirse çok lezzet­li bir ettir, ama o da küçümsen­meden payını almıştır.

    Evlere servis ciğer


    1880’lerin İstanbul’unda
    sırığa dizdiği ciğerleri satan
    bir seyyar esnaf. Guillaume
    Berggren arşivinden…

    Bir diğer neden de şu olabi­lir: Kesilen hayvanın iyi kısım­larının pahalı olması nedeniyle sakatatla yetinenlerin yoksullar olması, bu parçaların itibarını düşürdü. Öyle ki 2. Dünya Sa­vaşı sırasında etleri savaştaki “oğullarına” göndermek isteyen ABD, vatandaşlarını sakatata ikna etmeye çabalamış ama hiç karşılık bulamamıştı. Sakatatın yoksul kölelerin sofrasına ait ol­duğu düşünülmüştü hep. “Bana bir domuz paçası verin” diyor­du Bessie Smith bir şarkısın­da, “Ve bir şişe bira”… Güneyin barlarında sevilen, atıştırmalık paça turşusundan bahsediyor­du. İngiltere’de ise mezbahalar 19. yüzyılın başına dek şehrin içindeydi. Pis kokular saldıkla­rı için etraflarında ancak yoksul mahalleleri bulunuyordu. Bu nedenle sakatat o çevrelerde sa­tılıp bitiyordu. Batı’da sakata­ta yapışan yoksulluk etiketinin geçmişi böyle şekillenmişti.

    Gerek Mezopotamya uygar­lıklarında gerekse Hititler’de sakatat kullanımı epey yaygın­mış. Yürek ile ciğer Tanrılara sunulur; kelle, paça ve kulaklar severek yenilirmiş. Antik Ro­ma’da da pek çok sakatatlı tari­fe rastgeliyoruz. MÖ 1. yüzyıl­da Apicius, domuz işkembesine midye, karabiber ve Karaman kimyonu doldurup közde pişi­rildikten sonra balık sosu, liqu­amen sosu ve hardal ile servis edilen bir tarif yazmış. Bir de sosis tarifi var. Bağırsaklar; kı­yılmış et, çeşitli baharat, liqu­amen ve çamfıstığı ile doldu­rulup fümeleniyor. Romalılar sakatata boşuna quinto quarto yani hayvanın “beşinci çeyreği” dememiş. En az et kadar değer vermişler bazı parçalara.

    Romalıların domuzları incir, bal ve şarapla besledikten son­ra ciğerlerini yemeyi sevdikle­rini de biliyoruz. 218-222 arası imparator olan Elagabalus, bir yemek davetinde misafirlerine 600 devekuşu kafası sunmuş; sadece beyinleri yenmek üze­re… İmparatorun sakatat anlayı­şı kelle paçanın ötesine geçmiş. Zaten kendisi köpeklerine kaz ciğeri yediren garip bir karakter. 14 yaşında imparator yapılan bir çocuktan başka ne beklenir ki? Ancak bütün Romalılar sa­katat âşığı değil. Şair Juvenal, kellenin ancak bir ayakkabı ta­mircisinin ziyafeti olabileceğini söylemiş. “Bir köle olsa olsa ta­vernanın birinde yediği işkem­benin düşünü kurabilir” diye de kibirli bir laf etmiş.

    Ciğercinin kedileri Reşat Ekrem Koçu’nun anlattığı gibi bir sırığın ucunda ciğerleriyle gezinen Arnavut ciğerci ile sırığı indirdiği an sallanan ciğerlere pençeyi geçiren kediler arasındaki mücadele (üstte). “İstanbul Hatırası” olarak satılan ciğerci kartpostalı (üstte, sağda).

    Sakatat hep ciğer, kokoreç demek değil tabii. Antik Mı­sır’da MÖ 5000’li yıllardan kal­ma bir mezarda lavaşın yanın­da bir tabak taşlaşmış böbrek bulunmuş. Demek sakatat mut­laka fakirlikle bağlantılı olmak zorunda değil; bu zengin Mısır­lı, öteki tarafta da sevdiği böb­rekten vazgeçmek istememiş. Kaz ve ördek ciğerlerinin yağla­nıp 10 katına kadar büyütülme­si de MÖ 4.500’lerden beri Eski Mısır’da uygulanan bir yön­temmiş meğer. Kuşların güne­ye göç etmeden önce durmak­sızın yemek yediklerini gören Mısırlılar, zorla beslemeyi akıl etmişler. Yemek kültürü yazarı Harold McGee “Daha kuş öldü­rülmeden içinde hazırlanan dâ­hiyane canlı pate” diye tanım­lar kaz ciğerini. Vizigot Kralı 2. Alaric de (458/466–507) dü­zenli olarak kaz ciğeri yermiş ve bu zevki Galya’da edinmiş. Artık kaz ciğeri işi biraz zora girdi; iyi de oldu. Hayvan hak­ları eylemcileri kazlara reva gö­rülen işkenceyi gündeme geti­rince 2019’da New York’ta kaz ciğeri satışı yasaklandı mesela. Kaliforniya, Avustralya ve Hin­distan’da çoktan yasaklanmış­tı zaten.

    Platina’nın 1475’te yazdığı De Honesta Voluptate et Valetu­dine (Doğru Zevkler ve İyi Sağ­lık) kitabında ciğer, domuz iş­kembesi, yumurta, peynir, otlar, kuru üzüm ve baharat ile köfte şekli verilip kuzu gömleğine sa­rıldıktan sonra kızartılan bir köfte tarifi vardır. Bu tarifi çok andıran bir yemek de Selanik Sefarad mutfağında görülür. Ci­ğerin çeşitli otlar ve taze soğan­la çekilip köfte şeklinde kuzu gömleğine sarılmasının ardın­dan ateşte veya fırında kızartıl­masıyla yapılır. Bu da mutfa­ğın unutulan lezzetleri arasına girdi. Not düşelim de bu yazıyla birlikte bir köşede dursun.

    Kazların zorla beslenerek ciğerlerinin 10 katına kadar büyütülmesi işlemi, MÖ 4500’lerden beri uygulanan bir yöntem. Ama kazlara reva görülen işkence nedeniyle, pek çok ülkede kaz ciğeri son yıllarda yasaklılar arasına girdi.

    Ortaçağ’ın sonlarından iti­baren Fransız mutfağında sa­katat çok çeşitli şekillerde kul­lanılmaya başlanmış. Zaten bü­yük mutfaklar içinde bir Fransız bir de Çin mutfağı sakatata de­ğer vermiş. Hatta Çin mutfağı için şaka yollu “hiç çöp çıkma­yan mutfak” da denmiş. Bu dö­nemde yeni tarifler geliştirmiş Fransızlar: Dil graten ve öküz kuyruğu; hafif haşlanıp sonra gratine edilen veya şişe geçirilip mangalda kızartılan böbrek; iş­kembe gibi… 1746’da yazılan Le Cuisinier Gascon gratine edil­miş dana gözü dolması tarifine yer verir. Menon’un aynı tarihli La Cuisinière Bourgeoise’ında (Burjuva Aşçısı) da dana gözü ile yapılan farklı tariflere rastla­nır. Onlar da bu tarifleri çoktan unutmuşlar.

    Gelelim bizim ellere… Biz her daim sakatatla aşk yaşamış bir milletiz desek abartılı ol­maz. Ortaasya’dan bu tarafa her türünü severek tüketmişiz. Bir tek İslâm’ı seçince kandan vaz­geçmişiz; Altay Türkleri’nin es­kiden yaptığı kan sucuğu “sok­ta”yı artık yemiyoruz mesela. Ancak kelle, paça, dil, işkembe, uykuluk, beyin, bumbar ve da­lak dolmaları, koç yumurtası, hele de ciğer… Kaç değişik çeşi­di var mutfağımızda. Evliya Çe­lebi, kendi döneminde 300 iş­kembeci ve 90 başçı dükkanın­da çalışan 1.300 kişi olduğunu not düşmüş. O zamanlar işkem­be çorbası fakirlere ve sarhoş­lara sabah erkenden maydanoz, biber, tarçın, karanfil ile servis edilirmiş. Kelle-paçayı da Hz. Muhammed’e sunulan “ta’am-ı atik” olarak anlatmış. Çelebi zamanında İstanbul’da 1.700 kasap olsa da sakatat hep sey­yar satıcılar tarafından satılır­mış. Bir tek böbrek ve koç yu­murtası karkasa gömük oldu­ğundan kasaplara ait sayılırmış. Reşat Ekrem Koçu, bir sırığın iki ucunda ciğerleriyle gezinen ciğerci ile sırığı indirdiği anda sallanan ciğerlere pençeyi geçi­ren kedilerin mücadelesini ne güzel anlatır… Kelle satanların hemen hepsi Arnavutmuş. So­kaklarda “Linka çervelo” yani “Dili de içinde” diye seslenir­lermiş. Dil önemli tabii; suyuna çorba yapılırmış.

    Uğruna şiirler yazılan işkembe


    Akşamcıların favorisi işkembe çorbasının İstanbul’daki en meşhur adreslerinden Lale İşkembecisi’ne girenleri, Ahmet Rasim’in şiiri karşılıyor.

    Sarayda da sakatatın kü­çümsendiğini düşünmeyin sa­kın. Saray kayıtlarında 1469’un Haziran ve Temmuz aylarında beş Pazar gününün dördünde paçalı bir yemek pişmiş. İşkem­be; haşlanmış koyun veya tavuk eti, pirinç, nohut, badem, kayısı ve baharatla doldurulup dikile­rek kaynatılırmış. Soğan, kişniş, koyun eti veya paçası, baharat ve zerdali ile pişen benzer bir yemek de 1539’da Kanunî’nin şehzadelerinin sünnetinde ik­ram edilmiş. Bu alengirli tarif­ler, sakatat yahnileri, tiritleri artık unutulmuş olsa da, saka­tat bizim mutfağımızdaki yeri­ni kolay kolay kaptırmaz. Koko­reç eskisi gibi uykuluk katkısı ile en yağlı bağırsaklara sarıla­rak yapılmıyor; sarımı nere­deyse bir sanayiye dönüşerek eski tadını yitirdi; ama yine de köşebaşından yakamıza yapışır kokusu, yemeden bırakmaz. İç­kili bir gecenin ardından mut­laka işkembe çorbası ekleriz mönüye. Deneyimli ellerin dol­durduğu bumbar dolması, rakı sofrasına sıcak sıcak gelen bir beyin tavası… Binlerce yılda sü­zülüp gelmiş bu yemeklerimizi unutmayalım! Bu vesileyle Pe­lin Dumanlı’nın Hayykitap’tan çıkan tez çalışması Sakatat ki­tabını da tavsiye edelim konuyu merak edenlere.

    Bugünlerde ise sakatat ye­mek ya da yememek yeniden sınıfsal bir simge haline geliyor; ama bu sefer tersinden… “Mo­dern Sakatat Yiyenler” makale­sinde Dr. Jeremy Strong, saka­tat yemenin işçi sınıfına artık çekici gelmediğini yazıyor. Oy­sa orta sınıf restoran müşteri­leri, kendilerini diğerlerinden farklı kılmak için sakatatı deni­yorl. Başka yemek yazarları da yeni kuşakların garip bulduğu sakatatın, mönülerde “yepyeni bir gastronomik deneyim” ola­rak lanse edildiği konusunda hemfikir.

    Biz şimdilerde unutulma­ya yüz tutan sirkeli, haşlanmış işkembeli sabaha karşı kahval­tılarına şükür hâlâ değer ve­riyoruz. Damardan güzel bir işkembe çorbası yüzyıllardır sevdiğimiz en midevi ve lezzetli çorbalarımızdan.

    İşkembe gibi uykuluk da bir başka millî değerimiz. Yürek, karaciğer ve akciğerin kıyıldıktan sonra haşlanıp, baharatlanıp işkembeye doldurulduğu Haggis ise, İskoçların geleneksel sakatat yemeği.
  • İnsan mısın sen ya? Evet; yani canavarım!

    2. Dünya Savaşı, sıradan insanların da akla hayale sığmayacak kötülükler yapabileceklerini gösterdi. Holokost’la zirve noktasına ulaşan dehşet, tüm dünyayı insanın doğasına ilişkin fikirleri gözden geçirmeye mecbur bıraktı. Sosyal psikologlar, savaşın ardından insanın otoriteyle ilişkisini bir dizi deneye tabi tutacak; itaatin rahatsız edici mekanizmalarını açığa çıkaracaklardı. İnsan zihninin karanlık köşeleri…

    Milyonlarca insanın aynı ahlak yoksunluğunu paylaşıyor olması bunları erdem yapmaz; paylaşılan hataların çok sayıda olması o hataları doğru yapmaz; milyonlarca insanın aynı zihinsel patolojide ortaklaşması bu insanları aklı başında yapmaz.

    Erich Fromm

    İnsan, içinde hayat bulduğu yeryüzünün yazgısına ortak oldu. Önce doğa sonra hem­cinsi üzerinde egemenlik ku­rarken sadece doğayı köleleştir­mekle kalmadı, kendi doğasını da boyunduruk altına aldı. İçimizdeki ve dışımızdaki doğanın köleleştirilmesiyle, modern de­nilen toplumlara doğru yol aldık.

    Her insan, doğuştan başlaya­rak “uygarlığın” baskıcı yüzüyle tanışır. Babanın yönetimi, do­ğadan bağımsız akıldır. Çocuk bu kuvvete boyun eğerken acı çeker. Dürtülerine direnmesi, kendisiyle çevreyi birbirinden ayırtetmesi yani babanın sun­duğu ilkeleri içeren bir süperego sahibi olması istenir. Amacını anlamadığı bu taleplere, ceza­landırılmamak için, büyüklerin­den gördüğü sevgiyi yitirmemek için boyun eğer. Bir kişiye değil de bir gruba boyun eğildiğinde, bu süreç daha da sert ve acıma­sız olabilir. Sanayi toplumunda, doğrudan kolektif güçlerle tanı­şan çocuğun psikolojik dünya­sında konuşmanın, tartışmanın ve düşünmenin kapladığı yer azalırken vicdan ya da süper ego çözülür.

    İnsan mısın sen ya
    Cadı avından Holokost’a kitlelerin şiddeti
    Ortaçağ insanı modern insandan sadece seçtiği kurbanlarla ayrılır. Cadıların, büyücülerin ve kafirlerin yerini modern zamanların yasaklıları alır.

    Çocukluktan gençliğe ge­çerken öğretilen ideallerle, ka­bul edilmek zorunda kalınan gerçeklik arasındaki mesafeyi keşfetmek direnme ya da boyun eğmeye yolaçar. Direnen birey, doğruluktan feragat etmekten­se çatışmalarla örülen bir hayatı kabul edecektir. O, yalnızlığı gö­ze almak zorundadır. Boyun eğiş ise çoğunluğun seçmek zorun­da kaldığı yoldur. İnsanların ço­ğunluğu, kendi sıkıntılarından ötürü toplumu suçlamaya de­vam eder. Gerçekliğe karşı çıkamayacak kadar zayıf olanların, onunla özdeşleşmekten başka çaresi kalmaz.

    Boyunduruk altındaki in­sanlar, baskı organıyla kolayca özdeşleşir. Baskıya gösterdikle­ri tepki, taklittir, yani karşı ko­nulmaz bir ezme isteği. Sonra bu istek de onu doğuran sistemi sürdürmek için kullanılır. Bu açıdan modern insan, Ortaçağ insanından sadece seçtiği kur­banlarla ayrılır. Cadıların, büyü­cülerin ve kafirlerin yerini ya­saklılar alır.

    Almanya’da Nazilerin mi­tinglerinde konuşmacıya ve din­leyenlere asıl haz veren şeyin, toplumsal olarak bastırılmış dürtülerin dışa vurulduğu, taklit edildiği oyunlar olduğu bilinir. Yasaklanmış doğal dürtüler, burada ceza korkusu olmadan an­latım imkanı bulur.

    Mimetik dürtülerine geri dönme eğilimini hiçbir zaman tam olarak yenememiş binler­ce insan vardır. Başka bir de­yişle, insanların çok büyük bir çoğunluğunun “kişiliği” yoktur; gerçekten saygı duydukları ve özendikleri tek şey “iktidar”dır.

    İnsan mısın sen ya
    Sıradan insanların içindeki karanlık Dünya Savaşı’nın dehşeti, sıradan gibi görünen insanların uygun ortam bulduğunda nasıl vahşileşebileceğini göstermiş; sosyal psikologları bu karanlığı yaratan koşulları incelemeye yöneltmişti.

    Hitler’in iktidarı ve Nazi Partisi

    1. Dünya Savaşı 1918 sonbaha­rında sona ermiş; Alman İm­paratorluğu çökmüş; Weimar hükümetiyle yeni bir dönem başlamıştı. Almanya artık bir cumhuriyetti. Alman parlamen­tosunda en fazla delegeye sahip siyasi parti Sosyal Demokratlar ülkeyi yönetiyor; radikal gruplar ve diğer siyasi partiler de sava­şın ve monarşinin sona erme­sini takip eden kargaşada ikti­darı ele geçirmeye çalışıyordu. Bir taraftan özgürlük rüzgarları eserken, bir taraftan sokaklarda şiddet ve gerginlik de sürüyor­du. Bu hızlı değişimin getirdiği tedirginlik, kaygı ve korku, ama en çok da belirsizlik Weimar dö­nemine damgasını vurdu.

    1. Dünya Savaşı boyunca ya­şanan can kayıplarının ağırlığı, insan yaşamının ne kadar ucuz, ne kadar kolay harcanabilir ol­duğunun kanıtı gibiydi. Haya­tın değerinin sorgulandığı bu dönem, “ırkı ıslah etmek” için yeni bir hareketin de yükselme­sinin önünü açmıştı. Öjenistler, “ırksal olarak kusurlu” insanları ortadan kaldırarak insan ırkının standardını yükseltebilecekleri­ne inanıyordu.

