Eşrafın mal-mülk sahibi olması bize mahsus değildir. İngilizcedeki “gentry” sözcüğü soyu-sopu belli bir aileye işaret etse de, ailenin mal-mülk sahibi olması önşarttır. Çincedeki “shi” sözcüğünde yetişmiş kişi vurgusu olsa da, toprak sahibi olmayan söz sahibi de olamazdı. 16. yüzyılda yaşanmış bir hadise, Çinli Zhang’ın akrabasının cenazesini mal-mülk sahibi birinin “yanına” defnetmesiyle başlar.
Özenle müşterilerin beğenisine hazırlanmış “yeni akım” bir restoran sahibi dert yanıyor: “Rezervasyon yapanlar ne Michelin sertifikalı şefimizin kim olduğunu ne de mönüde neler bulunduğunu soruyor. Tek öğrenmek istedikleri ‘kimler geliyor?’ Sonra da, önemsedikleri kişinin masasına yakın bir masanın rezerve edilmesini istiyorlar”.
Magazin basınından bildikleri şan-şöhret sahibi kişilere yakın oturmak istemeleri “komşuda pişer bize de düşer” görüşüyle mi ilgili tabii bilemeyiz. Ancak benzer bir şekilde günümüzde mevki ve iktidar sahiplerine yanaşanlar için “yandaş” terimi kullanılıyor. TDK sözlüğü “yandaş”ı “birinden yana olan veya bir düşünceye, bir isteğe katılan, onu destekleyen kimse, yanlı, taraflı, taraftar” şeklinde tanımlıyor. Ancak bu tanımlama “yandaş” olan kişinin özlemleri, beklentileri ve kazanımlarını içermemektedir. Evvelce bir de “yanaşma” sözcüğü vardı; o da bir çiftçinin yanında çalışan işçi için kullanılıyordu. Buradan da, işçinin çiftçiye yanaşarak ileride bir çiftçi olma beklentisi içinde olduğu çıkarsamasında bulunabiliriz. Bütün bu durumlarda bir beklentinin, bir kazanımın sözkonusu olduğu gözlemlenmektedir.
Hocasına yanaşarak ondan feyz almak isteyen, talep eden kişiye eskiden talebe (talepte bulunan) denilirdi. Bunda da bir “yanaşma” durumu vardır ama, buradaki fiziki ve maddi bir şekilde ifade edilemez. Eskiden asistanlardan “hocalarının çantasını taşıyan kişiler” olarak sözedilmesi bu özenli, beklentili ilişkileri mücessem, elle tutulur, somut bir şekilde değerlendirmek isteği ile ilgiliydi herhalde. Bu durumda özendiğimiz şan-şöhret sahibi kişilerden elimize, bilgi dışında pek bir şey geçmeyeceğinin farkındayızdır.
Öte yandan mevki, iktidar, mal-mülk sahibi kişiler daha farklı bir kategoridedir. Onlarla ilişkiden beklentilerimiz somuttur. Hâl böyle olunca, “tarihte mal-mülk sahibi kişiler kimlerdi?” diye sorunca, aklımıza ilk gelen “eşraf” olur. Eşraf tabii şerefliler demektir ama, malsız, mülksüz, nüfuzsuz bir eşrafın “kendisine faydası olmadığı için”, ondan pek bir beklentimiz olmaz.
Eşrafın mal-mülk sahibi olması sadece bize mahsus değildir. İngilizcede kullanılan “gentry” sözcüğü soyu-sopu belli bir aileye işaret ederse de, aslında o ailenin mülk sahibi olması önşarttır. İngilizcedeki “gentry”, Çin’de “shi”dir. “Shi” sözcüğü Konfüçyanist felsefe ve klasikler çerçevesinde yetişmiş kişi anlamına gelirse de, gene devreye toprak sahibi olmak girer; yani “shi” topraksız olursa, sadece okumuş-yazmış, kendini yetiştirmiş kişi anlamına gelir.
Böyle kendini yetiştirmeye çalışan ve eşrafa özenen ancak mal-mülk sahibi olmayan Zhang adlı birinin 15. yüzyıl sonlarında yaşadıkları, özentinin nerelere kadar gidebileceğinin güzel bir örneğidir. Zhang ölen bir yakınını, eşraftan olmasa da mal-mülk sahibi birinin mezarına gömer. Anlaşılan, bugün artık Türkçeye de girmiş olan “feng şui” açısından pozitif enerji saçan bir yerdeki mezardan kendi ailesi için de yararlanmak istemiştir. Zhang’ın yaşadığı güney Çin’de, “uygun” bir mezar yeri için kıyasıya bir rekabet vardır. Zira bu türlü mezarlar “feng şui” üstadları tarafından o bölgenin havası, suyu ve evren içindeki enerji durumu araştırılarak seçilmektedir. Böyle bir mekanın ölenin ahfadına her türlü yararlar ve iyi şans sağlayacağına inanılır. Neticede, akrabasını “bahtlı mezar yandaşı” yaparak ailesine güvenilir bir gelecek sağlamak isteyen Zhang, toprak sahibi Wang tarafından dava edilir. Normalde bu türlü davalar yerel olarak halledilirken, iki tarafın da rüşvet vermesi ve birbirinden yüksek mercilerin “kayırması” sonucu iş büyür. Mesele 1499’da yılında Ming imparatorunun huzuruna kadar gelir (T. Brook 2010, s. 157-159). Sonuçta toprak sahibinin haklı olduğu kararı çıkar. Kısacası her ne kadar mezarda “yandaş” arama duygusu elle tutulamayan soyut bir kavramsa da, dava somut bir mülkiyet hakkı ile sonuçlanır.
Görülüyor ki, ailenin soyunun önemli olduğu İngiltere’de “gentry”, şeref meselesinin ön planda tutulduğu bizde “eşraf” ve okumuş olma ve bilgeliğin ağır bastığı Çin’de “shi” olarak ifade edilen kültürel farklılıklar, esasında aynı gerçeğin farklı coğrafyalardaki yansımalarıdır.
Amazon Prime Video yapımı “The Underground Railroad” (Yeraltı Demiryolu) Amerika’nın güney eyaletlerinden köleliğin yasaklandığı kuzeye doğru bir özgürlük yolculuğuna çıkan siyah kölelerin kurdukları dayanışma ağını alıp, gerçek bir yeraltı demiryolu olarak somutlaştırıyor. Ülkeyi baştan başa kateden trenin penceresinden dışarı bakıldığında tek bir manzara görünüyor: Her yeri kaplayan dipsiz bir karanlık..
If Beale Street Could Talk ve “Moonlight”ın Akademi ödüllü yönetmeni Barry Jenkins, çifte Pulitzer’li yazar Colson Whitehead’le buluşursa ne olur: Amazon Prime Video yapımı “The Underground Railroad” sorunun cevabı… Siren Yayınları’nın Yeraltı Demiryolu adıyla bastığı romanın aslına sadık bir uyarlaması olan 10 bölümlük yapım, kurgusuyla klasik bir diziden çok görsel bir roman hissi veriyor. İçsavaş öncesinden başlayarak, plantasyonlarda çalıştırılan siyahların güney eyaletlerinden köleliğin yasak olduğu kuzeye kaçmak için kullandıkları yeraltı rotalar ve güvenli evler sistemi, dizide hakiki bir “yeraltı demiryolu” olarak somutlaştırılmış. Georgia’dan Indiana’ya uzanan bu mistik rotada Cora (Thuso Mbedu) ve Caesar (Aaron Pierre) ile köle avcısı Ridgeway (Joel Edgerton) arasındaki kovalamacanın, yan hikayeler ve geriye dönüşlerle kesintiye uğraması, dizinin de raylardan sapıp aynı bir demiryolu ağı gibi genişlemesine neden oluyor. Her durakta, ülkenin dörtbir yanına sinsice yayılmış ırkçılığın ayrı bir tezahürü de hikayeye ekleniyor.
Gerçekte ise “Yeraltı Demiryolu” hakiki bir demiryolu değil, kaçaklara çeşitli şekillerde yardım eden siyah ve beyaz kölelik karşıtlarının oluşturduğu yerel ağlar için kullanılan bir metafordu. Bu zorlu yolculukta kaçakları güvenli evlerde saklamaktan para toplamaya çeşitli yardımlarda bulunanlar “kondüktör” olarak anılıyordu. Dizinin karakterlerinden hiçbiri gerçek hayatta varolmuş değil; ama hepsinde Harriet Jacobs’tan Frederick Douglas’a başarılı olmuş meşhur kaçış hikayelerinden alıntılar var. Douglas’ın hareket eden bir trene atlaması, Jacobs’ın yedi yılını bir tavanarasında saklanarak geçirmesi Cora’nın hikayesine giren gerçek hayat kesitlerinden…
THE UNDERGROUND RAILROAD
YÖNETMEN: BARRY JENKINS SENARYO: COLSON WHITEHEAD OYUNCULAR: THUSO MBEDU, CHASE W. DILLON, JOEL EDGERTON, FRED HECHINGER, PETER MULLAN
Dizi, Kaçak Köle Yasası’nın kabul edildiği 1850 yılı civarında geçiyor. Özgür eyaletlere yerleşen kaçaklara ve onlara yardım edenlere ağır cezalar biçen acımasız mevzuat, dizide de açıkça anlatılıyor. Hikayeyi güçlendirmek için bu dönemde henüz başlamamış olan öjenist hareket ve zorla kısırlaştırma gibi detaylar eklenmiş; ama Tuskegee Sifilis Araştırması; 1898’de Wilmington’da ve 1921’de Tulsa’da varlıklı siyahlara yönelen şiddet, dönemin gerçekten yaşanmış dönüm noktaları… Bu kronolojik karmaşa, köleliğin sona ermesinin ırkçılığın sonu olmadığını hatırlatmak için bilinçli olarak seçilmiş gibi görünüyor. İlk bakışta Whitehead’in hayalî Güney Carolina’sı kölelik karşıtı beyazların, özgürlüğüne yeni kavuşmuş siyahlara eğitim ve istihdam sunduğu güvenli bir liman izlenimi veriyor. Ancak kahramanlarımızın da çok geçmeden farkına varacağı gibi şekerle kaplı sözlerinin üstü biraz kazınınca altından yine beyaz üstünlüğüne olan inançları çıkıyor. “Önce kadınlara, sonra herkese uygulanacak stratejik kısırlaştırmalarla, uykumuzda boğazlanma korkusu olmadan onları zincirlerinden kurtarabiliriz” diyen sarhoş beyaz doktorun söylediği gibi…
Bu kurgu dünyada köleliği tamamen yasaklayan ilk beyaz eyalet Kuzey Carolina ise aslında 19. yüzyılın Oregon’unu anlatan bir distopya… Oregon 1843’te köleliği yasaklamış, ama siyahların eyalette kaldıkları her 6 ay için en az 29 kez kamçılanması şartıyla özgür siyahları kapı dışarı etmişti.
