Etiket: Sayı:85

  • O meşhur ‘Dalga’yı fırçasıyla kağıda çarptı

    19. yüzyılın efsane kalem-fırça ustası Hokusai, kendini “basım işçisi” sayan geleneksel bir öncüydü. Dünyanın hemen her tarafında örnekleri görülen meşhur “Dalga” çizimiyle popüler Hokusai, günümüzdeki “manga”lara da ilham verdi. Hem devasa resimleri hem olağanüstü küçük işleriyle, “dev Daruma portreleri ile buğday taneleri üzerine çizdiği serçe desenleri arasına gerdi hayatını”.

    Gakyô Rôjin Manji, Kaei Çağı 2. yılının 4. ayı­nın 18. günü (10 Mayıs 1849) sabahın ilk saatinde öl­düğünde 89 yaşındaydı. Elin­den, son, bir haiku (geleneksel ve çok kısa Japon şiir türü: eğ­lenceli mısra) çıkmıştı:

    “Tıpkı bir hayalet gibi, ayaklarım yere basmıyormuş­çasına yürüyorum yaz vakti ça­yırlarında”.

    Bir dönem 100 hayalet öy­küsü çizmişti; Oèva-san’ın yü­zü, yüzüne onu kâğıda düşer­ken oturmuş olabilirdi. Çoktan, 10 yıl öncesinde, kısa bir vasi­yet metni yerleştirmişti çek­mecesine. 6 yaşından beri ne gördüyse çizdiğini, 50’sine var­dığında sonsuz sayıda desenin biriktiğini belirttikten sonra amansız yargısını koyuyordu: “70’imden önce yaptıklarımın kaydadeğer yeri yoktur. 73’üm­de doğanın gerçek çehresini kavramaya başladım ve hay­vanları, otları, ağaçları, kuşları, balıkları, böcekleri bir ölçüde tanıdım. Demek ki 80’imde bi­raz daha mesafe katetmiş olur, 90’ımda şeylerin gizine erişir, 100 yaşımda yüksek düzeye ulaşırım ve 110’a bastığımda elimden çıkacak bir nokta, bir çizgi yetkinliğe kavuşur”.

    Onu Hokusai diye biliyo­ruz. Meşhur “Dalga”sı 5 kıtada duvarları dolaşan, sahibini is­temeden kendisinde sıkıştıran yapıtı. Bu “kalem mecnûnu” yaklaşık 30 bin desen yapmış­tı. Atölyesinde sağlığında çıkan bir yangında çok sayıda çizimi kül oldu (1839), özellikle son dönem ürünleri bağlamında büyük kayıp yaşadı. Bu yangın­dan ölümüne dek geçen (s)on yıllık sürede her sabah güne bir desen yaparak başladı. Duyar­gaları açıktı: Doğu’nun ucunda yaşarken Batı’dan perspektif kurallarını ve “mavi”yi öğrendi -maviyi tanımayanların içya­şamları noksan olur.

    Hokusai’ın Louvre
    Müzesi’nde bulunan bir
    oto-portresi. 83 yaşında.

    Tokyo’nun Edo diye bilin­diği dönemde, Gokoku-ji tapı­nağında, 6. yüzyılın önder Zen keşişi, pörtlek gözlü ve büyük halka küpeli Daruma’nın 180 metre boyunda bir portresini 1804 yılında, kovalar dolusu çi­ni mürekkebi ve uzun saplı sü­pürgeler kullanarak yapmıştı. 5 Ekim 1817 tarihinde ise tanta­nalı duyurusu yapıldıktan son­ra, kalabalık bir meraklı kitlesi önünde Nagoya’da aynı perfor­mansı tekrarladı: Bunun için özel olarak, 18m x 11m boyutla­rında hayli kalın bir kâğıt üre­tilmişti; Daruma’nın her gözü 180 cm, burnu 270 cm boyutla­rındaydı.

    Daruma resimlerinin kök­lerinin uzun geçmişi hakkında canalıcı bilgilere Peter Romas­kiewicz’in “Drawing the Face of Bodhidarma-A briefsurvey of an artistic tradition” (2019) başlıklı makalesinden eriştim. Hokusai’ın nasıl hazırlanıp işe giriştiğini, nasıl çalıştığını, ne yaptığını Koriki Enkoan’ın olay esnasında yaptığı çizimlerden takip ediyoruz.

    ABD Hava Kuvvetleri 1945’in ilk yarısı boyunca Na­goya’yı, kenti yerlebir edesi­ye yangın bombalarıyla dövdü. Hokusai’ın dev portresi Mayıs ayındaki bomba yağmurunda yokoldu.

    Onu Hokusai diye biliyo­ruz; oysa çok sayıda imzanın altına girmiş, bir döneminden öbürüne kimlik başkalaşımı geçirmişti. Yaşarken küçüm­sendiğini aktarıyor onu “karşı coğrafya”da ilk keşfedenler­den Henri Focillon: Geleneğin betine giden hamleleri, hafife alınmasını doğurmuştu. Hep fakir yaşadı; boya ve kâğıt ala­cak olanağının kalmamasından kaygılandı hep; yaşlandığında, eşini terkeden ressam kızıyla aynı çatı altına yerleşti. Yaşlı haliyle otoportresi Louvre Mü­zesi’ndedir ve Camondo Kolek­siyonu’ndan gelmiştir.

    Hokusai, kendini bir tür ba­sım işçisi saymıştır: “Surimo­no”lar (kişiye özel hazırlanan fal kartları) bütün dünyasıydı. Çizileriyle romancılara, portre­leriyle şairlere ve meczuplara eşlik etti ve böylece bir eşkenar üçgen kurmuş oldu.

    Batı dillerine “manga” ta­rihi, Edmond de Goncourt’un Hokusai metniyle, 19. yüzyıl sonu girmişti. Desen mecnunu, çizi ve taslaklarını sağlığında 12 Mangwa’da toplamıştı. Bu­lunabilenler, ölümünün ardın­dan 3 ek ciltle tamamlandı (İn­gilizler, çok olmadı 100’ü aşkın unutulmuş desenine ulaştılar).

    Mangwa, Eski Türkçede­ki vurgusuyla “mecmua”nın karşılığı. Dağınık malzemenin derlenip toplanması, kavurucu değer taşıyan bir kalkışım eğer kişinin kendi elinden ise; öbür türlü: Hep şüphe kaynağı.

    “Fuji Dağı’nın 36 Görünü­mü”, Monet’nin Rouen Kated­rali (1892-93) dizisinden 60 yıl önce yapılmıştır.

    Dev Daruma portreleri ile buğday taneleri üzerine çizdi­ği serçe desenleri arasına gerdi hayatını. Kapısının üzerinde “haçi­yemon”, yani “köylü” yazıyor­muş.

    ‘Fuji Dağı’nın 36 Görünümü’nden Tam adı “Dalganın Altında” veya “Büyük Dalga” (Japonca: Kanagava oki nami ura) olan çizim, “Fuji Dağı’nın 36 Görünümü” başlıklı serinin bir parçası. Hokusai’ın bu olağanüstü popüler çizimi 1830-1832’ye tarihleniyor. 25.7cm x 37.9 cm boyutlarında, tahta baskı, kağıt üzerine mürekkep ve boya.

  • Batı dünyasını sarsan eş-dost, ahbap-çavuş, kıyak-torpil virüsleri

    Liyakata öncelik veren yansız bir bürokrasi, modernliğin belirleyici özelliği olarak düşünülür; Batı toplumlarının imajları açısından büyük önem taşır. Buna karşılık yolsuzluk salgını, “daha az gelişmiş” ülkelere özgü sayılır. Oysa Ortaçağ’dan günümüze Avrupa ve ABD’de de bitmek bilmez skandalların önemli bir bölümü, orduda, okulda ve ticarette liyakat problemlerine bağlı, kimisi kurumsallaşmış yolsuzluklarla örülü.

    Yolsuzluğun, bürokratik kuralların ve akılcı idari yapıların olmadığı veya gelişmediği yerlerde görüldüğü genel olarak kabul edilir. Dola­yısıyla yolsuzluk salgını, geliş­mekte olan, “geçiş aşamasında­ki” veya Üçüncü Dünya denilen toplumların “patolojisi” olarak görülür. Bu görüş, Weber’in bürokrasiyle ilgili tezlerine da­yanmaktadır. Max Weber’e gö­re modern devlet, yasal-akılcı bir örgütlenme biçimidir; bu örgütteki görevlilerin davranışı resmî, yasalara dayalı ve şeffaf kurallarla yönetilmektedir; me­murlar liyakata ve teknik ye­terliliğe göre işe alınır; görev­ler ve sorumluluklar hiyerarşik olarak bölünmüştür; memur­larla hizmet ettikleri halk ara­sındaki ilişkiler kişisel değildir; özel ve resmî gelir arasında net bir ayrım vardır.

    Modern bürokrasi için We­ber’in çizdiği tabloyu, 17. yüz­yılda Fransa’yı bir süre yönet­miş olan Kardinal de Mazarin’e atfedilen bir politika risalesin­deki (Le Bréviaire des politi­ciens) şu sözlerle karşılaştırın:

    “Sanma ki sana kişisel özel­liklerin ve yeteneğin sayesinde memurluk bahşedilecek! Eğer yalnızca en yetenekli sen oldu­ğun için memurluğa atanaca­ğını düşünüyorsan, enayinin tekisin demektir. Şunu unutma ki, önemli bir görev hak edene değil, daima yeteneksizlere ve­rilir. Dolayısıyla sahip olduğun görev ve ayrıcalıkları efendi­nin minnetine borçlu olmak­tan başka arzun yokmuş gibi davran”.

    Dayım sağolsun

    3.Paulus’un 15 yaşında kardinal olan yeğeni Ranuccio Farnese.

    Bu karşılaştırmadan sonra, Weber’in tezinin bir ütopya, en azından ulaşılması zor bir ide­al; Mazarin’e atfedilen sözlerin ise asıl gerçek olduğuna karar verecekler çoktur. Zira We­ber’den 100 yıl sonra Avrupa devletlerinde bile nepotizmin, ahbap-çavuş ilişkilerinin yok olmadığını söyleyebiliriz.

    Nepotizm kelimesini Batı dillerine hediye eden Papa’lar­dı. 14.-17. yüzyıllar arasında Papaların yeğenlerine hak et­medikleri halde kardinal şap­kası hediye etmesi bir gelenek hâline gelmişti. Kardinallik, bugün olduğu gibi o dönemde de Katolik Kilisesi’nin en yük­sek rütbesiydi; Papalar kardi­nallerden oluşan bir konklav tarafından kendi içlerinden se­çilirdi. Yeğen-kardinal (Latince cardinalis nepos veya İtalyanca cardinale nipote), “nepotizm” yani “yeğencilik” kelimesinin dile yerleşmesine neden oldu.

    Bu uygulama, Papa’nın ka­vuştuğu zenginliği ailesiyle paylaşmak istemesi kadar, ikti­darına destek olacak sadık bir çevre yaratmak arzusundan da kaynaklanıyordu. “Yeğen-kar­dinal” Papalık devletinin sek­reteri, yani bir çeşit başbakan, papa vekiliydi. Uygulamanın yasaklandığı 1692’ye kadar 15 Papa yeğen veya yeğenlerine kardinal unvanı verdi. Bunlar arasında örneğin 3. Paulus’un yeğeni Ranuccio Farnese gibi 15 yaşında kardinal olanlar da vardı.

    Yeğen-kardinallerin en li­yakatsızı, 18 yaşında kardinal olan Innocenzo Ciocchi del Monte’ydi (1532-1577). Ba­bası bilinmiyordu; dilenci bir kadının Roma’da sokaklarda yaşayan oğluydu. Kardinal Gi­ovanni Ciocchi del Monte onu görüp beğenmiş, erkek karde­şinin evlat edinmesini sağlaya­rak çocuğa soyadını vermişti. Kardinal Giovanni, 1550’de 3. Julius adıyla Papa olunca, genç Innocenzo da “yeğen-kardinal” yapıldı. Venedik elçisi Matteo Dandolo, ondan “küçük serse­ri” diye söz ediyordu: “Papa, In­nocenzo’yu odasına alıyor, san­ki kendi oğlu veya vaftiz oğlu gibi yatağına sokuyor”. O sıra­larda Roma’da bulunan Fransız şair Joachim du Bellay, bir hi­civ yazdı: “Bir uşağın, bir çocu­ğun, bir hayvanın/ bir serseri­nin, bir dalaverecinin kardinal olduğunu görmek / (…) kafasın­da kırmızı şapka taşıyan dünya güzeli bir oğlan görmek/ sevgili dostum Moret, bunlar ancak Roma’da olacak mucizeler”.

    Yeğenleri sayesinde tarihe geçen Papa’lardan biri de Na­polili Carafa ailesinden gelen 4. Paulus’tu (1555-1559). Kardi­nal yaptığı yeğeni Carlo Carafa, Romalı asil bir kadını baştan çıkarmakla (yoksa tecavüz et­mek mi?) suçlandı. Papa’nın küçük yeğenlerinden Kardinal Alfonso Carafa da yolsuzluk­larıyla meşhurdu. Papalık ta­rihçisi René Ancel, Carafa ai­lesinin üyeleri için şöyle yazar: “Bu yeğenler sadece kaba-saba politikacılar değildi, kendi dö­nemlerine özgü bütün günahla­rı, bütün açgözlülüğü sergile­yen maceracılar ve sonradan görmelerdi”.

    Patron Kardinal


    Papa 15. Gregorius’un kardinal-yeğeni Ludovico Ludovisi’ye (ayakta) sahip olduğu yetki ve servet nedeniyle “il cardinale padrone” (patron kardinal) denirdi.

    Sonunda 4. Paulus öldü. Bu Carafa’lar için çok kötü bir haberdi. Bir sonraki yüzyı­lın entelektüel kardinallerin­den Albani’nin dediği gibi: “Bir Papa’nın yeğeni iki kere ölür; ikinci defasında bütün insanlar gibi, ilk defasında amcası (da­yısı) öldüğünde…” Yeni Papa 4. Pius (1559-1565), Carafa ailesi­nin neredeyse bütün üyelerini hırsızlık, yolsuzluk, iktidarla­rını kötüye kullanma suçların­dan hapse attırdı. Yeğen-kar­dinal Carlo Carafa 1561’de Ro­ma’daki Sant’Angelo kalesinde boğularak idam edildi. Kardeşi Paliano Dükü ise karısını öl­dürttüğü için (bu cinayet Sten­dhal’ın bir hikayesine konu olacaktı) aynı yıl idam edildi.

