Etiket: Sayı:84

  • Şehir içinde bir hayal şehir: BÜYÜK SARAY’IN İZLERİ

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yakın zamanda restorasyona aldığı Bukoleon Sarayı, aslında Bizans İmparatorluğu’nun neredeyse bir şehir boyutlarındaki Büyük Saray’ının ek bölümüydü. Saray 11. yüzyıla dek kullanılmış; 15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet’e harabesi kalmıştı. Sultanahmet Meydanı’ndan denize kadar, yerin bazen üzerinden bazen altından Bizans’ın en görkemli yapısı…

    İstanbul’un geçmişi çok kat­manlı… Bizans’tan Osmanlı İmparatorluğu’na, oradan cumhuriyete uzanan, birbirinin üzerine bina edilen, kucaklaşıp karışan bu tarihsel izleri görmek, şehri gezmenin en heyecan verici taraflarından. Doğu Roma İmparatorluğu’nun Byzantion’u başkent olarak benimsedikten sonra kurduğu İmparatorluk Sa­rayı’nın izlerini sürmek de böyle bir deneyim. İran’dan Mezopo­tamya’ya, Akdeniz coğrafyasının bütün kültürleriyle ilişki içindeki bu saray, dörtbir yandan gelen eserlerle süslenmiş; pek çok mimari üslup burada en parlak örneklerini vermiş.

    Bizans imparatorlarının 4.-11. yüzyıllar arasında kullandıkları Büyük Saray (Palatium magnum) adlı saray kompleksi, sürekli yeni eklemelerle büyütülmüş olduğundan adeta şehir içinde bir şehir haline gelmiş. Düşünün; bugünkü Sultanahmet Cami­i’nin bulunduğu yerden doğu ve güney tarafında Marmara kıyısına kadar uzanan 100 bin m2’lik bir alandan bahsediyoruz. Kuzeybatı tarafında şimdiki Sultanahmet parkının yerinde olan Hippodrom ile Septimus Severus zamanında yapılan Zeuksippos hamamla­rına, kuzeydoğuda ise Ayasof­ya’nın önünde uzanan Augouste­on meydanı ile Senato’ya komşu, etrafı duvarlarla çevrili bu koca saraydan bugüne pek az kalıntı kalmış. Sahil yoluyla, kalıntıla­rının denizle ilişkisi de kesilmiş. Artık burası bir hayal sarayı…

    11. yüzyıldan itibaren yapının önemini kaybettiğini biliyoruz. Ancak önemi azalsa da yine de 1204’te İstanbul’u ele geçiren La­tin şövalyeleri burada toplanmış; 1261’de şehri geri alan 8. Mikhael de Blakhernai Sarayı’nın tamiri bitinceye dek burada oturmuş. Bizans Devleti’nin son 1.5 yüzyılında ise Büyük Saray artık tamamen harabe haline gelmiş. 1453’te İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’in bu perişanlık karşısında“Kayser’in kasrında örümcek perdedarlık ediyor/ Efrasiyab’ın sarayında da baykuş nevbet çalıyor”dediği söyleniyor.

    Yıllar içinde araziye Meclis-i Mebusan binası, Sultanahmet Ce­zaevi gibi pek çok bina yapılmış. Şehrin büyük talihsizliklerinden 1912 İshak Paşa yangını ise Büyük Saray’ın talihi olmuş. 900’e yakın binanın küle dönmesiyle Bizans dönemine ait hayaletler ortaya çıkmış. Bölgenin arkeolojik park haline getirilmesi düşünülse de bu iddialı proje rafa kaldırılmış.

    Bugünlerde kompleksin gü­neybatı tarafındaki Bukoleon Sarayı’nın İBB Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı tarafından restore edilmesiyle uzun yıllardır görülmeyen sütunlar açığa çıkıyor. Üstelik İBB Miras, resto­rasyon sahalarını ziyarete de açtı. Gezerken sarayın hikayesini ve görmeden geçilmeyecek hatıra­larını bir de bizden dinleyin…

    AYASOFYA’YA BAĞLI MOZAİK MÜZESİ

    Bizans’ın gündelik hayatından sahneler

    Sarayın Hippodrom ve Ayasofya’dan başlayarak bir yamaç boyunca de­nize doğru uzandığından bahsetmiştik. Dolayısıyla tek planlı Avrupa sarayla­rından farklı olarak teraslarla düzen­lenmiş, bahçeler içinde pek çok saray haline inşa edilmiş bu yamaç sarayını gözümüzde canlandırmak için gezi­ye Sultanahmet Meydanı’ndan baş­lamak gerek. Sultanahmet Camii’nin külliyesinin olduğu yerde, içinde bir kabul ve istirahat salonu olan Kathis­ma Sarayı’nın bulunduğu düşünülüyor; ama bu saraya ait herhangi bir iz he­nüz bulunamadı. Hemen arkasında ise 1930’larda nereye ait olduğu bilinme­yen bir avlunun mozaikleri ortaya çık­tı. Burası bugün kurumsal varlığını de­vam ettiren Ayasofya Müzesi’ne bağlı Mozaik Müzesi olarak kullanılıyor.

    17. yüzyıl arastasının (Sultanahmet Çarşısı) yaklaşık 5 metre altında bulu­nan, geçmişte Büyük Saray’ın revak­lı avlusu olarak kullanıldığı düşünülen bu alandaki mozaikler, hiç tartışmasız Roma ve Bizans sanatının Türkiye’de­ki en önemli örnekleri arasında. Çar­şının içinden 6. yüzyıla açılan bu kat­mandan kendini gösteren mozaikleri, benzeri olmadığı için tarihlendirmek oldukça zor. Son tartışmalar 6. yüz­yılda yapıldıklarını gösteriyor. Yabani hayvanları ne kadar canlı ve gerçekçi bir şekilde tasvir ettiklerine bakılarak, Afrika’da bulunmuş sanatçılar tarafın­dan yapılmış olabilecekleri düşünülü­yor. Her biri imparatorluktaki din dışı, gündelik hayatı canlı bir şekilde tasvir etmesi bakımından eşsiz, fakat içle­rinden bazılarını görmeden geçmemek gerek.

    İlki hiç şüphesiz, saçı sakalı yo­sunlara, yapraklara karışmış, Okya­nus Tanrısı Okeanos olduğu düşünü­len erkek yüzü… İstanbul, okyanusa pek uzak, ama lazım olursa bir Okya­nus tanrısının sureti var yani şehir­de. Diğeri ise Doğu halılarını andıran bir bordür dizisi içinde resmedilmiş sarışın bir başka erkeğin portresi. Bu kuzeyli adamın 4. ve 5. yüzyıllardan itibaren sarayda muhafız olarak görev yapan önemli mevkideki bir Viking’i tasvir ettiği düşünülse de kim olduğu­nu teşhis etmek mümkün değil. Ayrıca hamle yapmak üzere kanatlı aslanla­rın, sepetle tavşan yakalamaya çalışan, kaz güden, elindeki tekerle oynayan çocukların, ayılarla güreşen bir erke­ğin, üzerindeki adamı sırtından atan katırların tasvirleri arasında kaybola­bilirsiniz.

    Kaz güden bir çocuk.
    Okyanusa uzak İstanbul’un Okyanus Tanrısı Okeanos mozaiği.

    MERDİVEN KULESİ

    Yer üstünde kalan nadir kalıntılardan

    Büyüksaray kompleksinin toprağın üzerinde kalan nadir kalıntıların­dan biri, en doğudaki terasın üzerin­de bulunan Merdiven Kulesi. İki teras arasındaki bağlantıyı sağlayan bu tuğla hatıllı taş yapının içinde eskiden bir merdiven ya da rampa olduğu görülü­yor. İçindeki tüm mekanları tonozlu bu kalıntının, büyük bir tören mekanına sahip Magnaura Sarayı’nın parçası ol­duğu düşünülüyor. 1. Konstantinos za­manında yapıldığı tahmin edilen Mag­naura’nın içinde, 6 basamakla çıkılan bir taht varmış. Yabancı elçiler burada kabul edilir, tören esnasında gizli me­kanizmalar sayesinde taht tavana dek yükselirken tahtın iki yanındaki altın kaplama aslan heykelleri kükrermiş. Yakın zamana dek şahıs malı olan Ku­le, artık restore edilmek üzere İBB ta­rafından satın alındı. Kalıntılar, Akbı­yık Sokak’tan görülebilir.

    Merdiven Kulesi, Akbıyık Sokak’ta görülebilir.

    KHALKİ KAPISI

    Saray’ın ana girişi, bugün otelin içinde

    Büyük Saray’ın ana girişi Khal­ki (bakır) kapısı, bugün Four Seasons Oteli’nin içinde bulunuyor. Türk devri boyunca 19. yüzyıla dek Arslanhane ve Nakkaşhane olarak kullanılan eski kiliseye de bu kapı­dan giriliyormuş. Adını vaktiyle da­mının yaldızlı bakır levhalarla kaplı olmasından alan kapı ve arkasında­ki saray, 1. Konstantinos tarafından yaptırılmış; 532 yangınından son­raysa Iustinianos tarafından yeni bir plana göre tekrar inşa ettirilmiş. Sa­ray, adeta bir müze gibi heykeller ve mozaiklerle süslenmiş. Kapının üs­tünde ise bir Hz. İsa ikonası varmış. Kapı, 1803’te bir yangında yanıp tah­rip olmuş.

    1950’lerdeki Sultanahmet Kazıları…

    MAGNAURA’NIN YERALTINDAKİ İZLERİ

    Halıcıdan girip, saraydan çıkmak

    Sarayın yerin üzerindeki par­çaları kadar, yeraltındaki kı­sımları da ilginç. Bunlardan bir tanesi de Four Seasons Otel’in arka kapısının açıldığı Kutlugün Sokak No: 33’te bulunan Başdo­ğan Halıcılık’ın altında. Dükka­nın sahibi Mehmet Başdoğan, yıllar önce halı mağazası yapmak üzere aldığı binanın bahçesinde temizlik yaparken yeraltındaki geniş odalara açılan eski bir de­mir kapı görür. İstanbul Arkeo­loji Müzeleri’ne bağlı uzmanlar buraya gelip inceleme yaptığın­da, bir sürpriz ortaya çıkar. Ye­raltı galerileri, Magnaura Sa­rayı’na aittir. Yapılan kazılarla kamyonlar dolusu toprak, moloz ve çöp boşaltıldıktan sonra halı­cının altı ışıklandırılarak ziyare­te açılır. Zaman zaman sergilerin düzenlendiği Başdoğan Halıcı­lık’tan sonra hemen aşağısında, eski Terzioğlu Halıcılık’ın altın­daki döşeme mozaiği kalıntısını ve Bizans ayazmasını; ardından ise Nakkaş Halıcılık’ın altındaki Nakilbend Sokağı Sarnıcı’nı zi­yaret edebilirsiniz.

    Terzioğlu Halıcılık’ın altındaki döşeme mozaiği.

    BUKOLEON SARAYI

    Her gün yeni bir parçası ortaya çıkıyor

    2. Theodosios zamanında (408-450) yapılan ve birçok yapıdan oluşan Bu­koleon Sarayı, doğu ve güney tarafında denize kadar dayanan Büyük Saray’ın gü­neybatı tarafında; günümüzdeki Can­kurtaran ve Sultanahmet mahalleleri­nin hemen hemen tamamına yayılıyor­du. Cankurtaran Spor Kulübü’nden rica ederseniz, kalıntılarını görebiliyorsunuz. Oradan çıkıp Kennedy Caddesi’ne indiği­nizde de kalıntıların devamını takip ede­bilirsiniz.

    13. yüzyılda Latinlerin burayı kullan­dığı, bir ihtimal Büyük Saray’dan o döne­me kalan tek oturulabilir yapının da Bu­koleon Sarayı olduğu düşünülüyor. Saray, adını imparatorların saraya deniz yoluyla geldiği limanın rıhtımında duran ve boğa­yı parçalayan aslan heykelinden almış; bu heykel 16. yy’da yerinden oynayarak de­nize düşmüştü; fakat iskelenin kalıntıları ve kemerli muhteşem bir kalıntı duruyor. Bu kalıntılar, İBB tarafından restorasyo­na alındı. Alanın denize yakın kenarın­daki kesinti üzerinden 1870’lerde bir de­miryolu geçirilmiş; 1911-12’de demiryo­lu çift hat haline getirilirken kalıntıların bir kısmı tahribata uğramıştı. 18. yüzyılda yapılan resimlerinde, sarayın cephesinin orta kısımlarında konsollara oturtulmuş üç bölümlü bir çıkma da görülüyor. Evvel­ce bu çıkmanın iki yanında bulunan aslan heykelleri, demiryolu yapılırken alınıp İs­tanbul Arkeoloji Müzeleri’ne taşınmış.

    Restorasyon sırasında ortaya çıkan sütunlardan biri.

    Adı sokakta kalan fener

    Bizans döneminde haberleşmede kullanılan fener kulesi, Toroslar üzerinden Bizans ülkesine yaklaşan saldırıların haberini birkaç gün içerisinde bir kuleden diğer kuleye taşıyarak, kent ahalisine önden hazırlık yapma fırsatı tanıyordu. Osmanlı döneminde aynı fener, Boğaz’ın girişini göstermek için kullanıldı. Bugün fener yok, kaidesi ve onu taşıyan Bizans kulesi var. Adı ise Fenerli Sokak’ta yaşıyor.

  • Tarihin ‘baş’ köşesinde kesilen konuşan kafalar

    Mitolojik dönemlerden günümüze, kesildikten sonra canlanan, dile gelen kafalar anlatıların, kitapların, sanatın ‘baş’lıca temalarından oldu. Wallerstein Beyni’nden “Star Trek”e, Albertus Magnus’tan Şiro Takahaşi’ye, Orfeus’tan Danton’a simyayla bezenmiş, edebiyatla güçlenmiş, kehanetle ve hakikatle iz bırakmış unutulmaz eserler…

    Bundan 50 sene kadar ön­ce simya kültürüne yo­ğun ilgi duymuş oldu­ğum sır sayılmaz: Agrippa’nın, Paracelsus’un, Roger Bacon’ın gölgelerinin apaçık düştüğü yazı kesitlerinden birinde Albertus Magnus’u da anmıştım. “Konu­şan baş” konusu hemen hareke­te geçmişti imgelem haritamda. Locus Solus’ü 1973 Mayıs’ında okuduğumda daha da genişle­di çemberin çapı; aklımın bir köşesinde yuvalanmış yerel ke­sik baş motifleri o dönemde sis içindeydi.

