Etiket: Sayı:85

  • Moğollar, Türkler, İslâmiyet

    Çinggis Han’ın torunu Hülegü’nün 1258’de Bağdad’ı zaptedip halifeliği kaldırmasının etkileri, Türk ve İslâm âleminde yüzyıllar süren bir olumsuz algı ve değerlendirmeye yolaçtı. Konunun dinî olduğu kadar ekonomik uygulamalara bağlı tarafları da, bürokrasi-ticaret-vergi uygulamalarındaki farklılıklar da bakışaçılarını şekillendirmiştir.

    Bir fırtına çıkınca, herkes kendi bulunduğu noktadan değerlendirir bu hadiseyi. Çing­gis Han’ın kurduğu devletin Moğol atlarının toynaklarının değdiği yerlere kadar batıya doğru genişlemesi ile bu yeni oluşum artık bir imparator­luk şeklini almıştı. Hatta Çinggis evladı devrinde, 1243 Kösedağ Savaşı ile ucu bize kadar uzanmıştı.

    Moğol seferlerinin yaratığı fırtınalardan nasibini almış diğer bölgelerde “Çinggis Han veya Moğol İmparator­luğu ve Mirası” başlığı altındaki çalışmalar uzun zamandır devam etmektedir. Bu dönemde esen fırtına sadece o zaman dilimi içinde değil, imparatorluğun ortadan kalkmasının üs­tünden yüzyıllar geçtiği zaman bile unutulmamıştır. Çinggis Han’ın torunu Hülegü’nün 1258’de Bağdad’ı zaptedip hali­feliği kaldırmasının etkileri ve bu olayların devrin düşünür­leri tarafından tartışılması; Moğol İmparatorluğu mirasının daha çok İslâmi ve gayri İslâmi yani Konfüçyanist ve Budist bakışaçılarından değerlendirilmesine sebebiyet vermiştir.

    Sözkonusu gelişmeler, İslâm âleminde doğal olarak olumsuz, hatta felaket olarak değerlendirildi. Ancak aradan geçen yüzyıllar sonrasında, özellikle kendi hükümdarlarını Çinggisli geleneğine bağlayan bölgelerin tarihçileri için Çin­ggis Han dönemi efsanevi bir hüviyet kazandı. Türkiye’de ise biz bu döneme Selçuklu, Beylikler ve erken Osmanlı açısın­dan bakmayı tercih etmiş görünüyoruz. Yakın zamana ka­dar Moğol adı ancak olumsuz bir şekilde anılıyordu (Birçok alanda olduğu gibi burada da bir değişiklik sözkonusudur; geçen yıl TÜBA’nın düzenlediği “Cengiz Han ve Mirası” kon­feransı bildirileri bu yeni bakışaçısını yansıtan bir kitap ola­rak yakın bir zamanda ortaya çıkmış olacak).

    İslâmi gelenekler ve Çinggis Han yasası (Moğolca ca­sağ) arasında uyum sağlanamaması, 15. yüzyılda bile de­vam eden çatışmalara sahne oldu. Bunlardan biri de, Türki­ye’de ileri-orta yaşlı neslin aşina olduğu ve “damga pulu”­nun kökeni olan devletin aldığı vergi, o dönemdeki adıyla “tamğa” denilen ticaret vergileriydi. Hz. Muhammed’in kendisinin ve ilk eşi Hatice’nin ticaretle meşgul olmaları, İslâmiyet’in ticaret ve tüccarlar konusundaki bakışaçısı­nı açıklıkla gösterir. İslâmiyet’e göre ticaret erbabı, kazan­cı üzerinden binde 40 zekat verdiği için “tamğa” vergisine karşı çıkmıştır. Bu konudaki uygulamalar da güç ilişkileri içinde yer almıştır; merkez kuvvet­li olduğu zaman “tamğa”nın uygulanmasına özen gösterilmiş, hatta zor kullanılmıştır.

    Geleneksel Konfüçyüsçülük görüşüne göre, dev­letin dayanağı tarım ve köylüler olmuştur. Ticaret erbabına sosyal basamakların en altında yer verilmiş, dış ticaret de devlet kontrolü altında yürütülmüştür. Moğol­lar geldikten sonra durum tersine dönmüştür. Yüzyıllardan beri Çin ile ticaret ilişkisi tesisi etmeye çalışan Orta Asyalı Müslüman tüccarlar, daha devletlerini kurmadıkları yıllarda (1206 öncesi) Çinggis Han’la temasa geçmişlerdi. Daha son­ra da hanedanla ortak ve kendilerine Çince wolutuo (ortağ) denilen (#tarih, sayı: 44) bir ticaret birliğinin parçası olarak devlet ve bürokraside önemli görevler almışlardı. 13. yüzyılın ortalarına kadar da vergiden muaf bir konumda idiler.

    Öte yandan sözkonusu yeni devlet düzeninde askerî ve sivil birimler birbirinden ayrılmış değildi. Osmanlılarda ol­duğu gibi bir paşa vali de olabiliyordu. Bu uygulama o dö­nemde de çok eleştiri almıştır. Kubilay Han yeni bir düzen­lemeye giderek askeri (ehl-i seyf) ve sivili (ehl-i kalem) bir­birinden ayırdı. Ayrıca Çin’de 7-8 yüzyıldan beri bürokrasi “sınav” sistemine dayanıyordu. Halbuki Moğol eliti kendi­lerine ayrılmış % 50 oranındaki bir kotadan yararlanıyor ve gerektiğinde sınav sistemini rafa kaldırıyordu. Bu türlü “ka­yırma işleri”, idare altındaki Çin ahalisi tarafında olumsuz karşılanıyordu; Orta Asya’da ise böyle bir sınav sistemi ol­madığı için, “kayırma” doğal sayılıyordu.

    Diğer bir mesele de Çin kültürü açısından nefretle karşı­lanan yenge veya üvey anne ile evlenme (levirat) uygulaması idi. Sadece Moğol değil İçasya kültürüne ait bu uygulama her ne kadar şeriata uymuyorsa da, Orta ve Batı Asya’da yenge ile evlenme günümüze kadar devam etmiştir.

    Görülüyor ki Çinggis Han veya Moğol İmparatorluğu mi­rası her yerde aynı olmadığı gibi yerel şartlara göre şekille­niyordu. Başka konularda olduğu gibi burada da topyekûn genelleme yapmak yanıltıcıdır. Modeller kumaşa ve giyene göre şekil alır.

  • Istakoz: Kibar sofraların şatafatlı alamet-i farikası

    Kendine has tuhaf özelliklere sahip bir deniz kabuklusu olan ıstakoz, sofralara getirdiği nefasetle deniz biyolojisi kadar gastronominin de hep ilgi alanında kaldı. Yunanca “astakos” olan adı, Latincede astacus’a, güzel Türkçemizde ise ıstakoza dönüşen bu leziz deniz canlısı, tarih boyunca züğürt mutfaklara istisnalar hariç hiç uğramadı. Pişirildiğinde büründüğü parlak kırmızı renk nedeniyle Fransız yazar ve gastronom Montselet tarafından “denizlerin kardinali” ismiyle anıldı.

    Bir canlı düşünün; sanki doğa uzun zaman ön­ce elinin tersi ile esaslı bir sille indirmiş; beyni boğa­zında, sinir sistemi karnında, dişleri midesinde, böbrekleri de kafasında. Bacakları ile duyuyor; ayakları ile tat alıyor; antenleri koku almaya yarıyor; iletişim kurarken gözlerinin altından idrar fışkırtıyor; is­keletin tamamı dışarda, etler içeride. Ancak doğa bir arma­ğan da vermiş ıstakoza. Bede­nini sürekli yenileyebiliyor ve 100 yaşına kadar yaşayabili­yor. Üstelik yaşlandıkça üreme kabiliyeti iyice artıyor. Yakala­nıp bir tabakta ortaya gelmez­se tabii.

    Çok çok farklıyız ama bi­zim de ıstakozlara benzer bir-iki tarafımız var. İki kıs­kacından ağırlıklı olarak biri­ni kullanır; bir ıstakoz solak olabilir yani! Küçük kıskacı ile yakalar, büyüğü ile avını par­çalar. Dişileri ise üremeye ha­zırsa, kabuğunu attığı anı bek­ler feromon salmak için. Yani bildiğiniz, soyunur. Istakoz­lar lop et gördü mü gözyaşı­na bakmadan kendi türünü de afiyetle yer ama, konu üreme olunca feromonlar erkek ısta­kozun farklı tür iştahını ayak­landırıyor demek ki.

    Üremeye epey erken başla­yan ıstakoz bu konuda aslında başarılı bir türdür; ancak on­ların üreme hızı bizim iştahı­mızın hızına yetişemiyor bir türlü. 1850’lerden beri korun­maları ve çiftliklerde yetişti­rilmeleri için denemeler yapıl­mış ama kapalı alanda birbir­lerini yedikleri için başarısız olunmuş. Canlı satılan ısta­kozların kıskaçlarının bant­lanmış olması müşteriyi koru­maktan çok ıstakozu ıstakoz­dan korumak için. Alın işte; bir benzer yanımız daha çıktı.

    Odisseus ıstakoz avında


    Tunus’taki Bardo Ulusal
    Müzesi’nde bulunan bu 3. yüzyıl mozaiğinde, Odisseus, Siren adalarında
    ıstakoz avındayken görülüyor.

    İlk çağlardan bu yana ka­buklu deniz ürünleri, kıyılarda yaşayan insanın temel besin kaynaklarından olmuş. Antik Yunan ve Roma’da ıstakozun sevilen bir yiyecek olduğunu biliyoruz. İki ana türden biri olan Avrupa ıstakozu homa­rus gammarus, menekşe ma­visi ya da yeşilimsi güzel rengi ile Amerikalı kuzeni homarus americanus’tan ayırt edilir. Eskiden Marmara’da bolca bu­lunan da bu türden. Tadı çok daha yumuşaktır, eti daha diri­dir. Bu nedenle en fazla yaka­landığı yerler olan Atlantik’in kuzeydoğusu, Norveç, Azor adaları ve Tunus dolaylarında, Amerikalı kuzeninden çok ön­ce türün devamlılığı tehlikeye girmiştir. Eskiden her yerde bulunurmuş aslında. Pişince iki tür de kıpkırmızı olur. Bu parlak kırmızı renk nedeniy­le Fransız yazar ve gastronom Montselet, ıstakoza “denizle­rin kardinali” adını takmış. Bu deniz kabuklusunun Yunanca adı olan “astakos”, Latincede astacus olmuş. Biz de bura­dan hareketle ıstakoz demişiz. Bizim buralarda İzmit Körfe­zi’nde Astacus isimli, Delos Birliği’ne üye, Megaralılar ta­rafından kurulmuş bir şehir olduğunu söylemeden geçme­yelim. Poseidon ile peri kızı Olbia’nın oğlu Astacus tarafın­dan kurulduğu rivayet edilmiş. Mitoloji gerçeklerden besle­nir; günümüzde sanayinin öl­dürdüğü bu körfeze “Istakoz Körfezi” denirmiş.

    Antik çağda da ıstakozun lüks bir yiyecek olduğunu bili­yoruz. Günümüze ulaşan tarif­lerin başında Apicius’unkiler gelir. 1-4. yüzyıllar arasında yazılmış bu tariflerde ızgara ıstakoza, kimyon soslu veya karabiber, kavrulmuş un, bal sirkesi, etsuyu ve zeytinyağlı haşlamasına; ayrıca şaraplı ıs­takoz tarifine rastlarız.

    O zamanlar fakir doyururdu ABD’nin ıstakoz merkezi Maine’de 19. yüzyılın ortalarında ıstakoz tuzakları yaygınlaşmıştı. New England bölgesindeki ıstakoz bolluğu, bu kıymetli kabukluların mahkumlar, çıraklar, köleler ve çocuklar tarafından bol bol tüketilmesine olmuştu.

    Istakozu bilen ve seven Ro­malılar 43 yılında İngiltere’yi istila ettiklerinde, bol bulunan yengeç, kerevit ve ıstakozla­rı görmekten mutlu olmuşlar. Deniz kenarı ve yakın yerle­şimlerde, kabukluların bir­çok türü bol bol tüketiliyordu. Ülkenin içerilerine bozulma­dan taşınamadıkları için, kıyı bölgelerinin tadını çıkarttığı yiyeceklerdi bunlar. Istakoz ve yengeçler haşlanıp, sirke ile soğuk yeniyordu. 18. yüzyılda iştahı ile ünlü kraliçe Victo­ria döneminde değişik sos­larla sunuluyor olsalar da, en yaygın yöntem haşlanıp soğuk olarak tüketilmeleriydi. Tuz­lu suda haşlandıktan sonra ya hemen yeniyor ya da çok bol avlanmışsa 2-3 ay kadar süre ile salamura suyuna batırılmış bezlere sarılıp kuma gömüle­rek saklanabiliyordu.

    Istakoz hiç de öyle “fakir yemeği” olmadı. Ünlü İngiliz “salon erkeği” Samuel Pepys (ki günlükleri yemek tarihçi­leri için önemli bir kaynak­tır) 1663’te verdiği kibar bir yemekte birçok şeyin yanısıra 4 adet de ıstakoz sunmuş ko­nuklarına. Kibar sofralarında kabuğu kırıp, içinden eti çı­kartıp döke-saça yeme zorluğu nedeniyle; ıstakoz pişiriliyor, etler şekle sokulup yeniden kabuğa yerleştiriliyor ve sofra­ya geliyordu.

    Alman ressam Albrecht Dürer’in 1495’te çizdiği “Bir Istakoz” adlı resmi… Berlin Eyalet Müzesi’nde.

    Amerika’daki durum ise ayrı hikaye. Yeni yerleşimciler New England’a ulaştıkların­da ıstakoz öyle boldu ki yerli halk balık yemi olarak ıstakoz eti kullanıyor, fırtına sonrası kıyıya vuran yüzlercesini güb­re niyetine tarlalarına dökü­yordu. Bu bolluk, ilk Avrupa­lı yerleşimcilerin memlekete gönderdikleri mektuplarda, güncelerde anlatılır. 1622’de Vali William Bradford yeni gelen yerleşimcilere sunabil­diği tek yiyecek “maalesef” ıs­takoz ve bir bardak içme suyu olduğu için özür dilemiş! 20 kiloluk, kocaman ıstakozların sıradan sayıldığı zamanlar­mış. Yerleşimlerinin ilk yılla­rında başka şey bulamayınca sürekli ıstakoza fit olmaları ve kıyıda çürüyen ıstakozların kokusu iştahlarını kaçırmıştır tabii. Bu yüzden zamanla ısta­koz, ancak yoksul ve işsizlerin mecburen yediği bir yiyecek olarak damgalanmış. Ülkenin içerilerinde yaşayanların bun­dan haberi yoktu tabii. Çok daha sonra konserve ıstakoz ile tanışınca tadına doyama­mışlar.

    İlk tesisler ABD’nin ku­zeybatı ucunda, Maine’de 1840’larda kurulmuş ve 10 yıl içinde “Maine ıstakozu” dünyanın çeşitli yerlerine gönderilmeye başlamış. İlki New York’ta, büyük şehirler­de “ıstakoz sarayları” açılmış. 1885’te ıstakoz sanayii yılda 60 bin ton ıstakoz eti üre­tirken çok değil 30 yıl sonra üretim 16 bin tona düşmüş. 1840’larda başlayan konserve ıstakoz üretimi içsavaş son­rası iyice hızlanmış. 1880’de Maine’de 23 konserve fabrika­sı sayılıyor. Ancak bu fabrika­ların yaşamları uzun sürmedi. İçinde serin deniz suyunu do­landıran livarı ile “smack” de­nen tekneler, zaten 1830’lar­dan beri Boston ve New York’a canlı ıstakoz taşıyorlardı. De­miryolları yaygınlaşınca buz ve deniz yosununa sararak ül­kenin daha da içlerine canlı ıstakoz ulaştırılmaya başlan­dı. Esaslı şekilde yaygınlaşma­sı ise 1950’lerde, havayolunun taşımacılıkta kullanımı ile ol­du ve ıstakoz lüks lokanta mö­nülerinde yer almaya başladı.

    Ahtapotun leziz öğle yemeği


    Pompei’deki Faun
    Evi’nde bulunan bu Roma
    mozaiğinde (MS 79 civarı)
    bir ahtapotun ıstakoz
    ziyafeti görülüyor.

    Istakozun canlı pişirilme­sinin nedeni, ölür ölmez be­denlerindeki mikroorganiz­maların hızla yayılarak etin tadını bozmaya başlamasıy­dı. Ancak hayvancağızın canlı pişirilince tadının bambaşka olacağının farkına ancak çok sonraları varılmıştı ve o zama­na dek herkes ölmüş-öldürül­müş ıstakoz yemişti.

    Bugün küresel iklim de­ğişikliği ılık suları seven ıs­takozların lehine gibi görün­se de, değişken iklim koşul­ları, fazla avlanma ve kirlilik, üreme ve büyüme döngülerini fazlasıyla etkiliyor. Geçmişin kıyılara vurup 60 santimlik duvar gibi yığınlar oluşturan, 20-30 kiloya ve insan boyuna ulaşabilen ıstakozları bitti ar­tık. 1960’ların başında Fransa ve Brezilya arasında ciddi ge­rilim yaratan “Istakoz Savaşı”, bakalım bir daha yaşanır mı?

    Acı ve hazzın kesişiminde


    Ünlü ressam Salvador Dali,
    1939’da New York Fuarı için
    çıplak modellere taze deniz
    mahsullerinden yapılmış
    kostümler giydirmişti.
    Yemek ve cinsellik
    arasındaki ilişkiyi sıklıkla
    kullanan ressam, ıstakozları
    özellikle acı ve hazzın
    kesişiminde bir sembol
    olarak kullanıyordu.

    Bize gelince… Biz Marma­ra’nın ıstakozlarını, pavurya­larını çoktan bitirdik. Astacus Körfezi binlerce yıl geride kal­dı. Istakozun yaşam döngüsü matriksleri üzerinde akade­misyenlerle birlikte çalışan balıkçı reisleri bizim için rüya zaten. Marmara’dan bir ısta­koz çıksa Gérard de Nerval’in yaptığı gibi tasma takarak gez­meye götürebiliriz. Şaşırana da onun cevabını yapıştırabi­liriz “Istakoz neden köpek, ke­di, ceylan, aslan veya başka bir hayvandan daha komik olsun ki? Istakozlara yakınlık his­sediyorum; yumuşak başlı ve ciddi hayvanlar, denizin sırla­rını biliyorlar ve üstelik havla­mıyorlar da”.

