Ülkemiz için iklim krizi, başka diyarların ve başka zamanların problemi değil. Tam burada ve tam şu anda etkileri hissedilmeye başlanan bir felaket. Geçen ay yaşanan sıcak hava dalgaları, ardından Türkiye’yi saran orman yangınları ve ardından sel felaketleri de kaygıların fazlasıyla gerçek olduğunu bir defa daha kanıtladı. Fakat giderek yaklaşan krizi önlemek için halen adım atılmadı.
Türkiye, tüm uyarılara rağmen Paris İklim Anlaşması’nı meclisten geçirip yürürlüğe sokmayan 6 ülkenin arasında kalmaya devam ediyor. Her geçen gün ağırlaşan iklim kriziyle ilgili dünyada ve ülkemizde bizleri, şirketleri, devletleri uyaran biliminsanları, yazarlar, aydınlar… 165 yıldır sözlerine kulak asılmayanlar…
Bilim insanları, iklim kriziyle deniz buzlarının hızla erimesi yüzünden kutup ayılarının neslinin 80 yıl içinde tükenebileceği uyarısında bulunuyor.
Homo homini lupus yani “İnsan insanın kurdudur” lafını hemen herkes duymuştur ama, Thomas Hobbes’un (1588-1679) “İnsan henüz olmamıştır” sözü çoğunlukla gözden kaçar. Gerçekten de uygarlığın, kültürün ve teknolojinin bunca “ilerlemesine” karşın insanın pek de bu ilerlemeye koşut olarak geliştiğini göremiyoruz. Bunun en büyük göstergelerinden biri de insan haricinde hem kendini bu denli tüketen hem de yeryüzüne, hatta uzanabildiği ölçüde evrene bu kadar zararı dokunan başka hiçbir canlının olmaması. Bundan daha da endişe verici olan ise, insanın sebep olduğu bozulmanın önce yaşadığı ortama, sonra da bu ortamın bir parçası olan kendi varlığına yönelen tehdidin çok geç farkına varması.
Olsa olsa çeyrek yüzyıldır dünyaya verdiği zararın dönüp dolaşıp kendi başını yakacağıyla ilgili bir telaşa düştü insanlar. Tabii sadece bir kısmımız… Dünya nüfusunun çoğunluğu, bilimsel literatürün hemfikir olduğu iklim krizinin insan etkisiyle büyüdüğü ve bu şekilde devam edilirse yerkürenin yaşanılamaz bir yer hâline geleceği konusunda ikna olmuş değil.
İnkarcılara bir doz Banksy 2009’da Kuzey Londra’daki Regent’s Kanalı’nın duvarına kırmızı boyayla “Küresel ısınmaya inanmıyorum” yazan sokak sanatçısı Banksy, bir kısmı suyun altında kalan bu duvar yazısıyla sonuçları hayal kırıklığı yaratan Kopenhag İklim Zirvesi’ne ironik bir eleştiri gönderiyordu.
Sanayi Devrimi’nden (1760- 1840) beri daha fazla fosil yakıt yakıp atmosfere karbondioksit gibi sera gazlarını daha fazla salıyoruz. Dünya’nın yaydığı kızılötesi enerjinin uzaya salınmasına engel olarak atmosferde kalmasına, bunun da atmosferde birikerek aynı bir sera gibi gezegeni ısıtmasına neden oluyoruz. Son 150 senedir yaşamakta olduğumuz iklim değişikliği insan kaynaklı… Bu değişikliğin önemli sonuçları arasında, ortalama sıcaklığın artması; yağış rejiminin değişmesi; okyanus akıntılarının farklılaşması; kuraklık sürelerinin ve şiddetlerinin artması; buzulların erimesi; deniz seviyesinin yükselmesi; orman yangınlarının hem şiddetlenmesi hem de daha geniş alanlara yayılması; salgın hastalıkların etki alanlarının genişlemesi gibi problemler var. Üstelik bu problemler geçen ay çok acı bir şekilde ülkemizde ve diğer ülkelerde tanık olduğumuz orman yangınları ve sellerden de anlaşılacağı üzere, artık uzak bir geleceğin, uzak coğrafyaların değil, bugünün ve buranın problemleri.
Artık yapmamız gereken, sera gazı kaynaklarından yapılan tüm salımları ya yok etmek ya da olabildiğince azaltmak. Bu da ancak enerji sektörü başta olmak üzere çeşitli sektörlerde ciddi bir dönüşümle sağlanabilir. Problemin ancak radikal bir dönüşümle altından kalkılabileceği, aslında 1990’ların başından beri uluslararası toplantılarda tartışılıyor. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin imzalanması, 1992’deydi. Bu sözleşmeye dayanarak hazırlanan Kyoto Protokolü ise 1997’de imzaya açıldı. Ancak “insanın olmamışlığı”, bizim yaşam süremizi aşacak felaketler için önlem almayı, yaşam süremiz boyunca kârı ve lüksü artırma yanında geri plana attı. İçinden geçilmesi gereken dönüşümün büyüklüğü, devletleri harekete geçmek konusunda çekingen davranmaya itti. Tâ ki gelecek gelip, kapımızı çalana kadar…
Geçen ay Birleşmiş Milletler bünyesindeki Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) açıkladığı 3 bin sayfalık yeni raporda, “İklim krizinin her yerde daha önce hiç görülmemiş düzeyde kötüleştiği” ifade edildi. “İnsanlık için kırmızı alarm” denen raporda incelenen 5 farklı karbon emisyonu senaryosunun tamamına göre, küresel sıcaklıklar tahmin edilenden daha önce, yani 2040’a kadar 1.5 derece artacak ve bunu engellemek imkansız. Karbon salımları önümüzdeki birkaç yıl içinde azaltılmazsa, bu daha da erken gerçekleşecek.
14 binin üzerinde bilimsel makaleye atıfta bulunan rapor, iklim krizinin insan ürünü olduğunda şüphe bulunmadığını söylüyor; nadir görülen aşırı hava olaylarının artık daha sık görüleceğine dikkati çekiyor. Tropik fırtınaların, yağmur ve kar yağışının artacağı belirtilirken, günümüze kıyasla 1.7 kat daha fazla kuraklık yaşanacağı da vurgulanıyor. IPCC’ye göre karbondioksit gazı emisyonunun radikal biçimde azaltılması durumunda bile, sıcaklıkların sanayileşme öncesi döneme göre 1.5 derece artmasını engellemek artık mümkün değil. Kuzey Kutup Dairesi’ndeki ısınmanın, dünyanın geri kalan yerlerine göre 2 kat daha hızlı ilerlediğinin de belirtildiği raporda; en iyimser senaryoda dahi 2050’ye kadar bölgedeki buzulların tamamının erimiş olacağı vurgulanıyor. Raporun sonuçlarını değerlendiren BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, “Şimdi güçlerimizi birleştirirsek, iklim felaketini önleyebiliriz. Ancak raporun açıkça ortaya koyduğu gibi, bekleyecek zamanımız kalmadı; hiçbir özrün faydası olmaz” diyor.
Norveç’in Svalbard takımadalarındaki Nordaustlandet adasında eriyen buz tabakaları bir şelale haline gelmiş.
Neyse ki 1990’lara göre daha fazla ülke, özellikle gençlerden yükselen seslerle birlikte bu tehlikenin farkında. Küresel sıcaklık artışının 1.5 derecenin üzerine çıkmamasını hedefleyen ve 2006’da yürürlüğe giren Paris İklim Antlaşması, 200 kadar ülkeyi biraraya getirdi. Türkiye ise 197 ülkenin 191’inin onayladığı antlaşmayı İran, Irak, Eritre, Yemen, Libya’yla birlikte halen meclisten geçirip yürürlüğe sokmayan 6 ülke arasında. Türkiye aynı zamanda, antlaşmayı onaylamayan tek G20 ülkesi konumunda. Bunun gerekçesi olarak da iklim krizi üzerindeki tarihsel sorumluluğumuzun “yok denecek kadar az” olmasını gösteriyoruz. Hangi ülkelerin daha fazla sorumlu olduğunu hesaplamak kolay olmasa da, Türkiye mevcut oranlara bakıldığında en çok emisyona sahip 20 ülkeden biri olarak öne çıkıyor; dünya çapındaki enerjinin yüzde 1’ini tüketiyor; kişi başına düşen emisyon miktarı da giderek artıyor.
Türkiye’nin şikayetçi olduğu konulardan bir diğeri ise iklim fonlarına ulaşamamak. Türkiye bunun için gelişmiş ülkeleri kapsayan listeden çıkarak, ağırlıklı olarak az gelişmiş ülkelerin ve ada devletlerinin uyum eylemleri için kullanması planlanan Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanması gerektiğini savunuyor. Gelişen ülkelere toplamda yıllık 100 milyar dolar kaynak aktaracağı vadedilen bu fonda henüz 10 milyar toplanmış olması ise, daha fazla ihtiyacı olan ülkelerin yanında Türkiye gibi yenilenebilir enerji potansiyeli yüksek ülkelerin kaynak talebinin tepki çekmesine neden oluyor.
2010’da Greenpeace, aralarında Özgürlük Anıtı, Tac Mahal ve Eyfel Kulesi’nin de bulunduğu, yarısı suya batmış yapıların heykelleriyle, tedbir alınmazsa karşı karşıya kalacağımız tehlikeyi hatırlatmıştı.
Türkiye’nin rüzgar ve güneş gibi enerji üretim seçenekleriyle ek kaynağa ihtiyaç duymadan kömürden daha ucuza enerji üretebilecek olması bir yana; Avrupa Yatırım ve Kalkınma Bankası, Fransız Kalkınma Ajansı, UNDP, Alman Yatırım Bankası, Avrupa Yatırım Bankası ya da Dünya Bankası gibi pek çok kurum aracılığıyla iklim finansmanına da erişimi var. 2013-2016 arasını inceleyen bir çalışma, AB kurumlarının iklim fonlarından en fazla yararlanan ülkenin Türkiye olduğunu ortaya koyuyor (senede ortalama 667 milyon euro). Araştırmalar, yüzde 70’lere varan oranda enerjide dışa bağlı olan Türkiye’nin antlaşmaya taraf olmasının ekonomik yük getirmesi bir yana, millî gelirini yüzde 7 artırmasına, istihdam potansiyelini katlamasına yol açacağını gösteriyor.
İklim krizinin kontrol altında tutulabilmesi için ortalama yüzey sıcaklığındaki artışın 1.5 dereceyle sınırlanması, en kötü ihtimalle 2 derecenin altında kalmasının sağlanması gerekiyor. Bunun için 34 ülke “karbon nötr” olma hedefini ulusal hukuk çerçevesine yerleştirdi. AB, 2030’a kadar emisyonlarını %55 azaltmayı ve 2050’ye kadar da “karbon nötr” olmayı hedefliyor. Çin, 2060 için “karbon nötr” olma hedefini; Paris Antlaşması’na geri dönen ABD ise 2050’ye kadar “karbon nötr” olma, 2035’te ise elektrik üretimi sektörünü karbonsuzlaştırma hedeflerini açıkladı. İklim krizinden en çok etkilenecek coğrafyalardan birinde bulunan Türkiye ise 2030’a kadar emisyonlarını iki katına çıkarmayı planlıyor! Herhangi bir karbonsuzlaşma hedefi de yok!
Bugün geçmişte bizi uyarmaya çalışanları dinlemememizin, onları neredeyse meczup veya deli yerine koymamızın ceremesini çekiyoruz. Gelecekte de bugünkü uyarıları dinlememenin sonuçlarını hatırlamak için, iklim ve çevreyle ilgili öncü biliminsanlarından-yazarlardan bir derleme hazırladık. Onları o zaman dinleseydik, bambaşka bir bugünü yaşıyor olabilirdik.
Osmanlı toplumunda musibet, kaynağını Tanrısal iradeden alır. Ondan kurtulmanın yolu Hakk’a sığınmak, ruh ve pirlerden medet ummak, adaklar adamak olduğu kadar bazen acımasızlığa varabilen maddi tedbirlerdir. Konyalı Kürt Kadı, Evliya Çelebi ve Tahir-Tayyib kafadarların hikayeleriyle felaketten sağ kurtulmak için izlenen yollar, geliştirilen metotlar…
Afet kelimesi, sözlükte, isabet ettiği şeyin faydalarını ortadan kaldıran durum, beklenmedik anda ortaya çıkan bela, musibet ve yıkım olarak adlandırılır. İslâm ve Hıristiyan teolojisinde kaynağını ilahi iradeden alır ve bazen kulların kabahatlerinin bir sonucu olarak belirir. Kur’an’da insanların musibetlerle sınandığı belirtilmiştir; Allah’a ait olduğunu ve ona döneceğini ikrar eden müminler mükafatlandırılır ve felaketler çoğunlukla kulların yaptıkları yüzünden başa gelir. İlk İslâm filozofu Yakub b. İshak el-Kindî’ye (öl. 866?) göre musibetler hayatın doğal bir parçasıdır; kaçınılmaz ve gerçektirler. Musibetlerin olmamasını istemek tabiattaki oluşma-bozulma kanununun ortadan kalkmasını dilemek olur ki bu da ihtimal dışıdır.
Büyük seyyah Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinin 2. cildinde anlattığına göre, büyük bir felaketin hayatta kalanıydı. Evliya, 1640 Mayıs’ında Kırım’daki seyahatinden dönmek üzere Ucalı Sefer Reis’in gemisine 350 yolcuyla beraber bindi. Ancak Karadeniz ortasında büyük bir fırtına başgösterdi ve gemi günlerce oraya buraya savruldu. Korkuyu yenip fazlalık eşyaları dışarı atmaya, geminin bazı direklerini kesmeye koyuldular. Yolcular gâh kusmada, gâh tövbe istiğfar edip sadaka ve adaklar adamadaydı. Yorgunluktan birer köşeye sinen gemiciler ve yolculara Seyyah, “Ey Allah’ın kulları” diye seslendi ve onları İhlas suresi okuyarak kurtuluş duası etmeye çağırdı.
Afetten koruyan pir
13. yüzyılda Mevlevi kaynaklarınca yazılan bir rivayete göre, Konya’dan Kürt bir kadı ticaret için deniz yoluyla İskenderiye’ye giderken gemisi girdaba tutuldu. Herkes kendi pirine adak adayıp kurtuluş dilemekteydi. Kadı da “Yâ Mevlana sen yetiş” diye yakardı ve o anda hazret peyda oldu (Sevâkıb-ı Menâkıb Tercümesi, minyatür Bağdatlı sufi nakkaşlara atfedilir, 16. yy. sonları, TSMK R. 1479).
Yakarış sonrası deniz biraz sakinleşse de sonra tekrar kudurdu, geminin direği sanki göklere değiyordu; dümen iğneciği kırılıp denize düşünce herkes birbirinden helallik almaya baktı. Nihayet büyük bir sağanak vurup gemiyi ikiye böldü; herkes tutunabildiği şeye tutunup denize atladı. Evliya bu sırada Yasin okuyordu, işini Allah’a ısmarlayıp kelime-i şehadeti diline doladı. O sırada 8 kâfir bir sandalı indirip kaçmayı başarmıştı. Evliya ve 7 adamı da bu sandala sığındı. Ancak diğerleri pek konuksever değildi; Evliya’nın dostu Ramazan Çelebi’yi hançerle yaraladılar. Dalgalar arasındaki küçük çarpışmadan Evliya ve adamları galip çıktı.
Sandala ulaşmaya çalışan Kıssahan Emir Çelebi’yi ve Kadı Ali Efendi’yi kolundan tutup yukarı aldılar ama kalabalık bir köle grubunu ağırlık yapacakları gerekçesiyle yanaştırmayıp kılıçla sandaldan uzaklaştırdılar. Bir yandan kavuklarıyla sandala dolan suları tahliye etmeye çalışıyorlardı. Bir gün bir gece aç biilaç gittikten sonra Emir Çelebi ve Ali Efendi zatülcenbe (akciğer zarı iltihabı) yakalanıp öldü; bedenleri denize koyuverildi.
Aşk ile kurtuluş: Gizemli bir girdap Şair Nevîzâde Atâî’nin (öl. 1635) Hamse’sinde yer alan bir hikayeye göre bir zamanlar İstanbul’da Tahir ve Tayyib adında iyi eğitimli iki genç yaşardı. Varlıklı babalarını kaybeden gençler birden mirasyedi oldular; nerede akşam orada sabah, şuhlarla düşüp kalkar, har vurup harman savururlardı. Nihayetinde meteliksiz kalıp umudu Mısır’a varmakta buldular. Akdeniz’de gemileri fırtınaya yakalandı ve kayalara vurup parçalandı. İki kafadar bir tahta parçasına tutunup canlarından ümidi kestikleri sırada büyük bir kâfir savaş gemisine denk geldiler; ölümden korkup köle olmaya razı oldular. Gemideki beyzadelerden Sir Cano Tahir’i, Sir Con isminde olansa Tayyib’i buyruğu altına aldı. Bunlar iyi kalpli adamlardı ve gençler efendileriyle gönül ilişkisi yaşamaya başladı. 4 adam bağ ve bahçelerde iyi hoş geçinirken fesatçılar araya girip beyzadeleri zindana attırdı ve gençlerin boynunu vurdurmak istedi. Neyse ki halk araya girip kafadarların cezalarını kürek cezasına tahvil ettirdi. Gençlerin konuldukları gemi bir gün Türkler tarafından ele geçirildi ve kurtuldular. Bu sırada zindandaki beyzadeler kutlu bir rüya sonrası Müslüman olmuş, zincirlerinin kırılıp kafeslerinin açıldığını görerek bir sandala atlamıştı. Rastgele kürek çekerken âşıklarının bulunduğu gemiye denk geldiler. Düşman sanılıp vurulacakları an tutkunlar birbirini tanıdı ve kavuştular. Mesud ve Mahmud adını alan kâfirler sevgilileriyle beraber İstanbul’da mutlu mesut yaşadılar. Yazara göre asıl sevgi kadınlara karşı değil cinsel arzudan uzak olmak kaydıyla güzel civanlara duyulmalıdır ve bu hikayede de bir düşman eliyle bile olsa kahramanları felaketten kurtaran şey, aşkın gizemli girdabıdır (Nevîzâde Atâî, Hamse, 1721. Walters Sanat Müz., W. 666).
