Etiket: sayı:86

  • Tam 41 yıl önce başladı zihinlerde harabeler bıraktı

    Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesinden 10 gün sonra patlak veren İran- Irak Savaşı 8 yıla yakın sürdü, yaklaşık 1 milyon asker ve sivilin hayatını kaybetmesine, büyük acılara yol açtı. Devletlerin Ortadoğu politikalarını kökünden değiştiren, Irak’ın kimyasal-biyolojik silahlar kullanmasıyla katliama dönüşen savaşı; Tahran doğumlu yazar-sosyolog Shahzadeh N. İgual’ın çocukluk yıllarındaki anılarıyla hatırlıyoruz.

    SHAHZADEH N. IGUAL

    Ceng-i Tahmili. İran’ın içine sürüklendiği, yük­lenmek zorunda kaldığı savaş…

    İran-Irak Savaşı, yüzyılın en anlamsız harbi olmakla bir­likte her iki ülkede ağır hasar­lar bıraktı. Ölenler, ölüsü dahi bulunamayanlar, gaziler, kim­sesiz kalan çocuklar, bu insan­lık trajedisine şahit olanlara kocaman-atlatılamaz bir trav­ma bıraktı. Canından, topra­ğından olanların yanısıra, İran halkı da bir daha eskisi gibi olamadı… Yani, insanlar dün­ya değiştirdi yahut insanların dünyası değişti…

    Ben savaşa, yıkımlara, ölümlere gözünü açan milyon­larca çocuktan sadece biriy­dim. Dünyaya ayak basalı he­nüz bir buçuk yıl olmadan kan­lı bir devrimin ortasında veda etmiştim çocukluğuma…

    Yaşıyor ya insanoğlu her durumda, yaşıyorduk biz de o cehennemin orta yerinde!

    Olağan bir vaziyetmiş gi­bi alışılan bir şey oluvermişti bombardımanlar altında yaşa­mak o mahşerin içinde sürdü­rülmeye gayret edilen hayatla­rımız…

    2006’da 1980-88 İran-Irak Savaşı’nı anmak için düzenlenen “Kutsal Müdafaa Haftası” sırasında İranlı çocuklar bir tankın üzerinde oyun oynuyor.

    İşe, okula gidenler, doğan­lar, hastalananlar, sessiz seda­sız evlenenler, kapkara perdele­rin çekildiği evlerde ağırlanan misafirler, rengi koyultulmuş memleketimde silikti hayat­larımızın rengi. Ama yine de yaşanıyordu güç de olsa. Evle­re yeni eşya bile alınırdı ölüm korkusuna inat. Doğan erkekle­re Omid (Ümit), kızlara Azade (Özgür) adı veriliyordu artık… Okula başladığımda henüz beş yaşındaydım. Birinci sınıfta olmamıza rağmen işlediğimiz dersler, dolayısıyla öğrendikle­rimiz pek de hafif sayılmazdı. Hiçbir eğitmen bize savaşı izah edemezken normların dışında dersler veriliyordu okulda…

    “Savaşa özel” dersimizin adı ise biz parmak kadar ço­cuklar için dehşetengizdi. Ve ben tedrisatın yarattığı korku­dan muzariptim! Öğrendikle­rime kafa tutan öğrenmek is­temediklerim, yoksaymak için direndiklerim vardı. Kimi za­man tatbikat gereği gittiğimiz sığınaklara bazen de gerçek hava saldırıları nedeniyle tek sıra halinde, ağlayarak götürü­lürdük.

    “Kimya bombası nedir, size yakın bir yere isabet ettiğinde ne yapılabilir?”

    “Enkaz altında kaldınız. Sağsanız dışarı nasıl çıkarsı­nız?”

    “Bombardıman anında pa­niklememek için neler yapıl­malı?”

    “El bombalarının zarar ver­me gücü nedir?”

    “RPG-7 roketatarın özellik­leri ve tahribat gücü nelerdir?”

    “Bebek şeklinde kamufle edilmiş patlayıcıları nasıl ta­nırız?”

    Boyu posu daha sıralara güçbela yetişen bizler, dört ku­lak sekiz göz dinler, izlerdik en korktuğumuz dersi! Biz savaş çocuklarıydık, küçücüktük ama kahrolası bu savaşın çocukla­rıydık. Bilmeliydik bu gerçekle­ri, çalışıp sınavlarda doğru ce­vapları da vermeliydik üstelik. Bizi iliklerimize değin ürküten derslerden pekiyi alırdık ço­ğunlukla, ama pekiyi alan ço­cuklar da öldü bu savaşta. Oysa onlar da çalışmışlardı dersleri­ne. Lakin çalışılmazdı savaşla­ra! Bu çocuklar okulunda, evin­de, sokaklarda yakalanıverdi kahpe saldırılara…

    Saddam hükümeti kimya bombalarıyla saldırıya geçti­ğinde ise İran devletinin bu in­sanlık suçunu derhal durdur­masını bildirmeye gittiği BM Güvenlik Konseyi’nin kapı­sı yüzlerine kapanmıştı. Tüm dünya Irak’a silah satarken, İran’ın kimya bombası şikaye­tine kulak tıkanmıştı. Kimyasal silahlarla yokedilen İran hal­kının çığlığı onların vicdanını sızlatmamıştı. Yalnız bombar­dımanlar değil, büyük yerle­şim merkezlerine atılan sayısız füze de çok ocaklar söndür­müştü. Evi yıkılmayanların da zihninde bir ömür taşıyacağı harabeler bırakmıştı. Füzeler şehre kulakları sağır edici bir gürültüyle yaklaşıyor, sonra da isabet ettiği yerdeki anlatıla­maz patlama sesiyle evi, barkı, canı, yüreği alaşağı edip yok e­diyordu.

    Galibi olmayan savaşın kurbanları İran yönetimi tarafından “Kutsal Savunma” olarak tanımlanan savaşın galibi yok; 8 yılda kaybedilen 1 milyon hayat var. İran cephesindeki yaralı askerler (üstte). Siyah çarşaflı İranlı kadınlar, savaşın sonlarına doğru Tahran’daki bir mitingde (altta).

    Bazı gecelerde birkaç fü­zeyle birden saldıran Iraklılar, hemen ardından bombardıman uçaklarıyla Tahran göklerine geri dönüyorlardı. O uçakla­rı hedef alıp yoketmek isteyen İran hava müdafaasının deh­şetengiz sesinin de bombaların patlamasından hiç mi hiç farkı yoktu. Güzelim ülkem acıdan kıvranıyordu, çok yaralar al­mıştı, kanlara bulanmıştı ama hâlâ direniyordu…

    “Gece, duman, ateş ve zu­lümdür yaşam çıkınlarının özeti, müştekisi meçhul yüzler­ce davada şaki kalır ve artık se­vinmeyi bilmez, unutur savaş çocukları.

    ‘Köre beyazı sormak’ gibidir çocukluk neşelerine dair soru­lar. Sorulmaz, sorulsa da ceva­bını bilmez savaş çocukları.

    Mavi göklere baktıkça kır­kında bile hâlâ kısar gözlerini, zihninden kazıyamaz çocuklu­ğunun gri şehrini, renksiz kalır ihtiyarlarken savaş çocukları…

    Büyümeden yaşlanır, kara­rır Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ları.

    Kayıp çocukluklarını arar ihtiyar savaş çocukları…”.

    (Yazarın Tahran’ın Kırmızı Sirenleri adlı kitabından derlenmiştir.)

  • Üstünden çok sular aktı ama 1650 yıl ayakta kaldı

    İstanbul’un en önemli, anıtsal simgelerinden Bozdoğan Kemeri ya da Bizans dönemindeki adıyla Valens Kemeri, eski zamanlarda da sıklıkla kuraklık sorunu yaşayan İstanbul’un derdine derman olması için inşa edilmişti. Belgrad Ormanları’ndan gelen suyu bugünkü Fatih’in bulunduğu tepeye taşıyan kemerin altında, bugün araç trafiği akıyor. İBB’nin restorasyon projesiyle yeniden canlanan yapı ve civarındaki tarih…

    Fatih ve Beyazıt semtleri arasındaki Bozdoğan Ke­meri, kentin en tanınmış sukemeri… Bugünkü uzunluğu 971 metre, en yüksek yerinde yüksekliği 28 metre ve genişliği Beyazıt’a doğru değişkenlik gös­terse de yaklaşık 5 metre olan bu devasa yapı, kentin içinde bir vadiyi geçmek üzere inşa edil­mişti. Bazı araştırmacılar onu İmparator Hadrianus’un yaptır­dığını, bazılarıysa 368-373 ara­sında İmparator Valens tarafın­dan inşa edildiğini söyler. Pek güvenilir olmasa da, birtakım kaynaklarda 364 yılında Heb­damon’da (bugünkü Bakırköy) hükümdar ilan edilen İmpara­tor Valens’in, isyan eden Proko­pius’u destekleyen Khalkedon (bugünkü Kadıköy) kentini ce­zalandırmak için surlarını yı­kıp, bu surların malzemesinden Konstantiniyye’de büyük bir su­kemeri yaptırdığı da yazar.

    Bizans döneminde suke­merinin bazen onarımlarından bazen de bakımsız kaldığın­dan bahseden pek çok kaynağa rastlanır. 2. Iustinos dönemin­deki depremde zarar gördüğü­nü; 576’da onarıldığını; 626’da Avarlar’ın İstanbul’u kuşatır­ken dışarıdan kemere su geti­ren tesisleri harap ettiğini ve uzun süre yapının bu harap halde kaldığını; 8. yüzyılda İs­tanbul’un bir kuraklık felake­tinden, 758’de büyük gayretlerle kemeri onaran 5. Konstantinos sayesinde kurtulduğunu da bu kaynaklardan öğreniriz. 2. Ba­sieios 1019’da, 2. Romanos Ar­giros ise 1028-1034 civarında bütün su sistemini onartmıştır. Bizans döneminde yapının hâlâ çalışır hâlde olduğunu kayde­den son kaynaklardan biri ise 15. yüzyılda Bizans başkenti­ni ziyaret eden İspanyol seyyah Clavijo olur.

    William Henry Bartlett’in 1835 tarihli Bozdoğan Kemeri’nin gravürü.