    Yeğen-kardinallerin hika­yesi bize bugün inanılmaz gibi gelebilir ama bu makamın ortaya çıkışına yolaçan saik­ler (aileyi servete kavuştur­ma, kendine destek oluşturma) yokolmadığından nepotizm uygulaması hiç sona ermedi. Örneğin İspanya’daki Franco diktatörlüğü (1939-1975) dö­neminde, diktatörün tek kızı, Villaverde Markisi unvanını taşıyan bir cerrahla evlenmişti. Villaverde Markisi, Franco’nun yakın çevresinin en güçlü adamlarından biriydi. Eylül 1968’de Güney Afrikalı doktor Christiaan Barnard’ın yaptı­ğı ilk kalp nakli ameliyatı onu büyülemişti. Sonunda kendisi de bu ameliyatı denemeye ka­rar verdi. Temmuz 1974’te kalp naklettiği hasta ancak 24 saat yaşadı. Halk arasında dolaşan bir şakaya göre Villaverde, ça­lıştığı La Paz (Barış) hastane­sinde, kayınpederinin savaşta öldürdüğünden çok daha fazla insan öldürmüştü…

    ABD kurulduğundan be­ri birçok başkan; kardeşlerini, damatlarını, yakın akrabala­rını önemli görevlere atadılar. Başkan J. F. Kennedy’nin (baş­kanlığı 1960-1963) kardeşi Ro­bert Kennedy’yi Adalet Bakanı yapmasından birkaç yıl son­ra, 1967’de bir anti-nepotizm yasası kabul edildi; bir devlet kurumunu yöneten kişinin, ak­rabalarını o kurumda ücretli bir göreve getirmesi yasaklan­dı. Ancak yıllar sonra Başkan Clinton’ın karısı Hillary Clin­ton’ı, Başkan Trump’ın kızı ve damadı Jared Kushner’i görev­lendirmesinin gösterdiği gibi Beyaz Saray’daki yakın akraba bolluğu sona ermedi.

    Fransa da nepotizm skan­dallarının ara vermediği ülke­lerden biriydi. Cumhurbaşkanı François Mitterrand, 1983’te oğlu Jean-Christophe’u Afri­ka’dan sorumlu danışman yap­tı! Basın, gazetecilik eğitimi almış olan Jean-Christophe’a “papa-m’a-dit” (Babam-ba­na-dedi-ki) lakabını taktı. Jean Christophe sadece liyakatsız değildi; silah ticaretine karıştı, “Angolagate” davasında yargı­landı. Bir başka Fransa Cum­hurbaşkanı olan Nicolas Sar­kozy de henüz hukuk öğrencisi olan oğlu Jean’ı, 2009’da Pa­ris’teki iş merkezi La Défen­se bölgesinin geliştirilmesin­den sorumlu devlet kurumu EPAD’ın başına getirmek iste­yince basında kıyamet koptu.

    Papa 3. Julius’un “yeğen kardinali” Innocenzo Ciocchi Del Monte, bir meyhanede cinayet işliyor (solda).

    Tarihçi Jean Garrigues’in belirttiğine göre, Fransa Ulu­sal Meclisi’nde milletvekille­rinin gelirlerini artırmak için eskiye uzanan bir uygulama vardı. Milletvekillerinin eşleri, mecliste görevlendiriliyordu. Sosyalist milletvekili René Do­sière’e göre, Meclis’te çalışan 2000 kişi arasında bu şekilde 102 akraba (eşler veya çocuk­lar) bulunuyordu.

    Üst sınıftan liyakatsızların iktidarı çok uzun sürdü. Eski rejimlerde asker olmak, savaş yapmak, belli bir sınıfın görevi ve ayrıcalığıydı. Batı ülkelerin­de bu görev ve ayrıcalık, aris­tokrasiye aitti. Zaman içinde, ordunun da kamu bürokrasisi­nin bir parçası olduğu anlaşıl­maya başladı. Ama modernleş­me uzun ve dolambaçlı bir yol izlediğinden, bu gelenek nere­deyse 2. Dünya Savaşı’na kadar sürdü.

    Reformlar ülkesi İngilte­re’de 19. yüzyılın ikinci yarısı­na kadar, kara ordusunda teğ­menlikten albaylığa uzanan rütbeler “komisyon”la yani pa­ra karşılığı elde edilirdi. Terfi eden rütbesini satar, elde ettiği parayı daha üst rütbe için har­cardı. İsteyen de görevini satıp ordudan tamamen ayrılabilirdi. Bir lordun ikinci veya üçüncü oğlu babasının unvan ve top­raklarına sahip olamayacağın­dan ona “onurlu” bir iş bulmak gerekirdi; ya din adamı olacak­tı ya da subay. Askerî rütbeler için ödenen paralara gelin­ce… Piyade teğmeni 700 Ster­lin (bugünkü değerle yaklaşık 64 bin Sterlin); süvari teğmeni 1.190 Sterlin (bugünkü değer­le yaklaşık 163 bin Sterlin). En yüksek para, kraliyet muhafız­larında albaylık için ödeniyor­du: 9 bin yani bugünkü parayla 825 bin Sterlin…

    Bu asil gençlerin oku­ma-yazma bilmesi, yürümesi (piyade) ve ata binmesi (süva­ri) yeterli görünüyordu. Ancak İngiltere’nin asıl askerî gücünü oluşturan Donanma’da böy­le bir uygulamanın olmaması kimseyi şaşırtmayacaktır.

    Marki de Damat İspanya diktatörü General Franco’nun kızı Carmen, eşi Villaverde Markisi’yle (üstte, solda). Damat Christóbal Martínez Bordíu’nun, yıllarca çalıştığı La Paz Hastanesi’nde kayınpederinin savaşta öldürdüğünden fazla insan öldürdüğü söyleniyordu (üstte).

    Subaylık komisyonları, bu­gün Türkiye’deki taksi plaka­sı borsası gibi alınıp satılıyor, hatta bazı görevler için açı­kartırma yapılıyordu. İngiliz tarihinin en büyük skandalla­rından biri bu nedenle 1806’da patlak verdi. Kral 3. George’un ikinci oğlu York Dükü Frederi­ck, o sırada ordunun başkomu­tanıydı. Kralın oğlu olmaktan başka bir özelliği yoktu. Fran­sız Devrimi’ne karşı yapılan 1. İttifak Savaşı’nda çok başarısız olmuştu. Erler arasında onun için şöyle bir şarkı söyleniyor­du: “Bizim büyük York Dükü/ On bin adamı vardı/ Onları te­peye yürüttü/ Ve sonra onları aşağı yürüttü/ Tepedeyken te­pedeydiler/ Aşağıdayken aşağı­daydılar/ Yolun yarısındayken/ Ne aşağıda ne yukarıdaydılar”.

    Buna rağmen 1795’te 32 ya­şında başkomutanlığa atanan York Dükü, kendisine Mary Anne Clarke adında bir metres tuttu, Londra’da bir eve yer­leştirdi, ama ona işin gerek­tirdiği lüks yaşamı sağlayacak parayı vermedi. Doğal olarak Mary Anne, subay komisyonu alım-satımında aracılık yapa­rak bu açığı kapattı. Mary An­ne’in torununun kızı olan ünlü yazar Daphne du Maurier, ona adadığı kitapta (Mary Ann, 1954) kadının dükün yastığının altına subay adaylarının isim­lerinin yazılı olduğu bir liste koyduğunu, başkomutanın da hiçbir şey söylemeden bu liste­yi alıp icabına baktığını yazar. Bu rezalet 1806’da ortaya çık­tığında York Dükü başkomu­tanlıktan bir süreliğine uzak­laştırıldı, ama kimsenin aklına rütbe alım-satım sistemini sor­gulamak gelmedi.

    1974’te oğulları Gilbert ve Jean-Christophe’la (en sağda) birlikte Mitterand çifti. Afrika’dan sorumlu danışman ilan edilen Jean, sadece liyakatsiz değildi, adı skandallara da karıştı.

    Yarım yüzyıl sonra Kırım Savaşı’nda (1853-1856) İngiliz Ordusu’nun hem lojistik başa­rısızlıkları hem komuta düze­yindeki zayıflığı açığa çıkmıştı. Özellikle Balaklava Muharebe­si sırasında İngiliz hafif süvari alayının bile bile Rus topçusu­na cepheden saldırıya gönde­rilmesi, alayın hemen hemen yokolmasına yolaçtı. Bu meş­hur saldırının sorumlularının üçü de İngiltere’nin önde gelen aristokrat ailelerine mensup­tu: İngiliz birliklerinin komu­tanı Lord Raglan bir dükün kü­çük oğluydu. Süvari komutanı Lucan Kontu, kendi emrindeki hafif süvari komutanı Cardi­gan Kontu’nun kızkardeşiyle evliydi. Üçü de askerlik kari­yerlerine subaylık satın ala­rak başlamıştı. Örneğin Lord Cardigan prestijli süvari alayı 11. Hussars’da albaylık satın almak için 35 bin Sterlin (bu­günün rakamlarıyla 3 milyon Sterlin’den fazla) gibi bir ser­vet ödemişti.

    Kırım Savaşı’ndan sonra rütbelerin satılması sistemi ge­ride kaldı gibi olduysa da, ordu­daki aristokratik önderlik her türlü radikal reformun önünü tıkadı. Oysa o sırada artık hiç­bir Avrupa ülkesinde böyle bir uygulama yoktu. İngiltere an­cak 1870’te Prusya ordusunun olağanüstü bir hızla cepheye sevkedilerek büyük Fransız or­dusunu ezip geçtiği Fransız-Al­man savaşıyla kendine geldi. Bütün dünya Almanların görül­memiş profesyonellikteki kara ordusu karşısında şaşkınlığa kapıldı. O sırada İngiltere Sa­vaş Bakanı Edward Cardwell, Britanya Ordusu için bir re­form projesi başlatmıştı. İngiliz hükümeti bununla pek ilgilen­miyordu ama Fransa-Prusya savaşı projeye hız verdi. 1874’e kadar süren reform sürecinin sonunda, rütbe satın alma-sat­ma işlemine son verildi.

    ‘Bizim büyük York Dükü’


    York Dükü Frederick’in
    Kral 3. George’un oğlu
    olmaktan başka bir meziyeti
    olmamasına rağmen,
    ordunun başkomutanı
    olmuştu (Thomas Lawrence,
    1816).

    İngiliz toplumbilimci Mi­chael Dunlop Young, 1958’de Meritokrasinin Yükselişi (The Rise of Meritocracy) adlı bir ki­tap yayımladı. Yazar, Latince li­yakat anlamına gelen mereo ke­limesiyle Yunanca krasi sone­kini birleştirerek “meritokrasi” adlı bir yeni terim yaratmıştı. İşin ilginç yanı, Michael Young aslında toplumsal bir hiciv olan bu kitapta meritokrasinin, de­mokrasiden yoksun bir distop­ya yaratacağı düşüncesindeydi. İyi olduğu düşünülen okullarda eğitim görmüş yeni bir azınlık ülkeyi ele geçirecek, eğitim im­kanı kısıtlı diğer sınıflar hiçbir zaman özgürlüğe kavuşamaya­caklardı.

    Ancak yazarın niyetinin ak­sine, kitap yayımlanır yayım­lanmaz “meritokrasi” olumlu bir anlam kazandı. İngiliz İşçi Partisi “meritokrasi”ye sahip çıktı (Parti böylece bir yandan çalışan sınıflardan yana tavrını sürdürüyormuş gibi yapacak, öte yandan da yeni bir elitin or­taya çıkışını alkışlayabilecekti). İşçi Partisi lideri Tony Blair’in meritokrasiye övgüler düzme­si Michael Young’ın tepesini attırmış olmalı ki, 2001’de The Guardian gazetesine bir maka­le yazdı. Sosyal başarılarıyla, iz bırakan köklü reformlarıyla tanınan ikinci İşçi Partisi hü­kümetiyle (Clement Atlee ka­binesi, 1945-1951) Blair hükü­meti (1997-2005) arasında bir karşılaştırma yaptığı makalede şöyle diyordu:

    Mary Anne Clarke bir dönem gravüründe.

    “1945 kabinesinin en etkili iki üyesinden Ernest Bevin ba­şarılı bir Dışişleri Bakanı, Her­bert Morrison ise Başbakan Yardımcısıydı. Bevin okulu 11 yaşında terketmek zorunda ka­lıp önce bir çiftlikte, sonra bir lokanta mutfağında çalışmış­tı; bakkal çırağı olmuş, kamyon sürücülüğü ve kondüktörlük yapmış ve nihayet 29 yaşında aktif bir sendika liderine dö­nüşmüştü. Herbert Morrison ise önce bakkal çırağı olarak başladığı iş hayatına tezgahtar­lıkla ve telefon operatörlüğüy­le devam etti. Londra Belediye Meclisi’nde öyle etkili bir lider haline geldi ki, 1929’daki ilk İş­çi Partisi hükümetinde Ulaştır­ma Bakanlığına getirildi. Lond­ra’nın parçalı metro, otobüs ve tramvay sistemini tek bir şem­siye altında toplayarak Lond­ra yolcu taşıma kurulunu kur­mayı başardı. Böylece Londra, toplu taşımacılıkta 30-40 yıl boyunca dünyanın en iyisi hali­ne geldi. Bu Bakanlar, kendile­rini onlarla özdeşleştiren sayı­sız sıradan insan için gurur ve ilham kaynağı oldular…”

    Oysa hepsi de İngiltere’nin en iyi üniversitelerinden me­zun olan Blair hükümetinin üyeleri, Atlee hükümetinin ço­ğu işçi, madenci, küçük esnaf kökenli bakanlarıyla karşılaş­tırılamazdı. Michael Young’a göre “şaşırtıcı bir sertifika, dip­loma ve derece cephanesiyle donanmış olan eğitim, bir azın­lığa onay veriyor, çoğunluğu ise daha 7 yaşından itibaren red­dediyor”du.

    Balaklava’da hezimet Balaklava Muharebesi sırasında İngiliz hafif süvari alayının bile bile Rus topçusuna cepheden saldırıya gönderilmesi, alayın yokolmasına yolaçtı. Bu meşhur saldırının sorumluları İngiltere’nin aristokrat ailelerine mensuptu.

    Rakamlara bakalım: İngil­tere’de gelmiş geçmiş 55 baş­bakandan 28’i Oxford (şu an­daki başbakan Boris Johnson dahil), 14’ü Cambridge mezu­nuydu. Ancak İngiliz tarihi­nin en ünlü başbakanlarından Wellington, Disraeli, Lloyd Ge­orge ve Churchill üniversiteye gitmemişlerdi. ABD’de 8 baş­kan Harvard Üniversitesi’nde, 5 başkan da Yale Üniversite­si’nde okumuşlardı. Ancak ülke tarihinin en büyük iki başka­nı kabul edilen George Was­hington ile Abraham Lincoln üniversiteye gitmemişlerdi. Fransa’da kamu ve özel sektöre lider yetiştirmek üzere Charles de Gaulle’ün kurduğu, ilk me­zunlarını 1947’de veren ENA (École Nationale d’Administ­ration) bu işte o kadar başarılı oldu ki, bugüne kadar 4 Fran­sa Cumhurbaşkanı (şu andaki Emmanuel Macron dahil) ile 8 başbakan yetiştirdi

    Japonya, Çin, Güney Kore gibi ülkeler de kendi meritok­rasilerini oluşturmak üzere bu modeli benimsedi. Ancak bu­nun için yapılan sınavlar, okul dışı hazırlık, her yerde türeyen üniversiteye giriş danışman­ları, gençlerin ve ailelerin ağır bir yük altına girmesine neden oldu… Ve yeni yolsuzlukların kapısını araladı!