“Bu ülkenin neyin üzerine kurulduğunu anlamak istiyorsan, trenle yolculuk etmelisin. Hızlanırken dışarı bak ve Amerika’nın gerçek yüzünü göreceksin” demişti bir tren kondüktörü Cora’ya. Ama onun da bizim de farkettiğimiz gibi dışarıda her yeri kaplayan karanlıktan başka bir şey yoktu.
Özgürlük treninin beyaz-siyah kondüktörleri Güney’den Kuzey’e kaçan siyah kölelere yardım edenlerin oluşturduğu “Yeraltı Demiryolu” isimli dayanışma ağında kölelere yardım edenler genellikle beyazlardan ibaretmiş gibi gösterilse de, gerçekte “kondüktörler” arasında hem siyahlar hem de beyazlar vardı.
2000’li yıllara kadar İstanbul-Bâbıâli yokuşundan aşağıya inerken İran Konsolosluğu duvarına dayalı tezgahlarda görülen halk kitapları, cenknameler, inananlarla kafirler arasındaki savaşları anlatır. Naif görsel malzemeleri, kahramanlık temalı kapakları, ucuz maliyetli kağıt malzemesi, vurucu ve dikkati çekici isimleriyle cazip bir yayın kolu haline gelen bu kitaplar, bir dönemin “best-seller”larıdır.
A. Şevket Gülsever’in H. Ali’nin Cenklerinden: Ecel Kuyusu (1940);
Daniş Remzi Korok’un Sıffin Muharebesi (1947);
Abdullah Şenyıldız’ın Üç Yol Cengi (1981);
Şadan Enis’inBillûr’u A’zam ve Haverzemin Cenkleri (1944);
G. Tanrıkulu’nun Zaloğlu Rüstem ve Kan Deryası (1975);
Muharrem Zeki Korgunal’ın Hâverzemin ve Bilûru Âzam Cengi (1935) isimli cenknamelerinin kapakları…
Türk kültür ve inanç dünyasında cenknameler önemli bir yer tutar. İlk örnekleri 13. yüzyıla kadar giden bu eserler, önceleri İslâmiyet’in tanıtılması için kaleme alınmış; daha sonraları ise liderlik, askerî başarı, üstün kişilik, güç ve kuvvetli önderlik gibi duygu ve nitelikleri ifade eden dinî kahramanlık hikâyelerine evrilmiştir.
Muharrem Zeki Korgunal’ınKan Kalesi (1946);
Aynı yazarın Nehrevan Cengi (Hz. Ali ile Haricilerin mücadelesi) (1981)
“N. B.” olarakgeçen yazarın Hazreti Ali’ye Meydan Okuyan Kız (1981);
Dindar, vatansever, kahraman insan tipini Hazreti Ali gibi bir İslâm büyüğünün şahsında simgeleştiren eserler, Anadolu-Türk toplumunda geniş kabul görmüştür. Kimi zaman anonim kimi zaman bir yazar tarafından kaleme aldığı saptanan bu eserlerin yüzyıllar boyunca hem yazılı hem de basılı örneklerine rastlanır. Dede Korkud, Danişmend Gazi gibi destan kahramanlarının sazlı-sözlü anlatılarını terennüm eden ozanlardan günümüze, Türkiye Cumhuriyeti’ne bu konuda yüzlerce eser görmek mümkündür.
Cumhuriyet döneminde özellikle İstanbul’da Beyazıt ve Babıâli çevresindeki kitapevleri Hz. Ali cenknamelerini sıkça basmışlardır. Bu eserlerde Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Fatıma, Muhammed b. el-Hanefi gibi önemli şahsiyetler kahraman tipler olarak karşımıza çıkar. Kahramanlar daima iyiyi, güzeli ve doğruluğu sembolize eder. Mücadele, inananlar ile kafirler arasındadır. Eserlerde müslim-gayrimüslim çatışması görülür. Hem düzyazı hem de şiirsel olarak kaleme alınmış cenknamelerden, daha çok düzyazı olanları cumhuriyet döneminde basılmıştır.
2000’lere kadar Bâbıâli’de köklü kitapçılar tarafından da basılan bu halk kitapları evlerde, köy kahvelerinde, umuma açık mekanlarda yüksek sesle topluca okunan, halkın ve ailenin dinî-millî duygularına hitap eden ve çok satan bir yayın ekolü hâlini almıştır. Naif görsel malzemeleri, zaman zaman savaş-kahramanlık temalı kapakları, ucuz maliyetli kağıt malzemesi, vurucu ve dikkati çekici isimleriyle ticari anlamda cazip bir yayın kolu olmuştur.
Bâbıâli yokuşundan aşağıya inerken İran Konsolosluğu duvarına dayalı tezgahlarda teşhir edilerek satılan bu halk kitaplarına günümüzde artık rastlanmamaktadır. Birbirini hem içerik hem kapak hem de başlık olarak taklit eden, hatta “birbirinin korsanı” diyebileceğimiz bu cenknamelerin bazıları imzalı bazıları ise rumuzlu olarak basılmıştır.
“N. B.” kısaltmasını kullanan yazarın Hazreti Ali Kıyamcılara Karşı (1981);
Selami Münir Yurdatap’ın Hz. Ali’nin Yemen Cengi (1981);
Hazreti Ali ve Cemel Cengi (1981);
Hazreti Ali’nin Hilâfeti ve Hz. Osmanın Kanlı Gömleği (1966);
İsimsiz yayımlanan Muhammed Hanefi Cenkleri (1941);
Hazreti Ali Zerrin Kalesinde, Kesik Başın İntikamı (1982) başlıklı kitapları…
Bu tür kitapları firma imzasını koyarak yayımlayan en büyük yayınevi İstanbul Maarif Kitaphanesi’dir. Çoğunlukla 48 sayfalık kitapçıklar halinde basılan bu eserleri en son 1992’de Hazret-i Ali Cenkleri adı altında 448 sayfalık bir külliyat olarak basmıştır. Eserleri kaleme alanın yazılı olmadığı kitap, bu yayınevinin 1992’ye kadar bastığı bu tür kitapların biraraya toplanmış hâlidir.
Bâbıâli’de başta İstanbul Maarif Kitaphanesi olmak üzere Emniyet Kitabevi, Sağlam Kitabevi, Ayyıldız Kitabevi, Ak Pınar Yayınevi, Bozkurt Kitabevi, Abdullah Şenyıldız Kitabevi gibi yayımcılar cenknamelerden bol bol basmış, halka ulaştırmıştır. Baskı adetleri ve baskı sayıları henüz bilgimiz dışında olan bu eserlerin toplu bir bibliyografyası da yoktur.
Bâbıâli’de Selami Münir Yurdatap, Daniş Remzi Korok, G. Tanrıkulu, Muharrem Zeki Korgunal, Şadan Enis, Alaattin Sağlam gibi imzalar bu eserlerin üretken yazarlarıdır. P. G., N. B., P. G., M. P., Ay ile Yıldız gibi rumuzlu imzalara da bu tür kitaplarda rastlanır. Bazıları hem içerik hem de tasarım olarak birbirilerinin kötü taklidi sayılabilecek eserler, ilginç kapaklı, din ve kahramanlık içerikli, halk kitlelerine hitap eden ucuz halk kitapları olarak Bâbıâli tarihinde yerlerini almışlardır.
Güler Sabancı, Türkiye’nin önde gelen iş insanlarından biri. Türkiye’nin en köklü sanayi yapılarından birinin 3. kuşak patronu Güler Hanım; Sabancı Grubu’nun özellikle tarihî mirasın korunması, gelecek kuşaklara aktarımı ve bunun sağlanması yolunda gerçekleşen-gerçekleşecek eğitim ve kültür faaliyetlerini anlattı. Dünden bugüne bir metot ve vizyon geleneği…
Sabancı Topluluğu’nun, özellikle günümüz pandemi koşullarında iktisadi-kültürel faaliyetleri, öncelikleri nasıl evrildi-güncellendi?
Türkiye ve dünya pandemi ile birlikte gerçekten çok zor bir süreçten geçiyor. Bugün, aşı çalışmalarıyla tünelin sonundaki ışığı görmeye başlasak da pandeminin etkisi daha uzun yıllar toplumsal hayat üzerinde etkili olmaya devam edecek.
Bu süreçte ne yazık ki dünyadaki bazı toplumsal kazanımların kaybedildiğini, eşitsizliklerin arttığını, dijitalleşmenin gücünden bahsederken teknolojiye erişim noktasında toplumlar arasındaki uçurumun büyüdüğünü kaygıyla izledik, izliyoruz.
Günümüzde sosyal meseleler çok boyutlu ve köklü çözümler için bütüncül bir yaklaşım gerekiyor. Toplumsal sorunları tek başına bir kişinin, kurumun çözmesi veya etkili projeler yapması çok mümkün değil. İşbirliklerine ihtiyaç var. Sürdürülebilir başarıya giden yol, katılımı ve sinerjiyi öne çıkaran, tüm ciddi paydaşları biraraya getiren ve ortak bir hedefle geleceğe birlikte bakmalarını sağlayan yönetişim modelleri ve buna sağlam zemin oluşturan, bağımsız, nitelikli araştırma kuruluşlarını ortak bir amaç ve vizyonla buluşturmaktan geçiyor. Bu yüzden de ben buna “Başarı Üçgeni” diyorum.
Güler Sabancı’nın Sabancı Üniversitesi’nin kuruluş sürecini anlattığı Bir Üniversite Var Ederken, 2020’de Alfa Yayınları’ndan çıktı.
Uzun süreli, stratejik ve planlı çalışmalarla kalıcı çözümler geliştirmekten başka şansımız yok. Bu açıdan sivil toplumun önemi de gün geçtikçe artıyor. Bunu sürekli olarak söylüyorum; bu yüzyıl sivil toplum kuruluşlarının yüzyılı olacak. Bu alanda çalışan kişi ve kurumlara daha çok iş düşecek. Yürünecek yolun uzunluğu, karşılarına çıkacak zorluklar onları asla yıldırmamalı.
Ben bu noktada özellikle genç neslin ortaya koyduğu duyarlılığın dünyayı çok daha iyi noktalara getireceğine inanıyorum. Bugün dünyada yaşanan dönüşümün temelinde de gençler ve onların yönlendirdiği teknolojiler var. Bu tüm toplumsal yapıyı da baştan aşağı yeniden şekillendiriyor. Özellikle şirketler için başarı kriterleri, topluluk vaatleri tamamen değişmiş durumda. Bunun da temel sebebi, gençlerin farklılaşan beklentileri, daha iyi bir gelecek için şirketleri teşvik etmeleri.
Dünyada ve ülkemizde gittikçe yaygınlaşan bu bakışaçısı, 90 yılı aşkın süredir Sabancı Topluluğu’na yön veren yaklaşımın da bir özeti. Biz bu yapıyı hiçbir zaman sadece ortaya koyduğu ekonomik değerle ölçmedik. Hacı Ömer Sabancı’nın ektiği ilk tohumlardan itibaren, Sabancı Topluluğu’nun bakışaçısı bundan çok daha kapsamlı, kapsayıcı oldu.