    Su dışında uygun koşul­larda en fazla iki gün dayanır bu hayvancıklar. Son bir şey: “Istakozların sinirleri yok, acı çekmez” diyenlere “ıstako­za sordun mu?” diyorum. Bir gün olur da canlı bir ıstakozu kaynar suya başaşağı daldırıp pişirmeye yüreğiniz el verirse, zavallıyı önceden iki saat buz­luğa koyarak uyuşturup, daha az acı çekerek ölmesini sağ­layabilirmişsiniz. Biz ıstakoz yemezsek ölmeyiz ama yersek ıstakozlar ölür. Kesin bilgidir; yayalım.

    Bu dev ıstakozlar artık tarih oldu.

  • Eğer hanedan mensubuysa düşman da olsa dokunma!

    Aralarında 214 yıl fark olan iki önemli dönem, Anadolu’daki siyasi iktidarların aile-kan bağına verdikleri önemi gösterir. Gerek 2. Kılıçarslan gerekse Yıldırım Bayezid sonrası devirde hanedan mensupları arasındaki acımasız mücadeleler, yenilen tarafların itibarsızlaşmasına veya sürülmesine yolaçmış; ancak yenik düşenlerin canına-malına kastedenler de en ağır şekilde cezalandırılmıştı.

    Anadolu Selçuklu döne­minde 2. Kılıçarslan hakimiyetindeki ülkede 1188’den itibaren yaşanan ka­rışıklıklar; Osmanlı dönemin­de Yıldırım Bayezid devrinde Ankara Savaşı (1402) yenilgi­si sonrası yaşananlar ve Fet­ret Devri’yle kimi benzerlikler gösterir.

    Genel itibarıyla Fetret Dev­ri, iyi-kötü tarih eğitimi almış herkesin az-çok malumudur. Yıldırım Bayezid’in 1402’de Ankara Savaşı’nda Timur kar­şısında yenilgiye uğraması ve ardından gelen intiharı sonra­sında, Osmanlı ülkesi Süley­man, İsa, Musa ve Mehmed isimlerindeki 4 şehzade ara­sında bir içsavaşa sahne olmuş; sonraları bu mücadeleye Ti­mur tarafından savaş sonrasın­da esir edilen Şehzade Musta­fa da katılmıştı. Bu mücadele sırasında, Bayezid’in en büyük oğlu Süleyman Çelebi karde­şi Musa Çelebi’den kaçarken köylüler tarafından öldürülmüş ve Musa Çelebi bu duruma çok sert tepki göstermişti. Benzeri bir hadise bundan yaklaşık 200 yıl kadar önce Türkiye Selçuk­luları’nda meydana gelmiş ve o zaman da Rükneddin Süley­manşah, kardeşi Gıyaseddin Keyhüsrev’e saldıran köylülere benzeri bir tutum takınmıştı. Şimdi kronolojik olarak evvela Selçuklu dönemindeki geliş­meye ve akabinde de Osmanlı Devleti’ndeki benzeri duruma bakalım.

    Türkiye Selçukluları’nın 7. hükümdarı olan 2. Rükneddin Süleymanşah, büyük dedesi ve bu devletin kurucusu olan Ku­talmışoğlu Süleymanşah’la ay­nı adı taşır. Sultan 2. Kılıçars­lan’ın 11 oğlundan biridir. Bazı kaynaklara göre en büyük, bazı kaynaklara göreyse ikinci oğlu­dur. Sultan 2. Kılıçarslan da ba­zı açılardan Yıldırım Bayezid’e benzer. Onun zamanında Tür­kiye Selçukluları, Anadolu’daki siyasi üstünlüğü açık biçimde ele geçirmiş; Ortadoğu’nun en önemli askerî güçlerinden biri haline gelmişti.

    Kılıçarslan, sınırlarını Fı­rat’a kadar genişletir. Devrin İs­lâm dünyasının en kudretli hü­kümdarları olarak kabul gören Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyûbi ile rekabetten çekinmez, hatta iki hükümdarla savaşın eşiğinden döner. 1176’da Bizans hükümdarı Manuel Komne­nos’a karşı kazandığı Miryoke­falon Savaşı, Anadolu’daki Türk egemenliğinin geleceğini şekil­lendiren en önemli mücadele­lerden biri olarak kabul edilir. Bu savaşı kazanması, Doğu Ro­ma ya da yaygın adıyla Bizans imparatorlarının Batı Hıristi­yan dünyasındaki prestijine de büyük zarar verir. O vakte kadar Kutsal Roma-Germen hüküm­darları ile “imparator” unvanı­nın kullanımı konusunda reka­bet halinde olan Bizans hüküm­darları bu olay sonrasında arka plana düşer.

    Çelebi Mehmet (solda) ve Yıldırım Bayezid’in (sağda) portreleri.

    Gelgelelim 1184’e gelindi­ğinde Sultan 2. Kılıçarslan, ta­rihçilerin bugün de anlamak­ta çok zorlandığı bir işe imza atarak topraklarını 11 oğlu ara­sında taksim etme yoluna git­miştir. Buna göre kendisi “ulu sultan” olarak Konya’da hüküm sürecekti. Çocuklarından Kut­beddin Melikşah Sivas ve Ak­saray’ı, Rükneddin Süleyman­şah Tokat’ı, Muhiddin Mesud Ankara’yı, Nureddin Sultanşah Kayseri’yi, Mugiseddin Tuğrul­şah Elbistan’ı, Muizeddin Kay­zerşah Malatya’yı, Gıyaseddin Keyhüsrev Uluborlu’yu, Nas­reddin Berkyarukşah Niksar’ı, Arslanşah Niğde’yi, Sencerşah Ereğli’yi ve Nizameddin Argun­şah Amasya’yı babaları adına idare etmekle vazifelendirildi.

    İhtiyar sultan bu paylaşımı belki de çocuklarının birbirine düşmemesi için yapmıştı ama sonuç tam tersi yönde oldu. Özellikle en büyük oğlu Kut­beddin Melikşah, rüchaniyet hakkının da kendisinde oldu­ğu düşüncesiyle babasına kar­şı saldırgan bir tutum takındı. 1188’de babasıyla çatışmaktan dahi çekinmedi. Bazı kaynak­larda oğlunun bu asi tavırları­na çok kızan tecrübeli sultanın onunla işbirliği yapan 4.000 ka­dar Türkmen’i kılıçtan geçirdi­ği yazılıdır. Gelgelelim rüzgar, “ulu sultan” için kısa bir süre sonra tersine esmeye başlaya­caktır. Kendisine destek veren Türkmen gruplarıyla tekrar ba­basının üzerine yürüyen Me­likşah, bu defa Konya’yı ele ge­çirerek babası 2. Kılıçarslan’ı kontrol altına almayı başarır. Kendisini zorla veliaht ilan et­tirmekle kalmayıp yaşlı baba­sını da yanına alarak kardeşleri üzerine sefere çıkar.

    Evvela Malatya hakimi kar­deşi Kayserşah’ın elinden bu şehri alır. Malatya’yı kaybeden Kayserşah, Selahaddin Eyyû­bi’nin yanına sığınacaktır. Kay­serşah’ı gayet iyi karşılayan Selahaddin, onu geleceğin Ey­yûbi sultanı olan kardeşi Me­lik Adil’in bir kızıyla evlendirir. Bu evlilik, Kayserşah açısından akıllıca bir hamledir. Zira Me­lik Adil’in 17 oğlundan bazıla­rı, Anadolu coğrafyasında belli yerlerin idarecisi konumunda idiler. Nitekim Kayserşah, Ey­yûbilerden aldığı destekle bir süre sonra Malatya’yı geri alır.

    Anadolu’nun tapusunu aldı Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan ile Bizans imparatoru 1. Manuil arasındaki Miryokefalon Muharebesi, Anadolu’nun tapusunun alındığı savaş olarak da biliniyor. Rus ressam Alexander M. Samsonov’un tablosu, Harbiye Askerî Müze’de.

    Bunun üzerine Kutbeddin Melikşah, bu defa da Kayse­ri hakimi olan kardeşi Sultan­şah’ın üzerine yürür. Bu sefere de babasını götürerek, meşru veliaht olduğu mesajı vermek ister. Lakin 2. Kılıçarslan, Kay­seri kuşatması sırasında bir yo­lunu bularak diğer oğlu Sultan­şah’a sığınır. Bu defa da Sultan­şah babasını kendi çıkarları için kullanmaya kalkar. Derbeder sultan bu defa da Kayseri’den ayrılarak diğer oğullarını dolaş­maya başlar. En sonunda Ulu­borlu hakimi olan oğlu Gıyased­din Keyhüsrev’de karar kılar. Onu kendi rızasıyla veliaht ilan eder. Bu durumun da etkisiyle Gıyaseddin Keyhüsrev, 1192’de babasının ölümünden sonra Selçuklu tahtına uzanacaktır.

    Gelgelelim bu durum, Key­hüsrev’in sultanlığının diğer melikler nezdinde kabul gör­düğü anlamına gelmez. Nite­kim kardeşler evvela büyük ağabeyleri Kutbeddin Melik­şah’ın, onun ölümünden sonra da Rükneddin Süleymanşah’ın etrafında ona karşı birleşirler. 1196’da kardeşinin üzerine yü­rüyen Süleymanşah, onu Kon­ya’da kuşatır. Konya halkı uzun süre muhasaraya dayanırsa da en sonunda şehri şartlı teslim etmeye karar verir. Buna göre Süleymanşah, kardeşi Gıyased­din Keyhüsrev’e dokunmaya­cak, onun yanına muhafız kata­rak güvenli bir yere ulaşmasını temin edecek, sonrasında şehir kapıları kendisine açılacaktır.

    Yenik 1. Gıyaseddin Key­hüsrev, Akşehir yoluyla İstan­bul’a gitmeye karar verir. Süley­manşah da sözünü tutar. Hatta kardeşinin hareketi sırasında, Konya’da kalan iki küçük yeğe­ni İzzeddin Keykavus ve Alaad­din Keykubat’ı da babalarının ardından yollar. Kaynaklarda anlatıldığına göre Süleymanşah yeğenlerini yanına çağırtmış, her birini bir dizine oturtmuş ve onlara babalarına katılıp ka­tılmama konusunda özgür ol­duklarını ancak kendi yanında kalırlarsa kendilerine her tür­lü imkanı sağlayacağını ve çok mutlu olacağını söylemiştir. Melikler, atabeyleri Seyfeddin Ayaba’nın kendilerine öğretti­ği şekilde amcalarına ağlayarak babalarını özlediklerin beyan etmişler, Süleymanşah da on­ların babalarına güvenli bir şe­kilde ulaşmalarını sağlamıştır. Bilindiği üzere bu iki melik, ile­ride Türkiye Selçuklularına bir altın çağ yaşatacaklardır.

    İşte tam da bu noktada Sel­çuklu kaynaklarından İbn Bibi de geçen ilginç bir gelişme ya­şanır. Eski sultan İstanbul yo­lundayken, Ladik köyünde taciz edilerek bazı adamlarına zarar verilmiş ve eşyaları yağmalan­mıştır. Yaşanan gelişmelere çok içerleyen Gıyaseddin Keyhüs­rev, ağabeyine sitem dolu bir mektup yazarak başına gelenleri anlatmıştır. Bu gelişmelere çok kızan Süleymanşah, Selçuklu ailesinden bir melike yapılan bu saldırıyı cezasız bırakmamaya karar verir. Ancak bölgeye asker sevkederek tahkikat başlatacak olursa, başlarına bir iş gelece­ğinden endişelenen pek çok kişi ya ortaya çıkmayacak ya da ya­pılan suçlamaları reddedecek­tir. Sultan bundan dolayı, evvela bölgede tellal dolaştırarak “kar­deşim Keyhüsrev’e ve maiyeti­ne kim zarar vermiş ve malları­nı gasp etmişse gelip kendilerini tanıtmaları halinde mükafatlan­dırılacak; hatta elbiselerden ve benzeri şeylerden delil getire­ne ikta ve hilat dağıtılacak” diye ilan ettirir. Ödül alma umuduy­la pek çok kişi Konya Sarayı’na gelmiş; ellerinde attan, elbise­den, silahtan ne varsa yetkililere takdim etmişlerdir. Sonrasında Süleymanşah tarafından kabul edilen bu kişiler onun tarafın­dan bazı iltifatlara dahi mazhar olmuşlardır.

    8 Selçuklu sultanı Konya’da yatıyor Kılıçarslan’ın da dahil olduğu 8 Selçuklu sultanının mezarları, Konya’da Alaaddin Keykubat’ın ismini taşıyan Alaaddin Camii’nin iç avlusundaki türbede bulunuyor.

    Ancak sultan, köylüler çık­tıktan sonra huzuruna aldı­ğı muhafızlarına gelen kişile­ri sorgulama emri verir. Evvela suçluyu suçsuzdan ayırt etme­lerini, sonrasında da yağma işi­ne karıştıkları tespit edilenleri idam etmelerini söyler. Arka­sından da Selçuklu hanedanına saygısızlık göstererek nankör­lük edenlerin cezasının bu ol­duğunu ifade eder. Lakin sul­tan bununla da yetinmeyecek ve Ladik köyünün yakılmasını emredecektir. Bu tarz tutumla­ra karşı genelde serinkanlılığını koruyan Rükneddin Süleyman­şah, bu şekilde hareket ederek hem kardeşliğin hem de sultan­lığın gereğini yerine getirdiğini düşünmüş olmalıdır.

    Yazının başında da belirtil­diği üzere, benzeri bir durum Osmanlı tarihinde Fetret Devri sırasında yaşanmıştır. Bu dö­nemde Rumeli’de Süleyman Çelebi, Anadolu’da ise küçük kardeşi Mehmed Çelebi başat aktörler konumundadır. Diğer kardeşlerden İsa Çelebi, ağabe­yi Süleyman Çelebi tarafından; Musa Çelebi ise küçük karde­şi Mehmed Çelebi tarafından desteklenmiştir.

    Fetret Devri’ni, akıllıca po­litikalar güden Mehmed Çelebi sonlandıracaktır. Esasen müca­delenin başında hemen bütün koşullar Süleyman Çelebi’nin lehinedir. Süleyman Çelebi ve­ziriazam Çandarlı Ali Paşa’y­la çalışıyor; başkent Edirne ve buradaki Kapıkulu ordusunu kontrolü altına almış bulu­nuyordu. Başlangıçta Rumeli akıncıları ve Türkmen grupla­rı da kendisini destekliyordu. Ancak Süleyman Çelebi miza­cen rahata ve sefahate düşkün bir isimdi. Biraz rahata erince sefahat alemlerine geri dönü­yordu. Hatta bir keresinde Bur­sa’da hamamda eğlence tertip ederken kardeşi Mehmed Çe­lebi’nin baskınına uğrayacağını öğrenmiş ve son anda gerek­li tertibatı almıştı. 1406’da akıl hocası ve veziriazamı Çandarlı Ali Paşa’nın ölümüyle de, ek­ber şehzadeye söz geçirebilecek hemen kimse kalmamıştı. Bu devrede Mehmed Çelebi, ağabe­yi Musa Çelebi ile işbirliği yap­mış ve ona kuvvet temin ederek kendisini Rumeli’ye geçirmişti. Musa Çelebi, Rumeli beyleri­nin yanısıra Bulgar ve Sırplar­dan da destek görerek ağabeyi Süleyman Çelebi’nin karşısına çıkmış fakat yenilmekten kur­tulamamıştı. Kardeşini takip et­me gereği duymayan Süleyman Çelebi yeniden Edirne’ye çekil­di. Bu yıllarda Süleyman Çele­bi, Osmanlı Devleti’nin gerçek hükümdarı gibiydi. Nitekim ki­mi Osmanlı tarihçileri, Osman­lı padişahlarının sayısını genel kanının aksine 36 olarak değil 37 olarak verir ve Süleyman Çe­lebi’yi de bu listeye ekler.

    Musa Çelebi ve Süleyman Çelebi

    Musa Çelebi bir süre son­ra etrafında tekrardan ciddi bir kuvvet toplayarak bu defa Edirne’ye yürür ve ağabeyini hazırlıksız yakalar. Süleyman Çelebi, kardeşi Edirne önlerine geldiğinde hamamda işret âle­mindedir. Ne akıncı beyi Evre­nos Gazi’yi ne de yeniçeri ağası Hasan Ağa’yı dinler. Hatta Ha­san Ağa’nın ısrarları üzerine ona yiğitlikten dem vurmama­sını ve sakalını tıraş etmesi­ni söyler. Bu emri ciddiye alan Hasan Ağa sakalını tıraş ettik­ten sonra yeniçerilerin karşı­sına çıkacak ve kendisine reva görülen muamaleyi dillendire­rek “Ben bundan sonra Musa Çelebi’nin katına giderim. Dile­yen kapı oğlanı benimle gelsin” dedikten Musa Çelebi’ye ka­tılacaktır. Bazı beyler de onun ardından Edirne’yi terkeder.

    Aklı başına gelince Edir­ne’den ayrılmaya karar veren Süleyman Çelebi, ihtimal ki müttefiki olan Bizans hüküm­darına sığınmak için İstan­bul’un yolunu tutar. Ancak yol üzerinde bulunan Düğüncü Köyü’nde tanınır. Köylüler­le arasında çıkan tartışmada Süleyman Çelebi’nin köylüler­den ikisini öldürmesi üzerine kendisi de köylüler tarafından öldürülür. Süleyman Çelebi’yi öldüren köylüler mükafat al­mak umuduyla naaşını Musa Çelebi’ye götürürler; ancak hiç ummadıkları bir muamele ile karşılaşırlar. Bizans tarihçisi Dukas, Musa Çelebi’nin ağa­beyinin cenazesini görünce çok öfkelendiğini ve katilleri köylerindeki hanelerine akra­baları ile birlikte doldurarak diri diri yaktırdığını söyler. Sonrasında Süleyman Çele­bi’nin naaşı Bursa’ya gönde­rilerek büyükbabası 1. Murad Hüdavendigâr’ın türbesine defnedilecektir.

    Anlaşılan odur ki Selçuklu­larda da Osmanlılarda da, hü­kümdarın düşmanı da olsa ha­nedan mensubu bir şahsiyete ilişmek hiç de akıl kârı değildir.