    Kemer hakkında Osman­lı kaynaklarının verdiği bilgiler ise Paul Wittek tarafından der­lenmiştir. İstanbul’un fethinden hemen sonra Fatih’in eski su sistemlerini onarttığını biliyo­ruz. Bu dönemde kemer, özellik­le Beyazıt Meydanı yakınındaki Eski Saray’a ve bugün Topka­pı Sarayı adıyla anılan Yeni Sa­ray’a su sağlıyordu. Fatih Vakfi­yesi’nde sadece “kemer” olarak anılan yapının üzerinde kulla­nılmayan bir “Nasrani” (Hıris­tiyan/Bizans dönemine ait) su hattı olduğu da belirtiliyordu.

    Kemerin Türkçe isminin kö­keniyse kesin olarak tespit edi­lemiyor. Sözlüklerde “bir kuş ismi”, “gürz de denilen bir savaş aletinin Türkçe ismi” ya da “bir armut cinsi” olarak tanımlanan “Bozdoğan” adı, aynı zamanda kemerin etrafındaki bölgenin de ismiydi. Ancak kemer mi semte ismini vermişti, semt mi keme­rin adıyla anılmaya başlanmıştı, orası meçhul. İsim, 1607 tarihli bir suyolu haritasında “Bozulgan kemer” olarak da geçiyor (Belki de Bozdoğan ismi döne dolaşa bu “Bozulgan kemer” adından gelmiştir). Evliya Çelebi’nin Se­yahatnâme’sinde ise kemerden “Kırkçeşme Kemerleri” olarak bahsedilmiş ve “Vizendon Kral” zamanında mahir mühendislere yaptırıldığı anlatılmıştı.

    1509 depreminde kemer kısmen tahrip olmuş, Vefa-Sü­leymaniye çevresinde boşa akan sular bir bataklık oluştur­muştu. Kemerin Şehzadebaşı çevresindeki kısmının bu dep­remde yıkıldığı düşünülüyor. 2. Beyazıt döneminde (1481-1512) su tesisleri onarılırken kemer de elden geçmiş olmalı…

    Cumhuriyet döneminde ise bazı basit müdahaleler yapıl­mış, ancak ilk kapsamlı resto­rasyon 1988’de başlamıştı. Prof. Doğan Kuban’ın danışmanlı­ğını yaptığı proje, Mimar Şirin Akıncı tarafından hazırlanmış­tı. Bu çalışmada kemerin İtfaiye Caddesi ile Şehzade Camii ara­sındaki 260 metrelik ilk kısmı ele alınmıştı. Restorasyon kap­samında Gazanfer Ağa Med­resesi önüne denk gelen 51. ve 57. kemerler arasında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin deneti­minde bir kazı çalışması yapıl­mış ve ayakların derinliği tespit edilmeye çalışılmıştı. Bozdoğan Kemeri’nin bu noktada 2.5-3 metre kadar kültür toprağı al­tında kaldığı anlaşılmıştı.

    Kemerin son onarımının üzerinden yaklaşık 30 yıl geçti ve İstanbul’un bu en eski hatı­rası son günlerde yeniden resto­rasyona alındı. İstanbul Büyük­şehir Belediyesi’ne bağlı İSKİ tarafından başlatılan çalışma­lar, özenle devam ediyor. İstan­bul Arkeoloji Müzeleri deneti­minde yapılan kazılarda birçok yeni bulguyla da karşılaşılıyor. Restorasyon sonrasında bu ta­rihî eserin ve çevresinin kentin daha çok bilinen ve ziyaret edi­len yerlerinden biri olacağına şüphe yok.

    Çağlar geçti, o silinmedi 1940’larda çevresi ahşap evlerle çevrili, Arnavutkaldırımı yollarla gidilen Bozdoğan Kemeri’nin (üstte) altından bugün kentin en işlek caddelerinden Atatürk Bulvarı geçiyor (altta).

    1-PADİŞAHIN ONARIM KİTABESİ

    Sultan 2. Mustafa’nın nadir hâtırası

    Kendi gitti, replikası geldi 1988’deki restorasyonun ardından mermer bir replikasıyla değiştirildi

    Kemerin en ilginç hatıra­larından biri, 1696-1697 arasında Sultan 2. Mustafa’nın emri ile yapılan onarımın ki­tabesidir. Bu onarım Unkapa­nı yönünde 44. ve 45. kemerler arasında (Reşat Nuri Güntekin Sahnesi’nin önünde) kalan 6 satırlık bir kitabede anlatılıyor. Sultan, Edirne’de tahta çıkmış ve 1695-1703 arasında kısa sü­reli birkaç ziyaret dışında 8.5 yıl boyunca İstanbul’a gelme­mişti. Ekonomik sıkıntılar çe­kilen bu dönemde imar faali­yetleri de çok zayıf kalmıştı. Osmanlı tarihinin en sıkıntılı barış antlaşmalarından Kar­lofça, onun zamanında 1699’da imzalanmıştı. Bozdoğan Ke­meri onarım kitabesi, Sultan’ın günümüze ulaşan birkaç ha­tırasından biri durumunda… Kitabenin metninin Arapça ilk satırı Kur’an-ı Kerim’den Za­riyat suresi (51), 58. Ayet’tir. Devamı Arap harfleri ile Türk­çedir:

    İnnallahe huve’r-Rezzâk zü’l-kuvveti’l-metîn (Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sa­hibi olan ancak Allah’tır.)

    Sultan 2. Mustafa’nın emriyle yapılan onarımın kitabesi.

    1. Bu beyt iki târîh olur su gibi Zeki okutur

    2. Hakka niyâz eyle ki ola nus­retle Sultân hem-inân

    3. Şâd-âb kılup âlemi izzetle Sultân Mustafâ

    4. Bâlâ-yı tâk-ı ser-bülend mâ’ü’l-hayâta nâvidân

    1108 (Miladi 1696-1697)

    1988’deki son restorasyon sırasında harap hâlde olan bu kitabe ilgili kuruma teslim edilip yerine mermer bir rep­likası yerleştirilmiş. Kitabe­nin bu kadar yüksekte olması, muhtemelen çevredeki yapıla­rın daha alt düzeyde görüntü­yü kapatmasından kaynakla­nıyordu. Ancak uzaktan görü­lebilse bile bugün bulunduğu yerde kitabenin okunabilmesi pek mümkün değildir. Osman­lı dönemi kitabelerinin kul­lanımı ve amaçları açısından Bozdoğan Kemeri kitabesi ol­dukça farklı bir konumdadır.

    2-KEMER ÇEVRESİNDEKİ SOKAKLAR

    Fotoğraflarda kalan tarih

    Osmanlı döneminde ke­mer, yoğun bir konut dokusu içerisinde kalmıştı. Yaklaşık 1 km. uzunluğunda 5 metre genişliğinde olan ya­pının bazı kemerleri örüle­rek kapatılmıştı. Kemerin iki yanında gelişen mahalleler açıklıklardan geçen sokaklarla birbirine bağlanıyordu. Bugün hâlâ üç sokakta işlek bir araç trafiği vardır. Bir sokak ise ar­tık sadece yayalar tarafından kullanılmaktadır.

    Kemerin Gazanfer Ağa Medresesi’nin yanındaki so­kağı, 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başı fotoğrafçılarının severek kullandığı bir mekan olmuştu. Ancak 1908 yangınından son­ra bu doku ancak fotoğraflarda kaldı. Ahşap evlerin yerini kar­gir olsa da benzer cephe özel­likleri ve boyutlarıyla tekrar­layan binalar almış, fakat bu doku 1940’lardan sonra yavaş yavaş ortadan kaldırılmıştı. Atatürk Bulvarı’nın “kemerin gözleri” altından geçirilmesi yapının daha anıtsal bir görü­nüme kavuşmasını sağlasa da, aynı zamanda onu yoğun bir trafik yüküyle de karşı karşıya bıraktı. Bu cadde ilk inşa edil­diğinde Avrupa kentlerinde­ki geniş caddelere özenilerek “bulvar” denmiş ve bu adeta özel isim olarak kullanılmıştı. Kemerin etrafında oluşan boş alanlarda tasarlanan yapılar ise bina edilmemişti.

    Osmanlı döneminde fotoğrafçıların uğrak yeri olan kemer çevresindeki sokaklardan tarihî dokunun korunduğu pek azı günümüze ulaşmış. Sokakların bir krokisi (altta).

    3-GAZANFER AĞA MEDRESESİ

    İçeri girmek zor; minyatüre bakalım!

    Sukemerine bitişik en önem­li anıtlardan biri Gazanfer Ağa’nın medrese, türbe ve se­bilden oluşan külliyesidir. Ga­zanfer Ağa 1603’te idam edilen Sultan 3. Mehmet’in Kapıağa­sıydı. Macar kökenli ağa, Aka­ğalar’dandı. Külliye inşa edi­lirken bitişikteki sukemerinin bazı gözleri de onarıldı. 2014’te Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı’na tahsis edilen ve bugün “Eği­tim ve Kültür Merkezi” olarak kullanılan tarihî binayı ziyaret etmek pek kolay değil. İçerisi­ni merak edenler, bunun yerine Divan-ı Nadiri’nin minyatürle­rinden birine bakabilir! Burada medresede bir ders anı canlan­dırılıyor; sağ köşede at üstün­de medresesine gelen Gazan­fer Ağa görünüyor. Medresenin arkasında yükselen Bozdoğan Kemeri ise sahnenin iki yanın­da birer taş kemer olarak gö­rülüyor.

    Gazanfer Ağa Medresesi’nin Mimar Ali Saim Ülgen arşivinden eski bir fotoğrafı.

    4-KALAYCI

    Mesleğin son temsilcisi

    Kemerin Vezneciler yönün­deki son gözünde ayak­lardan birinin içi oyulmuş ve eskiden beri içine bir kalaycı yerleşmiştir. Metal kepenkle­ri olan bu dükkan düzenli bir plana sahip değildir. Kentte gi­derek azalan kalaycı esnafının en eskilerinden biri olan bu dükkanın korunması ve gele­neğin yaşatılmaya çalışılması semte hoş hediye olacaktır.

    5-İKİ DÖNEMİN KEMERLERİ

    Yarısı Bizans, yarısı Osmanlı

    Bozdoğan Kemeri’nin Şeh­zade Mehmet Medresesi önündeki kısmı Osmanlı dö­neminde muhtemelen 16. yüz­yılda yenilenmişti. Birbirinin devamı olan kemer gözleri, iki ayrı uygarlığın mimari yakla­şımlarını sergiliyor.

