Çinggis Han’ın torunu Hülegü’nün 1258’de Bağdad’ı zaptedip halifeliği kaldırmasının etkileri, Türk ve İslâm âleminde yüzyıllar süren bir olumsuz algı ve değerlendirmeye yolaçtı. Konunun dinî olduğu kadar ekonomik uygulamalara bağlı tarafları da, bürokrasi-ticaret-vergi uygulamalarındaki farklılıklar da bakışaçılarını şekillendirmiştir.
Bir fırtına çıkınca, herkes kendi bulunduğu noktadan değerlendirir bu hadiseyi. Çinggis Han’ın kurduğu devletin Moğol atlarının toynaklarının değdiği yerlere kadar batıya doğru genişlemesi ile bu yeni oluşum artık bir imparatorluk şeklini almıştı. Hatta Çinggis evladı devrinde, 1243 Kösedağ Savaşı ile ucu bize kadar uzanmıştı.
Moğol seferlerinin yaratığı fırtınalardan nasibini almış diğer bölgelerde “Çinggis Han veya Moğol İmparatorluğu ve Mirası” başlığı altındaki çalışmalar uzun zamandır devam etmektedir. Bu dönemde esen fırtına sadece o zaman dilimi içinde değil, imparatorluğun ortadan kalkmasının üstünden yüzyıllar geçtiği zaman bile unutulmamıştır. Çinggis Han’ın torunu Hülegü’nün 1258’de Bağdad’ı zaptedip halifeliği kaldırmasının etkileri ve bu olayların devrin düşünürleri tarafından tartışılması; Moğol İmparatorluğu mirasının daha çok İslâmi ve gayri İslâmi yani Konfüçyanist ve Budist bakışaçılarından değerlendirilmesine sebebiyet vermiştir.
Sözkonusu gelişmeler, İslâm âleminde doğal olarak olumsuz, hatta felaket olarak değerlendirildi. Ancak aradan geçen yüzyıllar sonrasında, özellikle kendi hükümdarlarını Çinggisli geleneğine bağlayan bölgelerin tarihçileri için Çinggis Han dönemi efsanevi bir hüviyet kazandı. Türkiye’de ise biz bu döneme Selçuklu, Beylikler ve erken Osmanlı açısından bakmayı tercih etmiş görünüyoruz. Yakın zamana kadar Moğol adı ancak olumsuz bir şekilde anılıyordu (Birçok alanda olduğu gibi burada da bir değişiklik sözkonusudur; geçen yıl TÜBA’nın düzenlediği “Cengiz Han ve Mirası” konferansı bildirileri bu yeni bakışaçısını yansıtan bir kitap olarak yakın bir zamanda ortaya çıkmış olacak).
İslâmi gelenekler ve Çinggis Han yasası (Moğolca casağ) arasında uyum sağlanamaması, 15. yüzyılda bile devam eden çatışmalara sahne oldu. Bunlardan biri de, Türkiye’de ileri-orta yaşlı neslin aşina olduğu ve “damga pulu”nun kökeni olan devletin aldığı vergi, o dönemdeki adıyla “tamğa” denilen ticaret vergileriydi. Hz. Muhammed’in kendisinin ve ilk eşi Hatice’nin ticaretle meşgul olmaları, İslâmiyet’in ticaret ve tüccarlar konusundaki bakışaçısını açıklıkla gösterir. İslâmiyet’e göre ticaret erbabı, kazancı üzerinden binde 40 zekat verdiği için “tamğa” vergisine karşı çıkmıştır. Bu konudaki uygulamalar da güç ilişkileri içinde yer almıştır; merkez kuvvetli olduğu zaman “tamğa”nın uygulanmasına özen gösterilmiş, hatta zor kullanılmıştır.
Geleneksel Konfüçyüsçülük görüşüne göre, devletin dayanağı tarım ve köylüler olmuştur. Ticaret erbabına sosyal basamakların en altında yer verilmiş, dış ticaret de devlet kontrolü altında yürütülmüştür. Moğollar geldikten sonra durum tersine dönmüştür. Yüzyıllardan beri Çin ile ticaret ilişkisi tesisi etmeye çalışan Orta Asyalı Müslüman tüccarlar, daha devletlerini kurmadıkları yıllarda (1206 öncesi) Çinggis Han’la temasa geçmişlerdi. Daha sonra da hanedanla ortak ve kendilerine Çince wolutuo (ortağ) denilen (#tarih, sayı: 44) bir ticaret birliğinin parçası olarak devlet ve bürokraside önemli görevler almışlardı. 13. yüzyılın ortalarına kadar da vergiden muaf bir konumda idiler.
Öte yandan sözkonusu yeni devlet düzeninde askerî ve sivil birimler birbirinden ayrılmış değildi. Osmanlılarda olduğu gibi bir paşa vali de olabiliyordu. Bu uygulama o dönemde de çok eleştiri almıştır. Kubilay Han yeni bir düzenlemeye giderek askeri (ehl-i seyf) ve sivili (ehl-i kalem) birbirinden ayırdı. Ayrıca Çin’de 7-8 yüzyıldan beri bürokrasi “sınav” sistemine dayanıyordu. Halbuki Moğol eliti kendilerine ayrılmış % 50 oranındaki bir kotadan yararlanıyor ve gerektiğinde sınav sistemini rafa kaldırıyordu. Bu türlü “kayırma işleri”, idare altındaki Çin ahalisi tarafında olumsuz karşılanıyordu; Orta Asya’da ise böyle bir sınav sistemi olmadığı için, “kayırma” doğal sayılıyordu.
Diğer bir mesele de Çin kültürü açısından nefretle karşılanan yenge veya üvey anne ile evlenme (levirat) uygulaması idi. Sadece Moğol değil İçasya kültürüne ait bu uygulama her ne kadar şeriata uymuyorsa da, Orta ve Batı Asya’da yenge ile evlenme günümüze kadar devam etmiştir.
Görülüyor ki Çinggis Han veya Moğol İmparatorluğu mirası her yerde aynı olmadığı gibi yerel şartlara göre şekilleniyordu. Başka konularda olduğu gibi burada da topyekûn genelleme yapmak yanıltıcıdır. Modeller kumaşa ve giyene göre şekil alır.
Kendine has tuhaf özelliklere sahip bir deniz kabuklusu olan ıstakoz, sofralara getirdiği nefasetle deniz biyolojisi kadar gastronominin de hep ilgi alanında kaldı. Yunanca “astakos” olan adı, Latincede astacus’a, güzel Türkçemizde ise ıstakoza dönüşen bu leziz deniz canlısı, tarih boyunca züğürt mutfaklara istisnalar hariç hiç uğramadı. Pişirildiğinde büründüğü parlak kırmızı renk nedeniyle Fransız yazar ve gastronom Montselet tarafından “denizlerin kardinali” ismiyle anıldı.
Bir canlı düşünün; sanki doğa uzun zaman önce elinin tersi ile esaslı bir sille indirmiş; beyni boğazında, sinir sistemi karnında, dişleri midesinde, böbrekleri de kafasında. Bacakları ile duyuyor; ayakları ile tat alıyor; antenleri koku almaya yarıyor; iletişim kurarken gözlerinin altından idrar fışkırtıyor; iskeletin tamamı dışarda, etler içeride. Ancak doğa bir armağan da vermiş ıstakoza. Bedenini sürekli yenileyebiliyor ve 100 yaşına kadar yaşayabiliyor. Üstelik yaşlandıkça üreme kabiliyeti iyice artıyor. Yakalanıp bir tabakta ortaya gelmezse tabii.
Çok çok farklıyız ama bizim de ıstakozlara benzer bir-iki tarafımız var. İki kıskacından ağırlıklı olarak birini kullanır; bir ıstakoz solak olabilir yani! Küçük kıskacı ile yakalar, büyüğü ile avını parçalar. Dişileri ise üremeye hazırsa, kabuğunu attığı anı bekler feromon salmak için. Yani bildiğiniz, soyunur. Istakozlar lop et gördü mü gözyaşına bakmadan kendi türünü de afiyetle yer ama, konu üreme olunca feromonlar erkek ıstakozun farklı tür iştahını ayaklandırıyor demek ki.
Üremeye epey erken başlayan ıstakoz bu konuda aslında başarılı bir türdür; ancak onların üreme hızı bizim iştahımızın hızına yetişemiyor bir türlü. 1850’lerden beri korunmaları ve çiftliklerde yetiştirilmeleri için denemeler yapılmış ama kapalı alanda birbirlerini yedikleri için başarısız olunmuş. Canlı satılan ıstakozların kıskaçlarının bantlanmış olması müşteriyi korumaktan çok ıstakozu ıstakozdan korumak için. Alın işte; bir benzer yanımız daha çıktı.
Odisseus ıstakoz avında
Tunus’taki Bardo Ulusal Müzesi’nde bulunan bu 3. yüzyıl mozaiğinde, Odisseus, Siren adalarında ıstakoz avındayken görülüyor.
İlk çağlardan bu yana kabuklu deniz ürünleri, kıyılarda yaşayan insanın temel besin kaynaklarından olmuş. Antik Yunan ve Roma’da ıstakozun sevilen bir yiyecek olduğunu biliyoruz. İki ana türden biri olan Avrupa ıstakozu homarus gammarus, menekşe mavisi ya da yeşilimsi güzel rengi ile Amerikalı kuzeni homarus americanus’tan ayırt edilir. Eskiden Marmara’da bolca bulunan da bu türden. Tadı çok daha yumuşaktır, eti daha diridir. Bu nedenle en fazla yakalandığı yerler olan Atlantik’in kuzeydoğusu, Norveç, Azor adaları ve Tunus dolaylarında, Amerikalı kuzeninden çok önce türün devamlılığı tehlikeye girmiştir. Eskiden her yerde bulunurmuş aslında. Pişince iki tür de kıpkırmızı olur. Bu parlak kırmızı renk nedeniyle Fransız yazar ve gastronom Montselet, ıstakoza “denizlerin kardinali” adını takmış. Bu deniz kabuklusunun Yunanca adı olan “astakos”, Latincede astacus olmuş. Biz de buradan hareketle ıstakoz demişiz. Bizim buralarda İzmit Körfezi’nde Astacus isimli, Delos Birliği’ne üye, Megaralılar tarafından kurulmuş bir şehir olduğunu söylemeden geçmeyelim. Poseidon ile peri kızı Olbia’nın oğlu Astacus tarafından kurulduğu rivayet edilmiş. Mitoloji gerçeklerden beslenir; günümüzde sanayinin öldürdüğü bu körfeze “Istakoz Körfezi” denirmiş.
Antik çağda da ıstakozun lüks bir yiyecek olduğunu biliyoruz. Günümüze ulaşan tariflerin başında Apicius’unkiler gelir. 1-4. yüzyıllar arasında yazılmış bu tariflerde ızgara ıstakoza, kimyon soslu veya karabiber, kavrulmuş un, bal sirkesi, etsuyu ve zeytinyağlı haşlamasına; ayrıca şaraplı ıstakoz tarifine rastlarız.
O zamanlar fakir doyururdu ABD’nin ıstakoz merkezi Maine’de 19. yüzyılın ortalarında ıstakoz tuzakları yaygınlaşmıştı. New England bölgesindeki ıstakoz bolluğu, bu kıymetli kabukluların mahkumlar, çıraklar, köleler ve çocuklar tarafından bol bol tüketilmesine olmuştu.
Istakozu bilen ve seven Romalılar 43 yılında İngiltere’yi istila ettiklerinde, bol bulunan yengeç, kerevit ve ıstakozları görmekten mutlu olmuşlar. Deniz kenarı ve yakın yerleşimlerde, kabukluların birçok türü bol bol tüketiliyordu. Ülkenin içerilerine bozulmadan taşınamadıkları için, kıyı bölgelerinin tadını çıkarttığı yiyeceklerdi bunlar. Istakoz ve yengeçler haşlanıp, sirke ile soğuk yeniyordu. 18. yüzyılda iştahı ile ünlü kraliçe Victoria döneminde değişik soslarla sunuluyor olsalar da, en yaygın yöntem haşlanıp soğuk olarak tüketilmeleriydi. Tuzlu suda haşlandıktan sonra ya hemen yeniyor ya da çok bol avlanmışsa 2-3 ay kadar süre ile salamura suyuna batırılmış bezlere sarılıp kuma gömülerek saklanabiliyordu.
Istakoz hiç de öyle “fakir yemeği” olmadı. Ünlü İngiliz “salon erkeği” Samuel Pepys (ki günlükleri yemek tarihçileri için önemli bir kaynaktır) 1663’te verdiği kibar bir yemekte birçok şeyin yanısıra 4 adet de ıstakoz sunmuş konuklarına. Kibar sofralarında kabuğu kırıp, içinden eti çıkartıp döke-saça yeme zorluğu nedeniyle; ıstakoz pişiriliyor, etler şekle sokulup yeniden kabuğa yerleştiriliyor ve sofraya geliyordu.
Alman ressam Albrecht Dürer’in 1495’te çizdiği “Bir Istakoz” adlı resmi… Berlin Eyalet Müzesi’nde.
Amerika’daki durum ise ayrı hikaye. Yeni yerleşimciler New England’a ulaştıklarında ıstakoz öyle boldu ki yerli halk balık yemi olarak ıstakoz eti kullanıyor, fırtına sonrası kıyıya vuran yüzlercesini gübre niyetine tarlalarına döküyordu. Bu bolluk, ilk Avrupalı yerleşimcilerin memlekete gönderdikleri mektuplarda, güncelerde anlatılır. 1622’de Vali William Bradford yeni gelen yerleşimcilere sunabildiği tek yiyecek “maalesef” ıstakoz ve bir bardak içme suyu olduğu için özür dilemiş! 20 kiloluk, kocaman ıstakozların sıradan sayıldığı zamanlarmış. Yerleşimlerinin ilk yıllarında başka şey bulamayınca sürekli ıstakoza fit olmaları ve kıyıda çürüyen ıstakozların kokusu iştahlarını kaçırmıştır tabii. Bu yüzden zamanla ıstakoz, ancak yoksul ve işsizlerin mecburen yediği bir yiyecek olarak damgalanmış. Ülkenin içerilerinde yaşayanların bundan haberi yoktu tabii. Çok daha sonra konserve ıstakoz ile tanışınca tadına doyamamışlar.
İlk tesisler ABD’nin kuzeybatı ucunda, Maine’de 1840’larda kurulmuş ve 10 yıl içinde “Maine ıstakozu” dünyanın çeşitli yerlerine gönderilmeye başlamış. İlki New York’ta, büyük şehirlerde “ıstakoz sarayları” açılmış. 1885’te ıstakoz sanayii yılda 60 bin ton ıstakoz eti üretirken çok değil 30 yıl sonra üretim 16 bin tona düşmüş. 1840’larda başlayan konserve ıstakoz üretimi içsavaş sonrası iyice hızlanmış. 1880’de Maine’de 23 konserve fabrikası sayılıyor. Ancak bu fabrikaların yaşamları uzun sürmedi. İçinde serin deniz suyunu dolandıran livarı ile “smack” denen tekneler, zaten 1830’lardan beri Boston ve New York’a canlı ıstakoz taşıyorlardı. Demiryolları yaygınlaşınca buz ve deniz yosununa sararak ülkenin daha da içlerine canlı ıstakoz ulaştırılmaya başlandı. Esaslı şekilde yaygınlaşması ise 1950’lerde, havayolunun taşımacılıkta kullanımı ile oldu ve ıstakoz lüks lokanta mönülerinde yer almaya başladı.
Ahtapotun leziz öğle yemeği
Pompei’deki Faun Evi’nde bulunan bu Roma mozaiğinde (MS 79 civarı) bir ahtapotun ıstakoz ziyafeti görülüyor.
Istakozun canlı pişirilmesinin nedeni, ölür ölmez bedenlerindeki mikroorganizmaların hızla yayılarak etin tadını bozmaya başlamasıydı. Ancak hayvancağızın canlı pişirilince tadının bambaşka olacağının farkına ancak çok sonraları varılmıştı ve o zamana dek herkes ölmüş-öldürülmüş ıstakoz yemişti.
Bugün küresel iklim değişikliği ılık suları seven ıstakozların lehine gibi görünse de, değişken iklim koşulları, fazla avlanma ve kirlilik, üreme ve büyüme döngülerini fazlasıyla etkiliyor. Geçmişin kıyılara vurup 60 santimlik duvar gibi yığınlar oluşturan, 20-30 kiloya ve insan boyuna ulaşabilen ıstakozları bitti artık. 1960’ların başında Fransa ve Brezilya arasında ciddi gerilim yaratan “Istakoz Savaşı”, bakalım bir daha yaşanır mı?
Acı ve hazzın kesişiminde
Ünlü ressam Salvador Dali, 1939’da New York Fuarı için çıplak modellere taze deniz mahsullerinden yapılmış kostümler giydirmişti. Yemek ve cinsellik arasındaki ilişkiyi sıklıkla kullanan ressam, ıstakozları özellikle acı ve hazzın kesişiminde bir sembol olarak kullanıyordu.
Bize gelince… Biz Marmara’nın ıstakozlarını, pavuryalarını çoktan bitirdik. Astacus Körfezi binlerce yıl geride kaldı. Istakozun yaşam döngüsü matriksleri üzerinde akademisyenlerle birlikte çalışan balıkçı reisleri bizim için rüya zaten. Marmara’dan bir ıstakoz çıksa Gérard de Nerval’in yaptığı gibi tasma takarak gezmeye götürebiliriz. Şaşırana da onun cevabını yapıştırabiliriz “Istakoz neden köpek, kedi, ceylan, aslan veya başka bir hayvandan daha komik olsun ki? Istakozlara yakınlık hissediyorum; yumuşak başlı ve ciddi hayvanlar, denizin sırlarını biliyorlar ve üstelik havlamıyorlar da”.