    Fetret Devri’nin aktörleri Fetret Devri’nde birbirleriyle taht mücadelesine giren Yıldırım Bayezid’in oğullarından Musa Çelebi (solda) ve Süleyman Çelebi (sağda). Johann Theodor de Bry tarafından yapılan portrelerinde…
  • İlk Türkçe kitap Ermeni harfleri ile basıldı

    Ermeni harflerini okuyabilen, eğer Türkçe bilmiyorsa yazılanı anlayamaz; Ermeni alfabesini bilmeyen biri de, metin Türkçe olsa da okuyamaz. Bu nadir ve unutulmaya yüz tutmuş eserler, bir dönem aynı coğrafyada birlik-beraberlik içinde yaşayan iki milletin ortak kültürünü yansıtıyor. 1942’deki son örnek, tehcirden sonra ABD’ye giden Ermenilerin hâlâ Türkçeden vazgeçmediklerinin kanıtı.

    Türkçe yazımda Erme­ni alfabesi, 14. yüzyıldan itibaren yazma eser­lerde, 18. yüzyıldan itibaren de basılı eserlerde kullanıldı. 1915 sonrası kullanımı giderek aza­lırken, bilinen son kitap 1968’te Arjantin-Buenos Aires’te ya­yımlandı.

    Ermeni harfleriyle yazı­lan ancak okunuşu Türkçe olan eserleri kapsayan Ermeni harfli Türkçe edebiyat, “araf­ta kalmak” deyimini en çok hak eden yazı dillerinden biri. Ermeni harflerini okuyabilen, eğer Türkçe bilmiyorsa yazılanı anlayamaz; Ermeni alfabesini bilmeyen biri de, metin Türk­çe olsa da okuyamaz. Ermenile­rin ve Türklerin ortak buluşma, kaynaşma noktası olabilecek bir edebiyat, gün geçtikçe kaybolu­yor, giderek unutuluyor.

    Akabi Hikayesi kitabının kapağı. Üstte “Ermeni Harfli Türkçe Akabi Hikayesi”, altta “Kostantinopolis”, onun altında da basım yeri olan “Mühendisoğlu Tabhanesinde 1851” yazılı.

    İşte 20. yüzyılın ilk yarı­sına kadar edebiyatımızın ve sosyal yaşamımızın önemli bir parçası olan Ermeni harfli Türkçe eserlerden 10 madde­lik bir seçki.

    YENİ ERMENİCE DİLBİLGİSİ

    Yıl 1727: Alfabe Ermenice kitap Türkçe!

    ERMENİ harfli Türkçe basılı ilk kitap 1727’de yayımlandı. Mikhitar Sepasdatsi’nin Vene­dik’te basılan 149 sayfalık Yeni Ermenice Dilbilgisi kitabı bir sözlük niteliğindeydi. Bunu, 3 yıl sonra İstanbul’da basılan Kevork Mikhlayim’in Hisus Krisdos Efendimizin Tertemiz Doğumuna Dair Nutuk ve Çar­mıha Gerilme Ahdı adlı kita­bı izledi. 64 sayfalık kitap ay­nı zamanda Türkiye sınırları içinde basılan ilk Ermeni harf­li Türkçe kitaptır.

    Günümüzde, Hasmik Ste­panyan’ın Turkuaz Yayınla­rı’ndan çıkan Ermeni Harfli Türkçe Kitaplar ve Süreli Yayınlar Bibliyografyası (1727 – 1968) konuyla ilgili temel kaynak kitaplardan biri. Ste­panyan burada “Dünyanın yaklaşık 50 şehrinde, 200 ka­dar basımevinde yayımlanan kitapların sayısı 2.000’i geç­mektedir” diyor.

    AKABİ HİKAYESİ – 1851

    İlk Türkçe roman Ermeni harfleriyle yazıldı

    İLK Türkçe roman olan Akabi Hika­yesi 1851’de Ermeni harfleriyle ya­zıldı ve basıldı. Vartan Paşa (Hos­vep Vartanyan) tarafından yazılan roman, 1872’de eski harfli Türkçe (Osmanlıca) olarak yayımlanan Ta­aşşuk-ı Fitnat’tan tam 21 yıl önce ya­yımlanmıştı. Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze’nin “Türkiye’de ya­zılmış ve basılmış hakiki ilk modern roman” olarak nitelendirdiği bu eser, İstanbul’un gelenekleri, adetleri, eğ­lenceleri ve sayfiye yerlerini de oda­ğına alarak Ermeni Katolik Hagop ile Ermeni Ortodoks Akabi’nin mutsuz aşkını konu edinir. 19. yüzyılın tam ortasındaki bu roman, edebiyatımı­zın milat noktalarından biridir.

    106 numaralı gazetenin ilk yazısının başlığı: Mevatta Hususiye. Şahıs mülkiyeti üzerine belediyede yaşanan anlaşmazlıkların çözümü üzerine bir makale (1286 Zilkade 13 – 1870 Fetrvar 2 Pazar ertesi)

    HÜDAVENDİG AR – 1870

    Bursa’da çift dilli gazete

    BURSA 19. yüzyılda Ermeni nüfusun da yaygın olarak yaşa­dığı şehirlerden biriydi. Öyle ki Bursa’da çıkan 4 sayfalık Hü­davendigar gazetesinin bu ilk dönemi çift dilli olarak devam etmiştir. Gazetenin iki sayfa­sı eski harfli Türkçe, iki sayfası ise Ermeni harfli Türkçe ola­rak yayımlandı. Hüdavendigar, Bursa Vilayet Matbaası’nda ba­sılıyordu.

    1875
    1880 yıllarına ait Ermeni, Osmanlı ve Rum harfleriyle Türkçe olarak yazılmış sigara kağıtları.

    GEYİKLİ – 1875-80

    Tütün ambalaj kağıdı 3 dilli yazıldı

    19. YÜZYILIN ikinci yarı­sında sigara ambalaj kağıtları­nın Osmanlı toplumunda yay­gınlaşmasıyla, Ermeni harfli Türkçe metinlere gerek sigara kağıtlarının ambalajında ge­rekse ambalaj kapaklarının içinde rastlanıyordu. Osmanlı Devleti’nde ilk sigara üretimi­ni yapan şirketlerden biri olan Balıkpazarı’ndaki Geyikli Siga­ra Firması’nın 31 Mayıs 1875 tarihinde bastığı Osmanlı, Rum ve Ermeni harfli Türkçe üç dilli sigara ambalaj kağıdı, bu türün ilk örneği. Geyikli Sigara Kağı­dı’nın görselinde alamet-i fari­kası olan geyik resmi ve Erme­ni harfli Türkçe olarak “Ba-İm­tiyaz-ı Mahsus” ve “Balıkpazarı içerisinde No: 29” yazısı yer alı­yor. AT Co. Sigara Firması’nın ise 22 Temmuz 1880’de bastığı sigara kağıdı ise yine Osmanlı, Rum ve Ermeni harfli Türkçe olarak “İmtiyaz-ı Mah­sus 22 Yuilis 1880 ve Hasır İskelesi Tütün Gümrüğünde No: 14” yazısına yer veriyor.

    Jules Verne’in 1893’te İstanbul’da basılan Ermeni harfli Türkçe Gizli Ada
    kitabı. Yukarıda Jules Verne, onun altında Gizli Ada yazılı.

    KAPTAN HATERAS’IN SERGÜZEŞTİ – 1877

    Jules Verne’in eseri yazar hayattayken…

    OSMANLI döneminde Erme­ni harfli Türkçe olarak 5 Ju­les Verne çevirisi yayımlandı. İlki, 1877’de Bursa’da basılan 256 sayfalık Kaptan Hate­ras’ın Sergüzeşti’dir. Eser, ori­jinal Fransızca (Les Aventures du Capitaine Hatteras-1866) basımından sadece 11 yıl son­ra Ermeni harfleriyle Türkçe olarak piyasaya çıkmıştı. Aynı eser, bu defa farklı bir çeviriy­le -yine Ermeni harfli Türkçe-İstanbul’da 463 sayfa olarak basılmıştır. Aynı şekilde bası­lan üçüncü Jules Verne eseri, 1892’de İstanbul’da çıkan 408 sayfalık Denizler Altında Yir­mi Bin Fersah’tır. Dördüncü kitap 1893’te İstanbul’da ba­sılan 438 sayfalık Gizli Ada, beşinci kitap ise 1893’te İs­tanbul’da basılan 288 sayfalık Seksen Günde Devri Alem’dir.

    FELEK – 1882

    İlk popüler tarih dergilerinden

    1882-1887 arasında İstan­bul’da çıkan Felek Musavver dergisi, döneminin en çok okunan ve tüm dünyadan haberler veren ilk popüler tarih yayınlarından biriy­di. Hovanes Balıkçıyan’ın çıkardığı dergi 16 sayfa ola­rak resimli formatta yayım­lanmaktaydı. Renkli kapağı, muntazam baskısı ve tasarı­mı ile olduğu kadar, aktardı­ğı güncel ve tarihî konuları ile de döneminin öncülerin­den biriydi.

    Felek’in 1882 yılı sayılarından biri. Logo’da
    Felek, onun altında Musavver (resimli)
    yazıyor. Daha sonra “Risale-i ilmiye,
    edebiye, sanayiye, ticariye, risale ve
    mebanisi müfide-yi saire”; en altta ise
    “1882-İstanbul-Matbaa-yı Aramyan” yazılı.

    DESTAN – ?

    ‘İsmim Lefder idi…’

    YAKLAŞIK A3 ebadında ve kim ta­rafından ne zaman basıldığı bilin­meyen Ermeni harfli Türkçe des­tanlar külliyatının kayda girmemiş, aykırı ve nadir malzemelerinden… Şairi belli olmayan bu destanın ilk dörtlüğü şöyle:

    “Deynin ahayli ahbab-u yaran Aşkına uğrayan uğrar ziyane İsmim Lefder idi kendim kahraman Bismillahi rahman çıkdım meydane”

    30×46 cm. boyutundaki Ermeni harfli Türkçe destan.
    Faturada “kuruş, para, yarım, top, cins, numara” gibi ifadeler de 3 dilde yazılmış.

    FATURA – 1913

    Tirebolu’da çokdilli ticaret

    ERMENİ harfli Türkçe, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren işyeri fatura­larında Osmanlı harfli Türkçe ile bir­likte en çok tercih edilen yazı dillerin­den biriydi. İstanbul’daki, Anadolu’daki manifaturacılar, dericiler, ayakkabıcı­lar, envai çeşit esnaf, eski harfli Türkçe­nin yanısıra faturalarında Ermeni harfli Türkçeyi de kullanıyordu. Giresun-Tire­bolu’da bir toptancının eski harfli Türk­çe, Ermeni harfli Türkçe ve Rumca, 3 dilli bu faturası ilgi çekici. Ahmed Celal ve Mehmed Bey, Tirebolu’daki dükkan­ları için bu 3 dilli faturayı basmışlar. Fatura üzerinde kurşun kalemle atılmış eski harfli Türkçe tarih 1913 yılını işaret ediyor. Faturanın üst kısmı eski harfli Türkçe, sol tarafı Ermeni harfli Türkçe ve sağ tarafı ise Rumca. Sol kısımda şöy­le yazıyor: “Toptancı Manifatura Mağa­zası, Kulaksızzade Ahmed Celal ve şeri­ki Kürd Hasanzade Mehmet, Tirebolu”.

    KABİN FOTOĞRAFLARI – 20. YÜZYIL BAŞLARI

    Fotoğrafın çok dili var

    OSMANLI toplumunda ge­nellikle varlıklı kesimin ve sa­ray çevresinin tercih edebil­diği özel kabin fotoğrafların­da da Ermeni harfli Türkçeye az da olsa rastlamak mümkün. Özellikle “Amerikan Fotoğraf­hanesi”, bu örneklerin görüle­bildiği bir adres. Bu ön tarafın­da madalyalı saray çevresinden zatın olduğu kabin fotoğrafının arkasında, İstanbul Mahmut­paşa’daki Amerikan Fotoğraf­hanesi’nin 4 dildeki adresi ve reklamı okunuyor. Eski harf­li Türkçe, Fransızca, Ermeni harfli Türkçe ve Rumca bu ad­res bilgisinin sol alt kısmı Er­meni harfli Türkçe. Şöyle yazı­yor: “Amerikan Fotoğrafhanesi, Mahmud Paşa başında, Bezci­ler Yokuşu No: 8, İstanbul”.

    Mahmutpaşa’da çekilen fotoğraf ve arkasında 4 dildeki adres ve reklam.

    HELAS – 1942

    B. Tahmisyan’ın çıkardığı Helas dergisinin 49. sayısı.

    Tehcir sonrası ABD’de yine Ermeni harfli Türkçe!

    20. YÜZYILIN ilk çey­reğinden sonra Ermeni harfli Türkçe eserler gi­derek azaldı. 1915 Ermeni tehcirinin de bu azalma­da büyük payı vardı. An­cak Türkiye’den göçeden, göçetmek zorunda kalan Ermeniler, yurtdışında yaptıkları yayınlarda Er­meni harfli Türkçeyi kul­lanmayı sürdürdü. Bilinen son Ermeni harfli Türkçe yayın, Dikran Kireçyan’ın Arjantin-Buenos Aires’te yazdığı 101 sayfalık Destan kitabıdır.

    Kaliforniya-Fresno’da yayımlanan ve kayıtlarda rastlanmayan Helas (Kurtu­luş) mecmuası da yurtdı­şında basılan ilginç örnek­lerden biridir. Protestan Ermenilerin çıkardığı dergi, dinî bir bülten olma özelliği taşır. Derginin en üstünde “Amerika Ruhani Biraderli­ği Gazetesi” yazıyor. 1942’ye ait 49 numaralı bu sayının ilk makalesi, dergiyi yayına hazırlayan B. Tahmisyan’ın “Pertevler” ana başlığıyla, “Helas ailesine” adlı yazı­sı ile başlıyor. Derginin bu sayısında yer alan diğer ya­zıların başlıkları şöyle: “Er­meni Biraderliğin Müminin Daveti, Ruhani İntibahın Çareleri, Hayat Ekmeği”.

  • İşgalin 500. yılında Meksika’dan İspanya’ya ‘tersine fetih’ hareketi

    Meksika’nın İspanya Krallığı tarafından işgal edilmesinin 500. yılı olan 13 Ağustos’ta, Zapatistalar bir yelkenliyle İspanya kıyılarına çıkarak “isyan virüsü”nü Avrupa kıtasına yayacaklarını açıkladılar. “Karşı işgalciler” Avrupa kıtasının adını da “SLUMIL K’AJXEMK’OP” (İsyancı Toprak) olarak değiştirdiklerini duyurdu. Köylerden başlayarak dünyayı değiştirmeye uzanan Zapatist hareketin dünü-bugünü…

    Haziran ayında fark­lı Maya halklarından dört kadın, iki erkek ve bir transtan oluşan 7 kişilik Za­patist Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) delegasyonu, 1903 Hol­landa yapımı La Montaña (Dağ) adlı yelkenliyle okyanusa açıldı. İspanya’nın Galiçya bölgesin­deki Vigo limanına yanaşacak olan delegasyona, uçakla 100 kadar delege daha katılacak. Yelkenlinin rotasında Türkiye ve Rusya da dahil olmak üzere 30 Avrupa ülkesi var. Amaçla­rı ise 13 Ağustos 1521’de, Aztek medeniyetinin başkenti Teno­chtitlán’nın İspanyollar tara­fından “düşürülmesinin” 500. yılında, Madrid’de “isyan virü­sünü” Avrupa kıtasına yaymak için bir “karşı işgal” hareketine girişmek! Avrupa turneleri sıra­sında farklı kesimlerden muha­taplarıyla fikir alışverişinde bu­lunmak da hedefler arasında.

    Bu son derece simgesel yol­culukta, Zapatistaların altını çizmek istedikleri iki mesaj var. Madrid’e İspanya devletinden veya Katolik Kilisesi’nden bir özür duymak için gelmedikle­rini vurguluyorlar. Aksine, bu kurban rolünü reddederek İs­panyollara “Bizi hâlâ fethede­mediniz; hâlâ direniyoruz ve isyana devam ediyoruz” demek istiyorlar. Bu vesileyle sömür­gecilik tarihini kökünden de­ğiştirecek bir isim değişikliği yaptıklarını duyurmayı da ih­mal etmiyorlar: “Şu anda orada yaşayanların ‘Avrupa’ dedikleri bölgenin bundan böyle ‘SLU­MIL K’AJXEMK’OP’ (İsyancı Toprak ya da Teslim Olmayan Toprak) olarak adlandırılaca­ğını duyuruyoruz. Burası tes­lim olmayan bir kişi bile kaldığı sürece hem yerli halk hem de yabancılar tarafından böyle bi­linecek”.

    Kadınlar EZLN ordusunun üçte birini oluşturuyor.

    Kasım 1983’te Ulusal Kur­tuluş Kuvvetleri’nden (FLN) bir grup, Chiapas eyaletin­de Che Guevara tarzında bir devrim ateşini yakmak üzere “Zapatist Ulusal Kurtuluş Or­dusu”nu kurdu. 1 yıl sonra ara­larına önce “Subcomandante Marcos”, daha sonra ise “Gale­ano” isimleriyle bilinen bir üni­versite hocası da katıldı.

    EZLN’nin yola çıkış nok­tasıyla, bölgesel Maya kavim­leriyle etkileşime girdikten sonraki hâli oldukça farklıydı. 90’ların başında yerel ırkçı seç­kinlerin otoriterliği; liberalleş­tirilen Meksika ekonomisinde bölgenin temel ürünü kahve­nin fiyatlarında yaşanan düşüş; 1992’deki Anayasa değişikliğiy­le tarım reformunun hayal ol­ması; Chiapas’ın yerli halkının “Demokrasi, Özgürlük, Ada­let” sloganıyla ayaklanmasına neden olmuştu. Ayrıca ABD ve Kanada arasında bir serbest ti­caret anlaşmasının (ALENA) imzalanmasıyla, Meksika’nın zenginlikleri tam manasıyla peşkeş çekilmeye başlanmıştı.

    1993’ü 1994’e bağlayan ge­ce, Zapatist hareketin isyanı patlak verdiyse de, yerliler ağır bir yenilgiye uğradı. Hükümet bölgenin askerîleştirilmesine ağırlık verirken Zapatistler de barışçıl gösterilerle taleplerini dünyaya duyurmaya çalıştılar. Marcos’un bir gerilla olarak si­lahla ilişkisi oldukça paradok­saldı: “İktidarı silahla fethe­denlerin asla yönetemeyeceğini düşünüyoruz. Fikirlerini kabul ettirmek için silaha başvuran­lar, şüphesiz görüşlerinde çok yoksullardır” diyordu.

