Etiket: Sayı:84

  • Örgütlü suçla mücadele neden-nasıl kaybedildi?

    “Toplumu düzenleme hakkı”nı eline geçiren devlet, meşruiyetini sürdürmek için kamu güvenliğini sağlamak durumunda kalmıştır. Tapınak ve saraydan mutlak monarşiye, seküler otoriteden modern despotizme uzanan tarih yolunda, uluslararası mafyanın kaçınılmaz yükselişinin analizi.

    İnsanlar tarihte -yerli veya yersiz olarak- kendilerine hak gördükleri paylar, özgür­lükler veya davranışlar için so­nuna kadar çatışmış, bunun yı­kıcı sonuçları olmuştur. Bu aşi­kar durum, her toplumda farklı bileşimi olan kurallar silsilesini ortaya çıkarmış; ne var ki bunlar hak ve menfaat çatışmasını ön­lememiş; sadece yeni şekiller al­tında devamına yol açmıştır. Bu­nunla birlikte, kimi zaman, bazı sosyal organizasyonalar sosyal çatışmaları belli sürelerde nis­peten daha sınırlı tutmayı ba­şarmıştır. Bu iş en tipik şekliyle, “şiddet tekeli”ni elinde tutmaya çalışmış olan devlet tarafından yapılmış, ancak sadece kısmen başarılabilmiştir.

    Bugün gezegenimizdeki in­san faaliyetlerinin en az dörtte biri, muhtemelen daha fazlası, örgütlü suç gruplarının elinde veya etkisi altında olup, devle­te ait hukuki denetim ve ada­let dağıtımının dışındadır. Çok daha yaygın olan basit suçları ve kanunsuzlukları görmezden gelmek koşuluyla, başta uyuştu­rucu ve silah olmak üzere, iha­lelerden kumara, sahte gıdalar­dan sendikacılığa, mali dolan­dırıcılıktan kaçakçılığa kadar kanundışı alanlarının genişliği saymakla bitmez. Kaldı ki, dev­let kurumlarından ve mahke­melerden çıkan kararların ne kadarının adil olduğu da çok su götürür.

    Bütün devletler, özellikle So­ğuk Savaş’ın sona erdiği tarih­ten beri örgütlü suç karşısında­ki savaşı yitirmektedir. Ancak daha temeldeki sorun, büyük toplulukların nasıl yönetilece­ğiyle ilgilidir. Tarihî bağlamında ele alırsak, daha eski gelenek­lerden ve bunlara bağlı değer­lerden oluşan sistemleri bir ya­na koyarak, hukuk ve kuralların gelişmesinde üç büyük aşama­ya kısaca bir göz atmakta yarar vardır. Böylece, devletlerin ör­gütlü suçlarla mücadeleyi yitir­melerinin nedenlerini daha iyi anlayabiliriz.

    Asayiş büyük bir sorundur. Devletler zaman içerisinde kendi zabıta teşkilatlarını kurarak buna kısmi bir, çözüm getirmeyi başardılar.

    1. Tapınak ve saray

    Kurallar, onları uygulayan otori­tenin aldığı şekille belirginleşir. Hukuk ve kurallar illa egemen otorite tarafından uygulanır ki, onların ilk ve temel gayeleri de konumlarını korumaktır: Hu­kuku hakikat değil, otorite be­lirler. Ne var ki, bu da egemenli­ğin meşruiyeti sorununu ortaya çıkarmıştır. Birinci büyük aşa­ma olan kent devletleri orta­ya çıkarken, egemenler otorite­lerinin kaynağını ilahi güçlere dayandırdıkları iddiasını kabul ettirmişlerdir. İlk kentler tapı­naklar etrafında kurulmuş olup, ilahi otoritenin dünyevi otorite­ye dönüştürücüsü (transformer) olarak işlev görmüşlerdir. Böy­lece tapınak ile adalet dağıtıcısı­nın simgesi olan saray arasında binlerce yıl sürecek bir bağ oluş­muş, zaman içerisinde ikisi ara­sındaki çatışma artmıştır.

    Devlet son derece yaygın olan şiddet karşısında arabulu­cu veya adalet dağıtıcısı rolünü üstlenirken, kendi içerisinde de güç çatışmaları ve komploların eksikliği hiç eksik olmamıştır. Bu arada sarayı şiddetten koru­mak üzere iç surların inşa edil­diğini görürüz ki, “medeniyet” denilen olgunun 10’da 9’undan fazlası iç ve dış surların etra­fında yaşanmıştır. Bu medeni­yet, her hafta arenada gladya­tör oyunları ve toplu katliamlar düzenlemezse, ahalinin isyan­larıyla karşılaşırdı. Ancak bu devletlerde bir hukuk anlayışı da gelişmiş olup, dönemin ku­ralları Roma hukukunda, hatta Jüstinyen kanunlarında en kap­samlı haline ulaşarak modern hukukun temelleri arasında yer bulmuştur.

    Devlet “toplumu düzenleme hakkı”nı eline geçirirken, meş­ruiyetini sürdürmek için kamu güvenliğini sağlamak durumun­da kalmıştır. Aksi halde devle­te itaat edilmeme hakkının do­ğacağı birçok düşünür tarafın­dan gündeme getirilmiştir ama bu zaten fiilen gerçekleşir. Öte yandan özgürlüklerin kötüye kullanılması da onları ortadan kaldırmanın gerekçesi olamaz. İşbu koşullarda devlet yöneti­mi, çoğu zaman bıçak sırtında sürdürülmüş bir yüktür ama ta­liplisi hiç eksik olmamıştır. Dev­letler güvenlik sorunlarını her zaman açık veya gizli örgütlen­meler ve faaliyetler vasıtasıyla çözmeye çalışmış, krizler kar­şısında tiranlık ve dikta yöne­timleri son derece yaygın olarak görülmüştür. İlkeler de “bir yere kadar”dır.

    2. Mutlak monarşi

    Mutlak monarşilerin kurulma­sı veya merkezî devletlerin olu­şum süreçleri, günümüz adalet sistemlerinin gelişmesindeki ikinci büyük aşamadır ve süreç­lerin uzunluğuna rağmen, en be­lirgin haliyle Reformasyon dö­neminde, 16. yüzyıldan itibaren izlenebilir. Bu süreçte otoritenin kaynağı hâlâ Tanrı’ya dayandırı­lır ama, aynı zamanda hüküm­dar meşruiyetini yasaların ada­letinden almaya başlamış, Tanrı giderek sembolik hâle gelmiş­tir. Hükümdar artık yasanın hü­kümdarıdır ama bir süre sonra tüm egemenliğin yasaya ya da yasanın uygulayıcılarına geçme­si istenecektir. Elbette uygulayı­cılık, yasa koyuculuğu ve koru­yuculuğuyla birlikte gelir; ancak bu işlevler arasındaki münase­betler son derece karmaşıktır.

    Ortaçağ’ın sonları olarak adlandırdığımız sözkonusu dö­nemde şiddetin son derece yay­gın olduğunu görürüz. Herkesin hançeriyle gezdiği çağda eşkı­yalara rastlamadan adım atmak kabil değildi. Tarihçi Durand, Avrupa’nın yarısının hırsız, tüc­carların dolandıcı, hakimlerin rüşvetçi olduğundan sözeder. Sözkonusu ortamda örgütlü güç, suçu önlemeye değil, cezalan­dırmaya yöneliktir. Yakma, iş­kence, kelle uçurma vs. infaz­ları izlemek, ahalinin önemli eğlenceleri arasındadır. Mahal­leler kendi bekçilerini, zengin­ler koruyucularını, cemaatler de silahlı adamlarını tutar. Asayiş büyük bir sorundur. Devletler zaman içerisinde kendi zabıta teşkilatlarını kurarak buna kıs­mi bir çözüm getirmeyi başardı­lar; ancak hukuk sistemlerinde de değişim kaçınılmazdı.

    İlk istihbarat örgütü Modern anlamda ilk istihbarat örgütü, 16. yüzyılın son çeyreğinde Kraliçe Elizabeth’e hizmet eden Sir Francis Walshingham tarafından kurulmuştu.

    3. Yasanın gözü

    Avrupa’da mutlak monarşiler uzun dönemde, şehirlerin ve ka­pitalizmin gelişmesine paralel bir süreçte kuruldu. Yeni kapi­talistler ile monarşilerin ittifakı kilise hakimiyetini yıkarak se­küler otoriteyi yükselişe geçir­di. Sonunda kilise arazileri pay­laşılarak sermayeye katıldı, bir kısmı da köylülerin oldu. Hukuk fakülteleri, efendileri olan kral­lar için mutlak güç ve kutsal hak teorisini geliştirdiler. Ne var ki bunlar aynı zamanda kötü kral­ların değiştirilebileceği fikrini de filizlendirdiler. Saray ve mer­kezileşme öne çıkarken, modern devlet kurumları da maliyesi, okulları, orduları ve istihbarat teşkilatlarıyla birlikte büyüdü, sonra devleşti.

    Hükümdarlık mutlaktı; bö­lünemez ve devredilemezdi. Adalet de Hıristiyan şeriatı de­ğil, hukukçular ve seküler mah­kemeler eliyle dağıtılacaktı. İl­ginçtir; Reformasyon sonrasın­da Avrupa’nın adalet kurumları Judea-Hıristiyan ve eski Mısır simgelerini öne çıkardılar (Gre­ko-Romen de bunlardan ayrı düşünülemez çünkü Hıristiyan­lık bu gelenek içerisinde varlık bulmuştur). Eskiye rağbetin so­nucunda, piramitin üzerindeki güneş, herşeyi gören Tanrı’nın gözünü simgeleyerek Amerikan Doları’nın üzerine basıldı. Sayı­sız ressamın tablosunda ise gü­neş, gözü bağlı olarak adalet te­razisini tutan kadının arkasında parlar. Bu tür simgelerin burju­va devrimlerinin (1776 ve 1789) dünyayı değiştirdiği 18. yüzyılın ikinci yarısında yaygınlaşması tesadüf değildir.

    Böylece, Tanrı’dan hüküm­dara, oradan da yasaya geçen hükümdarlık, elbet yasayı tem­sil ettiğini iddia edenlerin elinde uygulanmaktadır. Onlar yurt­taşlarını uygun gördükleri yolda davranmaya zorlayan aygıtlara sahiptir. Modern anlamda ilk is­tihbarat örgütünün 16. yüzyılın son çeyreğinde Kraliçe Eliza­beth’e hizmet eden Sir Francis Walshingham tarafından kurul­duğunu ileri sürmek mümkün­dür. İngiltere tahtının iç bölün­meler, mezhep savaşları, komp­lolar ve dış tehditler karşısında bunaldığı bir dönemde elde et­tiği istihbarat ve örtülü operas­yonlar, sonraki örgütlere öncü­lük yapmıştır.

    Ulusal birliğini ve merkezi­leşmesini tamamlama yolunda­ki her ülke benzer örgütler kur­muştur. Fransa ve özellikle de Viyana’daki Habsburg sarayına bağlı (Geheime Kabinets-Kanz­leri) istihbarat teşkilatları öne çıkmıştı. Bunlara bağlı “kara odalar”da (cabinet noir) çalışan istihbaratçılar, kıtanın dört­bir yanında dolaşan mektupları açıp okur, her dili bilen tercü­manları kadrolarında barındı­rırdı. Bunlar zamanla modern istihbarat örgütlerine dönüşe­cek ve başka ülkeleri istikrarsız­laştırmak için o ülkelerdeki ka­nundışı faaliyetleri destekleye­ceklerdi. Bu da konunun önemli unsurlarından birisidir.

    Doğu dünyasında…

    Doğu’nun merkezî ve despotik dünyasında şeriatın farklı uygu­lamaları ve son dönemde Batı hukukunun alınması süreçleri ayrı bir inceleme konusudur. El­bette Batı’nın hukuk anlayışı tek başına gelmemiş, devlet örgütle­ri ve yönetim anlayışlarıyla bir­likte Doğu toplumlarının üze­rine çok da uymayan bir elbise gibi giydirilmiştir. Sömürgecilik bu elbiseyi bazı ülkelere daha kolay giydirmiş, kadim devlet geleneğine sahip olan Osman­lı, İran ve Çin gibi ülkelerde ise farklı yollar izlenmiştir.

    Ne var ki Avrupa kıtasının dışında kalan tüm ülkeler, so­nunda Batılı devlet şekillerini adapte etmiş, her ülkede bunlar doğal ve kaçınılmaz olarak farklı sentezlenmiş ve uygulanmıştır. Batılılar ise buna karşı ikiyüz­lü bir tutum sergilemiş; kendi­lerinde bile olmayan normları farklı toplumlardan beklemiş; hatta bunun eksikliğini baskı aracı olarak kullanmıştır. Öte yandan, devletin diğer aygıtla­rı her ülkede hayata geçirilmiş olup, bunların başında modern maliye ve istihbarat kurumla­rı gelir. Ne var ki, istihbarat ve operasyon anlamında etkili ku­rumlar oluşturamayan ülkeler­de; kimisi dış müdahalelerden, kimisi yerel suç örgütlenmeler­den kaynaklanan sıkıntılar çok daha büyür ki, bu alanda geç kalmış olan Osmanlı ve cumhu­riyet döneminde bunun sayısız acı sonucu yaşanmıştır. Bunla­rın başında, suç örgütleriyle içi­çe geçmiş terörle istikrarsızlaş­tırma operasyonları gelir.

    Kayıplar… 2006’da uyuşturucu kartellerine savaş ilan etmesinden bu yana bir şiddet dalgasıyla çalkalanan Meksika’da 40 binin üzerinde insan kayıp.

    Megapolis ve suç örgütleri

    Uzun tarihî süreçlere baktığı­mızda, kentlerin kırlar üzerin­de hakimiyet kurmak üzere sürekli bir mücadele içerisin­de olduğu görülür. Günümüzde ise iki önemli ve vahim geliş­meyle karşı karşıya bulunuyo­ruz. Bunlardan birincisi büyü­yen kentlerde resmî otoriteye meydan okuyan ve çoğu zaman resmî otoritelerle içiçe geçen suç örgütleri; ikincisi ise dev­let otoritesinin çöktüğü veya çökertildiği ülkelerde terörle sindirme yoluna başvuran ör­gütlenmelerdir. Bunlar dünya­nın her metropolünde bulu­nan örgütlü suçların ötesinde, başaçıkılamayan uluslarara­sı organizasyonlardır. İtalya’da Camorra ve Mafia, Japonya’da Yakuza, Meksika’da uyuşturu­cu kartelleri, Nijerya’da Boko Haram, Karaçi ve Mexico City gibi susuzluk çeken büyük kent­lerde isale hatlarını ele geçirip su dağıtımından para kazanan çeteler…

    ABD ise büyük devlet gücü­ne rağman suç dünyasının Bir­leşmiş Milletler’i gibidir. İtalyan mafyasından Meksika kartelle­rinin uzantısına, Ruslardan Çin­lilere, Japonlardan Nijeryalıla­ra kadar akla gelen her ülkenin suç örgütleri burada tezgah aç­mıştır. İnternet ortamında her ülkedeki organize suç örgütle­riyle ilgili geniş listeleri bulmak mümkündür. Bunlar para kaza­nabilecekleri ve kara parayı ak­layabilecekleri borsa, ulaştırma ve turizm başta olmak her alana sızmıştır. Uyuşturucular, sahte ilaç, kötü gıdalar, kimlik hırsızlı­ğı, mali suçlar ve belge sahtecili­ği, internet dolandırıcılığı, kaçak kitap baskıları, kara para akla­ma, siber suçlar, kamu ihalele­rine fesat karıştırılması, şantaj, fuhuş, rüşvet, mülteci kaçırma, belediye işlerinde yolsuzluk ye­raltı dünyasının elattığı alan­lardır. Sadece bunlar mı? Silah kaçakçılığı, arazi mafyası, kaçak avlanma, insan ticareti vs.