Su dışında uygun koşullarda en fazla iki gün dayanır bu hayvancıklar. Son bir şey: “Istakozların sinirleri yok, acı çekmez” diyenlere “ıstakoza sordun mu?” diyorum. Bir gün olur da canlı bir ıstakozu kaynar suya başaşağı daldırıp pişirmeye yüreğiniz el verirse, zavallıyı önceden iki saat buzluğa koyarak uyuşturup, daha az acı çekerek ölmesini sağlayabilirmişsiniz. Biz ıstakoz yemezsek ölmeyiz ama yersek ıstakozlar ölür. Kesin bilgidir; yayalım.
Aralarında 214 yıl fark olan iki önemli dönem, Anadolu’daki siyasi iktidarların aile-kan bağına verdikleri önemi gösterir. Gerek 2. Kılıçarslan gerekse Yıldırım Bayezid sonrası devirde hanedan mensupları arasındaki acımasız mücadeleler, yenilen tarafların itibarsızlaşmasına veya sürülmesine yolaçmış; ancak yenik düşenlerin canına-malına kastedenler de en ağır şekilde cezalandırılmıştı.
Anadolu Selçuklu döneminde 2. Kılıçarslan hakimiyetindeki ülkede 1188’den itibaren yaşanan karışıklıklar; Osmanlı döneminde Yıldırım Bayezid devrinde Ankara Savaşı (1402) yenilgisi sonrası yaşananlar ve Fetret Devri’yle kimi benzerlikler gösterir.
Genel itibarıyla Fetret Devri, iyi-kötü tarih eğitimi almış herkesin az-çok malumudur. Yıldırım Bayezid’in 1402’de Ankara Savaşı’nda Timur karşısında yenilgiye uğraması ve ardından gelen intiharı sonrasında, Osmanlı ülkesi Süleyman, İsa, Musa ve Mehmed isimlerindeki 4 şehzade arasında bir içsavaşa sahne olmuş; sonraları bu mücadeleye Timur tarafından savaş sonrasında esir edilen Şehzade Mustafa da katılmıştı. Bu mücadele sırasında, Bayezid’in en büyük oğlu Süleyman Çelebi kardeşi Musa Çelebi’den kaçarken köylüler tarafından öldürülmüş ve Musa Çelebi bu duruma çok sert tepki göstermişti. Benzeri bir hadise bundan yaklaşık 200 yıl kadar önce Türkiye Selçukluları’nda meydana gelmiş ve o zaman da Rükneddin Süleymanşah, kardeşi Gıyaseddin Keyhüsrev’e saldıran köylülere benzeri bir tutum takınmıştı. Şimdi kronolojik olarak evvela Selçuklu dönemindeki gelişmeye ve akabinde de Osmanlı Devleti’ndeki benzeri duruma bakalım.
Türkiye Selçukluları’nın 7. hükümdarı olan 2. Rükneddin Süleymanşah, büyük dedesi ve bu devletin kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleymanşah’la aynı adı taşır. Sultan 2. Kılıçarslan’ın 11 oğlundan biridir. Bazı kaynaklara göre en büyük, bazı kaynaklara göreyse ikinci oğludur. Sultan 2. Kılıçarslan da bazı açılardan Yıldırım Bayezid’e benzer. Onun zamanında Türkiye Selçukluları, Anadolu’daki siyasi üstünlüğü açık biçimde ele geçirmiş; Ortadoğu’nun en önemli askerî güçlerinden biri haline gelmişti.
Kılıçarslan, sınırlarını Fırat’a kadar genişletir. Devrin İslâm dünyasının en kudretli hükümdarları olarak kabul gören Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyûbi ile rekabetten çekinmez, hatta iki hükümdarla savaşın eşiğinden döner. 1176’da Bizans hükümdarı Manuel Komnenos’a karşı kazandığı Miryokefalon Savaşı, Anadolu’daki Türk egemenliğinin geleceğini şekillendiren en önemli mücadelelerden biri olarak kabul edilir. Bu savaşı kazanması, Doğu Roma ya da yaygın adıyla Bizans imparatorlarının Batı Hıristiyan dünyasındaki prestijine de büyük zarar verir. O vakte kadar Kutsal Roma-Germen hükümdarları ile “imparator” unvanının kullanımı konusunda rekabet halinde olan Bizans hükümdarları bu olay sonrasında arka plana düşer.
Çelebi Mehmet (solda) ve Yıldırım Bayezid’in (sağda) portreleri.
Gelgelelim 1184’e gelindiğinde Sultan 2. Kılıçarslan, tarihçilerin bugün de anlamakta çok zorlandığı bir işe imza atarak topraklarını 11 oğlu arasında taksim etme yoluna gitmiştir. Buna göre kendisi “ulu sultan” olarak Konya’da hüküm sürecekti. Çocuklarından Kutbeddin Melikşah Sivas ve Aksaray’ı, Rükneddin Süleymanşah Tokat’ı, Muhiddin Mesud Ankara’yı, Nureddin Sultanşah Kayseri’yi, Mugiseddin Tuğrulşah Elbistan’ı, Muizeddin Kayzerşah Malatya’yı, Gıyaseddin Keyhüsrev Uluborlu’yu, Nasreddin Berkyarukşah Niksar’ı, Arslanşah Niğde’yi, Sencerşah Ereğli’yi ve Nizameddin Argunşah Amasya’yı babaları adına idare etmekle vazifelendirildi.
İhtiyar sultan bu paylaşımı belki de çocuklarının birbirine düşmemesi için yapmıştı ama sonuç tam tersi yönde oldu. Özellikle en büyük oğlu Kutbeddin Melikşah, rüchaniyet hakkının da kendisinde olduğu düşüncesiyle babasına karşı saldırgan bir tutum takındı. 1188’de babasıyla çatışmaktan dahi çekinmedi. Bazı kaynaklarda oğlunun bu asi tavırlarına çok kızan tecrübeli sultanın onunla işbirliği yapan 4.000 kadar Türkmen’i kılıçtan geçirdiği yazılıdır. Gelgelelim rüzgar, “ulu sultan” için kısa bir süre sonra tersine esmeye başlayacaktır. Kendisine destek veren Türkmen gruplarıyla tekrar babasının üzerine yürüyen Melikşah, bu defa Konya’yı ele geçirerek babası 2. Kılıçarslan’ı kontrol altına almayı başarır. Kendisini zorla veliaht ilan ettirmekle kalmayıp yaşlı babasını da yanına alarak kardeşleri üzerine sefere çıkar.
Evvela Malatya hakimi kardeşi Kayserşah’ın elinden bu şehri alır. Malatya’yı kaybeden Kayserşah, Selahaddin Eyyûbi’nin yanına sığınacaktır. Kayserşah’ı gayet iyi karşılayan Selahaddin, onu geleceğin Eyyûbi sultanı olan kardeşi Melik Adil’in bir kızıyla evlendirir. Bu evlilik, Kayserşah açısından akıllıca bir hamledir. Zira Melik Adil’in 17 oğlundan bazıları, Anadolu coğrafyasında belli yerlerin idarecisi konumunda idiler. Nitekim Kayserşah, Eyyûbilerden aldığı destekle bir süre sonra Malatya’yı geri alır.
Anadolu’nun tapusunu aldı Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan ile Bizans imparatoru 1. Manuil arasındaki Miryokefalon Muharebesi, Anadolu’nun tapusunun alındığı savaş olarak da biliniyor. Rus ressam Alexander M. Samsonov’un tablosu, Harbiye Askerî Müze’de.
Bunun üzerine Kutbeddin Melikşah, bu defa da Kayseri hakimi olan kardeşi Sultanşah’ın üzerine yürür. Bu sefere de babasını götürerek, meşru veliaht olduğu mesajı vermek ister. Lakin 2. Kılıçarslan, Kayseri kuşatması sırasında bir yolunu bularak diğer oğlu Sultanşah’a sığınır. Bu defa da Sultanşah babasını kendi çıkarları için kullanmaya kalkar. Derbeder sultan bu defa da Kayseri’den ayrılarak diğer oğullarını dolaşmaya başlar. En sonunda Uluborlu hakimi olan oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev’de karar kılar. Onu kendi rızasıyla veliaht ilan eder. Bu durumun da etkisiyle Gıyaseddin Keyhüsrev, 1192’de babasının ölümünden sonra Selçuklu tahtına uzanacaktır.
Gelgelelim bu durum, Keyhüsrev’in sultanlığının diğer melikler nezdinde kabul gördüğü anlamına gelmez. Nitekim kardeşler evvela büyük ağabeyleri Kutbeddin Melikşah’ın, onun ölümünden sonra da Rükneddin Süleymanşah’ın etrafında ona karşı birleşirler. 1196’da kardeşinin üzerine yürüyen Süleymanşah, onu Konya’da kuşatır. Konya halkı uzun süre muhasaraya dayanırsa da en sonunda şehri şartlı teslim etmeye karar verir. Buna göre Süleymanşah, kardeşi Gıyaseddin Keyhüsrev’e dokunmayacak, onun yanına muhafız katarak güvenli bir yere ulaşmasını temin edecek, sonrasında şehir kapıları kendisine açılacaktır.
Yenik 1. Gıyaseddin Keyhüsrev, Akşehir yoluyla İstanbul’a gitmeye karar verir. Süleymanşah da sözünü tutar. Hatta kardeşinin hareketi sırasında, Konya’da kalan iki küçük yeğeni İzzeddin Keykavus ve Alaaddin Keykubat’ı da babalarının ardından yollar. Kaynaklarda anlatıldığına göre Süleymanşah yeğenlerini yanına çağırtmış, her birini bir dizine oturtmuş ve onlara babalarına katılıp katılmama konusunda özgür olduklarını ancak kendi yanında kalırlarsa kendilerine her türlü imkanı sağlayacağını ve çok mutlu olacağını söylemiştir. Melikler, atabeyleri Seyfeddin Ayaba’nın kendilerine öğrettiği şekilde amcalarına ağlayarak babalarını özlediklerin beyan etmişler, Süleymanşah da onların babalarına güvenli bir şekilde ulaşmalarını sağlamıştır. Bilindiği üzere bu iki melik, ileride Türkiye Selçuklularına bir altın çağ yaşatacaklardır.
İşte tam da bu noktada Selçuklu kaynaklarından İbn Bibi de geçen ilginç bir gelişme yaşanır. Eski sultan İstanbul yolundayken, Ladik köyünde taciz edilerek bazı adamlarına zarar verilmiş ve eşyaları yağmalanmıştır. Yaşanan gelişmelere çok içerleyen Gıyaseddin Keyhüsrev, ağabeyine sitem dolu bir mektup yazarak başına gelenleri anlatmıştır. Bu gelişmelere çok kızan Süleymanşah, Selçuklu ailesinden bir melike yapılan bu saldırıyı cezasız bırakmamaya karar verir. Ancak bölgeye asker sevkederek tahkikat başlatacak olursa, başlarına bir iş geleceğinden endişelenen pek çok kişi ya ortaya çıkmayacak ya da yapılan suçlamaları reddedecektir. Sultan bundan dolayı, evvela bölgede tellal dolaştırarak “kardeşim Keyhüsrev’e ve maiyetine kim zarar vermiş ve mallarını gasp etmişse gelip kendilerini tanıtmaları halinde mükafatlandırılacak; hatta elbiselerden ve benzeri şeylerden delil getirene ikta ve hilat dağıtılacak” diye ilan ettirir. Ödül alma umuduyla pek çok kişi Konya Sarayı’na gelmiş; ellerinde attan, elbiseden, silahtan ne varsa yetkililere takdim etmişlerdir. Sonrasında Süleymanşah tarafından kabul edilen bu kişiler onun tarafından bazı iltifatlara dahi mazhar olmuşlardır.
8 Selçuklu sultanı Konya’da yatıyor Kılıçarslan’ın da dahil olduğu 8 Selçuklu sultanının mezarları, Konya’da Alaaddin Keykubat’ın ismini taşıyan Alaaddin Camii’nin iç avlusundaki türbede bulunuyor.
Ancak sultan, köylüler çıktıktan sonra huzuruna aldığı muhafızlarına gelen kişileri sorgulama emri verir. Evvela suçluyu suçsuzdan ayırt etmelerini, sonrasında da yağma işine karıştıkları tespit edilenleri idam etmelerini söyler. Arkasından da Selçuklu hanedanına saygısızlık göstererek nankörlük edenlerin cezasının bu olduğunu ifade eder. Lakin sultan bununla da yetinmeyecek ve Ladik köyünün yakılmasını emredecektir. Bu tarz tutumlara karşı genelde serinkanlılığını koruyan Rükneddin Süleymanşah, bu şekilde hareket ederek hem kardeşliğin hem de sultanlığın gereğini yerine getirdiğini düşünmüş olmalıdır.
Yazının başında da belirtildiği üzere, benzeri bir durum Osmanlı tarihinde Fetret Devri sırasında yaşanmıştır. Bu dönemde Rumeli’de Süleyman Çelebi, Anadolu’da ise küçük kardeşi Mehmed Çelebi başat aktörler konumundadır. Diğer kardeşlerden İsa Çelebi, ağabeyi Süleyman Çelebi tarafından; Musa Çelebi ise küçük kardeşi Mehmed Çelebi tarafından desteklenmiştir.
Fetret Devri’ni, akıllıca politikalar güden Mehmed Çelebi sonlandıracaktır. Esasen mücadelenin başında hemen bütün koşullar Süleyman Çelebi’nin lehinedir. Süleyman Çelebi veziriazam Çandarlı Ali Paşa’yla çalışıyor; başkent Edirne ve buradaki Kapıkulu ordusunu kontrolü altına almış bulunuyordu. Başlangıçta Rumeli akıncıları ve Türkmen grupları da kendisini destekliyordu. Ancak Süleyman Çelebi mizacen rahata ve sefahate düşkün bir isimdi. Biraz rahata erince sefahat alemlerine geri dönüyordu. Hatta bir keresinde Bursa’da hamamda eğlence tertip ederken kardeşi Mehmed Çelebi’nin baskınına uğrayacağını öğrenmiş ve son anda gerekli tertibatı almıştı. 1406’da akıl hocası ve veziriazamı Çandarlı Ali Paşa’nın ölümüyle de, ekber şehzadeye söz geçirebilecek hemen kimse kalmamıştı. Bu devrede Mehmed Çelebi, ağabeyi Musa Çelebi ile işbirliği yapmış ve ona kuvvet temin ederek kendisini Rumeli’ye geçirmişti. Musa Çelebi, Rumeli beylerinin yanısıra Bulgar ve Sırplardan da destek görerek ağabeyi Süleyman Çelebi’nin karşısına çıkmış fakat yenilmekten kurtulamamıştı. Kardeşini takip etme gereği duymayan Süleyman Çelebi yeniden Edirne’ye çekildi. Bu yıllarda Süleyman Çelebi, Osmanlı Devleti’nin gerçek hükümdarı gibiydi. Nitekim kimi Osmanlı tarihçileri, Osmanlı padişahlarının sayısını genel kanının aksine 36 olarak değil 37 olarak verir ve Süleyman Çelebi’yi de bu listeye ekler.
Musa Çelebi ve Süleyman Çelebi
Musa Çelebi bir süre sonra etrafında tekrardan ciddi bir kuvvet toplayarak bu defa Edirne’ye yürür ve ağabeyini hazırlıksız yakalar. Süleyman Çelebi, kardeşi Edirne önlerine geldiğinde hamamda işret âlemindedir. Ne akıncı beyi Evrenos Gazi’yi ne de yeniçeri ağası Hasan Ağa’yı dinler. Hatta Hasan Ağa’nın ısrarları üzerine ona yiğitlikten dem vurmamasını ve sakalını tıraş etmesini söyler. Bu emri ciddiye alan Hasan Ağa sakalını tıraş ettikten sonra yeniçerilerin karşısına çıkacak ve kendisine reva görülen muamaleyi dillendirerek “Ben bundan sonra Musa Çelebi’nin katına giderim. Dileyen kapı oğlanı benimle gelsin” dedikten Musa Çelebi’ye katılacaktır. Bazı beyler de onun ardından Edirne’yi terkeder.
Aklı başına gelince Edirne’den ayrılmaya karar veren Süleyman Çelebi, ihtimal ki müttefiki olan Bizans hükümdarına sığınmak için İstanbul’un yolunu tutar. Ancak yol üzerinde bulunan Düğüncü Köyü’nde tanınır. Köylülerle arasında çıkan tartışmada Süleyman Çelebi’nin köylülerden ikisini öldürmesi üzerine kendisi de köylüler tarafından öldürülür. Süleyman Çelebi’yi öldüren köylüler mükafat almak umuduyla naaşını Musa Çelebi’ye götürürler; ancak hiç ummadıkları bir muamele ile karşılaşırlar. Bizans tarihçisi Dukas, Musa Çelebi’nin ağabeyinin cenazesini görünce çok öfkelendiğini ve katilleri köylerindeki hanelerine akrabaları ile birlikte doldurarak diri diri yaktırdığını söyler. Sonrasında Süleyman Çelebi’nin naaşı Bursa’ya gönderilerek büyükbabası 1. Murad Hüdavendigâr’ın türbesine defnedilecektir.
Anlaşılan odur ki Selçuklularda da Osmanlılarda da, hükümdarın düşmanı da olsa hanedan mensubu bir şahsiyete ilişmek hiç de akıl kârı değildir.