    Konuya ve imgeye, alabildi­ğine farklı tasalarla Hâneberduş* kitabında (Sel Yayıncılık, 2010) “Ölümsüzlük Üzerine Deneme”­de dokunup geçtim 30 yıl sonra:

    “Geleceğe umut bağlayabilir miydik? Öldüğümüzde, tek bir organımızı, beyni hayatta tuta­cak bir düzenek yaratılabilirdi. Geceyarısı balkonda, birbaşıma oturmuş düşünüyordum, bu fi­kir birden, Ortaçağda kürsüsüne yanında konuşan bir kafayla çık­tığı rivayeti yaygınlaşan Büyük Albertus’u getirdi: En karmaşık sorunları bir çırpıda çözen o ka­fayı simyacı-düşünürün yarattı­ğına inanılırmış”.

    Denemenin devamında an­dığım Wallerstein Brain’e, ara­dan zaman geçince vakit ayır­maya karar verdim.

    Gelgelelim, “Wallerstein Beyni”nden türemiş sözde bi­limsel yaklaşımlar, başta Kur­zweil’inkiler, bana “Star Trek”­ten öteye geçildiği izlenimini vermedi! Yapay zekâ konusu­nu son derece sıkıcı ve zarar­lı buluyorum ayrıca. Yapayının üretilmesini gerektirecek ölçü­de önem vermiyorum zekâya: İnsan’dakinin bir değişkeni ola­caksa olmaz olsun. Bu bağlam­da, klasik otomatlar açık ara da­ha çekici gözümde, robotlardan: Neyseler o’lar; bir de işe yara­mak için yırtınmıyorlar.

    Simya geleneği “Konuşan Baş” efsanesini Aristoteles’e dek taşır; altından yapılmış ol­duğu rivayetine rastlanır. Bir başka model Vergilius’la ilinti­lendirilmiştir; geleceği söyler. Gene de Albertus Magnus’un konuşan başı esas örnek olma özelliğini onlara bırakmaz; Gab­riel Naudé, büyük simyacının 30 yıl boyunca o başa vücut in­şa etmek için didindiğini yazar -öylesine bilmiş bir baştır ki bu, gevezeliğine dayanamayan Ermiş Thomas tarafından yere çalınıp paramparça olmuştur sonunda. Naudé aymaz değildir ama: Pico della Mirandola’nın, Albertus Magnus gibi ciddi bir bilgine böyle şarlatanca atıfla­rı yakıştırmayı ayıp saymasına katıldığını sezdirir.

    Waldemar Deonna, Orfeus’un suda yüzen başının ezgiler mırıldandığını söyler. Gustave Moreau da tablosunda onun kesik başını bir lirin üzerine yerleştirmiştir.

    Yaratı Meydanokuması (La Création défiée-1996) kitabında, Annie Amartin-Serin, konuşan başla bitmediğini vurgular can­lı yaratma saplantısının. Zosi­mus’un daha 5. yüzyılda rahimle bağlantısız biçimde yaratılmış bir çocuğun varlığından sözetti­ğini aktarır; 16. yüzyıl yazmala­rından birinde, MÖ 1. yüzyılda Büyücü Simon’un havayı suya, suyu kana, kanı tene dönüştür­düğü bilgisine rastlandığına dik­kat çeker. Paracelsus, De Natura Rerum’unda “homonculus” yapı­mının reçetesine yer vermiştir!

    Şiro Takahaşi, 2013-2017 arası Locus Solus’ten (ve Afrika İzlenimleri’nden) verimli çağdaş sanat çalışmaları gerçekleştir­di Tokyo’da ve Quai Branly Mü­zesi’nde. Roussel’in romanında, önce Danton’un başının Cante­rel’e geliş hikayesi ve cellat San­son’la yapılan anlaşma anlatılır; sonra zaman içinde başın yüzü­nü yitirişi, kasların eriyip geri­de beyni ve sinir bağlantılarını bırakışı aktarılır; oradan Can­terel’in başı konuşturmak için verdiği çabalara geçilir.

    Takahashi, “Danton’un Ba­şı”nı yapmış. Ömer Uluç’un iş­lerini çağrıştıran bir dizi değiş­kenin yanına Canterel’in başını konuşturmak için kullandığı(nı söylediği) “madde”leri yerleştir­miş: Resurrectine + Erythrite + Vitalium.

    Ne baş ama! Danton, Devrim Meydanı’nda 16 Germinal Yıl 2 (5 Nisan 1794) tarihinde, gün­batımında giyotine başını verdi. Öncesinde celladına “unutma sakın, halka başımı göstermeyi unutma, o buna değer” dediğini aktarır tanıklar.

    Tarihçileri yorum kuyu­sunun dibine çeken “Terreur” olgusunun o sayfasına, Büch­ner’in tartışmalar doğuran Dan­ton’un Ölümü (1835) oyunundan Wajda’nın tepkiyle karşılanan filmi “Danton”a (1983), yaratıcı­lık alanlarından gelen farklı ba­kışları yabana atmak aklımdan geçmez -benimkisi Roussel’e bir selam daha.

    Locus Solus’de, Danton’un başından güç-bela gelen ses­ler, kelime parçaları, belki o son cümlenin heceleridir.

    Yazar Yukio Mişima, Japonya’nın silahlanmasını engelleyen savaş sonrası anayasasını eleştirdikten sonra harakiri yapmış; intiharının tamamlanması için başı kesilmişti.

    “Konuşan Baş”a mitologya­nın bir ‘başköşe’ ayırmaması düşünülebilir miydi? Sparagmos besbelli bir mit değildi yalnız­ca. Kadim Yunan’da Tanrıların da kahramanların da parçalara ayrılarak yokedilme teşebbüsü­nü akim kılan tansıksı durum­ların öyküleri yaygın. Waldemar Deonna, “nasıl Osiris’in başı Byblos’a kadar dolaştıysa, Or­feus’unki de önce İzmir kıyıla­rına vurmuş, oradan Midilli’ye sürüklenmişti” der. Suda yüzen başının ezgiler mırıldandığını ekler. Orada, Troya Savaşı dö­neminde söylediği kehanetlere Apollon içerlemiş ve susturmuş başı; Orfeus’un yaşarken yete­rince konuştuğunu ileri sürerek! Gustave Moreau’nun tablosun­da tepsidedir başı; ressamın dünyasında, Saint-Jean Baptis­te figürü de gösteriyor ki, gövde­sinden ayrılan baş ağırlıklı yer tutuyordu. Odilon Redon’un Or­feus tablosunu etkileyici bulmu­yorum; buna karşılık Rijksmu­seum’daki deseni çarpıcı.

    Deonna, Aristoteles’in bir Zeus tapınağı papazının başı­nın, kesildikten çok sonra kati­linin kimliğini açığa vurduğu­nu aktardığını belirtiyor -Poe’ya yaraşır öykü. Yunan vazolarında kesik baş motifine sık rastlanı­yormuş. İlk Hıristiyan ermişle­rinden bazılarının başlarının, kesildikten sonra vaaz vermeyi sürdürdüğüne ilişkin kayıtlara rastlanıyor. Anadolu’da ve Bal­kanlar’da varlığı bilinen kesik baş türbeleri ve inanışları, rüya tabirlerine yayılmış bâtıl ipuçla­rı çerçeveyi genişletiyor.

    Hısım yazar Mario Bellatin, oyunbaz kitabı Biogrofia Illust­rada de Mishima’sında (2009), yazarın intiharından yıllar son­ra, seppuku geleneği gereği başı kesildiği için başsız gövdesinin yollara çıkışını ve anlatıcı kesil­mesini kuruyor. Metnin ikonag­rafik dosyasında, Mişima’nın kesik başı 44. fotoğraf olarak ye­ralıyor. Başsız bir gövde de söze girebiliyor demek.

  • Kuyucu Murad Paşa’nın acılarla dolu arkeolojisi

    Amasya sınırları içindeki Oluz Höyük, tarihi MÖ 5000’e kadar uzanan ve zaman içerisinde üstüste 10 kentin kurulduğu benzersiz bir arkeolojik alan. Bölgede açığa çıkarılan ve büyük ihtimalle Celalî isyanları dönemine (16.-17. yüzyıl) tarihlenen çukurdaki 2 yetişkin ve 1 çocuk iskeleti, bunların katledildikten sonra gömüldüklerini kanıtlıyor. Yaklaşık 60 bin kişinin ölümünden sorumlu Kuyucu Murad Paşa, “yaşa-başa bakmamasıyla” kayıtlara geçmişti.

    Arkeolojik bulgular te­melinde, bilinebilen ta­rihi günümüzden yak­laşık 3500 yıl önceye uzanan Amasya’nın kimler tarafın­dan ve hangi tarihte kuruldu­ğu bugüne dek saptanamamış­tır. Kent merkezinin aksine, Amasya ili sınırlarının kapladı­ğı alan içinde büyüklü-küçüklü çok sayıdaki höyüklerle karak­terize olan Öntarih yani Pro­tohistorik Dönem (MÖ 5000- 2000) yerleşimleri bulunmak­tadır. Bu yerleşmelerden biri olan Oluz Höyük, Amasya’da­ki ilk çokdisiplinli sistematik arkeolojik kazıların başladı­ğı ve devam etmekte olduğu antik yerleşme olarak dikkati çekmektedir. 10 yapı katından oluşan, yani üstüste 10 kentin kurulmuş olduğu Oluz Höyük, dünyanın bilinen ilk ateşgede­sinin ortaya çıktığı Pers taba­kasının yanısıra Hitit, Frig ve Hellenistik dönemleri ile de ta­nınmaktadır.

    Anadolu protohistorya­sı için önemli bulgular sunan Oluz Höyük aynı zamanda Tür­kiye Türklerinin atalarını oluş­turan ve Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 100 yıl önce Anado­lu’ya sızan erken Türklerin ya­ni ilk Oğuz/Türkmen boyları­nın mezarlarını da günümüze kadar saklamıştır. Anadolu’da 11. yüzyıldan itibaren hızlı bir şekilde gelişen öncü Türk akın­larının varlığı Ortaçağ tarihsel kaynaklarından iyi bir şekilde bilinmektedir. İlerleyen süreç­te sözkonusu akınların Anado­lu’yu fetih hareketine dönüş­mesi ise kültürel ve siyasi deği­şikliklere yolaçmıştır.

    Oluz Höyük mezarlığının Türk arkeolojisi ve tarihine yaptığı en önemli katkı, erken Türk göçlerinin 11. yüzyıl değil, 10. yüzyılda başlamış olduğunu kanıtlamasıdır. Buna ek olarak, Anadolu bütününde Türk var­lığı ilk defa arkeolojik ve tarihi kaynakların birlikte değerlen­dirilmesi ile bilimsel açıdan belgelendirilmiş ve 10. yüzyıl gibi erken bir tarihe taşınabil­miştir. Bu bağlamda Kuzey-Or­ta Anadolu’da öncü Türk grup­ların 10. yüzyılın başlarından itibaren dağınık da olsa görün­meye başladığı kanıtlanmıştır.

    Oluz Höyük’te düzenli oluşturulmuş mezarların ya­nısıra değişik özellikli gömü­ler de açığa çıkarılmıştır. 2011 dönemi çalışmaları sırasında, MÖ 450-400’e tarihlenen Pers (Akhaimenid) Dönemi yapı­larını tahrip ederek açılmış bir çukurda 3 insan iskeletine rastlanmıştı. Çukura gelişigü­zel atılmış iskeletlerin ilk ba­kışta 2 yetişkin ile 1 çocuğa ait oldukları anlaşılıyordu. Yetiş­kinler çukurun doğu kenarında arka arkaya karın üstü uzanır pozisyondaydı. Öndeki yetişki­nin başının anormal biçimde geriye doğru kıvrılmış olması, boynunun kırılarak ya da belli oranda kesilerek çukura atıl­mış olduğuna işaret ediyordu. Antropologların ilk gözlemle­ri çukurdaki iskeletlerin 30-35 yaşlarındaki bir kadın ve bir erkeğe ait olduğuna işaret edi­yordu.

    Çukurun güney kenarın­da uzanan ve belden aşağısı noksan olan çocuk iskeleti de ilginç detaylara sahipti. Çu­kurun biçiminden, bireylerin yatış şekillerinden ve çoklu gö­müden dolayı buradaki faaliye­tin bir mezar uygulaması olma­dığı anlaşılmaktadır. Çukurda saptanan 3 birey, çok büyük olasılıkla öldürüldükten sonra o dönemde bir mezarlık alanı olan ve ıssız bir yerde bulunan Oluz Höyük’te büyük ve derin bir çukura gömülmüştü.

    Oluz Höyük erken dönem Türk mezarlığı 11. yüzyılın baş­larında oluşmaya başlamış ve devam eden süreçte yapılan gömülerle çok büyük olasılıkla 15.-16. yüzyıllara kadar kulla­nılmaya devam etmişti. Çukur­da iskeletler dışında herhangi bir buluntu olmaması, birey­lerin ne zaman gömüldüğünü anlamamızı zorlaştırmakta­dır. Sözkonusu gömü faaliyeti çok büyük olasılıkla Oluz Hö­yük’teki mezarlığın kullanıl­maya devam ettiği bir süreçte, Osmanlı Dönemi’nde yapılmış olmalıdır.

    İskeletlerin hikayesini dinlemek Oluz Höyük Türk Mezarlığı’nda saptanmış olan çukur içindeki 3 iskeletin, 2 yetişkin ve 1 çocuğa ait olduğu düşünülüyor. Yetişkinin başının anormal şekilde geriye kıvrılması, boynunun kırılmış ya da kesilmiş olabileceği ihtimalini akla getiriyor.