Sonunda büyük bir dalga sandalı da alaşağı etti. Yüzmede usta Evliya, ziyaret ettiği kabirlerde yatan uluların ruhlarından medet dileyip rastgeldiği bir çam gövdesine yılan gibi sarıldı. Yoldaşlarını yitirmişti. Birazdan ağaç gövdesine beş kölenin de tutunduğunu görünce asabı bozuldu; “nasıl etsem de şunlardan kurtulsam” diye düşünmeye başladı. Kölelerden biri o sırada suya kapıldı. Neyse ki hava biraz ısınmaya başlamıştı; deniz duruldu; 3 günün sonunda nihayet kara göründü. Silistre kıyılarına yarı ölü varan Evliya ve yeni kölelerine bölge halkı yardım elini uzattı. Afetzede Seyyah tüm kışı hasta geçirecek ve İstanbul’a vardığında Eyüp Sultan türbesine gidip hatim okuyarak hak yoluna kurban kesecekti.
Evliya’nın öyküsü ne kadar gerçektir bilinmez ama, hayatta kalmak için başvurduğu yollar hem maddi hem manevi türdendir. Allah’a yakarışta bulunmuş, ruhlardan medet ummuş, kalabalığı duaya çağırıp topluluğun moralini diri tutmaya çalışmıştır. Sığındıkları sandala köleleri ağırlık olacakları gerekçesiyle yanaştırmayıp kovmaları ise acımasızlığa varan maddi bir çözümdü. Hayatta kalma şükrünü yaşamak için Seyyah gene kutsal bir mekan aramış ve soluğu Eyüp Sultan türbesinde almıştır. Sonuçta diğer vakalarla birlikte düşünüldüğünde, Osmanlıların afetleri ilahi iradeden bağımsız düşünmedikleri ve kurtuluşu hem maddi hem manevi olgulara bağladıkları söylenebilir.
1925’in İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan bir hadise, önce okulda sonrasında basında ciddi bir mesele olur. Arapça hocasının iskemlesine büyük bir iğne konmuş ve öğretmenin elini kanatmıştır. 10. sınıf öğrencilerinin tamamı okuldan uzaklaştırılır ama, çocuklar gazeteleri dolaşarak haksızlığa uğradıklarını söyler. Olaylar daha da büyür. O sınıfta okuyanlar arasında Sait Faik, İhsan Sabri Çağlayangil, Hikmet Feridun Es, Sıtkı Yırcalı gibi ünlüler, daha sonradan milletvekili-bakan olacak isimler vardır.
Ülkemizde cumhuriyetin ilan edildiği ilk yıllarda eğitime ve eğitmenlere ziyadesiyle önem verildiği biliniyor. Bu önem, öğretmenlere karşı takınılan tutumlara ve eğitmenlerin ekonomik refah seviyesine de yansımıştır. Kurtuluş Savaşı bittikten hemen sonra öğretmenlerin birikmiş maaşlarının hızla ödenmesi yoluna gidilmiştir. Zira tesis edilecek ulus devletin oturması, ancak öğretmenlerin yapılacak reformları desteklemesi ve bu ilkeleri yetişmekte olan nesiller üzerinde uygulaması ile mümkündü. Nitekim Atatürk’ün öğretmenlerle ilgili söylemiş olduğu “Öğretmenler, yeni nesil sizlerin eseri olacaktır” sözü de bu durumu teyid eder niteliktedir.
Özellikle 1925-1929 arasında Maarif Vekilliği yapan Mustafa Necati’nin öğretmenlik mesleğine büyük bir prestij kazandırdığı bilinir. Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul Erkek Lisesi’nde ilginç bir hadise yaşanır. Sözkonusu okul, İstanbul’un en saygın mekteplerindendir. Okulun kökleri 1885’de Mehmet Nadir Bey tarafından açılan Numune-i Terakki mektebine kadar çıkarılır. Nadir Bey okulunda katı bir disiplin uygularken iyi öğretmenleri elinde tutmak için de o zamanlar uygulanmayan bir yöntemi hayata geçirir: Öğretmenlerine yaz tatillerinde de maaş ödeme yoluna gider! Böylelikle güçlü bir eğitmen kadrosuna sahip olur. Bunun neticesinde okul, saygın ve varlıklı ailelerin tercih ettikleri bir eğitim yuvasına dönüşür.
1925’te çekilen bu fotoğrafta lisenin kapısında yalnız “Erkek Lisesi” yazıyor.
Daha önce Numune-i Terakki, 1913’te İstanbul Sultanisi adını taşıyan bugünkü İstanbul Erkek Lisesi’ne İttihatçıların ayrı bir önem verdikleri bilinir. Okulun Alman tarzı eğitim veren bir müesseseye dönüştürülmesi için bu ülkeden hocalar getirtilir. Tanzimatçılar için Galatasaray ne ise, İttihatçılar için de İstanbul Sultanisi odur. Haliyle İttihatçıların düşüşü ile okul da kısa süreli bir bocalama yaşar. Sonrasında tekrardan gözde bir eğitim kurumu haline gelir. Gerek son Osmanlı döneminde gerekse cumhuriyetin ilk yıllarında değişik binalarda faaliyet gösterdikten sonra, 1933’te bugünkü binasına taşınır. Sözkonusu yapı, Osmanlı Devleti zamanında Düyun-u Umumiye binası olarak kullanılmıştır. Bu durum okula verilen önemin de bir göstergesidir. Okul 1964’de gündüzlü olarak ilk kız öğrencilerini alacak, 1982’de Anadolu Lisesi statüsüne geçecek ve adı da İstanbul Lisesi olacaktır.
Okulun Türkçe öğretmenleri arasında önemli gazeteciler vardır. Vakit gazetesi sahibi Hakkı Tarık Us’un yanı sıra fıkra tarzı yazılarıyla tanınan Hakkı Süha Gezgin, sonradan Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel ve Memduh Şevket Esendal bu kadrodadır. Fransızca derslerine giren isim ise Nurullah Ataç’tır. Arapça hocalarından biri de meşhur Kilisli Rıf’at Bilge’dir.
1929 yılında bir sınıf 1929 yılında çekilen bir fotoğrafta İstanbul Erkek Lisesi, o günkü adıyla İstanbul Sultanisi’nin öğrencileri…
Sandalyede çuvaldız
1925’in Ekim ayında İstanbul Lisesi 10. sınıfta 43 öğrencinin bulunduğu bir derslikte Arapça muallimi Seyyit Salih Efendi’nin dersinde bir “iğne vakası” meydana gelir. Salih Efendi, her zamanki gibi dersine girer. Sandalyeye oturmak için cübbesini düzeltirken eline sandalyeye konmuş bir koca bir iğne, bir çuvaldız batar. Bu olaya çok içerleyen Salih Efendi defteri imzaladıktan sonra öğrencilere döner ve “Ben bu muameleye layık değilim, sizlere çok teessüf ederim” dedikten sonra dersi terkeder. Yaşanan hadiseyi okul müdürü Besim Bey’e iletir ve istifasını verir.
Yaşananlara tek içerleyen Salih Efendi değildir. Besim Bey de bu gelişme sonrasında acilen disiplin kurulunu toplar. Öğrencilerle bir dizi görüşme yapar. Ancak öğrenciler, olayın fail ya da faillerini görmediklerini ve hiçbir şey bilmediklerini dile getirir. Bunun üzerine Besim Bey, okul öğretmenlerini toplar ve onlara disiplin kurulunun sözkonusu sınıftaki 43 öğrencinin tümünü okuldan attığını tebliğ eder. Bu karar öğretmenler arasında soğuk bir rüzgarın esmesine sebebiyet verir. Ancak okulun genç Tarih öğretmeni Enver Behnan (Şapolyo) dışında karara itiraz eden çıkmaz. Enver Behnan cezayı açık yüreklilikle zalimane bulduğunu, en adi bir zanlının bile avukat edinmeden ve kendisini savunmadan mahkum edilemediğini, suçlunun bulunamamasının idarenin sorumluluğunda olduğunu dile getirir. Sözkonusu sınıfın okulun yüz akı olduğunun ve bu sınıfta istikbalin pek çok parlak namzet bireyinin çıkabileceğinin altını çizer.
Gerçekten de sözkonusu sınıftan çıkan kişilere baktığımızda Enver Behnan’ın bu çıkarımının ne denli haklı olduğunu görmek mümkündür. Sınıftaki öğrenciler arasında yer alan “H2O Sait” lakaplı genç yani 228 numaralı “Sulu Sait”, ünlü öykücümüz olacak Sait Faik Abasıyanık’tır. Bir diğer öğrenci “Sabri Efendi”, geleceğin en önemli politikacılarından İhsan Sabri Çağlayangil’den başkası değildir. 725 numaralı “Feridun Efendi” ise Bâbıâli’nin röportaj ve yurtdışı haber üstadı Hikmet Feridun Es olacaktır. “Sıtkı Efendi” namı ile bilinen öürenci, Demokrat Parti’nin kurucularından Sıtkı Yırcalı’dır. 748 numaralı “Saffet Efendi”, sonraki dönemlerin ünlü hukukçusu Saffet Nezihi Bölükbaşı’dır. Bunlar dışında sözkonusu sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Celal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hatta Bakanlık yapacak isimler de vardı (Bundan dolayı İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazar).
Meşhur failler “İğne vakası”nın yaşandığı sınıfta geleceğin yazarları, habercileri, siyasetçileri de vardı. Ünlü öykücümüz Sait Faik (solda, fotoğrafın solunda) ve Bâbıâli’nin röportaj üstadı Hikmet Feridun Es (sağda) bu isimler arasındaydı.
Yaşanan gelişmeler sonrasında öğrencilerin yanında yer alan Enver Behnan, aynı zamanda matbuat aleminde yazıları yayımlanan bir kişi olduğu için çocukları toplayarak Cumhuriyet başta olmak üzere Bâbıâli’nin büyük gazetelerini dolaşır. Bunun neticesinde de kadrosu İstanbul Lisesi’nde kalmak şartıyla Vefa Lisesi’ne tayin edilir!
Olayın basına yansımasıyla ilk tepkiler gelir. Bunlar öğrencilerin beklentilerin aksine, onların en sert biçimde cezalandırılması yönündedir. 17 Ekim 1925 tarihli Akşam gazetesi, öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmalarının “pek münasip bir ceza” olduğu kanısındadır. Akşam’a göre sınıflarda uygulanan disiplin yönetmeliği adeta memleket kanunlarının küçük bir örneğidir. Bu kaideye uymayan bireylerden memlekete fayda gelmesi düşünülemez. Akşam gazetesi daha sonra, yayımladıkları bu haberle ilgili İstanbul Lisesi’nden beş-altı öğrencinin kendilerine müracaat ederek bir tekzip yayımlamak istediklerini yazar; ancak “sınıf inzibatına riayetkâr olmayan bu efendilerin müracaatının doğal olarak kendilerince nazar-i itibara dahi alınmadığını” dile getirir.
Öte yandan öğrencilerin daha başka gazeteleri ziyaret ettiklerini ve savunmalarının yayımlanmasını rica ettiklerini de biliyoruz. Öğrenciler bu ziyaretlerinde iğneyi yerleştirenlerin kendileri olmadığını, sınıfın kapısı sürekli açık olduğu için bunu herhangi bir kişinin de yapabileceğini dile getirir.
Hadiselerin bu denli büyümesi üzerine Maarif Vekaleti olayları incelemek için bir müfettiş görevlendirmeye karar verir. Tüm bunlar yaşanırken basında da gelişmeler değerlendirilmeye devam eder. Cumhuriyet gazetesinde Mehmet Asım, bu olay vesilesi ile genel olarak okullardaki disiplin bozukluğuna dikkati çeker ve bu durumdan biraz da hocaların mesul olduğunu dile getirir. Bazı okullarda daha hocalar sınıftan çıkmadan bir takım öğrencilerin traş olmaya ya da elbise değiştirmeye kalktıklarını yazar.
Ancak zamanla matbuattaki sert söylemler, yerini daha ihtiyatlı ifadelere bırakmaya başlar. Bu konudaki ilk adımı Akşam gazetesi yazarlarından Necmettin Sadak atacaktır: Sadak’a göre işlenen suçun büyüklüğü tartışılmaz. Ancak zaten yaşanan süreç bu öğrencilere en büyük cezadır. Dahası eğitimin en önemli amacı, kişilerin terbiye edilmesidir. Nitekim ciddi suçlular bile hapishane ya da ıslahevlerinde terbiye edilmeye devam edilmektedir. Bu öğrencilerin okuldan tard edilmesi, eğitimin temel amaçlarına aykırıdır. Zira eğitim, topluma faydalı ya da en azından zararı dokunmayacak kişiler yetiştirme eylemidir. Halbuki bu öğrencilerin eğitim hayatı sonlandırılacak olursa, tam tersi bir durum meydana gelecektir. Bu açıdan öğrencilere ceza verilirken bu hususlar da gözönüne alınmalıdır.
İstanbul Lisesi’nin öğrencileri okuldan uzaklaştırma kararının ve gazetelerdeki tartışmaların ardından Maarif Vekaleti daha geniş kapsamlı bir soruşturma açmaya karar verir. Bu arada sözkonusu sınıftan seçilen iki öğrenci de yetkililere bilgi vermek için Ankara’nın yolunu tutar. Soruşturma neticelenene kadar öğrencilerin derslere girmesi men edilmiştir. Dahası bazı öğrenciler yatılıdır ve uzaklaştırma çıktıktan sonra aileleri Anadolu’da yaşayan bu öğrenciler için zor günler başlamıştır. Geçici bir çözüm olması için bu öğrenciler soruşturma süresince Darülaceze’ye yerleştirilir. İhsan Sabri Çağlayangil anılarında, nerede ise 2.5 ay boyunca aylak aylak dolaştıklarını ne resmî ne de özel hiçbir okulun kendilerini almaya yanaşmadığını ifade eder. Öğrencilerin yaşadığı bu perişanlık, kamuoyunda bir yumuşama sürecinin başlamasına yol açar.
Genel olarak basında bir yumuşama havasının esmeye başlaması üzerine, Maarif Vekaleti’nde verilen cezanın nispetsiz olduğu ve daha makul bir cezaya dönüştürülmesi yönünde kanaat oluşur. Lakin Reis-i Cumhur Mustafa Kemal Paşa’nın meclisin açılışı sırasında yapmış olduğu konuşma, yeniden rüzgarın öğrenciler aleyhine esmesine yol açar. Bu konuşmada Gazi, “okullarda disiplinin sağlanmasının en önemli ilke olduğunu” altını çizerek belirtmiştir. Bunun üzerine soruşturma hızlandırılır ve öğrencilerin tek tek ifadesi alınır. Lakin bu teşebbüsten de bir sonuç çıkmaz ve olayın fail ya da failleri bir türlü yakalanamaz.
Bakanlar Sınıfı Sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Celal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hatta Bakanlık yapacak isimler de olduğu için İhsan Sabri Çağlayangil (üstte), anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazmıştı.
İstanbul Erkek Lisesi binası.
En nihayetinde yaşanan tüm bu gelişmelerin etkisiyle bir orta yol bulunur. Her şeyden önce Arapça muallimine karşı yapılan bu hareketin ibret olması açısından en sert biçimde cezalandırılması zaruri kabul edilmekte ancak mezuniyetlerine 1 sene kalmış bu efendilerin de bir şekilde kazanılması gerekli görülmekteydi. Hele o devirde yetişmiş insana duyulan ihtiyaç her zamankinden daha fazla idi. Yaşanan Cihan Harbi ve arkasından gelen Kurtuluş Savaşı pek çok yetişmiş ferdin cephelerde şehit olmasına ya da sakat kalarak iş göremez bir hale gelmesine sebebiyet vermişti.
Müfettiş kararı 16 Kasım’da tebliğ olunur. Buna göre sözkonusu sınıfta bulunan 43 kişinin İstanbul Lisesi ile ilişiği kesilecek ve bu öğrenciler İstanbul dışındaki liselere sürgün edileceklerdi. Öğrencilerin önemli bir kısmını oluşturan 25 kadar parasız yatılı talebe, Ankara Sultanisi’ne geçerek eğitim hayatlarına burada devam ederler.
Enver Behnan Şapolyo, sonradan sınıfa iğne koyan kişinin başka bir sınıftan olduğunun anlaşıldığını dile getirir. Enver Behnan Bey, Arapça muallimine yapılan bu davranışı da cumhuriyet inkılaplarının verdiği coşkuya bağlar. “Muhtemelen devrimlerin coşkusu eskiyi temsil eden bu hocaya karşı böylesi bir muamelenin doğmasına sebebiyet vermişti” diyerek durumu kendince izah eder. Ceza alan öğrenciler arasında yer alan İhsan Sabri Çağlayangil ise meseleye biraz farklı bir boyuttan yaklaşır. Ona göre dönem son derece karışık bir dönemdir. Kılık-kıyafet-şapka inkılabı yapılmış, Şeyh Sait isyanı patlak vermiş, Musul meselesi alevlenmiştir. Böylesi bir ortamda devlet, otoritesini en yüksek kerteden duyurma ihtiyacı hisseder.