    Şubat 1996’da Maya komu­tanlarıyla kendi geleceklerini belirlemeleri ve yerli kültürlere saygı gösterilmesi için yapılan anlaşmayı ne hükümet ne mec­lis uyguladı. Zapatist köylere karşı yürütülen düşük yoğun­luklu savaş ise hareketi zayıf­latmak bir yana, güçlendirdi. 1996’da sömürü ve ayrımcılığa karşı düzenlenen Yerli Ulusal Kongresi (CNI) ülkedeki farklı yerli grupları biraraya getirdi. 1996’da düzenledikleri ulusla­rarası “İnsanlık için Neolibera­lizme Karşı İntergalaktik Kon­ferans” ise EZLN’yi küreselleş­me karşıtı hareket içinde dünya çapında görünür kıldı.

    Ancak hükümet ve isyancı­lar arasında imzalanan tek ant­laşma olan San Andrés Antlaş­ması’nın 10 yıl sonra bile uygu­lanmadığını gören Zapatistler, Ağustos 2003’te Anayasa’nın onlara tanımadığı özyönetim hakkını fiilen uygulamaya koy­dular. Yetkilerin her an geri çağrılabilir olduğu, sürekli ro­tasyon gibi ilkelere dayanan bu sistemde; eğitim, sağlık ve hu­kuk alanlarında konseyler ku­rarak bütün zorluklara rağmen toplumsal alanda önemli ilerle­meler kaydettiler.

    Zapatistleri taşıyan gemi EZLN delegasyonunu taşıyan 1903 Hollanda yapımı La Montaña (Dağ) adlı yelkenli…

    Şu anda Chiapas’taki “özerk” yönetim, 20. yılını dol­durmuş durumda. Bu bölge, Meksika içinde küçük gibi gö­zükse de nüfuz alanları Belçi­ka’nın yüzölçümü kadar… Nü­fus bakımından ise 100-200 bin insanı kapsıyor. Yerel ve uluslararası turizmin önemli yer tuttuğu Chiapas ekonomisi, aynı zamanda kahve, muz, ka­kao, mısır, şekerkamışı, bal gibi ürünlere de dayanıyor.

    Zapatizmin kendine özgü sembollerini, Avrupa’yı “işga­le” çıkan delegasyonun rotası­nı gösteren web siteleri “Enlace Zapatista”da yayımlanan bir fotoğraftan hareketle anlamaya çalışmak gerek: Bir EZLN mili­tanının arkasında, merkezinde Meksika ulusal bayrağı olmak üzere Che Guevara, Emiliano Zapata ve yerli kadın figürle­riyle bezeli bir duvar resmi bu. Zapatizm bütün bu referansları bağrında topluyor. Ancak Avru­pa’da onları karşılayacak farklı kesimler bu fotoğrafı kullanmı­yor. Kimisi için Che’nin çehre­si, kimisi için Meksika ulusal bayrağı hoş karşılanmamış olsa gerek.

    Zapatistler kendilerini Ma­ya yerlisi olduğu kadar Mek­sikalı olarak da kabul ettikleri için bütün resmî eylemlerinde ulusal bayrağı da kullanıyor­lar. Başından itibaren “farklı ve eşit” olarak kabul edilmeyi ta­lep ediyorlar. Toplumsal adalet, eşit yurttaşlık ve farklılıklara saygı…

    2000’li yıllarda Zapatizm, kuruluşundan beri öne çıkar­dığı “neoliberalizme karşı mü­cadele”yi “anti-kapitalizm” ile değiştirdi. Bu değişiklikle bir­likte geleneksel destekçilerinin, özellikle de Avrupa’daki ılımlı solcuların desteğini kaybetti. Bu Avrupa seferinde de Zapa­tistlerin destekçileri arasın­da otonomlar, liberterler veya anarşistler öne çıkıyor. Özel­likle gençler; ırkçılık karşıtlı­ğı, ekoloji, iklim krizi, cinsiyet eşitliği, cinsel farklılıklara say­gı ve “dekolonyal” meselelere ilişkin Zapatistalarla tartışma­ya değer veriyorlar. Ancak sen­dikaların ve diğer kitle örgüt­lerinin katılmayacağı, gençler­le sınırlı kalacak buluşmalar, seferin siyasal etkisini zayıfla­tıyor.

    Haziran ayında dört kadın, iki erkek ve bir transtan oluşan 7 kişilik Zapatist Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) delegasyonu, Meksika’dan İspanya’ya doğru okyanusa açıldı.

    “Bu sistemi ehlileştirmek mümkün değil” diyor Zapatist­ler. “Sistem vahşi bir hayvan ol­sa belki ehlileştirilebilir, ancak ekosistemi çökerten, ölümcül bir yıkım makinası ehlileştiri­lemez. İnsanlığın hayatta kala­bilmesi, kapitalizmin yıkılma­sına bağlıdır”. Zapatist özerkli­ğin bölgesel mercii, konseyler. Ancak özerklik, öncelikle köy­lerin bağrında oluşturulan top­luluk meclisleriyle başlıyor. Sonra 10 dolayında köyü kap­sayan komünler geliyor. Üçün­cü düzeyde, 3-7 komünü içeren bölgeler oluşuyor. Zapatist böl­gelerde, her biri “Caracol” (Za­patizmin simgesi salyangoz) diye adlandırılan bir bölgesel merkeze bağlı 5 konsey bulu­nuyor. Konseye seçilenler her an geri çağrılabiliyor ve yeni­lenmeyecek şekilde 3 yıllığına seçiliyorlar. Alınacak kararlar bölgesel meclislerde tartışıldık­tan, onların da görüşü alındık­tan sonra sonuca bağlanıyor. Köylerden başlayan bu yürüt­me tarzıyla, siyasetin bir uz­manlık alanı olmaktan çıkarıl­ması hedefleniyor.

    Meksika federal devletinin EZLN’e karşı siyasal manev­raları ise 1994-1995’te olduğu gibi ordunun doğrudan mü­dahalesi; 1995-2000 arasında olduğu gibi cinayetler; kitlesel paramiliter yapıların oluştu­rulması; nüfusu yerinden etme; topluluklar arasında iç anlaş­mazlıklar yaratma çabalarıyla devam ediyor. Bunun en canlı örneği 2014’te La Realidad’da Galeano’nun öldürülmesiydi (Marcos bu olaydan sonra adını değiştirerek “Galeano” ismini aldı). Merkezî devlet son olarak yerlilerin toprağından geçecek turistik “Maya Treni” gibi pro­jelere niyetlenince, Zapatistler kesin olarak buna karşı çıka­caklarını bildirdiler.

    Yaklaşık 30 yıllık geçmişi olan Zapatist hareketin, kendi içinde evreleri var. 1994-2001 arasında silahlı ayaklanma, ar­dından “Neoliberalizme Kar­şı İnsanlıktan Yana Buluşma”, Mexico’ya yürüyüş gibi olaylar öne çıktı. 2001-2012 arasında ise daha önce kendilerine ge­niş yer veren medya sessizliğe gömüldü ve hatta Zapatistle­rin kendileri de son yıllarında önceki dönemlere göre sessiz kaldılar. 2013’ten sonra ise ye­niden ulusal ve uluslararası öl­çekteki faaliyetleriyle kendile­rinden sözettirmeye başladılar. 2013’te 20 yıllık özerklik dene­yimlerinin bilançosunu çıkar­mak üzere 5 bini aşkın insanla birlikte isyancı köyleri ziyaret edip özerkliğin nasıl işlediğini gösterdiler. 2014’te kapitaliz­me karşı direniş ve isyanların dünya festivalini düzenlediler. 2015’te kapitalizme karşı eleş­tirel düşünceye, ayrıca sanat ve bilime dair uluslararası bu­luşmalar düzenlediler. 2017’de Yerli Ulusal Konseyi’yle birlik­te, sözcüsünü 2018 seçimlerin­de başkan adayı olarak göste­recekleri bir yerli konseyi oluş­turdular.

    Zapatistlerin siyasal dü­şüncelerinde devrim, gelenek­sel olarak iktidarın fethiyle özdeşleştirildiği için, “isyan” kelimesi tercih ediliyor. Ancak EZLN’nin askerî bir örgüt­lenme olduğu iddiası aldatıcı. Zapatist deneyimin yörünge­si, silahın sivil siyasal biçim­ler lehine bir kenara konulma­sı olarak özetlenebilir. Ancak hükümetle bir barış antlaşma­sının imzalanmamış olması, silahın simgesel olarak da olsa varlığını sürdürmesini kaçınıl­maz kılıyor. 2003’ten bu yana Zapatistlerin temel çalışma­sı Chiapas’ın isyancı köylerin­de özerkliğin inşaına yönelik ve bu çalışma tamamıyla sivil. EZLN içinde silahlı mücadele yanlısı bir grup olmakla birlik­te ezici çoğunluk bu köylerde yaşıyor. Ekolojik hassasiyetlere dikkat edilen bölgede, kullanı­lan tohumdan başlayarak gele­neksel tarıma özen gösteriliyor. Mısır, havuç, kabak gibi temel ürünlerin yanısıra pirinç, mey­ve ve bal gibi farklı ürünler de yetecek kadar üretiliyor. Ayrıca çeşitli zanaatkarlık faaliyetleri sürdürülüyor.

    Zapatist deneyim kendisini bir model olarak değil Meksi­ka ve ötesi için bir esin kayna­ğı olarak sunuyor. Bu, özellik­le kapitalizmden kurtuluş için devletçi olmayan bir çözüm pe­şinde koşanlar için gücünü ve etkisini hâlen koruyor.

    YAŞAYAN EFSANE: SUBCOMANDANTE

    Marcos idi, Galeano oldu

    Asıl adı Rafael Sebastián Guillén Vicente olan EZLN sözcüsü Subcomandante Mar­cos, son 30 yılın hiç şüphesiz en ilginç simalarından biri.

    1957 doğumlu Marcos, ilk gençliğinde bir Cizvit okulunda eğitim gördü. Üniversitede fel­sefe ve edebiyat okurken, devlet başkanının madalya takacağı kadar başarılı bir öğrenciydi. Don Kişot’u tercih edece­ğini söylese de bu dö­nemde Marx, Engels, Foucault ve Althusser okudu. Üniversitede profesörken, 1984’te istifa ederek bir yıl önce kurulmuş olan EZLN’ye katıldı. 1986’da örgütün başına geçti.

    Chiapas’taki yerli halkla birlikte adalet arayışını sür­dürürken onu eşcinsel olduğu için aşağılamak isteyenlere verdiği cevap bir manifesto niteliğindeydi: “Marcos, San Fran­cisco’da bir eşcinsel, Güney Afrika’da bir karaderili, Avru­pa’da bir Asyalı, San Ysidro’da bir Chicani yerlisi, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir Maya kızılderilisi, Neza’da (Mexico’da büyük bir gecekondu bölgesi) bir çete üyesi, (solcu halk müziğinin etkili olduğu) Ulusal Üniversi­te’de bir rockçı, Almanya’da bir Yahudi, Savunma Bakanlığı’nda bir halk temsilcisi, Soğuk Savaş sonrası dönemde bir komünist, galerisi veya mevkii olmayan bir sanatçı, Bosna’da bir barış taraftarı, Meksika’daki herhangi bir şehrin, herhangi bir mahalle­sinde bir cumartesi gecesi evde yapayalnız bir evkadını, CTM’de (grevlere şiddetle karşı hükümet taraftarı bir sendika federasyo­nu) bir grevci, arka sayfalara yer doldurması için haber yazmak zorunda bırakılan bir muhabir, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, işten atılmış bir işçi, mut­suz bir öğrenci, serbest piyasa ekonomisinin tam ortasında bir muhalif, ne kitabı ne de oku­yucusu olan bir yazar ve tabii Meksika’nın güneydoğusundaki dağlarda bir Zapatista’dır”.

    Aldığı bir kararla ona karşı sürdürdüğü adli kovuşturma­lara son veren hükümet, devlet tarafından isyan ve terörizmle itham edilen Marcos’un peşini 2016’da bıraktı. Maskesi, piposu, şiirsel ve folklorik söylemiyle EZLN’nin propaganda makine­si olan Marcos, 2014’te artık EZLN’nin sözcüsü olmadığını ilan etti. La Jornada’da yüzlerce makalesi yayımlanan Marcos’un kitapları arasında, ünlü polisiye yazarı Paco Taibo II ile yazdığı bir roman da bulunuyor.

  • ‘Ekende yok biçende yok yiyende ortak Osmanlı!’

    Ekmek ne kadar aziz ise, buğdayı ekip biçen de o denli uluydu. Ancak onlar da padişahın kuluydu! İmparatorluk ekonomisini sırtlarında taşıyan bu insanlar, ağır ve çeşitli vergilerle başederek geçimlerini sağlamak zorundaydı. Osmanlı köylüsü genel olarak ürettiklerinin yüzde 50’sini vergi olarak ödüyordu.

    Bir çift öküzün sürebildiği alana çiftlik, bu işi yapana ise çiftçi denir. Tarımın binlerce yıl ön­ce doğduğu topraklar üzerinde kuru­lan ve yayılan Osmanlı İmparatorlu­ğu’nda, çiftçilik tarihin her dönemin­de ve arzın her köşesinde olduğu gibi meşakkatli ve emek isteyen bir işti.

    Reaya denen yönetilenler sınıfının en kıdemli kademesi, ekonomik yapı­da esas üretimin çekirdeğini oluşturan çiftçilerdi. Bir yandan doğal afetlerle sarsılıp yağmuru gözleyen, öte yandan bir çift öküzünün hastalığıyla tasala­nan eşkıya ve vurguncudan canı bezen ekinciler ehli; bir de her hasat vakti ka­pısına dayanan tımarlı sipahi alacak­lısıyla cebelleşmek zorunda kalırdı. Mahsulün en az 10’da 1’ini ayni olarak sipahiye veren köylü aynı zamanda “çift resmi” adıyla toprakların kullanı­mına karşılık 6 ila 25 akça arasında de­ğişen bir vergi öderdi; bu miktarı belir­leyen unsurlar toprağın verimi, yüküm­lünün medeni hâli ve maddi kudretiydi. 16. yüzyılın ortasında, Anadolu’da ırgat günlüğünün yaklaşık 5-6 akçe, bir ko­yunun 50-60 akçe olması bize bir fikir verebilir.

    Çiftçiden alınan bununla da sınırlı değildi. İster şehirli ister köylü olsun, padişah hazretleri kendilerine olağa­nüstü hâl vergisi (avarız) tayin ediyor ise ahalinin vay hâline! Osmanlı sos­yo-ekonomik tarihi araştırmacısı Mus­tafa Akdağ’a göre Osmanlı köylüsü ge­nel olarak ürettiklerinin %50’sini vergi olarak ödüyordu. Aynı alanda çalışan Mehmet Öz, 16. yüzyılda Ordu ve Ada­na’da, üretimin %20-29’u oranında bir ödeme yapıldığını tahmin etmiştir.

    Çiftçinin yaşadığı yörede stratejik köprü ve geçitler varsa bunların ona­rımı da devlet hizmeti olarak çiftçiye düşerdi. Buna karşılık ekinci, modern zamanlara kadar askerlik yapmaya mecbur tutulmamış, eşkıya ve vurgun­cudan korunmaya çalışılmıştır. Taşra­daki sipahilerden şikayet eden çiftçi mektupları genelde İstanbul’a süratle ulaşıyor ve divan-ı hümayunun günde­mine alınıyordu.

    Osmanlı devlet anlayışına göre devlet güçlü bir orduya, ordu dolu bir hazineye, hazine refaha kavuşmuş bir halka, halkın refahı ise adalete bağlıy­dı. Köylü toprağını ekmek zorundaydı; aksi hâlde devlet bünyesinin en önem­li organı çalışmaz, maraz doğardı ve çiftçi “çiftbozan” denen bir cezaya tabi tutulurdu. Yerini değiştirdiği taktirde ise her nereye taşınmış olursa olsun, tımar sayımı yapıldığı anda kaydedilen sipahisine vergilerini ödemeye devam ederdi.

    Topluca terk hâlleri ise devletin en korktuğu şeydi. Eşkinci (sipahi askeri) yazılıp sefere giden, kelle alıp sancak diken bir çiftçi reaya sınıfından çıkarı­lıp asker (yönetenler) sınıfına geçebi­lir; medrese tahsil edip mürekkep yala­yan bir ekinci çocuğu ilmiye sınıfında iyi yerlere yükselebilirdi.

    Gökteki çiftçi

    Bir astroloji kitabında başak burcu, bir çiftçiye benzetiliyor. Adam bir elinde orak tutarken diğer eliyle kavradığı buğdayı başağından ustaca ayırıyor (Metâlîü’s-saâde, çev. Muhammed el-Sûdî, res. Nakkaş Osman, 1582. Fransa Ulusal Ktp., Suppl. turc. 242.).

    Yerdeki çiftçi


    1720 Okmeydanı sünnet
    şenliklerinde geçiş yapan
    ekinciler en altta. Şair
    Vehbi’ye göre bunların kaderi
    değirmenciler ve ekmekçilerle
    birbirine bağlanmıştır ve
    geçişlerini de birlikte yaparlar.
    Ekinci eker-biçer, değirmenci
    öğütür, fırıncı ekmeğe
    dönüştürür. Tohumlarını saçarak
    bir çift öküzleriyle ortaya
    çıkan çiftçiler, mesleklerinin
    piri saydıkları padişah için dua
    ederek ve ona hediyelerini
    sunarak meydandan geçip
    giderler (Surnâme-yi Vehbî, res.
    Levnî, 1720-28. TSMK A., 3593).

  • Fransa Bisiklet Turu: Dünyanın en zor yarışı

    Bu yılki Fransa Bisiklet Turu’nda, en yakın rakibine 5 dakika 20 saniye gibi Tur tarihinde nadir görülen bir fark atan Sloven sporcu Pogačar; bu kadar genç yaşta bu denli büyük ve istikrarlı bir başarıya imza atan ilk bisikletçi. Pogačar, şimdiden “yaşarken efsane” olmaya adım atmış gibi duruyor. Dünden bugüne Tur’u “sallayan” büyük isimler ve başarıları…

    Bisiklet, kocaman bir çember. Sınırsız, son­suz bir girdap. Büyük turlar ise, hayatında pedal çevirmemişlerin bile yer yer tutkuyla takip ettiği bir deli­lik. İşte onların şahikâsı için vakti zamanında bir dağ eta­bında açılan pankart her şe­yi anlatıyor: “Bizim virüsü­müz, Fransa Bisiklet Turu”.

    Milyonları saatlerce ek­ran başına mıhlayan, 10 bin­lerce kişinin yerinde takip ettiği bir çılgınlık Fransa Bisiklet Turu; nâm-ı diğer “Tur”. 23 günde 21 etap, ka­tedilen kilometreler… Şüp­hesiz her yarış birçok öykü barındırıyor. Ancak geçen ayki, belki de tarihteki en unutulmaz yarıştı.

