Etiket: Sayı:85

  • Osmanlı Adapazarı’nda bir provokasyon arayışı

    Nisan 1909’da Adana ve çevresinde yaşanan, büyük çoğunluğu Ermeni, 20 binden fazla insanın katledilmesine yolaçan hadiseler; İttihat ve Terakki hükümetinin “ittihad-ı anasır” (Osmanlılık altında birarada yaşama) anlayış ve hedefini de imha etmişti. Yine de Osmanlılık kimliği altındaki Müslüman ve gayrimüslim Adapazarı ahalisi, 1911’de bir fuhuş hadisesi kaynaklı gelişebilecek büyük olayları ve böyle bir kışkırtma peşinde koşan Kaymakam Sırrı Bey’i engellemişti.

    İzmit vilayetine bağlı Ada­pazarı kazasında 25 Şubat 1911’de ilginç bir olay mey­dana gelir. Burada ikamet eden 3 Ermeni ve 2 Rum erkek, fahi­şelik yaparak hayatını kazanan Boşnak bir Müslüman kadınla, bir hamamda toplu zina (müna­sebât-ı gayr-ı meşru) yaparken yakalanır ve derdest edilir. Der­dest edilenler arasında fahişe­nin “Ankaralı” namındaki köf­tehoru da (pe…..k) vardır.

    Bunun üzerine Adapazarı Kaymakamı Hüseyin Sırrı Bey (1876-1958) yakalanan faille­rin tutuklu kalmaları ve hâkim karşısına çıkarılıp mahkum ol­maları için bu hadiseye siyasi bir mesele süsü vermeye çalışır: Sözkonusu kişiler serbest bıra­kılırsa, buradaki Müslüman ve Hıristiyan cemaat arasında “Ni­san 1909’da Adana ve çevresin­de vuku bulan Ermeni katliam­larına benzer olayların çıkabi­leceğini” iddia eder. Bu nedenle İzmit mutasarrıflığına müra­caat ederek, failler hakkındaki tahkikatın tutuklu devamı için bir emir çıkarılmasının peşine düşer. Ancak sorgu dairesi (da­ire-i istintak) bunun “ahlaka mugayir bir zina hadisesi”nden ibaret olduğuna kanaat getire­rek, bu kişilerin salıverilmesi kararını verir.

    Sözkonusu kişilerin serbest bırakılması üzerine Kayma­kam Hüseyin Sırrı Bey, Mülâ­zım Hayrullah Efendi isminde bir adamını Müslüman ahali­nin sıklıkla gittiği kahvehane­lere göndererek “Hıristiyanla­rın bir İslâm kadınının zorla ırzına geçtiğini ve bu hadisenin iki cemaat arasında Adana’daki­ne benzer bir vukuata sebebiyet vereceği” haberini yayması için görevlendirir. Hayrullah Efendi bu kahvehanelere giderek halkı galeyana getirmeye çalışır; hiç­bir Allah’ın kulunun İslâm’a, di­ne hakaret eden böyle bir hadi­se karşısında kaymakama gelip şikayette bulunmadığını, hal­buki kaymakamın Müslüman cemaatin toplu bir müracaatını beklediğini ve bunun olmama­sından dolayı iki gecedir gözüne uyku girmediğini ifade eder!

    Adapazarı’nın Ermeni mahallesi Adapazarı’nın Ermeni nüfusu, o dönemin şehir merkezini oluşturan mahallelerden Nemçeler başta olmak üzere, Kurtuluş, Malacılar, Gazeller gibi mahallelerde yoğunlaşmıştı. 1902’de şehir merkezinde dört Ermeni Kilisesi bulunuyordu.

    İşin ilginç tarafı bütün bu telkinlere ve provokasyonlara rağmen, kahvehanede bulunan Müslüman ahali, faillerle ilgili adli ve idari makamların gerek­li işlemleri yapacağına dair gü­venlerinin tam olduğunu söyler.

    Sözkonusu fuhuş hadisesin­den yaklaşık 1 ay sonra, 1 Mart 1911’de Adapazarı ahalisinden 10’u muhtar 28 Müslüman’ın mührünü taşıyan bir dilekçe Adapazarı Kaymakamlığı Vekâ­leti’ne yani Sırrı Bey’e gönderi­lir. Dilekçeyi imza edenler, hem Müslüman hem de Hıristiyan ahalinin hislerine tercüman olur. Burada, vuku bulan olayın içeriğine ilişkin kaydadeğer bil­giler bulunur. Buna göre Adapa­zarı’na bağlı Çukur Ahmediye mahallesinde oturan ve Boşnak bir göçmen olan Hure veya di­ğer adıyla Zehra Hatun, uzun bir süredir fuhuş yapmakta ve bu durum birtakım gençleri ru­hen ve bedenen perişan etmek­tedir. Bu fenalığın önü alınama­dığından, ismi geçen Hure ile fuhuş yapan birçok genç hapse girmiştir. Bunun üzerine Hu­re ve ona eşlik eden köftehoru “Ankaralı” hakkında gerekli ka­nuni muamelenin icra edilmesi ve bu gibi fenalığa meydan ve­rilmemesi adına daha önce de­faatle müracaatta bulunmaları­na rağmen, şimdiye kadar bu 2 kişi hakkında gereken tedbirler alınmamış ve bu kişiler alenen fuhuş yapmaya devam etmiştir.

    Cüret edilen ahlaka aykırı bu eylemlere hükümet tarafın­dan izin verilmeyeceğinden ve şimdiye kadar kardeş gibi ge­çinmekte olan Müslüman ve Hıristiyan ahali arasına “böyle fahişeler yüzünden” soğukluk girmemesi ve kasabanın sela­meti için Hure ve “Ankaralı”nın uzak bir yere sürülmelerini is­tirham ederler. Ancak Kayma­kam Hüseyin Sırrı Bey, hadise­yi daha da büyütmek için kendi iddialarını teyit eder mealde ge­nel bir istida düzenler ve mec­lis-i idare azasından Hacı Meh­met Efendi marifetiyle bunu dükkan dükkan gezdirip kimi kişilere imzalattırarak vilayet makamına iletir.

    Kaymakamın dilekçelerinde yaptığı tahrifatı öğrenen Adapa­zarı’nın Müslüman, Ermeni, ve Rum ileri gelenlerinden birçoğu tüccar bir grup, 7 Mart 1911 ta­rihinde Meclis-i Mebusan Riya­seti Celilesi’ne Sırrı Bey ile ilgili şikayetlerini iletir ve kendisi­nin Meşrutiyeti tehlikeye atan bu tarz eylem ve hareketlerinin soruşturulması için bir müfettiş gönderilmesi talebinde bulunur. Meclis-i Mebusan Riyaseti Ce­lilesi 18 Mart 1911’de kendisi­ne sunulan bu telgrafı Müfettiş Muavini Sami Bey’e tevdii eder ve Mart ayının sonuna doğru Dahiliye Nezareti’nin görevlen­dirdiği müfettiş, Sırrı Bey’den şikâyetçi olan kişilerin ifadesini almaya başlar.

    Şikayet dilekçesi


    16 Şubat 1326’da (1 Mart
    1911) Adapazarı ahalisinden
    10’u muhtar 28 kişinin
    mührünü/imzasını taşıyan
    ve Adapazarı Kaymakamlığı
    Vekâleti’ne yani Hüseyin
    Sırrı Bey’e sunulan arz-ı
    mahzar (toplu dilekçe).

    Müslüman ahali gelen mü­fettişe, kaymakamın haksız ve doğru olmayan birtakım it­hamlar ve iftiralarla Adapaza­rı’nda kardeşçe yaşayan İslâm ve bilumum Hıristiyan azınlı­ğın dirliğini, düzenini bozduğu­nu söyler. Daha da ileri gidilir; Hüseyin Sırrı Bey’in iki cemaat arasında Adana meselesi gibi bir vesile aramakta olduğu ifade edilerek kendisine güvenlerinin kalmadığı vurgulanır.

    Gelen müfettiş, öncelikle ahalinin genelinin veya çoğun­luğunun kaymakamdan hoşnut olup olmadığını öğrenmek ister. Müfettişin yönelttiği bir diğer soru da, hadisede bahsi geçen Müslüman fahişenin Ermeni delikanlılarla ne suretle ve ne­rede gayrimeşru bir münase­bette bulunduğu ve hükümetin bundan haberinin olup olma­dığıdır: Bu fahişenin evvelce de fahişelik ettiği vâki midir? Bu doğrultuda ahali tarafından bu kadının fuhuş yapmasının en­gellenmesi için daha önce hü­kümete müracaat edilmiş mi­dir? Edilmişse bu nasıl bir neti­ce vermiştir?

    Önemli sorulardan bir di­ğeri; Kaymakam Sırrı Bey’in İzmit mutasarrıflığına faillerin tahliyesi halinde Müslüman ve Hıristiyanlar arasında Adana vakası gibi bir vukuatın meyda­na gelmesi ihtimali bulunduğu yönünde mi, yoksa bu mese­leye adliyece ve divan-ı harp­çe bakılmamak istenildiğin­den bahisle, bu hâl böyle devam edecek olursa ilçede bir vuku­atın çıkabileceğini düşündüğü yönünde mi müracaat ettiğidir. Burada tespit edilmek istenen esas konu, Sırrı Bey’in yaptı­ğı müracaatta vukuat-ı adiden sayılan bu meseleye bir siyasi renk ve karakter verme amacın­da olup olmadığıdır.

    Müfettiş, kaymakamın gö­revlendirdiği adamı Hayrullah Efendi’nin faaliyetleriyle de il­gilidir. Kendisine hangi Müs­lüman kahvehanelerine gittiği; ne tür bir telkinde bulunduğu; sözkonusu mekanlarda kimler­le görüştüğü ve hakikaten Sırrı Bey tarafından gönderilip gön­derilmediği sorulur.

    Müfettişin soruları bunlarla sınırlı kalmaz: Bu olay dışında Sırrı Bey’in Meşrutiyeti tehli­keye atabilecek başka ne gibi eylemleri olmuştur? Bunların beyan edilmesi gerektiğini vur­gular ve kaymakamın bunları yapmaktan maksadının ne ol­duğunun izah edilmesini ister.

