Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesinden 10 gün sonra patlak veren İran- Irak Savaşı 8 yıla yakın sürdü, yaklaşık 1 milyon asker ve sivilin hayatını kaybetmesine, büyük acılara yol açtı. Devletlerin Ortadoğu politikalarını kökünden değiştiren, Irak’ın kimyasal-biyolojik silahlar kullanmasıyla katliama dönüşen savaşı; Tahran doğumlu yazar-sosyolog Shahzadeh N. İgual’ın çocukluk yıllarındaki anılarıyla hatırlıyoruz.
SHAHZADEH N. IGUAL
Ceng-i Tahmili. İran’ın içine sürüklendiği, yüklenmek zorunda kaldığı savaş…
İran-Irak Savaşı, yüzyılın en anlamsız harbi olmakla birlikte her iki ülkede ağır hasarlar bıraktı. Ölenler, ölüsü dahi bulunamayanlar, gaziler, kimsesiz kalan çocuklar, bu insanlık trajedisine şahit olanlara kocaman-atlatılamaz bir travma bıraktı. Canından, toprağından olanların yanısıra, İran halkı da bir daha eskisi gibi olamadı… Yani, insanlar dünya değiştirdi yahut insanların dünyası değişti…
Ben savaşa, yıkımlara, ölümlere gözünü açan milyonlarca çocuktan sadece biriydim. Dünyaya ayak basalı henüz bir buçuk yıl olmadan kanlı bir devrimin ortasında veda etmiştim çocukluğuma…
Yaşıyor ya insanoğlu her durumda, yaşıyorduk biz de o cehennemin orta yerinde!
Olağan bir vaziyetmiş gibi alışılan bir şey oluvermişti bombardımanlar altında yaşamak o mahşerin içinde sürdürülmeye gayret edilen hayatlarımız…
2006’da 1980-88 İran-Irak Savaşı’nı anmak için düzenlenen “Kutsal Müdafaa Haftası” sırasında İranlı çocuklar bir tankın üzerinde oyun oynuyor.
İşe, okula gidenler, doğanlar, hastalananlar, sessiz sedasız evlenenler, kapkara perdelerin çekildiği evlerde ağırlanan misafirler, rengi koyultulmuş memleketimde silikti hayatlarımızın rengi. Ama yine de yaşanıyordu güç de olsa. Evlere yeni eşya bile alınırdı ölüm korkusuna inat. Doğan erkeklere Omid (Ümit), kızlara Azade (Özgür) adı veriliyordu artık… Okula başladığımda henüz beş yaşındaydım. Birinci sınıfta olmamıza rağmen işlediğimiz dersler, dolayısıyla öğrendiklerimiz pek de hafif sayılmazdı. Hiçbir eğitmen bize savaşı izah edemezken normların dışında dersler veriliyordu okulda…
“Savaşa özel” dersimizin adı ise biz parmak kadar çocuklar için dehşetengizdi. Ve ben tedrisatın yarattığı korkudan muzariptim! Öğrendiklerime kafa tutan öğrenmek istemediklerim, yoksaymak için direndiklerim vardı. Kimi zaman tatbikat gereği gittiğimiz sığınaklara bazen de gerçek hava saldırıları nedeniyle tek sıra halinde, ağlayarak götürülürdük.
“Kimya bombası nedir, size yakın bir yere isabet ettiğinde ne yapılabilir?”
“Enkaz altında kaldınız. Sağsanız dışarı nasıl çıkarsınız?”
“Bombardıman anında paniklememek için neler yapılmalı?”
“El bombalarının zarar verme gücü nedir?”
“RPG-7 roketatarın özellikleri ve tahribat gücü nelerdir?”
“Bebek şeklinde kamufle edilmiş patlayıcıları nasıl tanırız?”
Boyu posu daha sıralara güçbela yetişen bizler, dört kulak sekiz göz dinler, izlerdik en korktuğumuz dersi! Biz savaş çocuklarıydık, küçücüktük ama kahrolası bu savaşın çocuklarıydık. Bilmeliydik bu gerçekleri, çalışıp sınavlarda doğru cevapları da vermeliydik üstelik. Bizi iliklerimize değin ürküten derslerden pekiyi alırdık çoğunlukla, ama pekiyi alan çocuklar da öldü bu savaşta. Oysa onlar da çalışmışlardı derslerine. Lakin çalışılmazdı savaşlara! Bu çocuklar okulunda, evinde, sokaklarda yakalanıverdi kahpe saldırılara…
Saddam hükümeti kimya bombalarıyla saldırıya geçtiğinde ise İran devletinin bu insanlık suçunu derhal durdurmasını bildirmeye gittiği BM Güvenlik Konseyi’nin kapısı yüzlerine kapanmıştı. Tüm dünya Irak’a silah satarken, İran’ın kimya bombası şikayetine kulak tıkanmıştı. Kimyasal silahlarla yokedilen İran halkının çığlığı onların vicdanını sızlatmamıştı. Yalnız bombardımanlar değil, büyük yerleşim merkezlerine atılan sayısız füze de çok ocaklar söndürmüştü. Evi yıkılmayanların da zihninde bir ömür taşıyacağı harabeler bırakmıştı. Füzeler şehre kulakları sağır edici bir gürültüyle yaklaşıyor, sonra da isabet ettiği yerdeki anlatılamaz patlama sesiyle evi, barkı, canı, yüreği alaşağı edip yok ediyordu.
Galibi olmayan savaşın kurbanları İran yönetimi tarafından “Kutsal Savunma” olarak tanımlanan savaşın galibi yok; 8 yılda kaybedilen 1 milyon hayat var. İran cephesindeki yaralı askerler (üstte). Siyah çarşaflı İranlı kadınlar, savaşın sonlarına doğru Tahran’daki bir mitingde (altta).
Bazı gecelerde birkaç füzeyle birden saldıran Iraklılar, hemen ardından bombardıman uçaklarıyla Tahran göklerine geri dönüyorlardı. O uçakları hedef alıp yoketmek isteyen İran hava müdafaasının dehşetengiz sesinin de bombaların patlamasından hiç mi hiç farkı yoktu. Güzelim ülkem acıdan kıvranıyordu, çok yaralar almıştı, kanlara bulanmıştı ama hâlâ direniyordu…
“Gece, duman, ateş ve zulümdür yaşam çıkınlarının özeti, müştekisi meçhul yüzlerce davada şaki kalır ve artık sevinmeyi bilmez, unutur savaş çocukları.
‘Köre beyazı sormak’ gibidir çocukluk neşelerine dair sorular. Sorulmaz, sorulsa da cevabını bilmez savaş çocukları.
Mavi göklere baktıkça kırkında bile hâlâ kısar gözlerini, zihninden kazıyamaz çocukluğunun gri şehrini, renksiz kalır ihtiyarlarken savaş çocukları…
Büyümeden yaşlanır, kararır Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ları.
Kayıp çocukluklarını arar ihtiyar savaş çocukları…”.
(Yazarın Tahran’ın Kırmızı Sirenleri adlı kitabından derlenmiştir.)
İstanbul’un en önemli, anıtsal simgelerinden Bozdoğan Kemeri ya da Bizans dönemindeki adıyla Valens Kemeri, eski zamanlarda da sıklıkla kuraklık sorunu yaşayan İstanbul’un derdine derman olması için inşa edilmişti. Belgrad Ormanları’ndan gelen suyu bugünkü Fatih’in bulunduğu tepeye taşıyan kemerin altında, bugün araç trafiği akıyor. İBB’nin restorasyon projesiyle yeniden canlanan yapı ve civarındaki tarih…
Fatih ve Beyazıt semtleri arasındaki Bozdoğan Kemeri, kentin en tanınmış sukemeri… Bugünkü uzunluğu 971 metre, en yüksek yerinde yüksekliği 28 metre ve genişliği Beyazıt’a doğru değişkenlik gösterse de yaklaşık 5 metre olan bu devasa yapı, kentin içinde bir vadiyi geçmek üzere inşa edilmişti. Bazı araştırmacılar onu İmparator Hadrianus’un yaptırdığını, bazılarıysa 368-373 arasında İmparator Valens tarafından inşa edildiğini söyler. Pek güvenilir olmasa da, birtakım kaynaklarda 364 yılında Hebdamon’da (bugünkü Bakırköy) hükümdar ilan edilen İmparator Valens’in, isyan eden Prokopius’u destekleyen Khalkedon (bugünkü Kadıköy) kentini cezalandırmak için surlarını yıkıp, bu surların malzemesinden Konstantiniyye’de büyük bir sukemeri yaptırdığı da yazar.
Bizans döneminde sukemerinin bazen onarımlarından bazen de bakımsız kaldığından bahseden pek çok kaynağa rastlanır. 2. Iustinos dönemindeki depremde zarar gördüğünü; 576’da onarıldığını; 626’da Avarlar’ın İstanbul’u kuşatırken dışarıdan kemere su getiren tesisleri harap ettiğini ve uzun süre yapının bu harap halde kaldığını; 8. yüzyılda İstanbul’un bir kuraklık felaketinden, 758’de büyük gayretlerle kemeri onaran 5. Konstantinos sayesinde kurtulduğunu da bu kaynaklardan öğreniriz. 2. Basieios 1019’da, 2. Romanos Argiros ise 1028-1034 civarında bütün su sistemini onartmıştır. Bizans döneminde yapının hâlâ çalışır hâlde olduğunu kaydeden son kaynaklardan biri ise 15. yüzyılda Bizans başkentini ziyaret eden İspanyol seyyah Clavijo olur.
William Henry Bartlett’in 1835 tarihli Bozdoğan Kemeri’nin gravürü.