    Meritokrasi teriminin mucidi Michael Young.

    Çekoslovakya’nın (bugün Çek Cumhuriyeti) en eski ve prestijli yüksek öğrenim kuru­mu olan Karlova Üniversite­si (Prag Üniversitesi) Hukuk Fakültesi’nde 1999’da patlak veren skandal bunlardan biriy­di. Lise mezunlarının girmek için birbirini yediği bu fakülte, test biçiminde bir giriş sınavı yapıyordu. Ancak sınavın soru­ları el altından 50 bin Kuron’a (1.500 Dolar) satılmaktaydı; eğer cevapları da isterseniz iki katını ödemeniz gerekiyordu. Sonunda satılan cevaplardan biri yanlış olduğu için gerçek ortaya çıktı: Katılanların ço­ğunluğu bütün soruları doğru, o soruyu ise yanlış cevapla­mıştı!

    Olay, İspanya’da 2018’de patlak veren “master skanda­lı”nı akla getiriyordu. Bu ülke­de bir yüksek lisans sahibi ol­mak, yükselmek isteyenler için o kadar önemli hâle geldi ki, birçok insan çalışırken bu li­sansüstü programlarına girme­ye başladı. Ancak anlaşılan Rey Juan Carlos Üniversitesi’nin master programlarına uygun bir para verenler, okula pek git­meden sahte notlarla diploma­larını alabiliyorlardı. Bu kişi­lerin arasında eski milletvekili ve Madrid eyaleti başkanı olan Cristina Cifuentes’in de bu­lunduğu iddia edildi; hakkında dava açıldı. Üniversite hocala­rından biri de hapse mahkum oldu.

    Sarkozy Hanedanı Nicolas Sarkozy’nin başkan olduğu sırada o zamanki eşi Cécilia Attias, her biri ayrı ayrı sorun çıkartan üç oğlu ve iki geliniyle.

    Bu skandaldan hemen son­ra, ABD’de savcılar, çocukları­nın Yale, Georgetown, Stanford ve Güney California gibi üni­versitelere kabul edilmesi için bir danışmanlık firmasına mil­yonlarca dolar ödedikleri ge­rekçesiyle, aralarında Hollywo­od yıldızları ve işadamlarının da bulunduğu çok sayıda kişiye dava açtılar. Danışmanlık şir­ketinin, ailelerden aldığı para­nın bir bölümünü üniversitele­rin öğrenci kabul bölümlerinde çalışanlara rüşvet olarak verdi­ği ortaya çıktı.

    Bu skandallar meritokra­sinin sınırlarını gösteriyor; li­yakat sahibi seçkinler arasına girmek için liyakatla hiç ilgisi olmayan yolsuzluklara sapıla­bileceğini ortaya koyuyor. En mükemmel görünen ülkelerde bile yolsuzluk virüsüyle savaş­mak için insanlığın yeni yön­temler geliştirmeye devam et­mesi gerekiyor.

    Distopyaydı, ütopyaya dönüştü


    “Meritokrasi” kavramını
    geliştiren Michael
    Young, aslında bunun
    demokrasiden yoksun
    bir distopya yaratacağını
    savunuyordu, ama İngiliz
    İşçi Partisi terime sahip
    çıkınca, meritokrasi olumlu
    bir anlam kazandı.

  • Karaların sultanı denizlerin hakanı ama ‘kafes’lerin aslanı!

    Osmanlı Devleti’nde sultanların ve yönetici tabakanın eğitim-öğretimi, gerek İslâm kültüründen gelen birikim gerekse Bizans’tan devralınan yapılarla (devşirme sistemi) sistemleşmişti. Osmanlı Devleti’ni ilk 300 yılında liyakatlı padişahlar ve kadrolar; son 300 yılında ise kritik dönemleri göğüsleyen liyakat sahibi bürokratlar yaşatabilmişti. Kardeşleri tarafından “kafes hayatı”na mahkum edilen padişah adayları, zehirlenme korkusu ve cehalet içinde yıllar geçirdikten sonra tahta çıkıyor ve imparatorluğu “yönetiyorlardı”.

    Osmanlı tarihinde 13. padişah 3. Mehmed (1595-1603) ile 30. pa­dişah 2. Mahmud (1808-1839) arasında, 244 senede 18 taht değişikliği vardır. Bir önceki sü­reçte padişahın oğulları “sanca­ğa çıkmak” denen gelenek gere­ği Kastamonu, Trabzon, Konya veya Amasya’ya sancakbeyi ata­nır; yanlarına hocalar, sanatçı­lar, bilginler katılır; kitabî kül­türden ava-spora, savaş oyun­larına, gerçek çarpışma ve savaşlara girerek tahta hazırlanırlardı. Bunla­rın sonuncusu, sancağı Manisa’dan gelip tah­ta oturan 3. Mehmed (1595-1603), yazık ki liyakatsız padişahların ilk sıralarına da ko­nabilir. Hanedan ya­sasını değiştiren, şehzadelerin sancağa çıkmasına son veren de odur.

    3. Mehmed, babası 3. Mu­rad’ın çabasıyla Manisa’da de­neyimli kadrolardan uzun ve özenli eğitim almış, buradan İs­tanbul’a gelerek ölen babasının tahtına oturmuştu. Buna karşın kendisi, şehzadelerin sanca­ğa çıkmalarını, taht için kardeş şehzadelerle savaşı sakıncalı görmüş, kuruluştan beri uygu­lanan bu geleneğe son vermiş­ti. Yeni uygulamada tahta geçen padişah, kardeşi şehzadeleri öldürtmeyerek sarayda hapis tutacak; taht boşalınca şehza­delerin “erşed ve ekber” (ergin ve yaşça büyük) olanı tahta çı­kacaktı.

    1839’a kadar yürürlükte ka­lan bu uygulamada taht adayı şehzadeler kapalı-kilitli daire­lerde kalmıştır. Bunlardan biri Harem bahçesinde “Eski Şim­şirlik” denen taş yapı, diğeri 18. yüzyılda aynı işlevi gören Ha­rem içinde yine taş örgü “Kub­beli Kasır”la buraya bağlanan “Çifte Kasırlar”dır. Buradaki bir-iki odalı loş dairelerden her birine bir şehzade kapatılmış; anneleri şehzadelere “arslanım” dediğinden, bu bölümlere de sa­ray dilinde “kafes” denmiştir.

    Akli dengesi bozuk olan 1. Mustafa, bir değil iki kez tahta çıkartılmıştı.

    Bu kapalı odalarda şehza­delere ya Harem’in okur-yazar kalfa cariyeleri veya harem ağa­ları tarafından okuma-yazma, ibadet ve ahlak öğretilir; kitap okunurdu. Ancak, “yönetim ve askerlik bilgisi verilir miydi?” sorusunun yanıtı kapalıdır. Asıl sorunsa, sancağa çıkmadan, yeterli donanım kazanmadan

    tahta oturtulan o ya da öteki şehzadenin dünya cahili, ülke topraklarını, toplumu, gelip-gi­den yabancıları tanımamış, çarşı-pazarı görmemiş, yaşam koşullarından habersiz, bir ba­kıma çocuk dünyasında kalmış bir padişah olmasıydı. Sürekli yaşanan bir diğer sorun da, öl­dürülme-zehirlenme korkusu idi. Bütün bunlar Osmanlı ha­nedanını önceki başarılarından uzaklaştırarak liyakatsızlığa gö­türen nedenlerdi.

    Özellikle 1603’ten, Sultan Abdülmecid’in 1839’da tahta çıkışına kadarki 236 yıllık süre­de, liyakatsızlık sadrazam, ve­zir, bürokrat, ulema, diplomat kimliklerinden taşra yöneticile­rine kadar olağanlaştı. Önem­li bir çıkmaz da, hanedan/mo­narşi yönetimlerinde tahttaki “ulu” iradenin liyakatının, hük­metmeye layık olup olmadığı­nın sorgulanmasının getirece­ği sonuçları göze almaktı. Bu nedenle 1. Mustafa’nın uluorta Divan’a girip vezirlerin kavuk­larını yuvarlamasına bile otu­rumdaki kadıasker “ilahi uyarı­lar” demiş; padişaha da “mec­zub-ı İlahi” tanısı koyarak bir bakıma onu kutsamışlardı. Sa­ray hizmetleri için yetiştirile­cek devşirme oğlanlar, Harem’e sunulan cariyeler fiziksel-ruh­sal muayenelerden geçirilirken, taht adayı şehzadeler saray ha­pishanesi Şimşirlik’e, sonra Ha­rem’in loş odalarına kapatılarak dış dünyadan soyutlanıyor; olan akıl-algı yetilerini de yitirerek ülkeyi, toplumu tanımaktan uzaklaşıyor; çile dolduruyorlar­dı. Beklentileri, “tahttaki amca/ ağabey ölsün-ayaklanma çıksın tahttan indirilsin- sıra bana gel­sin” idi.

    Kafesten çıkıp tahta oturma yani cülus anları, Osmanlı ha­nedanındaki belki de en ilginç sahnelerdi: Devlet adamları o güne kadar tanımadıkları yeni padişahı ilk kez görür; yeni pa­dişah da görkemli tören giysi­leri giyip kuşanmış, yüksek ka­vuklu devletli paşalara korkarak bakar, “düşte miyim!” şaşkınlı­ğına kapılırdı. Altın cülus tahtı­na oturtulan yeni padişah, genç veya yaşlı vezirlerin, kadıasker­lerin, bürokratların, ağaların sırayla önünde eğilişlerini, yere kapanıp elini-eteğini-pabucu­nu öpüşlerini şaşkın, kuşkulu ve mutlu izler; kafes tutsaklı­ğından kurtulup enini boyunu bilmediği bir dünya parçasına nasıl hükmedeceğini kavrama­ya çalışırdı.

    Liyakatsız sultanların ilki

    3.Mehmed, taht için şehzadelerle savaşı sakıncalı görerek kuruluştan beri uygulanan sancak geleneğine son verdi.

    Yeni padişahı, genç-zeki-bil­gili Hasoda içoğlanlarından bir grup, cülus töreninde koro halinde “Padişahım çok yaşa!”, “Mağrur olma padişahım, sen­den büyük Allah var!” diyerek yücelerdi. Saray yazıcıları, ye­ni padişaha sanlar sıralarken “Tanrının yeryüzündeki gölge­si”, ”İslâm peygamberinin hali­fesi”, “Karaların sultanı, deniz­lerin hakanı” sanlarını özellik­le vurgulardı. “Alkış” denen bu yüksek sesle korolar da, ola ki yeni padişahı “Meğer ben ney­mişim!” algısına saplıyordu. Beklenmedik bir anda kafes ka­ranlığından çıkarılıp cellada de­ğil tahta götürülmek ve impara­torluğa buyrukçu olmak… Bun­lar yeni padişahı ister istemez benlik, kimlik, ululuk, kutsal­lık anaforuna çeken olağanüstü durumlardı.

    “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” tanımı yakıştırılan ye­ni padişahın liyakatı sorgula­namazdı! Kaldı ki Osmanlı ha­nedanına mensubiyet, “sultan oğlu sultanın oğlu” olmak, liya­katın en üst basamağı demekti. Devlet de ülke de artık kendisi­nin uyrukları, kulları idi. Buy­ruklarının da Tanrısal hikmet­ler, isabetler içerdiğine inanıl­malıydı.

    “Kafes” ile “taht” arasında­ki bu anlık ve ölçüsüz değişim; Osmanlı hanedan tarihinde bir defa değil, 1617-1839 arasındaki 222 yıl boyunca 16 defa ve kafes bahtsızlığı yaşamayan son padi­şahlar için de 6 defa yinelendi! Ancak bu sonuncular, şehzade­liklerini saray ve köşklerinde ai­leleriyle geçirdiklerinden “Tan­rı’nın yeryüzündeki gölgesi”nin laftan ibaret olduğunun farkın­daydılar. Yine bu son cüluslarda biat sırasına girenler, artık yer öpmek-etek öpmek şöyle dur­sun, tahtın yanına sarkıtılmış saçağı öpmeye bile yanaşmaya­caklardı! Hanedan ve saltanat, özgürlük ve insan onuru karşı­sında yenik düşmek üzereydi.

    Babalarının saltanatında, sancakta “yönetim stajı” gören eski şehzadeler için tarih bilgi­leri, anekdotlar varken; 17.-18. yüzyıllarda kafes mahkumluğu yazgısını paylaşmış şehzade­lerin günlük yaşamları konu­sunda ancak harem ağalarının aktardığı ileri sürülen anlatılar vardır. Şimşirlik veya Kafes’te­ki şehzadelik yıllarını sonra­dan kaleme almış bir padişah da yoktur! Kafesten tahta yürü­yen padişahların saltanatları, çoklukla yeniklik, başarısızlık, aymazlıklarla geçmiştir. Merak edenler için, 1. Mustafa’dan 2. Mahmud’a 16 padişahın ömür­lerinin toplamı 674 yıldır. Bun­ların özgür çocukluk-gençlik toplamı 110 yıl, Şimşirlik veya Kafes’te geçen zamanlarının toplamı 342 yıl, saltanatlarının toplamı da 222 yıldır. Yani tu­tuklulukta geçen zamanları, sal­tanatlarının 1.5 katıdır! Tutuk­luluğu aylarla sınırlı 2. Osman’a karşılık, 3. Osman’ın kafes yaşa­mı 5 yaşında başlamış ve tam 51 yıl sürmüştür; bunu izleyen sal­tanatı ise sadece 3 yıldı! Kafe­se kapatılan, taht şansı yakala­madan orada ölen şehzadelerle, tahttan indirildikten sonra ka­fes yaşamına dönen padişahları -şimdilik- saymıyoruz.

    Osmanoğulları şehzadele­rinin tahta geçmeden yaşam­larını körelten, liyakat kaza­nımlarını önleyen “Şimşirlik/ Kafes” yaşamlarına ilişkin anı ve belgelere dayalı tarihler ya­zılmış değildir. Bu öyle vahim bir durumdur ki, üç kıtada ülke­lere hükmedecek taht adayla­rı, toplamda 222 yıl süren ha­pis hayatından sonra 3. Osman (1754-1757) gibi tahta çıkınca tebdil-i kıyafetle çarşı-pazar tu­runa çıkmışlar, sokaklarda çe­rez yemişler, çocukluklarını 30, 40 hatta 50 yaşından sonra ya­şamışlardır.

    Sultan 2. Mahmud (1808-1839)

    3. Mehmed Kanunname­si’yle, tahta çıkana, kardeşle­rini-kuzenlerini hapsettirme yetkisi verilince, Şimşirlik veya Harem’deki kasırlara kapatılan şehzadeler bir bakıma yaşayan ölüler hâline geldiler.

    O kapalı ortamda ne yapar­lardı? Sınırlı bilgilere göre rüya­ya yatar, fal kapatır, yıldızname okur, harem ağaları aracılığıyla müneccimden hayırlı yorum­lar bekler, ibadet eder, tespih çekerlermiş. Doğal ki tarih-e­debiyat-fen kitapları okumaları yasaktı.