    Milletvekili ve mahkum Kaymakam Hüseyin Sırrı Bey son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne İzmit milletvekili seçilecek; daha sonra Ankara’da TBMM’ye katılacak; cumhuriyet devrinde milletvekilliği yapacak; sonraki dönemde İsmet İnönü’ye karşı başlattığı kampanya nedeniyle 9 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılacak; 1941’den 1949’a kadar cezaevinde kalacak; tahliye olduktan sonra yeri öpecekti.

    Adapazarı Meclis-i İdare Azasından ve Rum milletin­den Hacı Yorgi Efendi, 30 Mart 1911’de zaptolunan ifadesinde Kaymakam Sırrı Bey ile ilgi­li şikayetlerini sıralar. Aslında Hacı Yorgi Efendi’nin ifadesi dilekçeye imza atan diğerleri­nin de görüşlerini büyük ölçüde yansıtır. İlk şikayeti kaymaka­mın şundan bundan nizamsız para almasıdır. İkincisi ise fu­huş hadisesine ilişkindir. Sırrı Bey’in İzmit mutasarrıflığına bu olayı gerçekte olduğu gibi aksettirmediğini ve kasabada Müslüman ve Hıristiyan ahali arasında Adana vakasına ben­zer müessif bir hadisenin zuhur edeceği gibi bir algı yarattığını vurgular. Hacı Yorgi Efendi’ye göre böyle bir durum sözkonu­su değildir ve kaymakam tama­mıyla keyfi hareket etmektedir. Sırrı Bey’in kasabanın Yeni Ca­mi mahallesinde ikamet eden meclis-i idare üyelerinden Sey­fettin Ağa’dan on lira istediğini ve bunu alamayınca Seyfettin Ağa’nın evrakını geciktirdiğini iddia eder. İlaveten, ne zaman orman satışı olursa mültezim­lerden para alamayınca müza­yedeye devam etmediğini ve hattâ birkaç kişiden bu suret­le para aldığını ifade eder. Sırrı Bey’in bu parayı mektep yap­mak için aldığını söylediğini an­cak gerçekte nereye sarfettiğini bilmediğini belirtir.

    Hacı Yorgi fuhuş hadisesi­ne dair Boşnaklar dava etmi­yorken kaymakamın meclis-i idare azasından Hacı Mehmet Efendi aracılığıyla onlara ha­ber gönderdiğini, bunun üzeri­ne dört-beş kişiden müteşekkil Boşnak bir grubun bir arzuhal getirdiklerini; bu arzuhallerin­de Hure isimli Boşnak fahişe­nin sürülmesini talep ettikleri­ni kaydeder. Hattâ kendisi de bu arzuhal verildiği sırada oradadır ve “Rum çocuklarıyla da Rum mahallesinde geziyor, çocukla­rı baştan çıkarıyor, hiç müsaade etmeyip bu karı sürülmelidir” cümlelerini sarfettiğini belirtir.

    Müfettişin kritik sorusu ise Boşnakların kaymakama başka bir istida götürüp götürmedi­ğidir. Hacı Yorgi, meclis-i idare azalarından Hacı Torik ve Laz Hıdır Efendi’den kaymakamın bizatihi kendisinin ahalinin ağzından Adapazarı’nda Ada­na’daki gibi bir fesatlık çıkacağı yönünde bir istida yazdığını, an­cak böyle bir durumun kesinlik­le sözkonusu olmadığı yönünde kaymakama verilen ilk istida­dın tahrif edildiğini duyduğu­nu beyan eder. Zaten tam da bu nedenle kasabanın ileri gelen­leri Sırrı Bey’i Meclis-i Mebu­san Riyaseti Celilesi’ne şikâyet etmiştir.

    Peki kimdir bu kaymakam Hüseyin Sırrı Bey? Dahiliye Ne­zareti’ne gönderilen ve kendi­si hakkında yazılan bir rapora göre 17 Mayıs 1910 tarihinden beri Adapazarı kaymakamı olan Sırrı Bey, birtakım eksiklik­leri bulunmakla birlikte idare kabiliyeti yerinde, namuslu bir bürokrattır. Mizacı itibarıyla çabuk öfkelenen ve vatan sevgi­sini her şeyin üstünde tutan bir kişidir. Genç ve tecrübesiz bir bürokrat olduğundan kayma­kamlık vazifesi için lazım gelen malumata pek de haiz değildir; bu nedenle Adapazarı memuri­yetinde başarılı olamadığı göz­lemlenir. Mülkiyeli bir bürok­rat olarak geçmişinin dörtbaşı mamur olmamasının önemli bir nedeni, Mekteb-i Mülkiye’nin son sınıfındayken yani Sultan 2. Abdülhamid döneminde bir suçtan mahkum edilip sürgüne gönderilmiş bulunmasıdır.

    Adapazarı’nda yaptığı takdi­re şayan en önemli hizmeti, be­lediye idaresini tanzim etmesi ve kasabada Müslümanlar için bir Fukara Sandığı kurmasıdır. Bunun yanında Müslüman ce­maati her daim eğitim konu­sunda teşvik etmiş ve onlar­dan topladığı ianelerle birlikte kız çocuklarının tahsili için bir mektep kurdurmuştur. Kendi­sine yönelik ciddi eleştirilerden biri, bir şeyden memnun olma­dığında itidal ile hareket ede­meyerek ani tepkiler vermesi­dir. Bunun nedeni, sinirli karak­ter yapısının yanında kendisine yaltaklananlara itimat gösterip bunun neticesinde birtakım ha­talara düşmesidir.

    Nihayetinde mülkiye müfet­tişi, bütün bu olayların merke­zinde bulunan Kaymakam Sırrı Bey’e de 30 Mart 1911 tarihin­de sorularını yöneltir. Ne yazık ki, yaptığım arşiv çalışmaların­da Adapazarı kaymakamı Sırrı Bey’in savunmasına ve kendi­sine yöneltilen sorulara verdiği cevaplara erişmek mümkün ol­madı. Ancak Sırrı Bey bu olay­dan sonra, 1912’de Amare’ye (Bağdad’ın güneyindeki kasaba) kaymakam olarak atanır.

    Kaymakam Hüseyin Sırrı
    Bey, vukuat-ı adiden
    sayılacak bir fuhuş
    meselesini Adapazarı’nın
    Müslüman ve gayrimüslim
    ahalisi arasında siyasi bir
    gerginliğe döndürmeye
    çalışmış; ama halkın
    itidali sayesinde başarısız
    olmuştu.

    Adapazarı’ndaki bu fuhuş hadisesi, Trablusgarp ve Balkan savaşlarının hemen öncesinde Osmanlı Devleti’nin bir biçimde hem genelindeki hem de peri­ferisindeki siyasal ve toplumsal ortamı anlamak açısından bize önemli ipuçları sunar. Görülen o ki başkente/merkeze bir hayli yakın bir yerde, 1911 gibi kritik bir dönemde aslında ittihad-ı anasır (Osmanlılık) çatısı altın­da yaşamayı sürdürmek isteyen iki topluluk vardır. Aynı zaman­da Temmuz 1908’deki devrimi bu ideal etrafında gerçekleş­tiren ve bunu devam ettirmek isteyen İttihat ve Terakki’nin, yerelde de siyasi bir otorite boş­luğu bırakmak istemediği görü­lür. Meşrutiyetin devamlılığı ve Osmanlı toplulukları arasındaki birliğin sağlanması, memlekette dirlik, huzur, güven ve nizamın tesis edilmesine bağlıdır. Kay­makam Sırrı Bey’in bu eylemle­ri buna engel teşkil etmektedir.

    Görünen o ki, hüküme­ti temsil eden idareci Sırrı Bey kendisi hakkındaki iddiaları ve bundan dolayı kamuoyunda oluşan algıyı savuşturmak için bu fuhuş hadisesini kullanmış­tır. Bir tarafta birbiriyle kar­deşçe, sorunsuz ve huzurlu bir şekilde yaşayan iki toplumu bir­birine düşürmeye, bu ortamı bir kaos, karışıklık çıkarıp bozma­ya çalışan bir kaymakam; diğer tarafta bunun önüne geçmeye, bunu engellemeye ve Meşruti­yeti korumaya çalışan bir Müs­lüman ve gayrimüslim kesim vardır. Vermiş oldukları dilek­çeyle Meşrutiyeti tehlikeye atan bir devlet görevlisini hem şika­yet ederler; hem de meşruti dü­zenin korunması adına gerekli müdahalenin yapılmasını talep ederek bir çeşit siyasi katılım da ortaya koymuş olurlar. İbra­him Hakkı Paşa’nın sadrazam­lığını yaptığı İttihat ve Terakki hükümeti açısından da, kay­makamın yapmaya çalıştığı şey kabul edilebilir değildir. Böyle bir hadisenin patlak vermesinin kendileri açısından iyi sonuçlar doğurmayacağının farkındadır.

    Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde İzmit mebusu ola­rak yer alan Sırrı Bey (Bellioğ­lu), Mart 1920’de Mustafa Ke­mal’in isteğiyle Ankara’ya gelir ve Meclis’in açılışında yer alır. TBMM’nin 2. ve 3. yasama dö­nemlerinde milletvekili seçi­lemeyen Sırrı Bey 4. dönemde yine İzmit mebusu olarak Mec­lis’e girecektir. Uzun bir siyasi kariyeri olan Sırrı Bey, “Millî Şef” İsmet İnönü’ye karşı açtı­ğı kampanya nedeniyle 1941’de Askerî Mahkeme tarafından 9 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırı­lacak; ancak 1949’da hapishane­den çıkabilecektir.

  • Toprağın örtemediği sırlar: Kanada’nın karanlık geçmişi

    Ülkede 1863-1998 arasında yerli çocukları asimile etmek için kullanılan yatılı okulların arazilerinde ardı ardına bulunan çocuk mezarları, ülkenin sömürgecilik tarihiyle yüzleşmesi için yapılan çağrıları yeniden yükseltti. Yerli topluluklar artık “özürden eyleme” geçilmesini istiyor. Okulların çoğunu işleten Katolik Kilisesi ise halen resmî olarak özür dilemedi.

    Mayıs ayında Kana­da’nın British Co­lumbia eyaletinde, Kamloops Yerli Yatılı Okulu yakınlarında 215 yerli çocu­ğun toplu mezarının bulunma­sı, ülkede 19. ve 20. yüzyıllarda yerli çocukları asimile etmek için açılan yatılı okulları ye­niden tartışmaya açtı. 1890’da Katolik Kilisesi tarafından açılan okulun 1950’lere ka­dar en az 500 öğrencisi vardı. Okul 1969’da merkezî hükü­metin kontrolüne geçmiş ve 1978’de kapanana kadar yurt olarak kullanılmıştı.

