Etiket: sayı:86

  • Yıldız Sarayı’nın portresi 2.Abdülhamid’in mimarisi

    Karakterini 2. Abdülhamit döneminde kazanan Yıldız Sarayı’nı bir bütün olarak inceleyen; yapının birbiriyle ilişkili tüm bölümlerini değerlendiren; 2. Abdülhamid dönemindeki değişimleri tarihsel bağlamı içinde ortaya koyan; ilk defa ortaya çıkarılan belge ve buluntuları, devrin ve günümüzün görsel malzemeleriyle kombine eden bir referans kitabı. 5 yıllık bir çalışmanın ürünü.

    AYŞE ERSAY YÜKSEL

    YILDIZ SARAYI
    MELEK ÖZYETGIN,
    VAHDETTIN ENGIN, AYŞE
    ERSAY YÜKSEL

    Dünyadaki tüm impara­torluklarda olduğu gibi Osmanlılarda da saray­lar devletin dünya görüşünü, teşkilatını, imajını ve yönetim sistemini yansıtmada önemli bir role sahip. Bununla birlik­te Osmanlı sivil mimarisinin önemli yapılarından biri olan bu mekanlar; mimarlık tarihi, sanat tarihi ve tarih gibi önemli disiplinler açısından dinî mi­mari ya da diğer anıtsal yapılar kadar ayrıntılı incelenmemiş­tir. Topkapı Sarayı gibi Osmanlı hanedanına yüzyıllardır evsa­hipliği yapmış en görkemli yapı dahi ancak son yıllarda önemli çalışmalarla ele alınmaya baş­lanmış; saraya dair popülist ve menkıbevi bakışaçılarının öte­sinde akademik değerlendir­meler yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştır.

    Osmanlı yönetim ve toplu­munda 18. yüzyılda başlayan zihniyet ve mekan algısının de­ğişimiyle imparatorluğun idare merkezi olan saraylar da doğal bir değişime uğradı. Bu bağ­lamda Osmanlı sarayında teş­rifatın, mimarinin ve zevklerin farklılaştığı açıkça görülebilir. Hem klasik Osmanlı devlet ge­leneğinden beslenen hem de değişen dünya düzenine uyum sağlamak adına yeni protokol mekanlarını ortaya koyan yeni yaklaşım, Çırağan-Dolmabah­çe-Beylerbeyi-Yıldız başta ol­mak üzere pek çok saray ve köş­kün inşaına vesile oldu.

    Bu son dönem Osmanlı sa­raylarından biri olan ve özellik­le 2. Abdülhamid’in tahta çık­masının ardından kısa bir süre sonra devletin yönetim merke­zi olarak belirlenen Yıldız Sa­rayı, Osmanlı sarayları içinde ayrı bir yere sahip. 2. Abdülha­mid’in uzun yıllar boyunca yerli ve yabancı kaynaklar tarafından farklı açılardan tartışılan siyasi hayatının gölgesinde kalan ve kimi zaman da onunla özdeş­leştirilen bu saray; sembolik değeri kadar mimari düzeni ve kurgusu, bütünselliği bakımın­dan da ayrıntılı şekilde ele alın­mamıştı.

    2. Abdülhamid’in tahta çık­tıktan kısa bir süre sonra, sahil­deki Dolmabahçe ve Çırağan gi­bi saraylar yerine, tam Boğaz’a nazır, açık bir manzaraya sahip ve çevresine hâkim bir tepe­de konumlanan Yıldız Sarayı’nı tercih etmesi tesadüfi değildi. Onun yönetim anlayışını ve ki­şisel zevklerini yansıtan stilleri bünyesinde barındıran, doğayla içiçe planlanmış Yıldız Sarayı, zaman içinde kapladığı alanla yatay bir anıtsallık kazandı. Bir­kaç yüzyıldan beri saray arazisi olan Yıldız korusu ve buraya in­şa edilmiş bazı köşkler dışında pek kullanılmayan bu mekan Abdülhamid döneminde asıl ka­rakterini kazandı; içiçe avlu ve bahçelerden oluşan klasik bir Osmanlı sarayı görünümü aldı.

    Yıldız Sarayı 2. Abdülhamid dönemindeki saray teşrifatı­na uygun şekilde düzenlenmiş, uzun ve yüksek duvarları ile dış dünyadan yalıtılmış küçük-gör­kemli bir kent gibi değerlen­dirilmiş. Saray, temelde devlet işlerinin yürütüldüğü Selamlık ve padişahın özel hayatına has Harem olmak üzere iki ana av­lu ile bunların uzantıları köşk ve su yapıları ile çevrili bahçe­ler, korular ve dış yapılardan oluşur. Padişahın 33 yıllık uzun saltanat döneminde değişen ih­tiyaçlar ve zevklere uygun şe­kilde yeni binalarla zenginleşen ve kalabalıklaşan saray, yine bu dönemde epey yapısal değişim geçirdi. Bununla birlikte Abdül­hamid’in tahttan indirilmesinin ardından farklı işlevlerle ve par­ça parça kullanılan Yıldız Sara­yı, özgün hâlini ve bütünlüğü­nü kaybetmiş olarak günümüze ulaşabildi.

    Fotoğraflardaki ayrıntılar Yıldız Sarayı kitabı için arşiv fotoğraflarındaki detaylar üzerinden sarayın yerleşim düzeni ve mimarisi gibi temel özelliklerine ulaşılmaya çalışıldı. Saray’ın bahçesi içinde 2. Abdülhamid’in Kulanımındaki Hususi Daire.

    Bugüne değin Yıldız Sara­yı’nın sistemli ve bütünsel inşa tarihçesinin yazılmamış, sa­rayın tarihsel bağlamı için­de değerlendirilmemiş olması önemli bir eksiklikti. Buradan hareketle saray tarihiyle ilgili çalışmalar, Yıldız Teknik Üni­versitesi Sultan II. Abdülhamid Uygulama ve Araştırma Mer­kezi Müdürü Prof. Dr. A. Melek Özyetgin öncülüğünde 2015’ten itibaren başlatılmıştı. Merkez, yerli-yabancı pek çok akade­misyen, araştırmacı ve sanat­çıyla işbirliği içinde bu alandaki çalışmalarını sürdürdü. Mer­kezin en kapsamlı projesi olan Yıldız Sarayı kitabı, uzun ve ti­tiz araştırmalar sonucu Melek Özyetgin, tarihçi-akademisyen Prof. Dr. Vahdettin Engin ve be­nim katkılarımla ortaya çıktı.

    Yıldız Sarayı, Osmanlı sa­rayları içinde inşaı, teşrifa­tı, kurumları ve sosyal yaşamı hakkında en fazla yazılı belgeye sahip olan sarayların başında gelir. Saray hakkında Osmanlı arşivindeki belgeler, Yıldız Sa­rayı Fotoğraf Koleksiyonu’ndaki fotoğraflar, sarayın mimari dü­zen ve işleyişinin anlaşılmasın­da büyük önem taşır. Varolduğu bilinen kimi belgelerin günü­müze ulaşmaması ve aralarda kronolojik boşluklar sözkonu­su olsa da, arşivin sağladığı bil­gi zenginliği eşsizdir. Şimdiye kadar Yıldız Sarayı ile ilgili ça­lışmalarda bu arşiv belgelerinin sistematik metotla kullanılma­ması, sarayın bütünsel algılan­masını engellemişti. Özellikle bu çalışmada yer alan 2. Abdül­hamid dönemine ait “Yıldız Sa­rayı vaziyet planları”, sarayı bü­tün olarak gösteren mevcut en eski çizimler olarak son derece önemlidir. Bu planlar sarayın değişen katmanlarını tespit­te ve avlularının sınırlarını be­lirlemede temel kaynak olarak kullanıldı, yapısal değişim bu planlardan takip edilebildi.

