Etiket: sayı:87

  • Beşikten mezara ‘yandaşlık’

    Eşrafın mal-mülk sahibi olması bize mahsus değildir. İngilizcedeki “gentry” sözcüğü soyu-sopu belli bir aileye işaret etse de, ailenin mal-mülk sahibi olması önşarttır. Çincedeki “shi” sözcüğünde yetişmiş kişi vurgusu olsa da, toprak sahibi olmayan söz sahibi de olamazdı. 16. yüzyılda yaşanmış bir hadise, Çinli Zhang’ın akrabasının cenazesini mal-mülk sahibi birinin “yanına” defnetmesiyle başlar.

    Özenle müşterilerin beğenisine hazırlan­mış “yeni akım” bir restoran sahibi dert yanıyor: “Rezervasyon yapanlar ne Mi­chelin sertifikalı şefimizin kim olduğunu ne de mönüde neler bulunduğunu soruyor. Tek öğren­mek istedikleri ‘kimler geliyor?’ Sonra da, önem­sedikleri kişinin masasına yakın bir masanın re­zerve edilmesini istiyorlar”.

    Magazin basınından bildikleri şan-şöhret sa­hibi kişilere yakın oturmak istemeleri “komşuda pişer bize de düşer” görüşüyle mi ilgili tabii bile­meyiz. Ancak benzer bir şekilde günümüzde mevki ve ik­tidar sahiplerine yanaşanlar için “yandaş” terimi kullanı­lıyor. TDK sözlüğü “yandaş”ı “birinden yana olan veya bir düşünceye, bir isteğe katılan, onu destekleyen kimse, yanlı, taraflı, taraftar” şeklinde tanımlıyor. Ancak bu tanımlama “yandaş” olan kişinin özlemleri, beklentileri ve kazanım­larını içermemektedir. Evvelce bir de “yanaşma” sözcüğü vardı; o da bir çiftçinin yanında çalışan işçi için kullanı­lıyordu. Buradan da, işçinin çiftçiye yanaşarak ileride bir çiftçi olma beklentisi içinde olduğu çıkarsamasında bulu­nabiliriz. Bütün bu durumlarda bir beklentinin, bir kazanı­mın sözkonusu olduğu gözlemlenmektedir.

    Hocasına yanaşarak ondan feyz almak isteyen, talep eden kişiye eskiden talebe (talepte bulunan) denilirdi. Bun­da da bir “yanaşma” durumu vardır ama, buradaki fiziki ve maddi bir şekilde ifade edilemez. Eskiden asistanlardan “hocalarının çantasını taşıyan kişiler” olarak sözedilmesi bu özenli, beklentili ilişkileri mücessem, elle tutulur, somut bir şekilde değerlendirmek isteği ile ilgiliydi herhalde. Bu durumda özendiğimiz şan-şöhret sahibi kişilerden elimize, bilgi dışında pek bir şey geçmeyeceğinin farkındayızdır.

    Öte yandan mevki, iktidar, mal-mülk sahibi kişiler daha farklı bir kategoridedir. Onlarla ilişkiden beklentilerimiz somuttur. Hâl böyle olunca, “tarihte mal-mülk sahibi kişi­ler kimlerdi?” diye sorunca, aklımıza ilk gelen “eşraf” olur. Eşraf tabii şerefliler demektir ama, malsız, mülksüz, nüfuz­suz bir eşrafın “kendisine faydası olmadığı için”, ondan pek bir beklentimiz olmaz.

    Eşrafın mal-mülk sahibi olması sadece bize mahsus değildir. İngilizcede kullanılan “gentry” söz­cüğü soyu-sopu belli bir aileye işaret ederse de, as­lında o ailenin mülk sahibi olması önşarttır. İngiliz­cedeki “gentry”, Çin’de “shi”dir. “Shi” sözcüğü Kon­füçyanist felsefe ve klasikler çerçevesinde yetişmiş kişi anlamına gelirse de, gene devreye toprak sahibi olmak girer; yani “shi” topraksız olursa, sadece oku­muş-yazmış, kendini yetiştirmiş kişi anlamına gelir.

    Böyle kendini yetiştirmeye çalışan ve eşrafa öze­nen ancak mal-mülk sahibi olmayan Zhang adlı birinin 15. yüzyıl sonlarında yaşadıkları, özentinin nerelere kadar gide­bileceğinin güzel bir örneğidir. Zhang ölen bir yakınını, eş­raftan olmasa da mal-mülk sahibi birinin mezarına gömer. Anlaşılan, bugün artık Türkçeye de girmiş olan “feng şui” açısından pozitif enerji saçan bir yerdeki mezardan kendi ai­lesi için de yararlanmak istemiştir. Zhang’ın yaşadığı güney Çin’de, “uygun” bir mezar yeri için kıyasıya bir rekabet var­dır. Zira bu türlü mezarlar “feng şui” üstadları tarafından o bölgenin havası, suyu ve evren içindeki enerji durumu araş­tırılarak seçilmektedir. Böyle bir mekanın ölenin ahfadına her türlü yararlar ve iyi şans sağlayacağına inanılır. Netice­de, akrabasını “bahtlı mezar yandaşı” yaparak ailesine güve­nilir bir gelecek sağlamak isteyen Zhang, toprak sahibi Wang tarafından dava edilir. Normalde bu türlü davalar yerel ola­rak halledilirken, iki tarafın da rüşvet vermesi ve birbirin­den yüksek mercilerin “kayırması” sonucu iş büyür. Mesele 1499’da yılında Ming imparatorunun huzuruna kadar gelir (T. Brook 2010, s. 157-159). Sonuçta toprak sahibinin haklı olduğu kararı çıkar. Kısacası her ne kadar mezarda “yandaş” arama duygusu elle tutulamayan soyut bir kavramsa da, dava somut bir mülkiyet hakkı ile sonuçlanır.

    Görülüyor ki, ailenin soyunun önemli olduğu İngilte­re’de “gentry”, şeref meselesinin ön planda tutulduğu biz­de “eşraf” ve okumuş olma ve bilgeliğin ağır bastığı Çin’de “shi” olarak ifade edilen kültürel farklılıklar, esasında aynı gerçeğin farklı coğrafyalardaki yansımalarıdır.

  • Siyah ağlarla ördüler Amerika’yı dört baştan

    Amazon Prime Video yapımı “The Underground Railroad” (Yeraltı Demiryolu) Amerika’nın güney eyaletlerinden köleliğin yasaklandığı kuzeye doğru bir özgürlük yolculuğuna çıkan siyah kölelerin kurdukları dayanışma ağını alıp, gerçek bir yeraltı demiryolu olarak somutlaştırıyor. Ülkeyi baştan başa kateden trenin penceresinden dışarı bakıldığında tek bir manzara görünüyor: Her yeri kaplayan dipsiz bir karanlık..

    If Beale Street Could Talk ve “Moonlight”ın Akade­mi ödüllü yönetmeni Bar­ry Jenkins, çifte Pulitzer’li yazar Colson Whitehead’le buluşursa ne olur: Amazon Prime Video yapımı “The Un­derground Railroad” sorunun cevabı… Siren Yayınları’nın Yeraltı Demiryolu adıyla bas­tığı romanın aslına sadık bir uyarlaması olan 10 bölümlük yapım, kurgusuyla klasik bir diziden çok görsel bir roman hissi veriyor. İçsavaş öncesin­den başlayarak, plantasyon­larda çalıştırılan siyahların güney eyaletlerinden köleliğin yasak olduğu kuzeye kaçmak için kullandıkları yeraltı ro­talar ve güvenli evler sistemi, dizide hakiki bir “yeraltı de­miryolu” olarak somutlaştırıl­mış. Georgia’dan Indiana’ya uzanan bu mistik rotada Co­ra (Thuso Mbedu) ve Caesar (Aaron Pierre) ile köle avcısı Ridgeway (Joel Edgerton) ara­sındaki kovalamacanın, yan hikayeler ve geriye dönüşler­le kesintiye uğraması, dizinin de raylardan sapıp aynı bir de­miryolu ağı gibi genişlemesi­ne neden oluyor. Her durakta, ülkenin dörtbir yanına sinsice yayılmış ırkçılığın ayrı bir te­zahürü de hikayeye ekleniyor.

    Gerçekte ise “Yeraltı De­miryolu” hakiki bir demiryolu değil, kaçaklara çeşitli şekil­lerde yardım eden siyah ve be­yaz kölelik karşıtlarının oluş­turduğu yerel ağlar için kulla­nılan bir metafordu. Bu zorlu yolculukta kaçakları güvenli evlerde saklamaktan para top­lamaya çeşitli yardımlarda bu­lunanlar “kondüktör” olarak anılıyordu. Dizinin karakterle­rinden hiçbiri gerçek hayatta varolmuş değil; ama hepsinde Harriet Jacobs’tan Frederick Douglas’a başarılı olmuş meş­hur kaçış hikayelerinden alın­tılar var. Douglas’ın hareket eden bir trene atlaması, Ja­cobs’ın yedi yılını bir tavana­rasında saklanarak geçirmesi Cora’nın hikayesine giren ger­çek hayat kesitlerinden…

    THE UNDERGROUND RAILROAD


    YÖNETMEN: BARRY JENKINS
    SENARYO: COLSON WHITEHEAD
    OYUNCULAR: THUSO MBEDU,
    CHASE W. DILLON, JOEL
    EDGERTON, FRED HECHINGER,
    PETER MULLAN

    Dizi, Kaçak Köle Yasası’nın kabul edildiği 1850 yılı civa­rında geçiyor. Özgür eyaletle­re yerleşen kaçaklara ve onlara yardım edenlere ağır cezalar biçen acımasız mevzuat, di­zide de açıkça anlatılıyor. Hi­kayeyi güçlendirmek için bu dönemde henüz başlamamış olan öjenist hareket ve zorla kısırlaştırma gibi detaylar ek­lenmiş; ama Tuskegee Sifilis Araştırması; 1898’de Wilming­ton’da ve 1921’de Tulsa’da var­lıklı siyahlara yönelen şiddet, dönemin gerçekten yaşanmış dönüm noktaları… Bu kronolo­jik karmaşa, köleliğin sona er­mesinin ırkçılığın sonu olma­dığını hatırlatmak için bilinçli olarak seçilmiş gibi görünüyor. İlk bakışta Whitehead’in ha­yalî Güney Carolina’sı kölelik karşıtı beyazların, özgürlüğü­ne yeni kavuşmuş siyahlara eğitim ve istihdam sunduğu güvenli bir liman izlenimi ve­riyor. Ancak kahramanlarımı­zın da çok geçmeden farkına varacağı gibi şekerle kaplı söz­lerinin üstü biraz kazınınca al­tından yine beyaz üstünlüğüne olan inançları çıkıyor. “Önce kadınlara, sonra herkese uy­gulanacak stratejik kısırlaştır­malarla, uykumuzda boğazlan­ma korkusu olmadan onları zincirlerinden kurtarabiliriz” diyen sarhoş beyaz doktorun söylediği gibi…

    Bu kurgu dünyada köleliği tamamen yasaklayan ilk beyaz eyalet Kuzey Carolina ise as­lında 19. yüzyılın Oregon’unu anlatan bir distopya… Oregon 1843’te köleliği yasaklamış, ama siyahların eyalette kaldık­ları her 6 ay için en az 29 kez kamçılanması şartıyla özgür siyahları kapı dışarı etmişti.

    “Bu ülkenin neyin üzerine kurulduğunu anlamak istiyor­san, trenle yolculuk etmeli­sin. Hızlanırken dışarı bak ve Amerika’nın gerçek yüzünü göreceksin” demişti bir tren kondüktörü Cora’ya. Ama onun da bizim de farkettiği­miz gibi dışarıda her yeri kap­layan karanlıktan başka bir şey yoktu.