    Kanada’da 1863-1998 ara­sında, ailelerinden ve evle­rinden zorla kopartılarak bu yurtlara yerleştirilen çocukla­rın sayısı 150 binin üzerindey­di. Erkeklere çiftçilik, maran­gozluk ve demircilik; kızlara dokuma öğretmek için topla­nan bu çocukların ana dille­rini konuşmaları, kültürlerini yaşatmaları yasaktı. Önemli bir bölümü, istismar, tecavüz, kötü beslenme ve işkenceye maruz kalmıştı. Haftasonları ailelerini görebilenler kendile­rini şanslı addediyordu. Yıllar yıllı sözel olarak nesilden ne­sile aktarılan, geceyarısı kendi mezarlarını kazmak için ya­taktan kaldırılan, domuzlarla aynı yerden yemek yiyen, bir gün orada olup bir sonraki gün ortadan kaybolan çocukların hikayeleri, 6 yıllık bir soruş­turmanın 2015’te sonuçlan­masıyla açığa çıktı.

    Okullarda 4 binin üzerinde çocuğun ölümü kayıtlara geç­mişti; o zaman da yerli toplu­lukların liderleri sayının çok daha yüksek olduğunu söylü­yordu. Son dönemde ortaya çıkarılan mezarlarda bulunan isimsiz, kayıtsız mezarlar için de halen “Buzdağının görünen yüzü” diyorlar; artık “özür­den eyleme” geçme çağrıları­nın karşılık bulmasını istiyor­lar. Talepleri arasında travma merkezleri, dillerinin yaşatıl­ması için okullar kurulması var. Kanada Başbakanı Justin Trudeau, tüm bunlar için daha fazla kaynak ayrılacağını açık­lasa da, bu desteğin niteliği henüz net değil.

    Kamloops’taki mezarlar, tüm ülkeye getirdiği tarifsiz bir keder ve öfkeyle birlikte, yerli topluluklarını aramaları­nı sürdürmek için de cesaret­lendirdi. İlk mezarların kamu­oyuna açıklanmasının ardın­dan, üç yerli topluluk daha Kanada’nın batısındaki yatılı okullarda toplamı 1000’i aşan çocuk mezarı bulduğunu açık­ladı. Son açıklamalara göre bu okulların dördü de Katolik Kilisesi tarafından yönetili­yordu.

    Anglikan Kilisesi 1993’te, Kanada hükümeti ise 2008’de bu okullarda yaşanan istismar vakalarındaki rolleri nedeniy­le özür dilemişti. Bu okulların çoğunu işleten Roma Kato­lik Kilisesi’nden ise resmî bir özür halen gelmedi.

    Matemin, yüzleşmenin ve hatırlamanın rengi Kanada’da yatılı okul kurbanları için gözyaşı döken kadının turuncu tişörtü, 2013’ten beri yatılı okul sisteminin yerli halklar üzerindeki etkisine dikkat çekmek isteyenlerin düzenlediği “Turuncu Tişört Günü”nün sembolü.
  • Altan Öymen’in özel arşivi Beşiktaş’ta tarihleniyor…

    Duayen gazeteci ve yazar Öymen’in çeşitli dillerdeki kitap ve süreli yayın koleksiyonu, araştırmacıların hizmetine sunulacak.

    Gazeteci-yazar Altan Öymen, Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca yaklaşık 10 bin refe­rans kitabından oluşan özel arşivini, ge­çen aylarda Beşiktaş Belediyesi’ne ba­ğışladı. Yakın tarihimizin gerek siyaset gerekse basın alanında önemli görev­lerde bulunmuş-bulunan aydınlarından Öymen’in arşivinde, kronolojik ve te­matik olarak düzenlenmiş dergi ve ga­zete koleksiyonları da yer alıyor.

    Beşiktaş Belediyesi’ne bağlı Zübeyde Ana Kültür Merkezi’nde kitapseverlerin ve araştırmacıların hizmetine sunulacak eserler, özel okuma ve çalışma alanla­rında incelenebilecek. Öymen’in bağış­ladığı külliyat içerisindeki birçok eser ve tasnife, bugün elektronik ortamda dahi ulaşılamıyor. Zübeyde Ana Kültür Merkezi’nde bu sene içinde hizmete gir­mesi beklenen arşivde, baskısı tükenmiş birçok kitaba ve süreli yayına da ulaş­mak mümkün olacak.

    Oruç Aruoba Kütüphanesi

    Beşiktaş Belediyesi önemli düşünürler­den akademisyen, şair ve yazar Oruç Aruoba’nın adını yaşattığı diğer bir kü­tüphaneyi de hizmete açtı.

    500m² alana sahip 30 kişilik çalış­ma alanı, 50 bin kitap ve 30 bin dijital içerikten oluşan kütüphanede öğrenci­ler için ders çalışma alanlarının yanısı­ra halka açık olarak internet üzerinden ulaşılabilen dünyaca ünlü belgeseller, haftalık ve aylık dergiler de yer alıyor.

    Oruç Aruoba Kütüphanesi

    BEŞİKTAŞ’TA “SEMT KART UYGULAMASI”

    Beşiktaş Belediyesi, ilçede yer alan esnafların yanında olmak ve vatandaşların daha avantajlı alışveriş yapmasını sağlamak için Semt Kart uygula­masını hayata geçiriyor. Şimdiye kadar 517 işletme ile anlaşmalı olan Semt Kart ile tüm ilçeyi kap­sayacak bir ağa sahip olunması hedefleniyor. Esnafın belirlediği indirim tutarı Semt Kart’a tanım­lanarak vatandaşın indirimden faydalanması sağlanıyor. Semt Kart ile ilçenin yerel ekonomisi desteklenirken Beşiktaşlıların da hizmete ulaşması kolaylaşıyor. Beşiktaş’ta ikamet eden vatan­daşlar Semt Kart’a semtkart.besiktas.bel.tr adresindeki baş­vuru ekranında yer alan formu doldurarak ulaşabilirler.

  • Zamana direnen mimari: İSTANBUL’UN TAŞ ODALARI

    Eski İstanbulluların yaşadıkları evler ve konaklar bugün çok büyük oranda yokolmuş durumda. Çoğu ahşap bu yapılar ya yangınlarda kül olmuş ya da eskiyerek çöküp gitmiş. Aklımızın başımıza gelmesi ise 18. yüzyılı bulmuş. Bu tarihten sonra evlerin bazı bölümleri kagir olarak inşa edilmeye başlanmış. Son günlerde İBB’nin restorasyon çalışmalarıyla hatırlanan taş odalarda bir gezinti…

    İstanbul sokaklarında yapılan gezilerde daha çok kamusal yapılar, ibadetha­neler ziyaret edilir. Tanzimat’tan önce inşa edilmiş evlerin, konakların neredeyse hepsi zaman içinde kaybolmuştur. Bazen ahşap malzemeyle inşa edildiklerinden sık sık çıkan İstanbul yangınlarında, bazense zamanın etkisine yenik düşerek… Ancak 18. yüzyıldan sonra, yapıların bazı kısım­ları kagir olarak inşa edilmeye başlandı. Evlerin hamamları, çamaşırhaneleri, sarnıç, mahzen ve depo birimleri muhtemelen yan­gınlara karşı kagir olarak tasarlandı. Ahşap bölümler yokolsa bile bu kagir bölümler günümüze kalabildi.

    19. yüzyılda bu mekanlar normal konutlar gibi kullanılmıştı. Taş odaların büyük oranda korunduğu Fener semtindeki yapılar, bazı araştırmacılar ve meraklılar tarafından Bizans evleri olarak tanıtılmıştır; ancak ço­ğunlukla Haliç surlarının dışında dolgu alan­larda bulunan bu anıtlar 18. ve 19. yüzyılın ilk yarısında inşa edilen anıtlardır. Bazıları Eflak ve Boğdan beylerinin İstanbul’daki temsilcilerinin konutlarıyla ilgili olabilir. “Fenerli Beyler” olarak anılan Rum kökenli Osmanlı yöneticilerinin de bu bölgede büyük konutları vardı. Bazı yapılar geçmişte meşhur olan sahiplerinin adlarıyla anılırlar; ancak çoğu isimsizdir. Çoğunun kesin inşa tarihini ve fonksiyonunu belirlemek de güç­tür. Benzer örnekler Zeyrek, Süleymaniye, Fatih, Galata, Kumkapı ve Boğaz köylerinde de vardır. Fener semtindeki yapıların çoğu, sahilde oluşan yolun iki yanındadır. Bu yol çevresindekiler zeminin zamanla yükselme­si ile 1 ya da 1.5 metre kadar yol seviyesinin altında kalmıştır. Son aylarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür Varlıkları Pro­jeler Müdürlüğü tarafından restore edilen bu yapıların korunması ve kullanılması kent tarihi açısından oldukça önemlidir.

    (Taşodalar ile ilgili daha geniş bilgi için Safiye İrem Dizdar’ın “Osmanlı Sivil Mimarlığında İstanbul’daki Taş Odalar ve Fener Evleri” isimli tezine bakılabilir).

    CİBALİKAPI KARŞISINDAKİ TAŞ ODA

    Ceneviz değil 18. yüzyıl Osmanlı yapısı

    Bazı yayınlarda Ceneviz yapısı olarak tanımlanan bina, aslında 18. yüzyıl Osmanlı sivil mimarisi­nin güzel bir örneğidir. Dikdörtgen şeklindeki yapının iki kısa cephe­si Abdülezelpaşa Caddesi’ne bakar. Taş kaplamalı ana cephesi birinci katta taş konsollar üzerinde dışa­rıya yarım yuvarlak şeklinde taşar. Diğer cepheleri, moloztaş ve tuğla ile örülmüştür. Haliç’e bakan cephe ise kare kesitli payelere oturan üç yuvarlak kemerlidir. Bu cephenin önünde ona bitişen, bugüne ulaşa­mamış ahşap birimler olduğu tah­min edilebilir.

