Etiket: sayı:86

  • Uzmanlar yıllar önce uyardı devletler yeni yeni ‘uyandı’

    Ülkemiz için iklim krizi, başka diyarların ve başka zamanların problemi değil. Tam burada ve tam şu anda etkileri hissedilmeye başlanan bir felaket. Geçen ay yaşanan sıcak hava dalgaları, ardından Türkiye’yi saran orman yangınları ve ardından sel felaketleri de kaygıların fazlasıyla gerçek olduğunu bir defa daha kanıtladı. Fakat giderek yaklaşan krizi önlemek için halen adım atılmadı.

    Türkiye, tüm uyarılara rağmen Paris İklim Anlaşması’nı meclisten geçirip yürürlüğe sokmayan 6 ülkenin arasında kalmaya devam ediyor. Her geçen gün ağırlaşan iklim kriziyle ilgili dünyada ve ülkemizde bizleri, şirketleri, devletleri uyaran biliminsanları, yazarlar, aydınlar… 165 yıldır sözlerine kulak asılmayanlar…

    Bilim insanları, iklim kriziyle deniz buzlarının hızla erimesi yüzünden kutup ayılarının neslinin 80 yıl içinde tükenebileceği uyarısında bulunuyor.

    Homo homini lupus yani “İnsan insanın kurdu­dur” lafını hemen her­kes duymuştur ama, Thomas Hobbes’un (1588-1679) “İnsan henüz olmamıştır” sözü çoğun­lukla gözden kaçar. Gerçekten de uygarlığın, kültürün ve tek­nolojinin bunca “ilerlemesine” karşın insanın pek de bu iler­lemeye koşut olarak geliştiğini göremiyoruz. Bunun en büyük göstergelerinden biri de insan haricinde hem kendini bu denli tüketen hem de yeryüzüne, hat­ta uzanabildiği ölçüde evrene bu kadar zararı dokunan baş­ka hiçbir canlının olmaması. Bundan daha da endişe verici olan ise, insanın sebep olduğu bozulmanın önce yaşadığı or­tama, sonra da bu ortamın bir parçası olan kendi varlığına yö­nelen tehdidin çok geç farkına varması.

    Olsa olsa çeyrek yüzyıldır dünyaya verdiği zararın dönüp dolaşıp kendi başını yakacağıy­la ilgili bir telaşa düştü insan­lar. Tabii sadece bir kısmımız… Dünya nüfusunun çoğunluğu, bilimsel literatürün hemfikir olduğu iklim krizinin insan et­kisiyle büyüdüğü ve bu şekilde devam edilirse yerkürenin yaşanılamaz bir yer hâline geleceği konusunda ikna olmuş değil.

    İnkarcılara bir doz Banksy 2009’da Kuzey Londra’daki Regent’s Kanalı’nın duvarına kırmızı boyayla “Küresel ısınmaya inanmıyorum” yazan sokak sanatçısı Banksy, bir kısmı suyun altında kalan bu duvar yazısıyla sonuçları hayal kırıklığı yaratan Kopenhag İklim Zirvesi’ne ironik bir eleştiri gönderiyordu.

    Sanayi Devrimi’nden (1760- 1840) beri daha fazla fosil yakıt yakıp atmosfere karbondiok­sit gibi sera gazlarını daha faz­la salıyoruz. Dünya’nın yay­dığı kızılötesi enerjinin uzaya salınmasına engel olarak at­mosferde kalmasına, bunun da atmosferde birikerek aynı bir sera gibi gezegeni ısıtmasına neden oluyoruz. Son 150 sene­dir yaşamakta olduğumuz ik­lim değişikliği insan kaynaklı… Bu değişikliğin önemli sonuç­ları arasında, ortalama sıcak­lığın artması; yağış rejiminin değişmesi; okyanus akıntıları­nın farklılaşması; kuraklık sü­relerinin ve şiddetlerinin art­ması; buzulların erimesi; deniz seviyesinin yükselmesi; orman yangınlarının hem şiddetlen­mesi hem de daha geniş alanla­ra yayılması; salgın hastalıkla­rın etki alanlarının genişleme­si gibi problemler var. Üstelik bu problemler geçen ay çok acı bir şekilde ülkemizde ve diğer ülkelerde tanık olduğumuz or­man yangınları ve sellerden de anlaşılacağı üzere, artık uzak bir geleceğin, uzak coğrafyala­rın değil, bugünün ve buranın problemleri.

    Artık yapmamız gereken, sera gazı kaynaklarından yapı­lan tüm salımları ya yok etmek ya da olabildiğince azaltmak. Bu da ancak enerji sektörü başta olmak üzere çeşitli sek­törlerde ciddi bir dönüşümle sağlanabilir. Problemin ancak radikal bir dönüşümle altından kalkılabileceği, aslında 1990’la­rın başından beri uluslararası toplantılarda tartışılıyor. Bir­leşmiş Milletler İklim Değişik­liği Çerçeve Sözleşmesi’nin im­zalanması, 1992’deydi. Bu söz­leşmeye dayanarak hazırlanan Kyoto Protokolü ise 1997’de imzaya açıldı. Ancak “insanın olmamışlığı”, bizim yaşam sü­remizi aşacak felaketler için önlem almayı, yaşam süremiz boyunca kârı ve lüksü artırma yanında geri plana attı. İçinden geçilmesi gereken dönüşümün büyüklüğü, devletleri hareke­te geçmek konusunda çekingen davranmaya itti. Tâ ki gelecek gelip, kapımızı çalana kadar…

    Geçen ay Birleşmiş Millet­ler bünyesindeki Hükümetler Arası İklim Değişikliği Pane­li’nin (IPCC) açıkladığı 3 bin sayfalık yeni raporda, “İklim krizinin her yerde daha önce hiç görülmemiş düzeyde kö­tüleştiği” ifade edildi. “İnsan­lık için kırmızı alarm” denen raporda incelenen 5 farklı kar­bon emisyonu senaryosunun tamamına göre, küresel sıcak­lıklar tahmin edilenden daha önce, yani 2040’a kadar 1.5 de­rece artacak ve bunu engelle­mek imkansız. Karbon salımla­rı önümüzdeki birkaç yıl içinde azaltılmazsa, bu daha da erken gerçekleşecek.

    14 binin üzerinde bilimsel makaleye atıfta bulunan rapor, iklim krizinin insan ürünü ol­duğunda şüphe bulunmadığı­nı söylüyor; nadir görülen aşırı hava olaylarının artık daha sık görüleceğine dikkati çekiyor. Tropik fırtınaların, yağmur ve kar yağışının artacağı belirtilir­ken, günümüze kıyasla 1.7 kat daha fazla kuraklık yaşanacağı da vurgulanıyor. IPCC’ye göre karbondioksit gazı emisyonu­nun radikal biçimde azaltılma­sı durumunda bile, sıcaklıkla­rın sanayileşme öncesi döne­me göre 1.5 derece artmasını engellemek artık mümkün değil. Kuzey Kutup Dairesi’n­deki ısınmanın, dünyanın geri kalan yerlerine göre 2 kat daha hızlı ilerlediğinin de belirtildi­ği raporda; en iyimser senaryo­da dahi 2050’ye kadar bölgede­ki buzulların tamamının erimiş olacağı vurgulanıyor. Raporun sonuçlarını değerlendiren BM Genel Sekreteri Antonio Guter­res, “Şimdi güçlerimizi birleşti­rirsek, iklim felaketini önleye­biliriz. Ancak raporun açıkça ortaya koyduğu gibi, bekleyecek zamanımız kalmadı; hiçbir öz­rün faydası olmaz” diyor.

    Norveç’in Svalbard takımadalarındaki Nordaustlandet adasında eriyen buz tabakaları bir şelale haline gelmiş.

    Neyse ki 1990’lara göre da­ha fazla ülke, özellikle gençler­den yükselen seslerle birlikte bu tehlikenin farkında. Küresel sıcaklık artışının 1.5 derece­nin üzerine çıkmamasını he­defleyen ve 2006’da yürürlüğe giren Paris İklim Antlaşması, 200 kadar ülkeyi biraraya ge­tirdi. Türkiye ise 197 ülkenin 191’inin onayladığı antlaşmayı İran, Irak, Eritre, Yemen, Lib­ya’yla birlikte halen meclisten geçirip yürürlüğe sokmayan 6 ülke arasında. Türkiye aynı za­manda, antlaşmayı onaylama­yan tek G20 ülkesi konumun­da. Bunun gerekçesi olarak da iklim krizi üzerindeki tarihsel sorumluluğumuzun “yok dene­cek kadar az” olmasını göste­riyoruz. Hangi ülkelerin daha fazla sorumlu olduğunu hesap­lamak kolay olmasa da, Türkiye mevcut oranlara bakıldığında en çok emisyona sahip 20 ül­keden biri olarak öne çıkıyor; dünya çapındaki enerjinin yüz­de 1’ini tüketiyor; kişi başına düşen emisyon miktarı da gide­rek artıyor.

    Türkiye’nin şikayetçi ol­duğu konulardan bir diğeri ise iklim fonlarına ulaşamamak. Türkiye bunun için gelişmiş ül­keleri kapsayan listeden çıka­rak, ağırlıklı olarak az gelişmiş ülkelerin ve ada devletlerinin uyum eylemleri için kullanması planlanan Yeşil İklim Fonu’n­dan yararlanması gerektiği­ni savunuyor. Gelişen ülkelere toplamda yıllık 100 milyar do­lar kaynak aktaracağı vadedilen bu fonda henüz 10 milyar top­lanmış olması ise, daha fazla ihtiyacı olan ülkelerin yanında Türkiye gibi yenilenebilir ener­ji potansiyeli yüksek ülkelerin kaynak talebinin tepki çekme­sine neden oluyor.

    2010’da Greenpeace, aralarında Özgürlük Anıtı, Tac Mahal ve Eyfel Kulesi’nin de bulunduğu, yarısı suya batmış yapıların heykelleriyle, tedbir alınmazsa karşı karşıya kalacağımız tehlikeyi hatırlatmıştı.

    Türkiye’nin rüzgar ve güneş gibi enerji üretim seçenekle­riyle ek kaynağa ihtiyaç duy­madan kömürden daha ucuza enerji üretebilecek olması bir yana; Avrupa Yatırım ve Kal­kınma Bankası, Fransız Kalkın­ma Ajansı, UNDP, Alman Ya­tırım Bankası, Avrupa Yatırım Bankası ya da Dünya Bankası gibi pek çok kurum aracılığıyla iklim finansmanına da erişimi var. 2013-2016 arasını incele­yen bir çalışma, AB kurumları­nın iklim fonlarından en fazla yararlanan ülkenin Türkiye ol­duğunu ortaya koyuyor (sene­de ortalama 667 milyon euro). Araştırmalar, yüzde 70’lere va­ran oranda enerjide dışa bağlı olan Türkiye’nin antlaşmaya taraf olmasının ekonomik yük getirmesi bir yana, millî gelirini yüzde 7 artırmasına, istihdam potansiyelini katlamasına yol açacağını gösteriyor.

    İklim krizinin kontrol altın­da tutulabilmesi için ortalama yüzey sıcaklığındaki artışın 1.5 dereceyle sınırlanması, en kötü ihtimalle 2 derecenin altında kalmasının sağlanması gereki­yor. Bunun için 34 ülke “kar­bon nötr” olma hedefini ulusal hukuk çerçevesine yerleştirdi. AB, 2030’a kadar emisyonla­rını %55 azaltmayı ve 2050’ye kadar da “karbon nötr” olmayı hedefliyor. Çin, 2060 için “kar­bon nötr” olma hedefini; Paris Antlaşması’na geri dönen ABD ise 2050’ye kadar “karbon nötr” olma, 2035’te ise elektrik üreti­mi sektörünü karbonsuzlaştır­ma hedeflerini açıkladı. İklim krizinden en çok etkilenecek coğrafyalardan birinde bulunan Türkiye ise 2030’a kadar emis­yonlarını iki katına çıkarmayı planlıyor! Herhangi bir karbon­suzlaşma hedefi de yok!

    Bugün geçmişte bizi uyar­maya çalışanları dinlememe­mizin, onları neredeyse mec­zup veya deli yerine koyma­mızın ceremesini çekiyoruz. Gelecekte de bugünkü uyarıları dinlememenin sonuçlarını ha­tırlamak için, iklim ve çevrey­le ilgili öncü biliminsanların­dan-yazarlardan bir derleme hazırladık. Onları o zaman din­leseydik, bambaşka bir bugünü yaşıyor olabilirdik.

  • Felaketten sağ çıkmak için duayı takiben ‘eylem’ şart

    Osmanlı toplumunda musibet, kaynağını Tanrısal iradeden alır. Ondan kurtulmanın yolu Hakk’a sığınmak, ruh ve pirlerden medet ummak, adaklar adamak olduğu kadar bazen acımasızlığa varabilen maddi tedbirlerdir. Konyalı Kürt Kadı, Evliya Çelebi ve Tahir-Tayyib kafadarların hikayeleriyle felaketten sağ kurtulmak için izlenen yollar, geliştirilen metotlar…

    Afet kelimesi, sözlükte, isabet ettiği şeyin fay­dalarını ortadan kaldı­ran durum, beklenmedik anda ortaya çıkan bela, musibet ve yıkım olarak adlandırılır. İs­lâm ve Hıristiyan teolojisinde kaynağını ilahi iradeden alır ve bazen kulların kabahatleri­nin bir sonucu olarak belirir. Kur’an’da insanların musibet­lerle sınandığı belirtilmiştir; Allah’a ait olduğunu ve ona döneceğini ikrar eden mü­minler mükafatlandırılır ve felaketler çoğunlukla kulla­rın yaptıkları yüzünden başa gelir. İlk İslâm filozofu Yakub b. İshak el-Kindî’ye (öl. 866?) göre musibetler hayatın doğal bir parçasıdır; kaçınılmaz ve gerçektirler. Musibetlerin ol­mamasını istemek tabiattaki oluşma-bozulma kanununun ortadan kalkmasını dilemek olur ki bu da ihtimal dışıdır.

    Büyük seyyah Evliya Çele­bi, Seyahatnâme’sinin 2. cil­dinde anlattığına göre, büyük bir felaketin hayatta kalanıy­dı. Evliya, 1640 Mayıs’ında Kırım’daki seyahatinden dön­mek üzere Ucalı Sefer Reis’in gemisine 350 yolcuyla beraber bindi. Ancak Karadeniz orta­sında büyük bir fırtına başgös­terdi ve gemi günlerce ora­ya buraya savruldu. Korkuyu yenip fazlalık eşyaları dışarı atmaya, geminin bazı direkle­rini kesmeye koyuldular. Yol­cular gâh kusmada, gâh tövbe istiğfar edip sadaka ve adaklar adamadaydı. Yorgunluktan bi­rer köşeye sinen gemiciler ve yolculara Seyyah, “Ey Allah’ın kulları” diye seslendi ve onları İhlas suresi okuyarak kurtuluş duası etmeye çağırdı.

    Afetten koruyan pir

    13. yüzyılda Mevlevi kaynaklarınca yazılan bir rivayete göre, Konya’dan Kürt bir kadı ticaret için deniz yoluyla İskenderiye’ye giderken gemisi girdaba tutuldu. Herkes kendi pirine adak adayıp kurtuluş dilemekteydi. Kadı da “Yâ Mevlana sen yetiş” diye yakardı ve o anda hazret peyda oldu (Sevâkıb-ı Menâkıb Tercümesi, minyatür Bağdatlı sufi nakkaşlara atfedilir, 16. yy. sonları, TSMK R. 1479).

    Yakarış sonrası deniz bi­raz sakinleşse de sonra tekrar kudurdu, geminin direği san­ki göklere değiyordu; dümen iğneciği kırılıp denize düşün­ce herkes birbirinden helallik almaya baktı. Nihayet büyük bir sağanak vurup gemiyi iki­ye böldü; herkes tutunabildi­ği şeye tutunup denize atladı. Evliya bu sırada Yasin oku­yordu, işini Allah’a ısmarlayıp kelime-i şehadeti diline dola­dı. O sırada 8 kâfir bir sanda­lı indirip kaçmayı başarmıştı. Evliya ve 7 adamı da bu sanda­la sığındı. Ancak diğerleri pek konuksever değildi; Evliya’nın dostu Ramazan Çelebi’yi han­çerle yaraladılar. Dalgalar ara­sındaki küçük çarpışmadan Evliya ve adamları galip çıktı.

    Sandala ulaşmaya çalışan Kıssahan Emir Çelebi’yi ve Kadı Ali Efendi’yi kolundan tutup yukarı aldılar ama kalabalık bir köle grubunu ağırlık ya­pacakları gerekçesiyle yanaştırma­yıp kılıçla sandaldan uzaklaştırdılar. Bir yandan kavuklarıyla sandala do­lan suları tahliye etmeye çalışıyorlar­dı. Bir gün bir gece aç biilaç gittikten sonra Emir Çelebi ve Ali Efendi zatül­cenbe (akciğer zarı iltihabı) yakalanıp öldü; bedenleri denize koyuverildi.

    Aşk ile kurtuluş:  Gizemli bir girdap Şair Nevîzâde Atâî’nin (öl. 1635) Hamse’sinde yer alan bir hikayeye göre bir zamanlar İstanbul’da Tahir ve Tayyib adında iyi eğitimli iki genç yaşardı. Varlıklı babalarını kaybeden gençler birden mirasyedi oldular; nerede akşam orada sabah, şuhlarla düşüp kalkar, har vurup harman savururlardı. Nihayetinde meteliksiz kalıp umudu Mısır’a varmakta buldular. Akdeniz’de gemileri fırtınaya yakalandı ve kayalara vurup parçalandı. İki kafadar bir tahta parçasına tutunup canlarından ümidi kestikleri sırada büyük bir kâfir savaş gemisine denk geldiler; ölümden korkup köle olmaya razı oldular. Gemideki beyzadelerden Sir Cano Tahir’i, Sir Con isminde olansa Tayyib’i buyruğu altına aldı. Bunlar iyi kalpli adamlardı ve gençler efendileriyle gönül ilişkisi yaşamaya başladı. 4 adam bağ ve bahçelerde iyi hoş geçinirken fesatçılar araya girip beyzadeleri zindana attırdı ve gençlerin boynunu vurdurmak istedi. Neyse ki halk araya girip kafadarların cezalarını kürek cezasına tahvil ettirdi. Gençlerin konuldukları gemi bir gün Türkler tarafından ele geçirildi ve kurtuldular. Bu sırada zindandaki beyzadeler kutlu bir rüya sonrası Müslüman olmuş, zincirlerinin kırılıp kafeslerinin açıldığını görerek bir sandala atlamıştı. Rastgele kürek çekerken âşıklarının bulunduğu gemiye denk geldiler. Düşman sanılıp vurulacakları an tutkunlar birbirini tanıdı ve kavuştular. Mesud ve Mahmud adını alan kâfirler sevgilileriyle beraber İstanbul’da mutlu mesut yaşadılar. Yazara göre asıl sevgi kadınlara karşı değil cinsel arzudan uzak olmak kaydıyla güzel civanlara duyulmalıdır ve bu hikayede de bir düşman eliyle bile olsa kahramanları felaketten kurtaran şey, aşkın gizemli girdabıdır (Nevîzâde Atâî, Hamse, 1721. Walters Sanat Müz., W. 666).