    Ayrıca günümüze ulaşan fotoğraflarından Yıldız Sara­yı’nın yerleşim düzeni, mimari­si, süslemesi, mobilyası, bahçe tasarımı ve peyzaj mimarisi gi­bi temel özelliklerine ulaşmak mümkün olabildi. Çekim tarih­leri tam bilinmemekle birlikte, fotoğraf karelerindeki ayrıntılar incelendi ve bunlar sarayın mi­mari katmanlarının oluşumuna uygun bir sırayla verilmeye çalı­şıldı. Yıldız Sarayı’nın bu fotoğ­raflarının bir kısmı önceden ya­yımlanmışsa da, bunlar eserde ilk defa olabildiğince doğru ta­nımlandı, adlandırıldı, kronolo­jik sıralandı ve yüksek çözünür­lüklü hâlleriyle yer aldı.

    20. yüzyıl başlarında Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nin içi

    İlgili dönemde sarayı gör­müş, sarayda yaşamış yerli veya yabancılar tarafından kaleme alınmış hâtıra kitapları gibi bel­ge değeri olan çeşitli kaynak­lar da sarayın anlaşılmasında önem taşımaktaydı. Kitapta ha­tırat türündeki tüm kaynaklar­da yer alan bilgiler saray yapıla­rıyla ilişkilendirilmeye çalışıldı; her bir yapının sarayın mimari programındaki ve saray işleyi­şi bağlamındaki yeri verilmeye gayret edildi.

    İki ana bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde, sarayın özellikle 2. Abdülhamid’in kişi­sel ve yönetsel ilkeleri bağla­mındaki yapılaşması değerlen­dirildi; onun özel hayatı yanın­da sarayın şekillenmesinde de etkisi olan idealleri, şahsi özel­likleri, uğraşları ve zevkleri ele alındı. Bu bölümde, dönemin siyasi, sosyal ve kültürel olayları ile şekillenen Yıldız Sarayı’nın genel çerçevede değerlendiril­mesi de yapıldı. İkinci bölüm­de ise sarayın ana iki avlusunu (resmî bölüm ve özel bölüm) oluşturan yapılar ve bunların düzeni anlatıldı. Aynı zamanda sarayın dış bahçesi olarak be­lirlenen Şale Kasrı ve Merasim Daireleri, Malta Istabl-ı Âmire ile Yıldız Korusu’ndan oluşan bahçe ve bölümleri; ana yapı­nın etrafını kuşatan ve saray­la doğrudan ilişkili kısımlar (su yapıları, askerî yapılar, dinî ya­pılar ve diğer dış yapılar) avlu düzenleri ile verildi. Ayrıca ilgili avlularda bugüne ulaşmayan ve mevcudiyeti planlardan ve di­ğer kaynaklardan tespit edilen dönem yapıları da ele alındı. Sa­rayla ilişkisi ilk defa bu kitapta ortaya konan bazı yapılar ya­nında, yeri ve işlevi konusunda arşiv belgelerine dayalı yeni tes­pitlerin yapıldığı binalar da an­latıldı. Eserin “Ekler” kısmın­da, arşivde bulunan planların yeniden yapılan çizimleri; saray ve çevresinin erken cumhuri­yet devrine ait hava fotoğrafları; metin içinde görsel malzemesi kullanılmayan ancak atıf yapı­lan belgeler yer aldı.

    Yıldız Sarayı kitabını hazır­lama sürecinde zorluklar da ya­şandı. Saray yapıları ile ilgili sa­ha araştırması sırasında, devam eden restorasyon çalışmaları nedeniyle mekanların bir kıs­mını yerinde inceleme imkanı bulunamadı. Yine bu restoras­yon ve yeniden işlevlendirme sürecinde binaların içleri tama­men boşaltılmış olduğundan, yapıların iç düzenleri hakkında çalışmak mümkün olamadı.

    Küçük Mabeyn Köşkü 2. Abdülhamit tarafından 1901’de çalışma ve dinlenme köşkü olarak inşa ettirilen Küçük Mabeyn Köşkü, Sultan’ın tahttan indirildiğini de haber aldığı yerdi.
     

    Kitapta 2. Abdülhamid dö­nemi Yıldız Sarayı anlatıldığı için bu devrin görsel malzeme­leri tercih edildi; eğer bir yapıy­la ilgili fotoğraf yoksa bunun güncel karelerine yer verildi. Özellikle Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu içinde başta Ha­rem yapıları olmak üzere bir­çok saray yapısının özgün hâlini gösteren fotoğraf bulunmaması, sarayın görsel olarak ortaya ko­yulmasında eksiklik oluşturdu. Bunların yanısıra, saray yapıla­rının bir kısmının hâlihazırdaki durumunun fotoğraflanmasına bu süreçte izin verilmediği için, arşivlerden edinilen mevcut fotoğraflar kullanıldı. Ayrıca, Yıldız Sarayı’nda devam eden restorasyon sebebiyle, bazı sa­ray yapılarının daha önceki res­torasyon ve yapı durumlarını gösteren arşivlerdeki belgelere de (İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Ku­rulu Müdürlüğü arşivi, IRCI­CA-Yıldız Sarayı yapıları resto­rasyon dosyaları gibi) ne yazık ki erişim izni verilemediğinden bunlardan istifade etmek müm­kün olmadı.

    Yıldız Sarayı dahilindeki gaz borularının haritası.

    Kitapta, Osmanlı mimarlık tarihinde çoğunlukla üzerine fazlaca durulan üslup ve biçim tipolojilerinden ziyade yoruma ağırlık veren; her bir yapının ayrıntılı formlarının ötesinde saray bütünlüğündeki yerine odaklanan ve bunların farklı iş­levlerini yansıtan bir yaklaşım benimsendi.. Kitabın temel ve nihai hedefi, ciddi ve kalıcı bir yayının yanısıra, bir kültür mi­rası olarak Yıldız Sarayı’na dik­kati çekmek, yapının korunma­sına ve doğru kullanılmasına katkı sağlamak. Bugün yapının kimliğine uygun onarım çalış­maları, T.C. Cumhurbaşkanlı­ğı’nın desteğiyle devam ediyor. Sarayın eski bütünlüğüne ka­vuşturulması ve yaşatılması en büyük temennimiz.

    1. Afrodit’i Türk ilan ettiler kitaba müstehcen dediler

      1939’da Fransızcadan çevrilip basılan Afrodit, Eski Âdetler kitabı toplatılır ve yayımcısına “müstehcenlik” davası açılır. Bilirkişi olarak atanan tarihçi-yazar İbrahim Hakkı Konyalı, kitabı sakıncalı bulur. Ancak daha sonra kendi yayımladığı kitapta Tanrıça’yı Türk ilan eder. Döneminde büyük hadiseye yolaçan dava, kitabın ve yayımcının beraatiyle sonuçlanır ama, siyasi tartışmalar yıllarca sürer.

      Türk yayımcılık tarihi, mahkemeye verilmiş, ta­kibata uğramış, toplatıl­mış, yasaklanmış ve imha edil­miş eserlerle doludur. Bu konu­da Niyazi Ahmet Banoğlu Basın Tarihimizin Kara ve Ak Günleri (İst., 1960), Bülent Habora Ya­sak Kitaplar (İst., 1969), Emin Karaca Vaaay Kitabın Başına Gelenler!.. (İst., 2012) isimli ki­taplar kaleme almıştır. Yazarla­rın, çevirmenlerin, şairlerin ve bu eserleri yayımlayan nâşirle­rin okka altına gittikleri yetmez­miş gibi, bir de basılan eserler toplatılıp depolarda çürütülmüş, imha ettirilmiştir.

      Bizde soruşturmaya uğra­mış, mahkemeye verilmiş eser­lerden biri de Pierre Louÿs’in (1870 -1925), Aphrodite, Moeurs Antiques isimli, ilk defa 1896’da yayımlanan kitabıdır. 1939’da Semih Lütfü Erciyas’ın sahibi bulunduğu Semih Lütfi-Suhulet Kitabevi tarafından Afrodit, Es­ki Âdetler adıyla tercüme edile­rek yayımlanmıştır. Eser yayım­lanır yayımlanmaz ilgi odağı ol­muş; ama İstanbul Cumhuriyet Savcılığı emriyle toplattırılmış; müstehcenlik davası açılmış­tır. Yayımcı Semih Lütfi Bey ve matbaa sahibi Kenan Dinçman mahkemeye verilmiştir.

      Pierre Louÿs’in 1896’da yayımlanan Aphrodite, Moeurs Antiques isimli kitabının Türkçe tercümesi Afrodit, Eski Âdetler’in 1940 ve 1998 baskıları..