    MÜSTANTİK CADDESİ TAŞ ODASI

    Önce konak, sonra fabrika ve antikacı

    Sahile uzak bu taş oda, herhalde büyük bir kona­ğın parçası olmalıdır. 3 katlı taş odanın parka ba­kan cephesinde kitabeli bir çeşme vardır. İkinci katta bugün boşluğa açılan kapılar bu yönde yapıya bitişik ahşap birimlerin varlığını açıklar. Taş odanın alt kat­ları mahzen, üst katı ise konağın bir parçası olarak kullanılmış olmalıdır. Sonradan konağın arazisinde bir cam fabrikası açılmış, taş oda da onun bir parçası olmuştur. Bugün bir eskici/antikacı tarafından kulla­nılmaktadır.

    AYA NİKOLA RUM ORTODOKS KİLİSESİ TAŞ ODASI

    Osmanlı dönemi Hıristiyan mimarisi

    Bu 2 katlı yapı bugün Abdülezelpaşa Cadde­si’nin yükselmesiyle kısmen gömülmüştür. Cephesin­de Aziz Haralambos Ayaz­ması’nın Rumca kitabesi vardır. Yapının arkasındaki ayazmanın kilise avlusuna girilmeden ziyaret edilmesi için buraya da bir kapı açıl­mıştır. Üst kat taş konsollar ile dışarı doğru çıkmıştır. Bu bölüm taşodanın büyük salonudur. İçeride iki zarif sütuna oturan kemerli kur­gu ve duvarlar, muhtemelen zengin süslemelere sahipti. Bugün varaklı olan kabart­ma süslemelerin, 18. yüzyı­lın sonlarına ait olduğu tah­min ediliyor. Taş odanın da aynı dönemde inşa edildiği düşünülebilir. Sivri kemer­li pencereleri, çatı seviye­sindeki kirpi saçak hattı ile Osmanlı dönemi Hıristiyan mimarisinin güzel bir ör­neğidir. Cibali-Ayakapı ara­sında bulunan bir kilisenin ek yapısı olan bu birim, aynı zamanda Balkan tarihi açı­sında da önemlidir. Yapının üst salonu 19. yüzyılın baş­larında Mora isyanına des­tek veren İstanbulluların toplantı yeri olarak bilinir. Hatta bu isyanın finansma­nında kullanılan demir kasa halen yapının duvarındadır.

    PETRİKAPI TAŞ ODASI

    Bitişiğindeki Bizans kulesi satılık!

    Haliç surları üzerinde Petrikapı olarak bilinen ve bugüne ulaş­mayan kapının hemen yanında sur­ların önündeki taş oda küçük bir parsele yerleşmiştir. Doğu yönünde İmparator Herakleios tarafından 7. yüzyılda inşa edilmiş bir kuleye yaslanır. Osmanlı ve Bizans devri duvar tekniklerinin farklarını gör­mek isteyenler bu yapıları ziyaret edebilir. 19. yüzyılın başlarında in­şa edilen yapı, muhtemelen yanın­daki veya arkadaki surlar üzerinde bulunan ahşap yapılarla bağlantı­lıydı. Bağlantıları yokolan yapı, za­manla farklı amaçlarla kullanılmış; ara katları çökmüş ve terkedilmiş­ken projeler hazırlanmış ve İBB ta­rafından restore edilmeye başlan­mıştır. Neredeyse 1.300 yaşındaki Bizans kulesi ise şahıs malıdır ve satılıktır.

    KADIN ESERLERİ KÜTÜPHANESİ VE BİLGİ MERKEZİ

    Türkiye’nin tek kadın arşiv-kütüphanesi

    İki bölümlü taş oda, Haliç kıyı­sındaki sanayi tesisleri yıkılır­ken kültür varlığı olarak koruma altına alınmıştır. Çevresindeki yapılar yıkıldığı için, Haliç kıyı­sındaki uçsuz bucaksız parkın içinde kalmıştır. 1988’de resto­re edilen yapı, bugün İBB ve Ka­dın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı tarafından kulla­nılmaktadır. Vakıf 1990’da ku­rulmuştu. İçinde 48 ayrı koleksi­yondan, 14 binin üzerinde kitap, 469 süreli yayın, 8.000’den fazla efemera koleksiyonu korunuyor. Türkiye’nin kadın merkezli ilk ve tek arşiv-kütüphanesi olan bu ya­pıda özellikle “Kadın Yazarlar” ve “Kadın Sanatçılar” başlıklı kolek­siyonlar önemlidir.

    HALİÇ TAŞODALAR

    Restorasyon öncesi görülemiyordu

    Haliç sahilinde parklar arasında kalan iki taş oda, bağlantılı bir yapının parçası olmalıdır. İki kat­lı yapıların etrafındaki ahşap birim­ler yokolunca bazı betonarme binalar arasında kalmış; 1980’lerde modern ekler yıkılınca da park içinde bağım­sız birimler haline gelmiştir. Yapının ikinci katlarına bitişiğindeki ahşap binalardan girildiği için alttan bağ­lantı yolu yoktur. Bugün ikinci katta­ki kapılara eski görünümlü modern merdivenlerle ulaşılmaktadır. Taş odalar Haliç kıyısındaki tarihî yol hattı olan Abdülezelpaşa Caddesi’ne bitişiktir. Bu caddenin kent tarafında ise İmparator Theophilos Kulesi var­dır. Taş odalar son kullanıcısının on­lara verdiği isimle “Camhane” olarak da tanınmaktadır. Bu son kullanım sırasında, çok az ziyaret edilebilen yapıların etrafındaki geniş park alanı modern çitlerle kapatılarak taş odala­rın görünmesi bile engellenmişti. Son günlerde bu taş oda da İBB tarafından restorasyona alınmıştır.

    DİMİTRİ KANTEMİR EVİ

    Asi Boğdan Beyi’nin eski sarayıydı

    Fener’deki taş odala­rın en çarpıcısı Ku­düs Patrikhanesi’nin üstünde, Eflak Sara­yı yakınlarında teraslar üzerine yerleşen yapı­lardır. Bunların meş­hur Boğdan Beyi Dimitri Kantemir’in (1673-1723) sarayının kalıntıları ol­duğu kabul edilir. Kan­temir 1687’de İstanbul’a gelir; 1710 dolaylarına kadar İstanbul’da ka­lır. Ülkesine bey olarak döndüğünde isyan eder ve uzun olaylar sonun­da Rusya’ya kaçar. İs­tanbul’daki evi, Boğdan beylerince kullanılmaya devam eder. Yine ahşap yapılarla çevrelenen taş odalardan oluşan bu yapı da asıl ahşap birimlerin yokolmasıyla inşa edildi­ği konsepti kaybetmiştir. Merdivenlerle ulaşılan bu odaların sonunda bir birim, kütüphane olarak düzenlenmiştir. Bugün yapı kalıntılarının bir kısmı kafe ve Fatih Be­lediyesi’ne ait bir müze olarak kullanılıyor.

    TUR-U SİNA MANASTIRI METHOKİONU

    İstanbul’un en görkemlisi, bugün harap

    Burası Fener semtinde, hatta genel olarak İs­tanbul’da günümüze ulaşan en görkemli taş odadır. Mı­sır’da Sina yarımadasında bulunan Azize Katherina Manastırı’nın İstanbul tem­silciliğinin büyük bir kilise, ayazma, kütüphane ve met­hokion/misafirhaneden olu­şan bu yapıları, bugün çok harap haldedir. Misafirha­ne dev bir taş odadır. İçeri­si çok zengin, taş, sutuk ve kalem işleriyle bezenmiş­tir. Altta mahzenler üzerin­de yükselen ana salon, bü­yük bir yaşmakla taçlanmış ocağı ile dikkati çeker. Sa­lon adeta bir saray mekanı­dır. Vakıflar Genel Müdür­lüğü’nün korumasında olan yapı, bugün maalesef çok kötü durumdadır.

  • Rothschild’leri örnek aldı çocuklarıyla kendi işini açtı

    Sabancı ailesinin ikinci kuşak temsilcisi Şevket Sabancı, Esas Holding ve Pegasus Havayolları ile yeni bir grup kurarak perakende, gayrimenkul, eğlence ve sağlık sektörlerinde büyük bir başarı göstermişti.

    Türkiye’nin en büyük holdinglerinden Sa­bancı Holding’in ikin­ci kuşak temsilcisi ve Esas Holding’in kurucusu Şev­ket Sabancı, 22 Temmuz’da 85 yaşında hayatını kaybetti. Babaları Hacı Ömer Sabancı holdingin temellerini atmış; ikinci kuşağın temsilcileri Sakıp Sabancı, Hacı Saban­cı, Erol Sabancı ve Özdemir Sabancı elele vererek işleri adım adım büyütmüştü.

    Şevket Sabancı’nın Saban­cı Holding’den ayrılma hika­yesi oldukça ilginçti. Şevket Bey, aile şirketlerinin ikin­ci kuşaktan sonra sıkıntı ya­şaması üzerine kafa yormuş; bunu çözmek için yakın tari­hin en büyük servetlerinden birinin sahibi olan ve Avru­pa’da bankacılık sektöründe öne çıkan Rothschild ailesi­nin geçmişindeki parçalan­mayı yakından incelemişti. Bu araştırmaların sonunda Sabancı Holding’te üçün­cü kuşak temsilcilerini, önce her kardeşin birer çocuğu ol­mak üzere 5’e, sonra 2-3’e, en nihayetinde de sıfıra indir­meyi teklif etmişti. Önerisi­nin kabul görmemesi üzeri­ne ise farklı bir adım atarak 2000’de, uzun yıllar yöne­tim kurulu başkan vekilliğini yaptığı Sabancı Holding’den ortaklığını devam ettirmek kaydıyla hisselerini satarak ayrılmış; Esas Holding böyle kurulmuştu. Temellerini kı­zı Emine Sabancı Kamışlı ve oğlu Ali Sabancı ile birlikte attıkları Esas Holding, 10 yıl­da birçok sektörün liderleri arasına girmişti; Pegasus Ha­vayolları üzerinden havacılık, ayrıca gıda, perakende, gayri­menkul, eğlence ve sağlık sek­törlerinde faaliyet gösteriyor­du. Şevket Sabancı, holdingin yönetim kurulu başkanlığını geçen yıl oğlu Ali Sabancı’ya devretmişti.

  • İnsan kalabilmek için insanı güldürdü, düşündürdü

    90’lardan bu yana hem sahnede ve ekranda oyuncu olarak çalıştı hem de sahne arkasında kalemiyle siyasete dokunarak mizah yaptı. Ancak son dönemde onu kitlelerle buluşturan, evinde cep telefonuyla çektiği videolar olmuştu. “Baskının olduğu yerde mizah çoğalır” diyen sanatçıyı çok genç yaşta kaybettik.