    Özgürlük treninin beyaz-siyah kondüktörleri Güney’den Kuzey’e kaçan siyah kölelere yardım edenlerin oluşturduğu “Yeraltı Demiryolu” isimli dayanışma ağında kölelere yardım edenler genellikle beyazlardan ibaretmiş gibi gösterilse de, gerçekte “kondüktörler” arasında hem siyahlar hem de beyazlar vardı.
  • 13. yüzyıldan 20. yüzyıla İslâm-Türk sentezi: Hz. Ali ve cenknameler

    13. yüzyıldan 20. yüzyıla İslâm-Türk sentezi: Hz. Ali ve cenknameler

    2000’li yıllara kadar İstanbul-Bâbıâli yokuşundan aşağıya inerken İran Konsolosluğu duvarına dayalı tezgahlarda görülen halk kitapları, cenknameler, inananlarla kafirler arasındaki savaşları anlatır. Naif görsel malzemeleri, kahramanlık temalı kapakları, ucuz maliyetli kağıt malzemesi, vurucu ve dikkati çekici isimleriyle cazip bir yayın kolu haline gelen bu kitaplar, bir dönemin “best-seller”larıdır.

    No 1 Ecel Kuyusu
    A. Şevket Gülsever’in H. Ali’nin Cenklerinden: Ecel Kuyusu (1940);
    No 4 Sıffın Muharebesi
    Daniş Remzi Korok’un Sıffin
    Muharebesi (1947);
    No 2 Üç Yol Cengi
    Abdullah Şenyıldız’ın Üç Yol Cengi (1981);
    No 5 Hazreti Ali_nin Savaşları Billuru Azam Cengi
    Şadan Enis’inBillûr’u A’zam
    ve Haverzemin Cenkleri (1944);
    No 3 Kan Deryası
    G. Tanrıkulu’nun Zaloğlu Rüstem ve Kan Deryası (1975);
    No 6 Haverzemin ve Billuru Azam Cengi
    Muharrem Zeki Korgunal’ın Hâverzemin ve Bilûru Âzam Cengi (1935) isimli cenknamelerinin kapakları…

    Türk kültür ve inanç dünyasında cenkname­ler önemli bir yer tutar. İlk örnekleri 13. yüzyıla kadar giden bu eserler, önceleri İslâ­miyet’in tanıtılması için kale­me alınmış; daha sonraları ise liderlik, askerî başarı, üstün kişilik, güç ve kuvvetli önder­lik gibi duygu ve nitelikleri ifade eden dinî kahramanlık hikâyelerine evrilmiştir.

    No 7 Kan Kalesi 2
    Muharrem Zeki Korgunal’ınKan Kalesi (1946);
    No 9 Hazreti Ali Nehrevan Cengi
    Aynı yazarın Nehrevan Cengi (Hz. Ali ile Haricilerin mücadelesi) (1981)
    No 8 Hazreti Aliye Meydan Okuyan Kız
    “N. B.” olarakgeçen yazarın Hazreti Ali’ye Meydan Okuyan Kız (1981);
    No 10 Gazanfer Kâfir Cengi
    Gazanfer Kâfir Cengi (1981) başlıklı kitaplarının kapakları

    Dindar, vatansever, kahra­man insan tipini Hazreti Ali gibi bir İslâm büyüğünün şah­sında simgeleştiren eserler, Anadolu-Türk toplumunda geniş kabul görmüştür. Kimi zaman anonim kimi zaman bir yazar tarafından kaleme aldığı saptanan bu eserlerin yüzyıl­lar boyunca hem yazılı hem de basılı örneklerine rastla­nır. Dede Korkud, Danişmend Gazi gibi destan kahraman­larının sazlı-sözlü anlatıları­nı terennüm eden ozanlardan günümüze, Türkiye Cumhu­riyeti’ne bu konuda yüzlerce eser görmek mümkündür.

    Cumhuriyet döneminde özellikle İstanbul’da Beyazıt ve Babıâli çevresindeki kitapevleri Hz. Ali cenkname­lerini sıkça basmışlardır. Bu eserlerde Hz. Hasan, Hz. Hü­seyin, Hz. Fatıma, Muhammed b. el-Hanefi gibi önemli şahsi­yetler kahraman tipler olarak karşımıza çıkar. Kahramanlar daima iyiyi, güzeli ve doğrulu­ğu sembolize eder. Mücadele, inananlar ile kafirler arasın­dadır. Eserlerde müslim-gay­rimüslim çatışması görülür. Hem düzyazı hem de şiirsel olarak kaleme alınmış cenk­namelerden, daha çok düzyazı olanları cumhuriyet dönemin­de basılmıştır.

    2000’lere kadar Bâbıâli’de köklü kitapçılar tarafından da basılan bu halk kitapları evler­de, köy kahvelerinde, umuma açık mekanlarda yüksek sesle topluca okunan, halkın ve ai­lenin dinî-millî duygularına hitap eden ve çok satan bir ya­yın ekolü hâlini almıştır. Na­if görsel malzemeleri, zaman zaman savaş-kahramanlık te­malı kapakları, ucuz maliyet­li kağıt malzemesi, vurucu ve dikkati çekici isimleriyle tica­ri anlamda cazip bir yayın ko­lu olmuştur.

    Bâbıâli yokuşundan aşağı­ya inerken İran Konsolosluğu duvarına dayalı tezgahlarda teşhir edilerek satılan bu halk kitaplarına günümüzde artık rastlanmamaktadır. Birbirini hem içerik hem kapak hem de başlık olarak taklit eden, hatta “birbirinin korsanı” diyebi­leceğimiz bu cenknamelerin bazıları imzalı bazıları ise ru­muzlu olarak basılmıştır.

    No 11 Hazreti Ali Kıyamcılara Karşı
    “N. B.” kısaltmasını kullanan yazarın Hazreti Ali Kıyamcılara Karşı (1981);
    No 15 Hazreti Ali Yemen Cengi
    Selami Münir Yurdatap’ın Hz. Ali’nin Yemen Cengi (1981);
    No 12 Cemel Cengi
    Hazreti Ali ve Cemel Cengi
    (1981);
    No 16 Hazreti Alinin hilafeti ve Hazreti Osmanın kanlı gömleği
    Hazreti Ali’nin Hilâfeti ve Hz. Osmanın Kanlı Gömleği (1966);
    No 14 Muhammet Hanefi nin İntikamı
    İsimsiz yayımlanan Muhammed Hanefi Cenkleri
    (1941);
    No 17 Kesikbaşın İntikamı
    Hazreti Ali Zerrin Kalesinde, Kesik Başın İntikamı (1982) başlıklı kitapları…

    Bu tür kitapları firma imza­sını koyarak yayımlayan en bü­yük yayınevi İstanbul Maarif Kitaphanesi’dir. Çoğunlukla 48 sayfalık kitapçıklar halinde ba­sılan bu eserleri en son 1992’de Hazret-i Ali Cenkleri adı altın­da 448 sayfalık bir külliyat ola­rak basmıştır. Eserleri kaleme alanın yazılı olmadığı kitap, bu yayınevinin 1992’ye kadar bas­tığı bu tür kitapların biraraya toplanmış hâlidir.

    Bâbıâli’de başta İstanbul Maarif Kitaphanesi olmak üzere Emniyet Kitabevi, Sağ­lam Kitabevi, Ayyıldız Kitabe­vi, Ak Pınar Yayınevi, Bozkurt Kitabevi, Abdullah Şenyıl­dız Kitabevi gibi yayımcılar cenknamelerden bol bol bas­mış, halka ulaştırmıştır. Baskı adetleri ve baskı sayıları he­nüz bilgimiz dışında olan bu eserlerin toplu bir bibliyograf­yası da yoktur.

    Bâbıâli’de Selami Münir Yurdatap, Daniş Remzi Korok, G. Tanrıkulu, Muharrem Zeki Korgunal, Şadan Enis, Ala­attin Sağlam gibi imzalar bu eserlerin üretken yazarlarıdır. P. G., N. B., P. G., M. P., Ay ile Yıldız gibi rumuzlu imzalara da bu tür kitaplarda rastlanır. Bazıları hem içerik hem de ta­sarım olarak birbirilerinin kö­tü taklidi sayılabilecek eserler, ilginç kapaklı, din ve kahra­manlık içerikli, halk kitleleri­ne hitap eden ucuz halk kitap­ları olarak Bâbıâli tarihinde yerlerini almışlardır.

  • Geleceği inşa etmek geleneği korumakla olur

    Güler Sabancı, Türkiye’nin önde gelen iş insanlarından biri. Türkiye’nin en köklü sanayi yapılarından birinin 3. kuşak patronu Güler Hanım; Sabancı Grubu’nun özellikle tarihî mirasın korunması, gelecek kuşaklara aktarımı ve bunun sağlanması yolunda gerçekleşen-gerçekleşecek eğitim ve kültür faaliyetlerini anlattı. Dünden bugüne bir metot ve vizyon geleneği…

    Sabancı Topluluğu’nun, özellikle günümüz pandemi koşullarında iktisadi-kültürel faaliyetleri, öncelikleri nasıl evrildi-güncellendi?

    Türkiye ve dünya pandemi ile birlikte gerçekten çok zor bir süreçten geçiyor. Bugün, aşı ça­lışmalarıyla tünelin sonundaki ışığı görmeye başlasak da pan­deminin etkisi daha uzun yıllar toplumsal hayat üzerinde etkili olmaya devam edecek.

    Bu süreçte ne yazık ki dün­yadaki bazı toplumsal kaza­nımların kaybedildiğini, eşit­sizliklerin arttığını, dijitalleş­menin gücünden bahsederken teknolojiye erişim noktasında toplumlar arasındaki uçuru­mun büyüdüğünü kaygıyla izle­dik, izliyoruz.

    Günümüzde sosyal mese­leler çok boyutlu ve köklü çö­zümler için bütüncül bir yak­laşım gerekiyor. Toplumsal so­runları tek başına bir kişinin, kurumun çözmesi veya etkili projeler yapması çok müm­kün değil. İşbirliklerine ihtiyaç var. Sürdürülebilir başarıya giden yol, katılımı ve sinerjiyi öne çıkaran, tüm ciddi paydaş­ları biraraya getiren ve ortak bir hedefle geleceğe birlikte bakmalarını sağlayan yöneti­şim modelleri ve buna sağlam zemin oluşturan, bağımsız, ni­telikli araştırma kuruluşlarını ortak bir amaç ve vizyonla bu­luşturmaktan geçiyor. Bu yüz­den de ben buna “Başarı Üçge­ni” diyorum.

    Güler Sabancı’nın Sabancı
    Üniversitesi’nin kuruluş
    sürecini anlattığı Bir
    Üniversite Var Ederken,
    2020’de Alfa Yayınları’ndan
    çıktı.

    Uzun süreli, stratejik ve planlı çalışmalarla kalıcı çö­zümler geliştirmekten başka şansımız yok. Bu açıdan sivil toplumun önemi de gün geç­tikçe artıyor. Bunu sürekli ola­rak söylüyorum; bu yüzyıl sivil toplum kuruluşlarının yüz­yılı olacak. Bu alanda çalışan kişi ve kurumlara daha çok iş düşecek. Yürünecek yolun uzunluğu, karşılarına çıkacak zorluklar onları asla yıldırma­malı.

    Ben bu noktada özellikle genç neslin ortaya koyduğu du­yarlılığın dünyayı çok daha iyi noktalara getireceğine inanı­yorum. Bugün dünyada yaşa­nan dönüşümün temelinde de gençler ve onların yönlendirdi­ği teknolojiler var. Bu tüm top­lumsal yapıyı da baştan aşağı yeniden şekillendiriyor. Özel­likle şirketler için başarı kri­terleri, topluluk vaatleri tama­men değişmiş durumda. Bunun da temel sebebi, gençlerin fark­lılaşan beklentileri, daha iyi bir gelecek için şirketleri teşvik etmeleri.

