19. yüzyılın efsane kalem-fırça ustası Hokusai, kendini “basım işçisi” sayan geleneksel bir öncüydü. Dünyanın hemen her tarafında örnekleri görülen meşhur “Dalga” çizimiyle popüler Hokusai, günümüzdeki “manga”lara da ilham verdi. Hem devasa resimleri hem olağanüstü küçük işleriyle, “dev Daruma portreleri ile buğday taneleri üzerine çizdiği serçe desenleri arasına gerdi hayatını”.
Gakyô Rôjin Manji, Kaei Çağı 2. yılının 4. ayının 18. günü (10 Mayıs 1849) sabahın ilk saatinde öldüğünde 89 yaşındaydı. Elinden, son, bir haiku (geleneksel ve çok kısa Japon şiir türü: eğlenceli mısra) çıkmıştı:
“Tıpkı bir hayalet gibi, ayaklarım yere basmıyormuşçasına yürüyorum yaz vakti çayırlarında”.
Bir dönem 100 hayalet öyküsü çizmişti; Oèva-san’ın yüzü, yüzüne onu kâğıda düşerken oturmuş olabilirdi. Çoktan, 10 yıl öncesinde, kısa bir vasiyet metni yerleştirmişti çekmecesine. 6 yaşından beri ne gördüyse çizdiğini, 50’sine vardığında sonsuz sayıda desenin biriktiğini belirttikten sonra amansız yargısını koyuyordu: “70’imden önce yaptıklarımın kaydadeğer yeri yoktur. 73’ümde doğanın gerçek çehresini kavramaya başladım ve hayvanları, otları, ağaçları, kuşları, balıkları, böcekleri bir ölçüde tanıdım. Demek ki 80’imde biraz daha mesafe katetmiş olur, 90’ımda şeylerin gizine erişir, 100 yaşımda yüksek düzeye ulaşırım ve 110’a bastığımda elimden çıkacak bir nokta, bir çizgi yetkinliğe kavuşur”.
Onu Hokusai diye biliyoruz. Meşhur “Dalga”sı 5 kıtada duvarları dolaşan, sahibini istemeden kendisinde sıkıştıran yapıtı. Bu “kalem mecnûnu” yaklaşık 30 bin desen yapmıştı. Atölyesinde sağlığında çıkan bir yangında çok sayıda çizimi kül oldu (1839), özellikle son dönem ürünleri bağlamında büyük kayıp yaşadı. Bu yangından ölümüne dek geçen (s)on yıllık sürede her sabah güne bir desen yaparak başladı. Duyargaları açıktı: Doğu’nun ucunda yaşarken Batı’dan perspektif kurallarını ve “mavi”yi öğrendi -maviyi tanımayanların içyaşamları noksan olur.
Hokusai’ın Louvre Müzesi’nde bulunan bir oto-portresi. 83 yaşında.
Tokyo’nun Edo diye bilindiği dönemde, Gokoku-ji tapınağında, 6. yüzyılın önder Zen keşişi, pörtlek gözlü ve büyük halka küpeli Daruma’nın 180 metre boyunda bir portresini 1804 yılında, kovalar dolusu çini mürekkebi ve uzun saplı süpürgeler kullanarak yapmıştı. 5 Ekim 1817 tarihinde ise tantanalı duyurusu yapıldıktan sonra, kalabalık bir meraklı kitlesi önünde Nagoya’da aynı performansı tekrarladı: Bunun için özel olarak, 18m x 11m boyutlarında hayli kalın bir kâğıt üretilmişti; Daruma’nın her gözü 180 cm, burnu 270 cm boyutlarındaydı.
Daruma resimlerinin köklerinin uzun geçmişi hakkında canalıcı bilgilere Peter Romaskiewicz’in “Drawing the Face of Bodhidarma-A briefsurvey of an artistic tradition” (2019) başlıklı makalesinden eriştim. Hokusai’ın nasıl hazırlanıp işe giriştiğini, nasıl çalıştığını, ne yaptığını Koriki Enkoan’ın olay esnasında yaptığı çizimlerden takip ediyoruz.
ABD Hava Kuvvetleri 1945’in ilk yarısı boyunca Nagoya’yı, kenti yerlebir edesiye yangın bombalarıyla dövdü. Hokusai’ın dev portresi Mayıs ayındaki bomba yağmurunda yokoldu.
Onu Hokusai diye biliyoruz; oysa çok sayıda imzanın altına girmiş, bir döneminden öbürüne kimlik başkalaşımı geçirmişti. Yaşarken küçümsendiğini aktarıyor onu “karşı coğrafya”da ilk keşfedenlerden Henri Focillon: Geleneğin betine giden hamleleri, hafife alınmasını doğurmuştu. Hep fakir yaşadı; boya ve kâğıt alacak olanağının kalmamasından kaygılandı hep; yaşlandığında, eşini terkeden ressam kızıyla aynı çatı altına yerleşti. Yaşlı haliyle otoportresi Louvre Müzesi’ndedir ve Camondo Koleksiyonu’ndan gelmiştir.
Hokusai, kendini bir tür basım işçisi saymıştır: “Surimono”lar (kişiye özel hazırlanan fal kartları) bütün dünyasıydı. Çizileriyle romancılara, portreleriyle şairlere ve meczuplara eşlik etti ve böylece bir eşkenar üçgen kurmuş oldu.
Batı dillerine “manga” tarihi, Edmond de Goncourt’un Hokusai metniyle, 19. yüzyıl sonu girmişti. Desen mecnunu, çizi ve taslaklarını sağlığında 12 Mangwa’da toplamıştı. Bulunabilenler, ölümünün ardından 3 ek ciltle tamamlandı (İngilizler, çok olmadı 100’ü aşkın unutulmuş desenine ulaştılar).
Mangwa, Eski Türkçedeki vurgusuyla “mecmua”nın karşılığı. Dağınık malzemenin derlenip toplanması, kavurucu değer taşıyan bir kalkışım eğer kişinin kendi elinden ise; öbür türlü: Hep şüphe kaynağı.
“Fuji Dağı’nın 36 Görünümü”, Monet’nin Rouen Katedrali (1892-93) dizisinden 60 yıl önce yapılmıştır.
Dev Daruma portreleri ile buğday taneleri üzerine çizdiği serçe desenleri arasına gerdi hayatını. Kapısının üzerinde “haçiyemon”, yani “köylü” yazıyormuş.
‘Fuji Dağı’nın 36 Görünümü’nden Tam adı “Dalganın Altında” veya “Büyük Dalga” (Japonca: Kanagava oki nami ura) olan çizim, “Fuji Dağı’nın 36 Görünümü” başlıklı serinin bir parçası. Hokusai’ın bu olağanüstü popüler çizimi 1830-1832’ye tarihleniyor. 25.7cm x 37.9 cm boyutlarında, tahta baskı, kağıt üzerine mürekkep ve boya.
Liyakata öncelik veren yansız bir bürokrasi, modernliğin belirleyici özelliği olarak düşünülür; Batı toplumlarının imajları açısından büyük önem taşır. Buna karşılık yolsuzluk salgını, “daha az gelişmiş” ülkelere özgü sayılır. Oysa Ortaçağ’dan günümüze Avrupa ve ABD’de de bitmek bilmez skandalların önemli bir bölümü, orduda, okulda ve ticarette liyakat problemlerine bağlı, kimisi kurumsallaşmış yolsuzluklarla örülü.
Yolsuzluğun, bürokratik kuralların ve akılcı idari yapıların olmadığı veya gelişmediği yerlerde görüldüğü genel olarak kabul edilir. Dolayısıyla yolsuzluk salgını, gelişmekte olan, “geçiş aşamasındaki” veya Üçüncü Dünya denilen toplumların “patolojisi” olarak görülür. Bu görüş, Weber’in bürokrasiyle ilgili tezlerine dayanmaktadır. Max Weber’e göre modern devlet, yasal-akılcı bir örgütlenme biçimidir; bu örgütteki görevlilerin davranışı resmî, yasalara dayalı ve şeffaf kurallarla yönetilmektedir; memurlar liyakata ve teknik yeterliliğe göre işe alınır; görevler ve sorumluluklar hiyerarşik olarak bölünmüştür; memurlarla hizmet ettikleri halk arasındaki ilişkiler kişisel değildir; özel ve resmî gelir arasında net bir ayrım vardır.
Modern bürokrasi için Weber’in çizdiği tabloyu, 17. yüzyılda Fransa’yı bir süre yönetmiş olan Kardinal de Mazarin’e atfedilen bir politika risalesindeki (Le Bréviaire des politiciens) şu sözlerle karşılaştırın:
“Sanma ki sana kişisel özelliklerin ve yeteneğin sayesinde memurluk bahşedilecek! Eğer yalnızca en yetenekli sen olduğun için memurluğa atanacağını düşünüyorsan, enayinin tekisin demektir. Şunu unutma ki, önemli bir görev hak edene değil, daima yeteneksizlere verilir. Dolayısıyla sahip olduğun görev ve ayrıcalıkları efendinin minnetine borçlu olmaktan başka arzun yokmuş gibi davran”.
Dayım sağolsun
3.Paulus’un 15 yaşında kardinal olan yeğeni Ranuccio Farnese.
Bu karşılaştırmadan sonra, Weber’in tezinin bir ütopya, en azından ulaşılması zor bir ideal; Mazarin’e atfedilen sözlerin ise asıl gerçek olduğuna karar verecekler çoktur. Zira Weber’den 100 yıl sonra Avrupa devletlerinde bile nepotizmin, ahbap-çavuş ilişkilerinin yok olmadığını söyleyebiliriz.
Nepotizm kelimesini Batı dillerine hediye eden Papa’lardı. 14.-17. yüzyıllar arasında Papaların yeğenlerine hak etmedikleri halde kardinal şapkası hediye etmesi bir gelenek hâline gelmişti. Kardinallik, bugün olduğu gibi o dönemde de Katolik Kilisesi’nin en yüksek rütbesiydi; Papalar kardinallerden oluşan bir konklav tarafından kendi içlerinden seçilirdi. Yeğen-kardinal (Latince cardinalis nepos veya İtalyanca cardinale nipote), “nepotizm” yani “yeğencilik” kelimesinin dile yerleşmesine neden oldu.
Bu uygulama, Papa’nın kavuştuğu zenginliği ailesiyle paylaşmak istemesi kadar, iktidarına destek olacak sadık bir çevre yaratmak arzusundan da kaynaklanıyordu. “Yeğen-kardinal” Papalık devletinin sekreteri, yani bir çeşit başbakan, papa vekiliydi. Uygulamanın yasaklandığı 1692’ye kadar 15 Papa yeğen veya yeğenlerine kardinal unvanı verdi. Bunlar arasında örneğin 3. Paulus’un yeğeni Ranuccio Farnese gibi 15 yaşında kardinal olanlar da vardı.
Yeğen-kardinallerin en liyakatsızı, 18 yaşında kardinal olan Innocenzo Ciocchi del Monte’ydi (1532-1577). Babası bilinmiyordu; dilenci bir kadının Roma’da sokaklarda yaşayan oğluydu. Kardinal Giovanni Ciocchi del Monte onu görüp beğenmiş, erkek kardeşinin evlat edinmesini sağlayarak çocuğa soyadını vermişti. Kardinal Giovanni, 1550’de 3. Julius adıyla Papa olunca, genç Innocenzo da “yeğen-kardinal” yapıldı. Venedik elçisi Matteo Dandolo, ondan “küçük serseri” diye söz ediyordu: “Papa, Innocenzo’yu odasına alıyor, sanki kendi oğlu veya vaftiz oğlu gibi yatağına sokuyor”. O sıralarda Roma’da bulunan Fransız şair Joachim du Bellay, bir hiciv yazdı: “Bir uşağın, bir çocuğun, bir hayvanın/ bir serserinin, bir dalaverecinin kardinal olduğunu görmek / (…) kafasında kırmızı şapka taşıyan dünya güzeli bir oğlan görmek/ sevgili dostum Moret, bunlar ancak Roma’da olacak mucizeler”.
Yeğenleri sayesinde tarihe geçen Papa’lardan biri de Napolili Carafa ailesinden gelen 4. Paulus’tu (1555-1559). Kardinal yaptığı yeğeni Carlo Carafa, Romalı asil bir kadını baştan çıkarmakla (yoksa tecavüz etmek mi?) suçlandı. Papa’nın küçük yeğenlerinden Kardinal Alfonso Carafa da yolsuzluklarıyla meşhurdu. Papalık tarihçisi René Ancel, Carafa ailesinin üyeleri için şöyle yazar: “Bu yeğenler sadece kaba-saba politikacılar değildi, kendi dönemlerine özgü bütün günahları, bütün açgözlülüğü sergileyen maceracılar ve sonradan görmelerdi”.
Patron Kardinal
Papa 15. Gregorius’un kardinal-yeğeni Ludovico Ludovisi’ye (ayakta) sahip olduğu yetki ve servet nedeniyle “il cardinale padrone” (patron kardinal) denirdi.
Sonunda 4. Paulus öldü. Bu Carafa’lar için çok kötü bir haberdi. Bir sonraki yüzyılın entelektüel kardinallerinden Albani’nin dediği gibi: “Bir Papa’nın yeğeni iki kere ölür; ikinci defasında bütün insanlar gibi, ilk defasında amcası (dayısı) öldüğünde…” Yeni Papa 4. Pius (1559-1565), Carafa ailesinin neredeyse bütün üyelerini hırsızlık, yolsuzluk, iktidarlarını kötüye kullanma suçlarından hapse attırdı. Yeğen-kardinal Carlo Carafa 1561’de Roma’daki Sant’Angelo kalesinde boğularak idam edildi. Kardeşi Paliano Dükü ise karısını öldürttüğü için (bu cinayet Stendhal’ın bir hikayesine konu olacaktı) aynı yıl idam edildi.