    Sonunda büyük bir dalga sandalı da alaşağı etti. Yüzmede usta Evliya, ziyaret ettiği kabirlerde yatan uluların ruhlarından medet dileyip rastgeldi­ği bir çam gövdesine yılan gibi sarıldı. Yoldaşlarını yitirmişti. Birazdan ağaç gövdesine beş kölenin de tutunduğu­nu görünce asabı bozuldu; “nasıl et­sem de şunlardan kurtulsam” diye dü­şünmeye başladı. Kölelerden biri o sı­rada suya kapıldı. Neyse ki hava biraz ısınmaya başlamıştı; deniz duruldu; 3 günün sonunda nihayet kara göründü. Silistre kıyılarına yarı ölü varan Evli­ya ve yeni kölelerine bölge halkı yar­dım elini uzattı. Afetzede Seyyah tüm kışı hasta geçirecek ve İstanbul’a var­dığında Eyüp Sultan türbesine gidip hatim okuyarak hak yoluna kurban kesecekti.

    Evliya’nın öyküsü ne kadar ger­çektir bilinmez ama, hayatta kalmak için başvurduğu yollar hem maddi hem manevi türdendir. Allah’a yaka­rışta bulunmuş, ruhlardan medet um­muş, kalabalığı duaya çağırıp toplulu­ğun moralini diri tutmaya çalışmıştır. Sığındıkları sandala köleleri ağırlık olacakları gerekçesiyle yanaştırma­yıp kovmaları ise acımasızlığa varan maddi bir çözümdü. Hayatta kalma şükrünü yaşamak için Seyyah gene kutsal bir mekan aramış ve soluğu Eyüp Sultan türbesinde almıştır. So­nuçta diğer vakalarla birlikte düşü­nüldüğünde, Osmanlıların afetleri ila­hi iradeden bağımsız düşünmedikleri ve kurtuluşu hem maddi hem manevi olgulara bağladıkları söylenebilir.

  • İlk Hababam Sınıfı’nda ‘iğne vakası’ ve sonraki dönemin ünlüleri

    1925’in İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan bir hadise, önce okulda sonrasında basında ciddi bir mesele olur. Arapça hocasının iskemlesine büyük bir iğne konmuş ve öğretmenin elini kanatmıştır. 10. sınıf öğrencilerinin tamamı okuldan uzaklaştırılır ama, çocuklar gazeteleri dolaşarak haksızlığa uğradıklarını söyler. Olaylar daha da büyür. O sınıfta okuyanlar arasında Sait Faik, İhsan Sabri Çağlayangil, Hikmet Feridun Es, Sıtkı Yırcalı gibi ünlüler, daha sonradan milletvekili-bakan olacak isimler vardır.

    Ülkemizde cumhuri­yetin ilan edildiği ilk yıllarda eğitime ve eğitmenlere ziyadesiyle önem verildiği biliniyor. Bu önem, öğretmenlere karşı takını­lan tutumlara ve eğitmenle­rin ekonomik refah seviyesi­ne de yansımıştır. Kurtuluş Savaşı bittikten hemen sonra öğretmenlerin birikmiş maaş­larının hızla ödenmesi yoluna gidilmiştir. Zira tesis edilecek ulus devletin oturması, ancak öğretmenlerin yapılacak re­formları desteklemesi ve bu il­keleri yetişmekte olan nesiller üzerinde uygulaması ile müm­kündü. Nitekim Atatürk’ün öğretmenlerle ilgili söylemiş olduğu “Öğretmenler, yeni ne­sil sizlerin eseri olacaktır” sö­zü de bu durumu teyid eder niteliktedir.

    Özellikle 1925-1929 ara­sında Maarif Vekilliği yapan Mustafa Necati’nin öğretmen­lik mesleğine büyük bir prestij kazandırdığı bilinir. Cumhu­riyetin ilk yıllarında İstanbul Erkek Lisesi’nde ilginç bir ha­dise yaşanır. Sözkonusu okul, İstanbul’un en saygın mektep­lerindendir. Okulun kökle­ri 1885’de Mehmet Nadir Bey tarafından açılan Numune-i Terakki mektebine kadar çıka­rılır. Nadir Bey okulunda katı bir disiplin uygularken iyi öğ­retmenleri elinde tutmak için de o zamanlar uygulanmayan bir yöntemi hayata geçirir: Öğ­retmenlerine yaz tatillerinde de maaş ödeme yoluna gider! Böylelikle güçlü bir eğitmen kadrosuna sahip olur. Bunun neticesinde okul, saygın ve varlıklı ailelerin tercih ettikle­ri bir eğitim yuvasına dönüşür.

    Resim4-1923-1925-arası-600x419
    1925’te çekilen bu fotoğrafta lisenin kapısında yalnız “Erkek Lisesi” yazıyor.

    Daha önce Numune-i Te­rakki, 1913’te İstanbul Sul­tanisi adını taşıyan bugünkü İstanbul Erkek Lisesi’ne İtti­hatçıların ayrı bir önem ver­dikleri bilinir. Okulun Alman tarzı eğitim veren bir müesse­seye dönüştürülmesi için bu ülkeden hocalar getirtilir. Tan­zimatçılar için Galatasaray ne ise, İttihatçılar için de İstan­bul Sultanisi odur. Haliyle İt­tihatçıların düşüşü ile okul da kısa süreli bir bocalama yaşar. Sonrasında tekrardan gözde bir eğitim kurumu haline ge­lir. Gerek son Osmanlı döne­minde gerekse cumhuriyetin ilk yıllarında değişik binalar­da faaliyet gösterdikten sonra, 1933’te bugünkü binasına ta­şınır. Sözkonusu yapı, Osman­lı Devleti zamanında Düyun-u Umumiye binası olarak kul­lanılmıştır. Bu durum okula verilen önemin de bir göster­gesidir. Okul 1964’de gündüz­lü olarak ilk kız öğrencilerini alacak, 1982’de Anadolu Lise­si statüsüne geçecek ve adı da İstanbul Lisesi olacaktır.

    Okulun Türkçe öğretmen­leri arasında önemli gazeteci­ler vardır. Vakit gazetesi sahi­bi Hakkı Tarık Us’un yanı sıra fıkra tarzı yazılarıyla tanınan Hakkı Süha Gezgin, sonra­dan Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel ve Memduh Şevket Esendal bu kadroda­dır. Fransızca derslerine gi­ren isim ise Nurullah Ataç’tır. Arapça hocalarından biri de meşhur Kilisli Rıf’at Bilge’dir.

    istanbul-erkek-lisesi-ogrencileri-1929
    1929 yılında bir sınıf 1929 yılında çekilen bir fotoğrafta İstanbul Erkek Lisesi, o günkü adıyla İstanbul Sultanisi’nin öğrencileri…

    Sandalyede çuvaldız

    1925’in Ekim ayında İstanbul Lisesi 10. sınıfta 43 öğrenci­nin bulunduğu bir derslikte Arapça muallimi Seyyit Salih Efendi’nin dersinde bir “iğne vakası” meydana gelir. Salih Efendi, her zamanki gibi der­sine girer. Sandalyeye otur­mak için cübbesini düzeltir­ken eline sandalyeye konmuş bir koca bir iğne, bir çuvaldız batar. Bu olaya çok içerleyen Salih Efendi defteri imzala­dıktan sonra öğrencilere dö­ner ve “Ben bu muameleye la­yık değilim, sizlere çok teessüf ederim” dedikten sonra dersi terkeder. Yaşanan hadiseyi okul müdürü Besim Bey’e ile­tir ve istifasını verir.

    Yaşananlara tek içerleyen Salih Efendi değildir. Besim Bey de bu gelişme sonrasında acilen disiplin kurulunu top­lar. Öğrencilerle bir dizi görüş­me yapar. Ancak öğrenciler, olayın fail ya da faillerini gör­mediklerini ve hiçbir şey bil­mediklerini dile getirir. Bunun üzerine Besim Bey, okul öğ­retmenlerini toplar ve onlara disiplin kurulunun sözkonusu sınıftaki 43 öğrencinin tümü­nü okuldan attığını tebliğ eder. Bu karar öğretmenler arasında soğuk bir rüzgarın esmesine sebebiyet verir. Ancak okulun genç Tarih öğretmeni Enver Behnan (Şapolyo) dışında ka­rara itiraz eden çıkmaz. Enver Behnan cezayı açık yüreklilik­le zalimane bulduğunu, en adi bir zanlının bile avukat edin­meden ve kendisini savunma­dan mahkum edilemediğini, suçlunun bulunamamasının idarenin sorumluluğunda ol­duğunu dile getirir. Sözkonusu sınıfın okulun yüz akı oldu­ğunun ve bu sınıfta istikba­lin pek çok parlak namzet bi­reyinin çıkabileceğinin altını çizer.

    Gerçekten de sözkonusu sınıftan çıkan kişilere baktı­ğımızda Enver Behnan’ın bu çıkarımının ne denli haklı ol­duğunu görmek mümkündür. Sınıftaki öğrenciler arasın­da yer alan “H2O Sait” lakaplı genç yani 228 numaralı “Sulu Sait”, ünlü öykücümüz olacak Sait Faik Abasıyanık’tır. Bir diğer öğrenci “Sabri Efendi”, geleceğin en önemli politika­cılarından İhsan Sabri Çağ­layangil’den başkası değildir. 725 numaralı “Feridun Efen­di” ise Bâbıâli’nin röportaj ve yurtdışı haber üstadı Hikmet Feridun Es olacaktır. “Sıtkı Efendi” namı ile bilinen öü­renci, Demokrat Parti’nin ku­rucularından Sıtkı Yırcalı’dır. 748 numaralı “Saffet Efendi”, sonraki dönemlerin ünlü hu­kukçusu Saffet Nezihi Bölük­başı’dır. Bunlar dışında sözko­nusu sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Ce­lal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hat­ta Bakanlık yapacak isimler de vardı (Bundan dolayı İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazar).

    75sait-1
    Meşhur failler “İğne vakası”nın yaşandığı sınıfta geleceğin yazarları, habercileri, siyasetçileri de vardı. Ünlü öykücümüz Sait Faik (solda, fotoğrafın solunda) ve Bâbıâli’nin röportaj üstadı Hikmet Feridun Es (sağda) bu isimler arasındaydı.

    Yaşanan gelişmeler son­rasında öğrencilerin yanında yer alan Enver Behnan, aynı zamanda matbuat aleminde yazıları yayımlanan bir kişi ol­duğu için çocukları toplayarak Cumhuriyet başta olmak üzere Bâbıâli’nin büyük gazeteleri­ni dolaşır. Bunun neticesinde de kadrosu İstanbul Lisesi’nde kalmak şartıyla Vefa Lisesi’ne tayin edilir!

    Olayın basına yansıma­sıyla ilk tepkiler gelir. Bunlar öğrencilerin beklentilerin ak­sine, onların en sert biçim­de cezalandırılması yönün­dedir. 17 Ekim 1925 tarihli Akşam gazetesi, öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmalarının “pek münasip bir ceza” oldu­ğu kanısındadır. Akşam’a göre sınıflarda uygulanan disiplin yönetmeliği adeta memleket kanunlarının küçük bir ör­neğidir. Bu kaideye uymayan bireylerden memlekete fayda gelmesi düşünülemez. Akşam gazetesi daha sonra, yayımla­dıkları bu haberle ilgili İstan­bul Lisesi’nden beş-altı öğren­cinin kendilerine müracaat ederek bir tekzip yayımlamak istediklerini yazar; ancak “sı­nıf inzibatına riayetkâr olma­yan bu efendilerin müracaatı­nın doğal olarak kendilerince nazar-i itibara dahi alınmadı­ğını” dile getirir.

    Öte yandan öğrencilerin daha başka gazeteleri ziyaret ettiklerini ve savunmalarının yayımlanmasını rica ettikleri­ni de biliyoruz. Öğrenciler bu ziyaretlerinde iğneyi yerleş­tirenlerin kendileri olmadığı­nı, sınıfın kapısı sürekli açık olduğu için bunu herhangi bir kişinin de yapabileceğini dile getirir.

    Hadiselerin bu denli büyü­mesi üzerine Maarif Vekale­ti olayları incelemek için bir müfettiş görevlendirmeye ka­rar verir. Tüm bunlar yaşa­nırken basında da gelişme­ler değerlendirilmeye devam eder. Cumhuriyet gazetesinde Mehmet Asım, bu olay vesile­si ile genel olarak okullardaki disiplin bozukluğuna dikka­ti çeker ve bu durumdan biraz da hocaların mesul olduğunu dile getirir. Bazı okullarda da­ha hocalar sınıftan çıkmadan bir takım öğrencilerin traş ol­maya ya da elbise değiştirme­ye kalktıklarını yazar.

    Ancak zamanla matbuatta­ki sert söylemler, yerini daha ihtiyatlı ifadelere bırakmaya başlar. Bu konudaki ilk adımı Akşam gazetesi yazarların­dan Necmettin Sadak atacak­tır: Sadak’a göre işlenen suçun büyüklüğü tartışılmaz. Ancak zaten yaşanan süreç bu öğren­cilere en büyük cezadır. Daha­sı eğitimin en önemli amacı, kişilerin terbiye edilmesidir. Nitekim ciddi suçlular bile hapishane ya da ıslahevlerin­de terbiye edilmeye devam edilmektedir. Bu öğrencilerin okuldan tard edilmesi, eğiti­min temel amaçlarına aykırı­dır. Zira eğitim, topluma fay­dalı ya da en azından zararı dokunmayacak kişiler yetiştir­me eylemidir. Halbuki bu öğ­rencilerin eğitim hayatı son­landırılacak olursa, tam tersi bir durum meydana gelecektir. Bu açıdan öğrencilere ceza ve­rilirken bu hususlar da gözö­nüne alınmalıdır.

    İstanbul Lisesi’nin öğren­cileri okuldan uzaklaştırma kararının ve gazetelerdeki tar­tışmaların ardından Maarif Vekaleti daha geniş kapsam­lı bir soruşturma açmaya ka­rar verir. Bu arada sözkonu­su sınıftan seçilen iki öğren­ci de yetkililere bilgi vermek için Ankara’nın yolunu tutar. Soruşturma neticelenene ka­dar öğrencilerin derslere gir­mesi men edilmiştir. Daha­sı bazı öğrenciler yatılıdır ve uzaklaştırma çıktıktan sonra aileleri Anadolu’da yaşayan bu öğrenciler için zor günler başlamıştır. Geçici bir çözüm olması için bu öğrenciler so­ruşturma süresince Darülace­ze’ye yerleştirilir. İhsan Sabri Çağlayangil anılarında, nerede ise 2.5 ay boyunca aylak aylak dolaştıklarını ne resmî ne de özel hiçbir okulun kendileri­ni almaya yanaşmadığını ifade eder. Öğrencilerin yaşadığı bu perişanlık, kamuoyunda bir yumuşama sürecinin başlama­sına yol açar.

    Genel olarak basında bir yumuşama havasının esme­ye başlaması üzerine, Maarif Vekaleti’nde verilen cezanın nispetsiz olduğu ve daha ma­kul bir cezaya dönüştürülmesi yönünde kanaat oluşur. Lakin Reis-i Cumhur Mustafa Ke­mal Paşa’nın meclisin açılışı sırasında yapmış olduğu ko­nuşma, yeniden rüzgarın öğ­renciler aleyhine esmesine yol açar. Bu konuşmada Gazi, “okullarda disiplinin sağlan­masının en önemli ilke oldu­ğunu” altını çizerek belirtmiş­tir. Bunun üzerine soruşturma hızlandırılır ve öğrencilerin tek tek ifadesi alınır. Lakin bu teşebbüsten de bir sonuç çık­maz ve olayın fail ya da failleri bir türlü yakalanamaz.

    ihsan-sabri-caglayangil-ve-suleyman-demirel
    Bakanlar Sınıfı Sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Celal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hatta Bakanlık yapacak isimler de olduğu için İhsan Sabri Çağlayangil (üstte), anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazmıştı.
    istanbul-erkek-lisesi-binası
    İstanbul Erkek Lisesi binası.

    En nihayetinde yaşanan tüm bu gelişmelerin etkisiy­le bir orta yol bulunur. Her şeyden önce Arapça mualli­mine karşı yapılan bu hareke­tin ibret olması açısından en sert biçimde cezalandırılması zaruri kabul edilmekte ancak mezuniyetlerine 1 sene kalmış bu efendilerin de bir şekilde kazanılması gerekli görülmek­teydi. Hele o devirde yetişmiş insana duyulan ihtiyaç her za­mankinden daha fazla idi. Ya­şanan Cihan Harbi ve arkasın­dan gelen Kurtuluş Savaşı pek çok yetişmiş ferdin cephelerde şehit olmasına ya da sakat ka­larak iş göremez bir hale gel­mesine sebebiyet vermişti.

    Müfettiş kararı 16 Ka­sım’da tebliğ olunur. Buna gö­re sözkonusu sınıfta bulunan 43 kişinin İstanbul Lisesi ile ilişiği kesilecek ve bu öğrenci­ler İstanbul dışındaki liselere sürgün edileceklerdi. Öğrenci­lerin önemli bir kısmını oluş­turan 25 kadar parasız yatılı talebe, Ankara Sultanisi’ne ge­çerek eğitim hayatlarına bura­da devam ederler.

    Enver Behnan Şapolyo, sonradan sınıfa iğne koyan ki­şinin başka bir sınıftan oldu­ğunun anlaşıldığını dile geti­rir. Enver Behnan Bey, Arapça muallimine yapılan bu davra­nışı da cumhuriyet inkılapla­rının verdiği coşkuya bağlar. “Muhtemelen devrimlerin coşkusu eskiyi temsil eden bu hocaya karşı böylesi bir mu­amelenin doğmasına sebebi­yet vermişti” diyerek duru­mu kendince izah eder. Ceza alan öğrenciler arasında yer alan İhsan Sabri Çağlayangil ise meseleye biraz farklı bir boyuttan yaklaşır. Ona göre dönem son derece karışık bir dönemdir. Kılık-kıyafet-şapka inkılabı yapılmış, Şeyh Sait is­yanı patlak vermiş, Musul me­selesi alevlenmiştir. Böylesi bir ortamda devlet, otoritesini en yüksek kerteden duyurma ihtiyacı hisseder.