    Uluslararası mafya işbirliği­nin çok tipik bir örneği, Kana­dalı maden şirketlerinin çevreyi mahvına karşı çıkan yerel lider­lerin, aylığa bağlanmış Meksika suç örgütleri tarafından öldürül­mesidir. Bu ülkede yılda 30-33 bin arasında cinayet işlenmekte olup, en yüksek ölüm oranı ga­zeteciler arasındadır. Venezuel­la’da ise asayişsizlik o raddeye varmıştır ki, kayıtlı 700 bin özel güvenlikçi, polisin çaresizliği­ne ve devlete güvenin eridiği­ne işaret etmektedir. Bu konuda Brezilya, kötü örnekler arasında önde gelir. Her yıl 1000’den fazla sivil, polis tarafından öldürül­mektedir. Buna karşın yılda or­talama 20 polisin hayatını yitir­mesi, bunların nadiren çatışma ortamına girdiğini gösterir.

    Ortada o kadar büyük para­lar dönmektedir ki, bu örgütler ihtiyaç duydukları devlet görev­lisi, gazeteci ve politikacı satın alabilmektedir. Lübnan veya Bağdat gibi mezhep veya etnik çatışmaların doruğa çıktığı yer­lerde ise ahalinin korumasız kesimlerine güvenlik ve himaye sağlanır. Buralarda yaşayanlar da, gençlerini bu örgütlere ele­man olarak verir. Dünyada nü­fusu 10 veya 20 milyonun üze­rindeki mega kentlerin sayısı arttıkça ve bazı ülkelerde devlet kurumları yıkıma uğradıkça; toplumların önüne yeni asayiş sorunları çıkmakta, birçok alan­da adalet sistemi devre dışı kal­makta, örgütler kendi adaletle­rini uygulamaktadır. Bir görüşe göre, “kendisini hukukun yardı­mıyla felaketten korumaya çalı­şanlar korku içerisinde yaşayan güçsüz insanlardır ve şimdi hiç değilse asgari gereksinimlerini sağlayan örgütlere sığınmakta­dır”. Bu örgütlerin “ayakçı”ları­nın eline geçen para çok azdır ama bir örgüte yaslanmanın olanakları onlar için önem taşır.

    Tüm bu durumlar karşısın­da bazıları adaletli bir hukuku idealize eder. Ne var ki, hayatta karşılığı olmayınca, giderek ar­tan umutsuz kitlelerin bir kısmı devletin erişemediği veya bazı devlet unsurlarıyla işbirliği içe­risindeki karanlık alana kay­maktadır. Hukukun korunması için hukuk anlayışının ötesinde koşullar gerektiği yakın tarihin önemli derslerindendir.

  • ‘Halkı koruyan baba’dan uyuşturucu baronlarına

    Gangsterlik, hem hayatta hem ekranlarda gerçekleşen bir “sanat dalı” artık. Roman, film, dizi, manga, şarkı ve medya/sosyal medya aracılığıyla gangster de bizim adımıza konuşur, içinde yaşadığımız rezaletleri dile getirir. Örgütlü suç, kendisini “namuslu” bir topluluk, bir alternatif devlet gibi sunar. Böylece cinayet ilahi adalete veya vatan-millet savunmasına dönüşür; şiddet, kutsal savaş sayılır; sadakat ise “suskunluk yasası” olur.

    Suç örgütlerinin tarih­sel olarak “koruma” ve “adalet” ihtiyacı nedeniy­le ortaya çıktığına dair teori­yi, bugün bile sık sık duymak­tayız. Bu görüş, Sicilya maf­yasının 19. yüzyıl sonundan itibaren adayı ele geçirdiği, 20. yüzyıl başında New York’taki İtalyan-Amerikan ailelerinin emlak ve çöp toplama sektör­leri, balık pazarı, sendikalar ve limanda iktidar sahibi olduğu günlerde ortaya çıkmıştır. Bu­gün bile Japonya’da suç örgütü Yakuza’nın kavgaları engelledi­ği “mahallenin namusunu ko­ruduğu için” kötü ama gerekli olduğuna inananlar çoktur.

    Kurama göre, mafya iki ge­leneksel devlet tekelini yani şiddet ve vergilendirme hak­kını ele geçirir; bunları halkı “korumak” adına kullanır. Suç örgütlerinin devletin zayıf ol­duğu yerlerde örneğin Sicil­ya’da 19. yüzyıl sonunda; SSC­B’nin yıkılışından sonraki kar­gaşa döneminde eski Sovyet cumhuriyetlerinde; iki dünya savaşı arasında savaş beyle­rinin ülkeyi paylaştığı Çin’de; yakın tarihi içsavaşlarla geçen Kolombiya‘da çok etkin olduğu doğrudur.

    Ancak devletin güçlü olma­sı mafyanın olmadığı anlamı­na gelmez. Modern devletin şiddet tekeli kimileri için gü­venlik sağlarken, kimileri için güvensizlik ortamı oluşturabi­lir. Örneğin göçmenlere karşı ayrımcılık yapıldığında, bunlar kendilerini korumak adına ara­larında örgütlenebilirler. 20. yüzyılda ABD’de İtalyan, Fran­sa’da Ermeni mafyalarından, günümüzde Avrupa’da Kürt, Türk, Mağripli vb., ABD’de La­tin Amerika mafyalarından sö­zedilmesi tesadüf değildir.

    Hayalî düşmanlara halkın fedaileri Geleneksel devlet tekelini, yani şiddet ve vergilendirme hakkını ele geçiren mafya, sonra bunları halkı “korumak” için kullandığını söyleyerek meşruiyetini sağlar.

    İtalya – Mafia

    Tarihte, gerçek koruma ör­neklerine rastlanır. Örneğin küçük bir Sicilya köyü olan Villalba üzerine derinlemesi­ne incelemeler yapan Filippo Sabetti, bu köyde doğan maf­ya reisi Calogero Vizzini’nin (1877-1954) köylüleri eşkiya ve polise karşı nasıl koruduğu­nu anlatır. Halk saldırılardan bıkmıştır. Köy rahibi, Don Ca­logero’dan ürünlerini değir­mene taşıyan köylülere eşlik etmesi için hiç değilse iki ki­şilik silahlı bir grup kurmasını ister. Böylece Calogero Vizzini bölgede zamanla saygı kaza­nır. Buna karşılık Sicilya’nın önemli tarihçilerden Salvato­re Lupo, mafyanın çoğu zaman insanları sadece hayali tehli­kelerden koruduğunu belir­tir. Örneğin Palermo’daki atlı araba sürücülerinin arabala­rı çalınır. Sonra ortaya birileri çıkar ve belli bir para karşılı­ğı arabaları geri alacağını vaa­deder. Topladığı parayı, araba hırsızlarıyla paylaşır.

    Günümüzde herkes “koru­ma parası”nın aslında haraç olduğunu bilmektedir. Sicil­ya’nın başkenti Palermo’da 1991’de Libero Grassi adlı bir dükkan sahibi, yerel gazete Giornale di Sicilia’ya “Sevgi­li Haraççı” diye başlayan bir mektup gönderdi ve 6 ay son­ra öldürüldü. Ancak bu sade­ce başlangıçtı. 2000’li yıllarda genç esnaf kuşağı Addiopizzo (Haraca Veda) adlı bir hareket başlattı. Bugün Palermo’ya gi­denler birçok lokanta, kafe ve dükkanın camlarına Addiopiz­zo logosunun yapıştırıldığını görebilirler: “Mafia’ya hayır” diyen halkın, polis ve savcılar­dan daha başarılı olup olama­yacağını zaman gösterecek.

    Bizim davamız Sicilya mafyası ya da Cosa Nostra (bizim işimiz ya da davamız), kurulan ilk ve esas mafya organizasyonudur.

    Her örgütün bir tarihi vardır veya kendisine bir ta­rih uydurur. Hatta abarttık­ça abartırlar. Mafya böyle bir kelimedir. İnternette şöy­le bir dolaştığınızda, kelime­nin “Morte Alla Francia, Italia Anela (veya Arda)” sloganı­nın başharflerinden oluştuğu­nu iddia eden birçok yazıyla karşılaşırsınız. Slogan “Fran­sa’ya Ölüm, İtalya Özlüyor (veya Haykırıyor)” anlamına gelir. Efsaneye göre, 1282’de Fransız kraliyet ailesinden Carlo’nun Napoli Kralı olduğu sırada Sicilyalıların başlattığı bir isyan sırasında bu slogan ortaya atılmış, milliyetçi İtal­yanların bu örgütü de zaman­la bildiğimiz Mafia’ya dönüş­müştür. Bu iddiayı ortaya atan ve ona inananların tarih bil­gisi-duygusu olmadığı ortada: Sicilyalıların 13. yüzyılda böy­le modern bir İtalyanca ko­nuşmaları mümkün değildir, kendi lehçeleri vardır. Ayrıca İtalyan birliğinin oluşması ve İtalyan milliyetçiliğinin ortaya çıkması için yaklaşık 600 yıl daha beklemek gerekecektir.

    Kelime yazılı olarak ilk defa 1863’te Sicilya dilinde yazılmış bir tiyatro oyununda kullanıl­mıştır. I Mafiusi di la Vica­ria adlı oyunda bir çete vardır. Üyeler örgüte törenle girerler. Çete sessizliğe dayalı “umirtà” (modern İtalyancada omertà) denilen kuralları uygular. Halk­tan pizzu (modern İtalyancada pizzo, haraç) toplar. Yani tiyat­ro oyunundaki çete, Mafia’nın bütün özelliklerini taşır.

    Sicilya’da köylüler toprak sahiplerine ve yozlaşmış devle­te karşı uzun tarihleri boyun­ca, Anadolu eşkiyaları gibi hep isyan etmiştir. Modern mafya etkili bir stratejiyle, kendisini bu eski mücadelelerin tarihine eklemlemeyi başarmıştır.

    İtinayla tarih yazılır Suç örgütü Camorra gibi mafya örgütleri, eski mücadelelerin tarihini alıp kendisininkine eklemek konusunda uzmandır (üstte). Aynı şey, göçle gelinen topraklarda da devam eder (altta).

    İtalyan çizmesinin ucun­da Calabria bölgesindeki suç örgütü ‘Ndrangheta ile Napo­li’deki suç örgütü Camorra da benzer bir taktiği benimsemiş­tir. Bu örgütler, yerel türküler­de sık sık sözü edilen Garduña (İspanya’da Ortaçağ’da kurul­duğu söylenen bir hapishane çetesi) ile aralarında bir bağ­lantı kurarlar. Cervantes bi­le kısa öykülerinden birinde Garduña’dan sözeder. Bugün İspanyol tarihçiler, hikayeler dışında böyle bir Ortaçağ çete­sinin varlığına dair hiçbir so­mut kanıt bulamamıştır. Ancak tarihçiler ne derse desin, 20. yüzyılda İtalyanlar komşu ül­keden gelen efsaneye gönülden inanmıştır. Hatta üç İtalyan suç örgütünü de Garduña’ya bağlayanlar vardır. Öyküye gö­re, İspanya’da Garduña üyesi üç kardeş, kızkardeşlerine te­cavüz eden bir asilzadeyi öldü­rür sonra kaçarak Akdeniz’de kendilerine sığınak ararlar. Biri Sicilya’ya giderek Mafia‘yı, di­ğeri Napoli’ye giderek Camor­ra’yı, öteki de Calabria’ya gide­rek ’Ndrangheta’yı kurar!

    Napoli Krallığı’nda 1735 ta­rihli bir resmî belgede, hapis­hanelerdeki mahkum ve gardi­yanlardan haraç toplayan bir çetenin kendisine Camorra adını verdiği söylenir. 1860’da İtalyan milliyetçilerinin ülkeyi birleştirmek için verdiği müca­dele sırasında bu çeteler mil­liyetçilere destek vererek yeni kurulan düzende bir yer edin­miş, ama Mussolini döneminde bu suç örgütünün köküne kib­rit suyu ekilmiştir. Günümüz­de eski Camorristi’lerle hiçbir ilgisi olmayan Napoli organi­ze suç dünyası, kendini İtalyan milliyetçiliğinin şanlı tarihine bağlamak için epeyce çaba sar­fetmiştir.

    Japonya – Yakuza

    Kendi tarihini yazmakta usta bir başka suç örgütü de Japon­ya’daki Yakuza’dır. Kelime­nin kökeni, bir Japon iskam­bil oyununda en kötü el kabul edilen 8-9-3’ten (ya-ku-za) gelir. Çeteler, tarihlerini Edo döneminin (1603-1868) baş­larına kadar götürürler. Kö­kenlerini kabuki-mono’lar (deliler) olarak bilinen en alt rütbeli samuraylara, samuray­sız yani efendisiz kalmış Ro­nin’lere, kentlerde mahalle­leri Ronin’lere karşı savunan gençlerin kurduğu maçi-yakko çetelerine, eski Japon tulum­bacıları olan maçi-bikeşi’lere bağlarlar.

    Yakuza gelenekleri Tarihini geçmişe dayandırmak gibi, gruba has dövmeler, saç modelleri, kıyafetler, serçe parmak kesmek gibi cezalar da bir aidiyet duygusu yaratır.

    Aslında Yakuza fiilen 1868’de Meiji dönemiyle baş­layan Batılılaşma furyasında ortaya çıkmıştır. Samuraylar­la, Roninlerle bir ilgisi yoktur. Kumar işiyle uğraşan Boku­to’lardan ve “tekiya” deni­len seyyar satıcı gruplarından türemişlerdir. Yeni kurulan sanayi tesislerinde çalışmak üzere köyden gelen işçileri iş­veren adına zapturapta alırlar. En büyük Yakuza ailesi olan Yamaguçi-gumi, 1. Dünya Sa­vaşı öncesi Kobe’de işçileri egemenliği altına alarak faali­yete geçmiştir. Yakuza aileleri milliyetçi terör rejimiyle bir­likte paramiliter bir güç ha­line geldi. 1920 ve 30’larda 2 başbakan ve 2 maliye bakanı­nın öldürülmesi dahil, birçok suikasta karışıtı. 2. Dünya Sa­vaşı’ndan sonra Yakuza, hızla büyüyen ekonomide başka rol­ler üstlendi; eğlence sektörüne el attı; devletle bağlar kurdu.

    En büyük Yakuza ailesi Yamaguçi-gumi, 1. Dünya Savaşı öncesi Kobe’de işçileri egemenliği altına almaya çalışmıştı.

    Ancak 1992 tarihli organi­ze suç örgütlerine ilişkin ya­sayla bir ölçüde kontrol altına alınabilen Yakuza, her zaman kendisini has Japon gelenek­lerini, samurayların “buşi­do” ahlakını koruyan tek güç olarak sunmaya çalışsa da ye­ni dünyada kabuk değiştirdi; “ekonomik Yakuza” denilen bir kalıba geçti; banka ve bü­yük sermaye gruplarıyla bağ­lantı kurdu.