1925’te yaşanan bu olaylar siyasi ortamın da etkisiyle Türk eğitim tarihinin en ilgi çeken vakalarından birine sebebiyet vermişti. Sonrasında bu sınıftan çıkan öğrenciler farklı alanlarda Türkiye tarihinde kendilerinden sözettirmeyi başardılar. Hatta bir zamanlar münasebetsizliklerinin alamet-i farikası olarak kendilerine yapılan “iğneciler sınıfı” yakıştırması da zaman içinde bu sınıf mensuplarının gurur duydukları bir lakap olacaktır.
Dönemin İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan hadise sonrası, okuldan atılan öğrenciler gazeteleri dolaşarak destek arayışına girdiler. 1925 Ekim’inde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan haber ise öğrencilere pek destek veren bir nitelikte değildi! Tam metin.
“Maarif Vekâleti’nin Bu Talebeyi Anadolu’nun Uzak Vilayetlerindeki Liselere Yerleştireceği Zannolunmaktadır”.
Arabî muallimleri Tahir Efendi’ye karşı yaptıkları münasebetsizlikten dolayı, mektebin meclis-i inzibatı tarafından ittifakla tardlarına karar verilen, İstanbul Lisesi onuncu sınıf birinci şube talebesi dün muhtelif makamlara müracaat etmişler ve haklarındaki ağır cezanın ref’i için teşebbüsatta bulunmuşlardır.
Talebe dün Vali Süleyman Sami Bey’i ziyaret etmişler ve muallimin sandalyesi üstüne iğne yerleştirenlerin kendileri olmadığını, bunu hariçten herhangi bir kimsenin yapmış olduğunu söylemişlerdir. Talebe Maarif Müfettişi Safvet Bey’e de giderek çirkin hadiseyi mevzu-ı bahs etmişler ve tard kararının haksızlığından (!) bahsetmişlerdir.
Talebe grup halinde olan bu müracaatlarından maada mektep idaresine de ayrı ayrı müracaat ederek vaziyetlerinin ıslahı için ne yapmak lazım geldiğini sormaktadırlar.
Mektep idaresinde şayan-ı takdir bir sükûn ve intizam meşhut olduğu bir sırada, hayatını büyük bir feragât-ı nefsle hocalığa vakfetmiş olan muhterem bir muallime karşı yapılan bu terbiyesizlik heyet-i ta’limiye üzerinde fena bir intiba bırakmıştır.
Çıkarılan talebe 43 kişidir. Mektep idaresi bunları ayrı ayrı çağırmış, vak’ayı sormuş sonra da heyet-i umumiye halinde toplayarak vaziyetin vahametinden ve ıztırarî olarak verilecek cezanın ağırlığından bahsetmiştir. Talebe bu sözlere mukabil iğne koyanın kendileri olmadığını ve bu çirkin hadisenin faillerini bilmediklerini iddiada ısrar etmişlerdir.
Bu hal karşısında muazzeplik kelimesinin ifade edemediği bir terbiyesizliği yapanların behemehâl onuncu sınıf birinci şube talebesi arasında bulunmadığı, talebeden mühim bir kısmının bundan haberdar olmadığı kanaat-i vicdâniyesi hâsıl olmuş ve sâlifü’z-zikr talebe hakkında tard cezası verilmiştir.
Fakat tebligat yapılırken cezanın kabil-i rücu’ olduğu ve failler ihbar edildiği takdirde tekrar mektebe alınacakları ilave edilmiştir. Buna mukabil idarenin intizarı bîsud olmuş ve talebeden hiçbiri vak’a hakkında tafsilat vermemiş ve hepsi eski iddialarında ısrara devam etmişlerdir.
Mektep idaresi hepsi leylî olan bu talebenin velilerine keyfiyeti tebliğ etmiş ve çocuklarını tesellüm etmeleri için bugüne kadar mühlet vermiştir. Bugün çocuklarını henüz mektepten almamış olan evliya-yı etfâl mektebe gelecekler ve talebeyi evlerine götüreceklerdir.
Dün vilayete ve Maarif Müfettiş-i Umumiliğine müracaat eden İstanbul Erkek Lisesi onuncu sınıfının matrud talebesi vali beye giderlerken”.
Onuncu sınıfın aynı şubesinden beş efendi daha vardır ki bunlar tard edilmemişlerdir. Buna sebep hadise günü mezkûr talebenin mektepte bulunmamalarıdır. Bu talebeler sınıfın diğer şubelerine verilmişlerdir. Onuncu sınıfın diğer iki şubesinde el-yevm doksanı mütecaviz talebe vardır.
Tard kararı mektep idaresi tarafından vekâlete bildirilmişse de şüphesiz henüz cevap gelecek kadar zaman geçmemiştir. Tard edilen talebenin arasında masumları olduğu ve hadiseden hatta haberdar olmayanlar bulunduğu da şüphesizdir; fakat haberdar olmadıklarını tespit edecek bir delil-i maddi yoktur.
Mektep idaresi talebe hakkında bu ağır cezanın tatbik edilmesinin umumi hareketlerin cezasız kalmakta olduğu hakkında fena bir fikir tevlîd edeceğini de nazar-ı itibara almış ve mektebin disiplini nokta-i nazarından bu şiddetli kararı -büyük bir isabetle- vermeye mecbur olmuştur.
Fakat bu karar, hayata atılmak üzere bulunan ve içlerinde mühim bir ekseriyetin masum olduğu şüphesiz olan 43 gencin istikbali nokta-i nazarından vahim olduğu için Maarif Vekâleti’nin bu hadiseyi, bu soğuk ve terbiyesizce şakayı yapanların hüviyeti anlaşılmamış olduğu için talebenin cezasını tahfif ederek halledeceği ümit edilmektedir. Maarif Vekâleti’nin kâmilen leylî olan bu 43 talebeyi Anadolu’nun uzak vilayetlerindeki leylî bir liseye yerleştireceği zannolunuyor.
Hadiseden pek ziyade müteessir olan Arabî dersi muallimi Seyyid Tahir Efendi rahatsızlanmış ve dün mektebe gelememiştir.
Cumhuriyet Gazetesi No: 519, 18 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1925 / Çevrimyazı: Sinan Çuluk
1838’de Divriği’de yapılan Âyanağa Konağı, hem tarihsel anlamı hem yapısal özellikleri, iki kata yayılan 20 odasıyla benzersiz bir örnek. Osmanlı Anadolu’sunda bir dönem yerel iktidarların konut merkezi olan ayan köşklerinden bugüne kalan en önemli yapı, olağandışı mimari özellikleri kadar, gerek gündelik hayatın gerekse taşra politikasının ayrıntılarına dair birçok tarihî detayı barındırıyor. Dünden bugüne Anadolu’da iktidar-konut ilişkileri.
Karamahmudoğulları/ Âyanağagil, Divriği’nin eski ailelerindendir. Ataları 17. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı tenkil güçlerine karşı yaşama mücadelesi veren yoksul Türkmen yığınlarına önderlik etmiş; fakat hayatı konusunda fazla bilgi bulunmayan bir Kara Mahmud’du:
“Kara Mahmud eydür beyler paşalar/
Parlayı parlayı çıktığım vardır
Karşıma gelenler beş mi on mudur/
Dördünü beşini yıktığım vardır
Sana da kalmaz dünya ey Cafer Paşa /
Çok tuğu, sancağı yıktığım vardır”
Ozan İshak bu dizeleri ve devamında, 1686’daki Türkmen kıyımını gerçekleştiren Osmanlı serdarı Cafer Paşa’ya karşı yığınların öfkesini anlatmış. O mücadelede bir başıbozuk ayaklanmacı topluluğa başbuğluk eden Kara Mahmud ile oğlu Keleş Mustafa, yandaşları Kara Halil, Bayındır Halit, Gübeş ve ötekiler, yollarda-bellerde savaşa vuruşa Tokat Kalesi’ne sığınmış. Çağdaş ozanlardan Zülâlî de Kara Mahmud’un Cafer Paşa ile savaşırken öldürüldüğünü veya tutsak düşüp boynunun vurulduğunu anlatmış ama Kara Mahmud’u “Türk-Türkmen düşmanı, Mehdilik iddiasıyla köyleri kasabaları yağmalayan bir Celalî idi!” diye tanıtmak aymazlığından da kalemini kurtaramamış (Ali Rıza Yalkın, Cenupta Türkmen Oymakları C.1 s. 16 vd, Cahit Öztelli, Uyan Padişahım, Milliyet Yayınları, 1976, s. 158-162).
Âyanağa Konağı’nın Karayusuf Sokağı’na cepheli selamlık dairesi ve cümle kapısı ile ara sokağa cepheli Mabeyin… Sol arkada haremin bir bölümü görülüyor (M. Keskin restitüsyonu).Konağın üst kat planı Âyanağa Konağı’nın üst kat planında (N.S. çizimi) yapının içinde yer alan kış odası,yaz odası, başoda, kahve ocağı, selâmlık ve haremlik sofaları, Divanhane gibi bölümler görülüyor.
Kara Mahmud’un torunlarının Divriği’ye niçin ve ne zaman yerleştikleri bilinmiyor. Arşiv belgeleri 1700-1900 arasında “Ağa” sanıyla kentte âyanlık, mütesellimlik, malikane mutasarrıflığı yapan Kara Mustafa, Kara Yusuf, Mustafa (II), Kara Mehmed, Kara Yusuf (II) ağaların varlığını kanıtlıyor. Bu kentteki iki mahalle (Kara Yusuf, Kara Mahmud), bir cami (Kara Mahmud Camii. Maalesef yıkılmıştır), bir mescit de (Kara Mahmud Mescidi) aileyle ilgilidir.
Bu yazının öznesi Mehmed Ağa (1798-1857?) ise Kara Mahmudoğulları’nın yerel etkinliğini doruğa çıkartarak Tanzimat’a karşın derebeyi-ağa kimliğiyle yaşama tutunmuş bir mütegallibe idi. Taşıdığı “âyan-zâdelik” sanından dolayı, sonraki kuşaklara da “Âyanağagil” denilmiştir.
Yaşadığı dönem dikkate alındığında, babası veya atasının âyanlığına karşın Mehmed Ağa’nın âyanlığı sözkonusu değildir. Onun 1850’lerde Divriği Küçük Meclisi’nde âzâ olduğunu, bu onursal konumunu, âyan-zâdeliğini, yaptırdığı paşa saraylarını kıskandıracak konağında sofrasını gelene gidene açmasını, ama asıl, sözde vergi borçlarını ödemek üzere köylülere “murabaha” (aşırı faizli borç) senetleri imzalattığını, köylüleri köleleştirdiği için “Memleket umurundan mes’ulüm” dediğini belgelerden öğreniyoruz (4 Hicri 1260 R tarihli Divriği Kazası Esami Defteri, varak 79 b; Başbakanlık Arşivi İrade, Meclis-i vâlâ no: 6595, 10832, 13418, kartonlarındaki belgeler).
Kara Mahmudlu Yusuf Ağa II’nin oğlu, Divriği Nüfus Memurluğu’ndaki Hicrî 1260 /M 1844 tarihli Esami Defteri’ne “Kara Mahmud-zâde Hanedan-ı belde, uzunca boylu, kır sakallı, Mehmed Efendi bin Yusuf Ağa. Sinni (yaşı) 48” diye yazılmış.
Baba ve atalarının malikâne mutasarrıflığı, bir dönemdeki âyanlığı; Mehmed Ağa’ya -dönemin koşullarında- “memleket işlerinden mesul zat”, “taşra eşrafından”, “hanedan-ı belde” sanlarını yapıştırmış! Merkezî yönetimin denetiminden çok uzakta, yerliden kaymakamı, yerliden mal müdürünü güdümüne almış. Derebeyi kalıntısı Mehmed Ağa, böylelikle 1830’larda geçici bir şan ve şans yakalamış.
Onun rakipleriyle mücadelesi; o ve kardeşi Emin Ağa’nın memleket işlerine müdahaleleri; vergi sorununu çıkmaza sokmaları; murabahacılık yapmaları; köylerden İstanbul’a gönderilen şikayet mektuplarını Saray’a ve Bâbıâli’ye sundukları; Bâbiâli önünde toplanıp zulme karşı gösteri yaptıkları da belgeleniyor.
Ayanzâdelerin, Divriği Kaymakamı Mir İmam Hüseyin Bey’le nüfuz çekişmeleri de Tanzimat dönemi başlarken Bâbıâli bürokratlarını uğraştırmıştı. Bu konu, “Divriği Meselesi” başlıklı bir dosya olarak Mehmed Ağa’nın ölümüne kadar arşiv torbalarına konulmuş, çıkartılmış, yargılamalar sürmüş. Sözlü anlatılara göre sorun, Hac için Mekke’ye giden Mehmed Ağa’nın orada ölümüyle kapanmış. Bu konuda 1830-1860 dönemine tarihlenen yaklaşık 150 kadar belge vardır (Bu belgelerin birçoğu, Köse Paşa Hanedanı (1998-Tarih Vakfı Yurt Yayınları) adlı kitabımızın 180. ve izleyen sayfalarında da kullanılmıştır).
Yıkılmadan önce selamlık bölümü Selamlık dairesinin önündeki Hasanbey tarlasında ekin biçilirken 1930’larda çekilmiş bir fotoğrafı…
Âyanağa Konağı
Karamahmudoğulları’nın Divriği Şehir Mahallesi’ndeki eski konağı, Ulucamii’ye yakın 20
odalı, toprak damlı, iki katlı azman bir yapı imiş. O dönemin yaşama düzeni gereği, güneyde kasaba dışında da ailenin bağ evleri varmış. Söylentiye göre yerliden Kızıl Kadı sanlı ünlünün kızıyla evlenen Mehmed Ağa, adı geçenin kasabanın batısındaki büyük tarlasının bir bölümüne “ağalık konumuna yaraşır” kendi görkemli konağını yaptırmış. Divriği’de Mengücekoğulları döneminden (12.-13. yüzyıl) başlayarak 20. yüzyıla kadar gelişen yerel konut mimarisinin günümüze ulaşan örneklerine bakıldığında; tarihsellik, kimlik, ölçü, mimari/üslup ve işlev açılarından ilk sırada bu konak yer alır.
17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin, adlarını verse de özelliklerine değinmediği Divriği konakları arasında yerli paşaların görkemli sarayları vardı. 18. yüzyıl sonlarında da Vezir Köse Mustafa Paşa (öl. 1802) ve oğlu Vezir Hafız Veliyeddin Paşa (öl. 1809), bir köprü-geçitle birbirine bağlı “Köprülü Konak” denen saraylarını yaptırmışlardı. Yine çağdaşları Memiş Paşa’nın “Serey” denen konak kompleksi de kasabanın güneydoğusunda ayaktaydı.
Coğrafyacı-oryantalist Vital Cuinet (1833-1896), “19. yüzyılın sonlarında eski Divriği sarayları ayakta ama haraptı” dedikten sonra ekler: “… Bir zamanlar önemli bir ticaret merkezi olan burası, derebeylerinin küçük bir başkenti konumundaydı. Zamanla koşullar değişince derebeyleri yetkisiz kaldılar. Şimdilerde avlularını deve dikenlerinin kapladığı saraylarında münzevi yaşamaktalar (Seyahatname C. III. S s 212; Vital Cuinet, La Turquie d’Asie, Paris 1892 C.1 s. 685; Necdet Sakaoğlu, Divriği’de Ev Mimarisi, s.15).
Öncesi/Sonrası Konağın selamlık başodasının ve selamlık cümle kapısının 1960’lardaki hâlini Necdet Sakaoğlu fotoğraflamış (en üstte). Prof. Dr. Metin Sözen ve Prof. Dr. Cengiz Eruzun’un önerisiyle 2002’de yerli yapı ustalarının başardığı ilk kısmî restorasyonun ardından yapı bambaşka bir görüntüye kavuşmuş (üstte).
Söylendiğine göre Mehmed Ağa, Selamlıklı-Haremli “şehir evi” yaptırmak için Sivas’tan ustalar getirtmişti. Doğal ki ağa, davalar nedeniyle arada gittiği Sivas’ta beylerin -örneğin Abdi Ağa’nın- konaklarını görmüştü. Divriği’deki yapı ustalarından da işe koşulanlar vardı.
Sivas ve Divriği’deki üsluplar ile Mehmed Ağa’nın istek ve önerileri doğrultusunda; Köse Mustafa Paşa’ların 1790’larda yapılmış, yorgun ama korku ve hayranlık uyandıran çifte saraylarından esinlerle, Kızıl Kadı tarlasının bir köşesine yeni bir taşra mütegallibesi konağı 1838’de boyut, biçim ve görkemiyle oturuverdi! Selamlık, Mabeyn ve Harem daireleri ile hamam ve müştemilatı kapsayan; taş, kerpiç hımış, ahşap malzemeden; 1.100 m2 temele oturan 2 katlı, yer yer çıkmalı, 3 avlulu, bahçeli konak; mimari-sanatsal ürkütücü bir görüntüyle somutlaştı. Sakin ve sessiz kasabanın işinde-gücünde mütevekkil insanları, artık Âyanzade Mehmed Ağa’nın bu azametli konağı önünden geçerlerken pencerelere, kanatlı kapılara bakarak cümle kapısını bekleyen elinde teber, Habeş köleden çekinirler; kimi kez dizgin tutan kölesi, elpençe bekleyen çubukçusu, binek taşında, gümüş ve sırma işlemeli eyerli atına binen ağayı etekleyerek uzaklaşırlardı.
Mehmed Ağa’nın bu alımlı konaktaki yaşamı 20 yıldan azdır. Bu evrede konak, sözde resmî havada ağalık makamıydı. Kâhya, çubukçu, seyis, köle, uşak, kentliden köylüden gelen-giden, giren-çıkan, konuk olan eksik değildi. O dönemin koşullarında varsıl bir otoritenin (ağanın-paşanın) aracılığına gereksinim vardı. Bir Arap atasözünden gelen “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn” (Konutun onuru oturandandır) gerçeği için çarpıcı bir kanıttı bu konak. Önündeki Hasan Bey Tarlası’nda düğün alayları, cirit müsabakaları yapılırdı.