    1920’de avukat Karl Binding ve psikiyatrist Alfred Hoche’nin yayımladığı kitapçık, öjeni tar­tışmalarının fitilini ateşlemişti. Binding ve Hoche, kimi hayatla­rın yaşanmaya değer olmadığını savunuyor; “hiçbir değeri olma­yan” bu insanların hem toplu­mun iyiliği için hem de merha­met (!) icabı ortadan kaldırıla­bileceğini savunuyordu. Alman kültüründe bir dönüm nokta­sı olan bu kısacık kitap, Holo­kost’un öncüsü T4 programının da tetikleyicisi olacaktı. Savları şöyleydi: Geçmişin müreffeh za­manlarında belki bu fazla yükler taşınabiliyordu ama artık işler değişmişti. Zor zamanlardan ge­çiliyordu. Başarıya ulaşmanın koşulu sağlıklı ve güçlü olmak­tan geçiyordu. Toplum için ki­min değersiz olduğu da hekim­ler tarafından belirlenebilirdi; fiziksel ve zihinsel olarak iyileş­mesi mümkün olmayan kişile­rin tanımlanabilmesi için birçok bilimsel kriter vardı. 1920’de Adolf Hitler ve Nazi Partisi’nin üyeleri bu fikirden etkilenmeye başladı.

    Alman ekonomisinin ge­lişmeye başlaması; 1926’da Al­manya’nın Milletler Cemiyeti’ne kabul edilmesi; 1928’de ülkenin savaştan kurtulması… İşlerin iyiye doğru gittiği bu dönemde Almanların, Hitler ve Nazi Par­tisi’nin yaymaya çalıştığı nefret­le ilgilenmesi için fazla neden yok gibiydi. Nazilerin seçimler­de oyların sadece %2’sini alması da bunun işaretiydi.

    Alfred_Erich_Hoche-(1)
    Öjenizmin doğuşu 1920’de psikiyatrist Alfred Hoche (üstte) ve avukat Karl Binding’in (üstte, sağda) yayımladığı kısacık bir kitap, öjeni tartışmalarının fitilini ateşlemişti. Alman kültüründe bir dönüm noktası olan kitap, Holokost’un öncüsü T4 programının tetikleyicisi olacaktır.

    Ancak 1929 Ekim’inde dün­ya çapındaki ekonomik bunalım her şeyi etkileyecekti. İşletmeler üretimi azaltıyor; işçi çıkarmak zorunda kalıyordu. Sadece yok­sulluk değildi sözkonusu olan; kırgınlık ve umutsuzluk da ar­tıyordu… Hayatın acımasızlığı karşısında insanlar bir mucize bekler hale gelmişti. Tarikatla­ra, falcılara ve kahinlere rağbet artıyordu.

    Bunalımı sona erdirme ümi­diyle Sosyal Demokrat Her­mann Müller’in yerine Katolik Merkez Partisi’nden Heinrich Brüning yeni şansölye olarak atanmış, ama bu değişiklik ye­terli olmamıştı. Alman toplumu giderek “demokrasinin ekono­mik çöküşle başa çıkamadığı” fikrine yaklaşıyordu. Krizden çıkmak için net çözümler vade­denler, aşırı uçlardaki partiler­di. Komünist Parti, Sovyetler Birliği’ndekine benzer şekilde toprağın ve sanayinin yalnızca kendi kârını düşünen kapitalist­lerden devralınıp “ortak iyi”yi gözeterek paylaştırılması gerek­tiğini savunuyordu. Naziler ise Almanya’daki ekonomik krizden Yahudileri, komünistleri, libe­ralleri ve pasifistleri sorumlu tu­tuyor; Almanya’ya eski itibarını yeniden kazandırma sözü veri­yorlardı. Sloganları “İş, özgürlük ve ekmek”ti. 1930’daki seçim­lerde hem Komünistler hem de Naziler önemli kazanımlar elde ettiler. 1928’de sayısı 800.000 olan Nazi Partisi seçmenleri, 1932’de 13.4 milyona fırlamış­tı. Almanya’daki işçilerin yüzde 40’ından fazlası işsizdi.

    30 Ocak 1933’te Adolf Hit­ler Almanya Şansölyesi olarak atandıktan sadece birkaç gün sonra, muhaliflerini, özellik­le komünistleri ve Yahudile­ri hedef almaya başladı. Aylar içinde Almanya bir diktatörlü­ğe dönüşmüştü. 1934’te Naziler, bu kez dikkatlerini “saf bir ulu­sal topluluk” yaratma hedefi­ne çevirdiler. Yahudilere karşı artan düşmanlık, 1938’in 9-10 Kasım’ında ev, işyeri ve ibadet­hanelerinin yağmalanması, yüz­lerce kişinin öldürülmesiyle ilk zirve noktalarından birine ulaş­tı. Her yeri kaplayan cam kırık­larının gecenin karanlığındaki hazin ışıltısı nedeniyle “Kristal Gece” olarak anılan Kasım kıyı­mı, 1933’te başlayan düşmanlı­ğın düzenli bir takibe dönüşme­sinin de başlangıcıydı.

    Eylül 1939’da Almanya’nın ve SSCB’nin Polonya’yı işgaliyle Avrupa’da 2. Dünya Savaşı baş­ladı. 3. Reich Avrupa’daki gücü­nün zirvesine ulaştığında, Nazi­ler akıl almaz sayıda Yahudiyle birlikte “aşağı ırk” kabul ettik­leri herkesi öldürmeye başladı… Ve Holokost…

    İnsan mısın sen ya
    2. Dünya Savaşı yıllarında Alman propaganda afişlerine ilgiyle bakan çocuklar…

    Savaşın ardından sosyal psikoloji

    Holokost’un dehşeti, araştırma­cıları sosyal etki ve itaat üzeri­ne çalışmaya yöneltmişti. İn­sanların bu korkunç eylemlere katılmalarının nedenleri nasıl açıklanabilirdi? Yalnızca emir­leri yerine getiriyor ve toplum­sal baskıya boyun mu eğiyorlar­dı, yoksa başka faktörler de var mıydı? Bu sorulara cevap arayan sosyal psikologlar, otorite ve ita­at gibi toplumsal olguların gücü­nü daha doğru değerlendirmeye başladı.

    Hegel, toplumun sosyal ak­lın gelişimiyle kaçınılmaz bağ­lantılara sahip olduğu fikrini ortaya koymuş ve bu da “grup zihni” kavramının doğmasına yolaçmıştı. 1860’ta kolektif zi­hin üzerine çalışan “Volkerpsy­chologie” ortaya çıkmıştı. Yine de 1924’te Allport, sosyal dav­ranışın esasen insanlar arasın­daki etkileşimden kaynaklan­dığını gösterene kadar, sosyal davranışın doğuştan/içgüdüsel olduğuna yani tamamen birey­sel olduğuna inanılmaya devam edilmişti. Sosyal psikolojinin te­mel araştırmalarının çoğu ise 2. Dünya Savaşı sırasında Hitler’in takipçilerine aşıladığı mutlak itaati anlamaya çalışan araştır­macılar tarafından geliştirildi.

    1936’da, bugün sosyal psiko­lojinin babası olarak kabul edi­len Kurt Lewin’in öne sürdü­ğü “B= f (P, E)” denklemi, insan davranışını neyin belirlediğini izah etmeyi amaçlıyordu. Formül; davranışın (B), kişinin (P) ve çevresinin (E) bir işlevi ol­duğunu vurguluyordu. Diğer bir deyişle, belirli bir kişinin her­hangi bir zamandaki davranışı, hem kişinin özelliklerine hem de sosyal durumun etkisine bağ­lıydı.

    İnsan mısın sen ya
    Mutlak itaatin mekanizması Sosyal psikologlar, 2. Dünya Savaşı sonrası Hitler’in takipçilerine aşıladığı mutlak itaati anlama hedefiyle deneyler yapmaya başladı. Davranışın içgüdüsel değil çevresinin de etkisiyle şekillendiği fikri böyle doğdu.

    Yine 1936’da Muzafer Sherif ve 1952’de Solomon Asch tara­fından yapılan grup çalışmala­rı ile 1963’te Stanley Milgram tarafından itaat üzerine yapı­lan deneysel çalışmalar, sosyal gruplarda baskının rolünü ve otorite sahibi kişilerin diğerleri­ni nasıl itaat etmeye hatta bazı durumlarda başkalarına ciddi şekilde zarar vermeye yöneltti­ğini ortaya koymuştu.

    Milgram ve meslektaşlarının yaptıkları bir deneyde, öğret­men rolü verilen katılımcılar­dan, öğrenci rolündekinin her yanlış cevabına karşılık elektrik şoku vermeleri istenmişti. Şok­lar aslında gerçek değildi; ama öğretmen rolündekilere bunun tehlikeli olduğu, öğrenci rolün­dekilere de acı çeker gibi rol yapmaları söylenmişti. Deney­de, her yanlış cevaptan sonra ve­rilen elektriğin voltajını yükselt­mek de teşvik edilmişti. Sonuçta hiçbir katılımcı 300 volt seviye­sinden önce şok uygulamaktan vazgeçmemiş; en yüksek limit olan 450 volt’a ulaşanların oranı yüzde 65 olmuştu. “Öğretmen­ler” sırf bir otorite figürü onlara bunu yapmalarını söylediği için, bir insana zarar vermek pahası­na maksimum düzeyde şok ver­mişlerdi.

    İnsan mısın sen ya
    Milgram Deneyi 1963’te Stanley Milgram tarafından yürütülen ünlü deneyde, katılımcılar yalnızca bir otorite figürü onlara öyle diyor diye, diğer katılımcılara elektrik vermekten çekinmemiş; deneklerin %65’i en yüksek limit olan 450 volt’a kadar çıkmıştı.

    1971’de Philip Zimbardo’nun ünlü “Stanford Hapishane De­neyi”nde ise hapishane gibi kur­gulanan bir üniversite bodru­munda, gardiyan ve mahkum rollerini oynamak üzere işe alı­nan erkek üniversite öğrencile­rinden faydalanılmıştı. Rastgele seçilen mahkumlar kısa sürede pasif hâle gelirken, gardiyanlar aktif, vahşi ve baskın bir rol üst­lenmişlerdi. Her iki grubun da insanlıktan çıkma derecesinde düşmanlık sergiledikleri bu de­ney, sosyal rollere uyumun sos­yal etkileşimin bir parçası ola­rak gerçekleştiğini göstermişti. Etkileşimler öylesine şiddetli bir hâl almıştı ki Zimbardo ça­lışmayı erken sonlandırmak zo­runda kaldı.

    Yıllar içinde sosyal psi­koloji hızla genişledi. 1968’de Darley ve Latané, ihtiyacı olan insanlara yardım etme ya da etmeme kararını açıklamaya yardımcı olan bir model ge­liştirdi. 1974’te ise Leonard Berkowitz insan saldırganlığı çalışmasına öncülük etti. Gor­don Allport ve Muzafer Sherif önyargı ve ayrımcılığı anlamak amacıyla gruplararası ilişkilere odaklandı.

    20. yüzyılın ikinci kısmında ise sosyal psikologlar; reklam­cıların mesajlarını daha etkili hale getirmenin yollarını bulma amacıyla ilk resmî ikna model­lerini geliştireceklerdi.

    LARS VON TRIER’İN 3’LEMESİ

    ‘Dogville’ ve sıradan insanın kötülüğüne dair

    “Amerika Üçlemesi”nin ilk halkası “Dogville” (2003) aynı zamanda kendi halinde, zararsız gibi görünen insanların içinden çıkan riya ve sömürüyü; iyilik diye sunulan sahte erdemlerin altında yatan nefreti gözler önüne seren bir sosyal psikoloji deneyiydi.

    İnsan mısın sen ya

    ABD’de 1930’lu yıllar… Peşindeki gangsterlerden kaçan Grace, Colorado’da Dogville adlı küçük bir kasabaya sığınır. Kasaba sakinlerinden Tom, silah seslerini duymuştur ve gangsterlerden kaçan Grace’le böylece tanışır. Ardından, Grace’in saklanmasına yardım etmek için kasabalılardan yardım ister ve onu kasaba halkıyla tanıştırır. Kendi kendine yete­bilen ve huzurlu bir hayat süren Dogville halkı şaşkındır. Yeni misafirlerine onu tanımak için 2 hafta mühlet verirler.

    Geçmişinden kaçan bu güzel kadını, kasabalı kısa zamanda bağrına basar ve onun için üzülür. Ancak bu kabulü izleyen günlerde her şey değişmeye başlar. Dogville halkının sakin hayatı bu yabancıy­la aniden değişivermiştir. Grace’in varlığı, kasaba halkı için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Temkinli olmak zorundadırlar. Kasabanın karanlık yüzü yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Önceleri onu onaylayan ve bu yeni duruma karşı çekingen olan halk, aldıkları riskin de verdiği cesaretle Grace’den sonu gelmeyen isteklerde bulunmaya başlar.

    GERÇEK İLE YALAN ARASINDA

    Sosyal psikolojide iki ünlü deney ve bir acı gerçek…

    KITTY GENOVESE CiNAYETi VE ‘SEYiRCi ETKiSi’: 1964’te New York-Queens’te bir cinayet işlen­di. 28 yaşında bir barmaid olan Kitty Genovese, 13 Mart gecesi 02.30 sularında işten eve döner­ken bıçaklı bir adamın saldırısına uğradı. Robert Mozer, olaya tanık olduğu penceresinden “Bırakın o kızı” diye bağırınca saldırgan kaçtı. Ağır yaralanan Genove­se sürünerek evine girmiş, 10 dakika sonra geri gelen saldırgan Winston Moseley bu defa ona te­cavüz etmiş, tekrar bıçaklamış ve parasını çalmıştı. Komşusu Sophia Farrar, Genovese’i bulduğunda polisin aranması için çığlık atmış, polis birkaç dakika sonra gelmiş, fakat Genovese hastaneye kaldırılırken ambulansta hayatını kaybetmişti.

    Polis apartmanın kapısını çaldığında ve ev arkadaşı Zielon­ko’ya olayla ilgili bilgi verdiğinde saat sabah 04.00’tü. 38 ayrı görgü tanığının olduğu, ama hiç kimsenin polise haber vermediği söyleniyordu. Zira herkes bir baş­kasının bildireceğini düşünmüştü. Cinayet The New York Times’ta kısa bir habere konu olmuştu.

    Büyük şehirde insanların bir­birlerine karşı ne kadar duyarsız olduğuna dair bu hikaye, giderek ün kazanmış ve zaman içinde bütün ders kitaplarına girmişti. Bu psikolojik olgu bugün de “Ge­novese sendromu” veya “seyirci etkisi” olarak adlandırılıyor. Teori, bir olayın bir tanığı varsa kurbana yardım etme olasılığının daha yüksek olacağını; birden çok tanığın olduğu durumlarda ta­nıkların birbirine güvenerek yardım etmeme olasılığının yükseleceğini söylüyordu.

    İnsan mısın sen ya

    Ancak gerçekte Kitty Genove­se’in başından geçenler anlatılan­lardan farklıydı. Görgü tanıklarının sayısı gazetedeki habere dayan­dırılmıştı. Olay 2007’de yeniden araştırıldığında bu görgü tanıklarına dair hiçbir bilgi edinilemedi. Tanık­ların harekete geçmediği de doğru değildi. Polis raporları incelendiğin­de en az iki ayrı tanığın polise haber verdiği görülmüştü. 911 hattının henüz devreye girmediği bu yıllarda polis olay yerine geç gelmişti. Yani The New York Times haberi şaibeli ve abartılıydı. Mart 2016’da gazete, 57 yıl önceki olayla ilgili yaptıkları haberin isabetli olmadığını kabul eden bir duyuru yayımladı. Bu duyuruya göre 38 değil, 10-12 tanık vardı ve bu tanıkların hiçbiri olayı baştan sona görmemişti. Gerçekten yardım edebilecek 2-3 tanık vardı. İçlerinde sadece biri bıçaklama olayını görmüştü. Kitty Genovese vakası çok doğru bir misal olmasa da “seyirci etkisi” laboratuvar deneyleriyle de ortaya konmuş bir sosyal davranıştır.

    STANFORD HAPiSHANE DENEYi: Ağustos 1971’de Stanford Üniver­sitesi’nde yapılacak bir deney için, “Hapishane yaşamının psikolojik bir incelemesi” başlıklı ilana başvu­ranlar arasından, fiziksel ve zihinsel olarak tamamen sağlıklı olduğuna karar verilen 24 genç erkek seçil­mişti. Günde 15 dolar ücret ödenen denekler, rastgele şekilde yarısı gar­diyan, yarısı mahkum olacak şekilde bölündü. Gardiyanlara mahkumları fiziksel olarak taciz etmemeleri emredildi ve göz temasını engelle­yen aynalı güneş gözlükleri verildi. Mahkumlar üniversite kampüsün­de bir binanın bodrum katındaki sahte bir hapishaneye teslim edildi. Baskı ortamı yaratmak amacıyla her mahkumun üniforma giymesi ve ayak bileğinde asma kilitli bir zincir taşıması sağlandı. İkinci gün mah­kumların isyan çıkarması üzerinde, gardiyanlar bir ödül ve ceza sistemi geliştirdi. İlk dört günde üç mahkum öylesine şiddetli travma geçirmişti ki bunlar serbest bırakıldılar. Zim­bardo, 1 hafta bile geçmeden deneyi sona erdirmek zorunda hissetmiş ve kendisini bazen bir araştırmacı­dan ziyade hapishane müdürü gibi hissettiğini itiraf etmişti. Stanford Hapishane Deneyi daha sonra “Das Experiment” (2001) ve “The Expe­riment” (2010) filmlerine de ilham kaynağı oldu.

    İnsan mısın sen ya
    İtaat ölüm getirdi 1994’te denizcilik tarihinin en büyük facialarından birinde aslında çok daha az kayıp verilebilirdi. M/S Estonia feribotu yolcuları, oldukça yakın olan kıyıya yüzebilecekken kaptanı dinlemiş; göz göre göre yan yatan feribotla birlikte batmışlardı.