      Kitabın çevirisini yapan Nasuhi Baydar o tarihte aynı zamanda milletvekilidir. Eser hakkında ilk soruşturma Sul­tanahmet 1. Ceza Mahkemesi tarafından gerçekleştirilir. Çev­rilen eserin müstehcen olup ol­madığına karar vermek üzere mahkeme, tarihçi-gazeteci-ya­zar İbrahim Hakkı Konyalı’yı bi­lirkişi tayin eder. İbrahim Hakkı Konyalı Fransızca bilmediği hâl­de kitabın aslını incelemeden kendi görüşlerine göre olumsuz bir rapor yazar ve basılan kitabı sakıncalı bulur: “Böyle eserlerin dilimize çevrilmesi ile ahlakın ifsat edeceği (fesat kelimesin­den; bozulma) kanaatinde bu­lunduğunu” bildirir.

      Bu durum İstanbul basının­da büyük bir gürültü koparır ve yayımlayanlar Konyalı’nın bi­lirkişi olmasını kabul etmeyip mahkemeye itiraz ederler. Bu arada İstanbul Üniversitesi’n­den üç profesörden oluşan bi­lirkişi heyeti tarafından yazılan rapor okunmuştur. Bu raporda eserin müstehcen olmadığı sa­vunulmuştur. Savcılık buna rağ­men Millî Eğitim Bakanlığı Ta­lim ve Terbiye Heyeti’nden de bu kitabın çocuklara okutulup okutulmaması hakkında görüş istenmesini savunur.

      Bunun üzerine İstanbul ba­sınındaki tartışmalar iyice alev­lenir. Bu arada İbrahim Hakkı Konyalı, Tarihi Afrodit: Esâtirin bu güzel ilahesi hakkında Şark ve Garp kaynaklarına, kütüphane ve müzelerine dayanılarak ha­zırlanan tarihi tedkikler başlıklı, 80 sayfalık bir kitap yayımlar. Bu kitapta da çıplak heykel re­simleri, tablolar yer alır; hatta Konyalı “Afroditin Türklüğü” başlığıyla Tanrıça’nın Türk ol­duğunu iddia eder.

      19 Şubat 1940 tarihli Cum­huriyet gazetesinde Peyami Safa, “Bu davada Nasuhi Bay­dar, Hüseyin Cahit Yalçın, Falih Rıfkı Atay, Kazım Nami Duru, Prof. Mustafa Şekip Tunç, Prof. Sadrettin Celal Antel, Prof. Ali Nihat Tarlan, muharrir Vala Nurettin, muharrir Necip Fazıl Kısakürek, Muharrir Zekeriya Sertel, muharrir Naci Sadul­lah ve Peyami Safa haksızdırlar da, Pierre Louÿs’un eseri yeri­ne, aynı isimle çırılçıplak tablo ve heykel resimleriyle dolu bir kitabı hem de Adliye önündeki kaldırımlarda işportacılara ban­gır bangır bağırtarak sattıran Konyalı İbrahim mi haklıdır?” diye yazar. Peyami Safa 20 Şu­bat 1940’ta yine Cumhuriyet ga­zetesinde İbrahim Hakkı Kon­yalı’nın Millî Mücadele’ye karşı olduğunu yazar, onu Atatürk düşmanı ilan eder.

      Mahkeme salonu ana-baba günü 1940’ta kitabın müstehcen olup olmadığına karar verecek mahkemenin yapılacağı gün, Adliye ve çevresi tıklım tıklımdır. Koridorları dolduran gençler “Afrodit, Afrodit” diye slogan atar, ertelenen duruşmada nihayet Afrodit, Eski Âdetler beraat eder.
       

      Kitabın çevirmeni Nasuhi Baydar ise, Mekki Sait Esen’e verdiği röportajda “cehalet ve taassup işi olarak başlıyan ha­dise körüklene şişirile, içeriği değiştirilip bir çeşit ticari bir iş hâlini aldı” der.

      24 Şubat 1940’ta raporla­rın okunacağı Adliye ve çevre­si tıklım tıklımdır. Koridorları dolduran üniversiteli gençler: “Afrodit, Afrodit, Afrodit” diye tempo tutar, slogan atarlar. Kol­luk kuvvetleri gençleri dağıtmak için harekete kalkışınca, genç­ler hep birlikte İstiklâl Marşı’nı okumaya başlar. Ortalık yatışır. Çeşitli görüşlerin sunulması ve raporların okunmasından son­ra, mahkeme yine “Afrodit” tem­poları altında 1 Mart tarihine ertelenir. Mahkeme günü 16.00 olarak belirlenen karar saati, yi­ne kalabalık ve yığılma yüzün­den 18.00’e çekilir. Afrodit, Eski Âdetler kitabı beraat eder.

      Yayımcı Semih Lütfi karar­dan sonra “Durun, durun, söy­leyeceklerim var..” diye haykı­rır. “İşte” der, “32 yıllık neşriyat hayatımda gördüğüm yegane mükafat. Arz-ı teşekkür ederim. Eserin ve bundan sonraki tabla­rının bütün hasılatını tamamiy­le Erzincan felaketzedelerine terkediyorum”.

      Bu mahkeme sırasında Tan gazetesinden Naci Sadullah, bu işin ticari getirisinin çok olaca­ğını ileri sürüp şu şiiri yazar:

      Afrodit’e Türk demişti Afrodit’in kopardığı gümbürtü sonrasında 80 sayfalık bir kitap yazan İbrahim Hakkı Konyalı, Tanrıça’nın Türk olduğunu iddia etmişti.

      “Ey güzeller güzeli, ey güzel­ler perisi/ Var bu işin sonun­da pek talihli birisi/ Bil ki dava bitince, bizim Semih Lütfi’nin/ Sâyemizde olacak binlerce müş­terisi”.

      Semih Lütfi bu işten çok para kazanmamış olabilir ama; daha sonrasında Afrodit, Eski Âdetler kitabını basan pek çok yayımcı bu eserden çok yüksek gelir elde etmiştir.

      Tartışmaların üzerinde yıl­lar geçmesine rağmen, İbrahim Hakkı Konyalı 1964’te “Atatürk Beşeriyetin Emsalini Görmedi­ği Bir Askerî Dehadır” başlığıy­la 16 sayfalık bir broşür yayım­lar. Bu broşürde 40’lı yıllardaki iddia ve fikrini muhafaza etti­ğini belirten, kendisinin Ata­türk’e bağlı biri olduğunu söy­leyen Konyalı; bunu ispat için Atatürk’ü öven yazılarını tekrar yayımlar. Afrodit, Eski Âdetler kitabının Fransız yazarına “p..” yayımcısına da “Ermeni” (Se­mih Lütfi sonradan Müslüman olmuş, Türk ismi almış bir va­tandaşımızdı) demiş olması da unutulur gider.

    2. Mezartaşı Kasabası’nda Red Kit’in de alet edildiği bir vuruşmanın perde arkası

      Sayısız filme ve diziye konu olan “kahraman” Wyatt Earp’ün maceraları, düzenbaz-kumarbaz-haydutlara karşı mücadele eden kanun adamının zaferiyle sonuçlanır. Hatta bunların en meşhuru, Red Kit maceralarından birinde de (Mezartaşı Kasabası) geçer. Gerçekte ise, “kanun adamı” kimliğini kullanarak en pis işleri yapan, hatta yargılanan, başka eyaletlere kaçan ve oralarda tezgahını devam ettiren, paraları cebe atan bir Wyatt Earp vardır.

      Vahşi Batı tarihiyle ilgili en sevdiğimiz kaynak­lardan olan Red Kit’in 1997’de yayımlanan Mezartaşı Kasabası (O.K. Corral) macera­sında; 40 yılda bir avarelik ye­rine doğru dürüst bir iş yapan kahramanımız Red Kit bir sı­ğır sürüsüne çobanlık etmek­te, güttüğü hayvanları Abilene kasabasına götürmektedir. Ar­tık Texas’taki Abilene mi, Kan­sas’taki Abilene mi o kadarını söylememişler ama macera­nın hemen başında yolu Arizo­na’nın Meksika sınırındaki ser­hat şehri Mezartaşı Kasabası’na düştüğüne göre, her iki ihtimal­de de çok uzun yolu olduğunu söyleyebiliriz.

