“Sultan Sencer ve İhtiyar Kadın” minyatürü, zulmeden devlet görevlilerini sultana şikayet eden kadını betimler. Sultan Sencer bu sözleri hafife aldığı için zararlı çıkacak, Azerbaycanlı şair Genceli Nizâmi (1141-1209) ise Farsça yazdığı ve bu konuya değindiği mesnevisini Mengücek Beyi Fahreddin Behramşah’a ithaf edecektir. Behramşah ise Erzincan’ı merkez yapan, adaleti ile kayıtlara geçen bir hükümdardır.
Yakınlık derken gönül dostluğu ve fizikî yakınlık-mesafe aklımıza gelir. Uzakta olan bir dostumuza duyduğumuz yakınlık fizikî mesafeleri aşar gider; benzer bir durum kültürel yakınlık için de sözkonusudur. İngilizce yazılmış herşey ne kadar uzakta yayımlanmış olura olsun bize yakındır; beğenilirse hemen çevirisi yapılır. Ancak yanıbaşımızdaki komşularımızın dillerinde yazılmış roman veya akademik çalışmalardan haberimiz bile olmaz. Bu durumlarda fiziksel yakınlık aşılamamış olur.
Bu çetrefilli durumu çocukluğumdan beri varlığını bildiğim ve bakmayı sevdiğim bir minyatür ile ilgili açıklamaya çalışacağım. Sözkonusu minyatür “Sultan Sencer ve İhtiyar Kadın” adını taşır. Burada “sen bir askerine söz geçiremezken, memleketi nasıl idare edersin” anlamına gelen sözleri söyleyen ihtiyar kadına doğru eğilerek dikkatle dinlediğini gördüğümüz Sultan Sencer, halkın isteklerine önem vermiş olarak gösterilir. Ancak minyatürün yapılmasına vesile olan şair aynı fikirde değildir. Öte yandan minyatürü sultanın gücünün sınırlarını belirlenmesi olarak anlamak da mümkündür.
Azerbaycanlı şair Genceli Nizâmi’nin (1141-1209) Mahzenülesrar (Sırların Mahzeni) adlı mesnevisinde yer alan bu hikaye adalet kavramı üzerinde odaklanmakta ve tebaasının sultanı adil olmaya çağırmasını dile getirmektedir. Bu mesnevi “Ortaçağ İslâm yazarlarının ve şairlerinin vazgeçemedikleri bir konu olmuş ve nakkaşlar tarafından çok sevilmiştir; dünya kütüphanelerinde bulunan 245 adet resimli Nizâmi nüshasından 72’sinde “Sultan Sencer ve İhtiyar Kadın” konusu resmedilmiştir (Çağman 1993). Bu hikayede, bir gün Sultan Sencer’i eteğinden yakalayan yaşlı bir kadın ev-barkının bir devlet görevlisi (şahne) tarafından yıkılması ve çeşitli eziyetlere tâbi tutulmasını dile getirirken “Şah ülkenin işlerini düzenlemeli, halkın başında bekçilik etmelidir. O zaman bütün halk, onu fermanına baş eğer, sevgisini canlarda ve gönüllerde saklar… Türklerin devleti yücelik mertebesine erişince memlekette adalet sevgisi yer tutmuştu. Sen ise adaletsizliği korudun” diyerek Sultan Sencer’e sitemde bulunur (M. Nuri Gencosman çevirisi). Nizâmi 36 beyitlik bu mesneviyi bitirirken, “Horasan fatihi Sultan Sencer bu sözleri hafife aldığı için ziyanlı çıktı” der.