    ESTONYA FERiBOTU SENDROMU: Estonya’nın başkenti Tallinn’den Stockholm’e giden M/S Estonia feribotu 28 Eylül 1994’te Baltık Denizi’nde batmış; 989 yolcudan sadece 137’si kurtulurken 852 yolcu hayatını kaybetmişti. Denizcilik tarihinin en büyük facialarından biri olan kaza sırasında, aslında feribot kıyıya oldukça yakın bir mesafedeydi. Geceyarısı 00.50’de su almaya başlamış, ardından yan yatmıştı. 1 saat boyunca ağır ağır su alan feribot, saat 01.50’de tümüyle batmıştı.

    Ölenlerin büyük çoğunluğunun çok iyi yüzme bilmelerine rağmen kurtulmak için çaba göstermeme­leri nasıl açıklanabilirdi? Davranış psikolojisi uzmanları kazadan kurtulanlarla, ölenlerin aileleri ve arkadaşlarıyla görüşmüş, geçmiş­lerini incelemişlerdi. Hadise şöyle gelişmişti: Su miktarının artmasıyla birlikte tahliye işlemi başlamıştı, fa­kat 1.000’e yakın yolcudan sadece 137’si su almaya başlar başlamaz hemen feribotu terk etmişti. Geri kalan 852 yolcu ise kaptanın “Panik yapmayın; dünyanın en güçlü feri­botundasınız” sözlerini dinleyerek su boşaltma işlemini izlemiş sular ağır ağır yükselirken dahi gemiyi ter­ketmemişti. 1 saat sonra feribotun tamamen yan yattığını gördük­lerinde bile, 852 yolcu yerinden kıpırdamamıştı!

  • Cumhuriyetin öncü kadın dergisi: SÜS

    Cumhuriyetin öncü kadın dergisi: SÜS

    Cumhuriyetin ilanından birkaç ay önce yayın hayatına başlayan haftalık Süs dergisi; sayfalarında kadın yazarları öne çıkardı; özel konularıyla kadın hakları alanında bir çığır açtı. Nefis çizimli renkli kapaklarıyla cumhuriyetin öncü kadın dergisi, bu anlamda Türk kadınlarının da seslerinin duyurulduğu, bireysel olarak görünür oldukları ilk mecra oldu.

    Süs Mecmuası 55 Numaralı Kapağı

    Cumhuriyetin ilanından 4.5 ay önce, 16 Haziran 1923’te yayımlanma­ya başlanan haftalık Süs Kadın Mecmuası, 26 Temmuz 1924 tarihine kadar 55 sayı çıktı. Es­ki Türkçe derginin başyazarı Mehmed Rauf, mesul müdürü Hüseyin Remzi’ydi. “Haftalık Edebi Hanım Mecmuası” alt­başlığıyla çıkan derginin yazar kadrosunda, dönemin en önem­li kadın ve erkek edebiyatçıla­rı vardı. Bu ünlü isimler (kimisi sonraki soyadlarıyla) şunlardı: Güzide Osman, Güzide Sabri, Halide Nusret Zorlutuna, Hak­kı Neziye, Musahipzade Celal, Nezihe Muhiddin, Suad Derviş, Şükûfe Nihal, Abdullah Cevdet, Ahmet Haşim, Abdülhak Ha­mit Tarhan, Ali Ekrem Bolayır, Cenab Şahabeddin, Faruk Na­fiz Çamlıbel, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mehmed Emin Yur­dakul, Necdet Rüştü, Peyami Safa, Ruşen Eşref, Süleyman Nazif, Vedat Örfi Bengü, Yusuf Ziya Ortaç, Florinalı Nâzım, Fa­ik Ali Ozansoy, Celal Sahir Ero­zan, Selahaddin Enis, Hüseyin Cahid Yalçın.

    Derginin her sayısında, “Türk Kadını ve Kadınlık Âle­mi” başlıklı sayfalarda Türkiye ve dünyadaki kadın hareketine dair güncel bilgiler, “Yeni Mo­da” ve “Son Moda” sayfalarında özellikle Paris’teki gözde kıya­fetler ve o dünyadan haberler yer aldı.

    Süs, okurlarının karşısına iki formatta, iki farklı fiyatta çıktı. Biri renkli çizim, kapakla­rı kuşe kağıda baskılı lüks nüs­halar, diğeri renkli baskı kapak­ları olmadan basılan siyah-be­yaz ucuz nüshalar. Siyah-beyaz kapaklardaki ve dergi içindeki müthiş çizimlerde ise o sıralar­da henüz 19 yaşındaki genç ve yetenekli çizer Ratip Tahir’in imzası vardı.

    55 sayı çıkan eski Türkçe dergide 4 romanın da ilk tefrika metinleri yayınladı. Mehmed Rauf’un Karanfil ve Yasemin, Selahaddin Enis’in Zaniyeler, Suad Derviş’in Buhran Gece­si, Musahipzade Celal’in Sinan Çelebi romanları, okurlarla ilk defa Süs’te buluştu. Kadınların bireyselleşmesi ve toplum nez­dinde seslerinin duyulmasında 55 sayı çıkan Süs’ün etkisi bü­yük olacaktı. Süs, cumhuriyetin ilk kadın mecmuası olmasının yanısıra cumhuriyet kadınının da sesiydi.

    Derginin ilk sayısında “İki Üç Satır” başlıklı imzasız yazı, “Bir memleketteki resimli ga­zete çıkarmak için lazım olan mevaddan kağıt ve mürekkep gibi hatta en iptidailerinin bile iyilerini bulmak mümkün değil­dir. Orada zarafet ve nefasetin müsebbibi olan kadınlığa mah­sus (bahusus Süs namı altında) resimli bir gazete neşrine kalk­mak ne küstah bir cinnettir!” cümleleriyle, iyi baskı kalitesiy­le bir mecmua çıkarmanın zor­luğu vurgulanır.


    İLK SAYININ KAPAĞINDA…

    Halide Edip Hanımefendi ve Türk kadınının yeni imajı

    kutu1

    Mecmuanın 16 Haziran 1923 tarihli ilk sayısının kapağında Ha­lide Edip Adıvar vardı. Fotoğrafın altında “Ateşten Gömlek müellifi Halide Edib Hanımefendi” yazılıy­dı. Kapaktaki fotoğrafta da profil­den çekilmiş daha sanatsal ve sivil yaşamın içinden bir Halide Edip portresi okura sunuluyordu. Artık savaş bitmiş ve cumhuriyetin yan­kısı yeni Türkiye’de iyiden iyiye kendini hissettirmişti. Türk kadın­ları Süs’ün kapaklarında artık ede­bi, sanatsal, toplumsal yetkinlikle­riyle arz-ı endam etmeye başlaya­caktı.


    TÜRK KADINI İK DEFA SİNEMADA

    ‘Ateşten Gömlek’ filminde Bedia Muvahhit ve Hakkı Bey

    kutu2

    Yine ilk sayıda “Türk Kadını” adlı kö­şesinde Hamdullah Suphi ile yapılan bir röportaj vardır. Ayrıca “Zevceler için en büyük tehlike” başlıklı bir yazı; “Kadın­lık Âlemi ve Haftanın Modası” köşesi; Suad Derviş’in eserlerinin tanıtıldığı bir başka makale göze çarpar.

    Türk sineması için olduğu kadar Türk kadını için de çok önemli bir yapım olan ve bir Türk kadınının ilk defa bir film­de yer aldığı “Ateşten Gömlek” de Süs’ün ilk sayısında kendisine yer bulur. Hali­de Edip’in yazdığı, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği, Bedia Muvahhit ve Hakkı Ne­cip’in başrollerini paylaştığı film, dergi­de “Bedia Muvahid Hanım Ateşten Göm­lek Filminde” başlığıyla yer alır. Kemal Film’in yapımcılığını üstlendiği filmden, Bedia Muvahhit ve Hakkı Necip’in bir­likte görüldüğü bir kare kullanılmıştır.


    2. SAYIDA OKURA TEŞEKKÜR

    İlk sayı yok satınca: ‘Arz-ı şükran ederiz’

    Derginin 23 Haziran 1923 tarih­li ikinci sayısının ikinci sayfasında “Arz-ı Şükran” başlığıyla okura bir te­şekkür sunulmuştu. İlk sayıdaki kağıt ve mürekkep yokluğunun getirdiği zorluklar, okurun muazzam ilgisiyle kendini şükrana ve mutluluğa bırak­mıştır: “Süs, umum-u ka­rileri tara­fından gös­terilen emsalsiz rağbete nasıl edayı şükran edeceğini bilemiyor. Cumar­tesi sabahı neşr olunan ilk nüshanın Pazar günü öğleyin tek bir mevcudu kalmamıştı; ikinci defa tabı mecburi­yet görüldü. Bu fevkalade alaka ve te­veccühe tamamıyla isbat liyakat için son derece çalışmak bi­zim için pek tatlı bir va­zife oldu. Arz-ı şükran ederiz”.

    kutu3a
    01961_00002_1339R0423_40752.pdf

    DERGİNİN UNUTULMAZ 14. SAYISI

    Kapakta Latife Hanım ve Galibe Hanım

    kutu4a
    kutu4

    İlk sayıda Halide Edip Ha­nım’ın ardından, dönemin en üretken kadınları derginin kapağında yer almaya devam etti. Süs’ün kapağında sırasıy­la şu cumhuriyet kadınları yer almıştı: “Feride Hanım, Hali­de Nusret, Medine Mehmed, Suad Derviş, Lüsyen Hanım, Güzide Osman, Bedia Mu­vahhid, Afife Hanım, Nazire Sedad, Münire Hanım, Nihai Rauf, Suad Safa, Muazzez Yu­suf Hanım, Tamburi Faire Ha­nım, Nezihe Muhiddin, Hülya Hanım, Semiha Sırrı Hanım, Neyyire Neyir, Nermin Ha­nım, Şadiye Vefik, Hale Salih”.

    Süs’ün 10 Eylül 1923 tarihli 14. sayısının kapağı da litera­türe geçen kapaklarından bi­ri oldu. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın eşi Latife Hanım ve Ali Fethi Okyar’ın eşi Gali­be Hanım’ın Çankaya Köşkü bahçesinde yanyana verdikleri fotoğraf kapaktaydı. Bu, Latife Hanım’ın Türkçe bir dergide kapak olduğu ilk yayınlardan biriydi. Cumhuriyetin ilanına 1 ay kala, derginin kapağında cumhuriyetin kurucu kadro­sunun eşleri sosyal yaşamdan bir fotoğraflarıyla yer almıştı. Fotoğrafın altında şöyle yazıl­mıştı: “Latife Mustafa Kemal ve Aliye Fethi Hanım efendi­ler”. Ayrıca bu sayının içeri­sinde Mithat Ömer’in yazdığı “İlim İçin” şiiri Mustafa Ke­mal Paşa ve Latife Hanım fo­toğraflarıyla sunulmuştu.


    GÖRSEL BİR ŞÖLEN

    İlk sinema reklamları

    Dergi, yerli film çeken sine­macılarımızın ve sinema sa­lonlarının en çok reklam ver­diği mecralardan biridir. Aynı zamanda haftalık sinema bül­tenleri de Süs’te yer alıyordu. Kemal Film, Kışlık Mısırlıoğ­lu Halk Sineması ve Elham­ra Sineması’nın filmlerinin tanıtımları Süs’teydi. Özellik­le Elhamra Sineması’nın der­ginin arka kapağında yer alan renkli çizim reklamları müt­hiş bir görsel şölen ve reklam tarihimiz açısından da mu­azzam bir örnektir. Onlardan birinin, “Çıplak Kadın” filmi­nin Süs’ün arka kapağında yer alanı renkli reklamında, üstte “En yüksek sanat bediaları­nın meşhuru” ve onun altında “Elhamra Sineması” yazmak­tadır. Onun altında sağdan sola “Bu Hafta ‘Çıplak Kadın’ Oynanacaktır” ifadesi ve en altta şu diyalog vardır; “-Çak­mağım nasıl çabuk ateş alıyor değil mi? – Evet, sana benze­miyor”.

    kutu5 Elhamra Sineması Aşkın Hileleri Filmi Reklamı.
    Bu Hafta ‘Çıplak Kadın’ Oynanacaktır” ifadesi ve en altta şu diyalog yer almaktadır; “-Çakmağım nasıl çabuk ateş alıyor değil mi? – Evet, sana benzemiyor
    kutu5a çıplak kadın Filmi Elhamra Sineması Reklamı

    KADINLARA SPOR ÖNERİLERİ

    Terbiye-i bedeniye için bu hareketleri ihmal etmeyin

    kutu6

    Derginin 50. sayısında “Ka­dınların Terbiye-i Bedeniye­si İçin” başlıklı 2 sayfalık yazı, kadınlara spor yapmanın ve vücudu güzelleştirmenin öne­mini fotoğraflı basit cimnastik hareketleriyle anlatmıştı.

    Yazı şöyle başlıyordu: “Hem sıhhati temin, hem hüsnü tez­yid (güzelliği artırma) ve hem şekli tezyin (şekli güzelleştir­me) için hanımların ne yapma­sı gerekir?” Yazıda bir İngiliz beden terbiyesi mualliminin görüş ve önerilerine yer veril­mişti. Latif bir gerdana sahip olabilmek için yapılması gere­ken “Çene göğüse temas edin­ceye kadar başı tekrar öne ge­tirmek”ti.

    Bir başka yerde ise “Me­melerin inkişafını temin (öne çıkarma) için kadınlara şu for­mül önerilmişti: “Kolları uzat­malı; öyle ki omuzla bir hat hi­zasında dimdik dursun…”


    NEVSAL-İ EDEBİ 1340

    Okurlara harika bir hediye: ‘Pek yeni tarzda Yıllık 1924’

    kutu7

    Derginin ilerleyen sayı­larındaki reklamlar arasın­da dikkati çekici bir örnek de Nevsal-i Edebi 1340’tır (Edebi Yıllık, 1924). Süs mecmuası da o vakitler kimi dergilerin yaptığı gibi “yıllık çıkarma” modasına uymuş ve Ratip Ta­hir’in henüz 20 yaşında büyük bir ustalıkla kapak ve bütün iç sayfa çizimlerini resmettiği, Mehmed Rauf’un yönetimin­de dönemin en özel edebi yıl­lıklarından birini yayımlamış­tır. Bu yıllık, Süs’e abone olan okurlara da hediye olarak ve­rilmiştir. Süs’te bu yıllık için yayımlanan reklamların bi­rinde, erotik edebiyatın en sı­radışı ve cesur kalemlerinden Mehmed Rauf zenne kıyafeti ile çizilmiştir. Altında da şöyle yazmaktadır: “Süs başmuhari­ri Mehmed Rauf Bey”.

    Süs’te ki Nevsal-i Edebi’nin reklamı da şöyledir: “Nev­sal-i Edebi: Kemal-i faaliyetle basılıyor. Münderecat meya­nında üstad-ı azam Abdülhak Hamid Beyefendi’nin pek ye­ni bir tarzda manzum ve latif hikayeleri vardır. Daha başka, üstad-ı bülend Cenab Şeha­bettin, Faik Ali, Celal Sahir, Halide Nusret, Güzide Osman, Selahaddin Enis, Mehmed Ra­uf Bey’lerin hikayeleri, şiirleri vardır. Senenin en şık en zen­gin ve ucuz eseri olacaktır”.

    kutu7a. Süs_ün Nevsal-i Edebi Yıllığından. Sol alta Buse yazılı. Sağda Aşk Sesleri şiiri.
    kutu7c. Süs Mecmuası_nda Nevsal-i Edebi Reklamı Mehmed Rauf Zenne Kıyafetiyle
  • Çarşamba’dan Strasbourg’a kendi kaleminden…

    Türkçeye envai çeşit kelime katan bir yazar/şair; tiyatro tarihimize en büyükler arasında ismi yazılacak bir sahne emekçisi, yönetmeni, oyuncusu, kavuklusu; Galatasaray Liselilerin her daim “abi”si… Velhasıl, aynı çağı paylaşmaktan gurur duyduğumuz insanlardandı Ferhan Şensoy. Ardından kim yazsa, onun kendini anlattığı gibi olmayacaktı. Biz de aldık Kalemimin Sapını Gülle Donattım’ı elimize, Çarşamba’dan Strasbourg Devlet Konservatuvarı’na çocukluk-gençlik yıllarını, onun kaleminden aktardık. Belki ayak izlerini takip etmek isteyen olur diye…

    İstanbul’a ikinci gidişim. İlki Samsun’dan gemiyle. Gene bir yaz sabahıydı. Beş yaşım­daydım. Gemiye ulaşmak için limandan sandala bindik an­nem, babam ve üç yaşındaki kız kardeşimle. Annem ve babam İstanbul’u biliyorlar. Evlendik­lerinde bir süre orada yaşamış­lar. Fatih’te oturmuşlar. Annem orada hamile kalmış. Babam benim dede evinde doğmamı is­temiş, annem hamileyken İstan­bul’dan Çarşamba’ya gelmişler. Babam Belediye Başkanı olmuş, bir daha İstanbul’a dönmemiş­ler. Fatih’te annem ve babamın oturduğu evi merak etmiştim. Tohumum orda atılmış. Sonra göstermişti annem bana orayı. Edirnekapı’dan tramvayla Fa­tih’e gitmiştik. Oturduğum kol­tuğun arkasını kaydırarak her iki yönde de oturabileceğimi keş­fetmiş, bir öyle bir böyle oturup oynamıştım Fatih’e kadar, anne­min sürekli uyarısına rağmen: “Yapma oğlum!” “Yapıcam!”

    Sınav günü gelip çatıyor, gö­türülüyoruz Galatasaray Lise­si’ne. Okulun kapısı ne kadar güzel, bahçe ne kadar güzel, okul çok güzel. Ellişer ellişer değişik salonlara alıyorlar bizi. Tek tek sıralara oturturuluyoruz, sınav kağıtları dağıtılıyor, başlıyor sı­nav. Avuçlarım terliyor… Kurşun kalemimin sürekli ucu kırılıyor… Kimi sorular çok zor… Zorlan­dıklarımı atlayarak devam edi­yorum. Giderek daha rahatlıyor sorular… Sonuna gelince, geri dönüp atladığım soruları yapı­yorum, kimisini olsa olsa ne olur mantığıyla, kimisini de kafama göre doldurup tamamlıyorum testi. Kazanıyoruz sınavı. Am­cam bize birer Galatasaray roze­ti armağan ediyor.