    1925’te yaşanan bu olay­lar siyasi ortamın da etkisiy­le Türk eğitim tarihinin en ilgi çeken vakalarından birine se­bebiyet vermişti. Sonrasında bu sınıftan çıkan öğrenciler farklı alanlarda Türkiye tari­hinde kendilerinden sözet­tirmeyi başardılar. Hatta bir zamanlar münasebetsizlikle­rinin alamet-i farikası olarak kendilerine yapılan “iğneciler sınıfı” yakıştırması da zaman içinde bu sınıf mensupları­nın gurur duydukları bir lakap olacaktır.

    ‘Okuldan uzaklaştırılan talebe kapı kapı dolaşıyor…’

    Dönemin İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan hadise sonrası, okuldan atılan öğrenciler gazeteleri dolaşarak destek arayışına girdiler. 1925 Ekim’inde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan haber ise öğrencilere pek destek veren bir nitelikte değildi! Tam metin.

    “Maarif Vekâleti’nin Bu Talebeyi Anadolu’nun Uzak Vilayetle­rindeki Liselere Yerleştireceği Zannolunmaktadır”.

    Arabî muallimleri Tahir Efen­di’ye karşı yaptıkları münasebet­sizlikten dolayı, mektebin meclis-i inzibatı tarafından ittifakla tardlarına karar verilen, İstanbul Lisesi onuncu sınıf birinci şube talebesi dün muhtelif makamlara müracaat etmişler ve haklarındaki ağır cezanın ref’i için teşebbüsat­ta bulunmuşlardır.

    IMG_8710

    Talebe dün Vali Süleyman Sami Bey’i ziyaret etmişler ve muallimin sandalyesi üstüne iğne yerleştirenlerin kendileri olmadı­ğını, bunu hariçten herhangi bir kimsenin yapmış olduğunu söyle­mişlerdir. Talebe Maarif Müfettişi Safvet Bey’e de giderek çirkin hadiseyi mevzu-ı bahs etmişler ve tard kararının haksızlığından (!) bahsetmişlerdir.

    Talebe grup halinde olan bu müracaatlarından maada mektep idaresine de ayrı ayrı müracaat ederek vaziyetlerinin ıslahı için ne yapmak lazım geldiğini sormak­tadırlar.

    Mektep idaresinde şayan-ı takdir bir sükûn ve intizam meş­hut olduğu bir sırada, hayatını büyük bir feragât-ı nefsle hocalığa vakfetmiş olan muhterem bir mu­allime karşı yapılan bu terbiyesiz­lik heyet-i ta’limiye üzerinde fena bir intiba bırakmıştır.

    Çıkarılan talebe 43 kişidir. Mektep idaresi bunları ayrı ayrı çağırmış, vak’ayı sormuş sonra da heyet-i umumiye halinde topla­yarak vaziyetin vahametinden ve ıztırarî olarak verilecek cezanın ağırlığından bahsetmiştir. Talebe bu sözlere mukabil iğne koyanın kendileri olmadığını ve bu çirkin hadisenin faillerini bilmediklerini iddiada ısrar etmişlerdir.

    Bu hal karşısında muazzeplik kelimesinin ifade edemediği bir terbiyesizliği yapanların behe­mehâl onuncu sınıf birinci şube talebesi arasında bulunmadığı, talebeden mühim bir kısmının bundan haberdar olmadığı ka­naat-i vicdâniyesi hâsıl olmuş ve sâlifü’z-zikr talebe hakkında tard cezası verilmiştir.

    Fakat tebligat yapılırken ceza­nın kabil-i rücu’ olduğu ve failler ihbar edildiği takdirde tekrar mek­tebe alınacakları ilave edilmiştir. Buna mukabil idarenin intizarı bîsud olmuş ve talebeden hiçbiri vak’a hakkında tafsilat vermemiş ve hepsi eski iddialarında ısrara devam etmişlerdir.

    Mektep idaresi hepsi leylî olan bu talebenin velilerine keyfiyeti tebliğ etmiş ve çocuklarını tesel­lüm etmeleri için bugüne kadar mühlet vermiştir. Bugün çocuk­larını henüz mektepten almamış olan evliya-yı etfâl mektebe gelecekler ve talebeyi evlerine götüreceklerdir.

    IMG_8710-kupur-istanbul-lisesi-igne-olayi
    Dün vilayete ve Maarif Müfettiş-i Umumiliğine müracaat eden İstanbul Erkek Lisesi onuncu sınıfının matrud talebesi vali beye giderlerken”.

    Onuncu sınıfın aynı şube­sinden beş efendi daha vardır ki bunlar tard edilmemişlerdir. Buna sebep hadise günü mezkûr talebenin mektepte bulunmama­larıdır. Bu talebeler sınıfın diğer şubelerine verilmişlerdir. Onuncu sınıfın diğer iki şubesinde el-yevm doksanı mütecaviz talebe vardır.

    Tard kararı mektep idaresi tarafından vekâlete bildirilmişse de şüphesiz henüz cevap gelecek kadar zaman geçmemiştir. Tard edilen talebenin arasında masum­ları olduğu ve hadiseden hatta haberdar olmayanlar bulunduğu da şüphesizdir; fakat haberdar olmadıklarını tespit edecek bir delil-i maddi yoktur.

    Mektep idaresi talebe hakkın­da bu ağır cezanın tatbik edilme­sinin umumi hareketlerin cezasız kalmakta olduğu hakkında fena bir fikir tevlîd edeceğini de nazar-ı itibara almış ve mektebin disiplini nokta-i nazarından bu şiddetli kararı -büyük bir isabetle- verme­ye mecbur olmuştur.

    Fakat bu karar, hayata atılmak üzere bulunan ve içlerinde mühim bir ekseriyetin masum olduğu şüphesiz olan 43 gencin istik­bali nokta-i nazarından vahim olduğu için Maarif Vekâleti’nin bu hadiseyi, bu soğuk ve terbiyesizce şakayı yapanların hüviyeti anla­şılmamış olduğu için talebenin cezasını tahfif ederek hallede­ceği ümit edilmektedir. Maarif Vekâleti’nin kâmilen leylî olan bu 43 talebeyi Anadolu’nun uzak vilayetlerindeki leylî bir liseye yerleştireceği zannolunuyor.

    Hadiseden pek ziyade müte­essir olan Arabî dersi muallimi Seyyid Tahir Efendi rahatsızlanmış ve dün mektebe gelememiştir.

    Cumhuriyet Gazetesi No: 519, 18 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1925 / Çevrimyazı: Sinan Çuluk

  • Âyanağa Konağı önünden ürpererek geçer köylüler…

    1838’de Divriği’de yapılan Âyanağa Konağı, hem tarihsel anlamı hem yapısal özellikleri, iki kata yayılan 20 odasıyla benzersiz bir örnek. Osmanlı Anadolu’sunda bir dönem yerel iktidarların konut merkezi olan ayan köşklerinden bugüne kalan en önemli yapı, olağandışı mimari özellikleri kadar, gerek gündelik hayatın gerekse taşra politikasının ayrıntılarına dair birçok tarihî detayı barındırıyor. Dünden bugüne Anadolu’da iktidar-konut ilişkileri.

    Karamahmudoğulları/ Âyanağagil, Divriği’nin eski ailelerindendir. Ataları 17. yüzyılın son çeyre­ğinde Osmanlı tenkil güçlerine karşı yaşama mücadelesi veren yoksul Türkmen yığınlarına ön­derlik etmiş; fakat hayatı konu­sunda fazla bilgi bulunmayan bir Kara Mahmud’du:

    “Kara Mahmud eydür beyler paşalar/

    Parlayı parlayı çıktığım vardır

    Karşıma gelenler beş mi on mu­dur/

    Dördünü beşini yıktığım vardır

    Sana da kalmaz dünya ey Cafer Paşa /

    Çok tuğu, sancağı yıktığım var­dır”

    Ozan İshak bu dizeleri ve devamında, 1686’daki Türkmen kıyımını gerçekleştiren Osman­lı serdarı Cafer Paşa’ya kar­şı yığınların öfkesini anlatmış. O mücadelede bir başıbozuk ayaklanmacı topluluğa başbuğ­luk eden Kara Mahmud ile oğlu Keleş Mustafa, yandaşları Kara Halil, Bayındır Halit, Gübeş ve ötekiler, yollarda-bellerde sava­şa vuruşa Tokat Kalesi’ne sığın­mış. Çağdaş ozanlardan Zülâlî de Kara Mahmud’un Cafer Pa­şa ile savaşırken öldürüldüğü­nü veya tutsak düşüp boynunun vurulduğunu anlatmış ama Ka­ra Mahmud’u “Türk-Türkmen düşmanı, Mehdilik iddiasıy­la köyleri kasabaları yağmala­yan bir Celalî idi!” diye tanıt­mak aymazlığından da kalemini kurtaramamış (Ali Rıza Yalkın, Cenupta Türkmen Oymakları C.1 s. 16 vd, Cahit Öztelli, Uyan Padişahım, Milliyet Yayınları, 1976, s. 158-162).

    Âyanağa Konağı’nın Karayusuf Sokağı’na cepheli selamlık dairesi ve cümle kapısı ile ara sokağa cepheli Mabeyin… Sol arkada haremin bir bölümü görülüyor (M. Keskin restitüsyonu).
    Konağın üst kat planı
    Âyanağa Konağı’nın üst
    kat planında (N.S. çizimi)
    yapının içinde yer alan kış
    odası,yaz odası, başoda,
    kahve ocağı, selâmlık
    ve haremlik sofaları,
    Divanhane gibi bölümler
    görülüyor.

    Kara Mahmud’un torun­larının Divriği’ye niçin ve ne zaman yerleştikleri bilinmi­yor. Arşiv belgeleri 1700-1900 arasında “Ağa” sanıyla kentte âyanlık, mütesellimlik, malika­ne mutasarrıflığı yapan Kara Mustafa, Kara Yusuf, Mustafa (II), Kara Mehmed, Kara Yusuf (II) ağaların varlığını kanıtlıyor. Bu kentteki iki mahalle (Kara Yusuf, Kara Mahmud), bir cami (Kara Mahmud Camii. Maale­sef yıkılmıştır), bir mescit de (Kara Mahmud Mescidi) aileyle ilgilidir.

    Bu yazının öznesi Mehmed Ağa (1798-1857?) ise Kara Mah­mudoğulları’nın yerel etkinliği­ni doruğa çıkartarak Tanzimat’a karşın derebeyi-ağa kimliğiyle yaşama tutunmuş bir mütegal­libe idi. Taşıdığı “âyan-zâdelik” sanından dolayı, sonraki kuşaklara da “Âyanağagil” denilmiştir.

    Yaşadığı dönem dikkate alındığında, babası veya ata­sının âyanlığına karşın Meh­med Ağa’nın âyanlığı sözkonu­su değildir. Onun 1850’lerde Divriği Küçük Meclisi’nde âzâ olduğunu, bu onursal konumu­nu, âyan-zâdeliğini, yaptırdığı paşa saraylarını kıskandıracak konağında sofrasını gelene gi­dene açmasını, ama asıl, sözde vergi borçlarını ödemek üzere köylülere “murabaha” (aşırı fa­izli borç) senetleri imzalattığı­nı, köylüleri köleleştirdiği için “Memleket umurundan mes’u­lüm” dediğini belgelerden öğre­niyoruz (4 Hicri 1260 R tarihli Divriği Kazası Esami Defteri, varak 79 b; Başbakanlık Arşi­vi İrade, Meclis-i vâlâ no: 6595, 10832, 13418, kartonlarındaki belgeler).

    Kara Mahmudlu Yusuf Ağa II’nin oğlu, Divriği Nüfus Me­murluğu’ndaki Hicrî 1260 /M 1844 tarihli Esami Defteri’ne “Kara Mahmud-zâde Hane­dan-ı belde, uzunca boylu, kır sakallı, Mehmed Efendi bin Yu­suf Ağa. Sinni (yaşı) 48” diye yazılmış.

    Baba ve atalarının malikâne mutasarrıflığı, bir dönemdeki âyanlığı; Mehmed Ağa’ya -dö­nemin koşullarında- “memle­ket işlerinden mesul zat”, “taşra eşrafından”, “hanedan-ı belde” sanlarını yapıştırmış! Merkezî yönetimin denetiminden çok uzakta, yerliden kaymakamı, yerliden mal müdürünü güdü­müne almış. Derebeyi kalın­tısı Mehmed Ağa, böylelikle 1830’larda geçici bir şan ve şans yakalamış.

    Onun rakipleriyle mücade­lesi; o ve kardeşi Emin Ağa’nın memleket işlerine müdahale­leri; vergi sorununu çıkmaza sokmaları; murabahacılık yap­maları; köylerden İstanbul’a gönderilen şikayet mektupları­nı Saray’a ve Bâbıâli’ye sunduk­ları; Bâbiâli önünde toplanıp zulme karşı gösteri yaptıkları da belgeleniyor.

    Ayanzâdelerin, Divriği Kay­makamı Mir İmam Hüseyin Bey’le nüfuz çekişmeleri de Tanzimat dönemi başlarken Bâbıâli bürokratlarını uğraş­tırmıştı. Bu konu, “Divriği Me­selesi” başlıklı bir dosya ola­rak Mehmed Ağa’nın ölümüne kadar arşiv torbalarına konul­muş, çıkartılmış, yargılamalar sürmüş. Sözlü anlatılara göre sorun, Hac için Mekke’ye giden Mehmed Ağa’nın orada ölü­müyle kapanmış. Bu konuda 1830-1860 dönemine tarihle­nen yaklaşık 150 kadar belge vardır (Bu belgelerin birçoğu, Köse Paşa Hanedanı (1998-Ta­rih Vakfı Yurt Yayınları) adlı ki­tabımızın 180. ve izleyen sayfa­larında da kullanılmıştır).

    Yıkılmadan önce selamlık bölümü Selamlık dairesinin önündeki Hasanbey tarlasında ekin biçilirken 1930’larda çekilmiş bir fotoğrafı…

    Âyanağa Konağı

    Karamahmudoğulları’nın Div­riği Şehir Mahallesi’ndeki eski konağı, Ulucamii’ye yakın 20

    odalı, toprak damlı, iki katlı azman bir yapı imiş. O döne­min yaşama düzeni gereği, gü­neyde kasaba dışında da aile­nin bağ evleri varmış. Söylen­tiye göre yerliden Kızıl Kadı sanlı ünlünün kızıyla evlenen Mehmed Ağa, adı geçenin ka­sabanın batısındaki büyük tarlasının bir bölümüne “ağa­lık konumuna yaraşır” kendi görkemli konağını yaptırmış. Divriği’de Mengücekoğulla­rı döneminden (12.-13. yüzyıl) başlayarak 20. yüzyıla kadar gelişen yerel konut mimarisi­nin günümüze ulaşan örnekle­rine bakıldığında; tarihsellik, kimlik, ölçü, mimari/üslup ve işlev açılarından ilk sırada bu konak yer alır.

    17. yüzyılda Evliya Çele­bi’nin, adlarını verse de özellik­lerine değinmediği Divriği ko­nakları arasında yerli paşala­rın görkemli sarayları vardı. 18. yüzyıl sonlarında da Vezir Köse Mustafa Paşa (öl. 1802) ve oğlu Vezir Hafız Veliyeddin Paşa (öl. 1809), bir köprü-geçitle birbi­rine bağlı “Köprülü Konak” de­nen saraylarını yaptırmışlardı. Yine çağdaşları Memiş Paşa’nın “Serey” denen konak kompleksi de kasabanın güneydoğusunda ayaktaydı.

    Coğrafyacı-oryantalist Vital Cuinet (1833-1896), “19. yüz­yılın sonlarında eski Divriği sarayları ayakta ama haraptı” dedikten sonra ekler: “… Bir za­manlar önemli bir ticaret mer­kezi olan burası, derebeylerinin küçük bir başkenti konumun­daydı. Zamanla koşullar deği­şince derebeyleri yetkisiz kaldı­lar. Şimdilerde avlularını deve dikenlerinin kapladığı sarayla­rında münzevi yaşamaktalar (Seyahatname C. III. S s 212; Vital Cuinet, La Turquie d’Asie, Paris 1892 C.1 s. 685; Necdet Sakaoğlu, Divriği’de Ev Mima­risi, s.15).

     Öncesi/Sonrası Konağın selamlık başodasının ve selamlık cümle kapısının 1960’lardaki hâlini Necdet Sakaoğlu fotoğraflamış (en üstte). Prof. Dr. Metin Sözen ve Prof. Dr. Cengiz Eruzun’un önerisiyle 2002’de yerli yapı ustalarının başardığı ilk kısmî restorasyonun ardından yapı bambaşka bir görüntüye kavuşmuş (üstte).

    Söylendiğine göre Mehmed Ağa, Selamlıklı-Haremli “şehir evi” yaptırmak için Sivas’tan ustalar getirtmişti. Doğal ki ağa, davalar nedeniyle arada gittiği Sivas’ta beylerin -örneğin Abdi Ağa’nın- konaklarını görmüştü. Divriği’deki yapı ustalarından da işe koşulanlar vardı.

    Sivas ve Divriği’deki üslup­lar ile Mehmed Ağa’nın istek ve önerileri doğrultusunda; Köse Mustafa Paşa’ların 1790’larda yapılmış, yorgun ama korku ve hayranlık uyandıran çifte sa­raylarından esinlerle, Kızıl Ka­dı tarlasının bir köşesine yeni bir taşra mütegallibesi konağı 1838’de boyut, biçim ve görke­miyle oturuverdi! Selamlık, Ma­beyn ve Harem daireleri ile ha­mam ve müştemilatı kapsayan; taş, kerpiç hımış, ahşap malze­meden; 1.100 m2 temele oturan 2 katlı, yer yer çıkmalı, 3 avlulu, bahçeli konak; mimari-sanatsal ür­kütücü bir görüntüyle somut­laştı. Sakin ve sessiz kasabanın işinde-gücünde mütevekkil in­sanları, artık Âyanzade Meh­med Ağa’nın bu azametli konağı önünden geçerlerken pencere­lere, kanatlı kapılara bakarak cümle kapısını bekleyen elinde teber, Habeş köleden çekinir­ler; kimi kez dizgin tutan kölesi, elpençe bekleyen çubukçusu, binek taşında, gümüş ve sırma işlemeli eyerli atına binen ağayı etekleyerek uzaklaşırlardı.