    Bu yılki Fransa Bisiklet Turu’nu, geçen yıl olduğu gi­bi 22 yaşındaki Sloven bisik­letçi Tadej Pogačar kazan­dı. Ancak bu öyle sıradan bir başarı değil. Bu kadar genç yaşta bir sporcunun, ustalık seviyesi 30’lu yaşlarda olan bu spor dalında bu denli bir istikrarlı bir başarı göster­mesi; üstelik genel klasman­da ikinci olan en yakın ta­kipçisi Danimarkalı Jonas Vingegaard’a attığı 5 dakika 20 saniyelik fark, Fransa Bi­siklet Turu için olağanüstü bir fark.

    22 yaşında, şimdiden efsane


    Bu yılın Fransa Bisiklet Turu’nu geçen yıl olduğu gibi 22 yaşındaki Sloven bisikletçi Tadej Pogačar kazandı. En yakın rakibine attığı 5 dakika 20 saniyelik fark, Tur için olağanüstü bir fark.

    Pogačar ayrıca “Dağların kralı” adı verilen tırmanma klasmanında ve 26 yaş altı için oluşturulan “En iyi genç bisikletçi” klasmanında da birinci oldu.

    Mucize bisikletçi Tadej Pogačar, müthiş bir zama­na karşı etaba imzasını atıp vatandaşı Primož Roglič’i geçerek zafere ulaştığında henüz 21’indeydi. 1904’te 20 yaşını doldurmadan birinci olan Henri Cornet’den sonra tarihin en genç ikinci şam­piyonu olan Sloven sporcu, bir değil üç ayrı klasmanda zirvede yer almıştı. “Genel klasman”, “Dağların kra­lı” ve “En iyi genç bisiklet­çi” olarak taçlanan delikan­lı, güle oynaya mutlu sona ulaşmıştı.

    Geçen sene olduğu gi­bi bu sene de üç klasman­da bileği bükülmeyen “Pogi” lakaplı Pogačar için atılan “Klasman dışı” (Hors caté­gorie) manşeti birçok şeyi özetliyor. Tarihte üç haftalık bu zorlu maratonu beşer de­fa kazanan tam 4 bisikletçi bulunuyor: Jacques Anqu­etil, Eddy Merckx, Bernard Hinault ve Miguel Indurain. “Yamyam” lakaplı Belçikalı efsane Merckx (76 yaşında), bisikletin yeni “yamyam”ını bulduğunu ve Pogačar’a bir şey olmazsa, Tur’u en çok onun kazanacağını söylüyor.

    2021 Fransa Bisiklet Tu­ru’nun diğer unutulmazları­na gelince… 1969’da tarihin en etkileyici performansını göstererek en yakın rakibine neredeyse 18 dakika fark atan Merckx’in bir rekoru, yarım yüzyıl sonra egale edilebil­di. 36 yaşındaki İngiliz Mark Cavendish, dört etap kazana­rak kariyerindeki toplam 34. etap zaferine ulaştı. Sene­ye rekorun tek başına sahibi olabilir mi bilinmez; fakat 27 yaşındaki başka bir Belçikalı akıllara durgunluk verdi. Bi­sikletin en zorlu dağ etapla­rından Mont Ventoux’yu ka­zanan Wout van Aert, ayrıca hem son “zamana karşı” eta­bını, hem de Paris’in göbeğin­de biten son etabı aldı. Ayrı fiziksel özelliklerin de be­lirlediği, ayrı uzmanlıkların keskinleştiği modern zaman­larda böyle bir şey imkansız gibi görünüyordu. Merckx ve Hinault’dan yıllar sonra bunu tekrarlayan van Aert da gelecek için umutlandırıyor.

    Şüphesiz bu yıl yapılan 108. or­ganizasyonun en büyük güzel­liklerinden biri, genel klasman­da ilk sırada bulunan sporcu­nun giydiği sarı mayoyu 6 etap boyunca taşıyan Mathieu van der Poel’du. 26 yaşındaki Hol­landalı sporcu, “dededen bisik­letçi”. Babası Adri, Fransa’da iki etap kazansa da, dedesi bisikle­tin efsanelerinden biri, görkem­li kaybedenlerin en görkemlisi. Kariyerinin başında Anquetil, ortalarında da Merckx ile çe­kiştiğinden hiç zafere ulaşama­yan efsane bisikletçi Raymond Poulidor, 1 gün bile sarı mayo giyemediği kariyerinde genel klasmanda 3 kez ikinci, 5 defa da üçüncü olmuştu. Tarihte en fazla kürsüye çıkan oydu. Bir dönem Brigitte Bardot’dan da­ha fazla mektup alan Poulidor, 2019’un sonunda hayata veda etti. İşte onun torunu, bu sene katıldığı ilk Tur’da 6 gün boyun­ca sarı mayoyu taşıdı!

    21 günde devr-i Fransa Fransa Bisiklet Turu’nu izlemenin şüphesiz en hoş taraflarından biri Fransa’nın doğal ve tarihî güzelliklerine şahitlik etmek. 2021’in son etabında mucize bisikletçi Tadej Pogacar, Paris’teki Arc de Triomphe’un önünden geçiyor (üstte).

    19. yüzyıldan bugüne

    Fransa’da bisiklet, 19. yüzyılda büyük bir tutku halini almış­tı. 28 Nisan 1893’te getirilen 10 Franklık bisiklet vergisini ödeyen 138 bin kişi vardı. Kısa süre sonra bu vergi 6 Frank’a düşürülüyor, kayıtlı bisiklet sayısı 1900’de 1 milyona ula­şıyordu.

    Fransa Bisiklet Turu’n­da pedallar ilk defa 1 Temmuz 1903’te dönmüştü. Katılan 60 sporcunun çoğu yarışı tamam­layamazken, toplam 2.428 ki­lometreden oluşan 6 etabın sonunda 19 Temmuz’da gülen Maurice Garin tarihe geçmiş­ti. Selede 94 saatten fazla ge­çiren bisikletçi, o günün para­sıyla yaklaşık 6 bin Frank ka­zanmıştı.

    Yarışın en içaçıcı karelerinden biri ise ayçiçeği tarlalarının arasından geçen bisikletçilerdi.

    Tarihçilere göre ülkede ve dünyada birçok insan, Fran­sa’nın coğrafyasını düzenli yapılan bu yarış haberleriyle öğrenecekti. Dünya Savaşları haricinde sürekli yapılan Tur, zamanla modern hâlini aldı. 1905’te etaplar gün içinde ya­pılmaya başlanmış, tırmanış­lar eklenmişti. Günümüzün ikonik dağ etaplarına evsa­hipliği yapan Pireneler 1910, Alpler ise 1911’te yarışa dahil edildi. Mesafeler kısaltılıyor, mekanik problemlerde yar­dım almaya izin veriliyordu.

    Tur’un emekleme yılları, “kahramanlar çağı”ydı. Gü­nümüzde gördüğümüz süper yıldızlar, güçlü sponsorlar ve takımlar, çuval dolusu paralar o zamanlar yoktu. Bisikletçile­rin çektiği azap, usta yazarla­rın satırları sayesinde 10 bin­lerce insanla buluşuyordu.

    İkonik tırmanış Bisiklet tarihinin önemli isimlerinden Raphael Geminiani, 1952 Fransa Turu’nda Col du Tourmalet’den geçiyor.

    1919’da L’Auto dergisinin sarı sayfaları, yarışın liderinin taşıyacağı mayoyu belirlemiş­ti. Böylece uğruna acılar çeki­len bir mitin rengi doğmuştu.

    Bugün, bir zamanlar gö­nüllerin şampiyonu Pouli­dor’la Anquetil’in sönmüş volkanik tepelerdeki düel­losu; Amerikalı Greg Le­Mond’un son etapta Fransız Laurent Fignon’u 50 saniye geriden gelerek devirmesi; dopingin bisikletin üstünde kara bir bulut olarak dolaş­ması; Lance Armstrong’un önce efsane olup sonra do­ping yaptığını itiraf etmesi, Fransa Bisiklet Turu’nun ya­kın tarihinden sadece birkaç dönüm noktası.

    Bisikletin ‘yamyam’ı 1969’da tarihin en etkileyici performansını göstererek en yakın rakibine neredeyse 18 dakika fark atan Eddy Merckx, “yamyam” lakabıyla anılıyor.

    Pogačar, şimdiden “yaşar­ken efsane” olmaya adım at­mış gibi duruyor. Bugünden tarihin en iyisi olabilecek mi bilinmez ama, o ve genç ku­şağın biraz rutinleşen bu spo­ra başka bir heyecan getirdiği kesin.

    Yıllar sonra 2021 Fransa Bisiklet Turu, yepyeni bir dö­nemin başlangıcı olarak göste­rilecek büyük ihtimalle. Yüz­yıllık bir kod, baştan yazılacak sanki…

    En zorlu etaplardan 2013’te sarı mayonun sahibi Chris Froome, Tur’un en zorlu etaplarından Mont Ventoux’ya muhteşem bir tırmanış gerçekleştirmiş ve etabı kazanmayı başarmıştı.

    PARA ÖDÜLLERİ

    Kazanana 450 bin Euro

    2009’dan bu yana yarış sonunda Sarı Mayo’yu kazananlara 450 bin, genel klasmanın ikincisine 200 bin, üçüncüsüne de 100 bin Euro veriliyor. Yarış sonunda Yeşil ve Benekli Mayo’nun sahiplerine 25 bin, Beyaz Mayo’ya ise 20 bin Euro veriliyor.

    Etap galipleri 8 bin Euro alırken, Pireneler ve Alpler’in en yüksek noktalarını ilk geçenlerin ödülü 5 bin Euro. Bu ödüllerle Desgrange ve God­det’nin adları yaşatılıyor. Sarı Mayo’yu 1 gün taşıyan 350, diğer mayoların sahipleri ise 300 Euro alıyor. Her etap sonu dağıtılan “en savaşçı bisiklet­çi” ödülü 2 bin, yarış sonunda verilen “süper savaşçı” ödülü ise 20 bin Euro.

    YARIŞ İÇİNDE YARIŞ

    Sarı, Yeşil, Beyaz ve Benekli: Tur’un sembolü mayolar…

    Amerikalı Greg LeMond’un son etapta Fransız Laurent Fignon’u 50 saniye geriden gelerek devirmesi…

    SARI MAYO: Tur’un “müseccel marka”sı olan Sarı Mayo’yu genel klasmanda en iyi zamana sahip bisikletçi giyiyor. 1 gün taşımanın bile büyük bir onur olarak görüldüğü mayo, ilk defa 1919’da kullanılmış; rengini yarışın ilk organizatörü L’Auto gazetesinin basıldığı sarı renkli kağıtlardan almıştı. Rekor, tam 96 etapta Sarı Mayo’yu taşıyan Belçikalı efsane Merckx’te.

    YEŞIL MAYO: Sprinterlerin kazandığı puan mayosu. Puanlar bitiş çizgisindeki ve etabın belirli noktalarında bulunan kapılar­daki sıralamaya göre dağıtılıyor. En çok puanı toplayan Yeşil Ma­yo’yu sırtına geçiriyor. 1953’ten beri kullanılan mayonun rengi, Tur’un ilk sponsoru olan mağaza­lar zinciri La Belle Jardinière’den geliyor. Tarihte, yarış sonunda en çok yeşil mayoyu kazanan sporcu ise Peter Sagan. Slovak sprinter tam 7 defa bu klasmanı lider tamamlamıştı.

    KIRMIZI BENEKLI MAYO: Aynı zamanda “Dağların Kralı” mayosu olarak da biliniyor. Kategorilendirilmiş zirveleri ve dağ geçişlerini ilk geride bırakan bisikletçilerin, kazandıkları puanların toplanması sonucu bu mayonun sahibi ortaya çıkıyor. Bu kategoriler en kolay tırmanış olan 4. dereceden başlıyor; 3, 2, 1 diye yükselerek en zor kategori olan “kategori dışı” tırmanışlara uzanıyor. Bu formanın tasarımı, bir dönemin sponsoru Chocolat Poulain’in çikolata paketlerinin tasarımından geliyor. Tarihte “Dağların Kralı” olarak en çok taçlanan bisikletçiyse Richard Virenque. Fransız sporcu tam 7 defa yarış sonunda bu unvana ulaşmıştı.

    BEYAZ MAYO: 1975’ten beri, genel klasmanın 26 yaş altındaki en başarılı bisikletçisi giyiyor. Tarihte bu mayonun sahibi olan ve aynı zamanda Tur’u kazanan 7 sporcu var: Laurent Fignon (1983), Jan Ullrich (1997), Alber­to Contador (2007), Andy Sch­leck (2010), Egan Bernal (2019), Tadej Pogacar (2020-2021).

    Birden fazla mayo giymeye hak kazanan bisikletçiler, yarış sırasında sadece birini giyiyor. Birisi birkaç klasmanda liderliğini sürdürüyorsa, kendisi için daha prestijli olan mayoyu taşıyor; o klasmanın ikincisi ilgili mayoyu giyiyor.

    Ayrıca her gün en çok atak yapan, en çok efor sarfeden veya en çok çabalayan bisikletçiye “En Savaşçı Bisikletçi” (Combati­vité) ödülü veriliyor. Ödül, puan sistemi yerine bir jüri tarafından değerlendiriliyor. Bu unvanı alan bisikletçi, ertesi gün kırmızı yarış numarası kullanıyor.

  • Dünyanın öbür ucundan Çanakkale’ye gelenler…

    1. Dünya Savaşı’nın doğu cephesinde görev yapan Yeni Zelandalılar, Çanakkale’deki Anzak birlikleri içindeki “nz”lerdi. Önemli oranda kayıp veren Yeni Zelandalılar hem Anzak hem Seddülbahir sektöründeki muharebelere katıldılar, kritik görevlerde rol aldılar. “Kiwi”lerin Çanakkale öyküsündeki kırılma noktaları ve ayrı bir millet olarak ortaya çıkışları.

    Büyük Britanya 1. Dün­ya Savaşı’na katıldığın­da tüm kolonilerinden asker talebinde bulunmuştu. İmparatorluk bir savaşa girer­se, kanunlar gereği koloniler de girmeliydi. Yeni Zeland(a), 1840’tan beri İngiltere’nin ko­lonilerinden biriydi ve ülkede­kiler için imparatorluğa hizmet bir erdem olarak görülmektey­di. Bu nedenle hükümet, sava­şa katılacağını hemen açıkla­mıştı. Kanada, Avustralya gibi çoğunluğunu İngiltere’den gö­çedenlerin oluşturduğu kolo­niler arasında, 1. Dünya Sava­şı’na nüfusuna oranla en fazla asker gönderen Yeni Zelanda olmuştu.

    Yeni Zelanda ilk etapta 8.000’den fazla asker gönder­meyi kabul etmişti. Çanakka­le’de çarpışan Akdeniz Seferî Kuvvetleri Komutanı General Ian Hamilton bu miktarı 8.556 olarak belirlemişti. Yeni Zelan­dalı askerlerin 7.447’si Gelibo­lu’da öldü veya yaralandı.

    1914’te Büyük Savaş patlak verdiğinde, Yeni Zelandalıların ilk amacı bir maceraya katılmak ve yeni bir yer görmek olmuştu. İkinci motivasyon kaynağı va­tan bayrağı idi ama, bunun İn­giltere bayrağı olduğuna dikkati çekmek gerekir; zira o dönem­de hiçbir Yeni Zelandalı kendini “Yeni Zelandalı” olarak tarif et­memekteydi. Onlar için ev, İn­giltere demekti. Savaşa katılan Yeni Zelandalı taburların isim­lerinden de anlaşılacağı gibi Au­ckland, Wellington, Otago ve Canterbury olarak her biri ayrı bir bölgeyi temsil etmek üzere kurulmuştu. Bunlar birbiriyle rekabet eden bölgelerdi.

    Dönüm noktası Mustafa Kemal’in Conkbayırı yakınına kadar ulaşan Anzak birliklerine karşı düzenlediği 10 Ağustos karşı saldırısı, muharebelerin, savaşın ve tarihin akışını değiştirmişti (Ağustos 2017- Kapak konusu).

    Birliklerin savaş bölgeleri­ne dağıtımı yapılmadan önce ilk durakları Mısır olmuştu. Yeni Zelandalılar burada Avustral­yalılar, Hintler gibi diğer ko­lonilerden gelenlerle ve hattâ Mısırlılar gibi kendilerinden çok farklı bir medeniyete sa­hip insanlarla karşılaşınca, ilk defa sadece farklılıklarını değil benzerliklerini de görmeye baş­ladılar. O dönemde kullanılan “Avustralasya” tabiri, Avust­ralya’nın bölgede baskın un­sur olduğunu yansıtır. Mısır’da Avustralyalıların daha cüretkar ve bağımsız, hattâ saldırgan olduğu, Yeni Zelandalıların ise daha ketum ve disipline uygun davrandığı görülmüştü. Kısaca hem İngilizler, hem Yeni Zelan­dalılar birtakım farkları görme­ye başlamıştı. Yeni Zelandalı askerlerin tuttukları günlükler­de, Avustralyalıları “cahil, kaba, ukala, sarhoş” olarak tarif ettik­leri görülür.

    Çanakkale Muharebele­ri’ne ilişkin en önemli referans eserlerden birini (Gallipoli: The New Zealand Story) yazan Ch­ristopher Pugsly, savaş sırasın­da zaman ilerledikçe, yaptıkla­rı her başarılı işin Avustralya­lılara mâledilmesi; gazetelerde, raporlarda sürekli Avustralyalı­ların zikredilmesi gibi neden­lerle, Yeni Zelandalıların Anzak (ANZAC – “Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu”nun İngiliz­ce yazımının başharfleri) kavra­mından uzaklaştığını belirtmiş­tir. Bir dönem, Yeni Zelandalıla­rın kendilerine “Kiwi” dedikleri bile görülmüştü.

    Yeni Zelandalılarda ulus bilincinin Çanakkale Savaşı’y­la beraber geliştiği düşünül­mektedir. Ancak bazı görüş­lere göre Yeni Zelandalıların İngiltere’den farklı bir devlet ve İngilizlerden farklı bir ulus olduklarını anlamaları, 2. Dün­ya Savaşı’ndan sonraya ve hattâ 1970’lerden sonraya kalmıştır. Savaşı yaşamış madalyalı bir askerin görüşüne göre ise “Yeni Zelanda kesinlikle Anzak Koyu çıkarması ile Somme Muhare­besi’nin bitişi arasında bir yerde ulus haline gelmiştir”.