      Her neyse, Red Kit’le bera­ber sığır sürüsünü güden diğer çobanın dişi ağrıyınca hayli se­vimli, neşeli ve biraz da içkici bir dişçisi olan Mezartaşı Kasa­bası’na uğrarlar. Tesadüf bu ya, kasaba da o sırada seçim sathı mailine girmiştir ve şeriflik için iki isim yarışmaktadır. Aday­lardan biri, temiz yüzlü, fazilet timsali, Red Kit’in de hemen dostluk kurduğu son derece de­mokrat, her kararını oylamayla alan Wyatt Earp, diğeri de kasa­balının iliğini sömüren, seçim­lere hile karıştıran Clanton’dır. Clanton yine türlü hilelerle se­çimi kazanır ama Red Kit hem Clanton’ın hilesini ortaya çı­kartır hem de maceranın so­nunda O.K. Corral’da yaşanan tarihî düelloda Clanton ve ekibi­ni madara eder. Kasabanın yö­netimini Wyatt Earp’e ve bizim sevimli, neşeli doktora verir ve türküsünü söyleyerek yeni ma­ceralara doğru yola çıkar.

      Birçok Red Kit macerasın­da olduğu gibi Wyatt Earp de, dişçinin esinlenildiği Doc Holli­day de 19. yüzyıl Amerika’sının tarihî kişilikleri. Zaten Wyatt Earp 1920’lerden bu yana öykü­sü en çok filme ve diziye çekilen kahramanlardan biri. Şimdiye kadar Burt Lancester’dan Henry Fonda’ya, Kurt Russel’dan Ke­vin Costner’a bir dizi ünlü aktör beyazperdede Earp’ü canlandır­mış. Vahşi Batı dediğinizde, ak­lınızda canlanacak bütün kah­raman, yiğit, mert, dürüst, adil ve cesur şerif klişesinin kalıbı Wyatt Earp’ten dökülmüş. John Wayne (yazıldığı gibi okunur:

      Vay-ne) bile canlandırdığı kov­boy karakterlerinin davranışla­rını, bir gün bir kovboy filmi se­tine ziyarete gelen Wyatt Earp’ü inceleyerek oturtmuş. Red Kit’e konuk olması da gayet doğal.

      Geçen ay her ciddi araştır­macının sıkça yararlandığı kay­naklardan olan Red Kit ciltlerini yeniden okurken Mezartaşı Ka­sabası macerası bana bir yalana inanmaya ne kadar hazır oldu­ğumuzu hatırlattı.

      Wyatt Earp sağlam pabuç değildi Kanun adamı kimliğini kullanarak Dodge City’de kumar oynatan, seks ticaretine bulaşan Wyatt Earp ve arkadaşları, O.K. Corral’daki meşhur düellodan 19 ay sonra gururla poz veriyorlar. Earp, oturanlar arasında soldan ikinci…
       

      Zira benim bildiğim, yani aklımda kaldığı kadarıyla bu Wyatt Earp hiç de sağlam ayak­kabı değil. Yanlış hatırlamıyor­sam henüz 16 yaşında abisinin yanında çırak olarak posta ara­balarına refakat etmeye baş­lamış; daha sonra demiryolla­rında çalışmaya başladığında kumara merak sarmış, boks ha­kemliği falan da yapmış (ki ku­marbazlık ve hakemlik yanya­na geldiğinde sizi bilmem ama benim zihnimde tehlike çanları çalmaya başlıyor).

      Neyse, sonra bunun babası kıytırık bir kasabada polis olun­ca bu da onun yanına gidiyor. Ardından babası kasabanın hâ­kimi oluyor, polisliği de Wyatt Earp’e bırakıyor. Ancak 1-2 yıl sonra, babasının hâkimlik seçi­mini kaybetmesinin ardından Earp önce zimmetine para ge­çirmekten sonra evrakta sahte­cilikten, at hırsızlığından, tehdit ve darptan yargılanıyor. At hır­sızlığından tutuklu yargılandı­ğı sırada bu kuntiz hapisten de kaçıyor. E o zamanlar GBT yok; Illinois eyaletine geçip kafası­na göre takılmaya devam ediyor. Orada da önce bir-iki kere âlem yaparken “ahlaka mugayir dav­ranıştan” tutuklanıyor. Sonra kerhane işletmeye başlıyor, ba­sılınca çalıştırdığı fahişelerden biriyle evli olduğunu ileri sürü­yor ama baktı ki olmuyor çareyi Kansas’a kaçmakta buluyor. Na­sıl aileyse Kansas’ta da abisi var; o da orada bir kerhane açmış! Neyse bunlar orada abi-kardeş kerhanecilik yapıyorlar. O sıra­da artık yanlış hatırlamıyorsam bir vatandaşın çalınan at araba­sını bulup getirdi diye bunu po­lis yapıyorlar. Ben polis müdürü olsam “Ulan bu şerefsiz muhab­bet tellalı, kesin arabayı kendi çaldı, yakalanacağını anlayınca ‘buldum’ diye getirdi” diye dü­şünürdüm ama, dedik ya GBT yok bir şey yok; keriz gibi he­men bunu polis yapıyorlar. Ma­şallah pek örnek bir vatandaş gördüğünüz gibi!

      Ha polis oldu, doğru yolu buldu, Cüneyt Arkın-Salih Kır­mızı filmlerindeki gibi kardeş­lerden biri suçlu, diğeri Yıldı­rım Ekipler Amiri durumu mu oluyor? Yok. Artık nasıl bir gev­şeklikse hem bu hem kardeşleri bir yandan da kumar oynatma­ya devam ediyor. Gazetelerde rüşvet aldığına dair haberler ya­yımlanıyor; kendi polis olduk­tan sonra kardeşlerini de polis teşkilatına alıyor ama bir süre sonra iyice cılkını çıkardıkları için şehir yönetimi hepsini ko­vuyor.

      1994 yapımı “Wyatt Earp”te Earp’ü Kevin Costner canlandırıyordu.

      Bu da ne yapıyor? Kardeşiy­le beraber başka Dodge City’ye gidip orada yeni bir kerhane açıyor. Tabii artık kerhaneci­likten gelen gelir mi yetmiyor nedir, Earp bu sefer de oradaki polis teşkilatına girip ek iş ola­rak polislik yapmaya başlıyor. Sonra nasılsa buna bir soygun­cuyu kovalama görevi veriyor­lar. Güneye gidiyor, orada da Doc Holliday’le tanışıyor; hani şu Red Kit macerasındaki neşeli sarhoş dişçi. Soyguncudan ha­ber yok; yakaladıysa da paraları kendi cebine indirmiştir bence ya, neyse.

      Wyatt Earp, Dodge City’de kumarhanecilik, kerhanecilik ve polislik yaparken kardeşin­den bir mektup alıyor. Kardeşi aklımda kaldığı kadarıyla “Ha­cı, atla gel burası süper, gümüş madenciliği var, çok güzel pa­ra var bu işte” yazıp ve Arizo­na Tombstone’a yani Mezartaşı Kasabası’na davet ediyor. Bizim Wyatt da gidip güzel bir kumar tezgâhı kuruyor. Bir süre son­ra da Doc Holliday iti bunlara cebinde de kumarda kazandığı 50 bin dolar var. Ma­şallah nasıl kumarsa hep kaza­nıyorlar, görüyorsunuz. Bir de 50 bin Dolar dediğim o zamanın 50 bin Doları (yani bugünün 1.4 milyon Dolar’ı); değil Mecidiyeköy, Surdışı komple dutluk o zaman.

      Mezartaşı Kasabası, doğruya doğru biraz sınır boyu adaletiy­le yönetilen bir yer; hırsızı-u­ğursuzu eksik değil. Ortalıkta bir takım sığır hırsızları var ve bunlar aradabir Meksikalı ker­vanları falan da soyuyorlar. An­cak ortada şöyle bir durum var: Halk bunlardan o kadar rahatsız değil! Klasik akıllı eşkıya yani. Hani daha önce Robin Hood bahsinde anlattığım türden. Red Kit macerasında sanki beledi­ye başkanıymış gibi yansıtılan Clanton’lar da bunların önde gelenlerinden.