    Bu durum, Saray’da ve Ba­bıâli’de kamu işlerini çekip çe­viren yetkililer açısından sakın­calı olmak bir yana gayet isa­betliydi! Zira öncelinin yerine gelen ardılı, kasvetli loş kafeste enerjisi sönmüş bir şehriyar, ya­ni “idare eden” değil “idare edi­len” olmalıydı!

    Sonuç: Osmanlı Devleti’ni ve Osmanlılığı ilk 300 yılında liyakatlı padişahlar ve kadro­lar; son 300 yılında ise kritik dönemleri göğüsleyen liyakat sahibi devlet adamları ve bü­rokratlar yaşatabilmiştir. Son padişah Vahideddin’in Osma­noğullarına dair değerlendir­mesi yoruma açıktır: “Hane­danımıza her türlüsü gelmiş­tir. Sarhoşu, delisi, aptalı vardır ama dinsizi yoktur. En mübalat­sızı (dikkatsiz, düşüncesiz ola­nı) Abdülaziz bile son nefesinde Kur’an’a sarılmıştır”.

    KÖSEM SULTAN’IN BAŞARISI

    4.Murad’ın şerrinden sadece İbrahim kurtuldu

    On bir yaşında tahta çıkan 4. Murad’ın padişahlığında (1623-1640), Şimşirlik’e kapatıl­mış, kendisinden küçük 4 kardeşi vardı. Bu bahtsızlar her gün ağa­beylerinin göndereceği celladı bekledi. Sonunda beklenen oldu: 4. Murad, Revan zaferi şenlikleri sırasında şehzade Bayezid ve Süleyman’ı, Bağdat Seferi hazırlık­ları sırasında da Şehzade Kasım’ı boğdurdu. Bu cinayetlerin tanığı, kardeşi İbrahim ve anneleri Valide Kösem Mahpeyker Sultan’dı. 1639’a gelindiğinde İbrahim de her an öldürülme korkusuyla depresyondaydı. 4. Murad’ın şeh­zadesi yoktu ve İbrahim boğulursa hanedan kendisiyle kapanacaktı. Kösem, hanedanın tek şehzadesi İbrahim’i köşe-bucak saklayarak 1640’ta ölen oğlunun yerine tahta geçmesini sağladı. Osmanlı Hanedanı, Sultan İbrahim’in soyundan yürümüştür.

    ŞEHZADE SÜLEYMAN

    İdam edileceğini sandı ama tahta çıkarıldı

    Darüssaade Ağası, Şehzade Süleyman’ı tahta çıkarmak için Şimşirlik Kasrı’na gittiğinde, Süleyman idam edileceğini sana­rak korkmuş: “İzalemiz emre­dildi ise iki rekat namaz kılayım. Çocukluğumdan beri 40 yıldır hapis çekerim! Her gün ölmek­tense bir gün evvel ölmek yeğdir” diyerek ağlamış. Uzun zamandır zelil ve sefil, üzerinde eski bir atlas entari ayağında çedik… Ağa, kendi samur kürklerinden birini getirtip giydirerek koluna girmiş. Arz odasında da İçoğlanları başına Hz. Yusuf’un sarığını sarıp sorguç iliştirmişler”. 45 yaşında padişah olduğunda 70’lik bir hasta görünü­şünde, şiş vücudunu taşımakta zorlanan Süleyman, Şimşirlik’te kısırlaşmıştı. O haldeyken, padi­şah olunca Kanunî Süleyman’ı öykünerek sefere çıkmak istemiş; 1689 da Edirne Sarayı’nın önüne Üngürüs (Macaristan) için Sefer-i Hümayun kurdurmuş, ama kendisi Sofya’da iken bozgun haberleri gelince Edirne’ye dönmüştür. Arada İstanbul’a gelmiş, yine Edirne’de iken 22 Haziran 1691’de ölmüştür. Cenazesi buz kalıplar arasında İstanbul’a getirilerek Sultan Süleyman’ın türbesine gömüldü (Silahdar Tarihi’nden).

    3.OSMAN’IN DENGESİZLİKLERİ

    50 yıl hapis kaldı, 3 yıl tahtta kalamadı

    Beş yaşında hapsedilip 40 yıl sonra tahta oturtulan 2. Süleyman’a karşılık; 3. Osman, Kafes’te 50 yıl tutuklu kalarak 55 yaşında tahta oturtulmuştu! Saltanatı 15 Aralık 1754-30 Ekim 1757 arasında 2 yıl 10.5 aydır.

    Kısa padişahlığında çocuksu alınganlık, kızgınlık ve kapris­leriyle tanındı. Harem’den ve kadınlardan nefret ederdi. 2. Süleyman gibi kısır, vücut yapısı da anormaldi. Kafes’te amcaza­desi şehzadelerden Mehmed’i boğdurtmak istemesine karşı çı­kan, liyakat sahibi Hekimoğlu Ali Paşa’yı azarlayıp “Seni azleder Hamalbaşı Ali’yi sadrazam ata­rım” dediğinde, Paşa çekinmeden yaralayıcı bir yanıt vermişti: “El­bette atarsınız. Ama Hekimoğlu değil Hamal Ali Paşa denir!”

    Osmanlı tarihinde liyakatı sorgulanacakların başında, önce yetersiz padişahlar değerlendi­rilmelidir. Örneğin Abdülaziz’in, huzuruna girenlerden taabbüd (secdeye kapanma) beklemesi bir Tanzimat padişahı davranışı olabilir mı? Bunun gibi tutarsızlık­ları son kertede delilik, doğrusu liyakatsızlık anlamı içeren bir fetva ile tahttan indirilmesini hazırlamıştı. Doktor raporu ile 5. Murad’ın, meclis kararı ile Ab­dülhamid’in, Büyük Millet Meclisi kararı ile Vahideddin’in saltanat­larına son verilmesinin doğruluk veya yanlışlığı tartışılsa da, arka planlarında liyakatsızlık vardır.

    1. MUSTAFA VE 4. MEHMED

    Liyakat önemli değil benden korksunlar yeter!

    Sultan 4.Mehmed

    Bir hanedan/teokrasi yöneti­minde, tahta çıkma hakkını elde edenin liyakatını kim sor­gulayabilirdi ki? Saray görevlile­rinden askerlere, herkes bahşiş, rütbe, yeni görev alacakları için, “aman cülus oluversin” diye beklerdi. Devlet çarkı nasılsa döneceğinden, padişahta kusur, eksiklik aranamazdı. Tahta çıka­na, şehzadeliğinde dadılık-hoca­lık edenler, hizmet koşturanlar da saptadıkları olumsuzlukları söyleyemezlerdi. Akıl sağlığı ol­madığı bilinen 1. Mustafa bile iki kez tahta oturtulmuş (1617/18, 1622/1623), en saçma buyrukla­rına bile yorumlar yüklenmişti. Padişahın en yetkinleri için bile doğaüstü öngörüler yüklenmiş, görmediği düşler görmüşmüş gibi anlatılmış, bunlar için kasideler yazılmıştır.

    Okumuş-aydın, ülkeler görmüş, seferlere çıkmış, zaferler kazanmış donanımlı vezirler bile, bu zavallılıklar karşısında sus-pus etek öperek sunumda bulunur, buyruk alırlardı. 4. Mehmed, 1683’te yorgun ve sinirli döndü­ğü bir av partisi akşamında Fazıl Ahmed Paşa’nın ardılı Merzifon­lu Mustafa Paşa’nın Viyana’yı alamadığı haberi verilince, Edir­ne’den ivedi cellat koşturtarak paşayı Belgrad’da boğdurtmuştu. Bundan 2 yüzyıl geriye gidelim: 2. Bayezid, Karamanoğluları­nı dize getirmiş, donanmayla Otranto’yu kuşatmış, dirayetli-liyakatlı-cesur ve dürüst vezir Gedik Ahmed Paşa’yı da vezirlere verdiği ziyafette, sofradan kaldır­tıp boğdurmuştu.

    Şu denebilir: Padişahlar ister vezir ister kul, liyakata değil; ken­dilerinden korkan ve körü körüne bağlı insanlara önem verdiler.

  • İş ehline verilmezse kıyameti bekle

    “İş, ehil olmayana verildi mi kıyameti bekle!” sözü, Buhari tarafından aktarılan ve Hz. Muhammed’e ait bir Hadis-i Şerif. Yine Nisa Suresi, 58. Ayet’te işin ve hizmetin ehline verilmesi emrediliyor. Dinî referansların yanısıra, tarihte hem Türkiye hem dünya tarihinde yaşanan bir dizi iktidar-yönetim problemi de, “liyakat” konusunun ne denli hayati olduğunu kanıtlıyor. Dünden-bugüne, eğitim ve kalite olarak yetersiz olanların yolaçtığı rezaletler, felaketler…

    SUNUŞ

    KARAR AŞAMASI

    Günümüzde gerek Tür­kiye’de gerek dünya­da, belirli ve uzman­lık gerektiren bir alandaki otoritenin bilgisi-görgüsüy­le o işi yapmaya layık görül­mesi durumuna pek rastlan­mıyor. Aktüel siyasetin, ka­yırmacılığın, aile-hanedan ilişkilerinin ve çeşitli “duy­gusal” nedenlerin birarada etkili olduğu dünya düzeni, şüphesiz bilinen tarihin ilk dönemlerine kadar geri gi­diyor. Ancak 2021 senesinde Boğaziçi Üniversitesi’nde ya­şanan rektör-yönetici krizi; ülkemizdeki liyakat mesele­sinin bugün “Eski Türkiye”­den, hatta çok eski Türki­ye’den bile daha yakıcı oldu­ğunu gösterdi.

    “İşi bilmek”le övünen si­yaset erbabının, özellikle bürokrasi-eğitim çarkında yapmaya niyetlendiği deği­şiklikler için gereken kalite­de insan bulamaması şaşırtı­cı değil. Daha önceki dönem­lerde de örnekleri görülen bu vaziyet karşısında, koltuk sahipleri genellikle “idare eder”di. Ancak bugün yaşa­nan-yapılan atamalarla kritik görevlere getirilenlerin bü­yük kısmı, değil durumu ida­re etmek, kendilerini önemli değişim-dönüşümlerin özne­si gibi görüyor. Aslında hak­lılar. Zira yapmak istedikleri temel iş, örneğin seçkin eği­tim kurumlarında mümkün mertebe seçkin olmayan, ya­ni kendileri gibi olan genç­lerin yetişmesini sağlamak. Böylelikle kendi sıradanlık­larını, kendi biat kültürleri­ni ve kendi liyakatsızlikleri­ni yaygınlaştırmak, normal­leştirmek. Dolayısıyla kendi iktidarlarını uzatmak ve para akışlarını devam ettirmek. Bu yaklaşımın ülkenin ulu­sal-uluslararası değerinin düşmesine yolaçması ise on­ların önem verdiği, ilgilendiği bir konu değil şüphesiz.

    Ülkemizde maalesef sa­yıları giderek azalan, dünya sıralamasındaki yerleri gi­derek aşağıya kayan üniver­sitelerimiz; eğitim-öğretim seviyesi ve kalitesini en azın­dan korumak için mücadele ediyor. Dolayısıyla Boğaziçi Üniversitesi’ndeki hoca ve öğrencilerin, atanan rektö­rün liyakatını sorgulama­ları ve bu durumu protesto etmeleri; şu veya bu çevre­lere siyaseten angaje olmuş insanların ötesinde, eğitimin seviyesi-içeriğine ilişkin bir uyarıdır.

    Ülkemizdeki seçkin eği­tim kurumlarının kalitesini de sayılarını da artırmak, her türlü ideolojinin ötesinde bir görev, bir idealdir. Eğer varo­lan olumsuz tabloyu elbirli­ğiyle değiştiremezsek, ülke­mizin parlak beyinleri “Eski Türkiye”de olduğundan çok daha fazla oranda yurtdışına gidecek ve yine büyük oran­da belki sadece tatil yapmak, ailesini görmek için buraya dönecek.

    Birbirimize baka baka ka­raracak mıyız, yoksa genç in­sanların bizim batırdığımız bu ülke için daha iyi şeyler yapabilmelerinin yolunu aça­cak mıyız?

    Kapak dosyamız, bu soru­nun tarihsel boyutlarını yer­li-yabancı örnekleriyle tar­tışıyor.

    Gürsel Göncü

  • Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Afganistan, 2021 yazında yeni bir kaosun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiyle birlikte, Tâliban’ın yeni bir katliama girişmesinden korkuluyor. Tarihteki tüm Afgan savaşlarının ortak noktası, istilacı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesintisiz bir yıpratma savaşına maruz kalarak “rezil kepaze olması”dır. Darius ve İskender’den günümüze, İçasya’nın kapısı Afganistan’ın siyasi-askerî analizi.

    Tarih boyunca sayısız isti­lacının kanlarıyla sulan­mış, kısa süren baharla­rın ülkesi Afganistan.. Kimse­nin uzun süre barınamadığı, imparatorlukların mezarlığı, çorak Afganistan… Herkesin gö­zü olan, dünyanın merkezinde, bize çok yakın ve çok uzak olan Afganistan…

    Girmesi kolay, çıkması zor olan İçasya’nın kapısı Afganis­tan, 2021 yazında yeni bir ka­osun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiy­le birlikte, radikal İslâmcı Tâ­liban’ın yeni bir katliama giriş­mesinden korkuluyor. 20 yıldır Batılılara yardım eden, tercü­manlık yapanların çekilen güç­lerle birlikte ülkeyi terketmesi planlanmış durumda; ama çok daha büyük bir insan kitlesi kor­ku içinde bekliyor.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İngiliz Ordusu’nun 1842’deki İngiliz-Afgan Savaşı’nda Dadur’dan Bolan Geçidi’ne girmesi, James Atkinson.

    Bu ülke, ticaret ve göç yol­larının üzerinde olduğu, İpek Yolu’nu Hindistan’a bağladığı için tarihte çok istilaya uğradı. Önce Darius, ondan 3 asır sonra İskender buraya geldi ve Herat kentini kurdu. 10. asırda Gazneli Mahmut bu ülkeye büyük önem verdi; 13. yüzyılda Moğollar, 14. yüzyılın sonunda Timur, 16. yüzyılın başında ise Bâbür bu­rayı fethetti. Ancak bu topraklar ya fethedenleri fetheder ya da onları tez elden kovalar. Afga­nistan’ın Türk tarihinde de çok önemli bir yeri vardır; Atatürk bu ülkeye özel önem vermiştir.