    Dünyada ve ülkemizde git­tikçe yaygınlaşan bu bakışaçı­sı, 90 yılı aşkın süredir Sabancı Topluluğu’na yön veren yakla­şımın da bir özeti. Biz bu yapı­yı hiçbir zaman sadece ortaya koyduğu ekonomik değerle ölçmedik. Hacı Ömer Sabancı’nın ektiği ilk tohumlardan itibaren, Sabancı Topluluğu’nun bakışa­çısı bundan çok daha kapsamlı, kapsayıcı oldu.

    Vakıf çalışmalarımızı da sosyal gelişim ve toplumsal kalkınma için bir kaldıraç ola­rak görüyoruz. Sabancı Vakfı 50 yıla yakın süredir, bireyle­rin haklardan eşit yararlandı­ğı bir toplum hayaliyle çalış­malarını sürdürüyor. 2005 ve 2006 yıllarında çok paydaşlı arama konferansları yaparak Sabancı Vakfı’nın konumu­nu ve gitmek istediği yolu ye­niden tarifledik. Vakfı kurma amacımız da “her şeyi devlet­ten beklememe” ve Hacı Ömer Sabancı’nın “bu topraklardan kazandığımızı bu topraklara geri verme” prensibine daya­nıyor.

    Dünya üniversitesi hayalinin ilk adımı Sabancı Üniversitesi’nin açılış günü, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel; İstanbul Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna; eski başbakan Yıldırım Akbulut ile aile üyeleri Sakıp, Hacı, Erol ve Güler Sabancı, üniversitenin gözlem kulesinin balkonunda…

    Sabancı Üniversitesi’nin de sizin hayatınızda-kariyerinizde çok önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Geçen yıl da Bir Üniversite Var Ederken kitabını yayımlamıştınız. Üniversitenin kuruluş felsefesi nedir, ne amaçlamıştınız kurarken?

    Sabancı Ailesi için eğitim her zaman çok önemli oldu. Eğiti­min bu ülkenin kalkınmasının temel unsuru olduğuna her za­man inandık. O dönemde Tür­kiye’de bizden önce sadece iki vakıf üniversitesi vardı. Kuru­luş kararını 1994’te verdik. Ha­cı Bey’in, Sakıp Bey’in, benim; hepimizin hayali bir dünya üni­versitesi kurmaktı. 21. yüzyı­lın üniversitesi olmasını arzu ettik. Daha ilk kuruluş sürecin­de, 20’den fazla ülkeden, farklı disiplinlerde çalışan 50’nin üze­rinde biliminsanı, araştırma­cı, öğrenci ve iş insanını İstan­bul’da bir arama konferansın­da biraraya getirdik. Bu arama konferanslarına 4 yıl devam et­tik. Çok akıldan alıp, ortak aklı bulmayı hedefledik. O dönem­de yapılan yatırımlar sayesinde, Sabancı Üniversitesi Türkiye’de alanında ilk online eğitime ge­çen kuruluş oldu. Bu süreçte ya­şananlar da Bir Üniversite Var Ederken isimli kitabımda top­landı. Bu kitabın amacı salt tari­he kayıt düşmek değil. Geçmişe ışık tutarken gençlere yol gös­termek, çağın ötesinde düşün­menin önemini aktarmak.

    Ulu Önder Atatürk’ün “Ha­yatta en hakiki mürşit ilim­dir” sözünü unutmadan “Fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiş­tirmek” hedefiyle çalışıyoruz, çalışmaya da devam edeceğiz. Gençliğe gerçekten çok inanı­yorum, güveniyorum. Onlarda çok büyük bir potansiyel görüyorum. Dünyadaki değişime onlar önderlik edecekler. Onla­ra en önemli tavsiyem; üretsin­ler. Fikirlerini hayata geçirmek için ellerinden geleni yapsın­lar. “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” diye bir söz var. Ben buna çok inanırım. İnsan söy­ledikleriyle değil, yaptıklarıy­la anılır. Tabii düşebilirler, hata yapabilirler. Önemli olan yeni­den ayağa kalkmak, hatalardan ders çıkarmak; sakın yılgınlığa düşmesinler. Bilimin izinden ayrılmasınlar. Ve en önemli­si de geleceğe inansınlar. Onlar umutlarını yitirmesin ve dünya ışıksız kalmasın.

    Evrensel çapta bir koleksiyon Sakıp Sabancı Müzesi’nin “Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu”nda İslâm sanatının 14. yüzyıldan yüzyıla kadar uzanan dönemine ait, ünlü hattatların ve kitap sanatçılarının elinden çıkmış 200’den fazla eser sergileniyor (en üstte). Sakıp Sabancı, İstanbul Emirgan’daki Atlı Köşk’ün içinde bulunan müzenin açılışında, Güler Sabancı’yla birlikte (üstte).

    Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki “Hat Koleksiyonu Sergisi” hakkında bilgi verir misiniz?

    Kitap Sanatları ve Hat Kolek­siyonu, merhum amcam Sakıp Sabancı’nın, Sultan 2. Mah­mud’un yazmış olduğu bir lev­hayı satın almasıyla oluşmaya başladı ve 1980’lerde özel kolek­siyonlardan satın aldığı nadir kitaplarla daha da zenginleşti. Koleksiyon 1998’den itibaren New York Metropolitan Sanat Müzesi, Paris Louvre Müze­si, Berlin Guggenheim Müzesi gibi dünyanın önde gelen mer­kezlerinde sergilendi. Koleksi­yondaki Türk ve İslâm sanatla­rından hüsnühat, tezhip, cilt ve tasvir örnekleri bugün Sabancı Üniversitesi’nin çatısı altında, akademik bir bakışaçısı ve çağ­daş müzecilik anlayışıyla, Atlı Köşk’ün üst kat salonlarında sergileniyor.

    İslâm sanatının 14. yüzyılın sonlarından 20. yüzyıla kadar uzanan dönemine ait 600’den fazla eserin yer aldığı Kitap Sa­natları ve Hat Koleksiyonu’n­da ünlü sanatkarlar tarafından hazırlanmış elyazması Kur’an-ı Kerim nüshaları ve dua kitap­ları yer alıyor. Koleksiyonda Osmanlı hüsnühat sanatının büyük ustası, hattat Şeyh Ham­dullah’ın tek yaprak halindeki yazılarından oluşan albümler; 17. yüzyılın büyük hattatı Der­viş Ali’nin Kur’an nüshaları ve dua kitapları; usta hattat Hafız Osman’ın Kur’an nüshasının da aralarında bulunduğu nadir eserler yer alıyor. Koleksiyon ayrıca hattatların yazı yazarken kullandıkları, gümüş gibi değer­li madenlerden, mercan, fildişi, kemik ve kaplumbağa kabuğu gibi organik malzemelerden ya­pılmış aletleri içeriyor. Burada yer alan eserleri müzenin diji­tal platformu “digitalssm.org”­ta yayımlıyoruz; günümüzün sanatçılarına ilham veren gele­neksel sanatları geniş kitlelere ulaştırmayı arzuluyoruz.

    Sabancı Üniversitesi tarih programının faaliyetleri ve projeleri ne kapsamda? Öğrencilerin ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Sabancı Üniversitesi’nin tarih lisansüstü ve doktora program çalışmalarında en ileri teorik ve karşılaştırmalı pratikler be­nimseniyor. Programlarımız öğretim üyelerinin akademik yetkinliklerinin yanısıra, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nin disiplinlerarası yapısından da besleniyor. Yüksek lisans ve doktora programları, öğrenci­lerimize siyaset ve hukuk tari­hinden, kültürel ve entelektü­el tarihe kadar çeşitli alanlarda araştırmayı teşvik eden geniş kapsamlı bir çalışma olana­ğı sunuyor. Lisans eğitimleri­ni farklı alanlarda tamamla­mış pek çok başarılı öğrenci, tarih yüksek lisans ve doktora programlarımıza başvuruyor. Türkiye’nin seçkin üniversite­lerinden gelen ve yüksek lisan­sını Sabancı Üniversitesi tarih programında tamamlayan pek çok öğrencimiz, yurtdışında Harvard, Princeton, Berkeley gibi dünyanın en iyi üniversite­lerinin doktora programlarına kabul ediliyor. Yine bu önem­li üniversitelerde lisansını ta­mamlayan uluslararası öğren­ciler, Sabancı Üniversitesi’nde Osmanlı ve Türkiye tarihi üze­rine yüksek lisans yapıyor.

  • Sınama-yanılma yoluyla daha iyi bir gelecek umuduyla

    Yıldırım Koç’un 34 yıllık emeğinin ürünü, kendisinin de çalışanı olduğu Türk-İş ve ona bağlı Yol-İş deneyimlerinden gelen 100’e yakın işçiyle yapılan görüşmeleri derliyor. Tarihin sade ve kendi hâlinde insanlarının ilk sendikalaşma faaliyetleri…

    Sınıf mücadelesi birtakım “münafık”ların uydurdu­ğu bir fesat olmayıp, “üc­retli” denen toplumsal kesimin doğuşundan itibaren, bizzat bu kesimin kendi yaşam koşulları­nı (çalışma saatleri ve ücretler­den başlayarak hayatları hak­kında karar verme haklarını) iyileştirme talepleriyle ortaya çıktı. Genellikle 20’li-30’lu yıl­larda doğmuş, genç yaşta mes­lek eğitimi alarak işçileşmiş kırsal kökenli insanlar, 2. Dün­ya Savaşı sonrasında iki partili rejime geçişin ardından sendi­kalaşma macerasına girişmişti. Dönemi birinci ağızdan dinle­diğimiz bu kitap, toplumsal ta­rihimiz açısından olduğu kadar siyasal tarihimiz açısından da benzersiz…

    Yıldırım Koç, daha iyi bir gelecek umuduyla şartları zor­layan insanların sınama-yanıl­ma yoluyla çizmeye çalıştık­ları rotayı takip ederken; bir yandan da büyük oranda san­cılı bir kendi kendine öğren­me sürecinin ürünü olan ilk sendikalaşma faaliyetlerinin sektörel ve coğrafi çeşitliliği üzerinden okurlara bir Türki­ye turu attırıyor.

    1970’de Aliağa Rafinerisi inşaatı sırasında başlayan grevden…

    1946 ve 1950 seçimlerinde işçilerin ezici çoğunluğunun Demokrat Parti’ye yönelme­sini olmadık tarihsel neden­lere dayandıranlar, bu kitapta dönemi jandarma baskısından başlayarak kırsal kökenli iş­çilerin ağzından dinleyebilir; Demokrat Parti’nin genel grev başta olmak üzere işçi hakla­rını ileri sürmesini ve aynı iş­çilerin aradan zaman geçip de kendilerine vaadedilen haklar verilmediğinde yeniden mu­halefete yönelmelerini okuya­bilirler. Ayrıca 60’ların başın­da bu iki gelenek arasındaki yalpalanmaların yanısıra, Tür­kiye İşçi Partisi ve akim bir te­şebbüs olan Çalışanlar Parti­si’ne yönelik ilginin nedenleri de anlatılıyor. Bu dönemde iş­çilerin sendikal mücadelenin dışında gündelik yaşamlarını kolaylaştırmak ve yarınlarını güvenceye almak için tüketim ve konut kooperatifleri kur­maları, oldukça yaygın bir faa­liyet olarak öne çıkıyor.

    Yazarın 34 yıl boyunca, kendisinin de çalıştığı Türk-İş ve ona bağlı Yol-İş deneyim­lerinden derlediği 100’e yakın görüşme, kâh polisiye roman­ları aratmayacak hayatları; kâh tepeden anlatılan tarihin kendi hâlinde, sade insanlar arasında nasıl örüldüğünü, ama en önemlisi de insanların baskı ve sömürüden kurtulma arayışlarını, didaktik olmayan samimi bir ifadeyle yansıtıyor.