      Wyatt Earp, Mezartaşı Ka­sabası’nda da hem siyasete bu­laşıyor hem de kerhanecilik ve kumarhanecilik yapmaya de­vam ediyor. Behan diye bir şe­rif adayı daha var ve ona karşı kaybediyor, Behan şerif oluyor. Ha Behan sütten çıkma ak ka­şık mı? Hayır, onun da kerha­­nesi var. Neyse. Zaten bir süre sonra Earp ne yapıp edip yine Behan’ın yanında polis oluyor. Hatta magazinsever arkadaşlar için, Wyatt Earp kendi karısını boşayıp Behan’ın karısını ayar­tıyor falan, ne ararsanız var. 240 bölüm yerli dizi çıkar ama, onun yerine her biri birbirinin aynı kovboy filmi çekmişler.

      Hem Red Kit’e hem de sa­yısız filme konu olan en büyük macerası da Mezartaşı Kasaba­sı’nda yaşanıyor. O.K Corral di­ye bir çiftliğin önünde, Clanton ve ekibi, Wyatt Earp ve ekibiy­le çatışıyor. Aklımda kaldığı ka­darıyla, şehirde silahla gezmek yasak. Earp polis olduğu için silahla geziyor tabii ama ken­di tayfasıyla bu Clanton tayfası arasında uzun zamandır bir ge­rilim var. Earp bunların silahlı olduğunu düşünerek şerif Be­han’a söylüyor. Şerif Behan da muhtemelen tatsızlık çıkmasın diye “Aldım ben onların silahla­rını ya, merak etme” diyor.

      Red Kit’in 1997’de yayımlanan Mezartaşı Kasabası macerasına da konu olan kasaba, 1881’de böyle görünüyordu.

      Bundan sonrası acayip. Çün­kü Earp herhalde bunun yalan olduğunu biliyor ki, tayfasıyla bunların yanına gidiyor ve “si­lahlarını bırakmalarını” emredi­yor. Bu Clanton tayfası da dev­letin şiddet tekelinden bihaber “önce siz bırakın” diyor. Earp’ün ifadesine göre Clanton’lar he­men silaha sarılıp bunlara ateş etmeye başlıyor ama Earp ve aralarında bir resmî görevi de olmayan arkadaşları Doc Hol­liday gerçek bir kovboy filmin­deki gibi silahlarına davranınca, Clanton tayfasından 3 kişi anın­da ölüyor, biri kaçıp kurtuluyor. Herkes de bunu yutuyor. Yahu her biri meslekten suçlu insan­lar 10 metre mesafede çatışma­ya girecek ama sadece bir taraf kayıp verecek öyle mi? Neyse.

      Bu efsanevi düello, bugün bile Tombstone’a gidenler için canlandırılıyor; zaten onlar­ca filme ve kitaba konu olmuş ve maşallah benim gördüğüm hepsinde de kahraman Wyatt Earp. Valla benim aklımda kal­dığı kadarıyla itin uğursuzu kır­dığı bir hadiseden başka bir şey değil. Ama “ahlakı maaşı kadar olan gazeteciler” hiç gecikme­den Wyatt Earp’ın kahramanlık hikayesini dörtbir yana yayı­yor. Hayır, adam ünlü olduktan sonra da kumarhane ve kerhane işletmeyi bırakmış da değil bu arada ha. Yetmiyor, sağda-solda kanunla başı belaya giren diğer kumarhane ve kerhane sahiple­ri için kanuna karşı da savaşı­yor. Resmen kanun ve kanun­suzlar arasında arabuluculuk yapıyor. Hayır benim anlama­dığım, karikatüristler o zaman da bu Earp’ün ne mal olduğunu görmüş, feci uyuz olmuşlar ama günümüze kalan sadece kahra­manlık hikayeleri işte. Hem de Red Kit gibi en güvenilir kay­naklara kadar her yerde aynı hamaset.

    3. Hem çınar hem bahar çiçeği

      Tiyatro ve sinemaya adanmış bir hayattı onunkisi. “… Bir oyun, bir oyun daha, bir oyun daha… Böyle mutlu geçer ömrüm, yeter ki siz burada olun ve birlikte kotaralım oyunumuzu…” diyordu.

      Bazı insanlar vardır; nadi­ren başrole soyunurlar; ama bir adım geriden, sessiz ve derinden hayata imza­larını bırakırlar. 91 yıllık haya­tını 18 yaşından beri sahnede, sahne arkasında, kamera önün­de geçiren; bazen müşfik, bazen sert “asil anne” rollerinin de­ğişmez yüzü Nedret Güvenç, bu unutulmaz imzalardan biriydi. “Nedret en basit şeyi bile büyük bir duyarlılıkla ve sevgi yükle­yerek anlatabiliyor. Sözgelişi patlıcan musakkasından bah­sediyor. Yüzüne bakıyorsunuz anlattığı musakka değil de bir aşk masalı sanki. Gel de etkilen­me…” diye anlatıyordu ünlü yö­netmen Atıf Yılmaz onu.

      Bu özel sanatçı 1930’da İz­mir’de dünyaya gelmişti. An­kara Devlet Konservatuvarı’n­da şan ve piyano okusa da gön­lünü tiyatroya kaptırmıştı. İlk olarak 1948’de İzmir Şehir Ti­yatrosu’nun “Kadınlar Terzi­hanesi” oyunuyla sahne tozu­nu yutmuş; 1950’de ise 1995’e kadar parçası olacağı İstanbul Şehir Tiyatroları’na katılmıştı. 1998’den beri “Devlet Sanatçı­sı” olan Güvenç’i 2009’da yaz­dığı Dünya Tiyatro Günü bil­dirisiyle uğurluyoruz:

      “Ben bir sahne işçisiyim, bir ağır işçi. İşim gereği gece-gün­düz çalışırım, buradan sizlere en güzel, en doğru, en çağdaş ve gerçekçi bir oyunla ulaşmak için… Bir oyun, bir oyun daha, bir oyun daha… Böyle mutlu ge­çer ömrüm, yeter ki siz burada olun ve birlikte kotaralım oyu­numuzu. Birlikte gülelim, bir­likte ağlayalım, birlikte coşalım, şaşalım, sevinelim ve birlikte düşünelim”

    4. Davulun iki efendisi veda etti

      Biri Rolling Stones’u efsane statüsüne taşıyan yolun en önemli taşlarındandı, diğeri Moğollar’dan Erkin Koray’a Anadolu Rock’ın ritmini emanet ettiği bagetlerin sahibi. Biri dünya çapında, diğeri Türkiye’de müzikseverleri yasa boğan, yerleri doldurulmaz iki kayıp ve müzikteki etkileri…

      74 yaşındaki Ayzer Danga’nın 28 Ağustos’ta koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiği öğrenildi.

      Yakın zamanda biri dün­ya çapında, biri Türki­ye’de müzikseverleri yasa boğan iki kayıp yaşadık: Rolling Stones’un efsanevi da­vulcusu Charlie Watts ve Mo­ğollar’dan Ayzer Danga… 58 yıldır Rolling Stones’la birlikte çalan Watts, kendi kuşağının en önemli davulcularından bi­riydi. The Beatles’tan Paul Mc­Cartney onu “Kaya gibi sağlam bir davulcu” olarak tanımlar­ken, ölümünün yarattığı şoku da tarif ediyordu. Evet, bir sü­redir hastaydı; son olarak bu yıl ABD’de yapacağı “No Filter” turnesine sağlık sorunları ne­deniyle katılamayacağını açık­lamıştı; fakat ilerleyen yaşına rağmen nesiller boyunca Rol­ling Stones’u Rolling Stones yapan en önemli parçalardan birinin kaybını kabullenmek yine de tüm müzikseverler için zor oldu.

      Charlie Watts, The Rolling Stones’un en “efendi” üyesi olarak da biliniyordu.