    Yakın dönemlerde Afganis­tan, İngiliz işgallerini püskürt­müş; sonra Rus işgalcilerine kan kusturmuş; nihayet Amerikalı­ları da çekilmeye mecbur bırak­mıştır. Ne var ki bu ülkede işgal­cilerin kovulması hiçbir zaman huzur getirmemiştir. Bunun ilk ve temel nedeni, Afganistan ahalisinin bir ulus haline dönü­şemeden kaosa sürüklenmesi­dir. Ülke Peştunlar, Tacikler, Öz­bekler, Hazaralar, Beluciler ve daha birçok kabileden oluşmak­ta; birçok dil konuşulmaktadır. Ahalinin 8’de 1’i Türk lehçele­riyle konuşur. Dağlık coğrafyası­na saçılmış kabilelerin altkül­türlerini birleştirecek bir ulus­laşma süreci tamamlanamamış, yenilik çabaları akim kalmıştır. Fizikî coğrafyanın olumsuz et­kisi, kültür birliğini sağlayacak bir iktisadi birliği zorlaştırma­sındadır. Uzak dağ vadilerinde, İskender’in Selevkos ardılla­rından kalan pagan inançlı bir kabile bile, tecrit olmuş şekilde varlığını sürdürebilmiştir.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Sonu gelmez savaşın sonu Mayıs ayında Afganistan’ın başkenti Kabil üzerinde uçan CH-47 Chinook helikopterinde sessiz sedasız ayrıldıkları şehre son kez bakan bir Amerikan askeri.

    Uzak geçmişi bırakıp yakın tarihe baktığımız zaman, İngi­lizlerin 1838-1919 arasında Af­ganlar ile üç defa savaştığını gö­rürüz. Bunun nedeni İngilizlerin imparatorluğun incisi saydıkları Hindistan’ı korumak için Afganistan’ı elde tutma istekleriydi. Ayrıca, denizlere hâkim olma­nın her şeyi çözmeyeceğini bili­yor ve dünyanın karasal merkezi olan Hazar havzası ve İçasya’yı kontrol edenin büyük avantaj kazanacağını düşünüyorlardı. Günümüzde Rusya ve ABD ay­nı stratejiyle Afganistan’a gir­miştir. Esasen İngiltere’nin ilk Afgan seferi de Rusların Orta Asya’da ilerlemelerinin yarattı­ğı endişelerle tetiklenmişti. Bu­nun sonucu Simla Manifestosu (1838) adı verilen bildiri ortaya çıktı ki, bunu kaleme alan Lord Auckland imparatorluğun se­lametinin Afganistan’da İngiliz yanlısı bir yönetimin bulunma­sına bağlı olduğunu ileri sürü­yordu. Felaketli Afgan seferin­den sonra, sözkonusu manifes­toya “Auckland’ın budalalığı” denecekti.

    1838’de Hindistan hâlâ Doğu Hindistan Kumpanyası tarafın­dan yönetiliyordu ki bu ancak 1857 Büyük Hint İsyanı’yla de­ğişecekti. Şirket, Rusların iler­lemesi ve ayrıca gene onların desteklediği bir İran ordusu­nun Herat’ı kuşatması üzerine telaşa kapıldı. İngiliz hüküme­ti İranlıları bölgeden çekilmeye zorlarken, bir başka girişimle­ri de Dost Muhammed Han’ın yerine Şuca Han’ı geçirmeye çalışmalarıydı. Nihayet 1838’de aralarında Hintli askerlerin de bulunduğu 16.500 kişilik bir or­duyla Afganistan’a girdiler. Her İngiliz subayının birçok hiz­metçi bulundurması nedeniy­le, kamp takipçileri ve hizmet­karların sayısı 38.000’i buluyor­du. Kandehar üzerinden Kabil’e girip, Muhammed Han’ı bazı taburlarla birlikte Hindistan’a gönderdiler. Kalanlar, büyük bir gevşeklik içinde garnizon haya­tına dalmışken, Afganlar, yaşlı komutan Elphinstone’un pa­sif tutumundan cesaret alarak 1840 sonbaharında büyük bir hücuma geçtiler.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    İngilizler Ocak başında Ka­bil’i terketmek zorunda kaldı. Ağır kış koşullarında sürekli saldırı altında çekilen 700 İngi­liz, 3.800 Hintli asker ve 12.000 kamp hizmetçisi Gandermak geçidinde imha edildi. Sadece tek bir İngiliz, askerî hekim Wil­liam Brydon kaçıp yaralı olarak Celalabad garnizonuna ulaşabil­di. Bu “imha başarısı”, Dost Mu­hammed Han’ın oğlu Ekber Han komutasında gerçekleşmişti. İngilizler uğradıkları büyük ye­nilgiden sonra, ertesi yaz Kabil’e tekrar girdiler ama tutunamaya­caklarını anlayıp çekildiler. Bu arada İngiliz yanlısı Şuca Han öldürülmüş, Dost Muhammed Han tekrar tahta çıkmıştı. An­cak bu defa Rusya’ya karşı İngi­liz desteğini kabul etti ki, zaten Rus girişimlerinden dolayı en­dişe içinde bulunuyordu. 1838- 42 savaşı Hintlilere İngilizlerin yenilmez olmadıklarını göste­recek ve 1857’deki Büyük Hint isyanını hazırlayan nedenlerden biri olacaktı. Bu isyan Hindistan kumpanyasının rezil yönetimi­ne son verecek, ancak ülke 90 yıl daha İngiltere hükümetinin doğrudan hâkimiyeti altına ka­lacaktı.

    İngilizlerin ikinci Afgan ma­cerası, yine Rusların girişimle­riyle bağlantılıdır. 1868’de Hive, 1873’de Buhara’yı alan Ruslar, 1878’de emrivaki yaparak Ka­bil’e bir misyon yerleştirmiş­lerdi. İngilizler de bir misyon kurmak istediler ama Dost Mu­hammed’in yerine geçmiş olan Emir Şir Ali bunu reddedince, çok da eski olmayan yenilgile­rini hazmedememiş olan İngi­lizler yeni bir sefer açmaya ka­rar verdiler. 1878 sonbaharın­da Lord Roberts komutasında ilerleyerek kısa sürede Kabil’e vardılar. Yakup Han hapisten alınarak tahta çıkarıldı ve barış imzalandı.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    ‘Auckland’ın Budalalığı’ İngiliz-Afgan Savaşı’nda diğer adıyla “Auckland’ın Budalalığı”nda İngilizlerin mağlubiyeti yenilmez olmadıklarını göstermişti (William Barnes Wollen)

    Ancak, Afganlar toparlan­dıktan sonra 1879 Eylül’ünde Kabil’deki İngilizleri kılıçtan geçirdiler. Hayber’deki İngiliz kuvvetleri Kabil’e kadar ilerledi ama burada kuşatıldılar. İki ta­rafın da çok kayıp verdiği çatış­maları takiben İngilizler 1881’de Afganistan’dan ayrıldı. İngilizler ülkenin herhangi bir yerini iş­gal etseler dahi gerçek anlam­da hâkim olamıyor ve sonunda çaresiz kalıyorlardı. Günümü­ze kadar her savaşta bu durum geçerli oldu. Ancak bu savaşta Afganlar “Durand Hattı” deni­len çizgiye kadar çekilip top­rak terketmek zorunda kaldılar. Bu toprakları geri almak için 1. Dünya Savaşı’nın sonunda İn­giltere’nin yıpranmasını bekle­yeceklerdi. O dönemde babası Habibullah Han’ın öldürülmesi üzerine yerine geçen oğlu refor­mcu Emanullah Han İngilte­re’ye karşı Rusya’nın desteği ile harekete geçti. Rusya’daki Bol­şeviklerden zaten rahatsız olan İngilizler sert tepki gösterdi. Ay­rıca bazı Hint milliyetçileri de Afganistan’a sığınmışlardı.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İkinci Afganistan macerasının komutanı Lord Earl Roberts

    Üçüncü Afgan Savaşı olarak da adlandırılan hadisede İngiliz­ler 50 bin kişilik büyük bir güç hazırlamalarına rağmen Afga­nistan’a girmediler; çatışmalar daha çok sınır bölgelerinde sür­dü. İngilizler klasik bölme tak­tikleriyle Peştun kabileleri ara­sında karışıklık çıkarmayı ihmal etmemişlerdi. İngiliz gücünü sınırda yenme şansı olmayan Emanullah Han, 8 Ağustos 1919 tarihli Rawalpindi Antlaşması ile ateşkese rıza göstermekten başka çare bulamadı; ancak bu sayede bağımsızlığını da fiilen kabul ettirmiş oldu.

    Bu dönemde Afganistan birçok ülkeyle diplomatik iliş­ki kurdu ki, Atatürk bu konuya özel önem vermiştir. Mütareke­ye rağmen 1919’un Ocak ayına kadar Mekke ve Medine’yi sa­vunmuş olan Fahreddin Paşa’yı daha 1922’de Kabil’e büyükelçi olarak göndermiş, bu ülkedeki reformları desteklemişti. Refor­mist bir yönetici olan Emanul­lah Han, Atatürk’ün yaptıkları­nı ülkesinde uygulamak istemiş, kadınların toplum hayatına gir­mesinin yolunu açmış ve karma okulları devreye sokmuştu. Ne var ki muhafazakar yapının di­renci 1928’de bir içsavaş boyu­tuna yükseldi; Emanullah Han ertesi yıl iktidardan düştü. 4 yıl süren derin karışıklıklar sonra­sında daha ılımlı reformlar pe­şinde olan bir monarşi 1933’ten 1973’e kadar sürdü. 1973’te Mu­hammed Davud Han darbeyle iktidara gelerek cumhuriyet ilan etti. Ne var ki o da 1978’de başka bir darbeyle öldürüldü. İktidar boşluğundan yararlanan Afgan Komünist Partisi sayesinde dev­let başkanlığına gelen Nur Mu­hammed de istikrar sağlayama­dı. Ülke kaosa sürüklenirken, Komünist Partisi içerisindeki ayrılıklar rejimi daha da zayıf­lattı. Böylece ülkede yeni bir si­lahlı isyan dalgası başladı.

    1979’da başkanlığa gelen Hafizullah Amin, SSCB ile as­kerî ve ekonomik ilişkilerin çare olabileceğini düşündü ve birçok kez yardım çağrısı yaptı. Kriz derinleşirken 1979’un 25 Aralık günü Rus özel birlikleri ile hava indirme unsurları ortak manev­ra bahanesiyle Kabil havaala­nına inerek işgali başlatırken, kara birlikleri de sınırdan gire­rek kilit noktalara yerleşmeye başladılar.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İmparatorluk öğütücü 1878’de İkinci Afgan Savaşı sırasında Afganistan’da bir grup İngiliz askeri (üstte). 1979-1989 Sovyet-Afgan Savaşı, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri oldu (altta).
    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Rus işgali Afganistan’da büyük acılara neden olurken, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri de oldu. Rus birlikleri hiçbir zaman ülkenin yüzde 15’inden fazlasına hâkim olamadı. Büyük yerleşim yerle­rini ve yol kavşaklarını tuttular; ancak yolların üzerinde saldı­rıya uğramaktan kurtulamadı­lar; 15 bin kayıp verdiler. Kısa sürede misillemeye girişerek gerillaya karşı savaşın en büyük hatasını yaptılar. Saldırıya uğ­radıkları yere en yakın köyleri bombalayıp sivilleri katlettiler; böylece mültecilerin ve müca­hitlerin sayısı çığ gibi arttı. Bu misillemelerin gaddarlığı kar­şısında, kısa sürede 2.8 milyon Afgan Pakistan’a, 1.6 milyonu ise İran’a sığındı. Onlara katı­lanlar ve başka ülkelere giden­lerle birlikte 6 milyona yakın bir kitle, mülteci olmanın acılarını yaşıyarak, radikal İslâmcı akım­lar için militan kaynağı haline geldi. Ayrıca nüfusun yaklaşık yüzde 10’u hayatını yitirdi ki, ölü sayısıyla ilgili 600 bin ila 2 mil­yon arasında değişen rakamlara rastlayabiliyoruz.

    SSCB’nin bu batağa saplan­ması, ABD tarafından Soğuk Savaş’ın büyük bir fırsatı olarak görüldü. CIA onları bu batak­ta tutup yıpratmak, Afganistan’ı Rusların Vietnam’ı yapmak üzere mücahitlere muazzam miktarda yardım yaptı. Bunla­rın içinde en önemlisi, Rus hava unsurlarını belli ölçülerde uzak­ta tutan omuzdan atılan uçak­savar füzeleriydi. Ruslar 400’e yakın helikopter ve 100 civa­rında uçak yitirdiler. Rusların kuklası olarak görülen Babrak Karmal’ın itibarı sıfıra düştü­ğü gibi, 1986’da başkan olan Mu­hammet Necibullah da durumu değiştirecek herhangi bir koza sahip değildi. Bu sırada SSCB, presteroyka ve glasnost ile dü­ze çıkmaya çalışıyor ve kendi bunalımını yaşıyordu. Nitekim 1989 Şubat’ında çekilmelerini tamamladılar. Kabil’deki rejimin akıbeti belli olmuştu ve kısa sü­rede yıkıldı.

    1992’de Necibullah’ın yerine geçen Burhaneddin Rabbani’nin başkanlığı döneminde, çoğun­luğu Peştun olan Tâliban, ülke­deki etkisini artırmaya başla­dı. Böylece rakip liderler Ahmet Dostum ve Ahmet Şah Mesut da Özbekistan ve Tacikistan sınırı­na çekildi. Şah Mesut 2001’deki işgalden kısa süre önce Ceza­yirli gazeteci kılığına girmiş El Kaide fedaileri tarafından öl­dürüldü ve Kuzey’deki cephe, lideriyle birlikte etkinliğini de yitirdi (Bu hadisede o dönemde El Kaide’nin uluslararası örgüt­lenmesinin nerelere ulaştığı gö­rülebilir).

    SSCB’ye karşı yeşil kuşak oluşturma peşinde radikal İs­lâmcı güçlerin ABD tarafından desteklenmesi, bir süre sonra bunların hepsinin değilse de bir kısmının bağımsız bir şekil­de hareket etmelerine yol açtı. İran’dan sonra Afganistan’da da ABD’nin denetimi dışında radi­kal bir İslâmi rejimin kurulması ve SSCB’nin dağılması, Asya’da “Büyük Oyun”u yeni bir mec­raya soktu. İngiltere’den 1 asır sonra, Asya’nın kalbi olan Afga­nistan’a girmek bu defa Ame­rikalılar için öncelikli stratejik hedef hâline geldi. Burada, Rus­ya ve Çin’e karşı etkili bir ko­num elde edebileceklerdi.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    SSCB’ye karşı ABD desteği Yıllar sonra Tâliban’ın temelini oluşturacak “Mücahitler”, Afganistan’ın Asmar yakınlarında Kabil hükümet üçleriyle savaşırken ele geçirilen bir Sovyet tankını inceliyorlar (üstte). ABD, Sovyetler’e karşı savaşan bu mücahitlere yardım ediyordu (altta).