Yapının yerel-toplumsal tarih açısından önemi, mimari özelliklerinden öndeydi. Konak, başlı başına bir etki ögesiydi. Bugün bile ayakta kalabilen bölümleri bu gerçeği yansıtıyor. Üzerinde çalışmak isteyenler önce bu vurguyu görmek-tanımak durumundadır. Güneybatıdan tarihî kente ulaşan eski yolun kent sokaklarına bağlandığı noktadaki konağın, ahşap bindirmelere oturtulmuş dıştan 10x10x8 m. ölçüsündeki selamlık başodası, bu ürkütücü boyutuyla aşılmaz bir gücü yansıtıyordu. Usta, bu “köşe dikilişi” ile sanki Mehmed Ağa’yı resmetmiş!
Sanat eseri çarh-ı felek tavan Âyanağa Konağı selamlık başodasında, 1830’ların yerli ustalarının sanat yetilerini belgeleyen “çarhıfelekli” tarzdaki göbekli ahşap tavan, 7×9 m boyutunda (M. Keskin, 2016).
Ahşap pencereler, alçıdan yarım pergelli tavan ve saçak devirmeleri, ahşap saçaklar, taşıntı bindirmelikleri, görkemli Selamlık dairesini taşıyan zemin kattaki uşak odaları, at örtmesi ve ambarlar, Selamlık dairesini tamamlayan içerlek kahve ocağı/servis odası/yaz odası/ Selamlık 2. odası (bu bölüm 1988’de enkazı pahasına fırıncıya satılıp yıkılmış), pencereleri Selamlık avlusuna bakan kış odası, gülbahar işlemeli tavanı, alçı yaşmaklı ocağıyla ünlüdür. Selamlık avlusunu doğu cephede tutan mabeyindeki ağa odası ara sokağa cepheli ve çıkıntılıdır. Bu bölümün devamında sokak boyunca Harem dairesi vardır.
Yüzyıl öncesine gelesiye, uzaklardaki Yama ve Dumluca dağ ve vadilerinden inen köylüler ve yolcular; kentin bağ ve kenar mahalle evleri arasından, ahşap minareli mescitlerin önünden geçtikten sonra ansızın bu dev yapıyla karşılaşınca, eski derebeyleri için anlatılan gelenekleşmiş öyküleri anımsayarak ürperirlermiş. Bugün de semtin yalnızlığı, öteki tek-tük yapıların basitliği dikkate alınınca, Ayanağa Konağı’nın etkileyiciliği kusursuzdur.
Belki asıl üzerinde durulacak, mimarlık tarihi ve yapı estetiği uzmanlarının çalışmalarını gerektiren konu; “benna” denen eski yapı ustalarının, ölçü, denge, estetik, işlevsellik anlayışları ile yaptıranla yapı arasındaki uyum/denk-düşümdür. Konak, Anadolu sivil mimarisi araştırmaları için iddialı, büyük çapta, dengeleme hesapları mükemmel şekilde yapılmış; yatay ve dikey hareketlilik sorunları doğru hâlledilmiş; dış-iç atmosfer tasarımları, mekân boyutları ve bağlantıları olasılıkla kağıt ve kalem kullanılmadan örneklerden esinle çözümlenmişti.
Bu sorunların hallinde usta ile mal sahibi arasında gereksinim-boyut-kat-malzeme-oda-bölüm sayısı-tezyinat-malzeme… konularında anlaşma; kentte gelişen ve gelenekleşen sivil mimarinin somut örnekleri; usta ve kalfaların yapı deneyimleri önemliydi. Örneğin Ayanağa Konağı yapıldığı sırada Köse Mustafa Paşa ve oğlu Veli Paşa’nın Köprülü Konak da denen sarayları, Memiş Paşaların birkaç konağı kapsayan meskenleri, Hamisoğlu Konağı, Şehir Mahallesi’nde birkaç yüzyıllık eski büyük konutlar ayaktaydı. Mehmed Ağa’nın Sivas’tan getirttiği söylenen usta ekibi, bunlara katılan yerli usta ve kalfalar, Mehmed Ağa’nın isteklerini gerçekleştirmeyi başardılar. Sonuçta Anadolu mimarlığı için önemli bir yapı kazanılmış oldu.
Başoda saçak devirmesindeki “Maşallahü kâne 1254” yazısı, binanın yapım tarihinin 1838 olduğunu gösteriyor. Bina temellerinin oturduğu alan, doğu-batı ekseninde 70 m., güney kuzey ekseninde 35 m. dir. Bütün bölümler ve daireler iki katlı inşa edilmiş, işlemeli tavanların ve iç dekorasyonların yer aldığı bölümler kiremit döşeli çatılarla örtülmüştür. Harem ve mabeyin mekanları ise sıkıştırılmış toprak damlı yapılmıştır. Zemin kat ahşap hatıllı, çamur harçlı taş-kerpiç kalın duvarlı; üst katlar ardıç hatıllı kerpiç-hımış dolgu, kireç sıvalıdır. Ahşap olarak ardıç, çam ve kavak tercih edilmiş, kerpiç dökümlerinde kıtık ve saman kullanılmış, plan tertibinde yapının asıl ağırlığını taşıyan Selamlık’tan en geride kalan Harem dairesine doğru, bir ötekine destek veren ve eksenleri dikey kesişen bloklar öngörülerek tasman (göçük) sorunu önlenmiştir.
Yerli konut mimarisinin ögeleri Konaktaki yıkılma ve bozulmalara karşın korunabilmiş mekanlarda alçı tepelikli kavukluk nişleri, alçı yaşmaklı ocaklar, bahçeye bakan kameriye gibi işlevsel ögeler görülür.
Selamlık pencereleri kasabanın semtlerine, çevre dağlara, kaleye bakış olanağı verir. Harem dairesi Harem avlusuna ve bahçeye dönüktür. Plan seçiminde konağın farklı dairelerindeki işlevsellik ve günlük yaşam dikkate alınmıştır. Ancak geçen zamanda miras bölüşümleri, onarım ve tadilat nedenleriyle, bütünlük yer yer tahrip olmuştur. Yaşlı torunların anılarına göre, Selamlık kapısından girilip sofalardan, ara kapılardan geçilerek Harem cümle kapısından çıkılırmış (Âyan Mehmed Ağa’nın torunlarından Sabriye Ayanoğlu (1885-1982), 1967’de şöyle diyordu: “Çocukluğumuzda Selamlık’tan girer Harem’den çıkardık ama, uzun sofalardan, aralıklardan, kapılardan geçerek, merdiven inerek… Komşuya gitmiş gibi olur, oturur, konuşur, oynar, aynı yollardan bize ait bölüme dönerdik”).
Kaldırım döşeli avludan, muntazam sergi taşları döşenmiş bir ayakçak başından, taç teplikli ahşap merdivenden Divanhane’ye çıkılıyordu. Burası avlu cephesi açık geniş bir balkon, Divriği evlerine mahsus bir “hayat”, yaz günlerine özel “oda” -toplantı salonu, Selamlık’ı Mabeyn ve Harem dairelerine bağlayan methal işlevindeydi. Divriği’deki benzerlerinin en ferah örneklerindendi. Altında, konağa gelenlerin atlarının bağlandığı at örtmesi ve bahçeye, konağın arka cephesine geçilen bahçe kapısı vardı. Divanhaneden girilen Selamlık sofasındaki kapılar, kış odası, başoda, kahveocağı-hizmetkar odası, yaz odasına açılıyordu.
Selamlık başodası veya ağa odası, büyüklük ve işlev-uygunluk açısından kusursuz, yerel ev mimarisinin korunabilmiş en özenlisidir. İçeride 57 metrekare ölçüsü veren bu odanın tavan yüksekliği 4.4 metredir. Başodaya, sofaya bakan bir köşe çalığındaki kapıdan girilir. Oda bütünlüğünü bozmayan sığ ve dar bir aşağı seki (pabuçluk) bulunur; küçük bir koltuk (servis) kapısı ile kahve ve uşak odasına girilir. Bu kapı bir bakıma tıkız tutulmuş, hizmetçi kapısı işlevi vurgulanmıştır. Aşağı sekideki zarif çiçeklik ile yanlarındaki kavukluk ve çubukluklar ara duvarın sağırlığını giderir. Sokağa ve avluya 1.5 metrelik bindirmelerle genişletilmiş başoda, dört yöne bakan 11 sedir ve 7 kafa penceresinden ışık alır. Ferah, görkemli, çok etkileyici, girene dış dünyayı unutturan bir atmosferi vardır.
Özenli bir restorasyon Konağın odalar ve işlikler içeren selamlık zemin katında yüzyıllık ardıç direklerle bindirmelikler takviye edilmiş.
Günümüzde bu odaya girerek sedirlere oturanların algıları kuşkusuz farklıdır. Oysa dünlerde ziyaret ve iş için gelenler, cümle kapısının önünde, geniş avluda, çıktıkları divanhanede, girdikleri sofada, geniş ve tavanı yüksek başodada, kendilerini gözalıcı ama ürpertici bir boşluğa düşmüş hissediyorlardı elbette. Bu, Mehmed Ağa’nın otoritesini vurgulamada ustaların başarısı sayılıyor. Odanın en özenli ögesi, mekanı örten çarh-ı felekli (dekoratif ağırlığı olan dairesel büyük göbek) tavandır. Kafa pencerelerinden ışık huzmeleriyle oymaları derinleşen tavan, yerli ahşap işlemeciliğin seçkin ve özgün bir örneğidir. Duvarlara yarım pergelli alçı devirmelerle bağlanan tavanın dekorasyonunda, yalın bordürler arasında sandık motifli bir “su” çerçeve çizer. Sığ çökürtme alana, bir silme ile geçilmiştir. Zemini “selvili” bir “su” kuşatır. Çarh-ı felek, tavanın uzun kenarlarına teğettir. “Köşe”ler karşılıklı “aynalı ve saksılı”dır. Göbeğin iki yanındaki dikdörtgen zeminler giydirme çubuklarla işlenmiştir. Çarh-ı felekin merkezindeki “orta göbek”, dıştan merkeze doğru 4 kademede basık koni biçiminde somuttur. Yüzeyi “kartal kanadı” , “kenger yaprağı” denen klasik üslup öğeleriyle desenlidir. Çarh-ı felekin dış çerçevesini ince bir “kasnak” dolanır.
Oda zemini Horasan harcından kalıba dökülmüş altıgen briketlerle döşelidir. Özgün durumuyla cam evi bulunmayan pencereler tahta kepenkliyken, sonradan cam çerçeveler takılmıştır. Alçı tepelikli, takçalı, nişli çiçeklik, bu başodaya özel bir tasarımdır. Mehmed Ağa bu mekanda konuklarını ve ziyaretçilerini kabul ediyor, bayram ve düğün törenlerinin Selamlık’a mahsus teşrifatı da bu salonda yapılıyordu.
Selamlık kış odası, avluya bakan 4 sedir 3 kafa pencereli kısmen loş bir mekandır. Tepeliği tavana yükselen kabartma bezemeli ocak yaşmağı muhteşemdi ama; yıllar sonra soba kurmak için yıkılmıştır! Oda tavanı, çiçekli üçgen köşeleri olan “tutmaçlı” bezemelidir.
Mabeyn başodası alt katı ile birlikte iyi korunmuş olsa da öteki odalar ve alt kattaki büyük kış odası haraptır. Harem dairesi tadil edilmiştir. Kargir Harem hamamı yıkılmıştır. Harem-Mabeyn bağlantı sofalar, mutfak, kiler, toyhane-bahçeye bakan “cumbalı köşk” (kameriye) tanınmaz durumdadır.
Halen ilgi bekliyor Kültür Bakanlığı’nın Divriği eski evlerini ve Âyanağa Konağı’nı “korunmaya değer eski eser” kapsamına alması 1989’da; Çekül ile Sivas Valiliği’nin ortak girişimiyle selamlık dairesinin restore edilmesi 2004’teydi. Mabeyn ve Harem daireleri ise hâlen bakımsız ve harap hâlde.
Konak işlevselken yazın başodada, kışın ocaklı kış odasında, akşam-yatsı arası “oda” geleneği yinelenir, çubuk ve kahve içerek söyleşmeye gelenlere ağanın kahvecisi ve çubukçusu bu hizmeti ifa ederlermiş. Avludan gelen at kişnemeleri, açık kepenklerin yaz melteminde çıkardığı sesler, avlu arkında sürekli akan suyun şırıltısı, bir taşra kasabasının gece sakinliğini bozan doğal seslermiş.Arada yükselen “ağa gülüşü” veya gürleyişi, bir taşra otoritesi için doğal olmalı. Orta hizmetine bakan kahya, çubukçu-kahveci ve hizmetçi, aşağı sekide bekleşirlermiş.
Mehmed Ağa’nın konaktaki debdebesi 20 yıla yakındır. Oğullarının 1880’li, 90’lı yıllara kadar sürdürebildikleri oda geleneğine tanıklık eden eskilerden “Selamlık cümle kapısını gündüzleri elinde uzun saplı teper, gece meşale altında bekleyen siyah köleleri” ve “kürklü börklü son ağaların binek taşlarına oturup çubuk keyfi yapmalarını” yıllar önce dinlediğimi anımsıyorum.
Kültür Bakanlığı’nın Divriği eski evlerini ve Âyanağa Konağı’nı “korunmaya değer eski eser” kapsamına alması 1989’da; Çekül ile Sivas Valiliği’nin ortak girişimiyle Selamlık dairesinin restore edilmesi 2004’tedir. Mabeyn ve Harem daireleri hâlen bakımsız ve haraptır.
ÂYAN-ÂYANLIK
Fransız Devrimi’nden Osmanlılara yerel otorite meselesi
Avrupa için 18. yüzyıl, düşünce, özgürlük, demokrasi, hukuk arayışları çağıydı. Dünyayı etkileyen son vurgusu da 1789 Devrimi olmuştur. Devrim’e gelesiye kimler yaşamış, neler yaşanmıştı? Voltaire, Rousseau, Montesquieu… Dogmaları, eşitsizlikleri yıkan düşünceler, açılan demokrasi, özgürlük ufukları… Aynı süreç Osmanlı topraklarında da bir ışıldama sağlayabildi denebilir mi? Uykudaki Türkiye’de bu devrimi önceleyen evre ve sonrasındaki süreç farklı.
Babası İbrahim’den sonra 1648’de 7 yaşında tahta çıkan 4. Mehmed’ten, 2. Mahmud’un oğlu ve 16 yaşında tahta çıkan (1839) Abdülmecid’e kadar 190 yıl boyunca Osmanlı tahtından gelip geçenler; çocukluk, gençlik, ortayaşlılık evrelerini saray tutukevinde geçirmiş, dünyadan bi-haber, öncül-ardıl kardeş-kuzen padişahlardı. Bu dönemdekiler, öncekilerden ve sonrakilerden farklı ama yazgı ortaklıkları olan 10 padişahtır. Fransız Devrimi de öncesi ve sonrasıyla bunların zamanındadır. Osmanlı dünyasında da, Avrupa’daki gelişmelere genellikle kapalı kalsa da 1789 sürecinin kimi etkilerden sözedilebilir. Örneğin 1727’de İstanbul’da matbaanın açılışı erken örneklerden biridir: Babası Fransa’da elçi olan 28 Çelebizâde Mehmed Said, Paris’te matbaaları incelemiş, İstanbul’a dönünce mühtedi İbrahim Müteferrika ile1727’de İstanbul’da matbaa açmışlardır.
1826’daki Vak’a-i Hayriye’ye değin de Osmanlı yönetiminde de “ıslahat hareketleri” vardır ama bunlar 1789’un sonuçlarına bağlanabilir mi?
Yaşlı bir padişahın (1. Abdülhamid) ölümünden sonra “ceditçi” (yenilikçi) genç padişah 3. Selim’in tahta çıkışı, Fransız İhtilali’nden 3 ay öncedir ama yönetsel bir etkiden sözedilemez. Buna karşılık 2. Mahmud’un (1808-1839) tahta çıkınca Rumeli’den, Anadolu’dan “âyan” denilerek derebeylikleri örtülen yerel otoriteleri İstanbul’da toplaması, Devrim esintisi sayılabilir. Yerel otoritelerin “âyan-ı vilayet, âyan-ı belde” sanlarıyla 2. Mahmud döneminde “sıkışırsan yardımına geliriz” içerikli Sened-i İttifak’ı imzalamaları anlamlıdır. Türkiye’yi çoğulculuğa, yeniliklere götürecek siyasal gelişimlerin başındadır âyanlık. Divriği’de bir konağa ad vermesi de ayrıca anlamlıdır.
(Âyanlık üzerine 2 önemli çalışma: Yuzo Nagata, Muhsin-zâde Mehmed Paşa ve Âyanlık Müessesesi, Yücel Özkaya, Osmanlı İmparatorluğunda Âyanlık)
Bugün değil ama dünlerde konutlar kimliklerin birer izdüşümleriydi. Konut sahibinin yaşama bakışını, inancını, toplumdaki konumunu hatta kültür ve meslek durumunu dış görünüşü ve donatısıyla okuturdu. Tüccar evi, okumuş evi, sanatkar evi, rençper evi… Türkiye çapında onca yıkışa, yokedişe karşın, orta ölçekli kentlerde, kasaba ve köylerde bir zamanlar kimlik okutmuş ev örnekleri görülebilirse de; bunların çoğu, eskidiği ve oturulamaz duruma geldiğinden terkedilmiş, çökmeye yüz tutmuş hatta sahipleri de unutulduğundan kimliğini yitirmiştir. Bundandır ki Anadolu’nun her köşesinde görülebilen eski mütevazı evlere bile günümüzde uluorta “konak” denip geçiliyor. Örneğin yayınlarla tanıtılmasa Tokat’taki Lâtifoğlu Konağı’na “Tokat’ta eski bir konak”, Sivas’taki özel konuta da “Abdi Ağa (?) Konağı” deyip geçecektik.