Çok sevilen ve bir o denli de resmedilen bu mesneviyi yazan Genceli Nizâmi’nin hayatı hakkında ancak bazı bilgi kırıntıları vardır. Şiirin dili Farsça olduğu için genel olarak Batı literatüründe “İranlı şair” olarak bilinir. Artık Farsçanın hâkim olduğu bu kültür dairesinin dışında bulunduğumuz için Nizâmi-i Gencevi bizim için de uzaktır. “Gece siyah zülfünü arkaya atınca altın renkli aydan bir halka akıp kulağına taktı” türünden şiirleriyle resim yapan bu şairi pek bilmeyiz. Kendisi bir saray şairi olmamakla beraber Mahzenülesrar’ı Erzincan Mengücek Beyi Fahreddin Behramşah’a ithaf etmiştir. Necdet Sakaoğlu’nun tabiri ile Erzincan’a altın devrini yaşatan Mengüçek Beyi Fahreddin Behramşah, darpettirdiği bakır paralar ve altın dinarlar dolayısıyla numizmatlarca da iyi bilinir. “Kışın yemsiz kaldıkları vakit kuşları doyurmak için tedbir aldıran” Behramşah’ı, Nizâmi “Yeryüzü malını halka bağışlar. Hem Ermeni hükümdarı hem Rum [Anadolu] şahıdır” sözleriyle över. Yitik bir Anadolu Beyliği: Mengücekoğulları adlı eserinde Necdet Sakaoğlu, “63 yıllık hükümdarlığı süresince Anadolu meliklerinin hem en yaşlısı hem kıdemlisi idi” der. Ayrıca bu dönemde Anadolu’ya göçenlerin uğrağı olan Erzincan’da, Mevlana Celaleddin Rumi’nin babası Sultan Veled ile beraber bir süre misafir olmuş olduklarına dair kayıtlar vardır. Bu dönemde Erzincan’ın yalnız servet ve ihtişamı ile değil öne çıkmadığını, aynı zamanda bir kültür merkezi olduğunu da görüyoruz.
Bu çerçevede Nizâmi büyük bir ihtimalle Sultan Sencer’a sitem ederken ideal hükümdarın nasıl olacağına dair beyitleriyle Behramşah’ı örnek almıştır. Fahreddin Behramşah ve Nizâmi Gencevi örnekleri sadece merkez (Konya, Bursa, Edirne, İstanbul) odaklı tarih anlayışımızın gerek ülke gerekse millet tarihi açısından genişletilmesinin bizim ufkumuzu açmaya yardım edeceğinin anlamlı örneklerini teşkil eder. Farsça olduğu için uzakta olduğunu düşündüğümüz Nizâmi, yanıbaşımızdan, Erzincan’dan seslenmiştir bize.
Son Osmanlı döneminin önemli askerî liderlerinden Mahmut Muhtar Paşa’nın 1897’de Fransızca olarak yazdığı, 1910’da Türkçe olarak basılan İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz adlı kitabı; bugün Kanal İstanbul’un tasarlandığı alanlara karşılık gelen arazilerin askerî açıdan savunulmasının önemini vurguluyor.
Bursa ipekçi esnafının önde gelenlerinden Katırcıoğlu ailesine mensup Sadrazam Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın oğlu olan Mahmut Muhtar Paşa (1867-1935), son Osmanlı döneminin önemli komutanlarından ve İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaası Hakkında Birkaç Söz isimli eserin yazarıdır.
İstanbul’da doğan Mahmut Muhtar Paşa Galatasaray’da okudu, Harp Okulu’na girdi ve Almanya’nın Metz kentindeki askerlik okulundan mezun oldu. Prusya ordusunda görev yapan Paşa, harp okulunda öğretmenlik yaptı. 1897 Osmanlı-Yunan savaşına katıldı; 1900’de ferik, 1907’de birinci ferik (orgeneral) oldu. Hareket Ordusu’yla işbirliği halinde 31 Mart isyancılarına karşı çıktı. 1909’da Aydın Valisi, 1910’da Bahriye Nazırı oldu.
Paşa’nın hayatını karartan, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne küsüp İstanbul’a bir daha dönmemesini yolçan hadise bu dönemde gerçekleşti. Mahmut Muhtar Paşa’nın Bakanlığı sırasında Seyr-i Sefain İdaresi (Deniz Yolları İdaresi) Times Iron Works isimli İngiliz gemi yapım şirketine 3 gemi siparişi vermiş ve maliyetin üçte biri olan 20 bin altın lirayı herhangi bir kefil aramaksızın ödemişti. Şirket ödeme yapıldıktan 4 ay sonra iflas etmiş, gemiler teslim edilmediği gibi ödenen 20 bin altın da geri alınamamıştı.
Rus Harbi’nden alınan dersler İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz adlı eserin ilk kısmı 1877-78 Rus Harbi sırasında İstanbul ve çevresindeki askerî durum, ikinci kısım ise yeni bir düşman saldırısıyla oluşacak hâlin askerî açıdan çözümü üzerinedir.