Kemer hakkında Osmanlı kaynaklarının verdiği bilgiler ise Paul Wittek tarafından derlenmiştir. İstanbul’un fethinden hemen sonra Fatih’in eski su sistemlerini onarttığını biliyoruz. Bu dönemde kemer, özellikle Beyazıt Meydanı yakınındaki Eski Saray’a ve bugün Topkapı Sarayı adıyla anılan Yeni Saray’a su sağlıyordu. Fatih Vakfiyesi’nde sadece “kemer” olarak anılan yapının üzerinde kullanılmayan bir “Nasrani” (Hıristiyan/Bizans dönemine ait) su hattı olduğu da belirtiliyordu.
Kemerin Türkçe isminin kökeniyse kesin olarak tespit edilemiyor. Sözlüklerde “bir kuş ismi”, “gürz de denilen bir savaş aletinin Türkçe ismi” ya da “bir armut cinsi” olarak tanımlanan “Bozdoğan” adı, aynı zamanda kemerin etrafındaki bölgenin de ismiydi. Ancak kemer mi semte ismini vermişti, semt mi kemerin adıyla anılmaya başlanmıştı, orası meçhul. İsim, 1607 tarihli bir suyolu haritasında “Bozulgan kemer” olarak da geçiyor (Belki de Bozdoğan ismi döne dolaşa bu “Bozulgan kemer” adından gelmiştir). Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde ise kemerden “Kırkçeşme Kemerleri” olarak bahsedilmiş ve “Vizendon Kral” zamanında mahir mühendislere yaptırıldığı anlatılmıştı.
1509 depreminde kemer kısmen tahrip olmuş, Vefa-Süleymaniye çevresinde boşa akan sular bir bataklık oluşturmuştu. Kemerin Şehzadebaşı çevresindeki kısmının bu depremde yıkıldığı düşünülüyor. 2. Beyazıt döneminde (1481-1512) su tesisleri onarılırken kemer de elden geçmiş olmalı…
Cumhuriyet döneminde ise bazı basit müdahaleler yapılmış, ancak ilk kapsamlı restorasyon 1988’de başlamıştı. Prof. Doğan Kuban’ın danışmanlığını yaptığı proje, Mimar Şirin Akıncı tarafından hazırlanmıştı. Bu çalışmada kemerin İtfaiye Caddesi ile Şehzade Camii arasındaki 260 metrelik ilk kısmı ele alınmıştı. Restorasyon kapsamında Gazanfer Ağa Medresesi önüne denk gelen 51. ve 57. kemerler arasında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin denetiminde bir kazı çalışması yapılmış ve ayakların derinliği tespit edilmeye çalışılmıştı. Bozdoğan Kemeri’nin bu noktada 2.5-3 metre kadar kültür toprağı altında kaldığı anlaşılmıştı.
Kemerin son onarımının üzerinden yaklaşık 30 yıl geçti ve İstanbul’un bu en eski hatırası son günlerde yeniden restorasyona alındı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İSKİ tarafından başlatılan çalışmalar, özenle devam ediyor. İstanbul Arkeoloji Müzeleri denetiminde yapılan kazılarda birçok yeni bulguyla da karşılaşılıyor. Restorasyon sonrasında bu tarihî eserin ve çevresinin kentin daha çok bilinen ve ziyaret edilen yerlerinden biri olacağına şüphe yok.
Çağlar geçti, o silinmedi 1940’larda çevresi ahşap evlerle çevrili, Arnavutkaldırımı yollarla gidilen Bozdoğan Kemeri’nin (üstte) altından bugün kentin en işlek caddelerinden Atatürk Bulvarı geçiyor (altta).
1-PADİŞAHIN ONARIM KİTABESİ
Sultan 2. Mustafa’nın nadir hâtırası
Kendi gitti, replikası geldi 1988’deki restorasyonun ardından mermer bir replikasıyla değiştirildi
Kemerin en ilginç hatıralarından biri, 1696-1697 arasında Sultan 2. Mustafa’nın emri ile yapılan onarımın kitabesidir. Bu onarım Unkapanı yönünde 44. ve 45. kemerler arasında (Reşat Nuri Güntekin Sahnesi’nin önünde) kalan 6 satırlık bir kitabede anlatılıyor. Sultan, Edirne’de tahta çıkmış ve 1695-1703 arasında kısa süreli birkaç ziyaret dışında 8.5 yıl boyunca İstanbul’a gelmemişti. Ekonomik sıkıntılar çekilen bu dönemde imar faaliyetleri de çok zayıf kalmıştı. Osmanlı tarihinin en sıkıntılı barış antlaşmalarından Karlofça, onun zamanında 1699’da imzalanmıştı. Bozdoğan Kemeri onarım kitabesi, Sultan’ın günümüze ulaşan birkaç hatırasından biri durumunda… Kitabenin metninin Arapça ilk satırı Kur’an-ı Kerim’den Zariyat suresi (51), 58. Ayet’tir. Devamı Arap harfleri ile Türkçedir:
İnnallahe huve’r-Rezzâk zü’l-kuvveti’l-metîn (Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.)
Sultan 2. Mustafa’nın emriyle yapılan onarımın kitabesi.
1. Bu beyt iki târîh olur su gibi Zeki okutur
2. Hakka niyâz eyle ki ola nusretle Sultân hem-inân
3. Şâd-âb kılup âlemi izzetle Sultân Mustafâ
4. Bâlâ-yı tâk-ı ser-bülend mâ’ü’l-hayâta nâvidân
1108 (Miladi 1696-1697)
1988’deki son restorasyon sırasında harap hâlde olan bu kitabe ilgili kuruma teslim edilip yerine mermer bir replikası yerleştirilmiş. Kitabenin bu kadar yüksekte olması, muhtemelen çevredeki yapıların daha alt düzeyde görüntüyü kapatmasından kaynaklanıyordu. Ancak uzaktan görülebilse bile bugün bulunduğu yerde kitabenin okunabilmesi pek mümkün değildir. Osmanlı dönemi kitabelerinin kullanımı ve amaçları açısından Bozdoğan Kemeri kitabesi oldukça farklı bir konumdadır.
2-KEMER ÇEVRESİNDEKİ SOKAKLAR
Fotoğraflarda kalan tarih
Osmanlı döneminde kemer, yoğun bir konut dokusu içerisinde kalmıştı. Yaklaşık 1 km. uzunluğunda 5 metre genişliğinde olan yapının bazı kemerleri örülerek kapatılmıştı. Kemerin iki yanında gelişen mahalleler açıklıklardan geçen sokaklarla birbirine bağlanıyordu. Bugün hâlâ üç sokakta işlek bir araç trafiği vardır. Bir sokak ise artık sadece yayalar tarafından kullanılmaktadır.
Kemerin Gazanfer Ağa Medresesi’nin yanındaki sokağı, 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başı fotoğrafçılarının severek kullandığı bir mekan olmuştu. Ancak 1908 yangınından sonra bu doku ancak fotoğraflarda kaldı. Ahşap evlerin yerini kargir olsa da benzer cephe özellikleri ve boyutlarıyla tekrarlayan binalar almış, fakat bu doku 1940’lardan sonra yavaş yavaş ortadan kaldırılmıştı. Atatürk Bulvarı’nın “kemerin gözleri” altından geçirilmesi yapının daha anıtsal bir görünüme kavuşmasını sağlasa da, aynı zamanda onu yoğun bir trafik yüküyle de karşı karşıya bıraktı. Bu cadde ilk inşa edildiğinde Avrupa kentlerindeki geniş caddelere özenilerek “bulvar” denmiş ve bu adeta özel isim olarak kullanılmıştı. Kemerin etrafında oluşan boş alanlarda tasarlanan yapılar ise bina edilmemişti.
Osmanlı döneminde fotoğrafçıların uğrak yeri olan kemer çevresindeki sokaklardan tarihî dokunun korunduğu pek azı günümüze ulaşmış. Sokakların bir krokisi (altta).
3-GAZANFER AĞA MEDRESESİ
İçeri girmek zor; minyatüre bakalım!
Sukemerine bitişik en önemli anıtlardan biri Gazanfer Ağa’nın medrese, türbe ve sebilden oluşan külliyesidir. Gazanfer Ağa 1603’te idam edilen Sultan 3. Mehmet’in Kapıağasıydı. Macar kökenli ağa, Akağalar’dandı. Külliye inşa edilirken bitişikteki sukemerinin bazı gözleri de onarıldı. 2014’te Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı’na tahsis edilen ve bugün “Eğitim ve Kültür Merkezi” olarak kullanılan tarihî binayı ziyaret etmek pek kolay değil. İçerisini merak edenler, bunun yerine Divan-ı Nadiri’nin minyatürlerinden birine bakabilir! Burada medresede bir ders anı canlandırılıyor; sağ köşede at üstünde medresesine gelen Gazanfer Ağa görünüyor. Medresenin arkasında yükselen Bozdoğan Kemeri ise sahnenin iki yanında birer taş kemer olarak görülüyor.
Gazanfer Ağa Medresesi’nin Mimar Ali Saim Ülgen arşivinden eski bir fotoğrafı.
4-KALAYCI
Mesleğin son temsilcisi
Kemerin Vezneciler yönündeki son gözünde ayaklardan birinin içi oyulmuş ve eskiden beri içine bir kalaycı yerleşmiştir. Metal kepenkleri olan bu dükkan düzenli bir plana sahip değildir. Kentte giderek azalan kalaycı esnafının en eskilerinden biri olan bu dükkanın korunması ve geleneğin yaşatılmaya çalışılması semte hoş hediye olacaktır.
5-İKİ DÖNEMİN KEMERLERİ
Yarısı Bizans, yarısı Osmanlı
Bozdoğan Kemeri’nin Şehzade Mehmet Medresesi önündeki kısmı Osmanlı döneminde muhtemelen 16. yüzyılda yenilenmişti. Birbirinin devamı olan kemer gözleri, iki ayrı uygarlığın mimari yaklaşımlarını sergiliyor.