Başka ülkelerde evler, kasırlar, köşkler, şatolar, ilk veya 2., 3., 4., kuşaktan sahiplerinin de ad ve özellikleriyle tanıtılıyor. Bizde de Yılanlı Yalı, Perili Ev, Kavafyan Evi, Hekimbaşı Yalısı, Hadimoğlu Konağı gibi örnekler var. Sahip veya sahiplerin konuta kimlik yapıştırması, bir beldenin kültürünü, yaşama bakışını, âlimini, zenginini, yoksulunu, bürokratını, rençberini… mekanlar üzerinden tanıma olanağı verdiği için önemlidir.
Eski gelenek ve görenekte ikinci bir okuma, mezartaşlarındadır. Bu okumalar ziyaretçileri hem bilgilendirir hem duygulandırır. Eski yazılı, örflü, kallavili, fesli mezar şahideleri, birer özgeçmiş kaydı, soy kütüğüdür; mezarlıklar da tarih ve edebiyat antolojisi değerindedir.
Japonya-Tokyo’da gerçekleşen Olimpiyat Oyunları’nda ülkemiz 13 madalya kazanarak bir ilke imza attı. Türkiye’nin özellikle kadınlar kategorisinde elde ettiği başarılar, binlerce kız çocuğuna ilham verecek. 1908-2016 arasında kadın sporcuları sadece 5 olimpiyat madalyası alabilen Türkiye, sadece Tokyo’da 5 madalya birden kazandı. Erkekler okçulukta Mete Gazoz, kadınlar boksta Busenaz Sürmeneli altın madalyaya uzandı. Tokyo’ya damga vuran Türk ve diğer ülkelerden sporcular…
Pandeminin gölgesinde düzenlenen Olimpiyat Oyunları, asla unutulmayacağa benziyor. Tüm dünyayı etkileyen salgın hastalık yüzünden 1 yıl ertelenen Tokyo 2020, sporun birleştirici gücünü göstermesi bakımından da dünya döndükçe hatırlanacak. Tıpkı 20. yüzyıldaki iki büyük savaştan sonra yapılan Antwerp 1920 ve Londra 1948 Londra gibi.
Önlemler kapsamında seyircilerin alınmadığı Tokyo 2020’nin nasıl geçeceği merak konusuydu. Açılış töreni pek bir tat bırakmasa da, yarışmalarla birlikte heyecan katlandı, arka arkaya rekorlar yağdı. Oldukça başarılı bir olimpiyat geçiren Türkiye, tarihinin en çok madalyasını Japonya’da toplarken, Akdeniz ve Ege’deki yangınlarla hüzne boğulan milyonların biraz olsun yüzü güldü. Spor, umuttu!
Önce bizimkilerle başlayalım; sonra dünyaya açılalım…
Ülkemizde spor alanında şüphesiz bir devim yaşanıyor. Daha önce sadece ekranlarda izlediğimiz birçok müsabakada temsilcilerimiz yarışıyor. Özellikle de kadınlardaki sıçrama daha net bir şekilde görünüyor. Kız çocuklarının binbir zorlukla spor yaptıkları, yer yer bunu ailelerinden bile saklamak zorunda kaldıkları ülkemizde elde edilen bu dereceler çok önemli.
Tokyo 2020, tarihimize altın harflerle geçti. Hem madalya rekorumuzu kırdık hem de birçok ilke imza attık. Japonya öncesinde Türkiye, en çok madalyayı Londra’da almıştı. 73 yıl önce elde edilen 6 altın, 4 gümüş, 2 de bronzluk tarihî başarıyı, Tokyo’da 2 altın, 2 gümüş, 9 bronz ile ileriye taşıdık.
Kadınlar boksunda ilk Olimpiyat altınımızı Türkiye’ye getiren Busenaz Sürmeneli.
Türkiye’nin kadınlarda elde ettiği başarılar, binlerce kız çocuğuna ilham verecek gibi duruyor. 1908-2016 arasında kadın sporcuları sadece 5 olimpiyat madalyası alabilen Türkiye, sadece Tokyo’da 5 madalya birden kazandı.
İlk defa olimpiyat sahnesine çıktığımız kadın boksunda da ringleri titrettik. Buse Naz Çakıroğlu 26 Mayıs 1996’da dünyaya Trabzon’da merhaba demişti. Onun ikinci yaş gününde yine aynı şehirde doğan Busenaz Sürmeneli de aynı yoldan gidecekti. Hayat tesadüfleri sever ya; ülkemize boksta ilk olimpiyat madalyalarını getiren sporcuların memleketleri, doğum günleri ve isimleri de -farklı yazılıyor ama- aynı.
“Kadınlar boks yapar mı?” sorusuna gardını hep yüksek tutanlardan Sürmeneli’nin ilk müsabakasından sonra “Bu galibiyet ülkemin kadınlarına ve güzel bir gelecek hayali kuran tüm çocuklarına armağan olsun” demesi dikkatlerden kaçmıyordu. Adı bitişik yazılan Busenaz altın, ayrı yazılan Buse Naz ise gümüş aldı. Ve onların sayesinde, Türkiye için bir kapı açıldı.
Türkiye’nin altın çocuğu Okçuluğa katkısı nedeniyle yüzme kurslarına giden, basketbol oynayan, resim yapan, piyano çalan 22 yaşındaki Mete Gazoz, altın madalyasıyla.
Olimpiyat takvimine ilk kez Tokyo’da alınan karatede, tüm yabancıların favori olarak gösterdiği, Dünya ve Avrupa şampiyonu apoletleri de bulunan Serap Özçelik Arapoğlu elenirken, Merve Çoban üçüncü olarak tarihe geçti. Erkek takımından Eray Şamdan gümüş, Ali Sofuoğlu ve Uğur Aktaş da bronz alınca, karatenin ata sporu olduğu Japonya’dan daha fazla madalya topladık.
Tokyo 2020’de ilk madalyalar ise tekvandodan geldi. Hakan Reçber’le Hatice Kübra İlgün 15 dakika arayla bronz aldılar. Tarihimizin iki ayrı olimpiyatta madalya alan tek kadın sporcusu olan Nur Tatar bu sefer çeyrek finalde kaybetti.
Cirit atmada Eda Tuğsuz’un dördüncülüğü, modern pentatlonda da İlke Özyüksel’in beşinciliği spor yazarları için bile hayaldi. İkisi de ülkemizi olimpiyatta kendi alanlarında temsil eden ilklerdi!
Cimnastikte tarihimizin ilk madalyasını Türkiye’ye getiren Ferhat Arıcan paralel barda.
İkinci defa sahne aldığı olimpiyatta çeyrek final gören Kadın Voleybol Millî Takımı, olimpiyatları 5. sırada bitirdi. Millî takımdaki başarılar, kulüpler düzeyinde Avrupa’da kaldırılan kupalar… Onların başardıklarını erkekler futbolda yapsa, her yeri kaplarlardı. Güney Kore’ye 5 set sonunda çeyrek finalde boyun eğen ay-yıldızlılar, maçtan sonra ağlıyordu. Sadece onlar mı; kazanan rakipleri de gözyaşlarına boğuluyordu. Son dörde kalabilirdik. Sayelerinde kazanırken de ağlıyoruz, kaybederken de… Şu sıralarda da Avrupa Voleybol Şampiyonası’nda grup aşamasını 5’te 5 yaparak namağlup lider tamamlayan sporcularımız şüphesiz bu ülkenin en iyi takımı; varolsunlar! (Takımın sembolleşen kaptanı Eda Erdem Dündar’ın voleybol sonrası kariyeri merak ediliyor. Onun gerek ulusal gerek uluslararası alanda yapacağı daha çok şey var sanki. Sizce de kaptan Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne yakışmaz mı?)
Ata sporumuz güreşte oldukça başarısızdık, daha çok madalya almalıydık. Rıza Kayaalp’le Taha Akgül’ün bronzu şaşırtıcı olmasa da, Yasemin Adar, olimpiyatta madalya alan ilk kadın sporcumuz olarak tarihe geçti.
Daha önce hiç madalya alamadığımız okçulukta yaşadığımız heyecan ise yıllarca anlatılacak. Başta karışık çiftler müsabakalarında Yasemin Ecem Anagöz ve Mete Gazoz’dan oluşan takımımız, madalyanın ucundan döndü. Genç sporcularımız üçüncülük için karşılaştıkları Meksikalı rakiplerine boyun eğdi.
Spordaki kadın devrimi İkinci defa sahne aldığı olimpiyatta çeyrek final gören Kadın Voleybol Millî Takımı, Türkiye’yi yasa boğan haberlere rağmen yüzümüzü güldürdü (üstte). Kadınlar 100 metrede Jamaikalı Elaine Thompson Herah 10.61’le tarihin en iyi ikinci derecesine imza attı (altta).
Metin Gazoz: Başarı ancak çalışmayla…
Rio 2016’da da yarışan ikili, Japonya’daki ikinci deneyimlerinde daha da ileri gitti. Yasemin 9. sırayı alırken, Mete altına ulaştı. Eski millî okçu Metin Gazoz’la İstanbul Okçuluk Kulübü başkanı Meral Gazoz’un çocuğu olarak 1999’da dünyaya gelen sporcunun başarısı asla tesadüf değildi. Omuz gelişimi için 8 yaşına kadar yüzme kurslarına giden, koordinasyon katkısı için basketbol oynayan, görme ve dikkat yeteneğini geliştirmek için resim kursuna giden, göz ve el koordinasyonu için piyano eğitimi alan proje çocuk, 22’sinde olimpiyatta zirveye çıktı. 2008 Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye’yi temsil eden antrenörü Göktuğ Ergin’in Çin’de taktığı şapkayla yarışmalarına çıkan Mete’nin önünde daha uzun bir kariyer var.
Atletizmde de bir Rönesans yaşadık. 3 adım atlamada Necati Er, 73 yıl sonra finale kaldı. Londra 1948’de bronz madalya kazanan Ruhi Sarıalp’in o başarısından geriye kalan birkaç saniyelik görüntüler gözleri dolduradursun, Necati’nin olimpiyat altıncılığı müthiş bir sonuç. Sırıkla atlamada Ersu Şaşma tarihimizdeki ilk finali gördü. Antrenörünü kısa bir süre önce yitiren 21 yaşındaki atlet, Japonya’da 10. oldu. Daha önünde yıllar var. 10 metre havalı tüfekte 4. olan Ömer Akgün’le yelkende madalya mücadelesine kalan ilk sporcumuz olan Alican Kaynar’ın 8.liği, yine bizim alışık olmadığımız neticelerdi.
Olimpiyat serüvenimizin başladığı jimnastikte 4 sporcumuz finale kalarak oyunlara imzalarını atıyordu. Onlardan Ferhat Arıcan paralel barda 3. olarak bir hayali gerçekleştiriyordu. Atlama masasında ilk hakkında muazzam bir atlayışa imza atıp herkesten yüksek bir puan alan Adem Asil ikinci hakkında düşmese, madalyaya rahat bir şekilde ulaşacaktı. Halkadaki büyük umudumuz İbrahim Çolak ise maalesef Japonya’da beşincilikte kaldı. Bir döneme damgasını vuran ancak biraz da ilgisizlik nedeniyle sporu erken yaşta bırakan Suat Çelen’in Jimnastik Federasyonu’nun başkanı olmasından sonra yaşananlar, art arda büyük şampiyonalarda kazanılan madalyalar hepimizi heyecanlandırıyor. Demek ki oluyor!
Norveç’in ‘Bay Çığlık’ı Norveçli Karsten Warholm’un 400 metre engellide kendisine ait dünya rekorunu 46.70’ten 45.94’e çektiğinde attığı çığlık, Olimpiyat’ın unutulmazları arasına girdi.
Ve dünya…
Tokyo Olimpiyat Oyunları’nın en önemli hadisesi, şüphesiz atletizmde hem erkekler hem de kadınlarda dünya rekorunun kırıldığı 400 metre engelli müsabakalarıydı. Millî atletimiz Yasmani Copello Escobar’ın en iyi derecesini egale edip 6. olduğu tarihî yarışta Norveçli Karsten Warholm kendisine ait dünya rekorunu 46.70’ten 45.94’e çekti. İkinci sıradaki Amerikalı Rai Benjamin 46.17 saniyeyle gümüşte kalırken, eski dünya rekorundan daha iyi bir dereceye imza attı. Aynı ülkenin vatandaşı olduğu Edvard Munch’un başyapıtı “Çığlık” tablosundan dolayı yıllardır “Bay Çığlık” olarak da anılan Warholm’ün bitiş çizgisinde yaşadığı şaşkınlık, şüphesiz Tokyo 2020’nin en unutulmaz karelerinden biri olarak dünya döndükçe hatırlanacak.
Erkeklerden 1 gün sonra kadınlar 400 metre engellide Amerikalı Sydney McLaughlin, 51.46’yla kendisine ait dünya rekorunu kırdı. Başarılı sporcunun vatandaşı Dalilah Muhammed ve genç Hollandalı Femke Bol’la rekabeti 2 yılda dünya rekorunun 7 defa kırılmasını sağladı.
5 yıl önce Rio’da gümüşe uzanan Yulimar Rojas, kadınlar üç adım atlamada 15.67 metreyle dünya rekorunu kırdı; Venezuela’dan Inna Kravets’in 1995’ten kalan dünya rekorunu 17 santimetre geliştirdiği müsabakada âdeta kendisiyle yarıştı.
Kadınlar 100 metrede Jamaika tüm madalyaları toplarken, Elaine Thompson Herah 10.61’le tarihin en iyi ikinci derecesine imza attı. Aynı atlet 200 metrede de zafere ulaşarak Rio’dan sonra Tokyo’da da “100-200 dublesi”ni yapmayı başardı (Kadınlarda tek olsa da erkeklerde ondan daha iyisi olduğunu söylemeli: Efsanevi sprinter Usain Bolt 2008, 2012 ve 2016’da “100- 200 dublesi”ne imza attı).
Çekiç atmada Anita Włodarczyk, olimpiyat tarihinde bireysel bir branşta üstüste 3 altın kazanan ilk kadın oldu. Yeri gelmişken hatırlatmalı: Amerikalı Al Oerter disk atmada, Carl Lewis de uzun atlamada 4 olimpiyat altını almıştı.
Sifan Hassan 5 ve 10 bin metrede altın, 1500 metrede bronz alarak tarihe geçti. Etiyopya’da doğan ve 15 yaşında mülteci olarak ayak bastığı Hollanda’da sonradan vatandaş olan kadın atlet, akıllara vatandaşı Fanny Blankers-Koen’i getiriyordu; 1948’de Olimpiyat arenasına çıktığında, 30 yaşında evli iki çocuk annesi bir kadın olan sprinter, olimpiyata damgasını vurmuş, 4 altın almıştı. 2. Dünya Savaşı olmasa, kimbilir madalya sayısı kaç olacaktı…
Çocukluk hayali Olimpiyat tarihinde bireysel bir branşta üstüste 3 altın kazanan ilk kadın, Polonyalı çekiç atmacı Anita Wlodarczyk (üstte).
ABD adına yarışan Allyson Felix, madalya sayısını 11’e çıkararak ülke tarihinin en başarılı olimpik atleti oldu. Tokyo öncesinde sponsoru Nike firmasıyla yaşadıkları, kadın sporcuların göğüsledikleri başka sorunları gözler önüne seriyordu. 2018’de anne olan Felix’e teklif edilen yeni sözleşmede yüzde 70 indirime gidilmiş, ayrıca başarı şartı konmuştu. Tarihin en başarılı kadın sporcularından biri olan Felix’in kendisine dayatılmaya çalışılan bu şartları medyaya taşıması üstüne ipler kopuyordu. O günden beri anne sporcuların hakları için de mücadele eden bir aktivist olan 35 yaşındaki sprinter, Japonya’da vatandaşı Carl Lewis’i geride bırakırken ayrıca Paavo Nurmi’ye yaklaşıyordu. Olimpiyat tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı atleti olan “Uçan Fin” lakaplı unutulmaz sporcunun kazandığı 12 madalya, bakalım bir gün geçilecek mi?
Erkeklerde 100 metre yarışını İtalya adına yarışan Marcell Jacobs kazanırken, ona bitiş çizgisinde sarılan vatandaşı Gianmarco Tamberi’ydi. Onun birkaç dakika önce taçlandığı yüksek atlama yarışı, Tokyo 2020’nin en güzel öykülerinden biriydi. 2.37 atlayan Tamberi ve Katarlı Mutaz Essa Barshim, 2.39’u geçemediler. Kurallara göre ya atlamaya devam edeceklerdi ya da ya altını paylaşacaklardı. Yanlarına yaklaşan hakeme “ikimizde altın madalya alabilir miyiz?” diye sordular. Bunun mümkün olduğunu duyduklarında birbirlerine sarıldılar! Birbirlerini gençler şampiyonalarından beri tanıyan iki atlet, yıllar sonra tekrar müthiş bir dostluk sergileyerek herkesi duygulandırdılar. Bambaşka kültürlerden gelen, farklı dinlere inanan, apayrı karakterle sahip bu iki sporcu, olimpiyat ruhunun ne olduğunu canlı yayında ispatladılar. Bu filmlere konu olabilecek hikayeyi en yakından takip eden hakemin ismini ne biliyor musunuz? Can Korkmazoğlu!
Okyanusya rekorunu kırıp Avustralya’ya yüksek atlamada gümüş madalya kazandıran Nicola McDermott, 9 yaşındayken en büyük hayalinin Olimpiyat’a gitmek olduğunu yazmış (altta).