    Osmanlı geçmişine baktı­ğımızda, 15. yüzyıl ile 16. yüz­yılın ilk yarısında Amasya’nın imparatorluğun en gelişmiş birkaç kentinden biri olduğu­nu görüyoruz. Ancak 16. yüz­yılın ikinci yarısından sonra başlayan Celalî İsyanları (Bü­yük Kaçgunluk) ile bu sürecin bir devamı olarak 17. yüzyılın başlarına kadar devam eden karışıklıklar; Amasya’ya hem sosyo-ekonomik hem de imar faaliyetleri açısından büyük zararlar vermiştir. Karayazıcı ile onun önemli adamlarından biri olan Deli Zülfikar’ın sal­dırıları Amasya kent merkezi ile yakın çevresinde büyük yı­kımlara neden olmuş, Celalîler 1602’de şehirde tam kontrolü sağlamışlardı. Bu süreç 1608’de Kuyucu Murad Paşa’nın şehri tekrar Osmanlı İmparatorlu­ğu’na katmasıyla son bulmuş­tur. Kuyucu Murad Paşa, Celâlî ayaklanmalarına karışan is­yancılara çok sert davranması ile tanınan bir devlet adamıdır. Anadolu’da öldürttüğü kişi sa­yısının 60 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.

    Evliya Çelebi, Celalî İsyan­ları’na katılan asilerin sorguya çekildiğini anlatırken, masum bir çocuğun köyünde kıtlık ol­duğu için babasıyla birlikte bu harekete karıştığını belirt­mektedir. “Kuyucu” lakabını Celalî isyancılarını ve onların destekçilerini ölü ve diri derin kuyulara gömdürdüğü için al­mış olan Murad Paşa bu çocu­ğu da boğdurtmak istemiş, fa­kat Yeniçeriler bu emri yerine getirmemiştir. Kuyucu Murad Paşa “belki bu çocuk büyüdü­ğü zaman asi olur” diyerek ço­cuğu kendi eliyle boğmuştur. Bu anekdot, Kuyucu Murad Paşa’nın yaşa-başa bakmadan, erkek-kadın, Celâlî ayaklanma­larına destek veren herkesi yo­ketmeyi amaç edinmiş olduğu­na işaret etmektedir.

    Ölümde yanyana Kuyucu Mehmed Paşa’nın türbesi, İstanbul Vezneciler’de (üstte). Aynı türbede Osmanlı hizmetine girmeden önce Paşa’nın karşısında savaşan Canbulatlıoğlu Ali Paşa da yatıyor (altta).

    Oluz Höyük Türk Mezar­lığı’nda saptanmış olan çukur içindeki 3 iskeletin ne zaman gömüldüğü konusu şimdilik belirsizdir. Buna karşın Pers yapılarını tahrip ederek açılan bir çukura gömülmüş olmala­rı ve mezarlığın sınırları içinde bulunmaları, iskeletlerin Os­manlı dönemine tarihlenebile­ceğine işaret etmektedir. Ku­yucu Murad Paşa’nın Amasya ve Çorum ile yakın çevrelerin­de Celalî isyancıları ile savaş­tığı bilinmektedir. Sözkonusu savaşların Amasya ve Çorum arasındaki bir bölgede yer alan Oluz Höyük’ün yakın civarın­da da gerçekleşmiş olması çok büyük ihtimaldir. Bu bağlamda Oluz Höyük Erken Türk Me­zarlığı’nda ortaya çıkarılmış iskeletlerin düşük bir olasılık­la da olsa Celalî ayaklanma­ları sırasında Kuyucu Murad Paşa’nın döneminde katledil­miş yöre sakinleri olabilecekle­ri düşünülebilir. Böyle değilse bile, Celalî ayaklanmaları sıra­sında uygulanan bir öldürme ve gömme yönteminin toplum hafızasında yaşayarak sonraki dönemlere taşınmış olması ak­la yatkın gelmektedir.

    Kuyucu Murad Paşa bugün Vezneciler semtinde bulunan ve kendi adıyla anılan med­reseye bitişik bir türbede yat­maktadır. Aynı türbede Abaza Mehmed Paşa adlı bir Osman­lı devlet adamı daha gömü­lüdür. Abaza Mehmed Pa­şa, Canbulatoğlu Ali Paşa’nın başlattığı Celalî ayaklanma­sında onun yanında yer almış, 1607’de Amuk Ovası’nda Ku­yucu Murad Paşa’nın ordusu­na yenilerek esir düşmüştür. Yeniçeri ağası Halil Paşa’nın araya girmesi sonucu ölüm cezasından kurtulmuş ve Os­manlı hizmetine girmiştir.

    Önceleri karşılıklı sava­şan, sonrasında ise birlikte Osmanlılara hizmet eden 2 komutan bugün yanyana yatmaktadır.

  • Kimseyi görmedim ben senden daha güzel…

    1970’lerin ortasından bugüne yarım yüzyıllık bir başarı öyküsü, Tuncay Özilhan’ın hayal olarak görülen girişimleriyle başladı. Anadolu Efes basketbol takımını Avrupa’nın zirvesine çıkaran hadiseler, fedakar hocalar ve olağanüstü sporcuların tarihe geçen hikayesi. Son EuroLeague şampiyonu Efes’in macerası…

    İstanbul’da yaşayanların ço­ğunun adını duymadığı ama Kadıköylülerin iyi bildiği bir sokak vardır Moda’da: Cem So­kak. Civardaki okullardan taşan çocukların cıvıltısı ve kırmızı tramvayın çıngırağıyla şenlenen bu sokakta 1800’lerin ortaların­dan beri yükselen Assomption Kilisesi’nin, Türkiye’de basket­bol tarihinde önemli bir döne­meçte yer aldığını söylesem ina­nır mısınız?

    Bir spor yazısının giriş pa­ragrafında kilise adı görmek bi­raz tuhaf; farkındayım. Ancak 20’li yaşlarının sonlarında olan ve birkaç yıl kaldığı ABD’den İs­tanbul’a dönen bir gencin, 1976 yazında bir basketbol takımı kurmaya kalkışması o günlerde bu haberi duyanlar tarafından da tuhaf karşılanmıştı.

    30 yıl tek karede 1996’da henüz kariyerinin başında genç bir oyuncu olan Ufuk Sarıca, Oktay Mahmudi, Ergin Ataman ve Aydın Örs’ün (soldan sağa) girdiği bu kare, Efes’in ve Türk basketbolunun 30 yılını özetliyor.

    Kahramanımızın adı Tuncay Özilhan’dı. Saint-Joseph Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden sonra yüksek lisans için New York’a gitmiş, içinde filizlenen basketbol fida­nı orada iyice dallanıp kök sal­mıştı. Babası İzzet Bey, o yıllar­da henüz emekleme aşamasında olan bir markanın ortakların­dandı. Bira üretiminde ülkeyi yeni standartlarla tanıştıran bu firmada, oğlunu önemli sorum­lulukların beklediğini düşünü­yordu. Tutkusuyla iş hayatı, pro­fesyonel kariyer ile hobi, içinden yükselen ses ile baba nasihatleri arasında en uygun yolu bulma­ya çalışan genç Tuncay; Yeni Dünya’da gördüklerini doğup büyüdüğü kente taşımak ve Efes Pilsen logosunu bir basketbol takımının formasında görmek istiyordu.

    Saint-Joseph’li sporsever gençlerin çoğu Kadıköyspor’da voleybol-basketbol oynuyor; ki­mileri de yüzme, kürek, yelken gibi su sporlarında faaliyet gös­teriyordu. Cem Sokak’taki As­somption Kilisesi’nin bahçesi, kulübün gayriresmî sahası gi­biydi. Yaz akşamlarında iddialı minyatür kale futbol maçları ha­tırı sayılır kalabalıkları bahçe­ye toplar, voleybol ve basketbol takımları antrenmanlarını bu­rada yapardı. Tuncay Özilhan, Kadıköyspor’un basketbol şube­sini satın alıp adını Efes Pilsen’e çevirince, kilise bahçesindeki mütevazı potalar da gelecek yıl­larda büyüyüp çok uzaklara gi­decek olan bebeğin beşiği oldu.

    Özilhan, kulübün yönetim sorumluluğunu uzun yıllar Mo­daspor’da basketbol oynamış Pano Natof’a verdi. Lise yılların­dan onu iyi tanıyor ve güveni­yordu. Efes Pilsen markasının sağladığı olanaklarla, Pano Na­tof’un tercihleriyle oluşturulan kadrolar önce o dönem “mahal­li küme” olarak bilinen İstanbul Yerel Ligi’nde, sonraki yıl Türki­ye İkinci Deplasmanlı Ligi’nde yenilgi yüzü görmeden şampi­yonluğa ulaştı ve Birinci Lig’e yükseldi.

    Efes’in gurur anı Anadolu Efes, THY EuroLeague Final Four finalinde Barcelona’yı 86-81 mağlup ederek şampiyon oldu. 30 Mayıs’ta kulübün tarihinde ilk kez kaldırdığı kupa, kaptan Doğuş Balbay’ın elinde…

    70’ler, basketbola bir başka müessese kulübünün, Eczacı­başı’nın da ağırlığını koyduğu yıllardı. Ancak Efes, büyük sah­nedeki ilk sezonunda (1978-79) koç Faruk Akagün yönetimin­de Doğan Hakyemez’li, Meh­met Döğüşken’li, Aytek Gür­kan’lı, “Şeytan” Billy Lewis’li kadrosuyla Eczacıbaşı’nı geride bırakıp şampiyonluk kupasını kaptı. Çiçeği burnunda kulüp, spor âlemine merhaba deme­siyle birlikte, üç sezon üstüste girdiği liglerin üçünde de ipi en önde göğüslemeyi başarmıştı. Bu, daha önce görülmüş şey de­ğildi. Özilhan’ın rüyaları çok kı­sa sürede gerçeğe dönüşmüştü. Ancak o günlerde, onun gözü­nün daha yükseklerde olduğunu, gönlünde daha büyük aslanların yattığını kimse bilemezdi.

    80’li yıllar boyunca çekişti­ği Eczacıbaşı’nın organizasyo­nel yapısını örnek almaktan da çekinmedi Efes Pilsen… Mer­ter’deki fabrikanın arazisine çok amaçlı ve modern bir antren­man salonu yapılmış; günün ne­redeyse yarısını burada geçiren antrenörler, gencecik sporcu­lar, geleceğe umutlu bakılması­nı sağlayan bir basketbol ailesi oluşturmuştu. 90’lara gelindi­ğinde, kulübün müzesinde üç şampiyonluk kupası vardı. Hep zirveye oynamış, kupaya uza­namadıkları sezonlarda da üst sıralarda yer almayı başarmış, daha da önemlisi, altyapıdan on­larca genç yetiştirmişlerdi.

    1992’de İstanbul, spor tari­himizde ilk kez bir Final Four organizasyonuna evsahipliği yapacaktı. Avrupa’nın kulüpler düzeyinde en iyi dört takımını buluşturan bu turnuva, Efes’in sponsorluğu sayesinde Türki­ye’ye alınabilmişti. O dönemde ülkemizden bir takımın, değil oralara gelmesi, Avrupa Kupa­ları’nda ilk iki turu geçmesi bile olağanüstü sayılıyordu. Yine de Final Four’u henüz yeni hizmete girmiş olan Abdi İpekçi Spor Sa­lonu’na taşımak, Özilhan’ın viz­yonunu göstermek bakımından önemli bir detaydı.

    Kadıköy’deki Assomption Kilisesi’nin bahçesindeki mütevazı potalar, Efes’in yıllar içinde serpilip gelişen başarı hikayesinin beşiği olmuştu.

    Aynı yılın Şubat ayında, kulübün teknik yapısını da te­peden tırnağa değiştirecek bir gelişme yaşandı. O sezona kötü başlayan ve raydan çıkmış gibi görünen takımın başına Aydın Örs getirildi. Örs, yıllardır altya­pıda gençlerle çalışan, ön plana çıkmayı sevmeyen, sabırlı, di­siplinli ve çalışkan bir hocaydı. Kulüp yönetimi uzun süredir uyguladığı “Dere geçerken at değiştirilmez” ilkesini çiğne­mek zorunda kalmış; Örs de zor zamanda devraldığı takımı, son haftalarda adeta şaha kaldıra­rak, Efes için ne kadar önemli ve vazgeçilmez bir isim olduğu­nu ispatlamıştı. 1991-92 sezo­nu, play-off’ta fırtına gibi esen Efes’in şampiyonluğuyla sonuç­landı. Bu kulübün tarihindeki dördüncü şampiyonluk olmanın yanısıra yeni bir döneme açılan kapıydı da.

    Natof-Örs ikilisi, şampiyon kadroya, dağılan Yugoslavya’dan kaçıp kendine yeni ve huzurlu bir yuva arayan Makedon asıllı Petar Naumoski’yi ekledi. Son­rası, kartopunun çığa dönüş­mesiydi. 1993’te Avrupa’nın kulüpler düzeyinde 2 Numaralı kupası olan -o zamanki adıyla- Saporta Kupası’nda finale kadar tırmanan Efes’in, altyapısından yetiştirdiği Ufuk Sarıca ve Vol­kan Aydın gibi gençleri de bütün yabancı otoriteler tanıyordu ar­tık… 1993 Mart’ında Torino’da Yunan temsilcisi Aris’e 2 sayıyla kaybedilen final maçı kalpleri kırmış, ama bu ekibin sonraki yıllarda daha büyük hedeflere yürüyebileceğini de haber veren bir işaret fişeği olmuştu.

    Efes, sonraları EuroLeague adını alacak olan 1 Numara­lı Avrupa kupasında o günden sonra hep iddialı oldu. Devlerle boy ölçüştü. Özellikle Panathi­naikos ve Olympiakos gibi güçlü Yunan ekipleriyle oynadığı maç­lar dört gözle beklenir olmuştu. Büyük rekabetin dışına düştüğü tek sezonda, 1996 Koraç Kupa­sı’nı kazanarak Avrupa’da kupa kaldıran ilk Türk takımı oldu. Koraç, Avrupa’nın kulüpler dü­zeyinde 3 Numaralı organizas­yonuydu. Bir anlamda Galatasa­ray’ın futbolda kazandığı UEFA Kupası’nın muadili… Ancak Ga­latasaray’dan 4 yıl önce!