Roma/Bizans dönemi kemerleri muntazam yarım yuvarlak şeklindeyken, Osmanlı kemerleri sivri… Yaklaşık 1.650 yaşındaki Bizans duvarları epey aşınmış hâlde olsa da aynı malzeme ve teknikle inşa edilen yaklaşık 500 yıllık Osmanlı duvarları daha iyi durumda.
6-KAYIP ASLAN BAŞI
Bugün yerinde yeller esiyor
Kemerin Osmanlı döneminde 16. yüzyılda onarılan bölümlerinden birinde, kilit taşında bir aslan protomu tespit edilmişti. Olof Dalman ve Paul Wittek tarafından 1933’te fotoğrafı yayımlanan bu aslan, bugün bu tarihî eserin kayıp parçalarından en önemlisi.
Distopya ve felaket, sinemanın pek sevdiği temalar… Fakat kapımızdaki iklim krizinin ciddiyetini gözönüne aldığımızda bu felaketler arasında iklim bağlantılı olanlara ne kadar az yer verildiğini görmek de şaşırtıcı. Hem doğrudan iklim krizine odaklanan hem de izlenmeye değer olan pek az film var. Ama bunların içinde bir kurmaca çerçeveli belgesel, bir de bilimkurgu var ki, 10 filme bedel…
THE AGE OF STUPIDITY YÖNETMEN: FRANNY ARMSTRONG
Yıl 2055. İklim değişikliğinin önü zamanında alınmadığı için Las Vegas artık bir çöl, Londra sular altında, Sidney yanıyor, Amazon ormanları kül olmuş, nükleer savaş Hindistan’ı bitirmiş. Buzsuz kalmış Kuzey Kutbu’nun yakınlarında insanlığa ait tüm bilgilerin ve sanat eserlerinin saklandığı dev bir ambarda tek başına yaşayan isimsiz arşivci “Dünyayı kurtarmak elimizdeyken neden yapmadık?” sorusuna bir cevap arıyor. Bu cevabın peşinden kurtuluşun henüz mümkün göründüğü zamanlara ait arşiv belgelerinin arasına dalıyor. Yıkıma giden uygarlığa ait haberler arasında 21. yüzyılın ilk yıllarında yaşamları yaklaşan felaketin çeşitli yönlerine ışık tutan altı kişinin hikayesine odaklanır. Arşivci, filme sonradan eklenmiş bir çerçeve. Bu altı hikaye, (80 küsür yaşında bir dağ rehberi, bir rüzgar türbini mühendisi, bir ucuz uçak şirketi sahibi, içlerinden üçü) 2008 yılı civarında gerçek insanların hayatları hakkında rapor veren ve filmin anlatı biçimini kurgudan gerçeğe dönüştüren iç içe geçmiş belgesel bölümleri şeklini alıyor. Bir de animasyon bölümleri, haber klipleri ve başka kısa röportajlar var. Bir belgesel-kurgu hibridi olan “Aptallık Çağı”, “crowdfunding”le (kitle fonlaması) kaynak bulan ilk filmlerden. 450 bin poundluk bütçesi, 223 kişi ve gruba filmin elde edeceği gelirden “hisse” dağıtılarak toplandı. Filmin ilk gösterimi de misyonunu yansıtan çevreci bir yaklaşımla yapıldı: New York’ta Biyodizel ile çalışan bir “yeşil” sinemadaki “yeşil halı” prömiyerinin davetlileri, etkinliğe yelkenli, paten, bisiklet gibi düşük karbon izli taşıtlarla katıldı.
“Aptallık Çağı”nın en önemli iddiaları arasında -insanoğlunun bile isteye kendi sonunu hazırladığı için düpedüz aptal olması haricinde- petrol lobisinin tüm dünyayı parmağında oynatması ve dünyanın sonunun en önemli mimarı olacağı; yüzyıllardır köleleştirilen insanları da dahil olmak üzere Afrika’nın doğal kaynakları en çok sömürülen kıta olması ve 2065’te petrol tüketimini sıfıra indirme, o zamana kadar da eşitleme gerekliliği var -örneğin ABD çok fazla tüketirken Hindistan ve Afrika çok az tüketiyor. İklimbilimcilerin BM’ye önerdiği ve Afrika, AB, Birleşik Krallık, Çin ve Dünya Bankası’nın da desteklediği fosil yakıt tüketimini sıfıra indirme hedefinin tam olarak dillendirilmeyen -ama bariz olan- kısmı ise petrolün 2065 civarında zaten tükenmiş olacağı varsayımı. Film ayrıca, savaş zamanlarındaki ekmek karneleri gibi herkesin bir karbon karnesi olması önerisini de getiriyor. Fakat tabii asıl mesele, yapılabilecek çok şey olduğu halde hâlâ yerimizde saymamız ve yakında her şey için çok geç kalmış olacağımız gerçeği…
Filmin isimsiz arşivcisi bilgisayarının başında.
INTERSTELLAR YÖNETMEN: CHRISTOPHER NOLAN
Christopher Nolan’ın 2014 yapımı epik bilimkurgu filmi “Interstellar” (Yıldızlararası) iklim krizinin telafi edilemez sonuçlarından yola çıkarak hayal edilmiş, bilimle sanatı kusursuz bir şekilde birleştiren, tüm sinema tarihinin kuşkusuz en başarılı filmlerinden biri…
Yıl 2066… Fakat adeta zamanda geri gidilmiş, şiddetli toz fırtınalarının Amerika’nın bozkır, çayır ve tarım arazilerine büyük zarar verdiği 1930’lara, Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar, Gazap Üzümleri romanlarına konu olan “Toz Çanağı” yıllarına dönülmüş. Buğdayın hastalık yüzünden yeryüzünden silindiği, son bamya hasadının yapıldığı, kıtlık yüzünden çiftçiliğe geri dönen çoğunluğun sadece mısır ekebildiği distopik bir gelecekteyiz. Eski NASA pilotu ve mühendis Cooper da (Matthew McConaughey) mecburen çiftçilik yapıyor. Bu sırada eşini kanserden kaybetmiş, 15 yaşındaki oğlu, 10 yaşındaki kızı ve eşinin babasıyla Orta Batı’da tozlarla mısırların arasında varoluş mücadelesi veren kahramanımızın, kendi gibi zeki kızı Murphy kütüphanede bir hayalet yaşadığını söylemeye başlıyor. Kıza göre hayalet, yerçekimini kullanarak ona Mors alfabesiyle bir mesaj vermeye çalışıyor.
Sonunda baba-kız mesajlardan birini çözüyorlar; karşılarına bir koordinat çıkıyor. Koordinat, insanlığın açlıkla cebelleştiği sırada lüks bulunup kapatıldığı için yeraltına inmek zorunda kalan NASA’ya ait. Cooper’ın eski hocası Profesör Brand de burada büyük bir projenin başında. İnsanları yaşamın devam edemeyeceği Dünya’dan alıp bir solucan deliği yoluyla “Gargantua” adlı bir karadeliğin yakınlarındaki başka bir galakside bulunan ve yaşama uygun olduğu tahmin edilen gezegenlerden birine yerleştirmeye çalışıyorlar. Bu galaksideki 12 gezegene daha önce öncü astronotlar yollanmış ve 3 tanesinden olumlu yönde mesajlar gelmiş. A planı mümkün olmazsa, bir B planı da var: İnsanlığın devamı için en çok yaşam vadeden gezegene embriyolar bırakmak. Cooper, içlerinde Brand’in kızının da olduğu (Anne Hathaway) 3 astronotla birlikte bu 3 gezegeni inceleyip içlerinden en uygununu seçme misyonunun pilotu olmayı kabul ediyor. Fakat zaman izafi… Dünya zamanıyla ne zaman geri döneceği belirsiz ve kızı Murphy, babasının gitmesini asla istemiyor. Hatta hayaletinin mors alfabesiyle “Kal” mesajı yolladığını söylüyor babasına.
Görev adamı Cooper yine de yola çıkıyor. Sonuç: Tehlikelerle dolu bir uzay yolculuğu, kesinlikle yaşanmaz 2 gezegen, kayıplar ve Cooper’ın kızının kütüphanesinin arkasındaki 5 boyutlu ortamda bir süre sıkışıp kalması. Sonuç: Babasının yokluğuyla geçen yıllar boyunca Murphy’nin kütüphanenin arkasındaki hayalet sandığı babasının yardımıyla Satürn civarında insan yaşamına elverişli koloniler kurmanın yolunu bulması.
“Evrendeki en egzotik olayların aniden insanlar için erişilebilir hale gelmesi” fikri çerçevesinde gelişen filmin, bilimsel kısmından Nobel ödüllü fizikçi Kip Thorne sorumluydu ve Nolan’a iki şart koşmuştu: Birincisi var olan fizik kanunlarına ters düşen hiçbir şeyin yapılmaması, diğeri ise her türlü çılgın spekülasyonun senaristin hayal gücüne değil bilime dayalı olması gerektiği.
Türkiye’nin gündemine 90’ların sonunda Açık Radyo ve Yeşiller’le başlayan mücadeleyle giren iklim değişikliği meselesi, ancak 2007’de Türkiye’yi saran kuraklık dalgasıyla kendisine gündemde yer bulabilmişti. Bugün ise “yetişkinleri geleceklerini çalmakla suçlayan” öfkeli ve isyankar çocuklarla gençler çekiyor hareketin başını.
Türkiye ekoloji mücadelelerinin oldukça eski ve köklü olduğu ülkelerden olmasına rağmen, iklim krizinin ve etrafındaki örgütlenmenin ülkenin gündemine girmesi biraz daha geç olmuştu. Türkiye’nin ilk defa “iklim değişikliği”yle tanışması, John Gribbin’in 1979 tarihli Climate and Mankind kitabının 1985’te Çevre ve İnsan adıyla tercüme edilmesiyle oldu. Ancak yayının etkisi, bilim çevrelerinde bile oldukça düşük kaldı. Bunu, 1998’den itibaren iklim değişikliği haberlerinin yaygınlaştırılması ve farkındalık yaratılmasında çok kritik bir rol oynayan Açık Radyo izledi. İlk yıllarda meteoroloji uzmanı Mikdat Kadıoğlu gibi biliminsanları, Endonezya’nın yağmur ormanlarındaki mega yangınları ele alıyor; ilk defa bu yangınları iklim değişikliğinin etkilerine bağlıyorlardı. Yalnızca iklime ayrılmış ilk program ise 1999’da başladı. Açık Radyo ve direktörü Ömer Madra, bugün de iklim değişikliğiyle ilgili haberlerde ilk başvuru kaynaklarından olmayı sürdürüyor.