    Roma/Bizans dönemi ke­merleri muntazam yarım yu­varlak şeklindeyken, Osman­lı kemerleri sivri… Yaklaşık 1.650 yaşındaki Bizans duvar­ları epey aşınmış hâlde olsa da aynı malzeme ve teknikle inşa edilen yaklaşık 500 yıllık Osmanlı duvarları daha iyi du­rumda.

    6-KAYIP ASLAN BAŞI

    Bugün yerinde yeller esiyor

    Kemerin Osmanlı döne­minde 16. yüzyılda ona­rılan bölümlerinden birinde, kilit taşında bir aslan proto­mu tespit edilmişti. Olof Dal­man ve Paul Wittek tarafın­dan 1933’te fotoğrafı yayımla­nan bu aslan, bugün bu tarihî eserin kayıp parçalarından en önemlisi.

  • Dünya yansa yine de sinema ‘APTALLIK ÇAĞI’ VE ‘YILDIZLARARASI’

    Distopya ve felaket, sinemanın pek sevdiği temalar… Fakat kapımızdaki iklim krizinin ciddiyetini gözönüne aldığımızda bu felaketler arasında iklim bağlantılı olanlara ne kadar az yer verildiğini görmek de şaşırtıcı. Hem doğrudan iklim krizine odaklanan hem de izlenmeye değer olan pek az film var. Ama bunların içinde bir kurmaca çerçeveli belgesel, bir de bilimkurgu var ki, 10 filme bedel…

    THE AGE OF STUPIDITY
    YÖNETMEN: FRANNY ARMSTRONG

    Yıl 2055. İklim değişikliğinin önü zamanında alınmadığı için Las Vegas artık bir çöl, Londra sular altında, Sidney yanıyor, Amazon ormanları kül olmuş, nükleer savaş Hindistan’ı bitirmiş. Buzsuz kalmış Kuzey Kutbu’nun yakınlarında insan­lığa ait tüm bilgilerin ve sanat eserle­rinin saklandığı dev bir ambarda tek başına yaşayan isimsiz arşivci “Dün­yayı kurtarmak elimizdeyken neden yapmadık?” sorusuna bir cevap arıyor. Bu cevabın peşinden kurtuluşun he­nüz mümkün göründüğü zamanlara ait arşiv belgelerinin arasına dalıyor. Yıkıma giden uygarlığa ait haberler arasında 21. yüzyılın ilk yıllarında ya­şamları yaklaşan felaketin çeşitli yön­lerine ışık tutan altı kişinin hikayesi­ne odaklanır. Arşivci, filme sonradan eklenmiş bir çerçeve. Bu altı hikaye, (80 küsür yaşında bir dağ rehberi, bir rüzgar türbini mühendisi, bir ucuz uçak şirketi sahibi, içlerinden üçü) 2008 yılı civarında gerçek insanların hayatları hakkında rapor veren ve fil­min anlatı biçimini kurgudan gerçeğe dönüştüren iç içe geçmiş belgesel bö­lümleri şeklini alıyor. Bir de animas­yon bölümleri, haber klipleri ve başka kısa röportajlar var. Bir belgesel-kur­gu hibridi olan “Aptallık Çağı”, “crow­dfunding”le (kitle fonlaması) kaynak bulan ilk filmlerden. 450 bin pound­luk bütçesi, 223 kişi ve gruba filmin elde edeceği gelirden “hisse” dağıtıla­rak toplandı. Filmin ilk gösterimi de misyonunu yansıtan çevreci bir yak­laşımla yapıldı: New York’ta Biyodi­zel ile çalışan bir “yeşil” sinemadaki “yeşil halı” prömiyerinin davetlileri, etkinliğe yelkenli, paten, bisiklet gibi düşük karbon izli taşıtlarla katıldı.

    “Aptallık Çağı”nın en önemli id­diaları arasında -insanoğlunun bile isteye kendi sonunu hazırladığı için düpedüz aptal olması haricinde- pet­rol lobisinin tüm dünyayı parmağın­da oynatması ve dünyanın sonunun en önemli mimarı olacağı; yüzyıllardır köleleştirilen insanları da dahil olmak üzere Afrika’nın doğal kaynakları en çok sömürülen kıta olması ve 2065’te petrol tüketimini sıfıra indirme, o za­mana kadar da eşitleme gerekliliği var -örneğin ABD çok fazla tüketir­ken Hindistan ve Afrika çok az tüketi­yor. İklimbilimcilerin BM’ye önerdi­ği ve Afrika, AB, Birleşik Krallık, Çin ve Dünya Bankası’nın da desteklediği fosil yakıt tüketimini sıfıra indirme hedefinin tam olarak dillendirilme­yen -ama bariz olan- kısmı ise petro­lün 2065 civarında zaten tükenmiş olacağı varsayımı. Film ayrıca, savaş zamanlarındaki ekmek karneleri gi­bi herkesin bir karbon karnesi olması önerisini de getiriyor. Fakat tabii asıl mesele, yapılabilecek çok şey olduğu halde hâlâ yerimizde saymamız ve ya­kında her şey için çok geç kalmış ola­cağımız gerçeği…

    Filmin isimsiz arşivcisi bilgisayarının başında.

    INTERSTELLAR
    YÖNETMEN: CHRISTOPHER NOLAN

    Christopher Nolan’ın 2014 ya­pımı epik bilimkurgu filmi “Interstellar” (Yıldızlararası) iklim krizinin telafi edilemez sonuç­larından yola çıkarak hayal edilmiş, bilimle sanatı kusursuz bir şekilde birleştiren, tüm sinema tarihinin kuş­kusuz en başarılı filmlerinden biri…

    Yıl 2066… Fakat adeta zaman­da geri gidilmiş, şiddetli toz fırtına­larının Amerika’nın bozkır, çayır ve tarım arazilerine büyük zarar verdi­ği 1930’lara, Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar, Gazap Üzümleri romanla­rına konu olan “Toz Çanağı” yıllarına dönülmüş. Buğdayın hastalık yüzün­den yeryüzünden silindiği, son bamya hasadının yapıldığı, kıtlık yüzünden çiftçiliğe geri dönen çoğunluğun sa­dece mısır ekebildiği distopik bir ge­lecekteyiz. Eski NASA pilotu ve mü­hendis Cooper da (Matthew McCo­naughey) mecburen çiftçilik yapıyor. Bu sırada eşini kanserden kaybetmiş, 15 yaşındaki oğlu, 10 yaşındaki kızı ve eşinin babasıyla Orta Batı’da tozlarla mısırların arasında varoluş mücade­lesi veren kahramanımızın, kendi gi­bi zeki kızı Murphy kütüphanede bir hayalet yaşadığını söylemeye başlıyor. Kıza göre hayalet, yerçekimini kulla­narak ona Mors alfabesiyle bir mesaj vermeye çalışıyor.

    Sonunda baba-kız mesajlardan birini çözüyorlar; karşılarına bir ko­ordinat çıkıyor. Koordinat, insanlığın açlıkla cebelleştiği sırada lüks bulu­nup kapatıldığı için yeraltına inmek zorunda kalan NASA’ya ait. Cooper’ın eski hocası Profesör Brand de burada büyük bir projenin başında. İnsanla­rı yaşamın devam edemeyeceği Dün­ya’dan alıp bir solucan deliği yoluyla “Gargantua” adlı bir karadeliğin ya­kınlarındaki başka bir galakside bulu­nan ve yaşama uygun olduğu tahmin edilen gezegenlerden birine yerleştir­meye çalışıyorlar. Bu galaksideki 12 gezegene daha önce öncü astronot­lar yollanmış ve 3 tanesinden olumlu yönde mesajlar gelmiş. A planı müm­kün olmazsa, bir B planı da var: İn­sanlığın devamı için en çok yaşam va­deden gezegene embriyolar bırakmak. Cooper, içlerinde Brand’in kızının da olduğu (Anne Hathaway) 3 astronot­la birlikte bu 3 gezegeni inceleyip iç­lerinden en uygununu seçme mis­yonunun pilotu olmayı kabul ediyor. Fakat zaman izafi… Dünya zamanıy­la ne zaman geri döneceği belirsiz ve kızı Murphy, babasının gitmesini asla istemiyor. Hatta hayaletinin mors al­fabesiyle “Kal” mesajı yolladığını söy­lüyor babasına.

    Görev adamı Cooper yine de yola çıkıyor. Sonuç: Tehlikelerle dolu bir uzay yolculuğu, kesinlikle yaşanmaz 2 gezegen, kayıplar ve Cooper’ın kızı­nın kütüphanesinin arkasındaki 5 bo­yutlu ortamda bir süre sıkışıp kalma­sı. Sonuç: Babasının yokluğuyla geçen yıllar boyunca Murphy’nin kütüp­hanenin arkasındaki hayalet sandığı babasının yardımıyla Satürn civarın­da insan yaşamına elverişli koloniler kurmanın yolunu bulması.

    “Evrendeki en egzotik olayların aniden insanlar için erişilebilir hale gelmesi” fikri çerçevesinde gelişen fil­min, bilimsel kısmından Nobel ödüllü fizikçi Kip Thorne sorumluydu ve No­lan’a iki şart koşmuştu: Birincisi var olan fizik kanunlarına ters düşen hiç­bir şeyin yapılmaması, diğeri ise her türlü çılgın spekülasyonun senaristin hayal gücüne değil bilime dayalı ol­ması gerektiği.

  • Açık Radyo, kapalı ülke ve birkaç iyi insanın mücadelesi

    Türkiye’nin gündemine 90’ların sonunda Açık Radyo ve Yeşiller’le başlayan mücadeleyle giren iklim değişikliği meselesi, ancak 2007’de Türkiye’yi saran kuraklık dalgasıyla kendisine gündemde yer bulabilmişti. Bugün ise “yetişkinleri geleceklerini çalmakla suçlayan” öfkeli ve isyankar çocuklarla gençler çekiyor hareketin başını.