Yeğen-kardinallerin hikayesi bize bugün inanılmaz gibi gelebilir ama bu makamın ortaya çıkışına yolaçan saikler (aileyi servete kavuşturma, kendine destek oluşturma) yokolmadığından nepotizm uygulaması hiç sona ermedi. Örneğin İspanya’daki Franco diktatörlüğü (1939-1975) döneminde, diktatörün tek kızı, Villaverde Markisi unvanını taşıyan bir cerrahla evlenmişti. Villaverde Markisi, Franco’nun yakın çevresinin en güçlü adamlarından biriydi. Eylül 1968’de Güney Afrikalı doktor Christiaan Barnard’ın yaptığı ilk kalp nakli ameliyatı onu büyülemişti. Sonunda kendisi de bu ameliyatı denemeye karar verdi. Temmuz 1974’te kalp naklettiği hasta ancak 24 saat yaşadı. Halk arasında dolaşan bir şakaya göre Villaverde, çalıştığı La Paz (Barış) hastanesinde, kayınpederinin savaşta öldürdüğünden çok daha fazla insan öldürmüştü…
ABD kurulduğundan beri birçok başkan; kardeşlerini, damatlarını, yakın akrabalarını önemli görevlere atadılar. Başkan J. F. Kennedy’nin (başkanlığı 1960-1963) kardeşi Robert Kennedy’yi Adalet Bakanı yapmasından birkaç yıl sonra, 1967’de bir anti-nepotizm yasası kabul edildi; bir devlet kurumunu yöneten kişinin, akrabalarını o kurumda ücretli bir göreve getirmesi yasaklandı. Ancak yıllar sonra Başkan Clinton’ın karısı Hillary Clinton’ı, Başkan Trump’ın kızı ve damadı Jared Kushner’i görevlendirmesinin gösterdiği gibi Beyaz Saray’daki yakın akraba bolluğu sona ermedi.
Fransa da nepotizm skandallarının ara vermediği ülkelerden biriydi. Cumhurbaşkanı François Mitterrand, 1983’te oğlu Jean-Christophe’u Afrika’dan sorumlu danışman yaptı! Basın, gazetecilik eğitimi almış olan Jean-Christophe’a “papa-m’a-dit” (Babam-bana-dedi-ki) lakabını taktı. Jean Christophe sadece liyakatsız değildi; silah ticaretine karıştı, “Angolagate” davasında yargılandı. Bir başka Fransa Cumhurbaşkanı olan Nicolas Sarkozy de henüz hukuk öğrencisi olan oğlu Jean’ı, 2009’da Paris’teki iş merkezi La Défense bölgesinin geliştirilmesinden sorumlu devlet kurumu EPAD’ın başına getirmek isteyince basında kıyamet koptu.
Papa 3. Julius’un “yeğen kardinali” Innocenzo Ciocchi Del Monte, bir meyhanede cinayet işliyor (solda).
Tarihçi Jean Garrigues’in belirttiğine göre, Fransa Ulusal Meclisi’nde milletvekillerinin gelirlerini artırmak için eskiye uzanan bir uygulama vardı. Milletvekillerinin eşleri, mecliste görevlendiriliyordu. Sosyalist milletvekili René Dosière’e göre, Meclis’te çalışan 2000 kişi arasında bu şekilde 102 akraba (eşler veya çocuklar) bulunuyordu.
Üst sınıftan liyakatsızların iktidarı çok uzun sürdü. Eski rejimlerde asker olmak, savaş yapmak, belli bir sınıfın görevi ve ayrıcalığıydı. Batı ülkelerinde bu görev ve ayrıcalık, aristokrasiye aitti. Zaman içinde, ordunun da kamu bürokrasisinin bir parçası olduğu anlaşılmaya başladı. Ama modernleşme uzun ve dolambaçlı bir yol izlediğinden, bu gelenek neredeyse 2. Dünya Savaşı’na kadar sürdü.
Reformlar ülkesi İngiltere’de 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar, kara ordusunda teğmenlikten albaylığa uzanan rütbeler “komisyon”la yani para karşılığı elde edilirdi. Terfi eden rütbesini satar, elde ettiği parayı daha üst rütbe için harcardı. İsteyen de görevini satıp ordudan tamamen ayrılabilirdi. Bir lordun ikinci veya üçüncü oğlu babasının unvan ve topraklarına sahip olamayacağından ona “onurlu” bir iş bulmak gerekirdi; ya din adamı olacaktı ya da subay. Askerî rütbeler için ödenen paralara gelince… Piyade teğmeni 700 Sterlin (bugünkü değerle yaklaşık 64 bin Sterlin); süvari teğmeni 1.190 Sterlin (bugünkü değerle yaklaşık 163 bin Sterlin). En yüksek para, kraliyet muhafızlarında albaylık için ödeniyordu: 9 bin yani bugünkü parayla 825 bin Sterlin…
Bu asil gençlerin okuma-yazma bilmesi, yürümesi (piyade) ve ata binmesi (süvari) yeterli görünüyordu. Ancak İngiltere’nin asıl askerî gücünü oluşturan Donanma’da böyle bir uygulamanın olmaması kimseyi şaşırtmayacaktır.
Marki de Damat İspanya diktatörü General Franco’nun kızı Carmen, eşi Villaverde Markisi’yle (üstte, solda). Damat Christóbal Martínez Bordíu’nun, yıllarca çalıştığı La Paz Hastanesi’nde kayınpederinin savaşta öldürdüğünden fazla insan öldürdüğü söyleniyordu (üstte).
Subaylık komisyonları, bugün Türkiye’deki taksi plakası borsası gibi alınıp satılıyor, hatta bazı görevler için açıkartırma yapılıyordu. İngiliz tarihinin en büyük skandallarından biri bu nedenle 1806’da patlak verdi. Kral 3. George’un ikinci oğlu York Dükü Frederick, o sırada ordunun başkomutanıydı. Kralın oğlu olmaktan başka bir özelliği yoktu. Fransız Devrimi’ne karşı yapılan 1. İttifak Savaşı’nda çok başarısız olmuştu. Erler arasında onun için şöyle bir şarkı söyleniyordu: “Bizim büyük York Dükü/ On bin adamı vardı/ Onları tepeye yürüttü/ Ve sonra onları aşağı yürüttü/ Tepedeyken tepedeydiler/ Aşağıdayken aşağıdaydılar/ Yolun yarısındayken/ Ne aşağıda ne yukarıdaydılar”.
Buna rağmen 1795’te 32 yaşında başkomutanlığa atanan York Dükü, kendisine Mary Anne Clarke adında bir metres tuttu, Londra’da bir eve yerleştirdi, ama ona işin gerektirdiği lüks yaşamı sağlayacak parayı vermedi. Doğal olarak Mary Anne, subay komisyonu alım-satımında aracılık yaparak bu açığı kapattı. Mary Anne’in torununun kızı olan ünlü yazar Daphne du Maurier, ona adadığı kitapta (Mary Ann, 1954) kadının dükün yastığının altına subay adaylarının isimlerinin yazılı olduğu bir liste koyduğunu, başkomutanın da hiçbir şey söylemeden bu listeyi alıp icabına baktığını yazar. Bu rezalet 1806’da ortaya çıktığında York Dükü başkomutanlıktan bir süreliğine uzaklaştırıldı, ama kimsenin aklına rütbe alım-satım sistemini sorgulamak gelmedi.
1974’te oğulları Gilbert ve Jean-Christophe’la (en sağda) birlikte Mitterand çifti. Afrika’dan sorumlu danışman ilan edilen Jean, sadece liyakatsiz değildi, adı skandallara da karıştı.
Yarım yüzyıl sonra Kırım Savaşı’nda (1853-1856) İngiliz Ordusu’nun hem lojistik başarısızlıkları hem komuta düzeyindeki zayıflığı açığa çıkmıştı. Özellikle Balaklava Muharebesi sırasında İngiliz hafif süvari alayının bile bile Rus topçusuna cepheden saldırıya gönderilmesi, alayın hemen hemen yokolmasına yolaçtı. Bu meşhur saldırının sorumlularının üçü de İngiltere’nin önde gelen aristokrat ailelerine mensuptu: İngiliz birliklerinin komutanı Lord Raglan bir dükün küçük oğluydu. Süvari komutanı Lucan Kontu, kendi emrindeki hafif süvari komutanı Cardigan Kontu’nun kızkardeşiyle evliydi. Üçü de askerlik kariyerlerine subaylık satın alarak başlamıştı. Örneğin Lord Cardigan prestijli süvari alayı 11. Hussars’da albaylık satın almak için 35 bin Sterlin (bugünün rakamlarıyla 3 milyon Sterlin’den fazla) gibi bir servet ödemişti.
Kırım Savaşı’ndan sonra rütbelerin satılması sistemi geride kaldı gibi olduysa da, ordudaki aristokratik önderlik her türlü radikal reformun önünü tıkadı. Oysa o sırada artık hiçbir Avrupa ülkesinde böyle bir uygulama yoktu. İngiltere ancak 1870’te Prusya ordusunun olağanüstü bir hızla cepheye sevkedilerek büyük Fransız ordusunu ezip geçtiği Fransız-Alman savaşıyla kendine geldi. Bütün dünya Almanların görülmemiş profesyonellikteki kara ordusu karşısında şaşkınlığa kapıldı. O sırada İngiltere Savaş Bakanı Edward Cardwell, Britanya Ordusu için bir reform projesi başlatmıştı. İngiliz hükümeti bununla pek ilgilenmiyordu ama Fransa-Prusya savaşı projeye hız verdi. 1874’e kadar süren reform sürecinin sonunda, rütbe satın alma-satma işlemine son verildi.
‘Bizim büyük York Dükü’
York Dükü Frederick’in Kral 3. George’un oğlu olmaktan başka bir meziyeti olmamasına rağmen, ordunun başkomutanı olmuştu (Thomas Lawrence, 1816).
İngiliz toplumbilimci Michael Dunlop Young, 1958’de Meritokrasinin Yükselişi (The Rise of Meritocracy) adlı bir kitap yayımladı. Yazar, Latince liyakat anlamına gelen mereo kelimesiyle Yunanca krasi sonekini birleştirerek “meritokrasi” adlı bir yeni terim yaratmıştı. İşin ilginç yanı, Michael Young aslında toplumsal bir hiciv olan bu kitapta meritokrasinin, demokrasiden yoksun bir distopya yaratacağı düşüncesindeydi. İyi olduğu düşünülen okullarda eğitim görmüş yeni bir azınlık ülkeyi ele geçirecek, eğitim imkanı kısıtlı diğer sınıflar hiçbir zaman özgürlüğe kavuşamayacaklardı.
Ancak yazarın niyetinin aksine, kitap yayımlanır yayımlanmaz “meritokrasi” olumlu bir anlam kazandı. İngiliz İşçi Partisi “meritokrasi”ye sahip çıktı (Parti böylece bir yandan çalışan sınıflardan yana tavrını sürdürüyormuş gibi yapacak, öte yandan da yeni bir elitin ortaya çıkışını alkışlayabilecekti). İşçi Partisi lideri Tony Blair’in meritokrasiye övgüler düzmesi Michael Young’ın tepesini attırmış olmalı ki, 2001’de The Guardian gazetesine bir makale yazdı. Sosyal başarılarıyla, iz bırakan köklü reformlarıyla tanınan ikinci İşçi Partisi hükümetiyle (Clement Atlee kabinesi, 1945-1951) Blair hükümeti (1997-2005) arasında bir karşılaştırma yaptığı makalede şöyle diyordu:
Mary Anne Clarke bir dönem gravüründe.
“1945 kabinesinin en etkili iki üyesinden Ernest Bevin başarılı bir Dışişleri Bakanı, Herbert Morrison ise Başbakan Yardımcısıydı. Bevin okulu 11 yaşında terketmek zorunda kalıp önce bir çiftlikte, sonra bir lokanta mutfağında çalışmıştı; bakkal çırağı olmuş, kamyon sürücülüğü ve kondüktörlük yapmış ve nihayet 29 yaşında aktif bir sendika liderine dönüşmüştü. Herbert Morrison ise önce bakkal çırağı olarak başladığı iş hayatına tezgahtarlıkla ve telefon operatörlüğüyle devam etti. Londra Belediye Meclisi’nde öyle etkili bir lider haline geldi ki, 1929’daki ilk İşçi Partisi hükümetinde Ulaştırma Bakanlığına getirildi. Londra’nın parçalı metro, otobüs ve tramvay sistemini tek bir şemsiye altında toplayarak Londra yolcu taşıma kurulunu kurmayı başardı. Böylece Londra, toplu taşımacılıkta 30-40 yıl boyunca dünyanın en iyisi haline geldi. Bu Bakanlar, kendilerini onlarla özdeşleştiren sayısız sıradan insan için gurur ve ilham kaynağı oldular…”
Oysa hepsi de İngiltere’nin en iyi üniversitelerinden mezun olan Blair hükümetinin üyeleri, Atlee hükümetinin çoğu işçi, madenci, küçük esnaf kökenli bakanlarıyla karşılaştırılamazdı. Michael Young’a göre “şaşırtıcı bir sertifika, diploma ve derece cephanesiyle donanmış olan eğitim, bir azınlığa onay veriyor, çoğunluğu ise daha 7 yaşından itibaren reddediyor”du.
Balaklava’da hezimet Balaklava Muharebesi sırasında İngiliz hafif süvari alayının bile bile Rus topçusuna cepheden saldırıya gönderilmesi, alayın yokolmasına yolaçtı. Bu meşhur saldırının sorumluları İngiltere’nin aristokrat ailelerine mensuptu.
Rakamlara bakalım: İngiltere’de gelmiş geçmiş 55 başbakandan 28’i Oxford (şu andaki başbakan Boris Johnson dahil), 14’ü Cambridge mezunuydu. Ancak İngiliz tarihinin en ünlü başbakanlarından Wellington, Disraeli, Lloyd George ve Churchill üniversiteye gitmemişlerdi. ABD’de 8 başkan Harvard Üniversitesi’nde, 5 başkan da Yale Üniversitesi’nde okumuşlardı. Ancak ülke tarihinin en büyük iki başkanı kabul edilen George Washington ile Abraham Lincoln üniversiteye gitmemişlerdi. Fransa’da kamu ve özel sektöre lider yetiştirmek üzere Charles de Gaulle’ün kurduğu, ilk mezunlarını 1947’de veren ENA (École Nationale d’Administration) bu işte o kadar başarılı oldu ki, bugüne kadar 4 Fransa Cumhurbaşkanı (şu andaki Emmanuel Macron dahil) ile 8 başbakan yetiştirdi
Japonya, Çin, Güney Kore gibi ülkeler de kendi meritokrasilerini oluşturmak üzere bu modeli benimsedi. Ancak bunun için yapılan sınavlar, okul dışı hazırlık, her yerde türeyen üniversiteye giriş danışmanları, gençlerin ve ailelerin ağır bir yük altına girmesine neden oldu… Ve yeni yolsuzlukların kapısını araladı!