Olimpiyat tarihinin en başarılı sporcusu olan Michael Phelps’in emekliye ayrılmasından sonra yüzme yarışlarının nasıl geçeceği merak konusuydu. Onun veliahtı Caleb Dressel, 2 dünya, 2 de olimpiyat rekoruyla 5 altına ulaştı. Vatandaşı Katie Ledecky, 2012 ve 2016’dan sonra Japonya’da da 800 metrede birinci olurken, toplamda olimpiyat altını sayısını 7’ye yükseltti.
Havuzda ABD’nin eski hegemonyasından eser yoktu. Yine de onlar 11, Avustralya 9 altın aldı. Avustralyalıların yüzmede kazandığı 20 olimpiyat madalyasının (9 altın, 3 gümüş, 8 bronz) üçte birini tek başına alan Emma McKeon tarihe geçti. McKeon aynı zamanda tek olimpiyatta 7 madalya (dört altın, üç bronz) alan ikinci kadın olarak tarihe geçti. Ondan önce bunu sadece 1952’de Sovyet jimnastikçi Maria Gorokhovskaya başarmıştı.
Tunuslu Ahmed Hafnaoui’nin 400 metrede altına kulaç atması, şüphesiz Tokyo 2020’nin en büyük sürprizlerinden biriydi. Henüz 18 yaşındaki sporcu, olimpiyat tarihinde en kötü kulvarda yarışıp kazanan üçüncü yüzücü oldu. Finale zar zor kalan ve sonunda altını alan sporcunun kariyerinin devamı merakla bekleniyor.
Yarı finalde Rıza Kayaalp’i deviren Mijain Lopez Nunez, dört olimpiyatta taçlanan ilk erkek güreşçi olarak adını altın harflerle tarihe kazıdı. 38 yaşındaki Kübalı sporcu, böylece Japonların 13 yıl maç kaybetmeyen, 4 olimpiyat altınlı efsanevi kadın güreşçisi Kaori Icho’yu yakaladı. Yeri gelmişken hatırlatalım: İsveçli Carl Westergren ve birçoklarına göre tarihin en iyisi olan Rus Alexander Karelin’in üç olimpiyat altını bulunuyor.
Ülkedeki sistematik dopingin devlet eliyle düzenlenmesi yüzünden, Rusya’nın oimpiyatlara bayraksız, marşsız ve kendi adını kullanamadan katılması dikkati çekiciydi. Rus Olimpiyat Komitesi’nin altına ulaşan 20 sporcusu için millî marş yerine Çaykovski’nin 1. Piyano Konçertosu’ndan bir bölüm çalınması, Tokyo 2020’nin unutulmazıydı.
Tokyo Olimpiyatı’ndan tarihe kalanlar, unutulmayacaklar…
• 34 bin nüfuslu San Marino, olimpiyat tarihinde madalya kazanan en küçük ülke oldu.
• 64 bin kişilik Bermuda, altın alan en az nüfuslu
ülke oldu.
• Pist bisikletinin harika çifti Jason ve Laura Kenny, madalyaları Japonya’da da toplamaya devam etti. Karı-kocanın 12’si altın, toplam 15 madalyası var.
• Kaykay’da altın madalya kazanan 13 yaşındaki Japon Momiji Nishiya, olimpiyat tarihinde bunu başaran en genç sporcu oldu. Müsabakada kürsünün yaş ortalaması 14 yaş 191 gündü!
• Tokyo 2020’yi bir gümüş, bir de bronzla kapatan Avustralyalı binici Andrew Hoy 62 yaşında (1920’de Oscar Swahn madalya aldığında, neredeyse 73 yaşındaydı).
• Tokyo 2020’de en yaşlı sporcusu binici Mary Hanna 66, en genci Suriyeli masa tenisçisi Hend Zaza 12 yaşındaydı.
• 9. defa olimpiyatta sahne alan Gürcü atıcı Nino Salukvadze, bunu başaran ilk kadın oldu (Kanadalı binici Ian Millar 10 olimpiyata katılmıştı).
• Judo’da Japon Hifumi ve Uta Abe, bireysel bir sporda aynı gün altın madalya kazanan ilk kardeşler olarak tarihe geçti.
• Okyanusya rekoru kırıp Avustralya’ya yüksek atlamada gümüş madalya kazandıran Nicola McDermott, 9 yaşındayken en büyük hayalinin olimpiyatlara gitmek olduğunu yazmıştı. 2005’ten kalan günlüğünün o sayfası, yarışma günü defalarca sosyal medyada paylaşıldı.
• 1500 metrede Norveç’e altın kazandıran Jacob Ingebritsen’in yaşadığı 76 bin nüfuslu Sandnes kentinde, idmanlarını yaptığı atletizm pistinde toplanan 800 kişinin kahramanlarının yarışını izlemesi unutulmazdı.
• Beşinci defa olimpiyatta sahne alan basketbol efsaneleri İspanyol Pau Gasol ve Arjantinli Luis Scola madalya alamadı. 41 yaşındaki oyunculardan Gasol olimpiyat tarihinin en skorer üçüncü, Scola ise dördüncü basketbolcusu durumunda.
• Boksta Britanya’ya altın madalya getiren Lauren Price, aynı zamanda taksi şoförlüğü yapıyor. Price, Galler Millî Takım formasını 52 defa giymiş eski bir futbolcu…
• Tokyo’ya donmuş balık dolu kargo uçağı ile gelen Fiji erkek ragbi takımı, yedili ragbi’de üstüste ikinci defa şampiyon oldu. Bu iki altın, Fiji’nin olimpiyat tarihindeki tek madalyaları!
• Güreşte bronz madalya kazanan Artur Naifonov, 2004’te 330 kişinin hayatını kaybettiği Beslan Katliamı’ndan kurtulan öğrencilerden biriydi.
• Cinsel istismarla suçlanan ve ABD eskrim takımından uzaklaştırılan Alen Hadzic’in mahkeme kararıyla olimpiyata katılması üzerine, takım arkadaşları pembe maske takarak kendisini protesto etti.
1996-2001 arası Afganistan’da idareyi ele alan Taliban, o dönem savaş ağalarının kapışmasından ve ölümlerden yaka silken halkın desteğini sağlamıştı. 11 Eylül ve ABD’nin müdahalesinden sonra 20 yıl boyunca 2.2 trilyon Dolar akıtılan ülkede hem paralar yine şirketlere gitti hem de 100 binin üzerinde insan öldürüldü. Küresel eroin piyasasının % 90’ının kaynağı olan ülkede kaotik gibi gözüken tarihî yapı taşları…
Afganistan’ın dünü ve bugünü üzerine önemli bir kitabın (Taliban-2021) yazarı Ahmed Raşid, konu hakkında en bilgili kişi olarak gösterdiği Rubin Barnett’ın sözlerini aktarır: “Afganistan yalnızca Afganların değil, bütün dünyanın aynasıdır”. Benzer bir biçimde ünlü Hintli şair Muhammed İkbal, Afganistan için “Asya’nın kalbi” demekte, Lord Curzon ise biraz daha rekabete bindirmekte: “Asya’nın horoz dövüşü alanı”.
Taliban’dan kaçanlar Taliban “değiştiğini” iddia etse de Afganistan’ın başkenti Kabil’i ele geçirmelerinin ardından, binlerce Afgan ülkeyi ne pahasına olursa olsun terk etme umuduyla Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’na koştu.
Haritaya bakıldığında komşu ülkelerin gerilimini anlamak mümkün olsa da, Türkiye, Suudi Arabistan gibi “dış güçler”in ilgisi de hiç eksik olmamıştır bu ülkeden. “Bizim oralarda ne işimiz vardı?” diye sormadan “Afganların burada ne işi var?” diye sormak inandırıcı değil.
20. yüzyılda Afganistan tarihini hızlandıran hadise, SSCB’nin Afganistan’ı işgaliydi (1979). O güne kadar toplumsal formasyon açısından pek zengin olmayan ülkede muhafazakarlık yaygın olsa da cihatçılık güçlü bir eğilim değildi. İşgal bir anda ülkeyi Soğuk Savaş’ın alanı haline getirdiğinde, ABD nezaretinde müttefikleri ülkeye çullandılar. Bu tarihten itibaren Afganistan’da, Sovyet desteksiz Necibullah rejimi (89-92), onun asılmasıyla sonuçlanan içsavaştan sonra mücahitlerin, savaş ağalarının kapıştığı dönem (92- 96), Taliban’ın başa geçtiği yıllar (96-2001) ve ABD’nin NATO güçleriyle son dönemi (2001- 2021) geldi.
Taliban aslında Sovyet işgaline karşı mücadele içinde şekillenmemişti. Bu mücadeleyle ilişkisiz, sonraki dönemde savaş ağalarının kapışmasından halkın yaka silkmesi, geleneksel aşiret reisliğinin ortadan kalkması gibi bir dizi koşul altında eski Paştun liderliğinin kalıntılarının temizlenerek Paştun milliyetçiliğinin yeniden canlandırılmasını temsil edecekti.
1992’de rejimin düşmesiyle toprak ağalarının önderliğindeki çeşitli mücahit grupları arasında bir içsavaş süregitti. Kabil’i ele geçirme hedefiyle, mücahit örgütleri Afganistan’ı yıkıma uğrattılar. Kadınlar, çocuklar, sade insanlar bu yıkıntının altında kaldı. Bu içsavaşta Ahmet Şah Mesud’un yönettiği Kuzey İttifakı, Tacik etnik kökenliydi; Hindistan ve Türkiye tarafından destekleniyordu. Şah Mesud 1997’de Taliban tarafından öldürüldü. Şu sıralar siyaset sahnesine yeniden girmeye çalışan zamanın Hizbi İslâmi lideri Gulbeddin Hikmetyar ise Pakistan tarafından destekleniyordu. Pakistan, Hikmetyar’ın bu işi beceremeyeceğini gördüğünde Taliban’a oynadı. Bu her iki hizip de radikal İslâmcı, maçist ve acımasızdı. Eklemek gerekir ki, Taliban ortaya çıkmadan da bu iki hizip kadınları baştacı etmiyordu; onlar da şeriata uygun bir şekilde kadınları insanlıkdışı bir konuma mahkum etmişti.
1994’te Pakistan’da medreselerde örgütlenen ve adını burada alan Taliban, Pakistan gizli servisinin desteği ve ABD’nin mali katkısı ile öne çıktı; 1996’da Kabil’i ele geçirerek karanlık bir rejim kurdu. Usame Bin Ladin için de emin bir üs sundu. Taliban dönemi birçok Afgan için “mücahit dönemi”nin hoyratlığına göre, “daha az” kötüydü.
ABD, Taliban’ın ülkede istikrarı sağlamasını bekliyordu. Hatta 125 milyon Dolarla Taliban’ın elde ettiği en büyük yabancı yardımını sağladı. Clinton yönetimi Suudi Arabistan’la birlikte İran’ı kontrol etmek için, Şiiliğe son derece düşman Taliban’ın iktidara gelişini uygun bulmuştu! Rusya ve Orta Asya cumhuriyetlerindeki gelişmeler de bu nesnel koşulların bir parçasıydı. Mücahit çeteleri arasındaki yoğun, kanlı çatışmalardan usanmış insanlar da (etnik kökenlerine göre değişkenlik gösterse de) medeni haklardan feragate neden olsa da Taliban’ın gelişini kerhen kabullendi.
Sözde anti-emperyalizm adına Taliban’ı kutlayanların hatırlaması gereken bir husus da, Taliban başa geçtiğinde onu tanıyan ülkelerin örneğin Küba, Çin, Vietnam ve hatta İran değil; Pakistan, Türkmenistan, Suudi Krallığı ve Birleşik Arap Emirlikleri olduğudur.
Sokaklarda devriye gezen silahlı örgüt üyeleri zaman zaman halkın üzerine ateş açmaktan da çekinmiyor.
11 Eylül, Afganistan’ın kaderini derinden etkiledi. “Terörizme karşı savaş” başlığı altında yeni bir Haçlı seferi ilan edilip Afganistan işgal edildi. Amerikan işgali sivillerin ölümünün yanısıra büyük kentlere akını ve ülke dışına göçü de tetikledi. ABD işgalle birlikte Taliban’a karşı mücahit döneminin savaş ağalarını silahlandırdı ve kendisine tâbi kıldı. Hikmetyar’ın bir dönem başkan adayı olması da başka türlü açıklanamaz.
1992’de Tarihin Sonu‘nu yayımlayan araştırmacı Francis Fukuyama; 1980’lerde Afganistan’ın Sovyet işgali sırasında Başkan Ronald Reagan’ın yönetimine katılmış ve Rusların kanını akıtmak için “son Afgan ölünceye kadar savaşa devam” demişti. Birleşmiş Milletler’in, Sovyetler’in barışçıl bir şekilde geri çekilmesi çabaları ABD tarafından sürekli engelledi.
Zafer kutlaması Taliban savaşçıları ve yetkilileri, 27 Ağustos 2021 Cuma günü Afganistan’ın güneybatısındaki Helmand eyaletinin başkenti Laşkar Gah’da zaferlerini kutlamak için bir toplantıya katıldılar.
ABD için Soğuk Savaş sona ermişti ve Afganistan’ın artık önceliği kalmamıştı. Tabii daha sonra Amerikan işgalini meşrulaştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi de çabuk unutuldu. O dönem ABD dış politikasını şekillendiren simaların önde gelenlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle bakılamayacağını önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi olduğunu” belirtmişti.
Sovyet işgalini mazur göstermenin bahanesi olamaz. Ancak ABD ve müttefiki Pakistan’ın finansmanıyla ülkenin parçalı etnik ve mezhepsel yapısında, çoğunluk Paştunlar arasında o günün tabiriyle “radikal İslâmcılığın” peydahlanmasına çalışıldı.
11 Eylül 2001’den başlayarak kadınları Taliban’ın boyunduruğundan kurtarma bahanesi altında ABD esas olarak Orta Asya, Çin ve Rusya’ya yönelik emperyal stratejisi doğrultusunda Afganistan’ı işgal etti. Karanlık bir güç olan Taliban’a da böylece işgale karşı mücadele eden “özgürlük savaşçısı” payesi kazandırdı.
Paradoksal olan, Sovyet işgalinden sonra Gorbaçov dönemindeki geri çekilişten itibaren Rusya’nın o güne kadar desteklemiş olduğu rejim 3 yıl dayandığı halde; ABD’nin 20 yıldır oturtmaya çalıştığı rejimin, daha çekilmesini tamamlayamadan göçmesidir.
Afganistan beklenmedik bir hızla Taliban’ın eline düşünce, Samuel P. Huntington’ın “medeniyetler savaşı” kuramının şuursuz izleyicileri, “barbar ülkeler”in asla “medenilerin” safına ulaşamayacağının bir defa daha kanıtlandığını iddia edebilir. Bu sömürgeci anlatım, ABD ve onun müttefiklerinin (uluslararası koalisyon) yürüttüğü emperyalist savaşları haklı çıkarmanın pespaye bir bahanesi. Dünyanın en büyük gücünün 20 yılda yapamadığını kendi inşa ettiği Afgan ordusundan beklemesi; bu ordunun yabancı bir gücün paralı askeri olması hasebiyle halk nezdinde gayrimeşru olduğunu görmemesi inandırıcı değil. Herhangi ideolojik ve moral motivasyonu olmayan bir ordunun savaşmasını beklemek safdillik olur.
Halkın küçük bir kesimi hariç işgal, genel olarak toplumdaki eşitsizliği daha da derinleştirmiştir. Nüfusun üçte ikisinin günde birkaç dolara mahkum olduğu bir ülkeden sözediyoruz. İnsani kayıplar açısından da önceki dönemleri aratmayacak bir yıkım sözkonusu. Nisan 2021’e kadar 20 yılda 47 bin sivil (düğünlerde, cenaze törenlerinde “sehven” katledilenler başta olmak üzere) ve 66 bin asker ölmüş. Güvenlik güçlerinin öldürdüğü isyancı sayısı 42 bin. 2.500 Amerikan askeri hayatını kaybetmiş. 3 milyon insan ülkeden kaçmak zorunda kalmış. 4 milyon insan yer değiştirmiş.
Savaşın görünmeyenleri Fotoğrafçı Canan Aşık’ın 2000 yılında Kabil’de çektiği fotoğraflar, savaşın en azı konuşulan yüzünü; sakat bıraktığı, sakatladığı, açlığa ve yoksulluğa mahkum ettiği insanları gösteriyordu (üstte ve altta).
ABD’nin 20 yıllık süre içerisinde ülkeye akıttığı para 2 trilyon 226 milyar Dolar! Savunma Bakanlığı’nın 2020 raporuna göre ise savaş harcamalarına 815.7 milyar Dolar sarfedildi. Bu para Afgan halkına eşit bir şekilde dağıtılsaydı kişi başına 7 bin dolar düşerdi! Ancak harcanan paranın %90’ının silah satışı, maaşlar vb. olarak ABD’ye geri döndüğü de atlanmamalı. Sonuçta Taliban 1996’da yıkılmış bir Afganistan’ı eline geçirmişken, şimdi ABD’nin Afgan ordusuna verdiği her türlü teçhizata ve işgalden önce hayal edemeyeceği maddi imkanlara sahip.
Afgan kalkınmasının başarısızlığı genellikle yolsuzluklara bağlanır. Afganistan yolsuzlukta dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alsa da, bu başarısızlığın temelindeki daha derin-köklü neden, seçilen kalkınma modeli. Afganistan’ın inşaındaki model, devletten ziyade SKT’lara dayanıyordu. Bu modelin Afganistan’da herhangi bir temeli olmaması, ülkenin STK neoliberalizminin bir laboratuvarına dönüşmesine neden oldu. Buna gösterilen mazeret de kamu kurumlarının yolsuzlukla malul olduğu, dolayısıyla girişimlerin etkisiz kaldığı merkezindeydi. 2010’a kadar eğilim tamamıyla bu yönde iken, STK’ların Afgan politikacılarından kat be kat fazla yolsuzluğa bulaştığı anlaşılınca, dış yardımların yönü devlet lehine değişmeye başladı.