    Mehmed Ağa’nın bu alım­lı konaktaki yaşamı 20 yıldan azdır. Bu evrede konak, sözde resmî havada ağalık makamıy­dı. Kâhya, çubukçu, seyis, köle, uşak, kentliden köylüden ge­len-giden, giren-çıkan, konuk olan eksik değildi. O dönemin koşullarında varsıl bir otori­tenin (ağanın-paşanın) ara­cılığına gereksinim vardı. Bir Arap atasözünden gelen “Şere­fü’l-mekân bi’l-mekîn” (Konu­tun onuru oturandandır) ger­çeği için çarpıcı bir kanıttı bu konak. Önündeki Hasan Bey Tarlası’nda düğün alayları, cirit müsabakaları yapılırdı.

    Yapının yerel-toplumsal ta­rih açısından önemi, mimari özelliklerinden öndeydi. Konak, başlı başına bir etki ögesiydi. Bugün bile ayakta kalabilen bö­lümleri bu gerçeği yansıtıyor. Üzerinde çalışmak isteyenler önce bu vurguyu görmek-tanı­mak durumundadır. Güneyba­tıdan tarihî kente ulaşan eski yolun kent sokaklarına bağlan­dığı noktadaki konağın, ahşap bindirmelere oturtulmuş dıştan 10x10x8 m. ölçüsündeki selam­lık başodası, bu ürkütücü boyu­tuyla aşılmaz bir gücü yansıtı­yordu. Usta, bu “köşe dikilişi” ile sanki Mehmed Ağa’yı res­metmiş!

    Sanat eseri çarh-ı felek tavan Âyanağa Konağı selamlık başodasında, 1830’ların yerli ustalarının sanat yetilerini belgeleyen “çarhıfelekli” tarzdaki göbekli ahşap tavan, 7×9 m boyutunda (M. Keskin, 2016).

    Ahşap pencereler, alçıdan yarım pergelli tavan ve saçak devirmeleri, ahşap saçaklar, ta­şıntı bindirmelikleri, görkemli Selamlık dairesini taşıyan ze­min kattaki uşak odaları, at ört­mesi ve ambarlar, Selamlık dai­resini tamamlayan içerlek kah­ve ocağı/servis odası/yaz odası/ Selamlık 2. odası (bu bölüm 1988’de enkazı pahasına fırıncı­ya satılıp yıkılmış), pencerele­ri Selamlık avlusuna bakan kış odası, gülbahar işlemeli tavanı, alçı yaşmaklı ocağıyla ünlüdür. Selamlık avlusunu doğu cephe­de tutan mabeyindeki ağa odası ara sokağa cepheli ve çıkıntı­lıdır. Bu bölümün devamında sokak boyunca Harem dairesi vardır.

    Yüzyıl öncesine gelesiye, uzaklardaki Yama ve Dumluca dağ ve vadilerinden inen köy­lüler ve yolcular; kentin bağ ve kenar mahalle evleri arasın­dan, ahşap minareli mescitlerin önünden geçtikten sonra ansı­zın bu dev yapıyla karşılaşınca, eski derebeyleri için anlatılan gelenekleşmiş öyküleri anımsa­yarak ürperirlermiş. Bugün de semtin yalnızlığı, öteki tek-tük yapıların basitliği dikkate alı­nınca, Ayanağa Konağı’nın etki­leyiciliği kusursuzdur.

    Belki asıl üzerinde durula­cak, mimarlık tarihi ve yapı es­tetiği uzmanlarının çalışmala­rını gerektiren konu; “benna” denen eski yapı ustalarının, öl­çü, denge, estetik, işlevsellik an­layışları ile yaptıranla yapı ara­sındaki uyum/denk-düşümdür. Konak, Anadolu sivil mimarisi araştırmaları için iddialı, büyük çapta, dengeleme hesapları mü­kemmel şekilde yapılmış; yatay ve dikey hareketlilik sorunları doğru hâlledilmiş; dış-iç atmos­fer tasarımları, mekân boyutları ve bağlantıları olasılıkla kağıt ve kalem kullanılmadan örnekler­den esinle çözümlenmişti.

    Bu sorunların hallinde usta ile mal sahibi arasında gerek­sinim-boyut-kat-malzeme-o­da-bölüm sayısı-tezyinat-mal­zeme… konularında anlaşma; kentte gelişen ve gelenekleşen sivil mimarinin somut örnek­leri; usta ve kalfaların yapı de­neyimleri önemliydi. Örneğin Ayanağa Konağı yapıldığı sırada Köse Mustafa Paşa ve oğlu Veli Paşa’nın Köprülü Konak da de­nen sarayları, Memiş Paşaların birkaç konağı kapsayan mes­kenleri, Hamisoğlu Konağı, Şe­hir Mahallesi’nde birkaç yüzyıl­lık eski büyük konutlar ayaktay­dı. Mehmed Ağa’nın Sivas’tan getirttiği söylenen usta ekibi, bunlara katılan yerli usta ve kal­falar, Mehmed Ağa’nın istekle­rini gerçekleştirmeyi başardılar. Sonuçta Anadolu mimarlığı için önemli bir yapı kazanılmış oldu.

    Başoda saçak devirmesin­deki “Maşallahü kâne 1254” yazısı, binanın yapım tarihinin 1838 olduğunu gösteriyor. Bina temellerinin oturduğu alan, do­ğu-batı ekseninde 70 m., güney kuzey ekseninde 35 m. dir. Bü­tün bölümler ve daireler iki kat­lı inşa edilmiş, işlemeli tavan­ların ve iç dekorasyonların yer aldığı bölümler kiremit döşeli çatılarla örtülmüştür. Harem ve mabeyin mekanları ise sıkıştı­rılmış toprak damlı yapılmıştır. Zemin kat ahşap hatıllı, çamur harçlı taş-kerpiç kalın duvarlı; üst katlar ardıç hatıllı kerpiç-hı­mış dolgu, kireç sıvalıdır. Ah­şap olarak ardıç, çam ve kavak tercih edilmiş, kerpiç döküm­lerinde kıtık ve saman kullanıl­mış, plan tertibinde yapının asıl ağırlığını taşıyan Selamlık’tan en geride kalan Harem dairesi­ne doğru, bir ötekine destek ve­ren ve eksenleri dikey kesişen bloklar öngörülerek tasman (göçük) sorunu önlenmiştir.

    Yerli konut mimarisinin ögeleri Konaktaki yıkılma ve bozulmalara karşın korunabilmiş mekanlarda alçı tepelikli kavukluk nişleri, alçı yaşmaklı ocaklar, bahçeye bakan kameriye gibi işlevsel ögeler görülür.

    Selamlık pencereleri kasa­banın semtlerine, çevre dağ­lara, kaleye bakış olanağı verir. Harem dairesi Harem avlusu­na ve bahçeye dönüktür. Plan seçiminde konağın farklı dai­relerindeki işlevsellik ve gün­lük yaşam dikkate alınmıştır. Ancak geçen zamanda miras bölüşümleri, onarım ve tadilat nedenleriyle, bütünlük yer yer tahrip olmuştur. Yaşlı torun­ların anılarına göre, Selamlık kapısından girilip sofalardan, ara kapılardan geçilerek Ha­rem cümle kapısından çıkılır­mış (Âyan Mehmed Ağa’nın torunlarından Sabriye Ayanoğ­lu (1885-1982), 1967’de şöy­le diyordu: “Çocukluğumuzda Selamlık’tan girer Harem’den çıkardık ama, uzun sofalardan, aralıklardan, kapılardan geçe­rek, merdiven inerek… Kom­şuya gitmiş gibi olur, oturur, konuşur, oynar, aynı yollardan bize ait bölüme dönerdik”).

    Kaldırım döşeli avludan, muntazam sergi taşları döşen­miş bir ayakçak başından, taç teplikli ahşap merdivenden Di­vanhane’ye çıkılıyordu. Burası avlu cephesi açık geniş bir bal­kon, Divriği evlerine mahsus bir “hayat”, yaz günlerine özel “oda” -toplantı salonu, Selamlık’ı Mabeyn ve Harem daireleri­ne bağlayan methal işlevindey­di. Divriği’deki benzerlerinin en ferah örneklerindendi. Altında, konağa gelenlerin atlarının bağ­landığı at örtmesi ve bahçeye, konağın arka cephesine geçilen bahçe kapısı vardı. Divanhane­den girilen Selamlık sofasındaki kapılar, kış odası, başoda, kah­veocağı-hizmetkar odası, yaz odasına açılıyordu.

    Selamlık başodası veya ağa odası, büyüklük ve işlev-uygun­luk açısından kusursuz, yerel ev mimarisinin korunabilmiş en özenlisidir. İçeride 57 metreka­re ölçüsü veren bu odanın tavan yüksekliği 4.4 metredir. Başo­daya, sofaya bakan bir köşe çalı­ğındaki kapıdan girilir. Oda bü­tünlüğünü bozmayan sığ ve dar bir aşağı seki (pabuçluk) bulu­nur; küçük bir koltuk (servis) kapısı ile kahve ve uşak odasına girilir. Bu kapı bir bakıma tıkız tutulmuş, hizmetçi kapısı işlevi vurgulanmıştır. Aşağı sekide­ki zarif çiçeklik ile yanlarında­ki kavukluk ve çubukluklar ara duvarın sağırlığını giderir. So­kağa ve avluya 1.5 metrelik bin­dirmelerle genişletilmiş başoda, dört yöne bakan 11 sedir ve 7 kafa penceresinden ışık alır. Fe­rah, görkemli, çok etkileyici, gi­rene dış dünyayı unutturan bir atmosferi vardır.

    Özenli bir restorasyon Konağın odalar ve işlikler içeren selamlık zemin katında yüzyıllık ardıç direklerle bindirmelikler takviye edilmiş.

    Günümüzde bu odaya gire­rek sedirlere oturanların algıla­rı kuşkusuz farklıdır. Oysa dün­lerde ziyaret ve iş için gelenler, cümle kapısının önünde, geniş avluda, çıktıkları divanhanede, girdikleri sofada, geniş ve tava­nı yüksek başodada, kendile­rini gözalıcı ama ürpertici bir boşluğa düşmüş hissediyorlar­dı elbette. Bu, Mehmed Ağa’nın otoritesini vurgulamada usta­ların başarısı sayılıyor. Odanın en özenli ögesi, mekanı örten çarh-ı felekli (dekoratif ağırlı­ğı olan dairesel büyük göbek) tavandır. Kafa pencerelerin­den ışık huzmeleriyle oymala­rı derinleşen tavan, yerli ahşap işlemeciliğin seçkin ve özgün bir örneğidir. Duvarlara yarım pergelli alçı devirmelerle bağ­lanan tavanın dekorasyonunda, yalın bordürler arasında sandık motifli bir “su” çerçeve çizer. Sığ çökürtme alana, bir silme ile geçilmiştir. Zemini “selvili” bir “su” kuşatır. Çarh-ı felek, tava­nın uzun kenarlarına teğettir. “Köşe”ler karşılıklı “aynalı ve saksılı”dır. Göbeğin iki yanında­ki dikdörtgen zeminler giydir­me çubuklarla işlenmiştir. Çar­h-ı felekin merkezindeki “orta göbek”, dıştan merkeze doğru 4 kademede basık koni biçiminde somuttur. Yüzeyi “kartal kana­dı” , “kenger yaprağı” denen kla­sik üslup öğeleriyle desenlidir. Çarh-ı felekin dış çerçevesini ince bir “kasnak” dolanır.

    Oda zemini Horasan har­cından kalıba dökülmüş altıgen briketlerle döşelidir. Özgün du­rumuyla cam evi bulunmayan pencereler tahta kepenkliyken, sonradan cam çerçeveler ta­kılmıştır. Alçı tepelikli, takçalı, nişli çiçeklik, bu başodaya özel bir tasarımdır. Mehmed Ağa bu mekanda konuklarını ve ziya­retçilerini kabul ediyor, bayram ve düğün törenlerinin Selam­lık’a mahsus teşrifatı da bu sa­londa yapılıyordu.

    Selamlık kış odası, avluya bakan 4 sedir 3 kafa pencereli kısmen loş bir mekandır. Tepe­liği tavana yükselen kabartma bezemeli ocak yaşmağı muh­teşemdi ama; yıllar sonra soba kurmak için yıkılmıştır! Oda ta­vanı, çiçekli üçgen köşeleri olan “tutmaçlı” bezemelidir.

    Mabeyn başodası alt katı ile birlikte iyi korunmuş olsa da öteki odalar ve alt kattaki bü­yük kış odası haraptır. Harem dairesi tadil edilmiştir. Kargir Harem hamamı yıkılmıştır. Ha­rem-Mabeyn bağlantı sofalar, mutfak, kiler, toyhane-bahçeye bakan “cumbalı köşk” (kameri­ye) tanınmaz durumdadır.

     Halen ilgi bekliyor Kültür Bakanlığı’nın Divriği eski evlerini ve Âyanağa Konağı’nı “korunmaya değer eski eser” kapsamına alması 1989’da; Çekül ile Sivas Valiliği’nin ortak girişimiyle selamlık dairesinin restore edilmesi 2004’teydi. Mabeyn ve Harem daireleri ise hâlen bakımsız ve harap hâlde.

    Konak işlevselken yazın başodada, kışın ocaklı kış oda­sında, akşam-yatsı arası “oda” geleneği yinelenir, çubuk ve kahve içerek söyleşmeye gelen­lere ağanın kahvecisi ve çubuk­çusu bu hizmeti ifa ederlermiş. Avludan gelen at kişnemeleri, açık kepenklerin yaz meltemin­de çıkardığı sesler, avlu arkında sürekli akan suyun şırıltısı, bir taşra kasabasının gece sakinli­ğini bozan doğal seslermiş.Ara­da yükselen “ağa gülüşü” veya gürleyişi, bir taşra otoritesi için doğal olmalı. Orta hizmetine bakan kahya, çubukçu-kahveci ve hizmetçi, aşağı sekide bekle­şirlermiş.

    Mehmed Ağa’nın konakta­ki debdebesi 20 yıla yakındır. Oğullarının 1880’li, 90’lı yıllara kadar sürdürebildikleri oda ge­leneğine tanıklık eden eskiler­den “Selamlık cümle kapısını gündüzleri elinde uzun saplı te­per, gece meşale altında bekle­yen siyah köleleri” ve “kürklü börklü son ağaların binek taşla­rına oturup çubuk keyfi yapma­larını” yıllar önce dinlediğimi anımsıyorum.

    Kültür Bakanlığı’nın Div­riği eski evlerini ve Âyanağa Konağı’nı “korunmaya değer eski eser” kapsamına alması 1989’da; Çekül ile Sivas Valili­ği’nin ortak girişimiyle Selam­lık dairesinin restore edilmesi 2004’tedir. Mabeyn ve Harem daireleri hâlen bakımsız ve ha­raptır.

    ÂYAN-ÂYANLIK

    Fransız Devrimi’nden Osmanlılara yerel otorite meselesi

    Avrupa için 18. yüzyıl, düşünce, özgürlük, demokrasi, hukuk arayışları çağıydı. Dünyayı etkiley­en son vurgusu da 1789 Devrimi olmuştur. Devrim’e gelesiye kimler yaşamış, neler yaşanmıştı? Vol­taire, Rousseau, Montesquieu… Dogmaları, eşitsizlikleri yıkan düşünceler, açılan demokrasi, özgürlük ufukları… Aynı süreç Osmanlı topraklarında da bir ışıldama sağlayabildi denebilir mi? Uykudaki Türkiye’de bu devrimi önceleyen evre ve sonrasındaki süreç farklı.

    Babası İbrahim’den sonra 1648’de 7 yaşında tahta çıkan 4. Mehmed’ten, 2. Mahmud’un oğlu ve 16 yaşında tahta çıkan (1839) Abdülmecid’e kadar 190 yıl boyunca Osmanlı tahtından gelip geçenler; çocukluk, gençlik, ortayaşlılık evrelerini saray tutukevinde geçirmiş, dünyadan bi-haber, öncül-ardıl kardeş-kuzen padişahlardı. Bu dönemdekiler, öncekilerden ve sonrakilerden farklı ama yazgı ortaklıkları olan 10 padişahtır. Fransız Devrimi de öncesi ve sonrasıyla bunların zamanındadır. Osmanlı dünyasın­da da, Avrupa’daki gelişmelere genellikle kapalı kalsa da 1789 sürecinin kimi etkilerden sözedile­bilir. Örneğin 1727’de İstanbul’da matbaanın açılışı erken örnekler­den biridir: Babası Fransa’da elçi olan 28 Çelebizâde Mehmed Said, Paris’te matbaaları incelemiş, İs­tanbul’a dönünce mühtedi İbrahim Müteferrika ile1727’de İstanbul’da matbaa açmışlardır.

    1826’daki Vak’a-i Hayriye’ye değin de Osmanlı yönetiminde de “ıslahat hareketleri” vardır ama bunlar 1789’un sonuçlarına bağlanabilir mi?

    Yaşlı bir padişahın (1. Abdülha­mid) ölümünden sonra “ceditçi” (yenilikçi) genç padişah 3. Selim’in tahta çıkışı, Fransız İhtilali’nden 3 ay öncedir ama yönetsel bir etkiden sözedilemez. Buna karşılık 2. Mahmud’un (1808-1839) tahta çıkınca Rumeli’den, Anadolu’dan “âyan” denilerek derebeylikleri örtülen yerel otoriteleri İstanbul’da toplaması, Devrim esintisi sayı­labilir. Yerel otoritelerin “âyan-ı vilayet, âyan-ı belde” sanlarıyla 2. Mahmud döneminde “sıkışırsan yardımına geliriz” içerikli Sened-i İttifak’ı imzalamaları anlamlıdır. Türkiye’yi çoğulculuğa, yeniliklere götürecek siyasal gelişimlerin başındadır âyanlık. Divriği’de bir konağa ad vermesi de ayrıca anlamlıdır.

    (Âyanlık üzerine 2 önemli çalışma: Yuzo Nagata, Muhsin-zâde Mehmed Paşa ve Âyanlık Müessesesi, Yücel Özkaya, Osmanlı İmparatorluğunda Âyanlık)

    KONUT VE KİMLİK

    ‘Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn’
    (Konutun onuru oturandandır)

    Bugün değil ama dünlerde konutlar kimliklerin birer izdüşümleriydi. Konut sahibinin yaşama bakışını, inancını, toplum­daki konumunu hatta kültür ve meslek durumunu dış görünüşü ve donatısıyla okuturdu. Tüccar evi, okumuş evi, sanatkar evi, rençper evi… Türkiye çapında onca yıkışa, yokedişe karşın, orta ölçekli kentlerde, kasaba ve köylerde bir zamanlar kimlik okutmuş ev örnekleri görülebil­irse de; bunların çoğu, eskidiği ve oturulamaz duruma geldiğinden terkedilmiş, çökmeye yüz tutmuş hatta sahipleri de unutulduğun­dan kimliğini yitirmiştir. Bundan­dır ki Anadolu’nun her köşesinde görülebilen eski mütevazı evlere bile günümüzde uluorta “kon­ak” denip geçiliyor. Örneğin yayınlarla tanıtılmasa Tokat’taki Lâtifoğlu Konağı’na “Tokat’ta eski bir konak”, Sivas’taki özel konuta da “Abdi Ağa (?) Konağı” deyip geçecektik.