Hadisenin gerçekleşmesinden 17 yıl sonra 1929’da Seyr-i Sefain İdaresi’nin İktisat Vekaleti’ne başvurusu üzerine, bu zararın sorumlularının araştırılarak Divan-ı Ali’ye yani Yüce Divan’a sevkedilmelerine karar verildi. Bu sorumluların başında da, o sıralarda elini-eteğini faal hayattan çekmiş bulunan Mahmut Muhtar Paşa gelmekteydi. Paşa bu hadiseden sonra Türkiye’yi terkedecek ve Mısır’a gidecek ve bir daha geri dönmeyecektir. Mısır hanedanından Prenses Nimetullah Hanım’la evli olan Mahmut Muhtar Paşa, İskenderiye’den Avrupa’ya giderken Nisan 1935’te vapurda hayata veda edecektir.
Ruznâme-i Harb, Maziye Bir Nazar, Acı bir Hâtıra isimli eserlerinin yanısıra La Turquie, l’Allemagne, Evenements d’Orient başlıklı Fransızca bir eseri de olan Paşa’nın, İstanbul’un askerî açıdan savunulması, işgale uğramaması, askerî hücumlar konularında kaleme aldığı bir kitabı daha vardır: İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz. İstanbul’da 1910’da Artin Asaduryan Şirket-i Mürettibiye Matbaası’nda basılan bu 63 sayfalık kitabın sonunda, “Dersaadet ve Civarı” başlıklı bir katlanan harita bulunmaktadır.
Kitabın kapağında ve künye sayfasında Alman generali Moltke’nin “Suret-i umumiyede yarım milyon nüfuslu şehirler silah zoruyla zabt edilemezler. Bunlar kendi kendilerine sukût ederler (çökerler)” sözleri basılmıştır. Yine kapakta “Hassa Ordusu Kumandanı Ferik Mahmut Muhtar Paşa tarafından Fransızca olarak yazılmıştır” kaydı vardır. Bu eser İstanbul’un ünlü yayıncılarından Tüccarzade İbrahim Hilmi’nin (Çığıraçan) “Kütüphane-i İslâm ve Askerî”sinin bir yayınıdır.
Mahmut Muhtar Paşa (1867- 1935). Istıranca Dağları, Belgrad Ormanları, Çatalca, Çekmece, Hadımköy, Terkos gibi alanları içine alan harita (altta).
Eser, Mahmud Muhtar Paşa’nın 1897’de Fransızca olarak kaleme aldığı ve Beyoğlu’nda “Sultanın Kitapçısı” olarak bilinen Otto Keil tarafından neşredilen eserinin Türkçeye tercümesidir. Eserin mütercimi Ali Fuad Bey yazdığı kısa “mütercimin ifadesi” bölümünde eserin çevrilme nedenini şöyle aktarmaktadır: “İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz namıyla bundan 12 sene evvel Beyoğlu’nda Kitapçı Otto Keil tarafından bir eser neşredilmişti. Eserin müellifi bir asker ve bir vatanperver sıfatıyla, vatandaşlarının nazar-ı dikkatini celb etmeği bir vazife-i hamiyet addetmiş ve efkârını Fransız lisanının setre-i himayetine tevdi eylemeğe mecbur olmuştu. Biz bu eseri Erkân-ı Harbiye sınıflarında müştakane fakat düşman-ı irfan ve hakikat olan idare-i sabıkadan ihritaz ederek okuyorduk ve müellifi olduğunu bildiğimiz Erkân-ı Harbiye Miralayı Mahmud Muhtar Bey’i gizli gizli tecbil ediyorduk. İdare-i istibdadiye zamanında Fransızca eserlerle vatandaşlarını intibaha davet eden Erkân-ı Harbiye Miralayı Mahmud Muhtar Bey bu devr-i hürriyet ve muadelette Millet-i Osmaniye’nin Birinci Kolordusunun kumandanı Birinci Ferik Mahmud Muhtar Paşa Hazretleridir. Daima kıymetini muhafaza etmiş olan müşarünileyhe bir mukabele-i şükran olarak ve aynı zamanda silah arkadaşlarıma da bir tuhfe-i irfan olmak üzere tercüme etmekle iftihar ederim”.