Fetret Devri’nin aktörleri Fetret Devri’nde birbirleriyle taht mücadelesine giren Yıldırım Bayezid’in oğullarından Musa Çelebi (solda) ve Süleyman Çelebi (sağda). Johann Theodor de Bry tarafından yapılan portrelerinde…
Ermeni harflerini okuyabilen, eğer Türkçe bilmiyorsa yazılanı anlayamaz; Ermeni alfabesini bilmeyen biri de, metin Türkçe olsa da okuyamaz. Bu nadir ve unutulmaya yüz tutmuş eserler, bir dönem aynı coğrafyada birlik-beraberlik içinde yaşayan iki milletin ortak kültürünü yansıtıyor. 1942’deki son örnek, tehcirden sonra ABD’ye giden Ermenilerin hâlâ Türkçeden vazgeçmediklerinin kanıtı.
Türkçe yazımda Ermeni alfabesi, 14. yüzyıldan itibaren yazma eserlerde, 18. yüzyıldan itibaren de basılı eserlerde kullanıldı. 1915 sonrası kullanımı giderek azalırken, bilinen son kitap 1968’te Arjantin-Buenos Aires’te yayımlandı.
Ermeni harfleriyle yazılan ancak okunuşu Türkçe olan eserleri kapsayan Ermeni harfli Türkçe edebiyat, “arafta kalmak” deyimini en çok hak eden yazı dillerinden biri. Ermeni harflerini okuyabilen, eğer Türkçe bilmiyorsa yazılanı anlayamaz; Ermeni alfabesini bilmeyen biri de, metin Türkçe olsa da okuyamaz. Ermenilerin ve Türklerin ortak buluşma, kaynaşma noktası olabilecek bir edebiyat, gün geçtikçe kayboluyor, giderek unutuluyor.
Akabi Hikayesi kitabının kapağı. Üstte “Ermeni Harfli Türkçe Akabi Hikayesi”, altta “Kostantinopolis”, onun altında da basım yeri olan “Mühendisoğlu Tabhanesinde 1851” yazılı.
İşte 20. yüzyılın ilk yarısına kadar edebiyatımızın ve sosyal yaşamımızın önemli bir parçası olan Ermeni harfli Türkçe eserlerden 10 maddelik bir seçki.
YENİ ERMENİCE DİLBİLGİSİ
Yıl 1727: Alfabe Ermenice kitap Türkçe!
ERMENİ harfli Türkçe basılı ilk kitap 1727’de yayımlandı. Mikhitar Sepasdatsi’nin Venedik’te basılan 149 sayfalık Yeni Ermenice Dilbilgisi kitabı bir sözlük niteliğindeydi. Bunu, 3 yıl sonra İstanbul’da basılan Kevork Mikhlayim’in Hisus Krisdos Efendimizin Tertemiz Doğumuna Dair Nutuk ve Çarmıha Gerilme Ahdı adlı kitabı izledi. 64 sayfalık kitap aynı zamanda Türkiye sınırları içinde basılan ilk Ermeni harfli Türkçe kitaptır.
Günümüzde, Hasmik Stepanyan’ın Turkuaz Yayınları’ndan çıkan Ermeni Harfli Türkçe Kitaplar ve Süreli Yayınlar Bibliyografyası (1727 – 1968) konuyla ilgili temel kaynak kitaplardan biri. Stepanyan burada “Dünyanın yaklaşık 50 şehrinde, 200 kadar basımevinde yayımlanan kitapların sayısı 2.000’i geçmektedir” diyor.
AKABİ HİKAYESİ – 1851
İlk Türkçe roman Ermeni harfleriyle yazıldı
İLK Türkçe roman olan Akabi Hikayesi 1851’de Ermeni harfleriyle yazıldı ve basıldı. Vartan Paşa (Hosvep Vartanyan) tarafından yazılan roman, 1872’de eski harfli Türkçe (Osmanlıca) olarak yayımlanan Taaşşuk-ı Fitnat’tan tam 21 yıl önce yayımlanmıştı. Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze’nin “Türkiye’de yazılmış ve basılmış hakiki ilk modern roman” olarak nitelendirdiği bu eser, İstanbul’un gelenekleri, adetleri, eğlenceleri ve sayfiye yerlerini de odağına alarak Ermeni Katolik Hagop ile Ermeni Ortodoks Akabi’nin mutsuz aşkını konu edinir. 19. yüzyılın tam ortasındaki bu roman, edebiyatımızın milat noktalarından biridir.
106 numaralı gazetenin ilk yazısının başlığı: Mevatta Hususiye. Şahıs mülkiyeti üzerine belediyede yaşanan anlaşmazlıkların çözümü üzerine bir makale (1286 Zilkade 13 – 1870 Fetrvar 2 Pazar ertesi)
HÜDAVENDİG AR – 1870
Bursa’da çift dilli gazete
BURSA 19. yüzyılda Ermeni nüfusun da yaygın olarak yaşadığı şehirlerden biriydi. Öyle ki Bursa’da çıkan 4 sayfalık Hüdavendigar gazetesinin bu ilk dönemi çift dilli olarak devam etmiştir. Gazetenin iki sayfası eski harfli Türkçe, iki sayfası ise Ermeni harfli Türkçe olarak yayımlandı. Hüdavendigar, Bursa Vilayet Matbaası’nda basılıyordu.
1875
1880 yıllarına ait Ermeni, Osmanlı ve Rum harfleriyle Türkçe olarak yazılmış sigara kağıtları.
GEYİKLİ – 1875-80
Tütün ambalaj kağıdı 3 dilli yazıldı
19. YÜZYILIN ikinci yarısında sigara ambalaj kağıtlarının Osmanlı toplumunda yaygınlaşmasıyla, Ermeni harfli Türkçe metinlere gerek sigara kağıtlarının ambalajında gerekse ambalaj kapaklarının içinde rastlanıyordu. Osmanlı Devleti’nde ilk sigara üretimini yapan şirketlerden biri olan Balıkpazarı’ndaki Geyikli Sigara Firması’nın 31 Mayıs 1875 tarihinde bastığı Osmanlı, Rum ve Ermeni harfli Türkçe üç dilli sigara ambalaj kağıdı, bu türün ilk örneği. Geyikli Sigara Kağıdı’nın görselinde alamet-i farikası olan geyik resmi ve Ermeni harfli Türkçe olarak “Ba-İmtiyaz-ı Mahsus” ve “Balıkpazarı içerisinde No: 29” yazısı yer alıyor. AT Co. Sigara Firması’nın ise 22 Temmuz 1880’de bastığı sigara kağıdı ise yine Osmanlı, Rum ve Ermeni harfli Türkçe olarak “İmtiyaz-ı Mahsus 22 Yuilis 1880 ve Hasır İskelesi Tütün Gümrüğünde No: 14” yazısına yer veriyor.
Jules Verne’in 1893’te İstanbul’da basılan Ermeni harfli Türkçe Gizli Ada kitabı. Yukarıda Jules Verne, onun altında Gizli Ada yazılı.
KAPTAN HATERAS’IN SERGÜZEŞTİ – 1877
Jules Verne’in eseri yazar hayattayken…
OSMANLI döneminde Ermeni harfli Türkçe olarak 5 Jules Verne çevirisi yayımlandı. İlki, 1877’de Bursa’da basılan 256 sayfalık Kaptan Hateras’ın Sergüzeşti’dir. Eser, orijinal Fransızca (Les Aventures du Capitaine Hatteras-1866) basımından sadece 11 yıl sonra Ermeni harfleriyle Türkçe olarak piyasaya çıkmıştı. Aynı eser, bu defa farklı bir çeviriyle -yine Ermeni harfli Türkçe-İstanbul’da 463 sayfa olarak basılmıştır. Aynı şekilde basılan üçüncü Jules Verne eseri, 1892’de İstanbul’da çıkan 408 sayfalık Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’tır. Dördüncü kitap 1893’te İstanbul’da basılan 438 sayfalık Gizli Ada, beşinci kitap ise 1893’te İstanbul’da basılan 288 sayfalık Seksen Günde Devri Alem’dir.
FELEK – 1882
İlk popüler tarih dergilerinden
1882-1887 arasında İstanbul’da çıkan Felek Musavver dergisi, döneminin en çok okunan ve tüm dünyadan haberler veren ilk popüler tarih yayınlarından biriydi. Hovanes Balıkçıyan’ın çıkardığı dergi 16 sayfa olarak resimli formatta yayımlanmaktaydı. Renkli kapağı, muntazam baskısı ve tasarımı ile olduğu kadar, aktardığı güncel ve tarihî konuları ile de döneminin öncülerinden biriydi.
Felek’in 1882 yılı sayılarından biri. Logo’da Felek, onun altında Musavver (resimli) yazıyor. Daha sonra “Risale-i ilmiye, edebiye, sanayiye, ticariye, risale ve mebanisi müfide-yi saire”; en altta ise “1882-İstanbul-Matbaa-yı Aramyan” yazılı.
DESTAN – ?
‘İsmim Lefder idi…’
YAKLAŞIK A3 ebadında ve kim tarafından ne zaman basıldığı bilinmeyen Ermeni harfli Türkçe destanlar külliyatının kayda girmemiş, aykırı ve nadir malzemelerinden… Şairi belli olmayan bu destanın ilk dörtlüğü şöyle:
30×46 cm. boyutundaki Ermeni harfli Türkçe destan.
Faturada “kuruş, para, yarım, top, cins, numara” gibi ifadeler de 3 dilde yazılmış.
FATURA – 1913
Tirebolu’da çokdilli ticaret
ERMENİ harfli Türkçe, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren işyeri faturalarında Osmanlı harfli Türkçe ile birlikte en çok tercih edilen yazı dillerinden biriydi. İstanbul’daki, Anadolu’daki manifaturacılar, dericiler, ayakkabıcılar, envai çeşit esnaf, eski harfli Türkçenin yanısıra faturalarında Ermeni harfli Türkçeyi de kullanıyordu. Giresun-Tirebolu’da bir toptancının eski harfli Türkçe, Ermeni harfli Türkçe ve Rumca, 3 dilli bu faturası ilgi çekici. Ahmed Celal ve Mehmed Bey, Tirebolu’daki dükkanları için bu 3 dilli faturayı basmışlar. Fatura üzerinde kurşun kalemle atılmış eski harfli Türkçe tarih 1913 yılını işaret ediyor. Faturanın üst kısmı eski harfli Türkçe, sol tarafı Ermeni harfli Türkçe ve sağ tarafı ise Rumca. Sol kısımda şöyle yazıyor: “Toptancı Manifatura Mağazası, Kulaksızzade Ahmed Celal ve şeriki Kürd Hasanzade Mehmet, Tirebolu”.
KABİN FOTOĞRAFLARI – 20. YÜZYIL BAŞLARI
Fotoğrafın çok dili var
OSMANLI toplumunda genellikle varlıklı kesimin ve saray çevresinin tercih edebildiği özel kabin fotoğraflarında da Ermeni harfli Türkçeye az da olsa rastlamak mümkün. Özellikle “Amerikan Fotoğrafhanesi”, bu örneklerin görülebildiği bir adres. Bu ön tarafında madalyalı saray çevresinden zatın olduğu kabin fotoğrafının arkasında, İstanbul Mahmutpaşa’daki Amerikan Fotoğrafhanesi’nin 4 dildeki adresi ve reklamı okunuyor. Eski harfli Türkçe, Fransızca, Ermeni harfli Türkçe ve Rumca bu adres bilgisinin sol alt kısmı Ermeni harfli Türkçe. Şöyle yazıyor: “Amerikan Fotoğrafhanesi, Mahmud Paşa başında, Bezciler Yokuşu No: 8, İstanbul”.
Mahmutpaşa’da çekilen fotoğraf ve arkasında 4 dildeki adres ve reklam.
HELAS – 1942
B. Tahmisyan’ın çıkardığı Helas dergisinin 49. sayısı.
Tehcir sonrası ABD’de yine Ermeni harfli Türkçe!
20. YÜZYILIN ilk çeyreğinden sonra Ermeni harfli Türkçe eserler giderek azaldı. 1915 Ermeni tehcirinin de bu azalmada büyük payı vardı. Ancak Türkiye’den göçeden, göçetmek zorunda kalan Ermeniler, yurtdışında yaptıkları yayınlarda Ermeni harfli Türkçeyi kullanmayı sürdürdü. Bilinen son Ermeni harfli Türkçe yayın, Dikran Kireçyan’ın Arjantin-Buenos Aires’te yazdığı 101 sayfalık Destan kitabıdır.
Kaliforniya-Fresno’da yayımlanan ve kayıtlarda rastlanmayan Helas (Kurtuluş) mecmuası da yurtdışında basılan ilginç örneklerden biridir. Protestan Ermenilerin çıkardığı dergi, dinî bir bülten olma özelliği taşır. Derginin en üstünde “Amerika Ruhani Biraderliği Gazetesi” yazıyor. 1942’ye ait 49 numaralı bu sayının ilk makalesi, dergiyi yayına hazırlayan B. Tahmisyan’ın “Pertevler” ana başlığıyla, “Helas ailesine” adlı yazısı ile başlıyor. Derginin bu sayısında yer alan diğer yazıların başlıkları şöyle: “Ermeni Biraderliğin Müminin Daveti, Ruhani İntibahın Çareleri, Hayat Ekmeği”.
Meksika’nın İspanya Krallığı tarafından işgal edilmesinin 500. yılı olan 13 Ağustos’ta, Zapatistalar bir yelkenliyle İspanya kıyılarına çıkarak “isyan virüsü”nü Avrupa kıtasına yayacaklarını açıkladılar. “Karşı işgalciler” Avrupa kıtasının adını da “SLUMIL K’AJXEMK’OP” (İsyancı Toprak) olarak değiştirdiklerini duyurdu. Köylerden başlayarak dünyayı değiştirmeye uzanan Zapatist hareketin dünü-bugünü…
Haziran ayında farklı Maya halklarından dört kadın, iki erkek ve bir transtan oluşan 7 kişilik Zapatist Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) delegasyonu, 1903 Hollanda yapımı La Montaña (Dağ) adlı yelkenliyle okyanusa açıldı. İspanya’nın Galiçya bölgesindeki Vigo limanına yanaşacak olan delegasyona, uçakla 100 kadar delege daha katılacak. Yelkenlinin rotasında Türkiye ve Rusya da dahil olmak üzere 30 Avrupa ülkesi var. Amaçları ise 13 Ağustos 1521’de, Aztek medeniyetinin başkenti Tenochtitlán’nın İspanyollar tarafından “düşürülmesinin” 500. yılında, Madrid’de “isyan virüsünü” Avrupa kıtasına yaymak için bir “karşı işgal” hareketine girişmek! Avrupa turneleri sırasında farklı kesimlerden muhataplarıyla fikir alışverişinde bulunmak da hedefler arasında.
Bu son derece simgesel yolculukta, Zapatistaların altını çizmek istedikleri iki mesaj var. Madrid’e İspanya devletinden veya Katolik Kilisesi’nden bir özür duymak için gelmediklerini vurguluyorlar. Aksine, bu kurban rolünü reddederek İspanyollara “Bizi hâlâ fethedemediniz; hâlâ direniyoruz ve isyana devam ediyoruz” demek istiyorlar. Bu vesileyle sömürgecilik tarihini kökünden değiştirecek bir isim değişikliği yaptıklarını duyurmayı da ihmal etmiyorlar: “Şu anda orada yaşayanların ‘Avrupa’ dedikleri bölgenin bundan böyle ‘SLUMIL K’AJXEMK’OP’ (İsyancı Toprak ya da Teslim Olmayan Toprak) olarak adlandırılacağını duyuruyoruz. Burası teslim olmayan bir kişi bile kaldığı sürece hem yerli halk hem de yabancılar tarafından böyle bilinecek”.
Kadınlar EZLN ordusunun üçte birini oluşturuyor.
Kasım 1983’te Ulusal Kurtuluş Kuvvetleri’nden (FLN) bir grup, Chiapas eyaletinde Che Guevara tarzında bir devrim ateşini yakmak üzere “Zapatist Ulusal Kurtuluş Ordusu”nu kurdu. 1 yıl sonra aralarına önce “Subcomandante Marcos”, daha sonra ise “Galeano” isimleriyle bilinen bir üniversite hocası da katıldı.
EZLN’nin yola çıkış noktasıyla, bölgesel Maya kavimleriyle etkileşime girdikten sonraki hâli oldukça farklıydı. 90’ların başında yerel ırkçı seçkinlerin otoriterliği; liberalleştirilen Meksika ekonomisinde bölgenin temel ürünü kahvenin fiyatlarında yaşanan düşüş; 1992’deki Anayasa değişikliğiyle tarım reformunun hayal olması; Chiapas’ın yerli halkının “Demokrasi, Özgürlük, Adalet” sloganıyla ayaklanmasına neden olmuştu. Ayrıca ABD ve Kanada arasında bir serbest ticaret anlaşmasının (ALENA) imzalanmasıyla, Meksika’nın zenginlikleri tam manasıyla peşkeş çekilmeye başlanmıştı.
1993’ü 1994’e bağlayan gece, Zapatist hareketin isyanı patlak verdiyse de, yerliler ağır bir yenilgiye uğradı. Hükümet bölgenin askerîleştirilmesine ağırlık verirken Zapatistler de barışçıl gösterilerle taleplerini dünyaya duyurmaya çalıştılar. Marcos’un bir gerilla olarak silahla ilişkisi oldukça paradoksaldı: “İktidarı silahla fethedenlerin asla yönetemeyeceğini düşünüyoruz. Fikirlerini kabul ettirmek için silaha başvuranlar, şüphesiz görüşlerinde çok yoksullardır” diyordu.
Şubat 1996’da Maya komutanlarıyla kendi geleceklerini belirlemeleri ve yerli kültürlere saygı gösterilmesi için yapılan anlaşmayı ne hükümet ne meclis uyguladı. Zapatist köylere karşı yürütülen düşük yoğunluklu savaş ise hareketi zayıflatmak bir yana, güçlendirdi. 1996’da sömürü ve ayrımcılığa karşı düzenlenen Yerli Ulusal Kongresi (CNI) ülkedeki farklı yerli grupları biraraya getirdi. 1996’da düzenledikleri uluslararası “İnsanlık için Neoliberalizme Karşı İntergalaktik Konferans” ise EZLN’yi küreselleşme karşıtı hareket içinde dünya çapında görünür kıldı.