    Başka ülkelerde evler, kasırlar, köşkler, şatolar, ilk veya 2., 3., 4., kuşaktan sahiplerinin de ad ve özellikleriyle tanıtılıyor. Bizde de Yılanlı Yalı, Perili Ev, Kavafyan Evi, Hekimbaşı Yalısı, Hadimoğlu Konağı gibi örnekler var. Sahip veya sahiplerin konuta kimlik yapıştırması, bir beldenin kültü­rünü, yaşama bakışını, âlimini, zenginini, yoksulunu, bürokratını, rençberini… mekanlar üzerin­den tanıma olanağı verdiği için önemlidir.

    Eski gelenek ve görenekte ikinci bir okuma, mezartaşlarında­dır. Bu okumalar ziyaretçileri hem bilgilendirir hem duygulandırır. Eski yazılı, örflü, kallavili, fesli mezar şahideleri, birer özgeçmiş kaydı, soy kütüğüdür; mezarlıklar da tarih ve edebiyat antolojisi değerindedir.

  • Efsane olma Gazoz ol çok çalış Busenaz ol

    Japonya-Tokyo’da gerçekleşen Olimpiyat Oyunları’nda ülkemiz 13 madalya kazanarak bir ilke imza attı. Türkiye’nin özellikle kadınlar kategorisinde elde ettiği başarılar, binlerce kız çocuğuna ilham verecek. 1908-2016 arasında kadın sporcuları sadece 5 olimpiyat madalyası alabilen Türkiye, sadece Tokyo’da 5 madalya birden kazandı. Erkekler okçulukta Mete Gazoz, kadınlar boksta Busenaz Sürmeneli altın madalyaya uzandı. Tokyo’ya damga vuran Türk ve diğer ülkelerden sporcular…

    Pandeminin gölgesinde düzenlenen Olimpiyat Oyunları, asla unutul­mayacağa benziyor. Tüm dün­yayı etkileyen salgın hastalık yüzünden 1 yıl ertelenen Tok­yo 2020, sporun birleştirici gücünü göstermesi bakımın­dan da dünya döndükçe hatır­lanacak. Tıpkı 20. yüzyıldaki iki büyük savaştan sonra yapı­lan Antwerp 1920 ve Londra 1948 Londra gibi.

    Önlemler kapsamında se­yircilerin alınmadığı Tokyo 2020’nin nasıl geçeceği merak konusuydu. Açılış töreni pek bir tat bırakmasa da, yarışma­larla birlikte heyecan katlan­dı, arka arkaya rekorlar yağdı. Oldukça başarılı bir olimpiyat geçiren Türkiye, tarihinin en çok madalyasını Japonya’da toplarken, Akdeniz ve Ege’de­ki yangınlarla hüzne boğulan milyonların biraz olsun yüzü güldü. Spor, umuttu!

    Önce bizimkilerle başlaya­lım; sonra dünyaya açılalım…

    Ülkemizde spor alanında şüphesiz bir devim yaşanıyor. Daha önce sadece ekranlar­da izlediğimiz birçok müsaba­kada temsilcilerimiz yarışı­yor. Özellikle de kadınlardaki sıçrama daha net bir şekilde görünüyor. Kız çocuklarının binbir zorlukla spor yaptıkları, yer yer bunu ailelerinden bile saklamak zorunda kaldıkları ülkemizde elde edilen bu dere­celer çok önemli.

    Tokyo 2020, tarihimize al­tın harflerle geçti. Hem ma­dalya rekorumuzu kırdık hem de birçok ilke imza attık. Ja­ponya öncesinde Türkiye, en çok madalyayı Londra’da al­mıştı. 73 yıl önce elde edilen 6 altın, 4 gümüş, 2 de bronzluk tarihî başarıyı, Tokyo’da 2 al­tın, 2 gümüş, 9 bronz ile ileri­ye taşıdık.

    Kadınlar boksunda ilk Olimpiyat altınımızı Türkiye’ye getiren Busenaz Sürmeneli.

    Türkiye’nin kadınlarda el­de ettiği başarılar, binlerce kız çocuğuna ilham verecek gibi duruyor. 1908-2016 arasın­da kadın sporcuları sadece 5 olimpiyat madalyası alabilen Türkiye, sadece Tokyo’da 5 madalya birden kazandı.

    İlk defa olimpiyat sahnesi­ne çıktığımız kadın boksunda da ringleri titrettik. Buse Naz Çakıroğlu 26 Mayıs 1996’da dünyaya Trabzon’da merha­ba demişti. Onun ikinci yaş gününde yine aynı şehirde doğan Busenaz Sürmeneli de aynı yoldan gidecekti. Hayat tesadüfleri sever ya; ülkemize boksta ilk olimpiyat madal­yalarını getiren sporcuların memleketleri, doğum günleri ve isimleri de -farklı yazılıyor ama- aynı.

    “Kadınlar boks yapar mı?” sorusuna gardını hep yüksek tutanlardan Sürmeneli’nin ilk müsabakasından sonra “Bu galibiyet ülkemin kadınlarına ve güzel bir gelecek hayali ku­ran tüm çocuklarına armağan olsun” demesi dikkatlerden kaçmıyordu. Adı bitişik yazı­lan Busenaz altın, ayrı yazı­lan Buse Naz ise gümüş aldı. Ve onların sayesinde, Türkiye için bir kapı açıldı.

    Türkiye’nin altın çocuğu Okçuluğa katkısı nedeniyle yüzme kurslarına giden, basketbol oynayan, resim yapan, piyano çalan 22 yaşındaki Mete Gazoz, altın madalyasıyla.

    Olimpiyat takvimine ilk kez Tokyo’da alınan karatede, tüm yabancıların favori olarak gösterdiği, Dünya ve Avrupa şampiyonu apoletleri de bu­lunan Serap Özçelik Arapoğlu elenirken, Merve Çoban üçün­cü olarak tarihe geçti. Erkek takımından Eray Şamdan gü­müş, Ali Sofuoğlu ve Uğur Ak­taş da bronz alınca, karatenin ata sporu olduğu Japonya’dan daha fazla madalya topladık.

    Tokyo 2020’de ilk madal­yalar ise tekvandodan geldi. Hakan Reçber’le Hatice Kübra İlgün 15 dakika arayla bronz aldılar. Tarihimizin iki ayrı olimpiyatta madalya alan tek kadın sporcusu olan Nur Tatar bu sefer çeyrek finalde kay­betti.

    Cirit atmada Eda Tuğ­suz’un dördüncülüğü, modern pentatlonda da İlke Özyük­sel’in beşinciliği spor yazarları için bile hayaldi. İkisi de ülke­mizi olimpiyatta kendi alanla­rında temsil eden ilklerdi!

    Cimnastikte tarihimizin ilk madalyasını Türkiye’ye getiren Ferhat Arıcan paralel barda.

    İkinci defa sahne aldığı olimpiyatta çeyrek final gören Kadın Voleybol Millî Takımı, olimpiyatları 5. sırada bitir­di. Millî takımdaki başarılar, kulüpler düzeyinde Avrupa’da kaldırılan kupalar… Onların başardıklarını erkekler futbol­da yapsa, her yeri kaplarlardı. Güney Kore’ye 5 set sonunda çeyrek finalde boyun eğen ay-yıldızlılar, maçtan sonra ağlıyordu. Sadece onlar mı; kazanan rakipleri de gözyaş­larına boğuluyordu. Son dörde kalabilirdik. Sayelerinde kaza­nırken de ağlıyoruz, kaybeder­ken de… Şu sıralarda da Avru­pa Voleybol Şampiyonası’nda grup aşamasını 5’te 5 yapa­rak namağlup lider tamamla­yan sporcularımız şüphesiz bu ülkenin en iyi takımı; varol­sunlar! (Takımın sembolleşen kaptanı Eda Erdem Dündar’ın voleybol sonrası kariyeri me­rak ediliyor. Onun gerek ulusal gerek uluslararası alanda ya­pacağı daha çok şey var sanki. Sizce de kaptan Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne yakış­maz mı?)

    Ata sporumuz güreşte ol­dukça başarısızdık, daha çok madalya almalıydık. Rıza Ka­yaalp’le Taha Akgül’ün bronzu şaşırtıcı olmasa da, Yasemin Adar, olimpiyatta madalya alan ilk kadın sporcumuz ola­rak tarihe geçti.

    Daha önce hiç madalya alamadığımız okçulukta ya­şadığımız heyecan ise yıllar­ca anlatılacak. Başta karışık çiftler müsabakalarında Ya­semin Ecem Anagöz ve Mete Gazoz’dan oluşan takımımız, madalyanın ucundan döndü. Genç sporcularımız üçüncü­lük için karşılaştıkları Meksi­kalı rakiplerine boyun eğdi.

    Spordaki kadın devrimi İkinci defa sahne aldığı olimpiyatta çeyrek final gören Kadın Voleybol Millî Takımı, Türkiye’yi yasa boğan haberlere rağmen yüzümüzü güldürdü (üstte). Kadınlar 100 metrede Jamaikalı Elaine Thompson Herah 10.61’le tarihin en iyi ikinci derecesine imza attı (altta).

    Metin Gazoz: Başarı ancak çalışmayla…

    Rio 2016’da da yarışan ikili, Japonya’daki ikinci deneyim­lerinde daha da ileri gitti. Ya­semin 9. sırayı alırken, Mete altına ulaştı. Eski millî okçu Metin Gazoz’la İstanbul Ok­çuluk Kulübü başkanı Me­ral Gazoz’un çocuğu olarak 1999’da dünyaya gelen spor­cunun başarısı asla tesadüf değildi. Omuz gelişimi için 8 yaşına kadar yüzme kursları­na giden, koordinasyon katkısı için basketbol oynayan, görme ve dikkat yeteneğini geliştir­mek için resim kursuna gi­den, göz ve el koordinasyonu için piyano eğitimi alan proje çocuk, 22’sinde olimpiyatta zirveye çıktı. 2008 Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye’yi tem­sil eden antrenörü Göktuğ Er­gin’in Çin’de taktığı şapkayla yarışmalarına çıkan Mete’nin önünde daha uzun bir kari­yer var.

    Atletizmde de bir Röne­sans yaşadık. 3 adım atlamada Necati Er, 73 yıl sonra fina­le kaldı. Londra 1948’de bronz madalya kazanan Ruhi Sa­rıalp’in o başarısından geriye kalan birkaç saniyelik görün­tüler gözleri dolduradursun, Necati’nin olimpiyat altıncılı­ğı müthiş bir sonuç. Sırıkla at­lamada Ersu Şaşma tarihimiz­deki ilk finali gördü. Antrenö­rünü kısa bir süre önce yitiren 21 yaşındaki atlet, Japonya’da 10. oldu. Daha önünde yıllar var. 10 metre havalı tüfekte 4. olan Ömer Akgün’le yelken­de madalya mücadelesine ka­lan ilk sporcumuz olan Alican Kaynar’ın 8.liği, yine bizim alışık olmadığımız neticelerdi.

    Olimpiyat serüvenimizin başladığı jimnastikte 4 spor­cumuz finale kalarak oyunlara imzalarını atıyordu. Onlardan Ferhat Arıcan paralel barda 3. olarak bir hayali gerçekleşti­riyordu. Atlama masasında ilk hakkında muazzam bir atlayı­şa imza atıp herkesten yüksek bir puan alan Adem Asil ikinci hakkında düşmese, madalya­ya rahat bir şekilde ulaşacak­tı. Halkadaki büyük umudu­muz İbrahim Çolak ise maa­lesef Japonya’da beşincilikte kaldı. Bir döneme damgasını vuran ancak biraz da ilgisizlik nedeniyle sporu erken yaşta bırakan Suat Çelen’in Jimnas­tik Federasyonu’nun başkanı olmasından sonra yaşananlar, art arda büyük şampiyonalar­da kazanılan madalyalar he­pimizi heyecanlandırıyor. De­mek ki oluyor!

    Norveç’in ‘Bay Çığlık’ı Norveçli Karsten Warholm’un 400 metre engellide kendisine ait dünya rekorunu 46.70’ten 45.94’e çektiğinde attığı çığlık, Olimpiyat’ın unutulmazları arasına girdi.

    Ve dünya…

    Tokyo Olimpiyat Oyunları’nın en önemli hadisesi, şüphesiz atletizmde hem erkekler hem de kadınlarda dünya rekoru­nun kırıldığı 400 metre engelli müsabakalarıydı. Millî atleti­miz Yasmani Copello Esco­bar’ın en iyi derecesini egale edip 6. olduğu tarihî yarışta Norveçli Karsten Warholm kendisine ait dünya rekoru­nu 46.70’ten 45.94’e çekti. İkinci sıradaki Amerikalı Rai Benjamin 46.17 saniyeyle gü­müşte kalırken, eski dünya rekorundan daha iyi bir de­receye imza attı. Aynı ülke­nin vatandaşı olduğu Edvard Munch’un başyapıtı “Çığlık” tablosundan dolayı yıllardır “Bay Çığlık” olarak da anılan Warholm’ün bitiş çizgisinde yaşadığı şaşkınlık, şüphesiz Tokyo 2020’nin en unutulmaz karelerinden biri olarak dünya döndükçe hatırlanacak.

    Erkeklerden 1 gün sonra kadınlar 400 metre engelli­de Amerikalı Sydney McLau­ghlin, 51.46’yla kendisine ait dünya rekorunu kırdı. Başarılı sporcunun vatandaşı Dalilah Muhammed ve genç Hollan­dalı Femke Bol’la rekabeti 2 yılda dünya rekorunun 7 defa kırılmasını sağladı.

    5 yıl önce Rio’da gümü­şe uzanan Yulimar Rojas, ka­dınlar üç adım atlamada 15.67 metreyle dünya rekorunu kır­dı; Venezuela’dan Inna Kra­vets’in 1995’ten kalan dünya rekorunu 17 santimetre geliş­tirdiği müsabakada âdeta ken­disiyle yarıştı.

    Kadınlar 100 metrede Ja­maika tüm madalyaları toplar­ken, Elaine Thompson Herah 10.61’le tarihin en iyi ikin­ci derecesine imza attı. Aynı atlet 200 metrede de zafere ulaşarak Rio’dan sonra Tok­yo’da da “100-200 dublesi”ni yapmayı başardı (Kadınlarda tek olsa da erkeklerde ondan daha iyisi olduğunu söylemeli: Efsanevi sprinter Usain Bolt 2008, 2012 ve 2016’da “100- 200 dublesi”ne imza attı).

    Çekiç atmada Anita Wło­darczyk, olimpiyat tarihinde bireysel bir branşta üstüste 3 altın kazanan ilk kadın oldu. Yeri gelmişken hatırlatma­lı: Amerikalı Al Oerter disk atmada, Carl Lewis de uzun atlamada 4 olimpiyat altını al­mıştı.

    Sifan Hassan 5 ve 10 bin metrede altın, 1500 metrede bronz alarak tarihe geçti. Eti­yopya’da doğan ve 15 yaşın­da mülteci olarak ayak bastığı Hollanda’da sonradan vatan­daş olan kadın atlet, akıllara vatandaşı Fanny Blankers-Ko­en’i getiriyordu; 1948’de Olim­piyat arenasına çıktığında, 30 yaşında evli iki çocuk annesi bir kadın olan sprinter, olim­piyata damgasını vurmuş, 4 al­tın almıştı. 2. Dünya Savaşı ol­masa, kimbilir madalya sayısı kaç olacaktı…

    Çocukluk hayali Olimpiyat tarihinde bireysel bir branşta üstüste 3 altın kazanan ilk kadın, Polonyalı çekiç atmacı Anita Wlodarczyk (üstte).

    ABD adına yarışan Ally­son Felix, madalya sayısını 11’e çıkararak ülke tarihinin en başarılı olimpik atleti ol­du. Tokyo öncesinde sponso­ru Nike firmasıyla yaşadıkla­rı, kadın sporcuların göğüsle­dikleri başka sorunları gözler önüne seriyordu. 2018’de anne olan Felix’e teklif edilen yeni sözleşmede yüzde 70 indiri­me gidilmiş, ayrıca başarı şartı konmuştu. Tarihin en başarılı kadın sporcularından biri olan Felix’in kendisine dayatılmaya çalışılan bu şartları medyaya taşıması üstüne ipler kopuyor­du. O günden beri anne spor­cuların hakları için de müca­dele eden bir aktivist olan 35 yaşındaki sprinter, Japonya’da vatandaşı Carl Lewis’i geride bırakırken ayrıca Paavo Nur­mi’ye yaklaşıyordu. Olimpi­yat tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı atleti olan “Uçan Fin” lakaplı unutulmaz sporcunun kazandığı 12 madalya, bakalım bir gün geçilecek mi?

    Erkeklerde 100 metre yarı­şını İtalya adına yarışan Mar­cell Jacobs kazanırken, ona bi­tiş çizgisinde sarılan vatan­daşı Gianmarco Tamberi’ydi. Onun birkaç dakika önce taç­landığı yüksek atlama yarışı, Tokyo 2020’nin en güzel öykü­lerinden biriydi. 2.37 atlayan Tamberi ve Katarlı Mutaz Es­sa Barshim, 2.39’u geçemedi­ler. Kurallara göre ya atlama­ya devam edeceklerdi ya da ya altını paylaşacaklardı. Yanları­na yaklaşan hakeme “ikimizde altın madalya alabilir miyiz?” diye sordular. Bunun müm­kün olduğunu duyduklarında birbirlerine sarıldılar! Birbir­lerini gençler şampiyonala­rından beri tanıyan iki atlet, yıllar sonra tekrar müthiş bir dostluk sergileyerek herkesi duygulandırdılar. Bambaşka kültürlerden gelen, farklı din­lere inanan, apayrı karakterle sahip bu iki sporcu, olimpiyat ruhunun ne olduğunu canlı yayında ispatladılar. Bu film­lere konu olabilecek hikayeyi en yakından takip eden hake­min ismini ne biliyor musu­nuz? Can Korkmazoğlu!