    Yeni Zelanda birlikleri sava­şa katılmak üzere 1914’te yola çıktıklarında ilk olarak 1. Avust­ralya Tümeni’ne dahil oldu. Mı­sır’a vardıklarında Yeni Zelanda kampı Zeytun’da kurulmuştu. Anzak Kolordusu’nun komuta­nı olan İngiliz general Birdwo­od asker tarafından sıcakkanlı bir insan olarak tanınmıştı. As­kerle biraraya geldiğinde selam veren, konuşan bir komutan ol­ması askerde bu izlenimi uyan­dırmıştı. Kolordunun iki tüme­ni bulunmaktaydı: 1. Avustral­ya Tümeni ve 2. Tümen olarak da bahsedilen Yeni Zelanda ve Avustralya Tümeni. Yeni Zelan­dalı birliklerin bulunduğu bu ikinci tümenin komutanı Gene­ral Godley idi. Godley, 1910’dan beri Yeni Zelanda Askerî Kuv­vetleri Komutanlığı’nı yürüt­müştü. Birliklerinin Gelibolu’ya sevkedilmesinden itibaren Yeni Zelanda ve Avustralya Tüme­ni’nin komutanı oldu. Asker tarafından pek sevilen bir ko­mutandı değildi; daima disiplin bekleyen, sorunlarla ilgilenme­yen, hattâ selam bile vermeyen bir komutandı. Bu iki komutan gibi diğer Yeni Zelanda birlik­lerinin komutanları da İngiliz­lerden atanmıştı. Bu birliklerin haricinde Yeni Zelanda Atlı Pi­yadeleri, arazi yapısı nedeniyle atlarını bırakarak, Mayıs orta­larında Gelibolu’ya gelmişti. Bu tugayın özelliği Boer Savaşı’n­da kahramanlığıyla ün yapmış olmasıydı. Ayrıca Yeni Zelanda yerlilerinden oluşan bir Maori birliği de Gelibolu’ya gelecekti.

    Evden uzakta Kara muharebelerinin ilk günlerinde Anzak Koyu ve civarını tutan İtilaf askerleri.

    Anzak Kolordusu 25 Nisan 1915’te, sonradan Anzak Koyu olarak da adlandırılacak bölge­nin de içinde yeraldığı, Kabate­pe kuzeyi ile bugün Anzak tö­ren alanının bulunduğu Balıkçı Damları arasında kalan sahil şeridine çıkarma yaptı. Karaya ilk çıkanlardan Auckland Tabu­ru, Haintepe’ye sevk edilmişti. Ancak sarp yolda asker dağıl­mış ve yolunu kaybetmişti. Saat 13.30 civarında Kılıçbayırı’na ulaşabilen Yeni Zelandalı asker­ler ilk defa Türklerle karşılaş­tılar. Kılıçbayırı’nda başlayan çarpışmalar Cesarettepe’de de­vam etti. Yeni Zelandalılar ilk gün ağır kayıp verdiler; ancak daha sonra bölgenin belkemi­ğini oluşturacak, Bombasırtı’n­daki mevziyi ele geçirdiler (Bu nokta daha sonradan Avustral­yalı tabur komutanının adıyla “Quinn’s Post” olarak anıldı).

    Yeni Zelandalıların bundan sonraki görevi 1 Mayıs’ı 2 Ma­yıs’a bağlayan gece, Anafartalar sektöründe, kıyıdaki Lala Baba Tepesi’ni ele geçirmekti. Can­terbury Taburu’ndan 50 kişilik bir grup, başlarında İngiliz bir subay olmak üzere tepeye saldı­rı ve sadece 14 Türk askerinin tutuğu siperi ele geçirdi.

    Bombasırtı, Çanakkale Bo­ğazı’na doğru giden yolda en ileri mevziyi oluşturunca, İn­giliz komutanların da en önem verdiği nokta hâline gelmiş­ti. Bu mevzi, Türk birliklerin­ce üç taraftan çevrilmişti. 1 Mayıs’tan itibaren Bombasır­tı’nı kuşatan14. Alay’dan Türk keskin nişancılar bölgede baş çıkarttırmamaya başlamıştı. Bu durumu ortadan kaldırmak ve bölgeyi rahatlatmak için, hâ­kim konumdaki Kılıçbayırı’nın ele geçirilmesi gerekmekteydi. Birdwood, bu görevi Godley’e vermişti. 2 Mayıs’ta Kılıçbayı­rı’nı ele geçirmek üzere hareke­te geçildi. Ancak Türk birlikleri şiddetle cevap verdi. Muhare­be özellikle Otago Taburu için büyük kayıpla sonuçlandı. Bu çarpışmada ölenlerin çoğunun cesetleri, uzun süre açık alan­daki sırtta kaldı ve burası Dead Man’s Ridge (Ölü Adam Sırtı) olarak adlandırıldı. Yeni Zelan­da gazetelerinde kayıp rakamla­rı yayımlandığında, bütün ülke şoke olmuştu.

    Bu topraklarda can verdiler Pilav Tepe’yi ele geçiren Wellington Atlı Piyadeleri 7 Ağustos’ta dinlenirken (üstte). Yeni Zelanda Anıtı’nın ve mezarlığının ilk yıllardaki görünümü (altta).

    İstilacılar Arıburnu’nda ol­duğu gibi Seddülbahir sektö­ründe de umdukları ilerleme­yi kaydedememişti. Bu neden­le Arıburnu’nda görev yapan Yeni Zelanda birlikleri, destek olarak Seddülbahir’e çekilerek yeni bir taarruz planlandı. Yeni Zelandalılar 8 Mayıs’taki taar­ruzda Alçıtepe köyüne üç kol­dan saldırmış, az bir ilerleme sağlamış ama sonunu getire­meyerek geri çekilmek zorun­da kalmışlardı.

    Kılıçbayırı’nın üzerine bir de Seddülbahir yenilgisini ya­şayan Yeni Zelandalılar, İngiliz komutanlara güvenlerini iyi­ce kaybetmeye başladılar. On­lara göre taarruz planları iyi yapılmamakta, iyi idare edil­memekteydi. Teçhizat yeter­siz, yemekler kötüydü. Ayrıca kendilerine hiç iyi davranılma­maktaydı. Üstüne üstlük her başarısızlık Yeni Zelandalılara mâledilmekteydi. İngiliz komu­tanlardan her fırsatta “nizami asker olsa başarılı olunacağı” sitemleri duyulmaktaydı.

    Arıburnu’nda Türk birlik­lerinin düzenlediği 19 Mayıs taarruzu başarısız olmasına rağmen İngilizleri telaşlandır­mıştı; bunun üzerine, Yeni Ze­landa birlikleri 20 Mayıs’ta tek­rar kuzey cephesine döndüler. 24 Mayıs’ta yapılan bir günlük ateşkeste, düşman taraflar ilk defa yüzyüze geldiler. Bu güne dair Yeni Zelandalıların gün­lüklerine yazdıkları arasında Türk askerini nazik, Alman as­kerini kaba olarak niteledikleri dikkati çekmektedir. Bazı gün­lüklerde Türk askerine isimler takıldı; bazı tiplemeler karika­türlerde kullandıldı: Buna göre Abdül, Jacko veya Johnny Turk biraz şişman, biraz da yaşlı bir askerdi.

    1915 Mayıs’ının son hafta­sından itibaren, Çanakkale’de lağım savaşları (yakındaki düş­man siperinin altına kadar tü­nel kazarak, bu noktaya yerleş­tirilen dinamitleri patlatmak suretiyle yukardaki savunmayı çökertmek ve ilgili siperi ele ge­çirmek esasıyla) kızıştı. Bu la­ğım muharebeleri sırasında, iki taraf arasında avcı siperi mesa­felerinin 4-6 metreye düştüğü Bombasırtı en stresli bölgeydi. Yukarıda elbombaları havada uçuşmakta, aşağıda ise iki taraf da yeraltından karşılıklı siper­lere baskınlar yaparak bunları ele geçirmeyi amaçlamaktaydı. Burada görevlendirilen Can­terbury ve Auckland Taburla­rı bu strese dayanamayınca, mevzinin sorumluluğu Wellin­gton Taburu’na ve komutanları William Malone’a bırakılmıştı. En zorlu ve kritik çarpışmala­rın içinde bulunan 56 yaşındaki Yarbay Malone, 8 Ağustos günü hayatını kaybedecekti.

    Yeni Zelanda’nın ulusal kahramanı En zorlu ve kritik çarpışmaların içinde bulunan ve 8 Ağustos’ta önsafta çarpışırken hayatını kaybeden Wellington Taburu komutanı William Malone Serçe Tepe’deki sığınağında…

    İngiliz komuta heyeti, Ağus­tos için yaptıkları yeni planlar­da Conkbayırı ve Kocaçimen­tepe’yi hedeflemişlerdi. Bunun için kilit pozisyonda Yeni Ze­landa birlikleri görevlendirildi. Yeni Zelanda Atlı Piyadeleri, 6 Ağustos’ta Çatlak Dere’den iler­leyerek Halit ve Rıza Tepesi’ni ani bir baskınla zaptetmişti. Conkbayırı’na en yakın mevzi olan Şahinsırt’a ilk ulaşan Au­ckland Taburu ise 7 Ağustos’ta birçok kez taarruza kalkışmış, ancak büyük kayıp vererek geri çekilmek zorunda kalmıştı.

    8 Ağustos’ta tekrar ilerlemek isteyen Malone ve taburu kısa bir süre Conkbayırı zirvesinden Boğaz’ın sularını görse de, 14., 25., 64. Alayların karşı taarru­zuyla geri atıldılar. 10 Ağustos’ta ise Mustafa Kemal’in şafak sök­meden başlattığı büyük saldırı hem Yeni Zelandalıları Conkba­yırı sırtlarından söküp atacak, hem de hâkim tepeler silsilesin­de tam kontrolü sağlayarak mu­harebelerin kaderini belirleyen hamle olacaktı (#tarih, Sayı: 39, Ağustos 2017).

    Yeni Zelanda birlikleri son olarak 27 Ağustos’ta Anafarta­lar sektöründe, Bombatepe ve Kayacık Ağılı mıntıkasında bir taarruza kalkışsalar da bir so­nuç elde edemediler.

    Yeni Zelanda’nın yerli halkı olan Maoriler de Temmuz 1915 başında Gelibolu’daki muhare­belere katıldı. 16 subay 481 er­den oluşan Maori Bölüğü Conk­bayırı taarruzunda öncü birlik­ler arasında yer aldı. Dönemin İngiliz gazetelerinde “Maorile­rin vahşi savaş çığlıkları Türk­lerin kalbine korku saldı” veya “Maoriler Haka dansı yapınca Müslüman Türkler şaşkınlık içinde bu tüyler ürpertici sere­nadı dinledi” gibi cümleler yer almışsa da, 8 Ağustos’ta Şahin­sırt’tan ilerlemek istediklerinde Türklerin açtığı ateşle Ağılde­re yamaçlarına sürüklenerek çarpışmalara bu bölgede devam edebilmişlerdi.

    Maorilerin çarpışmalara ka­tılmasının Türkiye’de yarattığı şaşkınlık ise, Tanin’de yeralan bir haberde “Tarihte ilk defa Boğazlarda ‘yamyamlar’ tara­fından yapılan saldırıya karşı koyulması gerekiyor” sözleriyle ifade edilmişti.

  • Sultan Abdülmecid’in Ege adalarına barış seferi

    Osmanlı döneminde ordunun başında sefere (1699) çıkan son padişah 2. Mustafa’ydı. Savaş amacı dışında Saray’dan ilk ayrılan sultan ise 2. Mahmud oldu (1830). Sultan Abdülmecid’in bundan 171 sene önce çıktığı Akdeniz/Ege adaları seyahati ise Marmara çıkışından Rodos-Girit’e kadar birçok noktayı kapsıyor ve bölgede yaşanan siyasi gerilimleri azaltma, İstanbul’a olan bağlılığı artırma amacı taşıyordu.

    Osmanlı padişahları, sa­raylarından uzak yerle­re ve uzun süreli olarak ancak sefere çıkmak veya av amacıyla gitmişlerdir. Ordunun başında sefere çıkan son padi­şah 2. Mustafa’nın 1699’daki ha­rekatından sonra askerî amaçlı olarak saraydan ayrılmalar da sona ermiş, yalnızca av maksa­dıyla İstanbul’a yakın yerlere kı­sa seyahatler görülmüştür.

    1830’a kadar bir padişahın müstakilen memleketini, tebe­anın hâlini görmek maksadıyla seyahate çıktığı vaki değildir. Bu amaçla gerçekleşen ve mema­lik-i şâhâneyi yerinde görmek, halkıyla hasbihal etmek üzere yurt gezisine çıkan ilk Osman­lı padişahı Sultan 2. Mahmud olmuştur. 2. Mahmud, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışı ile devlet teşkilatında yapılan yeni­leşme faaliyetlerinin sonuçları­nı görmek, ahalinin durumunu bizzat yerinde müşahade etmek üzere 1830-1839 arasında 5 ge­ziye çıkmıştır. Tekirdağ, Edirne, Gelibolu, Gemlik, İzmit gibi İs­tanbul’a civar yerleri gezen pa­dişahın en uzun ve kapsamlı ge­zisi 39 gün süren Rumeli gezisi olmuştur. İstanbul’dan vapurla Varna’ya giden padişah, gezisi­ne karayolu ile devam ederek sırasıyla Şumnu, Silistre, Rus­çuk, Tırnova, Kızanlık, Zağra-yı Atik’ten geçerek Edirne’ye gel­miştir. Gittiği yerlerde bilhas­sa askerî tesis ve birlikleri teftiş etmiş, beldelerin ileri gelenlerini kabul etmiş, onları çeşitli hedi­yeler ve nişanlarla taltif etmiştir. Edirne’de birkaç gün kalan padi­şah İstanbul’a geri dönmüştür.

    2. Mahmud’dan sonra tahta geçen oğlu Abdülmecid de yurt gezileri yapmakta babasının izinden gitmiş, 1844-1859 ara­sında 4 ayrı seyahate çıkmış­tır. Tahta çıkar çıkmaz Tanzi­mat Fermanı’nı (Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu) ilan ederek devlet teşkilatındaki esaslı düzenle­melerle yeni bir devri başlatan genç padişahın gezilerinden ilki, 26 Mayıs-12 Haziran 1844 ta­rihleri arasında gerçekleşen ve İzmit, Bursa, Çanakkale, Midil­li Adası, Gelibolu’yu kapsayan gezidir.

    Sultan Abdülmecid’in Akdeniz/Ege Adaları seyahatinin gerekçeleri, dönemin resmî gazetesi Takvim-i Vekayi’nin 29 Şaban 1266 (10 Temmuz 1850) tarihli sayısında açıklanmıştı.

    İkinci olarak 6 Mayıs-14 Ha­ziran 1846 tarihleri arasında yapılan 40 günlük gezi, padişa­hın en kapsamlı seyahatidir. İs­tanbul’dan karayolu ile başlayan gezi, Silivri, Çorlu, Edirne, Zağ­ra-yı Atik, Kızanlık, Selvi, Tır­nova, Rusçuk, Silistre, Şumnu, Yassıtepe’den geçerek Varna’da son bulmuştur. Sultan Abdül­mecid bu 40 günlük gezinin son durağı olan Varna’dan, Eser-i Cedid vapuruyla İstanbul’a dön­müştür.

    Abdülmecid’in üçüncü ge­zisi, yazımızın konusunu teşkil eden ve Girit, Rodos, Sakız ve İzmir’i ziyaret ettiği 24 günlük “Cezayir-i Bahr-i Sefid (Akde­niz/Ege Adaları) Seyahati”dir.

    Gezinin amacı ve gerekçe­si, zamanın resmî gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de şöyle açık­lanmıştır:

    “Padişah, bütün tebeası için yapmış olduğu hizmetlerin, ba­bası 2. Mahmud’la başlayıp ilan edilen Tanzimat’la devam eden yeniden yapılanmanın uygula­nışını, memleketin meseleleri­ni, ahalinin durumunu yerinde görmek, yenileşme döneminin semeresini bizzat yerinde mü­şahade etmek üzere daha önce yapmış olduğu seyahatler gibi, bu kere de Memalik-i Osmani­ye’nin Bahr-i Sefid’de bulunan bazı adalarda sakin tebeanın durumlarını bizzat görmeyi ar­zu etmiştir”.

    Ancak bu gezinin farklı bir hususiyeti daha vardır. Henüz 27 yaşında bulunan genç padi­şah, çocukluğundan beri zayıf ve hastalıklı bir bünyeye sa­hiptir ve verem hastalığından muzdariptir. Hastalık Osmanlı sarayında çok yaygındır ve Ab­dülmecid’in babası 2. Mahmud veremden öldüğü gibi, anne­si Bezmiâlem Valide Sultan’ın 1853’te vefatı da veremden ola­caktır. 18. yüzyılda Avrupa’da da yaygın olan verem hastalığının tedavisinde “tebdil-i hava”nın iyi geldiğine inanılmış ve atla kır gezileri, bilhassa deniz seya­hatleri doktorlar tarafından tav­siye edilmiştir. Abdülmecid dö­neminde saray doktorluğu ya­pan ve padişahla çok yakın bir ilişki kuran Avusturyalı Doktor Spitzer’in verem hastalığına iyi geleceği tavsiyesi, muhtemelen Sultan Abdülmecid’in Cezayir-i Bahr-i Sefid seyahatine çıkma­sının bir başka sebebi olmuştur.

    Padişah bu seyahatinde ya­nına kardeşi ve “veliahd-ı sal­tanat” olan Abdülaziz ile büyük oğlu Şehzade Murad’ı da (daha sonra Sultan 5. Murad) almıştı. Hatta 20 yaşında olan karde­şini İstanbul’da bırakmayarak yanında götürmesi bazı dediko­dulara yol açtığından bu duru­mu seyahat sırasında yanın­dan ayrılmayan Dr. Spitzer’e bir sohbetinde izah etmek ihtiya­cı hissetmiş ve şöyle demiştir: “Herkes öyle zannediyor ki, ben kardeşimi korkumdan ve kendi­sine pek ziyade mütemayil olan halk arasında yalnız bırakmak istemediğimden beraber götü­rüyorum. Halbuki hakikati iyi bilmiyorlar. Bu çocuk ele avuca sığmaz; onu gözönünde bulun­durmayı daha muvafık bulu­yorum. Seyahat düşüncesin­de olduğumu haber alır almaz, hiddetinden titreyerek yanıma geldi, kendisini ‘böyle ebediyen mahbus mu tutacağımı’ sual et­ti. Mümkün olduğu kadar mu­habbetini kazanmak fikriyle ya­nıma aldım”.