Vakıf çalışmalarımızı da sosyal gelişim ve toplumsal kalkınma için bir kaldıraç olarak görüyoruz. Sabancı Vakfı 50 yıla yakın süredir, bireylerin haklardan eşit yararlandığı bir toplum hayaliyle çalışmalarını sürdürüyor. 2005 ve 2006 yıllarında çok paydaşlı arama konferansları yaparak Sabancı Vakfı’nın konumunu ve gitmek istediği yolu yeniden tarifledik. Vakfı kurma amacımız da “her şeyi devletten beklememe” ve Hacı Ömer Sabancı’nın “bu topraklardan kazandığımızı bu topraklara geri verme” prensibine dayanıyor.
Dünya üniversitesihayalinin ilk adımı Sabancı Üniversitesi’nin açılış günü, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel; İstanbul Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna; eski başbakan Yıldırım Akbulut ile aile üyeleri Sakıp, Hacı, Erol ve Güler Sabancı, üniversitenin gözlem kulesinin balkonunda…
Sabancı Üniversitesi’nin de sizin hayatınızda-kariyerinizde çok önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Geçen yıl da Bir Üniversite Var Ederken kitabını yayımlamıştınız. Üniversitenin kuruluş felsefesi nedir, ne amaçlamıştınız kurarken?
Sabancı Ailesi için eğitim her zaman çok önemli oldu. Eğitimin bu ülkenin kalkınmasının temel unsuru olduğuna her zaman inandık. O dönemde Türkiye’de bizden önce sadece iki vakıf üniversitesi vardı. Kuruluş kararını 1994’te verdik. Hacı Bey’in, Sakıp Bey’in, benim; hepimizin hayali bir dünya üniversitesi kurmaktı. 21. yüzyılın üniversitesi olmasını arzu ettik. Daha ilk kuruluş sürecinde, 20’den fazla ülkeden, farklı disiplinlerde çalışan 50’nin üzerinde biliminsanı, araştırmacı, öğrenci ve iş insanını İstanbul’da bir arama konferansında biraraya getirdik. Bu arama konferanslarına 4 yıl devam ettik. Çok akıldan alıp, ortak aklı bulmayı hedefledik. O dönemde yapılan yatırımlar sayesinde, Sabancı Üniversitesi Türkiye’de alanında ilk online eğitime geçen kuruluş oldu. Bu süreçte yaşananlar da Bir Üniversite Var Ederken isimli kitabımda toplandı. Bu kitabın amacı salt tarihe kayıt düşmek değil. Geçmişe ışık tutarken gençlere yol göstermek, çağın ötesinde düşünmenin önemini aktarmak.
Ulu Önder Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünü unutmadan “Fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek” hedefiyle çalışıyoruz, çalışmaya da devam edeceğiz. Gençliğe gerçekten çok inanıyorum, güveniyorum. Onlarda çok büyük bir potansiyel görüyorum. Dünyadaki değişime onlar önderlik edecekler. Onlara en önemli tavsiyem; üretsinler. Fikirlerini hayata geçirmek için ellerinden geleni yapsınlar. “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” diye bir söz var. Ben buna çok inanırım. İnsan söyledikleriyle değil, yaptıklarıyla anılır. Tabii düşebilirler, hata yapabilirler. Önemli olan yeniden ayağa kalkmak, hatalardan ders çıkarmak; sakın yılgınlığa düşmesinler. Bilimin izinden ayrılmasınlar. Ve en önemlisi de geleceğe inansınlar. Onlar umutlarını yitirmesin ve dünya ışıksız kalmasın.
Evrensel çapta bir koleksiyon Sakıp Sabancı Müzesi’nin “Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu”nda İslâm sanatının 14. yüzyıldan yüzyıla kadar uzanan dönemine ait, ünlü hattatların ve kitap sanatçılarının elinden çıkmış 200’den fazla eser sergileniyor (en üstte). Sakıp Sabancı, İstanbul Emirgan’daki Atlı Köşk’ün içinde bulunan müzenin açılışında, Güler Sabancı’yla birlikte (üstte).
Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki “Hat Koleksiyonu Sergisi” hakkında bilgi verir misiniz?
Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu, merhum amcam Sakıp Sabancı’nın, Sultan 2. Mahmud’un yazmış olduğu bir levhayı satın almasıyla oluşmaya başladı ve 1980’lerde özel koleksiyonlardan satın aldığı nadir kitaplarla daha da zenginleşti. Koleksiyon 1998’den itibaren New York Metropolitan Sanat Müzesi, Paris Louvre Müzesi, Berlin Guggenheim Müzesi gibi dünyanın önde gelen merkezlerinde sergilendi. Koleksiyondaki Türk ve İslâm sanatlarından hüsnühat, tezhip, cilt ve tasvir örnekleri bugün Sabancı Üniversitesi’nin çatısı altında, akademik bir bakışaçısı ve çağdaş müzecilik anlayışıyla, Atlı Köşk’ün üst kat salonlarında sergileniyor.
İslâm sanatının 14. yüzyılın sonlarından 20. yüzyıla kadar uzanan dönemine ait 600’den fazla eserin yer aldığı Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu’nda ünlü sanatkarlar tarafından hazırlanmış elyazması Kur’an-ı Kerim nüshaları ve dua kitapları yer alıyor. Koleksiyonda Osmanlı hüsnühat sanatının büyük ustası, hattat Şeyh Hamdullah’ın tek yaprak halindeki yazılarından oluşan albümler; 17. yüzyılın büyük hattatı Derviş Ali’nin Kur’an nüshaları ve dua kitapları; usta hattat Hafız Osman’ın Kur’an nüshasının da aralarında bulunduğu nadir eserler yer alıyor. Koleksiyon ayrıca hattatların yazı yazarken kullandıkları, gümüş gibi değerli madenlerden, mercan, fildişi, kemik ve kaplumbağa kabuğu gibi organik malzemelerden yapılmış aletleri içeriyor. Burada yer alan eserleri müzenin dijital platformu “digitalssm.org”ta yayımlıyoruz; günümüzün sanatçılarına ilham veren geleneksel sanatları geniş kitlelere ulaştırmayı arzuluyoruz.
Sabancı Üniversitesi tarih programının faaliyetleri ve projeleri ne kapsamda? Öğrencilerin ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sabancı Üniversitesi’nin tarih lisansüstü ve doktora program çalışmalarında en ileri teorik ve karşılaştırmalı pratikler benimseniyor. Programlarımız öğretim üyelerinin akademik yetkinliklerinin yanısıra, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nin disiplinlerarası yapısından da besleniyor. Yüksek lisans ve doktora programları, öğrencilerimize siyaset ve hukuk tarihinden, kültürel ve entelektüel tarihe kadar çeşitli alanlarda araştırmayı teşvik eden geniş kapsamlı bir çalışma olanağı sunuyor. Lisans eğitimlerini farklı alanlarda tamamlamış pek çok başarılı öğrenci, tarih yüksek lisans ve doktora programlarımıza başvuruyor. Türkiye’nin seçkin üniversitelerinden gelen ve yüksek lisansını Sabancı Üniversitesi tarih programında tamamlayan pek çok öğrencimiz, yurtdışında Harvard, Princeton, Berkeley gibi dünyanın en iyi üniversitelerinin doktora programlarına kabul ediliyor. Yine bu önemli üniversitelerde lisansını tamamlayan uluslararası öğrenciler, Sabancı Üniversitesi’nde Osmanlı ve Türkiye tarihi üzerine yüksek lisans yapıyor.
Yıldırım Koç’un 34 yıllık emeğinin ürünü, kendisinin de çalışanı olduğu Türk-İş ve ona bağlı Yol-İş deneyimlerinden gelen 100’e yakın işçiyle yapılan görüşmeleri derliyor. Tarihin sade ve kendi hâlinde insanlarının ilk sendikalaşma faaliyetleri…
Sınıf mücadelesi birtakım “münafık”ların uydurduğu bir fesat olmayıp, “ücretli” denen toplumsal kesimin doğuşundan itibaren, bizzat bu kesimin kendi yaşam koşullarını (çalışma saatleri ve ücretlerden başlayarak hayatları hakkında karar verme haklarını) iyileştirme talepleriyle ortaya çıktı. Genellikle 20’li-30’lu yıllarda doğmuş, genç yaşta meslek eğitimi alarak işçileşmiş kırsal kökenli insanlar, 2. Dünya Savaşı sonrasında iki partili rejime geçişin ardından sendikalaşma macerasına girişmişti. Dönemi birinci ağızdan dinlediğimiz bu kitap, toplumsal tarihimiz açısından olduğu kadar siyasal tarihimiz açısından da benzersiz…
Yıldırım Koç, daha iyi bir gelecek umuduyla şartları zorlayan insanların sınama-yanılma yoluyla çizmeye çalıştıkları rotayı takip ederken; bir yandan da büyük oranda sancılı bir kendi kendine öğrenme sürecinin ürünü olan ilk sendikalaşma faaliyetlerinin sektörel ve coğrafi çeşitliliği üzerinden okurlara bir Türkiye turu attırıyor.
1970’de Aliağa Rafinerisi inşaatı sırasında başlayan grevden…
1946 ve 1950 seçimlerinde işçilerin ezici çoğunluğunun Demokrat Parti’ye yönelmesini olmadık tarihsel nedenlere dayandıranlar, bu kitapta dönemi jandarma baskısından başlayarak kırsal kökenli işçilerin ağzından dinleyebilir; Demokrat Parti’nin genel grev başta olmak üzere işçi haklarını ileri sürmesini ve aynı işçilerin aradan zaman geçip de kendilerine vaadedilen haklar verilmediğinde yeniden muhalefete yönelmelerini okuyabilirler. Ayrıca 60’ların başında bu iki gelenek arasındaki yalpalanmaların yanısıra, Türkiye İşçi Partisi ve akim bir teşebbüs olan Çalışanlar Partisi’ne yönelik ilginin nedenleri de anlatılıyor. Bu dönemde işçilerin sendikal mücadelenin dışında gündelik yaşamlarını kolaylaştırmak ve yarınlarını güvenceye almak için tüketim ve konut kooperatifleri kurmaları, oldukça yaygın bir faaliyet olarak öne çıkıyor.
Yazarın 34 yıl boyunca, kendisinin de çalıştığı Türk-İş ve ona bağlı Yol-İş deneyimlerinden derlediği 100’e yakın görüşme, kâh polisiye romanları aratmayacak hayatları; kâh tepeden anlatılan tarihin kendi hâlinde, sade insanlar arasında nasıl örüldüğünü, ama en önemlisi de insanların baskı ve sömürüden kurtulma arayışlarını, didaktik olmayan samimi bir ifadeyle yansıtıyor.
Zafer Aydın, 1968’in üniversite işgalleri ve 6. Filo protestolarının ardında daha az anılan işçi hareketini, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan ’68’in İşçileri’nde mercek altına alıyor. 23 öncüyle yapılan görüşmeler, dipten gelen fırtınanın da hikayesini anlatıyor.