Ancak hükümet ve isyancılar arasında imzalanan tek antlaşma olan San Andrés Antlaşması’nın 10 yıl sonra bile uygulanmadığını gören Zapatistler, Ağustos 2003’te Anayasa’nın onlara tanımadığı özyönetim hakkını fiilen uygulamaya koydular. Yetkilerin her an geri çağrılabilir olduğu, sürekli rotasyon gibi ilkelere dayanan bu sistemde; eğitim, sağlık ve hukuk alanlarında konseyler kurarak bütün zorluklara rağmen toplumsal alanda önemli ilerlemeler kaydettiler.
Zapatistleri taşıyan gemi EZLN delegasyonunu taşıyan 1903 Hollanda yapımı La Montaña (Dağ) adlı yelkenli…
Şu anda Chiapas’taki “özerk” yönetim, 20. yılını doldurmuş durumda. Bu bölge, Meksika içinde küçük gibi gözükse de nüfuz alanları Belçika’nın yüzölçümü kadar… Nüfus bakımından ise 100-200 bin insanı kapsıyor. Yerel ve uluslararası turizmin önemli yer tuttuğu Chiapas ekonomisi, aynı zamanda kahve, muz, kakao, mısır, şekerkamışı, bal gibi ürünlere de dayanıyor.
Zapatizmin kendine özgü sembollerini, Avrupa’yı “işgale” çıkan delegasyonun rotasını gösteren web siteleri “Enlace Zapatista”da yayımlanan bir fotoğraftan hareketle anlamaya çalışmak gerek: Bir EZLN militanının arkasında, merkezinde Meksika ulusal bayrağı olmak üzere Che Guevara, Emiliano Zapata ve yerli kadın figürleriyle bezeli bir duvar resmi bu. Zapatizm bütün bu referansları bağrında topluyor. Ancak Avrupa’da onları karşılayacak farklı kesimler bu fotoğrafı kullanmıyor. Kimisi için Che’nin çehresi, kimisi için Meksika ulusal bayrağı hoş karşılanmamış olsa gerek.
Zapatistler kendilerini Maya yerlisi olduğu kadar Meksikalı olarak da kabul ettikleri için bütün resmî eylemlerinde ulusal bayrağı da kullanıyorlar. Başından itibaren “farklı ve eşit” olarak kabul edilmeyi talep ediyorlar. Toplumsal adalet, eşit yurttaşlık ve farklılıklara saygı…
2000’li yıllarda Zapatizm, kuruluşundan beri öne çıkardığı “neoliberalizme karşı mücadele”yi “anti-kapitalizm” ile değiştirdi. Bu değişiklikle birlikte geleneksel destekçilerinin, özellikle de Avrupa’daki ılımlı solcuların desteğini kaybetti. Bu Avrupa seferinde de Zapatistlerin destekçileri arasında otonomlar, liberterler veya anarşistler öne çıkıyor. Özellikle gençler; ırkçılık karşıtlığı, ekoloji, iklim krizi, cinsiyet eşitliği, cinsel farklılıklara saygı ve “dekolonyal” meselelere ilişkin Zapatistalarla tartışmaya değer veriyorlar. Ancak sendikaların ve diğer kitle örgütlerinin katılmayacağı, gençlerle sınırlı kalacak buluşmalar, seferin siyasal etkisini zayıflatıyor.
Haziran ayında dört kadın, iki erkek ve bir transtan oluşan 7 kişilik Zapatist Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) delegasyonu, Meksika’dan İspanya’ya doğru okyanusa açıldı.
“Bu sistemi ehlileştirmek mümkün değil” diyor Zapatistler. “Sistem vahşi bir hayvan olsa belki ehlileştirilebilir, ancak ekosistemi çökerten, ölümcül bir yıkım makinası ehlileştirilemez. İnsanlığın hayatta kalabilmesi, kapitalizmin yıkılmasına bağlıdır”. Zapatist özerkliğin bölgesel mercii, konseyler. Ancak özerklik, öncelikle köylerin bağrında oluşturulan topluluk meclisleriyle başlıyor. Sonra 10 dolayında köyü kapsayan komünler geliyor. Üçüncü düzeyde, 3-7 komünü içeren bölgeler oluşuyor. Zapatist bölgelerde, her biri “Caracol” (Zapatizmin simgesi salyangoz) diye adlandırılan bir bölgesel merkeze bağlı 5 konsey bulunuyor. Konseye seçilenler her an geri çağrılabiliyor ve yenilenmeyecek şekilde 3 yıllığına seçiliyorlar. Alınacak kararlar bölgesel meclislerde tartışıldıktan, onların da görüşü alındıktan sonra sonuca bağlanıyor. Köylerden başlayan bu yürütme tarzıyla, siyasetin bir uzmanlık alanı olmaktan çıkarılması hedefleniyor.
Meksika federal devletinin EZLN’e karşı siyasal manevraları ise 1994-1995’te olduğu gibi ordunun doğrudan müdahalesi; 1995-2000 arasında olduğu gibi cinayetler; kitlesel paramiliter yapıların oluşturulması; nüfusu yerinden etme; topluluklar arasında iç anlaşmazlıklar yaratma çabalarıyla devam ediyor. Bunun en canlı örneği 2014’te La Realidad’da Galeano’nun öldürülmesiydi (Marcos bu olaydan sonra adını değiştirerek “Galeano” ismini aldı). Merkezî devlet son olarak yerlilerin toprağından geçecek turistik “Maya Treni” gibi projelere niyetlenince, Zapatistler kesin olarak buna karşı çıkacaklarını bildirdiler.
Yaklaşık 30 yıllık geçmişi olan Zapatist hareketin, kendi içinde evreleri var. 1994-2001 arasında silahlı ayaklanma, ardından “Neoliberalizme Karşı İnsanlıktan Yana Buluşma”, Mexico’ya yürüyüş gibi olaylar öne çıktı. 2001-2012 arasında ise daha önce kendilerine geniş yer veren medya sessizliğe gömüldü ve hatta Zapatistlerin kendileri de son yıllarında önceki dönemlere göre sessiz kaldılar. 2013’ten sonra ise yeniden ulusal ve uluslararası ölçekteki faaliyetleriyle kendilerinden sözettirmeye başladılar. 2013’te 20 yıllık özerklik deneyimlerinin bilançosunu çıkarmak üzere 5 bini aşkın insanla birlikte isyancı köyleri ziyaret edip özerkliğin nasıl işlediğini gösterdiler. 2014’te kapitalizme karşı direniş ve isyanların dünya festivalini düzenlediler. 2015’te kapitalizme karşı eleştirel düşünceye, ayrıca sanat ve bilime dair uluslararası buluşmalar düzenlediler. 2017’de Yerli Ulusal Konseyi’yle birlikte, sözcüsünü 2018 seçimlerinde başkan adayı olarak gösterecekleri bir yerli konseyi oluşturdular.
Zapatistlerin siyasal düşüncelerinde devrim, geleneksel olarak iktidarın fethiyle özdeşleştirildiği için, “isyan” kelimesi tercih ediliyor. Ancak EZLN’nin askerî bir örgütlenme olduğu iddiası aldatıcı. Zapatist deneyimin yörüngesi, silahın sivil siyasal biçimler lehine bir kenara konulması olarak özetlenebilir. Ancak hükümetle bir barış antlaşmasının imzalanmamış olması, silahın simgesel olarak da olsa varlığını sürdürmesini kaçınılmaz kılıyor. 2003’ten bu yana Zapatistlerin temel çalışması Chiapas’ın isyancı köylerinde özerkliğin inşaına yönelik ve bu çalışma tamamıyla sivil. EZLN içinde silahlı mücadele yanlısı bir grup olmakla birlikte ezici çoğunluk bu köylerde yaşıyor. Ekolojik hassasiyetlere dikkat edilen bölgede, kullanılan tohumdan başlayarak geleneksel tarıma özen gösteriliyor. Mısır, havuç, kabak gibi temel ürünlerin yanısıra pirinç, meyve ve bal gibi farklı ürünler de yetecek kadar üretiliyor. Ayrıca çeşitli zanaatkarlık faaliyetleri sürdürülüyor.
Zapatist deneyim kendisini bir model olarak değil Meksika ve ötesi için bir esin kaynağı olarak sunuyor. Bu, özellikle kapitalizmden kurtuluş için devletçi olmayan bir çözüm peşinde koşanlar için gücünü ve etkisini hâlen koruyor.
YAŞAYAN EFSANE: SUBCOMANDANTE
Marcos idi, Galeano oldu
Asıl adı Rafael Sebastián Guillén Vicente olan EZLN sözcüsü Subcomandante Marcos, son 30 yılın hiç şüphesiz en ilginç simalarından biri.
1957 doğumlu Marcos, ilk gençliğinde bir Cizvit okulunda eğitim gördü. Üniversitede felsefe ve edebiyat okurken, devlet başkanının madalya takacağı kadar başarılı bir öğrenciydi. Don Kişot’u tercih edeceğini söylese de bu dönemde Marx, Engels, Foucault ve Althusser okudu. Üniversitede profesörken, 1984’te istifa ederek bir yıl önce kurulmuş olan EZLN’ye katıldı. 1986’da örgütün başına geçti.
Chiapas’taki yerli halkla birlikte adalet arayışını sürdürürken onu eşcinsel olduğu için aşağılamak isteyenlere verdiği cevap bir manifesto niteliğindeydi: “Marcos, San Francisco’da bir eşcinsel, Güney Afrika’da bir karaderili, Avrupa’da bir Asyalı, San Ysidro’da bir Chicani yerlisi, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir Maya kızılderilisi, Neza’da (Mexico’da büyük bir gecekondu bölgesi) bir çete üyesi, (solcu halk müziğinin etkili olduğu) Ulusal Üniversite’de bir rockçı, Almanya’da bir Yahudi, Savunma Bakanlığı’nda bir halk temsilcisi, Soğuk Savaş sonrası dönemde bir komünist, galerisi veya mevkii olmayan bir sanatçı, Bosna’da bir barış taraftarı, Meksika’daki herhangi bir şehrin, herhangi bir mahallesinde bir cumartesi gecesi evde yapayalnız bir evkadını, CTM’de (grevlere şiddetle karşı hükümet taraftarı bir sendika federasyonu) bir grevci, arka sayfalara yer doldurması için haber yazmak zorunda bırakılan bir muhabir, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, işten atılmış bir işçi, mutsuz bir öğrenci, serbest piyasa ekonomisinin tam ortasında bir muhalif, ne kitabı ne de okuyucusu olan bir yazar ve tabii Meksika’nın güneydoğusundaki dağlarda bir Zapatista’dır”.
Aldığı bir kararla ona karşı sürdürdüğü adli kovuşturmalara son veren hükümet, devlet tarafından isyan ve terörizmle itham edilen Marcos’un peşini 2016’da bıraktı. Maskesi, piposu, şiirsel ve folklorik söylemiyle EZLN’nin propaganda makinesi olan Marcos, 2014’te artık EZLN’nin sözcüsü olmadığını ilan etti. La Jornada’da yüzlerce makalesi yayımlanan Marcos’un kitapları arasında, ünlü polisiye yazarı Paco Taibo II ile yazdığı bir roman da bulunuyor.
Ekmek ne kadar aziz ise, buğdayı ekip biçen de o denli uluydu. Ancak onlar da padişahın kuluydu! İmparatorluk ekonomisini sırtlarında taşıyan bu insanlar, ağır ve çeşitli vergilerle başederek geçimlerini sağlamak zorundaydı. Osmanlı köylüsü genel olarak ürettiklerinin yüzde 50’sini vergi olarak ödüyordu.
Bir çift öküzün sürebildiği alana çiftlik, bu işi yapana ise çiftçi denir. Tarımın binlerce yıl önce doğduğu topraklar üzerinde kurulan ve yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nda, çiftçilik tarihin her döneminde ve arzın her köşesinde olduğu gibi meşakkatli ve emek isteyen bir işti.
Reaya denen yönetilenler sınıfının en kıdemli kademesi, ekonomik yapıda esas üretimin çekirdeğini oluşturan çiftçilerdi. Bir yandan doğal afetlerle sarsılıp yağmuru gözleyen, öte yandan bir çift öküzünün hastalığıyla tasalanan eşkıya ve vurguncudan canı bezen ekinciler ehli; bir de her hasat vakti kapısına dayanan tımarlı sipahi alacaklısıyla cebelleşmek zorunda kalırdı. Mahsulün en az 10’da 1’ini ayni olarak sipahiye veren köylü aynı zamanda “çift resmi” adıyla toprakların kullanımına karşılık 6 ila 25 akça arasında değişen bir vergi öderdi; bu miktarı belirleyen unsurlar toprağın verimi, yükümlünün medeni hâli ve maddi kudretiydi. 16. yüzyılın ortasında, Anadolu’da ırgat günlüğünün yaklaşık 5-6 akçe, bir koyunun 50-60 akçe olması bize bir fikir verebilir.
Çiftçiden alınan bununla da sınırlı değildi. İster şehirli ister köylü olsun, padişah hazretleri kendilerine olağanüstü hâl vergisi (avarız) tayin ediyor ise ahalinin vay hâline! Osmanlı sosyo-ekonomik tarihi araştırmacısı Mustafa Akdağ’a göre Osmanlı köylüsü genel olarak ürettiklerinin %50’sini vergi olarak ödüyordu. Aynı alanda çalışan Mehmet Öz, 16. yüzyılda Ordu ve Adana’da, üretimin %20-29’u oranında bir ödeme yapıldığını tahmin etmiştir.
Çiftçinin yaşadığı yörede stratejik köprü ve geçitler varsa bunların onarımı da devlet hizmeti olarak çiftçiye düşerdi. Buna karşılık ekinci, modern zamanlara kadar askerlik yapmaya mecbur tutulmamış, eşkıya ve vurguncudan korunmaya çalışılmıştır. Taşradaki sipahilerden şikayet eden çiftçi mektupları genelde İstanbul’a süratle ulaşıyor ve divan-ı hümayunun gündemine alınıyordu.
Osmanlı devlet anlayışına göre devlet güçlü bir orduya, ordu dolu bir hazineye, hazine refaha kavuşmuş bir halka, halkın refahı ise adalete bağlıydı. Köylü toprağını ekmek zorundaydı; aksi hâlde devlet bünyesinin en önemli organı çalışmaz, maraz doğardı ve çiftçi “çiftbozan” denen bir cezaya tabi tutulurdu. Yerini değiştirdiği taktirde ise her nereye taşınmış olursa olsun, tımar sayımı yapıldığı anda kaydedilen sipahisine vergilerini ödemeye devam ederdi.
Topluca terk hâlleri ise devletin en korktuğu şeydi. Eşkinci (sipahi askeri) yazılıp sefere giden, kelle alıp sancak diken bir çiftçi reaya sınıfından çıkarılıp asker (yönetenler) sınıfına geçebilir; medrese tahsil edip mürekkep yalayan bir ekinci çocuğu ilmiye sınıfında iyi yerlere yükselebilirdi.
Gökteki çiftçi
Bir astroloji kitabında başak burcu, bir çiftçiye benzetiliyor. Adam bir elinde orak tutarken diğer eliyle kavradığı buğdayı başağından ustaca ayırıyor (Metâlîü’s-saâde, çev. Muhammed el-Sûdî, res. Nakkaş Osman, 1582. Fransa Ulusal Ktp., Suppl. turc. 242.).
Yerdeki çiftçi
1720 Okmeydanı sünnet şenliklerinde geçiş yapan ekinciler en altta. Şair Vehbi’ye göre bunların kaderi değirmenciler ve ekmekçilerle birbirine bağlanmıştır ve geçişlerini de birlikte yaparlar. Ekinci eker-biçer, değirmenci öğütür, fırıncı ekmeğe dönüştürür. Tohumlarını saçarak bir çift öküzleriyle ortaya çıkan çiftçiler, mesleklerinin piri saydıkları padişah için dua ederek ve ona hediyelerini sunarak meydandan geçip giderler (Surnâme-yi Vehbî, res. Levnî, 1720-28. TSMK A., 3593).
Bu yılki Fransa Bisiklet Turu’nda, en yakın rakibine 5 dakika 20 saniye gibi Tur tarihinde nadir görülen bir fark atan Sloven sporcu Pogačar; bu kadar genç yaşta bu denli büyük ve istikrarlı bir başarıya imza atan ilk bisikletçi. Pogačar, şimdiden “yaşarken efsane” olmaya adım atmış gibi duruyor. Dünden bugüne Tur’u “sallayan” büyük isimler ve başarıları…
Bisiklet, kocaman bir çember. Sınırsız, sonsuz bir girdap. Büyük turlar ise, hayatında pedal çevirmemişlerin bile yer yer tutkuyla takip ettiği bir delilik. İşte onların şahikâsı için vakti zamanında bir dağ etabında açılan pankart her şeyi anlatıyor: “Bizim virüsümüz, Fransa Bisiklet Turu”.
Milyonları saatlerce ekran başına mıhlayan, 10 binlerce kişinin yerinde takip ettiği bir çılgınlık Fransa Bisiklet Turu; nâm-ı diğer “Tur”. 23 günde 21 etap, katedilen kilometreler… Şüphesiz her yarış birçok öykü barındırıyor. Ancak geçen ayki, belki de tarihteki en unutulmaz yarıştı.