    Türkiye ekoloji mücade­lelerinin oldukça eski ve köklü olduğu ülke­lerden olmasına rağmen, iklim krizinin ve etrafındaki örgüt­lenmenin ülkenin gündemine girmesi biraz daha geç olmuş­tu. Türkiye’nin ilk defa “iklim değişikliği”yle tanışması, John Gribbin’in 1979 tarihli Climate and Mankind kitabının 1985’te Çevre ve İnsan adıyla tercüme edilmesiyle oldu. Ancak yayı­nın etkisi, bilim çevrelerinde bile oldukça düşük kaldı. Bunu, 1998’den itibaren iklim değişik­liği haberlerinin yaygınlaştırıl­ması ve farkındalık yaratılma­sında çok kritik bir rol oynayan Açık Radyo izledi. İlk yıllar­da meteoroloji uzmanı Mikdat Kadıoğlu gibi biliminsanları, Endonezya’nın yağmur orman­larındaki mega yangınları ele alıyor; ilk defa bu yangınları iklim değişikliğinin etkilerine bağlıyorlardı. Yalnızca iklime ayrılmış ilk program ise 1999’da başladı. Açık Radyo ve direktö­rü Ömer Madra, bugün de iklim değişikliğiyle ilgili haberlerde ilk başvuru kaynaklarından ol­mayı sürdürüyor.

    27 Temmuz-12 Ağustos 2021 arasında yükselen sıcaklıklarla birlikte Türkiye’nin 54 ilinde 299 yangın çıktı.Yeşil Türkiye Ormancılar Cemiyeti’nin fikirlerini yayma amacıyla aylık olarak çıkan Yeşil Türkiye gazetesi, 1951’de yayımlanmaya başlamıştı.

    İklim sorununu kamusal alana taşıyan ilk ve en önemli toplumsal aktörlerden biri İs­tanbul’daki Yeşil hareketti: Üç Ekoloji dergisinin 2004’te iklim değişikliği ve Kyoto Protoko­lü’ne ayırdığı özel sayısı kritik dönemeçlerden biri oldu. Hare­ket, aynı zamanda hem Ameri­ka’nın hem de Türkiye’nin Kyo­to Protokolü’nü onaylaması için güçlü bir kampanya yürüttü; 2005’te protokolün yürürlüğe girmesinin ardından da Küre­sel Eylem Grubu adı altında pek çok farklı eylem düzenlediler. Bunlardan en çok ses getirenleri 3 Aralık 2005’teki Küresel Ey­lem Günü gösterisi ve 2007’de hükümeti protokolü onaylama­ya çağırmak için toplanan 170 bin imzalık dilekçe kampanya­sı oldu. “Kyoto’yu İmzala” kam­panyası iklim mücadelesinin sesini kamuoyunda duyurması­na yardımcı olmasının yanında, hareketin siyasallaşmasında da etkili oldu.

    Krizi ilk görenlerden Açık Radyo’nun kurucusu ve direktörü Ömer Madra, halen iklim kriziyle ilgili kaynak insanlardan biri olmaya devam ediyor (üstte). 2005’teki Kyoto’yu İmzala eyleminden bir kare (altta).

    2007’de Türkiye’yi saran ku­raklık dalgasıyla birlikte, med­yadaki iklim değişikliği haber­lerinde gözle görülür bir artış oldu. 2009’da Kyoto Protokü­lü’nün imzalanmasıyla anaakım medya kanallarında yine ardı ardına haberler yayımlandı. O yıl, haberlerde artık muhteme­len daha önce hem kuraklık ko­şullarının daha kolay özdeşleş­tirilmesi hem de daha duygusal bir tepki yaratması nedeniyle tercih edilen “küresel ısınma” teriminden; ülke çapında yaşa­nan yıkıcı sellerle bağlantılan­dırılması daha mümkün olan “iklim değişikliği” terimine ge­çiş yapıldı. Fakat 2009’da Ko­penhag İklim Zirvesi için dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de de yükselen beklentilerin suya düşmesi üzerine, iklim hareketi bir durgunluk dönemine girdi.

    Paris İklim Antlaşması, Obama’nın etkisi, en büyük kir­letici Çin’in bile ciddi bir emis­yon azaltımı hedefi belirlemesi ve nihayet 2014-2016 arasın­da küresel emisyonlardaki ar­tışın durması; tüm dünyada pozitif, umutlu mesajların hâ­kim olmasına neden olmuştu. O dönemde çoğunluk “felaket tellallığı” yerine çözüme odak­lanarak endişeden uzak olmak istiyordu. Ne olduysa 2016’dan sonra oldu. Önce iklim inkar­cısı Donald Trump ABD Baş­kanı seçildi; ardından 2017 ve 2018’de tüm dünya; kasırgalar, tayfunlar, sıcak dalgaları ve or­man yangınlarıyla sarsıldı. Artık dünyada olduğu gibi Türkiye’de de âfet-kuraklık haberleri her gün gazetelerdeydi. Bir de üstü­ne küresel emisyonlar yeniden yükselişe geçti. Ve kendi küçük, etkisi dev bir kız çocuğu tarih sahnesine çıktı: Greta Thun­berg.

    Çocuklar geleceği savunuyor İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’le başlayan İklim İçin Okul Grevi protestoları kısa sürede tüm dünyaya yayıldı.

    Greta, haftada bir gün, Cu­ma günleri okula gitmeyi redde­derek İsveç Parlamentosu’nun önünde tek başına “İklim için okul grevleri”ne başladığında henüz 15 yaşındaydı. “Eğer bir gelecek yoksa, her şeyin anlam­sız olduğunu ve okula gitmenin de bir anlamı olmadığını his­settim” diyerek başlattığı ha­reket kısa zamanda Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) adı altında tüm dünyaya yayıldı. Henüz oy kullanacak yaşta ol­mayan, bugün içinde bulundu­ğumuz ekolojik yıkımda hiç payı olmamasına rağmen sonuçla­rından en çok etkileneceklerin başında gelen çocuklar ve genç­ler artık hareketin liderliğini el­lerine almıştı.

    Türkiye’deki hareketler ise o dönem 11 yaşında olan Atlas Sarrafoğlu’nun 15 Mart 2019 Küresel İklim Grevi’nde Bebek Parkı’nda yapacağı greve yaşıt­larını çağırmasıyla başladı. 23 Eylül’deki Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’ne dikkati çekmek için yapılan grevde, Türkiye’de 20 farklı şehirde sokaklara çı­kanların sayısı 10 bine, okullar­da eyleme katılanların sayısı ise 40 bine ulaşmıştı. Dünyada 7.6 milyon kişinin katıldığı hareket, hem Türkiye’de hem de dünya­da o güne kadar düzenlenmiş en büyük iklim krizi eylemi ol­du (Bu arada yine ağırlıklı ola­rak gençlerden oluşan Yeşiller Partisi’nin de 21 Eylül 2020’de kuruluş evraklarını İçişleri Ba­kanlığı’na teslim ettiğinden beri başvurularının alındığına dair belge beklediğini, ama tüm baş­vurularının cevapsız kaldığını da hatırlatalım).

    Türkiye’nin ilk eylemini ise 2019’da 11 yaşındaki Atlas Sarrafoğlu yaptı.

    İklim krizi üzerine aka­demik çalışmalarıyla tanınan Ümit Şahin, bu yeni dalganın dilinin ve aktörlerinin eskisin­den çok farklı olduğunu söylü­yor: “Yeni dalga çok daha net konuşuyor, pozitif dil dayatma­larına pabuç bırakmıyor, krizin ismini koyuyor, ‘yanmakta olan evimizden’ bahsediyor, isyan ediyor. Yeni dalgayı yaratan da çevreciler, yeşiller, yüksek li­sanslı-doktoralı uzmanlar, çok satan kitap yazarları veya proje uzmanı sivil toplum profesyo­nelleri değil. Daha ortaokulu, liseyi bile bitirmemiş çocuklar, sivil toplum veya siyaset dene­yimi olmayan gençler, öğrenci­ler ve hayatında ilk defa sokağa çıkan her yaştan isyankar in­sanlar. Ve bu yeni dalga çok şeyi değiştirecek”.

    (Mehmet Ali Uzelgun ve Ümit Şahin’in Aralık 2016’da kaleme aldığı “Climate Change Communication in Turkey” başlıklı makalesinden faydalanılmıştır).

  • DÜNYADAN

    Foote’un 1856 tarihli makalesi.

    EUNICE FOOTE – 1856

    2 silindir, 4 termometreyle küresel ısınmayı çözen kadın

    Bundan tam 165 yıl önce, 1856’da, ABD’li amatör bir bilim insanı ve kadın hakları aktivisti olan Eunice Foote, se­ra gazları hakkında modern ik­lim biliminin temelini oluştur­maya yardımcı olacak dikkate değer bir keşif yaptı. Foote’un bir hava pompası, iki cam silin­dir ve dört termometreyle yap­tığı deney, cam silindirlerin her birine bir termometre yerleşti­rip birine karbondioksit, diğe­rine hava pompaladıktan sonra güneşin altına koymaktan iba­retti. Sonuçta içinde karbondi­oksit olan tüp daha fazla ısın­mıştı. Foote, “Eğer havaya daha fazla karbondioksit karışırsa bu hava sıcaklığını artıracak­tır” diyerek karbondioksit ile küresel ısınma arasındaki iliş­kiyi yazılı olarak ortaya koyan ilk bilim insanı olmuş, fakat hem kadın olması hem amatör bir bilim insanı olması hem de ABD’de Avrupa’daki bilim çev­relerine uzak olması nedeniyle çalışması uzun yıllar boyunca unutulmuştu.

    SVANTE ARRHENIUS – 1896

    Ne kadar ‘ısınacağımızı’ hesapladı ama bunu felaket değil lütuf saydı

    1895’te İsveçli kimyager Svante Arrhenius, atmosfer­de azalan karbondioksit seviye­lerinin Dünya’yı nasıl soğutabi­leceğini merak ederek bir araş­tırmaya soyundu. Geçmiş buz çağlarını açıklamak için volka­nik aktivitelerdeki azalmanın küresel CO2 seviyelerini düşü­rüp düşürmeyeceğini inceledi. Hesaplamaları, CO2 seviyeleri yarıya indirilirse, küresel sıcak­lıkların yaklaşık 5 derece düşe­bileceğini gösteriyordu. Arrhe­nius daha sonra bunun tersinin de geçerli olup olmadığını me­rak etti. Bu sefer CO2 seviyeleri iki katına çıkarılırsa ne olaca­ğını araştırdı. Sonuçlar küresel sıcaklıkların aynı miktarda ar­tacağını gösteriyordu. Arrhenius’un kömürün ya­kıt olarak kullanımının yol açtı­ğı ısınmanın boyutları hakkın­daki tahminleri, bugün çok da­ha karmaşık tekniklerle yapılan araştırmaların sonuçlarıyla ör­tüşüyor. Tek fark, bugün bir fe­lakete yolaçacağı düşünülen ik­lim değişikliğinin, o zaman Arr­henius tarafından hem tarımsal bolluk, hem de Dünya’nın soğuk kesimleri açısından “daha ılı­man ve elverişli iklimler” sağ­layacak bir lütuf olarak görül­mesi.