Daha önce İşçilerin Haziranı’yla 15-16 Haziran İşçi Direnişi’ni hazırlayan koşulları kapsamlı bir arşiv çalışması ve bir dizi yüzyüze görüşmeyle tarihe nakşeden Zafer Aydın; bu defa ’68’in İşçileri’yle olayların önüne aktörleri koyarak, işçi hareketi tarihinde yeni bir sayfa açmalarına yolaçan saikleri mercek altına alıyor. Anlatılan, 60’lı ve 70’li yıllarda bir grup işçinin hikayesi olmanın ötesinde, o dönemin de anlatısı… Hızla sanayileşen ve kentleşen Türkiye’de kırsal kesimden kopup gelen insanların önünde açılan dünyanın ve onların bu dünyayı kendi suretlerinde yoğurma çabalarının hikayesi…
1968’de genellikle Haziran’daki üniversite işgalleri ve ardından ABD’nin 6. Filosu’na karşı düzenlenen anti-emperyalist gösteriler öne çıkar. Temmuz’da başlayan fabrika işgalleri ise Türkiye’yi farklı türden bir mücadele biçimiyle tanıştıracaktır. 50’lerin sonunda ağır ağır başlayan, 60’lı yıllar boyunca yükselişe geçen ve 15-16 Haziran 1970’de zirveye ulaşan bu hareketin aktörleri kimlerdir? Ne yemiş, ne içmişlerdir de toplumsal-siyasal tarihimize bu kendilerine has damgayı vurabilmişlerdir?
15-16 Haziran eylemlerinde grevdeki işçiler…
Bir öncekinden farklı olarak bu dönemin işçileri, fabrika sınırlarının dışına çıkmayan bir hak arayışının derde derman olmakta yetersiz kaldığını görüp hem sokağa hem de siyasete gözlerini dikmişlerdi.
Zafer Aydın’ın 23 öncü işçiyle yaptığı görüşmelerin 60-70’li yılların işçilerinin tamamını temsil ettiğini söyleyemeyiz. Bu dönemde de işçi sınıfının büyük kısmının, kazaya-belaya bulaşmadan hayatını idame ettirmenin yollarını aradığını belirtmek gerek. Ancak bu dönemdeki kazanımların elde edilmesinde, öncü işçilerin tarihsel bir payı var. Bu işçilerin iradesi ve ısrarı olmasa, başka dönemlerde olduğu gibi, o dönemde de işçiler toplumsal ve siyasal yaşamda daha pasif bir unsur olarak kalabilirlerdi.
“Kartal’ın Şövalyesi”nden “Sınıfın Peygamberi”ne, “İşçilerin Keko’su”ndan “Neşesini Mücadeleden Alan İşçi”ye, anlatılan aslında bir hikaye değil, bir haysiyet mücadelesidir. Yokluktan gelen, hiçlikten gelen insanların “her şey olma ısrar ve inadı” bugünle de, gelecekle de bir irtibat kuruyor.
1915’teki kara muharebeleri sırasında şehit olan 57. Alay Komutanı Hüseyin Avni Bey, Çanakkale’nin unutulmaz fedakarlarından biriydi. Ancak onunla ilgili anlatılar ve tarih çalışmaları; doğru metodoloji, saha çalışması ve ilk defa ortaya konan belgelerle bilimsel bir eser haline getiriliyor. Efsaneleştirme veya genellemelere karşı, bugüne taşınan hakiki bir kahramanlık tarihi. Bir referans kitabı.
Özellikle son dönemde Kronik Yayınları’ndan çıkan yayınlar, askerî biyografi ve askerî tarih konularında literatüre önemli katkı sağlıyor. Bunlar arasında 1. Dünya Savaşı Çanakkale cephesinde şehit olan 57. Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey’in belgesel-askerî tarih/ askerî biyografi ekseninde sunulan hikayesi dikkati çekiyor.
Başarılı ve zafer sürecinde muharebe kazanmış askerî birlikler genellikle kumandanı ile anılır. Ancak 57. Alay, genellikle bağlı bulunduğu 19. Tümen’in Komutanı Albay Mustafa Kemal ile bilinir; kara çıkarmalarının ilk günü olan 25 Nisan 1915’te Anzak (ANZAC) kuvvetlerini Arıburnu’nda durdurmaları ile tanınır. 57. Alay Komutanı olan Yarbay Hüseyin Avni Bey, elinde kılıç başta olmak üzere askerlerini süngü hücumuna kaldıracak kadar cesur ve inançlı bir komutandır. Aynı zamanda Çanakkale muharebeleri esnasında şehit olan 15 alay komutanından biridir. Ancak Mustafa Kemal’in, Ruşen Eşref’e mülakatında sarfettiği “Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz” sözlerinde altı çizildiği gibi, Türkler şahsi kahramanlıklara değil, ordunun tamamının kahramanlığına sahip çıkmıştır ve vatan bu sayede kurtulmuştur. Ancak bu durum, tozlu raflarda kalan belgelerle beraber Yarbay Hüseyin Avni Bey gibi birçok fedakar subayın şahsi kahramanlıklarının yıllar içinde örtülü kalmasına neden olmuştur.
Hüseyin Avni Bey’in şehit olduğu sırada üzerinde bulunan üniforması.
Türkiye’de 57. Alay’ın Çanakkale muharebeleri safahatını içeren çeşitli eserler yayımlandı. Bunlar 57. Alay tarihçesini, alayın Çanakkale muharebeleri cerideleri, 19. Tümen Çanakkale muharebeleri cerideleri gibi askerî belgelere dayalı birincil kaynaklar ve çeşitli hatıra ve belgelere dayalı olarak anlatan ikincil kaynaklardı.
Şehit Yarbay Hüseyin Avni Bey – Şanlı 57. Alay’ın Cesur Komutanı kitabının hazırlanmasında, harp cerideleri başta olmak üzere yerli ve yabancı kaynaklar incelenmiş. Bu kaynaklardan alıntılar ve belgelerle beraber, Yarbay Hüseyin Avni Bey’in kendisiyle aynı ismi taşıyan ve yazarlardan biri olan torunu Hüseyin Avni Tanman ve ailesine ulaşan evrak-ı metrukesi; arazi üzerinde yapılan özenli ve detaylı çalışmalar; doküman, fotoğraflara sahip kurumsal arşivler; şahsi koleksiyonlar incelenmiş. Deyim yerindeyse -eldeki geniş kaynak ve manevra alanına rağmen-iğne ile kuyu kazılarak müstesna bir eser halinde ortaya konmuş. Bahsi geçen kaynaklara dayanılarak, özellikle arazi bilgisiyle bunlar somutlaştırılmış.
Diğer taraftan 57. Alay haritaları üzerinden muharebe arazisinde siper, karargah, mevzi, tünel vb. tüm noktalarda titiz bir şekilde arazi çalışması yapılmış. Bu sayede -bana göre eserin askerî tarihe en önemli katkılarından biri- Yarbay Hüseyin Avni Bey’in şehit olduğu yer, yani 57. Alay karargahının ve çadırının bulunduğu nokta tam olarak tespit edilmiş.
Hüseyin Avni Bey’in karargahı ve Çataldere mıntıkasındaki önemli noktalar. 1 numara karargahın yerini, 2 numara şehit olduğu noktayı gösteriyor.
5 bölümden oluşan eserin ilk bölümünde Yarbay Hüseyin Avni Bey’in hiç bilinmeyen kökeni, ailesi ve en eski fotoğrafı ile beraber Çanakkale cephesinden önceki askerî görevlerine ait bilgiler okuyucuya sunulmuş. Kitabın hacminin yaklaşık yarısını oluşturan ikinci bölümde ise Hüseyin Avni Bey’in Çanakkale muharebelerindeki neredeyse her anına, bütün aksiyonlarına yer verilmiş. Şehit oluşu ise ayrı bir kısım olarak üçüncü bölümde anlatılmış. Çanakkale muharebeleri üzerine araştırma yapanlar ve meraklılar arasında en çok ilgi çekecek bölüm Hüseyin Avni Bey’in şehadeti bölümü olacaktır diye düşünülebilir. Zira onun şehit oluşu, araştırmacıları ve muhibbanları arasında hep tartışma konusu olmuştur. Kimi kaynaklara göre Hüseyin Avni Bey İtilaf deniz topçusu tarafından gemilerden atılan bir topun karargah çadırına düşmesi ile şehit olmuştur. Kimi kaynaklara göre ise Boyun bölgesinde (Courtney’s Post) bulunan Avustralya yapımı “Garland” siper havanı veya o bölgede konuşlu bir Japon siper havanından atılan mermi ile şehit düşmüştür. Kitabın yazarları, belgeler ve raporlar ile bu konuya da son noktayı koymuşlar.
Dördüncü bölüm her ne kadar Yarbay Hüseyin Avni Bey’in mektuplarından oluşsa da, aynı zamanda kendisinin entelektüel yönü ve ailevi ilişkileri hakkında da bizlere ipuçları veriyor. Bu bölümde hem Hüseyin Avni Bey’i hem de “Hüseyin Avni”yi birarada görmek mümkün. Şahsi evrakları arasında bulunan ve özellikle “Avni” imzası ile yazdığı nazireler; Mehmet Akif (Ersoy) tarafından 14 Ocak 1915’te yazılan “Akif” imzalı “Meal-i Celili” adlı şiir ile çocukları ile arasındaki yazışmalar, Hüseyin Avni Bey’in gündelik hayatı hakkında bizlere detaylı bilgiler sunuyor.
ŞEHİT YARBAY HÜSEYİN AVNİ BEY
HÜSEYIN AVNI TANMAN – AHMET YURTTAKAL KRONIK KITAP, 2021 304 SAYFA, 40 TL
Yazarlar, kitabın beşinci ve son bölümünü Atatürk’ün verdiği “Arıburun” soyadını taşıyan Hüseyin Avni Bey’in ailesine ayırmış. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na, sonrasında Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı ve Cumhurbaşkanı Vekilliği’ne kadar yükselen Tekin Arıburun Paşa’dan da bahsedilen bu bölümde, Yarbay Hüseyin Avni Bey’in şehitliğinin bulunduğu yer, bunun yapılışı ve yapılan ziyaretlerden de sözediliyor.
Askerlik yalnızca bir meslek değil bir yaşam tarzıdır. Yani askerî biyografilerde özel hayat ve askerî hayat birbirinden bağımsız olmamalıdır. Bu açıdan bakıldığında, eserin askerî biyografi çalışmalarına ilham verecek nitelikte ve metotta hazırlandığını söyleyebiliriz. Öte yandan tarih çalışmaları açısından, birincil kaynakların ışığında ele alınan ikincil kaynakların ilk defa ortaya konan belgelerle neredeyse “ana kaynak” niteliğine taşındığını görüyoruz. Yazarları, özellikle bu gösterdikleri özen ve çalışkanlıkları nedeniyle kutlamak gerek.