Bu yılki Fransa Bisiklet Turu’nu, geçen yıl olduğu gibi 22 yaşındaki Sloven bisikletçi Tadej Pogačar kazandı. Ancak bu öyle sıradan bir başarı değil. Bu kadar genç yaşta bir sporcunun, ustalık seviyesi 30’lu yaşlarda olan bu spor dalında bu denli bir istikrarlı bir başarı göstermesi; üstelik genel klasmanda ikinci olan en yakın takipçisi Danimarkalı Jonas Vingegaard’a attığı 5 dakika 20 saniyelik fark, Fransa Bisiklet Turu için olağanüstü bir fark.
22 yaşında, şimdiden efsane
Bu yılın Fransa Bisiklet Turu’nu geçen yıl olduğu gibi 22 yaşındaki Sloven bisikletçi Tadej Pogačar kazandı. En yakın rakibine attığı 5 dakika 20 saniyelik fark, Tur için olağanüstü bir fark.
Pogačar ayrıca “Dağların kralı” adı verilen tırmanma klasmanında ve 26 yaş altı için oluşturulan “En iyi genç bisikletçi” klasmanında da birinci oldu.
Mucize bisikletçi Tadej Pogačar, müthiş bir zamana karşı etaba imzasını atıp vatandaşı Primož Roglič’i geçerek zafere ulaştığında henüz 21’indeydi. 1904’te 20 yaşını doldurmadan birinci olan Henri Cornet’den sonra tarihin en genç ikinci şampiyonu olan Sloven sporcu, bir değil üç ayrı klasmanda zirvede yer almıştı. “Genel klasman”, “Dağların kralı” ve “En iyi genç bisikletçi” olarak taçlanan delikanlı, güle oynaya mutlu sona ulaşmıştı.
Geçen sene olduğu gibi bu sene de üç klasmanda bileği bükülmeyen “Pogi” lakaplı Pogačar için atılan “Klasman dışı” (Hors catégorie) manşeti birçok şeyi özetliyor. Tarihte üç haftalık bu zorlu maratonu beşer defa kazanan tam 4 bisikletçi bulunuyor: Jacques Anquetil, Eddy Merckx, Bernard Hinault ve Miguel Indurain. “Yamyam” lakaplı Belçikalı efsane Merckx (76 yaşında), bisikletin yeni “yamyam”ını bulduğunu ve Pogačar’a bir şey olmazsa, Tur’u en çok onun kazanacağını söylüyor.
2021 Fransa Bisiklet Turu’nun diğer unutulmazlarına gelince… 1969’da tarihin en etkileyici performansını göstererek en yakın rakibine neredeyse 18 dakika fark atan Merckx’in bir rekoru, yarım yüzyıl sonra egale edilebildi. 36 yaşındaki İngiliz Mark Cavendish, dört etap kazanarak kariyerindeki toplam 34. etap zaferine ulaştı. Seneye rekorun tek başına sahibi olabilir mi bilinmez; fakat 27 yaşındaki başka bir Belçikalı akıllara durgunluk verdi. Bisikletin en zorlu dağ etaplarından Mont Ventoux’yu kazanan Wout van Aert, ayrıca hem son “zamana karşı” etabını, hem de Paris’in göbeğinde biten son etabı aldı. Ayrı fiziksel özelliklerin de belirlediği, ayrı uzmanlıkların keskinleştiği modern zamanlarda böyle bir şey imkansız gibi görünüyordu. Merckx ve Hinault’dan yıllar sonra bunu tekrarlayan van Aert da gelecek için umutlandırıyor.
Şüphesiz bu yıl yapılan 108. organizasyonun en büyük güzelliklerinden biri, genel klasmanda ilk sırada bulunan sporcunun giydiği sarı mayoyu 6 etap boyunca taşıyan Mathieu van der Poel’du. 26 yaşındaki Hollandalı sporcu, “dededen bisikletçi”. Babası Adri, Fransa’da iki etap kazansa da, dedesi bisikletin efsanelerinden biri, görkemli kaybedenlerin en görkemlisi. Kariyerinin başında Anquetil, ortalarında da Merckx ile çekiştiğinden hiç zafere ulaşamayan efsane bisikletçi Raymond Poulidor, 1 gün bile sarı mayo giyemediği kariyerinde genel klasmanda 3 kez ikinci, 5 defa da üçüncü olmuştu. Tarihte en fazla kürsüye çıkan oydu. Bir dönem Brigitte Bardot’dan daha fazla mektup alan Poulidor, 2019’un sonunda hayata veda etti. İşte onun torunu, bu sene katıldığı ilk Tur’da 6 gün boyunca sarı mayoyu taşıdı!
21 günde devr-i Fransa Fransa Bisiklet Turu’nu izlemenin şüphesiz en hoş taraflarından biri Fransa’nın doğal ve tarihî güzelliklerine şahitlik etmek. 2021’in son etabında mucize bisikletçi Tadej Pogacar, Paris’teki Arc de Triomphe’un önünden geçiyor (üstte).
19. yüzyıldan bugüne
Fransa’da bisiklet, 19. yüzyılda büyük bir tutku halini almıştı. 28 Nisan 1893’te getirilen 10 Franklık bisiklet vergisini ödeyen 138 bin kişi vardı. Kısa süre sonra bu vergi 6 Frank’a düşürülüyor, kayıtlı bisiklet sayısı 1900’de 1 milyona ulaşıyordu.
Fransa Bisiklet Turu’nda pedallar ilk defa 1 Temmuz 1903’te dönmüştü. Katılan 60 sporcunun çoğu yarışı tamamlayamazken, toplam 2.428 kilometreden oluşan 6 etabın sonunda 19 Temmuz’da gülen Maurice Garin tarihe geçmişti. Selede 94 saatten fazla geçiren bisikletçi, o günün parasıyla yaklaşık 6 bin Frank kazanmıştı.
Yarışın en içaçıcı karelerinden biri ise ayçiçeği tarlalarının arasından geçen bisikletçilerdi.
Tarihçilere göre ülkede ve dünyada birçok insan, Fransa’nın coğrafyasını düzenli yapılan bu yarış haberleriyle öğrenecekti. Dünya Savaşları haricinde sürekli yapılan Tur, zamanla modern hâlini aldı. 1905’te etaplar gün içinde yapılmaya başlanmış, tırmanışlar eklenmişti. Günümüzün ikonik dağ etaplarına evsahipliği yapan Pireneler 1910, Alpler ise 1911’te yarışa dahil edildi. Mesafeler kısaltılıyor, mekanik problemlerde yardım almaya izin veriliyordu.
Tur’un emekleme yılları, “kahramanlar çağı”ydı. Günümüzde gördüğümüz süper yıldızlar, güçlü sponsorlar ve takımlar, çuval dolusu paralar o zamanlar yoktu. Bisikletçilerin çektiği azap, usta yazarların satırları sayesinde 10 binlerce insanla buluşuyordu.
İkonik tırmanış Bisiklet tarihinin önemli isimlerinden Raphael Geminiani, 1952 Fransa Turu’nda Col du Tourmalet’den geçiyor.
1919’da L’Auto dergisinin sarı sayfaları, yarışın liderinin taşıyacağı mayoyu belirlemişti. Böylece uğruna acılar çekilen bir mitin rengi doğmuştu.
Bugün, bir zamanlar gönüllerin şampiyonu Poulidor’la Anquetil’in sönmüş volkanik tepelerdeki düellosu; Amerikalı Greg LeMond’un son etapta Fransız Laurent Fignon’u 50 saniye geriden gelerek devirmesi; dopingin bisikletin üstünde kara bir bulut olarak dolaşması; Lance Armstrong’un önce efsane olup sonra doping yaptığını itiraf etmesi, Fransa Bisiklet Turu’nun yakın tarihinden sadece birkaç dönüm noktası.
Bisikletin ‘yamyam’ı 1969’da tarihin en etkileyici performansını göstererek en yakın rakibine neredeyse 18 dakika fark atan Eddy Merckx, “yamyam” lakabıyla anılıyor.
Pogačar, şimdiden “yaşarken efsane” olmaya adım atmış gibi duruyor. Bugünden tarihin en iyisi olabilecek mi bilinmez ama, o ve genç kuşağın biraz rutinleşen bu spora başka bir heyecan getirdiği kesin.
Yıllar sonra 2021 Fransa Bisiklet Turu, yepyeni bir dönemin başlangıcı olarak gösterilecek büyük ihtimalle. Yüzyıllık bir kod, baştan yazılacak sanki…
En zorlu etaplardan 2013’te sarı mayonun sahibi Chris Froome, Tur’un en zorlu etaplarından Mont Ventoux’ya muhteşem bir tırmanış gerçekleştirmiş ve etabı kazanmayı başarmıştı.
PARA ÖDÜLLERİ
Kazanana 450 bin Euro
2009’dan bu yana yarış sonunda Sarı Mayo’yu kazananlara 450 bin, genel klasmanın ikincisine 200 bin, üçüncüsüne de 100 bin Euro veriliyor. Yarış sonunda Yeşil ve Benekli Mayo’nun sahiplerine 25 bin, Beyaz Mayo’ya ise 20 bin Euro veriliyor.
Etap galipleri 8 bin Euro alırken, Pireneler ve Alpler’in en yüksek noktalarını ilk geçenlerin ödülü 5 bin Euro. Bu ödüllerle Desgrange ve Goddet’nin adları yaşatılıyor. Sarı Mayo’yu 1 gün taşıyan 350, diğer mayoların sahipleri ise 300 Euro alıyor. Her etap sonu dağıtılan “en savaşçı bisikletçi” ödülü 2 bin, yarış sonunda verilen “süper savaşçı” ödülü ise 20 bin Euro.
YARIŞ İÇİNDE YARIŞ
Sarı, Yeşil, Beyaz ve Benekli: Tur’un sembolü mayolar…
Amerikalı Greg LeMond’un son etapta Fransız Laurent Fignon’u 50 saniye geriden gelerek devirmesi…
SARI MAYO: Tur’un “müseccel marka”sı olan Sarı Mayo’yu genel klasmanda en iyi zamana sahip bisikletçi giyiyor. 1 gün taşımanın bile büyük bir onur olarak görüldüğü mayo, ilk defa 1919’da kullanılmış; rengini yarışın ilk organizatörü L’Auto gazetesinin basıldığı sarı renkli kağıtlardan almıştı. Rekor, tam 96 etapta Sarı Mayo’yu taşıyan Belçikalı efsane Merckx’te.
YEŞIL MAYO: Sprinterlerin kazandığı puan mayosu. Puanlar bitiş çizgisindeki ve etabın belirli noktalarında bulunan kapılardaki sıralamaya göre dağıtılıyor. En çok puanı toplayan Yeşil Mayo’yu sırtına geçiriyor. 1953’ten beri kullanılan mayonun rengi, Tur’un ilk sponsoru olan mağazalar zinciri La Belle Jardinière’den geliyor. Tarihte, yarış sonunda en çok yeşil mayoyu kazanan sporcu ise Peter Sagan. Slovak sprinter tam 7 defa bu klasmanı lider tamamlamıştı.
KIRMIZI BENEKLI MAYO: Aynı zamanda “Dağların Kralı” mayosu olarak da biliniyor. Kategorilendirilmiş zirveleri ve dağ geçişlerini ilk geride bırakan bisikletçilerin, kazandıkları puanların toplanması sonucu bu mayonun sahibi ortaya çıkıyor. Bu kategoriler en kolay tırmanış olan 4. dereceden başlıyor; 3, 2, 1 diye yükselerek en zor kategori olan “kategori dışı” tırmanışlara uzanıyor. Bu formanın tasarımı, bir dönemin sponsoru Chocolat Poulain’in çikolata paketlerinin tasarımından geliyor. Tarihte “Dağların Kralı” olarak en çok taçlanan bisikletçiyse Richard Virenque. Fransız sporcu tam 7 defa yarış sonunda bu unvana ulaşmıştı.
BEYAZ MAYO: 1975’ten beri, genel klasmanın 26 yaş altındaki en başarılı bisikletçisi giyiyor. Tarihte bu mayonun sahibi olan ve aynı zamanda Tur’u kazanan 7 sporcu var: Laurent Fignon (1983), Jan Ullrich (1997), Alberto Contador (2007), Andy Schleck (2010), Egan Bernal (2019), Tadej Pogacar (2020-2021).
Birden fazla mayo giymeye hak kazanan bisikletçiler, yarış sırasında sadece birini giyiyor. Birisi birkaç klasmanda liderliğini sürdürüyorsa, kendisi için daha prestijli olan mayoyu taşıyor; o klasmanın ikincisi ilgili mayoyu giyiyor.
Ayrıca her gün en çok atak yapan, en çok efor sarfeden veya en çok çabalayan bisikletçiye “En Savaşçı Bisikletçi” (Combativité) ödülü veriliyor. Ödül, puan sistemi yerine bir jüri tarafından değerlendiriliyor. Bu unvanı alan bisikletçi, ertesi gün kırmızı yarış numarası kullanıyor.
1. Dünya Savaşı’nın doğu cephesinde görev yapan Yeni Zelandalılar, Çanakkale’deki Anzak birlikleri içindeki “nz”lerdi. Önemli oranda kayıp veren Yeni Zelandalılar hem Anzak hem Seddülbahir sektöründeki muharebelere katıldılar, kritik görevlerde rol aldılar. “Kiwi”lerin Çanakkale öyküsündeki kırılma noktaları ve ayrı bir millet olarak ortaya çıkışları.
Büyük Britanya 1. Dünya Savaşı’na katıldığında tüm kolonilerinden asker talebinde bulunmuştu. İmparatorluk bir savaşa girerse, kanunlar gereği koloniler de girmeliydi. Yeni Zeland(a), 1840’tan beri İngiltere’nin kolonilerinden biriydi ve ülkedekiler için imparatorluğa hizmet bir erdem olarak görülmekteydi. Bu nedenle hükümet, savaşa katılacağını hemen açıklamıştı. Kanada, Avustralya gibi çoğunluğunu İngiltere’den göçedenlerin oluşturduğu koloniler arasında, 1. Dünya Savaşı’na nüfusuna oranla en fazla asker gönderen Yeni Zelanda olmuştu.
Yeni Zelanda ilk etapta 8.000’den fazla asker göndermeyi kabul etmişti. Çanakkale’de çarpışan Akdeniz Seferî Kuvvetleri Komutanı General Ian Hamilton bu miktarı 8.556 olarak belirlemişti. Yeni Zelandalı askerlerin 7.447’si Gelibolu’da öldü veya yaralandı.
1914’te Büyük Savaş patlak verdiğinde, Yeni Zelandalıların ilk amacı bir maceraya katılmak ve yeni bir yer görmek olmuştu. İkinci motivasyon kaynağı vatan bayrağı idi ama, bunun İngiltere bayrağı olduğuna dikkati çekmek gerekir; zira o dönemde hiçbir Yeni Zelandalı kendini “Yeni Zelandalı” olarak tarif etmemekteydi. Onlar için ev, İngiltere demekti. Savaşa katılan Yeni Zelandalı taburların isimlerinden de anlaşılacağı gibi Auckland, Wellington, Otago ve Canterbury olarak her biri ayrı bir bölgeyi temsil etmek üzere kurulmuştu. Bunlar birbiriyle rekabet eden bölgelerdi.
Dönüm noktası Mustafa Kemal’in Conkbayırı yakınına kadar ulaşan Anzak birliklerine karşı düzenlediği 10 Ağustos karşı saldırısı, muharebelerin, savaşın ve tarihin akışını değiştirmişti (Ağustos 2017- Kapak konusu).
Birliklerin savaş bölgelerine dağıtımı yapılmadan önce ilk durakları Mısır olmuştu. Yeni Zelandalılar burada Avustralyalılar, Hintler gibi diğer kolonilerden gelenlerle ve hattâ Mısırlılar gibi kendilerinden çok farklı bir medeniyete sahip insanlarla karşılaşınca, ilk defa sadece farklılıklarını değil benzerliklerini de görmeye başladılar. O dönemde kullanılan “Avustralasya” tabiri, Avustralya’nın bölgede baskın unsur olduğunu yansıtır. Mısır’da Avustralyalıların daha cüretkar ve bağımsız, hattâ saldırgan olduğu, Yeni Zelandalıların ise daha ketum ve disipline uygun davrandığı görülmüştü. Kısaca hem İngilizler, hem Yeni Zelandalılar birtakım farkları görmeye başlamıştı. Yeni Zelandalı askerlerin tuttukları günlüklerde, Avustralyalıları “cahil, kaba, ukala, sarhoş” olarak tarif ettikleri görülür.
Çanakkale Muharebeleri’ne ilişkin en önemli referans eserlerden birini (Gallipoli: The New Zealand Story) yazan Christopher Pugsly, savaş sırasında zaman ilerledikçe, yaptıkları her başarılı işin Avustralyalılara mâledilmesi; gazetelerde, raporlarda sürekli Avustralyalıların zikredilmesi gibi nedenlerle, Yeni Zelandalıların Anzak (ANZAC – “Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu”nun İngilizce yazımının başharfleri) kavramından uzaklaştığını belirtmiştir. Bir dönem, Yeni Zelandalıların kendilerine “Kiwi” dedikleri bile görülmüştü.
Yeni Zelandalılarda ulus bilincinin Çanakkale Savaşı’yla beraber geliştiği düşünülmektedir. Ancak bazı görüşlere göre Yeni Zelandalıların İngiltere’den farklı bir devlet ve İngilizlerden farklı bir ulus olduklarını anlamaları, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraya ve hattâ 1970’lerden sonraya kalmıştır. Savaşı yaşamış madalyalı bir askerin görüşüne göre ise “Yeni Zelanda kesinlikle Anzak Koyu çıkarması ile Somme Muharebesi’nin bitişi arasında bir yerde ulus haline gelmiştir”.