    2001’de New York’ta İkiz Kuleler’e karşı girişilen saldırı, Afganistan’a yeni bir istilanın fırsatı ve gerekçesi oldu. Taliban ile Osama Bin Ladin arasında­ki işbirliği vurgulandı. “Infini­te Justice” (sonsuz adalet) ve “Enduring Freedom” (sürekli özgürlük) gibi adeta alay eden kod isimlerle anılan operasyon­lar sonunda, Amerikan birlikleri uluslararası bir koalisyon oluş­turarak Afganistan’a girdi. ISAF (International Security Assis­tance Force – Uluslararası Gü­venlik Destek Kuvveti) adı al­tında, bir ara mevcudu 140 bine yaklaşan bir güç ülkede yeni bir rejimi hâkim kılmak için boşu­na kan döktü.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    2015’te, operasyonun adı “Freedom Sentinel” (Özgürlük Nöbetçisi) olarak değiştirile­cekti. İşgal, Rusların yaptığı gibi özel kuvvetlerin operasyonları ve hava bombardımanıyla başla­yıp aynı şekilde sürdü. ABD’nin dışardan getirip ülkenin başına koyduğu, kendisi de bir kabile reisi olan Karzai, diğerleri gibi, geniş bir tabana sahip olamadan gitti. NATO ülkelerinin tamamı­nın dahil olduğu 40 ülke buraya birlik gönderdi ve bunlar tah­kimli üslerden devriyeye çıkıp dağlarda gerilla avlamaya çalı­şırken, yol kenarlarında patlatı­lan mayın ve EYP’lerin korku­suyla hareket ettiler.

    Bu arada yakın dönem iç­savaşlarının tipik manzarala­rından birisi olan “şok yaratma amaçlı toplu katliamlar” da ek­sik olmadı. Koalisyon güçlerinin Afganlardan oluşturmaya çalış­tıkları ordu ve polis gücü çok sı­nırlı bir başarı elde etti. Ameri­kan-İngiliz komutanlığının icra ettiği operasyonlarda yerli güç­leri azami ölçüde kullanmaları, onları istedikleri sonuca ulaştır­madı. Yerli unsurların bir kısmı, uygun zaman ve fırsat bulduk­ları zaman silahlarıyla birlikte firar edip direnişe katıldı. Sağlık ve altyapı için inanılmaz paralar harcandı ama bunlar yeni yöne­timlere istenilen ölçüde meşrui­yet ve destek sağlamadı.

    Sonuçta bugün, tahkimli üslerde sıkışıp kalan ve ancak zırhlı araç ve helikopterlerle operasyona çıkan yabancı bir­likler, 2020 Şubat’ında Doha’da Tâliban ile ABD arasında yapı­lan antlaşmaya göre bu yaz so­nuna kadar ülkeden çekilecek. Bu, tarihteki sayısız diğer çekil­menin yeni bir örneğini teşkil edecek. Amerikalılar her zaman olduğu gibi işbirlikçilerinin bir kısmını yanlarında götürecek ama, çoğu kişi Tâliban’ın insafı­na terkedilecek.

    2001’de başlayan işgale en­gel olacak güce sahip olmayan Tâliban, 2003’te toparlandıktan sonra bütün yoketme operas­yonlarını atlatarak güçlendi ve etki alanını genişletti. Günü­müzde stratejik noktaları ele ge­çirmeye devam ediyor. Daha çe­kilme tamamlanmadan, ülkenin büyük bölümüne hâkim olmuş durumda. Özbekistan ve Taci­kistan sınırlarında kontrolü ele geçirirken, şehirleri de hem içe­riden hem de dışarıdan kuşat­mış halde.

    Böylece Afganistan’ın bir başka modernleşme çabası da­ha boşa çıkmak üzere. Kadın­ların sosyal hayata girmesi ve karma eğitim için 1920’lerde başlatılan çabalar -daha önce yarım kalan tüm girişimlerde olduğu gibi- bu defa da büyük ihtimal sona erecek.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Dehşet veren beyaz ayakkabılar Tâliban üyelerinin Lepa marka tektip beyaz spor ayakkabıları, onların hemen ayırt edilmesine neden oluyor.

    Afganistan’ın 1978’den beri süren yabancı müdahaleli iç­savaşlarına 50’den fazla ülke şu veya bu şekilde katıldı. Rus işgaline karşı Pakistan’da oluş­turulan üslerde eğitilen müca­hitlere, aralarında Çin ve baş­ta Suudiler ve diğer Arapların bulunduğu ülkeler tarafından muazzam yardım yapıldı. ABD işgali sırasında da hükümet güçlerine büyük paralar akıtıldı ama bunların yaklaşık yarısı­nın rüşvetçi yöneticilerin, sa­vaş ağalarının ve direnişçilerin cebine gittiği ifade ediliyor. Bu çürümüşlük, kabile yapısının yanısıra, koalisyon güçlerinin ülkede düzen sağlamakta başa­rısız kalmasındaki faktörlerden birisidir.

    Afganistan, her şeye rağ­men, uyuşturucu ticaretinde de önemli bir yer tutmayı sürdür­dü. Düzenin bozulduğu her ül­kede görüldüğü gibi, kara para ve suç örgütleri için cennet oldu. Pakistan ise bir yandan büyük bir mülteci istilasıyla karşı kar­şıya kalırken, ilk dönemde Ba­tılıların desteklediği mücahit­lere yeterince yardım etmediği, ikinci dönemde ise Tâliban’ın destek üssü olduğu gerekçesiy­le ABD baskısına maruz kaldı. İran’ın bu ülkede etkinliğini ar­tırma çabaları da Batılılar tara­fından endişeyle izlendi.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Tâliban’ın Afganistan’da yeniden güç kazanması, Afgan kadınların haklarıyla ilgili kazanımların gerilemesine neden olabilir.

    Tarihteki Afgan savaşlarının hepsinin ortak noktası, istila­cı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesinti­siz bir yıpratma savaşına maruz kalmasıdır.

    Bu yıpratma savaşı bazı hâl­de istilacıya karşı Gandermak geçidinde olduğu gibi bir imha muharebesiyle sona ermiş; an­cak çoğunda, yıpranan istilacı durumu sürdüremez hâle ge­lerek çekilme yolunu seçmiş­tir. Günümüzdeki son çekilme de aynı türde bir mücadele­nin sonucunda gerçekleşmiştir. Teknolojideki, havadan izleme, ulaştırma, haberleşme ve ateş­gücündeki muazzam yeniliklere rağmen, istilacılar benzer sıkın­tılara maruz kalmıştır.

    Bu açıdan Afganistan, siya­si ve askerî tarihin günümüze ne denli ışık tuttuğu konusunda çok ilginç bir örnektir. Görülü­yor ki, geçmişten dersler çıkar­mak mümkündür ama, bunların nasıl değerlendirileceği veya ka­ale alınıp alınmayacağı tama­men apayrı bir husustur.

  • Layık olmak veya olmamak: İşte bütün mesele bu

    “Geçmiş dönemlerin çok yönlü zanaatkarları dalkavuklar, ne yazık ki hünerlerini değil dalkavuk sıfatlarını, yeni zamanın haysiyet yoksullarına bırakarak dünyamızdan çekilmiş bulunuyorlar. Yeni zaman tipleri, dünküler gibi tarifesi onaylı ücretler karşılığında hüner göstermek yerine, para kaynağının önünde eğilip el ve etek öpüyorlar. Ayağı öpülen kudretini kaybedince, başka efendiler bulup huzurunda zilletle eğiliyorlar… Tarih, bugünün ‘yalaka’larından bahsetmeyecek. Dünün dalkavukları ise hem geliştirdikleri yöntemler hem konuşma ve davranış incelikleriyle hatırlanmayı hakediyorlar…

    … Yandaş TV kanallarında, gazetelerde boy gösterenlere ‘yıkama-yağlama tamam da biraz daha yaratıcı olun, aldığınız paranın hakkını verin, beni övmenin dışında siz de ortaya birşeyler koyun’ talimatı geldi. Kabataş’lar, suikast masalları, camide içkilerden tutun da, İnönü’nün Atatürk’ü zehirlediği iddiasına kadar uzanan bir dizi senaryo yazıldı. Ama bu dönemin yandaşları hem fikren hem zikren, dalkavuk ecdattan o denli uzaktı ki, yaptıkları işlerle gülünç, zavallı, patetik hallere ve birbirlerine düştüler…”

    Tam 6 sene önce bu köşede yazılan yazı, çok yakın dönemin bırakın liyakat sahibi olmayı, cahillikleri ve tembellikleriyle otoriteyi bile canından bezdiren “yeni nesil” yandaşlarını tarif ediyordu. Aradan geçen zamanda kritik görevlere getirilen, daha doğrusu, “adam kalmadığı” için buralara gelmesine göz yumulan liyakatsızların kalitesizliği o denli arttı ki; bunların söz ve hareketleri, kendilerini atayanlara bile zarar verecek bir noktaya ulaştı.

    Bu öyle bir nokta ki, “Anlayışınız, inancınız, siyasetiniz, tarafınız, partiniz ve hatta iktidarınız sizin olsun, hiç değilse şu meseleyi hâlledin” dedirten bir hâl. Rahmetli Turgut Özal’ın 1980’lerin başında “Benim memurum işini bilir” cümlesiyle meşhur ve uzun yıllar bir espri konusu olan durum, bugün artık “ya lütfen işini bilen bir memur olsun da kim olursa olsun” ciddiyetine ulaşmış durumdadır.

    İşbilmezlik ve liyakatsızlık, diğer ülkelerin geçmişlerinde olduğu gibi bizde de büyük ve kalıcı hasarlara neden olmuş; gelecek kuşakları da etkileyen bir devamlılık göstermiş. Bizim coğrafyamızda herhangi bir konu veya alanda devamlılık neredeyse hiç görülmezken, liyakatsızlık örnekleri “gelen, gideni bile aratır” dedirtircesine gelişerek, serpilerek, büyüyerek gelenekselleşmiş. Yine yakın devirlerde epey moda olan “yiyor ama çalışıyor” motto’su da, artık günümüzde “hem yiyor hem yatıyor”a terfi etmiş.

    Oğuz Atay’ın Günlük’teki meşhur cümlesini kimbilir burada kaç defa yazdık: “Üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne ümmet-i Muhammed kurtulur”. Hz. Muhammed’in kendisi de çok uzun yıllar önce uyarmış: “İş ehil olmayana verildi mi kıyameti bekle”. Ancak işinin ehli insan yetiştirmek de ancak eğitimle, kaliteli eğitimle mümkün. Diğer türlü, liyakat sahibi olanlar, bir göreve layık olanlar değil; sadece “sahibi olanlar” yönetecek Türkiye’yi.

  • Ağrı Dağı – Ararat: Tahrif edilen isim ve tarih

    Geleneksel kabule göre kutsal kitaplardaki Ararat, bugünkü Ağrı Dağı’dır. Büyük Tufan anlatıları, gerçekte Önasya coğrafyasının üç büyük dininden çok daha gerilere giden mitolojik bir geçmişe sahiptir. Bununla birlikte, sesli harf kullanılmayan Aramice dilinde “rrt” temelinde yapılan isimlendirme, yanlış bir şekilde Ortaçağ’ın sonlarında “Ararat” biçiminde yaygınlık kazanmıştır.

    Eski Bayazıt kentinin inci­si İshak Paşa Sarayı, Ağrı Dağı’nın en ihtişamlı gö­ründüğü yerlerden biridir. Bu görüntü, Ağrı Dağı’nın Önasya için neden bu kadar önemli ve kutsal olduğunu anlatır gibidir.

    Bilindiği üzere Eski Ahit (Tevrat) ile Yeni Ahit (İncil), Bü­yük Tufan’ın ardından Nuh’un Gemisi’nin Ararat Dağları’nın üzerine oturduğunu bildirmiş­tir. Geleneksel kabule göre kut­sal kitaplardaki Ararat, bugün­kü Ağrı Dağı’dır. Bu nedenle Yahudiler ve Hıristiyanlar için Ağrı Dağı çok kutsal bir yerdir ve dinler tarihi açısından öne­mi büyüktür. Tufan ve Nuh Pey­gamber Kur’an’da da anılmakla birlikte, burada geminin karaya oturduğu yer olarak Güneydoğu Anadolu’daki Cudi Dağı/Dağları karşımıza çıkmaktadır.

    Büyük Tufan anlatıları, ger­çekte Önasya coğrafyasının üç büyük dininden çok daha geri­lere giden mitolojik bir geçmişe sahiptir. MÖ 2.500’lerden başla­yıp Sumer, Akkad, Assur ve Ba­bil kaynaklarına dek uzanmakta­dır. Sumerli Utnapiştim’in gemi­si, Mezopotamya mitolojilerinde bugünkü Kuzey Irak’ta olduğu düşünülen Nisir Dağı’nda karaya oturmuştur. Gılgamış Destanı’n­daki Utnapiştim mitosu ile kut­sal kitaplardaki Nuh peygam­ber söylenceleri, çok bilinen ve binlerce yıldır anlatılagelen bir edebiyattır. Bu edebiyat içinde yer alan ve konunun mekanını oluşturan “Ararat” kelimesi ise üzerinde dikkatle durulması ge­reken bir kavramdır.

    Önasya kültürlerinde Ararat üzerine kurgulanmış çok sayıda mitos bulunmaktadır. Bunla­ra ek olarak Eski ve Yeni Ahit’te Nuh’un Gemisi’nin bu dağa indi­ği inancı, Ağrı Dağı’nın hem si­yasi hem de dinî yönden önemi­ni artıran bir unsur olmuştur.

    Amerikalı ressam Edward Hicks (1780–1849), Nuh’un Gemisi’ne ikişer ikişer alınan hayvanların efsanesini bu şekilde tuvaline yansıtmıştı.

    Ararat ismi Eski Ahit’in üç farklı kitabında üç defa geç­mektedir: Yaratılış 8.4’te “Ararat Dağları”, Krallar II 19’da “Ara­rat Ülkesi” ve Yeremya 51’de ise “Ararat Krallığı”. Eski Ahit’in ilk versiyonlarının Arami alfabesiy­le kaleme alındığı, Aramicenin konsonlardan oluştuğu ve sesli harf kullanılmadığı bilinmekte­dir. Bu bağlamda gerçekte “rrt” temelinde vokalizasyon yapıla­rak gerçekleştirilen isimlendir­me, yanlış bir şekilde Ortaçağ’ın sonlarında “Ararat” biçiminde yaygınlık kazanmıştır. Başka bir deyişle Assur dilinde as­lı “Uru-atri” olan “Urartu” ke­limesi, Eski Ahit’te yanlış seslendirme neticesinde “Ararat” şeklini al­mıştır. Bu müdahalede Assur­canın kuzeydeki düşman olan Anadolu ülkesini adresleyen “Urartu” adının deformasyonu açık bir şekilde görülmektedir.

    Tevrat’ın ilk beş bölümünün, Yahudilerin Bâbil sürgünü son­rası, Mezopotamya’da kazandık­ları deneyim sonrası yazıldığı bilinmektedir. MÖ 589’da çıkan isyan üzerine Kudüs’e saldı­ran Bâbil kralı 2. Nabukadnezar (MÖ 605-562), kenti ve Süley­man Mabedi’ni yıkmış, 1.000 ci­varındaki Yahudi nüfusu Bâbil’e köle olarak götürmüştür. Yahu­dilerin Bâbil sürgünü MÖ 539’a dek devam etmiş, Pers Kralı Bü­yük Kyros (MÖ 559-529) kenti ele geçirdikten sonra Yahudileri Kudüs’e dönüp dönmeme konu­sunda serbest bırakmıştır. MÖ 539’da Yahudiler Kudüs’e dön­düklerinde, Urartu Krallığı’nın yıkılışının üzerinden henüz 100 yıl bile geçmemişti. Urartu adı­nın (rrt) Tevrat’ta sık sık anıl­ması bu önemli krallığın mira­sının Geç Demir Çağı’nda halen yaşadığına işaret etmekle birlik­te; Tevrat’ın kaleme alındığı MÖ 6.-5. yüzyıllarda Doğu Anadolu ile Yahudi dünyasının bağlantı­sını da göstermektedir.