    Masis Kürkçügil

    SENDİKACILARIN ANLATIMIYLA TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI HAREKETİ


    YILDIRIM KOÇ
    SOSYAL TARİH YAYINLARI,
    2021
    615 SAYFA, 80 TL

  • Yokluk ve hiçlikten gelenin ‘her şey olma ısrar ve inadı’

    Zafer Aydın, 1968’in üniversite işgalleri ve 6. Filo protestolarının ardında daha az anılan işçi hareketini, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan ’68’in İşçileri’nde mercek altına alıyor. 23 öncüyle yapılan görüşmeler, dipten gelen fırtınanın da hikayesini anlatıyor.

    Daha önce İşçilerin Ha­ziranı’yla 15-16 Hazi­ran İşçi Direnişi’ni ha­zırlayan koşulları kapsamlı bir arşiv çalışması ve bir dizi yüz­yüze görüşmeyle tarihe nakşe­den Zafer Aydın; bu defa ’68’in İşçileri’yle olayların önüne ak­törleri koyarak, işçi hareketi tarihinde yeni bir sayfa açma­larına yolaçan saikleri mercek altına alıyor. Anlatılan, 60’lı ve 70’li yıllarda bir grup işçi­nin hikayesi olmanın ötesinde, o dönemin de anlatısı… Hızla sanayileşen ve kentleşen Tür­kiye’de kırsal kesimden ko­pup gelen insanların önünde açılan dünyanın ve onların bu dünyayı kendi suretlerinde yo­ğurma çabalarının hikayesi…

    1968’de genellikle Hazi­ran’daki üniversite işgalleri ve ardından ABD’nin 6. Filosu’na karşı düzenlenen anti-em­peryalist gösteriler öne çıkar. Temmuz’da başlayan fabrika işgalleri ise Türkiye’yi farklı türden bir mücadele biçimiy­le tanıştıracaktır. 50’lerin so­nunda ağır ağır başlayan, 60’lı yıllar boyunca yükselişe geçen ve 15-16 Haziran 1970’de zirve­ye ulaşan bu hareketin aktör­leri kimlerdir? Ne yemiş, ne iç­mişlerdir de toplumsal-siyasal tarihimize bu kendilerine has damgayı vurabilmişlerdir?

    15-16 Haziran eylemlerinde grevdeki işçiler…

    Bir öncekinden farklı ola­rak bu dönemin işçileri, fabrika sınırlarının dışına çıkmayan bir hak arayışının derde der­man olmakta yetersiz kaldığını görüp hem sokağa hem de siya­sete gözlerini dikmişlerdi.

    Zafer Aydın’ın 23 öncü iş­çiyle yaptığı görüşmelerin 60-70’li yılların işçilerinin ta­mamını temsil ettiğini söyle­yemeyiz. Bu dönemde de işçi sınıfının büyük kısmının, kaza­ya-belaya bulaşmadan hayatını idame ettirmenin yollarını ara­dığını belirtmek gerek. Ancak bu dönemdeki kazanımların elde edilmesinde, öncü işçile­rin tarihsel bir payı var. Bu iş­çilerin iradesi ve ısrarı olmasa, başka dönemlerde olduğu gibi, o dönemde de işçiler toplumsal ve siyasal yaşamda daha pasif bir unsur olarak kalabilirlerdi.

    “Kartal’ın Şövalyesi”nden “Sınıfın Peygamberi”ne, “İş­çilerin Keko’su”ndan “Neşesi­ni Mücadeleden Alan İşçi”­ye, anlatılan aslında bir hikaye değil, bir haysiyet mücadelesi­dir. Yokluktan gelen, hiçlikten gelen insanların “her şey olma ısrar ve inadı” bugünle de, gele­cekle de bir irtibat kuruyor.

    ’68’İN İŞÇİLERİ


    ZAFER AYDIN
    AYRINTI YAYINLARI, 2021
    271 SAYFA, 30 TL

  • Arazide ve arşivde Çanakkale şehidinin izinde

    1915’teki kara muharebeleri sırasında şehit olan 57. Alay Komutanı Hüseyin Avni Bey, Çanakkale’nin unutulmaz fedakarlarından biriydi. Ancak onunla ilgili anlatılar ve tarih çalışmaları; doğru metodoloji, saha çalışması ve ilk defa ortaya konan belgelerle bilimsel bir eser haline getiriliyor. Efsaneleştirme veya genellemelere karşı, bugüne taşınan hakiki bir kahramanlık tarihi. Bir referans kitabı.

    Özellikle son dönem­de Kronik Yayınla­rı’ndan çıkan yayınlar, askerî biyografi ve askerî tarih konularında literatüre önemli katkı sağlıyor. Bunlar arasın­da 1. Dünya Savaşı Çanakkale cephesinde şehit olan 57. Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Av­ni Bey’in belgesel-askerî tarih/ askerî biyografi ekseninde su­nulan hika­yesi dikkati çekiyor.

    Başarılı ve zafer sürecin­de muharebe kazanmış askerî birlikler genellikle kumandanı ile anılır. Ancak 57. Alay, genel­likle bağlı bulunduğu 19. Tü­men’in Komutanı Albay Mus­tafa Kemal ile bilinir; kara çı­karmalarının ilk günü olan 25 Nisan 1915’te Anzak (ANZAC) kuvvetlerini Arıburnu’nda dur­durmaları ile tanınır. 57. Alay Komutanı olan Yarbay Hüse­yin Avni Bey, elinde kılıç başta olmak üzere as­kerlerini süngü hücu­muna kaldıracak ka­dar cesur ve inanç­lı bir komutandır. Aynı zamanda Ça­nakkale muhare­beleri esnasın­da şehit olan 15 alay komuta­nından biridir. Ancak Musta­fa Kemal’in, Ruşen Eş­ref’e müla­katında sar­fettiği “Biz kişisel kah­ramanlıklar­la uğraşmı­yoruz” sözlerinde altı çizildiği gibi, Türkler şahsi kahraman­lıklara değil, ordunun tamamı­nın kahramanlığına sahip çık­mıştır ve vatan bu sayede kur­tulmuştur. Ancak bu durum, tozlu raflarda kalan belgelerle beraber Yarbay Hüseyin Avni Bey gibi birçok fedakar subayın şahsi kahramanlıklarının yıllar içinde örtülü kalmasına neden olmuştur.

    Hüseyin Avni Bey’in şehit olduğu sırada üzerinde bulunan üniforması.

    Türkiye’de 57. Alay’ın Ça­nakkale muharebeleri safa­hatını içeren çeşitli eserler yayımlandı. Bunlar 57. Alay tarihçesini, alayın Çanakka­le muharebeleri cerideleri, 19. Tümen Çanakkale muharebe­leri cerideleri gibi askerî bel­gelere dayalı birincil kaynak­lar ve çeşitli hatıra ve belgele­re dayalı olarak anlatan ikincil kaynaklardı.

    Şehit Yarbay Hüseyin Avni Bey – Şanlı 57. Alay’ın Cesur Komutanı kitabının hazırlan­masında, harp cerideleri başta olmak üzere yerli ve yabancı kaynaklar incelenmiş. Bu kay­naklardan alıntılar ve belgeler­le beraber, Yarbay Hüseyin Av­ni Bey’in kendisiyle aynı ismi taşıyan ve yazarlardan biri olan torunu Hüseyin Avni Tanman ve ailesine ulaşan evrak-ı met­rukesi; arazi üzerinde yapılan özenli ve detaylı çalışmalar; doküman, fotoğraflara sahip kurumsal arşivler; şahsi kolek­siyonlar incelenmiş. Deyim ye­rindeyse -eldeki geniş kaynak ve manevra alanına rağmen-iğne ile kuyu kazılarak müstes­na bir eser halinde ortaya kon­muş. Bahsi geçen kaynaklara dayanılarak, özellikle arazi bil­gisiyle bunlar somutlaştırılmış.

    Diğer taraftan 57. Alay hari­taları üzerinden muharebe ara­zisinde siper, karargah, mevzi, tünel vb. tüm noktalarda titiz bir şekilde arazi çalışması ya­pılmış. Bu sayede -bana göre eserin askerî tarihe en önemli katkılarından biri- Yarbay Hü­seyin Avni Bey’in şehit olduğu yer, yani 57. Alay karargahının ve çadırının bulunduğu nokta tam olarak tespit edilmiş.

    Hüseyin Avni Bey’in
    karargahı ve Çataldere
    mıntıkasındaki önemli
    noktalar. 1 numara
    karargahın yerini, 2 numara
    şehit olduğu noktayı
    gösteriyor.

    5 bölümden oluşan eserin ilk bölümünde Yarbay Hüse­yin Avni Bey’in hiç bilinme­yen kökeni, ailesi ve en eski fotoğrafı ile beraber Çanakkale cephesinden önceki askerî gö­revlerine ait bilgiler okuyucu­ya sunulmuş. Kitabın hacmi­nin yaklaşık yarısını oluşturan ikinci bölümde ise Hüseyin Av­ni Bey’in Çanakkale muhare­belerindeki neredeyse her anı­na, bütün aksiyonlarına yer ve­rilmiş. Şehit oluşu ise ayrı bir kısım olarak üçüncü bölümde anlatılmış. Çanakkale muha­rebeleri üzerine araştırma ya­panlar ve meraklılar arasın­da en çok ilgi çekecek bölüm Hüseyin Avni Bey’in şehadeti bölümü olacaktır diye düşünü­lebilir. Zira onun şehit oluşu, araştırmacıları ve muhibban­ları arasında hep tartışma ko­nusu olmuştur. Kimi kaynak­lara göre Hüseyin Avni Bey İtilaf deniz topçusu tarafından gemilerden atılan bir topun karargah çadırına düşmesi ile şehit olmuştur. Kimi kaynak­lara göre ise Boyun bölgesin­de (Courtney’s Post) bulunan Avustralya yapımı “Garland” siper havanı veya o bölgede ko­nuşlu bir Japon siper havanın­dan atılan mermi ile şehit düş­müştür. Kitabın yazarları, bel­geler ve raporlar ile bu konuya da son noktayı koymuşlar.

    Dördüncü bölüm her ne kadar Yarbay Hüseyin Avni Bey’in mektuplarından oluş­sa da, aynı zamanda kendisi­nin entelektüel yönü ve ailevi ilişkileri hakkında da bizlere ipuçları veriyor. Bu bölümde hem Hüseyin Avni Bey’i hem de “Hüseyin Avni”yi birarada görmek mümkün. Şahsi evrak­ları arasında bulunan ve özel­likle “Avni” imzası ile yazdığı nazireler; Mehmet Akif (Er­soy) tarafından 14 Ocak 1915’te yazılan “Akif” imzalı “Meal-i Celili” adlı şiir ile çocukları ile arasındaki yazışmalar, Hüse­yin Avni Bey’in gündelik hayatı hakkında bizlere detaylı bilgi­ler sunuyor.

    ŞEHİT YARBAY HÜSEYİN AVNİ BEY


    HÜSEYIN AVNI TANMAN –
    AHMET YURTTAKAL
    KRONIK KITAP, 2021
    304 SAYFA, 40 TL

    Yazarlar, kitabın beşinci ve son bölümünü Atatürk’ün verdiği “Arıburun” soyadını ta­şıyan Hüseyin Avni Bey’in ai­lesine ayırmış. Hava Kuvvetle­ri Komutanlığı’na, sonrasında Cumhuriyet Senatosu Başkan­lığı ve Cumhurbaşkanı Vekil­liği’ne kadar yükselen Tekin Arıburun Paşa’dan da bahse­dilen bu bölümde, Yarbay Hü­seyin Avni Bey’in şehitliğinin bulunduğu yer, bunun yapılışı ve yapılan ziyaretlerden de sö­zediliyor.