Yeni Zelanda birlikleri savaşa katılmak üzere 1914’te yola çıktıklarında ilk olarak 1. Avustralya Tümeni’ne dahil oldu. Mısır’a vardıklarında Yeni Zelanda kampı Zeytun’da kurulmuştu. Anzak Kolordusu’nun komutanı olan İngiliz general Birdwood asker tarafından sıcakkanlı bir insan olarak tanınmıştı. Askerle biraraya geldiğinde selam veren, konuşan bir komutan olması askerde bu izlenimi uyandırmıştı. Kolordunun iki tümeni bulunmaktaydı: 1. Avustralya Tümeni ve 2. Tümen olarak da bahsedilen Yeni Zelanda ve Avustralya Tümeni. Yeni Zelandalı birliklerin bulunduğu bu ikinci tümenin komutanı General Godley idi. Godley, 1910’dan beri Yeni Zelanda Askerî Kuvvetleri Komutanlığı’nı yürütmüştü. Birliklerinin Gelibolu’ya sevkedilmesinden itibaren Yeni Zelanda ve Avustralya Tümeni’nin komutanı oldu. Asker tarafından pek sevilen bir komutandı değildi; daima disiplin bekleyen, sorunlarla ilgilenmeyen, hattâ selam bile vermeyen bir komutandı. Bu iki komutan gibi diğer Yeni Zelanda birliklerinin komutanları da İngilizlerden atanmıştı. Bu birliklerin haricinde Yeni Zelanda Atlı Piyadeleri, arazi yapısı nedeniyle atlarını bırakarak, Mayıs ortalarında Gelibolu’ya gelmişti. Bu tugayın özelliği Boer Savaşı’nda kahramanlığıyla ün yapmış olmasıydı. Ayrıca Yeni Zelanda yerlilerinden oluşan bir Maori birliği de Gelibolu’ya gelecekti.
Evden uzakta Kara muharebelerinin ilk günlerinde Anzak Koyu ve civarını tutan İtilaf askerleri.
Anzak Kolordusu 25 Nisan 1915’te, sonradan Anzak Koyu olarak da adlandırılacak bölgenin de içinde yeraldığı, Kabatepe kuzeyi ile bugün Anzak tören alanının bulunduğu Balıkçı Damları arasında kalan sahil şeridine çıkarma yaptı. Karaya ilk çıkanlardan Auckland Taburu, Haintepe’ye sevk edilmişti. Ancak sarp yolda asker dağılmış ve yolunu kaybetmişti. Saat 13.30 civarında Kılıçbayırı’na ulaşabilen Yeni Zelandalı askerler ilk defa Türklerle karşılaştılar. Kılıçbayırı’nda başlayan çarpışmalar Cesarettepe’de devam etti. Yeni Zelandalılar ilk gün ağır kayıp verdiler; ancak daha sonra bölgenin belkemiğini oluşturacak, Bombasırtı’ndaki mevziyi ele geçirdiler (Bu nokta daha sonradan Avustralyalı tabur komutanının adıyla “Quinn’s Post” olarak anıldı).
Yeni Zelandalıların bundan sonraki görevi 1 Mayıs’ı 2 Mayıs’a bağlayan gece, Anafartalar sektöründe, kıyıdaki Lala Baba Tepesi’ni ele geçirmekti. Canterbury Taburu’ndan 50 kişilik bir grup, başlarında İngiliz bir subay olmak üzere tepeye saldırı ve sadece 14 Türk askerinin tutuğu siperi ele geçirdi.
Bombasırtı, Çanakkale Boğazı’na doğru giden yolda en ileri mevziyi oluşturunca, İngiliz komutanların da en önem verdiği nokta hâline gelmişti. Bu mevzi, Türk birliklerince üç taraftan çevrilmişti. 1 Mayıs’tan itibaren Bombasırtı’nı kuşatan14. Alay’dan Türk keskin nişancılar bölgede baş çıkarttırmamaya başlamıştı. Bu durumu ortadan kaldırmak ve bölgeyi rahatlatmak için, hâkim konumdaki Kılıçbayırı’nın ele geçirilmesi gerekmekteydi. Birdwood, bu görevi Godley’e vermişti. 2 Mayıs’ta Kılıçbayırı’nı ele geçirmek üzere harekete geçildi. Ancak Türk birlikleri şiddetle cevap verdi. Muharebe özellikle Otago Taburu için büyük kayıpla sonuçlandı. Bu çarpışmada ölenlerin çoğunun cesetleri, uzun süre açık alandaki sırtta kaldı ve burası Dead Man’s Ridge (Ölü Adam Sırtı) olarak adlandırıldı. Yeni Zelanda gazetelerinde kayıp rakamları yayımlandığında, bütün ülke şoke olmuştu.
Bu topraklarda can verdiler Pilav Tepe’yi ele geçiren Wellington Atlı Piyadeleri 7 Ağustos’ta dinlenirken (üstte). Yeni Zelanda Anıtı’nın ve mezarlığının ilk yıllardaki görünümü (altta).
İstilacılar Arıburnu’nda olduğu gibi Seddülbahir sektöründe de umdukları ilerlemeyi kaydedememişti. Bu nedenle Arıburnu’nda görev yapan Yeni Zelanda birlikleri, destek olarak Seddülbahir’e çekilerek yeni bir taarruz planlandı. Yeni Zelandalılar 8 Mayıs’taki taarruzda Alçıtepe köyüne üç koldan saldırmış, az bir ilerleme sağlamış ama sonunu getiremeyerek geri çekilmek zorunda kalmışlardı.
Kılıçbayırı’nın üzerine bir de Seddülbahir yenilgisini yaşayan Yeni Zelandalılar, İngiliz komutanlara güvenlerini iyice kaybetmeye başladılar. Onlara göre taarruz planları iyi yapılmamakta, iyi idare edilmemekteydi. Teçhizat yetersiz, yemekler kötüydü. Ayrıca kendilerine hiç iyi davranılmamaktaydı. Üstüne üstlük her başarısızlık Yeni Zelandalılara mâledilmekteydi. İngiliz komutanlardan her fırsatta “nizami asker olsa başarılı olunacağı” sitemleri duyulmaktaydı.
Arıburnu’nda Türk birliklerinin düzenlediği 19 Mayıs taarruzu başarısız olmasına rağmen İngilizleri telaşlandırmıştı; bunun üzerine, Yeni Zelanda birlikleri 20 Mayıs’ta tekrar kuzey cephesine döndüler. 24 Mayıs’ta yapılan bir günlük ateşkeste, düşman taraflar ilk defa yüzyüze geldiler. Bu güne dair Yeni Zelandalıların günlüklerine yazdıkları arasında Türk askerini nazik, Alman askerini kaba olarak niteledikleri dikkati çekmektedir. Bazı günlüklerde Türk askerine isimler takıldı; bazı tiplemeler karikatürlerde kullandıldı: Buna göre Abdül, Jacko veya Johnny Turk biraz şişman, biraz da yaşlı bir askerdi.
1915 Mayıs’ının son haftasından itibaren, Çanakkale’de lağım savaşları (yakındaki düşman siperinin altına kadar tünel kazarak, bu noktaya yerleştirilen dinamitleri patlatmak suretiyle yukardaki savunmayı çökertmek ve ilgili siperi ele geçirmek esasıyla) kızıştı. Bu lağım muharebeleri sırasında, iki taraf arasında avcı siperi mesafelerinin 4-6 metreye düştüğü Bombasırtı en stresli bölgeydi. Yukarıda elbombaları havada uçuşmakta, aşağıda ise iki taraf da yeraltından karşılıklı siperlere baskınlar yaparak bunları ele geçirmeyi amaçlamaktaydı. Burada görevlendirilen Canterbury ve Auckland Taburları bu strese dayanamayınca, mevzinin sorumluluğu Wellington Taburu’na ve komutanları William Malone’a bırakılmıştı. En zorlu ve kritik çarpışmaların içinde bulunan 56 yaşındaki Yarbay Malone, 8 Ağustos günü hayatını kaybedecekti.
Yeni Zelanda’nın ulusal kahramanı En zorlu ve kritik çarpışmaların içinde bulunan ve 8 Ağustos’ta önsafta çarpışırken hayatını kaybeden Wellington Taburu komutanı William Malone Serçe Tepe’deki sığınağında…
İngiliz komuta heyeti, Ağustos için yaptıkları yeni planlarda Conkbayırı ve Kocaçimentepe’yi hedeflemişlerdi. Bunun için kilit pozisyonda Yeni Zelanda birlikleri görevlendirildi. Yeni Zelanda Atlı Piyadeleri, 6 Ağustos’ta Çatlak Dere’den ilerleyerek Halit ve Rıza Tepesi’ni ani bir baskınla zaptetmişti. Conkbayırı’na en yakın mevzi olan Şahinsırt’a ilk ulaşan Auckland Taburu ise 7 Ağustos’ta birçok kez taarruza kalkışmış, ancak büyük kayıp vererek geri çekilmek zorunda kalmıştı.
8 Ağustos’ta tekrar ilerlemek isteyen Malone ve taburu kısa bir süre Conkbayırı zirvesinden Boğaz’ın sularını görse de, 14., 25., 64. Alayların karşı taarruzuyla geri atıldılar. 10 Ağustos’ta ise Mustafa Kemal’in şafak sökmeden başlattığı büyük saldırı hem Yeni Zelandalıları Conkbayırı sırtlarından söküp atacak, hem de hâkim tepeler silsilesinde tam kontrolü sağlayarak muharebelerin kaderini belirleyen hamle olacaktı (#tarih, Sayı: 39, Ağustos 2017).
Yeni Zelanda birlikleri son olarak 27 Ağustos’ta Anafartalar sektöründe, Bombatepe ve Kayacık Ağılı mıntıkasında bir taarruza kalkışsalar da bir sonuç elde edemediler.
Yeni Zelanda’nın yerli halkı olan Maoriler de Temmuz 1915 başında Gelibolu’daki muharebelere katıldı. 16 subay 481 erden oluşan Maori Bölüğü Conkbayırı taarruzunda öncü birlikler arasında yer aldı. Dönemin İngiliz gazetelerinde “Maorilerin vahşi savaş çığlıkları Türklerin kalbine korku saldı” veya “Maoriler Haka dansı yapınca Müslüman Türkler şaşkınlık içinde bu tüyler ürpertici serenadı dinledi” gibi cümleler yer almışsa da, 8 Ağustos’ta Şahinsırt’tan ilerlemek istediklerinde Türklerin açtığı ateşle Ağıldere yamaçlarına sürüklenerek çarpışmalara bu bölgede devam edebilmişlerdi.
Maorilerin çarpışmalara katılmasının Türkiye’de yarattığı şaşkınlık ise, Tanin’de yeralan bir haberde “Tarihte ilk defa Boğazlarda ‘yamyamlar’ tarafından yapılan saldırıya karşı koyulması gerekiyor” sözleriyle ifade edilmişti.
Osmanlı döneminde ordunun başında sefere (1699) çıkan son padişah 2. Mustafa’ydı. Savaş amacı dışında Saray’dan ilk ayrılan sultan ise 2. Mahmud oldu (1830). Sultan Abdülmecid’in bundan 171 sene önce çıktığı Akdeniz/Ege adaları seyahati ise Marmara çıkışından Rodos-Girit’e kadar birçok noktayı kapsıyor ve bölgede yaşanan siyasi gerilimleri azaltma, İstanbul’a olan bağlılığı artırma amacı taşıyordu.
Osmanlı padişahları, saraylarından uzak yerlere ve uzun süreli olarak ancak sefere çıkmak veya av amacıyla gitmişlerdir. Ordunun başında sefere çıkan son padişah 2. Mustafa’nın 1699’daki harekatından sonra askerî amaçlı olarak saraydan ayrılmalar da sona ermiş, yalnızca av maksadıyla İstanbul’a yakın yerlere kısa seyahatler görülmüştür.
1830’a kadar bir padişahın müstakilen memleketini, tebeanın hâlini görmek maksadıyla seyahate çıktığı vaki değildir. Bu amaçla gerçekleşen ve memalik-i şâhâneyi yerinde görmek, halkıyla hasbihal etmek üzere yurt gezisine çıkan ilk Osmanlı padişahı Sultan 2. Mahmud olmuştur. 2. Mahmud, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışı ile devlet teşkilatında yapılan yenileşme faaliyetlerinin sonuçlarını görmek, ahalinin durumunu bizzat yerinde müşahade etmek üzere 1830-1839 arasında 5 geziye çıkmıştır. Tekirdağ, Edirne, Gelibolu, Gemlik, İzmit gibi İstanbul’a civar yerleri gezen padişahın en uzun ve kapsamlı gezisi 39 gün süren Rumeli gezisi olmuştur. İstanbul’dan vapurla Varna’ya giden padişah, gezisine karayolu ile devam ederek sırasıyla Şumnu, Silistre, Rusçuk, Tırnova, Kızanlık, Zağra-yı Atik’ten geçerek Edirne’ye gelmiştir. Gittiği yerlerde bilhassa askerî tesis ve birlikleri teftiş etmiş, beldelerin ileri gelenlerini kabul etmiş, onları çeşitli hediyeler ve nişanlarla taltif etmiştir. Edirne’de birkaç gün kalan padişah İstanbul’a geri dönmüştür.
2. Mahmud’dan sonra tahta geçen oğlu Abdülmecid de yurt gezileri yapmakta babasının izinden gitmiş, 1844-1859 arasında 4 ayrı seyahate çıkmıştır. Tahta çıkar çıkmaz Tanzimat Fermanı’nı (Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu) ilan ederek devlet teşkilatındaki esaslı düzenlemelerle yeni bir devri başlatan genç padişahın gezilerinden ilki, 26 Mayıs-12 Haziran 1844 tarihleri arasında gerçekleşen ve İzmit, Bursa, Çanakkale, Midilli Adası, Gelibolu’yu kapsayan gezidir.
Sultan Abdülmecid’in Akdeniz/Ege Adaları seyahatinin gerekçeleri, dönemin resmî gazetesi Takvim-i Vekayi’nin 29 Şaban 1266 (10 Temmuz 1850) tarihli sayısında açıklanmıştı.
İkinci olarak 6 Mayıs-14 Haziran 1846 tarihleri arasında yapılan 40 günlük gezi, padişahın en kapsamlı seyahatidir. İstanbul’dan karayolu ile başlayan gezi, Silivri, Çorlu, Edirne, Zağra-yı Atik, Kızanlık, Selvi, Tırnova, Rusçuk, Silistre, Şumnu, Yassıtepe’den geçerek Varna’da son bulmuştur. Sultan Abdülmecid bu 40 günlük gezinin son durağı olan Varna’dan, Eser-i Cedid vapuruyla İstanbul’a dönmüştür.
Abdülmecid’in üçüncü gezisi, yazımızın konusunu teşkil eden ve Girit, Rodos, Sakız ve İzmir’i ziyaret ettiği 24 günlük “Cezayir-i Bahr-i Sefid (Akdeniz/Ege Adaları) Seyahati”dir.
Gezinin amacı ve gerekçesi, zamanın resmî gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de şöyle açıklanmıştır:
“Padişah, bütün tebeası için yapmış olduğu hizmetlerin, babası 2. Mahmud’la başlayıp ilan edilen Tanzimat’la devam eden yeniden yapılanmanın uygulanışını, memleketin meselelerini, ahalinin durumunu yerinde görmek, yenileşme döneminin semeresini bizzat yerinde müşahade etmek üzere daha önce yapmış olduğu seyahatler gibi, bu kere de Memalik-i Osmaniye’nin Bahr-i Sefid’de bulunan bazı adalarda sakin tebeanın durumlarını bizzat görmeyi arzu etmiştir”.
Ancak bu gezinin farklı bir hususiyeti daha vardır. Henüz 27 yaşında bulunan genç padişah, çocukluğundan beri zayıf ve hastalıklı bir bünyeye sahiptir ve verem hastalığından muzdariptir. Hastalık Osmanlı sarayında çok yaygındır ve Abdülmecid’in babası 2. Mahmud veremden öldüğü gibi, annesi Bezmiâlem Valide Sultan’ın 1853’te vefatı da veremden olacaktır. 18. yüzyılda Avrupa’da da yaygın olan verem hastalığının tedavisinde “tebdil-i hava”nın iyi geldiğine inanılmış ve atla kır gezileri, bilhassa deniz seyahatleri doktorlar tarafından tavsiye edilmiştir. Abdülmecid döneminde saray doktorluğu yapan ve padişahla çok yakın bir ilişki kuran Avusturyalı Doktor Spitzer’in verem hastalığına iyi geleceği tavsiyesi, muhtemelen Sultan Abdülmecid’in Cezayir-i Bahr-i Sefid seyahatine çıkmasının bir başka sebebi olmuştur.
Padişah bu seyahatinde yanına kardeşi ve “veliahd-ı saltanat” olan Abdülaziz ile büyük oğlu Şehzade Murad’ı da (daha sonra Sultan 5. Murad) almıştı. Hatta 20 yaşında olan kardeşini İstanbul’da bırakmayarak yanında götürmesi bazı dedikodulara yol açtığından bu durumu seyahat sırasında yanından ayrılmayan Dr. Spitzer’e bir sohbetinde izah etmek ihtiyacı hissetmiş ve şöyle demiştir: “Herkes öyle zannediyor ki, ben kardeşimi korkumdan ve kendisine pek ziyade mütemayil olan halk arasında yalnız bırakmak istemediğimden beraber götürüyorum. Halbuki hakikati iyi bilmiyorlar. Bu çocuk ele avuca sığmaz; onu gözönünde bulundurmayı daha muvafık buluyorum. Seyahat düşüncesinde olduğumu haber alır almaz, hiddetinden titreyerek yanıma geldi, kendisini ‘böyle ebediyen mahbus mu tutacağımı’ sual etti. Mümkün olduğu kadar muhabbetini kazanmak fikriyle yanıma aldım”.