    Türk tiyatrosunun kavuklusu Tuluat oyuncusu Kel Hasan Efendi’nin İsmail Dümbüllü’ye, onun da Yeşilçam’ın usta oyuncularından Münir Özkul’a devrettiği kavuğu yaklaşık 30 yıl boyunca Ferhan Şensoy taşıdı.

    Galatasaray yılları

    Fransızcayla cebelleşerek baş­ladı okul. İlk yıl yalnız Fransızca okunuyor. Ve fakat bu adi Fran­sızca yazıldığı gibi okunmuyor, okunduğu gibi yazılmıyor. Öğ­retmenimiz Mösyö Arditi, tek kelime Türkçe konuşmuyor. Bil­mediğinden değil, dilimizi çok iyi biliyor. İlk gün Fransızca gir­di sınıfa, sen anla anlama, öyle konuşuyor adam. Nasıl olduysa bir gün sökmeye başladık Fran­sızcayı, hatta aramızda Fransız­ca şakalara geçtik. İstanbul’daki semt isimlerini, sokak isimleri­ni Fransızcaya çevirip, Fransız hocamızın çok Fransız kaldığı espriler türetiyoruz.

    Kimi cumartesiler yengem bizi tiyatroya götürüyor. Bu cu­martesilerin ilkinde, Fatih Şehir Tiyatrosu’nda tiyatroyla tanışı­yorum. İlk kez tiyatro görüyo­rum. Cahit Atay’ın “Pusuda” ve “Sultan Gelin” oyunları oyna­nıyor arka arkaya. Hale Rakunt, Fuat İşhan gibi oyuncuları ta­nıyorum, hayran oluyorum. Si­nemadan “Cilalı İbo” tipiyle ta­nıdığımız Feridun Karakaya’yı sahnede görünce çıldırıyorum. Çok seviyorum tiyatroyu. Ondan sonra onbeş günde bir gider olu­yoruz değişik tiyatrolara. Vasfi Rıza, Bedia Muvahhit, Vahi Öz, Fadıl Garan, Ertuğrul Bilda gibi oyuncuları izliyorum. Tiyatro­nun büyüsü çarpıyor beni. Oyun bitince hiç çıkmak istemiyo­rum salondan. Eğer öksürüğüm varsa, tiyatroya gitmeden önce, Edirnekapı’daki kurukahveciden okaliptüs alıyoruz, gösteri bo­yunca okaliptüs emiyorum ök­sürmemek için. Tiyatroda öksü­rülmezi öğreniyorum.

    Diş fırçası saçlı Mösyö Fi­ot, çılgın resim öğretmenimiz kırmızı saçlı Pinokyo Kemal, iş bilgisi dersini en önemli ders olarak gören Kürt Ali, sürekli burnunu karıştıran Madam Co­lombier… Birden renklendirdi­ler okul hayatımızı. Liseye geç­tik. Hem de bütünlemesiz falan, haşırt diye bitirmişim ortaoku­lu. Yıllardır bana yaşgünlerimde hediye olarak küçük kaatlara ya­zılı nasihatler veren ve genelde babalar çocuklarına her zaman değil de, önemli okulları bitir­diklerinde önemli hediyeler alır, örneğin ortaokul bittiğinde gibi bir taktik izleyen babamın artık denilecek hiçbir şeyi kalmamış­tı. Ne istersem alınacaktı. Yazı makinesi istediğimi belirttim. Babam durumu şaşkınlıkla kar­şıladı: “Arzuhalci mi olucaksın oğlum sen?” Kem küm ettim, kimi Fransızca ödevleri sınıfta herkesin makinayla yazdığını, sınıfta bir sürü öğrencinin ya­zı makinesi olduğunu söyledim. Babam da, oğlum öbür çocuklar­dan geri kalmasın diye düşüne­rek ikna oldu. Karaköy’den gıcır bir Remington marka dakti­lo alındı. Gri fermuarlı çantası içinde, mutluca sallanarak giril­di küf kokulu Tünel’e. Cumarte­si-pazarları, şiirlerimi daktiloya çekmeye başladım.

    Bir dünya rekoru 33 sene boyunca sahnede kalmış “Ferhangi Şeyler” sürekli yukarı taşımaya devam ettiği bir dünya rekorunu da elinde tutuyordu (üstte). Ferhan Şensoy (solda, en önde) Galatasaray Lisesi’nden arkadaşlarıyla (altta).

    Tahir Alangu ile Edebiyat başladı. “Mollalar, o önünüzdeki, üstünde ‘Edebiyat’ yazan kitap okunmayacak! Ananıza babanı­za söyleyin, size birer Sait Faik külliyatı alsın… Haftaya edebi­yat! Bu ders serbestsiniz, ne is­terseniz yapın” diyerek çekip gidiyor sınıftan. Bir ay içinde, herkes Sait Faik’i hatmetmiş du­rumda. Alangu bize hiç duyma­dığımız, yeni yazarlar tanıtıyor, kitaplarını getiriyor, öykülerini okutuyor, birden Osman Cemal

    Kaygılı, F. Celalettin, Memduh Şevket Esendal’la doluyor küçük beyinlerimiz. Her gün yeni bir pencere açıyor bize Tahir Baba… Kimi gün bir Çehov öyküsü, kimi gün Homeros… Derken Kaleve­la Destanı… Daha sonra, henüz dilimize çevrilmemiş olan Hein­rich Böll, Friedrich Dürrenmatt gibi yazarları, evinden getirdi­ği Almanca özgün baskılarını açıp, gözlüğü alnına kaldırarak, anında çeviri yöntemiyle kendisi okuyor bize… Sınıfta neredeyse herkes öykü yazmaya başlıyor… Birinin ukala velisi, müfredat programını uygulamıyor diye şi­kayet etmiş hocamızı Milli Eği­tim Bakanlığı’na. Ankara’dan müfettiş geliyor. Sınıfa sokmu­yor müfettişi: “Arkadaşlarımla edebiyat görüşüyoruz. Edebi­yatın teftişi olmaz, çok ayıptır” diyerek yol ediyor, hiç böyle bir adam görmemiş olan şaşkın mü­fettişi. Sonra bir gün içimizden birilerini dolma parmaklarıyla göstererek: “Sen! Sen! Sen! Siz­ler yazar olacaksınız, bu işin pe­şini bırakmayın… Çok okuyun! Günlük tutun mollalar” diyor. Tahir Alangu parmakla göster­diğinde, utanarak önüne bakan, yüzü kızaran bu küçük çocuklar: Nedim Gürsel, Selim İleri, Ma­hir Şaul, Engin Ardıç, İzzet Ya­sar, Ferhan Şensoy…

    Charles de Gaulle ziyareti

    1968’de onuncu sınıftaydım. 1969’da da onuncu sınıfta ola­cağımı henüz bilmiyordum. İlk 10’umdaydım yani. O yıl, Fran­sızların cumhurbaşkanı Charles De Gaulle’ün Türkiye ziyare­ti programının içine Galatasa­ray Lisesi de konuşlandırılmıştı. Adam Kasım’ın sonunda geldi, fakat Eylül ayından itibaren De Gaulle’ü bekleyen bir hazırlık başladı okulda. Önce onun ge­çeceği orta yol asfaltlandı, asfalt yamru yumru bulundu, üstü bir kat daha asfaltlandı… O da be­ğenilmedi, bir yeni kat çekildi… Giderek otoyol gibi yükselme­ye başladı o orta yol. Bu hazır­lıklar sürerken, oraya harcanan paranın bir yerlerden kısılma­sı gerekmiş olmalı ki, birdenbi­re bizim yemekler dandikleşti, haftada üç çıkan gassay pilavı haftada bire indi, genelde mer­cimek, nohut biçimi bir askerî tabldot uygulaması gözlenmeye başlandı. Biz de bütün bunlar De Gaulle’ün yüzünden oluyor diye, çocuk beynimizde bir De Gaulle düşmanlığı geliştirdik.

    Neyse günü geldi, adam Ga­latasaray Lisesi’ne caddeden or­ta kapıdan, üstü açık siyah bir mercedesle, yanında zamanın Dışişleri Bakanı, bir Galatasa­raylı ağbimiz İhsan Sabri Çağla­yangil ile birlikte giriş yaptı. Al­kışladık. Çünkü bizi yolun sağına soluna alkışlayalım diye dizmiş­lerdi ve iyi alkışlayıp alkışlama­dığımız gözetim altındaydı. Çok uzun boylu adam, Tevfik Fikret salonunda, hepimizi şaşırtan bir konuşma yaptı. Bizler onu, asker olmasından ötürü biraz aşşa­ğılıyor, alt tarafı asker işte, diye düşünerek tanıdığımız şube re­islerine benzetmeye uğraşıyor­duk. Ve fakat Charles De Gaulle: “Quelle secrète harmonie que ma visite en Turquie coïncide avec le centenaire du Lycée de Galatasaray” diyerek girdi söze. Ne gizemli bir uyumdur ki Tür­kiye’yi ziyaretim Galatasaray Li­sesi’nin 100. yılına denk düşüyor, biçiminde başlayan konuşma­sıyla, bambaşka bir devlet ada­mı olarak çıktı karşımıza. Uzun cümleli, çok noktalı virgül kulla­narak, edebi ve şiirsel bir Fran­sızca konuşuyor, konuşması­nın içinde, Baki’den, Fuzuli’den, divan edebiyatından Fransızca çeviri alıntılar söylüyor ve bütün bunları hiçbir kağıda bakmadan, o an aklına gelmiş gibi, gözümü­zün içine bakarak dile getiriyor­du. Sus pus olmuştuk.

    Yaşayan bir tiyatro müzesi 87 yıl tiyatro, 17 yıl da sinema olarak hizmet verdikten sonra 1989’da Ferhan Şensoy tarafından bir bölüm hissesi alınarak tekrar tiyatroya çevrilen Ses Tiyatrosu (üstte)… “Şahları da Vururlar” oyuncuları (üstte, sağda)…

    O gittikten hemen sonra, Yüksekkaldırım’da şapkacılara koşup lazımlık biçim şapkasının tıpkısını yaptırdım ve bu şapkayı başıma takarak, okulda De Gaul­le taklitlerine başladım. Benim oynadığım De Gaulle gene aynı stilde konuşuyor, ama biraz bi­zim okulun iç işlerini biliyor ve yarı Fransızca, yarı Türkçe bir Galatasaray Fransızcası kulla­nıyor: “Quelle secrète harmonie que ma visite en Turquie coïnci­de avec l’asphaltage, le badanaje et le bombokation des yemeka­ges du Lycée de Galatasaray” bi­çiminde, yemeklerin b.mboklaş­ması ve benzeri şikayetlerimizi dile getiriyor. Taklidim çok tu­tulur oldu. Okulda akşam ikinci etütlerde sınıfta genel istek üze­rine çıkıp yapıyorum. Arkadaş­lar çok eğleniyorlar. Bir daha yap deniliyor, bir daha yapıyorum. Her yaptığımda biraz geliştiri­yorum. De Gaulle’ü oynuyorum, müdürü oynuyorum. Hikaye git­tikçe gelişiyor. Muhalif ve gerilla bir gösteri olarak geceleri yatak­lar kenara çekilip, bana boşaltı­lan bir orta alanda, başka yatak­hanelerden gelen izleyicilerle oluşan bir izdihamın ortasında taklitlerimi yaparken, kimi za­man birinin panik halinde “Mü­dür!” demesi üzerine izleyiciler kaçışıyor, o an taklidini yapmak­ta olduğum müdürle burun bu­runa geliyordum. Meğer müdür de kalabalığın arkasından izli­yormuş beni. Genetik kopya­sıyla karşı karşıya gelen müdür gülmesini tutamazken, beni de azarlamadan edemiyordu.

    Şensoy; oyuncu ve yönetmen Nefrin Tokyay, Dümbüllü’nün kavuğunu devrettiği Rasim Öztekin, ve tiyatro eleştirmeni Zehra İpşiroğlu ile bir yemekte.

    Strasbourg Devlet Tiyatrosu

    Strasbourg Devlet Tiyatrosu’nun arka bahçesi, konservatuvar giri­şi. 200 kişinin üstündeyiz. Bah­çeye sığamıyoruz. Herkes çok özgür ve spor giyimli, tek boyun­bağı, gömlek, ceket konumlu tip benim. İş görüşmeye gelmiş gi­bi bir halim var. Adayların çoğu Fransız. Fransız olmayanlar da, Belçikalı, İsviçreli, Faslı, Tunus­lu, Cezayirli. Bir Alman kız var, onun da annesi Fransızmış. Her­kes ana dili olarak konuşuyor bana yabancı olan dili. Ve ne ka­dar hızlı konuşuyorlar. Bu sinir bozucu bir durum. Ben konuş­mak için, önce kafamda cümle­mi kuruyorum, sonra konuşma eylemine geçiyorum.

    Benim adım okunmuyor. Al­fabematik sırasıyla mı çağırı­yorlar? Başvuru sırasına göre mi çağırıyorlar? Bir de gelmeyen var, sabahtan beri arasıra onun adı ünleniyor: “Mösyö Fernand Sansua, Mösyö Fernand San­sua!” Kimse o tip, yok, gelmemiş. Başka birinin adı çığırılıyor. Çe­kip gitsem mi şurdan? Ağlamak istiyorum. Her çıkandan sonra ısrarla o gelmeyen inek “Fer­nand Sansua”nın adı okunuyor. Yok kardeşim, adam gelmemiş, allahallah, beni çağırın artık! Ba­yılmak üzereyim. (…)

    “Çıkın sahneye!” diyorlar. Benimle ilgili değiller, kahve ma­kinesinin oradalar. Sahneye çı­karken tökezliyorum, düşecek gibi oluyorum, toparlanıyorum. Kendi yazdığım bir şeyi oynaya­cağımı açıklıyorum. “Fransızca mı yazdınız?” diyor pos bıyıklı. “Nerede öğrendiniz Fransızca­yı?”, “Liseyi Fransızca okudum. İstanbul’da, lö lise dö Galata­saray!” “Kaç yıl yani?” “Aşşağı yukarı bir asır” diyorum. Gü­lüyorlar. Başlıyorum De Gaul­le numaramı oynamaya. Jüride kıkırdama oluyor. Kahve maki­nası grubu da masaya yanaşıyor. Gömleği blucininden taşan gülü­yor. Pos bıyıklı gülüyor. Frenkçe kahkahalar arasında indiriliyo­rum sahneden.

    En son o kalmıştı 1987’de “İstanbul’u Satıyorum” adlı tiyatro oyununda Münir Özkul, Erol Günaydın, Rasim Öztekin ve Baykal Kent’le çekilen fotoğraftan en son Ferhan Şensoy hayatta kalmıştı.
  • Fransa’nın ‘Çirkin Kralı’na görkemli bir elveda: ADIEU BÉBEL!

    Hayranlarının “Bébel”i diye bağrına bastığı Jean-Paul Belmondo, 6 Eylül’de 88 yaşında hayata veda etti. Arkadaşı ve zaman zaman rol arkadaşı olan Alain Delon ne kadar yakışıklı (hatta güzel) ise, o da o kadar çirkindi. Ama Amerikalı bir eleştirmenin söylediği gibi “büyüleyici bir çirkinlik”ti bu. Fransa, Yeni Dalga ile tanınıp bir dünya starına dönüşen sevgili aktörüne, bizdeki meslektaşlarını kıskandıracak denli görkemli bir törenle veda ederken, o pırıltılı hayattan geriye kalan kesitler…

    Ülkesinin en büyük yıl­dızlarından, Yeni Dal­ga efsanesi Jean-Pa­ul Belmondo’nun 6 Eylül’de hayata gözlerini yummasının ardından düzenlenen görkemli törende, üç renkli Fransa bay­rağına sarılı tabutu Paris’te Les Invalides askerî müzesinin av­lusundan uğurlandı. 1960’lar ile 70’lerde onunla birlikte Fransız sinemasının çehresi olan aktör Alain Delon da ora­daydı. Fransa Başkanı Emma­nuel Macron “Herkesin sahip olma hayali kurduğu bir dost­tu o” diyor; “Adieu Bébel” di­ye noktalıyordu konuşmasını. Fransa halkı sevgili aktörüne bu lakabı uygun bulmuştu.

    Klasik yakışıklılıktan uzak bir aktördü. Ama asi saçları, boksör burnu, pırıl pırıl parla­yan gözleri, sık sık başparmağı ile ovma alışkanlığında olduğu şehvetli dudakları, kafa den­gi gülüşüyle herkes onu çekici bulurdu. Arkadaşı ve zaman zaman rol arkadaşı olan Alain Delon ne kadar yakışıklı (hatta güzel) ise, o da o kadar çirkindi. Amerikalı bir eleştirmen “bü­yüleyici bir çirkinlik” demek­ten de çekinmemişti.

    Jean-Paul Charles Belmon­do, 9 Nisan 1933’te Paris’in orta halli banliyösü Neuill­y-sur-Seine’de dünyaya geldi. O çocukken ailesi şehrin Sol Kıyı’sına, Montparnasse ve Sa­int-Germain-des-Prés’nin ol­duğu bölgeye taşındı. İtalyan asıllı bir aileden gelen Cezayir doğumlu babası Paul Belmon­do saygın bir heykeltraş; Fran­sız annesi Madeline Raina­ud-Richard ise ressamdı.

    Jean-Paul Belmondo, Jean-Luc Godard’ın Yeni Dalga klasiği “A bout de souffle” (Serseri Âşıklar) (1960) filminde rol arkadaşı Jean Seberg ile…

    Hiçbir zaman iyi bir öğren­ci olmamıştı, ama iyi bir spor­cuydu. Sonunda okuldan ayrıl­dı. 16 yaşında amatör boksör oldu -fakat burnu ringde değil de okul bahçesindeki bir kapış­mada kırılmıştı. Sporla geçen gençliği sayesinde 1985’e kadar aksiyon sahnelerinde dublör­süz oynadı. O yıl Marc Allég­ret’nin filmi “Hold-Up”ta kaza geçirince, bu işten vazgeçti.