    Arrhenius bir deney sırasında.

    GUY CALLENDAR – 1938

    18.yüzyıldan 20. yüzyıla Dünya’da artan sıcaklık verileri

    1930’larda yaşlıların torun­larına “Siz yine iyisiniz; bi­zim zamanımızda kar fırtına­larından, donmuş nehirlerden geçip okula giderdik” demeleri âdetten olmuştu. Bu anektod­ları, sayısal verilere dökmek ise ilk defa Guy Callendar isimli bir İngiliz biliminsanının aklı­na geldi. Callendar 1938 yılın­da, 1890-1935 arası sıcaklıkları derleyerek bu zaman zarfında Dünya’nın yaklaşık yarım dere­ce ısındığını gösteren verileri yayımladı. Ayrıca Sanayi Dev­rimi sonrası karbondioksit se­viyesinin yüzde 10 arttığına da dikkati çekti. Bu, iklim değişik­liğini insan eliyle artan karbon salımlarıyla ilişkilendiren ilk sağlam bilimsel gözlem oldu. Ancak kimse ona inanmadı. Bu zamana kadarki araştırmalar, okyanusların aşırı karbondi­oksiti emdiğini ve böylece sera etkisi üzerinde doğal bir fren işlevi gördüğünü ileri sürmüş­tü. Zaten Callendar bile, kü­resel ısınmanın büyük ölçüde faydalı olacağına inanıyordu. Bu düşünce, 1957’de Roger Re­velle’in meslektaşı Hans Seuss ile birlikte, okyanusun CO2’yi emmesiyle daha asidik hâle geldiğini göstermesine kadar değişmedi.

    Guy Callendar’ın karbondioksit hakkında 1939-1940 arasında tuttuğu notlar.

    ISAAC ASIMOV – 1971

    Bu sefer bilimkurgu yazmamış sadece ‘yakıcı gerçeği’ anlatmıştı

    1971’de dünyanın en ünlü bilimkurgu yazarlarından Isaac Asimov, “Dünya kaç in­sanı besleyebilir?” sorusuy­la başlayan “Yeryüzü Ölüyor” (The Good Earth is Dying) isimli bir makale yazdı. Ancak bu defa yazdıkları bir kurgu değil, bugün dahi geçerliliğini yitirmeyen gerçeklerdi. Şöyle diyordu Asimov:

    “Acaba insanları Ay’a ya da Merih’e yerleştirerek zama­nı ve uzamı satın alabilmemiz düşünülebilir mi? Bundan ön­ce, bugünkü koşullar altında global tavan sayıya ne kadar sürede ulaşılacağını hesap­layalım. Hâlen dünya nüfusu 3.6 milyardır. Nüfusun artış hızına göre bu sayı, 35 yıl son­ra iki katına çıkmış olacaktır.

    Bu ritim değişmediği takdirde nüfus tavan sayısına 465 yılda erişilecektir (…) Güneş’i aşa­rak, hidrojenin füzyon enerji­sini bitkisel yaşamın ışınlan­dırılması için kullanarak ya da laboratuvarda yapay gıda mad­deleri üretip, bitkisel dünyadan bağımsız kalarak zaman kaza­nabilir miyiz? Enerjinin gerek­liliğinden söz etmekle, olayın bir başka yönüne eğilmiş olu­yoruz. Güneş, yeryüzünün gün­düz bölümünü insanlığın halen kullanmakta olduğu enerjinin yaklaşık 15.000 katı bir ener­jiyle aydınlatmaktadır. Yeryü­zünün ortalama ısısının koru­nabilmesi için dünyanın gece yüzünün aynı sıcaklığı uzaya geri yansıtması gerekmektedir. İnsanlık kömür yakma yoluyla yeryüzündeki sıcaklığı arttırdı­ğında, bu ek enerjinin de uzaya yansıtılması gerekmekte, bu­nun olabilmesi için ise yeryü­zünün ortalama ısısının hafif­ten yükselmesi zorunlu bulun­maktadır.

    Günümüzde insan eliy­le enerji üretimi, önemsiz bir ısı artışına neden olmaktadır. Ne var ki bu ek enerji 20 yılda bir-iki katına çıkmaktadır. Bu temponun sürmesi durumun­da yeryüzünün geri yansıtmak zorunda olduğu sıcaklık, 2436 yılında güneş enerjisinin % 1’ine varacak, böylece dayanı­lamaz ısı değişimleriyle kar­şılaşılacaktır. Bundan ötürü 2436’daki global tavan sayıya erişilmezden 300 yıl önce, in­san nüfusu tavan sayısının % 5’inden az bir miktara vardı­ğında, enerji harcamasında bir sınırlamaya gidilmesi zorunlu olacaktır. Gerçi enerjiyi daha rasyonel kullanarak bu duru­mu biraz düzeltebiliriz, ancak böyle bir kullanım % 100’ü aşamayacağından, sonuçta bü­yük bir değişiklik yaratmaya­caktır (…)

    Krize karşı birlik Asimov, 1989’da The Humanist Institute için düzenlenen bir gecede Amerikan Hümanistler Derneği başkanı sıfatıyla yaptığı konuşmada da sera etkisinden bahsetmiş, insanlığın bu krizi çözmek için biraraya gelmesi gerektiğini vurgulamıştı.

    Çok uzak olmayan bir gele­cekte nüfusun artışı da dura­caktır; çünkü ölümlerin sayısı yıkım denebilecek kadar yük­selecektir. Açlık başlayacak, in­sanlar vebanın ve iç karışıklık­ların kurbanı olacaklardır. Ve herhangi bir zaman, belki 2000 yılında bir hükümet başkanı, atomun düğmesine basacak kadar çaresiz kalabilecektir (…)

    İnsanlığın, yük getirmeyi sürdüren bir başka kuşağın ar­dından artık hayatta kalamaya­cağı çok açık. Olaylar bugüne kadarki yörüngeyi izlediği ve değişimler 2000 yılından önce gerçekleştirilmediği takdirde, insan toplumunun teknolo­jik yapısının yıkılmış olacağı­na hemen hemen kesin gözüyle bakılabilir. Böyle bir durum­da barbarca koşullara geri dö­necek olan insanlık, rahatlıkla kendi silinip gidişini özleyebi­lir ve gezegenimiz de yaşamı ayakta tutabilme yetisini cid­di biçimde yitirebilir. Yeryüzü ölüyor. O nedenle insanlık adı­na bir şeylerin yapılması, sert, ama zorunlu kararların alın­ması gerekiyor. Hemen. Hiç za­man yitirilmeksizin”.

    (Ahmet Cemal’in tercüme ettiği bu metnin tamamı, Cogito’nun 1994 Güz’ünde basılan “Kirlenen Çağ” sayısında yayımlanmıştı)

    ‘BÜYÜMENİN SINIRLARI’ – 1972

    Roma Kulübü’nün raporu isabetsiz bulundu

    Bundan 50 yıl önce dünya ekolojisinin bütünlüğü­nün bozulduğuna ilişkin kay­gılar artarken, artık birşey­ler yapılması gerektiğine dair çağrılara seçkinler de katıl­maya başlamıştı. 22 Nisan 1970’te ilk “Dünya Günü” ilan edildi. Ardından “Roma Ku­lübü” adı altında örgütlenen bir grup, 1972’de “Büyümenin Sınırları” başlıklı bir manifes­toyla hiçbir iktidar sahibinin dillendirmediği bir konuyu gündeme getirmeye cüret etti.

    Roma Kulübü’nün “Büyümenin Sınırları” başlıklı raporunun İngilizce ilk baskısı (üstte).

    Rapor, bir grup sanayi­ci ve entellektüel tarafından 1968’te MIT (Massachusetts Institute of Technology) araş­tırmacılarına ısmarlanmıştı. Donella H. Meadows, Dennis L. Meadows, Jorgen Randers ve Williams W. Behrens III ta­rafından birkaç yılda tamam­lanan çalışma, 1972’de yayım­landı. Ve ortalık karıştı. Ra­por çok sert eleştiriler almış; saygın ekonomist Dr. Thomas Sowell, yazılanları “yakın ta­rihin belki de en isabetsiz ön­görüsü” olarak damgalamıştı. Oysa burada iddia edilenlerin doğruluğu bugün büyük oran­da ıspatlanmış durumda. Üs­telik o dönemde henüz küresel ısınmanın etkileri net olarak bilinmiyordu.

    Roma Kulübü’nün sordu­ğu soru bugün basit gibi gö­rünse de, o yıllar için alışıl­mış değildi: Bugün hâkim hale gelen 5 değişken; hızlı nüfus artışı, gıda üretimi düzeni, sa­nayileşme hızı, çevre kirlen­mesi düzeyi ve yenilenemez doğal kaynakların tükenme hızı bugünkü seyrinde ilerler­se, önümüzdeki yüzyıl içinde ekonomimizi nasıl bir gelecek bekliyor?

    Araştırmacıların verdi­ği cevap özetle şunları söylü­yordu:

    1972 tarihli kitap 1978’de Türkçede de yayımlanmış; o yıllarda ikinci baskı yapmamıştı (sağda).

    1. Bugünkü büyüme eğilimi sürdürülürse, gezegenimiz­de ekonomik büyüme gelecek yüzyıl içinde sınırına dayana­caktır. Bunun olası sonucu, ge­rek nüfusta gerekse sınai ka­pasitede ani ve kontrol altına alınamayan bir düşüşün orta­ya çıkmasıdır.

    2. Bu büyüme eğilimini değiş­tirme ve gelecekte uzun süre devam edebilecek ekolojik ve ekonomik bir denge kurma olanağı vardır. Dünya çapın­da bir denge, dünya yüzeyin­deki her bireyin temel maddi ihtiyaçlarına doyumunu sağ­layacak ve her bireyin beşeri potansiyelinin geliştirilmesi için eşit fırsata sahip olması­na olanak verecek biçimde ta­sarlanabilir. 3. İnsanlar, birinci sonuç ye­rine ikinci sonucu elde etmek için çaba harcamaya karar vermeleri hâlinde, ne kadar çabuk harekete geçerlerse, ba­şarı olasılıkları o ölçüde arta­caktır.