    Rakip tanımayan silindir 2018-2019 sezonunda Vasilije Miciç ve Shane Larkin gibi yetenekli oyuncuların transferiyle oluşturulan kadro, o günden bu yana rakip tanımayan bir silindire dönüştü. Shane Larkin, Anadolu Efes Başkanı Tuncay Özilhan’la…

    Burada biraz nefeslenip, öy­kümüze küçük bir detay ekle­yelim: Efes Pilsen markasının reklam bütçesinden basketbol sponsorluğuna aktarmış oldu­ğu para, 90’larda önceki 10 yı­la oranla kaydadeğer miktar­da artmıştı. Bunda 1984’te bira üreticileri ile dönemin iktidar partisi ANAP arasında yaşa­nan sürtüşmenin payı büyüktü. ANAP tarafından meclise getiri­len ve kabul edilen yasayla bira “alkollü içki” kabul edilmiş, bü­fe ve çay bahçelerinde satışı ile televizyon reklamları yasaklan­mıştı. O yaz satışlarının yüzde 40 oranında gerilediğini gören bira üreticileri kara kara ne ya­pacaklarını düşünürken; Ame­rikalı bir danışmanlık firması Efes yönetimine “sanat ve spo­ra sponsorluk desteğini artırın” tavsiyesini vermişti. Natof-Örs ikilisiyle çıkışa geçen basket­bol takımının yelkenlerini şişi­ren rüzgarı, “milliyetçi-mukad­desatçı” bir iktidarın koyduğu yasak da artırmıştı dersek pek yanlış sayılmaz.

    Efes, defalarca kapısından döndüğü Final Four’a nihayet 2000’de ulaştığında, takımın başında başarıya giden zahmet­li yolun parke taşlarını döşeyen Pano Natof ile Aydın Örs yoktu ne yazık ki… 1999-2000 sezonu­na yapılan kötü başlangıç, yıllar­dır büyük emek vermiş olan ve giderek artan baskıyı omuzlayan ikiliyi, patron Özilhan ile ilişki­lerinde geri dönülemez bir nok­taya sürüklemiş ve istifa etme­lerine yol açmıştı. Takım, daha önce Örs’ün asistanlığını yap­mış, sonra da Türk Telekom ve Karşıyaka’da kendi kanatlarıy­la uçabildiğini göstermiş Ergin Ataman’a emanet edildi. O da hırsı ve enerjisiyle Efes’i Final Four’a taşıdı. Selanik’teki tur­nuvadan üçüncülükle dönüldü ama; hem Avrupa’nın hem NBA otoritelerinin, son yıllarda Mer­ter’deki altyapıdan yetişen Mir­sad Türkcan, Hidayet Türkoğlu gibi genç yetenekleri konuşuyor olması, alınan dereceden daha gurur vericiydi.

    Kısa süren “birinci Ataman dönemi”nin ardından onun yar­dımcısı olan Oktay Mahmuti ile ligde son derece istikrarlı bir grafik (4 sezonda peşpeşe 4 Tür­kiye şampiyonluğu) çizen Efes, Avrupa’da hedef olarak belirle­diği Final Four’un eşiğinden at­layamıyordu bir türlü… Koçluk koltuğunda 7 yıl oturan Mah­muti, 2007’de yerini Amerikalı David Blatt’e bıraktı. Rus Millî Takımı’nı altın madalyaya ta­şıdığı Avrupa Şampiyonası’nın hemen ardından Efes’teki me­saisi için kolları sıvayan Blatt, İstanbul’da büyük bir düşkırık­lığı yaşadı ve yaşattı. Eskilerin “silsile-i meratib” dediği usta-çı­rak hiyerarşisi bozulmuş, sadece oyuncu yetiştirmekle kalmayıp, spor hayatımıza pek çok çalıştı­rıcıyı da armağan eden düzenin dişlileri arasına görünmeyen bir çomak sokulmuştu sanki…

    Sonrasında türbülans döne­mi başladı: Bir defa daha Ergin Ataman, şöhretli ya da daha az tanınmış yabancı antrenörler, henüz yolun başındaki Ufuk Sa­rıca derken, nihayet 2017’nin son günlerinde yetiştiği oca­ğa dönüp üçüncü kez sözleşme imzalayan Ergin Ataman… Bu arada, yine siyasi bir kararla ku­lübün adındaki Pilsen atılmış; sportif faaliyetlerin herhangi bir yerinde bira üretimini çağrış­tıracak her türlü ifade ve simge yasaklanmış; takım parkelere Anadolu Efes adıyla çıkmaya başlamıştı. Ancak özlenen istik­rar yakalanamıyordu. Avrupa basketbolunda Efes, her sene silbaştan yapan ama çok istediği zirveye tırmanamayan bir trans­fer hovardasına benzetiliyor­du. Bu arada Ülker’in finansal desteğiyle yola çıkan Fenerbah­çe’nin 2017’de Doğuş Grubu’nun sponsorluğunda EuroLeague şampiyonluğuna ulaşıp, bu bü­yük kupayı Türkiye’ye getiren ilk takım unvanını alması, Efes cephesinde yaraya tuz bastı.

    Şampiyon koç Anadolu Efes’in başarısının altında, 2017’nin son günlerinde yetiştiği ocağa dönüp üçüncü kez sözleşme imzalayan Ergin Ataman’ın imzası var.

    2018-19 sezonuyla birlikte Anadolu Efes, başka bir boyuta sıçradı. Vasilije Miciç ve Shane Larkin gibi çok yetenekli, aynı zamanda başarıya aç oyuncu­ların transferiyle oluşturulan kadro, o günden bu yana rakip tanımayan bir silindire dönüştü; Avrupa’nın en büyük organizas­yonunda iki final oynadı, birini kazandı. Pandemi nedeniyle ya­rıda kalan 2019-20 sezonunda Efes yine doludizgin giderken, final oynanamadı, şampiyon belirlenemedi ne yazık… Aynı dönemde kazanılan 2 Türkiye şampiyonluğuyla kulübün tari­hinde bu kategorideki kupaların sayısı 15’e yükseldi. Son 3 yılda Anadolu Efes’in, Avrupa pota­larında en çok maç kazanan, en istikrarlı ve en çok saygı gören kulüp olduğunu söylemeye bil­mem gerek var mı?

    45 yıl önce genç bir adam, tutkusunun peşinden giderek bir hayal kurdu. O hayale önce onlarca, sonra yüzlerce ve za­manla milyonlarca sporseveri ortak etti. Sayısız insanın ye­tişmesi ve basketbol sahasında üretime katılması için en uygun koşulları sağladı. Geçen ay Ana­dolu Efes, Köln’deki EuroLea­gue finalinde Barcelona’yı dize getirip şampiyonluğu kucaklar­ken, sahada en çok alkış topla­yan oyunculardan birinin, bas­ketbol topuyla Merter’deki sa­londa tanışmış olan Sertaç Şanlı olması; bu başarının ardında yalnızca finansal gücün değil, insana yapılan yatırımın, sabrın ve emeğin olduğunu gösteriyor­du. Tuncay Özilhan, Moda’daki kilisenin bahçesine ilk adımını attığı anda bu kadarını hayal et­miş miydi acaba?

  • Taksim meydanına cami: ‘Bölgeye İslâmi mühür’

    Taksim’e cami inşa edilmesiyle ilgili ilk hamle, 1951’de o dönemin Türkiye Anıtlar Derneği’nce yapıldı. Üstelik bu cemiyet, caminin bugünkü gibi “oldukça büyük” olmasını ve yine bugün bulunduğu noktada yapılmasını da yazılı olarak önermişti! O tarihten günümüze Taksim meydanına cami yapma girişimleri, belediye-siyasi iktidarlar-siyasi liderlerin tutum ve demeçleri.

    Taksim Camii, bilindiği üzere 28 Mayıs 2021 ta­rihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıl­dığı bir törenle açıldı. Kamuoyu Taksim Camii’nin epey bir süre­dir ülke gündeminde olduğunu biliyor. Taksim’e cami yapmak aynı zamanda eski zamanlardan beri Pera’ya, yani şehrin “öteki­si” olarak algılanan kent silueti­ne damga vurmak açısından da muhafazakar iktidarlar tarafın­dan önemseniyordu.

    Cami projesi, 28 Şubat sü­recinde Necmeddin Erbakan’ın iktidarına mâl olan en kritik ge­lişmelerden biriydi. Erbakan, 26 Ocak 1997’de Taksim’deki iftar çadırını ziyaret etmiş ve burada yaptığı açıklamada Taksim Ca­mii’nin temellerinin 27 Mart’ta atılacağını söylemişti. İlerleyen yıllarda Taksim Camii meselesi uzun bir süre gündeme gelme­di. Yakın zamanda ise AK Parti yönetimi bölgede yeni bir pro­jeyi gündeme aldı. Prof. Dr. Ah­met Vefik Alp’e hazırlatılan ve “Taksim Cumhuriyet Camii & Dinler Müzesi Projesi” adını ta­şıyan teşebbüs, yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. Projenin “Uluslararası Mimarlar Birliği Ödülü”ne layık görülmesi de bu bağlamda farklı yorumlara se­bep oldu. Cami için karar kılınan mekan, meydanda bulunan su deposunun arkasındaki araziydi.

    Asıl ilginç olan ise Taksim’de camii projesinin pek çoğumu­zun sandığı gibi 25 yıllık bir hi­kayeden ibaret olmaması. Tak­sim Camii’nin öyküsü Demok­rat Parti iktidarının ilk yıllarına, 1951’e kadar gidiyor.

    Fransız şehircilik uzmanı Prost’un Taksim meydanını planlarken Aya Tirada Kilisesi’ni esas alması eleştirilir, ama Prost aynı yaklaşımı Eminönü’nde camiler için uygulamıştır.

    Taksim’de bir camiye ihtiyaç olup olmadığı tartışmaya açıktır. Kanaatime göre böyle bir yapıya ihtiyaç da bulunmaktadır. Zira İstiklal Caddesi’nin başında bu­lunan Taksim Mescidi ve cad­denin ortalarında bulunan Ağa Camii, ibadet ihtiyacına cevap vermenin uzağındadır. Ancak tartışmanın bu denli kitlenme­sindeki asıl sorun, buradaki ca­minin meydanın siluetinde bı­rakacağı etkidedir. Zira Taksim meydanında hâkim olan unsur­lara bakıldığında, Canonica’nın elinden çıkan “Atatürk Heykeli”, Tek Parti döneminde kamusal hayata eklemlenen “Taksim Ge­zisi” ve yine meydana hâkim tek dinî yapı olan “Aya Triada Kili­sesi” hemen dikkati çekiyordu. Hasılı tüm bu sayılan mekan­lar, muhafazakar kesimin bazı bireylerince “bölgede İslâmî bir mührü zaruri kılıyor”du.

    Türkiye Anıtlar Derneği’n­ce 11 Temmuz 1951’de kaleme alınan bir dilekçenin muhatabı, İstanbul valisi ve belediye baş­kanı Fahreddin Kerim Gökay’dı. Dernek, kaleme aldığı dilekçe­de Taksim Meydanı’nda yeni bir caminin temellerinin atılması­nı ister. Buna gerekçe olarak da Şişli’den Ağa Camii’ne kadar bel­li başlı bir cami olmaması göste­rilir. Ancak bu cami, alelade bir mabed olmamalıdır; yani amaç sadece Müslümanların ibadet ihtiyacını karşılamakla sınır­lı değildir. Derneğin dilekçesi­ne göre yeni cami, çift minareli ve Şişli Camii’nin en az 2-3 katı büyüklüğünde olmalıdır. Bunun için de 3-4 milyon lira arasında bir meblağ gözden çıkarılmalıdır.

    Dilekçede Demokrat Par­ti iktidarına kadar İstanbul’un imarı ile bizzat ilgilenen Fransız şehircilik uzmanı Prost’a da atıf yapılır. Prost, Taksim meydanı­nı planlarken Aya Tirada Kili­sesi’ni esas almış ve bu kilisenin etrafını istimlak ederek yapının haşmetini meydana çıkarma yo­luna gitmiştir. Bu durum üstü kapalı olarak eleştirilmektedir (Ancak unutulan bir şey vardır ki aynı Prost, bunu bir Hıristi­yanlık telakkisi ile yapmamış; benzeri şekilde Eminönü’nde Yenicami, Bayezid Camii, Süley­maniye, Sultanahmet Camii gibi yapıların da bu suretle görünür olmasına çalışmıştır). Dilekçe sahipleri Taksim’deki mevcut durumun “meydanın bir İslâm mabedi ile tezyinini zorunlu kıl­dığı” fikrindedir.

    Meydanda Cuma Taksim Camii, 28 Mayıs 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı bir törenle açıldı. Törene katılanların meydanda kıldığı cuma namazının fotoğrafları tarihe geçti.

    Peki mabedin yeri neresi ol­malıdır? Dilekçe sahiplerinin ilk aklına gelen Taksim Parkı’nın “münasip bir mahal” olacağıdır. Eğer bunda sakınca görülürse o zaman da Sular İdaresi’nin yi­ne meydana bakan su deposu ve çevresindeki arazi bu işe tahsis edilebilir. Cemiyet, bu iki seçe­neğin de kabul görmemesi duru­munda üçüncü bir teklifi daha gündeme getirir. O da Taksim’de belediyeye ait arsalardan denize nazır bir bölgenin kendilerine tahsis edilmesidir.

    Bu taleplere vali ve beledi­ye başkanı Fahreddin Kerim Gökay’ın cevabı gecikmeyecek­tir. Gökay, talebi hüsnü telakki ile karşılamakla birlikte ne Gezi yerinin ne de su deposunun böy­lesi bir işe tahsisinin mümkün olmadığını belirtir. Esasen Gö­kay’a göre su deposu ve ardın­daki alan, cami için en müsait mevkii olmakla birlikte belki bu teşebbüs gelecek yıllarda tekrar ele alınabilir.