    Okyanusya rekorunu kırıp Avustralya’ya yüksek atlamada gümüş madalya kazandıran Nicola McDermott, 9 yaşındayken en büyük hayalinin Olimpiyat’a gitmek olduğunu yazmış (altta).

    Olimpiyat tarihinin en ba­şarılı sporcusu olan Michael Phelps’in emekliye ayrılma­sından sonra yüzme yarışları­nın nasıl geçeceği merak ko­nusuydu. Onun veliahtı Caleb Dressel, 2 dünya, 2 de olimpi­yat rekoruyla 5 altına ulaştı. Vatandaşı Katie Ledecky, 2012 ve 2016’dan sonra Japonya’da da 800 metrede birinci olur­ken, toplamda olimpiyat altını sayısını 7’ye yükseltti.

    Havuzda ABD’nin eski he­gemonyasından eser yoktu. Yine de onlar 11, Avustralya 9 altın aldı. Avustralyalıların yüzmede kazandığı 20 olim­piyat madalyasının (9 altın, 3 gümüş, 8 bronz) üçte birini tek başına alan Emma McKe­on tarihe geçti. McKeon ay­nı zamanda tek olimpiyatta 7 madalya (dört altın, üç bronz) alan ikinci kadın olarak tarihe geçti. Ondan önce bunu sadece 1952’de Sovyet jimnastikçi Ma­ria Gorokhovskaya başarmıştı.

    Tunuslu Ahmed Hafna­oui’nin 400 metrede altına kulaç atması, şüphesiz Tok­yo 2020’nin en büyük sürp­rizlerinden biriydi. Henüz 18 yaşındaki sporcu, olimpiyat tarihinde en kötü kulvarda ya­rışıp kazanan üçüncü yüzücü oldu. Finale zar zor kalan ve sonunda altını alan sporcunun kariyerinin devamı merakla bekleniyor.

    Yarı finalde Rıza Kayaalp’i deviren Mijain Lopez Nunez, dört olimpiyatta taçlanan ilk erkek güreşçi olarak adını al­tın harflerle tarihe kazıdı. 38 yaşındaki Kübalı sporcu, böy­lece Japonların 13 yıl maç kaybetmeyen, 4 olimpiyat al­tınlı efsanevi kadın güreşçi­si Kaori Icho’yu yakaladı. Yeri gelmişken hatırlatalım: İsveçli Carl Westergren ve birçokla­rına göre tarihin en iyisi olan Rus Alexander Karelin’in üç olimpiyat altını bulunuyor.

    Ülkedeki sistematik dopin­gin devlet eliyle düzenlenmesi yüzünden, Rusya’nın oimpi­yatlara bayraksız, marşsız ve kendi adını kullanamadan ka­tılması dikkati çekiciydi. Rus Olimpiyat Komitesi’nin altına ulaşan 20 sporcusu için millî marş yerine Çaykovski’nin 1. Piyano Konçertosu’ndan bir bölüm çalınması, Tokyo 2020’nin unutulmazıydı.

    Tokyo Olimpiyatı’ndan tarihe kalanlar, unutulmayacaklar…

    34 bin nüfuslu San Marino, olimpiyat tarihinde madalya kazanan en küçük ülke oldu.

    • 64 bin kişilik Bermuda, altın alan en az nüfuslu

    ülke oldu.

    • Pist bisikletinin harika çifti Jason ve Laura Kenny, ma­dalyaları Japonya’da da toplamaya devam etti. Karı-ko­canın 12’si altın, toplam 15 madalyası var.

    • Kaykay’da altın madalya kazanan 13 yaşındaki Japon Momiji Nishiya, olimpiyat tarihinde bunu başaran en genç sporcu oldu. Müsabakada kürsünün yaş ortalaması 14 yaş 191 gündü!

    Tokyo 2020’yi bir gümüş, bir de bronzla kapatan Avust­ralyalı binici Andrew Hoy 62 yaşında (1920’de Oscar Swahn madalya aldığında, neredeyse 73 yaşındaydı).

    • Tokyo 2020’de en yaşlı sporcusu binici Mary Hanna 66, en genci Suriyeli masa tenisçisi Hend Zaza 12 yaşındaydı.

    9. defa olimpiyatta sahne alan Gürcü atıcı Nino Saluk­vadze, bunu başaran ilk kadın oldu (Kanadalı binici Ian Millar 10 olimpiyata katılmıştı).

    • Judo’da Japon Hifumi ve Uta Abe, bireysel bir sporda aynı gün altın madalya kazanan ilk kardeşler olarak tarihe geçti.

    Okyanusya rekoru kırıp Avustralya’ya yüksek atla­mada gümüş madalya kazandıran Nicola McDermott, 9 yaşındayken en büyük hayalinin olimpiyatlara gitmek olduğunu yazmıştı. 2005’ten kalan günlüğünün o sayfası, yarışma günü defalarca sosyal medyada paylaşıldı.

    • 1500 metrede Norveç’e altın kazandıran Jacob Ingebrit­sen’in yaşadığı 76 bin nüfuslu Sandnes kentinde, idmanları­nı yaptığı atletizm pistinde toplanan 800 kişinin kahraman­larının yarışını izlemesi unutulmazdı.

    Beşinci defa olimpiyatta sahne alan basketbol efsane­leri İspanyol Pau Gasol ve Arjantinli Luis Scola madalya alamadı. 41 yaşındaki oyunculardan Gasol olimpiyat tarihinin en skorer üçüncü, Scola ise dördüncü basket­bolcusu durumunda.

    • Boksta Britanya’ya altın madalya getiren Lauren Price, aynı zamanda taksi şoförlüğü yapıyor. Price, Galler Millî Takım formasını 52 defa giymiş eski bir futbolcu…

    Tokyo’ya donmuş balık dolu kargo uçağı ile gelen Fiji erkek ragbi takımı, yedili ragbi’de üstüste ikinci defa şampiyon oldu. Bu iki altın, Fiji’nin olimpiyat tarihindeki tek madalyaları!

    • Güreşte bronz madalya kazanan Artur Naifonov, 2004’te 330 kişinin hayatını kaybettiği Beslan Katliamı’ndan kurtu­lan öğrencilerden biriydi.

    Cinsel istismarla suçlanan ve ABD eskrim takımından uzaklaştırılan Alen Hadzic’in mahkeme kararıyla olimpi­yata katılması üzerine, takım arkadaşları pembe maske takarak kendisini protesto etti.

  • Afganistan’da ‘TALEBE’ yeniden iktidar

    Afganistan’da ‘TALEBE’ yeniden iktidar

    1996-2001 arası Afganistan’da idareyi ele alan Taliban, o dönem savaş ağalarının kapışmasından ve ölümlerden yaka silken halkın desteğini sağlamıştı. 11 Eylül ve ABD’nin müdahalesinden sonra 20 yıl boyunca 2.2 trilyon Dolar akıtılan ülkede hem paralar yine şirketlere gitti hem de 100 binin üzerinde insan öldürüldü. Küresel eroin piyasasının % 90’ının kaynağı olan ülkede kaotik gibi gözüken tarihî yapı taşları…

    Afganistan’ın dünü ve bu­günü üzerine önemli bir kitabın (Taliban-2021) yazarı Ahmed Raşid, konu hak­kında en bilgili kişi olarak gös­terdiği Rubin Barnett’ın sözleri­ni aktarır: “Afganistan yalnızca Afganların değil, bütün dünya­nın aynasıdır”. Benzer bir bi­çimde ünlü Hintli şair Mu­hammed İkbal, Afganistan için “Asya’nın kalbi” demekte, Lord Curzon ise biraz daha rekabe­te bindirmekte: “Asya’nın horoz dövüşü alanı”.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Taliban’dan kaçanlar Taliban “değiştiğini” iddia etse de Afganistan’ın başkenti Kabil’i ele geçirmelerinin ardından, binlerce Afgan ülkeyi ne pahasına olursa olsun terk etme umuduyla Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’na koştu.

    Haritaya bakıldığında kom­şu ülkelerin gerilimini anlamak mümkün olsa da, Türkiye, Suu­di Arabistan gibi “dış güçler”in ilgisi de hiç eksik olmamıştır bu ülkeden. “Bizim oralarda ne işi­miz vardı?” diye sormadan “Afganların burada ne işi var?” diye sormak inandırıcı değil.

    20. yüzyılda Afganistan ta­rihini hızlandıran hadise, SSC­B’nin Afganistan’ı işgaliydi (1979). O güne kadar toplumsal formasyon açısından pek zen­gin olmayan ülkede muhafaza­karlık yaygın olsa da cihatçılık güçlü bir eğilim değildi. İşgal bir anda ülkeyi Soğuk Savaş’ın alanı haline getirdiğinde, ABD nezaretinde müttefikleri ülkeye çullandılar. Bu tarihten itibaren Afganistan’da, Sovyet desteksiz Necibullah rejimi (89-92), onun asılmasıyla sonuçlanan içsavaş­tan sonra mücahitlerin, savaş ağalarının kapıştığı dönem (92- 96), Taliban’ın başa geçtiği yıl­lar (96-2001) ve ABD’nin NATO güçleriyle son dönemi (2001- 2021) geldi.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar

    Taliban aslında Sovyet işga­line karşı mücadele içinde şe­killenmemişti. Bu mücadeleyle ilişkisiz, sonraki dönemde savaş ağalarının kapışmasından hal­kın yaka silkmesi, geleneksel aşiret reisliğinin ortadan kalk­ması gibi bir dizi koşul altında eski Paştun liderliğinin kalın­tılarının temizlenerek Paştun milliyetçiliğinin yeniden can­landırılmasını temsil edecekti.

    1992’de rejimin düşmesiy­le toprak ağalarının önderli­ğindeki çeşitli mücahit grupla­rı arasında bir içsavaş süregit­ti. Kabil’i ele geçirme hedefiyle, mücahit örgütleri Afganistan’ı yıkıma uğrattılar. Kadınlar, ço­cuklar, sade insanlar bu yıkın­tının altında kaldı. Bu içsavaşta Ahmet Şah Mesud’un yönettiği Kuzey İttifakı, Tacik etnik kö­kenliydi; Hindistan ve Türkiye tarafından destekleniyordu. Şah Mesud 1997’de Taliban tarafın­dan öldürüldü. Şu sıralar siyaset sahnesine yeniden girmeye çalı­şan zamanın Hizbi İslâmi lideri Gulbeddin Hikmetyar ise Pakis­tan tarafından destekleniyordu. Pakistan, Hikmetyar’ın bu işi beceremeyeceğini gördüğünde Taliban’a oynadı. Bu her iki hi­zip de radikal İslâmcı, maçist ve acımasızdı. Eklemek gerekir ki, Taliban ortaya çıkmadan da bu iki hizip kadınları baştacı etmi­yordu; onlar da şeriata uygun bir şekilde kadınları insanlıkdışı bir konuma mahkum etmişti.

    1994’te Pakistan’da medre­selerde örgütlenen ve adını bu­rada alan Taliban, Pakistan gizli servisinin desteği ve ABD’nin mali katkısı ile öne çıktı; 1996’da Kabil’i ele geçirerek karanlık bir rejim kurdu. Usame Bin Ladin için de emin bir üs sundu. Ta­liban dönemi birçok Afgan için “mücahit dönemi”nin hoyratlı­ğına göre, “daha az” kötüydü.

    ABD, Taliban’ın ülkede is­tikrarı sağlamasını bekliyordu. Hatta 125 milyon Dolarla Tali­ban’ın elde ettiği en büyük ya­bancı yardımını sağladı. Clinton yönetimi Suudi Arabistan’la bir­likte İran’ı kontrol etmek için, Şiiliğe son derece düşman Ta­liban’ın iktidara gelişini uygun bulmuştu! Rusya ve Orta Asya cumhuriyetlerindeki gelişmeler de bu nesnel koşulların bir par­çasıydı. Mücahit çeteleri arasın­daki yoğun, kanlı çatışmalardan usanmış insanlar da (etnik kö­kenlerine göre değişkenlik gös­terse de) medeni haklardan fe­ragate neden olsa da Taliban’ın gelişini kerhen kabullendi.

    Sözde anti-emperyalizm adına Taliban’ı kutlayanların hatırlaması gereken bir husus da, Taliban başa geçtiğinde onu tanıyan ülkelerin örneğin Küba, Çin, Vietnam ve hatta İran değil; Pakistan, Türkmenistan, Suudi Krallığı ve Birleşik Arap Emir­likleri olduğudur.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Sokaklarda devriye gezen silahlı örgüt üyeleri zaman zaman halkın üzerine ateş açmaktan da çekinmiyor.

    11 Eylül, Afganistan’ın kade­rini derinden etkiledi. “Teröriz­me karşı savaş” başlığı altında yeni bir Haçlı seferi ilan edilip Afganistan işgal edildi. Ameri­kan işgali sivillerin ölümünün yanısıra büyük kentlere akını ve ülke dışına göçü de tetikle­di. ABD işgalle birlikte Taliban’a karşı mücahit döneminin savaş ağalarını silahlandırdı ve kendi­sine tâbi kıldı. Hikmetyar’ın bir dönem başkan adayı olması da başka türlü açıklanamaz.

    1992’de Tarihin Sonu‘nu ya­yımlayan araştırmacı Francis Fukuyama; 1980’lerde Afganistan’ın Sovyet işgali sırasında Başkan Ronald Reagan’ın yö­netimine katılmış ve Rusların kanını akıtmak için “son Afgan ölünceye kadar savaşa devam” demişti. Birleşmiş Milletler’in, Sovyetler’in barışçıl bir şekilde geri çekilmesi çabaları ABD ta­rafından sürekli engelledi.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Zafer kutlaması Taliban savaşçıları ve yetkilileri, 27 Ağustos 2021 Cuma günü Afganistan’ın güneybatısındaki Helmand eyaletinin başkenti Laşkar Gah’da zaferlerini kutlamak için bir toplantıya katıldılar.

    ABD için Soğuk Savaş sona ermişti ve Afganistan’ın artık önceliği kalmamıştı. Tabii daha sonra Amerikan işgalini meşru­laştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi de çabuk unu­tuldu. O dönem ABD dış politi­kasını şekillendiren simaların önde gelenlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle ba­kılamayacağını önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi ol­duğunu” belirtmişti.

    Sovyet işgalini mazur gös­termenin bahanesi olamaz. An­cak ABD ve müttefiki Pakis­tan’ın finansmanıyla ülkenin parçalı etnik ve mezhepsel yapı­sında, çoğunluk Paştunlar ara­sında o günün tabiriyle “radikal İslâmcılığın” peydahlanmasına çalışıldı.

    11 Eylül 2001’den başlaya­rak kadınları Taliban’ın boyun­duruğundan kurtarma bahane­si altında ABD esas olarak Orta Asya, Çin ve Rusya’ya yönelik emperyal stratejisi doğrultu­sunda Afganistan’ı işgal etti. Ka­ranlık bir güç olan Taliban’a da böylece işgale karşı mücadele eden “özgürlük savaşçısı” payesi kazandırdı.

    Paradoksal olan, Sovyet iş­galinden sonra Gorbaçov döne­mindeki geri çekilişten itibaren Rusya’nın o güne kadar destek­lemiş olduğu rejim 3 yıl dayan­dığı halde; ABD’nin 20 yıldır oturtmaya çalıştığı rejimin, da­ha çekilmesini tamamlayama­dan göçmesidir.

    Afganistan beklenmedik bir hızla Taliban’ın eline düşünce, Samuel P. Huntington’ın “me­deniyetler savaşı” kuramının şuursuz izleyicileri, “barbar ül­keler”in asla “medenilerin” sa­fına ulaşamayacağının bir defa daha kanıtlandığını iddia edebi­lir. Bu sömürgeci anlatım, ABD ve onun müttefiklerinin (ulus­lararası koalisyon) yürüttüğü emperyalist savaşları haklı çı­karmanın pespaye bir bahanesi. Dünyanın en büyük gücünün 20 yılda yapamadığını kendi inşa ettiği Afgan ordusundan bekle­mesi; bu ordunun yabancı bir gücün paralı askeri olması hase­biyle halk nezdinde gayrimeşru olduğunu görmemesi inandırı­cı değil. Herhangi ideolojik ve moral motivasyonu olmayan bir ordunun savaşmasını beklemek safdillik olur.

    Halkın küçük bir kesimi ha­riç işgal, genel olarak toplumda­ki eşitsizliği daha da derinleş­tirmiştir. Nüfusun üçte ikisinin günde birkaç dolara mahkum olduğu bir ülkeden sözediyoruz. İnsani kayıplar açısından da ön­ceki dönemleri aratmayacak bir yıkım sözkonusu. Nisan 2021’e kadar 20 yılda 47 bin sivil (dü­ğünlerde, cenaze törenlerinde “sehven” katledilenler başta ol­mak üzere) ve 66 bin asker öl­müş. Güvenlik güçlerinin öldür­düğü isyancı sayısı 42 bin. 2.500 Amerikan askeri hayatını kay­betmiş. 3 milyon insan ülkeden kaçmak zorunda kalmış. 4 mil­yon insan yer değiştirmiş.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Savaşın görünmeyenleri Fotoğrafçı Canan Aşık’ın 2000 yılında Kabil’de çektiği fotoğraflar, savaşın en azı konuşulan yüzünü; sakat bıraktığı, sakatladığı, açlığa ve yoksulluğa mahkum ettiği insanları gösteriyordu (üstte ve altta).
    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar

    ABD’nin 20 yıllık süre içeri­sinde ülkeye akıttığı para 2 tril­yon 226 milyar Dolar! Savun­ma Bakanlığı’nın 2020 raporu­na göre ise savaş harcamalarına 815.7 milyar Dolar sarfedildi. Bu para Afgan halkına eşit bir şekil­de dağıtılsaydı kişi başına 7 bin dolar düşerdi! Ancak harcanan paranın %90’ının silah satışı, maaşlar vb. olarak ABD’ye geri döndüğü de atlanmamalı. So­nuçta Taliban 1996’da yıkılmış bir Afganistan’ı eline geçirmiş­ken, şimdi ABD’nin Afgan ordu­suna verdiği her türlü teçhizata ve işgalden önce hayal edemeye­ceği maddi imkanlara sahip.