Literatürde tarihî/askerî biyografi çalışmalarının çoğunlukla tek kaynak üzerinden yürütüldüğünü; bunların bireysel çalışmalarla “sentezlenerek” eser hâline getirildiğini biliyoruz. Halbuki bu eser, bu tür çalışmaların müşterek bir şekilde yapılması ve doğru metodoloji kullanılması durumunda, ortaya uluslararası referans değeri taşıyan ürünler koyabileceğinizi gösteriyor. Sürecin olmazsa olmazı da tabii arazi çalışması ve varolan diğer kaynakların arazi üzerinde teyit edilmesi.
Dikkat ederseniz son 2 yıldır Covid-19 vesilesiyle öğrendiğimiz enteresan bir şey şu: Eğer mesela dünyaya yaklaşan dev bir göktaşı sözkonusu olsa, yaklaşan meteorun Merkür retrosunun Yay Burcu’nda yaptığı kavisin su evinden çıkıp toprak nahiyesine girmesiyle gerçekleşen alafortanfonik bir durumdan ibaret olduğunu, endişeye mahal olmadığını iddia edecek çok insan var. Olur da tehlike bertaraf edilirse? Hah işte o zaman da bütün komplocular “E biz demiştik, dünyaya her gün onlarcası düşen meteorlardan biri işte” diyecek… Neticede komplocular hiçbir zaman yanılmıyor; her zaman bir şekilde haklı çıkıyor.
Tarihi, günümüzü anlamak için mi inceler, okuruz; yoksa paşa babamızın keyfine mi, inanın pek bildiğim bir şey değil. Ben daha çok ikinciden yanayım doğrusu. Zira tarihle ilişkimiz sadece bugünü ya da geleceği anlamak için olsa bile, tarih yazanlar aslında en çok bugünü yazdıkları için günümüzü ya da geleceğimizi tarihi yazanın gösterdiği şekilde anlarız çok çok. Sedat Yaşayan’ın bulmacasını çözmeyi sona bırakmadıysanız; bütün değerli hocalarımızı okuduktan sonra bu sayfasına kadar geldiğiniz dergimiz; biliyorsunuz “Yaşarken Yazılan Tarih” sayısıyla bugünkü hâlini almıştı. Bir yandan da demezler mi hep, “gazetecilik tarihin ilk taslağıdır” diye?
Bir de gelecek var tabii. Dün ve bugünle o kadar çok içli dışlı olduk ki, geleceği niyeyse “Gelecekte antenlerimiz çıkacak, musluklardan domates suyu akacak, hık diyeceğiz vık edecekler” gibi 10 bin tane abuk-subuk laf eden ve kendine fütürist diyen adamlara bıraktık. Tabii herifçioğulları gerçekten 10 bin iddiada bulundukları için arada tutanlar oluyor ve gazete sayfalarını süslemeye devam ediyorlar. Ben de bu ay, müsaade ederseniz tarih ve günümüze dair öğrendiklerimizden yola çıkarak, muhtemel geleceğin bir resmini çizmek isterim sizler için. Hem madem tarihin günümüze ışık tuttuğu yönünde kuvvetli bir inanç var; günümüzün de geleceğe ışık tuttuğunu herhâlde kabul etmek gerek. İşte benim gelecek tasavvurum:
Dikkat ederseniz son 2 yıldır Covid-19 vesilesiyle öğrendiğimiz enteresan bir şey var: Eğer dünyaya yaklaşan dev bir göktaşı ya da uzak galaksilerden gezegenimizi istila etmek için gelen saldırgan bir filo sözkonusu olsa; dünyamız hiç de öyle filmlerdeki gibi kaderimizi teslim edeceğimiz bir grubun, Bruce Willis’in ya da Keanu Reeves’in arkasında birleşmeyecekmiş. Yani yarın -hani yarısına yakınını Roland Emmerich’in çektiği filmlerde olduğu gibi- bir süredir gözden kaçmış ancak dünyaya yaklaşmakta olduğu çok geç farkedilmiş bir meteor bulunduğu ortaya çıksa; atıyorum NASA, ESA, Roscosmos falan düzenleyecekleri ortak basın toplantısıyla bu tehlikeyi dünya halklarına duyursa; hiç de öyle filmlerde olduğu gibi olayı dehşet içinde öğrenen insanlar bu yaklaşan meteora karşı ortak mücadeleyi nefeslerini tutup izlemeyecek. Öncelikle “Ne gök cismi kardeşim? Küreselciler bizi korkutup baskı altına almak için plan yapıyor, gök cismi falan yok” diyen adamlar ortaya çıkacak dünyanın dörtbir yanında. Şehirlerin meydanlarında gösteriler düzenleyecek, ellerindeki dövizlerde, pankartlarda “Gökcismi Yalandır!” “Meteoplan’a Kanma!” “Bizi Korkutamayacaksınız!” yazıyor olacak. NASA’nın, ESA’nın falan yaptığı açıklamaya diğer ülkelerin uzay ajansları, gözlemevleri, zigguratları falan da katılacak ve gökbilimciler meteor tehlikesinin gerçek olduğunu duyuracak. Tabii hemen hemen tüm gökbilimciler… Zira ortalık kendisinin gökbilimci olduğunu ileri sürerek ortada bir tehlike bulunmadığını söyleyen sahte uzmandan geçilmeyecek. İsim benzerliğinden yararlanan astrologlar, astronom gibi yazıp çizecekler; yaklaşan meteorun Merkür retrosunun Yay Burcu’nda yaptığı kavisin su evinden çıkıp toprak nahiyesine girmesiyle gerçekleşen alafortanfonik bir durumdan ibaret olduğunu, endişeye mahal olmadığını iddia edecekler.
Sonra, bu yaklaşan gök cismi amatör teleskoplarla falan da gözlemlenebilecek kadar yaklaştığında “Bu sıradan bir göktaşı, her yıl binlercesi düşüyor zaten dünyaya” demeye başlayan bir grup daha çıkacak. Elbette birçok insan yukarıdaki gruplardan birkaç tanesine birden (bazıları tamamına) dahil olabilecek.
Dünyanın dörtbir yanında meteor karşıtı eylemler yapılırken yine tahmin ediyorum ki birtakım yetkili abiler bu “vızıltı”yı önemsemeyecek ve alınabilecek önlemleri tartışacak. Bu noktada Bruce Willisgil devreye girebilir mesela. Ya da (içlerine önceki evliliğinde sorunlar yaşamış çok güzel bir kız ve aşkı arayan çok yakışıklı bir oğlanın da bulunduğu) çeşitli biliminsanlarından bir ekip kuracaklar. Onlar artık bir şekilde, meteoru durdurmak için hiper optik vasküler dondurucu mu geliştirirler, hep beraber bir uzay aracına atlayıp kendilerini feda ederek dünyayı kurtaracakları bir göreve mi giderler orasını bilemiyorum. Neticede NASA’sıydı ESA’sıydı, ne sümüklü oğlanların ne de sülüklü abilerin komplo teorisi itirazlarına kulak asacak, gidip efendi efendi dünyayı kurtarmak için girişimde bulunacak.
Ha, ondan sonrası kötü. Netice itibarıyla dünyaya yaklaşan meteorla ilgili alınacak önlemin 2 olası sonucu var: Ya başarılı olacak ve meteor tehlikesi bertaraf edilecek ya da başarısız olacak ve belki hepimiz öleceğiz. İkisi de birbirinden beter.
E, şimdi ikinci seçeneğin kötü olduğu su götürmez. Hep beraber ölüyoruz ya da çok azımız kurtuluyor; o çok azımız da artık birkaç 10 bin yılda sanayi devrimine gelirse gelir. Ama olur da tehlike bertaraf edilirse? Hah işte o zaman da bütün komplocular “E biz demiştik, dünyaya her gün onlarcası düşen meteorlardan biri işte sadece” demeye devam edecekler. Kimisi “Meteor için kullanılan hiper optik vasküler dondurucu dayımın kulunçlarını felç etti”, “Meteoru bertaraf girişimleri yüzünden, meteor dünyaya çarpsa ölecek insandan daha fazlası öldü” falan diyecek. Görüyoruz çünkü bunları. Neticede komplocular hiçbir zaman yanılmıyor; her zaman bir şekilde haklı çıkıyor. Haksız çıktıkları net bir şekilde ıspatlansa da hepimiz ölsek yine aynı şey olacak; geri kalan bir tutam insan felaketin asıl sebebinin hiper optik vasküler dondurucu olduğunu ileri sürmeye devam edecek. Ama siz siz olun, hiper optik vasküler dondurucuya güvenin.
Mora Yarımadası’nda, denize doğru uzanan dil üzerinde bulunan 1730 yapım tarihli Ağa Camii; bölge tarihinde yaşanan tüm acı dolu hadiselere rağmen varlığını koruyor. Hapishane, mahkeme, okul, hastane, kışla, dans salonu, müze ve eski eser deposu olarak kullanılan ve günümüzde konser salonu olan tarihî caminin hazin hikayesi.
NEVAL KONUK
Yunanistan’ın Nafplio şehir merkezinde, Syntagma Meydanı’nda dolaşırken heybetli bir cami görürsünüz. Yapı, 1730’larda geç devir Osmanlı mimarisi üslubunda yerel malzeme ile, topografik konumuna uygun olarak bir yükselti üzerinde inşa edilmiştir. 1825 sonbaharından 1826 baharına kadar cami, ilk Yunan parlamentosuna evsahipliği yapmıştır.
Osmanlılar döneminde şehir muhtemelen Nauplia veya daha kuvvetli bir ihtimalle Napoli’den bozma olan, hatta eski Arap coğrafyacılarından İdrisî tarafından da kullanılan “Anabolu” ismiyle bilinir. Evliya Çelebi de İtalyan ve Frenk lisanında buraya “Anapol” denildiğini Osmanlıların ise bundan bozma olarak şehri “Anabolu” adıyla andıklarını belirtir.
Anabolu ya da Naflion; Mora’da Agrolis körfezinde denize doğru uzanan dil üzerinde bulunan bir liman şehridir. Bu küçük yarımadada 85 m. yüksekliğindeki tepe, milattan önce 3. bin sonlarından itibaren bir yerleşme yeri olur. Grek, Roma ve Bizans idaresinde önemli bir liman şehri özelliğini kazanır. 1389’da Venedikliler’in idaresi altına girer. Şehir ve kalesi 3 Ekim 1540 Osmanlı-Venedik Antlaşması sonucu Türklere bırakılır.
1667’de şehre gelen Evliya Çelebi, kaleden ve şehirden tafsilatlı bir şekilde sözeder ve o sırada buranın Girit’e gidecek asker, zahire ve mühimmatın toplandığı bir üs olması sebebiyle çok kalabalık bir yer olduğunu belirtir. Anabolu, Evliya Çelebi’den 19 sene sonra Mora’yı zapta girişen Venedikliler tarafından tekrar alınır ve Mora’daki Venedik idaresinin merkezi olur. 1715’te Şehid Ali Paşa’nın Mora harekatı sırasında ikinci defa Osmanlı hakimiyetine geçer.