      Türkiye’nin gelmiş geç­miş en önemli davulcuların­dan Ayzer Danga ise Ağustos ayının son kayıplarındandı. “Moğollar’ın davulcusu” ola­rak ün kazansa da, aslında Er­kin Koray’dan Selda Bağcan’a, Edip Akbayram’dan Mavi Işık­lar’a birlikte çalmadığı Ana­dolu pop/rock’çı yok gibiydi. 1971’de Moğollar’ın Fran­sa’dan Türkiye’ye dönüşüyle gruba katılan Danga, son yılla­rına kadar sahneden inmemiş­ti. Murat Meriç onu şöyle an­latıyor: “Hikâyesini ‘yokluklar içinde kendi davulumu yaptım desem yalan olmaz’ cümlesiy­le başlatır -ki doğrudur. Onu tanımamıza sebep sihirli söz­cük, ‘hırs’. Mahallede kurdu­ğu Siyah Örümcekler, bu yolda ilk durağı. Sonrası, başarılar­la dolu. Muhabbeti aklımdan, güleryüzü gözümün önünden gitmeyecek. Alkışlarla uğurlu­yoruz…”

    5. Post-modern zamanların en üretken filozoflarından

      Fransız felsefesinin en üretken düşünürlerinden, pek çok kitabı Türkçeye de çevrilen Jean-Luc Nancy, hayatının 10 yılından fazlasını sağlık sorunlarıyla boğuşarak geçirmiş; kalp naklinin ardından deneyimlerini yazdığı L’intrus, aynı adlı bir filme de konu olmuştu. Her zaman büyük bir sempatiyle yaklaştığı “insanlık durumu”, temel temalarından biriydi.

      Çağımızın en üretken düşünürlerinden, Fran­sız felsefesinin büyük isimlerinden Jean-Luc Nancy, 24 Ağustos’ta 81 ya­şında öldü. 1940’ta Bordeaux yakınlarındaki Caudéran’da doğan Nancy, 1962’de Paris Üniversitesi’nin felsefe bölü­münden mezun oldu ve son­raki 20 yıl boyunca bir yan­dan kendini yazmaya adarken bir yandan da dünyanın farklı yerlerinde ders vermeye de­vam etti.

      Birçok metni birlikte im­zalayan Nancy ve meslekta­şı Lacoue-Labarthe’ın birlikte öğretme stili, “sigara duma­nından bir sisin içinde ve oto­rite ritüelleri olmadan” diye tanımlanmıştı (John Mckea­ne-Expert Comment). 1973’te Nancy, 30 yıl boyunca çalı­şacağı Strasbourg’daki Uni­versité des Sciences Humai­nes’e öğretim görevlisi olarak girmiş; 1987’de ise özgürlük kavramını bir tür kişisel mül­kiyet olarak ortaya koyan ve Jean-François Lyotard ile Ja­cques Derrida tarafından göz­den geçirilen teziyle (L’expe­rience de la liberté – Özgürlük Deneyimi) doktorasını almıştı.

      Çağımızın en üretken düşünürlerinden Jean-Luc Nancy’nin siyasetten sanata, filmden müziğe pek çok konuda kaleme aldığı devasa külliyatında 70’e yakın eser bulunuyor.

      1980’lerin sonundan iti­baren sağlık sorunlarıyla uğ­raşan Nancy, 1991’de bir kalp nakli operasyonu geçirmişti. Bu dönemde parçası olduğu pek çok komiteden ve üniver­siteden uzaklaşsa da yazmaya asla ara vermedi. Neredeyse 10 yıl süren sağlık sorunların­dan yola çıkarak yazdığı şa­şırtıcı derecede samimi eseri L’intrus ise Claire Denis’nin aynı adlı filmine konu oldu. Kitap, başkasına ait “davetsiz bir misafir”in uzun vadede be­denin bir parçası olmaya doğ­ru gidişini anlatıyordu. İnsan bedeni üzerine yazılmış olsa da, beden burada kolaylıkla bir göçmenin, bir mültecinin gir­diği ülke olarak da okunabilir­di (Peki şimdi atmayı bırakan kimin kalbi acaba?)

      Nancy’nin sinemayla tek işbirliği değildi bu. Yazdığı çok sayıda kitap içinde İranlı yönet­men Abbas Kiarostami üzeri­ne yazdığı Filmin Kanıtı da öne çıkar. Ayrıca 2014’te insan-hay­van ilişkileri üzerine birlikte çalıştığı Phillip Warnell’in bir filminde de rol almıştı. Aslında kiminle işbirliği yapıyor olur­sa olsun, her zaman büyük bir sempatiyle yaklaştığı “insanlık durumu”, onun temel temala­rından biri olarak çalışmaları­nın merkezinde kalmıştı.

      Özgürlük Deneyimi (Ara-lık, 2006), Tanrı, Adalet, Aşk, Güzellik (Monokl, 2011), Dün­yayı Yaratmak ya da Küresel­leşme (Monokl, 2014), Alman Felsefesi Üstüne Diyalog (Me­tis, 2017) gibi eserleri Türkçe­ye de çevrilen Nancy, son ola­rak pandemi ve hükümetlerin “istisna hâli yaratması” üze­rine düşünceleriyle gündeme gelmişti.

    6. Kansız darbenin lideri ve namluda bir karanfil

      Kansız darbenin lideri ve namluda bir karanfil

      Carvalho, 25 Nisan 1974’te Portekiz’deki Salazarcı faşist yönetimin kansız bir şekilde devrilmesini sağlayan “Karanfil Devrimi”nde cesareti, karizması ve iradesiyle öne çıkan bir subaydı. Askerlerin tüfek namlularına taktıkları karanfiller, devrimin alamet-i farikası hâline gelecek; Carvalho ise Portekiz’in sömürgecilik ve faşizmden kurtuluşunun simgesi olacaktı.

      Shakespeare’in “Korkak­lar, ölmeden önce defa­larca ölür; cesur insan ölümü bir kere tadar” sözünün geçerli olduğu insanlardan bi­riydi Carvalho. Bir subay ola­rak pek bilgi sahibi olmadığı siyaseti, sömürge ordusunda görevli olduğu sırasında öğ­renerek radikalleşmiş; Por­tekiz’de 25 Nisan 1974’te en uzun süreli faşist rejimin kan­sız bir şekilde devrilmesinde önemli bir rol oynayan Silahlı Kuvvetler Hareketi’nde (MFA) karizması ve iradesiyle öne çıkmıştı.

      Devrimin hemen ardından, işçiler, köylüler ve erattan oluşan komiteler kurarak kokuşmuş bir toplumdan canlı, dinamik bir topluma doğru yönelmişlerdi. Siyasi polisin mekanları basıl­mış, neredeyse yarım yüzyıllık faşist rejim mezara gömülmüş­tü. Askerlerin tüfeklerinin nam­lusuna taktıkları “karanfil”, dev­rimin alamet-i farikası olacaktı. 1 hafta sonra 1 Mayıs 1974 göste­rilerindeyse Lizbon sokakların­da askerlerle işçiler kardeşleşi­yor; denizciler ve kadınlar Ei­senstein’in “Potemkin Zırhlısı” filminden fırlamış gibi görünen bir manzarayla meydanları dol­duruyordu.

      Ordunun üst kademelerinde­ki ılımlı muhalefet, kitle baskısı­nı sönümlendirmeye yönelmiş; Carvalho 1975’teki bir darbe ve­silesiyle önce hapsedilmiş kısa süre sonra serbest kalmış; bu­nun üzerine kendi isteğiyle gö­revinden istifa etmişti. Aynı yıl Küba’da Havana Meydanı’nda Fidel Castro’nun davetlisi olarak bir konuşma yapmıştı: “Ya vatan ya ölüm”…

      Portekiz’de 1976’daki ilk baş­kanlık seçimlerinde radikal so­lun adayı olarak ikinci sıraday­dı (%16.46). Tekrar tutuklanmış, çok kısa bir süre sonra medeni hakları askıya alınarak serbest bırakılmıştı. 1980’de FUP (Halk­çı Birlik Cephesi) adında bir parti kurmuştu. 1984’te ilişkisi olmadığını iddia etse de FP25 denen terorist bir örgütün üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanmış­tı. 1987’de 15 yıl hapse mahkum edilmiş; 1989’da şartlı salıveril­miş; 1996’da yüksek mahkeme tarafından affına karar veril­mişti.

      Kansız darbenin lideri ve namluda bir karanfil
      25 Temmuz’da Lizbon’da hayata veda eden Carvalho, 84 yaşındaydı.