    Askerlik yalnızca bir mes­lek değil bir yaşam tarzıdır. Yani askerî biyografilerde özel hayat ve askerî hayat birbirin­den bağımsız olmamalıdır. Bu açıdan bakıldığında, eserin as­kerî biyografi çalışmalarına ilham verecek nitelikte ve me­totta hazırlandığını söyleyebi­liriz. Öte yandan tarih çalışma­ları açısından, birincil kaynak­ların ışığında ele alınan ikincil kaynakların ilk defa ortaya ko­nan belgelerle neredeyse “ana kaynak” niteliğine taşındığını görüyoruz. Yazarları, özellikle bu gösterdikleri özen ve çalış­kanlıkları nedeniyle kutlamak gerek.

    Literatürde tarihî/askerî bi­yografi çalışmalarının çoğun­lukla tek kaynak üzerinden yü­rütüldüğünü; bunların bireysel çalışmalarla “sentezlenerek” eser hâline getirildiğini biliyo­ruz. Halbuki bu eser, bu tür ça­lışmaların müşterek bir şekilde yapılması ve doğru metodoloji kullanılması durumunda, orta­ya uluslararası referans değeri taşıyan ürünler koyabileceğini­zi gösteriyor. Sürecin olmazsa olmazı da tabii arazi çalışma­sı ve varolan diğer kaynakların arazi üzerinde teyit edilmesi.

  • Meteor falan yok kardeşim; küreselciler bizi korkutup baskı altına almaya çalışıyor

    Dikkat ederseniz son 2 yıldır Covid-19 vesilesiyle öğrendiğimiz enteresan bir şey şu: Eğer mesela dünyaya yaklaşan dev bir göktaşı sözkonusu olsa, yaklaşan meteorun Merkür retrosunun Yay Burcu’nda yaptığı kavisin su evinden çıkıp toprak nahiyesine girmesiyle gerçekleşen alafortanfonik bir durumdan ibaret olduğunu, endişeye mahal olmadığını iddia edecek çok insan var. Olur da tehlike bertaraf edilirse? Hah işte o zaman da bütün komplocular “E biz demiştik, dünyaya her gün onlarcası düşen meteorlardan biri işte” diyecek… Neticede komplocular hiçbir zaman yanılmıyor; her zaman bir şekilde haklı çıkıyor.

    Tarihi, günümüzü anla­mak için mi inceler, oku­ruz; yoksa paşa babamı­zın keyfine mi, inanın pek bildi­ğim bir şey değil. Ben daha çok ikinciden yanayım doğrusu. Zira tarihle ilişkimiz sadece bugünü ya da geleceği anlamak için ol­sa bile, tarih yazanlar aslında en çok bugünü yazdıkları için günü­müzü ya da geleceğimizi tarihi yazanın gösterdiği şekilde an­larız çok çok. Sedat Yaşayan’ın bulmacasını çözmeyi sona bı­rakmadıysanız; bütün değerli hocalarımızı okuduktan sonra bu sayfasına kadar geldiğiniz dergimiz; biliyorsunuz “Yaşar­ken Yazılan Tarih” sayısıyla bu­günkü hâlini almıştı. Bir yandan da demezler mi hep, “gazetecilik tarihin ilk taslağıdır” diye?

    Bir de gelecek var tabii. Dün ve bugünle o kadar çok içli dışlı olduk ki, geleceği niyeyse “Ge­lecekte antenlerimiz çıkacak, musluklardan domates suyu akacak, hık diyeceğiz vık ede­cekler” gibi 10 bin tane abuk-su­buk laf eden ve kendine fütürist diyen adamlara bıraktık. Tabii herifçioğulları gerçekten 10 bin iddiada bulundukları için arada tutanlar oluyor ve gazete sayfa­larını süslemeye devam ediyor­lar. Ben de bu ay, müsaade eder­seniz tarih ve günümüze dair öğrendiklerimizden yola çıka­rak, muhtemel geleceğin bir res­mini çizmek isterim sizler için. Hem madem tarihin günümü­ze ışık tuttuğu yönünde kuvvet­li bir inanç var; günümüzün de geleceğe ışık tuttuğunu herhâlde kabul etmek gerek. İşte benim gelecek tasavvurum:

    Dikkat ederseniz son 2 yıl­dır Covid-19 vesilesiyle öğren­diğimiz enteresan bir şey var: Eğer dünyaya yaklaşan dev bir göktaşı ya da uzak galaksiler­den gezegenimizi istila etmek için gelen saldırgan bir filo söz­konusu olsa; dünyamız hiç de öyle filmlerdeki gibi kaderimizi teslim edeceğimiz bir grubun, Bruce Willis’in ya da Keanu Reeves’in arkasında birleşme­yecekmiş. Yani yarın -hani ya­rısına yakınını Roland Emme­rich’in çektiği filmlerde olduğu gibi- bir süredir gözden kaçmış ancak dünyaya yaklaşmakta olduğu çok geç farkedilmiş bir meteor bulunduğu ortaya çıksa; atıyorum NASA, ESA, Roscos­mos falan düzenleyecekleri or­tak basın toplantısıyla bu tehli­keyi dünya halklarına duyursa; hiç de öyle filmlerde olduğu gibi olayı dehşet içinde öğrenen in­sanlar bu yaklaşan meteora kar­şı ortak mücadeleyi nefesleri­ni tutup izlemeyecek. Öncelikle “Ne gök cismi kardeşim? Küre­selciler bizi korkutup baskı altı­na almak için plan yapıyor, gök cismi falan yok” diyen adamlar ortaya çıkacak dünyanın dörtbir yanında. Şehirlerin meydanla­rında gösteriler düzenleyecek, ellerindeki dövizlerde, pan­kartlarda “Gökcismi Yalandır!” “Meteoplan’a Kanma!” “Bizi Korkutamayacaksınız!” yazı­yor olacak. NASA’nın, ESA’nın falan yaptığı açıklamaya diğer ülkelerin uzay ajansları, gözle­mevleri, zigguratları falan da katılacak ve gökbilimciler mete­or tehlikesinin gerçek olduğunu duyuracak. Tabii hemen hemen tüm gökbilimciler… Zira ortalık kendisinin gökbilimci olduğu­nu ileri sürerek ortada bir teh­like bulunmadığını söyleyen sahte uzmandan geçilmeyecek. İsim benzerliğinden yararla­nan astrologlar, astronom gibi yazıp çizecekler; yaklaşan me­teorun Merkür retrosunun Yay Burcu’nda yaptığı kavisin su evinden çıkıp toprak nahiyesine girmesiyle gerçekleşen alafor­tanfonik bir durumdan ibaret olduğunu, endişeye mahal ol­madığını iddia edecekler.

    Sonra, bu yaklaşan gök cis­mi amatör teleskoplarla falan da gözlemlenebilecek kadar yaklaş­tığında “Bu sıradan bir göktaşı, her yıl binlercesi düşüyor zaten dünyaya” demeye başlayan bir grup daha çıkacak. Elbette bir­çok insan yukarıdaki gruplardan birkaç tanesine birden (bazıları tamamına) dahil olabilecek.

    Dünyanın dörtbir yanında meteor karşıtı eylemler yapı­lırken yine tahmin ediyorum ki birtakım yetkili abiler bu “vızıl­tı”yı önemsemeyecek ve alına­bilecek önlemleri tartışacak. Bu noktada Bruce Willisgil devreye girebilir mesela. Ya da (içlerine önceki evliliğinde sorunlar yaşa­mış çok güzel bir kız ve aşkı ara­yan çok yakışıklı bir oğlanın da bulunduğu) çeşitli biliminsanla­rından bir ekip kuracaklar. Onlar artık bir şekilde, meteoru dur­durmak için hiper optik vasküler dondurucu mu geliştirirler, hep beraber bir uzay aracına atlayıp kendilerini feda ederek dünyayı kurtaracakları bir göreve mi gi­derler orasını bilemiyorum. Ne­ticede NASA’sıydı ESA’sıydı, ne sümüklü oğlanların ne de sülük­lü abilerin komplo teorisi itiraz­larına kulak asacak, gidip efendi efendi dünyayı kurtarmak için girişimde bulunacak.

    Ha, ondan sonrası kötü. Ne­tice itibarıyla dünyaya yaklaşan meteorla ilgili alınacak önlemin 2 olası sonucu var: Ya başarılı olacak ve meteor tehlikesi ber­taraf edilecek ya da başarısız olacak ve belki hepimiz öleceğiz. İkisi de birbirinden beter.

    E, şimdi ikinci seçeneğin kötü olduğu su götürmez. Hep beraber ölüyoruz ya da çok azı­mız kurtuluyor; o çok azımız da artık birkaç 10 bin yılda sanayi devrimine gelirse gelir. Ama olur da tehlike bertaraf edilirse? Hah işte o zaman da bütün komplo­cular “E biz demiştik, dünyaya her gün onlarcası düşen meteo­rlardan biri işte sadece” demeye devam edecekler. Kimisi “Me­teor için kullanılan hiper optik vasküler dondurucu dayımın kulunçlarını felç etti”, “Meteo­ru bertaraf girişimleri yüzünden, meteor dünyaya çarpsa ölecek insandan daha fazlası öldü” fa­lan diyecek. Görüyoruz çünkü bunları. Neticede komplocular hiçbir zaman yanılmıyor; her zaman bir şekilde haklı çıkıyor. Haksız çıktıkları net bir şekilde ıspatlansa da hepimiz ölsek yi­ne aynı şey olacak; geri kalan bir tutam insan felaketin asıl sebe­binin hiper optik vasküler don­durucu olduğunu ileri sürmeye devam edecek. Ama siz siz olun, hiper optik vasküler dondurucu­ya güvenin.

  • Önce parlamento binası sonra konser salonu oldu!

    Mora Yarımadası’nda, denize doğru uzanan dil üzerinde bulunan 1730 yapım tarihli Ağa Camii; bölge tarihinde yaşanan tüm acı dolu hadiselere rağmen varlığını koruyor. Hapishane, mahkeme, okul, hastane, kışla, dans salonu, müze ve eski eser deposu olarak kullanılan ve günümüzde konser salonu olan tarihî caminin hazin hikayesi.

    NEVAL KONUK

    Yunanistan’ın Nafplio şehir merkezinde, Sy­ntagma Meydanı’nda dolaşırken heybetli bir cami görürsünüz. Yapı, 1730’larda geç devir Osmanlı mimarisi üs­lubunda yerel malzeme ile, to­pografik konumuna uygun ola­rak bir yükselti üzerinde inşa edilmiştir. 1825 sonbaharından 1826 baharına kadar cami, ilk Yunan parlamentosuna evsa­hipliği yapmıştır.

    Osmanlılar döneminde şe­hir muhtemelen Nauplia veya daha kuvvetli bir ihtimalle Na­poli’den bozma olan, hatta eski Arap coğrafyacılarından İdrisî tarafından da kullanılan “Ana­bolu” ismiyle bilinir. Evliya Çe­lebi de İtalyan ve Frenk lisanın­da buraya “Anapol” denildiğini Osmanlıların ise bundan boz­ma olarak şehri “Anabolu” adıy­la andıklarını belirtir.

    Anabolu ya da Naflion; Mo­ra’da Agrolis körfezinde denize doğru uzanan dil üzerinde bu­lunan bir liman şehridir. Bu kü­çük yarımadada 85 m. yüksek­liğindeki tepe, milattan önce 3. bin sonlarından itibaren bir yerleşme yeri olur. Grek, Roma ve Bizans idaresinde önemli bir liman şehri özelliğini kazanır. 1389’da Venedikliler’in idare­si altına girer. Şehir ve kalesi 3 Ekim 1540 Osmanlı-Venedik Antlaşması sonucu Türklere bırakılır.