    Gelgelelim cemiyet bu cevabı tatmin edici bulmaz. Bu defa ta­lebinin merkezine su deposunu koyarak caminin Taksim meyda­nına yapılması için gerekçelerini sıralar. Buna göre su haznesinin yıkımına gerek kalmadan da bu­rada abidevi bir cami inşa etmek mümkündür. Etraftaki tamir­hane ve garajların istimlak edil­mesi hem bölgenin nezihliği açı­sından hem de bir İslâm mabedi inşa edilmesine vesile olacağın­dan son derece isabetli bir tu­tum olacaktır. İmza sahiplerine göre atalarımız şehrin meydan­larına cami inşa ederek o bölge­yi imar yolunu tuttuklarından, Taksim meydanındaki teşebbüs de ecdadın yolunun takip edil­mesi anlamında hayırlı bir iştir. Dilekçede, yapılacak caminin aynı zamanda Taksim siluetine vurulacak Türklük damgasına da hizmet edeceğinin altı çizilir: “Yeryüzünün incisi olan şehri­mizin en kesif ve muhtelit ve çok lüzumlu bir yerinde Türk birlik ve ahlak yuvasının timsali olan çift minareli ve harikulade bir cami oturtulmuş olur”. Yine bir başka bölümde şu ifadeye yer ve­rilir: “Güzel İstanbulumuzun Be­yoğlu semtinde Türk damgasını taşıyan biricik eser adı geçen su haznesiyle, önündeki çeşmedir”. Caminin yapımını zaruri kılan bir diğer faktör de son yıllarda bölgede İslâm nüfusun artma­sı ve nüfus dengesinin değişme­sidir. Bilhassa yerleşime açılan Ayazpaşa ve Talimhane semtle­ri, artık bu tarz bir imar faaliye­tini zaruri kılmaktadır.

    Bu yazışmanın ardından Türkiye Anıtlar Derneği İstan­bul şubesi cami ile ilgili planla­rı ilgili mimarlarına çizdirmiş ve bu planlar Şehir Meclisi’nde tasvip olunmuştur. Ancak son kertede inşaat için gerekli izin çıkmamış olacak ki yapım konu­sunda bir temel atma girişimin­de bulunulmamıştır.

    Bununla beraber Taksim’e cami projesinin hemen kapandı­ğı sanılmasın. Bu konuda 70’ler ve 80’lerde, bilhassa muhafaza­kar partilerin iktidarları devre­sinde ciddi girişimlerde bulu­nulur. 70’li yıllardaki ilk ciddi girişim 13 Mart 1977 tarihinde Süleyman Demirel başkanlığın­daki Milliyetçi Cephe hükümeti zamanında gerçekleşir. 1977’de pek çok kişinin hayatına mâlo­lan 1 Mayıs olaylarının üzerin­den daha iki hafta geçmeden yapılan bu teşebbüs, “Taksim Camii Şerifi Külliyesi” adını ta­şımaktadır. Lakin projenin ha­yata geçebilmesinin önündeki en büyük engel, proje için iste­nen arazinin büyük bir kısmı­nın Ziraat Bankası ile İstanbul Belediyesi’nin elinde olmasıdır. İstanbul Belediyesi de o günler­de CHP yönetiminde bulundu­ğundan, projenin hayata geçme­si nerede ise imkansız gibidir. İlerleyen günlerde proje, içine bir çarşı ve otoparkı da alacak şekilde geliştirilir. Planlanan çarşının en vurucu yerinde Zira­at Bankası’nın Taksim şubesinin bulunacağı bankaya vaadedilir. Bu teklif görece bir yumuşamaya sebebiyet verse de araya 12 Eylül darbesi girecek ve her şey yeni­den başa dönecektir.

    Taksim’e vurulan İslâm damgası Canonica’nın elinden çıkan “Atatürk Heykeli”nin, tek parti döneminin sembollerinden “Taksim Gezisi”nin ve “Aya Triada Kilisesi”nin hâkim olduğu meydanın artık yeni bir sahibi daha var.

    1983’te cami için yeniden bir girişimde bulunulur. 7 Ocak 1983’de Vakıflar Başmüdürü Sü­leyman Eyüboğlu, dönemin as­kerî belediye başkanı Abdullah Tırtıl Paşa’yı artan Arap turist akınını gerekçe göstererek yeni­den bu girişimin içine sokmaya çalışsa da, teşebbüs başarılı ol­maz. Askerî idare, su deposunun arkasındaki araziyi Taksim’de gittikçe artan araç trafiğini de gözönüne alarak çok katlı bir otopark olarak kullanmayı ar­zulamaktadır. Nitekim Danış­tay da bölgede bir cami projesine özellikle mülkiyet meselesinden kaynaklanan gerekçelerle izin vermezken, tarihî dokuya halel getirmemek şartıyla alanın be­lediyeye ait olan bölümünde bir otopark inşaına müsaade eder.

    26 Mart 1984 tarihi ise Tak­sim Projesi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Zira bu tarih­te iktidardaki Anavatan Parti­si yerel seçimlerde İstanbul’u kazanmış ve cami projesi tek­rar gündeme gelmiştir. Üstelik bu seferki girişimin daha güçlü argümanları vardır. Daha önce hem belediyeyi hem de Ziraat Bankası’nı ikna etme mecburi­yeti varken, seçim sonrasında belediyenin destek veren tutu­mu, muhalefet konusunda Ziraat Bankası’nı tek bırakacaktır.

    Yeri gelmişken hemen belir­telim ki dönemin Belediye Baş­kanı Bedrettin Dalan, sözkonusu projeye şartlı destek verecektir. Bu şart da belediyeye ve bele­diyeye bağlı bir kurum olan İS­Kİ’ye ait parsellere karşılık, bu­rada inşa edilecek külliye içinde yer alacak olan çarşıdan belediye hesabına pay istenmesi şeklin­dedir. Lakin Dalan’ın 1984-1989 arasındaki iktidar dönemindeki bu proje, özellikle Ziraat Banka­sı’nın ve hukuki mercilerin ona­yının alınamamasından dolayı kuvveden fiille geçemeyecektir. 1989’da yerel yönetim seçimle­rinde İstanbul’un SHP tarafın­dan kazanılmasıyla cami projesi 1994’e kadar rafa kalkar.

    1994’te Refah Partisi’nin Re­cep Tayyip Erdoğan liderliğin­de Büyükşehir Belediyesi’ni elde etmesi ile Taksim’e cami projesi yeniden ivme kazanır. 26 Mart 1994’deki yerel seçimlerden 3 ay kadar sonra 21 Haziran 1994’te Recep Tayyip Erdoğan, Taksim Camii için istenen ruhsatın ve­rileceğini, cami temellerinin de Cumhurbaşkanı Süleyman De­mirel tarafından atılacağını du­yurur. Ancak Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu pro­jeye gelen itirazlar üzerine cami­nin inşaı tasarlanan bölgede ar­keolojik kazı yapılmasını, bu kazı neticesinde su tesisinin temelle­rinin gözden geçirilerek bu doğ­rultuda çıkacak sonuçlara göre hareket edilmesine karar verir. 24 Kasım-22 Aralık 1995 tarih­leri arasında yapılan arkeolojik kazılarda ise hiç hesapta olma­yan buluntulara tesadüf olunur. Sadece 18. yüzyılda 1. Mahmud zamanından kalma su tesisi ka­lıntılarına değil, Bizans dönemi­ne ait nekropol yani mezar alanı kalıntılarına da rastlanır. İnşaa­tın hızı bir kez daha kesilir.

    Dönemler değişti, tartışma bitmedi
    Taksim’e cami inşa edilmesiyle ilgili tartışmalar her dönem gündeme gelmişti. Özellikle 1996’da başlayan Refahyol iktidarında basına yansıyan
    en önemli polemik konularından biri Taksim Camii olmuştu.

    Cami ile ilgili tartışmalarım en hararetli safhalarından biri Refahyol iktidarı döneminde ya­şanır. Haziran 1996’da başlayan ve 1 yıl kadar süren 54. hükümet döneminde basında yer alan en önemli polemik konularından biri Taksim Camii’dir. Esasen Taksim Camii ile Refah Parti­si’nin iktidardan önceki dev­rede de bazı söylemleri basına yansımıştır. Mesela 9 Ocak 1995 tarihinde Necmettin Erbakan, Ankara’da katıldığı Refah Partili Belediyeler toplantısında şu ifa­deleri kullanır: “Halk Taksim’de cami istiyor. Cami yapılacak sa­hayı sit sahasına çevirerek en­gellemek istediler. Camiyi peka­la yapacağız, çok güzel olacak”. Bu konudaki açıklamaya sonra­dan DYP’den milletvekili olarak meclise girecek olan dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğ­lu’ndan cevap gelecektir. Kozak­çıoğlu, bölgenin sit alanı olma­sı sebebi ile böyle bir girişimin mümkün olamayacağını ifade et­tiği gibi, mülki amir olarak buna izin vermeyeceğini de açıklar.

    O dönem basında da sözko­nusu girişim değişik cepheler­den ele alınır; İstanbul üzerine çalışmalarıyla tanınan isimle­re görüşleri sorulur. Bazı kişiler caminin seçileceği yer, bazıları taşıyacağı estetik özellikler üze­rinden yorum yapar. Çelik Gü­lersoy ise bunların ikisini birleş­tirerek şunları söyler: “Caminin yapılacağı yerin tam karşısında taş kesme mimarlık şaheseri bir Ortodoks kilisesi var. Onunla re­kabet edemeyecek bozbulanık çimentodan mamul bir yapıyı yapmamak daha iyi”.

    Cami meselesi Refah Partisi ve iktidar ortağı DYP ile de iple­rin gerilmesine yol açacaktır. Ni­tekim Erbakan, mevcut gerilimi azaltmak için Taksim’e cami te­şebbüsünün ilk defa 16 yıl kadar önce DYP’lilerin “Baba” olarak nitelendirdiği Süleyman Demi­rel’in başbakanlığı sırasında or­taya atıldığını ifade ile “Sizin ‘ba­banız’ da başbakanken kararna­meyi imzalamış” der.

    1997 başında temel atma gü­nü tespit edilmeye çalışılmış, bunun için en iyi tarihin İstan­bul’un fetih yıldönümü olan 29 Mayıs olmasına karar verilmişti (Bu tarih caminin dinî ihtiyaç­tan başka anlamlar da taşıdığı­nın bir tezahürü kabul edile­bilir). Camiye bir türlü onay vermeyen ve iktidar partisinin deyimi ile “böylesi hayırlı bir ic­raata taş koyan” Anıtlar Yüksek Kurulu’nda da bu süreç içinde adeta bir deprem yaşanır. Döne­min Kültür Bakanı İsmail Kah­raman, kurulun başkanı olan Semavi Eyice’yi görevden alıp, yerine belediye seçimlerinde Ba­kırköy’den aday olan mimar Ka­dir Topbaş’ı atayacaktır. İsmail Kahraman, Semavi Bey’i görev­den alışını “Alnı secdeye değme­miş bir kişi karşı çıktı. Ben de kapının önüne koydum” diye an­latacaktır.

    Camiyle ilgili son ciddi giri­şim 2017’de gerçekleşir. Bu yıl içinde temeli atılan cami 28 Ma­yıs 2021’de ibadete açılır.

    Daha ayrıntılı bilgi için:

    . Türkiye Anıtlar Derneği 1950-51 yılına ait kongre broşürü, İstanbul 1951.

    . Oktay Ekinci-Bütün Yönleriyle Taksim Camisi Belgeseli, İstanbul 1997.

  • İstanbullu Arap Güngör: Futbolun ‘yerli Pele’si…

    Müthiş bir sol kanat oyuncusu ve santrfordu Güngör Sürel. Beyoğluspor’da başladığı kariyerini Şekerspor’da tamamladı. 2. Lig’in “first class” oyuncusu, İstanbul beyefendisi bir sporcu.

    FETHİ AYTUNA

    Futbol tarihimizin, talihi yeteneğiyle ters orantı­lı yıldızlarından “Arap Güngör” lakaplı Güngör Sürel, süratli bir sol kanat oyuncusu ve santrfordu. Büyük kulüp­lerde oynasa bir Metin Oktay veya Can Bartu gibi iz bıraka­cakken, Beyoğluspor ve Şe­kerspor’da “Yerli Pele” olarak yayılan şöhreti, futbolu bı­raktıktan sonra unutulmuştu. 1938’de Adana’da doğan Sürel, Osmanlı döneminin Afrikalı bir ailesinden geliyordu. Ba­bası son Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın sağkoluydu. Mahalle takımıyla Beylerbe­yi sahasında yapılan bir yazlık turnuvada Beyoğluspor idare­cileri onu beğenince, 18 yaşın­da profesyonel olmuştu.

    2013 başlarında yaptığımız görüşmede Beyoğluspor’un oyun tarzını şöyle anlatmış­tı: “Günay Abi Alpay’a, o bana atardı topu. Bu şekilde iki-üç pasla çabucak kaleye inen bir oyun tarzımız vardı”. Millî Lig’in ilk yıllarında yer ala­mayan Beyoğluspor, 1962- 63 sezonunda lige katılma­ya hak kazandı. Sürel, Beyoğ­luspor’un iki sezon boyunca mücadele ettiği ligde, takımı­nın en golcü ismi oldu.

    Başarısının sonucu olarak Fenerbahçe’nin transfer lis­tesine girdi, ama bu transfer gerçekleşmedi. Beyoğlusporlu yönetici “Sarı” Niko’yla birlik­te, Fenerbahçe’nin o yıllardaki ünlü yöneticisi Müslim Bağ­cılar’la yaptıkları görüşmeyi şöyle anlatmıştı: “Aralarında Arnavutça konuştular. Konuş­manın sonunda Müslim Bey bana döndü, ‘Bunlar iyi gâvur, sen kulübünde kal’ dedi”. Sü­rel Beyoğluspor’da oynarken en ciddi transfer teklifini İtal­ya’nın Bari kulübünden almış­tı. Ancak makus talihi yakası­nı yine bırakmadı; zira 15 gün önce yabancı oyunculara vergi getirilmişti. Bari yöneticileri onu beğenseler de vazgeçtiler.

    Peşpeşe hayal kırıklıkları yaşayan Sürel, ummadığı bir anda 1965-66 sezonunda An­kara ekibi Şekerspor’a trans­fer oldu. Bir aile ziyareti sıra­sında Şekerspor’da oynayan eski bir arkadaşına rastlamış, onun tavsiyesi ve antrenör Coşkun Özarı’nın ‘Hemen alın’ uyarısıyla bu transfer gerçek­leşmişti. Üstelik peşin verilen para sayesinde futbol hayatı­nın ilk ciddi gelirini elde etmiş ve Ankara’da bir daire satın al­mıştı. Her sezon küme düşme­mek için mücadele eden Şe­kerspor maçlarında attığı kri­tik gollerle takımını kurtaran kaptan hâline gelecekti.