      Farklı görüşlerde olmaları­na rağmen François Mitterrand, Willy Brandt gibi dönemin önde gelen simaları ona olan sem­patilerini gizlemediler. Ölümü­nün ardından Başbakan Antonio Costa, Karanfil Devrimi’nin bu renkli önderinin anısı önünde saygıyla eğildiklerini söylüyordu. Ne de olsa Portekiz’in sömürge­cilik ve faşizm belasından kur­tuluşunu bir simgesi varsa, o da Otelo Carvalho’ydu.

    7. ‘Bombacı’ girdi mi iş biterdi Müller demek gol demekti

      15 Ağustos’ta son nefesini veren unutulmaz Alman santrfor Gerd Müller, kariyeri boyunca 4 lig, 4 kupa, 3 Şampiyon Kulüpler Kupası, 1 de Kupa Galipleri Kupası kaldırmış; 7 sezon gol kralı olmuştu. Kimi rekorları yıllar sonra başka şartlar altında kırıldı ama, onun futbol topu ve golle unutulmaz ilişkisi efsaneydi.

      Yıllardır alzheimer hasta­lığıyla savaşan “Bomba­cı” lakaplı santrfor Gerd Müller, futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden biriydi; ceza sahasında kadraja girdi mi işiniz biterdi. Müller, 15 Ağustos’ta 75 yaşında son nefe­sini verdi.

      1945’te küçücük bir şehir olan Nördlingen’de dünyaya ge­len Müller, doğduğu mıntıkanın minik ekibinde başlamıştı golle­ri sıralamaya. Delikanlı o kadar iyiydi ki büyük takımlar peşine düştüğünde henüz reşit bile de­ğildi. Önce Münih’in o zamanki devi 1860, genç santrforu kad­rosuna katmayı kafasına koydu. Ancak kader ağlarını ördü; onu kapan, bugünün devi, o dönemin iflasın eşiğinden dönmüş ufak takımı Bayern oldu.

      Onu halterciye benzeten ho­cası, kısa sürede elindeki değe­rin farkına varmıştı. O atıyor, Bayern büyüyordu. Alman Millî Takımı formasıyla 1966’da tanı­şan Müller, 1969’da Bavyeralı­ları zafere taşımıştı. Kimilerine şaka gibi gelse de bu, Bayern’in tarihindeki ikinci şampiyonluk­tu. Kırmızı-beyazlılar, 1972’den 1974’e Bundesliga’yı tahakküm altına alırken, Bombacı’nın gol­leriyle Federal Almanya aynı dö­nemde önce Avrupa şampiyonu olmuş, ardından Dünya Kupa­sı’nı kaldırmıştı.

      1974’te Panzerler’e veda eden Müller, 1979’da Bayern’den de ayrıldı. Kariyerine Ameri­ka’da veda eden futbolcu 4 lig, 4 kupa, 3 Şampiyon Kulüpler Ku­pası, 1 de Kupa Galipleri Kupası kazanmış; 7 sezon gol kralı ol­muştu.

      Biraz susmalı, akıllara dur­gunluk veren istatistiklerine göz atmalı…

      Bundesliga’da üstüste 12 se­zon boyunca en az 20 kez ağları bulan Bombacı, 5 defa da 30 gol barajını aşmıştı. Söylemeye ge­rek yok; lig tarihi boyunca onun kadar fazla fileleri sarsan yok. 427 maçta 365 defa tabelayı de­ğiştiren yıldız, Almanya Kupa­sı’nın da en golcü ismi.

      Kimi rekorlarının zaman içinde kırıldığına şahitlik ettik. Hatta birçoğumuz bazı rekorla­rının kırılmasının ardından “Bu­nu da mı o yapmıştı” diye şaşırıp kaldık. Panzerler adına 62 maç­ta 68 defa fileleri sarsan Müller, Miroslav Klose tarafından geçi­linceye kadar takımın en golcü oyuncusuydu (Gerçi halefi, onun neredeyse iki katı defa, tam 137 kez terletmişti Almanya forma­sını, ama neyse…) 1972’de tüm kulvarlarda toplam 85 kez ağları bularak taktığı, “bir takvim yı­lında en çok gol atan futbolcu” apoletini ise ancak 40 yıl sonra Lionel Messi sökmüştü. Bir za­manlar Avrupa Kupaları’nda en çok fileleri sarsan da oydu.

      Tek kelimeyle Müller demek, gol demekti.

    8. Yeşilçam’ın altın çağı bize onun hediyesiydi

      1960’ların ortasından itibaren unutulmaz filmlere imza atan Kartal Tibet, okullu bir tiyatrocu, usta bir aktördü. 10 yıl süren oyunculuk kariyerinde 120’nin üzerinde filmde rol almış, sonrasında yine unutulmaz yapımların yaratıcısı-yönetmeni olmuştu. Hep yaşayacak.

      DEFNE AKMAN

      Vietnam savaşı 1965’te giderek şiddetlenirken, kozmonot Alexey Leonov ilk uzay yürüyüşünü gerçekleşti­rip tüm dünya Beatles’ın “Help!” şarkısıyla yankılanırken, Türki­ye’de zalimlere dünyayı dar eden bir kahraman, “Altay’dan Gelen Yiğit Karaoğlan” belirdi. Camo­ka’ya (Danyal Topatan) haddini bildiren Kartal Tibet, sinema­daki bu ilk rolünde, erkeksi ba­kışları, uzun boyu ve inandırıcı oyunuyla kısa zamanda sevildi.

      Yeşilçam’ın altın çağına imza atmış oyuncu, senarist ve yönet­men Kartal Tibet’i 2 Temmuz 2021’de 83 yaşında kaybettik. Öğretmen bir anne-babanın ilk çocuğu olarak Ankara’da doğan Tibet, aslında mimar olmak is­tiyordu. Ancak anne-babasının boşanmasının ardından sanatın ruhuna iyi geleceğini düşünerek konservatuvara girdi ve birinci­likle mezun oldu. Ardından An­kara Devlet Tiyatrosu’nda Albert Camus’nün Caligula oyunun­da rol aldı. 1961’de 4 arkadaşıy­la birlikte Ankara’nın ilk özel tiyatrosu Meydan Sahnesi’ni kurdu. Başarılı bir tiyatrocu ola­rak sinemaya adım atmaya ilk başta çok hevesli değildi. Ancak 1963’te evlendiği ve daha sonra iki çocuğu Kanat ve Kumru’nun annesi olan Gündüz Hanım’ın da teşvikiyle, Suat Yalaz’ın se­naryosunu okuyarak 1965’te si­nemaya atıldı. 10 yıl süren sine­ma kariyerinde 120’nin üzerinde filmde rol aldı. Önce Karaoğlan serüvenleri, daha sonra Sezgin Burak’ın yarattığı Tarkan ka­rakterinin uyarlamaları, ardın­dan halk tarafından çok sevilen melodramlarda oynadı. Bunlar arasında “Küçük Hanımefendi” (1970), “Son Hıçkırık” (1972) gi­bi Ertem Eğilmez filmleri, Metin Erksan’ın “Dağlar Kızı Reyhan”ı (1969), Atıf Yılmaz’ın “Ateş Par­çası” (1971) gibi yapımlar vardı.

      Seks filmleri furyasıyla si­nemaya kısa bir ara verdikten sonra Ertem Eğilmez’le Arzu Film’de çalışmaya başladı. Bura­da ilk kez 1976’da “Tosun Paşa” filmiyle yönetmenliğe adım attı. Arzu Film’in hüzünle neşenin içiçe geçtiği, halkın zevkle izle­yebileceği sinema anlayışı onun­kiyle örtüşüyordu. Aralarında Aziz Nesin uyarlaması “Gol Kra­lı” ve “Zübük”ün de bulunduğu birçok film yönetti.

      Her zaman iş yapan filmlerin oyuncusu, yaratıcısı ve yönet­meni oldu. Ancak yeni şeyler de­nemekten de hiç çekinmedi. Ke­mal Sunal’la birlikte Almanya’ya gidip zor şartlarda film çekmesi ya da Anadolu’nun farklı kentle­rinde oyunlar yönetmesi, bitmez tükenmez sanat sevdasını gös­teren birkaç örnek sadece. Tele­vizyonda ise milyonlar tarafın­dan sevgiyle hatırlanan “Süper Baba” ve “Bizim Aile” gibi dizile­ri yönetti.