Meritokrasi teriminin mucidi Michael Young.
Çekoslovakya’nın (bugün Çek Cumhuriyeti) en eski ve prestijli yüksek öğrenim kurumu olan Karlova Üniversitesi (Prag Üniversitesi) Hukuk Fakültesi’nde 1999’da patlak veren skandal bunlardan biriydi. Lise mezunlarının girmek için birbirini yediği bu fakülte, test biçiminde bir giriş sınavı yapıyordu. Ancak sınavın soruları el altından 50 bin Kuron’a (1.500 Dolar) satılmaktaydı; eğer cevapları da isterseniz iki katını ödemeniz gerekiyordu. Sonunda satılan cevaplardan biri yanlış olduğu için gerçek ortaya çıktı: Katılanların çoğunluğu bütün soruları doğru, o soruyu ise yanlış cevaplamıştı!
Olay, İspanya’da 2018’de patlak veren “master skandalı”nı akla getiriyordu. Bu ülkede bir yüksek lisans sahibi olmak, yükselmek isteyenler için o kadar önemli hâle geldi ki, birçok insan çalışırken bu lisansüstü programlarına girmeye başladı. Ancak anlaşılan Rey Juan Carlos Üniversitesi’nin master programlarına uygun bir para verenler, okula pek gitmeden sahte notlarla diplomalarını alabiliyorlardı. Bu kişilerin arasında eski milletvekili ve Madrid eyaleti başkanı olan Cristina Cifuentes’in de bulunduğu iddia edildi; hakkında dava açıldı. Üniversite hocalarından biri de hapse mahkum oldu.
Sarkozy Hanedanı Nicolas Sarkozy’nin başkan olduğu sırada o zamanki eşi Cécilia Attias, her biri ayrı ayrı sorun çıkartan üç oğlu ve iki geliniyle.
Bu skandaldan hemen sonra, ABD’de savcılar, çocuklarının Yale, Georgetown, Stanford ve Güney California gibi üniversitelere kabul edilmesi için bir danışmanlık firmasına milyonlarca dolar ödedikleri gerekçesiyle, aralarında Hollywood yıldızları ve işadamlarının da bulunduğu çok sayıda kişiye dava açtılar. Danışmanlık şirketinin, ailelerden aldığı paranın bir bölümünü üniversitelerin öğrenci kabul bölümlerinde çalışanlara rüşvet olarak verdiği ortaya çıktı.
Bu skandallar meritokrasinin sınırlarını gösteriyor; liyakat sahibi seçkinler arasına girmek için liyakatla hiç ilgisi olmayan yolsuzluklara sapılabileceğini ortaya koyuyor. En mükemmel görünen ülkelerde bile yolsuzluk virüsüyle savaşmak için insanlığın yeni yöntemler geliştirmeye devam etmesi gerekiyor.
Distopyaydı, ütopyaya dönüştü
“Meritokrasi” kavramını geliştiren Michael Young, aslında bunun demokrasiden yoksun bir distopya yaratacağını savunuyordu, ama İngiliz İşçi Partisi terime sahip çıkınca, meritokrasi olumlu bir anlam kazandı.
Osmanlı Devleti’nde sultanların ve yönetici tabakanın eğitim-öğretimi, gerek İslâm kültüründen gelen birikim gerekse Bizans’tan devralınan yapılarla (devşirme sistemi) sistemleşmişti. Osmanlı Devleti’ni ilk 300 yılında liyakatlı padişahlar ve kadrolar; son 300 yılında ise kritik dönemleri göğüsleyen liyakat sahibi bürokratlar yaşatabilmişti. Kardeşleri tarafından “kafes hayatı”na mahkum edilen padişah adayları, zehirlenme korkusu ve cehalet içinde yıllar geçirdikten sonra tahta çıkıyor ve imparatorluğu “yönetiyorlardı”.
Osmanlı tarihinde 13. padişah 3. Mehmed (1595-1603) ile 30. padişah 2. Mahmud (1808-1839) arasında, 244 senede 18 taht değişikliği vardır. Bir önceki süreçte padişahın oğulları “sancağa çıkmak” denen gelenek gereği Kastamonu, Trabzon, Konya veya Amasya’ya sancakbeyi atanır; yanlarına hocalar, sanatçılar, bilginler katılır; kitabî kültürden ava-spora, savaş oyunlarına, gerçek çarpışma ve savaşlara girerek tahta hazırlanırlardı. Bunların sonuncusu, sancağı Manisa’dan gelip tahta oturan 3. Mehmed (1595-1603), yazık ki liyakatsız padişahların ilk sıralarına da konabilir. Hanedan yasasını değiştiren, şehzadelerin sancağa çıkmasına son veren de odur.
3. Mehmed, babası 3. Murad’ın çabasıyla Manisa’da deneyimli kadrolardan uzun ve özenli eğitim almış, buradan İstanbul’a gelerek ölen babasının tahtına oturmuştu. Buna karşın kendisi, şehzadelerin sancağa çıkmalarını, taht için kardeş şehzadelerle savaşı sakıncalı görmüş, kuruluştan beri uygulanan bu geleneğe son vermişti. Yeni uygulamada tahta geçen padişah, kardeşi şehzadeleri öldürtmeyerek sarayda hapis tutacak; taht boşalınca şehzadelerin “erşed ve ekber” (ergin ve yaşça büyük) olanı tahta çıkacaktı.
1839’a kadar yürürlükte kalan bu uygulamada taht adayı şehzadeler kapalı-kilitli dairelerde kalmıştır. Bunlardan biri Harem bahçesinde “Eski Şimşirlik” denen taş yapı, diğeri 18. yüzyılda aynı işlevi gören Harem içinde yine taş örgü “Kubbeli Kasır”la buraya bağlanan “Çifte Kasırlar”dır. Buradaki bir-iki odalı loş dairelerden her birine bir şehzade kapatılmış; anneleri şehzadelere “arslanım” dediğinden, bu bölümlere de saray dilinde “kafes” denmiştir.
Akli dengesi bozuk olan 1. Mustafa, bir değil iki kez tahta çıkartılmıştı.
Bu kapalı odalarda şehzadelere ya Harem’in okur-yazar kalfa cariyeleri veya harem ağaları tarafından okuma-yazma, ibadet ve ahlak öğretilir; kitap okunurdu. Ancak, “yönetim ve askerlik bilgisi verilir miydi?” sorusunun yanıtı kapalıdır. Asıl sorunsa, sancağa çıkmadan, yeterli donanım kazanmadan
tahta oturtulan o ya da öteki şehzadenin dünya cahili, ülke topraklarını, toplumu, gelip-giden yabancıları tanımamış, çarşı-pazarı görmemiş, yaşam koşullarından habersiz, bir bakıma çocuk dünyasında kalmış bir padişah olmasıydı. Sürekli yaşanan bir diğer sorun da, öldürülme-zehirlenme korkusu idi. Bütün bunlar Osmanlı hanedanını önceki başarılarından uzaklaştırarak liyakatsızlığa götüren nedenlerdi.
Özellikle 1603’ten, Sultan Abdülmecid’in 1839’da tahta çıkışına kadarki 236 yıllık sürede, liyakatsızlık sadrazam, vezir, bürokrat, ulema, diplomat kimliklerinden taşra yöneticilerine kadar olağanlaştı. Önemli bir çıkmaz da, hanedan/monarşi yönetimlerinde tahttaki “ulu” iradenin liyakatının, hükmetmeye layık olup olmadığının sorgulanmasının getireceği sonuçları göze almaktı. Bu nedenle 1. Mustafa’nın uluorta Divan’a girip vezirlerin kavuklarını yuvarlamasına bile oturumdaki kadıasker “ilahi uyarılar” demiş; padişaha da “meczub-ı İlahi” tanısı koyarak bir bakıma onu kutsamışlardı. Saray hizmetleri için yetiştirilecek devşirme oğlanlar, Harem’e sunulan cariyeler fiziksel-ruhsal muayenelerden geçirilirken, taht adayı şehzadeler saray hapishanesi Şimşirlik’e, sonra Harem’in loş odalarına kapatılarak dış dünyadan soyutlanıyor; olan akıl-algı yetilerini de yitirerek ülkeyi, toplumu tanımaktan uzaklaşıyor; çile dolduruyorlardı. Beklentileri, “tahttaki amca/ ağabey ölsün-ayaklanma çıksın tahttan indirilsin- sıra bana gelsin” idi.
Kafesten çıkıp tahta oturma yani cülus anları, Osmanlı hanedanındaki belki de en ilginç sahnelerdi: Devlet adamları o güne kadar tanımadıkları yeni padişahı ilk kez görür; yeni padişah da görkemli tören giysileri giyip kuşanmış, yüksek kavuklu devletli paşalara korkarak bakar, “düşte miyim!” şaşkınlığına kapılırdı. Altın cülus tahtına oturtulan yeni padişah, genç veya yaşlı vezirlerin, kadıaskerlerin, bürokratların, ağaların sırayla önünde eğilişlerini, yere kapanıp elini-eteğini-pabucunu öpüşlerini şaşkın, kuşkulu ve mutlu izler; kafes tutsaklığından kurtulup enini boyunu bilmediği bir dünya parçasına nasıl hükmedeceğini kavramaya çalışırdı.
Liyakatsız sultanların ilki
3.Mehmed, taht için şehzadelerle savaşı sakıncalı görerek kuruluştan beri uygulanan sancak geleneğine son verdi.
Yeni padişahı, genç-zeki-bilgili Hasoda içoğlanlarından bir grup, cülus töreninde koro halinde “Padişahım çok yaşa!”, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” diyerek yücelerdi. Saray yazıcıları, yeni padişaha sanlar sıralarken “Tanrının yeryüzündeki gölgesi”, ”İslâm peygamberinin halifesi”, “Karaların sultanı, denizlerin hakanı” sanlarını özellikle vurgulardı. “Alkış” denen bu yüksek sesle korolar da, ola ki yeni padişahı “Meğer ben neymişim!” algısına saplıyordu. Beklenmedik bir anda kafes karanlığından çıkarılıp cellada değil tahta götürülmek ve imparatorluğa buyrukçu olmak… Bunlar yeni padişahı ister istemez benlik, kimlik, ululuk, kutsallık anaforuna çeken olağanüstü durumlardı.
“Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” tanımı yakıştırılan yeni padişahın liyakatı sorgulanamazdı! Kaldı ki Osmanlı hanedanına mensubiyet, “sultan oğlu sultanın oğlu” olmak, liyakatın en üst basamağı demekti. Devlet de ülke de artık kendisinin uyrukları, kulları idi. Buyruklarının da Tanrısal hikmetler, isabetler içerdiğine inanılmalıydı.
“Kafes” ile “taht” arasındaki bu anlık ve ölçüsüz değişim; Osmanlı hanedan tarihinde bir defa değil, 1617-1839 arasındaki 222 yıl boyunca 16 defa ve kafes bahtsızlığı yaşamayan son padişahlar için de 6 defa yinelendi! Ancak bu sonuncular, şehzadeliklerini saray ve köşklerinde aileleriyle geçirdiklerinden “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi”nin laftan ibaret olduğunun farkındaydılar. Yine bu son cüluslarda biat sırasına girenler, artık yer öpmek-etek öpmek şöyle dursun, tahtın yanına sarkıtılmış saçağı öpmeye bile yanaşmayacaklardı! Hanedan ve saltanat, özgürlük ve insan onuru karşısında yenik düşmek üzereydi.
Babalarının saltanatında, sancakta “yönetim stajı” gören eski şehzadeler için tarih bilgileri, anekdotlar varken; 17.-18. yüzyıllarda kafes mahkumluğu yazgısını paylaşmış şehzadelerin günlük yaşamları konusunda ancak harem ağalarının aktardığı ileri sürülen anlatılar vardır. Şimşirlik veya Kafes’teki şehzadelik yıllarını sonradan kaleme almış bir padişah da yoktur! Kafesten tahta yürüyen padişahların saltanatları, çoklukla yeniklik, başarısızlık, aymazlıklarla geçmiştir. Merak edenler için, 1. Mustafa’dan 2. Mahmud’a 16 padişahın ömürlerinin toplamı 674 yıldır. Bunların özgür çocukluk-gençlik toplamı 110 yıl, Şimşirlik veya Kafes’te geçen zamanlarının toplamı 342 yıl, saltanatlarının toplamı da 222 yıldır. Yani tutuklulukta geçen zamanları, saltanatlarının 1.5 katıdır! Tutukluluğu aylarla sınırlı 2. Osman’a karşılık, 3. Osman’ın kafes yaşamı 5 yaşında başlamış ve tam 51 yıl sürmüştür; bunu izleyen saltanatı ise sadece 3 yıldı! Kafese kapatılan, taht şansı yakalamadan orada ölen şehzadelerle, tahttan indirildikten sonra kafes yaşamına dönen padişahları -şimdilik- saymıyoruz.
Osmanoğulları şehzadelerinin tahta geçmeden yaşamlarını körelten, liyakat kazanımlarını önleyen “Şimşirlik/ Kafes” yaşamlarına ilişkin anı ve belgelere dayalı tarihler yazılmış değildir. Bu öyle vahim bir durumdur ki, üç kıtada ülkelere hükmedecek taht adayları, toplamda 222 yıl süren hapis hayatından sonra 3. Osman (1754-1757) gibi tahta çıkınca tebdil-i kıyafetle çarşı-pazar turuna çıkmışlar, sokaklarda çerez yemişler, çocukluklarını 30, 40 hatta 50 yaşından sonra yaşamışlardır.
Sultan 2. Mahmud (1808-1839)
3. Mehmed Kanunnamesi’yle, tahta çıkana, kardeşlerini-kuzenlerini hapsettirme yetkisi verilince, Şimşirlik veya Harem’deki kasırlara kapatılan şehzadeler bir bakıma yaşayan ölüler hâline geldiler.
O kapalı ortamda ne yaparlardı? Sınırlı bilgilere göre rüyaya yatar, fal kapatır, yıldızname okur, harem ağaları aracılığıyla müneccimden hayırlı yorumlar bekler, ibadet eder, tespih çekerlermiş. Doğal ki tarih-edebiyat-fen kitapları okumaları yasaktı.