    1667’de şehre gelen Evli­ya Çelebi, kaleden ve şehirden tafsilatlı bir şekilde sözeder ve o sırada buranın Girit’e gide­cek asker, zahire ve mühim­matın toplandığı bir üs olması sebebiyle çok kalabalık bir yer olduğunu belirtir. Anabolu, Ev­liya Çelebi’den 19 sene sonra Mora’yı zapta girişen Venedik­liler tarafından tekrar alınır ve Mora’daki Venedik idaresinin merkezi olur. 1715’te Şehid Ali Paşa’nın Mora harekatı sırasın­da ikinci defa Osmanlı hakimi­yetine geçer.

    Günümüzde konserler ve sergiler için kullanılan Mora Yarımadası’ndaki Ağa Camii’nin eski günlerinden kalma kallavi kavuk, caminin haziresinden…

    Ağa Camii’nin inşaı

    İkinci Osmanlı fethinden son­ra Anabolu’daki bütün kilise ve özel ibadethanelerin camiye çevrilmesi emredilir. Bunun so­nucunda daha o sıralarda Ana­bolu’daki cami ve mescid sayısı 9’a ulaşır. Bunlar Sultan Ahmed Camii, Vezîriâzam Şehid Ali Paşa Camii, Sahrınçbaşı Mes­cidi, Bayraklı Mescidi, Bayezi­diyye Mescidi, Elhâc Mustafa Efendi Mescidi, Elhâc Hüseyin Efendi Mescidi, Kastel-i Bah­riyye Mescidi, Palamuda Kalesi Camii idir. Ayrıca Ali Paşa’nın kethüdâsı İbrâhim Ağa Mescidi ve Mektebi, Abdurrahman Ağa Mektebi, Selim Baba Türbe­si, Halvetî ve Cerrâhî tekkeleri ve birçok çeşmenin bulundu­ğu da tesbit edilmiştir. Anabo­lu, 1790’a kadar Mora’da önemli bir idari merkez vazifesi görür; bu tarihten sonra ise korunma­ya daha elverişli bir yer olan Tripoliçe önem kazanacaktır.

    Yunan kaynaklarına göre Ağa Camii, atalarından birinin sakladığı hazineyi bulmak için Venedik’ten Anabolu’ya gelen iki Venedikli genci öldüren bir ağa tarafından 1730’da yaptırıl­mıştır. Ancak ağa, sonrasında bu korkunç davranışından do­layı suçluluk duygusuna kapı­larak, hazinenin altınlarıyla bu camiyi inşa ettirir. Cami, bu ne­denle “Ağa Camii” adıyla bilinir. Ancak ağa, inşaatı izlerken evi­nin ön cephesindeki balkondan düşerek caminin tamamlandı­ğını göremeden ölür.

    Ağa Camii, 1823’te Yunan İhtilâli öncülerinden Kolokot­ranis tarafından işgal edilir ve ilk Yunan Millî Meclisi’nin top­landığı yer burası olur. Bu sı­rada şehirdeki Müslüman halk katledildiği gibi tarihî eserler de tahribata uğrar (Bugün biri kilise, diğeri tiyatro, bir başkası da müze olarak kullanılan mi­naresiz üç cami ve bazı çeşme­lerin tespit edilebildiği Nauplia, Yunanistan’ın önemli bir tu­rizm merkezidir).

    Haziran 1824’te Ağa Ca­mii, Yunan Devleti’nin parla­mentosu olarak kullanılmak üzere onarılır. 21 Eylül 1825’te Vouleftiko (Parlamento bina­sı) açılır ve 1826 baharına ka­dar Yunan Parlamentosu olarak hizmet verir. Bu, binanın en önemli kullanımıdır ve mekan günümüze gelinceye kadar da “Vouleftiko” ismiyle anılmaya devam eder.

    Eski Çınar Meydanı Bugün Sintagma (üstte)adıyla anılan eski Çınar Meydanı’ndan (altta) Ağa Camii’nin görünümü. Yapı, ana kütlesi ve devasa kubbesiyle Osmanlı taşra cami mimarisinin önemli örneklerinden…

    Ağa Camii zaman içinde çeşitli amaçlar için kullanılır. 1831’de Yunan Okulu olarak kı­sa bir süre faaliyet gösterirken, zemin katı hapishane hâline getirilir. 1834’te, krallık döne­minde, Yunan Devrimi’nin iki önemli ismi, Theodoros Kolo­kotronis ve Dimitrios Plapou­tas’ın yargılanması burada ger­çekleşir.

    Nafplio, Yunan devletinin başkenti (1827-1834) olduğun­da önemli ölçüde kamu binası sıkıntısı yaşanır. Dönemin tüm önemli binaları gibi cami, za­man içinde çok farklı fonksi­yonlarda kullanılır: Hapishane, mahkeme, okul, hastane, kışla, dans salonu, müze ve eski eser deposu, konser salonu.

    Yapı, ana kütlesi ve deva­sa kubbesi ile Osmanlı taşra cami mimarisinin önemli bir örneğidir. Yapının zemin katı 10 kare odadan oluşur; üst katı camidir. 20. yüzyılın başlarında bir deprem sırasında yıkıldığı söylenen (!) kubbelerle örtülü bir son cemaat yeri vardı. Son cemaat yerinin görünüşü, L. Lange’nin 1834 tarihli bir gra­vüründe vardır. Caminin ana mekanı ise 8 kenarlı bir alınlık üzerine oturan büyük bir kub­beyle örtülü dikdörtgen bir ha­rim mekanından oluşmaktadır. 1990’lı yıllarda yapılan resto­rasyon çalışmaları sırasında mihrapta kırmızı bir perde çizi­mi bulunmuştur.

    Cami 1994’ten 1999’a kadar önemli bir restorasyon geçirir. Bugün bina konferanslar, kon­serler vb. için bir salon olarak hizmet vermektedir. Nafplio Belediye Sanat Galerisi, yakın zamanda modern sanatçıların resimlerinin yeraldığı bir ko­leksiyonla caminin zemin katı­na taşınır.

    Ağa Camii genellikle halka açık değildir. Çok dikkatli ba­karsanız, avlusunda bu şehre evsahipliği yapmış neredeyse her uygarlığın kültür varlıkları koleksiyonu içinde, bizden de kallavi kavuklu bir mezartaşı başlığını görebilirsiniz!

  • 200 yıldır tarihe gömülen Türk-Müslüman katliamı

    Haccın İslâm’a göre farz olmasının 1390. yılında, Covid-19 salgını nedeniyle bu sene de Suudi Arabistan dışındaki ülkelerden hacı kabul edilmeyecek. 1911’de Osmanlı yönetimi sırasında Kâbe’nin kapısında çekilip dağıtılan bir fotoğraf büyük mesele çıkarmış; Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Osmanlı yöneticilerini İstanbul’a şikayet ederek görevden aldırmıştı. Bugün ise Kâbe yapısı, gökdelenlerin ortasında adeta bir nokta halinde.

    Bundan 200 yıl önce Eflak-Boğ­dan’da başlayıp Mora’da devam eden ve oradan da tüm Yuna­nistan’ı kaplayan “Rum İsyanı” neticesinde, Osmanlı Devleti ilk defa bir düşman devletiyle savaş sonrasında değil, kendi tebaa­sı olan bir milletin ayaklanması neticesinde toprak kaybetmiş­ti. 1821’de başlayan Rum/Yu­nan İsyanı yaklaşık 10 yıllık bir süreç neticesinde bağımsız Yu­nanistan’ın kurulmasıyla sona ermişti. Bu süreçteki Mora-Tri­poliçe katliamı, tarihimizin en acı ve maalesef yeterince çalışıl­mamış, araştırılmamış ve unu­tulmuş hadiselerinin başında gelmektedir.

    Osmanlı yönetimindeki Rumlar, Fatih döneminden be­ri kendilerine tanınan haklar ve imtiyazlar vesilesiyle impara­torluğa bağlı diğer milletlerden farklı bir konumdaydılar ve eği­timli-yetenekli Rumlar devletin üst düzey bürokratları arasına girmekteydi. Rumlar devlet na­zarındaki bu imtiyazlı ve seçkin konumları sebebiyle, genel ola­rak müreffeh ve rahat bir hayat sürmekteydi. Özellikle Fenerli Rum aileler, devlet bürokrasi­sinde önemli görevlere getiril­mekte, bilhassa dış politika ve Divan-ı Hümayun gibi devletin bütün sırlarına vâkıf olacakla­rı mahrem görevlerde istihdam edilmekteydi. Eflak-Boğdan (bugünkü Romanya ve Mol­dova) gibi imparatorluğun iki önemli bölgesi, 1711’den itibaren Fenerli Rum ailelerinden tayin olunan beyler tarafından yöne­tilmekteydi.

    Manya Beyi Petros


    Mora’daki Rum İsyanı’nın liderlerinden,
    kendisini “Sparta Ordusunun Millî Genel
    Komutanı” olarak tanımlayan Manya Beyi Petro Mavromihalis.

    İsyana giden yolda en önem­li aktörlerden biri, 1814’te Rus­ya’nın işgalinde bulunan Ode­sa’da kurulan Filiki Eterya (Dostluk Cemiyeti) adlı, Yuna­nistan’a bağımsızlığını kazan­dırmayı hedefleyen gizli örgüttü. Örgütün amacı Mora’da bir Yu­nan devleti kurmak ve buradan Yunanistan’ın diğer bölgelerini, Ege adalarını hatta Batı Anado­lu ve İstanbul’u ele geçirerek Bi­zans İmparatorluğu’nu yeniden diriltmekti. 1820’de örgütün ba­şında, Osmanlı Devleti’ne Eflak voyvodalığı yapan Kostantin İp­silanti’nin oğlu Aleksandr İpsi­lanti vardı.

    İpsilanti, isyan ateşinin ya­kılacağı yer olarak Mora yerine Eflak-Boğdan’ı tercih etti. Bu tercihin iki sebebi vardı: Rus sınırında olan bu bölgede Rus­ya’nın yardım ve desteğini gör­mek; başta Eflak-Boğdan halkı olmak üzere Balkanlar’daki Sırp ve Bulgar milletlerini de dahil ederek isyana geniş bir mahiyet kazandırmak. Ne var ki İpsilan­ti’nin 21 Şubat 1821’de başlattığı isyanda, beklediği Rus yardımı gelmedi. Fenerli Rum beylerinin idaresindeki Eflak-Boğdan aha­lisi Rumlardan hazzetmedik­lerinden; Sırp ve Karadağlılar da Rum emellerine ve davasına yardımcı olmak istemediklerin­den; isyan hareketi büyümeden Osmanlı kuvvetleri tarafından bastırıldı. İpsilanti Avusturya’ya sığınmak zorunda kaldı.

    Eflak-Boğdan’da neticesiz kalan isyan hareketi üzerine Rumlar ilk plana döndüler; nü­fusun çoğunluğunun Rum ol­duğu ve silahlanmış önemli bir gücün hazır bulunduğu Mora’da isyanı yeniden alevlendirmeye karar verdiler. Zaman ve ortam da uygundu; Mora’daki Osman­lı kuvvetleri isyan eden Tepede­lenli Ali Paşa üzerine gönderil­miş, yarımadada az sayıda mu­hafız kalmıştı. Mora isyanının lideri olarak Aleksandr İpsilan­ti’nin kardeşi Dimitrios İpsilan­ti seçilmişti. Ancak isyanın asıl elebaşıları Fenerli bir Rum olan Aleksandros Mavrokordatos, Manya bölgesindeki Kleftlerin (Rum eşkıyası) reisi Theodoros Kolokotronis, Manya Beyi Pet­ros Mavromihalis, Balyabadra (Patras) Patriği Germanos’tu.