27 Temmuz-12 Ağustos 2021 arasında yükselen sıcaklıklarla birlikte Türkiye’nin 54 ilinde 299 yangın çıktı.Yeşil Türkiye Ormancılar Cemiyeti’nin fikirlerini yayma amacıyla aylık olarak çıkan Yeşil Türkiye gazetesi, 1951’de yayımlanmaya başlamıştı.
İklim sorununu kamusal alana taşıyan ilk ve en önemli toplumsal aktörlerden biri İstanbul’daki Yeşil hareketti: Üç Ekoloji dergisinin 2004’te iklim değişikliği ve Kyoto Protokolü’ne ayırdığı özel sayısı kritik dönemeçlerden biri oldu. Hareket, aynı zamanda hem Amerika’nın hem de Türkiye’nin Kyoto Protokolü’nü onaylaması için güçlü bir kampanya yürüttü; 2005’te protokolün yürürlüğe girmesinin ardından da Küresel Eylem Grubu adı altında pek çok farklı eylem düzenlediler. Bunlardan en çok ses getirenleri 3 Aralık 2005’teki Küresel Eylem Günü gösterisi ve 2007’de hükümeti protokolü onaylamaya çağırmak için toplanan 170 bin imzalık dilekçe kampanyası oldu. “Kyoto’yu İmzala” kampanyası iklim mücadelesinin sesini kamuoyunda duyurmasına yardımcı olmasının yanında, hareketin siyasallaşmasında da etkili oldu.
Krizi ilk görenlerden Açık Radyo’nun kurucusu ve direktörü Ömer Madra, halen iklim kriziyle ilgili kaynak insanlardan biri olmaya devam ediyor (üstte). 2005’teki Kyoto’yu İmzala eyleminden bir kare (altta).
2007’de Türkiye’yi saran kuraklık dalgasıyla birlikte, medyadaki iklim değişikliği haberlerinde gözle görülür bir artış oldu. 2009’da Kyoto Protokülü’nün imzalanmasıyla anaakım medya kanallarında yine ardı ardına haberler yayımlandı. O yıl, haberlerde artık muhtemelen daha önce hem kuraklık koşullarının daha kolay özdeşleştirilmesi hem de daha duygusal bir tepki yaratması nedeniyle tercih edilen “küresel ısınma” teriminden; ülke çapında yaşanan yıkıcı sellerle bağlantılandırılması daha mümkün olan “iklim değişikliği” terimine geçiş yapıldı. Fakat 2009’da Kopenhag İklim Zirvesi için dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de de yükselen beklentilerin suya düşmesi üzerine, iklim hareketi bir durgunluk dönemine girdi.
Paris İklim Antlaşması, Obama’nın etkisi, en büyük kirletici Çin’in bile ciddi bir emisyon azaltımı hedefi belirlemesi ve nihayet 2014-2016 arasında küresel emisyonlardaki artışın durması; tüm dünyada pozitif, umutlu mesajların hâkim olmasına neden olmuştu. O dönemde çoğunluk “felaket tellallığı” yerine çözüme odaklanarak endişeden uzak olmak istiyordu. Ne olduysa 2016’dan sonra oldu. Önce iklim inkarcısı Donald Trump ABD Başkanı seçildi; ardından 2017 ve 2018’de tüm dünya; kasırgalar, tayfunlar, sıcak dalgaları ve orman yangınlarıyla sarsıldı. Artık dünyada olduğu gibi Türkiye’de de âfet-kuraklık haberleri her gün gazetelerdeydi. Bir de üstüne küresel emisyonlar yeniden yükselişe geçti. Ve kendi küçük, etkisi dev bir kız çocuğu tarih sahnesine çıktı: Greta Thunberg.
Çocuklar geleceği savunuyor İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’le başlayan İklim İçin Okul Grevi protestoları kısa sürede tüm dünyaya yayıldı.
Greta, haftada bir gün, Cuma günleri okula gitmeyi reddederek İsveç Parlamentosu’nun önünde tek başına “İklim için okul grevleri”ne başladığında henüz 15 yaşındaydı. “Eğer bir gelecek yoksa, her şeyin anlamsız olduğunu ve okula gitmenin de bir anlamı olmadığını hissettim” diyerek başlattığı hareket kısa zamanda Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) adı altında tüm dünyaya yayıldı. Henüz oy kullanacak yaşta olmayan, bugün içinde bulunduğumuz ekolojik yıkımda hiç payı olmamasına rağmen sonuçlarından en çok etkileneceklerin başında gelen çocuklar ve gençler artık hareketin liderliğini ellerine almıştı.
Türkiye’deki hareketler ise o dönem 11 yaşında olan Atlas Sarrafoğlu’nun 15 Mart 2019 Küresel İklim Grevi’nde Bebek Parkı’nda yapacağı greve yaşıtlarını çağırmasıyla başladı. 23 Eylül’deki Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’ne dikkati çekmek için yapılan grevde, Türkiye’de 20 farklı şehirde sokaklara çıkanların sayısı 10 bine, okullarda eyleme katılanların sayısı ise 40 bine ulaşmıştı. Dünyada 7.6 milyon kişinin katıldığı hareket, hem Türkiye’de hem de dünyada o güne kadar düzenlenmiş en büyük iklim krizi eylemi oldu (Bu arada yine ağırlıklı olarak gençlerden oluşan Yeşiller Partisi’nin de 21 Eylül 2020’de kuruluş evraklarını İçişleri Bakanlığı’na teslim ettiğinden beri başvurularının alındığına dair belge beklediğini, ama tüm başvurularının cevapsız kaldığını da hatırlatalım).
Türkiye’nin ilk eylemini ise 2019’da 11 yaşındaki Atlas Sarrafoğlu yaptı.
İklim krizi üzerine akademik çalışmalarıyla tanınan Ümit Şahin, bu yeni dalganın dilinin ve aktörlerinin eskisinden çok farklı olduğunu söylüyor: “Yeni dalga çok daha net konuşuyor, pozitif dil dayatmalarına pabuç bırakmıyor, krizin ismini koyuyor, ‘yanmakta olan evimizden’ bahsediyor, isyan ediyor. Yeni dalgayı yaratan da çevreciler, yeşiller, yüksek lisanslı-doktoralı uzmanlar, çok satan kitap yazarları veya proje uzmanı sivil toplum profesyonelleri değil. Daha ortaokulu, liseyi bile bitirmemiş çocuklar, sivil toplum veya siyaset deneyimi olmayan gençler, öğrenciler ve hayatında ilk defa sokağa çıkan her yaştan isyankar insanlar. Ve bu yeni dalga çok şeyi değiştirecek”.
(Mehmet Ali Uzelgun ve Ümit Şahin’in Aralık 2016’da kaleme aldığı “Climate Change Communication in Turkey” başlıklı makalesinden faydalanılmıştır).
2 silindir, 4 termometreyle küresel ısınmayı çözen kadın
Bundan tam 165 yıl önce, 1856’da, ABD’li amatör bir bilim insanı ve kadın hakları aktivisti olan Eunice Foote, sera gazları hakkında modern iklim biliminin temelini oluşturmaya yardımcı olacak dikkate değer bir keşif yaptı. Foote’un bir hava pompası, iki cam silindir ve dört termometreyle yaptığı deney, cam silindirlerin her birine bir termometre yerleştirip birine karbondioksit, diğerine hava pompaladıktan sonra güneşin altına koymaktan ibaretti. Sonuçta içinde karbondioksit olan tüp daha fazla ısınmıştı. Foote, “Eğer havaya daha fazla karbondioksit karışırsa bu hava sıcaklığını artıracaktır” diyerek karbondioksit ile küresel ısınma arasındaki ilişkiyi yazılı olarak ortaya koyan ilk bilim insanı olmuş, fakat hem kadın olması hem amatör bir bilim insanı olması hem de ABD’de Avrupa’daki bilim çevrelerine uzak olması nedeniyle çalışması uzun yıllar boyunca unutulmuştu.
SVANTE ARRHENIUS – 1896
Ne kadar ‘ısınacağımızı’ hesapladı ama bunu felaket değil lütuf saydı
1895’te İsveçli kimyager Svante Arrhenius, atmosferde azalan karbondioksit seviyelerinin Dünya’yı nasıl soğutabileceğini merak ederek bir araştırmaya soyundu. Geçmiş buz çağlarını açıklamak için volkanik aktivitelerdeki azalmanın küresel CO2 seviyelerini düşürüp düşürmeyeceğini inceledi. Hesaplamaları, CO2 seviyeleri yarıya indirilirse, küresel sıcaklıkların yaklaşık 5 derece düşebileceğini gösteriyordu. Arrhenius daha sonra bunun tersinin de geçerli olup olmadığını merak etti. Bu sefer CO2 seviyeleri iki katına çıkarılırsa ne olacağını araştırdı. Sonuçlar küresel sıcaklıkların aynı miktarda artacağını gösteriyordu. Arrhenius’un kömürün yakıt olarak kullanımının yol açtığı ısınmanın boyutları hakkındaki tahminleri, bugün çok daha karmaşık tekniklerle yapılan araştırmaların sonuçlarıyla örtüşüyor. Tek fark, bugün bir felakete yolaçacağı düşünülen iklim değişikliğinin, o zaman Arrhenius tarafından hem tarımsal bolluk, hem de Dünya’nın soğuk kesimleri açısından “daha ılıman ve elverişli iklimler” sağlayacak bir lütuf olarak görülmesi.