Günümüzde konserler ve sergiler için kullanılan Mora Yarımadası’ndaki Ağa Camii’nin eski günlerinden kalma kallavi kavuk, caminin haziresinden…
Ağa Camii’nin inşaı
İkinci Osmanlı fethinden sonra Anabolu’daki bütün kilise ve özel ibadethanelerin camiye çevrilmesi emredilir. Bunun sonucunda daha o sıralarda Anabolu’daki cami ve mescid sayısı 9’a ulaşır. Bunlar Sultan Ahmed Camii, Vezîriâzam Şehid Ali Paşa Camii, Sahrınçbaşı Mescidi, Bayraklı Mescidi, Bayezidiyye Mescidi, Elhâc Mustafa Efendi Mescidi, Elhâc Hüseyin Efendi Mescidi, Kastel-i Bahriyye Mescidi, Palamuda Kalesi Camii idir. Ayrıca Ali Paşa’nın kethüdâsı İbrâhim Ağa Mescidi ve Mektebi, Abdurrahman Ağa Mektebi, Selim Baba Türbesi, Halvetî ve Cerrâhî tekkeleri ve birçok çeşmenin bulunduğu da tesbit edilmiştir. Anabolu, 1790’a kadar Mora’da önemli bir idari merkez vazifesi görür; bu tarihten sonra ise korunmaya daha elverişli bir yer olan Tripoliçe önem kazanacaktır.
Yunan kaynaklarına göre Ağa Camii, atalarından birinin sakladığı hazineyi bulmak için Venedik’ten Anabolu’ya gelen iki Venedikli genci öldüren bir ağa tarafından 1730’da yaptırılmıştır. Ancak ağa, sonrasında bu korkunç davranışından dolayı suçluluk duygusuna kapılarak, hazinenin altınlarıyla bu camiyi inşa ettirir. Cami, bu nedenle “Ağa Camii” adıyla bilinir. Ancak ağa, inşaatı izlerken evinin ön cephesindeki balkondan düşerek caminin tamamlandığını göremeden ölür.
Ağa Camii, 1823’te Yunan İhtilâli öncülerinden Kolokotranis tarafından işgal edilir ve ilk Yunan Millî Meclisi’nin toplandığı yer burası olur. Bu sırada şehirdeki Müslüman halk katledildiği gibi tarihî eserler de tahribata uğrar (Bugün biri kilise, diğeri tiyatro, bir başkası da müze olarak kullanılan minaresiz üç cami ve bazı çeşmelerin tespit edilebildiği Nauplia, Yunanistan’ın önemli bir turizm merkezidir).
Haziran 1824’te Ağa Camii, Yunan Devleti’nin parlamentosu olarak kullanılmak üzere onarılır. 21 Eylül 1825’te Vouleftiko (Parlamento binası) açılır ve 1826 baharına kadar Yunan Parlamentosu olarak hizmet verir. Bu, binanın en önemli kullanımıdır ve mekan günümüze gelinceye kadar da “Vouleftiko” ismiyle anılmaya devam eder.
Eski Çınar Meydanı Bugün Sintagma (üstte)adıyla anılan eski Çınar Meydanı’ndan (altta) Ağa Camii’nin görünümü. Yapı, ana kütlesi ve devasa kubbesiyle Osmanlı taşra cami mimarisinin önemli örneklerinden…
Ağa Camii zaman içinde çeşitli amaçlar için kullanılır. 1831’de Yunan Okulu olarak kısa bir süre faaliyet gösterirken, zemin katı hapishane hâline getirilir. 1834’te, krallık döneminde, Yunan Devrimi’nin iki önemli ismi, Theodoros Kolokotronis ve Dimitrios Plapoutas’ın yargılanması burada gerçekleşir.
Nafplio, Yunan devletinin başkenti (1827-1834) olduğunda önemli ölçüde kamu binası sıkıntısı yaşanır. Dönemin tüm önemli binaları gibi cami, zaman içinde çok farklı fonksiyonlarda kullanılır: Hapishane, mahkeme, okul, hastane, kışla, dans salonu, müze ve eski eser deposu, konser salonu.
Yapı, ana kütlesi ve devasa kubbesi ile Osmanlı taşra cami mimarisinin önemli bir örneğidir. Yapının zemin katı 10 kare odadan oluşur; üst katı camidir. 20. yüzyılın başlarında bir deprem sırasında yıkıldığı söylenen (!) kubbelerle örtülü bir son cemaat yeri vardı. Son cemaat yerinin görünüşü, L. Lange’nin 1834 tarihli bir gravüründe vardır. Caminin ana mekanı ise 8 kenarlı bir alınlık üzerine oturan büyük bir kubbeyle örtülü dikdörtgen bir harim mekanından oluşmaktadır. 1990’lı yıllarda yapılan restorasyon çalışmaları sırasında mihrapta kırmızı bir perde çizimi bulunmuştur.
Cami 1994’ten 1999’a kadar önemli bir restorasyon geçirir. Bugün bina konferanslar, konserler vb. için bir salon olarak hizmet vermektedir. Nafplio Belediye Sanat Galerisi, yakın zamanda modern sanatçıların resimlerinin yeraldığı bir koleksiyonla caminin zemin katına taşınır.
Ağa Camii genellikle halka açık değildir. Çok dikkatli bakarsanız, avlusunda bu şehre evsahipliği yapmış neredeyse her uygarlığın kültür varlıkları koleksiyonu içinde, bizden de kallavi kavuklu bir mezartaşı başlığını görebilirsiniz!
Haccın İslâm’a göre farz olmasının 1390. yılında, Covid-19 salgını nedeniyle bu sene de Suudi Arabistan dışındaki ülkelerden hacı kabul edilmeyecek. 1911’de Osmanlı yönetimi sırasında Kâbe’nin kapısında çekilip dağıtılan bir fotoğraf büyük mesele çıkarmış; Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Osmanlı yöneticilerini İstanbul’a şikayet ederek görevden aldırmıştı. Bugün ise Kâbe yapısı, gökdelenlerin ortasında adeta bir nokta halinde.
Bundan 200 yıl önce Eflak-Boğdan’da başlayıp Mora’da devam eden ve oradan da tüm Yunanistan’ı kaplayan “Rum İsyanı” neticesinde, Osmanlı Devleti ilk defa bir düşman devletiyle savaş sonrasında değil, kendi tebaası olan bir milletin ayaklanması neticesinde toprak kaybetmişti. 1821’de başlayan Rum/Yunan İsyanı yaklaşık 10 yıllık bir süreç neticesinde bağımsız Yunanistan’ın kurulmasıyla sona ermişti. Bu süreçteki Mora-Tripoliçe katliamı, tarihimizin en acı ve maalesef yeterince çalışılmamış, araştırılmamış ve unutulmuş hadiselerinin başında gelmektedir.
Osmanlı yönetimindeki Rumlar, Fatih döneminden beri kendilerine tanınan haklar ve imtiyazlar vesilesiyle imparatorluğa bağlı diğer milletlerden farklı bir konumdaydılar ve eğitimli-yetenekli Rumlar devletin üst düzey bürokratları arasına girmekteydi. Rumlar devlet nazarındaki bu imtiyazlı ve seçkin konumları sebebiyle, genel olarak müreffeh ve rahat bir hayat sürmekteydi. Özellikle Fenerli Rum aileler, devlet bürokrasisinde önemli görevlere getirilmekte, bilhassa dış politika ve Divan-ı Hümayun gibi devletin bütün sırlarına vâkıf olacakları mahrem görevlerde istihdam edilmekteydi. Eflak-Boğdan (bugünkü Romanya ve Moldova) gibi imparatorluğun iki önemli bölgesi, 1711’den itibaren Fenerli Rum ailelerinden tayin olunan beyler tarafından yönetilmekteydi.
Manya Beyi Petros
Mora’daki Rum İsyanı’nın liderlerinden, kendisini “Sparta Ordusunun Millî Genel Komutanı” olarak tanımlayan Manya Beyi Petro Mavromihalis.
İsyana giden yolda en önemli aktörlerden biri, 1814’te Rusya’nın işgalinde bulunan Odesa’da kurulan Filiki Eterya (Dostluk Cemiyeti) adlı, Yunanistan’a bağımsızlığını kazandırmayı hedefleyen gizli örgüttü. Örgütün amacı Mora’da bir Yunan devleti kurmak ve buradan Yunanistan’ın diğer bölgelerini, Ege adalarını hatta Batı Anadolu ve İstanbul’u ele geçirerek Bizans İmparatorluğu’nu yeniden diriltmekti. 1820’de örgütün başında, Osmanlı Devleti’ne Eflak voyvodalığı yapan Kostantin İpsilanti’nin oğlu Aleksandr İpsilanti vardı.
İpsilanti, isyan ateşinin yakılacağı yer olarak Mora yerine Eflak-Boğdan’ı tercih etti. Bu tercihin iki sebebi vardı: Rus sınırında olan bu bölgede Rusya’nın yardım ve desteğini görmek; başta Eflak-Boğdan halkı olmak üzere Balkanlar’daki Sırp ve Bulgar milletlerini de dahil ederek isyana geniş bir mahiyet kazandırmak. Ne var ki İpsilanti’nin 21 Şubat 1821’de başlattığı isyanda, beklediği Rus yardımı gelmedi. Fenerli Rum beylerinin idaresindeki Eflak-Boğdan ahalisi Rumlardan hazzetmediklerinden; Sırp ve Karadağlılar da Rum emellerine ve davasına yardımcı olmak istemediklerinden; isyan hareketi büyümeden Osmanlı kuvvetleri tarafından bastırıldı. İpsilanti Avusturya’ya sığınmak zorunda kaldı.
Eflak-Boğdan’da neticesiz kalan isyan hareketi üzerine Rumlar ilk plana döndüler; nüfusun çoğunluğunun Rum olduğu ve silahlanmış önemli bir gücün hazır bulunduğu Mora’da isyanı yeniden alevlendirmeye karar verdiler. Zaman ve ortam da uygundu; Mora’daki Osmanlı kuvvetleri isyan eden Tepedelenli Ali Paşa üzerine gönderilmiş, yarımadada az sayıda muhafız kalmıştı. Mora isyanının lideri olarak Aleksandr İpsilanti’nin kardeşi Dimitrios İpsilanti seçilmişti. Ancak isyanın asıl elebaşıları Fenerli bir Rum olan Aleksandros Mavrokordatos, Manya bölgesindeki Kleftlerin (Rum eşkıyası) reisi Theodoros Kolokotronis, Manya Beyi Petros Mavromihalis, Balyabadra (Patras) Patriği Germanos’tu.
Mora’daki isyan için belirlenen tarih, 22 Nisan 1821 Paskalya günü idi. Ancak Rumlardaki hareketlilikten şüphelenilmesi ve Kalavrita kasabası Rumlarının erken harekete geçmesi üzerine, 4 Nisan 1821’de Aya Larva Manastırı’nda isyan bayrağı çekildi. Ayaklanmacılar Kalavrita’da 200’den fazla Müslümanı katletti.