    Mora’daki isyan için belirle­nen tarih, 22 Nisan 1821 Paskal­ya günü idi. Ancak Rumlardaki hareketlilikten şüphelenilmesi ve Kalavrita kasabası Rumları­nın erken harekete geçmesi üze­rine, 4 Nisan 1821’de Aya Larva Manastırı’nda isyan bayrağı çe­kildi. Ayaklanmacılar Kalavri­ta’da 200’den fazla Müslümanı katletti.

    Yıkık cami, katledilmiş Müslümanlar


    Peter von Hess’in çiziminde önde Tripoliçe surlarına bayrağını diken Rum
    isyancı; arkada katledilmiş Müslümanlar, yıkılmış cami…

    Bu katliam haberi Mora’da­ki Türk nüfusun korkuya kapı­larak kalelere sığınmasına yol açtı. İsyan kısa zamanda bütün Mora’ya yayıldı. Çevre adalar­daki Rumlar isyana katılmak üzere Mora’ya geçti. Rum pa­pazları isyanı teşvik ediyor, bu uğurda can verenleri kutsuyor­du. İsyanın liderlerinden olan ve kendisini “Sparta Ordusu’nun Millî Genel Komutanı” olarak tanımlayan Manya Beyi Pet­ros Mavromihalis bölgesinde­ki adamlarıyla harekete geçti. İsyan bir anda Mora sınırlarını aşarak Yunan anakarasında Ati­na ve Eğriboz’a sıçradı. Ege ve Akdeniz’deki adalarda da isyan başladı.

    Tripoliçe, Koron, Moton, Navarin (Anavarin), Lala kale­rine sığınan Müslümanlar ken­dilerini savunmaya çalışıyor­du. Mora’da bulunan Benefşe (Menekşe/Monemvasia) Kalesi de kuşatma altında idi. Hiçbir taraftan yardım alamayan Türk­ler, açlık sebebiyle 5 Ağustos 1821’de teslim oldu. Canlarına dokunulmayacağına dair söz ve­rilmiş olmasına rağmen, kale­deki 600 Türkün çoğu öldürül­dü. Aynı şekilde aman verilerek teslim olmaları sağlanan Nava­rin’deki 3 bin kadar Türk de ka­dın-çocuk denilmeden katledil­di. Vostice kasabası Müslüman­ları kendilerini koruyacaklarına inandıkları Hristiyanlara güve­nip iskeleye inmişlerse de, asiler sözlerini tutmayarak 400 kişiyi öldürdüler.

    Mora’dan gelen katliam ha­berleri üzerine, Sultan 2. Mah­mud hiddete kapılarak bütün Rumların kılıçtan geçirilmesini emretmişti. Devlet ricalinin araya girerek padişahdan reaya­yı bağışlamasını talep etmeleri üzerine suçsuz olanlara doku­nulmaması, isyana katılanların cezalandırılmasına dair irade çıktı. İsyandan haberi olduğu, hatta destekçiler arasında bu­lunduğu iddia edilen Fener Rum Patriği 2. Gregoryos 22 Nisan 1821 günü idam edildi. Kayseri, Edremit ve Tarabya metropolit­leri de Balıkpazarı’nda Kaşıkçı­lar Hanı önünde ve Parmakka­pı’da idam edildiler (O tarihten günümüze kadar patrikhanenin, Gregoryos’un asıldığı orta kapıyı onun hatırasına hürmeten ka­palı tuttuğu söylenmektedir).

    İsyanı başlatan piskopos Patras (Balyabadra) Piskoposu Germanos, Kalavrita’daki Agia Lavra Manastırı’nda Yunan bayrağını kutsayarak isyanı başlatıyor. Tarih: 4 Nisan 1821 (üstte). Mora’da “kleft” adı verilen Rum eşkıya reislerinden, Mora İsyanı’nda isyancılara komuta eden Teodoros Kolokotronis (üstte, solda).

    Mora Valisi iken isyan eden Tepedelenli Ali Paşa üzerine sevkedilen ordunun seraske­ri Hurşid Ahmet Paşa, Mora’da yaşanan facianın baş sorum­lusuydu. Hurşid Paşa isyan ilk çıktığında durumu ciddiye al­mamış, bunu kısa sürede bastı­rılabilecek bir kalkışma olarak görmüştü. Bu sebeple, ailesi ve hareminin bulunduğu Tripoli­çe’yi emniyet altına almak için bir miktar kuvvet göndermekle yetinmişti. Hurşid Paşa’nın ket­hüdası Mustafa Bey ile gönder­diği 3.500 asker, Mora’nın deni­ze doğru uzanan bölümündeki liman şehri Anabolu’ya gelerek isyancıları püskürttü. Anabolu ahalisinin Tripoliçe’nin tahliye edilerek Anabolu’da kalınmasını tavsiye etmesine rağmen, Mus­tafa Bey’in, paşanın hareminin güvenliğini sağlamak üzere emir aldığını söyleyip Mora’nın mer­kezi Tripoliçe’ye gitmesi stra­tejik bir hata olmuştu. Tripo­liçe, yarımada ortasında etrafı surlarla çevrili bir kale olması­na karşın, kuşatıldığında yar­dım alması imkansız bir yerde idi. Anabolu ise deniz kenarında olup takviye ve yardım alınması mümkün bir noktadaydı.

    Tripoliçe’nin nüfusu, çevre köy ve kasabalardan kaleye sı­ğınmış olanlarla birlikte 40 bin kadardı. Savunmada işe yarar 12 bin kadar eli silah tutan kişi var­dı. 50-60 bin isyancı tarafından kuşatılan Tripoliçe 5 ay daya­nabildi. Yardıma giden Bayram Paşa idaresindeki imdat kuvveti, 7 Eylül 1821’de daha yoldayken isyancılara mağlup olup geri çe­kilmek zorunda kaldı.

    Tripoliçe’deki Müslümanlar, ümitleri tükenince isyancılar­la anlaşma yolu aradılar. Onları İzmir’e nakletmek için 5 milyon akçe para talep edilmişti. Ancak bu sırada, kaledeki 2 bin Arna­vut askerin komutanı Elmas Ağa isyancılarla gizlice görüşe­rek anlaşmış; canlarına doku­nulmadan çıkıp gitmelerine izin verilmesi şartıyla kaleyi ter­kedeceğini bildirmişti. 5 Ekim 1821 tarihinde seher vakti Arna­vut askerleri kale kapılarını açıp dışarı çıkarken isyancılar şeh­re girmeye başladı. İsyancılar 3 gün boyunca görülmemiş bir vahşetle katliama giriştiler. Şe­hirdeki çoğu savunmasız 40 bin Türkün neredeyse tamamı vah­şice katledildi (Batılı kaynaklar katledilen insanların sayısını 20 bin civarında vermektedir). Esir alınan çoğu kadın iki bin kişi şehrin dışında bir vadiye götü­rülerek orada katledildi. İsyancı liderlerinden Theodoros Ko­lokotronis hatıratında o günkü katliamı soğukkanlılıkla anlatır­ken; “Kasabanın içinde katlia­ma başlamıştı. Kale kapısından hükümet binasına gelinceye ka­dar atımın ayakları asla toprağa değmedi. Tripoliçe’nin çevresi 5 kilometreydi. İçeri giren ger­çek sahipleri [Rumlar], Cuma gününden Pazar gününe kadar erkekleri, kadınları ve çocukla­rı kesti ve katletti. 32 bin kişinin öldürüldüğü bildirildi. Bir kleft doksan kişiyi öldürmüş olmakla övündü” diye yazmıştı.

    Kuşatma altında Tripoliçe Tripoliçe’nin Rum isyancılar tarafından kuşatılması sonrasında vahşetten mezarlarında yatan
    ölüler de nasibini almış, Rum eşkıya Müslüman mezarlarını kazarak ölülerin kemiklerini çıkarıp yakmıştı.

    Katliamdan sadece fidye ve­rebilecek varlıklı ve zengin kişi­lerle aileleri kurtulabildi. Bunlar, önceki Mora valisi ve Tepede­lenli ile mücadele eden ordunun seraskeri Hurşit Paşa ile yerine gelen yeni vali Mehmet Paşa’nın aile ve harem halkı ve Tripo­liçe’nin ileri gelen kişileriydi. Tamamı 97 kişi olan bu esirler yüklü miktarda fidye karşılı­ğında canlarını kurtarabilmişti. Tripoliçe’deki vahşetten mezar­larında yatan ölüler de nasibini almış, Rum eşkıya Müslüman mezarlarını kazarak ölülerin ke­miklerini çıkarıp yakmıştı.

    Mora’daki isyanı başlan­gıçta layıkıyla değerlendireme­yip ciddiye almayan; isyancıla­rı “sille-tokat yola getireceğine” inanan ve bu yüzden hadisenin büyüyüp önü alınamaz hale gel­mesinde baş sorumlu kabul edi­len Hurşit Ahmet Paşa; Tripoli­çe’nin düşmesinden 1 yıl sonra, Kasım 1822’de hakkında çıkan idam fermanını haber alınca celladını beklemeden zehir içe­rek intihar etti.

    Mora’ya devlet tarafından ciddi müdahale ancak Tepe­delenli Ali Paşa isyanı sona er­dikten sonra yapılabildi. Farklı yerlerden toplanabilen askerî kuvvet Mora’ya sevkedildi. Bu sırada Mora’da civardan ve ada­lardan gelen destekçilerin de ka­tılımıyla isyana karışanların sa­yısı 100 bin kişiye çıkmıştı.

    1822’de Mora valiliği ve se­raskerliğine tayin edilen Drama­lı Mahmut Paşa, Korint Boğa­zı’nı emniyete aldıktan sonra Anabolu’yu isyancılardan te­mizledi. Ancak bu kısmi başarı­lar sürdürülemedi. Donanmanın yetersizliği yüzünden deniz yo­lunun kullanılamaması Mora’ya ikmali zorlaştırıyordu. Kaleler­deki muhafız askerler ve Müslü­man ahali ciddi açlık tehlikesine maruz kalarak ya açlıktan ölmek veya Rumlara teslim olmak se­çeneği ile karşılaşmıştı.

    1828’de Mora’yı işgal eden Fransız askerlerinin harabe halindeki Tripoliçe’ye girişi. Önde şehri çevreleyen kale surları, arkada iç kale görünüyor.

    Mora ve Yunanistan’ın di­ğer bölgelerinde çıkan isyanın bir türlü bastırılamaması; ye­terli kuvvetin bölgeye gönderi­lememesi; Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu acizliği bütün çıplaklığı ile ortaya çıkarmış­tı. Nihayet 1825’te Mısır Vali­si Kavalalı Ali Paşa’dan yardım istendi. Kavalalı, Girit ve Mora valiliklerinin kendisine verilme­si şartıyla oğlu İbrahim’i Mısır askeri ve donanması ile Mora’ya gönderdi. Eğitimli Mısır askeri ile Mora’ya çıkan İbrahim Paşa, aldığı sert tedbirlerle kısa za­manda Manya bölgesi hariç Mo­ra’da hakimiyet sağladı.