    Şanghay’ın afyon ve morfin tekelini elinde tutan Du Yuosheng ve eşi (üstte). Lin Guisheng, 1900’de Şanghay’da afyon ticaretinden sorumu Huang Jinrong’la evlendi (altta).

    Çin – Triad

    Çinli geleneksel suç örgütleri­ne “triad” (üçlü birlik) denil­mesinin nedeni, Hong Kong ve Kanton’daki İngiliz yetkilileri­nin üçlü sembolleri nedeniy­le çetelere bu adı vermesidir. Bu triadlar geçmişlerini, Çin tarihinde sık sık ayaklanmala­ra ilham veren Budist kökenli Beyaz Lotus hareketine, Kızıl Başlıklılar-Sarı Başlıklılar-Ta­iping isyanlarına veya haksız yere öldürülen Şaolin Manas­tırı keşişlerinin hikayesine da­yandırır. Kimisi gerçek, kimisi yarı-gerçek bu tarihî olayların Çin halkının imgelemindeki yeri genellikle olumlu oldu­ğundan, triadlar da tıpkı Sicil­ya mafyası gibi bu şöhretten yararlanmak istemiştir.

    Aslında bugüne bağlaya­bileceğimiz asıl organize suç, Çin’de de modernleşmeyle başlamıştır. Cumhuriyet ilan edildikten sonra (1912) yeni devletin denetim kurmakta zorlandığı boşlukta kentler­de “kara örgütler” denilen tri­adlar palazlanır. Şanghay, 2. Dünya Savaşı öncesinde gan­gsterlerin altın çağlarını yaşa­dığı bir kenttir. Barları, gece kulüpleri, genelevleri, kumar­haneleri, afyon ve morfin ti­caretini tekelinde bulunduran Yeşil Çete adlı grubun ve Du Yuosheng (Yuoşeng) adlı lide­rinin New York mafyasından veya Al Capone gibi gangster­lerden farkı yoktur. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasın­dan sonra triadlar, İngiliz yö­netimi altındaki Hong Kong’a geçerler. Aralarında 14K gi­bi çok güçlü olanları vardır. 1970’lerde Hong Kong polisi­nin yüzde 30’unun triad üyesi olduğu tahmin edilmektedir. Hong Kong sineması ise 1970- 90 arasında ünlü kung-fu film­leriyle triad’ları bir efsaneye dönüştürmüştür.

    Rusya – Vor v zakone

    Rus mafyasının böyle efsane­leri yoktur. Onların tek tarihi, eski Sovyetler Birliği’nde Gu­lag kamp zinciri sisteminde doğmuş “vor v zakone“ (« ka­nunu elinde tutan hırsız” diye çevirebiliriz) denilen hapis­hane çetelerinin üyeleriyle il­gili hikayelerdir. Ocak 2013’te Hasan Büyükbaba diye anılan 75 yaşındaki gangster Aslan Usoyan öldürüldüğünde, Rus medyası son “vor v zakone”nin de hayata gözlerini yumduğu­nu yazmıştır. Bugün yeni Rus­ya’da yetişmiş, hiçbir kurala, tarihe bağlı olmayan, uyuştu­rucu ticareti ve kara para ak­lama dışında hiçbir iddiası da bulunmayan örgütler piyasaya hâkimdir.

    Mafia denince akla hemen onun adı gelir: Al Capone En meşhur gangsterlerden Al Capone, objektiflere göz kırparak poz veriyor.

    Yapı ve işleyiş

    Geleneksel suç örgütleri, üye­lerinde aidiyet ve sadakat duy­gusunu uyandırmak için bir yandan aile bir yandan ordu tipi hiyerarşik bir yapı geliş­tirmiştir. Böyle bir örgüt için törenler ve simgeler kaçı­nılmazdır. Sicilya Mafia’sı­na giriş töreninde kullanılan sembol ve ritüeller, yeminler, davranış kuralları ve cezalar örgüte manevi bir otorite ka­zandırır. Sicilya’da 28 Şubat 1876 tarihli bir polis rapo­ru (Palermo Devlet Arşivleri, GP busta 35), Antonio Giam­mona’nın yönettiği örgüte gi­riş törenini şöyle tarif eder: “Patron, üye adayının işaret parmağında bir delik açar. Parmaktan akan kanı bir kut­sal resmin üzerine damlatır, bu resmi yakarak üye adayı­nın eline verir. Üye adayının bu yanan resmi elinde tutma­sı beklenir. Yanan resim, üye adayı klana ihanet ederse ba­şına gelecek olanı simgeler”.

    İtalyan suç örgütü üyeleri­nin iyi birer Katolik olmaları da beklenir. Din, suçun üstüne atılan bir örtü olarak kulla­nılır. ’Ndrangheta için “cum­pari” (vaftiz babası), geniş ai­lenin lideridir. Efsanenin mi gerçeği, gerçeğin mi efsaneyi yarattığını bilemeyiz. Mario Puzo’nun Godfather (Vaftiz Babası, Türkçeye “Baba” ola­rak çevrildi) adlı romanı ve ro­mandan uyarlanan filmler, suç örgütlerini öyle etkilemiştir ki, bugün de ’Ndrangheta üye­leri, “cumpari” ile “filcioccio” (vaftiz oğlu) arasındaki iliş­kiyi, aile yapısının temel taşı olarak görür. İlginç bir paralel­lik de, Japon Yakuzasında pat­rona “oyabun” (evlat edinen baba), askerlerine “kobun” (evlatlık) denmesidir.

    ‘Kuyruk’ ve 10 emir

    Cosa Nostra’da (“Bizim Şey”: Mafyanın öbür adı) giriş töre­ninin ne kadar önemli oldu­ğunu, ABD Senatosu altkomi­tesinde tanıklık yapan Joseph Valachi açıklamış, daha sonra itirafçı Tommaso Buscetta da İtalyan yetkililere aynı iddiayı doğrulayan bir ifade vermiştir. Parmaktan akıtılan kan, üye adayının yasalarına bağlılığını simgeler. Artık yeni bir ailesi vardır, ölünceye kadar devam edecektir. ’Ndrangheta’ya giriş törenine “kuyruk kesme” (tag­lio della coda) adı verilir, çün­kü yeni üye aileye katılmadan önce yürüdüğünde toz çıkaran kuyruklu bir hayvana benzer, bu organını kestikten sonra artık “kan ve namus” (sangue e onore) ile dolu yeni bir haya­ta adımını atacak, etrafı kirlet­meyecektir!

    İtalyan polisinin bir mafya patronunun zulasında buldu­ğu “On Emir” başlıklı belgede şu kurallar yer alır:

    1. Kimse dostlarımızdan her­hangi birine kendisini doğru­dan tanıtamaz. Tanıştırma işi­ni üçüncü bir kişi yapmalıdır.

    2. Dostlarının karılarına asla bakma.

    3. Polislerle birlikte asla gö­rünme.

    4. Barlara ve sıradan kulüple­re gitme.

    5. Karın doğum yapıyor olsa bile, Cosa Nostra için her za­man hazır olmak bir görevdir.

    6. Randevulara her zaman uy.

    7. Eşlere her zaman saygıyla davranılacaktır.

    8. Bilgi istendiğinde cevap her zaman doğru olmalıdır.

    9. Başkalarına veya başka aile­lere ait olmadığı sürece paraya el konulamaz.

    10. Poliste yakın bir akrabası olanlar, ailesinde iki taraflı oy­nayan birisi olanlar, ahlak dışı hareket edenler Cosa Nostra üyesi olamazlar.

    Yakuza’nın kuralları da hemen hemen bunlarla aynı­dır: Karına iyi davran, örgü­tün sırlarını açıklama, başka bir üyenin eş ve çocuklarına saldırma, polise veya kanuna başvurma, yabancı kelime kul­lanma… Yakuza şoven bir tu­tum benimsediğinden üyele­rinin İngilizceden Japoncaya geçmiş kelime kullanmalarını yasaklanmıştır.

    Aslında malum olan tek bir kural vardır: Sessizlik yemini. Bu yemini çiğneyenlerin öl­dürülmesi gerekir; hatta yıllar sonra bile. Başka cezalar da vardır. Yakuza, ihanet etmedi­ği halde herhangi bir hata ya­pan üyelerini kendi serçe par­maklarının ucunu kesmekle cezalandırmıştır, buna “yubit­sume” denir.

    Küresel uyuşturucu çağı

    Suç örgütlerinin tarihinde 1960’larla birlikte uyuşturu­cu dönemi başladı. Daha önce çoğu örgüt, ahlaken doğru bul­madıkları bu işe girmekte te­reddüt etmişti. Ancak 12 Ekim 1957’de, Palermo’da Grand Hotel des Palmes adlı bir otel­de Sicilya mafyası ile Ameri­kan Cosa Nostra’sının reisleri biraraya geldi. Toplantıyı dü­zenleyen Lucky Luciano’ydu. Cosa Nostra’yı Joe Bonanno, Sicilyalıları Genco Russo tem­sil ediyordu. Toplantının gün­demi, uluslararası uyuşturucu ticaretine girmekti. O tarihten itibaren uyuşturucudan yana olanlarla olmayanlar arasın­da çok uzun süren bir savaş başladı. Zaman içinde müca­deleyi uyuşturucudan yana olanlar kazandı. 1981’de Totò Riina’nın önderliğinde yeni düzene karşı olan son klanlar da yokedildi.

    Tam o sıralarda, 1980’ler­de başlayan yeni-liberal düzen de organize suç için fırsatlar doğurdu. Bu düzen teorik ola­rak yeryüzünde sermayenin, emeğin, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımına dayanıyor­du. Ancak uygulamada emeğe, yani insanlara serbest dolaşım özgürlüğü tanınmadı; böylece yasadışı göçle ülke değiştiren­ler suç örgütlerinin kucağına düştü. Buna karşılık sermaye­ye yani paraya serbest dolaşım hakkı tanındı. Bu da yasadışı yollardan kazanılan paranın kolayca aktarılmasını müm­kün hale getirdi.

    Kural 1: Eşine saygıyla davran Gerek İtalyan mafia’sında gerekse Yakuza içinde sabit kurallardan biri “Eşine iyi davran” kuralıydı. Pablo
    Escobar’ın karısı Maria Victoria Henao, kapalı kapılar ardında bunun pek de böyle işlemediğini yıllar sonra anlatacaktı.

    Böylece 1980’lerde suç dünyasının tarihinde deyim yerindeyse post-modern döne­me adım atıldı. Bütün ürün­ler arasında kâr marjı en yüksek olan uyuşturucu, diğer her türlü faaliyeti arka plana itti. Bu tarihlerde Meksika ve Ko­lombiya’da kenevir ve koka tarlaları, ABD’deki büyük pa­zara mal yetiştirmeye başla­dı. Daha da önemlisi, Kolom­biya’da “crack” (taş) kokain yapımı ortaya çıktı. Taşınma­sı, “mutfak” denilen küçük la­boratuvarlarda üretilmesi çok daha kolay olan bu yeni ürün, uyuşturucu kaçakçılığında patlama yarattı. Ünlü Medel­lín ve Cali kartelleri bu sırada ortaya çıktı. Bu karteller, daha 1978’de küçük uçaklarla Ka­rayip Denizi’ndeki adalardan ABD’ye kokain taşımaya baş­lamışlardı.

    Karteller de en başta eski dünyadaki suç örgütleri gibi halk arasında ciddi bir sosyal destek ağı kurmak için çaba harcadı. Hatta “narcocancio­nes” (narko şarkılar) gibi yeni müzik türleri ortaya çıktı. Ko­kain kralı Pablo Escobar, Me­dellin’de yoksul ailelere 1000 ev bağışladı; buraya “Barrio Pablo Escobar” (Pablo Esco­bar Mahallesi) adı verildi. Ay­rıca kentte 50 futbol sahası in­şa etti. Medellín Karteli’nin iki önderi Pablo Escobar ile Car­los Lehder partiler kurarak, seçimlerde aday olarak siyase­te de atıldı. Buna karşılık Cali karteli politikacı “satın alma­yı”, kendisi ise geri planda kal­mayı tercih etti.

    Pablo Escobar ile Carlos Lehder seçimlerde aday olarak siyasete atıldı. Buna karşılık Cali karteli politikacıları “satın almayı”, kendisi ise geri planda kalmayı tercih etti.

    İç rekabet

    Suç örgütleri, en az kolluk kuvvetlerinin mücadeleleri kadar, iç rekabetleri nedeniyle de çöker. 2 Aralık 1993’te Pab­lo Escobar’ın öldürülmesiyle sonuçlanan Medellín karteline karşı yürütülen büyük savaşta, Cali Karteli hükümetle işbirli­ği yaptı. Ancak onların da so­nu hemen geldi. Ernesto Sam­per’in (başkanlığı 1994-1998) seçim kampanyasını fonladık­ları ortaya çıkınca, Cali Kar­teli’ne karşı da savaş açıldı ; liderleri ya öldürüldü ya hapse atıldı.

    Meksika’da güvenlik güç­leriyle uyuşturucu tüccarla­rı içiçedir. Büyük uyuşturucu beyleri arasında eski polis­ler göze çarpar: Guadalajara uyuşturucu örgütünün lide­ri Miguel Angel Félix Gallar­do eski bir polis memuruydu. Meksika Ordusu Özel Kuv­vetleri, ciddi bir mafya fab­rikasına dönüşmüştü. Hatta 1990’larda Meksika yönetimi­nin uyuşturucuyla mücade­lede gurur duyduğu General Jesús Gutiérrez-Rubillo gibi önemli bir komutan bile, bir suç örgütünü koruduğu için hapse atıldı.

    Meksika’daki “Altın Üç­gen” ile Asya’daki “Altın Üç­gen” denilen bölgelerden dünyaya yayılan uyuşturu­cuların üretimi, nakliyesi ve dağıtımıyla uğraşanlar eski tip mafyaya benzemez. Bun­lar efsanelere, uydurma ta­rihlere, ahlak kodlarına, hal­kı koruma, vatanı kurtarma gibi gerekçelere ihtiyaç duy­mazlar.

    Sonuçta dünya bir yanda vahşi uyuşturucu üretici ve tacirleri, öte yanda ise bilgisa­yarlı, cep telefonlu, beyaz ya­kalı kara para finansçılarının elele çalıştığı küresel bir piya­saya dönmüştür.

    Bu gelişmenin tek bir iyi yanı vardır; mafyanın aldatıcı “koruma” ve “adalet” maskesi artık düşmüştür.

    Kokain kralı Pablo Escobar, Medellin’de yoksul ailelere 1000 ev bağışladı; buraya “Barrio Pablo Escobar” (Pablo Escobar Mahallesi) adı verildi.

    MAFYA MODASI

    Gangster dediğin tavuskuşuna benzer

    Dövmeler, aynalı gözlükler, yüzükler, kolyeler, 1000 dolarlık takım elbiseler, sivri uçlu pabuçlar, deri ceketler, jöleli saçlar, çarpıcı traş stilleri… Mafya modası popüler kültürden esinlenir ve onu etkiler. Değişir ama hep göze batar.

    Suç örgütü üyelerinin beden dili ve kıyafetleri ayırtedici özellik­ler taşır. Yakuza’nın bütün bedeni kaplayan, uygulanması uzun, pahalı ve acı verici dövmeleri ün­lüdür. Japonya’da çağlar boyunca suçlular, diğerle­rinden dövmelerle ayırdedilmiştir. Suç çağrışımı nedeniyle günü­müzde bile birçok Japon şirketi, çalışanlarının dövme yaptırmasını yasaklar. Dövme sembollerine ha­pishane kökenli başka suç örgütü grupları da meraklıdır.