    Yirmi yaşına gelene kadar ailesi ona özel bir konservatu­varda oyunculuk dersleri aldır­dı. Cezayir’de geçen altı aylık askerliğinin ardından 1953’te Paris’e döndü ve üç yıl eğitim gördüğü Conservatoire Nati­onal d’Art Dramatique’e kabul edildi. Okul, bu çok yetenek­li ama Molière oyununa elleri ceplerinde çıkan öğrencisiyle ne yapacağını bilemedi. Mezu­niyet treninde, sınıf arkadaşla­rı hocaların sadece mansiyon verdiği Belmondo’yu salla sırt edip götürürken, genç mezun onlara hiç de nazik olmayan bir el işareti yaptı.

    1950’lerin ilk yarısını tiyat­roda geçirdi. 1957’de sinemaya adım attı. Marc Allégret’nin yö­nettiği “Sois Belle et Tais-Toi”­da (1957) sonradan kendisi gi­bi yıldızlaşacak Alain Delon’la birlikte oynadılar. Unutulmaz filmleri arasında Jacques De­ray’in yönettiği “Borsalino” da vardı. Fransız Yeni Dalga’sı­na yetişmiş olanlar ise onu Je­an-Luc Godard’ın “A bout de souffle” (Serseri Âşıklar) fil­minde, masum Jean Seberg’in nefesini kesen hırsız Michel olarak hatırlar. Humphrey Bo­gart hayranı hırsız Michel Po­iccard karakteri; sertliğiyle, fiziğiyle, aldırmaz bakışlarıy­la, toplumun dışında kalmayı tercih edişiyle o yılların bütün asi gençlerinin ruhuna kazın­dı. Film, bir başka Yeni Dalga yönetmeninin, François Truf­faut’nun bir fikri üzerine ku­rulmuştu. Belmondo bu filmle Fransa’nın James Dean’i, Jean Gabin’in varisi oldu. Sonraki yıllarda dramlarda, komediler­de, müzikallerde, tarihî filmler­de ve özellikle gangster filmle­rinde, kısacası akla gelecek her janrda oynadı.

    Çapkınlığı sadece rol değildi


    1976 yapımı “Le Corps de mon ennemi”de Valerie Lemercier ile (altta) tam bir jön rolündeki Belmondo, gerçek hayatta da çapkınlığıyla oynadığı karakterleri aratmıyordu.

    “Serseri Âşıklar” çekilirken Belmondo 26, Jean-Luc Go­dard ise 28 yaşındaydı. Aktör daha sonra başka Yeni Dalga yönetmenleriyle de çalıştı ama filmlerin bazılarının senaryola­rı ona biraz fazla “entelektüel” geldi. 1960’ların ortalarından itibaren bir aksiyon-komedi yıldızı olmayı tercih edişi belki de onu “satılmış”lıkla suçlayan kimi eleştirmenlere rağmen, biraz da bu yüzdendir. Alain Delon gibi o da kendi film şir­ketini kurdu, şirkete “Cerito” adını verdi. 1960’ların ikinci yarısından itibaren filmlerinin çoğu kendi şirketinin yapımıy­dı. Sette tam bir profesyonel olduğu söylenir.

    Fransız sinemasında seç­kin bir yer edinen Belmon­do, 1963’te Fransız Oyuncu­lar Birliği başkanlığına seçildi. 1988’de Claude Lelouch’un yö­nettiği “Itinéraire d’un En­fant Gaté”deki rolü ile “En İyi Oyuncu” dalında Fransa’nın César ödülüne layık görüldü, ancak ödülü geri çevirdi. Ge­rekçe olarak da oyunculara ancak halkın ödül verebilece­ğini öne sürdü. Ancak gerçek neden başkaydı. César ödülü­nün heykelciğini babası Paul Belmondo’nun rakibi olan ve onun hakkında ileri geri konu­şan heykeltraş César Baldacci­ni yapmıştı.

    Hollywood ona göre değil­di. “Niye hayatımı zorlaştıra­yım?” demişti. “Dil öğreneme­yecek kadar aptalım, bir felaket olurdu.” Dört çocuğuna rağmen (biri yanarak ölmüştü) evlilik de öyleydi… İlk evliliğinde so­runun çapkınlık olduğu söyle­nince, “32 yaşındayım” demiş­ti. “Farkındaysanız, Fransızım. Mutlu olduğum kadar evli kalı­rım. Sonrasını kimbilir?” Erte­si yıl karısı Elodie’den ayrıldı. Boşanmaya Ursula Andress’la beraberliğinin neden olduğu söylendi. Laura Antonelli ile de uzun bir beraberliği olmuştu. Yıldız gibi davranmak için ille de Hollywood’a gitmek gerek­miyor!

  • Bir anıt insan daha geçti o karanlık kapıdan sessizce

    Türk mimarlığına ve sanatına ödeşilmez hizmetleri olan Doğan Kuban, dünya çapındaki çalışmalarıyla ünlü bir “anıt adam”dı. Mimarlık tarihçilerinin duayeni, bilge mimar, Yunus’un “Bir garip ölmüş diyeler” dizesini anımsatan bir İstanbul Eylül’ü serinliğinde, 50-60 kişilik bir cemaat sessizliğinde gömüldü. Türkiye, ulusal-evrensel değerlerini bu kadar mı tanımaz hâlde?

     Hayatta kalan ordinaryüs profesörlerin sonuncu­larından, 21. yüzyılın ilk yıllarında “Dr.” titri olmayan “profesör”lerin belki de sonun­cusu, mimarlık tarihçilerinin duayeni, bilge mimar Doğan Kuban da 22 Eylül’de Yahya Kemal’in “o büyük karanlık ka­pıdan geçince başlayacak uzun gece” diye anlattığı kapıdan geçmiş sessiz sedasız. Anadolu­hisarı Mezarlığı’na gömülmüş.

    Önce bir yazgı denkliğine değinelim: Türk mimarlığına ve sanatına Kuban gibi ödeşil­mez hizmetleri olan Celal Esad Arseven (1875-1951) de aynı yaşlarda ve tam elli yıl önce öl­müştü. O göçüşün hüzünlü bir öyküsü vardır: Gözleri kapa­lı, ölüm halindeyken İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından kendisi için düzenlenen “Fah­ri Doktor” beratı, evine giden­lerce komadaki üstadın üstü­ne konulmuş; o anın ve Kültür Bakanı Talat Sait Halman’nın ziyaretinin fotoğrafları gaze­telerde yayımlanmıştı. Asırlık ömrünün 80 yılını mimariye, spora, müziğe, güzel sanatla­ra, kültüre ve siyasete hizmetle geçiren Arseven, Türk kültürü­nün müstesna bir değeriydi. 1. Cihan Harbi’nde Kadıköy Be­lediye Başkanlığı, Cumhuriyet döneminde Halkevi başkanlığı, İstanbul milletvekilliği, Anıtlar Kurulu başkanlığı yapmıştı.

    İstanbul Teknik Üniversite­si’nde Mimarlık Tarihi ve Res­torasyon Enstitüsü’nü kurmuş; fakülte dekanlığı yapmış Doğan Kuban da Türk Sanatı, İstan­bul anıtları, Bizans tarihi ve Eski İstanbul konularında kay­nak eserler yazmıştı. Başlıcala­rı, Osmanlı Mimarisi, Türkiye Sanatı Tarihi, Türk Hayatlı Evi, Divriği Mucizesi, Cennetin Ka­pıları, Selçuklu Çağında Ana­dolu Sanatı, Ahşap Saraylar, Mimarlık Kavramları, İstanbul: Bir Kent Tarihi, Sinan’ın Sanatı ve Selimiye’dir.

    Mirası öğrencileri, eserleri… Türkiye’nin en önemli mimarlık tarihçilerinden Doğan Kuban, 22 Eylül’de 95 yaşında vefat ettiğinde,
    ardında onlarca eser, binlerce öğrenci bıraktı.

    Öğrenim ve iş umuduyla gözlerini dış dünyaya çeviren gençlerimizden, bu iki üstün değeri birer idol tanıyanlar bel­ki vardır demekte duraksıyo­rum. Arseven’i bir kez görmüş ve dinlemiştim. Doğan Kuban’ı ise Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nin Yayın Kuru­lu’nda birlikte maddeleri yazar­ken ve başka etkinliklerde tanı­mış bir bahtiyarım… Kuban ve Arseven çapındaki sanat- kül­tür insanlarımıza ilgililerin ve toplumun duyarsızlığını nasıl yorumlamalı bilemiyor ve şaş­kınlıkla izliyorum.

    Kuban’ın cenazesinde üni­versitelerden, mimarlık fakül­telerinden kimsecikler yokmuş. Din önderlerinin tabutlarına omuz veren politikacılar olası­lıkla duymadıklarından (!) tö­rende bulunamamışlar. Kuban; Sinan’ı, Süleymaniye’yi yorum­layarak yazmıştı. Divriği’deki Mengücek anıtı camiyi Cenne­tin Kapıları adlı bir sergi ve bir kitapla dünyaya tanıtmıştı. Gel gör ki dünya çapındaki çalış­malarıyla ünlü bu anıt adam, Yunus’un “Bir garip ölmüş di­yeler” dizesini anımsatan bir İstanbul Eylül’ü serinliğinde, 50-60 kişilik bir cemaat sessiz­liğinde gömülmüş!

    Türkiye, ulusal-evrensel de­ğerlerini bu kadar mı tanımaz hâlde?

  • Bundesliga’da ilk Türk: Almanlar değerbilir ama biz yaşarken unuturuz!

    Bundesliga’da forma giyen ilk Türk futbolcu. Bugün 86 yaşında! Ankara Güneşspor’dan Almanya’ya uzanan yolculuğu 1957’de önce Hildesheim, sonra profesyonel ligde Eintracht Braunschweig takımıyla devam etti. Dönemin dünyaca ünlü yıldızları Pele ve Uwe Seeler’e karşı forma giydi. Bu arada üniversite okudu, mühendis oldu. 1965’te Türkiye’ye dönen savunma oyuncusu, bundan 4 sene önce takımı tarafından Almanya’ya davet edildi! Türkiye’de ise…

    Almanya’da doğan Türk asıllı çocuklar, yıllar­dır hem buranın hem de oranın gündeminde… Millî ta­kımda bir türlü “şahin”leşeme­yen Nuri, Panzerleri bir dönem “mesut” eden Özil, Manchester City’yle kimbilir kaç defa “gün­doğan” maestro İlkay… Peki hepsinin kariyerinin başlangı­cı olan, dünyanın en çok takip edilen liglerinden Bundesliga’da oynayan ilk Türk futbolcuyu ta­nıyor musunuz? Hamburg’un efsane kalecisi Özcan Arkoç’un Şubat 2021’deki vefatından sonra çeşitli basın organlarında çıkan “Bundesliga’da oynayan ilk Türk futbolcu” ifadelerinden anladığımız kadarıyla, çoğumuz için bu sorunun yanıtı “hayır”. Zira, bunu başaran ilk isim, Ni­san ayında bu köşede Özcan Arkoç’un ardından yayımlanan makalede de andığımız gibi Ay­kut Ünyazıcı.

    Ünyazıcı, Bundesliga’nın kurulduğu 1963-64 sezonunun 12. haftasında Kaiserslautern deplasmanına ayak bastığın­da, takvimler 23 Kasım 1963’ü gösteriyordu. (Yeri gelmişken anımsatmalı, Almanya’da sahne alan ilk Türk futbolcu olan Coş­kun Taş, Bundesliga’nın kurulu­şundan önce Köln’de görev yap­mış, 1962’de sahalara veda edip Ford’da çalışmaya başlamıştı). Üniversite eğitimi için gitti­ği Almanya’da tarihe geçen, bir zamanların meşhur savunma oyuncusu bugün 86 yaşında ve Ankara’da yaşıyor. Kendi ağzın­dan dinlediğimiz öyküsü, şüp­hesiz bir döneme ışık tutuyor. Oysa hakkında internette biraz araştırma yaptığınızda, karşınıza çıkan kimi bilgiler maalesef doğru değil. Örneğin internet ansiklopedisi Wikipedia’da ya­zanın aksine, Ünyazıcı 1936’da değil 1935’te dünyaya geldi. Fut­bola resmen merhaba dediği ilk durak, Ankara Atatürk Lisesi’y­di. Sayısız çocuk gibi meşin yu­varlağın peşine kendi mahalle­sinde düşen delikanlı, Lise 2’de takıma seçilmişti. Başkentte düzenlenen liselerarası şam­piyonada dikkati çeken genç, Ankara Güneşspor’un yolunu tutmuştu.

    Aykut Ünyazıcı, 1956 yılında ilk takımı Ankara Güneşspor kadrosuyla…

    1951’de kurulan takım, önce amatörlerde mücadele ettikten sonra 1950’lerin ortasında An­kara Profesyonel Ligi’nde boy göstermişti. Kentin yetenekli çocuklarını liselerden toplayan başkan Avni Bulduk, Ünyazı­cı’yı da bulmuştu! O zaman­lar ikinci kümede oynayan Oto Yıldırım’ın transfer teklifi de manidardı. Bu takım, ailesinin çiftliğindeki traktörlerde kulla­nılmak üzere delikanlıya lastik vermeyi önermişti! Ancak Baş­kan Bulduk onu bırakmamış, ücret niyetine Ünyazıcı ailesi­nin Ayrancı’daki inşaatına bi­labedel kamyonlar dolusu kum göndermişti.

    Ailesinin futbol oynama­sını hoş karşılamadığı Aykut, aslında profesyonel olmak iste­miyordu. O dönem profesyonel takımlarda en fazla iki amatör oynayabiliyordu ve kontenjan açabilmek için kendisinin habe­ri olmadan bir başkasının imza­sıyla lisansı profesyonele çevril­mişti. Gençlerbirliği oyuncunun statüsüne itiraz ettiğinde, ken­disini amatör sanan Ünyazıcı oldukça şaşırmış; fakat Ankara Güneşspor’un onun sahaya çık­tığı maçlarda hükmen mağlup sayılıp küme düşmemesi için federasyonun evrak işlerine ba­kan memura verilen 2 ton kok kömürü ve Sönmez marka bir sobayla mesele kapatılmıştı!

    1955’te şehir karmalarının yaptığı maçlar sonucunda Genç Millî Takıma alındı. Ancak bu defa da Ünyazıcı’nın bitirme imtihanını öne sürerek saha­ya çıkmak istememesi yetkili­leri tekrar şaşırtacaktı. “Baba” lakaplı Beşiktaş efsanesi Hakkı Yeten, Fenerbahçe’nin unutul­maz file bekçisi Cihat Arman ve Fahri Somer’in beğendiği bu lise öğrencisine Millî Eğitim Bakanlığı’ndan rapor alınmış, babası ikna edilerek sorun çö­zülmüştü. İtalya’daki turnuva­da Macaristan, Yugoslavya ve Lüksemburg’la oynayan genç, 20 günlük kampa giderken ders kitaplarını da yanında götür­müştü.

    O tarih yazdı, tarih onu yazmadı Bu yılın başında kaybettiğimiz Özcan Arkoç’un “Bundesliga’da oynayan ilk Türk futbolcu” olarak anılması; bu unvanın asıl sahibi Aykut Ünyazıcı’nın kendi ülkesinde ve yaşarken unutulduğunu gösteriyordu (üstte). Ünyazıcı, Almanya’dan döndükten sonra kariyerine Afyonspor’da nokta koydu (altta).

    “Mehmetçik” lakaplı Basri Dirimlili, Fenerbahçe’yle yap­tıkları bir maçta dikkati çeken delikanlıyı İstanbul’a davet et­mişti. Ancak sahalarda döktür­se de onun aklı eğitimindeydi; gönlünde büyük bir takım de­ğil, İstanbul Teknik Üniversi­tesi yatıyordu. İTÜ olmadı ve o da tahsil hayatına Avrupa’da devam edebilmek için Millî Eği­tim Bakanlığı’na başvurdu. Üniversitesi’nden kabul aldığın­da, dünyalar onun oldu. Bir za­manlar Ankara’da karneyle ek­mek alan o delikanlı, 2. Dünya Savaşı’nda tamamen yokolan, enkaz hâlindeki bir şehre ayak basıyordu. Önünde önemli bir engel vardı: 1 yıl içinde sıfırdan Almanca öğrenmesi gerekiyor­du. Braunschweig’a yaklaşık 45 kilometre mesafedeki Hildes­heim’daki yerel bir gazeteye verdiği ilan neticesinde Alman bir ailenin yanına taşındı. Ken­di ifadesiyle şanslıydı; zira harp sonrası koşullar yüzünden ko­nut kıtlığı yaşandığından, 3 oda­lı evi olanların 1 odalarını kira­lamaları zorunluydu. Böylece ev bulan Ünyazıcı, bir lise öğret­meni sayesinde haftada 3 gün özel ders alarak Almanca öğren­meye başladı.

    Arada Hildesheim amatör takımının idmanlarını izlemeye giden Ünyazıcı, bir gün antren­mana davet edilince futbol onu yeniden bulmuştu. Kısa bir süre sonra üniversite açılıyordu. Ma­kine Mühendisliği’nde okuma­ya başlayan 22 yaşındaki genç, üniversite takımına seçilmiş­ti. Ünyazıcı, hem sınıf arkadaşı hem de kulübün oyuncusu olan Klaus Meyer’in tavsiyesiyle şehrin temsilcisi Eintracht Bra­unschweig’ın idmanına katıl­dı. Eintracht Braunschweig’ın amatör takımının antrenman­larında sahne alan tek yabancı oydu. Ona bir idmanda “Alman çöplüğünde Türk horozu mu öt­türeceğiz?” diyen futbolcu, yıl­lar sonra özür dileyecekti. An­cak o zaman buna çok kızan sağ açık, bir süre kulübe uğrama­mıştı. Olayın tatlıya bağlanma­sı için, okul maçına gelen Bra­unschweig teknik direktörünün genci ikna edip A Takımı’na da­vet etmesi gerekmişti. Ünyazıcı burada kısa sürede parlayacak, lisans alınmasına karar verile­cekti.