    Son dönemde sosyal med­yada paylaştığı siyasi hi­civ skeçleriyle hatırı sayı­lır bir izleyici kitlesine ulaşan, özellikle politikacıların taklit­leriyle tanınan oyuncu Turgay Yıldız, 56 yaşında kalp spazmı geçirdikten sonra tedavi gör­düğü yoğun bakım servisinde hayatını kaybetti. Yıldız, “Bas­kının olduğu yerde mizah çoğa­lır” diyerek çekmeye başladığı videolardaki cesaretiyle övgü topluyordu. Ancak o, kendisini cesur bir insan olarak tanım­lamıyordu. Ölümünden önce verdiği son röportajlardan bi­rinde “Ben onurumu koruma­ya çalışıyorum” demişti. “Bir haksızlık ya da yanlışlık varsa, bunu görüp sessiz kalmak ağı­rıma gidiyor. Konuştuğum için cesur gibi görünüyorum. Oysa tek yaptığım bir insan olarak onurumu korumak”. Yıldız, “15 milyon takipçisi olan arkadaş­lar siyasi bir cümle kuramıyor­lar” diyerek mizahın ve sanatın halkın sorunlarına dokunma­sı gerektiğini de vurguluyordu. Son dönemde çektiği videoların dışında da bu anlayışı sürdürmüştü.

    Son stand-up gösterisi, “Ül­keyi 7 Cüceler”, Türkiye ve dün­ya gündemini yorumlayan bir siyasi hicivdi. 90’lı yıllardan be­ri, sahnede ve kamera önünde olduğu kadar perde arkasında kalemiyle de siyasete dokun­du, dokundurdu Turgay Yıldız. Hem yetişkinlere hem de ço­cuklara yönelik yazdığı oyun­larla Hasan Tahsin ve Cengiz Polatkan ödülleri başta olmak üzere pek çok ödül almıştı. 1965 doğumlu sanatçı, 1987’de Ankara Üniversitesi Dil ve Ta­rih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro bölümünden mezun oldu. TRT Ankara Televizyonu’nda metin yazarlığı, oyunculuk, program sunuculuğu yaptı; pek çok tele­vizyon programı, dizi ve sinema filminde rol aldı. 1993’te Anka­ra’da Ali Okyar, Hüseyin Gazi İnce ve Aynur Aksoy ile beraber kurduğu “Sanatolia”, diğer adıy­la “Ankara Komedi Sahnesi”ni “Annemin çeyrek altınıyla ku­ruldu” diye anlatıyordu.

    Oyuncu ve yazar Turgay
    Yıldız, “Konuştuğum için
    cesur gibi görünüyorum.
    Oysa tek yaptığım bir insan
    olarak onurumu korumak”
    demişti.

    “Onlarca ödül de aldık, mah­kemelere de çıktık. Övgü de işittik küfür de ama yılmadık” diyen oyuncu, hikayesinin son perdesini kendi ağzından “Ame­rika gidiş, Avcılar Belediyesi’n­de 6 sene oyuncu yetiştirme, İstanbul’u terkediş, pandemi günleri… Elbette tüm bu hayhu­yun içerisinde telefonun kame­rasıyla çektiğim yüzlerce politik skeç ve bunların sosyal med­ya üzerinden estirdiği rüzgar… Eksik-gedik hikayemiz bu” diye özetliyordu.

    “Ben Demirel’i tanıdım, Türkeş’i tanıdım, Mesut Yıl­maz’ı tanıdım. Tüm rahmetli­leri tanırım. Ne ben ne başkası bu dünyada kalacağız. O yüzden kötülük etmeyin” diyerek de son noktayı koymuştu.

  • Gazeteciler için Kara Temmuz: 3 ülke, 3 cinayet ve saldırılar…

    Temmuz’da Gürcistan, Hollanda ve Afganistan’da üç meslektaşımızı kaybettik. Alexander Lachkarava LGBT karşıtı bir gösteride, Peter de Vries mafya üzerine bir program sonrasında ve Danish Siddiqui, Afganistan-Pakistan sınırında öldürüldü. Ülkemizde de bazı güvenlik güçleri gazetecileri hedef alarak darp etti.

    Önce 11 Temmuz’da Gür­cistan’da düzenlenen LGBT karşıtı bir gös­teride görev yapan kameraman Alexander Lachkarava, aşırı sağ­cılar tarafından darp edilmesi­nin ardından hayatını kaybet­ti. 50’nin üzerinde gazetecinin saldırıya uğradığı gösterilerin ardından bu kayıp, şiddete kapı açan siyasetçilere karşı öfke­ye neden oldu. Lachkarava’nın ölümünü, 15 Temmuz’da dünya çapında suç örgütlerine yönelik araştırmalarıyla tanınan Hol­landalı gazeteci Peter de Vries’in ölümü izledi. 64 yaşındaki de Vries, 6 Temmuz’da Amster­dam’da bir televizyon progra­mına konuk olduktan sonra eve dönerken başından vuruldu ve yaşam savaşını kaybetti. Sınır Tanımayan Gazeteciler, cinaye­ti “Organize suçun artık medya için büyük bir tehlike oluşturdu­ğu Avrupa’daki bir dizi cinaye­tin sonuncusu” olarak tanımladı. 2017’de Malta’da Daphne Caru­ana Galizia, 2018’de Slovakya’da Jan Kuciak ve bu yılın Nisan ayında Yunanistan’da Giorgos Karaivaz, mafya tarzı cinayet­lere kurban gitmişti. Son olarak bir hafta bile tamamlanmadan 16 Temmuz’da bir acı haber de Afganistan’dan geldi. Reuters’ın Hindistan’daki baş foto muha­biri, Pulitzer ödüllü Danish Sid­diqui, Kandahar’daki çatışmaları haberleştirirken Pakistan sını­rında Taliban pususuna düşen konvoyda hayatını kaybetti.

    Uluslararası Basın Enstitü­sü verilerine göre, son cinayet­lerle birlikte 2021’de öldürülen gazetecilerin sayısı 22’ye ulaştı. Bunların içinde 9 Mart’ta, “ya­yınlarda kullanılan bazı terimle­re kızdığı” gerekçesini öne süren bir dinleyicisi tarafından vuru­larak öldürülen Bursalı radyo programcısı Hazım Özsu da var. Katil, “Artık sesini kısıyorum” diyerek silahını çekmişti.

    Afganistan’da hayatını kaybeden Danish Siddiqui, mafya üzerine araştırmalarıyla tanınan Hollandalı gazeteci Peter de Vries ve Tiflis’te LGBT karşıtı bir gösteride darp edilerek öldürülen Alexander Lachkarava (soldan sağa).

    “Öldürülmese de” öldüresi­ye darp edilen gazetecilerin sa­yısı çok daha yüksek. Geçen ay Taksim’deki Onur Yürüyüşü’nü takip etmek isterken birkaç po­lis memurunun nefes almasını engelleyecek şekilde boğazına bastırarak, ters kelepçeyle gözal­tına aldığı AFP muhabiri Bülent Kılıç ve Almanya’daki evinin bahçesinde bıçaklı ve yumruk­lu saldırıya uğrayan Erk Acarer, yalnızca ses getirenler.

    21 Temmuz’da Kadıköy’deki Suruç anmasında haber yapma­ya çalışırken polisin alanı ter­ketmeleri talimatını verdiği, ar­dından gaz ve plastik mermilerle hedef aldığı gazeteciler ise son örnek oldu. AFP muhabiri Ya­sin Akgül ve EPA fotomuhabiri Erdem Şahin plastik mermilerle vuruldu; Dokuz8Haber’den Fa­toş Erdoğan darp edildi. Çatışma bölgelerinde, protestolarda, maf­yaya ya da hükümetlere karşı eleştirel haberler üzerinde çalı­şırken hayatlarını riske atan tüm gazeteciler adına “Daha fazla gü­venlik, daha fazla özgürlük”…

  • Turgut Kut: Kitaba ve bilgiye adanan bir ömür

    Fatih doğumlu, suriçi İstanbullu Turgut Kut; gerek eğitimi gerekse dil ve kitap bilgisi ile Türk-Osmanlı kültürüne ciddi katkıda bulunmuş müstesna bir aydındı. Başka alfabelerle basılmış Türkçe eserlerden tutun da, Türk yemek kültürü üzerine yaptığı çalışmalar, yazdığı kitap ve makalelere kadar bir dizi konuda çığır açan Kut, son kalem efendilerinden biriydi.

    Seniha Hanım ile Mehmet Asım Kut’un evladı olarak 13 Mart 1936’da Fatih’te doğdu. Dedesi Matbaa-i Amire Başveznedarı Hasan Tahsin Kut Bey’dir. Kendisi doğma büyüme Fatihlidir. Bu yıllara ait anılarını Sema Aslan ile yaptığı söyleşide (Benim Kitaplarım, Otuz İsim Otuz Kütüphane, 2009, Doğan Kitap) anlatır:

    “Çocukluğum, öğrencilik yıl­larım Fatih’teki Millet Kütüp­hanesi’nde geçti benim. Evimle kütüphane arası tam bin iki yüz yetmiş adımdı! Kitaplı bir evde büyüdüm. Ağabeyim rahmet­li Cüneyt Kut, Fatih savcısıydı ve onun evinde de kıyamet ka­dar kitap vardı. Çocuklarında da öyle… Genetik bir şey galiba! Ben Tanzimat kalıntısı büyük­lerimin yanında yetiştiğim için eski harfleri küçük yaşta öğren­dim. Büyükbabam yani beyba­bam Hasan Tahsin Kut, Matba­a-i Âmire’nin baş veznedarıydı. Evimizde ondan kalan bazı ki­taplar da var. Hepsi yazarları ta­rafından beybabama imzalı. Za­ten kitap ilgisi aileden gelir. Ben hâlâ kitapsız bir evde sıkılırım, biliyor musunuz? Bir de basılı kağıda basamam. Öyle öğren­dim beybabamdan. ‘Basılı her şey emek ürünüdür’ derdi.”