Rusların 1878’de yayımladığı haritadaki yerlerden geçip Yeşilköy’e kadar geldiklerini görmüş olan Mahmut Muhtar Paşa, bu eseri o tarihten 19 yıl sonra kaleme almıştır. Kendisi Balkan Savaşı’nda da İstanbul için hayati önemi olan Vize-Pınarhisar hattını savunan komutandır. Çatalca hattında Terkos cephesi komutanlığını üstlendiği sırada düşman saldırılarını kırmış, ancak 17 Kasım 1912’de ağır yaralanarak savaştan çekilmek durumunda kalmıştır. Mahmut Muhtar Paşa bu bölgenin devletin bekası, İstanbul’un geleceği açısından düşman işgalinden korunmasını temin edecek askerî stratejiler önerir. Günümüzde planlanan Kanal İstanbul’un alanlarına karşılık gelen bu arazilerin, askerî müdafaasının önemini vurgular.
Kitabın önsözünde, o tarihe kadar İstanbul’un askerî açıdan savunulması hakkında bir eser olmadığını belirtir. Eserinde İstanbul önlerine gelecek bir ordunun bertaraf edilmesi için askerî öneriler yer aldığını söyler. Rusya’nın İstanbul ve Boğazlar’ı ele geçirmek için emellerini vurgular ve bu konuda Bismarck’ın bir sözünü nakleder. “Vakıa Rusya, bugün Türkiye’nin en iyi dostu gibi görünmektedir” diyerek o günkü duruma güvenilmemesini vurgular.
4. Haçlı Seferi, Haçlı Seferleri içinde farklı bir konuma sahipti. 1202’de Kutsal Topraklar’ı hedefleyerek başlayan sefer, 1204’teki Venedik-Frenk ittifakıyla Bizans’ın görkemli başkenti Konstantiniyye’yi hedef aldı. Şehri fetheden Latinler büyük bir yıkıma yolaçarken, Bizans imparatoru da İznik’e kaçtı. Bundan 760 yıl önce 15 Temmuz 1261’de 8. Mihail Paleologos’un kuvvetleri şehri geri aldı.
Konstantiniyye’nin işgali rastlantısal değildi. Venedik’le rekabet ve Latin Katliamı’na misilleme öncelikli rol oynadı
Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki teolojik-siyasi tartışmalar ve farklılıkların geçmişi yüzyıllara uzansa da, tam anlamıyla kopuş 1054’te gerçekleşti. O tarihte Roma’daki Papa ile o zamanın İstanbul’undaki Patrik birbirlerini aforoz ettiler! Bunun onarılmasını imkansız hâle getirecek olaylar ise denizde zayıflamış Bizans’ın Venedik, Cenova, Pisa ve Amalfi gibi “talassokrasi”lere (deniz gücüne dayanan devletler) verdiği ayrıcalıklarla başladı. 1080’den itibaren Katolik tüccarlara verilen özel haklar kentin esas ahalisi Ortodoks Greklerin tepkisini çekiyordu. İmparator 2. Aleksios Komnenos’un annesi ve naibi Fransız kökenli Antakyalı Maria, oğlu adına ülkeyi yönettiği dönemde bu tüccarları kayırmaktaydı ve bu nedenle halk kendisine tepkiliydi. Aynı hanedandan Andronikos 1182’de akrabası Aleksios’u devirirken halkın desteğini almak adına kentte yaşayan bu “Latin” tüccarlara karşı ayaklanmaya müsamaha gösterdi ve ardından ayaklanma büyük bir katliama dönüştü. Hemen sonrasında 1185’te misilleme olarak Norman Sicilya Krallığı, imparatorluğun ikinci büyük kenti Selanik’i yağmaladı. Zincirleme olarak giden Katolik-Ortodoks düşmanlığı 1204’de Latinlerin Konstantiniyye’yi fethederek yağmalamasıyla neticelendi.
1202’de Kutsal Toprakları hedefleyerek başlayan Haçlı Seferleri, Doğu- Batı Kiliseleri arasında derinleşen rekabetin sonucunda yönünü Konstantiniyye’ye çevirmişti.