    Oysa Sicilya mafyası ilk ortaya çıktığında, köy kökenli örgüt li­derlerinin hiçbir dış görünüş iddası yoktu. Sıradan köylü kıyafetleri giyer, halktan yana oldukları­nı gösterirlerdi. Kentlerde ise kendilerini ayrıştırmak için belli bir modayı benimserlerdi. Örneğin 1890’da Calabria’da ünlü bir çete davasında ‘Ndrangheta üyeleri, mahkemeye kafalarının ortasında bir tutam saçı yukarıya ve arkaya doğru kabartarak çıkmışlardı ; buna “kelebek tarzı” deniyordu. 1911’de Kanada-Toronto’da Joe Musolino adlı çete reisi tutuklan­dığında aynı saç stilini benimsediği görüldü. Anlaşılan saçın semboliz­mi sınır tanımıyordu.

    Mafya Modası adlı dergi, kapağına Godfather’daki Michael rolüyle Al Pacino’yu taşımış.

    Mafya ABD’ye taşındıktan sonra -yeni ülke gösterişi yücelttiği için- giyim tarzı bir devrim geçirdi. Amerikalı gangsterler yüzyıl başında ana vatanları Sicilya’yı ziyaret etmeye başladıklarında şık takım elbiseleriyle göze battılar. En önemlisi de Güney İtalya’da erkeklerin giydiği “coppola” (ge­leneksel kasket) yerine “fedora” şapkaları takmalarıydı. Sicilyalı mafya reisleri “I colori attirano le mosche” (Renkler sinekleri (polisi) çeker) sözünü hatırlatarak bu gös­terişli giyimi kınadılarsa da bir işe yaramadı: Chicago’daki Al Capone, New York’taki Lucky Luciano gibi çete reisleri gangster modasını zirveye taşıdı.

    Binlerce dolarlık takım elbi­seleriyle tanınan Frank Costello vergi kaçakçılığından mahkemeye çıktığında, avukatı kendisine jüriyi etkilemek için gösterişsiz giyin­mesini tavsiye etmiş; Costello ise “Davayı kaybederim daha iyi” diye çevap vermişti. Costello büyük ihtimalle, “Baba” filminde Marlon Brando’nun oynadığı Don Vito Corleone karakterine ilham veren kısık sesli mafya reisiydi.

    İtalyan gangsterler ancak 1970’lerde ABD’den gelen moda akımına kapıldılar. İtalyan baba­ların en ünlülerinden Tommaso Buscetta, blazer ceketi ve gri pan­tolonuyla mafya modasının ikonu haline geldi.

    Mafyanın Neo’su İtalya’da tanınmış bir Camorra patronunun oğlu olan Cosimo Di Lauro 2005’te elleri kelepçeli evini terkederken Matrix’teki Neo’ya benziyordu.

    İtirafçı olduktan sonra, moda tasarımcıları Dolce & Gabbana onun tarzıyla bir koleksiyon bile oluşturdu.

    Dış görünüş konusunda mafya­nın mı sinemaya yoksa sinemanın mı mafyaya esin verdiğini anlamak zordur. Örneğin 2005’te İtalya’da tanınmış bir Camorra patronunun oğlu olan Cosimo Di Lauro tutuk­landığında, elleri kelepçeli olarak evini terkederken kameraların karşısına komik bir görünüşle çıktı: Saçlarını jöleyle geriye doğru tara­mış, “Matrix” filmindeki karak­terler gibi siyah yağmurluğunun yakalarını kaldırmış, kendini bir sinema tipine dönüştürmüştü.

    Kısacası beyaz kravat, siyah gömlek giymiş veya takılar takmış, jöleli saçları geriye taranmış bir mafioso gözünüze bir gangster karikatürü gibi gelebilir; tabii eğer üzerinize yürümüyorsa.

  • Padişahın dokunamadığı Şeyhülislâm Ali Efendi!

    4. Mehmed devrindeki Şeyhülislâm Çatalcalı Ali Efendi (1631-1692), “kara kaplı” denilen elyazması defterde topladığı fetvaları ile tarihe geçmiştir. Bir dizi gündelik konuda 6.000 civarında hükmün bulunduğu eseri kaleme alan Ali Efendi, padişahın sefer kararına karşı fetva verebilen, çağırdığı zaman ayağına gitmeyen bir dönem hukukçusuydu.

    Medeni Kanun’la çağ­daş yargı düzenine geçilmezden önce Selçuklu/Osmanlı Türk-İslâm yönetimlerinde toplum düze­ni, dinî/şer’î temelli hukukla sağlanıyordu. Dayak cezasın­dan kısas denen idama, nikah­tan köle satışına kadar toplum ve birey sorunlarını çözecek yasalar, Kur’an’a dayalı ilke­lerle şeriat bilginleri tarafın­dan hazırlanıyor; halkın “kara kaplı kitap” dediği şer’î fetva mecmualarında kadı ve naip­lerin yargılama hizmetine su­nuluyordu.

    “16 kitap-1851 madde” içe­ren, 1876’da basılan ve yürür­lüğe giren Mecelle yeniliği ile karmaşık hâle gelmiş türlü çe­şitli elyazması fetva mecmua­larından kurtulmak amaçlan­mıştı. Bu “düstur” (kodeks-co­dex), İslâm hukuku açısından önemli bir yenilikti. Zira Os­manlı coğrafyasında davalar, yüzyıllarca çelişkiler içeren fetvalar esas alınarak sonuç­landırılmıştı!

    Her iki sayfadaki derkenarlarda, “Ali” imzasıyla Çatalcalı Ali Efendi’nin kendi yazısıyla fetvaları var.

    1876 öncesinde kadı denen yargıçlar, davacıyı-davalıyı, varsa tanıkları dinler, kanıt­lara bakar, “sözde” fetvaları inceler, hüküm verir, çoğu du­rumda rüşvet ve kayırmalar­la haklının değil haksızın le­hine kararlar alırdı. Her fetva din bilginlerince öngörülmüş, onanmış, geçerliliği tartışma­sız, şeriata uygun ve gerekli hükümler içerse de uygulama­lar sorunluydu.

    Dinî/şer’î ilintisi bulunan her türlü sorun için kadıya başvurulabilirdi. Yöntem ge­reği kadının, davacı ve davalı­yı, varsa tanıkları dinlemesi, kanıtları incelemesi, fetvala­ra bakması, önceki benzer da­vaları da inceleyerek hüküm kurması beklenirdi ama, ço­ğu durumda hüküm, onun iki dudağı arasında biçimlenirdi. Fetvalarda gerçek olay ve kişi­lerden sözedilmez; davacı-da­valı Zeyd, Amr, Bekir; kadınsa Hind, Zeynep gibi simge ad­larla anılır; hüküm de: “el-ce­vap: Olur”, “el-cevap: Olmaz” denerek bağlanırdı.

    Medrese okumuş, din hu­kukunu öğrenmiş kadıların raflarında İslâm yasalarının temel kaynağı Kur’an-ı Kerim, tefsir ve hadis kitapları, fetva mecmuaları kuşkusuz vardı ama deneyimli kadıların çoğu fetvaları ezberden bilir; bil­meyenler “kara kaplı kitap” denen fetva derlemelerine bakar veya “karakuşî” (keyfî) hükmederdi. Mektepli/med­rese çıkışlı kadılar bir mülâ­zemet (adaylık/staj) dönemin­den sonra yıllık dönüşümler­le bir kadılık, bir müderrislik yaparlardı. Kadılığın aşama­ları, nahiye, kaza, sancak, il kadılıkları idi. Kadılık aşama­larından medrese müderris­liğine, tekrar kadılığa geçişler arasında terfilere koşut bek­lemeler, arada “pâye” denen aylıkla açıkta kalışlar, en son da emekliye ayrılış sözkonu­su idi. “Mevleviyet”, üst düzey il kadılıkları demekti. Bu aşa­madaki kadılıklar, vilayetlerin büyüklüğüne oranla sınıflan­dırılmıştı. Üst düzey kadılıklar Galata, Eyüp, Üsküdar, Edir­ne, Bursa, Şam, Mısır, İstan­bul’du. Bunlardan sonra en üst basamak, Anadolu ve Rume­li Kazaskerliği idi. Kadıasker/ kazasker efendiler, Adalet Ba­kanı ve temyiz yargıcı idiler. Rumeli Kadıaskeri için son basamak, ulema sınıfının ser­veri (önderi) sayılan şeyhülis­lâmlıktı.

    Nahiye-sancak kadıları arasında mevleviyet (yüksek kadılık) düzeyinde bulunan­lar; yargı görevlerine koşut, çarşı-pazar denetimi, narh, su, yol sorunlarının çözülmesi, gelip-geçen kamu görevlileri­nin masraflarının avarız san­dığından karşılanması gibi yö­netim görevleri de üstlenirdi. Bu günlük işlemleri, vilayet­ten-payitahttan gelen buyruk­ları ahaliye duyurur; Sicill-i Mahfuz denen deftere de tarih koyarak bunları yazdırırdı.

    İşkencenin fetvaları Sağ sayfada ayak kıran ehl-i örfle ve başka işkence uygulamalarıyla ilgili fetvalar okunuyor (üstte). Fetvalar, 4. Mehmed devrinde yazılmıştı (üstte, solda).

    Osmanlı yargı düzeninde “kitab-ı fetavi” denen başvuru kaynaklarının ilk akla geleni, -eleştirilen fetvalar içerse de- Türkçesi de basılan Şeyhülis­lâm Ebussuud Efendi fetva­larıdır. Kütüphanelerde, ule­madan kimilerinin imzalarını taşıyan veya anonim pek çok fetva derlemeleri vardır. Bun­lara şer’î hukuk dilinde “kütü­b-i fetavî“, “câmi-i kitap”, halk dilinde de “kara kaplı kitap” denilmiştir. Bunları taşra ka­dıları kadar üst düzey kadılar da edinmek, okumak, yorum­lamak durumundaydı. Küçük kadı, kadı yardımcısı konu­mundaki naiplerle mahkeme katiplerinden, fetva bilgileriy­le kadıya danışmanlık edenler çok kez görülmüştür. Kadıla­rın fetvaya dayalı hükümleri­ne itiraz, istinaf, temyiz içinse Divan-ı Hümayun’a başvuru­lurdu.

    Çatalcalı Ali Efendi’ye (1631-1692) ve eseri Fetâva-i Ali Efendi’ye gelince… Şeyhü­lislâmlığı 4. Mehmed’in sal­tanatındadır (1648-1687). Bu padişahın 18 defa şeyhülis­lâm atama-azil yaptığı dikkate alınınca Ali Efendi’nin bu gö­revde 12 yıl (1674-1686) gibi uzun bir süre kalması önem­lidir (1692’deki ikinci şeyhü­lislâmlığı 1 aydır). Ali Efendi, Çatalca’da tekke şeyhi Meh­med Efendi’nin oğludur. Med­rese eğitimi görmüş, müderris olmuştur. Sadrazam Köprü­lü Fâzıl Ahmed Paşa’nın Girit Seferi’nde ordu kadısı, 1671’de de Rumeli Kazaskeri’dir. Med­reseden hocası Yahya Efen­di’nin yerine 1673’te şeyhülis­lâmlığa atanmış; 13 yıl kaldığı bu görevden dürüstlüğü nede­niyle 1686’da alınarak Bur­sa’ya, oradan Rodos’a sürül­müştür. Önce Bursa’da, sonra Rodos’ta sonra yine Bursa’da 4 yıl sürgünden sonra 1690’da İstanbul’a dönmesine izin ve­rilmiştir.

    Sağ sayfada yollara akıtılan çirkef ve oluk sularına ilişkin fetvalar okunuyor (üstte). Avcı Mehmed’in John Young tarafından 1808’de yapılmış bir portresi (altta).

    Bir elyazmasında topladı­ğı fetvaları, 17. yüzyıl Osmanlı toplum yaşamına ve tarihine ışık tutan bir kaynaktır. Eli­mizdeki bu nüshada, Ali Efen­di’nin kendi kalemiyle kaydet­tiği birkaç fetvasının altında imzası “Ali” de okunur. Son yapraktaki Hicrî 1080 (Mila­di 1669) tarihi de, mecmuayı şeyhülislamlığından önce ka­leme almaya başladığını gös­terir. Elyazmasının bütün yap­raklarında derkenar edilmiş Arapça-Türkçe fetvaların bir kısmı, ölümünden sonra başka kadılarca yazılmış olabilir.

    Döneminde “Nâib Çelebi” sanıyla da ünlenen bu zatın, Fetavâ-i Ali Çelebi adlı büyük boy, 253 yapraklı elyazma­sı eseri, 506 sayfayı dolduran yaklaşık 3.500 fetva içeriyor. Sıralanan örnek olay ve hü­kümler: Mektepte veya so­kaktaki falaka; kadınların ev ve sokak kıyafetleri; koku sü­rünmek ve abteshane kural­ları; savaş koşulları; sanat ve ticaret ilişkileri; menzil/mes­ken (ev) yapımı; değirmende un öğütme; evlenme-boşanma; kavga ve uzlaşma; köle-cariye hakları ve diğer bir dizi konu­dadır. Başka kadı, kazasker ve şeyhülislâmların mecmuala­rından alıntılar da derkenar edilmiştir. Bu Arapça-Türkçe olanlar da katılınca, eserde­ki fetva sayısı 6.000 civarına ulaşmaktadır.

    Ali Efendi’nin fetvaları, cetvelli sayfalarda kırmızı ara­başlıklar altında, örneğin rü­cu’u şehadet, fasl-ı fi’ ihtilaf, kitabü’l-ikrar, kitâbü’l-cina­yet, nev’i fi cehalet-i müddet, kitâbü’l-şefaat, kitâbü’l- icâre diye gruplandırılmış, toplum yaşamını ilgilendiren kısa ve açık anlatımlı fetvalardır. Bu fetvalar içerik zenginliği ya­nında sistematiğiyle de dik­kati çeker. Döneminin toplum yaşamına ışık tutar. Gündelik hayatın her alanına; selamlaş­maya, sövmeye veya övmeye, ev yaşamına, mesken doku­nulmazlığına, konut yapımı­na, kira ve kiracılığa, ortaklığa, iflasa, komşuluk değerlerine, akrabalığa, çocukluğa, buluğa, miras hukukuna, borçlanma­ya, vakıf koşul-kural ve hiz­metlerine, çiftçiliğe, gayri­müslimlerle ilişkilere, gemi­ciliğe, köle ticaretine kadar fetvalar içerir. Olasılıkla kom­şu Müslüman toplumlarında da başvurulan bir disiplin kül­liyatı, bir düstur olagelmiştir.

    TARİHE GEÇEN KARAR

    Şeyhülislâmdan savaş karşıtı fetva

    Barış isteyen Avusturya elçisine -padişahın iradesine rağmen- savaş açılamayacağına dair fetva veren Ali Efendi’ye dokunulmamış; buna karşın elçi hapsedilmişti.

    Ali Efendi’nin devletin en yetkili hukukçusu olarak dürüst­lük ve adaletten şaşmadığına Silahtar Tarihi’nden bir kanıt verelim.

    Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 1682’de Viyana bozgu­nuyla sonuçlanacak Avusturya seferi hazırlıklarını sürdürürken, İstanbul’a gelen Avusturya elçisi Comte Albert Caprara iki devlet arasındaki barışıın sürdürülme­siyle görevlendirilmişti. Yanıkka­le’nin geri verileceğini, Osmanlı Ordusu’nun sefere hazırlanması için harcanan paranın da tazmin edileceğini bildirmişti. Ancak önceki Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa’dan daha güçlü ve başarılı olduğunu kanıtlamak is­teyen Merzifonlu, sefere çıkmak­ta kararlıydı. Bunu öğrenen elçi, ikinci görüşmede “Çasarım beni barışı yenilemek için gönderdi. Siz ise savaşta ısrar ederek nahak yere kan dökmek istiyorsunuz. Allah’tan reva mıdır?” dedi. Silahtar Tarihi’ne göre, sonuç alamayacağını anlayan elçi Caprara, gizlice şeyhülislâma başvurarak: “İslâm şeriatı üzre boğazına bez bağlayıp ‘aman’ diyene kılıç vurulur mu? Üzerine sefer câiz midir?” diyerek fetva istedi. Ali Efendi, çekinmeden “el-cevap: Olmaz!” diyerek, ba­rış isteyene savaş açılmayacağı fetvası verdi.

    Bu gelişmelerden sonra şey­hülislâmdan fetva isteyen elçi hapsedildi ama, ne padişah ne sadrazam “sen nasıl böyle bir fetva verirsin” diyerek döne­min en yetkili yargıcı konumun­daki Şeyhülislâm Ali Efendi’ye ilişmedi!

    Diğer yandan 4. Mehmed’in aşırı av düşkünlüğü nedeniyle ulema “Padişah niçin Cuma’ya ve duaya bile gelmez. Bir sarhoş sefihi kaymakama devleti teslim etmiş. Kendi heva vü hevesinde; avında ve kuşunda. Avdan el çekip tahtına otursun” dedi. Şeyhülislâm bu kararı Davud Paşa Kasrı’nda huzuruna gitmeden sadaret kaymakamı aracılığı ile padişaha bildirdi. Korkan padişah, av sevdasına ara vererek zafer duası için camiye gitti. Budin’in düştüğü haberi gelince durumu görüşmek üzere şeyhülislâmı çağırdığında da Ali Efendi “Gelmemize ulemanın izni yoktur!” diyerek gitmedi. Doğal ki azledildi (İsmail Hakkı Uzunçarşılı; Osmanlı Tarihi 3. Cilt, s: 438, 485-486).

    Franz Geffels’in (17. yüzyıl) çizimiyle, Viyana Kuşatması.
  • ‘3 harfliler’i betimleyen cesur nakkaşlarımız vardı

    Cin inanışları Antik Yunan’dan Çin’e, Romalılardan Osmanlılara kadar pek çok toplumda kendisine yer edindi. Kimine göre dumansız ateşten türetildiler, kimine göre sürüngenlerin suretine bürünmüşlerdi. Ancak Osmanlı nakkaşları sürekli anlatılan ama neye benzedikleri bir türlü malum olmayan bu varlıkları tasavvur edip betimlediler.

    Gûl, ifrit, peri, dev yahut cin. Hep­si, gözle görülmeyen yaratıkla­ra külliyen verilmiş birer isimdi. Kimilerine göre cin adı Latince “genius”­dan geliyordu. Çoğulu “cân”, tekili “cin­ni”. Hep tekinsiz bir mânâsı vardı, çünkü şeytan ya da melek gibi hangi safta ol­dukları aşikar bir tür değildi.

    Eski Asurlular ve Bâbilliler kötü ruhlara ve cinlere inanırdı; kendisine yeterince takdim sunulmayan, ayin ya­pılmayan ruhlar geri döner ve insanla­ra tıpkı cinler gibi musallat olurdu. Eski Mısırlıların inanışlarında cinler yabani hayvanların, özellikle yılan ve kerten­kelelerin, bazen de insanların suretine bürünürdü ve Re’ye hasımlık ederlerdi. Antik dünyanın hemen tümünde delilik, cinnet, sara gibi hastalıkların sebebi sa­yılmış ve kâbuslar onlardan bilinmişti. Eski Yunan’da cine yakın “daimon” de­nen bir tür düşük dereceli Tanrılık sıfatı vardı ve bunlar iyisi de kötüsü de mevcut varlıklardı. Yeri gelir malı mülkü korur, yeri gelir insana bela olurlardı. Çin ina­nışlarında mezarları ve yol kavşaklarını mesken tutan cinler cehennemde ölüleri tekrar tekrar öldürür, göklerde süzülür, ata ruhlarıyla iletişime aracılık ederdi.

    Periler toplantısı Cinler-periler, cenneti andıran bir yerde çalıp oynamaktalar. Fal amacıyla oluşturulan kitaptan bu falı çeken kişi devlet kapılarının yüzüne açılacağıyla müjdeleniyor. Minyatür, kendi bağlamı içerisinde olumlu bir cin algısına işaret etmektedir (Kalender Paşa, Falnâme, res. ?, 1614-16, TSMK H. 1703).

    Türklerin İslâm öncesi inanışlarına göre dünya ruhlarla dopdoluydu; dağ­lar, göller ve ırmaklar nefes alıp verirdi. Bu ruhlar iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmıştı: İyiliğin hamisi Ülgen’in em­rindekiler iyi huylu, yeraltında oturan Erlik’in hizmetindekiler fena tabiatlıydı. Kötü ruhlar arasında daima çatışma ya­şanırdı ve hastalıklar onlardan doğardı. Şamanlar daima bu ruhları/cinleri illetli bedenlerden uzaklaştırmaya çalışır, cine güçleri yetmediğinde canlarını yitirirler­di. 921’de İdil Bulgar Hanlığı’na gönderi­len Abbasi elçisi İbn Fadlan, Türk ülke­lerinde birbirleriyle çarpışan mümin ve kâfir cin orduları gördüğünü hayretler ederek Seyahatnâme’sine kaydetmişti.

    Hıristiyanlıktaki cin inanışı Yahudi­lik, Maniheizm ve gnostisizmin bir karı­şımıydı. Yeni Ahit’in ilk biçiminde cinler şeytani tabiatlı ruhlar olarak tanımlan­mıştı. Cahiliye Dönemi’nin Arap toplu­munda kimi zaman yeryüzündeki Tanrı­lar sayılarak bunlara tapınılırdı.

    Kur’an’da 40’tan fazla yerde değini­len cinler de insanlar gibi Allah’a kulluk etsin diye ateşten yaratılmış varlıklardır. Onlara da peygamber gönderilmiş, kimi iman etmiş kimi kâfir olmuştur. Çeşit­li İslâmi inanışlara göre kısa zamanda uzun mesafeleri katedebilir, gaip derece­sinde olmayan her şeyi bilebilir, evlenip çoğalırlardı. Şeytan’ın hizmetine girebil­dikleri gibi insanın da hizmetine girebi­lirler; hatta ilmü’l-azâim denilen tılsım ilmi bu amaca matuftur. İbn Sina onları türlü şekillere girebilen şeffaf tabiatlı ve konuşan latif canlılar olarak tanımlar.

    Osmanlılarda cin çağırmak acayip ve garip ilimler arasında sayılırdı. Bu alan­da Uzun Firdevsî’nin 1488’de 2. Bayezid için yazdığı Dâvetnâme en bilinenidir. Kanunî’nin Şeyhülislamı Kemalpaşazâ­de cinlere bile fetva veren bir âlim olarak tanınıyordu; lakabı “müftiü’s-sekaleyn” (insanların ve cinlerin müftüsü) idi. Ev­liya Çelebi Seyahatname’sinde cinlere hükmeden Süleyman Peygamber’den sıkça bahseder ve Kemalpaşazâde’nin Edirne’deki bir medrese odasını can alıcı cinlerden nasıl kurtardığını anlatır.

    Uyurken basan ağırlık Ebussuud Efendi’nin öğrencisi Mehmed Suudî tarafından Sultan Murad için 1582’de yazılan bir astroloji ve fal kitabında yer alan bu minyatür Nakkaş Osman’ın eseridir. Tasvir, “insanı uyurken basan ağırlık tılsımı” başlığıyla sunuluyor. Osmanlı-İslâm dünyasında pek çok hastalık cinlere bağlandığı gibi karabasan kabusları da bu göze erişmez varlıklarla ilişkilendirilmiş olmalıdır. Osman bu eserde pek çok acayip ve garip melek suretine ve iblise de yer veriyor (Suudî, Metâliü’s-saâde, res. Osman, 1582, Fransa Ulusal Ktp. Supplément turc 242).
  • Osmanlı devrinden bugüne Kâbe’ye saygı göstermek…

    Haccın İslâm’a göre farz olmasının 1390. yılında, Covid-19 salgını nedeniyle bu sene de Suudi Arabistan dışındaki ülkelerden hacı kabul edilmeyecek. 1911’de Osmanlı yönetimi sırasında Kâbe’nin kapısında çekilip dağıtılan bir fotoğraf büyük mesele çıkarmış; Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Osmanlı yöneticilerini İstanbul’a şikayet ederek görevden aldırmıştı. Bugün ise Kâbe yapısı, gökdelenlerin ortasında adeta bir nokta halinde.

     İslâm’ın 5 şartından biri olan hac farizası, Müslü­manların Mekke’de bulu­şup belirli bir zaman içinde (Hicri tarihle Zilhicce ayı­nın 10. günü başlayan Kur­ban Bayramı’nın arefe günü ile bayram günlerinde) yerine getirdikleri ibadettir. İslâm’ın kıblesi olan Kâbe’nin, namaz gibi haccın da merkezi olma­sı sebebiyle Müslümanlar için kudsiyeti tartışılmaz. Bu bakımdan Müslümanlar için Kâbe’yi gidip görmek, gitmek mümkün olmazsa resim ve fotoğraflarıyla bilmek arzusu her devirde mevcut olmuştur.

    Mekke Emiri’nin şikayeti Mekke Emiri Şerif Hüseyin, 23 Ekim 1911 tarihli şikayetinde, Kâbe’nin belirli bazı
    günlerde açılarak, padişah hazretlerine
    dualar edildiğini söylemiş. Yazıda Maarif
    Müdürü Halil Bey’in, Kâbe kapıları açık
    olduğu halde edebe aykırı şekilde mekanın fotoğrafını çektirdiği belirtilmiş.

    İslâm tarihi boyunca has­talıklar, salgınlar, siyasi olay­lar, felaketler, yol güvenliğinin olmaması ve ekonomik krizler gibi sebeplerle, bugüne değin 40 hac mevsiminde hac iba­deti yapılamamıştır. Dünyayı sarsan Covid-19 salgını sebe­biyle geçen sene hac için Mek­ke’ye dışarıdan hacı gelme­si yasaklanmış sadece Suudi Arabistan vatandaşlarından 10 bin kişiye hac izni veril­mişti. Bu sene için de Suudi Arabistan tarafından ülke ha­ricinde hacı adayı kabul edil­meyeceği; kendi ülkelerinde­ki vatandaşlarından Covid-19 aşısı olmuş 18-65 yaş aralı­ğında bulunan 60 bin kişinin hac yapmasına izin verileceği açıklandı. Belli ki önceki yıl­larda dünyanın her tarafından 2-3 milyon Müslümanın bu­luştuğu Mekke’de bu sene de sönük ve coşkusuz bir hac dö­nemi yaşanacak.

    Mekke ve Kâbe -Müslü­manlar için bu derece mukad­des bir belde olması hasebiy­le- tarih boyunca uzak mem­leketlerdeki Müslümanlarca bir resminin veya motifinin duvarlardaki halı veya secca­delere nakşedilmesi suretiyle günlük yaşantının bir parçası haline getirilmiştir. Bu durum 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra fotoğrafçılığın gelişme­siyle, Kâbe fotoğraflarının kul­lanımıyla daha yaygın bir hâl almıştır.

    Kâbe fotoğraflarının daha önceden çekilip basıldığı bi­linmesine rağmen, 1911’de çe­kilen bir fotoğraf Mekke’de bir krize yol açmış, şikayetler ne­ticesinde, bunun çekilmesin­den sorumlu tutulan vali ve­kili ve onunla birlikte karede yer alan idareciler görevden alınmıştı.

    Esasında Kâbe fotoğrafla­rının 2. Abdülhamid dönemin­de 1880’den itibaren çekilme­ye başlandığı bilinmektedir. 2. Abdülhamid’in görevlendir­mesiyle çekilen ve sonradan kendi adıyla anılan albümdeki 40 bine yakın fotoğraf içinde yer alan Kâbe, Mekke ve Me­dine görüntülerinin bir kısmı aynı dönemde basılarak da­ğıtılmıştır. Ancak sözkonusu krize yolaçan fotoğraf Kâbe’yi oldukça yakın plandan gör­mekte; yapının kapısını, önün­deki kalabalığı ve poz veren Osmanlı yetkililerini de kad­raja almaktadır. Fotoğraf krizi şöyle gelişmiştir:

    Sultan 2. Mahmud’la bir­likte padişahların doğumgün­lerinin merasimlerle kutlan­ması geleneği başlamış ve bu durum sonraki padişahlar dö­neminde de devam etmiştir. “Veladet-i hümayun-ı şahane” adı verilen padişahların do­ğumgününün kutlanması, sul­tanın doğduğu günün miladi tarihe değil, hicri tarihe göre denk geldiği günde yapılmıştır. Yani her sene sabit bir günde kutlama yapılmamış, tıpkı dinî bayramlar gibi miladi tarihle her sene 11 gün geriye gidil­miştir.

    Krize yolaçan fotoğraf Padişahın doğumgünü kutlaması için yapılan tören esnasında Harem-i Şerif’te çekilen fotoğraf krize neden olmuş; fotoğrafı çektiren Mekke Vali Vekili Halil Bey (işaretli), Mekke Emareti Kaymakamı, Naibü’l- Harem Muavini ve Mekke Mahkeme-i Şeriyye Naibi başkente şikayet edilmişti.

    Sultan Reşad’ın doğumgü­nü olan Şevval ayının 21. gü­nüne denk gelen 15 Ekim 1911 Pazar, bütün Osmanlı vilayet­lerindeki gibi Hicaz vilayeti­nin merkezi Mekke şehrinde de resmî törenlerle kutlan­mıştı. İşte bu tören sırasında Mekke’de bulunan vali veki­linin çektirdiği bir fotoğraf, usul ve edep yönünden uygun­suz görülerek tepki çekmiş ve Mekke Emiri’nin doğrudan doğruya Sadaret’e yazmış ol­duğu bir yazıyla İstanbul’a şi­kayet edilmişti.

    Mekke’de bulunan Osman­lı bürokratları, başta vali ol­mak üzere, Mekke emiri ve diğer ileri gelen idareciler, yaz aylarının tahammül edilmez sıcağından dolayı bu dönemi geçirmek için havası daha mu­tedil, serin ve hoş olan Mek­ke’nin sayfiyesi Taif’e göçerdi. 1911 yazında da Hicaz Valisi Ebubekir Hazım Bey ve Mek­ke Emiri Şerif Hüseyin’in Ta­if’te bulunmaları sebebiyle, vali tarafından Mekke’de vekil olarak Vilayet Maarif Müdürü Halil Bey bırakılmıştı. Padişa­hın doğum günü olan 15 Ekim 1911’de, Maarif Müdürü Halil Bey her sene yapılan mutad kutlama merasimini icra et­tirmiş; bu arada Kabe kapısı­nın önünde padişaha dualar edilmişti. Halil Bey de bu dua merasimini bir fotoğrafçı ile ebedileştirmek istemişti. İşte bu fotoğraf ciddi bir krize yol açmış ve bu kriz Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in doğrudan Sa­daret’e gönderdiği şikayet ya­zısıyla başkente taşınmıştı.