Bu durum, Saray’da ve Babıâli’de kamu işlerini çekip çeviren yetkililer açısından sakıncalı olmak bir yana gayet isabetliydi! Zira öncelinin yerine gelen ardılı, kasvetli loş kafeste enerjisi sönmüş bir şehriyar, yani “idare eden” değil “idare edilen” olmalıydı!
Sonuç: Osmanlı Devleti’ni ve Osmanlılığı ilk 300 yılında liyakatlı padişahlar ve kadrolar; son 300 yılında ise kritik dönemleri göğüsleyen liyakat sahibi devlet adamları ve bürokratlar yaşatabilmiştir. Son padişah Vahideddin’in Osmanoğullarına dair değerlendirmesi yoruma açıktır: “Hanedanımıza her türlüsü gelmiştir. Sarhoşu, delisi, aptalı vardır ama dinsizi yoktur. En mübalatsızı (dikkatsiz, düşüncesiz olanı) Abdülaziz bile son nefesinde Kur’an’a sarılmıştır”.
KÖSEM SULTAN’IN BAŞARISI
4.Murad’ın şerrinden sadece İbrahim kurtuldu
On bir yaşında tahta çıkan 4. Murad’ın padişahlığında (1623-1640), Şimşirlik’e kapatılmış, kendisinden küçük 4 kardeşi vardı. Bu bahtsızlar her gün ağabeylerinin göndereceği celladı bekledi. Sonunda beklenen oldu: 4. Murad, Revan zaferi şenlikleri sırasında şehzade Bayezid ve Süleyman’ı, Bağdat Seferi hazırlıkları sırasında da Şehzade Kasım’ı boğdurdu. Bu cinayetlerin tanığı, kardeşi İbrahim ve anneleri Valide Kösem Mahpeyker Sultan’dı. 1639’a gelindiğinde İbrahim de her an öldürülme korkusuyla depresyondaydı. 4. Murad’ın şehzadesi yoktu ve İbrahim boğulursa hanedan kendisiyle kapanacaktı. Kösem, hanedanın tek şehzadesi İbrahim’i köşe-bucak saklayarak 1640’ta ölen oğlunun yerine tahta geçmesini sağladı. Osmanlı Hanedanı, Sultan İbrahim’in soyundan yürümüştür.
ŞEHZADE SÜLEYMAN
İdam edileceğini sandı ama tahta çıkarıldı
Darüssaade Ağası, Şehzade Süleyman’ı tahta çıkarmak için Şimşirlik Kasrı’na gittiğinde, Süleyman idam edileceğini sanarak korkmuş: “İzalemiz emredildi ise iki rekat namaz kılayım. Çocukluğumdan beri 40 yıldır hapis çekerim! Her gün ölmektense bir gün evvel ölmek yeğdir” diyerek ağlamış. Uzun zamandır zelil ve sefil, üzerinde eski bir atlas entari ayağında çedik… Ağa, kendi samur kürklerinden birini getirtip giydirerek koluna girmiş. Arz odasında da İçoğlanları başına Hz. Yusuf’un sarığını sarıp sorguç iliştirmişler”. 45 yaşında padişah olduğunda 70’lik bir hasta görünüşünde, şiş vücudunu taşımakta zorlanan Süleyman, Şimşirlik’te kısırlaşmıştı. O haldeyken, padişah olunca Kanunî Süleyman’ı öykünerek sefere çıkmak istemiş; 1689 da Edirne Sarayı’nın önüne Üngürüs (Macaristan) için Sefer-i Hümayun kurdurmuş, ama kendisi Sofya’da iken bozgun haberleri gelince Edirne’ye dönmüştür. Arada İstanbul’a gelmiş, yine Edirne’de iken 22 Haziran 1691’de ölmüştür. Cenazesi buz kalıplar arasında İstanbul’a getirilerek Sultan Süleyman’ın türbesine gömüldü (Silahdar Tarihi’nden).
3.OSMAN’IN DENGESİZLİKLERİ
50 yıl hapis kaldı, 3 yıl tahtta kalamadı
Beş yaşında hapsedilip 40 yıl sonra tahta oturtulan 2. Süleyman’a karşılık; 3. Osman, Kafes’te 50 yıl tutuklu kalarak 55 yaşında tahta oturtulmuştu! Saltanatı 15 Aralık 1754-30 Ekim 1757 arasında 2 yıl 10.5 aydır.
Kısa padişahlığında çocuksu alınganlık, kızgınlık ve kaprisleriyle tanındı. Harem’den ve kadınlardan nefret ederdi. 2. Süleyman gibi kısır, vücut yapısı da anormaldi. Kafes’te amcazadesi şehzadelerden Mehmed’i boğdurtmak istemesine karşı çıkan, liyakat sahibi Hekimoğlu Ali Paşa’yı azarlayıp “Seni azleder Hamalbaşı Ali’yi sadrazam atarım” dediğinde, Paşa çekinmeden yaralayıcı bir yanıt vermişti: “Elbette atarsınız. Ama Hekimoğlu değil Hamal Ali Paşa denir!”
Osmanlı tarihinde liyakatı sorgulanacakların başında, önce yetersiz padişahlar değerlendirilmelidir. Örneğin Abdülaziz’in, huzuruna girenlerden taabbüd (secdeye kapanma) beklemesi bir Tanzimat padişahı davranışı olabilir mı? Bunun gibi tutarsızlıkları son kertede delilik, doğrusu liyakatsızlık anlamı içeren bir fetva ile tahttan indirilmesini hazırlamıştı. Doktor raporu ile 5. Murad’ın, meclis kararı ile Abdülhamid’in, Büyük Millet Meclisi kararı ile Vahideddin’in saltanatlarına son verilmesinin doğruluk veya yanlışlığı tartışılsa da, arka planlarında liyakatsızlık vardır.
1. MUSTAFA VE 4. MEHMED
Liyakat önemli değil benden korksunlar yeter!
Sultan 4.Mehmed
Bir hanedan/teokrasi yönetiminde, tahta çıkma hakkını elde edenin liyakatını kim sorgulayabilirdi ki? Saray görevlilerinden askerlere, herkes bahşiş, rütbe, yeni görev alacakları için, “aman cülus oluversin” diye beklerdi. Devlet çarkı nasılsa döneceğinden, padişahta kusur, eksiklik aranamazdı. Tahta çıkana, şehzadeliğinde dadılık-hocalık edenler, hizmet koşturanlar da saptadıkları olumsuzlukları söyleyemezlerdi. Akıl sağlığı olmadığı bilinen 1. Mustafa bile iki kez tahta oturtulmuş (1617/18, 1622/1623), en saçma buyruklarına bile yorumlar yüklenmişti. Padişahın en yetkinleri için bile doğaüstü öngörüler yüklenmiş, görmediği düşler görmüşmüş gibi anlatılmış, bunlar için kasideler yazılmıştır.
Okumuş-aydın, ülkeler görmüş, seferlere çıkmış, zaferler kazanmış donanımlı vezirler bile, bu zavallılıklar karşısında sus-pus etek öperek sunumda bulunur, buyruk alırlardı. 4. Mehmed, 1683’te yorgun ve sinirli döndüğü bir av partisi akşamında Fazıl Ahmed Paşa’nın ardılı Merzifonlu Mustafa Paşa’nın Viyana’yı alamadığı haberi verilince, Edirne’den ivedi cellat koşturtarak paşayı Belgrad’da boğdurtmuştu. Bundan 2 yüzyıl geriye gidelim: 2. Bayezid, Karamanoğlularını dize getirmiş, donanmayla Otranto’yu kuşatmış, dirayetli-liyakatlı-cesur ve dürüst vezir Gedik Ahmed Paşa’yı da vezirlere verdiği ziyafette, sofradan kaldırtıp boğdurmuştu.
Şu denebilir: Padişahlar ister vezir ister kul, liyakata değil; kendilerinden korkan ve körü körüne bağlı insanlara önem verdiler.
“İş, ehil olmayana verildi mi kıyameti bekle!” sözü, Buhari tarafından aktarılan ve Hz. Muhammed’e ait bir Hadis-i Şerif. Yine Nisa Suresi, 58. Ayet’te işin ve hizmetin ehline verilmesi emrediliyor. Dinî referansların yanısıra, tarihte hem Türkiye hem dünya tarihinde yaşanan bir dizi iktidar-yönetim problemi de, “liyakat” konusunun ne denli hayati olduğunu kanıtlıyor. Dünden-bugüne, eğitim ve kalite olarak yetersiz olanların yolaçtığı rezaletler, felaketler…
SUNUŞ
KARAR AŞAMASI
Günümüzde gerek Türkiye’de gerek dünyada, belirli ve uzmanlık gerektiren bir alandaki otoritenin bilgisi-görgüsüyle o işi yapmaya layık görülmesi durumuna pek rastlanmıyor. Aktüel siyasetin, kayırmacılığın, aile-hanedan ilişkilerinin ve çeşitli “duygusal” nedenlerin birarada etkili olduğu dünya düzeni, şüphesiz bilinen tarihin ilk dönemlerine kadar geri gidiyor. Ancak 2021 senesinde Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan rektör-yönetici krizi; ülkemizdeki liyakat meselesinin bugün “Eski Türkiye”den, hatta çok eski Türkiye’den bile daha yakıcı olduğunu gösterdi.
“İşi bilmek”le övünen siyaset erbabının, özellikle bürokrasi-eğitim çarkında yapmaya niyetlendiği değişiklikler için gereken kalitede insan bulamaması şaşırtıcı değil. Daha önceki dönemlerde de örnekleri görülen bu vaziyet karşısında, koltuk sahipleri genellikle “idare eder”di. Ancak bugün yaşanan-yapılan atamalarla kritik görevlere getirilenlerin büyük kısmı, değil durumu idare etmek, kendilerini önemli değişim-dönüşümlerin öznesi gibi görüyor. Aslında haklılar. Zira yapmak istedikleri temel iş, örneğin seçkin eğitim kurumlarında mümkün mertebe seçkin olmayan, yani kendileri gibi olan gençlerin yetişmesini sağlamak. Böylelikle kendi sıradanlıklarını, kendi biat kültürlerini ve kendi liyakatsızliklerini yaygınlaştırmak, normalleştirmek. Dolayısıyla kendi iktidarlarını uzatmak ve para akışlarını devam ettirmek. Bu yaklaşımın ülkenin ulusal-uluslararası değerinin düşmesine yolaçması ise onların önem verdiği, ilgilendiği bir konu değil şüphesiz.
Ülkemizde maalesef sayıları giderek azalan, dünya sıralamasındaki yerleri giderek aşağıya kayan üniversitelerimiz; eğitim-öğretim seviyesi ve kalitesini en azından korumak için mücadele ediyor. Dolayısıyla Boğaziçi Üniversitesi’ndeki hoca ve öğrencilerin, atanan rektörün liyakatını sorgulamaları ve bu durumu protesto etmeleri; şu veya bu çevrelere siyaseten angaje olmuş insanların ötesinde, eğitimin seviyesi-içeriğine ilişkin bir uyarıdır.
Ülkemizdeki seçkin eğitim kurumlarının kalitesini de sayılarını da artırmak, her türlü ideolojinin ötesinde bir görev, bir idealdir. Eğer varolan olumsuz tabloyu elbirliğiyle değiştiremezsek, ülkemizin parlak beyinleri “Eski Türkiye”de olduğundan çok daha fazla oranda yurtdışına gidecek ve yine büyük oranda belki sadece tatil yapmak, ailesini görmek için buraya dönecek.
Birbirimize baka baka kararacak mıyız, yoksa genç insanların bizim batırdığımız bu ülke için daha iyi şeyler yapabilmelerinin yolunu açacak mıyız?
Kapak dosyamız, bu sorunun tarihsel boyutlarını yerli-yabancı örnekleriyle tartışıyor.
Afganistan, 2021 yazında yeni bir kaosun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiyle birlikte, Tâliban’ın yeni bir katliama girişmesinden korkuluyor. Tarihteki tüm Afgan savaşlarının ortak noktası, istilacı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesintisiz bir yıpratma savaşına maruz kalarak “rezil kepaze olması”dır. Darius ve İskender’den günümüze, İçasya’nın kapısı Afganistan’ın siyasi-askerî analizi.
Tarih boyunca sayısız istilacının kanlarıyla sulanmış, kısa süren baharların ülkesi Afganistan.. Kimsenin uzun süre barınamadığı, imparatorlukların mezarlığı, çorak Afganistan… Herkesin gözü olan, dünyanın merkezinde, bize çok yakın ve çok uzak olan Afganistan…
Girmesi kolay, çıkması zor olan İçasya’nın kapısı Afganistan, 2021 yazında yeni bir kaosun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiyle birlikte, radikal İslâmcı Tâliban’ın yeni bir katliama girişmesinden korkuluyor. 20 yıldır Batılılara yardım eden, tercümanlık yapanların çekilen güçlerle birlikte ülkeyi terketmesi planlanmış durumda; ama çok daha büyük bir insan kitlesi korku içinde bekliyor.
İngiliz Ordusu’nun 1842’deki İngiliz-Afgan Savaşı’nda Dadur’dan Bolan Geçidi’ne girmesi, James Atkinson.
Bu ülke, ticaret ve göç yollarının üzerinde olduğu, İpek Yolu’nu Hindistan’a bağladığı için tarihte çok istilaya uğradı. Önce Darius, ondan 3 asır sonra İskender buraya geldi ve Herat kentini kurdu. 10. asırda Gazneli Mahmut bu ülkeye büyük önem verdi; 13. yüzyılda Moğollar, 14. yüzyılın sonunda Timur, 16. yüzyılın başında ise Bâbür burayı fethetti. Ancak bu topraklar ya fethedenleri fetheder ya da onları tez elden kovalar. Afganistan’ın Türk tarihinde de çok önemli bir yeri vardır; Atatürk bu ülkeye özel önem vermiştir.