    Seyahat bundan 171 sene önce, 1 Haziran 1850 Cumarte­si günü, Çırağan Sarayı önünde demirli olan Taif vapuruna bini­lerek başladı. Devlet ricalinden Serasker Rıza Paşa, Tophane Müşiri Fethi Paşa, Ticaret Nazı­rı İsmail Paşa seyahat esnasın­da padişaha eşlik edeceklerdi. Yolculuğa çıkan padişahı uğur­lamak üzere Sadrazam Musta­fa Reşid Paşa, Şeyhülislam Arif Hikmet ile sair vükela, ulema ile yüksek rütbeli memurlar hazır bulunmuşlardı. Saat 2 sularında “Allah’ın yardımına sığınarak” vapur hareket etti ve akşamüze­ri Marmara Adası limanına ula­şılarak gece orada geçirildi.

    Tedbil-i hava tavsiyesi


    Gezi sırasında henüz
    27 yaşında olan Sultan
    Abdülmecit’in geziye
    çıkarken bir umudu da
    çocukluğundan beri
    yakasını bırakmayan verem
    hastalığına iyi gelmesiydi.
    Doktorlar bilhassa deniz
    seyahatini tavsiye etmişti.

    2 Haziran Pazar sabahı se­herle birlikte Marmara Adası’n­da ayrılarak Çanakkale Boğa­zı’ndan ve İmroz Adası (Gökçe­ada) önünden geçilerek akşam saat 10’a doğru Limni Adası’na ulaşıldı; Ada’da kabri bulu­nan mutasavvıf ve şair Niyazi-i Mısrî’nin türbesi ziyaret edildi (Türbenin tamire muhtaç yerle­ri padişahın ziyaretinden sonra onarılacaktır). Limni Adası’nda diğer bazı mevkiler görüldük­ten sonra 3 Haziran gece saat 2’de Girit Adası’na doğru hare­ket edildi.

    Yolculuk esnasında havanın uygun olmasıyla, 4 Haziran Salı günü sabahı saat 11 raddelerin­de Girit Adası’nda bulunan Sû­de limanına varılarak filika ile iskeleye çıkıldı; oradan karayolu ile Hanya şehrine hareket edil­di. Yol boyunca padişahı gör­mek için toplanan ada ahalisi ve mektep çocuklarına hediye ve bahşişler dağıtıldı. O gece, Girit Valisi Mustafa Paşa’nın Hanya şehrinde bulunan konağında ge­çirildi.

    5 Haziran Çarşamba günü şehrin bazı yerlerinde incele­melerde bulunularak akşam Hanya şehrine 1 saat mesafede bulunan kasırda istirahat edildi ve Girit Valisi Mustafa Paşa’ya devlet işlerinde göstermiş oldu­ğu iyi idare ve başarıdan dolayı İmtiyaz Nişanı verildi. 6 Hazi­ran Perşembe günü vapura dö­nüldü.

    7 Haziran Cuma günü, Sû­de Limanı’nda bulunan kalenin içindeki camide Cuma namazı kılındı. O gece Miraç gecesi ol­duğundan liman sahilinde ku­rulan otağ-ı hümâyûnda kandil töreni yapıldı.

    8 Haziran Cumartesi günü sabahleyin Girit’in Kandiye şeh­rine gitmek üzere vapur hareket etti; Hanya ile Kandiye arasında bulunan Resmo şehri önünde bir süre durduktan sonra saat 8 raddelerinde Kandiye limanına ulaşıldı. Padişah Girit’te bulu­nacağı sürede kalmak üzere Gi­rit valisi tarafından hazırlanan konağa geçti. Adanın müslim ve gayrimüslim ahalisi, ileri gelen­leri ile yapılan görüşmelerden sonra, Pazar ve Pazartesi günle­ri Kandiye’de kalınarak şehirde incelemeler yapıldı.

    İlk durak: Limni 2 Haziran’da yola çıkan geminin ilk durağı, Limni Adası olmuş; Abdülmecid burada mutasavvıf ve şair Niyazi-i Mısrî’nin türbesini ziyaret etmişti (üstte). Limni’nin belediye binası (altta).

    11 Haziran Salı günü Kan­diye şehrinden Rodos Adası’na doğru hareket olunarak yol üze­rinde bulunan Astropalya Ada­sı önünde bir müddet duruldu. Padişahın karaya çıkmamış ol­sa bile burada durarak ziyaret­te bulunması bu küçük adanın ahalisini son derece memnun etmiş, İstanbul’a gönderdikleri Rumca yazıda padişahın adayı ziyaret gününü bundan sonra şenliklerle kutlayacaklarını bil­dirmişlerdi.

    12 Haziran Çarşamba günü Rodos Adası’na ulaşıldı. Sultan Abdülmecid burada birkaç gün geçirdi, temas ve incelemeler­de bulundu. Rodos’a ve Rodos ahalisine ehemmiyet gösteren padişah, ahalinin meseseleriy­le bizzat ilgilendi; şikayetleri­ni dinleyerek gerekli tahkikat ve incelemeleri başlattı. Rodos Kalesi ve tabyalarını gezerek ge­rekli tamiratı yaptırttı.

    14 Haziran Cuma günü Ro­dos Adası’nda bulunan Sultan Süleyman Han Camii’nde Cuma namazı kılınarak burada bir de cuma selamlığı töreni icra edil­di. Sultan Abdülmecid’in Akde­niz Adaları ziyaretini öğrenen Mısır Valisi Abbas Paşa, padi­şahı karşılamak için önceden adaya gelmişti. Abbas Paşa’yı huzura kabul eden padişah onu İmtiyaz Nişanı vererek ödüllen­dirdi.

    Sultan Abdülmecid her zi­yaret ettiği adada ve şehirde müslim-gayrimüslim ayırt et­meksizin bütün ahalinin fa­kir-fukarasına ve mektepleri­ne harcanmak üzere muhtelif meblağda para ihsanında bu­lundu. Rodos’u ziyaretinde ada ahalisinden fakir, zayıf ve muh­taçlara dağıtılmak üzere 20 bin kuruş ihsanda bulundu. Bu pa­radan Müslüman ahali fukara­sı ve mekteplerine 10 bin kuruş, Hıristiyan mektep ve fukarasına 6 bin kuruş, Yahudi mektep ve fukarasına 4 bin kuruş dağıtıldı [BOA, TSMA.E 297/3-6].

    3 günlük Rodos ziyareti, se­yahatin en önemli durakların­dan biriydi. Bu ziyaret ada hal­kının devletle olan bağını güç­lendirdiği gibi, Abbas Paşa’nın padişahı karşılamaya gelmesiy­le de Kavalalı Ali Paşa tarafın­dan Osmanlı Devleti’nden ko­parılıp ayrı bir statü kazanan Mısır yönetimiyle sıcak ilişki kuruldu.

    3 gün Rodos’ta


    Seyahatin en önemli
    duraklarından Rodos’taki
    Sultan Süleyman Han
    Camii’nde Cuma namazı
    kılınarak cuma selamlığı
    töreni icra edilmişti

    15 Haziran Cumartesi gü­nü Rodos’tan hareket edilerek Marmaris limanına gelindi ve gece burada istirahat edilip er­tesi gün saat 08.30’da Sönbeki Adası ve Bodrum Kalesi önünde bir süre kalındı; akşam 09.30’da İstanköy Adası önüne ulaşıldı. Geceyi vapurda geçiren padi­şah, sabahleyin İstanköy şehri­nin bazı noktalarını gezerek va­pura geri döndü.

    17 Haziran’da İstanköy Ada­sı’ndan hareketle Sisam Ada­sı’na önünden geçildi ve gece Kuşadası önünde vapurda isti­rahat edildi. Ertesi sabah hare­ket olunarak 18 Haziran Salı gü­nü akşama yakın Sakız Adası’na varıldı ve Sakız Kaymakamı Sücûdî Efendi’nin şehir dışında bulunan konağında 3 gece ge­çirildi. 21 Haziran Cuma günü, padişah tarafından adada yaptı­rılan Mecidiye Camii’nde Cuma namazı kılınmış; ikindi vakti vapura dönülüp Sakız Adası’nın karşısında bulunan Çeşme önünde bir müddet durulduk­tan sonra Urla’ya hareket edilip gece limanda geçirilmiştir.

    22 Haziran Cumartesi günü öğlen saat 12’de İzmir’e geçi­lerek Paşa Kapısı’na varıldı ve Kışla-yı Hümayûn ile diğer bazı yerler ve Kâğıt Fabrikası gezile­rek incelemede bulunuldu. Da­ha sonra şehre 1.5 saat mesafe­de olan Bornova kasabası ziya­ret edildikten sonra vapura geri dönüldü. Seyahat sırasında di­ğer yerlerde olduğu gibi Sakız ve İzmir’de de yabancı devletlerin konsolosları kabul edildi, bel­denin belediye meclis üyeleriy­le, eşraf ve ahalisiyle görüşüldü. Sakız Adası’nı ziyaret eden Sul­tan Abdülmecid müslim-gay­ri müslim ayırt etmeksizin ada ahalisinin zayıf ve muhtaçlarına dağıtılmak üzere 50 bin kuruş ihsanda bulundu. Bu paradan 12 bin kuruş Müslüman ahali­nin mektepleri ve fukarasına, 37.500 kuruş Hıristiyan mek­tepleri ve fukarasına 500 kuruş Yahudi mektep ve fukarasına dağıtılmıştır [BOA, TSMA.E 297/3-4].

    Bir gün önce de Rodos Kalesi ve tabyaları gezilerek gerekli tamirat yaptırılmıştı

    22 Haziran akşama doğru vapura yol verilerek 23 Haziran Pazar günü sabahleyin Bozcaa­da’ya ulaşıldı. Bozcaada’nın as­kerî ve mülki memurları başta olmak üzere ada halkı padişahı karşılamaya geldi ve selamlama için 21 pare top atışı yapıldı. Pa­dişah da ihsanlarda bulunarak memnuniyetini gösterdi [BOA, TSMA.E 297/3-2].

    Aynı gün akşama yakın Geli­bolu kasabasına varıldı ve kasa­bada medfun bulunan Osmanlı müelliflerinden mutasavvıf ve şair Yazıcızade Mehmed Efen­di’nin ve yakınında bulunan kardeşi Ahmed Bican’ın tür­beleri ziyaret edilerek vapu­ra geri dönüldü. Sultan Abdül­mecid ziyaret ettiği beldelerin fakir-fukarasına yardım etme adetini burada da devam ettirdi; müslim ve gayrimüslim ahali­nin fukarasına dağıtılmak üzere 10 bin kuruş ihsanda bulundu [BOA, TSMA.E 297/3-9].

    23/24 Haziran gecesi saat 04’te Gelibolu’dan hareket olu­narak 24 Haziran Pazartesi gü­nü ve Akdeniz Adaları Seyaha­ti’nin 24. günü sabahleyin İstan­bul’a varıldı.

    Padişahın seyahatten dö­nüşü dolayısıyla İstanbul’da resmî tören tertip olundu. Bez­miâlem Valide Sultan, berabe­rinde Şehzade Abdülhamid ve hanım sultanlar olduğu halde Zeytinburnu’na kadar geldiler ve burada vapura alınarak pa­dişahla görüştüler. Yine Ayas­tefanos ve Yedikule’ye kadar gelip padişahı bekleyen devlet ricali de vapura alınarak huzu­ra kabul edildi. Karadaki ahali ve saflar halinde dizili askerler padişahı selamladı; seyahatten dönüşü ilan için toplar atıldı; kandiller yakılarak şenlikler ic­ra edildi.

    Sultan Abdülmecid’in önce­ki gezileri de, bu Akdeniz Adala­rı Seyahati de bölgede yaşanan siyasi hadiseleri ve sorunları tamamen ortadan kaldırmış de­ğildi. Ancak ilk defa bir padişah görme imkanına sahip olmuş, sorunlarını bizzat iletebilmiş ahali üzerinde önemli bir etkisi olduğu şüphesizdir.

    Sakız Adası


    18 Haziran’da Sakız Adası’na
    varan Sultan Abdülmecit,
    Cuma namazını Mecidiye
    Camii’nde kılmış (en üstte);
    müslim-gayri müslim ayırt
    etmeksizin ada ahalisinin
    zayıf ve muhtaçlarına
    dağıtılmak üzere 50 bin
    kuruş ihsanda bulunmuştu
    (yanda).

    Öte yandan padişahın zi­yareti dolayısıyla imar ve inşa faaliyetleri artmış; yol, köprü, vesair yerlerin tamir ve bakımı yapılmış; yoksullar, ihtiyaç sa­hipleri ihsan buyrulan paralar­la sevindirilmiş; rütbe ve nişan verilerek, ziyaret edilen beldele­rin ileri gelenlerinin devlete ve padişaha bağlılıkları da arttırıl­mıştır.

    Sultan Abdülmecid’in son seyahati, 23 Temmuz 1859’da İstanbul’dan başlayarak Selanik ve Sakız Adası’nı kapsayan ve 4 Ağustos 1859’da biten gezisidir.

    Abdülmecid’den sonra seya­hat etme adedini kardeşi Sultan Abdülaziz devam ettirmiş hatta yurtdışı gezileriyle daha da ile­riye taşımıştır. 5. Murad’ın psi­kolojik rahatsızlığın pençesinde geçirdiği 3 aylık saltanatı ile, 1. Dünya Savaşı sonrasının olağa­nüstü günlerinde tahta geçen Vahideddin dönemi ayrı tutu­lursa; padişahların seyahat ade­tini Sultan 5. Mehmed Reşad devam ettirmiş, Rumeli vilayet­leri ile İzmit ve Bursa’ya geziler yapmıştır.

    Amcası Sultan Abdülaziz’le birlikte Avrupa gezisine katılan; Paris’i, Londra’yı gören Sultan 2. Abdülhamid, 33 yıllık uzun saltanatında İstanbul’dan nere­deyse hiç çıkmamıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi zamanında yaralı askerleri ziyaret için Geb­ze ve İzmit’e gittiği biliniyorsa da selefleri gibi planlı yurt gezi­lerine itibar etmemiştir.

    Sultan 2. Abdülhamid bizzat seyahate çıkarak gideremediği memalik-i şahaneyi tanıma ve tespit etmek ihtiyacını zamanın teknik imkanlarını kullanarak gidermişti. Ülkenin her tara­fında fotoğraflar çektirerek 918 albüm- 36.585 kareden oluşan ve Yıldız Fotoğraf Koleksiyonu olarak bilinen çok kıymetli gör­sel arşivin mimarı olmuştur.

    ‘GÖZÜM NÛRU EFENDİM’

    Bezmiâlem Vâlide’den oğlu Sultan Abdülmecid’e mektup ve tatlı poğaça

    Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmiâlem Vâlide Sultan, çok düşkün olduğu oğlunun Adalar seyahati sırasında mektuplar yazmış, kendisine pek sevdiği tatlıdan yaptırtıp göndermişti.

    Bezmiâlem Vâlide Sultan 1823 yılında Abdülmecid’i dünyaya getirince “ikinci kadın”lığa yük­seldi. Oğlu Abdülmecid’in 2. Mah­mud’dan sonra tahta geçmesiyle 1839’dan ölümüne kadar Osmanlı sarayının kudretli valide sultanı olmuştur.

    Vâlide Sultan hayır işlerine önem veren, bizzat mahalle arala­rında dolaşarak fakir ve muhtaç­lara yardım elini uzatan, duygulu, şefkat ve merhamet sahibi bir insandı. İstanbul ahalisi de son derece sevip ve hürmet ettikleri Valide Sultan’ı, onurlu, hayırsever, yoksullara düşkünlere yardım etmeyi görev edinmiş mübarek bir insan olarak görürdü. Bezmiâlem Vâlide Sultan başta İstanbul’un muhtelif semtlerinde olmak üzere ülkenin çeşitli yerlerinde pek çok hayır eseri yaptırmıştır. En başta gelenleri; fakir ve gariplerin tedavisi için yaptırdığı Gurebâ-yi Müslimîn Hastahanesi, İstanbul’da Cağaloğlu’nda Sultan 2. Mah­mud Türbesi yanında bulunan ve günümüzde hâlâ faaliyette olan Cağaloğlu Anadolu Lisesi, ölümün­den sonra oğlu Abdülmecid’in ta­mamladığı Dolmabahçe Camii’dir. Vâlide Sultan, yakalandığı verem hastalığı sonucunda 3 Mayıs 1853 günü Beşiktaş Sarayı’nda vefat etti ve aynı gün 2. Mahmud Türbesi’ne defnedildi.

    Bazmiâlem Valide Sultan, biricik oğlu Abdülmecid’e çok düşkündü. Abdülmecid’den önce doğan ancak küçük yaşta kaybettiği 3 oğlundan sonra doğup hayatta kalan tek oğluna olan sevgisi, şefkat ve düşkün­lüğü ana-oğul arasında kuvvetli bir bağ oluşturmuştur. Kendisi Abdülmecid’in önceki seyahatle­rinde olduğu gibi Akdeniz Adaları seyahati esnasında da ayrı düştüğü oğluyla mektuplaşarak haberleşti. Yazdığı mektuplarda saraydaki gelişmelerden bahsetmiş, mutlak hakimi olduğu Harem’e, padişahın çocukları ve eşlerine dair haberler vermiş; devlet işleri ve İstanbul’daki durum hakkında oğlunu bilgilendir­miştir.

    Mektuplarındaki hitaplarında, oğluna düşkün bir annenin sevgi dolu, şefkatli seslenişi ile Osmanlı padişahına yaraşır ifadeleri göze çarpar. Yazdığı mektuplardaki hitaplardan bazıları şöyledir: “Şev­ketlû tatlı canım, gözüm nûru efen­dim”, “Şevketlû, mehâbetlû, nûr-ı dîdem, sermâye-i hayatım, arslanım efendim”, “Şevketlû, nûr-ı aynım, oğlum, arslanım efendim”, “Şev­ketlû, hakîkatlû, sermâye-i ömrüm, nûr-ı dîdem efendim hazretleri”.