    Tasvirlerde Kâbe sevgisi Mekke ve Kâbe’yi gösteren 1850 tarihli bir çizim (üstte). BOA,PLK.p, 1380 İstanbul’daki Rüstem Paşa Camii’nde Kâbe’nin çini üzerindeki bir tasviri (altta).

    Mekke Emiri Şerif Hüse­yin 23 Ekim 1911 tarihli şika­yet yazısında, Müslümanların kıblesi olan Kâbe’nin belirli bazı mübarek günlerle, padi­şahın doğum ve cülûs (tah­ta çıkış) günlerinde açılarak, Müslümanların imamı ve hali­fesi olan padişah hazretlerine dualar edildiğini söylemiştir. Yazıda Maarif Müdürü Ha­lil Bey’in, tören yapılıp duada bulunulduktan sonra Kâbe ka­pıları açık olduğu halde edebe aykırı şekilde mekanın fotoğ­rafını çektirdiği belirtilmiş; bu fotoğraflardan bir adeti de takdim edilen yazıya iliştiril­miştir.

    Mekke Emiri Şerif Hüse­yin, bütün ahalinin ve özellik­le o gün orada bulunan, hac için Mekke’ye gelmiş olan 60 binden fazla muhtelif millet­lere mensup hacı adayının üzerinde meydana getireceği kötü etkinin izalesi için; çe­kilen resimde bulunanlardan Mekke Emareti kaymakamıy­la, Naibü’l-Harem muavini ve Mekke Mahkeme-i Şeriyye Naibi vekilini derhal azletmiş­ti. Ayrıca Kâbe önünde çekilen bu fotoğraflar toplattırılmış, fotoğraf camları da imha edil­mişti. Şerif Hüseyin kendi yet­kisi dahilinde bulunan kişileri azletmekle yetinmemiş, fotoğ­raf çekilmesine sebep olan vali vekili Halil Bey’in de görevden alınarak, Meşrutiyet idaresi­nin de kesinlikle kabul edeme­yeceği aşikar olan bu duruma bir daha meydan verilmemesi ve gereğinin yerine getirilme­sini sadaret makamına arzet­mişti (BOA.DH.SYS.32-3-9).

    Şerif Hüseyin’in şikaye­ti ve vali vekilinin azil tale­bi İstanbul’da beklediği etkiyi gösterdi. Hicaz vilayeti Maarif Müdürü Halil Bey 11 Aralık 1911’de valilik vekaletinden azledildi. Hicaz valisine gön­derilen bir yazıyla, Kâbe’de fo­toğraf çektirmeye cüret eden vali vekilinin hareketi tasvib edilemeyeceğinden derhal gö­revden alınması ve bu gibi uy­gunsuz hadiselerin tekrarına bir daha meydan verilmemesi hususunda ikazda bulunuldu (BOA.DH.SYS.32-3-7).

    Abdülhamit Koleksiyonu’ndan bir Kâbe fotoğrafı (üstte). 1890’larda etrafı binalarla sarılan başka bir Kâbe fotoğrafı (altta).

    Kâbe’nin kudsiyetine ria­yet ve ihtiram gösterilmesine dair Osmanlı döneminde çok hassas davranıldığı belgeler­le sabittir. Mekke ve Kâbe re­simlerinin ticari amaçla kul­lanılmaması, Kâbe’yi örtecek şekilde yakın çevresinde yük­sek bina yapılmamasına da­ir emirler çıkarılmıştır. 1588 tarihli bir belgede Kabe’ye yukarıdan bakan şehnişinle­rin (cumbaların) edebe aykırı olduğundan yıkılması (BOA. Mühimme Defteri 64, hüküm 45); Harem-i Şerif dışında Kâbe’den daha yüksek evler yapılıp, geceleri çatı katların­da yatıp ibadet eden Müslü­manları rahatsız edici görün­tülere sebep olan evlerin de yıktırılması için Mekke kadı­sına emirler yazılmıştı (BOA. Mühimme Defteri 26, hüküm 696) .

    Fotoğrafçılığın yaygınla­şarak Mekke, Medine ve Kâbe görüntülerinin çekildiği 2. Ab­dülhamid döneminde, bun­ların çoğaltılarak vilayetler­de bulunan okullarda asılmak üzere gönderildiği bilinmek­tedir (BOA.MF.MKT.704/17). Bununla birlikte Kâbe’nin re­sim ve fotoğraflarının ürün ve eşyaların kutu ve amba­lajları üzerinde bulunması, reklam ve pazarlama malze­mesi olarak kullanılması da uygun görülmemiştir (BOA.MV.163/90).


    Mekke ve Kabe’nin reklam ve tanıtım malzemesi yapı¬larak ticari kazanç amacıyla istismar edici şekilde kulla¬nılmasının yasaklanması; bu kutsal mekanların sıradanlaş¬tırılmasının, saygı ve ihtiram hususunda gereken özenin gösterilmemesinin önüne geç¬mek adına doğru bir uygula¬madır. Yine aynı şekilde bugün Kâbe’yi neredeyse tamamen örten, görünmez hâle getiren yapılaşmaya da keşke Osman¬lı döneminde olduğu gibi ya¬saklama getirilseydi. Aynı an¬da milyonlarla hacı adayının misafir edildiği Mekke’de bina sayısının ihtiyaçtan dolayı art¬ması doğaldır. Ancak bu bina¬ların Kâbe’yi boğacak şekilde yanıbaşında yapılması gerekir miydi? Kabe-i Muazzama ve etrafını kuşatan Harem-i Şe¬rif alanını çevreleyen binalar-da yükseklik sınırı getirilme¬si, belli bir mesafeden sonra yüksek binalara izin verilme¬siyle, hem Kabe’nin ferah bir alana sahip olması, hem de bu kutsal mekana asırlardan beri gösterilen saygı ve ihtiramın devam ettirilmesi adına doğru bir uygulama olurdu. Şimdiki halde Mekke’nin ve bilhassa Kabe ve çevresinin fotoğrafla¬rına bakıldığında yüksek bina¬lar arasında adeta bir nokta gi¬bi kalan Kabe-i Muazzama’nın maruz kaldığı şu durumdan rahatsız olmamak elde değil.

    Şantiye ortasında ibadet Mekke fotoğraflarına bakıldığında yüksek binalar arasında adeta bir nokta gibi kalan Kabe-i Muazzama’nın durumu, Osmanlı döneminde alınan kararlara sinmiş saygıyla mukayese kabul etmiyor.

    1610-1892-1912 TARİHLİ BELGELER

    Halı, seccade ve diğer eşyalara Kâbe’nin nakşedilmesi yasaklanmıştı

    Kâbe gibi Müslümanların kutsal mekanların resim ve fotoğrafları, zaman zaman tanıtım ve reklam için eşya ve çeşitli ürünler üzerinde kul­lanılmıştı. Bilhassa Avrupalı gi­rişimci tüccarlar, Müslümanların yaşadıkları coğrafyada pazarlay­acakları ürünlerin üzerine Mekke ve Kâbe resimleri koyarak bu kutsal mekanları ticari kazanç uğruna istismar etmişlerdi.

    Kınakına şurubu tanıtımında Kâbe resminin kullanılması (üstte). Üzerinde Kâbe resmi bulunan kağıtların ülkeye girişini yasaklayan Bakanlar Kurulu kararı (altta).

    Osmanlı döneminde kutsal mekanların eşya üzerinde nakşedilip satılmasının yasak­lanmasına dair ilk emir 1610 tarihli belgede görülmektedir. Bu belgede Kütahya’da işlenen halı ve seccadelere Kâbe resmi nakşedilip ayetler yazıldığı ve ecnebilere de satılan bu gibi halı ve seccadelerin ayak altında çiğnendiğinden Şeyhülislamın fetvası gereği, dokunan halı ve seccadelere Kâbe’nin nakşe­dilmemesi, ayet yazılmaması emredilmişti (BOA.Mühimme Defteri 79, Hüküm 364).

    Sultan 2. Abdülhamid döneminde padişahın fotoğrafa olan merakı sebebiyle, bizzat görevlendirdiği fotoğrafçılarla Kâbe’nin fotoğraflarını çektirdiği gibi başka kişilerin de fotoğraf çekmesine müsaade etmişti. Ancak bu fotoğrafların ehliyet­siz ve özensiz ellerde gereken ihtiram ve saygı gösterilmeyerek ticari eşya ve malzeme üzerine basılmasına Sultan Abdülhamid de izin vermemişti. 17 Mart 1892 tarihli belgede, Kâbe’nin ve Me­dine’deki peygamberin kabrinin fotoğrafları ve üzerinde ayet ya­zılı resimlerin bazı satıcılar elin­de görüldüğü; bu gibi ayet, hadis ile mübarek mahallerin resim­lerinin bu şekilde şunun-bunun elinde satılması caiz görülmedi­ğinden satışının yasaklanması; hangi fotoğrafhanede yapılmış ise camlarının da imha edilmesi Zaptiye Nezareti’ne emredilmiş­ti (BOA.DH.MKT.1933/80).

    20. yüzyıl başında bilhassa İstanbul’daki mağazalarda satılan muhtelif eşya ve ürün üzerinde Kâbe ve Mekke resim­lerinin bulunduğu görülmüştü. Bunlar arasında Bahçekapı’daki bir mağazada lavanta koku şişelerinin üzerinde yapıştırılan Kâbe resimli etiketler; üzerinde Allah’ın ve peygamberin isimle­rinin, Kâbe ve diğer kutsal me­kanların resimlerinin bulunduğu Avrupa’dan gelen kartpostallar; üzerinde yine Mekke ve Kâbe’nin fotoğraflarının bulunduğu kı­nakına şurup şişesi; Avrupa’dan gelip Beyrut üzerinden dağıtılan, üzerindeki camlı delikten ba­kıldığında içerisinde Mekke’nin fotoğrafının görüldüğü yüzükler piyasada satılmaktaydı (BOA. BEO.2555/191590).

    Kutsal yerlerin resimlerini üzerinde barındıran eşyanın yurtdışından getirilip satılmasını yasaklayan bir kanun olmadığın­dan, adli ve mülki makamlarca bu hususta ne yapılacağına karar verilememekteydi. Bunun üzerine, kınakına şurubunun tanıtımını yapan bir broşürde Kâbe fotoğrafının kullanılma­sından hareketle, bu tür hâllerde alınacak tedbirler ve bunların Osmanlı memleketine ithalinin yasaklanması dair Meclis-i Vüke­la’ca (Bakanlar Kurulu) bir karar çıkarıldı. 17 Nisan 1912’de çıkan kararda şöyle denmekteydi:

    “Kınakınanın tarifini gös­teren ve baş tarafında Kâbe-i Muazzama’nın resmi bulunan ilan gönderilmiş olup sıradan tıbbi ilaç ve karı­şım tariflerine varıncaya kadar basılarak neşre­dilmesi hürmet ve saygıya aykırı olduğu gibi bunun İslâm alemine karşı uyandı­racağı kötü etkileri sebe­biyle, Osmanlı memleketine ve bilhassa Hicaz bölge­sine ithalinin yasaklanması gerekli oldu­ğundan bahisle bazı ifadeyi havi Mekke-i Mükerreme Emareti’nden alınan tahrirat üzerine Meclis-i Vükelaca gö­rüşülerek karar verildi: Kâbe-i Muazzama’nın resmini içeren bu gibi matbu ilan kağıtlarının basılmasının ve Osmanlı memleketine ithali­nin yasaklanması hususunda gerekli olan muamelenin yerine getirilmesi için Maliye, Dahiliye ve Posta Telgraf Nezaretlerine tebliğine karar verilmiştir” (BOA.MV.163/90).

  • Vatan, millet, devlet ve ‘organize’ işler…

    Türkiye yaklaşık 2 aydır sosyal medya üzerinden yayılan ve devlet kurumlarını, siyasetçileri, bürokratları, gazetecileri kuşatan yasadışı faaliyet iddiaları; kara para, rüşvet ve bunların hepsini “düzenleyen” mafya yapılanmaları ile çalkalanıyor. Dünyada ve Türkiye’de, Batı’da ve Doğu’da, tarihten günümüzün “ahbap-çavuş kapitalizmi”ne paranın ve adaletin-adaletsizliğin serüveni.

    Rezilliğin tarihi üzerine çalışırken maddi teme­li üzerinde durmaktan ziyade karakter analizlerine girişilebilir. Lakin mülkiyetle ilgili herhangi bir konuda ko­nuşurken ilk akla gelen, işin ekonomi politiğidir. Korsanlık, ticari kapitalizm döneminde sermaye birikiminin vazgeçil­mez dayanaklarından biriydi. İnsanların aşırı çalıştırılması, kırsal kesimdeki küçük üreti­cinin çökmesi, sömürgelerin talan edilmesi “gasp” yoluyla sermaye birikiminin yollarıy­sa, korsanlık ve köle ticare­ti de buna eklenmelidir. Para varsa ve çoğalmak istiyorsa, feryat “Meşruiyet bizi boğu­yor”dur. Meşruiyet sanıldığı­nın aksine alt sınıflardan çok, az zamanda büyük servetler yapmanın peşinde olanların kabusudur.

    Kumar, haraç, eğlence ve fuhuş gibi sektörlerin cürüm sanayiine ait olduğu genel ola­rak kabul görür. Ardından bir çeşit turizm ve kimi lüks otel işletmeleri gelir.

    Para varsa “ak”ının yanı­sıra “kara”sı da vardır. Ancak kara para karanlıkta kalınca kendini sınırlamış olur; do­layısıyla “normalleşme” için yeni sahalara ihtiyaç duyulur. Bayındırlık, inşaat, taşıma, emlakçılık, ithalat-ihracat, araba galerisi, örneğin ABD’de ve birçok ülkede mafyanın at oynattığı alanlardır. Belle­ğimizi zorlamadan “yerli ve millî” örnekler de bulabiliriz.

    24 Ocak 1993’te evinin önünde katledilen gazeteci Uğur Mumcu, hayatının son yıllarında uyuşturucu ve silah kaçakçılığına odaklanmıştı.

    Kara paranın kaynağının çeşitliliği, şişkinliği bütün ya­sal yaptırımlara rağmen gi­derek artıyor. Özellikle devlet kaynaklarının kayırmacılık ilişkileri içinde harcanma­sının öne çıktığı “ahbap-ça­vuş kapitalizmi” döneminde, “devlet, iş hayatı ve cürüm” arasındaki ilişkiler giderek gi­rift hâle gelmekte. Devlet ku­rumlarının şu veya bu şekilde yol vermediği bir uyuşturucu kaçakçılığının pek mümkün olmadığını, artık dünya-âlem biliyor. Ancak bu kanallardan elde edilen paraların aklan­masının da yine meşru kanal­ların açılması için gerektiği de eklenmeli. Aklanan paraların sisteme dahil edilmesine, biz­de görece yeni olsa da örne­ğin ABD’de 40 yıldır rastlan­makta.

    Öte yandan devletlerin de aleni olmayan faaliyetleri için kullanacağı aygıtların kaynakla­rı da, bütçede açık açık gösteri­lecek değildir. Şili’de Allende’yi deviren darbenin arkasında, CIA ve Pentagon’un destekledi­ği ITT olduğu biliniyor.