Ancak yolsuzluk ve sorumsuzluk sadece STK’larla sınırlı değildi. Örneğin herbirinin % 5-10 arpalık aldığı 5 taşerondan geçen projelerde de inanılmaz bir israf sözkonusuydu. Devlet bu yardımların planlanmasına ve genel olarak hayata geçirilmesine katılmadığı için, bazı sektörler devasa yardımlar alırken diğerleri bundan mahrum kalmaktaydı.
Yardımın militarizasyonu da önemli bir etmendi. Yardımların % 50’si güvenlik kesimine gitmekte. Ayrıca ihtiyaçlardan ziyade, yardımların ABD’nin bir halk desteği kazanması için önemli gördüğü alanlara kaydırılması, projeler arasında bir hiyerarşi oluşturma noktasına varmakta.
Askerî işleri yapan yükleniciler aslan payını alırken, bölge aynı zamanda eroin ticaretinde de önemli bir merkez olmayı sürdürdü. Bir dönem Pakistan’ın millî gelirinin 3’te 1’ini oluşturan eroin ticaretine benzer bir biçimde bir narko-elit oluştu. Batılı güçlerin dayandığı savaş beylerinin önemli bir kısmı bu yoldan servet edindiler. Raşit Dostum’un Taliban tarafından ele geçirilen malikanesi herhalde piyangodan çıkmamıştı. ABD işgalinin önemli bir sonucu, afyon üretiminin artışıydı. Küresel eroin piyasasının % 90’ı Afganistan üzerinden giderken, buradan elde edilen paranın çok cüzi bir kısmı “üretici”nin eline geçiyor, paranın büyük kısmı eroini dünya pazarına süren “yabancı güçler”e kalıyor. Zaten işgaller de kalkınma amacıyla yapılmaz.
Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesiyle tartışmalar yeniden alevlendi. Ahmed Raşid’in Taliban kitabındaki hikaye devam mı ediyordu, yoksa aradan geçen 20 yıldan sonra Taliban kendi geleneği içinde bir değişim geçirmiş miydi? Hemen belirtmek gerekir ki bu defa Taliban önceki gibi bir takım mücahit gruplarının çatışmalarından yararlanarak Kabil’e gelmedi. ABD ile 2018’den, yani Trump döneminden başlayarak Doha’da bir dizi görüşmede zaman kazanarak; bu arada dikkatlerden kaçan bir şekilde yerel güçlerle de müzakere yürüterek bir strateji geliştirdiler. Biden, Trump’ın başlattığı barış görüşmelerini onayladı. ABD, işgalin başarısızlığının farkındaydı.
Kadınların tek çaresi direnmek Amerikan işgalini meşrulaştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi, savaş sonrasında çok hızlı unutuldu. ABD dış politikasının etkili isimlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle bakılamayacağını, önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi olduğunu” söylemişti.
Afgan toplumu klan, kabile, mezhep, coğrafi olarak çok parçalı, kaotik gibi gözükse de, geleneksel olarak insanlar belli bir yapı içinde. Yani bir yanda kötücül radikal İslâmcılar, şeriatçılar; öbür yanda da sürekli acı çeken yoksul bir halk sözkonusu değil. Her zaman ideolojik belirlemelere sığmayan, farklı ittifakların kurulabildiği yani oyunun kurallarının “kendine göre” olduğu bir toplumdan sözediyoruz.
Olivier Roy’un da belirttiği üzere, Taliban zorlu savaşta siyasal olarak bir değişim geçirdi. Ancak yönetim kademesi 20 yıl öncesinin hemen hemen aynısı. Demokrasinin ülkede zemin bulamadığı, şeriat uygulanacağına dair sözler ve yoksul bir ülkede uluslararası ilişkileri düzeltmeden bir tecrit ortamında varolmanın imkansızlığı ile birlikte okumak gerekir bu “değişim”i.
Taliban ayakta kalmak için uluslararası planda ilişkilerini olağanlaştırmaya yönelmiş durumda. Çin ile Kabil’in ele geçirilmesinden önce görüşmeler oldu ve Çin’deki Uygurlar meselesini kaşımama karşılığı ekonomik sözler alındı. ABD’nin de üst kademede görüşmeleri sürdürdüğü bilinmekte. Rusya, Orta Asya sınırını güvenceye almak istemekte ve Taliban da bunu sağlayabilir. Unutmamak gerekir ki 2018’den bu yana sürdürülen görüşmelerde öne çıkan maddeler arasında Taliban’ın kabul ettiği en önemli husus, topraklarında başka türden “terörist” örgütlenmelere izin vermeyecekleridir.
Sayıları 80 bin dolayında olduğu söylenen Taliban güçleri, ne köylerine ne medreselere dönecekler. İktidarın çeşitli kademelerinde yer alarak (bürokrat, işadamı) dünya nimetleri ile kucaklaşacaklar. Yoksul ülkenin bu yeni efendileri, devasa sorunların altından kalkma kapasitesine sahip değil. 33 milyonluk nüfusun ortalama yaşı 18. Genç Afganların işgalin izlerini silmeleri zaman alabilir; ancak Afgan kadınların karşı karşıya kaldıkları felaket karşısında direnmekten başka çareleri yok. Dış güçlere bel bağlamadan Taliban’a karşı mücadele vermek kolay olmasa da, bu 40 yıllık ağır yıkımdan sonra insan hakları ve demokrasiyi sosyal haklarla bezeyecek bir alternatif, dünyanın herhangi bir ülkesinde olduğu gibi Afganistan’da da belirebilir.
Timothy Brook’un Dertli İmparatorluk adlı kitabı, Çin’deki Moğollar (Yuan) ve Ming sülalelerini incelerken, “ejderha” hikayeleriyle başlar. Yazar yollar, kanallar, ticari ilişkiler, nüfusun odak noktaları, aile bağları, sanat alanlarında iz sürer. Devlet idaresi, siyasi tarih ve dış ilişkiler odaklı, toplumu önplana almayan bir tarih anlayışı yerine; halk edebiyatı, mezartaşları gibi malzemeler kullanarak bize farklı bir resim çizer.
Son yıllarda iklim değişikliği önem kazandı. Her gün dünyanın bir tarafında seller, diğer tarafında kuraklık ve yangınlar gündemimizi oluşturmaya başladı. Bu yıl Türkiye de bunlardan nasibini aldı. Uzmanlar bu konularda ciddi çalışmalar yürütüyor. Öte yandan yaşadığımız olaylar bilimsel çalışmalardaki bakışaçımıza da yansıyor. Tarih araştırmalarında da iklim değişiklikleri araştırma yöntemleri arasına girdi. Hatırlanacağı gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında da medeniyetlerin ortaya çıkışları “kuraklık” sonucu meydana gelen göçlerle açıklanmıştı. Hatta ders kitaplarımızda ahtapotun kollarını andıran kocaman bir göç haritası olurdu. Sonra bu görüşlerdeki problemler dolayısıyla göç haritası ders kitaplarında yer almaz oldu.
Bugünkü çalışmalar, iklim değişikliğini olayların kökenini açıklamak için kullanmak yerine; dönemsel farklılıklara bakarak o ülke veya bölgede görülen sosyo-ekonomik ve politik olaylarda iklimin ne derecede bir rolü olduğu konusuna odaklanmaktadır. Kanada’nın batısında Vancouver’de bulunan British Columbia Üniversitesi hocalarından Timothy Brook Dertli İmparatorluk (The Troubled Empire: China in the Yuan and Ming Dynasties-2010) adlı kitabında Çin’deki Moğollar (Yuan) ve Ming sülalelerini incelerken, “ejderha” hikayeleriyle başlar. Genellikle “istilacı Moğollar”ın (1260- 1368) Kubilay Han önderliğinde Yuan sülalesini kurmaları ve onların Çin’den ayrılmak zorunda kalmalarından sonra başa geçen sülale “milliyetçi” veya “etnik Çinli” olarak algılanırdı. T. Brook birbirine zıt olarak görülen iki sülaleyi aynı mercek altında incelemekle, aslında yerli ve yabancı Çin tarih metodolojisine ilginç bir kapı açmaktadır.
Öte yandan T. Brook’un eserinde, konunun ideolojik tarafına hiç değinilmemekte ve bu iki sülalenin birarada ele alınma sebebinin Çin’e dünya tarihi içinde yer vermek olduğu ifade edilmektedir. Bu iki sülalenin hâkim olduğu 1260-1644 arasında Avrupa, Rönesans ve Barok dönemleri ile beraber Küçük Buzul Çağı’nda idi. Kitap aynı yılların Çin’de de soğuklarla mücadele ile geçtiğini göstermektedir.
Kitabın ilk bölümünde Çin kültürüne has hem efsanevi bir sembol hem de hükümdarı temsil eden bir varlık olan ejderhayı baş aktör yapan yazar, ilginç bir yöntem kullanmaktadır. Suda yaşadığı varsayılan ejderha 12 Hayvanlı Takvim’de de yer alır; Türk ve Moğol dillerine Çince “long”dan mülhem, “luu” olarak girmiştir. T. Brook’un bahsettiği ejderha hikayelerine bakılacak olursa, Yuan ve Ming döneminde insanların sık sık ejderha gördükleri anlaşılmaktadır. Bu hikayelerde ejderhalar, Hokusai’nin resmindeki gibi dev dalgaların hâkim olduğu bir ortamda fırtınalar, kasırgalar, tayfunlar arasında suyun içinde görülür. Genelde bir sülalenin çöküşünün habercisi olan su baskınları, seller bu defa daha genel bir dağılım içindedir. Soğuk dalgaları, kuraklıklar, seller, su baskınları, depremler, açlık dönemleri, salgınlar gibi felaketler, kitapta “9 batak” olarak tanımlanır. Yuan döneminde 3, sonraki Ming döneminde bu türden 6 büyük felaketle karşılaşıldığı belirterek, birbirine zıt görülen bu iki sülalede daha başka devamlılık unsurları üzerinde durulur. Yazar bu çerçevede yollar, kanallar, ticari ilişkiler, nüfusun odak noktaları, aile bağları, sanat gibi alanlarda iz sürer. Kısacası devlet idaresi, siyasi tarih ve dış ilişkiler odaklı, toplumu önplana almayan bir tarih anlayışı yerine halk edebiyatı, mezartaşları türünden malzemeler kullanarak bize farklı bir resim çizer.
Kitap bütün bu olumlu gelişmelerin yanında, yazarın Ming dönemi üzerinde uzmanlaşmış bir Çin tarihçisi olması ve Han kültürüne hem bilgi hem anlayış açısından daha yakın olması dolayısıyla, Çin’deki Moğollar hakkındaki kısımlar biraz daha az özen ve ayrıntı ile karşımıza çıkmaktadır. Eserde kullanılan yöntem ve özellikle halkın öne plana çıkarılması ile, eser zaman zaman bir roman niteliği kazanır. Eserleri Çinceye de çevrilmiş olan T. Brook, Çin tarihçiliğine ve özellikle ülke tarihi anlayışına önemli bir katkıda bulunmuştur. Bu kitap, erken devir Osmanlı tarihi üzerine odaklanan tarihçilerin Bizans kültür ve toplumu ile ilgilendikleri takdirde nelere dikkat etmeleri gerektiği açısından da bir örnek teşkil eder.
Büyük yerleşimlerin içinde, “mahalle kültürü”nün bir parçası olarak yapılan sebze-meyve bostanları, burada oturanların ihtiyacını karşılardı. 1500 yıllık bu gelenek, 2. Dünya Savaşı’ndan “açlık dersi” alan ülkelerde tekrar canlandırıldı. Bizde ise 1960’lardan bu tarafa bina ve site yarışı, bu alanları yoketti. Yakın geçmişte kaybettiğimizi yerine koyma zamanı. Mis gibi yağlı bir marulu iştahla özleyerek başlayabiliriz belki.
Tahtalısı var, çukuru var; havuzlusu, cadılısı, kemiklisi, tekkelisi, sütlüsü, çıngıraklısı var. Şehir surlarının 7 kulesinin dibinde boydan boya uzananı var. Kendi çoktan ortadan kalkmış ama hâlâ toprağının lezzetiyle anısı sebzelerin isminde kalmış olanı var. Geride kalan bir-iki tanesinin üzerine titriyoruz onlar da yok olmasın diye. İstanbul’un bostanlarından bahsediyorum; güzel bostanlarımızdan.
Bugün bütün dünya çatı bahçeleriyle, dikey-topraksız tarım gibi yeniliklerle canlandırdıkları şehir bostanlarının yararını yeniden ve hayretle keşfediyor. Gıda güvenliği, karbon ayak izinin azaltılması, zehirsiz tarım, yoksul nüfusun kendini beslemesinin önünü açmak, eski sanayi alanlarının zehirlerden temizlenmesi, azalan su kaynaklarının verimli kullanımı gibi açıkça görülen birçok yararı nedeni ile yerel yönetimler, STK’lar bostanlar, bahçeler kuruyor. Özel sektör geleceğin iş alanı diye çatı bostanlarına teknolojik yatırımlar yapıyor.
1890’larda Sébah & Joaillier tarafından çekilip sonradan renklendirilmiş bu kartpostalda Kara Surları’nın dibinde gözalabildiğine uzanan bostanlar görülüyor.
Peki, biz ne yapıyoruz? En az 1500 yıldır uygulama birikimine ve deneyimine sahip olduğumuz bu akıllı şehir tasarımı mirasına sırtımızı çeviriyoruz. Bostanları ve insanların yaşamına kattıkları güzellikleri anlatmak üzere gelin biraz geriye dönelim birlikte. Birçok 50 yaş üzeri İstanbullunun kafasında mahalle bostanlarının anısı hâlâ canlıdır. Belki bu düzeni yeniden kurabilir, yerel yönetimlerimizden “her mahalleye en az bir bostan” talep edebiliriz.
Giderek nüfusu artan şehirlerin içinde bostan ve meyve bahçelerinin olması, tarih boyunca bir gerekliliğin sonucu olarak ortaya çıkmış. 5.500 yıl önce Mezopotamya’da şehrin içinde tarım için alanlar ayrılmaya başlanmış. 4.000 yıl önce Persler suyolları ile dağlardan indirdikleri kar suları ve doğal atıklarını kullanarak şehirlerini besleyecek vahalar oluşturmuşlar. Eski iki diğer örnekten biri Peru’dan. Dağların tepesinde kurulu Macchu Picchu, yiyecek kaynakları açısından kendine yeterli bir şehir olarak tasarlanmış. Su az olduğu için tekrar tekrar kullanılmış; sebze tarhları öğleden sonra güneşini yakalayacak şekilde konumlandırılarak kısa mevsim uzatılmış; dağda sık çıkan ayazlarla başedebilmek için dayanıklı ürünlerle hassas olanları birarada dikilmiş. Aztekler de, kenarında şehirlerini kurdukları göllerin üzerinde tarım amaçlı yüzen adalar, “chinampa”lar oluşturmuş; sık yağmur ormanları nedeniyle birbirleriyle ürün alışverişi mümkün bulunmayan şehirlerini böylece büyütebilmişler. 1800’lerin sonu ile 1900’lerin başında şehir bostanları Londra, Paris, Stockholm gibi Avrupa şehirlerinde yoksul kentlilerin geçimlerini sağlayabilmeleri için giderek yaygınlaşmış. Mimarlar ve şehir planlamacıları şehrin çeperinde, yürüme mesafesinde bahçe ve geniş ekenekler olan şehir planlarının gerekliliğini tartışmışlar. 1930’larda Frank Lloyd Wright her evin kendi arazisinde tarım yapabileceği Broadacre City tasarımı ile şehirde ev ölçeğinde tarım yapılması fikrini savunmuş.
1. Dünya Savaşı, Büyük Buhran yılları ve ardından gelen 2. Savaş, bu fikirlerin ne kadar uzgörülü olduğunu ortaya koydu. 1917’de Başkan Woodrow Wilson “Savaşı yiyecek kazanacak” diyordu. İki dünya savaşı sırasında İngiltere hükümeti halkına “Zafer için kaz!” (Dig for Victory!) diye öğütlüyordu. Bu “Zafer Bahçeleri”nin üretimi ticari tarım işletmelerine rakip olabilmiş ve karne ile dağıtılan yiyeceklerle sağlıklı kalması mümkün olmayan bir ulusu ayakta tutabilmişti. Bahçelerin önemli bir işlevi de morali ayakta tutması olmuş. Savaş zamanı mideler kadar ruhun da doyması ne kadar önemli!
Yedikule’ningöbekli marulları Sofranız Şen Olsun kitabının yazarı Takuhi Tovmasyan’ın dedesi Ğazaros Efendi’nin küçük oğlu Sarkis (sağ başta) babasının gazinosunda arkadaşlarıyla “Yedikule’nin o meşhur, göbekli marulu”nu yiyor. 1935, Yedikule.
1950’lerden sonra insanlar belki savaş yıllarının zorluğunu unutmak istediler belki de şehirler hızla büyüdüğü için bostanların varlığı hâtıralarda kaldı. Şehirler yeniden inşa edilip nüfus banliyölere çekilince, sebze bahçelerinin yerini refah göstergesi çim bahçeler aldı. Hatta bahçelerde tavuk ve sebze yetiştirilmesi sağlıklı değil, “görüntüyü bozuyor” diye kanunla yasaklandı. Sonuç ortada. Bütün dünyada şehirde yaşayanlar ile yiyecek kaynaklarının bağlantısı koptu. İşte 1970’lerden bu yana ufak ufak canlandırılmaya çalışılan bu kadim bağdır. Bu, toplumsal adalet ve çevre açısından sürdürülebilirliği sağlayan bir bağdır aynı zamanda.