Bizans işgalden önce, 12. yüzyılda köhneleşmiş ve zayıf düşmüştü
1204’teki Latin kuşatması ve işgalinin dönemin İstanbul’una verdiği tahribat daha önceki felaketlerle kıyaslanamayacak kadar büyüktü; ancak şehrin durumu Katolikler saldırmadan önce de parlak sayılmazdı. Siyasi ve mali olarak zayıf düşmüş Doğu Roma, kentin simge yapılarının bakımını sürdürebilecek konumda dahi değildi. Ayrıca 1190’lardaki iki yangın da şehrin birçok mahallesini harap etmişti. 1203’te başlayan kuşatmada şehri tahrip eden sadece düşman mancınık atışları ve Haliç kıyısındaki surlara yaslanan evlerin kundaklanması değildi. Kentin Grek yerlilerinden oluşan çeteler Amalfililerin ve Pisalıların oturduğu Latin mahallelerini yıkıp geçmişti. Ardından Haçlıların kent surlarının hemen ötesindeki camiyi ve çevresindeki evleri yağmalayıp ateşe vermesinden sonra yangın tüm şehre yayıldı. Ayasofya ve Hipodrom’a teğet geçen alevlerden, görkemli Konstantin Forumu (Çemberlitaş) ve kentin ana caddesi Mese (Divanyolu) büyük oranda zarar gördü. Kentin sakinlerinden bir grup ise Antik Dönem’in en büyük sanatçılarından Phidias’a atfedilen, Atina’dan getirilmiş Athena heykelini yıkıp tahrip etti; zira onun Latinleri ayartarak şehre çektiğine inanmışlardı!
Haçlılar’ın 1204’te İstanbul’u işgal etmesi, tarih’in 7. sayısının kapak konusuydu (en üstte). 8. Mihail Paleologos, 1259’da genç yaştaki varis Laskaris ile ortak-imparator olarak başladığı hükümdarlığının ikinci senesinde Konstantinopolis’i fethederek Bizans İmparatorluğu’nu tekrar canlandırdı (üstte).
İznik’e kaçan Theodor Laskaris, Doğu Roma’nın vârisi olacaktı
Şehir, Latinler tarafından işgal edilmeden birkaç hafta önce, 1. Aleksios Megas Komnenos başkentteki siyasi karmaşadan faydalanmış ve Trabzon’a giderek orada yeni bir devlet kurmuştu. Epir’de ise, ilk önceleri Latinlerle işbirliği yapmaya çalışan Angelos hanedanından ama bu ismi kullanmayan Mihail Komnenos Dukas bir imparatorluk (basileus) kurdu. Bu tarafta da Komnenos ailesiyle akraba olan aristokrat Laskaris ailesinden Theodor, Bursa’da Latinlere karşı direnişi örgütlemeye çalışan bir imparatorluk kurdu. Kendini Doğu Roma İmparatorluğu’nun halefi olarak gören bu üç devletten Epir Despotluğu başlarda Grek direnişinin merkezi olmuştu; fakat daha sonra Mihail, Papa 8. Innocent’e bağlılık yemini etti ve Ortodoks Kilisesi’nin Katolik Kilisesi’ne katılması için pazarlıklar yürüttü. Latin ordusunun Bulgar Çarı Kaloyan’a mağlup olması ile Theodor Laskaris, halef imparatorlar arasında en öne çıktı. Latinlerin Anadolu’daki birçok kaleden çekilmesi ile beraber Laskaris, başkentini İznik’e taşıdı. “İznik İmparatoru”, Ortodoks ruhbanların telkiniyle yeni bir ekümenik patrik seçimi yaptırdı. Yeni seçilen Patrik Mikail Autoreianus’un ilk işi de, Laskaris’i “Romalıların İmparatoru ve Otokratı” ilan etmek oldu. Böylece Laskaris, Doğu Roma imparatorlarının vârisi sayıldı.
Latin hâkimiyetindeki Konstantiniyye’de doğan ilk hükümdar 2. Baudouin’in mührü.