    1972-73 sezonunda, artık 2. Lig’de mücadele eden Şe­kerspor’da futbolu bırakan Sü­rel, yine aynı kulübün altya­pısında antrenörlüğe başladı. Kısa sürede A takımın hocalı­ğına yükseldi. Ardından Ela­zığ, Lüleburgaz, Beykoz, Ana­doluhisarı, Gebze, Anadolu, Yalova takımlarını çalıştırdı. Ne var ki teknik direktörlük, iş bulmak için insanların pe­şinden koşturmayı sevmeyen bu İstanbul beyefendisinin ka­rakterine uymuyordu. Erken denebilecek bir yaşta hocalık kariyerini noktaladı. Büyüka­da’ya yerleşti.

    Ya büyük bir takıma git­seydi…

  • Bu toprakların ses kaydı ülkenin müzik hafızasıydı

    Anadolu coğrafyasının ses tarihçisi. Anadolu sosyal tarihinin görüntü ve biçim uzmanı. Olağanüstü bir arşivci ve o arşivi bugüne bağlayan bir büyük usta. Tükenmez bir enerjiyle çalışan, üreten uluslararası bir kültür insanı. Kalan Müzik’le Türkiye’nin ses-müzik arşivini evrenselleştiren müstesna bir insan evladı. Hepimizden uzun yaşayacaksın.

    Türkiye, insanıyla ve devletiyle sanatına, kül­türüne, tarihine sahip çıkan bir ülke olsaydı; Hasan Saltık nadir bir araştırmacı, müstesna bir aydın ve yayıncı sıfatıyla anılır, tarihe yazılırdı. Ülkemiz, bilindiği gibi böyle bir ülke değildir. Saltık’ın yap­tığı işler ise bunların da üze­rinde, kahramanlık seviyesin­deydi. Müzik ve insan kültürü alanında, devletin, hükümetle­rin, üniversitelerin, tarihçile­rin düşünmediği-gerçekleşti­remediği-beceremediği işleri başardı. Kah küçücük odasın­da telefonla, kah arazi üzerin­de çalışıp iz sürerek ortaya çı­kardığı, yaptığı kayıtlar dünya çapında değer taşıyan ola­ğanüstü bir arşiv, bir kültür mirası hazinesidir.

    Anadolu coğrafyasının ses tarihçisidir. Anadolu sos­yal tarihinin görüntü ve bi­çim uzmanıdır. Olağanüstü bir arşivci ve o arşivi bugüne bağlayan bir büyük ustadır. Tükenmez bir enerjiyle ça­lışan, üreten uluslararası bir kültür insanıdır… Bunu okusa, “Moruk amma abarttın ya, ça­lışıyoruz kendimizce” der veya şaka yollu “Olm, kardeşin bü­tün bu işlerin 1 Numarası; az bile yazmışsın” diyerek kendi­sini -ti’ye alırdı.

    Dergimize baştan beri
    destek veren Kalan Müzik
    sayesinde Türk okurları
    müstesna bir koleksiyon
    sahibi olmuştu.

    “Araştırdığını yaşamışsın­dır” derler. Dolayısıyla orta­lama 1000 yıl yaşadı Hasan Saltık. Onun ses ve söz dağar­cığındaki çeşitlilik-zengin­lik, bugünümüzü anlamlı kı­lan zengin bir referans sağladı gündelik hayatımıza. Aslında Saltık’ın yaptıklarını, ortaya koyduklarını görüp dinleyin­ce, bu coğrafyanın yaşayıcıla­rı olarak kendimizi bir “şey” sanıyorduk. Daha doğrusu ta­rihten gelen o sesleri duyun­ca, atalarımızın-analarımı­zın ne denli yüksek, otantik ve saygıdeğer işler yaptığını idrak ediyor; bugünkü düşük­lüğümüzü-düşkünlüğümüzü unutur gibi oluyorduk. Hasan Saltık bize umut veriyordu; “biz de yapabiliriz” diyordu; “kökü bizde, çalışalım” diyor­du. Biz ise onun gibi yapamı­yorduk. Bizim beynimiz-kal­bimiz onun gibi değildi. Bizim önemli siyasi konularımız, kıymetli dünya görüşlerimiz, dokunulmaz dinî hassasiyetle­rimiz, ideolojik-etnik pozis­yonlarımız, süper gündelik dertlerimiz ve kişilik saydığı­mız ego’larımız vardı. Biz bü­tün bunları bir kenara bırakıp, onun gibi işe, duruma, insana, meseleye, üretime ve kaliteye konsantre olamazdık.

    Tarihimizle aramızı bu­luyordu Hasan Saltık; biz ise onun yaptığı işi saygıdeğer bulmakla birlikte, bu aranın açık durmasını tercih ediyor­duk. Bu ara kapanırsa yüzleş­me, hesaplaşma, düşünme, ça­lışma, üretme gibi can sıkıcı işler vardı. Neme lazımdı. Biz böyle iyiydik. Öncesiz ve son­rasız yani şimdiki zamanın sonsuzluğunda varoluşmak varken, ne diye uğraşacaktık? Saltık’ın yaptığı işleri takdir ve stilize ederek yetinebilirdik.

    Rahatsız edici bir insandı Hasan Saltık. Batılılar ve Do­ğulular bizden çok önce onun ne kadar müstesna bir insan olduğunu idrak etmiş, resmî kurumlarına, kuruluşlarına da­nışmanlık için yalvar-yakar ol­muşlardı. Biz “kenar Batılı”lar ise bunu hafif sezer gibi olmuş, buna rağmen “daha büyük me­seleler”le uğraştığımız için çok da “şeyetmemiştik”.

    Yine de Hasan Saltık’ın ölümünden sonra gerek sosyal medyada gerekse cenazedeki mesajlar ve insanlar, Türki­ye’de çok nadir olsa da “bira­raya gelebileceğimizi” göster­di. O da yattığı yerden “söyle­dik size kardeşim” dedi büyük ihtimalle. Bundan böyle -pek umudum yok ama- umarım se­sine, eserine, mirasına kulak veririz.

    Her zaman yanımızdasın Hasan ve şüphesiz hepimizden uzun yaşayacaksın.

    HEM ARŞİVLERDE HEM SAHADA ÇALIŞTI, ÇALIŞTI…

    İnanılmaz bir miras bıraktı; geleceğe taşımak hepimizin borcu

    MURAT MERİÇ

    Birileri gelip size “Memleket müziğine en çok hizmet etmiş isim kimdir?” sorusunu sorsa ne cevap verirsiniz? Bu sorunun cevabı bende tek: Hasan Saltık. Hep öyleydi. En azından son yirmi yıldır… Hasan’ın kurduğu Kalan Müzik otuz yıl önce hayatımıza girdi ama o çok daha öncesinde bir şeyler yapmaya başlamıştı.

    “Bir şeyler” dediğime bakma­yın, büyük şeyler. Meraklısı, Ruhi Su albümlerinin, ‘80’li yılların sonun­dan itibaren Nepa bünyesinde ye­niden ve tertemiz kayıtlarla, üstelik seriye yaraşır bir kapak düzeniyle yayımlandığını bilir. Bu, Hasan Saltık’ın işi. “Gönül borcumdu” der çünkü o albümleri dinleyerek büyümüş. Sayesinde, bugün herkes onları tertemiz kayıtlarla dinliyor. Seri, Nepa’dan Ada’ya geçti ve hâlâ aynı şekilde basılıyor (…)

    Hasan Saltık, memleketin her­hangi bir döneminde görevde olan herhangi bir Kültür Bakanından çok daha fazla iş yaptı, memleket kül­türüne büyük hizmetlerde bulundu. Aynur’dan Kardeş Türküler’e bize kazandırdığı şarkıcılar, topluluklar yeter… Tülay German yıllar sonra yeniden tanınmışsa, Fikret Kızılok albümlerini istediği gibi yapabil­mişse, Selahattin Pınar’dan Seyyan Hanım’a pek çok isim arşivlerde kaybolmuş kayıtlarıyla hayatımıza girmişse ve en önemlisi dil kaygısı olmadan şarkılar/türküler seslen­dirilebilmişse, bunlar hep Hasan sayesinde (…)

    Yaptıklarının hangi birini anlatayım? Ahmed Arif’in kendi sesinden şiirlerini der­lediği (Saltuk Plak etiketiyle yayımlanan) “Hasretinden Prangalar Eskittim”den ilk Kürtçe film olan “Mem û Zin’in müziklerini topladığı albüme, Rebetiko albümlerinden kantoları, tangoları, gazelleri derlediği albümlere, bir çığır açan Arşiv Serisi’nden Neşet Ertaş külliyatına bir çırpıda onlarca isim, yüzlerce albüm sayabilirim. Kalan Müzik hepimizin çocuğuydu. Onu Hasan’la birlikte büyüttük ya da daha doğru bir deyişle Hasan büyütürken buna yakından şahit olduk.

    Kalan Müzik tarafından yayımlanan ilk kaset, Grup Yorum’un “Yürek Çağrısı” al­bümü. Mayıs 1991’de piyasaya verildiğinde herkes bu yeni firmayı merak etmişti. Hasan Saltık’ın yolu toplulukla “Cemo / Gün Gelir” albümünde kesişmiş, bu birliktelik yeni firmaya taşınmıştı. Hasan Saltık, yasaklı ol­duğu günlerde bile Grup Yorum albümlerini inatla yayımlamayı sürdürmüştü. Bir dönem albümler çıktığı anda toplatılıyor, Anado­lu’ya gönderilen koliler, kurşunlanarak ve açılmadan Kalan’a geri gönderiliyordu. Hasan buna rağmen yılmadı ve albümleri inatla yayınladı. Grup Yorum’un geldiği noktada Kalan Müzik ve Hasan Saltık’ın payı büyük.

    Sadece bunlar değil, ilk döneminde cesur adımlar attı ve kimsenin yayımlama­ya cesaret etmediği kimi albümleri Kalan Müzik etiketiyle piyasaya verdi: Asım Can Gündüz’ün ilk albümü “Anasının Gözü – Cin Gibi”, Seyir Defteri’nin “Tırışkadan Nağmeler”i, Hüsnü Arkan’ın “uzaktan” yol­ladığı “Bir Yalnızlık Ezgisi”, bu albümlerin birkaçı… Sema & Taksim albümleri, Tuncel Kurtiz’li “Şeyh Bedrettin Destanı”, Muam­mer Ketencoğlu’nun yaptığı “Halklardan Ezgiler” serisi, “Red Songs” adıyla yayımla­nan “Dünya Devrim Şarkıları” serisi ve daha nicesi, Kalan Müzik işi.

    Hasan, sonrasında bir modaya dönü­şecek “iş”leri de Kalan Müzik bünyesinde yaptı. Ayşegül’ün ilk albümü “Güzelleme”yi yayımladığında, Türkiye’de yeni bir akımı başlattığının farkındaydı. O dönem, yaptığı­mız bir söyleşide şunları söylemişti: “Paraya ihtiyacım vardı, satacağını da biliyordum. Tamamen Beyoğlu sanatçılarıyla yaptık bu kaseti. ‘Biz’ dedik, ‘halk müziğini TRT kalıp­larının dışında, bağlama kullanmadan tama­men gitarla yapacağız’. Parçaları seçtik, bas gitar, akustik gitar… Bağlama kullanmadık ama türkü hangi yöredense o yörenin renk sazlarını kullandık. Maliyeti de çok komik: 100 milyona mal ettik, bana 4 milyar para kazandırdı.” Hasan, buradan kazandığı paraları “Arşiv Serisi”nin prodüksiyonuna yatırdı. Kalan Müzik, bu adımlarla büyüdü. Yorgo Bacanos, Sabite Tur Gülerman, Deniz Kızı Eftalya, Şükrü Tunar, Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Necdet Yaşar, Cüneyd Orhon, Özdal Orhon, Lale – Nerkis Hanım­lar, Fevzi Aslangil, Kani Karaca ve nicesi, bu seriyle gün yüzüne çıktı. Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Davut Sulari, Hisarlı Ahmet, Tenekeci Mahmut Güzelgöz, Malatyalı Fahri Kayahan, Nida Tüfekçi, Talip Özkan gibi isimler de öyle…

    Belkıs Özener albümüyle başlattığı “Yeşilçam Şarkıları”, modaya dönüşen bir diğer seri. Yakın dönemde Handan Kara albümü de bu seriye dahil edildi. Şarkıları, onları söyleyenleri, bestecileri ve nicesini iğneyle kuyu kazarak aradı, buldu. Kimi eser sahiplerinin varislerini bulmak için gazeteye ilan verdi. Kimsenin hakkı onda kalmadı, Kalan, adı üzerinde tarihe “kalan” bir firma oldu. Bugün, yapılması gereken, bu firmayı ve Hasan Saltık ismini yaşatmak -ki başta eşi Nilüfer, Kalan Müzik çalışanlarının hepsi ve firmanın çevresinde olan muazzam da­nışman ordusu bu işi layıkıyla yürütecektir. Hasan’ın hayallerinden biri, Kalan’ın 30. yı­lını büyük bir şölenle kutlamaktı. Göremedi ama umarım onun adına yaraşır bir kutlama yapılır -ki bunun bir anmaya dönüşeceğini, bu hayalleri kurarken düşünemezdik.

    Hasan Saltık, bu ülkenin en büyük de­ğerlerinden biri. Artık yok ama adı yaşıyor, yaşayacak. Arkasında inanılmaz bir miras bıraktı. Bu, hepimize bırakılmış bir miras. Onu sırtlamak, büyüterek geleceğe taşımak hepimizin borcu. Kendi adıma bunu layıkıy­la yapacağıma söz veriyorum (…)

    Murat Meriç’in “Gazete Duvar”da yayımlanan yazısından, yazarın izniyle kısaltılarak yayımlanmıştır.