Yıkık cami, katledilmiş Müslümanlar
Peter von Hess’in çiziminde önde Tripoliçe surlarına bayrağını diken Rum isyancı; arkada katledilmiş Müslümanlar, yıkılmış cami…
Bu katliam haberi Mora’daki Türk nüfusun korkuya kapılarak kalelere sığınmasına yol açtı. İsyan kısa zamanda bütün Mora’ya yayıldı. Çevre adalardaki Rumlar isyana katılmak üzere Mora’ya geçti. Rum papazları isyanı teşvik ediyor, bu uğurda can verenleri kutsuyordu. İsyanın liderlerinden olan ve kendisini “Sparta Ordusu’nun Millî Genel Komutanı” olarak tanımlayan Manya Beyi Petros Mavromihalis bölgesindeki adamlarıyla harekete geçti. İsyan bir anda Mora sınırlarını aşarak Yunan anakarasında Atina ve Eğriboz’a sıçradı. Ege ve Akdeniz’deki adalarda da isyan başladı.
Tripoliçe, Koron, Moton, Navarin (Anavarin), Lala kalerine sığınan Müslümanlar kendilerini savunmaya çalışıyordu. Mora’da bulunan Benefşe (Menekşe/Monemvasia) Kalesi de kuşatma altında idi. Hiçbir taraftan yardım alamayan Türkler, açlık sebebiyle 5 Ağustos 1821’de teslim oldu. Canlarına dokunulmayacağına dair söz verilmiş olmasına rağmen, kaledeki 600 Türkün çoğu öldürüldü. Aynı şekilde aman verilerek teslim olmaları sağlanan Navarin’deki 3 bin kadar Türk de kadın-çocuk denilmeden katledildi. Vostice kasabası Müslümanları kendilerini koruyacaklarına inandıkları Hristiyanlara güvenip iskeleye inmişlerse de, asiler sözlerini tutmayarak 400 kişiyi öldürdüler.
Mora’dan gelen katliam haberleri üzerine, Sultan 2. Mahmud hiddete kapılarak bütün Rumların kılıçtan geçirilmesini emretmişti. Devlet ricalinin araya girerek padişahdan reayayı bağışlamasını talep etmeleri üzerine suçsuz olanlara dokunulmaması, isyana katılanların cezalandırılmasına dair irade çıktı. İsyandan haberi olduğu, hatta destekçiler arasında bulunduğu iddia edilen Fener Rum Patriği 2. Gregoryos 22 Nisan 1821 günü idam edildi. Kayseri, Edremit ve Tarabya metropolitleri de Balıkpazarı’nda Kaşıkçılar Hanı önünde ve Parmakkapı’da idam edildiler (O tarihten günümüze kadar patrikhanenin, Gregoryos’un asıldığı orta kapıyı onun hatırasına hürmeten kapalı tuttuğu söylenmektedir).
İsyanı başlatan piskopos Patras (Balyabadra) Piskoposu Germanos, Kalavrita’daki Agia Lavra Manastırı’nda Yunan bayrağını kutsayarak isyanı başlatıyor. Tarih: 4 Nisan 1821 (üstte). Mora’da “kleft” adı verilen Rum eşkıya reislerinden, Mora İsyanı’nda isyancılara komuta eden Teodoros Kolokotronis (üstte, solda).
Mora Valisi iken isyan eden Tepedelenli Ali Paşa üzerine sevkedilen ordunun seraskeri Hurşid Ahmet Paşa, Mora’da yaşanan facianın baş sorumlusuydu. Hurşid Paşa isyan ilk çıktığında durumu ciddiye almamış, bunu kısa sürede bastırılabilecek bir kalkışma olarak görmüştü. Bu sebeple, ailesi ve hareminin bulunduğu Tripoliçe’yi emniyet altına almak için bir miktar kuvvet göndermekle yetinmişti. Hurşid Paşa’nın kethüdası Mustafa Bey ile gönderdiği 3.500 asker, Mora’nın denize doğru uzanan bölümündeki liman şehri Anabolu’ya gelerek isyancıları püskürttü. Anabolu ahalisinin Tripoliçe’nin tahliye edilerek Anabolu’da kalınmasını tavsiye etmesine rağmen, Mustafa Bey’in, paşanın hareminin güvenliğini sağlamak üzere emir aldığını söyleyip Mora’nın merkezi Tripoliçe’ye gitmesi stratejik bir hata olmuştu. Tripoliçe, yarımada ortasında etrafı surlarla çevrili bir kale olmasına karşın, kuşatıldığında yardım alması imkansız bir yerde idi. Anabolu ise deniz kenarında olup takviye ve yardım alınması mümkün bir noktadaydı.
Tripoliçe’nin nüfusu, çevre köy ve kasabalardan kaleye sığınmış olanlarla birlikte 40 bin kadardı. Savunmada işe yarar 12 bin kadar eli silah tutan kişi vardı. 50-60 bin isyancı tarafından kuşatılan Tripoliçe 5 ay dayanabildi. Yardıma giden Bayram Paşa idaresindeki imdat kuvveti, 7 Eylül 1821’de daha yoldayken isyancılara mağlup olup geri çekilmek zorunda kaldı.
Tripoliçe’deki Müslümanlar, ümitleri tükenince isyancılarla anlaşma yolu aradılar. Onları İzmir’e nakletmek için 5 milyon akçe para talep edilmişti. Ancak bu sırada, kaledeki 2 bin Arnavut askerin komutanı Elmas Ağa isyancılarla gizlice görüşerek anlaşmış; canlarına dokunulmadan çıkıp gitmelerine izin verilmesi şartıyla kaleyi terkedeceğini bildirmişti. 5 Ekim 1821 tarihinde seher vakti Arnavut askerleri kale kapılarını açıp dışarı çıkarken isyancılar şehre girmeye başladı. İsyancılar 3 gün boyunca görülmemiş bir vahşetle katliama giriştiler. Şehirdeki çoğu savunmasız 40 bin Türkün neredeyse tamamı vahşice katledildi (Batılı kaynaklar katledilen insanların sayısını 20 bin civarında vermektedir). Esir alınan çoğu kadın iki bin kişi şehrin dışında bir vadiye götürülerek orada katledildi. İsyancı liderlerinden Theodoros Kolokotronis hatıratında o günkü katliamı soğukkanlılıkla anlatırken; “Kasabanın içinde katliama başlamıştı. Kale kapısından hükümet binasına gelinceye kadar atımın ayakları asla toprağa değmedi. Tripoliçe’nin çevresi 5 kilometreydi. İçeri giren gerçek sahipleri [Rumlar], Cuma gününden Pazar gününe kadar erkekleri, kadınları ve çocukları kesti ve katletti. 32 bin kişinin öldürüldüğü bildirildi. Bir kleft doksan kişiyi öldürmüş olmakla övündü” diye yazmıştı.
Kuşatma altında Tripoliçe Tripoliçe’nin Rum isyancılar tarafından kuşatılması sonrasında vahşetten mezarlarında yatan ölüler de nasibini almış, Rum eşkıya Müslüman mezarlarını kazarak ölülerin kemiklerini çıkarıp yakmıştı.
Katliamdan sadece fidye verebilecek varlıklı ve zengin kişilerle aileleri kurtulabildi. Bunlar, önceki Mora valisi ve Tepedelenli ile mücadele eden ordunun seraskeri Hurşit Paşa ile yerine gelen yeni vali Mehmet Paşa’nın aile ve harem halkı ve Tripoliçe’nin ileri gelen kişileriydi. Tamamı 97 kişi olan bu esirler yüklü miktarda fidye karşılığında canlarını kurtarabilmişti. Tripoliçe’deki vahşetten mezarlarında yatan ölüler de nasibini almış, Rum eşkıya Müslüman mezarlarını kazarak ölülerin kemiklerini çıkarıp yakmıştı.
Mora’daki isyanı başlangıçta layıkıyla değerlendiremeyip ciddiye almayan; isyancıları “sille-tokat yola getireceğine” inanan ve bu yüzden hadisenin büyüyüp önü alınamaz hale gelmesinde baş sorumlu kabul edilen Hurşit Ahmet Paşa; Tripoliçe’nin düşmesinden 1 yıl sonra, Kasım 1822’de hakkında çıkan idam fermanını haber alınca celladını beklemeden zehir içerek intihar etti.
Mora’ya devlet tarafından ciddi müdahale ancak Tepedelenli Ali Paşa isyanı sona erdikten sonra yapılabildi. Farklı yerlerden toplanabilen askerî kuvvet Mora’ya sevkedildi. Bu sırada Mora’da civardan ve adalardan gelen destekçilerin de katılımıyla isyana karışanların sayısı 100 bin kişiye çıkmıştı.
1822’de Mora valiliği ve seraskerliğine tayin edilen Dramalı Mahmut Paşa, Korint Boğazı’nı emniyete aldıktan sonra Anabolu’yu isyancılardan temizledi. Ancak bu kısmi başarılar sürdürülemedi. Donanmanın yetersizliği yüzünden deniz yolunun kullanılamaması Mora’ya ikmali zorlaştırıyordu. Kalelerdeki muhafız askerler ve Müslüman ahali ciddi açlık tehlikesine maruz kalarak ya açlıktan ölmek veya Rumlara teslim olmak seçeneği ile karşılaşmıştı.
1828’de Mora’yı işgal eden Fransız askerlerinin harabe halindeki Tripoliçe’ye girişi. Önde şehri çevreleyen kale surları, arkada iç kale görünüyor.
Mora ve Yunanistan’ın diğer bölgelerinde çıkan isyanın bir türlü bastırılamaması; yeterli kuvvetin bölgeye gönderilememesi; Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu acizliği bütün çıplaklığı ile ortaya çıkarmıştı. Nihayet 1825’te Mısır Valisi Kavalalı Ali Paşa’dan yardım istendi. Kavalalı, Girit ve Mora valiliklerinin kendisine verilmesi şartıyla oğlu İbrahim’i Mısır askeri ve donanması ile Mora’ya gönderdi. Eğitimli Mısır askeri ile Mora’ya çıkan İbrahim Paşa, aldığı sert tedbirlerle kısa zamanda Manya bölgesi hariç Mora’da hakimiyet sağladı.
Ancak Mısır askerinin Mora’ya müdahalesi, o zamana kadar fiilen ve doğrudan isyana müdahale etmeyen Avrupa devletlerinin tutumunun değişmesine yolaçtı. O zamana kadar Avrupa hatta Amerika’dan Yunan isyanına maddi ve manevi yardımlar akmaktaydı. Gönüllü olarak isyana katılanların sayısı oldukça fazlaydı. “Philhellenic” diye tabir edilen bu romantik Yunan/Helen sempatizanları arasında Albay Fabrier, Richard Church, İngiliz şair Lord Byron, İngiliz subayı George Finlay, Fransız topçu subayı Raybaud, İngiliz subayı Thomas Gordon gibi tanınmış isimler vardı. Avrupa’dan Amerika’ya kadar pek çok ülkeden gelen 1000’den fazla “meşhur” gönüllü, Yunan davası uğruna isyana katıldı. Ne var ki bu “Helen dostları”nın önemli bir kısmı isyan sırasında tanık oldukları vahşet ve insanlık dışı muameleler nedeniyle hayalkırıklığına uğrayacak, o korkunç günlerin kabusundan hayatları boyunca kurtulamayacaktı.