    Braunschweig günleri Ünyazıcı’nın Eintracht Braunschweig’daki takım arkadaşlarının çoğu, 1967’de Bundesliga’da şampiyon olan kadroda yer almıştı (üstte). Ünyazıcı, o takımın sarı-lacivert formasıyla (üstte, sağda).

    Ancak küçük bir sorun var­dı; Hildesheim bonservisi için 2.500 Mark istiyordu. “Talebe halimle bu parayı nasıl vere­yim?” diyen delikanlının imda­dına evsahibinin bir arkadaşı yetişti. Fanatik Braunschweig taraftarı olan bu adamın ödedi­ği meblağ, Ünyazıcı’nın tarihe geçmesine vesile oldu. Amatör takımda oynadığı ilk maçta kor­nerden gol atınca, teklif anında hazırlanmıştı! 4 yıllık sözleşme­sine göre aylık primlerle birlikte alacağı ücret 750-800 Mark’tı; okul harcını da kulüp ödeye­cekti. O devirde profesyonellik bugünkünden farklıydı. Takım arkadaşlarının çoğu Volkswa­gen’de de çalışıyor; idmanlara ise gece çıkılıyordu. 1961, Al­manya’ya Türk işçi göçünün başladığı yıldı. O ve arkadaşla­rı, gelen işçilere gönüllü olarak yardım ediyor; tercümanlık ya­pıyorlardı. Bu sırada Ünyazı­cı’nın mevkii değişmiş; savun­maya çekilmişti. Artık sağ haftı.

    Bundesliga’nın ilk sezonun­da onu defansa koyan Hans-Ge­org Vogel’in yerine Helmuth Johanssen’in teknik direktörlük koltuğuna oturmasıyla, Ünya­zıcı için gözden düşme süreci başladı. Ünyazıcı’nın izlenimine göre “yabancılardan pek hazzet­meyen” yeni hocanın dönemin­de forma giyebilmek için tam 12 hafta beklemek zorunda kaldı. Takım ligi 11. sırada tamamlar­ken, Ünyazıcı sadece sekiz maç­ta oynayabilmişti. Ertesi sezon ise sadece Duisburg’e karşı sa­haya çıktı. 1965’te vatani görevi için Türkiye’ye dönen Ünyazı­cı’nın Almanya kariyeri nok­talanmıştı. Braunschweig’da toplam 78 maça çıkmış, 5 gol atmıştı. 1967’de takımı Brauns­chweig, Bundesliga’da şampi­yonluğa ulaştığı sırada o asker­deydi.

    Almanya’da unutulmadı


    Braunschweig’ın yerel
    gazetelerinden birinde
    Aykut Ünyazıcı’nın
    Bundesliga’da oynayan
    ilk Türk olduğuna dair
    haber (üstte, solda).
    Ünyazıcı, St. Pauli ağlarını
    havalandırırken (üstte).

    Ailesinin büyük oğluydu; aklında hiçbir zaman Alman­ya’ya yerleşmek olmamıştı. Askerlik yıllarında Ankaragü­cü’ne imza attıysa da görev yeri başkente alınamayınca, sadece birkaç defa takımda oynayabil­di. Terhis olduktan sonra aile işinde çalışmaya başladı. Tâ ki Afyonspor’un başına geçen Ze­kai Selli’nin teklifine dek… Sel­li, gençlik yıllarından tanıdığı arkadaşına “Ne olursa olsun, takımıma gel” diyordu. Ünyazı­cı için Ankara-Afyon seferleri başlamıştı. Ankara’da yaşama­ya devam ediyor, haftasonları kulübün maçlarına gidiyordu. Dönemin Adalet Bakanı Hasan Dinçer, Afyonluydu. 2. kümede mücadele eden memleketinin takımının güçlenmesi için elin­den geleni ardına koymamış, Ünyazıcı’nın lisansını Ankara­gücü’nden Afyonspor’a almak için araya girmişti. Ancak Ün­yazıcı’nın Afyonspor macera­sı çok uzun sürmedi. Bundesli­ga’daki ilk temsilcimiz, futbo­lu bıraktıktan sonra iş hayatına odaklandı.

    2017’de Braunschweig’ın şampiyonluğunun 50. yıldönü­mü için Almanya’ya davet edil­diğinde 82 yaşındaydı. Hayatta kalan takım arkadaşlarıyla be­raber tribünleri selamlamıştı. Eğitim için gittiği Almanya’da futbol sayesinde tarihe geçen oyuncuyu, Almanlar unutma­mıştı. Türkiye-Almanya ilişkile­rinin dönüm noktasına tanıklık eden Ünyazıcı kendi ülkesinde ise yaşarken unutulmuştu!

    Hayali futbol değil mühendislikti


    1955’te Genç Millî Takım’a
    alınan Ünyazıcı, lise bitirme
    sınavlarını sebep göstererek
    oynamak istemediğinde,
    herkesi şaşırtmıştı. Onun
    için eğitimi hep önde
    gelmişti.

    EFSANELERE KARŞI OYNADI

    Pele’ye adım attırmadı, Uwe Seeler’le ‘çarpıştı’

    Almanya’da oynadığı yıllarda Ünyazıcı’nın karşılaştığı iki dev var ki futbol tarihinin en iyileri arasında yer alıyorlar. Hatta içlerinden biri, dünyanın bir bö­lümünün “en büyük” kabul ettiği isim. O iki yıldızın özgeçmişinde 4 ayrı Dünya Kupası’nda gol atmış olmaları da yazılı. Zaten tarihte onlar dışında bunu başarabilen iki oyuncu daha var: Miroslav Klose ve Cristiano Ronaldo. Peki temsilcimizin sahada buluştuğu efsaneler kim?

    Başkenti Hannover olan Aşağı Saksonya (Niedersachsen) Eyaleti’nin karmasına seçilen Ünyazıcı, iki defa Pele’nin de forma giydiği Santos’a karşı sahne aldı. Brezilya’nın ilk Dünya Kupası zafe­rinden sonra yapılan müsabakada, futbolcumuz henüz sağ açıktı. 13 Haziran 1959’da Brezilya ekibi, rakibini 7-1’lik skorla devirmişti. 29 Mayıs 1963’teki ikinci rande­vuyu yine Santos kazanırken, skor tabelasında 3-2 yazıyordu. İşte o mücadelede Pele’yi marke eden Ünyazıcı övgüleri toplamış; Türki­ye’de bile manşetleri süslemişti.

    4 Dünya Kupası’nda gol atan ilk futbolcu olan Uwe Seeler’le kapışmaları ise zamanın Alman gazete­lerine şu manşetle taşın­mıştı: “Türk Türbanı”. O karşılaşmada Hamburg’un efsanevi futbolcusuyla çar­pışan Ünyazıcı’nın kafası sarılıydı. Maçın sonunda bayılan Ünyazıcı hastaneye götürülmüş­tü.

    HAKİKİ BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ

    Şampiyon Braunschweig ve ‘yumurtasına maç’…

    Ünyazıcı’nın oynadığı Bun­desliga’nın ilk sezonunda Braunschweig’da forma giyen 11 futbolcu, 1967’nin şampiyon kadrosunda da yer alıyordu: Ka­leciler Hans Jäcker, Horst Wolter, savunmadan Joachim Bäse, Peter Kaack, Klaus Meyer, Jürgen Moll, orta Walter Schmidt, Hans-Georg Dulz ve hücumdan Klaus Gerwien, Lothar Ulsaß ve Erich Maas…

    Ünyazıcı’yla sohbetimiz­de harpten sonra yakındaki köylerle patatesine, yumurta­sına, tavuğuna maçlar yaptığını öğrendiğim kulüp, yaklaşık 20 yıl sonra zafere ulaşmıştı.

    Ulsaß, Gerwien ve Wolter, Alman Millî Takımı formasıyla da sahne almış; hatta1970 Dünya Kupası’nın üçüncülük maçın­da kaleyi koruyan Wolter’in yaptığı bir kurtarış, sonradan pul olarak bastırılmıştı. O mütevazı kadroda oyuncu başına düşen maaş ayda 1200 Mark; galibiyet primi ise 250 Mark’tı. Oyun­cuların çoğu başka işlerde de çalışıyordu. Haftada 4 idman yapılıyor; futbolcular Çarşamba günlerini aileleriyle geçiriyordu. Johanssen’in talebeleri 1968’de Şampiyon Kulüpler Kupası’n­da Almanya’yı temsil etmiş, çeyrek finalde Juventus’a boyun eğmişti.

  • Bursa’dan İstanbul’a sandukadan müzeye Osmanî Nişanı’nın izinde

    Osmanlı Devleti, Batılılaşma ve ıslahat çalışmaları sıralarında “onurlandırma” ve “ödüllendirme” geleneklerini de değiştirdi. Tanzimat döneminde, Batı etkisindeki nişan ve madalyalar birbirini izledi. Sultan Aziz’in ihdas ettiği Osmanî Nişanı’nın olağanüstü bir örneği, ilk olarak 1862’de Bursa’daki Osman Gazi’nin sandukasına bizzat padişah tarafından konmuştu. 100 yıldır yerinde bulunmayan bu nişanın günümüze uzanan öyküsü. Belgeler eşliğinde…

    Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti Bursa, Ti­mur’un torunu Mu­hammed Sultan’ın yağmasında, Karamanoğlu kuşatmasında, Celali İsyanları sırasında çok büyük zarar gördü; asırlar bo­yunca en büyüğü 1801’de olmak üzere çok sayıda yangın felake­tine uğradı. Ayrıca deprem ku­şağı üzerinde bulunduğundan birçok depremden etkilendi; ancak 1855’in 2 Mart ve 12 Ni­san’ında geçirdiği çok şiddetli iki deprem ve ardından oluşan yangınlarla büyük bir afet ya­şadı.

    1855 felaketinde 2.000’e ya­kın can kaybı oldu. Yüzlerce ev, mektep, medrese, han, hamam, cami, kilise ve tekkenin yıkılıp yanması şehrin büyük bir kıs­mını harabeye döndürdü. 20 kubbeli Ulu Cami’nin 18 kubbe­sinden bazıları çöktü, bazıları çatladı; Bursa’nın fatihi Orhan Bey ile devletin kurucusu Os­man Gazi’nin türbeleri de tama­men yıkıldı.

    Sultan Abdülmecid’in sal­tanatı sırasında yaşanan bu fe­laket Kırım Savaşı’nın daha da artırdığı iktisadi buhranla üs­tüste gelmesine rağmen, Bur­sa’nın yaralarının sarılmasına, yıkımın izlerinin ortadan kaldı­rılmasına yönelik çalışmalara hemen başlandı. Müslim-gay­rimüslim halkın acil ihtiyaçları karşılanır karşılanmaz, yıkılan tarihî eserlerin onarımı veya yeniden inşa edilmeleri için ciddi projelere girişildi.

    Sandukanın üzerindeki yerinde


    Tarihi belli olmayan bu
    fotoğrafta sandukanın bize
    göre solundaki kişi son
    Halife Abdülmecid’in oğlu
    Şehzade Ömer Faruk Efendi
    olmalıdır. Yunan işgali
    öncesine tarihlenebilecek
    fotoğrafta murassa
    nişan, kuşak üzerinde
    görülmektedir. (Taksim
    Atatürk Kitaplığı “KRT
    5469”)

    Osman Gazi ve Orhan Bey türbeleri ile Yıldırım Bayezid’in 1399’da yaptırdığı Ulu Cami ilk ele alınanlar arasındaydı. Sul­tan Abdülmecid tarafından baş­latılan çalışmalar, onun 1861’de ölümü üzerine tahta çıkan kar­deşi Sultan Abdülaziz zama­nında tamamlandı. Deprem ve yangın felaketinin izleri kısa za­manda büyük ölçüde silindi ve Sultan Abdülaziz tamamlanan inşaatların açılışlarını yapmak üzere Bursa seyahatine çıktı. 13 Nisan 1862 tarihinde, maiyetin­de Sadrazam Keçecizade Fuad Paşa ve Kaptan-ı Derya Meh­med Ali Paşa başta olmak üzere kalabalık bir heyetle Bursa’ya hareket etti. 18 Nisan’da Ulu Cami’deki cuma selamlığının ardından Osman Gazi Türbe­si’nin açılışı yapıldı.

    Sultan Abdülaziz bu açılış­ta, devleti kuran atasının adına ihdas ettiği Osmanî Nişanı’nın oldukça büyük ve mücevherli olarak özel surette yapılmış bir örneğini, Osmanlı tarihinde bir ilk olarak Osman Gazi’nin san­dukasına kendi elleriyle astı. Bu yazımızda, günümüzde ilk asıl­dığı yerde bulunmayan bu nişa­nın hikayesini ele alıyoruz.

    Osmanlılarda ilk madalya­nın “Ferahî” adıyla 1. Mahmud tarafından 1730-31’de ihdas edildiği bilinmektedir. O sıra­larda bir usul ve nizam çerçe­vesinde verilmeyen bu madalya uygulamasına, 1755’te “Sikke-i Cedid”, 1801’de “Vak’a-i Mısri­ye” adları verilen madalyalarla devam edilmiş; 2. Mahmud’un ıslahatları sonrasında belirli prensiplere bağlı kalınarak bun­ların sayı ve çeşitleri giderek artmıştır. 2. Mahmud’un ken­di portresinin yer aldığı ve la­yık gördüğü devlet adamlarının boynuna bir kordonla astırdığı “Tasvir-i Hümayun” adı verilen objenin de ilk madalyalardan olduğu değerlendirilmektedir.

    Kayıp nişan manşetlerde 1949’da tarihî şahsiyetlerin türbelerinin açılması tartışması sırasında Osman Gazi Türbesi’ndeki kasanın kırılıp boş nişan kutusunun bulunması, Türkiye ulusal basınında en önemli haberler arasına girdi.

    2. Mahmud sonrası tah­ta çıkan Sultan Abdülmecid’in devrinde, 1852’de Mecidî Nişa­nı adıyla ihdas edilen Batı tar­zındaki nişan, devletin resmî nişanı olarak, usul ve esaslar çerçevesinde belirlenen şartları taşıyanlara verilmiştir. Ağabe­yinin ölümüyle 1861’de tahta geçen Sultan Abdülaziz, Mecidî Nişanı’nı yürürlükten kaldır­madıysa da hükümdarlığının ilk aylarında ondan daha üstün olmak üzere “Osmanî” adı veri­len nişanı ihdas etti. Beklenenin aksine, bu nişanın “Azizî” adıyla anılmasını istemeyip “Osmanî” adını tercih etmesinin nedeni, bazı rivayetlere göre devletin kurucu hükümdarı Osman Ga­zi’ye atfendir.

    Osman Gazi Türbesi’nin açılışıyla birlikte özel olarak ta­sarlanmış murassa “Osmanî” nişanının bizzat Sultan Abdü­laziz eliyle sandukaya takılma­sının ardından; bu nişanın ko­runması için önceden örneği olmayan bir “nişan muhafızlı­ğı” görevi ihdas edildi. Türbenin döşemesi altındaki özel kasa­sında orijinal kutusunda sakla­nan nişan, belirli günlerde bu görevli tarafından sandukaya asılır ve sonrasında tekrar yeri­ne konulurdu. Türbede okun­ması için Bursalı Müderris Tak­yecizade İbrahim Efendi’nin 5 cilt üzerine yazmış olduğu Bu­harî kitabı Evkaf Nezareti tara­fından tezhip ettirilerek açılışa yetiştirildi. Zamanla çok değerli elyazması Kur’an’lar bağışlan­dı. Osman Gazi ve Orhan Bey türbelerinin mum, yağ, kandil masrafları, görevli ücretleri ta­yin edilerek yeni baştan teşki­latlandırıldı. Sonrasında burası yerli veya ecnebi seyyahların önemli bir durağı oldu. Bursa’yı ve Osman Gazi Türbesi’ni ziya­ret eden seyyahlar, kitapların­da bu nişana dair izlenimlerini aktarmışlardır. Demek ki nişan bekçisi olan zat, her seyyaha üşenmeden taban döşemesi al­tındaki kasadan nişanı çıkarıp göstermiştir.

    Bursa’nın işgalinden önce Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’na ait olduğu belirtilen bu fotoğraf Bursa’nın Yunan işgaline uğramasından önce çekilmiş olmalıdır. Murassa nişan sandukadaki yerinde asılıdır (SALT Arşiv, EOZH0155).

    Bütün bu yapılanlar Bursalı­lar nezdinde gayet hoş karşılan­dı ama, nereden icap ettiği bi­linmez, ani bir karar ile bu denli önem atfedilen nişan İstanbul’a geri aldırılarak yerine daha kü­çük ebatta, daha az değerli bir nişan gönderildi. Hüdavendigâr Mutasarrıfı Hamdi Paşa’nın 16 Mayıs 1282 (28 Mayıs 1866) ta­rihli tahriratında, nişanı değiş­tirmek üzere Bursa’ya gönderi­len Yaver Kolağası Sami Bey’in görevini tamamladığı; eski nişa­nı yerinden alıp yenisini teslim ettiği; Sadaret’ten Bursa’ya gön­derilen cevabî yazıda ise muras­sa nişanın Sami Bey’den teslim alınarak Teşrifat Kalemi’ne ve­rildiği bildirilir (BOA. A.MKT. MHM. 357/46). Gösterilen ge­rekçe “Osmanî Nişanı nizam­namesinde değişikliğe gidilip şeklinin değiştirilmesi ve eski­sinin alınıp yeni şekliyle üreti­len bir tanesinin gönderilmesi” olmuştur. Oysa ilk asılan nişan da, nizamnamedeki vasıfların dışında türbe için özel surette imal ettirilmiştir ve bu gerekçe­nin çok tutarlı olmadığı açıktır. Değişikliğin gerçek nedenini or­taya koyabilecek evraka bugün için sahip değiliz. Önümüzdeki zamanda yeni bilgilere ulaşılır­sa, bu muamma da belki çözü­lebilir.