Arrhenius bir deney sırasında.
GUY CALLENDAR – 1938
18.yüzyıldan 20. yüzyıla Dünya’da artan sıcaklık verileri
1930’larda yaşlıların torunlarına “Siz yine iyisiniz; bizim zamanımızda kar fırtınalarından, donmuş nehirlerden geçip okula giderdik” demeleri âdetten olmuştu. Bu anektodları, sayısal verilere dökmek ise ilk defa Guy Callendar isimli bir İngiliz biliminsanının aklına geldi. Callendar 1938 yılında, 1890-1935 arası sıcaklıkları derleyerek bu zaman zarfında Dünya’nın yaklaşık yarım derece ısındığını gösteren verileri yayımladı. Ayrıca Sanayi Devrimi sonrası karbondioksit seviyesinin yüzde 10 arttığına da dikkati çekti. Bu, iklim değişikliğini insan eliyle artan karbon salımlarıyla ilişkilendiren ilk sağlam bilimsel gözlem oldu. Ancak kimse ona inanmadı. Bu zamana kadarki araştırmalar, okyanusların aşırı karbondioksiti emdiğini ve böylece sera etkisi üzerinde doğal bir fren işlevi gördüğünü ileri sürmüştü. Zaten Callendar bile, küresel ısınmanın büyük ölçüde faydalı olacağına inanıyordu. Bu düşünce, 1957’de Roger Revelle’in meslektaşı Hans Seuss ile birlikte, okyanusun CO2’yi emmesiyle daha asidik hâle geldiğini göstermesine kadar değişmedi.
Guy Callendar’ın karbondioksit hakkında 1939-1940 arasında tuttuğu notlar.
ISAAC ASIMOV – 1971
Bu sefer bilimkurgu yazmamış sadece ‘yakıcı gerçeği’ anlatmıştı
1971’de dünyanın en ünlü bilimkurgu yazarlarından Isaac Asimov, “Dünya kaç insanı besleyebilir?” sorusuyla başlayan “Yeryüzü Ölüyor” (The Good Earth is Dying) isimli bir makale yazdı. Ancak bu defa yazdıkları bir kurgu değil, bugün dahi geçerliliğini yitirmeyen gerçeklerdi. Şöyle diyordu Asimov:
“Acaba insanları Ay’a ya da Merih’e yerleştirerek zamanı ve uzamı satın alabilmemiz düşünülebilir mi? Bundan önce, bugünkü koşullar altında global tavan sayıya ne kadar sürede ulaşılacağını hesaplayalım. Hâlen dünya nüfusu 3.6 milyardır. Nüfusun artış hızına göre bu sayı, 35 yıl sonra iki katına çıkmış olacaktır.
Bu ritim değişmediği takdirde nüfus tavan sayısına 465 yılda erişilecektir (…) Güneş’i aşarak, hidrojenin füzyon enerjisini bitkisel yaşamın ışınlandırılması için kullanarak ya da laboratuvarda yapay gıda maddeleri üretip, bitkisel dünyadan bağımsız kalarak zaman kazanabilir miyiz? Enerjinin gerekliliğinden söz etmekle, olayın bir başka yönüne eğilmiş oluyoruz. Güneş, yeryüzünün gündüz bölümünü insanlığın halen kullanmakta olduğu enerjinin yaklaşık 15.000 katı bir enerjiyle aydınlatmaktadır. Yeryüzünün ortalama ısısının korunabilmesi için dünyanın gece yüzünün aynı sıcaklığı uzaya geri yansıtması gerekmektedir. İnsanlık kömür yakma yoluyla yeryüzündeki sıcaklığı arttırdığında, bu ek enerjinin de uzaya yansıtılması gerekmekte, bunun olabilmesi için ise yeryüzünün ortalama ısısının hafiften yükselmesi zorunlu bulunmaktadır.
Günümüzde insan eliyle enerji üretimi, önemsiz bir ısı artışına neden olmaktadır. Ne var ki bu ek enerji 20 yılda bir-iki katına çıkmaktadır. Bu temponun sürmesi durumunda yeryüzünün geri yansıtmak zorunda olduğu sıcaklık, 2436 yılında güneş enerjisinin % 1’ine varacak, böylece dayanılamaz ısı değişimleriyle karşılaşılacaktır. Bundan ötürü 2436’daki global tavan sayıya erişilmezden 300 yıl önce, insan nüfusu tavan sayısının % 5’inden az bir miktara vardığında, enerji harcamasında bir sınırlamaya gidilmesi zorunlu olacaktır. Gerçi enerjiyi daha rasyonel kullanarak bu durumu biraz düzeltebiliriz, ancak böyle bir kullanım % 100’ü aşamayacağından, sonuçta büyük bir değişiklik yaratmayacaktır (…)
Krize karşı birlik Asimov, 1989’da The Humanist Institute için düzenlenen bir gecede Amerikan Hümanistler Derneği başkanı sıfatıyla yaptığı konuşmada da sera etkisinden bahsetmiş, insanlığın bu krizi çözmek için biraraya gelmesi gerektiğini vurgulamıştı.
Çok uzak olmayan bir gelecekte nüfusun artışı da duracaktır; çünkü ölümlerin sayısı yıkım denebilecek kadar yükselecektir. Açlık başlayacak, insanlar vebanın ve iç karışıklıkların kurbanı olacaklardır. Ve herhangi bir zaman, belki 2000 yılında bir hükümet başkanı, atomun düğmesine basacak kadar çaresiz kalabilecektir (…)
İnsanlığın, yük getirmeyi sürdüren bir başka kuşağın ardından artık hayatta kalamayacağı çok açık. Olaylar bugüne kadarki yörüngeyi izlediği ve değişimler 2000 yılından önce gerçekleştirilmediği takdirde, insan toplumunun teknolojik yapısının yıkılmış olacağına hemen hemen kesin gözüyle bakılabilir. Böyle bir durumda barbarca koşullara geri dönecek olan insanlık, rahatlıkla kendi silinip gidişini özleyebilir ve gezegenimiz de yaşamı ayakta tutabilme yetisini ciddi biçimde yitirebilir. Yeryüzü ölüyor. O nedenle insanlık adına bir şeylerin yapılması, sert, ama zorunlu kararların alınması gerekiyor. Hemen. Hiç zaman yitirilmeksizin”.
(Ahmet Cemal’in tercüme ettiği bu metnin tamamı, Cogito’nun 1994 Güz’ünde basılan “Kirlenen Çağ” sayısında yayımlanmıştı)
‘BÜYÜMENİN SINIRLARI’ – 1972
Roma Kulübü’nün raporu isabetsiz bulundu
Bundan 50 yıl önce dünya ekolojisinin bütünlüğünün bozulduğuna ilişkin kaygılar artarken, artık birşeyler yapılması gerektiğine dair çağrılara seçkinler de katılmaya başlamıştı. 22 Nisan 1970’te ilk “Dünya Günü” ilan edildi. Ardından “Roma Kulübü” adı altında örgütlenen bir grup, 1972’de “Büyümenin Sınırları” başlıklı bir manifestoyla hiçbir iktidar sahibinin dillendirmediği bir konuyu gündeme getirmeye cüret etti.
Roma Kulübü’nün “Büyümenin Sınırları” başlıklı raporunun İngilizce ilk baskısı (üstte).
Rapor, bir grup sanayici ve entellektüel tarafından 1968’te MIT (Massachusetts Institute of Technology) araştırmacılarına ısmarlanmıştı. Donella H. Meadows, Dennis L. Meadows, Jorgen Randers ve Williams W. Behrens III tarafından birkaç yılda tamamlanan çalışma, 1972’de yayımlandı. Ve ortalık karıştı. Rapor çok sert eleştiriler almış; saygın ekonomist Dr. Thomas Sowell, yazılanları “yakın tarihin belki de en isabetsiz öngörüsü” olarak damgalamıştı. Oysa burada iddia edilenlerin doğruluğu bugün büyük oranda ıspatlanmış durumda. Üstelik o dönemde henüz küresel ısınmanın etkileri net olarak bilinmiyordu.
Roma Kulübü’nün sorduğu soru bugün basit gibi görünse de, o yıllar için alışılmış değildi: Bugün hâkim hale gelen 5 değişken; hızlı nüfus artışı, gıda üretimi düzeni, sanayileşme hızı, çevre kirlenmesi düzeyi ve yenilenemez doğal kaynakların tükenme hızı bugünkü seyrinde ilerlerse, önümüzdeki yüzyıl içinde ekonomimizi nasıl bir gelecek bekliyor?
Araştırmacıların verdiği cevap özetle şunları söylüyordu:
1972 tarihli kitap 1978’de Türkçede de yayımlanmış; o yıllarda ikinci baskı yapmamıştı (sağda).
1. Bugünkü büyüme eğilimi sürdürülürse, gezegenimizde ekonomik büyüme gelecek yüzyıl içinde sınırına dayanacaktır. Bunun olası sonucu, gerek nüfusta gerekse sınai kapasitede ani ve kontrol altına alınamayan bir düşüşün ortaya çıkmasıdır.
2. Bu büyüme eğilimini değiştirme ve gelecekte uzun süre devam edebilecek ekolojik ve ekonomik bir denge kurma olanağı vardır. Dünya çapında bir denge, dünya yüzeyindeki her bireyin temel maddi ihtiyaçlarına doyumunu sağlayacak ve her bireyin beşeri potansiyelinin geliştirilmesi için eşit fırsata sahip olmasına olanak verecek biçimde tasarlanabilir. 3. İnsanlar, birinci sonuç yerine ikinci sonucu elde etmek için çaba harcamaya karar vermeleri hâlinde, ne kadar çabuk harekete geçerlerse, başarı olasılıkları o ölçüde artacaktır.