Yakın dönemlerde Afganistan, İngiliz işgallerini püskürtmüş; sonra Rus işgalcilerine kan kusturmuş; nihayet Amerikalıları da çekilmeye mecbur bırakmıştır. Ne var ki bu ülkede işgalcilerin kovulması hiçbir zaman huzur getirmemiştir. Bunun ilk ve temel nedeni, Afganistan ahalisinin bir ulus haline dönüşemeden kaosa sürüklenmesidir. Ülke Peştunlar, Tacikler, Özbekler, Hazaralar, Beluciler ve daha birçok kabileden oluşmakta; birçok dil konuşulmaktadır. Ahalinin 8’de 1’i Türk lehçeleriyle konuşur. Dağlık coğrafyasına saçılmış kabilelerin altkültürlerini birleştirecek bir uluslaşma süreci tamamlanamamış, yenilik çabaları akim kalmıştır. Fizikî coğrafyanın olumsuz etkisi, kültür birliğini sağlayacak bir iktisadi birliği zorlaştırmasındadır. Uzak dağ vadilerinde, İskender’in Selevkos ardıllarından kalan pagan inançlı bir kabile bile, tecrit olmuş şekilde varlığını sürdürebilmiştir.
Sonu gelmez savaşın sonu Mayıs ayında Afganistan’ın başkenti Kabil üzerinde uçan CH-47 Chinook helikopterinde sessiz sedasız ayrıldıkları şehre son kez bakan bir Amerikan askeri.
Uzak geçmişi bırakıp yakın tarihe baktığımız zaman, İngilizlerin 1838-1919 arasında Afganlar ile üç defa savaştığını görürüz. Bunun nedeni İngilizlerin imparatorluğun incisi saydıkları Hindistan’ı korumak için Afganistan’ı elde tutma istekleriydi. Ayrıca, denizlere hâkim olmanın her şeyi çözmeyeceğini biliyor ve dünyanın karasal merkezi olan Hazar havzası ve İçasya’yı kontrol edenin büyük avantaj kazanacağını düşünüyorlardı. Günümüzde Rusya ve ABD aynı stratejiyle Afganistan’a girmiştir. Esasen İngiltere’nin ilk Afgan seferi de Rusların Orta Asya’da ilerlemelerinin yarattığı endişelerle tetiklenmişti. Bunun sonucu Simla Manifestosu (1838) adı verilen bildiri ortaya çıktı ki, bunu kaleme alan Lord Auckland imparatorluğun selametinin Afganistan’da İngiliz yanlısı bir yönetimin bulunmasına bağlı olduğunu ileri sürüyordu. Felaketli Afgan seferinden sonra, sözkonusu manifestoya “Auckland’ın budalalığı” denecekti.
1838’de Hindistan hâlâ Doğu Hindistan Kumpanyası tarafından yönetiliyordu ki bu ancak 1857 Büyük Hint İsyanı’yla değişecekti. Şirket, Rusların ilerlemesi ve ayrıca gene onların desteklediği bir İran ordusunun Herat’ı kuşatması üzerine telaşa kapıldı. İngiliz hükümeti İranlıları bölgeden çekilmeye zorlarken, bir başka girişimleri de Dost Muhammed Han’ın yerine Şuca Han’ı geçirmeye çalışmalarıydı. Nihayet 1838’de aralarında Hintli askerlerin de bulunduğu 16.500 kişilik bir orduyla Afganistan’a girdiler. Her İngiliz subayının birçok hizmetçi bulundurması nedeniyle, kamp takipçileri ve hizmetkarların sayısı 38.000’i buluyordu. Kandehar üzerinden Kabil’e girip, Muhammed Han’ı bazı taburlarla birlikte Hindistan’a gönderdiler. Kalanlar, büyük bir gevşeklik içinde garnizon hayatına dalmışken, Afganlar, yaşlı komutan Elphinstone’un pasif tutumundan cesaret alarak 1840 sonbaharında büyük bir hücuma geçtiler.
İngilizler Ocak başında Kabil’i terketmek zorunda kaldı. Ağır kış koşullarında sürekli saldırı altında çekilen 700 İngiliz, 3.800 Hintli asker ve 12.000 kamp hizmetçisi Gandermak geçidinde imha edildi. Sadece tek bir İngiliz, askerî hekim William Brydon kaçıp yaralı olarak Celalabad garnizonuna ulaşabildi. Bu “imha başarısı”, Dost Muhammed Han’ın oğlu Ekber Han komutasında gerçekleşmişti. İngilizler uğradıkları büyük yenilgiden sonra, ertesi yaz Kabil’e tekrar girdiler ama tutunamayacaklarını anlayıp çekildiler. Bu arada İngiliz yanlısı Şuca Han öldürülmüş, Dost Muhammed Han tekrar tahta çıkmıştı. Ancak bu defa Rusya’ya karşı İngiliz desteğini kabul etti ki, zaten Rus girişimlerinden dolayı endişe içinde bulunuyordu. 1838- 42 savaşı Hintlilere İngilizlerin yenilmez olmadıklarını gösterecek ve 1857’deki Büyük Hint isyanını hazırlayan nedenlerden biri olacaktı. Bu isyan Hindistan kumpanyasının rezil yönetimine son verecek, ancak ülke 90 yıl daha İngiltere hükümetinin doğrudan hâkimiyeti altına kalacaktı.
İngilizlerin ikinci Afgan macerası, yine Rusların girişimleriyle bağlantılıdır. 1868’de Hive, 1873’de Buhara’yı alan Ruslar, 1878’de emrivaki yaparak Kabil’e bir misyon yerleştirmişlerdi. İngilizler de bir misyon kurmak istediler ama Dost Muhammed’in yerine geçmiş olan Emir Şir Ali bunu reddedince, çok da eski olmayan yenilgilerini hazmedememiş olan İngilizler yeni bir sefer açmaya karar verdiler. 1878 sonbaharında Lord Roberts komutasında ilerleyerek kısa sürede Kabil’e vardılar. Yakup Han hapisten alınarak tahta çıkarıldı ve barış imzalandı.
‘Auckland’ın Budalalığı’ İngiliz-Afgan Savaşı’nda diğer adıyla “Auckland’ın Budalalığı”nda İngilizlerin mağlubiyeti yenilmez olmadıklarını göstermişti (William Barnes Wollen)
Ancak, Afganlar toparlandıktan sonra 1879 Eylül’ünde Kabil’deki İngilizleri kılıçtan geçirdiler. Hayber’deki İngiliz kuvvetleri Kabil’e kadar ilerledi ama burada kuşatıldılar. İki tarafın da çok kayıp verdiği çatışmaları takiben İngilizler 1881’de Afganistan’dan ayrıldı. İngilizler ülkenin herhangi bir yerini işgal etseler dahi gerçek anlamda hâkim olamıyor ve sonunda çaresiz kalıyorlardı. Günümüze kadar her savaşta bu durum geçerli oldu. Ancak bu savaşta Afganlar “Durand Hattı” denilen çizgiye kadar çekilip toprak terketmek zorunda kaldılar. Bu toprakları geri almak için 1. Dünya Savaşı’nın sonunda İngiltere’nin yıpranmasını bekleyeceklerdi. O dönemde babası Habibullah Han’ın öldürülmesi üzerine yerine geçen oğlu reformcu Emanullah Han İngiltere’ye karşı Rusya’nın desteği ile harekete geçti. Rusya’daki Bolşeviklerden zaten rahatsız olan İngilizler sert tepki gösterdi. Ayrıca bazı Hint milliyetçileri de Afganistan’a sığınmışlardı.
İkinci Afganistan macerasının komutanı Lord Earl Roberts
Üçüncü Afgan Savaşı olarak da adlandırılan hadisede İngilizler 50 bin kişilik büyük bir güç hazırlamalarına rağmen Afganistan’a girmediler; çatışmalar daha çok sınır bölgelerinde sürdü. İngilizler klasik bölme taktikleriyle Peştun kabileleri arasında karışıklık çıkarmayı ihmal etmemişlerdi. İngiliz gücünü sınırda yenme şansı olmayan Emanullah Han, 8 Ağustos 1919 tarihli Rawalpindi Antlaşması ile ateşkese rıza göstermekten başka çare bulamadı; ancak bu sayede bağımsızlığını da fiilen kabul ettirmiş oldu.
Bu dönemde Afganistan birçok ülkeyle diplomatik ilişki kurdu ki, Atatürk bu konuya özel önem vermiştir. Mütarekeye rağmen 1919’un Ocak ayına kadar Mekke ve Medine’yi savunmuş olan Fahreddin Paşa’yı daha 1922’de Kabil’e büyükelçi olarak göndermiş, bu ülkedeki reformları desteklemişti. Reformist bir yönetici olan Emanullah Han, Atatürk’ün yaptıklarını ülkesinde uygulamak istemiş, kadınların toplum hayatına girmesinin yolunu açmış ve karma okulları devreye sokmuştu. Ne var ki muhafazakar yapının direnci 1928’de bir içsavaş boyutuna yükseldi; Emanullah Han ertesi yıl iktidardan düştü. 4 yıl süren derin karışıklıklar sonrasında daha ılımlı reformlar peşinde olan bir monarşi 1933’ten 1973’e kadar sürdü. 1973’te Muhammed Davud Han darbeyle iktidara gelerek cumhuriyet ilan etti. Ne var ki o da 1978’de başka bir darbeyle öldürüldü. İktidar boşluğundan yararlanan Afgan Komünist Partisi sayesinde devlet başkanlığına gelen Nur Muhammed de istikrar sağlayamadı. Ülke kaosa sürüklenirken, Komünist Partisi içerisindeki ayrılıklar rejimi daha da zayıflattı. Böylece ülkede yeni bir silahlı isyan dalgası başladı.
1979’da başkanlığa gelen Hafizullah Amin, SSCB ile askerî ve ekonomik ilişkilerin çare olabileceğini düşündü ve birçok kez yardım çağrısı yaptı. Kriz derinleşirken 1979’un 25 Aralık günü Rus özel birlikleri ile hava indirme unsurları ortak manevra bahanesiyle Kabil havaalanına inerek işgali başlatırken, kara birlikleri de sınırdan girerek kilit noktalara yerleşmeye başladılar.
İmparatorluk öğütücü 1878’de İkinci Afgan Savaşı sırasında Afganistan’da bir grup İngiliz askeri (üstte). 1979-1989 Sovyet-Afgan Savaşı, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri oldu (altta).
Rus işgali Afganistan’da büyük acılara neden olurken, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri de oldu. Rus birlikleri hiçbir zaman ülkenin yüzde 15’inden fazlasına hâkim olamadı. Büyük yerleşim yerlerini ve yol kavşaklarını tuttular; ancak yolların üzerinde saldırıya uğramaktan kurtulamadılar; 15 bin kayıp verdiler. Kısa sürede misillemeye girişerek gerillaya karşı savaşın en büyük hatasını yaptılar. Saldırıya uğradıkları yere en yakın köyleri bombalayıp sivilleri katlettiler; böylece mültecilerin ve mücahitlerin sayısı çığ gibi arttı. Bu misillemelerin gaddarlığı karşısında, kısa sürede 2.8 milyon Afgan Pakistan’a, 1.6 milyonu ise İran’a sığındı. Onlara katılanlar ve başka ülkelere gidenlerle birlikte 6 milyona yakın bir kitle, mülteci olmanın acılarını yaşıyarak, radikal İslâmcı akımlar için militan kaynağı haline geldi. Ayrıca nüfusun yaklaşık yüzde 10’u hayatını yitirdi ki, ölü sayısıyla ilgili 600 bin ila 2 milyon arasında değişen rakamlara rastlayabiliyoruz.
SSCB’nin bu batağa saplanması, ABD tarafından Soğuk Savaş’ın büyük bir fırsatı olarak görüldü. CIA onları bu batakta tutup yıpratmak, Afganistan’ı Rusların Vietnam’ı yapmak üzere mücahitlere muazzam miktarda yardım yaptı. Bunların içinde en önemlisi, Rus hava unsurlarını belli ölçülerde uzakta tutan omuzdan atılan uçaksavar füzeleriydi. Ruslar 400’e yakın helikopter ve 100 civarında uçak yitirdiler. Rusların kuklası olarak görülen Babrak Karmal’ın itibarı sıfıra düştüğü gibi, 1986’da başkan olan Muhammet Necibullah da durumu değiştirecek herhangi bir koza sahip değildi. Bu sırada SSCB, presteroyka ve glasnost ile düze çıkmaya çalışıyor ve kendi bunalımını yaşıyordu. Nitekim 1989 Şubat’ında çekilmelerini tamamladılar. Kabil’deki rejimin akıbeti belli olmuştu ve kısa sürede yıkıldı.
1992’de Necibullah’ın yerine geçen Burhaneddin Rabbani’nin başkanlığı döneminde, çoğunluğu Peştun olan Tâliban, ülkedeki etkisini artırmaya başladı. Böylece rakip liderler Ahmet Dostum ve Ahmet Şah Mesut da Özbekistan ve Tacikistan sınırına çekildi. Şah Mesut 2001’deki işgalden kısa süre önce Cezayirli gazeteci kılığına girmiş El Kaide fedaileri tarafından öldürüldü ve Kuzey’deki cephe, lideriyle birlikte etkinliğini de yitirdi (Bu hadisede o dönemde El Kaide’nin uluslararası örgütlenmesinin nerelere ulaştığı görülebilir).
SSCB’ye karşı yeşil kuşak oluşturma peşinde radikal İslâmcı güçlerin ABD tarafından desteklenmesi, bir süre sonra bunların hepsinin değilse de bir kısmının bağımsız bir şekilde hareket etmelerine yol açtı. İran’dan sonra Afganistan’da da ABD’nin denetimi dışında radikal bir İslâmi rejimin kurulması ve SSCB’nin dağılması, Asya’da “Büyük Oyun”u yeni bir mecraya soktu. İngiltere’den 1 asır sonra, Asya’nın kalbi olan Afganistan’a girmek bu defa Amerikalılar için öncelikli stratejik hedef hâline geldi. Burada, Rusya ve Çin’e karşı etkili bir konum elde edebileceklerdi.
SSCB’ye karşı ABD desteği Yıllar sonra Tâliban’ın temelini oluşturacak “Mücahitler”, Afganistan’ın Asmar yakınlarında Kabil hükümet üçleriyle savaşırken ele geçirilen bir Sovyet tankını inceliyorlar (üstte). ABD, Sovyetler’e karşı savaşan bu mücahitlere yardım ediyordu (altta).