    Turgut Kut’un 1996’da Fatma Türe’nin
    yardımlarıyla Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde
    düzenlediği serginin şık ve kapsamlı
    katalogu…

    Turgut Kut, İstanbul’un kal­burüstü okullarında okumuş, Saint-Benoît Fransız Lisesi’ni bitirmiş, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi, kimya bölümün­de öğrenim görmüş, efsane ho­calardan Prof. Sara Akdik’in öğ­rencisi olmuştur. Bir süre Gaze­tecilik Enstitüsü’nde de bulunan Turgut Kut, Tanpınar’ın Edebi­yat Fakültesi’ndeki derslerine iştirak etmiştir. Meydan Larous­se’un Türkiye’de ilk basımı sıra­sında oluşturulan bilimsel eki­bin içinde yeralan Turgut Kut, Adnan Benk, Konur Ertop, Hak­kı Devrim, Vedat Günyol, Raşit Çavaş, Nezihe Aras gibi önemli şahsiyetler ile birlikte çalışmış­tır. Osmanlı basın ve matbaacı­lık tarihi üzerine engin bilgisi ile meşhur bir kitapseverdi.

    Yine bir röportajda, kitap sevgisini ve merakını “aileden gelen bir durum” olarak açıkla­yan Turgut ağabeyin hayatı hak­kında önemli bilgiler buluruz:

    “Benim ilgim evde başladı. Evde kitap gördüm. Abim de bir kitap tutkunudur. Aşağı yukarı 30-35 yıldır sahaflara gidip ge­lirim. Kolej yıllarından başlayıp yabancı kitapları merak etme, sonra çok küçük yaşta eski yazı­yı öğrenmenin sonucu olarak bu ilgi başladı. 1965-68 yıllarından sonra sahaflarda eski yazı kitap­lar azalmaya başladı. Bu da ben­ce Batı’da Türk kültürü araştırmalarının yoğunlaşmasından­dı. Örneğin rahmetli Necati Bey vardı Sahaflar’da her tür kitap meraklısını tatmin eden, iste­diklerini bulan sahaf tipiydi. Ba­tı kütüphaneleri Türk kültürüy­le ilgili araştırmalarını artırınca kitaplar onlara kaymaya başladı. 68’den sonra kitap yavaş yavaş bitmeye başladı. 1969’da yurt­dışına gittim, 79’a kadar dışarda kaldım. Chicago Üniversitesi kitaplığı Ortadoğu bölümünde bibliyograf olarak çalıştım. Bu arada kitap bilgisi artı, bu bilgi sistematize oldu. Eskiden hafı­zama çok güvenirdim. Ama bu­nun gereksiz olduğunu, çağdaş malzemeyle çok daha geniş im­kanlar yaratılacağını öğrendim. Uzun yıllar hep tanımakla, belge toplamakla, kitabın inceliklerini anlamakla geçti. Ama sanıyo­rum belli bir süre sonra ben de bunları bir hale yola sokacağım”.

    Turgut Ağabey, eşi Prof. Gü­nay Kut’un da görev yaptığı Chi­cago Üniversitesi’nde yaklaşık 10 yıl çalışmıştır. Bu yıllarda Hamamlar tarihi müellifi, ar­şivist Şinasi Akbatu ile İstan­bul’un eski eserleri ve özellik­le Osmanlı Şeyhülislamları’nın mezartaşları konusunda teşrik-i mesaide bulunmuş, sıkça mek­tuplaşmıştır.

    Sıbyan Mektepleri, Şeyhü­lislamlar, yemek tarihi, kitabe­ler gibi konularda arşiv oluştu­ran ve çalışmalar yapan Turgut Kut Amerikan üniversitelerinde kütüphanecilerin terfi almala­rı için proje veya makale yazma zorunluluğundan dolayı 1973’te Türk Dili Araştırma Yıllığı-Bel­leten’de önemli bir makale ya­yımlar: “Türkçe Yazma Eserler Katalogları Repertuarı”. Turgut Kut’un hazırladığı 57 sayfalık bu makale, konuyla ilgili ilk ve en önemli kaynak yazılardan bi­ridir.

    Kendi elyazısıyla Üzerinde “Cehele-i cemaat-ı ulemadan sadır olan mücelled iki cilt meşe kütüğü manzurum oldu” yazan elyazısı notu ve kitaplarıyla Turgut Kut.

    1979’da ABD’den dönüşle­rinde Prof. Günay Kut, Boğaziçi Üniversitesi’nde, Turgut Kut ise İstanbul Belediyesi’nde göre­ve başlar. O günleri Turgut Kut başka bir söyleşide şöyle anlatır:

    “26 Mayıs 1979’da İstanbul Belediyesi’ne alındım. Sonra­sında ise Taksim’de Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müze­ler Müdürlüğü’ne bağlı Atatürk Kitaplığı’na gönderildim. 1 Ekim 1979’da beni kütüphane müdü­rü yaptılar. O dönemde beledi­ye başkanımız rahmetli Aytekin Kotil’di. Ancak Atatürk Kitaplı­ğı’nda kalamadım. Askerler gel­dikten sonra (12 Eylül darbe­si) beni önce bugünkü Perşem­be Pazarı’nda Sokollu Mehmet Paşa’nın yanındaki balık haline yolladılar. Bahriyeli bir yüzba­şı ile beraber kaçak midye, isti­ridye ya da haşerât-ı bahriyenin peşinden koşardık” (Turgut Kut, Kitap ve Kütüphane Hatırala­rı, 2019)

    Osmanlı şeyhülislâmları hakkında uzun yıllar süren ça­lışmasını tamamlamış olan Tur­gut Ağabey’in ilgilendiği özel bir alan da Ermeni harfli Türkçe kitaplar, Karamanlıca eserlerdi. Bu alanda da kaynak olacak ma­kaleler yazmış, başka alfabelerle basılmış Türkçe kitaplar konu­sundaki çalışmalara önayak ol­muştur. Türkiye’de sosyal bilim­ler alanında bu konuda çalışma başlatan ilk kişilerden biridir.

    2000’lerin başında Sapan­ca’da oluşturdukları kütüphane/ yazlık evlerinde oturmaya baş­layan Kut ailesinin akademik eserlerinin büyük bölümü bu­raya taşındı. Kitapların toplan­ması, kutulara konulmasını eki­bimle birlikte gerçekleştiren biri olarak, Turgut Ağabey’in suriçi İstanbul’dan belli bir süreliğine de olsa ayrılacak olmasının on­daki hüzün ve teessürünü bizzat müşahede ettim. Turgut Kut, İs­tanbul’a bağlılığını yine Marma­ra Belediyeler Birliği’nde yaptığı konuşmasında şöyle belirtir:

    “Buraya eski bir Fatihli ola­rak geldim. Hayatım boyunca yurtdışında yaptığım çalışma­lar haricinde surdışına, yani Fa­tih’in dışına çıkmış bir insan de­ğilim. Yani eski tabirle ben, nefsi İstanbul’da doğdum ve büyü­düm. Şişli’de veya başka bir yer­de kaldığımı hatırlamıyorum. Fatih’in belki de İstanbul’un, en eskilerinden birisi olduğumu tahmin ediyorum. Kütüphane­lerle ilk tanışmam ise 1950’de rahmetli babamın beni elimden tutarak Millet Kütüphanesi’ne götürmesiyle olmuştur”.

    2006’da yazarımız Emin Nedret İşli’nin de olduğu bir grupla (üstte).

    Son yıllarında daha çok ilgi­lendiği Türk yemek tarihini eş­siz çalışmalarıyla aydınlatmış, bu konunun geçilemez uzman­larından olmuştu. Osmanlı dö­neminde basılı ilk yemek kitabı Melce ü’t-Tabbâhin’in (Aşçıların Sığınağı) ağabeyi Cüneyt Kut tarafından yapılan yayınından (İstanbul, 1997) sonra, yazma­larla karşılaştırmalı ve matbu nüshanın tıpkıbasımını da içe­ren bir yayını eşi Prof. Günay Kut ile birlikte gerçekleştirdi. Eser Türkiye Yazma Eserler Ku­rumu Başkanlığı tarafından ka­liteli bir şekilde basıldı (İstan­bul, 2015).

    Yemek ve gastronomi tarihi üzerine önemli çalışmalar ya­pan Turgut Kut, çok daha ön­ce, 1985’te Açıklamalı Yemek Kitapları Bibliyografyası (Eski Harfli Yazma Eserler)’i yayım­lamıştı. Bu çalışma, eski Türk­çe bütün yemek kitaplarını ih­tiva eden ve açıklamalı muhte­şem bir kaynaktır.

    Literatüre önemli katkı Turgut Kut’un 1973’te yazdığı “Türkçe Yazma Eserler Katalogları Repertuarı” başlıklı makale ve 1985’te yayımladığı Açıklamalı Yemek Kitapları Bibliyografyası (Eski Harfli Yazma Eserler)…

    Turgut Kut aynı zamanda Mutfak Dostları Derneği’nin de kurucu üyelerindendi..Çiya Ya­yınları tarafından çıkarılmakta olan Yemek ve Kültür dergisinin yazarları arasındaydı. 2018’de Turgut Ağabey’in yayıma hazır­ladığı Ayşe Fahriye’nin Ev Ka­dını isimli yemek kitabı, 134 yıl sonra ilk defa günümüz okuyu­cusuna sunmuştu.

    Osmanlı yayın tarihinde ilk dönem (Müteferrika, Üsküdar, Bulak, El-Cevaib gibi matbaa­lar) ve taş baskılardan oluşan değerli bir koleksiyona sahip Turgut Bey’in, İslâm Ansiklope­disi’nde de “Ali Ufki Bey, Bulak Matbaası, Darüttıbâ, Matbaa Hurufâtı, Matbaa-i Ebüzziyâ, Teodor Kasap, Mehmet Raif Yelkenci” hakkında yazdığı sa­haflık ve matbaacılık tarihi açı­sından çok önemli maddeleri bulunmaktadır.

    Baskı Osmanlı kaynakları­nın günümüzdeki gibi antika­laşmadığı, pek çok kimsenin bu eserlerin önemini anlamadığı 1996’da, Sermet Çifter Kütüp­hanesi yöneticisi Fatma Tü­re’nin yardımlarıyla Yapı Kre­di Kültür Merkezi’nde “Yaz­madan Basmaya: Müteferrika, Mühendishane, Üsküdar” ser­gisini hazırlamış, serginin bir de şık ve kapsamlı bir katalo­gunu kaleme almıştır. Türk ya­yın tarihi açısından unutulmuş bir alanı tartışmaya açmış, pek çok akademisyen bu eserden sonra bu konulara ilgi duymuş, eğilmiştir.