CIA’İN İKLİM RAPORU – 1974
Değişen iklim ve politik sonuçları: Kitlesel göçler ve siyasi gerilimler
Ağustos 1974’te CIA (Amerikan Merkezî Haberalma Örgütü) “istihbarat sorunlarıyla iklim değişikliği ilişkisi” üzerine gizli bir çalışma yürüttü. Sonuçlar dramatikti. Rapor, siyasi huzursuzluklara ve kitlesel göçlere (ki bu da daha fazla siyasi huzursuzluğa yolaçacaktı) neden olacak yeni bir “tuhaf havalar” çağının başladığına işaret ediyordu. O dönem CIA, biliminsanlarının hem “küresel ısınma” hem de “küresel soğuma” uyarılarına aşinaydı, ama termometrenin yükselip alçalmasıyla değil, bunun siyasi etkileriyle ilgileniyorlardı. 1350’lerde ve 1850’lerde yaşanan bir dizi soğuk hava dalgasının yalnız kuraklık ve açlık değil, savaşı da beraberinde getirdiğini biliyorlardı. Dünya yeniden aynı kadere mahkum olabilirdi.
Raporun ilk sayfasında “İklim değişikliği 1960’ta başladı, ama iklimbilimciler de dahil olmak üzere kimse bunu farketmedi” deniyordu. O zaman Sovyetler ve Hindistan’daki mahsul kayıpları “talihsiz” hava koşullarına bağlanmıştı; CIA’e göre en büyük rakipleri SSCB’de Nikita Kruşçev’i koltuğundan eden faktörler arasında bu da vardı. Bunları Moritanya, Senegal, Mali, Burkina Faso, Nijerya gibi Sahraaltı ülkelerden gelen “tuhaf hava” haberleri izledi. Ardından Burma, Pakistan, Kuzey Kore, Kosta Rika, Honduras, Japonya, Manila, Ekvador, SSCB, Hindistan, ABD ve Çin’den kuraklık, kıtlık ve sel haberleri gelmeye başladı. Ancak raporun da dediği gibi “Manşetlerin anlattığı hikayeyi anlamak ya da belki de yüzleşmek istemedik”.
Aslında kimsenin bu haberlerle ilgilenmediği iddiası tam olarak doğru değildi. Kimi biliminsanları bir süredir bu konu hakkında konuşuyorlardı. Hatta 1965’te ABD Başkanı Lyndon Johnson, raporun yayımlanmasından birkaç ay önce ise Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, “iklim değişikliği tehdidi”nden bahsetmişti. Yine de raporun yazarları haklıydı; iklim değişikliği, gereken telaşı ve kamuoyu tepkisini yaratmıyordu. Başlangıçta gizli bir belge olarak hazırlanan rapor, Şubat 1977’de New York Times’ta yayımlandı. Bu noktada konu “uzak ülkeler”deki açlık üzerinden değil, Amerikalıların kendilerine daha yakın bulabileceği petrol krizi üzerinden tartışılıyordu.
Sahra Çölü’nün güneyindeki Sahel’de yerel halk, 1974’te yaşanan bir kuraklık sırasında Fransız hava kuvvetleri tarafından atılan kepek çubuklarını topluyor.
THE GENESIS STRATEGY / S. SCHNEIDER – 1976
‘Kıyamet peygamberi’ dediler ‘geçici bir moda’ ilan ettiler…
CIA raporuyla aynı dönemde, Colombia Üniversitesi’nde yüksek lisansını yapan Stephen Schneider adlı bir biliminsanın aklına ilginç bir fikir geldi: “Dünya gibi çılgın bir yerin modelini çıkarıp, ardından o modeli kirletsek ve sonuçlara göre politikalara olumlu bir katkı sağlasak ne kadar heyecan verici olurdu” diye düşünmüştü. İklim değişikliğinin tehlikeleriyle ilgili popüler bir bilim kitabı yazmanın zamanının geldiğine kanaat getirdi. 1976 tarihli The Genesis Strategy, meşhur fizikçi Carl Sagan’ın onayıyla basıldıktan sonra Washington Post ve New York Times incelemeleriyle, ardından da Schneider’ın Tonight Show’a davet edilmesiyle hem dikkatleri hem de şimşekleri üzerine çekti.
Önce ABD’nin meteoroloji kurumunda klimatoloji ofisinin direktörü olan Helmut Landsberg, Schneider’i hedef aldı. Ardından İngiltere’nin meteoroloji kurumu Met Office’in başkanı John Mason, iklim değişikliğiyle ilgili endişeleri “geçici bir moda” diye adlandırdı. Mason, 1977’de yaptığı konuşmada, iklimde her zaman dalgalanmalar yaşandığını, son dönemin görülen kuraklığın daha önce de emsali olduğunu vurguladı. Fosil yakıtları aynı hızda tüketmeye devam edersek, 50- 100 yıl içinde 1 derecelik bir ısınma olabileceği konusunda hemfikirdi; ama genel olarak atmosferin ne olursa olsun bunu absorbe edeceğini düşünüyordu. Zaten birçok çağdaşı gibi sonunda tamamen nükleer enerjiye geçeceğimizi tahmin ediyordu. Konuşmayı aktaran Nature dergisi de genel mesajını “Panik yapmayın” olarak okurlarına verdi ve “kıyamet peygamberlerini dinlemeye gerek olmadığını” söyledi.
EXXON ARAŞTIRMASI – 1977
Petrolcüler endişelenmeye başlıyor
1970’lerin ortalarında dünyanın en büyük petrol şirketi Exxon, iklim krizinin kendi işlerini baltalamasından ufak ufak endişe etmeye başlamıştı. Artık Dünya’nın önünde bir de tarih vardı: 2000 yılı. 1977 yazında şirket, Nixon’ın eski danışmanı Edward David Jr.’ı deniz suyundaki ve havadaki karbondioksit üzerine bir araştırma yapması için işe aldı. Ancak sonuçlar ortaya çıkmaya başladıkça “Esso Atlantic” operasyonu aniden durduruldu. Exxon, 2000’de New York Times’a verdiği ilanda halen “harekete geçmek için çok erken” olduğunu söylüyordu. Exxon’un haricinde Chevron, Shell, BP gibi petrol şirketleri de uzun yıllar iklim krizini “sorgulayan” biliminsanlarının çalışmalarını destekleyerek, iklim değişikliğiyle ilgili uyarıların üstünü örtme taktiğini uyguladı; koruyucu yasaları engellemek için lobi faaliyetlerine milyarlarca Dolar akıttı.
İklim aktivistleri, 2019’da New York Yüksek Mahkemesi önünde.
JAMES E. HANSEN – 1988
‘Sera etkisi saptanmıştır’ dedi: Kelimenin tam anlamıyla ‘yandık’
Pek çok uzman, küresel ısınma konusunda 1988’in kritik bir dönüm noktası olduğunu söylüyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, 1988 sonlarında kuruldu. 1988 yazı, kaydedilen en yüksek ısılara sahne oldu. Ayrıca o yıl ABD’de ciddi bir kuraklık ve sıcak dalgası yaşanmış; Amazon yağmur ormanlarında ve Yellowstone’da çok büyük yangınlar çıkmıştı.
Çözümün ana hatlarıysa bundan 1 yıl önce, yani dünya ülkeleri, atmosferin koruyucu ozon tabakasını tehdit eden bazı sentetik bileşikleri ortadan kaldırmak için gerekli adımları ortaya koyan Montréal Protokolü üzerinde anlaşmaya vardığında belirlenmişti. Her şeyin berraklaştığı an, 23 Haziran’da ABD Senatosu’nda verilen korkutucu bir ifade oldu. Venüs yüzeyindeki kavurucu koşulları araştırırken dikkatini Dünya’nın insan eliyle değişime uğrayan atmosferi üzerine yoğunlaştıran iklimbilimci James E. Hansen’ın, “Sera etkisi saptanmıştır ve iklimimizi değiştirmektedir” sözleri 1988’de manşetlere taşınmıştı. Hansen, küresel ısınmanın başladığından yüzde 99 emin olduğunu söylemiş; atmosferdeki sera gazlarının yoğunluğu en fazla 350 ppm’ye düşmezse -kelimenin tam anlamıyla- “yandık” demişti. Bugün küresel CO2 ortalaması yaklaşık 418 ppm olarak ölçülüyor ve bu değer düzenli bir biçimde her sene 2-3 ppm artıyor.
Columbia Üniversitesi profesörü Hansen, iklim eylemlerinde pek çok kez gözaltına da alındı.
Bugün Taliban’ın büyük oranda kontrol ettiği Afganistan, 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında Türk yazarlar için sıradışı bir rotaydı. Türkiye’den Afganistan coğrafyasına yapılan ilk seyahatler o dönemde gerçekleşti. Türk okurunun pek bilgi sahibi olmadığı Afganistan üzerine 3 farklı seyahatname yazıldı. Kültürü, mimarisi, dinî ritüelleri, liderleri ve Türkiye’ye olan ilgileriyle 100 yıl önceki Afganistan.
HİNDİSTAN VE SİVAT VE AFGANİSTAN SEYAHATNAMESİ – 1883
Afgan halkı, genellikle Sultan Abdülhamid’e duacıdır
2.Abdülhamid devrinde konsolos olarak Afganistan’a gönderilen Ahmed Hamdi Şirvani’nin 1877’den itibaren izlenimlerini biraraya getiren kitap, bu ülkeyle ilgili Türkiye’de basılan ilk eser. 293 sayfada, gerek iktisadi gerekse siyasi durumla ilgili gözlemler…
Ahmed Hamdi Şirvani’nin (? – 1890) yazdığı Hindistan ve Sivat ve Afganistan Seyahatnamesi (1883), Türkçede Afganistan üzerine basılan ilk eser. 2. Abdülhamid devri din adamlarından Ahmed Hamdi Şirvani, 1877’de Hindistan’ın Peşaver şehrinde şehbender (konsolos) olarak görevlendirildi. Görevi sırasında Hindistan, Svat ve Afganistan’da şehirciliği, tarihî eserleri, dinî ritüelleri, örf ve adetleri inceleyen 293 sayfalık bir kitap yazdı. Kitabın sonunda ek olarak bir adet İngilizce, Sanskritçe, Eski Türkçe alfabe levhası ve Hindistan haritası bulunuyordu.