    ABD deyince, devletin “ör­gütlü suçla” yakın ilişkisine dair kimsenin şüphesi yok. Küba’da Domuzlar Körfezi çıkarması (1961) mafya ile birlikte yürü­tülmüştür. Uzakdoğu’dan Batı dünyasına eroin trafiğinin en azından bir kısmının CIA ara­cılığıyla yürütüldüğüne dair ra­porlar vardır.

    Siyasette paramiliter yapı­lanmaların, durumdan vazi­fe çıkaranların belirdiği yerde, devletlerle suç örgütleri arasın­daki ortak yaşam kaçınılmaz. Latin Amerika’da uyuşturucu kaçakçılığının bir dizi ülkenin en önemli ihraç kalemi olduğu ve bunun da ancak devlet ricali ile bir tür işbirliği içinde ger­çekleşebileceği gerçeği hatır­lanırsa, devlet ile organize suç örgütleri arasındaki ortak ya­şamın zemini anlaşılır. ABD dı­şında da bu tür işlere bulaşacak her devletin örgütlü suç ile bir tür ortak yaşam kurması kaçı­nılmazdır.

    Bu işte bir de emekliler me­selesi var! Cezayir Savaşı sı­rasında merkezin politikasına karşı çıkan OAS’a karşı De Ga­ulle’cüler SAC diye özel bir teş­kilat kurmuşlardı. Daha sonra bu teşkilat, bu “tür işleri” kendi çıkarı için yapmaya başladı. Bir dönem için “kahraman” adde­dilenler, şartlar değişince “adi suçlu” olabiliyor ya da kahra­manlar “organize suç örgütü lideri”ne dönüşebiliyor. Bu tab­loya, solculukla başlayıp kendi hesabına çalışanları da dahil etmek mümkün. Tabii eski as­kerlerin oluşturduğu güvenlik şirketlerinin özellikle ulusla­rarası operasyonlarda yeri ve finansmanı da bu kalemde ele alınabilir.

    Operasyon PBSUCCESS CIA’in desteği sayesinde 1954’te kurduğu askerî cuntanın başına geçen eski Guatemala Devlet Başkanı Albay Carlos Castillo Armas ve arkadaşları…

    Suç örgütlerinin toplumda­ki yeri (tıpkı suç gibi), toplum­sal yapıyla da yakından alaka­lı. “Ahbap-çavuş kapitalizmi” önceki dönemlerden daha farklı ama daha kapsamlı bir biçimde “meşruiyetin” sınırlarını zorla­makta (Meşruiyet sınırları için­de hareket kabiliyeti tıkandıkça sınırın ötesine geçilir).

    Paradoksal olan, son 40 yıl­da genel olarak devletlerin sos­yal harcamalarını kısıp güvenlik harcamalarını alabildiğine ar­tırmasına rağmen; “örgütlü suç” alanının genişlemesi ve bunla­rın devletle ilişkilerinin serpil­mesidir. Oligarkların hakim ol­duğu eski Sovyet ülkelerinde bu “ortak yaşam” çok daha net bir biçimde gözükürken, dünyanın kutuplarındaki çoğalmaya pa­ralel olarak belli ki yeni merkez adayları da peydahlanmakta. “Ahbap çavuş kapitalizmi”nin amiral gemisi özelleştirmelerin kütüğüne bakıldığında, bir an­da beliren ve bir başka anda da ortadan kaybolan yani siyasetle ilişkili olduğu kadar “organize” de olan hüdayi nabit (kendiğin­den yetişip büyüyen) işadamla­rına sıkça rastlıyoruz.

    Küreselleşme yalnızca ser­mayenin yeniden yapılanması­na yol açmadı; cürüm de yeni­den yapılandı, buna uygun ay­gıtlar da.

  • Denizli: Öncü bir hoca artçı bir kahraman…

    Türk futbolunun simge isimlerinden Mustafa Denizli, 71 yaşında Altay’ı Süper Lig’e taşıyarak benzersiz bir başarıya daha imza attı. Teknik direktörlük kariyeri ulusal ve uluslararası çapta onlarca “ilk”le dolu Denizli; profesyonel hayatında “yerleşik düzen”e ve “yerleşik kanaatler”e bilgiyle-görgüyle karşı çıkan bir rol model oldu. Türk futboluna yön veren bir ışığın kısa hikayesi.

    Telefonda “Mustafa De­nizli’yi yazar mısınız?” dendiğinde duyduğum heyecanı ancak radyo ya da televizyonda anlatabilirim. Özne oysa, bende konu kapa­nır. İyi de #tarih dergi. Müeddep bir üsluba haiz olmak iktiza eder. Hem müeddep hem edip olunmalı. Üslubu­nu, oturuşunu, kalkışını, keli­melerin pozisyon sadakatini, cümlelerin dikine oyununu bileceksin. Anlamların geçiş oyunlarına, hikayenin akın sürekliliğine, konuların atak sonlandırmalarına hâkim olacaksın. Bir de kahramanın öyle naif ki… Eskaza okursa, iyi şeyler hissettsin… Zira o, bu satırların yazarı dahil ol­mak üzere birkaç kuşağa “iyi şeyler” hissettirdi; ışık oldu; çünkü o aslında “Işık”tı…

    Girit’ten göçen Kahveci Mehmet Ali Bey ve Selanik­li Pembe Hanım, 10 Kasım 1949’da doğan oğullarına iki isim düşündüler… Biri Işık, diğeri Mustafa. Öyle uygun isimlerdi ki bunlar… Ülkeye hem aydınlık hem lider ola­caktı beyaz kundaktaki ak­ça-pakça erkek çocuğu. Gü­nün anlam ve önemini haiz Mustafa ile aydınlığın sembo­lü Işık. Muhtemeldir ki onlar da ismiyle bu kadar müsem­ma olacak bir evlat tahayyül edememişlerdi…

    Türk futbolunun ışıklı yolu Euro 2000’de Türkiye Millî Takımı, İtalya, evsahibi Belçika ve İsveç ile aynı grupta mücadele ederken yönetimde Mustafa Denizli vardı.

    Küçücük çocukken kim­seye haber vermeden İzmir’e maça gidişini; tüm Çeşme’nin akşama kadar onu aradığını; mahalle terzisi amcanın onu Beşiktaş’lı yaptığını, 1965-83 arasında Altay’da oynayıp “Büyük Mustafa” olduğunu; teknik direktörlük hayatın­daki başarılarını onunla ilgili her yazıda okumanız müm­kün.

    Ülke onun aşkını da oku­du, evliliklerini de… Mah­kemesine de tanıklık etti, amigonun ona kafa atması­na da… Hepsini yaşadık, gör­dük. Hepsinde sahiciydi… Tü­münde “mış gibi yapmadan” kamuoyunun önüne alnı ak çıktı. Aşkının peşine İsrail’e gitti; hapse girdi orada. Onla­rı da okuduk, gördük, bildik. O delişmen İzmirli de aynı adamdı; 37 yaşında Millî Ta­kım teknik direktörüyken kimsenin giymediği “bla­zer”ı giyen “gentilhomme” da. 80’lerin ortasında “bla­zer” giymek! Galatasaray yar­dımcı antrenörüyken Millî Takım’da teknik direktör ol­mak! Günün moda deyimiy­le devrelerimiz yanmıştı. Ba­balarımız “Blazer giymekle olmaz o iş” diyen gazetelerin izinde gidedursun, o yoluna devam etti.

    Ülkemizde tuhaf bir anla­yış var: “Fatih Terim-Musta­fa Denizli-Şenol Güneş üçlü­sü hoca yetiştirmiyor!” Yani sanılıyor ki teknik direktör dediğin adam yetiştirir! Zan­nediyorlar ki usta-çırak iliş­kisiyle adeta ayakkabıcı-sa­raç yetişir çim kokusunda… Olmaz tabii. Usta vardır da, çırak yoktur. Usta kimseye bir şey öğretemez. Çırak yeri­ne koyduğun yardımcı hoca, eğer talepkar ise öğrenir! Us­ta durduk yerde “bak bu böy­le olur” demez; çırak sorarsa “öğretir”. Mesele çıraktadır. Mesele yardımcı antrenörün öğrenme açlığıdır. O sebep­le artık Mustafa Denizli ile özdeşleşmiş bir sözü bir kere daha hatırlatalım: “Derwall benim hocam değil okulum­dur!” Bir iş idaresi öğretisi olarak insan kaynakları şir­ketlerinin kapısına asılması gereken bir cümle…

    18 yıllık hasreti Denizli bitirdi TFF 1. Lig Play-Off final maçında 26 Mayıs’ta karşı karşıya gelen Altınordu ve Altay mücadelesinde Süper Lig’e yükselen Altay oldu. 18 yıllık hasreti, 18 yıllık oyunculuk kariyerinden 38 yıl sonra Denizli bitirdi.

    Denizli’yi teknik direktör­lük gibi bir meslek erbabı ve­ya bir futbol emekçisi olarak görmek de yanlış. Hayattaki en büyük şanslarımdan biri olarak, 2008’lerden bu yana dost meclislerinde bulunma fırsatı, evine girip-çıkma ay­rıcalığını yaşadım. Buralar­da olunca da Mustafa Deniz­li’nin bir yaşam ustası oldu­ğunu, teknik direktörlüğün ise onu ancak tek bir yönüyle tarif edebileceğini görüyor­sunuz.

    “Futbolda top hep bekle­mediğim köşeden geldi” di­yen Albert Camus’den mül­hem hocayla sohbet, hep beklemediğin yerlerden açı­lır. Daha doğrusu 19 yıllık profesyonel futbol yaşamın­da binlerce defa yaptığı gibi, ortayı hep o açar. Düşünebil­memiz için. Anlayamazsın neyi-nereden-nasıl ve hangi bakışla sorduğunu… Mese­lesi sadece futbol olanların, hayatta hiçbir şeyden anla­mayacaklarının göstergesidir Hoca. Onu tanıyınca, 80’ler­de, 90’larda “ülke gidişatına aykırı” hareketlerinin anla­mını anlamaya başlarsınız.

    Halil Sezai “İsyan” şarkı­sını yapmadan 30 sene evvel ülkeye, ülke futbolunun gi­dişatına isyan etmişti. Risk al­mıştı… Ülkemizde risk almak, “risk almazsan hiçbir şeyin ol­maz” anlayışıyla hep olumlan­dırılır. Sanki her risk alan, ba­şarılı çıkmış gibi savaşından… Hayır. Somut bir örnekle anla­talım:

    Mustafa Denizli, Derwall’in yardımcısı… 2 puanlı sistem… 1987 öncesi. Galatasaray için kritik maç. 2. Dünya Savaşı’nı yaşamış üstad Derwall, bazı maçlarda 1 puanın kıymeti­ni bilerek takıma savunma da yaptırıyor. 1-1 devam eden mü­cadelede (Boluspor maçı gali­ba, İnönü Stadyumu) oyuncu değişikliği hakkını bek Sefer Karaer’den yana kullanmak is­tiyor. Yardımcısı Denizli, mev­zuyu farkedince bir boşluktan istifade yan hakemin yanı­na forvet Savaş Koç’u gönde­riyor; zira amacı maçı kazan­mak. Derwall’in beraberliği yeterli görmesine isyan ediyor. Derwall olayı farkediyor. Genç yardımcısına dönüp “Musta­fa, bu seninle çıktığımız son maçtı!” diyor. Kalan dakikalar­da… Evet, tahmin ettiğiniz şey oluyor… Savaş Koç’un golüyle Galatasaray rakibini yeniyor. Derwall, Mustafa Denizli’ye sa­rılıp teşekkür ediyor. Peki, Se­fer’in yerine Savaş tercihi ya­parken Denizli’nin aklından ne geçiyor? “Yaptığımın doğru ol­duğuna ama haddimi aştığıma eminim. ‘Bak Mustafa’ dedim kendi kendime, “Bu hamlen, bu had aşımın doğru çıkarsa ka­zandık, kazandık. Kazanama­dın… Doğru Çeşme’ye… Artık orada balık mı tutarsın, baban gibi kahvecilik mi yaparsın bi­lemem…”

    Efsane oldu, yuvaya döndü Dönemin Millî Takımlar Teknik Direktörü Mustafa Denizli, 1998’de Avrupa Şampiyonası Elemeleri için Almanya’da (üstte). Mustafa Denizli, parlak başarılarla örülen kariyerini, başladığı yerde Altay’da noktalamayı tercih etti (altta).

    Evet, hayat ona büyük ba­şarıları da, devasa hüzünleri de armağan etti.

    Yaklaşık 1 yıl önce bir soh­bette kendine has gülümseyiş­lerden birini etrafa adeta “ışık” gibi saçarken ağzından kaçırdı belgeselinin çekildiğini. Kalaba­lık bir ekip hummalı bir çalışma yapıyormuş. Zamanının çoğu­nu belgesel işlerinin aldığını, sinopsisi çoktan geçtiğini, kos­tümlü provaya ramak kaldığını biliyordum. Ta ki… Altay Baş­kanı Özgür Ekmekçioğlu’nun sosyal medyadaki o çağrısını görene kadar. Osman Özköylü ile yollarını ayıran İzmir ekibi, “efsaneyi yuvaya” çağırıyordu. Belgesel için daha müthiş bir fi­nal olamazdı. “Ücretinin hayır kurumlarına bağışlanması kay­dıyla” teklifi kabul ettiğini pek de nazlanmadan açıkladı. Altay ona “sefer görev emri” vermiş­ti. İzmir’e gitti, göreve başla­dı… Gerisini antrenör ekibin­den kardeşim Gökhan Karaas­lan’dan alıntılıyorum:

    “Bu görev Mustafa Hoca için bir ‘iş’ değildi. Bunun en önemli göstergesi de alacağı üc­reti Mehmetçik Vakfı ve Şehit ve Gaziler Vakfı’na bağışlama­sı oldu. Futbol hayatı boyun­ca yaptığı her hareketiyle öncü olan Mustafa Denizli, tüm dün­yanın zorlu bir süreçten geçtiği bu dönemde futbol literatürü­ne bir kere daha geçti. Göre­vi kabul etmeden birkaç ay ön­ce bir televizyon programında ‘Şampiyon başladım, şampiyon bitireceğim’ açıklamasında bu­lunmuştu. Göreve başladığımız­da takım matematiksel olarak Playoff’a kalmayı garantilememişti. Takımla ilk toplantısın­da mesajı çok açıktı: ‘Parantezi burada açtım, şimdi burada bir­likte kapatacağız’. Aklında tek bir hedef vardı. 18 sene futbolcu olarak görev yaptığı takımını, Büyük Altay’ı şampiyon yapıp 18 yıldır hasret kaldığı Süper Lig’e taşımak… Ligde kalan son 2 maçını ka­zanarak adını Playoff’a 5. sıra­dan yazdırdı. Playoff’ta rakip­leri zorluydu. Yarı finalde kar­şılaştığı İstanbulspor’a ligde 2 maçta da mağlup olmuştu. An­cak takım Denizli’nin gelişiy­le birlikte öyle bir hava yakala­mıştı ki, adını finale yazdırdık­tan sonra soyunma odasında tek yürek olmuş hep bir ağızdan o meşhur Büyük Altay marşını söylüyordu. Maç sonrası, takım kamp yaptığı yere döndü ve fi­nalde karşılarına çıkacak ra­kipleri beklemeye başladı. Son düdük, Altınordu demişti. Tıpkı İstanbulspor’da olduğu gibi Al­tınordu karşısında da ligde oy­nanan 2 maç kaybedilmişti. An­cak takım artık inanıyordu. Bu sene şampiyondu. Maç sonrası toplanıp ‘Mustafa Denizli, şam­piyon yap bizi’ tezahüratlarıy­la bu inancını herkese gösterdi. Büyük Altay’ın sadece inan­maya ve takım olmaya ihtiyacı vardı. Ligin böylesine kritik bir döneminde bunu ancak Büyük Altay’ın Büyük Mustafa’sı başa­rabilirdi. Takım Mustafa Deniz­li ile öylesine kenetlendi ki as­lında Altay final maçına çıkma­dan şampiyon olmuştu”.