2001’de New York’ta İkiz Kuleler’e karşı girişilen saldırı, Afganistan’a yeni bir istilanın fırsatı ve gerekçesi oldu. Taliban ile Osama Bin Ladin arasındaki işbirliği vurgulandı. “Infinite Justice” (sonsuz adalet) ve “Enduring Freedom” (sürekli özgürlük) gibi adeta alay eden kod isimlerle anılan operasyonlar sonunda, Amerikan birlikleri uluslararası bir koalisyon oluşturarak Afganistan’a girdi. ISAF (International Security Assistance Force – Uluslararası Güvenlik Destek Kuvveti) adı altında, bir ara mevcudu 140 bine yaklaşan bir güç ülkede yeni bir rejimi hâkim kılmak için boşuna kan döktü.
2015’te, operasyonun adı “Freedom Sentinel” (Özgürlük Nöbetçisi) olarak değiştirilecekti. İşgal, Rusların yaptığı gibi özel kuvvetlerin operasyonları ve hava bombardımanıyla başlayıp aynı şekilde sürdü. ABD’nin dışardan getirip ülkenin başına koyduğu, kendisi de bir kabile reisi olan Karzai, diğerleri gibi, geniş bir tabana sahip olamadan gitti. NATO ülkelerinin tamamının dahil olduğu 40 ülke buraya birlik gönderdi ve bunlar tahkimli üslerden devriyeye çıkıp dağlarda gerilla avlamaya çalışırken, yol kenarlarında patlatılan mayın ve EYP’lerin korkusuyla hareket ettiler.
Bu arada yakın dönem içsavaşlarının tipik manzaralarından birisi olan “şok yaratma amaçlı toplu katliamlar” da eksik olmadı. Koalisyon güçlerinin Afganlardan oluşturmaya çalıştıkları ordu ve polis gücü çok sınırlı bir başarı elde etti. Amerikan-İngiliz komutanlığının icra ettiği operasyonlarda yerli güçleri azami ölçüde kullanmaları, onları istedikleri sonuca ulaştırmadı. Yerli unsurların bir kısmı, uygun zaman ve fırsat buldukları zaman silahlarıyla birlikte firar edip direnişe katıldı. Sağlık ve altyapı için inanılmaz paralar harcandı ama bunlar yeni yönetimlere istenilen ölçüde meşruiyet ve destek sağlamadı.
Sonuçta bugün, tahkimli üslerde sıkışıp kalan ve ancak zırhlı araç ve helikopterlerle operasyona çıkan yabancı birlikler, 2020 Şubat’ında Doha’da Tâliban ile ABD arasında yapılan antlaşmaya göre bu yaz sonuna kadar ülkeden çekilecek. Bu, tarihteki sayısız diğer çekilmenin yeni bir örneğini teşkil edecek. Amerikalılar her zaman olduğu gibi işbirlikçilerinin bir kısmını yanlarında götürecek ama, çoğu kişi Tâliban’ın insafına terkedilecek.
2001’de başlayan işgale engel olacak güce sahip olmayan Tâliban, 2003’te toparlandıktan sonra bütün yoketme operasyonlarını atlatarak güçlendi ve etki alanını genişletti. Günümüzde stratejik noktaları ele geçirmeye devam ediyor. Daha çekilme tamamlanmadan, ülkenin büyük bölümüne hâkim olmuş durumda. Özbekistan ve Tacikistan sınırlarında kontrolü ele geçirirken, şehirleri de hem içeriden hem de dışarıdan kuşatmış halde.
Böylece Afganistan’ın bir başka modernleşme çabası daha boşa çıkmak üzere. Kadınların sosyal hayata girmesi ve karma eğitim için 1920’lerde başlatılan çabalar -daha önce yarım kalan tüm girişimlerde olduğu gibi- bu defa da büyük ihtimal sona erecek.
Dehşet veren beyaz ayakkabılar Tâliban üyelerinin Lepa marka tektip beyaz spor ayakkabıları, onların hemen ayırt edilmesine neden oluyor.
Afganistan’ın 1978’den beri süren yabancı müdahaleli içsavaşlarına 50’den fazla ülke şu veya bu şekilde katıldı. Rus işgaline karşı Pakistan’da oluşturulan üslerde eğitilen mücahitlere, aralarında Çin ve başta Suudiler ve diğer Arapların bulunduğu ülkeler tarafından muazzam yardım yapıldı. ABD işgali sırasında da hükümet güçlerine büyük paralar akıtıldı ama bunların yaklaşık yarısının rüşvetçi yöneticilerin, savaş ağalarının ve direnişçilerin cebine gittiği ifade ediliyor. Bu çürümüşlük, kabile yapısının yanısıra, koalisyon güçlerinin ülkede düzen sağlamakta başarısız kalmasındaki faktörlerden birisidir.
Afganistan, her şeye rağmen, uyuşturucu ticaretinde de önemli bir yer tutmayı sürdürdü. Düzenin bozulduğu her ülkede görüldüğü gibi, kara para ve suç örgütleri için cennet oldu. Pakistan ise bir yandan büyük bir mülteci istilasıyla karşı karşıya kalırken, ilk dönemde Batılıların desteklediği mücahitlere yeterince yardım etmediği, ikinci dönemde ise Tâliban’ın destek üssü olduğu gerekçesiyle ABD baskısına maruz kaldı. İran’ın bu ülkede etkinliğini artırma çabaları da Batılılar tarafından endişeyle izlendi.
Tâliban’ın Afganistan’da yeniden güç kazanması, Afgan kadınların haklarıyla ilgili kazanımların gerilemesine neden olabilir.
Tarihteki Afgan savaşlarının hepsinin ortak noktası, istilacı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesintisiz bir yıpratma savaşına maruz kalmasıdır.
Bu yıpratma savaşı bazı hâlde istilacıya karşı Gandermak geçidinde olduğu gibi bir imha muharebesiyle sona ermiş; ancak çoğunda, yıpranan istilacı durumu sürdüremez hâle gelerek çekilme yolunu seçmiştir. Günümüzdeki son çekilme de aynı türde bir mücadelenin sonucunda gerçekleşmiştir. Teknolojideki, havadan izleme, ulaştırma, haberleşme ve ateşgücündeki muazzam yeniliklere rağmen, istilacılar benzer sıkıntılara maruz kalmıştır.
Bu açıdan Afganistan, siyasi ve askerî tarihin günümüze ne denli ışık tuttuğu konusunda çok ilginç bir örnektir. Görülüyor ki, geçmişten dersler çıkarmak mümkündür ama, bunların nasıl değerlendirileceği veya kaale alınıp alınmayacağı tamamen apayrı bir husustur.
“Geçmiş dönemlerin çok yönlü zanaatkarları dalkavuklar, ne yazık ki hünerlerini değil dalkavuk sıfatlarını, yeni zamanın haysiyet yoksullarına bırakarak dünyamızdan çekilmiş bulunuyorlar. Yeni zaman tipleri, dünküler gibi tarifesi onaylı ücretler karşılığında hüner göstermek yerine, para kaynağının önünde eğilip el ve etek öpüyorlar. Ayağı öpülen kudretini kaybedince, başka efendiler bulup huzurunda zilletle eğiliyorlar… Tarih, bugünün ‘yalaka’larından bahsetmeyecek. Dünün dalkavukları ise hem geliştirdikleri yöntemler hem konuşma ve davranış incelikleriyle hatırlanmayı hakediyorlar…
… Yandaş TV kanallarında, gazetelerde boy gösterenlere ‘yıkama-yağlama tamam da biraz daha yaratıcı olun, aldığınız paranın hakkını verin, beni övmenin dışında siz de ortaya birşeyler koyun’ talimatı geldi. Kabataş’lar, suikast masalları, camide içkilerden tutun da, İnönü’nün Atatürk’ü zehirlediği iddiasına kadar uzanan bir dizi senaryo yazıldı. Ama bu dönemin yandaşları hem fikren hem zikren, dalkavuk ecdattan o denli uzaktı ki, yaptıkları işlerle gülünç, zavallı, patetik hallere ve birbirlerine düştüler…”
Tam 6 sene önce bu köşede yazılan yazı, çok yakın dönemin bırakın liyakat sahibi olmayı, cahillikleri ve tembellikleriyle otoriteyi bile canından bezdiren “yeni nesil” yandaşlarını tarif ediyordu. Aradan geçen zamanda kritik görevlere getirilen, daha doğrusu, “adam kalmadığı” için buralara gelmesine göz yumulan liyakatsızların kalitesizliği o denli arttı ki; bunların söz ve hareketleri, kendilerini atayanlara bile zarar verecek bir noktaya ulaştı.
Bu öyle bir nokta ki, “Anlayışınız, inancınız, siyasetiniz, tarafınız, partiniz ve hatta iktidarınız sizin olsun, hiç değilse şu meseleyi hâlledin” dedirten bir hâl. Rahmetli Turgut Özal’ın 1980’lerin başında “Benim memurum işini bilir” cümlesiyle meşhur ve uzun yıllar bir espri konusu olan durum, bugün artık “ya lütfen işini bilen bir memur olsun da kim olursa olsun” ciddiyetine ulaşmış durumdadır.
İşbilmezlik ve liyakatsızlık, diğer ülkelerin geçmişlerinde olduğu gibi bizde de büyük ve kalıcı hasarlara neden olmuş; gelecek kuşakları da etkileyen bir devamlılık göstermiş. Bizim coğrafyamızda herhangi bir konu veya alanda devamlılık neredeyse hiç görülmezken, liyakatsızlık örnekleri “gelen, gideni bile aratır” dedirtircesine gelişerek, serpilerek, büyüyerek gelenekselleşmiş. Yine yakın devirlerde epey moda olan “yiyor ama çalışıyor” motto’su da, artık günümüzde “hem yiyor hem yatıyor”a terfi etmiş.
Oğuz Atay’ın Günlük’teki meşhur cümlesini kimbilir burada kaç defa yazdık: “Üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne ümmet-i Muhammed kurtulur”. Hz. Muhammed’in kendisi de çok uzun yıllar önce uyarmış: “İş ehil olmayana verildi mi kıyameti bekle”. Ancak işinin ehli insan yetiştirmek de ancak eğitimle, kaliteli eğitimle mümkün. Diğer türlü, liyakat sahibi olanlar, bir göreve layık olanlar değil; sadece “sahibi olanlar” yönetecek Türkiye’yi.
Geleneksel kabule göre kutsal kitaplardaki Ararat, bugünkü Ağrı Dağı’dır. Büyük Tufan anlatıları, gerçekte Önasya coğrafyasının üç büyük dininden çok daha gerilere giden mitolojik bir geçmişe sahiptir. Bununla birlikte, sesli harf kullanılmayan Aramice dilinde “rrt” temelinde yapılan isimlendirme, yanlış bir şekilde Ortaçağ’ın sonlarında “Ararat” biçiminde yaygınlık kazanmıştır.
Eski Bayazıt kentinin incisi İshak Paşa Sarayı, Ağrı Dağı’nın en ihtişamlı göründüğü yerlerden biridir. Bu görüntü, Ağrı Dağı’nın Önasya için neden bu kadar önemli ve kutsal olduğunu anlatır gibidir.
Bilindiği üzere Eski Ahit (Tevrat) ile Yeni Ahit (İncil), Büyük Tufan’ın ardından Nuh’un Gemisi’nin Ararat Dağları’nın üzerine oturduğunu bildirmiştir. Geleneksel kabule göre kutsal kitaplardaki Ararat, bugünkü Ağrı Dağı’dır. Bu nedenle Yahudiler ve Hıristiyanlar için Ağrı Dağı çok kutsal bir yerdir ve dinler tarihi açısından önemi büyüktür. Tufan ve Nuh Peygamber Kur’an’da da anılmakla birlikte, burada geminin karaya oturduğu yer olarak Güneydoğu Anadolu’daki Cudi Dağı/Dağları karşımıza çıkmaktadır.
Büyük Tufan anlatıları, gerçekte Önasya coğrafyasının üç büyük dininden çok daha gerilere giden mitolojik bir geçmişe sahiptir. MÖ 2.500’lerden başlayıp Sumer, Akkad, Assur ve Babil kaynaklarına dek uzanmaktadır. Sumerli Utnapiştim’in gemisi, Mezopotamya mitolojilerinde bugünkü Kuzey Irak’ta olduğu düşünülen Nisir Dağı’nda karaya oturmuştur. Gılgamış Destanı’ndaki Utnapiştim mitosu ile kutsal kitaplardaki Nuh peygamber söylenceleri, çok bilinen ve binlerce yıldır anlatılagelen bir edebiyattır. Bu edebiyat içinde yer alan ve konunun mekanını oluşturan “Ararat” kelimesi ise üzerinde dikkatle durulması gereken bir kavramdır.
Önasya kültürlerinde Ararat üzerine kurgulanmış çok sayıda mitos bulunmaktadır. Bunlara ek olarak Eski ve Yeni Ahit’te Nuh’un Gemisi’nin bu dağa indiği inancı, Ağrı Dağı’nın hem siyasi hem de dinî yönden önemini artıran bir unsur olmuştur.
Amerikalı ressam Edward Hicks (1780–1849), Nuh’un Gemisi’ne ikişer ikişer alınan hayvanların efsanesini bu şekilde tuvaline yansıtmıştı.
Ararat ismi Eski Ahit’in üç farklı kitabında üç defa geçmektedir: Yaratılış 8.4’te “Ararat Dağları”, Krallar II 19’da “Ararat Ülkesi” ve Yeremya 51’de ise “Ararat Krallığı”. Eski Ahit’in ilk versiyonlarının Arami alfabesiyle kaleme alındığı, Aramicenin konsonlardan oluştuğu ve sesli harf kullanılmadığı bilinmektedir. Bu bağlamda gerçekte “rrt” temelinde vokalizasyon yapılarak gerçekleştirilen isimlendirme, yanlış bir şekilde Ortaçağ’ın sonlarında “Ararat” biçiminde yaygınlık kazanmıştır. Başka bir deyişle Assur dilinde aslı “Uru-atri” olan “Urartu” kelimesi, Eski Ahit’te yanlış seslendirme neticesinde “Ararat” şeklini almıştır. Bu müdahalede Assurcanın kuzeydeki düşman olan Anadolu ülkesini adresleyen “Urartu” adının deformasyonu açık bir şekilde görülmektedir.