  • 32. Olimpiyat Oyunları: Sporun zirvesinde buluşma

    Hayatı durduran pandemi yüzünden 1 sene ertelenen Tokyo Olimpiyat Oyunları, 21 Temmuz’da futbol ve softball müsabakalarıyla başlıyor. Meraklıları 23 Temmuz’da yapılacak açılış töreni için gün sayadursun, 8 Ağustos’a kadar sürecek organizasyonda -11 bin sporcu denmesine karşın- katılımın sınırlı olması bekleniyor. Daha önce sadece üç defa dünya savaşlarına yenik düşen “sporun şahikası”, yine insanları ve insanlığı birleştirecek.

    MODERN DÖNEMDE İLK ORGANİZASYON

    Bundan 2.797 yıl önce baş­layan Olimpiyat serüveni, o dönemin Yunanistan’ında sitelerin adeta meşru savaşıydı.

    19. yüzyılda bu geleneği canlandırmak isteyen Evan­gelos Zappas, Yunanistan Kra­lı 1. Otto’dan aldığı destekle 1859’da yarışmalar düzenle­mişti. 1870, 1875 ve 1888’de düzenlenen bu organizasyo­na da Olimpiyat adı verilmişti. Ondan bayrağı devralan Baron Pierre de Coubertin bir adım daha ileri gitmiş, bu buluşma­ların uluslararası nitelikte ol­ması için harekete geçmişti.

    23 Haziran 1894’te Sor­bonne Üniversitesi’nde Ulus­lararası Olimpiyat Komitesi’ni (IOC) kuran Coubertin, baş­kanlığı Demetrius Vikelas’a bırakmıştı.

    İlk başkanın çabalarıy­la rüyalar Atina’da gerçek ol­duğunda takvimler 6 Nisan 1896’yı gösteriyor, Panathina­iko Stadyumu’daki açılış töre­ninden geriye bu kare kalıyor­du.

    OLİMPİYAT MOTTOSU VE YEMİNİ

    Citius, altius, fortius (daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü) sözcüklerini, ra­hip Henri Didon öğretmenlik yaptığı okulun bayrağına yaz­dırmıştı. Coubertin, arkada­şından etkilenerek Olimpiyat ruhuna uygun bulduğu bu ke­limelerin bir motto olmasını istemiş, ilk IOC toplantısın­da da bunu dile getirmişti. Bir sporcunun yapabileceğinin en iyisine ulaşması için söylen­miş olsa da, 1908’de önemli olanın katılmak olduğu vur­gulanmış; kazanmak adına ya­pılabilecek her şeyin meşru olamayacağının altı çizilmek istenmişti. Daha dopinglerle tanışmamıza vardı; lakin insa­noğlunun doğasını tarif etme­ye gerek yoktu…

    1920’den bu yana gayrı­meşru yollara sapılmaması için “Olimpiyat yemini” edi­liyor. Organizatör ülkeden bir sporcu, bütün katılımcılar adı­na şunu söylüyor: “Olimpiyat Oyunları’nda ülkemin şerefi ve sporun zaferi için kurallara uyarak dürüst yarışacağımı­za ve gerçek sportmenlik ruhu içinde mücadele edeceğimize and içeriz”. 1972’den itibaren hakemler, 2012’den itibaren antrenörler de yemin ediyor. Tabii madalya uğruna bu söz­den dönen çok oluyor!

    ALTIN, GÜMÜŞ VE BRONZ…

    Antik Yunan’da birincilerin başına zeytin dalı ta­kılırken, ikinci ve üçüncülere bir şey verilmezdi. İlk mo­dern oyunlarda birincilere gümüş madalya verilmişti. 1904’te bildiğimiz uygulama başladı: Birinciliği kaza­nan sporculara altın, ikincilere gümüş, üçüncülere de bronz madalya. 60 milimetre çapında ve üç milimetre kalınlığındaki bu madalyaların bir yü­zünde, 1928’den beri İtalyan sanatçı Giu­seppe Cassioli tara­fından çizilen, elin­de zafer çelengi tu­tan Zafer Tanrıçası Nike’nin kabartması yer alıyor. Madalyanın arka yüzünde ise Olim­piyatı düzenleyen ülkenin amblemi bulunuyor.

    85 YILDIR YANAN ATEŞ

    Yunanistan’ın Olim­pos Dağı’nda güneş ışığın­dan dev mercekler vasıta­sıyla tutuşturulan meşale, oyunların yapılacağı ülkeye kadar koşarak taşınıyor; geleneksel olarak Olimpi­yat Stadyumu’ndaki ateş de böyle yakılıyor. Açılış tö­reninde yanan meşale, ka­panış töreni sonuna kadar sönmüyor. İlk olarak Alman Millî Olimpiyat Komitesi Başkanı Carl Diem tarafından ortaya atıl­mıştı meşale fikri. Yüzyılların unutulmuş geleneği 1936’da ha­yat bulmuştu. Viyana’da koşunun önü kesiliyor, Avusturyalı Naziler tarafından ilhak çağrısı yapılıyordu. Prag’da ise bu se­fer Nazi karşıtları ayaklanmıştı. Ne zaman ki meşale Çekoslo­vakya sınırını aşmış, asıl propaganda o zaman başlamıştı. Bin­lerce gamalı haçlı bayrak sınırda yükseliyor; söylenen zafer marşlarının eşliğinde meşale Berlin’e getiriliyordu. Meşale, 85 yıldır Olimpiyat’ın vazgeçilmezi…

    BAYRAĞIN GÖLGESİNDE…

    Baron Coubertin tara­fından 1913’te ortaya atılmış­tı Olimpiyat bayrağı. Beyaz zemin üzerine içiçe geçmiş beş ayrı renkteki halka, ilk kez 1920’de insanlığı selamlamış­tı. Modern Oyunların baba­sına göre, bu halkalar organi­zasyonda boy gösteren ülkele­rin bayraklarını simgeliyordu. Onun ölümünden sonra IOC tarafından 1940’ların sonun­da çıkarılan kitapçıklara göre mavi Avrupa, sarı Asya, siyah Afrika, yeşil Avustralya ve Ok­yanusya, kırmızı da Ameri­ka’yı ifade ediyordu. 1951’de bu yorum tamamen terkedildi; ifade yazılı materyallerden çı­karıldı. 1992’den bu yana kendi bayraklarının altında yarışma­larına izin verilmeyen ülkeler -(yeni kurulduğu için Olimpi­yat komitesi olmayanlar, ulus­lararası yaptırımlar yüzünden katılamayanlar) ile 2016’dan beri mülteci sporcular Olim­piyat bayrağı altında yarışıyor; Oyunlar insanlığı birleştiriyor.

    KADINLARIN ORANI ARTIK YÜZDE 45

    Kadınlar ilk defa 1900’de Olimpiyat’taydı. 1896’da Ati­na’da maratonda koşmak isteyen Stamata Revithi’ye izin çıkmamış, o da yarışmanın er­tesi günü parkuru tamamlaya­rak Oyunlar tarihinin ilk sivil itaatsizlik eylemine imzasını atmıştı. Bugün ismi sadece ki­taplarda yaşayan Revithi sa­yesinde kapılar ikinci Olimpi­yat’ta kadınlara açıldı. Paris’te­ki yarışmalarda 975 erkek, 22 kadın boy göstermişti. Olim­piyat tarihinin altın madal­ya kazanan ilk kadın sporcusu olan Charlotte Cooper, ayrı­ca Wimbledon’da da beş defa şampiyon olmuştu. Başlangıç­ta kadınlar için uygun görü­len sadece dört spor dalı vardı. Cinsiyetler arasındaki uçurum zamanla azalıyor; katılımdaki eşitsizlik dengeleniyor. Rio’da düzenlenen son Yaz Oyunla­rı’nda sahne alan 11 bin 238 sporcunun yüzde 45’i kadındı. Bu Tokyo’da daha da artacak.

    MADALYA KOLEKSİYONERLERİ

    1896’da başlayan Olimpiyat serüveninin en başarılı ülke­si Amerika Birleşik Devletleri. Yaz Oyunları tarihinde bugü­ne dek 27 Olimpiyat’ta 1.022’si altın olmak üzere toplam 2.522 madalya alan ABD’yi, bir döne­min Sovyetler Birliği takip edi­yor. Sovyetler’in 9 Olimpiyat’ta topladığı 395’i altın olmak üze­re toplam 1.010 madalyası var. Tüm zamanlarda üçüncü sıra­da yer alan Birleşik Krallık, 28 Olimpiyat’ta 263’ü altın olmak üzere toplam 851 madalya almış durumda.

    Olimpiyat tarihinin en başarı­lı sporcusu ise Michael Phelps. Amerikalı yüzücü 23 altın, 3 gü­müş, 2 bronz madalya kazan­dı. Artık emekli olan efsanenin kazandığı altın sayısı, onu tüm zamanların Olimpiyat madal­ya sıralamasında 37. basamağa yerleştiriyor.

    BİR DAHA ASLA…

    İngiltere, Fransa ve Birleşik Krallık dışındaki Ba­tı ülkeleri 1980 Moskova’yı, Doğu Bloku da 1984 Los Angeles’ı boykot etmişti. Şüphesiz Baron Coubertin’in düşü bu değildi. Olimpiyat tarihinin en karanlık günü 1972’de yaşanmıştı. Münih’te Oyunlar’a kan sıçramış, İsrailli sporcu ve antrenörler Filistlinli Kara Eylül Ör­gütü tarafından öldürülmüştü. İnsanlığı spor çatısı altında birleştiren bu ülkünün bir daha asla zarar gör­memesi, tüm dünyanın temennisi…

    ŞAMPİYON SPORCULAR VE SİVİL İTAATSİZLİK

    120 yıllık Olimpiyat serü­veni boyunca kimi sporcular farkındalık yaratmaya çalış­tı. Tarihin en ikonik fotoğraf karelerinden biri 1968 Olim­piyat Oyunları’nda çekilmişti. 200 metre yarışının madalya seremonisinde birinci Tom­mie Smith’in sağ, üçüncü John Carlos’un sol yumrukları hava­daydı. Martin Luther King’in vurulmasından aylar sonra Si­yah Amerika’nın öfkesi canlı yayındaydı. 4 sene sonra Vin­ce Matthews’la Wayne Collett 400 metre madalya töreninde Amerikan Millî Marşı çalar­ken, kendi aralarında konu­şarak tarihe geçiyordu. Bu at­letler ömürboyu spordan men edildiler. 2016’da Feyisa Lilesa sayesinde Etiyopya’daki etnik azınlıklardan Oromoların hü­kümet karşıtı eylemlerde kul­landığı hareketi tüm dünya öğ­rendi. Yine 1968’de tek başına birinci olması gerekirken jüri üyeleri yüzünden Larisa Pet­rik’le altını paylaşan Çekoslo­vak Vera Caslavska’nın Sovyet­ler Birliği marşı çalmaya başla­dığı anda başını eğmesi, tarihe geçen bir meydan okumaydı.

    Türkiye ve Naim Süleymanoğlu

    Ülke tarihinin en başarılı Olimpiyat sporcuları Halil Mutlu ile Naim Süleymanoğlu.

    Türkiye’nin Olimpiyat serüveni 1908’de başladı. Baron Coubertin’in özel izniyle Lond­ra’nın yolunu tutan Aleko Mulos, adını kitaplara yazdırıyordu. Rum jimnastikçinin madalya kazanma­masının ne önemi vardı; önemli olan katılmaktı. 4 yıl sonra Osmanlı Devleti’ni Vahram Papazyan ile Mı­gırdıç Mıgırdıçyan temsil etmişti.

    1. Dünya Savaşı’ndan sonra ya­pılan ilk Oyunlar’a, “harbe neden olan ülkelerden biri olduğumuz gerekçesiyle” katılamamıştık. İlk kez 1924’te Olimpiyat sahnesinde yerini alan genç Türkiye Cum­huriyeti, ilk madalyayla 1936’da tanışıyor; güreşte bronz kazanan Ahmet Kireççi tarihe geçiyordu. Yine güreşte Berlin’de altına ula­şan Yaşar Erkan bir ilk oluyordu. Tüm bu başarılar yaşanırken, Adolf Hitler’le tanışmayı reddeden Halet Çambel’le Suat Fetgeri tarihe geçiyordu. Olimpiyat’a katılan ilk kadın sporcularımız, ayrıca bu gururu yaşayan ilk Müslüman kadın sporculardı. Onlardan bir ömür sonra Hülya Şenyurt 1992’de judoda bronz kazanacak, 2004’te ise halterde Nurcan Taylan altın alacaktı.

    Üç Olimpiyat’ta birincilik kürsüsünde olan halterciler Naim Süleymanoğlu ve Halil Mutlu tarihimizin en başarılı sporcuları olurken, güreşçiler Mithat Bayrak, Mustafa Dağıstanlı ve Hamza Yer­likaya da iki defa altına ulaştı. Yine onlar gibi iki Olimpiyat’ta zafere ulaşan tekvandocu Nur Tatar, bunu başaran tek kadın sporcumuz durumunda.

    Bugüne dek 39 altın, 24 gümüş, 28 bronz olmak üzere toplam 91 madalya kazanan Türkiye, bakalım Tokyo’da kaç defa madalya töre­nine katılacak? Oyunlar tarihinde en büyük başarılarımız olan 1948 Londra’da, 6’sı altın olmak üzere alınan 12 madalya ve 1960 Ro­ma’da kazanılan 7 altın, bir ömür sonra Japonya’da aşılabilecek mi? Bekleyip göreceğiz…

  • ‘Hayırsever işadamları’, Robin Hood, Hamido, organize işler ve şerefsizler

    Bizim zenginden alıp arada fakire de pilav üstü birbuçuk ısmarlayan Robin Hood, karşılığında köylü tarafından hasımlarına karşı korunuyor. Halbuki Robin kendi dalgasına bakan, iktidara karşı başka bir iktidar için savaşan biri…

    Organize suç, tanımı 19. yüzyılda yapılmış olsa da çağları aşan bir kav­ram. Kimse 19. yüzyılda durup dururken “Yav biz neden kanu­nun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla, en az üç kişi olmak kaydıyla biraraya gelip cürüm işlemiyoruz ki?” dememiştir. Zaten komşunun yontma taşını çalmak, kabilenin avladığı hay­vanın butunu kendine saklamak gibiler dışında, ciddi bir suç için organize olmak şart. Tabii o ilk yıllarda suç da yok; zira kanun­suz suç ve ceza olmaz ama gel de bunu yontma taşını çaldığın komşuna anlat anlatabilirsen.