    Afgan kalkınmasının başa­rısızlığı genellikle yolsuzlukla­ra bağlanır. Afganistan yolsuz­lukta dünyanın önde gelen ül­keleri arasında yer alsa da, bu başarısızlığın temelindeki da­ha derin-köklü neden, seçilen kalkınma modeli. Afganistan’ın inşaındaki model, devletten zi­yade SKT’lara dayanıyordu. Bu modelin Afganistan’da herhan­gi bir temeli olmaması, ülkenin STK neoliberalizminin bir labo­ratuvarına dönüşmesine neden oldu. Buna gösterilen mazeret de kamu kurumlarının yolsuz­lukla malul olduğu, dolayısıyla girişimlerin etkisiz kaldığı merkezindeydi. 2010’a kadar eği­lim tamamıyla bu yönde iken, STK’ların Afgan politikacıların­dan kat be kat fazla yolsuzluğa bulaştığı anlaşılınca, dış yardım­ların yönü devlet lehine değiş­meye başladı.

    Ancak yolsuzluk ve sorum­suzluk sadece STK’larla sınırlı değildi. Örneğin herbirinin % 5-10 arpalık aldığı 5 taşerondan geçen projelerde de inanılmaz bir israf sözkonusuydu. Devlet bu yardımların planlanmasına ve genel olarak hayata geçiril­mesine katılmadığı için, bazı sektörler devasa yardımlar alır­ken diğerleri bundan mahrum kalmaktaydı.

    Yardımın militarizasyonu da önemli bir etmendi. Yardım­ların % 50’si güvenlik kesimine gitmekte. Ayrıca ihtiyaçlardan ziyade, yardımların ABD’nin bir halk desteği kazanması için önemli gördüğü alanlara kay­dırılması, projeler arasında bir hiyerarşi oluşturma noktasına varmakta.

    Askerî işleri yapan yükleni­ciler aslan payını alırken, bölge aynı zamanda eroin ticaretin­de de önemli bir merkez olma­yı sürdürdü. Bir dönem Pakis­tan’ın millî gelirinin 3’te 1’ini oluşturan eroin ticaretine ben­zer bir biçimde bir narko-elit oluştu. Batılı güçlerin dayandığı savaş beylerinin önemli bir kıs­mı bu yoldan servet edindiler. Raşit Dostum’un Taliban tara­fından ele geçirilen malikanesi herhalde piyangodan çıkmamış­tı. ABD işgalinin önemli bir so­nucu, afyon üretiminin artışıy­dı. Küresel eroin piyasasının % 90’ı Afganistan üzerinden gider­ken, buradan elde edilen para­nın çok cüzi bir kısmı “üretici”­nin eline geçiyor, paranın büyük kısmı eroini dünya pazarına süren “yabancı güçler”e kalıyor. Zaten işgaller de kalkınma ama­cıyla yapılmaz.

    Taliban’ın Kabil’i ele geçir­mesiyle tartışmalar yeniden alevlendi. Ahmed Raşid’in Ta­liban kitabındaki hikaye devam mı ediyordu, yoksa aradan geçen 20 yıldan sonra Taliban kendi geleneği içinde bir değişim ge­çirmiş miydi? Hemen belirtmek gerekir ki bu defa Taliban önce­ki gibi bir takım mücahit grupla­rının çatışmalarından yararla­narak Kabil’e gelmedi. ABD ile 2018’den, yani Trump dönemin­den başlayarak Doha’da bir dizi görüşmede zaman kazanarak; bu arada dikkatlerden kaçan bir şekilde yerel güçlerle de müza­kere yürüterek bir strateji geliş­tirdiler. Biden, Trump’ın başlat­tığı barış görüşmelerini onayla­dı. ABD, işgalin başarısızlığının farkındaydı.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Kadınların tek çaresi direnmek Amerikan işgalini meşrulaştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi, savaş sonrasında çok hızlı unutuldu. ABD dış politikasının etkili isimlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle bakılamayacağını, önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi olduğunu” söylemişti.

    Afgan toplumu klan, kabi­le, mezhep, coğrafi olarak çok parçalı, kaotik gibi gözükse de, geleneksel olarak insanlar belli bir yapı içinde. Yani bir yanda kötücül radikal İslâmcılar, şeriatçılar; öbür yanda da sürekli acı çeken yoksul bir halk sözko­nusu değil. Her zaman ideolojik belirlemelere sığmayan, farklı ittifakların kurulabildiği yani oyunun kurallarının “kendine göre” olduğu bir toplumdan sö­zediyoruz.

    Olivier Roy’un da belirttiği üzere, Taliban zorlu savaşta si­yasal olarak bir değişim geçir­di. Ancak yönetim kademesi 20 yıl öncesinin hemen hemen ay­nısı. Demokrasinin ülkede ze­min bulamadığı, şeriat uygula­nacağına dair sözler ve yoksul bir ülkede uluslararası ilişkile­ri düzeltmeden bir tecrit orta­mında varolmanın imkansızlığı ile birlikte okumak gerekir bu “değişim”i.

    Taliban ayakta kalmak için uluslararası planda ilişkileri­ni olağanlaştırmaya yönelmiş durumda. Çin ile Kabil’in ele geçirilmesinden önce görüşme­ler oldu ve Çin’deki Uygurlar meselesini kaşımama karşılığı ekonomik sözler alındı. ABD’nin de üst kademede görüşmeleri sürdürdüğü bilinmekte. Rusya, Orta Asya sınırını güvenceye almak istemekte ve Taliban da bunu sağlayabilir. Unutmamak gerekir ki 2018’den bu yana sür­dürülen görüşmelerde öne çıkan maddeler arasında Taliban’ın kabul ettiği en önemli husus, topraklarında başka türden “te­rörist” örgütlenmelere izin ver­meyecekleridir.

    Sayıları 80 bin dolayında ol­duğu söylenen Taliban güçle­ri, ne köylerine ne medreselere dönecekler. İktidarın çeşitli ka­demelerinde yer alarak (bürok­rat, işadamı) dünya nimetleri ile kucaklaşacaklar. Yoksul ülkenin bu yeni efendileri, devasa sorun­ların altından kalkma kapasi­tesine sahip değil. 33 milyon­luk nüfusun ortalama yaşı 18. Genç Afganların işgalin izlerini silmeleri zaman alabilir; ancak Afgan kadınların karşı karşıya kaldıkları felaket karşısında di­renmekten başka çareleri yok. Dış güçlere bel bağlamadan Ta­liban’a karşı mücadele vermek kolay olmasa da, bu 40 yıllık ağır yıkımdan sonra insan hakları ve demokrasiyi sosyal haklarla be­zeyecek bir alternatif, dünyanın herhangi bir ülkesinde olduğu gibi Afganistan’da da belirebilir.

  • Siyasi olmayan tarihin peşinde

    Timothy Brook’un Dertli İmparatorluk adlı kitabı, Çin’deki Moğollar (Yuan) ve Ming sülalelerini incelerken, “ejderha” hikayeleriyle başlar. Yazar yollar, kanallar, ticari ilişkiler, nüfusun odak noktaları, aile bağları, sanat alanlarında iz sürer. Devlet idaresi, siyasi tarih ve dış ilişkiler odaklı, toplumu önplana almayan bir tarih anlayışı yerine; halk edebiyatı, mezartaşları gibi malzemeler kullanarak bize farklı bir resim çizer.

    Son yıllarda iklim değişikliği önem kazandı. Her gün dünyanın bir tarafında seller, di­ğer tarafında kuraklık ve yangınlar günde­mimizi oluşturmaya başladı. Bu yıl Türkiye de bunlardan nasibini aldı. Uzmanlar bu konularda ciddi çalışmalar yürütüyor. Öte yandan yaşadığı­mız olaylar bilimsel çalışmalardaki bakışaçımıza da yansıyor. Tarih araştırmalarında da iklim deği­şiklikleri araştırma yöntemleri arasına girdi. Hatırlanaca­ğı gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında da medeni­yetlerin ortaya çıkışları “kuraklık” sonucu meydana gelen göçlerle açıklanmıştı. Hatta ders kitaplarımızda ahtapo­tun kollarını andıran kocaman bir göç haritası olurdu. Sonra bu görüşlerdeki problemler dolayısıyla göç haritası ders kitaplarında yer almaz oldu.

    Bugünkü çalışmalar, iklim değişikliğini olayların kökeni­ni açıklamak için kullanmak yerine; dönemsel farklılıklara bakarak o ülke veya bölgede görülen sosyo-ekonomik ve po­litik olaylarda iklimin ne derecede bir rolü olduğu konusu­na odaklanmaktadır. Kanada’nın batısında Vancouver’de bu­lunan British Columbia Üniversitesi hocalarından Timothy Brook Dertli İmparatorluk (The Troubled Empire: China in the Yuan and Ming Dynasties-2010) adlı kitabında Çin’deki Moğollar (Yuan) ve Ming sülalelerini incelerken, “ejderha” hikayeleriyle başlar. Genellikle “istilacı Moğollar”ın (1260- 1368) Kubilay Han önderliğinde Yuan sülalesini kurmaları ve onların Çin’den ayrılmak zorunda kalmalarından sonra başa geçen sülale “milliyetçi” veya “etnik Çinli” olarak algı­lanırdı. T. Brook birbirine zıt olarak görülen iki sülaleyi aynı mercek altında incelemekle, aslında yerli ve yabancı Çin ta­rih metodolojisine ilginç bir kapı açmaktadır.

    Öte yandan T. Brook’un eserinde, konunun ideolojik tara­fına hiç değinilmemekte ve bu iki sülalenin birarada ele alın­ma sebebinin Çin’e dünya tarihi içinde yer vermek olduğu ifade edilmektedir. Bu iki sülalenin hâkim olduğu 1260-1644 arasında Avrupa, Rönesans ve Barok dönemleri ile beraber Küçük Buzul Çağı’nda idi. Kitap aynı yılların Çin’de de so­ğuklarla mücadele ile geçtiğini göstermektedir.

    Kitabın ilk bölümünde Çin kültürüne has hem efsanevi bir sembol hem de hükümdarı temsil eden bir varlık olan ejderhayı baş aktör yapan yazar, il­ginç bir yöntem kullanmaktadır. Suda yaşadığı var­sayılan ejderha 12 Hayvanlı Takvim’de de yer alır; Türk ve Moğol dillerine Çince “long”dan mülhem, “luu” olarak girmiştir. T. Brook’un bahsettiği ejderha hikayelerine bakılacak olursa, Yuan ve Ming döne­minde insanların sık sık ejderha gördükleri anlaşılmaktadır. Bu hikayelerde ejderhalar, Hokusai’nin resmindeki gibi dev dalgaların hâkim olduğu bir ortamda fırtınalar, kasırgalar, tayfunlar arasında suyun içinde görülür. Genelde bir süla­lenin çöküşünün habercisi olan su baskınları, seller bu defa daha genel bir dağılım içindedir. Soğuk dalgaları, kuraklık­lar, seller, su baskınları, depremler, açlık dönemleri, salgın­lar gibi felaketler, kitapta “9 batak” olarak tanımlanır. Yuan döneminde 3, sonraki Ming döneminde bu türden 6 büyük felaketle karşılaşıldığı belirterek, birbirine zıt görülen bu iki sülalede daha başka devamlılık unsurları üzerinde durulur. Yazar bu çerçevede yollar, kanallar, ticari ilişkiler, nüfusun odak noktaları, aile bağları, sanat gibi alanlarda iz sürer. Kı­sacası devlet idaresi, siyasi tarih ve dış ilişkiler odaklı, toplu­mu önplana almayan bir tarih anlayışı yerine halk edebiyatı, mezartaşları türünden malzemeler kullanarak bize farklı bir resim çizer.

    Kitap bütün bu olumlu gelişmelerin yanında, yazarın Ming dönemi üzerinde uzmanlaşmış bir Çin tarihçisi olma­sı ve Han kültürüne hem bilgi hem anlayış açısından daha yakın olması dolayısıyla, Çin’deki Moğollar hakkındaki kı­sımlar biraz daha az özen ve ayrıntı ile karşımıza çıkmakta­dır. Eserde kullanılan yöntem ve özellikle halkın öne plana çıkarılması ile, eser zaman zaman bir roman niteliği kazanır. Eserleri Çinceye de çevrilmiş olan T. Brook, Çin tarihçiliğine ve özellikle ülke tarihi anlayışına önemli bir katkıda bulun­muştur. Bu kitap, erken devir Osmanlı tarihi üzerine odak­lanan tarihçilerin Bizans kültür ve toplumu ile ilgilendikle­ri takdirde nelere dikkat etmeleri gerektiği açısından da bir örnek teşkil eder.

  • Eski günlerdeki gibi: Her mahalleye bir bostan

    Büyük yerleşimlerin içinde, “mahalle kültürü”nün bir parçası olarak yapılan sebze-meyve bostanları, burada oturanların ihtiyacını karşılardı. 1500 yıllık bu gelenek, 2. Dünya Savaşı’ndan “açlık dersi” alan ülkelerde tekrar canlandırıldı. Bizde ise 1960’lardan bu tarafa bina ve site yarışı, bu alanları yoketti. Yakın geçmişte kaybettiğimizi yerine koyma zamanı. Mis gibi yağlı bir marulu iştahla özleyerek başlayabiliriz belki.

    Tahtalısı var, çukuru var; havuzlusu, cadılı­sı, kemiklisi, tekkelisi, sütlüsü, çıngıraklısı var. Şehir surlarının 7 kulesinin dibinde boydan boya uzananı var. Ken­di çoktan ortadan kalkmış ama hâlâ toprağının lezzetiyle anısı sebzelerin isminde kalmış olanı var. Geride kalan bir-iki tanesi­nin üzerine titriyoruz onlar da yok olmasın diye. İstanbul’un bostanlarından bahsediyorum; güzel bostanlarımızdan.

    Bugün bütün dünya çatı bahçeleriyle, dikey-topraksız ta­rım gibi yeniliklerle canlandır­dıkları şehir bostanlarının ya­rarını yeniden ve hayretle keş­fediyor. Gıda güvenliği, karbon ayak izinin azaltılması, zehirsiz tarım, yoksul nüfusun kendi­ni beslemesinin önünü açmak, eski sanayi alanlarının zehir­lerden temizlenmesi, azalan su kaynaklarının verimli kullanımı gibi açıkça görülen birçok yara­rı nedeni ile yerel yönetimler, STK’lar bostanlar, bahçeler ku­ruyor. Özel sektör geleceğin iş alanı diye çatı bostanlarına tek­nolojik yatırımlar yapıyor.

    1890’larda Sébah & Joaillier tarafından çekilip sonradan renklendirilmiş bu kartpostalda Kara Surları’nın dibinde gözalabildiğine uzanan bostanlar görülüyor.

    Peki, biz ne yapıyoruz? En az 1500 yıldır uygulama biriki­mine ve deneyimine sahip oldu­ğumuz bu akıllı şehir tasarımı mirasına sırtımızı çeviriyoruz. Bostanları ve insanların yaşa­mına kattıkları güzellikleri an­latmak üzere gelin biraz geriye dönelim birlikte. Birçok 50 yaş üzeri İstanbullunun kafasın­da mahalle bostanlarının anısı hâlâ canlıdır. Belki bu düzeni yeniden kurabilir, yerel yöne­timlerimizden “her mahalleye en az bir bostan” talep edebi­liriz.

    Giderek nüfusu artan şehir­lerin içinde bostan ve meyve bahçelerinin olması, tarih bo­yunca bir gerekliliğin sonucu olarak ortaya çıkmış. 5.500 yıl önce Mezopotamya’da şehrin içinde tarım için alanlar ayrıl­maya başlanmış. 4.000 yıl önce Persler suyolları ile dağlardan indirdikleri kar suları ve doğal atıklarını kullanarak şehirleri­ni besleyecek vahalar oluştur­muşlar. Eski iki diğer örnekten biri Peru’dan. Dağların tepe­sinde kurulu Macchu Picchu, yiyecek kaynakları açısından kendine yeterli bir şehir ola­rak tasarlanmış. Su az olduğu için tekrar tekrar kullanılmış; sebze tarhları öğleden sonra güneşini yakalayacak şekilde konumlandırılarak kısa mev­sim uzatılmış; dağda sık çıkan ayazlarla başedebilmek için da­yanıklı ürünlerle hassas olan­ları birarada dikilmiş. Aztekler de, kenarında şehirlerini kur­dukları göllerin üzerinde tarım amaçlı yüzen adalar, “chinam­pa”lar oluşturmuş; sık yağmur ormanları nedeniyle birbirle­riyle ürün alışverişi mümkün bulunmayan şehirlerini böylece büyütebilmişler. 1800’lerin so­nu ile 1900’lerin başında şehir bostanları Londra, Paris, Sto­ckholm gibi Avrupa şehirlerin­de yoksul kentlilerin geçimleri­ni sağlayabilmeleri için giderek yaygınlaşmış. Mimarlar ve şehir planlamacıları şehrin çeperin­de, yürüme mesafesinde bahçe ve geniş ekenekler olan şehir planlarının gerekliliğini tartış­mışlar. 1930’larda Frank Lloyd Wright her evin kendi arazisin­de tarım yapabileceği Broadac­re City tasarımı ile şehirde ev ölçeğinde tarım yapılması fikri­ni savunmuş.

    1. Dünya Savaşı, Büyük Buh­ran yılları ve ardından gelen 2. Savaş, bu fikirlerin ne kadar uzgörülü olduğunu ortaya koy­du. 1917’de Başkan Woodrow Wilson “Savaşı yiyecek kazana­cak” diyordu. İki dünya sava­şı sırasında İngiltere hüküme­ti halkına “Zafer için kaz!” (Dig for Victory!) diye öğütlüyordu. Bu “Zafer Bahçeleri”nin üretimi ticari tarım işletmelerine rakip olabilmiş ve karne ile dağıtı­lan yiyeceklerle sağlıklı kalma­sı mümkün olmayan bir ulusu ayakta tutabilmişti. Bahçelerin önemli bir işlevi de morali ayak­ta tutması olmuş. Savaş zamanı mideler kadar ruhun da doyma­sı ne kadar önemli!

    Yedikule’nin göbekli marulları Sofranız Şen Olsun kitabının yazarı Takuhi Tovmasyan’ın dedesi Ğazaros Efendi’nin küçük oğlu Sarkis (sağ başta) babasının gazinosunda arkadaşlarıyla “Yedikule’nin o meşhur, göbekli marulu”nu yiyor. 1935, Yedikule.
     

    1950’lerden sonra insanlar belki savaş yıllarının zorluğu­nu unutmak istediler belki de şehirler hızla büyüdüğü için bostanların varlığı hâtıralarda kaldı. Şehirler yeniden inşa edi­lip nüfus banliyölere çekilince, sebze bahçelerinin yerini refah göstergesi çim bahçeler aldı. Hatta bahçelerde tavuk ve sebze yetiştirilmesi sağlıklı değil, “gö­rüntüyü bozuyor” diye kanunla yasaklandı. Sonuç ortada. Bü­tün dünyada şehirde yaşayanlar ile yiyecek kaynaklarının bağ­lantısı koptu. İşte 1970’lerden bu yana ufak ufak canlandırıl­maya çalışılan bu kadim bağdır. Bu, toplumsal adalet ve çevre açısından sürdürülebilirliği sağ­layan bir bağdır aynı zamanda.