Özellikle ABD’de şehirlerin getto’larında kira getirisi bina vergilerine yetmediği için, kimsenin satın almaya yanaşmadığı boş binalar sigortadan para alabilmek için sahipleri tarafından yakıldı; yerlerinde kalan boş arsalarda yoksul ve işsiz insanlar taze sebze üretimi için bostanlar kurmaya başladı. Bu bahçelerin varlığı bu bölgeleri yeniden çekici kıldı; insanlarda aidiyet duygusunu besledi ve yiyecek fiyatlarındaki artışla başedebilmelerine destek oldu. 70’lerde başlayan bu akım 90’lardan itibaren iyice canlandı. Dünyanın birçok büyük şehrinde yiyeceğin yerel olarak üretimi, şehir içinde bahçeler ve çiftlikler kurulması hız kazandı.
Bu noktada yönetimlerden çok, kâr amacı gütmeyen derneklere, akademisyenlere ve halkın desteğine teşekkür etmek lazım. Artık New York’tan Tayland’a, Arjantin’den Zimbabwe’ye dek şehir bostanları kuruluyor. Bostanlar, meyve bahçeleri, hatta ufak çiftlikler şehir planlamalarına dâhil ediliyor. Park ve bahçeler salt ağaçlık alanlar değil aynı zamanda yiyecek üretecek şekilde planlanıyor. Dünya farkına vardı ki, büyük şehirlerin geleceği antik çağlardaki gibi şehrin kendi yiyeceğinin bir kısmını üretebilmesine bağlı olacak.
Dört tarafı bostanlarla çevrili eski İstanbul
Fetihten 30 yıl öncenin İstanbul’unu betimleyen Christoforo Boundelmonte’in 1422 tarihli haritasında bostanlar…
Peki, biz şimdi bu gelişmelerin neresindeyiz? İstanbul 1960’lara kadar bostanlar, meyve bahçeleri, bağ ve zeytinlikler, ufak çaplı mandıralar, tavuk çiftlikleri ile şehir planlaması açısından bugün çare görülen tasarımların feriştahını barındırıyordu. Önce biraz şehrimizin geçmişimize bakalım ki neyi kaybettiğimiz aşikar olsun.
Daha 4. yüzyılda Theodosius şehir surlarını yaptırırken, bölgedeki arazilerin tarım için kullanıldığını biliyoruz. Theodosius çiftçilerin duvarların dibindeki arazileri kullanılmasına izin vermiş; şartı da duvarların bakımını yapmaları imiş. Şehir nüfusu o zaman bile çok kalabalık: 300 bin civarında. 10. yüzyılda derlenmiş Geoponika isimli 20 ciltlik “Tarımsal Arayışlar” kitabında da bu bölgedeki ürün çeşitliliği ve yetiştiricilik ile ilgili bilgilere ulaşıyoruz. Fatih Sultan Mehmet 1453’te şehri fethettiğinde, nüfus çeşitli nedenlerle 30 bine inmişti. 16. yüzyılda 400 bin, 17. yüzyılda ise 800 bin kişilik nüfusu ile İstanbul dünyanın en kozmopolit ve en kalabalık şehri olmuştu. Dönem dönem nüfus biraz azalıp sonra yine çoğalsa da değişmeyen tek sorun halkın beslenmesiydi. Un, yağ ve et temel gıda maddeleri idi. Sebze, meyve ve yeşilliklerin bozulmadan en yakın şehirlerden dahi gelmesi mümkün değildi. Bu nedenle, İstanbul sebze ve meyve ihtiyacını kendi bostan ve bahçelerinden sağlıyordu. Deniz ürünleri de olağanüstü zenginlikteki Boğaziçi ve Marmara’dan geliyordu. 1735 tarihli bir kefil defteri, sadece İstanbul Suriçi’nde 344 bostanda 1.381 bostancının çalıştığını belirtiyor. Suriçi’ndeki bostancıların büyük çoğunluğu Hıristiyan olup Makedonya bölgesinden -Sarıgöl, Ostrovo, Vodina, Selanik, Manastır, Ohri, Pirlepe, Eğridere, Nikita- gelmişlerdir ve ayrıca isimlerinden Slavca konuştuklarını tahmin ediliyor.
Surdışında kalan ve Anadolu yakasındaki semtlerin de kendi bostan ve meyve bahçeleri vardı. Boğaz kıyısındaki ve arkalarındaki tüm köyler, şehrin doymak bilmez iştahına sebze-meyve yetiştiriyorlardı. Şehirde toplam 1200 bostan olduğunu eski kayıtlardan biliyoruz. Kayıtlardan, haritalar, vakıf ve kefil defterlerinden de bostanların Osmanlı mahalle dokusunda önemli bir yeri olduğunu görebiliyoruz. Evliya Çelebi’ye başvurursak, o da 17. yüzyılda 40 adet has bahçe olduğundan bahsediyor. Bunlar saraya ait mülklerdi ama üretim fazlası da pazarlarda halka satılırdı. Aynı şekilde kendi bahçelerinde ürettiklerini pazara getiren bahçıvanlar ürünlerini önce saray görevlilerine sunar, kalanını satışa koyardı. Çelebi, İstanbul’da 500 adet “sebzevatçı” dükkanı olduğundan bahseder. Semtler o dönemde sebzeleri ile anılırdı. Sermet Muhtar Alus bunu ne güzel aktarır: “Yedikuleee!” Malum ya, yeneceklerden bazıları vardır ki satıcıları asıl adlarını hiç ağza almaz, yurtlarının adını bas bas bağırırlar… Zira ora bostanlarınınki namlı: Kıvırcık, göbekli, yağlı. Bir sebzenin yeri-yurdu olması fikri ne güzel! Yedikule’nin marulu, Beykoz’un ayşekadın fasulyesi ile patlıcanı, Bayrampaşa’nın enginarı, Langa’nın çok büyük ama olağanüstü lezzetli hıyarları, Çengelköy’ün ise minik, kıtır hıyarları… Kömürcüyan da Belgrad Ormanı’na yakın bostanların kabak ve lahanalarını, Ortaköy’ün enginar bostanlarını anlatır. İnciciyan’dan da Göksü ve Küçüksu arasındaki arazide nefis patlıcanlar yetiştiğini öğreniyoruz.
Direnen bostan: Kuzguncuk
Şehrin geriye kalan son bostanlarından olan Kuzguncuk’taki 700 yıllık “İlya’nın Bostanı”, yöre halkının 20 seneyi aşkın direnişi sayesinde hâlâ varlığını koruyor.
Bu bostanlar, bağ ve bahçeler şehrin insanlarına mevsimi geldiğinde marulu, hıyarı yerinde yeme zevkini de tattırırdı. Marul bostanlarına gidenler bostancıya hasırları serdirir; tarladan seçtikleri marulları bir atın döndürdüğü bostan dolabından akan soğuk suda yıkar; oturup tuz serperek marul yerlermiş. Biz bir ürünün üreticisine saygılar sunarak, tadına vara vara bir ürünün çıkmasını böyle zevkle beklemeyi, keyifle yemeyi neden unuttuk acaba? 1901-1902’de tifo salgını olduğunda bile “çiğ sebze yemeyin” diye uyaran yetkililere kimse kulak asmamış; bostanlara koşturmaya devam etmişler.
Langa bostanları da bugün kaybolmuş alanlardan. Üzerinde Yenikapı metro istasyonu var artık. Çok daha önceleri İstanbul’un eski limanı imiş. Tarihî yarımadanın ortasından geçen Lykos deresi Langa’dan denize dökülüyor ve alüvyonları biriktire biriktire limanı toprakla dolduruyor. Alus, “Langa’nın hıyarlarının yanısıra sırık domatesi, her çeşit zerzevatının ve erik, elma ve armut gibi meyvelerinin de başka yerlerinkinden çok daha iyi olduğuna iman edilmişti” diyor. Langa’da Rum, Adalı ve Bulgar bahçıvanların işlettiği 7 büyük bostan varmış: “Cuma ve Pazar günleri Müslüman, Hıristiyan içlerine dolar. Keyfin katmerlisi bahçıvanı yanına katılıp ocaklara gitmek, beğendiğini gösterip kestirmek, bostan dolabının buz gibi sularında yıkadıktan sonra art arda birkaç tanesini yemekti”.
Surların dibinde kentin mutfağı Yağlı marullarıyla meşhur Yedikule Bostanları’ndan kaybettiğimiz bir manzara…
Evliya Çelebi’nin, Alus’un ve Reşad Ekrem Koçu’nun tek tek bostanların isimlerini vererek anlattıkları Erenköy’deki üzüm bağlarını, Çengelköy’ün ayvasını, Anadolu Kavağı’nın nefis incirlerini, Arnavutköy’ün çileklerini, Tarabya’nın ahududularını, Kumburgaz’ın mis kokulu topatan kavunlarını, Mecidiyeköy’ün “serapa” dutluklarını başka zaman anlatalım.
Ezcümle, Bizans’tan Osmanlılara, oradan cumhuriyet dönemine bostanları, bağları ve bahçeleri ile bu koca şehir 1.500 yıldır kesintisiz şekilde kendine yetecek şekilde tarım yapıyordu. 1960’larda başlayan hızlı göç ile işler rayından çıktı. Bu alanların şehircilik anlamında değerleri, köyden henüz gelmiş, tarımı ardında bırakmış yeni İstanbullularca anlaşılamadı, küçümsendi; apartmanlara, binalara yenik düştü.
2013’te belediyenin moloz dökme ve iş makinaları ile “rekreasyon alanı yapacağım” diye bir kısmını yoketmesi sonucu Yedikule’den bugün geriye ne kaldı ise bu eski şehrin dünyada eşi benzeri olmayan tarihsel mirasıdır. Geriye kalan son bostanlardan olan Kuzguncuk’taki 700 yıllık “İlya’nın Bostanı” ise yöre halkının 20 seneden fazla birlik olarak direnmesi sayesinde hâlâ varlığını korumaktadır. Bu örnekleri hızla çoğaltmamız lazım. Üretimi kendine yeten bir şehir, içinde yaşayanlara bugün bile ne büyük bir güven hissi verir düşünsenize. Bugün dünyada “gıda güvenliği” başlığı altında, bu konuyla ilgili yüzlerce kitap yazılıyor. Şimdi düşünelim bakalım; yakın geçmişte kaybettiğimizi nasıl yerine koyabiliriz. Mis gibi yağlı bir marulu iştahla özleyerek, isteyerek başlayabiliriz belki.
Lise öğrencilerinin okulları bünyesinde çıkardıkları Yesterworld dergisi, her sayısında öğrencilerin kaleme aldıkları tematik konulardaki yazılardan oluşuyor. Türkçe-İngilizce hazırlanan dergi, güncel hadiselerin arkasındaki tarihsel süreci görmeyi-göstermeyi hedefliyor.
Hisar Okulları’nın Sosyal Bilimler bölümü başkanı ve tarih öğretmeni Aydan Demirkuş’un inisiyatifiyle geçen dersyılında başlayan tarih dergisi çıkarma faaliyeti; 2021-22 dersyılında da devam edecek. Aydan Hoca tarih dergisi çıkarma fikrini ve uygulamasını #tarih dergiye anlattı:
“Uzun yıllardır öğrenciler tarafından çıkarılacak bir tarih dergisi hayalim vardı. Bu yılın başında, bölümdeki tarih öğretmeni arkadaşlarımın desteği ile okul toplumuna duyuru yaptık ve istekli öğrencilerin başvurmasını istedik. Derginin çıkabilmesi için yazarlara, editör grubuna ve tasarım-yayın ekibine ihtiyacımız vardı. Öğrenciler çalışmak istedikleri alana başvurularını yaptılar. Derginin çıkarılmasında tek bir sorumlu öğretmen yok. Benimle birlikte 2 arkadaşım daha dergi projesinde çalışıyor.
Bu projede temel amacımız, okulda tarih alanında öğrencilerin dersler dışında derinleşebilecekleri bir platform oluşturmak ve tarihsel bakışaçısını yaşamlarının bir parçası hâline getirmek. Öğrencilerin güncel hadiselerin arkasındaki tarihsel süreci görmesini önemsiyoruz. Diğer yandan onların hem entellektüel bakışaçılarını genişletmek hem de spesifik konulardaki konsantrasyonlarını arttırmak istiyoruz.
Projeye katılan öğrenciler, önce Türkiye de yayımlanan tarih dergilerinden örnekleri incelediler; akademik bir araştırma sürecinin metotlarını uygulamada gördüler. Tarih öğretmenleri olarak bizler de kaynağa yönlendirmede, konuların içerik tasarımında onları destekledik. Yazıları yazan grubun çalışmaları editör grubu tarafından değerlendiriliyor. Sonrasında öğretmenler olarak bizler okuyoruz ve geri dönüşleri yapıyoruz. Son düzeltmelerden sonra, yazılar tasarım grubu tarafından dergiye dönüştürülüyor. Öğretmenlerin ve okul müdürümüzün onayı ile basılıyor.
Öğrencilerin her dergi deneyiminde daha geliştiklerini görüyorum. Pek çok hatayı kendileri görüp, düzeltme çabasına giriyorlar. Hatta eleştirilerde bizden daha sert olabiliyorlar. Disiplinli bir süreç takip ediliyor. Yoğun ders programlarında, bu çabalarını çok takdir ediyorum”.
Yesterworld ekibi şu öğrencilerden oluşuyor: Duru Polat (Editör), Ela Kopmaz, Demir Alp, Can Aymen, Jessica Sezer, Dila Yağmurdereli, Aslı Taze, Tuna Bilici, Selin Dönmez, Emir Yıldırım, Alp Arditi, Zeynep Ölmez, Dafne Ovadya, Yasemin Dindar.
Kişisel olanla toplumsal ve tarihsel olanın kesişimi: Bize konulan isimler. Doğan Gürpınar, Telemak Kitap’tan çıkan Türkiye’de Özel İsimlerin Tarihi’nde Tanzimat’tan günümüze Türkiye’nin farklı arkaplanlardan gelen ailelerinin kuşaklar boyu dönüşen hikayelerini, çocuklarına koydukları isimler üzerinden takip ediyor. 30’ların Türkçülük dalgasıyla Türkan, 50’lerde Hülya, onu takiben Nilgün… 80’lerle birlikte Burcu ve Pınar. Bugün ise artık Ada’lar, Duru’lar, Bade’ler zamanı.
Refik Halid Karay, Şevket Turgut Paşa’dan bahsederken bu ismi duyduğunda “Dev cüsseli, palabıyık, iri sakal bir kumandan” hayal ettiğini anlatır. Karşısına “ayaklarını göstermesi ayıp bir uzuvmuş gibi saklayan, ilave memuriyet istemeye gelmiş bir tapu memuru tavrıyla helecan ve mahcubiyet içinde bekleyen” gerçek paşayı görünce de “İnsanlara 30 yaşından sonra isim verilmesi kanun olmalı” der. Gerçekten de ismi bir kişiye dair bildiğimiz ilk bilgidir. Her ne kadar Karay’ı yanıltmış olsa da, ailelerin kendilerine ve çocuklarına dair topluma vermek istedikleri sinyallerle birlikte ulusal belleği taşıyan, konulduğu dönemin etkileşimlerinden ilham almış kusursuz ulusal hafıza mekanlarıdır da…
Doğan Gürpınar, Türkiye’de özel isimlerin tarihine ilişkin “Her ismin çok sarih olarak saptanabilir şekilde hayat bulduğu bir 5 yıl aralığı var. Bu 5 yılın ardından o isim görkemini kaybederek seyrekleşmeye başlıyor” diyor. Örneğin “Türkan” tam olarak Türkçülük kavşağında karşımıza çıkıyor. İttihatçılar ve kuşaktaşları oğullarına Türk tarihinden isimler uygun görürken “Türkan”, kızlar için tek tabanca… Öyle ki Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin 1920-1930 arasında doğan ilk kadın mezunlarının sekizde biri “Türkan” ismini taşıyor. “Türkan”ın yükselişi keskin olduğu gibi 1930’larda yeni cumhuriyetçi isimler karşısında gözden düşüşü de o denli hızlı oluyor. Bir sonraki 15 yılda doğan mezunlarda oranı %1,9’a düşüyor. 1950’ler “Hülya”nın çok yaygın bir şehirli isme dönüştüğü dönem. Zamanın İstanbul ve Ankara ilkokullarında onu “Neşe” ve Refik Halid Karay’ın romanından esinle “Nilgün” takip ediyor. Bu isimler de sonraki on yıllarda “halk ismi” haline gelmeleriyle beraber silikleşiyor. 1970’lerin ikinci yarısından 1980’lerin ortasına “Burcu” ve “Pınar”ın zirve on yılı. Son yirmi yılda ise isimler erkekte de, kızda da istikrarlı şekilde kısalıyor. Ada’lar, Eda’lar, Ela’lar; o da olmazsa Duru’lar, Sıla’lar, Bade’ler kreşleri istila ediyor.
Elbette her isim, dönemine ilişkin bir şey söylemez. Tesadüfler, denk gelmeler, bir roman karakteri ya da şöhretli bir adaş da isim koymada etkili olabilir. Ama o ismi yaygınlaştıran ilhamlar dönemlere dair bir fikri bize duyumsatır; içiçe geçmiş birçok etkiyi, bir anlamda ifşa eder. Her isim bir döneme sinmiştir. Doğan Gürpınar, bu şifreleri çözerken, isimlerin geride bıraktığımız yüzyılın hafızasında ne denli önemli köşe taşları olduğunu gösteriyor.