    Valide Sultan, oğluna yazdığı mektupların bazılarını bizzat kendi hattıyla yazmıştır. Ancak yazısı pek kuvvetli olmadığından mektupların­da kelime ve yazım hataları çoktur. Arşivde, Sultan Abdülmecid’e Akde­niz Adaları seyahatinde yazdığı üç mektubu mevcuttur. Abdülmecid’in İstanbul’dan ayrılışının 10. gününde, 10 Haziran 1850 tarihli “Şevketlû, hakikatlû, sermaye-i ömrüm, nûr-ı dîdem efendim hazretleri” hitabıyla başlayan birinci mektubunda; kendisinden haber alamadığından merak içinde olduğunu, kendisine pek sevdiği “tatlı poğaça” yaptırıp gönderdiğini yazmıştır: “Dersaa­det’ten hareket-i hümâyûn vukuu akabinde yani ertesi yevm-i pazar günü Mahmud Paşa kulunuzun va­sıtasıyla tatlı poğaça pişirtüb posta vapuruyla mektup gönderilmiş ise de hikmet-i Hüda bir haber zûhur etmedi. Mezkûr vapur sehven bir tarafta mı kaldı? Aşırı telaş vesvese üzere olduğumdan sual etmeye mecbur oldum efendim” diyerek saray ve hareme dair haberler ve selamlar iletip İstanbul’da durumun sakin olduğunu haber vermiştir [BOA, TSMA.E 579/2-10]

    23 Haziran 1850 tarihli “Şev­ketlü, kerametlü, gözüm nuru, ser­maye-i feyzim efendim arslanım” hitabıyla başlayan ikinci mektu­bunda İstanbul’a dönmek üzere olduğunu öğrendiğinden dolayı çok mesut olduğunu bildirmiş; Saray’a ait meseleler hakkın­da malumat verip Şehzade Burhaneddin Efendi için ferman buyurulduğu üzere gereğinin yapıldığını; haremdeki mahdum­larının, kadın efendiler, hanım efendilerin padişaha duada bulunduklarını haber vermiştir [BOA, TSMA.E 579/2-1].

    Padişahın İstanbul’a döne­ceği gün 24 Haziran 1850 tarihli üçüncü mektupta, padişaha ikiz şehzadelerinin doğduğu müjde­sini vermiştir:

    “Şevketlû, nûr-ı dîdem efendim,

    Cenâb-ı Hakk kademlerini hayırlı eyleye amin yâ Mûin.

    Benim nûrum. Nesrin Hanım işbu Şaban-ı Şerif’in onüçüncü Pazartesi gecesi beş saat otuzbeş dakika mürûrunda iki tane şeh­zade tevlid etmiştir (doğurmuş­tur). Allah-ı azimüşşana, zât-ı şahaneye ve cümle ibadullaha hakkına hayırlı eylesin amin” [BOA, TSMA.E 579/2-9].

    Abdülmecid’in İstanbul’a döndüğü gün ikiz doğan bu şehzadelerden Bahaeddin Efendi 2 yıl sonra, Nizameddin Efendi 3 yıl sonra vefat etmiştir.

    İkiz şehzade müjdesi


    Bezmiâlem Vâlide Sultan,
    oğluna düşkün şefkatli
    bir annenin seslenişiyle
    yazdığı üçüncü mektupta,
    Sultan Abdülmecit’e
    Nesrin Hanım’ın Şaban-ı
    Şerif’in 13. Pazartesi gecesi
    ikiz şehzadeleri dünyaya
    getirdiğini müjdeliyordu.

  • Şam: Yakın geçmişe bir zaman yolculuğu

    2009’un Mart ayı. 2011’de başlayan ve hâlâ devam eden, o güzelim ülkeyi mahveden savaş henüz yok. Yıllar süren gerginlikten sonra Türkiye ve Suriye ilişkileri nihayet düzelmiş. Büyük bir merak ve heyecanla bu komşu ülkeye giden biz Türk gezginleri, her yerde sevgi ve güleryüzle karşılanıyorduk. İşte o günlerden, geçmiş zamana, ülkenin olağanüstü tarihî mirasına uzanan izlenimler…

    Türk milletinin Anadolu bağları o kadar güçlüydü ki, Şam Arkeoloji Mü­zesi’nde gezerken Akdeniz’in doğusunun tarihsel olarak ne kadar içiçe geçmiş olduğunu dü­şündük. Tunç çağında Hitit-Mı­sır ilişkileri, Pers egemenliği, İskender’in seferleri, Roma İm­paratorluğunu’nun başkenti An­takya olan Suriye Eyaleti… Mü­zede gördüğümüz her obje, bize başlangıcı Anadolu olan ve bit­meyen bir öyküyü fısıldıyordu.

    Ortaçağ’da Bizans egemenli­ği, üzerine Arap fetihleri. Türk­lerin devreye girmesi önce Tulu­noğulları ve sonra Selçuklular­la başlıyordu. Haçlılar, Anadolu üzerinden gelip bu kutsal top­rakları işgal etmişlerdi 11. yüzyı­lın sonunda. Haçlı egemenliğini sona erdiren Selahaddin Eyyû­bi, kendi hanedanını kurma­dan önce bir Türk devleti olan Zengiler’in komutanı olmuştu. Mısır’da yerleşmiş Türk-Kaf­kas askerlerinin Moğolları Ayn Calud’da 1260’ta yenmesinden sonra, 256 sene sürecek Mem­lûk egemenliği başlıyordu Şam-ı Şerif’te. 1401’de Timur bu tarihî şehri yaktı, yıktı. 1516’da ise Ya­vuz Sultan Selim’in ticaret ve hac yolları üzerindeki bu zengin şehri Osmanlı topraklarına kat­masından sonra, 400 yıl sürecek “Pax Ottomana” dönemi başlı­yordu.

    1 Ekim 1918’de, 3 sene önce Çanakkale’de yendiğimiz Avust­ralya ordusunun hafif süvari­leri muzaffer bir şekilde şeh­re giriyorlardı. Arkalarında da Arap isyancıları ile birlikte ünlü Lawrence ve Prens Faysal… Os­manlı İmparatorluğu’na isyan eden Mekke Şerifi’nin oğlu, İs­tanbul’da büyümüş ve yetişmiş Faysal’dı. Suriye Kralı olmak istiyordu ama Fransızlar buna izin vermedi.

    Cer atölyeleri

    Şam’da Türk mirası­nı keşfetmeye, seneler­dir hayalim olan Hicaz Demiryolu’nun anıları ile başlamalıydım. Trenlere olan sevgim imparatorluğun 20. yüzyılına olan ilgimle bir­leşince kendimi Şam’ın güney mahallelerinden birisinde, Ka­dam’da buldum. Buradaki Hi­caz Demiryolu fabrikaları ve cer atölyeleri, beni yüzyıl öncesine, 2. Abdülhamid’in Şam’ı Medi­ne’ye bağlayan bu olağanüstü ulaşım projesine götürdü.

    1901’de başlayan inşaat, ilk trenin 1908’de Şam’dan Medi­ne’ye ulaşmasıyla son bulmuş­tu. Bu büyük projenin ömrü kısa oldu. Sinema klasikleri arasında girmiş David Lean’in 1962 ya­pımı “Lawrence of Arabia” fil­minde, 1. Dünya Savaşı’nda İn­giliz casusun liderlik ettiği Arap isyancıların bu hattaki trenlere saldırıları oldukça gerçekçi bir biçimde canlandırılır. Kadam cer atölyeleri sanki bir zaman tüneli idi. Yüzyıl öncesinin tek­nolojisi dokunulmadan duru­yordu. Büyülü bir ışık altında eski makineler, çarklar, dişliler, lokomotif parçaları, her yere da­ğılmış irili-ufaklı onlarca loko­motif. Bu sevimli makinelerin bacalarından en son duman ne zaman çıktı acaba? Buradaki kü­çük müzedeki pirinç plakalarda eski yazıyla Türkçe “Hicaz De­miryolu” yazıyor. Hacılara ko­laylık sağlamak için inşa edilen bu proje, Anadolu’nun çocuk­larını bir daha geri dönemeye­cekleri çöllere akıtmaya yaradı. Aklıma Falih Rıfkı Atay’ın ola­ğanüstü eseri Zeytindağı geli­yor: “Fakat biz Ahmet’i kumarda kaybettik…”

    Müzesini, fabrikalarını, atöl­yelerini, sanayi devriminin sol­gun hayaletlerine dönüşmüş paslı eski makinelerini gördü­ğüm bu ünlü demiryolunun, şe­hir merkezindeki istasyon bi­nasını da mutlaka görmeliydim. Tam bir Hamidiye devri yapısı olan bu zarif binanın içi ahşap süslemeler ve renkli camlardan yansıyan ışıkla çok etkileyiciy­di. Rayları görmek için binanın arkasına geçtiğimde büyük bir hayalkırıklığı yaşadım. İstasyon işlevini yitirmiş, raylar sökül­müş ve istasyonun tam arka­sında yapılacak dev bir alışveriş merkezi için kocaman bir çukur kazılmıştı. Terkedilen, unutulan demiryolları ve tren istasyonla­rı bana hep hüzün verir. Burada çukura gömülen ise, bir devrin son ihtişamıydı.

    Rayların arasına sıkışmış tarih Şam’ın güney mahallelerinden Kadam’da bulunan Hicaz Demiryolu fabrikaları ve cer atölyeleri. 2. Abdülhamid’in Şam’ı Medine’ye bağlayan bu ulaşım projesinin ömrü kısa olmuştu.
     

    20. yüzyılın başındaki Os­manlı Şam’ı, şehrin merkezi­ni çevreleyen surların dışında, imparatorluğun modernleşme­sinin anıt binalarıyla doluy­du. Şam Üniversitesi binasının önünden geçtim: 1903’te yapılan bu bina imparatorluğun İstan­bul, Şam ve Beyrut’ta bulunan üç Tıbbiye Mektebi’nden biri­siydi. İstanbul Haydarpaşa’da­ki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane gibi, burada da eğitim Türkçe ve Fransızca yapılıyordu.

    20. yüzyıla geçerken Avru­pa’da yeni bir sanat ve mimari akımı doğuyordu: Art Nouveau. Hem modern olması hem de İs­lâmi zevke hitap eden çiçek gibi organik desenlere ve formlara yer vermesi nedeniyle Sultan 2. Abdülhamid bu akımı sevdi ve destekledi. Al Marjeh Meyda­nı’nın ortasında bir sütun gibi yükselen Hicaz Demiryolu Anı­tı, İstanbul’u sayısız binalar­la süsleyen mimar Raimondo D’Aronco’nun eseri. Bu heykel gibi anıtı, Yıldız Sarayı Müze­si’ndeki maketinden tanıyor­dum. Gerçeğini görmek heyecan vericiydi. Tunç anıtın ay-yıldızlı kaidesinin üzerinde zarifçe yük­selen stilize telgraf direkleri ve telleri, sütun başlığında bulunan Beşiktaş’taki Yıldız Hamidiye Camii’nin maketini taşıyor; Do­ğu-Batı medeniyetleri bu zarif kompozisyonda buluşuyor; anıt, karanlık günlerin yakın olduğu­nu farkettirmeden, yeni yüzyıla umut aşılıyordu.

    Zamanın daha yavaş geçti­ği Osmanlı klasik çağlarının bir eseri de, Mimar Sinan’ın imza­sını taşıyor. Kanunî Sultan Sü­leyman’ın, babası Yavuz Sultan Selim adına 1544’te yaptırma­ya başladığı Selimiye Cami­i’ne, Şamlılar “Süleymaniye” de diyorlar. Merkezî kubbe planı, çifte minaresi çağının klasik Osmanlı çizgilerini taşısa da si­yah-beyaz mermerlerin zarif uyumu ve avlusundaki havuz, bulunduğu coğrafyanın gele­neklerine saygıyı ifade ediyor. Yanındaki medresedeki sevimli dükkanları geziyorum. Bir anti­kacı dükkanına giriyorum. Gö­züm “Türk Yıldızı” da denen 1. Dünya Savaşı Osmanlı Harp Madalyası’na takılıyor. Hafif bombeli, kırmızı mineli bu cesa­ret yıldızı, Anadolu’ya geri döne­meyen hangi subayın üniforma­sını süslüyordu acaba? Pazarlık yapmıyorum; sadece bu yıldızı “geri götürmek” var aklımda…

    Son Sultan’ın yattığı yer Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı 6. Mehmed Vahideddin’in mezarı, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Selimiye Camii’nin arkasındaki hazirede bulunuyor.

    Caminin arkasındaki me­zarlıkta Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun son padişahı 6. Meh­med Vahideddin yatıyor. Çen­gelköy’deki şehzadelik zamanı köşküne, Yıldız ve Dolmabah­çe Saraylarına, hatta sürgün­deki evi San Remo’daki Villa Magnolia’ya göre çok mütevazı bir mezar bu. 1926’da İtalya’da San Remo’da öldü; büyük büyük dedesinin yaptırdığı bu cami­nin haziresine gömüldü. Büyük tarihî olayların yaşandığı bir çağda bunlara yön verebilecek donanımda ve kişilikte bir in­san değildi. Galiba kendisi de farkındaydı durumunun: “Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layikiy­le tahsil edemedim. Yaşım ke­male erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olma­dığından bu makamı bekleyiş­te değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır va­zifeyi deruhde eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz.”

    Eski şehre yaklaştım. Hami­diye çarşısında kalabalığa karış­mış yürüyorum. 100 yıl, sanki o kadar kesip atmamış ortak mi­rası ve hayat tarzını. Tatlıcılar, dondurmacılar dolup dolup ta­şıyor. Arap dilinin anlamadığım şiirselliğine, Türk olduğumu anlayanların kendi dilimdeki nazik sözleri karışıyor. 1884’te inşa edilen bu kapalıçarşı, Roma çağının ana caddesi üzerinde. 1905’te meslek hayatının ilk gö­revi için bu şehre tayin edilen ve burada 2 yıl yaşamış olan Kur­may Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey’i düşünüyorum. Şuradaki eski kahvehanede arkadaşları ile oturup sohbet ederken, onlara deniz kıyısındaki uzak bir şehir­deki pembe evini ve oradaki ha­yatını anlatıyor muydu acaba? Yoksa İstanbul’daki henüz taze öğrencilik anılarını mı yadediyorlardı hep birlikte?

    Çarşının sonunda Roma ça­ğında yapılan Jupiter Tapına­ğı’nın etkileyici sütunları karşı­lıyor beni. Arkasında ise Emevi­ye Camii’nin heybetli duvarları yer alıyor. Eski dünyanın şehir­lerini ne kadar çok sevdiğimi düşünüyorum: Tanrılar tapınak­larını hep aynı yerde istiyorlar. Pagan tapınağı, Hırıstiyan kili­sesi ve sonra da İslâm tarihinin en etkileyici camilerinden biri. Emeviye Camii’nde saatler ge­çiriyorum. Dış cephesindeki o muhteşem mozaikleri 8. yüzyıl­da yapan Bizanslı ustalar Kons­tantiniyye’den gelmişlerdi belki de. Tasarımı ve planı ile Anado­lu’nun ulu camilerine ilham ve­ren bu yapı bana “Işık Doğu’dan yükselir” diye fısıldıyor!

    İspanyol mimar Fernando de Aranda tarafından tasarlanan Hicaz Garı.

    Emeviye Camii’nin yanın­da, büyük komutan Selahaddin Eyyûbi’nin türbesi yer alıyor. 1193’te 55 yaşında Şam’da ölen sultan, hâlâ Müslüman top­lumlara ilham veriyor. Ridley Scott’un 2005’te çektiği “King­dom of Heaven” filminde de Eyyûbi’yi Şamlı aktör Ghassan Massoud’dan daha iyi kimse canlandıramazdı herhalde.

    Dünya tarihinde ilk uçak, ABD’de 1903’te başarıyla uçtu. Havacılığın muazzam hızlı yayı­lımı ve gelişimi Osmanlı Devle­ti’ne de yansıdı. Türk Hava Kuv­vetleri’nin ilk nüvesi 1911’de ku­ruldu. Balkan Savaşı’ndan yenik çıkan devletin Dünya Harbi ön­cesi diriltmeye çalıştığı gücünü dosta-düşmana göstermek için planlanan “İstanbul İskenderiye Hava Seyahati”, 8 Şubat 1914’te İstanbul’da başladı. Pilotları­mız Yüzbaşı Fethi ve Yüzbaşı Sadık Beylerin yer aldığı uçak, İstanbul-Eskişehir-Afyonkara­hisar-Konya-Tarsus-Halep-Hu­mus-Beyrut-Şam rotasını takip ederek uçtu ve Şam’a başarıyla indi. Havacılarımız burada bü­yük ilgiyle karşılandı. Fethi ve Sadık Beylerin Bleriot XI uça­ğı, 27 Şubat’ta Şam’dan Kudüs’e uçarken Taberiye Gölü yakınla­rına düştü. Kahraman iki pilotu­muz, tarihe ilk hava şehitlerimiz olarak geçti. Bugün İsrail’de Ta­beriye (Tiberias) gölü kıyısında­ki HaOn köyünde, pilotlarımı­zın düşüp şehit olduğu yerde bir anıt yükseliyor.

    Eski çarşının sonu Roma Tapınağı

    1.Abdülhamit tarafından
    yaptırılan Hamidiye
    Çarşısı’nın sonunda
    yolunuz, Roma çağında
    yapılan Jupiter Tapınağı’nın
    etkileyici sütunlarına
    çıkıyor.

    Aynı rotada uçan ikinci uçakta yer alan Pilot Teğmen Nuri Bey ile Rasıt Yüzbaşı İs­mail Hakkı Bey, “Prens Celalet­tin” uçağıyla Humus’tan Şam’a ulaşarak arkadaşlarının cenaze namazına yetişti. Şehitlerimiz Fethi Bey ile Sadık Bey, Emevi­ye Camii’nde bulunan Selahad­din Eyyûbi Türbesi’nin yanında­ki kabre defnedildi. İlk kazadan sonra sefere devam eden Nuri Bey de, 11 Mart’ta Yafa’dan kal­kışı sırasında uçağının denize düşmesi sonucu şehit oldu. Ya­nında bulunan İsmail Hakkı Bey ise kazadan sağ kurtuldu. Pilot Teğmen Nuri Bey de, arkadaş­ları gibi Eyyûbi Türbesi’nin ya­nında bulunan kabre defnedildi. Beyaz mermerden özenle ya­pılmış mezarlardaki al bayrağı­mıza bakıyorum. Kahramanları sessizce selamlıyorum…

    Roma tapınağından Ortaçağ camisine; dar sokakları, neşeli insan sesleriyle coşan kahve­haneleri, gizemli avlulara açı­lan kapıları, sıcak insanlarıyla Şam…

    12 yıl sonra, bu eşsiz şehirde Türk tarihinin bende bıraktı­ğı izleri yazarken, pandemiden kapanmış bir dünya ve savaştan yıkılmış bir Suriye’de, o güze­lim Şam sokakları binlerce kilo­metre uzakta gibi geliyor bana. Ama sanki bir o kadar da yakın. Unutma ki, bu Şam sokakların­dan Hitit kralları, Roma sezar­ları, Haçlı prensleri, Osmanlı sultanları ve Mustafa Kemal’ler geçti… Zaman geçer, izler kalır, yaşatılır!