Tevrat’ın ilk beş bölümünün, Yahudilerin Bâbil sürgünü sonrası, Mezopotamya’da kazandıkları deneyim sonrası yazıldığı bilinmektedir. MÖ 589’da çıkan isyan üzerine Kudüs’e saldıran Bâbil kralı 2. Nabukadnezar (MÖ 605-562), kenti ve Süleyman Mabedi’ni yıkmış, 1.000 civarındaki Yahudi nüfusu Bâbil’e köle olarak götürmüştür. Yahudilerin Bâbil sürgünü MÖ 539’a dek devam etmiş, Pers Kralı Büyük Kyros (MÖ 559-529) kenti ele geçirdikten sonra Yahudileri Kudüs’e dönüp dönmeme konusunda serbest bırakmıştır. MÖ 539’da Yahudiler Kudüs’e döndüklerinde, Urartu Krallığı’nın yıkılışının üzerinden henüz 100 yıl bile geçmemişti. Urartu adının (rrt) Tevrat’ta sık sık anılması bu önemli krallığın mirasının Geç Demir Çağı’nda halen yaşadığına işaret etmekle birlikte; Tevrat’ın kaleme alındığı MÖ 6.-5. yüzyıllarda Doğu Anadolu ile Yahudi dünyasının bağlantısını da göstermektedir.
Ararat’ın “uydurma” bir isim olduğu, Ermeni kültüründe de dikkati çekmektedir. Ermenilerin Ağrı Dağı’na “Masis” demeleri ve Ararat ismini kullanmamaları düşündürücüdür. Aslında Ermeni arkeolojisi ve kültürü incelendiğinde, Urartu’dan hiçbir şeyi miras almadığı gözlenmektedir. Örneğin Urartu yer isimlerinin Ermenicede korunmamış olması; Urartular ile Ermeniler arasındaki etnik köken, dil ve kültür farklılıklarını belgeleyen çok önemli bilimsel gerçekliklerdir.
Tevrat’ta yanlış bir şekilde Ararat olarak anılan Urartu Krallığı (MÖ 840-600), Ağrı Dağı ve çevresini yaklaşık 200 yıl yönetmiştir. Ağrı Dağı’nın eteklerindeki arkeolojik zenginlik, Urartu Dönemi kalıntıları dışında da dikkati çekicidir. Doğubayazıt ve Iğdır’a uzanan etekleri binlerce kurganla doludur. Kurganlar dışında Urartu öncesi dönemde, Erken Demir Çağı’nda (MÖ 1300-900) Ağrı Dağı çevresinde çok sayıda kale inşa edilmiştir. Aynur Özfırat’ın bölgedeki araştırmalarında saptanan Ömerağa Kalesi, bölgenin Urartu dönemi idari merkezi olmalıdır. Buna ek olarak Doğubayazıt Kalesi yanında oyulmuş Akhaimenid Dönemi’ne (MÖ 550-330) ait bir kaya mezarı da oldukça önemlidir.
Gemi şeklinde jeolojik oluşum
Efsanelere konu olan Nuh’un Gemisi’ne ait arkeolojik bir kalıntı bulunamadı, ama günümüzde geminin bulunduğu yer olarak, dağın güney eteklerinde yer alan gemi şeklindeki bir jeolojik oluşum ziyaret ediliyor.
Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda olduğuna inanılması, çok sayıda kişinin buraya tırmanmasına neden olmuştur. 5. yüzyıl Ermeni tarihçisi Pawstos Burand, Nusaybinli Aziz Yakub’un Nuh’un Gemisi’nin ahşap parçalarını aramak için Sararad’a yani Ağrı Dağı’na tırmandığını bildirmektedir. Daha yakın dönemler baz alındığında, dağa 1829’da ilk çıkan şahsın Frederic Parrot olduğu kayıtlara geçmiştir. 1. Dünya Savaşı sırasında Ermeni asıllı Rus pilot Vladimir Roskovitski dağa tırmanmış ve bir yamaçta gemi kalıntısı gördüğünü iddia etmiştir. Amerikalı astronot James Benson Irwin ise 1973’ten başlayarak birkaç defa Ağrı Dağı’na tırmanmış ve gemiden parçalar bulduğunu iddia etmiştir.
Bir astronotun kutsal bir dağa tırmanmasının çok özel nedenleri olduğu düşünülebilir. Ağrı Dağı’nın Sumer döneminden başlayan kutsallığının semavi dinlere dek uzanması, dindar bir Hıristiyan için mutlaka çok önemli olmalıydı. Ancak sözkonusu iddialara karşın Nuh’un Gemisi’ne ait kalıntıların arkeolojik ıspatı bugüne dek yapılamamıştır.
23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihleri arasındaki Sakarya Muharebesi, Kurtuluş Savaşı içinde bir dönüm noktasıydı. Ağustos sonuna kadar Ankara’ya 50 km. mesafeye kadar yaklaşan Yunan taarruzları, Türk Ordusu tarafından kademe kademe yumuşatılarak durduruldu. Türk Ordusu, Eylül başında fedakarlık tarihine geçecek karşı saldırılarla düşman kuvvetlerini Sakarya Nehri’nin batısına atacaktı.
Sakarya’daki başarının öyküsü, Eskişehir-Kütahya muharebelerinde yenilen Türk ordusunun Sakarya Nehri’nin doğusuna gayet hızlı bir biçimde çekilmesiyle başlar. Unutulmaması gereken çok önemli bir nokta, Yunan Ordusu’nun Eskişehir’e girdiği 19 Temmuz’la Sakarya’daki muharebelerin başladığı tarih olan 23 Ağustos arasında 1 aydan fazla bir zaman olduğudur. Bu zaman zarfında Yunan Ordusu da kendisini tazelemiş, cepheye yeni birlikler taşımıştı tabii. Ancak asıl önemlisi, bu 5 haftalık sürenin Türk Ordusu’na kendi eksiklerini tamamlama, yeniden moral kazanma ve Yunanlara karşı Ankara’yı başarılı bir biçimde koruyabilecek duruma gelme imkanını sağlamış olmasıdır. Türk Ordusu’nun hızla doğuya çekilmiş olması, ayrıca iki kuvvet arasındaki mesafeyi açarak Yunan Ordusu’nun lojistik açıdan biraz daha zorlanması sonucunu doğuruyordu.
Türk kuvvetlerinin Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesi 25 Temmuz’da tamamlanmıştı. Mustafa Kemal Paşa her ne kadar Polatlı’ya yerleşen Batı Cephesi Karargahı’na giderek ordunun durumu hakkında etraflıca bilgi edindiyse de, Temmuz sonlarında işi başından aşmış bir durumdaydı. TBMM’de, Yunan Ordusu’nun ilerleyişi karşısında Ankara’yı terkedip Kayseri’ye taşınma konusu görüşülüyordu. Ayrıca, Ocak ayında çıkan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun (bkz. #tarih, sayı 79) Türkiye’yi cumhuriyete götüren yeni bir anayasa olup olmadığına ilişkin tartışmalar hâlâ devam etmekteydi.
Öte yandan, Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’deki bazı milletvekilleriyle birlikte Mayıs ayında kurduğu Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun (bkz. #tarih, sayı 83) ne anlama geldiğine ilişkin sorgulamalar ve tartışmalar da sürüyordu. Ancak, ordunun istendiği gibi geri çekilmesinin tamamlanmış olması Mustafa Kemal Paşa’yı rahatlatmıştı. Buna bir de milletvekillerinin cepheye temsilciler göndererek askerî durumun ne halde olduğunu kendilerinin görmek istemesi eklenince, alınacak tedbirlerin tartışmaya açılması Ağustos başlarını buldu.
Delik ayakkabıyla vatan kurtardı Mustafa Kemal (Atatürk) ve Salih (Bozok)’un Sakarya Muharebesi sırasında görüldüğü bu fotoğrafta Mustafa Kemal’in ayakkabısının tabanındaki delik de seçilebiliyor.
Cepheden dönen milletvekillerinin hazırladıkları raporun 2 Ağustos’ta Meclis’te okunmasıyla başlayan görüşmeler, iki gün sonra Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutan atanmasını gündeme getirdi. 5 Ağustos’ta çıkartılan bir kanunla da Mustafa Kemal Paşa, 3 aylığına “başkumandan” atandı. Aynı gün Fevzi (Çakmak) Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’nın yerine Genelkurmay Başkanlığı’na; İçişleri Bakanı Refet (Bele) Paşa ise bu görevine ek olarak Savunma Bakanlığı’na getirildi. Birkaç gün sonra Malta’dan dönecek olan Ali Fethi (Okyar) Bey, 2 ay sonra Refet Paşa’dan İçişleri Bakanlığı’nı devralacaktı.
Bu üçlünün aldığı ilk önemli tedbir, Anadolu Savaşı’na sivil halkın katkısını sağlayarak, savaşı topyekûn bir seferberliğe dönüştüren Tekâlif-i Milliyye emirlerini hazırlamasıdır. 7-8 Ağustos günlerinde, “TBMM Reisi, Başkumandan Mustafa Kemal” imzasıyla yayınlanan toplam 10 emir, bütün yönetsel birimlerde birer “Tekâlif-i Milliyye Komisyonu” kurulmasını mecbur tutuyordu. Vali, mutasarrıf ve kaymakamların başkanlığında, askerî ve malî yetkililerle birlikte belediye teşkilatları ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri temsilcilerinin de yer alacağı bu komisyonlar; adlarından da anlaşılacağı gibi, olağanüstü vergileri toplamak, bunları gerektiği gibi depolamak, ellerindeki miktarları Savunma Bakanlığı’na bildirmek ve gerektiğinde bölgelerindeki askerî yetkililere teslim etmekle yükümlüydü.
Karşılıkları daha sonra ödenmek üzere makbuz mukabilinde alınan ilk vergi, her hanenin “birer takım çamaşır ve birer çift çarık ve çorap” vermesi biçiminde gerçekleşti. 7 Ağustos’ta çıkan 3 Numaralı Emir, komisyonların herkesin elindeki “çamaşırlık bez, Amerikan, patiska, pamuk, yıkanmış yün, yıkanmamış yün, tiftik, fantezi kumaşlar hariç olmak üzere erkek elbisesi imaline yarayan her nevi yazlık ve kışlık kumaşlar, kalın bezler, kösele ve iğne, taban astarlığı, sarı ve siyah meşin, sahtiyandan yapılmış yemeni, çarık, botin, çarık imaline mahsus deri, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç iplikleri, nallık demir veya yapılmış nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı, gübre ve sicim ve urgan”ın yüzde 40’ına makbuz karşılığında elkoymasını istiyordu. Sonraki emir, aynı oranları aynı koşullarla “buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek ve kasaplık hayvanat, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay, mum” gibi maddelere uyguladı. 8 Numaralı Emir, bunlara “benzin, vakum, gres, makine, don, saatçı ve balık yağları, vazelin, otomobil ve kamyon lastiği, solüsyon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel” gibi maddeleri de ekledi.
Sangarios ve Yunan çarpıtması Sakarya Meydan Muharebesi’nin Yunanlar tarafından tasvir edildiği taşbasması bir resim. Türk piyadesinin üstüste gelen süngü hücumları muharebenin sonucunda etkili olmuştu. Ancak buna rağmen, Yunan kamuoyuna “Türklerin mağlubiyeti” olarak yansıtıldı.
Bütün bu toplananları nakliye aracı sahipleri herhangi bir maddî karşılık almadan ayda 100 kilometre taşımak mecburiyetinde olacak; taşıma sırasında bunların yeme-içme masrafları ordu tarafından karşılanacaktı (5 Numaralı Emir). 8 Ağustos tarihli 7 Numaralı Emir, savaş sonunda geri verilmek üzere, av tüfekleriyle tabancalar haricinde kalan bütün ateşli silahları cephaneleriyle birlikte istiyordu. Kasaturalar, süngüler ve özel bir kıymeti olanlar hariç olmak üzere pala ve kılıçlar da toplanacaktı. Taşıma konusunda bazı sıkıntılar yaşanacağı düşünülmüş olmalı ki, 10 Numaralı son emirde dört tekerlekli olan bütün yaylı arabalarla at, öküz ve kağnı arabalarının ve yük hayvanlarının yüzde 20’sine gene makbuz karşılığında elkonacağı söylenmiştir. Görüldüğü gibi Ankara, kendisini savunacak olan ordunun her türlü ihtiyacını karşılamaya ve bunları cepheye mümkün olduğu kadar çabuk yetiştirmeye çalışıyordu.
Yunan Ordusu’nun Eskişehir’e girmesinden 1 hafta sonra yapılan bir toplantıda, Harekât Dairesi sorumluları, Türk Ordusu’nun toparlanmasına fırsat verilmeden saldırının sürdürülmesini önermiş; buna karşılık levazım sorumluları bunun cephane zaafı yüzünden hemen yapılmasının mümkün olmadığını, yapılacağı zaman ise ulaşım zorluklarını dikkate alarak çok ihtiyatlı davranılması gerektiği hatırlatmasını yapmıştı.
Sonuç olarak Sakarya’daki Türk mevzilerine doğru Yunan ileri harekatı 14 Ağustos’ta başladı. Üç kolordudan oluşan Yunan kuvvetlerinin stratejisi Temmuz ayındakinin aynısıydı. Cephenin kuzeyinde bir tümenle Polatlı yönünde baskı uygulanırken, 8 tümenle Türk Ordusu’nu güneyden sarmaya çalışılacaktı. 23 Ağustos’ta başlayan çarpışmalar tümüyle Türk tarafının aleyhine gelişti. Birçok mevziin Yunan ordusunun eline geçmesi nedeniyle, Mustafa Kemal Paşa 26 Ağustos’ta Refet Paşa’ya yolladığı bir telgrafla Meclis’in ve hükûmet dairelerinin Kayseri’ye taşınmasını istedi; ancak durumun görece dengelenmesi üzerine ertesi günü bu isteğinden vazgeçti.
25 Ağustos’tan 2 Eylül’e kadar 8 gün boyunca Yunan Ordusu hem Türk mevzilerini geri atmaya devam etti hem de güneyden dolaşıp doğuya kayarak Türk kuvvetlerini sarmaya çalıştı. Türk savunması ise bu iki hareket karşısında, bir yandan kaybedilen arazinin gerisinde yeni bir mevzi tutarak, bir yanda da sarılmamak için sürekli doğuya kayarak tutunuyordu.