      Kartal Tibet insanlara ulaş­mayı her şeyden daha çok önem­sedi. Sanatçının Zincirlikuyu Camii’ndeki cenazesi çok kala­balıktı. Yeşilçam emekçileri ve hayranları onu son yolculuğun­da yalnız bırakmadı. Sinemase­verlerin kalplerinde, yetiştirip ekrana ve sinemaya kazandırdı­ğı oyuncuların sahnelerinde her zaman yaşamaya devam edecek.

      1965’te başarılı bir tiyatro kariyerinin ardından sinemaya giren Kartal Tibet, tarihî dramalardan aşk filmlerine her rolün altında kalkan usta bir aktör, unutulmaz film ve dizilere imza atmış bir yönetmendi.
    9. ‘Murderpedia.org’un ‘faili malum’ katilleri ve cinayetin estetize edilişi

      Gündüz yüzlerce insanı “fırınlayan” sorumluların geceleri eşleri ve çocuklarıyla uyumlu (!) bir aile yaşamı sürdürebildiklerini öğrendik. Bizde ise Abdi İpekçi’den Bahriye Üçok’a tanışmadığım, Uğur Mumcu’dan Bedrettin Cömert’e tanıştığım değerli insanları bir takım “görevliler”e öldürttüler. Murderpedia.org’ta listeye giren kimlikleri belli katiller ve bizdeki kurbanlar.

      Varlığından haberim yeni oldu, meğer bir “Murder­pedia” varmış! Ansiklo­pedist geleneğe benim gibi ana uçlarından birinden bağlı yaşa­yanlar açısından değerli kaynak: Murderpedia.org’un içeriği zen­gin, arama motoru ayrıca ülke­lere göre de düzenli olduğu için Türkiye’ye hemen baktım: En az 18 kişiyi öldürdüğü bilinen Ya­vuz Yapıcıoğlu; “Artvin canava­rı Adnan Çolak; 10 kişinin ölü­münden sorumlu Ali Kaya ve “yamyam” Özgür Dengiz listeye girmeye ‘hak’ kazananlar.

      Kaynağa, Julian Carlton’u yoklarken denk geldim: Frank Lloyd Wright’ın Taliesin I’inde çalışırken, mimarın eşi ve 2 ço­cuğu başta olmak üzere 7 kişi­yi baltayla öldüren ve evi yakan Barbadoslu. Cinayetten 2 gün sonra bulunmuş saklandığı kö­şede; asit içtiği ve yemeği red­dettiği için 53 gün sonra hapisa­ne hücresinde ölmüş. Arada tek kelime etmemiş. Eşi, olay günü­nün gecesi trenle Chicago’ya git­meye karar vermiş olduklarını söylemiş. Anlaşılan bir tür cin­net geçirmiş.

      Cinayetlere, seri katillere ve toplu katliamlara ayrılmış veritabanı, Murderpedia.org’a Türkiye’den de 4 katil girmeye “hak” kazanmış.

      Cinayet ile cinnet arasındaki köprü sis içinde. İşin içinde hem taşma hizasına ulaşan bir şiddet birikimi, yoğunlaşması sözko­nusu hem bir tetiklenme -kısa devre yapan. Maktûl(ler) hazır­lanandan habersizler. Papin Kar­deşler olayındaki gibi, sınıfsal uçurum bir aymazlık yaratıyor besbelli; felaketin gelmek üzere olduğu okunamıyor.

      Öldürme güdüsü insana iç­kin mi? Felsefenin, insanbilimin, ruhbilimin “Kabil kompleksi”­nin etrafında dönüşleri bu yoru­mu güçlü kılar nitelikte. Teolog­ya bağlamında da benzeri yak­laşım göze çarpıyor; bir hadiste “Haksız yere öldürülen hiçbir kimse yoktur ki onun kanından Âdem’in birinci oğluna bir pay ayrılmasın” deniyor: “Zira cina­yeti âdet edenlerin ilki odur”.

      Hadis iki açıdan düşündü­rücü: Haklı-haksız yere öldür­me ayrımı nedeniyle ve “cinaye­ti âdet etmek”ten sözettiği için. Öldürmek fiilinin bengi cephele­ri bunlar.

      “Seri katil”lerin önemli bir bölümünde istek motifi öne çı­kıyor: Öldürme arzusu altedile­mez boyuta vardığında hareke­te geçiliyor. “Murderpedia”ya giren yerli modellerin tümü sağ yakalanmış; uzun hapis yıllarını öldürmeksizin nasıl geçirdikle­rinin onlara sorulup sorulmadı­ğını bilmiyoruz. Denetim altına alınabiliyor mu taşkın öldürme arzusu?

      Lager’lerde nihai çözüm ka­rarını alanlar, o kararı sahada milyonlarca kurbanı günbegün öldürerek uygulayanlar, öldür­me/k eyleminin sıradanlaştırıl­ma eşiğini zorlamışlardı: Bel­gesellerden, gündüz yüzlerce insanı “fırınlayan” sorumluların geceleri eşleri ve çocuklarıyla uyumlu (!) bir aile yaşamı sürdü­rebildiklerini öğrendik. Üstelik cellatlık, o cellatların mesleği bi­le değildi.

      Edebiyat ve sinema, kurma­ca-gerçek tartısında, “suç dünya­sı”nı eşelerken öldürme tutku­suna yer yer sapkın vurgular­la geniş yer açar oldular. Papin Kardeşler olayının doğurduğu yapıtlara, Rakip’in kitabına ve filmine, Gide’e ya da Melville’e sokuldum yılların içinde; son dö­nemin yapımları irkilterek çekti beni: “Kuzuların Sessizliği”nden “Seven”a, “No Country For Old Men”den “The House that Jack Built”e, giderek öldürmenin es­tetize ediliş biçiminin ürkütücü bir aşamaya vardırıldığını düşü­nüyorum.

      Cinayetin Türkiye hâli Abdi İpekçi’den Bahriye Üçok’a, Uğur Mumcu’dan Bedrettin Cömert’e Türkiye’nin siyasal cinayetleri, topluma çok şey kaybettirmiş; hiçbir şey kazandırmamıştı.

      De Quincey’in Güzel Sa­natlardan Biri Olarak Cinayet’i (1827) sol anahtarını simgeli­yor bu konuda. Karındeşen Ja­ck’ın ülkesinden ve dilinden gelmiş derin bir ses. Ama Ka­bil’den Carlton’a, oradan Yapı­cıoğlu’na gelen hayvansı çizgiyi asıl Poe’nun öyküsünde buluyo­ruz: Morg Sokağında Cinayet’in (1841) içinde duruyor insanın hayvana teğet hali.

      Pablo Sorrentino’nun, İtal­ya’nın siyasal yaşamında kilit rol oynayan Andreotti’yi kuşatan, ne yazık ki “La Grande Bellezza” ayarında olmayan “Il Divo”sunu (2008) izlerken, yarım yüzyıl bo­yunca çizmeyi allak bullak eden siyasal cinayetlerin Türkiye’de­ki ‘karşılık’larını düşündüm ister istemez: Gençliğimin bir bölü­ğünü kurşun vızıltıları arasında geçirdim; Abdi İpekçi’den Bah­riye Üçok’a tanışmadığım, Uğur Mumcu’dan Bedrettin Cömert’e tanıştığım değerli insanları bir takım “görevliler”e öldürttüler.

      Ölüm’ün o cephesinin Ha­yat’ımıza ne ölçüde etkisinin olduğunu ölçebildik mi? Bu so­ruyu bir değişkeniyle birlikte ya­nıtlamaya çalışmak gerekir: Öl­çülebilir miydi?

      2017’de, uzun ara sonrası ya­yıncılığa etkin biçimde dönünce kitaplarını yayımlamaya başla­dım: Üçok, Kışlalı, İpekçi; belki yakında bir-iki kurbanın kitabı daha…

      Kurban idilerse, ne adınaydı? Kayıpları toplumlarına -çok şey kaybettirmiş- hiçbirşey kazan­dırmamıştır.

      Ölüm korkusu, çünkü, bir ka­zanım değeri olamaz.