Seyahat bundan 171 sene önce, 1 Haziran 1850 Cumartesi günü, Çırağan Sarayı önünde demirli olan Taif vapuruna binilerek başladı. Devlet ricalinden Serasker Rıza Paşa, Tophane Müşiri Fethi Paşa, Ticaret Nazırı İsmail Paşa seyahat esnasında padişaha eşlik edeceklerdi. Yolculuğa çıkan padişahı uğurlamak üzere Sadrazam Mustafa Reşid Paşa, Şeyhülislam Arif Hikmet ile sair vükela, ulema ile yüksek rütbeli memurlar hazır bulunmuşlardı. Saat 2 sularında “Allah’ın yardımına sığınarak” vapur hareket etti ve akşamüzeri Marmara Adası limanına ulaşılarak gece orada geçirildi.
Tedbil-i hava tavsiyesi
Gezi sırasında henüz 27 yaşında olan Sultan Abdülmecit’in geziye çıkarken bir umudu da çocukluğundan beri yakasını bırakmayan verem hastalığına iyi gelmesiydi. Doktorlar bilhassa deniz seyahatini tavsiye etmişti.
2 Haziran Pazar sabahı seherle birlikte Marmara Adası’nda ayrılarak Çanakkale Boğazı’ndan ve İmroz Adası (Gökçeada) önünden geçilerek akşam saat 10’a doğru Limni Adası’na ulaşıldı; Ada’da kabri bulunan mutasavvıf ve şair Niyazi-i Mısrî’nin türbesi ziyaret edildi (Türbenin tamire muhtaç yerleri padişahın ziyaretinden sonra onarılacaktır). Limni Adası’nda diğer bazı mevkiler görüldükten sonra 3 Haziran gece saat 2’de Girit Adası’na doğru hareket edildi.
Yolculuk esnasında havanın uygun olmasıyla, 4 Haziran Salı günü sabahı saat 11 raddelerinde Girit Adası’nda bulunan Sûde limanına varılarak filika ile iskeleye çıkıldı; oradan karayolu ile Hanya şehrine hareket edildi. Yol boyunca padişahı görmek için toplanan ada ahalisi ve mektep çocuklarına hediye ve bahşişler dağıtıldı. O gece, Girit Valisi Mustafa Paşa’nın Hanya şehrinde bulunan konağında geçirildi.
5 Haziran Çarşamba günü şehrin bazı yerlerinde incelemelerde bulunularak akşam Hanya şehrine 1 saat mesafede bulunan kasırda istirahat edildi ve Girit Valisi Mustafa Paşa’ya devlet işlerinde göstermiş olduğu iyi idare ve başarıdan dolayı İmtiyaz Nişanı verildi. 6 Haziran Perşembe günü vapura dönüldü.
7 Haziran Cuma günü, Sûde Limanı’nda bulunan kalenin içindeki camide Cuma namazı kılındı. O gece Miraç gecesi olduğundan liman sahilinde kurulan otağ-ı hümâyûnda kandil töreni yapıldı.
8 Haziran Cumartesi günü sabahleyin Girit’in Kandiye şehrine gitmek üzere vapur hareket etti; Hanya ile Kandiye arasında bulunan Resmo şehri önünde bir süre durduktan sonra saat 8 raddelerinde Kandiye limanına ulaşıldı. Padişah Girit’te bulunacağı sürede kalmak üzere Girit valisi tarafından hazırlanan konağa geçti. Adanın müslim ve gayrimüslim ahalisi, ileri gelenleri ile yapılan görüşmelerden sonra, Pazar ve Pazartesi günleri Kandiye’de kalınarak şehirde incelemeler yapıldı.
İlk durak: Limni 2 Haziran’da yola çıkan geminin ilk durağı, Limni Adası olmuş; Abdülmecid burada mutasavvıf ve şair Niyazi-i Mısrî’nin türbesini ziyaret etmişti (üstte). Limni’nin belediye binası (altta).
11 Haziran Salı günü Kandiye şehrinden Rodos Adası’na doğru hareket olunarak yol üzerinde bulunan Astropalya Adası önünde bir müddet duruldu. Padişahın karaya çıkmamış olsa bile burada durarak ziyarette bulunması bu küçük adanın ahalisini son derece memnun etmiş, İstanbul’a gönderdikleri Rumca yazıda padişahın adayı ziyaret gününü bundan sonra şenliklerle kutlayacaklarını bildirmişlerdi.
12 Haziran Çarşamba günü Rodos Adası’na ulaşıldı. Sultan Abdülmecid burada birkaç gün geçirdi, temas ve incelemelerde bulundu. Rodos’a ve Rodos ahalisine ehemmiyet gösteren padişah, ahalinin meseseleriyle bizzat ilgilendi; şikayetlerini dinleyerek gerekli tahkikat ve incelemeleri başlattı. Rodos Kalesi ve tabyalarını gezerek gerekli tamiratı yaptırttı.
14 Haziran Cuma günü Rodos Adası’nda bulunan Sultan Süleyman Han Camii’nde Cuma namazı kılınarak burada bir de cuma selamlığı töreni icra edildi. Sultan Abdülmecid’in Akdeniz Adaları ziyaretini öğrenen Mısır Valisi Abbas Paşa, padişahı karşılamak için önceden adaya gelmişti. Abbas Paşa’yı huzura kabul eden padişah onu İmtiyaz Nişanı vererek ödüllendirdi.
Sultan Abdülmecid her ziyaret ettiği adada ve şehirde müslim-gayrimüslim ayırt etmeksizin bütün ahalinin fakir-fukarasına ve mekteplerine harcanmak üzere muhtelif meblağda para ihsanında bulundu. Rodos’u ziyaretinde ada ahalisinden fakir, zayıf ve muhtaçlara dağıtılmak üzere 20 bin kuruş ihsanda bulundu. Bu paradan Müslüman ahali fukarası ve mekteplerine 10 bin kuruş, Hıristiyan mektep ve fukarasına 6 bin kuruş, Yahudi mektep ve fukarasına 4 bin kuruş dağıtıldı [BOA, TSMA.E 297/3-6].
3 günlük Rodos ziyareti, seyahatin en önemli duraklarından biriydi. Bu ziyaret ada halkının devletle olan bağını güçlendirdiği gibi, Abbas Paşa’nın padişahı karşılamaya gelmesiyle de Kavalalı Ali Paşa tarafından Osmanlı Devleti’nden koparılıp ayrı bir statü kazanan Mısır yönetimiyle sıcak ilişki kuruldu.
3 gün Rodos’ta
Seyahatin en önemli duraklarından Rodos’taki Sultan Süleyman Han Camii’nde Cuma namazı kılınarak cuma selamlığı töreni icra edilmişti
15 Haziran Cumartesi günü Rodos’tan hareket edilerek Marmaris limanına gelindi ve gece burada istirahat edilip ertesi gün saat 08.30’da Sönbeki Adası ve Bodrum Kalesi önünde bir süre kalındı; akşam 09.30’da İstanköy Adası önüne ulaşıldı. Geceyi vapurda geçiren padişah, sabahleyin İstanköy şehrinin bazı noktalarını gezerek vapura geri döndü.
17 Haziran’da İstanköy Adası’ndan hareketle Sisam Adası’na önünden geçildi ve gece Kuşadası önünde vapurda istirahat edildi. Ertesi sabah hareket olunarak 18 Haziran Salı günü akşama yakın Sakız Adası’na varıldı ve Sakız Kaymakamı Sücûdî Efendi’nin şehir dışında bulunan konağında 3 gece geçirildi. 21 Haziran Cuma günü, padişah tarafından adada yaptırılan Mecidiye Camii’nde Cuma namazı kılınmış; ikindi vakti vapura dönülüp Sakız Adası’nın karşısında bulunan Çeşme önünde bir müddet durulduktan sonra Urla’ya hareket edilip gece limanda geçirilmiştir.
22 Haziran Cumartesi günü öğlen saat 12’de İzmir’e geçilerek Paşa Kapısı’na varıldı ve Kışla-yı Hümayûn ile diğer bazı yerler ve Kâğıt Fabrikası gezilerek incelemede bulunuldu. Daha sonra şehre 1.5 saat mesafede olan Bornova kasabası ziyaret edildikten sonra vapura geri dönüldü. Seyahat sırasında diğer yerlerde olduğu gibi Sakız ve İzmir’de de yabancı devletlerin konsolosları kabul edildi, beldenin belediye meclis üyeleriyle, eşraf ve ahalisiyle görüşüldü. Sakız Adası’nı ziyaret eden Sultan Abdülmecid müslim-gayri müslim ayırt etmeksizin ada ahalisinin zayıf ve muhtaçlarına dağıtılmak üzere 50 bin kuruş ihsanda bulundu. Bu paradan 12 bin kuruş Müslüman ahalinin mektepleri ve fukarasına, 37.500 kuruş Hıristiyan mektepleri ve fukarasına 500 kuruş Yahudi mektep ve fukarasına dağıtılmıştır [BOA, TSMA.E 297/3-4].
Bir gün önce de Rodos Kalesi ve tabyaları gezilerek gerekli tamirat yaptırılmıştı
22 Haziran akşama doğru vapura yol verilerek 23 Haziran Pazar günü sabahleyin Bozcaada’ya ulaşıldı. Bozcaada’nın askerî ve mülki memurları başta olmak üzere ada halkı padişahı karşılamaya geldi ve selamlama için 21 pare top atışı yapıldı. Padişah da ihsanlarda bulunarak memnuniyetini gösterdi [BOA, TSMA.E 297/3-2].
Aynı gün akşama yakın Gelibolu kasabasına varıldı ve kasabada medfun bulunan Osmanlı müelliflerinden mutasavvıf ve şair Yazıcızade Mehmed Efendi’nin ve yakınında bulunan kardeşi Ahmed Bican’ın türbeleri ziyaret edilerek vapura geri dönüldü. Sultan Abdülmecid ziyaret ettiği beldelerin fakir-fukarasına yardım etme adetini burada da devam ettirdi; müslim ve gayrimüslim ahalinin fukarasına dağıtılmak üzere 10 bin kuruş ihsanda bulundu [BOA, TSMA.E 297/3-9].
23/24 Haziran gecesi saat 04’te Gelibolu’dan hareket olunarak 24 Haziran Pazartesi günü ve Akdeniz Adaları Seyahati’nin 24. günü sabahleyin İstanbul’a varıldı.
Padişahın seyahatten dönüşü dolayısıyla İstanbul’da resmî tören tertip olundu. Bezmiâlem Valide Sultan, beraberinde Şehzade Abdülhamid ve hanım sultanlar olduğu halde Zeytinburnu’na kadar geldiler ve burada vapura alınarak padişahla görüştüler. Yine Ayastefanos ve Yedikule’ye kadar gelip padişahı bekleyen devlet ricali de vapura alınarak huzura kabul edildi. Karadaki ahali ve saflar halinde dizili askerler padişahı selamladı; seyahatten dönüşü ilan için toplar atıldı; kandiller yakılarak şenlikler icra edildi.
Sultan Abdülmecid’in önceki gezileri de, bu Akdeniz Adaları Seyahati de bölgede yaşanan siyasi hadiseleri ve sorunları tamamen ortadan kaldırmış değildi. Ancak ilk defa bir padişah görme imkanına sahip olmuş, sorunlarını bizzat iletebilmiş ahali üzerinde önemli bir etkisi olduğu şüphesizdir.
Sakız Adası
18 Haziran’da Sakız Adası’na varan Sultan Abdülmecit, Cuma namazını Mecidiye Camii’nde kılmış (en üstte); müslim-gayri müslim ayırt etmeksizin ada ahalisinin zayıf ve muhtaçlarına dağıtılmak üzere 50 bin kuruş ihsanda bulunmuştu (yanda).
Öte yandan padişahın ziyareti dolayısıyla imar ve inşa faaliyetleri artmış; yol, köprü, vesair yerlerin tamir ve bakımı yapılmış; yoksullar, ihtiyaç sahipleri ihsan buyrulan paralarla sevindirilmiş; rütbe ve nişan verilerek, ziyaret edilen beldelerin ileri gelenlerinin devlete ve padişaha bağlılıkları da arttırılmıştır.
Sultan Abdülmecid’in son seyahati, 23 Temmuz 1859’da İstanbul’dan başlayarak Selanik ve Sakız Adası’nı kapsayan ve 4 Ağustos 1859’da biten gezisidir.
Abdülmecid’den sonra seyahat etme adedini kardeşi Sultan Abdülaziz devam ettirmiş hatta yurtdışı gezileriyle daha da ileriye taşımıştır. 5. Murad’ın psikolojik rahatsızlığın pençesinde geçirdiği 3 aylık saltanatı ile, 1. Dünya Savaşı sonrasının olağanüstü günlerinde tahta geçen Vahideddin dönemi ayrı tutulursa; padişahların seyahat adetini Sultan 5. Mehmed Reşad devam ettirmiş, Rumeli vilayetleri ile İzmit ve Bursa’ya geziler yapmıştır.
Amcası Sultan Abdülaziz’le birlikte Avrupa gezisine katılan; Paris’i, Londra’yı gören Sultan 2. Abdülhamid, 33 yıllık uzun saltanatında İstanbul’dan neredeyse hiç çıkmamıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi zamanında yaralı askerleri ziyaret için Gebze ve İzmit’e gittiği biliniyorsa da selefleri gibi planlı yurt gezilerine itibar etmemiştir.
Sultan 2. Abdülhamid bizzat seyahate çıkarak gideremediği memalik-i şahaneyi tanıma ve tespit etmek ihtiyacını zamanın teknik imkanlarını kullanarak gidermişti. Ülkenin her tarafında fotoğraflar çektirerek 918 albüm- 36.585 kareden oluşan ve Yıldız Fotoğraf Koleksiyonu olarak bilinen çok kıymetli görsel arşivin mimarı olmuştur.
‘GÖZÜM NÛRU EFENDİM’
Bezmiâlem Vâlide’den oğlu Sultan Abdülmecid’e mektup ve tatlı poğaça
Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmiâlem Vâlide Sultan, çok düşkün olduğu oğlunun Adalar seyahati sırasında mektuplar yazmış, kendisine pek sevdiği tatlıdan yaptırtıp göndermişti.
Bezmiâlem Vâlide Sultan 1823 yılında Abdülmecid’i dünyaya getirince “ikinci kadın”lığa yükseldi. Oğlu Abdülmecid’in 2. Mahmud’dan sonra tahta geçmesiyle 1839’dan ölümüne kadar Osmanlı sarayının kudretli valide sultanı olmuştur.
Vâlide Sultan hayır işlerine önem veren, bizzat mahalle aralarında dolaşarak fakir ve muhtaçlara yardım elini uzatan, duygulu, şefkat ve merhamet sahibi bir insandı. İstanbul ahalisi de son derece sevip ve hürmet ettikleri Valide Sultan’ı, onurlu, hayırsever, yoksullara düşkünlere yardım etmeyi görev edinmiş mübarek bir insan olarak görürdü. Bezmiâlem Vâlide Sultan başta İstanbul’un muhtelif semtlerinde olmak üzere ülkenin çeşitli yerlerinde pek çok hayır eseri yaptırmıştır. En başta gelenleri; fakir ve gariplerin tedavisi için yaptırdığı Gurebâ-yi Müslimîn Hastahanesi, İstanbul’da Cağaloğlu’nda Sultan 2. Mahmud Türbesi yanında bulunan ve günümüzde hâlâ faaliyette olan Cağaloğlu Anadolu Lisesi, ölümünden sonra oğlu Abdülmecid’in tamamladığı Dolmabahçe Camii’dir. Vâlide Sultan, yakalandığı verem hastalığı sonucunda 3 Mayıs 1853 günü Beşiktaş Sarayı’nda vefat etti ve aynı gün 2. Mahmud Türbesi’ne defnedildi.
Bazmiâlem Valide Sultan, biricik oğlu Abdülmecid’e çok düşkündü. Abdülmecid’den önce doğan ancak küçük yaşta kaybettiği 3 oğlundan sonra doğup hayatta kalan tek oğluna olan sevgisi, şefkat ve düşkünlüğü ana-oğul arasında kuvvetli bir bağ oluşturmuştur. Kendisi Abdülmecid’in önceki seyahatlerinde olduğu gibi Akdeniz Adaları seyahati esnasında da ayrı düştüğü oğluyla mektuplaşarak haberleşti. Yazdığı mektuplarda saraydaki gelişmelerden bahsetmiş, mutlak hakimi olduğu Harem’e, padişahın çocukları ve eşlerine dair haberler vermiş; devlet işleri ve İstanbul’daki durum hakkında oğlunu bilgilendirmiştir.
Mektuplarındaki hitaplarında, oğluna düşkün bir annenin sevgi dolu, şefkatli seslenişi ile Osmanlı padişahına yaraşır ifadeleri göze çarpar. Yazdığı mektuplardaki hitaplardan bazıları şöyledir: “Şevketlû tatlı canım, gözüm nûru efendim”, “Şevketlû, mehâbetlû, nûr-ı dîdem, sermâye-i hayatım, arslanım efendim”, “Şevketlû, nûr-ı aynım, oğlum, arslanım efendim”, “Şevketlû, hakîkatlû, sermâye-i ömrüm, nûr-ı dîdem efendim hazretleri”.