    Ancak Mısır askerinin Mo­ra’ya müdahalesi, o zamana ka­dar fiilen ve doğrudan isyana müdahale etmeyen Avrupa dev­letlerinin tutumunun değişme­sine yolaçtı. O zamana kadar Avrupa hatta Amerika’dan Yu­nan isyanına maddi ve manevi yardımlar akmaktaydı. Gönüllü olarak isyana katılanların sayısı oldukça fazlaydı. “Philhellenic” diye tabir edilen bu romantik Yunan/Helen sempatizanları arasında Albay Fabrier, Richard Church, İngiliz şair Lord Byron, İngiliz subayı George Finlay, Fransız topçu subayı Raybaud, İngiliz subayı Thomas Gordon gibi tanınmış isimler vardı. Av­rupa’dan Amerika’ya kadar pek çok ülkeden gelen 1000’den faz­la “meşhur” gönüllü, Yunan da­vası uğruna isyana katıldı. Ne var ki bu “Helen dostları”nın önemli bir kısmı isyan sırasın­da tanık oldukları vahşet ve in­sanlık dışı muameleler nedeniy­le hayalkırıklığına uğrayacak, o korkunç günlerin kabusundan hayatları boyunca kurtulama­yacaktı.

    1827’de İbrahim Paşa isyanı tam yatıştırmak üzereyken Av­rupalı devletlerin müdahalesi somutlaştı. İbrahim Paşa’nın is­yanı bastırırken uyguladığı şid­det ve zulme son vermek iddia­sıyla İngiltere, Fransa ve Rusya biraraya gelerek Sankt Peters­burg Protokolü’nü imzaladılar. Osmanlı Devleti’nin, bağımsız bir Yunanistan’ın kurulması yönünde atılan ilk adım sayıla­cak bu protokolü yoksayması üzerine; üç devlete ait mütte­fik donanma Mora’yı abluka altına alarak 20 Kasım 1827’de Navarin limanında demirli du­ran Osmanlı-Mısır donanma­sını ani bir baskınla yakarak yoketti. Karaya çıkarılan Fran­sız ordusu Mora’yı işgal etti. Os­manlı Devleti’nin Sankt Peters­burg protokolünü uygulamayı reddetmesi, Rusya ile 1828-29 Harbi’nin de çıkmasına sebep oldu. Yeniçeri Ocağı’nı lağvet­miş, düzenli ordusunu teşkiledememiş Osmanlı Devleti için bu harbin neticesi belliydi. Mu­harebelerde uğranan ağır yenil­giler neticesi Rus orduları batı­da Edirne’yi doğuda Erzurum’u işgal etti. Rus ordusunun İstan­bul’a yaklaşması üzerine yapı­lan antlaşmada, eli kolu bağlı Osmanlıların önünde kendisi­ne dikte edilen Yunanistan’ın özerk yönetimini kabulden baş­ka yol kalmamıştı. 1830’da İn­giltere, Fransa, Rusya arasında imzalanan Londra Protokolü ile Yunanistan’ın tam bağımsızlı­ğı ilan edildi. Üç devletin aldı­ğı bu karar, 1832’de imzalanan antlaşma ile Osmanlı Devleti’ne kabul ettirildi.

    Yaklaşık 10 yıl süren isyan dönemi sona erdiğinde, başta Mora olmak üzere tüm Yunanis­tan topraklarında Türklerden eser kalmadı. Çoğunlukla kat­ledildiler; sağ kalanlar göçe zor­landı. İsyan neticesinde Mora’da Türklerin sahip olduğu mal, arazi ve emlak Rumların eline geçti. Mora’da yüzyıllar boyun­ca tesis edilen Müslüman-Türk medeniyetinin kültür mirası, mezarlıklara varıncaya kadar yokedildi.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-119.png
    İngiliz şair Lord Byron’ın Missolonghi’de Rumlar tarafından karşılanması. Byron, bir Yunan hayranı olarak tüm servetini Yunan davasına adamıştı.

    PADİŞAHIN HATT-I HÜMAYUNU

    Sultan 2. Mahmud’un acil müdahale kararı

    Katliam haberini alan 2. Mahmud’un, kendisine gelen yazının hemen üzerine sadraza­ma hitaben yazdığı 9 Ocak 1822 tarihli yazı.

    “Manzûrum olmuşdur.

    Bu maddeler yürek dayanur madde değildir.

    Gidecek sefâin ve asker ve mühimmat her ne ise bir kadem akdem (bir an önce) Boğaza cem‘ olub orada dahi eğlenmeyerek hemen çıkmaları esbâbı ne ise icrasına ihtimâm ve gayret eyle­yesiz.

    Bu kadar ümmet-i Muhammed telef oldu. İmdad farz olmuş iken kimsede gayret görmem. Mehmed Paşa’ya yüzellibin guruş azdır. Beşyüz kese akçe gönderesun”.

    (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, HAT, 877/38842)

    TANIKLIKLAR VE TARİHÇİLER

    Eğer Türkleri öldürmeseydik onlar bizi katledecekti!..

    Katliamın kimi tanıkları ve kimi tarihçiler, yaşananları hafifletmeye bile çalışmadan, öldürülen sivilleri suçladı! Az sayıda Batılı tarihçi, yaşananları objektif biçimde değerlendirdi.

    Bundan 200 yıl önce Mora Yarımadası’nda yaşanan katliam, gerek hemen o dönemde gerek sonrasında, özellikle görgü tanıklarının yazdıklarıyla, ayrıntılarıyla kanıtlanmıştı. Bu tanıkların arasında, bizzat Yunan isyancıları destekleyen ve Batı Avrupa’dan gelen pan­helenik yazarlar vardı. Bunlardan kimisi, tanık oldukları hadiselerden sonra hayalkırıklığı ve nefret içinde ülkelerine dönmüştür. Kimisi ise, maalesef yaşanan katliamı rasyonalize etmeye çalışmıştır.

    Fransız tarihçi Camille Leynadier 1847’de Toplumların Tarihleri ve Devrimler kitabının 135. ve 136. sayfalarında “Yunanlılar yüzyıllar boyunca yuttukları hakaretleri adeta bir kan gölünde boğdular. Onca yıllar boyunca ve sayısız biriken borçlar, bir gecenin ve bir şehrin dar alanında ödetildi. Kurbanların kızgınlığının nerelere kadar gitmiş olduğu gözlenmemiş olsaydı, Müslüman baskısının nerelere kadar uzanmış olduğu da her zamanki gibi görmezden gelinmiş olacaktı” diye yazmış, yazabilmiş­tir. Aynı şekilde birçok “Yunansever” Batılı yazar da, Tripoliçe’de yaşanan vahşetin daha önceki “Türk zulmü”ne bir cevap olduğunu iddia ederek, bir “acı yarıştırma” yaklaşımını desteklemiştir. Bunlar arasında “eğer Türkler öldürülmesiydi, Yunanlıları katledeceklerdi” diyecek kadar alçalmış örneklere rastlamak da mümkündür.

    Yine de yıllar öncesinden bugüne kadar bağımsız tarihçilerin konuyla ilgili kitap ve yorumları, yaşanan büyük katliamın niteliğini açıkça gözler önüne serer:

    “1821 Nisan ayında Yunan Yarımada­sı’nın her tarafına yayılmış, tarımla uğraşan 20 binin üzerinde Müslüman yaşamaktaydı. İki ay geçmeden bunların çoğunluğu kadın, çocuk denmeden acımasızca ve pişmanlık duyulmadan vahşice katledilmişti. Şimdi bile yoldan geçen seyyahlara taş kümelerini gösterip, ‘İşte şurada Ali Ağa’nın konağı vardı ve biz onunla birlikte ailesini ve hiz­metkârlarını burada kestik’ deyip; bir gün bu yaptıklarından ötürü kindar bir öfkeyle kar­şılaşacağını hiç düşünmeden, bir zamanlar Ali Ağa’ya ait olan tarlaları sakince sürmeye koyulan yaşlı adamlara rastlarsınız. İşlenen suç bir ulusa aitti ve doğurduğu huzur bozu­cu sonuçlar ne olursa olsun, telafi etmesi o ulusa ait bir davranış biçimi olarak o ulusun vicdanında yer etmeliydi”.

    (History of the Greek Revolution, Londra, 1861)

    İngiliz tarihçi W. Alison Phillips:

    “Tripoliçe’deki perişan Türk halkı, üç gün süreyle vahşi haydutların hırs ve zul­müne maruz bırakıldı. Yaşına ve cinsiyetine bakılmadan hepsi katledildi. Kadınlarla çocuklar dahi öldürülmeden önce işken­ceden geçirildiler. Katliam öylesine büyük ölçekteydi ki, çetecilerin lideri Kolokotro­nis’in kendisi bile, ‘Kasabaya girdiğimde yukarı hisar kapısından başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi’ demektedir. İlerlediği zafer yolu, cesetlerden oluşan bir halıyla döşenmişti. İki günün sonunda, sağ kalabilen feci haldeki 2.000 kadar her yaş ve cinsiyetten Müslüman, bilhassa kadın ve çocuklar merhametsizce toplanıp, yakında­ki bir dağdan uçuruma yuvarlandı ve orada sığır gibi parçalandılar”.

    (The War of Greek Independence, 1821 to 1833, New York, 1897)

    İngiliz tarihçi William St. Clair:

    “Yunanistan Türkleri, kendilerinden sonra çok az iz bıraktılar. Onlar ansızın ve tamamen 1821 yazında yok oldular. Bu yok oluş tüm dünyanın gözlerinden uzak oldu ve arkalarından ağlanmadı. 20 binden fazla erkek, kadın, yaşlı, çocuk Türk, kendi komşuları Rumlar tarafından birkaç hafta içinde katledildiler. Bu katliam acımasızca, kasten ve tereddütsüz hayata geçirildi… Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler, kısa bir sürede öldürüldüler; yakılan evleri, cesetlerinin üzerine yıkıldı. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki şehre sığınmaya çalı­şanlar da, isyancı güruh tarafından yollarda öldürüldüler. Küçük kasabalarda Türkler, evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalıştılarsa da bunlardan pek azı kurtula­bildi. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak, hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren âsilere teslim oldular, ama yine de öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal öldürülüyor, kadınlarla çocuklar köle olarak dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülüyorlardı. Mora’nın her yanında sopa, orak ve tüfeklerle silahlı Rumlar çevre­yi dolaşarak öldürüyor, yağmalıyor ve ateşe veriyorlardı. Çoğu kez Ortodoks papazlar onlara önderlik ediyor ve sözde kutsal eylemlerinde onları kışkırtıyordu”

    (That Greece Might Still Be Free: The Philhellenes in the War of Independence, Cambridge, 2008).

    Amerikalı tarihçi Justin McCarthy:

    “Yunanistan’daki Türklerin ölümü, savaş zayiatı değildi. Yunan çetelerinin eline geçen tüm Türkler, kadın ve çocuklar dahil katledilmişlerdi. Tek istisna, köle olarak alı­konan bir kaç kadın ve kızdan ibaretti. Bazen savaş sarhoşluğu içinde ve eski efendilerin düştüğünü görmek arzusuyla Türkler derhal öldürülmüşlerdi ama katliamların çoğu planlı ve serinkanlılıkla işlenmişti. Şehir ve kasabaların tüm Türk nüfusu toplanıp şehir dışına yürütülmüş ve kuytu yerlerde boğaz­lanmışlardı”.

    (Ölüm ve Sürgün, TTK, Ankara, 2014)

    TARİH-İ CEVDET (1884)

    Yaşayanları katlettiler mezardakileri yaktılar

    Acı hadiselerden 63 sene sonra, vakanüvis Ahmet Cevdet Paşa’nın eserinden Mora’da yaşananların özeti: “… Müslümanların bu hal-i pür-melâli üç gün devam etti ve bu müddet zarfında Yunan eşkıyası ehl-i İslâm’a karşı öyle vahşiyâne muameleler icra ettiler ki anlatması derin bir elem verir… Yunan eşkıyası, dirilere yaptığı vahşice hareketlerle yüreğini soğutamamış, Müslüman mezarlığını kazarak ölüleri dışarı çıkarıp yakmıştır. Velhasıl Mora eyaletinin merkezi olan Tripoliçe ahalisinin çoğu böyle mazlum ve mağdur olarak mahv olup gitmiştir…”