    CIA’İN İKLİM RAPORU – 1974

    Değişen iklim ve politik sonuçları: Kitlesel göçler ve siyasi gerilimler

    Ağustos 1974’te CIA (Ame­rikan Merkezî Haberalma Örgütü) “istihbarat sorunlarıy­la iklim değişikliği ilişkisi” üze­rine gizli bir çalışma yürüttü. Sonuçlar dramatikti. Rapor, si­yasi huzursuzluklara ve kitle­sel göçlere (ki bu da daha fazla siyasi huzursuzluğa yolaçacak­tı) neden olacak yeni bir “tuhaf havalar” çağının başladığına işaret ediyordu. O dönem CIA, biliminsanlarının hem “küresel ısınma” hem de “küresel soğu­ma” uyarılarına aşinaydı, ama termometrenin yükselip alçal­masıyla değil, bunun siyasi etki­leriyle ilgileniyorlardı. 1350’ler­de ve 1850’lerde yaşanan bir di­zi soğuk hava dalgasının yalnız kuraklık ve açlık değil, savaşı da beraberinde getirdiğini biliyor­lardı. Dünya yeniden aynı kade­re mahkum olabilirdi.

    Raporun ilk sayfasında “İk­lim değişikliği 1960’ta başladı, ama iklimbilimciler de dahil ol­mak üzere kimse bunu farket­medi” deniyordu. O zaman Sov­yetler ve Hindistan’daki mahsul kayıpları “talihsiz” hava koşul­larına bağlanmıştı; CIA’e gö­re en büyük rakipleri SSCB’de Nikita Kruşçev’i koltuğundan eden faktörler arasında bu da vardı. Bunları Moritanya, Sene­gal, Mali, Burkina Faso, Nijerya gibi Sahraaltı ülkelerden gelen “tuhaf hava” haberleri izledi. Ar­dından Burma, Pakistan, Kuzey Kore, Kosta Rika, Honduras, Ja­ponya, Manila, Ekvador, SSCB, Hindistan, ABD ve Çin’den ku­raklık, kıtlık ve sel haberleri gel­meye başladı. Ancak raporun da dediği gibi “Manşetlerin anlattı­ğı hikayeyi anlamak ya da belki de yüzleşmek istemedik”.

    Aslında kimsenin bu haber­lerle ilgilenmediği iddiası tam olarak doğru değildi. Kimi bili­minsanları bir süredir bu konu hakkında konuşuyorlardı. Hatta 1965’te ABD Başkanı Lyndon Johnson, raporun yayımlanma­sından birkaç ay önce ise Dı­şişleri Bakanı Henry Kissinger, “iklim değişikliği tehdidi”nden bahsetmişti. Yine de raporun yazarları haklıydı; iklim deği­şikliği, gereken telaşı ve kamuo­yu tepkisini yaratmıyordu. Baş­langıçta gizli bir belge olarak hazırlanan rapor, Şubat 1977’de New York Times’ta yayımlandı. Bu noktada konu “uzak ülke­ler”deki açlık üzerinden değil, Amerikalıların kendilerine da­ha yakın bulabileceği petrol kri­zi üzerinden tartışılıyordu.

    Sahra Çölü’nün güneyindeki Sahel’de yerel halk, 1974’te yaşanan bir kuraklık sırasında Fransız hava kuvvetleri tarafından atılan kepek çubuklarını topluyor.

    THE GENESIS STRATEGY / S. SCHNEIDER – 1976

    ‘Kıyamet peygamberi’ dediler ‘geçici bir moda’ ilan ettiler…

    CIA raporuyla aynı dönem­de, Colombia Üniversi­tesi’nde yüksek lisansını ya­pan Stephen Schneider adlı bir biliminsanın aklına ilginç bir fikir geldi: “Dünya gibi çıl­gın bir yerin modelini çıkarıp, ardından o modeli kirletsek ve sonuçlara göre politikala­ra olumlu bir katkı sağlasak ne kadar heyecan verici olur­du” diye düşünmüştü. İklim değişikliğinin tehlikeleriyle ilgili popüler bir bilim kitabı yazmanın zamanının geldiği­ne kanaat getirdi. 1976 tarihli The Genesis Strategy, meşhur fizikçi Carl Sagan’ın onayıy­la basıldıktan sonra Washin­gton Post ve New York Times incelemeleriyle, ardından da Schneider’ın Tonight Show’a davet edilmesiyle hem dikkat­leri hem de şimşekleri üzerine çekti.

    Önce ABD’nin meteorolo­ji kurumunda klimatoloji ofi­sinin direktörü olan Helmut Landsberg, Schneider’i hedef aldı. Ardından İngiltere’nin meteoroloji kurumu Met Of­fice’in başkanı John Mason, iklim değişikliğiyle ilgili en­dişeleri “geçici bir moda” di­ye adlandırdı. Mason, 1977’de yaptığı konuşmada, iklimde her zaman dalgalanmalar ya­şandığını, son dönemin görü­len kuraklığın daha önce de emsali olduğunu vurguladı. Fosil yakıtları aynı hızda tü­ketmeye devam edersek, 50- 100 yıl içinde 1 derecelik bir ısınma olabileceği konusunda hemfikirdi; ama genel olarak atmosferin ne olursa olsun bunu absorbe edeceğini dü­şünüyordu. Zaten birçok çağ­daşı gibi sonunda tamamen nükleer enerjiye geçeceğimizi tahmin ediyordu. Konuşma­yı aktaran Nature dergisi de genel mesajını “Panik yapma­yın” olarak okurlarına verdi ve “kıyamet peygamberlerini dinlemeye gerek olmadığını” söyledi.

    EXXON ARAŞTIRMASI – 1977

    Petrolcüler endişelenmeye başlıyor

    1970’lerin ortalarında dünya­nın en büyük petrol şirketi Exxon, iklim krizinin kendi işle­rini baltalamasından ufak ufak endişe etmeye başlamıştı. Artık Dünya’nın önünde bir de tarih vardı: 2000 yılı. 1977 yazında şirket, Nixon’ın eski danışmanı Edward David Jr.’ı deniz suyun­daki ve havadaki karbondioksit üzerine bir araştırma yapma­sı için işe aldı. Ancak sonuçlar ortaya çıkmaya başladıkça “Es­so Atlantic” operasyonu aniden durduruldu. Exxon, 2000’de New York Times’a verdiği ilan­da halen “harekete geçmek için çok erken” olduğunu söylüyor­du. Exxon’un haricinde Chev­ron, Shell, BP gibi petrol şirket­leri de uzun yıllar iklim krizini “sorgulayan” biliminsanlarının çalışmalarını destekleyerek, iklim değişikliğiyle ilgili uya­rıların üstünü örtme taktiğini uyguladı; koruyucu yasaları en­gellemek için lobi faaliyetlerine milyarlarca Dolar akıttı.

    İklim aktivistleri, 2019’da New York Yüksek Mahkemesi önünde.

    JAMES E. HANSEN – 1988

    ‘Sera etkisi saptanmıştır’ dedi: Kelimenin tam anlamıyla ‘yandık’

    Pek çok uzman, küresel ısınma konusunda 1988’in kritik bir dönüm noktası oldu­ğunu söylüyor. Hükümetlera­rası İklim Değişikliği Pane­li, 1988 sonlarında kuruldu. 1988 yazı, kaydedilen en yük­sek ısılara sahne oldu. Ayrıca o yıl ABD’de ciddi bir kurak­lık ve sıcak dalgası yaşanmış; Amazon yağmur ormanlarında ve Yellowstone’da çok büyük yangınlar çıkmıştı.

    Çözümün ana hatlarıysa bundan 1 yıl önce, yani dün­ya ülkeleri, atmosferin koru­yucu ozon tabakasını tehdit eden bazı sentetik bileşikle­ri ortadan kaldırmak için ge­rekli adımları ortaya koyan Montréal Protokolü üzerinde anlaşmaya vardığında belir­lenmişti. Her şeyin berrak­laştığı an, 23 Haziran’da ABD Senatosu’nda verilen korku­tucu bir ifade oldu. Venüs yü­zeyindeki kavurucu koşulları araştırırken dikkatini Dün­ya’nın insan eliyle değişi­me uğrayan atmosferi üzeri­ne yoğunlaştıran iklimbilim­ci James E. Hansen’ın, “Sera etkisi saptanmıştır ve iklimi­mizi değiştirmektedir” sözleri 1988’de manşetlere taşınmış­tı. Hansen, küresel ısınmanın başladığından yüzde 99 emin olduğunu söylemiş; atmosfer­deki sera gazlarının yoğunluğu en fazla 350 ppm’ye düşmez­se -kelimenin tam anlamıyla- “yandık” demişti. Bugün kü­resel CO2 ortalaması yaklaşık 418 ppm olarak ölçülüyor ve bu değer düzenli bir biçimde her sene 2-3 ppm artıyor.

    Columbia Üniversitesi profesörü Hansen, iklim eylemlerinde pek çok kez gözaltına da alındı.
  • Türk seyyahların gözüyle bir zamanlar Afganistan

    Bugün Taliban’ın büyük oranda kontrol ettiği Afganistan, 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında Türk yazarlar için sıradışı bir rotaydı. Türkiye’den Afganistan coğrafyasına yapılan ilk seyahatler o dönemde gerçekleşti. Türk okurunun pek bilgi sahibi olmadığı Afganistan üzerine 3 farklı seyahatname yazıldı. Kültürü, mimarisi, dinî ritüelleri, liderleri ve Türkiye’ye olan ilgileriyle 100 yıl önceki Afganistan.