    Suriçi İstanbullu olmak­la her zaman iftihar eden, Fatih Fevzipaşa Caddesi’ndeki baba evini son zamanlara kadar koru­yan Turgut Kut ile birlikte uzun yıllar kitap dünyasında bulun­muş, mezarlıklarda dolaşmış, kitap devşirmiş, kitapçılığın in­ce noktalarını öğrenmiş biri ola­rak büyük bir değeri kaybettiği­mizi düşünüyorum. 2 Temmuz 2021’te Sapanca Kuruçeşme Ca­mii’nden sonra Kemer Mezar­lığı’nda toprağa verdiğimiz azîz ağabeyimizin hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

  • Dolandırıcının dilemması: Meşhur Michelangelo ve sahtekarlıktan sanatkarlığa

    Michelangelo’nun patronu Medici ailesinden bir kuntiz, bakıyor bu Michelangelo’nun eli iyi işliyor, “Hacı” diyor, “Gel şöyle güzelinden bir Vaftizci Yahya heykeli yap ama Yunan tarzında olsun. Sonra bunu toprağa gömüp çıkartalım; antika diye Roma’da elimizi öpene 10 bin florine okuturuz”. Bildiğiniz tarihî eser dolandırıcılığının ilk hâli… Michelangelo, bu teklife “Ben fakir ama onurlu bir sanatçıyım!” diye karşı çıkmıyor; oturup sahte heykeli yapıyor. Bunu Roma’da bir kardinale okutuyorlar. Ancak olaylar biraz farklı gelişiyor…

    Geçen ay inceden tarihte organize suçlardan bahsetmiş­tik. Tabii yine sadece aklım­da kaldığı kadarıyla; burada okuduklarınızla “term paper” falan yazarsanız bildiğiniz gi­bi mesuliyet kabul etmiyorum. Hele hele atıfta falan bulunur­sanız zaten sizi Allah kurtar­sın. Şimdi ben kendi payıma organize suçların çoğunu ka­ba bulurum. Organize falan dedikleri, neticede kahveden adam toplayıp kavgaya gitme­nin daha sonuç odaklı hâli; Amerikan danışmanlık şir­ketlerinin raporları doğrultu­sunda re-organize olmuş bir eşek.…….lik silsilesi gibi bir şey. Ha ama ecnebinin “güven numarası” dediği dolandırıcı­lıklar, çoğu kişi gibi benim de ilgimi çeker.

    Sülün Osman’dan yıllar evvel, hafızam beni yanıltmı­yorsa milattan önce 4. yüzyıl sularında, Marsilyalı abileri­miz Zenotemis ve Hegestra­tos, mısır işine girmişler. Za­ten Allah’ın milattan önce­si, enerji türbini işine girecek değiller ya; ya mısır ya şarap ya zeytinyağı işine girecekler. Kafalar rahat. Plana göre bun­lar Sicilya’dan mısırı gemiye yükleyecekler, Atina’ya getirip satacaklar. Tabii gemi yolda batar, korsan gelir falan diye sigorta yaptırmışlar. Bunla­rı sigortalayan da Demon diye biri. Demon diyor ki, bunlar gemiye mısır falan koymamış, yolda da gemiyi batırmaya ça­lışmış, o esnada Hegestratos ölmüş; Zenotemis de gelmiş Demon’dan sigorta parası­nı istemiş. Sıradan bir sigorta dolandırıcılığı yani. Ancak bu abiler tarihteki ilk sigorta do­landırıcıları değil de, kayıtlara geçen ve yakalanan ilk dolan­dırıcılar. Sigorta dolandırıcılı­ğının tarihini muhtemelen yi­ne sigortanın tarihiyle birlikte başlatmak doğru olacaktır.

    İnsanoğlunu galiba diğer memeli ve omurgalılardan ayıran özelliklerinden biri de, önüne bir kural, kaide, anlaş­ma konulduğunda bir açık ve bir istismar yolu bulmaya ça­balaması. Tamam hepimiz öy­le değiliz ama, en azından bir kısmımız bu şekilde davranı­yor ve aslını isterseniz yine bu şekilde davranmaya istidadı olan diğer bir kısmımız da za­ten bu anlaşmaları, kuralla­rı hazırlıyor. Yoksa bunları iyi niyetli Adile Naşit’ler hazır­lasa; ortamda eser miktarda bile Önder Somer olması tüm o anlaşmaları berhava etme­ye yeter de artar bile. Ne gerek varsa?

    Michelangelo, henüz ümit
    vadeden genç bir sanatçı
    olduğu günlerde şeytana
    uyup tarihî eser sahteciliğine
    girmiş; yaptığı “Uyuyan
    Eros” heykelini toprağa
    gömüp antika diye Roma’da
    bir kardinale satmış. 1698’de
    bir yangında kaybolduğu
    düşünülen sahte heykelin
    orijinal bir versiyonu…

    Demek istediğim, üçkâ­ğıtçılığın tür olarak içimize işlemiş olması ve birçok üç­kâğıtçının, üçkâğıda harcadı­ğı zamanı dürüstçe çalışmaya harcasa kimi zaman daha da kazançlı çıkacağı. Ne bileyim, lisede kopya hazırlayan arka­daşlarım kopya hazırlamakla o kadar uğraşacaklarına önle­rindeki kitabı açıp sınav saa­ti gelene kadar okusalar daha başarılı olurlardı. Ha, ben kop­ya hazırlamadığım gibi oturup ders de çalışmadım orası ayrı.

    Bu, kuntizlikle yolunu bul­maya çalışıp kuntizliğe har­cayacağı zamanı kendi işine ayırsa daha başarılı olacak in­sanlar için gösterilebilecek en güzel örnek de herhâlde meş­hur sanatkârımız Michelan­gelo. Evet evet, hani şu Sistin Şapeli’nin tavanını boyayan, Adem’in yaratılışını resme­den ve Ninja kaplumbağaların nunçakulu kahramanına ilham veren abimiz. Şimdi elâlemin yalancısıyım (elâlem dediğim de Michelangelo’nun hayatını yazan Condivi ha); Michelan­gelo’nun patronu Medici aile­sinden bir başka kuntiz (yine Lorenzo ama Lorenzo Pierf­rancesco Medici), bakıyor bu Michelangelo’nun eli iyi işli­yor, “Hacı” diyor, “Gel şöyle güzelinden bir Vaftizci Yahya heykeli yap ama Yunan tarzın­da olsun. Sonra bunu toprağa gömüp çıkartalım; antika diye Roma’da elimizi öpene 10 bin florine okuturuz”. Bildiğiniz tarihî eser dolandırıcılığının ilk hâli. Sonra zamanla “sofis­tike” bir faaliyet oldu bu; şim­dilerde köylüden dandik tarla alıyorlar, sonra tarlanın ora­sına burasına sahte antikalar gömüyorlar. Ertesi gün ekipten başka biri köye gelip “Aha şu tarlada bunu buldum, kim bu tarlanın sahibi?” diyor, köylü de “Vay bana, milyonluk ha­zineyi teptim” demek yerine, gerçek bir köylü olarak gidip adamdan aynı tarlayı iki katı­na geri alıyor, tarihî eserlere konacağı umuduyla. Güzel tez­gah. Yani siz siz olun kendisini “tarihî eser uzmanı” olarak ta­nıtan şahıslara kanıp sattığınız tarlaları geri almayın.

    Ha Michelangelo dedik… Michelangelo, Medici’nin bu teklifine “Ben fakir ama onur­lu bir sanatçıyım!” diye karşı çıkmıyor, oturup sahte heyke­li yapıyor. Bunu Roma’da bir kardinale okutuyorlar. İşin il­ginci, heykeli alan kardinal de gençliğinde Medici’lere yapılan Pazzi komplosunda tutuklan­mış, Medici’lerden yana olduğunu söyleyebileceğimiz biri. Her neyse, kardinal artık her nasılsa heykelin sahte olduğu­nu mu anlıyor, sağdan soldan mı duyuyor, o kadarını hatırla­mıyorum; satışa aracılık yapan adamı dövdürüp parasını geri alıyor, ama aklı da kalıyor hey­kelde. Arayıp buluyor Miche­langelo’yu ve tam bir Hulusi Kentmen’mişçesine “Evladım bak yetenekli çocuksun, böyle şeyler yapmana gerek yok. Se­nin sanatın zaten sana yeter; gel Roma’ya ben sana iş bulu­rum, sigortanı da yaptırırım” diyor ve böylece meşhur Mic­helangelo doğmuş oluyor.

    Düşünün bir; tezgah başa­rılı olsa garibim ölene kadar sahte Yunan heykelleri yapıp yolunu bulacak. Ha Sistin Şa­peli’ni de onun yokluğunda gü­len boyayla boyayacak değiller tabii ama, bizim bildiğimiz gi­bi olmayacak neticede.

  • 700 yıl önce öldü ama, sesi-sözü hep yaşayacak

    Sözünün sadeliği ile Anadolu coğrafyasının ilk öz Türkçe şairi Yunus Emre, ölümünün 700. yılında çeşitli etkinliklerle anılıyor. 1971’de UNESCO’nun Yunus Emre Yılı ilan etmesi nedeniyle Kültür Bakanlığı tarafından hazırlanan plak çalışmasında uzman isimler tercüme etmiş; Ayla Algan seslendirmiş; Ozan Sağdıç tasarımı yapmıştı.

    Yunus Emre’nin doğum tarihi kimi kayıtlarda 1238-40 arası olarak veriliyor. Ölüm tarihinin ise 1320-1328 arası olduğu rivayet edilmekte. Kesin olan tek şey onun bir 13. yüzyıl ozanı oldu­ğu. Genellikle 1240’ta Eskişe­hir’e bağlı Mihallıçık ilçesi­nin Sarıköy’ünde doğduğuna, 1321’de aynı köyde vefat etti­ğine ve kabrinin de yine orada olduğuna inanılmakta. Bu ta­rihler Selçuklu Devleti’nin son günlerine Osmanlı Devleti’nin ise ilk günlerine denk geliyor. Yani Türkiye tarihinin önemli bir değişim çağı. Üstüne üst­lük, Anadolu’yu büyük ölçüde etkileyen Moğol istilası da ay­nı döneme denk gelmekte.