    İşte bu tarihte, 1866’da, bu murassa nişanın çileli mace­rası başlar. Teşrifat Kalemi’ne gönderilip uzun yıllar boyun­ca orada unutulan nişanı Bur­salılar unutmaz; tam 44 yıl sonra, 1910’da, bizzat Sultan Reşad’dan ilk asılan nişanın Bursa’ya iadesini isterler. An­cak toplumsal hafızada baş­gösteren unutkanlıkla, nişanın devr-i sabıkta, yani Sultan 2. Abdülhamid zamanında Bur­sa’dan alındığını söylemişler­dir. Bunun üzerine Mabeyn Başkâtibi Halid Ziya [Uşaklıgil] imzasıyla Sadaret’e gönderilen 13 Mart 1910 tarihli tezkire-i hususiyede, “Bursa ahalisinin 19 devr-i sabıkta türbeden alınan evvelki nişanın asli mevkiine iadesi talebi ricasının padişahın kulağına geldiği, iradesinin de bu yönde olmasıyla nişanın bul­durularak yerine gönderilmesi” emredilmektedir.

    1957’de Ulus gazetesinde çıkan haberlerde hırsızlık iddiaları ele alınmış.

    Bursalıların Padişah’a nasıl ulaştıkları, toplu bir dilekçeyle mi yoksa gönderdikleri temsil­ciler aracılığıyla mı bu talep­te bulundukları belli değildir. 8 Nisan 1910 tarihli Ertuğrul ga­zetesinde Evkaf Müfettişi Mah­mud ve Vilayet Evkaf Müdürü Cemali Beylerin Dersaadet’ten Bursa’ya döndükleri haber ve­rildiğine göre, Bursa’dan gelip Sultan Reşad’a ahalinin talep­lerini iletenler büyük olasılık­la bu görevlilerdir. Mevcut bel­gelerden o tarihte ömürlerinin son demlerini yaşayan Sultan Abdülaziz’in eski mabeyncileri nezdinde nişanın şekli ve nere­de olduğuna dair bir soruştur­maya girişildiği anlaşılıyor. Ni­şan hakkında sorular yöneltilen Mabeynci Fahri ile kurenadan Mehmed Beyler, Abdülaziz’in Bursa seyahatinde henüz ma­beynci olmadıklarından Bur­sa’ya gitmediklerini belirtirler­ken; kurenadan Mehmed Emin Bey nişanın Sultan Aziz tarafın­dan takıldığı anda orada bulun­masına rağmen, şekil ve kıyme­ti hakkında hiçbir şey hatırla­madığını ifade etmiştir (BOA. DH.MUİ. 75/69). Bugüne kadar Sultan Reşad’ın emrinin yeri­ne getirilerek nişanın buldurul­duğuna ve iade edildiğine dair henüz bir belge ortaya çıkma­mıştır. Ancak 1910 ile Yunan iş­gali yılları arasında çekilen bazı fotoğraflarda, murassa nişanın Bursa’ya iade edildiği ve sandu­kada asılı olduğu görülmektedir.

    Günümüzde SALT Arşiv’de “EOZH0155” koduyla erişime açık Engin Özendes Koleksi­yonu’ndaki fotoğraf, murassa nişanın sanduka üzerinde asılı hâlini net bir şekilde tespit et­mektedir. Künyesinde eski bir gazeteci-fotoğrafçı olan Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’na ait olduğu yazılı bu fotoğrafın ay­nısı, cumhuriyetin ilanından önce Türkiye’ye gelen Grace Ellison’un izlenimlerini yayım­ladığı 1923 tarihli An Englis­hwoman in Angora kitabında da mevcuttur. Kitabın orijina­linin başında “yazarın ken­di eskizlerinden ve fotoğrafla­rından oluşan 34 illüstrasyon ile…” notu bulunmakta ve yazar bazı bölümlerde Kodak marka fotoğraf makinesiyle çekimler yaptığından da bahsetmekte­dir (1973’te Kuva-i Millîye An­karası adıyla İbrahim S. Türek tarafından çevrilip Milliyet Yayınları tarafından basılan ki­tapta fotoğraflar eksiktir).

    Bu durumda SALT Ar­şiv’deki fotoğrafın sahibini, dolayısıyla hangi yıl çekilmiş olabileceğini teşhis etmek güç­leşmektedir. Aynı arşivde Bur­sa’daki diğer padişah türbele­rinden de iç mekan ve sandu­ka görünümlerine dair A. H. Koyunoğlu künyeli fotoğraflar bulunmasından dolayı, bu fotoğrafın Koyunoğlu’na aidiye­tini ve Grace Ellison’un bunu kendine malettiğini düşünmek yanlış olmaz. Netice itibarıy­la fotoğraf, Bursa’nın Yunan işgaline uğramasından önce çekilmiş olmalıdır ve Osman Gazi sandukasında net olarak görülen Nişan-ı Osmanî, Sul­tan Abdülaziz’in taktığı muras­sa nişanın ta kendisidir. Ayrıca Taksim Atatürk Kitaplığı’n­da “KRT 5469” numarasıyla kayıtlı fotoğrafta da murassa nişan mevcuttur. Sandukanın başında duran iki kişiden sol­dakinin son Halife Abdülme­cid’in oğlu Şehzade Ömer Fa­ruk Efendi olduğunu sanıyo­rum. Demek ki bu fotoğrafta da net bir şekilde görülen nişanın orijinali, Sultan Reşad’ın irade­sinden sonra buldurulup Bur­sa’ya iade edilmiştir.

    Yeri halen boş Yunan işgali sırasında nişanın Osman Gazi Türbesi’nden ayrılmasının yılında, sandukadaki yeri halen boş. Bu nişanın ait olduğu yere iadesi, tarihe ve şahsiyetlere saygının bir gereğidir.

    Cumhuriyet kurulduktan sonra devrimler sırasında 30 Kasım 1925’te yürürlüğe giren 677 sayılı “Tekke ve Zaviyeler­le Türbelerin Seddine ve Tür­bedarlıklar İle Bir Takım Un­vanların Men ve İlgasına Dair Kanun” ile türbeler kapatıldı. Bu gelişmeden sonra uzun süre türbe ve nişana dair hiçbir ha­ber ve yazıya rastlanılmamak­tadır.

    1949’da tarihî şahsiyetlerin türbelerinin açılması tartışma­ları sırasında bir grup araştır­macı ve bürokratın Osman Gazi Türbesi’ne girerek zemin altın­daki kasayı kırdırıp boş nişan kutusunu bulmaları, Türkiye ulusal basınında en önemli ha­berler arasına girdi. 17 Ekim 1949 tarihli gazeteler “Bursa Osman Gazi Türbesi’nde Hır­sızlık” manşetleriyle sansasyo­nel bir etki oluşturdular. Kamu­oyunda oluşan üzüntü ve şaş­kınlık, ortaya çıkan Bursa Evkaf Müdürü Hulusi Seyhan’ın açık­lamalarıyla kısa sürede yerini iyimserliğe bırakırken, bizler için de nişanın izini sürmemi­ze yarayan bilgiler sağladı. Tür­belerin kapatılmasından sonra uzun yıllar haber alınamayan Sultan Abdülaziz yadigarı ni­şan, Bursa’nın Yunan işgaline uğradığı yıllarda bir zarar gör­memesi için, Bursa Evkaf Mü­dürü Hulusi Seyhan’ın kişisel gayretleriyle türbeden alınarak Bursa Osmanlı Bankası kasası­na konulmuştu. Nişan, 1925’te türbelerin kapatılması üzerine, o tarihlerde İstanbul’da Evkaf-ı İslâmiye Müzesi adıyla faaliyet sürdüren bugünkü Türk-İslâm Eserleri Müzesi’ne bizzat Hu­lusi Seyhan eliyle götürülerek müdür vekili Mustafa Münir Paşa’ya (Soyadı Kanunu sonra­sında Bölükbaşı soyadını almış olmalı) teslim edilmişti. Hulusi Seyhan ayrıca Osmanlı Banka­sı eksperleri tarafından nişa­nın işgal günlerindeki değeri­nin 3.500 Osmanlı Lirası olarak takdir edildiğini belirtmektedir.

    Deprem, yangın ve yeniden açılış Bursa’daki Osman Gazi Türbesi geçirdiği deprem ve yangın felaketlerinin ardından, 1862’de Sultan
    Abdülaziz döneminde tekrar açılmıştı. Sultan, bu açılışta nişanı da kendi elleriyle Osman Gazi’nin türbesine asmıştı.

    Ancak her ne kadar nişanın 1949’da Türk-İslâm Eserleri Müzesi’nde bulunduğu söylen­se de, o devirde müze müdürü olan Elif Naci nişanın 1921’de İstanbul’a getirildiğini ve 9 yıl Evkaf-ı İslâmiye Müzesi’nde kaldıktan sonra aidiyeti itiba­rıyla Topkapı Sarayı’na teslim edildiğini bildirmiştir! Nişa­nın İstanbul’a getiriliş tarihini Elif Naci 1921 olarak verse de, bize kalırsa Hulusi Seyhan’ın 1925’te bizzat getirdiğini söy­lemesi esas kabul edilmelidir. İbrahim Artuk’un DİA İslâm Ansiklopedisi’nin “Nişan” mad­desinde yazdığına göre, nişan hâlen Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Dairesi’nde (nr. 2/1029) teşhir edilmektedir.

    Bu önemli tarihsel objenin Osman Gazi Türbesi’nden ayrıl­masının 100. yılındayız. Yunan işgalinin, türbelerin kapatılma­sının üzerinden yıllar geçti. O dönemde geçici surette koruma altına alınan, daha önce bir şe­kilde geri alınıp İstanbul’a ge­tirilen ama sonradan iade edi­len bu nişanın ait olduğu yere tekrar iadesi yönünde bir karar alınması tarihe ve şahsiyetlere saygının bir gereğidir. Bu konu ciddiyetle ele alınmalı, gerçek­leştirilinceye kadar en azından bir replikasının Osman Gazi’nin sandukasına yeniden asılması düşünülmelidir.

    1949’da Yeni Sabah gazetesinde ve 1957’de Akşam’da çıkan haberler,
    çalındı zannedilen nişanın Topkapı Müzesi’nde olduğunu yazmıştı.

    NİŞAN-I OSMANÎ NEDİR?

    Yazıları çeviren çemberde 27 adet zümrüt vardır…

    Nişan fotoğrafı Edhem Eldem’in İftihar ve İmtiyaz adlı kitabından alınmıştır.

    “… Sultan Abdülaziz zama­nında 9 Cemâziyelâhir 1278 (12 Aralık 1861) tarihli nizamnâ­meyle nişân-ı Osmânî çıkarıldı. Bu nişan Mecîdî nişanıyla bazı farklılıklar göstermektedir. Bunda üç rütbe esas alınmıştı. Daha sonra dördüncüsü eklendi. Murassa‘ Osmanlı nişanı şem­sesi göğsün sol tarafına, nişan kurdelenin ucuna, sağdan sola bağlanır, sahibinin ölümünden sonra takılmamak şartıyla vâris­lere bırakılırdı. Murassa‘ Osmânî nişanının her şubesinde yarım kırat ağırlığında yedi taş, bütün nişanda 3,5 kırat ağırlığında kırk dokuz taş vardır. Şemsesinde ise her şubede 5 kırat ağırlığında elli bir taş ve bütün şemsede 40 kırat ağırlığında 408 pırlanta bu­lunmaktadır. Nişân-ı Osmânî’nin dört rütbesinden ilkinin şemsesi göğsün sol tarafına, nişan ise kur­delenin ucuna, kordon da sağdan sola doğru bağlanır, sahibinin ölümünde hazineye verilirdi. İkinci Osmânî nişanı şemsesi göğsün sağ tarafına, nişan da göğse asılır, sahibinin ölümünde hazineye intikal ederdi. Üçün­cü Osmânî nişanı ken­dine has kordonu ile boyna asılırdı. Dördüncü Osmânî nişanı göğsün sol tarafına asılır, sahi­binin ölümünde bu da hazineye verilirdi, berat harcı 50 kuruştur. Sultan Abdülaziz, 1862 yılı Bursa gezisi sırasında Osman Gazi’nin türbesine kendi eliyle murassa‘ nişân-ı Osmânî asmıştı. Bu nişa­nın orta kısmı yazılarını çeviren çemberde yeşil mine yerine yirmi yedi adet zümrüt vardır. Bu şem­se halen Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Dairesi’nde (nr. 2/1029) teşhir edilmektedir”.

    (İbrahim Artuk, “Nişan”maddesi, Diyanet İslâm Ansiklopedisi, 2007 )

    13 MART 1910

    SULTAN REŞAD’IN İRADESİ: Nişan neredeyse bulun ve Bursa’ya geri gönderin!

    MABEYN-İ HÜMAYÛN-I MÜLÛKÂNE

    Baş Kitabeti

    Adet

    541

    Cennet-mekân Sultan Abdü­laziz Han Hazretleri tarafından ihdas olunan Nişan-ı Osmanî’nin sûret-i mahsûsada imal ettirilen büyük bir kıt’a-i murassa’ası Bursa’da defîn-i hâk-i ıtr-nâk olan müessis-i bünyân-ı devlet Sultan Osman Gazi Hazretleri­nin sanduka-i münîfesine ta’lîk edilmiş olduğu halde devr-i sâbıkta bir aralık aldırılarak kıt’a ve kıymetçe onun dûnunda diğer bir nişan ile tebdîl olunmuş olmasıyla evvelki nişan-ı âlînin iadeten mahal-i sâbıkına vaz u taʻlîkı Bursa ahalisince arzu ve istirham olunmakta olduğu ve salifü’z-zikr nişanın oradan suret-i ahzı hakkında Bursa Evkaf muhasebecisi ile türbe-i şerifede nişan bekçiliği eden zatın malu­matları bulunduğu mesmûʻ-ı âlî-i Hazret-i Hilafet-penâhî olmuş idüğinden tahkikat-ı lazime icra­sıyla nişan-ı mezkûr bulunduğu takdirde mahalline irsal ve iadesi şeref-sudûr buyurulan irade-i se­niyye-i cenâb-ı padişahî iktizâ-yı celîlinden olmağla emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir. Fî 1 Rebiülevvel sene 328 fî 28 Şubat sene 325. [13 Mart 1910]

    Ser-Kâtib-i Hazret-i Şehriyârî

    bende

    [İmza: Halid Ziya (Uşaklıgil)]

  • Sultan ‘Kafes’te özgür dünya dışarıda hapis…

    Osmanlı zindanları azılı katillere, siyasi tutuklulara, yanlış anlaşılmış mazlumlara evsahipliği yaptı. Biçarelere su ve ekmek dışında bir şey verilmez, kadı efendinin yoklamasında pişman görünenler veya padişahın yüce affına mazhar olanlar paçayı kurtarırdı. Buna mukabil, Divan toplantısını “kafes’ arkasından izleyen padişah yegane özgür ve korunaklı insandı; zira dış dünyayı tümüyle hapsetmişti.

    Milattan önce 10 binler­de, Akdeniz’in doğu kıyılarında başlayan yerleşikleşme, beraberinde yeni hukuki uygulamaları da getirdi. İnsanlığın ilk yargı örgütlenme­leri, cezaları kanla ya da sürgün­le değil, suçlunun ıslah edilmesi ve diğerlerinin suçtan korunma­sı amacıyla hapis yoluyla ver­meye başlamıştı. Kutsal kitap­lar eski Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinin hapishane ku­rumlarından sözederken, pey­gamber ve azizlerin yolunun bu­ralardan çokça geçtiğini bildirir. Roma dönemine gelince, daha çok kölelere reva görülen ha­pis cezalarında genellikle onla­rın işgücünden faydalanmanın amaçlandığı görülür.

    Tutuklama ve zindana atma, bir uygulama olarak Kur’an’da ne önerilmiş ne de yasaklanmış­tır; fakihler sonraki dönemlerde bu yaptırım yönteminin gerek­li ve meşru olduğunu Peygam­ber’in uygulamalarına bakarak tespit etmişlerdi. Ancak bu ör­nekler oldukça kısıtlı cezalan­dırmalar biçimindeydi ve Müs­lüman dünyada ilk kurumlaşmış hapishaneler, adaletiyle nam salan Halife Ömer devrinde or­taya çıktı.

    İlk Osmanlılar ise göçer yö­rüklerdi; kabahat işleyenleri ko­yacak bazı çadırlar tayin etmiş olsalar bile uzun vadeli tutuklu­luk uygulama imkanları yoktu. Devletin yerleşik tarzda teşkilat­lanmasıyla, bu tür cezalar yürür­lüğe girdi. Kanunnameler, kılıç ehlinin bir kimseyi zindana ata­bilmesi için kadı efendilerin ver­diği “hüccet-i şeriyye” denen ev­rakı zorunlu kılıyordu. Deniz sa­vaşlarının yoğunlaştığı 16. yüzyıl ve sonrasında, hapis cezaları genellikle kürek cezasına çev­rilmişti. Şeyhülislam Ebussuud Efendi (öl.1574) kendisinden is­tenen fetvalarda pek çok tecavüz ve katil vakasının habs-i medid (uzun hapis) ile cezalandırılaca­ğını bildirmiş, bu sürenin kadı efendinin takdirine bağlı oldu­ğunu ilave etmiştir. Ancak kadı, tövbesini ve yürekten pişmanlı­ğını görünce suçluyu salıveriyor­du. Bunun yanında Müslüman bir çalgıcının kafirlere kopuz çalması da şiddetli tazir (azarla­ma) türünden bir ceza olarak ha­pis gerektiriyordu!

    Şeyh Bedreddin

    Osmanlı tarihinin namlı siyasi tutuklularından biri Simavna Kadısı
    Oğlu Şeyh Bedreddin’di. Şehzadelerarası mücadeleden payını alan Şeyh Bedreddin, 1413’te
    İznik’e sürülerek hapse atılmıştı. Ardından 1416’da Selçuklu soyundan geldiğini iddia ederek
    doğrudan Osmanlı tahtını hedef alan bir hareketin manevi lideri olmuş, 1420’de idam edilmişti. Ancak Osmanlı âlimlerini ele alan Şakaik-i Numaniye yazarı Taşköprizâde’ye göre onun siyasi hiçbir beklentisi yoktu ve şeyhin saltanat peşinde koştuğu tamamen arabozucuların uydurmasıydı. Ressam Nakşî Ahmed, onun hayatının özetini vermek için İznik’teki hücresinden dışarı bakarkenki mahzun hâlini resmetmeyi seçmiş (Tercüme-yi Şakaik-i Numaniyye, 1558-1567, res. Nakşî, TSMK H. 1263).