Kitapta Şirvani’nin rotası önce Hindistan’dan başlar; oradan kuzeybatıya doğru Pakistan’a ve nihayet Afganistan’a ulaşır. İlk durak Kabil’dir; “Afganistan’ın payitahtı Peşaver’in iki yüz yirmi kilometre garbında (batısında) ve otuz dört derece on dakika arz-ı şimalinde (kuzey enleminde) kain (bulunan) binası yirmi asırdan mütecaviz (yirmi asırdan beri) etraf ve derunu bağ ve bahçelerle müzeyyin (süslü) Kabil şehridir ki derununda (dahilinde) cereyan eden Hotan namında bir nehri dolaşır”.
Kabil’in geçmişten günümüze liderlerinden bahseden Şirvani, şehirdeki tarımcılığa da değiniyor: “Afganistan’ın Kabil cihetinde bulunan arazide meyve ve kavun karpuz gayet âlâ olur. Meşhur olan üzümleri nihayet derecede latif ve tatlı olur”. Afgan halkının lisanlarından da ayrıntılı bir şekilde bahseden yazar; Gazni, Herat, Kandahar, Badahşan şehirlerini de gezerek buradaki izlenimlerini anlatıyor.
Ahmed Hamdi Şirvani’nin Kandahar’da Afgan halkının Rus, İngiliz ve Osmanlılara dair görüşlerine dair izlenimi ise şöyle: “Rusya’nın daima Afganistan’a gelen sefirleri İngilizlerin kıtal-i sabık hatırlardan (eski savaş hatıralarından) çıkamayacağını ihtar ile Afganların İngilizler hakkında nefretlerini ve kendileri hakkında muhabbetlerini celbe çalışmaktan (kendi taraflarına çekmekten) bir an geri durmuyorlar ise de yine ahali alelumum (genellikle) İslâmiyeyi devlet-i aliyeye izhar-ı hulus etmekte (dostluk etmekte) oldukları gibi, öteden beri ebben ve cedden (babadan ve sülaleden) Afganistan padişahı bulunan Şir Ali Han’ın hilafeti mukaddiseyi İslâmiyeye ibraz ettiği sadakat ve hulusuna hutbe ve vaazlara bu mülkün asıl sahibi olan halifeyi Müslimin ve emîrü’l-mü’minîn ‘Sultan Abdülhamid Han’ efendimiz hazretlerine duacıdır”.
KÜÇÜK SEYAHATLER: AFGANİSTAN – 1903
İlk Türkçe gezi rehberlerinden…
Ahmed İhsan Tokgöz tarafından derlenen 29 sayfalık broşür, Çin- Afganistan-Hindistan-Amerika konulu 4 kitapçıktan oluşan serinin ikincisi. Kabil, Azize, Kandahar ve Herat şehirleri, “Hindistan’ın Anahtarları” olarak bir bölüm başlığı yapılmış.
Gazeteci ve yayıncı Ahmed İhsan Tokgöz (1868 – 1942), 1903’te Küçük Seyahatler başlığıyla kendi matbaasında 4 broşürlük küçük bir seyahatler dizisi yayımlar. Çin’e Seyahat ile başlayan dizi, Afganistan kitabı ile devam eder, Hindistan Seyahatinden: Bombay Şehri ve Amerika Seyahatinden: Şikago Şehri kitapçığıyla son bulur.
Bu serinin ikinci kitabı olan Küçük Seyahatler: Afganistan kitabı 1903’te 29 sayfalık bir broşür olarak yayımlanır. Kitapların üzerinde yazar ismi bulunmaz. Ahmed İhsan Bey’in çeşitli kaynaklardan derlediği erken tarihli ilk gezi rehberlerindendir. Kitabın “Medhal” başlıklı giriş yazısında Afganistan’a ve kitabın içeriğine dair şu ifadeler yer alır: “İngiltere ile Rusya hükümetlerinin Asya kıtasında malik oldukları kıtaatı beraberinden tefrik eden (ayıran) Afganistan, Fransa daha doğrusu Almanya büyüklüğünde bir kıtadır. Şarktan garbe doğru takriben 690 kilometre arzı, şimalden cenuba doğru 740 kilometre vardır. Afganistan’ın şimal tarafında Hind Dağları hakimdir. Şarkta Süleyman Dağları, Hindistan’a hakim durumdadır”.
Kitap şu bölümlerden oluşur: “Afgan Geçitleri, Kabil Geçidi, Bulan Geçidi, Afganistan Ahalisi, Hindistan’ın Anahtarları: Kabil, Azize, Kandahar, Herat”.
RESİMLİ AFGAN SEYAHATİ – 1909
‘Kuru kuruya sevenler de bir nebze olsun bilgilensin’
Afgan Devleti’nin işbirliğiyle 1906’da gerçekleşen geziden sonra Mehmet Fazlı Bey’in kaleme aldığı 105 sayfalık kitap, “fakat gariptir ki bugün bu hükümet hakkında hemen hiç kimsede doğru bir fikir, malumat-ı hakikiye yoktur” diyerek, ülkenin iktisadi-siyasi düzenine dair ilk elden bilgiler veriyor.
Eski Türkçe üçüncü ve son Afgan seyahatnamesi, bizzat Afgan Devleti’nin işbirliği ile organize edilen bir heyet gezisi sonucu ortaya çıkmış. Habibullah Han’ın 1901’de Afganistan hükümdarı olmasından sonra devlet kademesinde yer edinen, Şam’da ve İstanbul’da eğitim görmüş ve Türk halkına büyük sempati besleyen Muhammed Han Tarzi; Türkiye’den Afganistan’a aydın, bürokrat ve yazarlardan oluşan bir heyetin gelmesi ve deneyimlerini paylaşması için vesile olmuş. Türkiye’den Afganistan’a giden heyetin aydınlar kadrosunda Mehmet Fazlı, Hüseyin Hüsnü, Ali Saver, Mehmet Efendi, Ali Fehmi ve Münir İzzet yer almaktadır.
O sırada Mısır’da sürgün bir Jöntürk olan Mehmet Fazlı Bey, Afganistan seyahatini ve burada yaşadığı deneyimleri 1909’da yayımlanan 105 sayfalık Resimli Afgan Seyahati kitabında anlatır. Mehmet Fazıl Bey ve arkadaşlarının yolculuğu 2 Ekim 1906’da başlar; yol giderlerini Afgan hükümeti karşılamıştır. Rusya, Azerbaycan, Türkmenistan ve İran üzerinden Afganistan’a trenle gidilir; karayolu ile batıdaki Herat şehrinden ülkeye girilir.
Kitap, Afganistan hükümdarı Habibullah Han’ın üniformalı bir fotoğrafı ile başlar. Altına kendisi için “Alem-i İslâm’ın intibahı (uyandırıcısı): Afganistan Emiri” notu düşülmüştür. Kitapta ikinci fotoğraf ise Türk heyetinin Afganistan’a gelmesini sağlayan Muhammed Han’ındır; fotoğrafın altına kendisinin misafirperverliği ve üretkenliği not düşülmüştür. Bu iki fotoğraftan sonra Mehmet Fazlı Bey’in “İfade-i Meram” önsözüyle başlayan kitap şu bölümlerden oluşur: “Afganistan Seferi, Herat, Mevki-i Coğrafisi, Meşhur Şehirleri, Siyasi Teşkilatlanması, Afganistan’daki Unsurlar, Afgan Ordusu ve Huzura Kabul, Bayram Namazı, Derbarm, Çeşn Geceleri”.
Afganistan Emiri Habibullah Han Afgan Mekteb-i Harciyesi’nde askerlerin kıyafetleri.
Mehmet Fazlı Bey, yazdığı kitabın amacını şöyle özetler: “Afganistan’ın bu genç ve dinç hükümeti hakkında hemen bütün Cihan-ı İslâmiye’de bir teveccüh, bir muhabbet vardır. Hususuyla Osmanlılar umumiyetle bu diyar ve hükümet için pek büyük bir his takdir, teveccüh ve ihtiram beslerler. Fakat gariptir ki bugün bu hükümet hakkında hemen hiç kimsede doğru bir fikir, malumat-ı hakikiye yoktur… Umarız ki Afganistan kitabımız oralara dair etraflı bilgisi olan ilim adamları ve araştırmacılara şevk ve gayret, hiç bilgisi olmayıp kuru kuruya sevgi ve yakınlık besleyenler için de bir nebze olsun bilgilenme sebebi olur”.
Kabil’deki Afgan sazendeleri, Afganların ordu kıyafetleri de kitap içinde büyük boy olarak kaliteli bir baskıyla yer alır. Kitabın “Meşhur Şehirleri” bölümünde Kabil, Kandahar, Gazne ve Belh şehirleri konu edinilmiş, Kabil için için “Dar’ül-Sultana-i Kabil” ifadesi kullanılmıştır.
“Mevki-i Coğrafisi” bölümünde şöyle denmiştir: “Afgan ahalisi ziraate pek gayretlidir. Münbit (bereketli) vadilerde buğday, arpa, mısır, çavdar, darı, nohut, pirinç, şeker kamışı, afyon, pamuk, vesaire zirai olunmaktadır. Türkistan’da, Herat’ta ve Kandahar’da ipek hasılatı her sene tezayüd etmektedir (çoğalmaktadır). Meyve yetiştirmek husunda kabiliyetleri de fevkaladedir. Bahçecilik hususunda dahi hayli terakki etmişlerdir”.