    HİNDİSTAN VE SİVAT VE AFGANİSTAN SEYAHATNAMESİ – 1883

    Afgan halkı, genellikle Sultan Abdülhamid’e duacıdır

    2.Abdülhamid devrinde konsolos olarak Afganistan’a gönderilen Ahmed Hamdi Şirvani’nin 1877’den itibaren izlenimlerini biraraya getiren kitap, bu ülkeyle ilgili Türkiye’de basılan ilk eser. 293 sayfada, gerek iktisadi gerekse siyasi durumla ilgili gözlemler…

    Ahmed Hamdi Şirvani’nin (? – 1890) yazdığı Hindistan ve Sivat ve Afganistan Seyahatnamesi (1883), Türkçede Afganistan üzerine basılan ilk eser. 2. Abdülhamid devri din adamlarından Ahmed Hamdi Şirvani, 1877’de Hindistan’ın Peşaver şehrinde şehbender (konsolos) olarak görevlendi­rildi. Görevi sırasında Hindistan, Svat ve Afganistan’da şehirciliği, tarihî eserleri, dinî ritüelleri, örf ve adetleri inceleyen 293 sayfalık bir kitap yazdı. Kitabın sonunda ek olarak bir adet İngilizce, Sanskritçe, Eski Türkçe alfabe levhası ve Hindistan haritası bulunuyordu.

    Kitapta Şirvani’nin rotası önce Hindis­tan’dan başlar; oradan kuzeybatıya doğru Pakistan’a ve nihayet Afganistan’a ulaşır. İlk durak Kabil’dir; “Afganistan’ın payitahtı Peşaver’in iki yüz yirmi kilometre garbında (batısında) ve otuz dört derece on dakika arz-ı şimalinde (kuzey enleminde) kain (bulunan) binası yirmi asırdan mütecaviz (yirmi asırdan beri) etraf ve derunu bağ ve bahçelerle müzeyyin (süslü) Kabil şehridir ki derununda (dahilinde) cereyan eden Hotan namında bir nehri dolaşır”.

    Kabil’in geçmişten günümüze liderlerin­den bahseden Şirvani, şehirdeki tarımcılığa da değiniyor: “Afganistan’ın Kabil cihetinde bulunan arazide meyve ve kavun karpuz gayet âlâ olur. Meşhur olan üzümleri nihayet derecede latif ve tatlı olur”. Afgan halkının lisanlarından da ayrıntılı bir şekilde bahseden yazar; Gazni, Herat, Kandahar, Badahşan şehirlerini de gezerek buradaki izlenimlerini anlatıyor.

    Ahmed Hamdi Şirvani’nin Kandahar’da Afgan halkının Rus, İngiliz ve Osmanlılara dair görüşlerine dair izlenimi ise şöyle: “Rusya’nın daima Afganistan’a gelen sefirleri İngilizlerin kıtal-i sabık hatırlardan (eski savaş hatıralarından) çıkamayacağını ihtar ile Afganların İngilizler hakkında nefretlerini ve kendileri hakkında muhabbetlerini celbe çalışmaktan (kendi taraflarına çekmekten) bir an geri durmuyorlar ise de yine ahali alelumum (genellikle) İslâmiyeyi devlet-i ali­yeye izhar-ı hulus etmekte (dostluk etmekte) oldukları gibi, öteden beri ebben ve cedden (babadan ve sülaleden) Afganistan padişahı bulunan Şir Ali Han’ın hilafeti mukaddiseyi İslâmiyeye ibraz ettiği sadakat ve hulusuna hutbe ve vaazlara bu mülkün asıl sahibi olan halifeyi Müslimin ve emîrü’l-mü’minîn ‘Sul­tan Abdülhamid Han’ efendimiz hazretlerine duacıdır”.

    KÜÇÜK SEYAHATLER: AFGANİSTAN – 1903

    İlk Türkçe gezi rehberlerinden…

    Ahmed İhsan Tokgöz tarafından derlenen 29 sayfalık broşür, Çin- Afganistan-Hindistan-Amerika konulu 4 kitapçıktan oluşan serinin ikincisi. Kabil, Azize, Kandahar ve Herat şehirleri, “Hindistan’ın Anahtarları” olarak bir bölüm başlığı yapılmış.

    Gazeteci ve yayıncı Ahmed İhsan Tokgöz (1868 – 1942), 1903’te Küçük Seyahatler başlığıyla kendi matbaasında 4 broşürlük küçük bir seyahatler dizisi yayımlar. Çin’e Seyahat ile başlayan dizi, Afganistan kitabı ile devam eder, Hindistan Seyahatinden: Bombay Şehri ve Amerika Seyahatinden: Şikago Şehri kitapçığıyla son bulur.

    Bu serinin ikinci kitabı olan Küçük Seyahatler: Afganistan kitabı 1903’te 29 sayfalık bir broşür olarak yayımlanır. Kitapların üzerinde yazar ismi bulunmaz. Ahmed İhsan Bey’in çeşitli kaynak­lardan derlediği erken tarihli ilk gezi rehberlerin­dendir. Kitabın “Medhal” başlıklı giriş yazısında Afganistan’a ve kitabın içeriğine dair şu ifadeler yer alır: “İngiltere ile Rusya hükümetlerinin Asya kıtasında malik oldukları kıtaatı beraberinden tef­rik eden (ayıran) Afganistan, Fransa daha doğrusu Almanya büyüklüğünde bir kıtadır. Şarktan garbe doğru takriben 690 kilometre arzı, şimalden cenuba doğru 740 kilometre vardır. Afganistan’ın şimal tarafında Hind Dağları hakimdir. Şarkta Sü­leyman Dağları, Hindistan’a hakim durumdadır”.

    Kitap şu bölümlerden oluşur: “Afgan Geçitle­ri, Kabil Geçidi, Bulan Geçidi, Afganistan Ahalisi, Hindistan’ın Anahtarları: Kabil, Azize, Kandahar, Herat”.

    RESİMLİ AFGAN SEYAHATİ – 1909

    ‘Kuru kuruya sevenler de bir nebze olsun bilgilensin’

    Afgan Devleti’nin işbirliğiyle 1906’da gerçekleşen geziden sonra Mehmet Fazlı Bey’in kaleme aldığı 105 sayfalık kitap, “fakat gariptir ki bugün bu hükümet hakkında hemen hiç kimsede doğru bir fikir, malumat-ı hakikiye yoktur” diyerek, ülkenin iktisadi-siyasi düzenine dair ilk elden bilgiler veriyor.

    Eski Türkçe üçüncü ve son Afgan seyahatnamesi, bizzat Afgan Devleti’nin işbirliği ile organize edilen bir heyet gezisi sonucu ortaya çıkmış. Habibullah Han’ın 1901’de Afganistan hükümdarı olmasından sonra devlet kademesinde yer edinen, Şam’da ve İs­tanbul’da eğitim görmüş ve Türk halkına büyük sempati besleyen Muhammed Han Tarzi; Türkiye’den Afganistan’a aydın, bürokrat ve yazarlardan oluşan bir heyetin gelmesi ve deneyimlerini paylaşması için vesile olmuş. Türki­ye’den Afganistan’a giden heyetin aydınlar kadrosunda Mehmet Fazlı, Hü­seyin Hüsnü, Ali Saver, Mehmet Efendi, Ali Fehmi ve Münir İzzet yer almaktadır.

    O sırada Mısır’da sürgün bir Jöntürk olan Mehmet Fazlı Bey, Afganistan seyahatini ve burada yaşadığı deneyim­leri 1909’da yayımlanan 105 sayfalık Resimli Afgan Seyahati kitabında anla­tır. Mehmet Fazıl Bey ve arkadaşlarının yolculuğu 2 Ekim 1906’da başlar; yol giderlerini Afgan hükümeti karşılamış­tır. Rusya, Azerbaycan, Türkmenistan ve İran üzerinden Afganistan’a trenle gidi­lir; karayolu ile batıdaki Herat şehrinden ülkeye girilir.

    Kitap, Afganistan hükümdarı Habi­bullah Han’ın üniformalı bir fotoğrafı ile başlar. Altına kendisi için “Alem-i İslâm’ın intibahı (uyandırıcısı): Afganis­tan Emiri” notu düşülmüştür. Kitapta ikinci fotoğraf ise Türk heyetinin Afga­nistan’a gelmesini sağlayan Muhammed Han’ındır; fotoğrafın altına kendisinin misafirperverliği ve üretkenliği not düşülmüştür. Bu iki fotoğraftan sonra Mehmet Fazlı Bey’in “İfade-i Meram” önsözüyle başlayan kitap şu bölümler­den oluşur: “Afganistan Seferi, Herat, Mevki-i Coğrafisi, Meşhur Şehirleri, Siyasi Teşkilatlanması, Afganistan’da­ki Unsurlar, Afgan Ordusu ve Huzura Kabul, Bayram Namazı, Derbarm, Çeşn Geceleri”.

    Afganistan Emiri Habibullah Han Afgan Mekteb-i Harciyesi’nde askerlerin kıyafetleri.

    Mehmet Fazlı Bey, yazdığı kitabın amacını şöyle özetler: “Afganis­tan’ın bu genç ve dinç hükümeti hakkında hemen bütün Cihan-ı İslâmiye’de bir teveccüh, bir muhabbet vardır. Hususuyla Osmanlılar umumiyetle bu diyar ve hükümet için pek büyük bir his takdir, teveccüh ve ihtiram beslerler. Fakat gariptir ki bugün bu hükümet hakkında hemen hiç kimsede doğru bir fikir, malumat-ı hakikiye yoktur… Umarız ki Afganistan kitabımız oralara dair etraflı bilgisi olan ilim adamları ve araştırmacılara şevk ve gayret, hiç bilgisi olmayıp kuru kuruya sevgi ve yakınlık besleyenler için de bir nebze olsun bilgilenme sebebi olur”.

    Kabil’deki Afgan sazendeleri, Afganların ordu kıyafetleri de kitap içinde büyük boy olarak ka­liteli bir baskıyla yer alır. Kitabın “Meşhur Şehirleri” bölümünde Kabil, Kandahar, Gazne ve Belh şehirleri konu edinilmiş, Kabil için için “Dar’ül-Sultana-i Kabil” ifadesi kullanılmıştır.

    “Mevki-i Coğrafisi” bölü­münde şöyle denmiştir: “Afgan ahalisi ziraate pek gayretlidir. Münbit (bereketli) vadilerde buğday, arpa, mısır, çavdar, darı, nohut, pirinç, şeker kamışı, afyon, pamuk, vesaire zirai olunmak­tadır. Türkistan’da, Herat’ta ve Kandahar’da ipek hasılatı her sene tezayüd etmektedir (çoğalmakta­dır). Meyve yetiştirmek husunda kabiliyetleri de fevkaladedir. Bahçecilik hususunda dahi hayli terakki etmişlerdir”.

    Kabil’de millî Afgan sazendeleri Bir Türk Pazarı gravürü.