    Ararat’ın “uydurma” bir isim olduğu, Ermeni kültüründe de dikkati çekmektedir. Ermeni­lerin Ağrı Dağı’na “Masis” de­meleri ve Ararat ismini kullan­mamaları düşündürücüdür. Aslında Ermeni arke­olojisi ve kültü­rü in­celendiğinde, Urartu’dan hiçbir şeyi miras almadığı gözlenmek­tedir. Örneğin Urartu yer isimle­rinin Ermenicede korunmamış olması; Urartular ile Ermeniler arasındaki etnik köken, dil ve kültür farklılıklarını belgeleyen çok önemli bilimsel gerçeklik­lerdir.

    Tevrat’ta yanlış bir şekil­de Ararat olarak anılan Urar­tu Krallığı (MÖ 840-600), Ağrı Dağı ve çevresini yaklaşık 200 yıl yönetmiştir. Ağrı Dağı’nın eteklerindeki arkeolojik zen­ginlik, Urartu Dönemi kalıntı­ları dışında da dikkati çekicidir. Doğubayazıt ve Iğdır’a uzanan etekleri binlerce kurganla dolu­dur. Kurganlar dışında Urartu öncesi dönemde, Erken Demir Çağı’nda (MÖ 1300-900) Ağrı Dağı çevresinde çok sayıda kale inşa edilmiştir. Aynur Özfırat’ın bölgedeki araştırmalarında sap­tanan Ömerağa Kalesi, bölgenin Urartu dönemi idari merkezi ol­malıdır. Buna ek olarak Doğu­bayazıt Kalesi yanında oyulmuş Akhaimenid Dönemi’ne (MÖ 550-330) ait bir kaya mezarı da oldukça önemlidir.

    Gemi şeklinde jeolojik oluşum


    Efsanelere konu olan Nuh’un Gemisi’ne ait arkeolojik bir kalıntı bulunamadı, ama günümüzde geminin bulunduğu yer olarak, dağın güney eteklerinde yer alan gemi şeklindeki bir jeolojik oluşum ziyaret ediliyor.

    Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Da­ğı’nda olduğuna inanılması, çok sayıda kişinin buraya tırmanma­sına neden olmuştur. 5. yüzyıl Ermeni tarihçisi Pawstos Bu­rand, Nusaybinli Aziz Yakub’un Nuh’un Gemisi’nin ahşap parça­larını aramak için Sararad’a yani Ağrı Dağı’na tırmandığını bildir­mektedir. Daha yakın dönemler baz alındığında, dağa 1829’da ilk çıkan şahsın Frederic Parrot ol­duğu kayıtlara geçmiştir. 1. Dün­ya Savaşı sırasında Ermeni asıllı Rus pilot Vladimir Roskovitski dağa tırmanmış ve bir yamaçta gemi kalıntısı gördüğünü iddia etmiştir. Amerikalı astronot Ja­mes Benson Irwin ise 1973’ten başlayarak birkaç defa Ağrı Da­ğı’na tırmanmış ve gemiden par­çalar bulduğunu iddia etmiştir.

    Bir astronotun kutsal bir da­ğa tırmanmasının çok özel ne­denleri olduğu düşünülebilir. Ağrı Dağı’nın Sumer dönemin­den başlayan kutsallığının sema­vi dinlere dek uzanması, dindar bir Hıristiyan için mutlaka çok önemli olmalıydı. Ancak sözko­nusu iddialara karşın Nuh’un Gemisi’ne ait kalıntıların arke­olojik ıspatı bugüne dek yapıla­mamıştır.

  • Tam 100 yıl önceydi: Türk Ordusu direndi ve Yunan ilerleyişini durdurdu

    SAKARYA MUHAREBESİ: DÖNÜM NOKTASI

    23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihleri arasındaki Sakarya Muharebesi, Kurtuluş Savaşı içinde bir dönüm noktasıydı. Ağustos sonuna kadar Ankara’ya 50 km. mesafeye kadar yaklaşan Yunan taarruzları, Türk Ordusu tarafından kademe kademe yumuşatılarak durduruldu. Türk Ordusu, Eylül başında fedakarlık tarihine geçecek karşı saldırılarla düşman kuvvetlerini Sakarya Nehri’nin batısına atacaktı.

    Sakarya’daki başarının öy­küsü, Eskişehir-Kütah­ya muharebelerinde ye­nilen Türk ordusunun Sakar­ya Nehri’nin doğusuna gayet hızlı bir biçimde çekilmesiyle başlar. Unutulmaması gereken çok önemli bir nokta, Yunan Ordusu’nun Eskişehir’e girdi­ği 19 Temmuz’la Sakarya’daki muharebelerin başladığı tarih olan 23 Ağustos arasında 1 ay­dan fazla bir zaman olduğu­dur. Bu zaman zarfında Yunan Ordusu da kendisini tazelemiş, cepheye yeni birlikler taşımış­tı tabii. Ancak asıl önemlisi, bu 5 haftalık sürenin Türk Ordu­su’na kendi eksiklerini tamam­lama, yeniden moral kazanma ve Yunanlara karşı Ankara’yı başarılı bir biçimde koruyabi­lecek duruma gelme imkanını sağlamış olmasıdır. Türk Ordu­su’nun hızla doğuya çekilmiş olması, ayrıca iki kuvvet ara­sındaki mesafeyi açarak Yunan Ordusu’nun lojistik açıdan bi­raz daha zorlanması sonucunu doğuruyordu.

    Türk kuvvetlerinin Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesi 25 Temmuz’da tamamlanmış­tı. Mustafa Kemal Paşa her ne kadar Polatlı’ya yerleşen Batı Cephesi Karargahı’na giderek ordunun durumu hakkında et­raflıca bilgi edindiyse de, Tem­muz sonlarında işi başından aş­mış bir durumdaydı. TBMM’de, Yunan Ordusu’nun ilerleyişi karşısında Ankara’yı terkedip Kayseri’ye taşınma konusu gö­rüşülüyordu. Ayrıca, Ocak ayın­da çıkan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun (bkz. #tarih, sa­yı 79) Türkiye’yi cumhuriyete götüren yeni bir anayasa olup olmadığına ilişkin tartışmalar hâlâ devam etmekteydi.

    Öte yandan, Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’deki bazı mil­letvekilleriyle birlikte Mayıs ayında kurduğu Müdafaa-i Hu­kuk Grubu’nun (bkz. #tarih, sa­yı 83) ne anlama geldiğine iliş­kin sorgulamalar ve tartışmalar da sürüyordu. Ancak, ordunun istendiği gibi geri çekilmesinin tamamlanmış olması Musta­fa Kemal Paşa’yı rahatlatmıştı. Buna bir de milletvekillerinin cepheye temsilciler göndere­rek askerî durumun ne halde olduğunu kendilerinin görmek istemesi eklenince, alınacak tedbirlerin tartışmaya açılması Ağustos başlarını buldu.

    Tam 100 yıl önceydi: Türk Ordusu direndi ve Yunan ilerleyişini durdurdu
    Delik ayakkabıyla vatan kurtardı
    Mustafa Kemal (Atatürk) ve Salih (Bozok)’un Sakarya Muharebesi sırasında görüldüğü bu fotoğrafta Mustafa Kemal’in ayakkabısının tabanındaki delik de seçilebiliyor.

    Cepheden dönen millet­vekillerinin hazırladıkları ra­porun 2 Ağustos’ta Meclis’te okunmasıyla başlayan görüş­meler, iki gün sonra Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutan atanmasını gündeme getirdi. 5 Ağustos’ta çıkartılan bir kanun­la da Mustafa Kemal Paşa, 3 ay­lığına “başkumandan” atandı. Aynı gün Fevzi (Çakmak) Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’nın yerine Genel­kurmay Başkanlığı’na; İçişle­ri Bakanı Refet (Bele) Paşa ise bu görevine ek olarak Savunma Bakanlığı’na getirildi. Birkaç gün sonra Malta’dan dönecek olan Ali Fethi (Okyar) Bey, 2 ay sonra Refet Paşa’dan İçişleri Bakanlığı’nı devralacaktı.

    Bu üçlünün aldığı ilk önemli tedbir, Anadolu Savaşı’na sivil halkın katkısını sağlayarak, sa­vaşı topyekûn bir seferberliğe dönüştüren Tekâlif-i Milliyye emirlerini hazırlamasıdır. 7-8 Ağustos günlerinde, “TBMM Reisi, Başkumandan Mustafa Kemal” imzasıyla yayınlanan toplam 10 emir, bütün yönetsel birimlerde birer “Tekâlif-i Mil­liyye Komisyonu” kurulmasını mecbur tutuyordu. Vali, muta­sarrıf ve kaymakamların baş­kanlığında, askerî ve malî yet­kililerle birlikte belediye teş­kilatları ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri temsilcilerinin de yer alaca­ğı bu komisyonlar; adlarından da anlaşılacağı gibi, olağanüstü vergileri toplamak, bunları ge­rektiği gibi depolamak, ellerin­deki miktarları Savunma Ba­kanlığı’na bildirmek ve gerek­tiğinde bölgelerindeki askerî yetkililere teslim etmekle yü­kümlüydü.

    Karşılıkları daha sonra ödenmek üzere makbuz mu­kabilinde alınan ilk vergi, her hanenin “birer takım çama­şır ve birer çift çarık ve çorap” vermesi biçiminde gerçekleşti. 7 Ağustos’ta çıkan 3 Numaralı Emir, komisyonların herkesin elindeki “çamaşırlık bez, Ame­rikan, patiska, pamuk, yıkanmış yün, yıkanmamış yün, tiftik, fantezi kumaşlar hariç olmak üzere erkek elbisesi imaline ya­rayan her nevi yazlık ve kışlık kumaşlar, kalın bezler, kösele ve iğne, taban astarlığı, sarı ve siyah meşin, sahtiyandan ya­pılmış yemeni, çarık, botin, ça­rık imaline mahsus deri, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç iplikleri, nallık demir veya yapılmış nal, mıh, yem tor­bası, yular, belleme, kolan, ka­şağı, gübre ve sicim ve urgan”ın yüzde 40’ına makbuz karşılı­ğında elkoymasını istiyordu. Sonraki emir, aynı oranları ay­nı koşullarla “buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek ve kasaplık hayva­nat, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay, mum” gibi maddelere uyguladı. 8 Nu­maralı Emir, bunlara “benzin, vakum, gres, makine, don, saat­çı ve balık yağları, vazelin, oto­mobil ve kamyon lastiği, solüs­yon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel” gibi maddeleri de ekledi.

    Tam 100 yıl önceydi: Türk Ordusu direndi ve Yunan ilerleyişini durdurdu
    Sangarios ve Yunan çarpıtması
    Sakarya Meydan Muharebesi’nin Yunanlar tarafından tasvir edildiği taşbasması bir resim. Türk piyadesinin üstüste gelen süngü hücumları muharebenin sonucunda etkili olmuştu. Ancak buna rağmen, Yunan kamuoyuna “Türklerin mağlubiyeti” olarak yansıtıldı.

    Bütün bu toplananları nak­liye aracı sahipleri herhangi bir maddî karşılık almadan ayda 100 kilometre taşımak mec­buriyetinde olacak; taşıma sı­rasında bunların yeme-içme masrafları ordu tarafından kar­şılanacaktı (5 Numaralı Emir). 8 Ağustos tarihli 7 Numaralı Emir, savaş sonunda geri veril­mek üzere, av tüfekleriyle ta­bancalar haricinde kalan bütün ateşli silahları cephaneleriy­le birlikte istiyordu. Kasatura­lar, süngüler ve özel bir kıymeti olanlar hariç olmak üzere pala ve kılıçlar da toplanacaktı. Ta­şıma konusunda bazı sıkıntılar yaşanacağı düşünülmüş olma­lı ki, 10 Numaralı son emirde dört tekerlekli olan bütün yay­lı arabalarla at, öküz ve kağnı arabalarının ve yük hayvanları­nın yüzde 20’sine gene makbuz karşılığında elkonacağı söylen­miştir. Görüldüğü gibi Ankara, kendisini savunacak olan ordu­nun her türlü ihtiyacını karşıla­maya ve bunları cepheye müm­kün olduğu kadar çabuk yetiş­tirmeye çalışıyordu.

    Yunan Ordusu’nun Eskişe­hir’e girmesinden 1 hafta sonra yapılan bir toplantıda, Harekât Dairesi sorumluları, Türk Or­dusu’nun toparlanmasına fırsat verilmeden saldırının sürdü­rülmesini önermiş; buna karşı­lık levazım sorumluları bunun cephane zaafı yüzünden hemen yapılmasının mümkün olmadı­ğını, yapılacağı zaman ise ula­şım zorluklarını dikkate alarak çok ihtiyatlı davranılması ge­rektiği hatırlatmasını yapmıştı.

    Sonuç olarak Sakarya’da­ki Türk mevzilerine doğru Yu­nan ileri harekatı 14 Ağustos’ta başladı. Üç kolordudan oluşan Yunan kuvvetlerinin stratejisi Temmuz ayındakinin aynısıydı. Cephenin kuzeyinde bir tümen­le Polatlı yönünde baskı uygu­lanırken, 8 tümenle Türk Ordu­su’nu güneyden sarmaya çalışı­lacaktı. 23 Ağustos’ta başlayan çarpışmalar tümüyle Türk ta­rafının aleyhine gelişti. Birçok mevziin Yunan ordusunun eli­ne geçmesi nedeniyle, Mustafa Kemal Paşa 26 Ağustos’ta Refet Paşa’ya yolladığı bir telgrafla Meclis’in ve hükûmet daireleri­nin Kayseri’ye taşınmasını iste­di; ancak durumun görece den­gelenmesi üzerine ertesi günü bu isteğinden vazgeçti.

    25 Ağustos’tan 2 Eylül’e ka­dar 8 gün boyunca Yunan Or­dusu hem Türk mevzilerini geri atmaya devam etti hem de gü­neyden dolaşıp doğuya kayarak Türk kuvvetlerini sarmaya ça­lıştı. Türk savunması ise bu iki hareket karşısında, bir yandan kaybedilen arazinin gerisinde yeni bir mevzi tutarak, bir yan­da da sarılmamak için sürekli doğuya kayarak tutunuyordu.