Kabil’de millî Afgan sazendeleri Bir Türk Pazarı gravürü.
“Afganistan’daki Unsurlar” bölümünde ülkenin o yıllar itibariyle 7 milyon nüfusu olduğu belirtilerek; “Badağşan, Türkistan vilayeti tamamıyla Özbek ve Türkmen ve Taciklerden ibaret olduğundan tahminen 1 milyon kadar Türk vardır. Müslüman ve cümlesi Sünni mezhebindedir” ifadelerine yer alır.
“Afgan Ordusu” bölümünde de askerî unsurları şu şekilde anlatılmıştır: “Afganistan’da meskun (yerleşik) ahalinin hemen cümlesi cesur ve fevkalade meşakkı seferiyeye silahşör ve cengaver insanlar olduğundan Afgan ordusunun meziyet-i askeriyesi fevkaladedir. Hidamet-i askerîye (askerî hizmetler) henüz Avrupa Devleti’nde olduğu gibi sınıflara, kadrolara taksim olunmamış ise de, zabit yetiştirmeye mahsus mektebin küşadından (açılışından) sonra ordunun bu noksanı nazar-ı itibara alınarak redif ve müstahfız kadroları derdest teşkil bulunmakta idi”.
15. yüzyılın sonunda Avrupa’dan çıkıp Afrika’yı dolaşarak Hindistan’a ulaşan “doğu rotası” Portekiz’in kontrolüne verilmişti. İspanya Kralı’nı ikna eden Fernão de Magalhães / Hernando de Magallanes (1480-1521), yani Macellan ise buna bir alternatif sundu: Batıya doğru giderek Baharat Adaları’na (Maluku Adaları) ulaşmak. 20 Eylül 1519’da yola çıkanlar, yine bir Eylül ayında 1522’de İspanya’ya döndüler. Pratik olarak dünyada ilk defa dünya turu yapılmış; ancak filodaki denizcilerin çoğu gibi Macellan da 1521’de öl(dürül)müştü.
1-Antik dönemden beri Dünya’nın yuvarlak-küre biçimde olduğu biliniyordu
Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’ndaki globus cruciger, küre şeklinde olduğu bilinen dünya üzerinde imparatorların hüküm sürmesini simgeliyordu.
Antik Çağ filozofu Aristo’nun ve yine aynı çağın astronomu Eratosthenes’in dünyanın küre şeklinde olduğu tespitleri -istisnalar olmakla beraber- Geç Orta Çağ’a kadar süren, genel olarak kabul edilmiş bir bilgiydi. Sadece Aristo’yu yorumlayan Arap-İslâm dünyasındaki biliminsanları değil, Ortaçağ Hıristiyan Avrupası’ndaki filozoflar, teologlar da Antik Çağ’daki bu bilgiyle hareket ediyor ve çalışıyorlardı. Macellan’ın Ortaçağ’dan beri süregelen dünyanın düz olduğu teorisine karşı bu sefere başladığı mitinin nereden türediği ise günümüz tarihçileri tarafından tespit edilmiştir. Tarihçi Jeffrey Burton Russell, bu mitin üretilmesini Aydınlanma’nın “Karanlık Ortaçağ”dan kopuş düşüncesiyle bağdaştırmaktadır; zira o dönemle ilgili oluşturulan genel kanı, insanlığın birçok anlamda geriye gittiği yönündedir. Bu mitin yayılmasında da ünlü Amerikalı yazar Washington Irving’in Kristof Kolomb’un Hayatı ve Seyahatleri (1828) eseri etkili olmuştur.
“Ortaçağ’da dünyanın düz olduğu kabul ediliyordu” düşüncesi bir efsaneyse de, dünyanın yuvarlak olduğunun fiziksel ispatı ilk defa Macellan ve Elcano’nun yaptığı sefer sayesinde ortaya konmuştur.
2-Macellan dünyanın etrafını dolaşma niyetiyle yola çıkmamıştı
15. yüzyıl başlarında Portekizli denizcilerin başlattığı Keşifler Çağı’nın temel motivasyonu, ticaretin hâkim ve değerli ürünü baharata, özellikle Hindistan’daki baharata ulaşmak ama bunu Akdeniz ve Ortadoğu’yu by-pass ederek yapmaktı. Macellan’ın seferini ünlü yapan, sefer sırasında ona sadık kalan az sayıdaki tayfadan biri olan İtalyan denizci Antonio Pigafetta’dır. Seyahatin kronikini yazan Pigafetta, Macellan’ın ölümünden sonra onu savunmak ve övmek için, dünyanın etrafını dolaşma amacıyla bu yolculuğa çıkıldığını iddia etse de, böyle olmadığı yazılı kaynaklarca sabittir. Dünyanın etrafını dolaşma hedefi ile yola çıkacak ilk kişi ise, 1580’de dünyanın çevresinde tam turu tamamlayan İngiliz Francis Drake değil; 1588’deki seferi gerçekleştiren, yine İngiliz denizci Thomas Cavendish olacaktır.
Üç yılda devr-i âlem 20 Eylül 1519’da Sanlúcar de Barrameda’dan yola çıkan Macellan (sağda), Kanarya Adaları’nda bir mola verip Yeşil Burun Adaları’na, oradan da Brezilya’ya ulaştı. Durgunluğu nedeniyle Pasifik adını verdiği okyanus onu Filipinler ve Guam adalarına taşıyacak; gemi 6 Eylül 1522’de Macellan olmadan tekrar İspanya’ya dönecekti.
3-Macellan, Portekiz adına değil, İspanyol sponsorluğunda sefere çıktı
Macellan adı yazılı olarak ilk defa, Hindistan genel valisi Francisco de Almeida yönetimindeki Portekiz-Hint Armadası’nın 1505’teki tayfa listesinde geçmektedir. 1514’e kadar farklı denizaşırı görevlerde (özellikle Güneydoğu Asya’da) ve büyük deniz savaşlarında Portekiz Kralı 1. Manuel’e hizmet ettiği bilinmektedir. Kayıtlara göre kesin olmasa da, Macellan 1514’ten itibaren Avrupa’dan batıya doğru giderek Hindistan’a ulaşmak niyetindeydi. 1515’te başka bir görevi reddetmesi nedeniyle, Portekiz armadasından iyice uzaklaşmıştı. O sıralarda Portekizli kozmograf ve astronom Rui Faleiro ile beraber güncel haritaları incelemeye başladı. 1517’de ise Sevilla’ya yerleşti ve ismini İspanyolca yaparak genç İspanya Kralı 1. Carlos’un tâbiyetine geçti. Baharat Adaları’na yani bugünkü Endonezya’ya bağlı Maluku Adaları’na “batıya doğru giderek” ulaşmak için yapılacak seferi İspanya kralına kabul ettirdi. Tüm bu faaliyetleri nedeniyle Portekiz’de hain olarak adlandırıldı ve ülkeye girmesi yasaklandı.
4-Macellan dünya turunun sonuçlanmasından 1 sene önce öldürüldü
Her ne kadar dünyanın etrafını ilk defa dolaşan kişinin Macellan olduğu söylense de bu doğru değildir; zira kendisi, yolculuğun tamamlanmasından 1 sene önce (1521), bugünkü Filipinler’de yaşanan bir çatışmada öldürüldü.
Yolculuk 20 Eylül 1519’da Sanlucar’dan (de Barrameda) yola çıkan “Maluku Armadası” isimli 5 İspanyol gemisiyle başladı. Sefer boyunca türlü badireler atlatıldı. Güney Amerika’nın güney ucundan geçiş için bir boğaz bulmak amacıyla sığlıklar arasında yapılan seyrüsefer hayli yıpratıcı oldu. Santiago gemisi karaya oturdu; San Antonio gemisi “kaçak” olarak İspanya’ya döndü. Özellikle Macellan’a karşı tayfaların ayaklanması ve bunların ardından kurulan mahkemeler gemilerdeki huzursuzluğu arttırdı. Kendi adını verdiği boğazdan geçen Macellan, o zamana kadar Güney Denizi denilen okyanusun alışılmadık durgunluğundan ötürü burayı Pasifik olarak adlandırdı. Filipinler ve Guam’daki adalara ulaşan Macellan, yerel halkı Hıristiyanlığa davet etti veya zorladı. Bugün Filipinler’e ait olan Mactan Adası’ndaki Lapu-Lapu halkına da İspanyol tabiyetine geçip Hıristiyan olmaları için baskı yaptı. Ayaklanan Lapu-Lapu yerlileri mücadeleyi kazandı ve Macellan da öldürüldü.
Kaptanın ölümünü takip eden kaos sonrası, Juan Sebastian Elcano kumandayı eline aldı. İspanya’dan yola çıkan 277 kişiden 115 kişi kalmıştı. Kalan iki gemi, Elcano’nun kaptanlığında 6 Eylül 1522’de İspanya’ya ulaştı.
Lizbon’daki Keşifler Anıtı’nda boynu bükük gözüken Macellan, Portekiz tacının hizmetinden çıkarak İspanyol monarşisine hizmet ettiği için hain ilan edilmişti
Henüz değil sosyal medya, Google, internet tarayıcıların, www’nin bile olmadığı bir dönem. Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ), yeni bir bilgisayar sisteminin işletmeye alınması için atılım yapmış. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal, IBM3090’ı düğmesine basarak değil, iki bilgisayar arasındaki kırmızı kurdeleyi keserek “açılış”ı gerçekleştiriyor. Akülü engelli araçları, itfaiyeye alınan yangın dolapları, Tokat’ta hambugerci açılışı, yine Özal’ın 1988’de kurdelesini kestiği Osmanlı arşivleri katalogu… Politikacılarımız kurdele kesmeyi seviyor. ODTÜ’de 1990’da başlayan çalışmaların, 12 Nisan 1993’te internete bağlanmamızla sonuçlanması ise Türkiye için gerçek bir açılış-açılım olmuştu.