1827’de İbrahim Paşa isyanı tam yatıştırmak üzereyken Avrupalı devletlerin müdahalesi somutlaştı. İbrahim Paşa’nın isyanı bastırırken uyguladığı şiddet ve zulme son vermek iddiasıyla İngiltere, Fransa ve Rusya biraraya gelerek Sankt Petersburg Protokolü’nü imzaladılar. Osmanlı Devleti’nin, bağımsız bir Yunanistan’ın kurulması yönünde atılan ilk adım sayılacak bu protokolü yoksayması üzerine; üç devlete ait müttefik donanma Mora’yı abluka altına alarak 20 Kasım 1827’de Navarin limanında demirli duran Osmanlı-Mısır donanmasını ani bir baskınla yakarak yoketti. Karaya çıkarılan Fransız ordusu Mora’yı işgal etti. Osmanlı Devleti’nin Sankt Petersburg protokolünü uygulamayı reddetmesi, Rusya ile 1828-29 Harbi’nin de çıkmasına sebep oldu. Yeniçeri Ocağı’nı lağvetmiş, düzenli ordusunu teşkiledememiş Osmanlı Devleti için bu harbin neticesi belliydi. Muharebelerde uğranan ağır yenilgiler neticesi Rus orduları batıda Edirne’yi doğuda Erzurum’u işgal etti. Rus ordusunun İstanbul’a yaklaşması üzerine yapılan antlaşmada, eli kolu bağlı Osmanlıların önünde kendisine dikte edilen Yunanistan’ın özerk yönetimini kabulden başka yol kalmamıştı. 1830’da İngiltere, Fransa, Rusya arasında imzalanan Londra Protokolü ile Yunanistan’ın tam bağımsızlığı ilan edildi. Üç devletin aldığı bu karar, 1832’de imzalanan antlaşma ile Osmanlı Devleti’ne kabul ettirildi.
Yaklaşık 10 yıl süren isyan dönemi sona erdiğinde, başta Mora olmak üzere tüm Yunanistan topraklarında Türklerden eser kalmadı. Çoğunlukla katledildiler; sağ kalanlar göçe zorlandı. İsyan neticesinde Mora’da Türklerin sahip olduğu mal, arazi ve emlak Rumların eline geçti. Mora’da yüzyıllar boyunca tesis edilen Müslüman-Türk medeniyetinin kültür mirası, mezarlıklara varıncaya kadar yokedildi.
İngiliz şair Lord Byron’ın Missolonghi’de Rumlar tarafından karşılanması. Byron, bir Yunan hayranı olarak tüm servetini Yunan davasına adamıştı.
PADİŞAHIN HATT-I HÜMAYUNU
Sultan 2. Mahmud’un acil müdahale kararı
Katliam haberini alan 2. Mahmud’un, kendisine gelen yazının hemen üzerine sadrazama hitaben yazdığı 9 Ocak 1822 tarihli yazı.
“Manzûrum olmuşdur.
Bu maddeler yürek dayanur madde değildir.
Gidecek sefâin ve asker ve mühimmat her ne ise bir kadem akdem (bir an önce) Boğaza cem‘ olub orada dahi eğlenmeyerek hemen çıkmaları esbâbı ne ise icrasına ihtimâm ve gayret eyleyesiz.
Bu kadar ümmet-i Muhammed telef oldu. İmdad farz olmuş iken kimsede gayret görmem. Mehmed Paşa’ya yüzellibin guruş azdır. Beşyüz kese akçe gönderesun”.
(Başbakanlık Osmanlı Arşivi, HAT, 877/38842)
TANIKLIKLAR VE TARİHÇİLER
Eğer Türkleri öldürmeseydik onlar bizi katledecekti!..
Katliamın kimi tanıkları ve kimi tarihçiler, yaşananları hafifletmeye bile çalışmadan, öldürülen sivilleri suçladı! Az sayıda Batılı tarihçi, yaşananları objektif biçimde değerlendirdi.
Bundan 200 yıl önce Mora Yarımadası’nda yaşanan katliam, gerek hemen o dönemde gerek sonrasında, özellikle görgü tanıklarının yazdıklarıyla, ayrıntılarıyla kanıtlanmıştı. Bu tanıkların arasında, bizzat Yunan isyancıları destekleyen ve Batı Avrupa’dan gelen panhelenik yazarlar vardı. Bunlardan kimisi, tanık oldukları hadiselerden sonra hayalkırıklığı ve nefret içinde ülkelerine dönmüştür. Kimisi ise, maalesef yaşanan katliamı rasyonalize etmeye çalışmıştır.
Fransız tarihçi Camille Leynadier 1847’de Toplumların Tarihleri ve Devrimler kitabının 135. ve 136. sayfalarında “Yunanlılar yüzyıllar boyunca yuttukları hakaretleri adeta bir kan gölünde boğdular. Onca yıllar boyunca ve sayısız biriken borçlar, bir gecenin ve bir şehrin dar alanında ödetildi. Kurbanların kızgınlığının nerelere kadar gitmiş olduğu gözlenmemiş olsaydı, Müslüman baskısının nerelere kadar uzanmış olduğu da her zamanki gibi görmezden gelinmiş olacaktı” diye yazmış, yazabilmiştir. Aynı şekilde birçok “Yunansever” Batılı yazar da, Tripoliçe’de yaşanan vahşetin daha önceki “Türk zulmü”ne bir cevap olduğunu iddia ederek, bir “acı yarıştırma” yaklaşımını desteklemiştir. Bunlar arasında “eğer Türkler öldürülmesiydi, Yunanlıları katledeceklerdi” diyecek kadar alçalmış örneklere rastlamak da mümkündür.
Yine de yıllar öncesinden bugüne kadar bağımsız tarihçilerin konuyla ilgili kitap ve yorumları, yaşanan büyük katliamın niteliğini açıkça gözler önüne serer:
“1821 Nisan ayında Yunan Yarımadası’nın her tarafına yayılmış, tarımla uğraşan 20 binin üzerinde Müslüman yaşamaktaydı. İki ay geçmeden bunların çoğunluğu kadın, çocuk denmeden acımasızca ve pişmanlık duyulmadan vahşice katledilmişti. Şimdi bile yoldan geçen seyyahlara taş kümelerini gösterip, ‘İşte şurada Ali Ağa’nın konağı vardı ve biz onunla birlikte ailesini ve hizmetkârlarını burada kestik’ deyip; bir gün bu yaptıklarından ötürü kindar bir öfkeyle karşılaşacağını hiç düşünmeden, bir zamanlar Ali Ağa’ya ait olan tarlaları sakince sürmeye koyulan yaşlı adamlara rastlarsınız. İşlenen suç bir ulusa aitti ve doğurduğu huzur bozucu sonuçlar ne olursa olsun, telafi etmesi o ulusa ait bir davranış biçimi olarak o ulusun vicdanında yer etmeliydi”.
(History of the Greek Revolution, Londra, 1861)
İngiliz tarihçi W. Alison Phillips:
“Tripoliçe’deki perişan Türk halkı, üç gün süreyle vahşi haydutların hırs ve zulmüne maruz bırakıldı. Yaşına ve cinsiyetine bakılmadan hepsi katledildi. Kadınlarla çocuklar dahi öldürülmeden önce işkenceden geçirildiler. Katliam öylesine büyük ölçekteydi ki, çetecilerin lideri Kolokotronis’in kendisi bile, ‘Kasabaya girdiğimde yukarı hisar kapısından başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi’ demektedir. İlerlediği zafer yolu, cesetlerden oluşan bir halıyla döşenmişti. İki günün sonunda, sağ kalabilen feci haldeki 2.000 kadar her yaş ve cinsiyetten Müslüman, bilhassa kadın ve çocuklar merhametsizce toplanıp, yakındaki bir dağdan uçuruma yuvarlandı ve orada sığır gibi parçalandılar”.
(The War of Greek Independence, 1821 to 1833, New York, 1897)
İngiliz tarihçi William St. Clair:
“Yunanistan Türkleri, kendilerinden sonra çok az iz bıraktılar. Onlar ansızın ve tamamen 1821 yazında yok oldular. Bu yok oluş tüm dünyanın gözlerinden uzak oldu ve arkalarından ağlanmadı. 20 binden fazla erkek, kadın, yaşlı, çocuk Türk, kendi komşuları Rumlar tarafından birkaç hafta içinde katledildiler. Bu katliam acımasızca, kasten ve tereddütsüz hayata geçirildi… Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler, kısa bir sürede öldürüldüler; yakılan evleri, cesetlerinin üzerine yıkıldı. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki şehre sığınmaya çalışanlar da, isyancı güruh tarafından yollarda öldürüldüler. Küçük kasabalarda Türkler, evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalıştılarsa da bunlardan pek azı kurtulabildi. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak, hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren âsilere teslim oldular, ama yine de öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal öldürülüyor, kadınlarla çocuklar köle olarak dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülüyorlardı. Mora’nın her yanında sopa, orak ve tüfeklerle silahlı Rumlar çevreyi dolaşarak öldürüyor, yağmalıyor ve ateşe veriyorlardı. Çoğu kez Ortodoks papazlar onlara önderlik ediyor ve sözde kutsal eylemlerinde onları kışkırtıyordu”
(That Greece Might Still Be Free: The Philhellenes in the War of Independence, Cambridge, 2008).
Amerikalı tarihçi Justin McCarthy:
“Yunanistan’daki Türklerin ölümü, savaş zayiatı değildi. Yunan çetelerinin eline geçen tüm Türkler, kadın ve çocuklar dahil katledilmişlerdi. Tek istisna, köle olarak alıkonan bir kaç kadın ve kızdan ibaretti. Bazen savaş sarhoşluğu içinde ve eski efendilerin düştüğünü görmek arzusuyla Türkler derhal öldürülmüşlerdi ama katliamların çoğu planlı ve serinkanlılıkla işlenmişti. Şehir ve kasabaların tüm Türk nüfusu toplanıp şehir dışına yürütülmüş ve kuytu yerlerde boğazlanmışlardı”.
(Ölüm ve Sürgün, TTK, Ankara, 2014)
TARİH-İ CEVDET (1884)
Yaşayanları katlettiler mezardakileri yaktılar
Acı hadiselerden 63 sene sonra, vakanüvis Ahmet Cevdet Paşa’nın eserinden Mora’da yaşananların özeti: “… Müslümanların bu hal-i pür-melâli üç gün devam etti ve bu müddet zarfında Yunan eşkıyası ehl-i İslâm’a karşı öyle vahşiyâne muameleler icra ettiler ki anlatması derin bir elem verir… Yunan eşkıyası, dirilere yaptığı vahşice hareketlerle yüreğini soğutamamış, Müslüman mezarlığını kazarak ölüleri dışarı çıkarıp yakmıştır. Velhasıl Mora eyaletinin merkezi olan Tripoliçe ahalisinin çoğu böyle mazlum ve mağdur olarak mahv olup gitmiştir…”