    Osmanlı dünyasının en meş­hur tutuklularından biri, devleti etkisi altına alan Kadızadelileri ve onların güdümündeki dev­let adamlarını eleştirdiği için Limni’de hapsedilen Niyaz-ı Mısrî’ydi (öl. 1694). Bu meşhur siyasi tutuklu, zindanda yaşa­dıklarını hatıralarında yazmış, hücresine yılan bırakıldığını ve geceleri tecavüze uğramaktan korktuğunu kaydederek Osman­lı hanedanına veryansın etmişti.

    İmparatorluk meşhur tu­tuklulara evsahipliği yaptığı ka­dar namlı zindanlara da sahipti. Bunlardan ikisi yağ ve pas için­deki Kasımpaşa Tersane Zin­danı ve “Kara Kule” diye anılan rutubetli Rumeli Hisarı’ydı; bu iki mekân 1591-1596’da İstan­bul’da bulunan ve siyasi birta­kım oyunlarla kendini zindanda bulan Avusturya elçilik heyetine de “ev sahipliği” yapmıştı. Bun­lardan Friedrich Seidel, Türkçe­ye Sultanın Zindanında adıyla çevrilen hatıralarında, hüküm­lülere günde 2 tayın ekmek ve 1 testi su verildiğini, geri kalan ihtiyaçlarını almaları için ayak­larında zincirlerle çarşı-pazara çıkabildiklerini yazar. Kireç ve kereste taşıyarak mahkumiyet­lerini dolduran esir/tutuklulara gardiyan çavuş her gece yokla­ma aldırır, mumları söndürür­ken hürriyet dileklerinde bulu­nurmuş.

    Diğer bir siyasi tutuklu uğ­rağı ise şöhretli Yedikule Zin­danı’ydı. Baba Cafer ise Yemiş İskelesi’nde konumlanıyor, adı­nı hemen dibindeki eski Müs­lüman büyüklerinden birinin türbesinden alıyordu. Bura­da zıvanadan çıkan Yeniçeri­ler, borcunu ödemeyen tacirler, fena cürümler işleyen kadın­lar ve hatta gayrimüslimler için yer vardı; mahkumlar nafakala­rını hayırseverlerin gönlünden kopanlardan sağlardı. Buradaki tutuklular bazen padişahın iyi gününe denk gelir, oğullarının sünneti veya mübarek bayramın yüzü suyu hürmetine salıverilir­lerdi. Kilitlerini kıran eller, ba­zen de kendilerine ayaktaş ara­yan gözü dönmüş asiler olurdu. Osmanlı Devleti’nde hapis ce­zalarının standart ve işlevsel bir düzene konulması ancak 1851 ve 1858 tarihli Tanzimat kanun­ları ile mümkün oldu.

    Dış dünya hapiste

    Babası 1. Ahmed’in getirdiği ekber erşed sistemiyle tutukluluk hâlinde (kafeste) büyüyen ilk kuşaktan olan Genç Osman, büyük atası Fatih’in getirdiği divan-ı hümayun kafesi ardında divan toplantısını izliyor. Solakzâde’ye (öl. 1658) göre Fatih
    bir gün divana münasebetsiz bir çobanın dalmasıyla bu uygulamayı başlatmıştı. Kafesteki parmaklıklar bu hâliyle bir nevi “dış dünyayı tümüyle hapsetme” ve padişahı ayaktakımının işlediği “kendinibilmezlik cürmü”nden korumayı amaçlıyor (Memorie Turche, 1640-60 dolayları; çarşı ressamlarına atfedilir; Museo Civico Correr, Ms Cicogna, 1971).

  • Türkiye-Ortadoğu hattında geçmiş büyük felaketler…

    6. yüzyıldan 13. yüzyıl sonuna kadar meydana gelen doğal afetleri konu alan Abû’l-Farac Tarihi, 21. yüzyılda yaşadıklarımızın asırlar önceki izdüşümleri olarak önemlidir. Bu devasa eser kimi zaman rivayetlere dayansa da, konu ve dönemle ilgili temel bir referans eser niteliğindedir. Öne çıkan, iz bırakan hadiseler…

    Malatya doğumlu ve bir din adamı olan Süryani Gregori Abû’l-Farac’ın (Bar Hebraeus 1225-1286) kronografyası, Türkçeye Abû’l- Farac Tarihi adıyla çevrilmiştir. 1297’ye kadar gelen eserin ilk bölümleri, Sümer, Bâbil, Med, Arap tarihlerinden özetleri de içerir. Bu yalın anlatımlı eserin Türkçesi, Ömer Rıza Doğrul çevirisiyle, 1. cildi 1945’te, 2. cildi 1950’de Türk Tarih Kurumu’nca yayımlanmıştır.

    Yazarın, siyasi, askerî, toplumsal olaylar arasında, tarihler de vererek özetlediği Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasında yaşanan doğal afetlere ilişkin paragraflar, 21. yüzyılda yaşadıklarımızın asırlar önceki izdüşümleri olarak önemlidir. 2. cildin asıl metni 69-660 arası sayfaları doldurur ve paragraf ölçeğinde afetleri özetler. Bunlar arasından yaptığımız, sadeleştirilmiş bir seçme…

    Abû’l-Farac Tarihi’nin
    1789’da Leipzig’de basılan
    Süryanice bir nüshası.

    544 Veba salgını. Yazar, Asyalı John’dan ve Zaharya’dan alıntılamış. Salgın Antalya ve Kilikya’ya, Galatya-Kapadokya’ya, İran’a, oradan güney ve kuzeye yayılmış. Mallar terkedilmiş, hayvanlar dağılmış, ekili tarlalar, üzümler toplanamamış. 3 yıl süren salgın sırasında Tanrı’nın gazabına uğrayan başkentte özellikle yoksul semtler perişan olmuş. Her gün ortalama 16 bin ölü mezarlıkları taşınmakta imiş. Tanrı’nın gazabında sıra varsıllarla ünlülere gelmiş. Bir an için ölmekten kurtulanlar da, vücutları şişerek, ishal olarak ölmüşler. Bunların avuçlarında pıhtılaşmış üç damla kan görülmekteymiş. Ölenlere mezar kazma olanağı kalmayınca, cesetler yığın yığın denize atılmış (Bu veba salgınının Doğu Roma/Bizans İmparatoru Justinianus’un (532-565) saltanatına ve Ayasofya’nın yapıldığı evreye rastladığı dikkate alındığında, anlatıda abartı vardır).

    555 Justinianus’un 23. yılında Tarsus şehri, yanında akan ırmağın (Tarsus Çayı) suları altında kalmış, 7 bin kişi boğulmuş. Bölge halkı da “öküz açlığı” denen bir hastalığa yakalanarak doyma duygusunu yitirdiğinden, örneğin bir kişi öteki sebze-meyve ürünlerle birlikte 5 kilo ekmek yese doymuyor ve yemeye devam ettiğinden ölüyormuş. Derken bir de veba salgını başlayarak 2 yıl sürmüş. Bunun üzerine bir de İstanbul’daki depremde evler, hamamlar, kiliselerle birlikte “Altın Kapı Surları” da yıkılmış ve deprem 40 gün sürmüş.

    765 Horasan’da şiddetli deprem olmuş. Bir dağ, yerinden oynayarak 3 mil (5 km) öteye göçerek toprak olmuş, ufalanmış.

    808 Büyük kıtlık olmuş. Hayvanlar da telef olduğundan, insanlar mezarlardan ölüleri çıkarıp yemişler, dirilere de pervasızca saldırmışlar. Beslenmek için ot aramaya kırlara çıkan kadın ve çocukları vahşi hayvanlar parçalamış.

    835 Geceleyin taşan Zapatra nehri, surları yıkarak kente istila etmiş, evleri kaplamış. 3 bin kişi evlerinin içinde boğulmuş. Bu sırada Dicle de taşarak Bağdat’taki evleri yıkmış.

    840 Nisan ayının 6. günü gökyüzünün kuzey tarafında kırmızı bir alamet görünmüş. Şiddetli yağmurlar ve tuğyanlar görülmüş. Haziran’da Erzurum’da şiddetli deprem olmuş. Surların 18 kulesi yıkılımış ve 200 kişi ölmüş. Temmuz’da Bağdat ve Basra’da aynı gün ve saatte yangın çıkmış; Bağdat’ta 5 bin dükkan yanmış. Aynı gün Horasan’da da bir kent altüst olduğundan bütün ahali enkaz altında kalmış. Bir gün sonra toz dağılınca, bir adamla bir eşek enkazın altından sağ çıkmış. 14 Eylül’de gökyüzünün doğusunda görünen bulut benzeri birşey kuzeye hareket etmiş; üst tarafı kan gibi kırmızı alt tarafı hilal biçimindeymiş. Bütün gece ışıkla aydınlanmış

    865 Antakya’daki şiddetli depremde 1500 bina ve kent surlarının da 90 burcu yıkılmış. Yer altından korkunç, tüyler ürpertici sesler işitilmiş. Sarsıntılar Suriye kentlerinden birçoğunu tahrip ederken Cebele’nin bütün ahalisi mahvolmuş.

    898 Kûfe taraflarında şiddetli bir kasırga nedeniyle her taraf toz altında kalırken, daha sonra şiddetli sağanak başlamış. Korkutucu gök gürlemeleri ve şimşeklerle havadan beyaz ve siyah taşlar yağmış. İlk gece Basra’ya yağan doluların herbiri 150 zuza ağırlığında imiş.

    902 Yaz ortasında kuzey rüzgârları Emesa kentine şiddetli soğuklar yaşatmış. Sular donmuş, herkes abalar giyerek ısınmak için ateşler yakmış.

    965 Kilikya’daki kıtlıkta Arapların çoğu Şam’a kaçmış.

    977 Dicle Nehri 20 arşın (15 m) kadar kabardığından sular kuyuları ve Bağdat’ı kaplamış. Ahali gece-gündüz kayıklarda yaşamış. 983’te ise Bağdat’ta kıtlık yaşanmış. Çok kimse açlıktan ölmüş.

    1056 Hastalık ve kıtlık sonucu 1 nar 1 dinara satılmış. Yığın yığın haşerat havayı kirlettiğinden felaketin vurduğu yerlerde halkın üçte biri kırılmış. Irak, İran ve Mısır’da da benzer felaketler yaşanmış. Buhara’da bir günde 18 bin tabut çıkmış. Semerkant’ta 2 ayda 236 bin insan ölmüş.

    1073 Ekim ayından Şubat’ın 24’üne kadar son derece şiddetli yağmurlar yağdığından nehirler taşmış, evleri sular basmış. Bağdat halkı kentin batı yakasına sığınmış. Halifenin sarayının bulunduğu semt de sular altında kaldığından, saraydaki cariyeler yüzerek kaçmaya çalışmışlar. Sular, Halife Kaim’in (1031-1075) yatağına kadar yükselince, o da kapıyı bulup kaçmak isterken, Harem ağaları kendisini ve eşlerini kayıklara bindirmişler. Halife, Peygamber’in bürdesini (hırka) giyip eline de asasını alarak Allah’a yakarmış ama faydası olmamış. Günlerce sandallarda kalınmış; Halife de 2 gün aç kalmış! Sular çölü de kapladığından göçebelerden bir çoğu boğulmuş. Korkarak dağlara tırmanan aslanlarla mandalar tepelerde yanyana durmuşlar ama birbirlerine dokunmamış.

    1085 İran ve Suriye’deki veba salgınında pek çok köyde insan kalmamış. Kimileri ayakta dururken ansızın ölüp yere düşmüş.. Bir Türk atlısı şu haberi getirmiş: “Evinin kapısında ağlayan bir kız çocuğu -Kim beni ölümden kurtaracak? Ölüm evimize girdi. Babam anam, kardeşlerim, içeride 9 ölü var!” diyormuş. Türk, dönüşünde onu alıp kurtarmak istemiş ama onun da anasının kucağına yatıp öldüğünü görmüş.

    1095 Nuh Tufanı’na benzer bir felaketin kopacağını bir heyet-şinas (astronom-astrolog) haber vererek o gün memleketin birinde toplanacakların boğulacağını söylemiş. Birkaç gün sonra Mekke’ye ibadet için gidenlerin şiddetli bir fırtınada boğuldukları haberi gelmiş!

    1115 10 Kasım günü deprem olmuş. Maraş kenti yerin altına gömülmüş. Samsat’ta birçok ev yıkılmış. Urfa surlarının burçlarından 13’ü, Harran surlarının da bir kısmı yıkılmış.

    1134 Urfa, çekirge istilasına uğramış ve diğer ardından diğer felaket haberleri gelmiş: “Bulutlar gökyüzünü kararttı. İri dolular yağdı ve çarşıları doldurdu. Halk, ‘Ey Tanrı’nın güzidesi (İsa?) bize acı!’ diye bağırıp çağırdı. Kaçıp saklanarak üç gün dua ettiler. 23 Eylül’de şimşek çarpmasından bir genç, 7 öküz ve başka bir yerde de bir Türk yanıp öldü. Ermenistan’da deprem oldu, bir kent yıkıldı. Malatya’daki şiddetli kışta kırmızı kar yağdı”.

    1138 2. aydaki depremde İran’ın Gence ilinde 230 bin kişi ölmüş. Kent de yerin dibine geçmiş. Yerden siyah sular fışkırmış. 1140’da Kalonikus’ta yer yarılmış, bir anda 40 atlıyı yutmuş. Sadece 1 kişi kurtulmuş. Yer altındaki insanların ve atların iniltileri uzun zaman işitilmiş.

    1157 Suriye’deki depremde kentler harap olmuş. Hama kalesi, insan kalabalıklarının üstüne yıkılmış. Ancak kırlara kaçanlar kurtulmuş. Lazkiye’de yalnız Büyük Kilise ayakta kalmış. Antakya’nın bir kısmı ve Trablus da harap olmuş.

    1170 Haziran ayının 29’undaki depremde yeryüzü, denizdeki bir gemi gibi sallanmış. Patrik Mar Michael şöyle demiş: “Sabah ayini yaparken gök gürültüsüne benzer bir ses yerin altından yükseldi. Halep, Baalbek, Hama, Emesa… kentlerinin surları, kaleleri, binaları, Antakya’daki büyük Rum kilisesi, Frankların Kusyana kilisesi yıkıldı. Halep’te sadece bir kilise ile Antakya’da Meryem Ana Kilisesi, George ve Mar Sawma Kiliseleri kurtuldu. Deprem 25 gün sürdü”.

    1172 Çok ağır bir kış olmuş. Hindistan’a bile kar yağmış. Kar kalınlığı yer yer 14 karışa yükselmiş. Nehirler, kuyular donmuş. Vahşi hayvanlar ve kuşlar ölmüş. İnsanlar evlerinde kabre girmiş gibi hapis kalmış. Çadırlarda yaşayanlar, yolcular karda boğulmuş. Sivas’taki kıtllık Kapadokya’ya yayılmış. Ambarlardaki tahıllar dağıtılmayınca halk ayaklanmış. Kılıçarslan’ın kızkardeşi ile köle ve cariyelerinden 500 kişi öldürülmüş ve ambar kapıları açılıp tahıllar dağıtılmış.

    Kara Ölüm Avrasya’yı saran 14. yüzyıl veba salgını sırasında gömülenler, 1353’te Pierart dou Tielt tarafından bu karanlık minyatürle resmedilmiş.

    1186 Heyetçilerin (astronomlar) tahmini isabetsiz çıkmış. Kasırga ve tufan olmamış. Ancak Selçuklu Sultanı Kılıçarslan heyet-şinaslara (astronomlar) inandığından, herkes yığınla para harcayarak yeraltına evler yaptırmış. Denen gün gelmiş ve o gün hava her zamankinden çok daha sakin geçmiş.

    1204 Şiddetli bir deprem olmuş. Sur şehrinin surları ile Mısır, Filistin, Bet Nahrin ve Musul’un birçok yerlerinde, Sicilya ve Kıbrıs’ta da tahribatlar olmuş.

    1234 Rum (Anadolu) diyarında hububat kıtlığı olmuş. Bağlar, bahçeler, ağaçlar, kışın şiddetinden kurumuş. Kasım’dan Şubat’a kadar Fırat Nehri donmuş, hiç yağmur yağmamış.

    1244 Malatya ve çevresinde şiddetli bir kıtlık olurken kent de vebadan ölülerle dolmuş. Birçok kimse oğullarını-kızlarını köle ve cariye olarak satmak istedilerse de müşteri bulamamış.

    1258 Malatya’da kıtlık başlamış. 1 merkep yükü buğday 70 gümüş sikkeye satılmış; çünkü kent kuşatma altındaymış. Halk bir gece kalkıp kapıları açmış. Kuşatanları içeri almış. Ancak kıtlık büsbütün artmış. Türkmenler eşkıyalık ettiğinden hiçbir taraftan bir şey gelmemiş. Halktan kimileri kızlarını oğullarını satmış. Kimileri de eski ayakkabılarını suda yumuşatıp kaynatarak yemiş. Kimi kadınlar, ölü bir kadının etini kesip-pişirip yerken görülmüş.

    1269 17 Nisan günü Kilikya’da (Çukurova) zelzele olmuş. Kral Balut manastırı ve diğer manastırlar yıkılmış. Bu felakette 8 bin kişi ölmüş.

    1273 Azerbaycan-Tebriz depreminde saraylar, camiler, sütunlar yıkılmış. Kentin dışındaki bahçelerde çadırlar kurulmuş. Buralarda 2 ay kalındıktan sonra kente dönülmüş.

    1276 3 Ekim günü Erciş ve Ahlat’ta deprem olmuş. Erciş’in surları binaları yıkılmış, halkın büyük kısmı ölmüş. Ahlat’taki yıkım nisbeten azmış.