Valide Sultan, oğluna yazdığı mektupların bazılarını bizzat kendi hattıyla yazmıştır. Ancak yazısı pek kuvvetli olmadığından mektuplarında kelime ve yazım hataları çoktur. Arşivde, Sultan Abdülmecid’e Akdeniz Adaları seyahatinde yazdığı üç mektubu mevcuttur. Abdülmecid’in İstanbul’dan ayrılışının 10. gününde, 10 Haziran 1850 tarihli “Şevketlû, hakikatlû, sermaye-i ömrüm, nûr-ı dîdem efendim hazretleri” hitabıyla başlayan birinci mektubunda; kendisinden haber alamadığından merak içinde olduğunu, kendisine pek sevdiği “tatlı poğaça” yaptırıp gönderdiğini yazmıştır: “Dersaadet’ten hareket-i hümâyûn vukuu akabinde yani ertesi yevm-i pazar günü Mahmud Paşa kulunuzun vasıtasıyla tatlı poğaça pişirtüb posta vapuruyla mektup gönderilmiş ise de hikmet-i Hüda bir haber zûhur etmedi. Mezkûr vapur sehven bir tarafta mı kaldı? Aşırı telaş vesvese üzere olduğumdan sual etmeye mecbur oldum efendim” diyerek saray ve hareme dair haberler ve selamlar iletip İstanbul’da durumun sakin olduğunu haber vermiştir [BOA, TSMA.E 579/2-10]
23 Haziran 1850 tarihli “Şevketlü, kerametlü, gözüm nuru, sermaye-i feyzim efendim arslanım” hitabıyla başlayan ikinci mektubunda İstanbul’a dönmek üzere olduğunu öğrendiğinden dolayı çok mesut olduğunu bildirmiş; Saray’a ait meseleler hakkında malumat verip Şehzade Burhaneddin Efendi için ferman buyurulduğu üzere gereğinin yapıldığını; haremdeki mahdumlarının, kadın efendiler, hanım efendilerin padişaha duada bulunduklarını haber vermiştir [BOA, TSMA.E 579/2-1].
Padişahın İstanbul’a döneceği gün 24 Haziran 1850 tarihli üçüncü mektupta, padişaha ikiz şehzadelerinin doğduğu müjdesini vermiştir:
Benim nûrum. Nesrin Hanım işbu Şaban-ı Şerif’in onüçüncü Pazartesi gecesi beş saat otuzbeş dakika mürûrunda iki tane şehzade tevlid etmiştir (doğurmuştur). Allah-ı azimüşşana, zât-ı şahaneye ve cümle ibadullaha hakkına hayırlı eylesin amin” [BOA, TSMA.E 579/2-9].
Abdülmecid’in İstanbul’a döndüğü gün ikiz doğan bu şehzadelerden Bahaeddin Efendi 2 yıl sonra, Nizameddin Efendi 3 yıl sonra vefat etmiştir.
İkiz şehzade müjdesi
Bezmiâlem Vâlide Sultan, oğluna düşkün şefkatli bir annenin seslenişiyle yazdığı üçüncü mektupta, Sultan Abdülmecit’e Nesrin Hanım’ın Şaban-ı Şerif’in 13. Pazartesi gecesi ikiz şehzadeleri dünyaya getirdiğini müjdeliyordu.
2009’un Mart ayı. 2011’de başlayan ve hâlâ devam eden, o güzelim ülkeyi mahveden savaş henüz yok. Yıllar süren gerginlikten sonra Türkiye ve Suriye ilişkileri nihayet düzelmiş. Büyük bir merak ve heyecanla bu komşu ülkeye giden biz Türk gezginleri, her yerde sevgi ve güleryüzle karşılanıyorduk. İşte o günlerden, geçmiş zamana, ülkenin olağanüstü tarihî mirasına uzanan izlenimler…
Türk milletinin Anadolu bağları o kadar güçlüydü ki, Şam Arkeoloji Müzesi’nde gezerken Akdeniz’in doğusunun tarihsel olarak ne kadar içiçe geçmiş olduğunu düşündük. Tunç çağında Hitit-Mısır ilişkileri, Pers egemenliği, İskender’in seferleri, Roma İmparatorluğunu’nun başkenti Antakya olan Suriye Eyaleti… Müzede gördüğümüz her obje, bize başlangıcı Anadolu olan ve bitmeyen bir öyküyü fısıldıyordu.
Ortaçağ’da Bizans egemenliği, üzerine Arap fetihleri. Türklerin devreye girmesi önce Tulunoğulları ve sonra Selçuklularla başlıyordu. Haçlılar, Anadolu üzerinden gelip bu kutsal toprakları işgal etmişlerdi 11. yüzyılın sonunda. Haçlı egemenliğini sona erdiren Selahaddin Eyyûbi, kendi hanedanını kurmadan önce bir Türk devleti olan Zengiler’in komutanı olmuştu. Mısır’da yerleşmiş Türk-Kafkas askerlerinin Moğolları Ayn Calud’da 1260’ta yenmesinden sonra, 256 sene sürecek Memlûk egemenliği başlıyordu Şam-ı Şerif’te. 1401’de Timur bu tarihî şehri yaktı, yıktı. 1516’da ise Yavuz Sultan Selim’in ticaret ve hac yolları üzerindeki bu zengin şehri Osmanlı topraklarına katmasından sonra, 400 yıl sürecek “Pax Ottomana” dönemi başlıyordu.
1 Ekim 1918’de, 3 sene önce Çanakkale’de yendiğimiz Avustralya ordusunun hafif süvarileri muzaffer bir şekilde şehre giriyorlardı. Arkalarında da Arap isyancıları ile birlikte ünlü Lawrence ve Prens Faysal… Osmanlı İmparatorluğu’na isyan eden Mekke Şerifi’nin oğlu, İstanbul’da büyümüş ve yetişmiş Faysal’dı. Suriye Kralı olmak istiyordu ama Fransızlar buna izin vermedi.
Cer atölyeleri
Şam’da Türk mirasını keşfetmeye, senelerdir hayalim olan Hicaz Demiryolu’nun anıları ile başlamalıydım. Trenlere olan sevgim imparatorluğun 20. yüzyılına olan ilgimle birleşince kendimi Şam’ın güney mahallelerinden birisinde, Kadam’da buldum. Buradaki Hicaz Demiryolu fabrikaları ve cer atölyeleri, beni yüzyıl öncesine, 2. Abdülhamid’in Şam’ı Medine’ye bağlayan bu olağanüstü ulaşım projesine götürdü.
1901’de başlayan inşaat, ilk trenin 1908’de Şam’dan Medine’ye ulaşmasıyla son bulmuştu. Bu büyük projenin ömrü kısa oldu. Sinema klasikleri arasında girmiş David Lean’in 1962 yapımı “Lawrence of Arabia” filminde, 1. Dünya Savaşı’nda İngiliz casusun liderlik ettiği Arap isyancıların bu hattaki trenlere saldırıları oldukça gerçekçi bir biçimde canlandırılır. Kadam cer atölyeleri sanki bir zaman tüneli idi. Yüzyıl öncesinin teknolojisi dokunulmadan duruyordu. Büyülü bir ışık altında eski makineler, çarklar, dişliler, lokomotif parçaları, her yere dağılmış irili-ufaklı onlarca lokomotif. Bu sevimli makinelerin bacalarından en son duman ne zaman çıktı acaba? Buradaki küçük müzedeki pirinç plakalarda eski yazıyla Türkçe “Hicaz Demiryolu” yazıyor. Hacılara kolaylık sağlamak için inşa edilen bu proje, Anadolu’nun çocuklarını bir daha geri dönemeyecekleri çöllere akıtmaya yaradı. Aklıma Falih Rıfkı Atay’ın olağanüstü eseri Zeytindağı geliyor: “Fakat biz Ahmet’i kumarda kaybettik…”
Müzesini, fabrikalarını, atölyelerini, sanayi devriminin solgun hayaletlerine dönüşmüş paslı eski makinelerini gördüğüm bu ünlü demiryolunun, şehir merkezindeki istasyon binasını da mutlaka görmeliydim. Tam bir Hamidiye devri yapısı olan bu zarif binanın içi ahşap süslemeler ve renkli camlardan yansıyan ışıkla çok etkileyiciydi. Rayları görmek için binanın arkasına geçtiğimde büyük bir hayalkırıklığı yaşadım. İstasyon işlevini yitirmiş, raylar sökülmüş ve istasyonun tam arkasında yapılacak dev bir alışveriş merkezi için kocaman bir çukur kazılmıştı. Terkedilen, unutulan demiryolları ve tren istasyonları bana hep hüzün verir. Burada çukura gömülen ise, bir devrin son ihtişamıydı.
Rayların arasına sıkışmış tarih Şam’ın güney mahallelerinden Kadam’da bulunan Hicaz Demiryolu fabrikaları ve cer atölyeleri. 2. Abdülhamid’in Şam’ı Medine’ye bağlayan bu ulaşım projesinin ömrü kısa olmuştu.
20. yüzyılın başındaki Osmanlı Şam’ı, şehrin merkezini çevreleyen surların dışında, imparatorluğun modernleşmesinin anıt binalarıyla doluydu. Şam Üniversitesi binasının önünden geçtim: 1903’te yapılan bu bina imparatorluğun İstanbul, Şam ve Beyrut’ta bulunan üç Tıbbiye Mektebi’nden birisiydi. İstanbul Haydarpaşa’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane gibi, burada da eğitim Türkçe ve Fransızca yapılıyordu.
20. yüzyıla geçerken Avrupa’da yeni bir sanat ve mimari akımı doğuyordu: Art Nouveau. Hem modern olması hem de İslâmi zevke hitap eden çiçek gibi organik desenlere ve formlara yer vermesi nedeniyle Sultan 2. Abdülhamid bu akımı sevdi ve destekledi. Al Marjeh Meydanı’nın ortasında bir sütun gibi yükselen Hicaz Demiryolu Anıtı, İstanbul’u sayısız binalarla süsleyen mimar Raimondo D’Aronco’nun eseri. Bu heykel gibi anıtı, Yıldız Sarayı Müzesi’ndeki maketinden tanıyordum. Gerçeğini görmek heyecan vericiydi. Tunç anıtın ay-yıldızlı kaidesinin üzerinde zarifçe yükselen stilize telgraf direkleri ve telleri, sütun başlığında bulunan Beşiktaş’taki Yıldız Hamidiye Camii’nin maketini taşıyor; Doğu-Batı medeniyetleri bu zarif kompozisyonda buluşuyor; anıt, karanlık günlerin yakın olduğunu farkettirmeden, yeni yüzyıla umut aşılıyordu.
Zamanın daha yavaş geçtiği Osmanlı klasik çağlarının bir eseri de, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyor. Kanunî Sultan Süleyman’ın, babası Yavuz Sultan Selim adına 1544’te yaptırmaya başladığı Selimiye Camii’ne, Şamlılar “Süleymaniye” de diyorlar. Merkezî kubbe planı, çifte minaresi çağının klasik Osmanlı çizgilerini taşısa da siyah-beyaz mermerlerin zarif uyumu ve avlusundaki havuz, bulunduğu coğrafyanın geleneklerine saygıyı ifade ediyor. Yanındaki medresedeki sevimli dükkanları geziyorum. Bir antikacı dükkanına giriyorum. Gözüm “Türk Yıldızı” da denen 1. Dünya Savaşı Osmanlı Harp Madalyası’na takılıyor. Hafif bombeli, kırmızı mineli bu cesaret yıldızı, Anadolu’ya geri dönemeyen hangi subayın üniformasını süslüyordu acaba? Pazarlık yapmıyorum; sadece bu yıldızı “geri götürmek” var aklımda…
Son Sultan’ın yattığı yer Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı 6. Mehmed Vahideddin’in mezarı, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Selimiye Camii’nin arkasındaki hazirede bulunuyor.
Caminin arkasındaki mezarlıkta Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı 6. Mehmed Vahideddin yatıyor. Çengelköy’deki şehzadelik zamanı köşküne, Yıldız ve Dolmabahçe Saraylarına, hatta sürgündeki evi San Remo’daki Villa Magnolia’ya göre çok mütevazı bir mezar bu. 1926’da İtalya’da San Remo’da öldü; büyük büyük dedesinin yaptırdığı bu caminin haziresine gömüldü. Büyük tarihî olayların yaşandığı bir çağda bunlara yön verebilecek donanımda ve kişilikte bir insan değildi. Galiba kendisi de farkındaydı durumunun: “Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layikiyle tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makamı bekleyişte değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhde eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz.”
Eski şehre yaklaştım. Hamidiye çarşısında kalabalığa karışmış yürüyorum. 100 yıl, sanki o kadar kesip atmamış ortak mirası ve hayat tarzını. Tatlıcılar, dondurmacılar dolup dolup taşıyor. Arap dilinin anlamadığım şiirselliğine, Türk olduğumu anlayanların kendi dilimdeki nazik sözleri karışıyor. 1884’te inşa edilen bu kapalıçarşı, Roma çağının ana caddesi üzerinde. 1905’te meslek hayatının ilk görevi için bu şehre tayin edilen ve burada 2 yıl yaşamış olan Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey’i düşünüyorum. Şuradaki eski kahvehanede arkadaşları ile oturup sohbet ederken, onlara deniz kıyısındaki uzak bir şehirdeki pembe evini ve oradaki hayatını anlatıyor muydu acaba? Yoksa İstanbul’daki henüz taze öğrencilik anılarını mı yadediyorlardı hep birlikte?
Çarşının sonunda Roma çağında yapılan Jupiter Tapınağı’nın etkileyici sütunları karşılıyor beni. Arkasında ise Emeviye Camii’nin heybetli duvarları yer alıyor. Eski dünyanın şehirlerini ne kadar çok sevdiğimi düşünüyorum: Tanrılar tapınaklarını hep aynı yerde istiyorlar. Pagan tapınağı, Hırıstiyan kilisesi ve sonra da İslâm tarihinin en etkileyici camilerinden biri. Emeviye Camii’nde saatler geçiriyorum. Dış cephesindeki o muhteşem mozaikleri 8. yüzyılda yapan Bizanslı ustalar Konstantiniyye’den gelmişlerdi belki de. Tasarımı ve planı ile Anadolu’nun ulu camilerine ilham veren bu yapı bana “Işık Doğu’dan yükselir” diye fısıldıyor!
İspanyol mimar Fernando de Aranda tarafından tasarlanan Hicaz Garı.
Emeviye Camii’nin yanında, büyük komutan Selahaddin Eyyûbi’nin türbesi yer alıyor. 1193’te 55 yaşında Şam’da ölen sultan, hâlâ Müslüman toplumlara ilham veriyor. Ridley Scott’un 2005’te çektiği “Kingdom of Heaven” filminde de Eyyûbi’yi Şamlı aktör Ghassan Massoud’dan daha iyi kimse canlandıramazdı herhalde.
Dünya tarihinde ilk uçak, ABD’de 1903’te başarıyla uçtu. Havacılığın muazzam hızlı yayılımı ve gelişimi Osmanlı Devleti’ne de yansıdı. Türk Hava Kuvvetleri’nin ilk nüvesi 1911’de kuruldu. Balkan Savaşı’ndan yenik çıkan devletin Dünya Harbi öncesi diriltmeye çalıştığı gücünü dosta-düşmana göstermek için planlanan “İstanbul İskenderiye Hava Seyahati”, 8 Şubat 1914’te İstanbul’da başladı. Pilotlarımız Yüzbaşı Fethi ve Yüzbaşı Sadık Beylerin yer aldığı uçak, İstanbul-Eskişehir-Afyonkarahisar-Konya-Tarsus-Halep-Humus-Beyrut-Şam rotasını takip ederek uçtu ve Şam’a başarıyla indi. Havacılarımız burada büyük ilgiyle karşılandı. Fethi ve Sadık Beylerin Bleriot XI uçağı, 27 Şubat’ta Şam’dan Kudüs’e uçarken Taberiye Gölü yakınlarına düştü. Kahraman iki pilotumuz, tarihe ilk hava şehitlerimiz olarak geçti. Bugün İsrail’de Taberiye (Tiberias) gölü kıyısındaki HaOn köyünde, pilotlarımızın düşüp şehit olduğu yerde bir anıt yükseliyor.
Eski çarşının sonu Roma Tapınağı
1.Abdülhamit tarafından yaptırılan Hamidiye Çarşısı’nın sonunda yolunuz, Roma çağında yapılan Jupiter Tapınağı’nın etkileyici sütunlarına çıkıyor.
Aynı rotada uçan ikinci uçakta yer alan Pilot Teğmen Nuri Bey ile Rasıt Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey, “Prens Celalettin” uçağıyla Humus’tan Şam’a ulaşarak arkadaşlarının cenaze namazına yetişti. Şehitlerimiz Fethi Bey ile Sadık Bey, Emeviye Camii’nde bulunan Selahaddin Eyyûbi Türbesi’nin yanındaki kabre defnedildi. İlk kazadan sonra sefere devam eden Nuri Bey de, 11 Mart’ta Yafa’dan kalkışı sırasında uçağının denize düşmesi sonucu şehit oldu. Yanında bulunan İsmail Hakkı Bey ise kazadan sağ kurtuldu. Pilot Teğmen Nuri Bey de, arkadaşları gibi Eyyûbi Türbesi’nin yanında bulunan kabre defnedildi. Beyaz mermerden özenle yapılmış mezarlardaki al bayrağımıza bakıyorum. Kahramanları sessizce selamlıyorum…
Roma tapınağından Ortaçağ camisine; dar sokakları, neşeli insan sesleriyle coşan kahvehaneleri, gizemli avlulara açılan kapıları, sıcak insanlarıyla Şam…
12 yıl sonra, bu eşsiz şehirde Türk tarihinin bende bıraktığı izleri yazarken, pandemiden kapanmış bir dünya ve savaştan yıkılmış bir Suriye’de, o güzelim Şam sokakları binlerce kilometre uzakta gibi geliyor bana. Ama sanki bir o kadar da yakın. Unutma ki, bu Şam sokaklarından Hitit kralları, Roma sezarları, Haçlı prensleri, Osmanlı sultanları ve Mustafa Kemal’ler geçti… Zaman geçer, izler kalır, yaşatılır!