    Yunus Emre, böyle olduk­ça karanlık ve kargaşa dolu Ortaçağ yıllarında, çok sade bir dille “insan-ı kâmil” yani doğru ve olgun insan olmanın erdemini dile getirebilmiş bir derviştir. Deyişleri liriktir, öz­lüdür, eğiticidir. Buna karşın anlaşılmazlık örtüsüyle örtülü de değildir. Sanatın, özellik­le de söz sanatının yüceliğine, özgünlüğüne değer verir. Ta­savvuf edebiyatı bakımından Hacı Bektaş Veli, Taptuk Em­re, Hacı Bayram Veli geleneği­nin bir halkası sayılsa da, her iki dünyaya sağlam ayakla ba­san bir veli olarak halkın gön­lünde farklı bir yer edinmiş­tir. “Bir sözü söylemek gerek, melekler de bilmez ola” deyişi, onun anlayışının anahtarıdır. Derin anlamlar taşıdığı halde, sözünün sadeliği ile kendisini Anadolu coğrafyasının ilk öz Türkçe şairi olarak anmamız yerinde olacaktır.

    Sıkıyönetim günlerinde plak kaydı Yunus Emre plağının çalışmaları, sıkıyönetim zamanına denk gelmiş; stüdyoda çalışmalar uzayınca sabaha kadar orada kapalı kalan müsteşar yardımcısı Mukadder Sezgin çareyi kanepeye uzanmakta bulmuştu.

    Güncel bir habere göre UNESCO Millî Komisyonu 2021’i onun ölümünün 700. yılı kabul edip, “Yunus Em­re Anma ve Kutlama Yılı” ola­rak anılması konusunda genel merkeze teklifte bulunmuş­tu. 30 Ocak 2021 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan bir cum­hurbaşkanlığı genelgesi ile içinde bulunduğumuz yıl “Yu­nus Emre ve Türkçe yılı” ola­rak tescil edilmiş bulunmakta. Görünen o ki, Kültür Bakan­lığı ve Yunus Emre Enstitüsü birtakım etkinlikler organize edecekler.

    Enstitü başkanı Prof. Dr. Şeref Ateş de Anadolu Ajan­sı’na verdiği bir mülakatta, “Yunus Emre’nin sözlerini dünyanın farklı noktalarında­ki insanlarla buluşturmak ve onun ‘insanlığın özü itibarıyla bir olduğunu’ anlatan felsefe­sini anlatmak için kültürel et­kinlikler düzenlemeye devam edeceklerini belirtmiş; “ensti­tü olarak 2021’de bütün dün­yaya sadece Yunus’u götürme­yeceğiz, oralarda da Yunus’un çağdaşı, Yunus’un benzeri olan insanlarla birlikte bu yılı kut­layacağız ve onun görüşlerini yeniden gündeme getireceğiz” demişti. Ayrıca salgın hastalık yüzünden düzenledikleri et­kinlikleri dijital platforma ta­şıdıklarını da ifade etmişti.

    ★★★

    Yıllar önce, yine UNES­CO şemsiyesi altında “Yunus Emre Anma ve Tanıtım Yılı” etkinlikleri düzenlenmişti. Bu etkinlik kararı, 1971 yılında Yu­nus Emre’nin ölümünün 650. yılında alınmıştı. 1972 yılın­da da devam eden o etkinlikle­rin bir safhasına ben de bizzat hem tanık olmuş hem de görev almıştım.

    UNESCO’nun kararı kesin­leşince, yurtiçi kutlamaların organizasyonu için devletin il­gili birimlerinde rutin çalış­malar başlamıştı. Türkiye’de Kültür Bakanlığı yeni kurul­muştu; örgütlenmesi tamam­lanamadığı için elinde fazla bir olanak yoktu. Yurtdışı tanıtım işlerinin Turizm Bakanlığı’nın görev çerçevesi içinde olma­sı gerekiyordu. O sıralarda ba­kanlık müsteşarı Münci Giz, müsteşar yardımcısı ise Mu­kadder Sezgin idi. Mukadder Bey’in ilk düşündüğü etkinlik, ünlü bestecimiz Ahmet Adnan Saygun’nun kendisi kadar ün­lü Yunus Emre Oratoryosu’nun plak haline getirilmesi ve dün­yaya dağıtılması idi. Ancak Adnan Bey, böyle bir vesile ile hatırlanmaktan çok memnun olduğunu, ancak o eserin telif haklarının Almanya’daki bir yayıncı kuruluşuna satıldığını, onlardan izin almanın zorluğu dolayısıyla pek umutlu olmadı­ğını beyan etmişti.

    Anadolu ozanı, Batı’yla buluşuyor Kapağında Ozan Sağdıç’ın Tuzgölü civarında çektiği bir hasat dönüşü fotoğrafının kullanıldığı plağı (altta), Ayla Algan seslendirmişti (üstte).

    Bu durumda yapılacak iş, yeni bir prodüksiyona gitmekti. Acaba Yunus Emre’nin şiirle­rinden uygun ölçüde seçki ya­pılsa; bunların İngilizce, Fran­sızca ve Almanca gibi dünyaca yaygın dillere yapılmış çeviri­leri, yine Yunus Emre’nin aşık tarzı söyleyişine benzer bir bi­çimde, bir saz eşliğinde, popü­ler bir ses sanatçısına söyleti­lebilir miydi?

    O günlerde Ajda Pekkan pek gözde bir isimdi. O veya ona benzer bir başkası bu işin üstesinden gelebilir miydi? Tabii bu noktada, işi erbabı­na sormak gerekiyordu. Anka­ra Radyosu müzik yayınların­da prodüktör olmakla birlik­te, popüler müzik dünyamızda hemen herkesi çok iyi tanıyan, birkaç organizasyona da imza atmış olan Erkan Özerman’a danışmakta yarar vardı. Mu­kadder Bey’in bu sorusunu, Özerman 1 gün bile geçmeden yanıtladı. Bunu yapabilecek isim Ayla Algan’dı. Kanımca da bu doğru bir seçimdi.

    Ayla Algan o güne kadar gazino sahnelerinde görülme­mişti. Bertolt Brecht’in kaba­re oyunlarında çok iyi per­formans göstermiş bir tiyat­ro oyuncusuydu. Sözkonusu yabancı dilleri bilir ve düzgün telaffuz ederdi. Peki kendisine bağlama ile kim eşlik edecekti? Halk müziğini kitabını yazacak kadar iyi bilen, beste yapma yeteneğine de sahip, tezenesi kendine özgü bir sanatçı Cemil Demirsipahi bu iş için biçilmiş kaftandı.

    Herkes işinin ehli Sağdıç’ın kayıt stüdyosundaki kumanda odasının camının arkasında fotoğrafladığı Ayla Algan (üstte)… Albüm için halk müziği konusunda zengin bir kültüre sahip Cemil Demirsipahi ortaya çıkan her parçaya uygun ezgiyi buluyordu (altta).

    Kadro böylece belirlendik­ten sonra, hemen faaliyete ge­çilmişti. Parçalar hazırlanacak, olgunlaştığına kanaat getiril­diğinde kayıtları yapılacaktı. Hedef, kısaca LP olarak anılan uzunçalar bir plak üretmek­ti. Bu evrede ben de devreye girmekteydim. Zira bu plağın albümünü hazırlama işi de ba­na düşüyordu. Mazrufun zarfı da içeriğine denk bir değerde olmalıydı. Bu düşünceyle faa­liyeti yakından izlemeliydim. Meşrutiyet Caddesi’ndeki bir apartman dairesinde Turgut Özakman’ın bir kayıt stüdyosu vardı. Çalışmalar orada gerçek­leştiriliyordu.

    İngilizce çeviriler, ilk Kül­tür Bakanımız olup, o günlerde görevini sürdürmekte olan Ta­lat Halman’a aitti. Acilen yapıl­ması gereken Fransızca çeviri­leri, şair Tahsin Saraç ile müs­teşar yardımcısı Mukadder Sezgin ortaklaşa üstlenecekler­di. İkisi de Sorbonne Üniversi­tesi eğitimi görmüş kişiydiler. Çeviri çalışmalarını, daha önce sözü geçen ses kayıt stüdyo­sunda yapmaktaydılar. Ben de canlı yayın gibi onları izlemek­teydim. Ortaya çıkan her çevi­rinin anında uygulaması yapılı­yordu. Aksayan bir yer olursa hemen düzeltiliyordu. Bütün çalışmalar gece-gündüz sürdü­rülmekteydi.

    Çeviriler taze taze stüdyoya giriyor Şair Tahsin Saraç ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mukadder Sezgin seçtikleri şiirleri Fransızcaya tercüme ediyorlar. Ayla Algan da taze taze zihnine yerleştirmeye çalışıyor (üstte); ardından da hemen stüdyoya geçip aksayan bir yer var mı diye çevirinin uygulamasını yapıyor (altta).

    İşin kötü yanı, tam da o sı­rada ülkece bir sıkıyönetim süreci vardı. Belli bir saatten sonra sokağa çıkma yasağı var­dı. Faaliyet uzarsa, orada saba­ha kadar kalmaya mahkumduk. Herkes evine çekilmiş, sokak­larda in-cin top oynarken, ça­lışılan stüdyonun salonundaki ışıklar yanıyor, saz- söz sesle­ri de ister istemez dışarıya bir miktar sızıyormuş. Bir gece komşulardan biri “Bu dairede vur patlasın, çal oynasın alem yapılıyor” diye ihbarda bulun­muş. Polisler baskına gelmiş­lerdi. Onlara alem değil, devlet işi yapıldığı anlatıldı. İkna olup gitmişlerdi.

    İstanbul’da birkaç fir­ma, çok eski bir tarihten beri “taşplak” dediğiniz 78 devir­li gramofon plaklarını basabi­liyordu. O tarihte 45’likler de çoktan basılır duruma gelmiş­ti. Ancak henüz uzunçalar (LP) baskısı yapılamıyordu. Kaydı hazırlanmış plağın baskısı Ma­caristan’da yaptırtılacak, kapak albümü ise Türkiye’de hazırla­nacaktı.

    Kısa zamanda albüm içeriği olan fotoğrafları ve yazıları to­parladım, sayfa düzenini halle­tim. Özellikle kapak için seçti­ğim, akşam vakti güneş batma­ya yakınken Tuzgölü civarında çekmiş olduğum buram buram Anadolu kokan hasat dönüşü fotoğrafı çok beğenilmişti. An­kara’da güven duyduğumuz bir basımevinde baskı işini de ger­çekleştirmiş olduk.