Sakarya Nehri üzerinde batıya dönük cephe, Haymana Ovası’nın güneyinde, güneye dönük bir duruma girmişti. 2 Eylül’de Yunan ordusu Polatlı’nın güneyindeki Çal Dağı’nı ele geçirdi ve Ankara’ya 50 kilometrelik bir mesafeye geldi. Ancak Türk piyadesinin üstüste gelen süngü hücumları bir yanda, süvari güçlerinin de Yunan Ordusu’na takviye sağlayan ulaşım hatlarına verdirdiği kayıplar diğer yanda; Yunan Ordusu’nun saldırı kabiliyeti giderek tükendi. 4 ve 5 Eylül günlerinde kalkıştığı ve geri püskürtülen genel taarruz sonrasında, Yunan birliklerine yeterince güçlenene kadar yerinde durması emri verildi. Bu konum, Yunan Ordusu’nun Anadolu’da varabilmiş olduğu en uç nokta olarak kalacaktır.
Kulaktan tutulup dışarı atılanlar Altında “Anadolu’daki nisbetsiz (boks) müsabakalarının son safhası: Kulaktan tutup oyundan dışarı fırlatmak ameliyesi.” yazan Cevat Şakir karikatürü, Sakarya Muharebesi’nden üç hafta sonra Güleryüz dergisinin 23.sayısında yayımlanmıştı. (6 Ekim 1921).
Yunanların durmuş olduğunu farkeden Türk Ordusu, 6 Eylül’de bir yoklama taarruzu yaptı. Bu harekatın başarılı olduğu görülünce buna benzer taarruzlar 3 gün boyunca sürdürüldü ve bunlar da başarılı oldu. Bunun üzerine 10 Eylül günü Türk Ordusu bütün cephe boyunca karşı taarruza geçerek Yunan Ordusu’nu batıya doğru itmeye başladı. Birkaç yerde direnmeye çalışsalar da Yunan kuvvetleri Sakarya Nehri’ne doğru sürülüyordu. 12 Eylül’de Çal Dağı geri alınmış, Ankara üzerinde herhangi bir baskı kalmamıştı. O gece Yunan Ordusu, birçok yerde Ankara demiryolunu ve Sakarya üzerindeki köprüleri tahrip ederek nehrin batısına çekildi. 13 Eylül’de nehrin doğusunda hiç Yunan askeri kalmamış, 3 hafta süren muharebe sona ermişti.
Sonuçlarına bakıldığında, Sakarya Muharebesi’nin TBMM Ordusu açısından büyük bir askerî zafer olduğunu söylemek zordur. İki ordu da aşağı yukarı aynı sayıda kayıp vermiştir. Hatta Türk Ordusu’nun biraz daha fazla yıprandığı söylenebilir, zira piyadeyi süngü hücumlarına kaldıran küçük rütbeli subaylar arasında şehit sayısı çok yüksekti. Bu bakımdan Sakarya Muharebesi için, “subay savaşı” da denmiştir. Öte yandan, Yunan Ordusu’nun çekilmesi görece kayıpsız gerçekleştirilmiş ve Türk tarafına önemli bir savaş malzemesi bırakılmamıştı. Son olarak, bazı Türk süvari birliklerinin Sakarya’nın batısında da görülmesine karşın; takati kalmayan Türk Ordusu’nun çekilen Yunan Ordusu’nu kesin yenilgiye uğratacak bir taarruza kalkamamış olduğunu eklememiz gerekir.
Bütün bunlara karşın Sakarya Muharebesi, Ankara Hükümeti açısından bir siyasal zaferdir. Bunun birkaç nedeni var. Birinci ve en önemli neden, Sakarya’da yapılan savunmanın Ankara Hükümeti’nin savaş yoluyla dize getirilemeyeceğini göstermiş olmasıdır. Unutulmaması gerekir ki, Yunan ileri harekatı başladığında bütün dünya başkentlerinde Türklerin Yunan Ordusu karşısında tutunamayacağı sanılıyordu. Sakarya’daki başarılı savunma, hem bir süredir Ankara Hükümeti’ne yardım etmekte olan Bolşevik Hükümeti’nin keseyi daha da açmasını sağlayacak hem de Fransa’nın ertesi ay Ankara Antlaşması’nı imzalayarak Sèvres Antlaşması’nı kesin olarak devre dışı bırakması sonucunu doğuracaktır.
İkinci ve yine çok önemli bir neden, bu muharebeyle Anadolu savaşında hem inisiyatifin hem de üstünlüğün artık Türk tarafına geçmiş olmasıdır. Yunan Ordusu Sakarya’dan sonra bir daha taarruza kalkamayacak, bulunduğu hattı tahkim ederek beklemeye başlayacaktır.
Üçüncü bir neden, Doğu ve Batı Anadolu’dan sonra Orta Anadolu halkının da gerçek savaşla tanışması ve Anadolu Savaşı’nın tam anlamıyla ulusal bir savaşa dönüşmüş olmasıdır. Nitekim Sakarya Muharebesi bittikten yalnızca 1 gün sonra Mustafa Kemal Paşa, o zamana kadar TBMM’nin almaya cesaret edemediği, belki de almak istemediği bir karar alarak genel seferberlik ilan edecek, Misâk-ı Millî’nin tüm bir ulusun amacı haline gelmesini sağlayacaktır.
Asya’dan Hint Okyanusu’na uzanan dev bir kara kütlesi olan Hint altkıtası, tarihte Britanya Rajı dışında hiçbir zaman tek bir yönetim altında toplanmamıştı. Bu topraklarda yaşayan halkların Britanyalı “yabancı hükümdar”a karşı bağımsızlık mücadelesi, ancak dine dayalı millet kavramı temelinde bölünerek gerçekleşecekti. Ancak hem bu süreç hem de sonrası acılarla dolu olacaktı.
Britanya bölgeden planladığından 1 sene önce çıkmak zorunda kaldı
2. Dünya Savaşı sırasında Britanya, 1. Dünya Savaşı’nın aksine Hindistan’dan ancak kısıtlı bir askerî destek alabilmişti. Hindistan’ın başat partisi Hindistan Ulusal Kongresi, Britanya’ya savaşta destek verme konusunda tereddüt etmiş; Müslüman Birliği olarak bilinen Cinnah liderliğindeki grup ise savaş ertesinde bağımsızlıkla beraber ayrı bir ülke, yani Pakistan’ı kurma planında elini güçlendirmek adına İngilizlere desteğini açıklamıştı.
İngiltere, artık 20. yüzyılın başındaki gibi dünyanın süper gücü değildi; iki dünya savaşında edindiği “Pirus zaferi” ülkenin hem mali hem de beşeri kaynaklarını tüketmişti. Artık Hindistan’da ve diğer okyanusötesi topraklarda yönetici olarak kalmak anavatana yük oluyordu. Bunun için İngiliz hükümeti hem gücün devrinin planlanması hem de burada birliği korumak adına kabine üyelerinin yer aldığı bir misyonu Hindistan’a gönderdi. Merkezin yetkilerinin kısıtlı, yerelin ise kendi bölgesinde daha otonom olduğu bir birlik önerisi sunan misyon, özellikle Müslüman Birliği lideri Cinnah ve Kongre Partisi tarafından destek gördü. Nehru’nun plana karşı çıkan ünlü konuşmasının (10 Temmuz 1946) ardından ise ilk çatlak oluştu. Cinnah, Kongre’nin bu hamlesini bir ihanet olarak yorumladı ve plandan desteğini çekti.
Gücün ellerinden kaydığının farkında olan İngilizler alelacele Nehru’ya geçici hükümet kurdurdular. Cinnah oyun dışı kaldığını düşünerek, çoğunluğu Müslüman nüfustan destekçilerini “Doğrudan Eylem”e çağırdı ve özellikle Kalküta’da büyük karışıklıklar meydana geldi. Hindistan’daki çoğunluk olan gayrimüslimler (ağırlıklı olarak Hindular) ve azınlıktaki Müslümanlar arasında gerilim gittikçe artarken, İngiltere Başbakanı Attlee 20 Şubat 1947’de Britanya’nın en geç Haziran 1948’de ülkeden çekileceğini duyurdu. Ancak Müslüman nüfusun “Pakistan” talebinin güçlenmesiyle, Britanya 4 ay içinde, üstelik çift devletli yapıyı kabul ederek bölgeden çekilmek zorunda kaldı.
20. yüzyılın ortalarına kadar Birleşik Krallık’ın kolonisi olan Britanya Rajı, en geniş zamanında, bugün Hint Altkıtası’nda bulunan Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’in de ötesine yayılmıştı.
Son ana kadar tek-devletli bir çözüm tercih edilmekteydi
Hindistan tarih boyunca dillerle bölünmüştü. 1947’ye gelindiğinde Britanya Rajı’na bağlı 565 irili ufaklı prenslik bulunmaktaydı. 1940’larda artık bazı anlamlarda (özellikle tarih birliği) Batı’dakine benzer ulusal kimlikler şekillenmeye başlamıştı. Hindistan’daki tarihsel varlığı daha geç fakat daha belirgin olan Müslüman nüfus, burada kurduğu devletler ve yönetici/asker sınıf olmasıyla güçlü bir ortak belleğe sahipti.
Bu altkıtada geçmişi çok daha kadim fakat kimliksel olarak muğlak kalmış Hinduluk ise bir inşa sürecindeydi. Batı’dakinin aksine dine dayalı bu “ulusal” kimliklerin tek devlet yapısı altında çatışacağı pek düşünülmüyordu. Britanya çekilirken planlarını tek-devletli bir çözüme dayandırırken, dönemin güçlü siyasi ve ruhani figürü Mahatma Gandhi de bölünmeye karşıydı. Müslümanlar arasındaki yaygın Diyubendi tarikatı da yine bağımsızlık sonrası kozmopolit ama tek bir devleti savunmaktaydı.
Ancak böyle bir tek devletli yapıda azınlıktaki Müslümanların savunmasız ve ikinci sınıf vatandaş olacağını düşünen Muhammed Ali Cinnah, Britanya ile çift-devletli yapının pazarlığını yapacak ve Müslümanlar için bir vatan talep edecekti.
Cinnah bir İslâm devleti değil, “Müslüman millet” için bir devlet istedi
Bugün Pakistan bir İslâm devleti olmuşsa da ülkenin kurucusu Muhammed Ali Cinnah’ın aklında böyle bir yapı yoktu. Bir İslâm devletinden ziyade bağımsızlık sürecinde Müslümanlar için toprak talebinde bulunan Cinnah şöyle demişti:
“Pakistan Devleti’nde tapınaklarınıza, camilerinize veya başka ibadethanelerinize gitmekte serbestsiniz. Herhangi bir dine, kasta veya gruba bağlı olabilirsiniz ve bu durum devleti hiç ilgilendirmez”. Cinnah’ın, Pakistan’ın kurulmasından 1 sene sonra ölümü ülkenin en büyük şanssızlığı oldu. Pakistan siyaseti onun ölümünden sonra belli bölgelerin ailelerinin ve ordunun kontrolünde bugünlere kadar geldi.
Birliğin heykeli
Hindistan’ın Gucerat eyaletindeki Patel heykeli, “Birlik Heykeli” olarak da anılıyor. Heykelde tasvir edilen Sardar Vallabhbhai Patel, Hindistan’ın eyaletlerinin birleşmesinde kilit rol oynamıştı.
Kast sistemi anayasal olarak kaldırılsa da uygulamada sürdü
Kast sisteminin ne zaman ortaya çıktığı ve nasıl dönüştüğü bilinmese de Hindistan toplumsal hayatında çok büyük bir rol oynamıştır. Bölgelere göre farklı kast sınıflandırması olmasına rağmen Hindistan’da 4 ana kast ve kastdışı topluluklar mevcuttur ve bu sınıflar arasında geçirgenlik yok denecek kadar azdır. Bağımsız Hindistan’ın kuruluşunda bu sınıfsal bölünmüşlük ciddi problemler oluşturmuş, gelenekçi siyasetçiler bunun devamlılığında ısrar etmiştir.
Örneğin bağımsızlık hareketinin popüler figürü Mahatma Gandhi, İngiliz gazetelerine kast karşıtı söylemlerde bulunurken, aynı dönemde memleketi olan Gücerat’taki gazetelere toplumun kastlara bölünmüş yapısını övebiliyordu. Yine Gandhi, toplumdaki en düşük sınıf olan ve “Dokunulmazlar” da denilen kastlar dışı gruba “Tanrı’nın Çocukları” gibi mistik bir isim takarak, bu konudaki toplumsal tepkiyi daha soyut bir noktaya getirmişti. Bunu en çok eleştiren kişi ise Hindistan Bağımsızlık Yasası’nın hemen ardından anayasa taslağı hazırlamak üzere görevlendirilen ünlü hukukçu Ambedkar olmuştur. Kendisi de doğduğu bölgede kastdışı sayılabilecek en düşük sosyal sınıflardan birine mensup olan Ambedkar, yaşadığı toplumdaki bu eşitsizliği düzeltmek istiyordu. Dünyanın en uzun ikinci hukuki metni olan ve Ambedkar’ın liderliğinde hazırlanan anayasa ile yüzlerce yıldır süren kast sistemi 1950’de yasal olarak kaldırıldı. Ancak kast sistemine bağlı sosyal eşitsizlik zayıflamış da olsa hâlâ Hindistan’da devam etmektedir.
Pakistan’ın mimarı
Muhammed Ali Cinnah, Müslümanların kurulacak olan Hindistan’da ikinci sınıf vatandaş olacağını düşünmüş ve “Müslümanmillet” için bir Pakistan (pak: saf anlamında) hayal etmişti.
Daha Üsküdar-Harem sahil yolu açılmamış. Salacak-Harem arasında irili-ufaklı çakılların oluşturduğu doğal kıyı şeridindeki Salacak Bahçesi’nin eteğinde Salacak Plajı uzanıyor. 1937’de İstanbullular burada, arkada tarihî İstanbul yarımadasına, önde Kız Kulesi’ne bakarak kumsalda güneşleniyor, denize giriyorlar. Bu yemyeşil park/plaj aynı zamanda bir gazino. Yazın Pazar geceleri Hamiyet Yüceses’ten Müzeyyen Senar’a İstanbul’un en ünlü ses sanatçıları Üsküdar’ı şenlendiriyor. Bugün martıların sesleri ve denizin hışırtısı, araç ve insan uğultusunun ardında kaybolup gitmiş; diğer her şey gibi.