    Sakarya Nehri üzerinde ba­tıya dönük cephe, Haymana Ovası’nın güneyinde, güneye dönük bir duruma girmişti. 2 Eylül’de Yunan ordusu Polat­lı’nın güneyindeki Çal Dağı’nı ele geçirdi ve Ankara’ya 50 ki­lometrelik bir mesafeye geldi. Ancak Türk piyadesinin üs­tüste gelen süngü hücumla­rı bir yanda, süvari güçlerinin de Yunan Ordusu’na takviye sağlayan ulaşım hatlarına ver­dirdiği kayıplar diğer yanda; Yunan Ordusu’nun saldırı ka­biliyeti giderek tükendi. 4 ve 5 Eylül günlerinde kalkıştığı ve geri püskürtülen genel taarruz sonrasında, Yunan birlikleri­ne yeterince güçlenene kadar yerinde durması emri verildi. Bu konum, Yunan Ordusu’nun Anadolu’da varabilmiş olduğu en uç nokta olarak kalacaktır.

    Tam 100 yıl önceydi: Türk Ordusu direndi ve Yunan ilerleyişini durdurdu
    Kulaktan tutulup dışarı atılanlar
    Altında “Anadolu’daki nisbetsiz (boks) müsabakalarının son safhası: Kulaktan tutup oyundan dışarı fırlatmak ameliyesi.” yazan Cevat Şakir karikatürü, Sakarya Muharebesi’nden üç hafta sonra Güleryüz dergisinin 23.sayısında yayımlanmıştı. (6 Ekim 1921).

    Yunanların durmuş oldu­ğunu farkeden Türk Ordusu, 6 Eylül’de bir yoklama taarru­zu yaptı. Bu harekatın başarılı olduğu görülünce buna benzer taarruzlar 3 gün boyunca sür­dürüldü ve bunlar da başarı­lı oldu. Bunun üzerine 10 Eylül günü Türk Ordusu bütün cephe boyunca karşı taarruza geçerek Yunan Ordusu’nu batıya doğ­ru itmeye başladı. Birkaç yerde direnmeye çalışsalar da Yunan kuvvetleri Sakarya Nehri’ne doğru sürülüyordu. 12 Eylül’de Çal Dağı geri alınmış, Anka­ra üzerinde herhangi bir bas­kı kalmamıştı. O gece Yunan Ordusu, birçok yerde Ankara demiryolunu ve Sakarya üze­rindeki köprüleri tahrip ede­rek nehrin batısına çekildi. 13 Eylül’de nehrin doğusunda hiç Yunan askeri kalmamış, 3 hafta süren muharebe sona ermişti.

    Sonuçlarına bakıldığın­da, Sakarya Muharebesi’nin TBMM Ordusu açısından bü­yük bir askerî zafer olduğunu söylemek zordur. İki ordu da aşağı yukarı aynı sayıda kayıp vermiştir. Hatta Türk Ordu­su’nun biraz daha fazla yıpran­dığı söylenebilir, zira piyade­yi süngü hücumlarına kaldıran küçük rütbeli subaylar arasın­da şehit sayısı çok yüksekti. Bu bakımdan Sakarya Muha­rebesi için, “subay savaşı” da denmiştir. Öte yandan, Yunan Ordusu’nun çekilmesi görece kayıpsız gerçekleştirilmiş ve Türk tarafına önemli bir savaş malzemesi bırakılmamıştı. Son olarak, bazı Türk süvari birlik­lerinin Sakarya’nın batısında da görülmesine karşın; taka­ti kalmayan Türk Ordusu’nun çekilen Yunan Ordusu’nu kesin yenilgiye uğratacak bir taarruza kalkamamış olduğunu ekleme­miz gerekir.

    Bütün bunlara karşın Sa­karya Muharebesi, Ankara Hü­kümeti açısından bir siyasal zaferdir. Bunun birkaç nedeni var. Birinci ve en önemli neden, Sakarya’da yapılan savunma­nın Ankara Hükümeti’nin savaş yoluyla dize getirilemeyeceği­ni göstermiş olmasıdır. Unutul­maması gerekir ki, Yunan ileri harekatı başladığında bütün dünya başkentlerinde Türkle­rin Yunan Ordusu karşısında tutunamayacağı sanılıyordu. Sakarya’daki başarılı savunma, hem bir süredir Ankara Hükü­meti’ne yardım etmekte olan Bolşevik Hükümeti’nin kese­yi daha da açmasını sağlaya­cak hem de Fransa’nın ertesi ay Ankara Antlaşması’nı imzala­yarak Sèvres Antlaşması’nı ke­sin olarak devre dışı bırakması sonucunu doğuracaktır.

    İkinci ve yine çok önem­li bir neden, bu muharebeyle Anadolu savaşında hem inisi­yatifin hem de üstünlüğün artık Türk tarafına geçmiş olması­dır. Yunan Ordusu Sakarya’dan sonra bir daha taarruza kalka­mayacak, bulunduğu hattı tah­kim ederek beklemeye başlaya­caktır.

    Üçüncü bir neden, Doğu ve Batı Anadolu’dan sonra Orta Anadolu halkının da gerçek sa­vaşla tanışması ve Anadolu Sa­vaşı’nın tam anlamıyla ulusal bir savaşa dönüşmüş olmasıdır. Nitekim Sakarya Muharebesi bittikten yalnızca 1 gün sonra Mustafa Kemal Paşa, o zama­na kadar TBMM’nin almaya cesaret edemediği, belki de al­mak istemediği bir karar ala­rak genel seferberlik ilan ede­cek, Misâk-ı Millî’nin tüm bir ulusun amacı haline gelmesini sağlayacaktır.

  • Hindistan ve Pakistan: Bağımsızlık ve bölünme

    Asya’dan Hint Okyanusu’na uzanan dev bir kara kütlesi olan Hint altkıtası, tarihte Britanya Rajı dışında hiçbir zaman tek bir yönetim altında toplanmamıştı. Bu topraklarda yaşayan halkların Britanyalı “yabancı hükümdar”a karşı bağımsızlık mücadelesi, ancak dine dayalı millet kavramı temelinde bölünerek gerçekleşecekti. Ancak hem bu süreç hem de sonrası acılarla dolu olacaktı.

    Britanya bölgeden planladığından 1 sene önce çıkmak zorunda kaldı

    2. Dünya Savaşı sırasında Bri­tanya, 1. Dünya Savaşı’nın aksi­ne Hindistan’dan ancak kısıtlı bir askerî destek alabilmişti. Hindistan’ın başat partisi Hin­distan Ulusal Kongresi, Bri­tanya’ya savaşta destek ver­me konusunda tereddüt etmiş; Müslüman Birliği olarak bilinen Cinnah liderliğindeki grup ise savaş ertesinde bağımsızlıkla beraber ayrı bir ülke, yani Pakis­tan’ı kurma planında elini güç­lendirmek adına İngilizlere des­teğini açıklamıştı.

    İngiltere, artık 20. yüzyılın ba­şındaki gibi dünyanın süper gü­cü değildi; iki dünya savaşında edindiği “Pirus zaferi” ülkenin hem mali hem de beşeri kay­naklarını tüketmişti. Artık Hin­distan’da ve diğer okyanusöte­si topraklarda yönetici olarak kalmak anavatana yük oluyor­du. Bunun için İngiliz hüküme­ti hem gücün devrinin planlan­ması hem de burada birliği ko­rumak adına kabine üyelerinin yer aldığı bir misyonu Hindis­tan’a gönderdi. Merkezin yetki­lerinin kısıtlı, yerelin ise kendi bölgesinde daha otonom olduğu bir birlik önerisi sunan misyon, özellikle Müslüman Birliği lideri Cinnah ve Kongre Partisi tara­fından destek gördü. Nehru’nun plana karşı çıkan ünlü konuş­masının (10 Temmuz 1946) ar­dından ise ilk çatlak oluştu. Cin­nah, Kongre’nin bu hamlesini bir ihanet olarak yorumladı ve plandan desteğini çekti.

    Gücün ellerinden kaydığının farkında olan İngilizler alela­cele Nehru’ya geçici hükümet kurdurdular. Cinnah oyun dışı kaldığını düşünerek, çoğunluğu Müslüman nüfustan destekçi­lerini “Doğrudan Eylem”e ça­ğırdı ve özellikle Kalküta’da bü­yük karışıklıklar meydana geldi. Hindistan’daki çoğunluk olan gayrimüslimler (ağırlıklı olarak Hindular) ve azınlıktaki Müslü­manlar arasında gerilim gittikçe artarken, İngiltere Başbakanı Attlee 20 Şubat 1947’de Britan­ya’nın en geç Haziran 1948’de ülkeden çekileceğini duyurdu. Ancak Müslüman nüfusun “Pa­kistan” talebinin güçlenmesiyle, Britanya 4 ay içinde, üstelik çift devletli yapıyı kabul ederek böl­geden çekilmek zorunda kaldı.

    20. yüzyılın ortalarına kadar Birleşik Krallık’ın kolonisi olan Britanya Rajı, en geniş zamanında, bugün Hint Altkıtası’nda bulunan Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’in de ötesine yayılmıştı.

    Son ana kadar tek-devletli bir çözüm tercih edilmekteydi

    Hindistan tarih boyunca dillerle bölünmüştü. 1947’ye gelindiğinde Britanya Rajı’na bağlı 565 irili ufaklı prenslik bulunmaktaydı. 1940’larda artık bazı anlamlarda (özellikle tarih birliği) Batı’dakine benzer ulusal kimlikler şekillenmeye başlamıştı. Hindistan’daki tarihsel varlığı daha geç fakat daha belirgin olan Müslüman nüfus, burada kurduğu devletler ve yönetici/asker sınıf olmasıyla güçlü bir ortak belleğe sahipti.

    Bu altkıtada geçmişi çok daha kadim fakat kimliksel olarak muğlak kalmış Hinduluk ise bir inşa sürecindeydi. Batı’dakinin aksine dine dayalı bu “ulusal” kimliklerin tek devlet yapısı altında çatışacağı pek düşünülmüyordu. Britanya çekilirken planlarını tek-devletli bir çözüme dayandırırken, dönemin güçlü siyasi ve ruhani figürü Mahatma Gandhi de bölünmeye karşıydı. Müslümanlar arasındaki yaygın Diyubendi tarikatı da yine bağımsızlık sonrası kozmopolit ama tek bir devleti savunmaktaydı.

    Ancak böyle bir tek devletli ya­pıda azınlıktaki Müslümanların savunmasız ve ikinci sınıf va­tandaş olacağını düşünen Mu­hammed Ali Cinnah, Britanya ile çift-devletli yapının pazar­lığını yapacak ve Müslümanlar için bir vatan talep edecekti.

    Cinnah bir İslâm devleti değil, “Müslüman millet” için bir devlet istedi

    Bugün Pakistan bir İslâm devle­ti olmuşsa da ülkenin kurucusu Muhammed Ali Cinnah’ın ak­lında böyle bir yapı yoktu. Bir İs­lâm devletinden ziyade bağım­sızlık sürecinde Müslümanlar için toprak talebinde bulunan Cinnah şöyle demişti:

    “Pakistan Devleti’nde tapınak­larınıza, camilerinize veya baş­ka ibadethanelerinize gitmekte serbestsiniz. Herhangi bir dine, kasta veya gruba bağlı olabilir­siniz ve bu durum devleti hiç ilgilendirmez”. Cinnah’ın, Pa­kistan’ın kurulmasından 1 sene sonra ölümü ülkenin en büyük şanssızlığı oldu. Pakistan siyase­ti onun ölümünden sonra belli bölgelerin ailelerinin ve ordu­nun kontrolünde bugünlere ka­dar geldi.

    Birliğin heykeli


    Hindistan’ın Gucerat
    eyaletindeki Patel heykeli,
    “Birlik Heykeli” olarak da
    anılıyor. Heykelde tasvir
    edilen Sardar Vallabhbhai
    Patel, Hindistan’ın
    eyaletlerinin birleşmesinde
    kilit rol oynamıştı.

    Kast sistemi anayasal olarak kaldırılsa da uygulamada sürdü

    Kast sisteminin ne zaman or­taya çıktığı ve nasıl dönüştüğü bilinmese de Hindistan toplum­sal hayatında çok büyük bir rol oynamıştır. Bölgelere göre farklı kast sınıflandırması olmasına rağmen Hindistan’da 4 ana kast ve kastdışı topluluklar mevcut­tur ve bu sınıflar arasında geçir­genlik yok denecek kadar azdır. Bağımsız Hindistan’ın kurulu­şunda bu sınıfsal bölünmüşlük ciddi problemler oluşturmuş, gelenekçi siyasetçiler bunun de­vamlılığında ısrar etmiştir.

    Örneğin bağımsızlık hareketi­nin popüler figürü Mahatma Gandhi, İngiliz gazetelerine kast karşıtı söylemlerde bulunurken, aynı dönemde memleketi olan Gücerat’taki gazetelere toplu­mun kastlara bölünmüş yapı­sını övebiliyordu. Yine Gandhi, toplumdaki en düşük sınıf olan ve “Dokunulmazlar” da deni­len kastlar dışı gruba “Tanrı’nın Çocukları” gibi mistik bir isim takarak, bu konudaki toplumsal tepkiyi daha soyut bir noktaya getirmişti. Bunu en çok eleşti­ren kişi ise Hindistan Bağımsız­lık Yasası’nın hemen ardından anayasa taslağı hazırlamak üze­re görevlendirilen ünlü hukuk­çu Ambedkar olmuştur. Kendi­si de doğduğu bölgede kastdışı sayılabilecek en düşük sosyal sınıflardan birine mensup olan Ambedkar, yaşadığı toplumda­ki bu eşitsizliği düzeltmek isti­yordu. Dünyanın en uzun ikinci hukuki metni olan ve Ambed­kar’ın liderliğinde hazırlanan anayasa ile yüzlerce yıldır süren kast sistemi 1950’de yasal olarak kaldırıldı. Ancak kast sistemine bağlı sosyal eşitsizlik zayıflamış da olsa hâlâ Hindistan’da devam etmektedir.

    Pakistan’ın mimarı


    Muhammed Ali Cinnah, Müslümanların kurulacak olan Hindistan’da ikinci sınıf vatandaş olacağını düşünmüş ve “Müslümanmillet” için bir Pakistan (pak: saf anlamında) hayal etmişti.

  • Sahil yolu yok, plaj var

    Daha Üsküdar-Harem sahil yolu açılmamış. Salacak-Harem arasında irili-ufaklı çakılların oluşturduğu doğal kıyı şeridindeki Salacak Bahçe­si’nin eteğinde Salacak Plajı uzanıyor. 1937’de İstanbullular burada, arkada tarihî İstanbul yarımadasına, önde Kız Kulesi’ne bakarak kumsalda güneşle­niyor, denize giriyorlar. Bu yemyeşil park/plaj aynı zamanda bir gazino. Yazın Pazar geceleri Hamiyet Yüceses’ten Müzeyyen Senar’a İstanbul’un en ünlü ses sanatçıları Üsküdar’ı şenlendiriyor. Bugün martıların sesleri ve denizin hı­şırtısı, araç ve insan uğultusunun ardında kaybolup gitmiş; diğer her şey gibi.

    LA TURQUIE KEMALISTE DERGİSİ, ZAFER TOPRAK ARŞİVİ