    Armalar değişti, başarı sabit Yıllar içinde ceketteki armalar değişmiş, ama Denizli’nin “yerleşik kanaatler”e bilgi ve görgüyle meydan okuyan tutumu değişmemişti (üstte). Mustafa Denizli, Altay’ı Süper Lig’e taşımasının ardından Başkan Özgür Ekmekçioğlu ile birlikte (altta).

    Aynen öyle olmuştu… Final maçından bir gece önce heye­canı öyle yüksekti ki sağlığı bo­zulmuştu. Sabaha karşı 05.00’te terler içinde uyanıp, ardından 4 serum yedi. Olimpiyat Stadı’nın rüzgarına karşı hasta-hasta di­renirken, üzerinde bir mont da­hi yoktu. Mert Nobre’nin üşü­düğünü farkedip beyaz eşofma­nüstü teklif etmesini reddetti. Tribünden görebiliyordum. Esas duruşunu, üzerindeki kı­yafetin armonisini bozmak iste­miyordu. Kolay mıydı Fahrettin ALTAY’ın askeri olmak? 18 se­nelik hasreti, 18 yıllık oyuncu­luk kariyerinden 38 yıl sonra sona erdirmek? Kolay mıydı Al­tay’ı Süper Lig’e çıkarmak?

    Üşüdü, üşüdü, üşüdü ve ısın­dı… Isıttı… Yine “ışığı” yaktı… Yi­ne içindeki kahramanı çıkardı… Yükseltti, büyüttü Altay aşkını. Marşta olduğu gibi. Şerefli ko­ca bir ülkünün parçası, İzmir’in parlak yıldızı olmak… Kudretiy­le-kuvvetiyle 18 yıl sonra “Şen Altay” diye bağırıp onun başın­da Süper Lig’e gelmek…

    Lider dediğin deniz fenerine benzer biraz! Işığıyla yönlen­dirir diğerlerini. Çeşme’de so­kakta top oynayan sarışın erkek çocuğunun mahalle maçların­dan, Olimpiyat Stadı’ndaki Altı­nordu finaline kadar 60 yıl hep böyle geçti. Üzüldü, sinirlendi, kızdı, yoruldu, bazen uslandı bazen uslanmadı; ama hiç vaz­geçmedi.

    Bir sohbette ustamız Atti­la Gökçe “Hocam son olaydan ötürü üzüldün mü?” diyerek uğ­radığı haksızlığın onda yarattığı insani etkiyi sormuştu. “İçimde camlar parçalandı” dedi.

    Şimdi o camlar da ışıl ışıl. Bir otobiyografiye son say­fa, bir biyografiye kitap arkası, bir belgesele son kare ancak bu kadar oturabilirdi. Altay’da ka­zandığı zafer ile 71 yaşında yine IŞIL IŞIL Mustafa. Işımaya de­vam et.

  • Ölümüne Türkiye!

    Ölümüne Türkiye!

    Ülkemizde çok çok uzun yıllardır, yani Anadolu coğrafyasında yurt kurma zamanlarından bu tarafa değişmeyen bir takım anlayış ve uygulamalar vardır. “Bize özgü” ve ne Batı’da ne de Doğu’da görülmeyen bu gündelik hâllere biz “âdet” deriz.

    Yazımız ve tarihimiz çoğu zaman değişse veya değiştirilse bile, bunlar hayatımızdaki deyim veya uygulamalarda büyük oranda devam etmiştir. Bu hâller herhangi bir yabancı dilde ifade edilemez; parayla-pulla-sınıfla-eğitimle direkt ilişkilendirilemez.

    “Türk” dediğimizde, tüm bunlardan mülhem “ortaya karışık” bir spesyalite anlarız.

    Bize özgü bu ifade ve ruh hâlleri, adına genel olarak “kader” denen ve kökleri İslâmiyet’ten çok daha gerilere giden kadim bir kabullenme ve günü kurtarma kültürüyle örülüdür. Acıklı veya patetik olan ise, doğal olarak bu durumun kalıcı yani gelecekteki kuşaklara aktarılabilecek bir yapı oluşturamamasıdır.

    Kural-kanun-kurum-hak-hukuk-kategori-plan-program gibi “kökü dışarda” kavram ve uygulamalar bizi genellikle tamir etmez, bozar. “Manevi” dediğimiz değerler silsilesi de, bizim için maddi olanlarla kıyas kabul etmeyecek ölçüde belirsizdir. Tarihimizi, atamızı-anamızı bilemediğimiz gibi, çocuğumuzu-torunumuza da hakiki manada umursamayız; zaten bizden önceki kuşaklar da böyle yapmıştır. Bu noktalardaki eksikliğimizi-ezikliğimizi bildiğimiz veya hissettiğimiz için de, “ecdad” veya “gelecek nesiller” mevzuunda yaman bir hassasiyet, muazzam bir reaksiyon gösteririz. Kimselere benzemeyen ve tamamen duygusal-afektif vaziyetlerle oluşturduğumuz bu hâller, biz Türklerin devamlılık adına ortaya koyduğu yegane biçimlerdir maalesef.

    Yanan ahşap evlerin yerine aynı yerde tekrar ahşap evler yapmak, İstanbul’da 1502’den 1920’lere kadar en sevdiğimiz faaliyetlerin başında gelir (Padişahın 1703’teki aşırı sert “KHK”sına rağmen). Cumhuriyet devrinde de, deprem kuşağında olup yıkılmış, dedemizi-ninemizi öldürmüş evlerin bulunduğu yere tekrar ev yapmayı bir borç bilmişizdir. Olağandışı kahramanlıklar ve benzersiz fedakarlıklar ile tarifsiz ihanetler ve korkunç kepazelikler biraradadır bizde. Ölen ölür, kalan sağlar birbirini öldürür. Herkes ve her şey gömülür; mezarlığın üzerine dikilen rezidansta oturanlar gelmiş günlerin güzelliğinden bahseder ve zaman geçer.

    Aradabir ve nadiren, yaptığı işte usta ve dünya çapında birkaç insan evladı çıkarırız ama onlarla övünsek de onlara tahammülümüz yoktur. Herkes haddini-hududunu bilecektir; şimdiki zamanın sonsuzluğunda yaşayan biz Türkler, böyle müstesna kişilere de “gününü” gösteririz. Mesela 26 Haziran 2021’deki LGBTİ+ yürüyüşünde işini yapan ve dünyanın sayılı fotoğrafçılardan Bülent Kılıç’ın ensesine binip nefesini kesmesini biliriz.

    Bilmediğimiz ise kesilenin kendi nefesimiz olduğudur.

    Genç kuşaklar, bizlere rağmen bu ülkenin kaderini değiştirecektir!

  • Sakarya’dan 1 ay önce son Yunan taarruzu

    Yunan kuvvetlerinin İnönü’deki şoktan sonra tekrar ileri harekata girişmesi, esas olarak siyasi gerekçelerle alınmış bir karardı. Yunan komutanlar Anadolu’da kesin bir zafer olasılığına kuşkuyla yaklaşıyordu. 10 Temmuz 1921’de ileri harekata başlayan Yunan Ordusu, Afyon, Kütahya ve Eskişehir’i ele geçirecek; ancak Mustafa Kemal’in öngörülü stratejisinden dolayı Türk Ordusu’nu imha edip savaşı bitiremeyecekti.

    Yunanların Anadolu’da­ki durumları Londra Konferansı’ndan (bkz. #tarih, sayı 80) sonra bir hayli zorlaşmıştı. Önlerinde iki se­çenek duruyordu: Ya Anado­lu’yu terkedecekler ya da Türk ordusunu kesin bir yenilgiye uğratacaklardı. Henüz Türk or­dusunun savaş kabiliyeti konu­sunda iyi istihbaratları olma­dığı için ikinci seçenek tercih edilmiş ve Yunan Küçük Asya Ordusu 23 Mart 1921’de Bur­sa’dan Eskişehir’e doğru ileri harekata geçmişti. Ancak, Yu­nan kuvvetleri açısından baş­langıçta başarılı olan harekat Türk ordusunca İnönü’de dur­durulmuş ve 31 Mart – 1 Nisan günlerinde tam bir yenilgiye dönüşmüştü (bkz. #tarih, sayı 82). Yunan Ordusu’nun Ana­dolu’daki bu ilk kesin yenilgisi sonrasında İtilâf Devletleri yi­ne yoğun bir diplomatik arayı­şa girişirken, Yunan Genelkur­mayı da yeni bir harekat hazır­lığına başladı.

    Büyük Britanya’nın önder­liğinde başlayan diplomatik görüşmeler, İtilâf Devletle­ri’nin Ankara ve Atina arasın­da herhangi bir tercih yapma­dan barışı sağlamasını hedef­liyordu. Bir plan yapılacak ve iki başkente de sunulacaktı. Bir tarafın planı reddetmesi durumunda İtilâf Devletleri de nasıl bir tutum takınacakları­na yeniden karar vereceklerdi.

    Eskişehir-Kütahya Muharebeleri sırasında hücum halinde bir Yunan süvari müfrezesi.

    Londra’da hazırlanan ve Yunanların Anadolu’dan çe­kilmesini ama Doğu Trakya’da kalmasını öngören arabulu­culuk önerisi Haziran ayın­da Fransa’nın onayına sunul­du. Fransızlar, arabuluculuk ve Anadolu konularında des­teklerini verdiler; ancak Yu­nanların Doğu Trakya’dan da çekilmesini istediler. Bu son noktanın barış görüşmeleri­ne bırakılmasına karar veril­dikten sonra, öneri 22 Hazi­ran’da ilk önce Atina Hüküme­ti’ne verildi. Yunanistan 2 gün sonra verdiği yanıtta, almış bulunduğu askerî harekat ka­rarından vazgeçmek niyetin­de olmadığını bildirdi. Artık tarafsız kalan İtilâf Devletleri, Türk-Yunan savaşının sonu­cunu bekleyeceklerdi.

    Yunan Genelkurmayı’nın bir defa daha ileri harekata ge­çerek Türk Ordusu’nu kesin bir yenilgiye uğratma kararı­nın kolay alınmadığını söyle­yebiliriz. Başkomutan Anasta­sios Papulas ve çevresindeki bazı kurmay subaylar, Anado­lu’da kesin bir zafer olasılığı­na kuşkuyla bakıyorlardı. Öte yandan, savaş yanlısı hükü­mette birçok Bakan da Papu­las’ı beğenmiyor ve onun de­ğiştirilmesini istiyordu; fakat orduda gerçekleştirilen “kralcı temizlik”ten sonra pek bir se­çenekleri de yoktu. Kral Kons­tantinos gibi yurtdışı sürgü­nünden yeni dönmüş (bkz. #tarih, sayı 78) olan General Yoannis Metaksas da kendi­sine teklif edilen başkomu­tanlığı reddetmişti. Ilımlı bir kralcı olan Metaksas, Anadolu harekatına daha başından beri karşı olduğu gibi, Yunan Ordu­su’ndaki birçok kurmay subay da harekatın başarılı olama­yacağı konusunda kendisiy­le aynı fikirdeydi. Dolayısıyla, harekat kararının politikacı­lardan kaynaklandığını hatır­lamakta yarar vardır.

    Kral Konstantinos tahta ge­çerken savaşa son vereceğini söylemişti. Bu sözünden dön­düğünü düşünmek yanlış olur. Bir tür “onursal başkomutan” ilan edildikten sonra geldiği Anadolu’da bile bu harekatı is­teyenin kendisi olmadığını gös­teren tanıklıklar vardır. Gerçek o ki Kral, kralcı politikacıların elinde oyuncak olmuştu. Kral­cı hükümetin ise başı derttey­di zira kalıcılığı pamuk ipliğine bağlıydı. Gerçi savaştan bıkan Yunan seçmenleri, Elefteri­os Venizelos’u başlarından at­mıştı ama, bu onların kralcılığa döndüğü anlamına da gelmi­yordu. Bu durum, yeni hükü­metin popülerlik kazanabil­mek için askerî bir zafere olan ihtiyacını açıklar. Öyle görü­nüyor ki hiçbir şey kazanma­dan barış yapıp Anadolu’dan ayrılmak da popülerlik açısın­dan kralcılara pek bir şey ka­zandırmazdı. Kralcı subayların da bütün kuşkularına karşın bunları açıkça ve kararlı bir bi­çimde söylemektense harekata devam kararına katılmalarının ardında, bu siyasal görüşün as­kerî görüşlerine üstün gelmesi bulunur.

    Eskişehir’de Yunan ordusu 1921’in Temmuz ayında Eskişehir’e giren Yunan Ordusu, parlak bir taktik zafer kazanmış olmasına karşın asıl amacına ulaşamamış yani Türk Ordusu’nu ezerek savaşı bitirememişti.

    10 Temmuz 1921’de ileri harekata başlayan Yunan Or­dusu, kuzeyde Eskişehir üzeri­ne görece zayıf bir güçle baskı yapmak, asıl gücüyle ise Af­yonkarahisar’a doğru ilerleye­rek Türk ordusunu güneyden çevirmek niyetindeydi. Afyon, 15 Temmuz’da Yunanların eli­ne geçti. Yunan Ordusu bun­dan sonra kuzeye yönelmiş, bu gelişme de Türk Ordusu’nun planlandığı gibi çevrilmesi ola­sılığını doğurmuştu. Bunun üzerine Türk Ordusu bir kısım birlikleriyle Yunanlara karşı oyalama savaşı vererek Seyit­gazi’nin doğusuna çekilmeye başladı. Kütahya ve Seyitga­zi 17 Temmuz’da düştü ama, Türk Ordusu çok yıpranması­na karşın çevrilmekten kurtul­du. Ertesi gün Batı Cephesi Ka­rargahı’na gelen Mustafa Ke­mal Paşa, çok yıpranmış olan askerlerin Yunan Ordusu’nun kararlı hücumları karşısında başarılı bir savunma yapama­yacağını öngördü ve genel bir çekilme kararının alınmasını sağladı. Türk Ordusu yer yer yapılan oyalama muharebele­ri eşliğinde hızlı bir biçimde çekilmeye başlayacak; 1 hafta sonra Sakarya Nehri’nin doğu­sunda yeniden mevzilenecekti.

    19 Temmuz 1921 akşa­mı Eskişehir’e giren Yunan Ordusu, parlak bir taktik za­fer kazanmış olmasına karşın asıl amacına ulaşamamış ya­ni Türk Ordusu’nu ezememiş, dolayısıyla da savaşı bitireme­mişti. İnönü’deki yenilginin acısı unutulmuş, Türk tara­fına da Eskişehir, Kütahya ve Afyon gibi önemli merkezle­rin ele geçirilmesi nedeniy­le moral açısından bir darbe vurulmuştu. Ancak, bahar baş­larında planlanan kesin zafer henüz elde edilemediği için şimdi Sakarya’ya doğru dör­düncü bir ileri harekata hazır­lanmaları gerekecekti.