    Yani önce yerleşik düzen ge­rekiyor ki suça ve organize suça imkan sağlansın. Yetkili bir abi olan Hammurabi’yi biliyoruz: Kanunlarında hırsızlık, kundak­çılık, yolsuzluk, borcun üzeri­ne yatma, çek-senet sahtekar­lığı suçları tanımlandığına göre bu suçlar işleniyor demektir. E bunların da zaman zaman “en az üç kişi” biraraya gelerek işlen­diğini tahmin etmek güç değil. Zaten gelişmekte olan bir eko­nomi olan Babil ekonomisinde temerrüd faizi % 30’lara varıyor. O ortamda çek-senet mafyasının oluşmaması düşünülemez.

    Ha tabii, “organize suç örgü­tü” tanımı, kendi içinde bir hiye­rarşisi, stratejisi, pazar payı olan gruplar için kullanılıyor. Tarih­te de mesela “hırsızlar loncası” gibi oluşumlardan, Binbir Gece Masalları’ndan Cervantes’e ka­dar birçok yerde bahsediliyor. Yahu hiç olmadı tee 11. yüzyıl­da Hasan Sabbah var; bundan daha net bir organize suç örgütü olabilir mi? Peki binlerce yıldır varolan bu organizasyonlar var­lıklarını nasıl sürdürüyor? Hani bazıları ve bazen de kıymetli Ya­vuz Turgul ağabeyimiz, “racon kesen” bu tip oluşumları roman­tize ediyor ya: Mazlumun yanın­da, zalimin karşısında, garibana kol-kanat geren, onların çorba­sını eksik etmeyen, mert, dürüst, aktif, dinamik, heyecanlı… Hah işte o sayede.

    Kemal Tahir, eşkıyaların ya­ni kırsal organize suç örgütleri­nin Robin Hood’laştırılmalarına kızardı. Kaldı ki bu sorun, Robin Hood’ta da var: Zenginden alıp fakire veren, güçsüzü koruyan, mazluma sahip çıkan haydut mi­tinin arkasında; o haydutu, aslın­da etle tırnak gibi ayrılmaz oldu­ğu otoriteye karşı bir figür olarak kurgulama arzusu yatıyor. Mül­tezimden sopayı yiyen köylü, esasen mültezimin ortağı olan eşkıyanın mültezimle düşman olduğuna inanmak istiyor. Bun­ları -çok da uzağa gitmeye gerek yok- Salako filmindeki eşkıya Hamido örneğinde gördük. Bi­zim zenginden alıp, arada fakire de pilav üstü birbuçuk ısmarla­yan Robin Hood da, o pilav üstü birbuçuk karşılığında köylü ta­rafından saklanıyor, hasımlarına karşı korunuyor. Halbuki Robin kendi dalgasına bakan, iktidara karşı başka bir iktidar için sava­şan, yendiğinde köylülerin üze­rine vergiyi kendisi salacak olan hıyarın teki. Zenginden alıyorsa da rakibi olan zenginden alıyor; fakire veriyorsa da dediğim gi­bi anca binde birini veriyor; geri kalanını mesela bizim Aslan Yü­rekli Richard’ı tutsaklıktan kur­tarmak için harcıyor (Şu Aslan Richard’ın aslen ne denli “keriz” olduğunu da Ocak 2018 sayımız­da anlatmıştım). Gariban köylü, hayatında güleryüz mü görmüş? Robin Hood bunlara iki kıtır atınca dilden dile “Bu Robin eş­kıyanın hası, hemi de sırf zen­ginden çalıp, çaldığının hepisini garibana dağıtan cinsinden!” di­ye yayılıyor işte.

    Organize suç örgütlerinin gelir kaynaklarının önemli bir kalemini halktan topladıkları vergiler oluşturur. “Koruma pa­rası” adı verilen bu paralar, aidat­lar -adına ne derseniz deyin- en çok da bizzat o parayı toplayan­dan korunmanızı sağlayan bir tür feodal vergi. Bu örgütler de böyle deprem falan gibi hadise­lerde aktif rol üstlenerek daha önce topladıkları ve daha sonra da toplamaya devam edecekleri “vergileri” haklı çıkartıyor. Zaten sürekli vergi verdiğiniz bir oluşu­mun, olağanüstü hâllerde yanı­nızda bulunmaması, size yardım, hibe vs. vermemesi düşünüle­mez. Nasıl ki Covid-19 pande­mi sürecinde devletler, halktan topladıkları vergileri, hiç vakit kaybetmeden halka dağıttılarsa; organize suç örgütleri de bu tip durumları fırsat bilir, en çok böy­le kara günlerinde insanlara yar­dım eder ki, zaten bunları “Baba” filminden de biliyorsunuz.

    Zaten “Baba”da konu edilen New York mafya aileleriyle MÖ 7. yüzyılın Yunan şehir devletle­rinin aristokrat aileleri arasın­daki en temel benzerlik şiddet, hile ve desiseyle biriktirdikleri servetleri. İlk gruptakilere “ha­yırsever işadamı” falan diyoruz; ikinci gruptakiler aramızdan ay­rılalı nereden baksanız bir 2500 yıl olduğu için “şerefsiz” diyoruz. Yani tamam, o dönemde olsak biz de kendilerini “hayırsever işadamı” olarak tanımlardık bel­ki ama misal Solon abimiz açık açık söylüyor bunların ne mal ol­duğunu ve bildiğim kadarıyla da tarihin ilk “Temiz Eller Operas­yonu”nu başlatıyor.

    Ancak şimdi eğri otura­lım doğru konuşalım. Özellik­le Atina şehir devleti, o dönem dünyanın geri kalanına kıyasla istikrarlı, müreffeh bir devlet. Şimdi ben bizim Sakız adasının çocuğu Theopompos’un yalan­cısıyım; o dönemde de organize suç örgütleri fink atmaya devam ediyor. İşin ilginci, Antik Yu­nan’a dair mahkeme kayıtların­dan falan anladığımız kadarıyla gayet kurumsallaşmış bir yapı, varlığını paravan şirketlerin ar­kasında sürdüren bir organize suç örgütlenmesi var. Yani efsa­nelerde, masallarda, romanlar­da, atari oyunlarında karşımıza çıkan “hırsızlar loncası” hiç de öyle üfürme bir hadise değil.

    Devlet de boş durmuyor. Mi­sal Korint’te basbayağı bir “ne­reden buldun” yasası çıkartılı­yor ve fakir-fukaradan olup da pahalı balık alanlar anında sor­gulanıyor; alışverişi yaptıkları parayı nasıl kazandıkları konu­sunda tatmin edici bir açıklama getiremezlerse anında yargıla­nıyorlar. Ha tabii aslında bu bir yandan da devlet-organize suç ilişkisinin de en eski kanıtla­rından biri: Zira suçu organi­ze edenler, gemileri patlatanlar, haraç toplayanlar falan zaten fakir-fukaradan değil. Fakir- fu­kara anca işte üç-beş bir şey ça­lar da eline geçirdiği parayla bir balık yiyeyim derse yakalanıyor. Yani aslında izin verilmeyen şey organize olmayan gariban suç­lar. Az çalan yanıyor, çok çalan zaten yakanlarla aynı yatakta.

    Yani tanıma takılıp “üç kişi­den fazla” ifadesine çok bakma­mak lâzım. En nihayetinde bü­yük suçlular, işi o büyük suçlu­ları yakalamak olanlar olmadan otobüse biletsiz binmeye bile ce­saret edemiyor çoğu defa. Tarih­te tabii, şimdi değil yahu. Bunlar hep geçmiş zamanın işleri. Bu­günle ne ilgisi var!

  • ‘Reddedemeyeceğiniz’ film ve dizi önerileri

    İtalyanların Amerika’ya göçüyle birlikte mafya da yeni kıtaya taşındı. Özellikle 1920-1932 arası içki yasağı yıllarında, New York ve Chicago’da efsane mafya babaları türedi: Al Capone, Bugsy Siegel, Lucky Luciano… Seçtiğimiz film ve dizilerin çoğu bu efsane karakterlerden ilham alıyor ve belirli bir dönemi anlatıyor. “Organize İşler”in bir erkek dünyası olduğunu ise hatırlatmaya gerek yok. Kadınların bu filmlerdeki rolü, eş/çocuk/ anne olmaktan ibaret.

    Mafioso/Mafioso – 1962

    Yönetmen: Alberto Lattuada

    Bu siyah-beyaz karakomedi; İtalya’nın endüstriyel, üretim odaklı kuzeyi ile geleneksel, fakir, suç odaklı güneyi arasındaki çatışmaya dair ilgi çekici bir hikaye. Milano’da bir otomobil fabrikasında çalı­şan Antonio Badalamenti, tatilde sarışın kuzeyli karısı ve çocukla­rıyla Sicilya’daki köyüne gider. Yerel mafya babası Don Vincenzo’yu ziyaret ettiğinde halledilmesi gereken bir gayrimenkul işi karşılığın­da mafyaya tetikçilik yapması istenir. Ağır ve ciddi örneklerinden farklı olarak komedi yönü ağır basan bir mafya filmi…

    The Godfather/ Baba I ve II – 1972 ve 1974

    Yönetmen: Francis Ford Coppola

    Sadece tüm zamanların en iyi mafya filmi değil, en iyi filmlerinden de sayılan “Baba” serisinin 1990’da çekilen üçüncüsü, diğerlerinin yanında zayıf kaldığı için pek beğenilmez. Öte yandan ikinci film, yer yer ilkinin bile üzerine çıkar; çekilmiş en iyi devam filmlerinden bi­ridir. Mario Puzo’nun romanından uyarlanan epik filmler, Corleone ailesinin yaşlanmakta olan reisi Vito Corleone’nin işleri küçük oğlu Michael’a devretmesini ve kararsız Michael’ın acımasız bir mafya babasına dönüşmesini konu alır. Film 11 dalda Oscar’a aday oldu ve en iyi film, en iyi erkek oyuncu ve en iyi uyarlama senaryo dallarında heykeli kucakladı.

    Once Upon a Time in America/ Bir Zamanlar Amerika’da – 1984

    Yönetmen: Sergio Leone

    İtalya’nın usta yönetmeni Sergio Leone’nin Harry Grey’in romanından uyarladığı bu film, New York’un aşağı doğu yakasında fukaralık içinde büyüdüğü yıllarda Mafya Bugsy’e çalış­maya başlayan Yahudi David “Noodles” Aa­ronson ve arkadaşlarının hikayesini geri dönüş­lerle anlatıyor. 1968’de yaşlı bir adam olarak New York’a dönen Noodles geride bıraktığı içki yasağı yıllarında kaçakçılıkla başlayıp mafya patronluğuna yükselmesinin şiddet, pişmanlık ve ihanetlerle dolu hatıralarına dalıyor.

    The Untouchables/ Dokunulmazlar – 1987

    Yönetmen: Brian de Palma

    Yine içki yasağı yılları; bu sefer hikayenin öteki tarafından FBI ajanı Eliot Ness’in Al Capone’yi ele geçirmek için kurdu­ğu “Dokunulmazlar” timinin mücadelesini izliyoruz. Ness, Al Capone’nin tüm Chicago’yu ele geçirdiği, “kirli polis”le­rin cirit attığı şehirde, elit, küçük, ama ahlaklı bir ekip kurar. Robert de Niro ve Andy Garcia’nın oynadığı, Sean Conner­y’nin en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ını kucakladığı filmin senaryosu ünlü oyun yazarı David Mamet’e ait.

    Goodfellas/ Sıkı Dostlar – 1990

    Yönetmen: Martin Scorsese

    Gerçek bir karaktere dayanan film, Amerikalı gangster Henry Hill’in, ailesi ve iş ortaklarının 1955-1980 arasındaki yükseli­şini ve düşüşünü takip ediyor. Scorsese film için oyuncularına büyük özgürlük tanımış; doğaçlamalarda çıkan malzemeleri sonradan senaryoya katmıştı. ABD Ulusal Film Kayıt Daire­si’nin koruma listesine alınan film, iyi tutturulmuş aksiyon, dram, komedi dozuyla, gelmiş geçmiş en iyi filmlerden…

    Road to Perdition/ Azap Yolu – 2002

    Yönetmen: Sam Mendes

    ABD’nin Büyük Buhran yılların­da geçen film, bir İrlanda çetesi için çalışan kiralık katil Michael Sullivan’ın hikayesine odakla­nıyor. Sullivan karıştığı kirli işler yüzünden karısını ve bir oğlunu kaybedince, diğer oğluyla birlikte bir öç alma savaşına girişiyor. Az da olsa gerçek olaylara dayanan film, ilhamını suç patronu John Looney tarafından ihanete uğra­yan tetikçisinden alıyor. Kaderleri belirlenmiş karakterleriyle bir Yu­nan tragedyasını andıran “Azap Yolu”nun her bir karesi özenle tasarlanmış.

    ‘Arkası yarın’ mafya hikayeleri

    Uzun soluklu hikayelerden hoşlanıyor­sanız, stresli hayatı nedeniyle terapiye başlayan New Jersey’li çete reisi Tony Soprano’nun hikayesini anlatan, tüm zamanların en iyi dizilerinden The Sopranos’u… Bir mafya dizisinden beklenmeyecek derinliğiyle Atlantic City’nin mali işler sorumlusu Enoch Thomson’ın içki yasağı döneminde siyasetçiler ve mafyayla içiçe geçen hayatını anlatan Boardwalk Empire’ı… 1. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’de kasketlerine sakladıkları jiletlerle insanları kör etmeleriyle nâm salmış bir çetenin, onların peşindeki bir dedekti­fin, at yarışları, komünistler ve IRA’nın dizisi Peaky Blinders’ı… Napoli’nin banliyölerinde geçen Gomorrah’yı… Ve tabii uyuşturucu baronu Pablo Escobar’ı anlatan Netflix’in en popüler dizilerin­den Narcos’u izleyebilirsiniz.