    “Afganistan’daki Unsurlar” bölümünde ülkenin o yıllar itibariyle 7 milyon nüfusu olduğu belirtilerek; “Badağşan, Türkis­tan vilayeti tamamıyla Özbek ve Türkmen ve Taciklerden ibaret olduğundan tahminen 1 milyon kadar Türk vardır. Müslüman ve cümlesi Sünni mezhebindedir” ifadelerine yer alır.

    “Afgan Ordusu” bölümünde de askerî unsurları şu şekilde anla­tılmıştır: “Afganistan’da meskun (yerleşik) ahalinin hemen cümlesi cesur ve fevkalade meşakkı seferi­yeye silahşör ve cengaver insanlar olduğundan Afgan ordusunun me­ziyet-i askeriyesi fevkaladedir. Hi­damet-i askerîye (askerî hizmetler) henüz Avrupa Devleti’nde olduğu gibi sınıflara, kadrolara taksim olunmamış ise de, zabit yetiştirme­ye mahsus mektebin küşadından (açılışından) sonra ordunun bu noksanı nazar-ı itibara alınarak re­dif ve müstahfız kadroları derdest teşkil bulunmakta idi”.

  • Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı

    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı

    15. yüzyılın sonunda Avrupa’dan çıkıp Afrika’yı dolaşarak Hindistan’a ulaşan “doğu rotası” Portekiz’in kontrolüne verilmişti. İspanya Kralı’nı ikna eden Fernão de Magalhães / Hernando de Magallanes (1480-1521), yani Macellan ise buna bir alternatif sundu: Batıya doğru giderek Baharat Adaları’na (Maluku Adaları) ulaşmak. 20 Eylül 1519’da yola çıkanlar, yine bir Eylül ayında 1522’de İspanya’ya döndüler. Pratik olarak dünyada ilk defa dünya turu yapılmış; ancak filodaki denizcilerin çoğu gibi Macellan da 1521’de öl(dürül)müştü.

    1-Antik dönemden beri Dünya’nın yuvarlak-küre biçimde olduğu biliniyordu

    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı
    Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’ndaki globus cruciger, küre şeklinde olduğu bilinen dünya üzerinde imparatorların hüküm sürmesini simgeliyordu.

    Antik Çağ filozofu Aristo’nun ve yine aynı çağın astronomu Eratosthenes’in dünyanın küre şeklinde olduğu tespitleri -is­tisnalar olmakla beraber- Geç Orta Çağ’a kadar süren, genel olarak kabul edilmiş bir bilgiydi. Sadece Aristo’yu yorumlayan Arap-İslâm dünyasındaki bili­minsanları değil, Ortaçağ Hıris­tiyan Avrupası’ndaki filozoflar, teologlar da Antik Çağ’daki bu bilgiyle hareket ediyor ve çalı­şıyorlardı. Macellan’ın Orta­çağ’dan beri süregelen dünya­nın düz olduğu teorisine karşı bu sefere başladığı mitinin ne­reden türediği ise günümüz ta­rihçileri tarafından tespit edil­miştir. Tarihçi Jeffrey Burton Russell, bu mitin üretilmesini Aydınlanma’nın “Karanlık Or­taçağ”dan kopuş düşüncesiyle bağdaştırmaktadır; zira o dö­nemle ilgili oluşturulan genel kanı, insanlığın birçok anlam­da geriye gittiği yönündedir. Bu mitin yayılmasında da ünlü Amerikalı yazar Washington Irving’in Kristof Kolomb’un Ha­yatı ve Seyahatleri (1828) eseri etkili olmuştur.

    “Ortaçağ’da dünyanın düz olduğu kabul ediliyordu” düşün­cesi bir efsaneyse de, dünyanın yuvarlak olduğunun fiziksel is­patı ilk defa Macellan ve Elca­no’nun yaptığı sefer sayesinde ortaya konmuştur.

    2-Macellan dünyanın etrafını dolaşma niyetiyle yola çıkmamıştı

    15. yüzyıl başlarında Portekiz­li denizcilerin başlattığı Keşif­ler Çağı’nın temel motivasyo­nu, ticaretin hâkim ve değerli ürünü baharata, özellikle Hin­distan’daki baharata ulaşmak ama bunu Akdeniz ve Ortado­ğu’yu by-pass ederek yapmak­tı. Macellan’ın seferini ünlü yapan, sefer sırasında ona sa­dık kalan az sayıdaki tayfa­dan biri olan İtalyan denizci Antonio Pigafetta’dır. Seyaha­tin kronikini yazan Pigafetta, Macellan’ın ölümünden sonra onu savunmak ve övmek için, dünyanın etrafını dolaşma amacıyla bu yolculuğa çıkıldı­ğını iddia etse de, böyle olma­dığı yazılı kaynaklarca sabittir. Dünyanın etrafını dolaşma he­defi ile yola çıkacak ilk kişi ise, 1580’de dünyanın çevresinde tam turu tamamlayan İngiliz Francis Drake değil; 1588’deki seferi gerçekleştiren, yine İn­giliz denizci Thomas Caven­dish olacaktır.

    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı
    Üç yılda  devr-i âlem
    20 Eylül 1519’da Sanlúcar de Barrameda’dan yola çıkan Macellan (sağda), Kanarya Adaları’nda bir mola verip Yeşil Burun Adaları’na, oradan da Brezilya’ya ulaştı. Durgunluğu nedeniyle Pasifik adını verdiği okyanus onu Filipinler ve Guam adalarına taşıyacak; gemi 6 Eylül 1522’de Macellan olmadan tekrar İspanya’ya dönecekti.
    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı

    3-Macellan, Portekiz adına değil, İspanyol sponsorluğunda sefere çıktı

    Macellan adı yazılı olarak ilk de­fa, Hindistan genel valisi Fran­cisco de Almeida yönetimin­deki Portekiz-Hint Armada­sı’nın 1505’teki tayfa listesinde geçmektedir. 1514’e kadar farklı denizaşırı görevlerde (özellik­le Güneydoğu Asya’da) ve bü­yük deniz savaşlarında Porte­kiz Kralı 1. Manuel’e hizmet ettiği bilinmektedir. Kayıtlara göre kesin olmasa da, Macellan 1514’ten itibaren Avrupa’dan ba­tıya doğru giderek Hindistan’a ulaşmak niyetindeydi. 1515’te başka bir görevi reddetmesi ne­deniyle, Portekiz armadasından iyice uzaklaşmıştı. O sıralarda Portekizli kozmograf ve astro­nom Rui Faleiro ile beraber gün­cel haritaları incelemeye başla­dı. 1517’de ise Sevilla’ya yerleş­ti ve ismini İspanyolca yaparak genç İspanya Kralı 1. Carlos’un tâbiyetine geçti. Baharat Ada­ları’na yani bugünkü Endonez­ya’ya bağlı Maluku Adaları’na “batıya doğru giderek” ulaşmak için yapılacak seferi İspanya kralına kabul ettirdi. Tüm bu fa­aliyetleri nedeniyle Portekiz’de hain olarak adlandırıldı ve ülke­ye girmesi yasaklandı.

    4-Macellan dünya turunun sonuçlanmasından 1 sene önce öldürüldü

    Her ne kadar dünyanın etrafını ilk defa dolaşan kişinin Macel­lan olduğu söylense de bu doğru değildir; zira kendisi, yolculu­ğun tamamlanmasından 1 sene önce (1521), bugünkü Filipin­ler’de yaşanan bir çatışmada öl­dürüldü.

    Yolculuk 20 Eylül 1519’da Sanlucar’dan (de Barrameda) yola çıkan “Maluku Armada­sı” isimli 5 İspanyol gemisiyle başladı. Sefer boyunca türlü ba­direler atlatıldı. Güney Ame­rika’nın güney ucundan geçiş için bir boğaz bulmak amacıy­la sığlıklar arasında yapılan seyrüsefer hayli yıpratıcı oldu. Santiago gemisi karaya otur­du; San Antonio gemisi “kaçak” olarak İspanya’ya döndü. Özel­likle Macellan’a karşı tayfala­rın ayaklanması ve bunların ardından kurulan mahkemeler gemilerdeki huzursuzluğu art­tırdı. Kendi adını verdiği boğaz­dan geçen Macellan, o zama­na kadar Güney Denizi denilen okyanusun alışılmadık durgun­luğundan ötürü burayı Pasifik olarak adlandırdı. Filipinler ve Guam’daki adalara ulaşan Ma­cellan, yerel halkı Hıristiyanlı­ğa davet etti veya zorladı. Bu­gün Filipinler’e ait olan Mactan Adası’ndaki Lapu-Lapu halkına da İspanyol tabiyetine geçip Hı­ristiyan olmaları için baskı yap­tı. Ayaklanan Lapu-Lapu yerli­leri mücadeleyi kazandı ve Ma­cellan da öldürüldü.

    Kaptanın ölümünü takip eden kaos sonrası, Juan Sebastian Elcano kumandayı eline aldı. İs­panya’dan yola çıkan 277 kişi­den 115 kişi kalmıştı. Kalan iki gemi, Elcano’nun kaptanlığın­da 6 Eylül 1522’de İspanya’ya ulaştı.

    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı
    Lizbon’daki Keşifler Anıtı’nda boynu bükük gözüken Macellan, Portekiz tacının hizmetinden çıkarak İspanyol monarşisine hizmet ettiği için hain ilan edilmişti
  • Vatana-millete hayırlı bilgisayar

    Henüz değil sosyal medya, Google, internet tarayıcıların, www’nin bile olmadığı bir dönem. Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ), yeni bir bil­gisayar sisteminin işletmeye alınması için atılım yapmış. Dönemin Cum­hurbaşkanı Turgut Özal, IBM3090’ı düğmesine basarak değil, iki bilgisayar arasındaki kırmızı kurdeleyi kese­rek “açılış”ı gerçekleştiriyor. Akülü engelli araçları, itfaiyeye alınan yangın dolapları, Tokat’ta hambugerci açılışı, yine Özal’ın 1988’de kurdelesini kestiği Osmanlı arşivleri katalogu… Politi­kacılarımız kurdele kesmeyi seviyor. ODTÜ’de 1990’da başlayan çalışmala­rın, 12 Nisan 1993’te internete bağlan­mamızla sonuçlanması ise Türkiye için gerçek bir açılış-açılım olmuştu.

    KAYNAK: CUMHURBAŞKANLIĞI ARŞİVİ