    Özellikle ABD’de şehirlerin getto’larında kira getirisi bina vergilerine yetmediği için, kim­senin satın almaya yanaşmadı­ğı boş binalar sigortadan para alabilmek için sahipleri tara­fından yakıldı; yerlerinde kalan boş arsalarda yoksul ve işsiz in­sanlar taze sebze üretimi için bostanlar kurmaya başladı. Bu bahçelerin varlığı bu bölgeleri yeniden çekici kıldı; insanlar­da aidiyet duygusunu besledi ve yiyecek fiyatlarındaki artışla başedebilmelerine destek ol­du. 70’lerde başlayan bu akım 90’lardan itibaren iyice can­landı. Dünyanın birçok büyük şehrinde yiyeceğin yerel olarak üretimi, şehir içinde bahçeler ve çiftlikler kurulması hız ka­zandı.

    Bu noktada yönetimlerden çok, kâr amacı gütmeyen der­neklere, akademisyenlere ve halkın desteğine teşekkür et­mek lazım. Artık New York’tan Tayland’a, Arjantin’den Zim­babwe’ye dek şehir bostanla­rı kuruluyor. Bostanlar, meyve bahçeleri, hatta ufak çiftlikler şehir planlamalarına dâhil edi­liyor. Park ve bahçeler salt ağaç­lık alanlar değil aynı zamanda yiyecek üretecek şekilde plan­lanıyor. Dünya farkına vardı ki, büyük şehirlerin geleceği antik çağlardaki gibi şehrin kendi yi­yeceğinin bir kısmını üretebil­mesine bağlı olacak.

    Dört tarafı bostanlarla çevrili eski İstanbul

    Fetihten 30 yıl öncenin İstanbul’unu betimleyen Christoforo Boundelmonte’in 1422 tarihli haritasında bostanlar…

    Peki, biz şimdi bu gelişme­lerin neresindeyiz? İstanbul 1960’lara kadar bostanlar, mey­ve bahçeleri, bağ ve zeytinlik­ler, ufak çaplı mandıralar, tavuk çiftlikleri ile şehir planlaması açısından bugün çare görülen tasarımların feriştahını barın­dırıyordu. Önce biraz şehrimi­zin geçmişimize bakalım ki neyi kaybettiğimiz aşikar olsun.

    Daha 4. yüzyılda Theodosi­us şehir surlarını yaptırırken, bölgedeki arazilerin tarım için kullanıldığını biliyoruz. Theo­dosius çiftçilerin duvarların di­bindeki arazileri kullanılması­na izin vermiş; şartı da duvar­ların bakımını yapmaları imiş. Şehir nüfusu o zaman bile çok kalabalık: 300 bin civarında. 10. yüzyılda derlenmiş Geoponika isimli 20 ciltlik “Tarımsal Ara­yışlar” kitabında da bu bölgede­ki ürün çeşitliliği ve yetiştirici­lik ile ilgili bilgilere ulaşıyoruz. Fatih Sultan Mehmet 1453’te şehri fethettiğinde, nüfus çeşitli nedenlerle 30 bine inmişti. 16. yüzyılda 400 bin, 17. yüzyılda ise 800 bin kişilik nüfusu ile İs­tanbul dünyanın en kozmopolit ve en kalabalık şehri olmuştu. Dönem dönem nüfus biraz aza­lıp sonra yine çoğalsa da değiş­meyen tek sorun halkın beslen­mesiydi. Un, yağ ve et temel gı­da maddeleri idi. Sebze, meyve ve yeşilliklerin bozulmadan en yakın şehirlerden dahi gelme­si mümkün değildi. Bu nedenle, İstanbul sebze ve meyve ihtiya­cını kendi bostan ve bahçelerin­den sağlıyordu. Deniz ürünleri de olağanüstü zenginlikteki Bo­ğaziçi ve Marmara’dan geliyor­du. 1735 tarihli bir kefil defteri, sadece İstanbul Suriçi’nde 344 bostanda 1.381 bostancının ça­lıştığını belirtiyor. Suriçi’ndeki bostancıların büyük çoğunlu­ğu Hıristiyan olup Makedonya bölgesinden -Sarıgöl, Ostrovo, Vodina, Selanik, Manastır, Ohri, Pirlepe, Eğridere, Nikita- gel­mişlerdir ve ayrıca isimlerinden Slavca konuştuklarını tahmin ediliyor.

    Surdışında kalan ve Ana­dolu yakasındaki semtlerin de kendi bostan ve meyve bahçe­leri vardı. Boğaz kıyısındaki ve arkalarındaki tüm köyler, şeh­rin doymak bilmez iştahına seb­ze-meyve yetiştiriyorlardı. Şe­hirde toplam 1200 bostan oldu­ğunu eski kayıtlardan biliyoruz. Kayıtlardan, haritalar, vakıf ve kefil defterlerinden de bostan­ların Osmanlı mahalle doku­sunda önemli bir yeri olduğunu görebiliyoruz. Evliya Çelebi’ye başvurursak, o da 17. yüzyılda 40 adet has bahçe olduğundan bahsediyor. Bunlar saraya ait mülklerdi ama üretim fazla­sı da pazarlarda halka satılırdı. Aynı şekilde kendi bahçelerin­de ürettiklerini pazara getiren bahçıvanlar ürünlerini önce saray görevlilerine sunar, kala­nını satışa koyardı. Çelebi, İs­tanbul’da 500 adet “sebzevatçı” dükkanı olduğundan bahseder. Semtler o dönemde sebze­leri ile anılırdı. Sermet Muhtar Alus bunu ne güzel aktarır: “Ye­dikuleee!” Malum ya, yenecek­lerden bazıları vardır ki satıcı­ları asıl adlarını hiç ağza almaz, yurtlarının adını bas bas bağı­rırlar… Zira ora bostanlarının­ki namlı: Kıvırcık, göbekli, yağlı. Bir sebzenin yeri-yurdu olması fikri ne güzel! Yedikule’nin ma­rulu, Beykoz’un ayşekadın fa­sulyesi ile patlıcanı, Bayrampa­şa’nın enginarı, Langa’nın çok büyük ama olağanüstü lezzetli hıyarları, Çengelköy’ün ise mi­nik, kıtır hıyarları… Kömürcü­yan da Belgrad Ormanı’na yakın bostanların kabak ve lahanala­rını, Ortaköy’ün enginar bos­tanlarını anlatır. İnciciyan’dan da Göksü ve Küçüksu arasında­ki arazide nefis patlıcanlar ye­tiştiğini öğreniyoruz.

    Direnen bostan: Kuzguncuk

    Şehrin geriye kalan son bostanlarından olan Kuzguncuk’taki 700 yıllık “İlya’nın Bostanı”, yöre halkının 20 seneyi aşkın direnişi sayesinde hâlâ varlığını koruyor.

    Bu bostanlar, bağ ve bahçe­ler şehrin insanlarına mevsimi geldiğinde marulu, hıyarı ye­rinde yeme zevkini de tattırır­dı. Marul bostanlarına gidenler bostancıya hasırları serdirir; tarladan seçtikleri marulları bir atın döndürdüğü bostan dola­bından akan soğuk suda yıkar; oturup tuz serperek marul yer­lermiş. Biz bir ürünün üretici­sine saygılar sunarak, tadına vara vara bir ürünün çıkmasını böyle zevkle beklemeyi, keyifle yemeyi neden unuttuk acaba? 1901-1902’de tifo salgını oldu­ğunda bile “çiğ sebze yemeyin” diye uyaran yetkililere kimse kulak asmamış; bostanlara koş­turmaya devam etmişler.

    Langa bostanları da bugün kaybolmuş alanlardan. Üze­rinde Yenikapı metro istasyo­nu var artık. Çok daha öncele­ri İstanbul’un eski limanı imiş. Tarihî yarımadanın ortasından geçen Lykos deresi Langa’dan denize dökülüyor ve alüvyonları biriktire biriktire limanı toprak­la dolduruyor. Alus, “Langa’nın hıyarlarının yanısıra sırık do­matesi, her çeşit zerzevatının ve erik, elma ve armut gibi mey­velerinin de başka yerlerinkin­den çok daha iyi olduğuna iman edilmişti” diyor. Langa’da Rum, Adalı ve Bulgar bahçıvanların işlettiği 7 büyük bostan varmış: “Cuma ve Pazar günleri Müslü­man, Hıristiyan içlerine dolar. Keyfin katmerlisi bahçıvanı yanına katılıp ocaklara gitmek, beğendiğini gösterip kestirmek, bostan dolabının buz gibi sula­rında yıkadıktan sonra art arda birkaç tanesini yemekti”.

    Surların dibinde kentin mutfağı Yağlı marullarıyla meşhur Yedikule Bostanları’ndan kaybettiğimiz bir manzara…

    Evliya Çelebi’nin, Alus’un ve Reşad Ekrem Koçu’nun tek tek bostanların isimlerini vererek anlattıkları Erenköy’deki üzüm bağlarını, Çengelköy’ün ayva­sını, Anadolu Kavağı’nın nefis incirlerini, Arnavutköy’ün çi­leklerini, Tarabya’nın ahududu­larını, Kumburgaz’ın mis koku­lu topatan kavunlarını, Mecidi­yeköy’ün “serapa” dutluklarını başka zaman anlatalım.

    Ezcümle, Bizans’tan Os­manlılara, oradan cumhuriyet dönemine bostanları, bağları ve bahçeleri ile bu koca şehir 1.500 yıldır kesintisiz şekilde kendi­ne yetecek şekilde tarım yapı­yordu. 1960’larda başlayan hızlı göç ile işler rayından çıktı. Bu alanların şehircilik anlamında değerleri, köyden henüz gelmiş, tarımı ardında bırakmış yeni İs­tanbullularca anlaşılamadı, kü­çümsendi; apartmanlara, bina­lara yenik düştü.

    2013’te belediyenin mo­loz dökme ve iş makinaları ile “rekreasyon alanı yapacağım” diye bir kısmını yoketmesi so­nucu Yedikule’den bugün ge­riye ne kaldı ise bu eski şehrin dünyada eşi benzeri olmayan tarihsel mirasıdır. Geriye kalan son bostanlardan olan Kuz­guncuk’taki 700 yıllık “İlya’nın Bostanı” ise yöre halkının 20 seneden fazla birlik olarak di­renmesi sayesinde hâlâ varlığı­nı korumaktadır. Bu örnekleri hızla çoğaltmamız lazım. Üre­timi kendine yeten bir şehir, içinde yaşayanlara bugün bile ne büyük bir güven hissi verir düşünsenize. Bugün dünyada “gıda güvenliği” başlığı altında, bu konuyla ilgili yüzlerce kitap yazılıyor. Şimdi düşünelim ba­kalım; yakın geçmişte kaybetti­ğimizi nasıl yerine koyabiliriz. Mis gibi yağlı bir marulu iştah­la özleyerek, isteyerek başlaya­biliriz belki.

  • Lise sıralarında hazırlanan tarih dergisi: Yesterworld

    Lise öğrencilerinin okulları bünyesinde çıkardıkları Yesterworld dergisi, her sayısında öğrencilerin kaleme aldıkları tematik konulardaki yazılardan oluşuyor. Türkçe-İngilizce hazırlanan dergi, güncel hadiselerin arkasındaki tarihsel süreci görmeyi-göstermeyi hedefliyor.

    Hisar Okulları’nın Sos­yal Bilimler bölümü başkanı ve tarih öğret­meni Aydan Demirkuş’un ini­siyatifiyle geçen dersyılında başlayan tarih dergisi çıkarma faaliyeti; 2021-22 dersyılında da devam edecek. Aydan Hoca tarih dergisi çıkarma fikrini ve uygulamasını #tarih dergiye anlattı:

    “Uzun yıllardır öğrenciler tarafından çıkarılacak bir ta­rih dergisi hayalim vardı. Bu yılın başında, bölümdeki ta­rih öğretmeni arkadaşlarımın desteği ile okul toplumuna du­yuru yaptık ve istekli öğren­cilerin başvurmasını istedik. Derginin çıkabilmesi için ya­zarlara, editör grubuna ve ta­sarım-yayın ekibine ihtiyacı­mız vardı. Öğrenciler çalışmak istedikleri alana başvurularını yaptılar. Derginin çıkarılma­sında tek bir sorumlu öğret­men yok. Benimle birlikte 2 arkadaşım daha dergi proje­sinde çalışıyor.

    Bu projede temel amacı­mız, okulda tarih alanında öğrencilerin dersler dışında derinleşebilecekleri bir plat­form oluşturmak ve tarihsel bakışaçısını yaşamlarının bir parçası hâline getirmek. Öğ­rencilerin güncel hadiselerin arkasındaki tarihsel süreci görmesini önemsiyoruz. Diğer yandan onların hem entellek­tüel bakışaçılarını genişlet­mek hem de spesifik konular­daki konsantrasyonlarını art­tırmak istiyoruz.

    Projeye katılan öğrenciler, önce Türkiye de yayımlanan tarih dergilerinden örnekle­ri incelediler; akademik bir araştırma sürecinin metotla­rını uygulamada gördüler. Ta­rih öğretmenleri olarak bizler de kaynağa yönlendirmede, konuların içerik tasarımında onları destekledik. Yazıları ya­zan grubun çalışmaları editör grubu tarafından değerlendi­riliyor. Sonrasında öğretmen­ler olarak bizler okuyoruz ve geri dönüşleri yapıyoruz. Son düzeltmelerden sonra, yazılar tasarım grubu tarafından der­giye dönüştürülüyor. Öğret­menlerin ve okul müdürümü­zün onayı ile basılıyor.

    Öğrencilerin her dergi de­neyiminde daha geliştikle­rini görüyorum. Pek çok ha­tayı kendileri görüp, düzelt­me çabasına giriyorlar. Hatta eleştirilerde bizden daha sert olabiliyorlar. Disiplinli bir sü­reç takip ediliyor. Yoğun ders programlarında, bu çabalarını çok takdir ediyorum”.

    Yesterworld ekibi şu öğ­rencilerden oluşuyor: Duru Polat (Editör), Ela Kopmaz, Demir Alp, Can Aymen, Jes­sica Sezer, Dila Yağmurdere­li, Aslı Taze, Tuna Bilici, Selin Dönmez, Emir Yıldırım, Alp Arditi, Zeynep Ölmez, Dafne Ovadya, Yasemin Dindar.

    www.instagram.com/yesterworldhisar/https://www.yesterworldhisar.com

  • Dönüşen Türkiye’nin değişen çocuklarına isimler

    Kişisel olanla toplumsal ve tarihsel olanın kesişimi: Bize konulan isimler. Doğan Gürpınar, Telemak Kitap’tan çıkan Türkiye’de Özel İsimlerin Tarihi’nde Tanzimat’tan günümüze Türkiye’nin farklı arkaplanlardan gelen ailelerinin kuşaklar boyu dönüşen hikayelerini, çocuklarına koydukları isimler üzerinden takip ediyor. 30’ların Türkçülük dalgasıyla Türkan, 50’lerde Hülya, onu takiben Nilgün… 80’lerle birlikte Burcu ve Pınar. Bugün ise artık Ada’lar, Duru’lar, Bade’ler zamanı.

    Refik Halid Karay, Şev­ket Turgut Paşa’dan bahsederken bu ismi duyduğunda “Dev cüsseli, pa­labıyık, iri sakal bir kuman­dan” hayal ettiğini anlatır. Karşısına “ayaklarını göster­mesi ayıp bir uzuvmuş gibi saklayan, ilave memuriyet is­temeye gelmiş bir tapu memu­ru tavrıyla helecan ve mahcu­biyet içinde bekleyen” gerçek paşayı görünce de “İnsanlara 30 yaşından sonra isim veril­mesi kanun olmalı” der. Ger­çekten de ismi bir kişiye dair bildiğimiz ilk bilgidir. Her ne kadar Karay’ı yanıltmış ol­sa da, ailelerin kendilerine ve çocuklarına dair topluma vermek istedikleri sinyallerle birlikte ulusal belleği taşıyan, konulduğu dönemin etkile­şimlerinden ilham almış ku­sursuz ulusal hafıza mekanla­rıdır da…

    Doğan Gürpınar, Türkiye’de özel isimlerin tarihine iliş­kin “Her ismin çok sarih ola­rak saptanabilir şekilde hayat bulduğu bir 5 yıl aralığı var. Bu 5 yılın ardından o isim görke­mini kaybederek seyrekleş­meye başlıyor” diyor. Örneğin “Türkan” tam olarak Türkçü­lük kavşağında karşımıza çıkı­yor. İttihatçılar ve kuşaktaşla­rı oğullarına Türk tarihinden isimler uygun görürken “Tür­kan”, kızlar için tek tabanca… Öyle ki Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin 1920-1930 arasında doğan ilk kadın me­zunlarının sekizde biri “Tür­kan” ismini taşıyor. “Türkan”ın yükselişi keskin olduğu gibi 1930’larda yeni cumhuriyet­çi isimler karşısında gözden düşüşü de o denli hızlı oluyor. Bir sonraki 15 yılda doğan me­zunlarda oranı %1,9’a düşüyor. 1950’ler “Hülya”nın çok yaygın bir şehirli isme dönüştüğü dö­nem. Zamanın İstanbul ve An­kara ilkokullarında onu “Neşe” ve Refik Halid Karay’ın roma­nından esinle “Nilgün” takip ediyor. Bu isimler de sonraki on yıllarda “halk ismi” haline gelmeleriyle beraber silikleşi­yor. 1970’lerin ikinci yarısın­dan 1980’lerin ortasına “Bur­cu” ve “Pınar”ın zirve on yılı. Son yirmi yılda ise isimler er­kekte de, kızda da istikrarlı şe­kilde kısalıyor. Ada’lar, Eda’lar, Ela’lar; o da olmazsa Duru’lar, Sıla’lar, Bade’ler kreşleri istila ediyor.

    Elbette her isim, dönemi­ne ilişkin bir şey söylemez. Tesadüfler, denk gelmeler, bir roman karakteri ya da şöhretli bir adaş da isim koymada etki­li olabilir. Ama o ismi yaygın­laştıran ilhamlar dönemlere dair bir fikri bize duyumsatır; içiçe geçmiş birçok etkiyi, bir anlamda ifşa eder. Her isim bir döneme sinmiştir. Doğan Gürpınar, bu şifreleri çözer­ken, isimlerin geride bıraktı­ğımız yüzyılın hafızasında ne denli önemli köşe taşları oldu­ğunu gösteriyor.