Avrupa içindeki rekabet, İznik merkezli Bizans’ın Konstantiniyye’yi geri alması için fırsat oldu
İznik İmparatorluğu hem Trakya’da hem Anadolu’da genişlerken, Konstantiniyye’yi işgal eden Latin İmparatoru 2. Baudouin mâli, askerî ve siyasi destek aramak için iki defa Avrupa’ya gitmiş ama fazla bir kazanım elde edememişti. Avrupa, kendi içerisinde kavga halindeydi. 12. yüzyıldan beri süren ayrılık, Papa’nın tarafında olan Guelph’ler ile Kutsal Roma İmparatorluğu’nu destekleyen Ghibellin’ler arasındaydı. İki grup arasında öbeklenen devletler ve İtalyan şehir devletleri arasında büyük bir çekişme vardı. Özellikle Kutsal Roma İmparatoru 2. Frederik’in gayrimeşru oğlu Manfred ile 9. Louis’nin kardeşi Anjoulu Charles arasında Sicilya konusundaki rekabet tüm bu çekişmenin odak noktasıydı. Kutsal Topraklar’daki otorite için de bir rekabet vardı. 1261’de İznik İmparatoru Mihail Paleologos Konstantiniyye’yi geri alacak ve şehirdeki Latin hâkimiyeti sona erecekti. Bizans 1453’e kadar yaklaşık 200 sene daha varolacaktı.
Yaklaşık 8500 yıl önce üretilmeye başlanan üzüm, Kafkas dağlarından aşağıya inerek evcilleşti, çeşitlendi, dünyaya yayıldı. O da insanların sevgisine karşılık kabuğundaki vahşi mayayı hediye etti. Bu maya, üzümün suyunu kısa sürede hoş etkileri olan bir içeceğe dönüştürüyordu. Üzüm ve şarabın Mısır, Yunan, Roma ve sonraki medeniyetlerde devam eden yolculuğu.
Bu ay Vitis ailesinin “güzel kızı” Vinifera’nın, tatlılığı ile tüm dünyayı avucuna alma öyküsünü anlatayım sizlere. Daha insanlar dünyada yok iken o buralarda idi. Hindistan henüz bir ada iken, Asya kıtasına toslamadan öncesinden kalan, çekirdekleri ve şekli ile bugünkülere benzeyen, 66 milyon yaşında fosilleri var müzede. Biz buralarda üzüm adıyla biliriz kendisini.
Yolu insanlarla çok daha sonra kesişti. Herhalde daha o zamandan toplayıcıların ilgisini çekmişti. Radyokarbon ve nükleer kimya teknikleriyle yaşları belirlenen üzüm çekirdekleri, şarabın günümüzden 10 bin yıl önce de bilindiğini ve imal edildiğini göstermektedir ama üzüm yetiştiriciliği biraz daha sonra başlamış. İnsanlar yerleşik düzene geçtiklerinde önce buğday, nohut, arpa ve bezelye gibi kolay bitkileri evcilleştirdiler. Üzüm, kadim dostları zeytin, incir, nar ve hurma ile birlikte insanların tarımda biraz daha deneyim kazanmalarını sabırla bekledi. 8500 yıl önce insanlar üzüm yetiştirmeye başladılar ve bundan sonra dünya üzerindeki yolculuğumuzun bizi götürdüğü her yerde eşlikçimiz oldu. Bizler de onu başka hiçbir meyveye mazhar olmayacak şekilde saygı ve sevgiyle baştacı ettik. Bu sevgi sayesinde ilk yurdu, Gürcistan ile Ermenistan civarlarındaki Kafkas Dağları’nın yükseklerinden aşağılardaki bereketli topraklara doğru oluştu. Giderek güzelleşti, taneleri irileşti, renklere büründü, çocuklarının sayısı arttı. O da bu sevgiye karşılık kabuğunda taşıdığı vahşi mayayı hediye etti insanlara. Bu maya, üzümün suyunu kısa sürede hoş etkileri olan bir içeceğe dönüştürüyordu. İnsanlar bu hediye karşısında sözcüğün tam anlamı ile mest oldular.
Luksor’da bir mezardaki ağaç tanrıçasının adakları arasında bir kase üzüm de var. Mısırlılar, bu tanrıçanın dirildiklerinde kendilerine yemek ve şarap vereceğine inanıyorlardı.
Bugün arkeobotanik buluntulara dayanarak, Bereketli Hilal’in Akdeniz kıyılarında aşağı yukarı 6 bin yıldır üzüm yetiştirildiği anlaşılıyor. MÖ 1550- 1070 arasında Mısır, şarap ticaretinin lideri durumuna geçti. Bu dönemde lüks tüketime hitap eden şaraplar amforalarla Fenike kıyılarından geliyordu. İnsan evlatlarının hepsi şarabı sevmişler ama Mısırlılar bu işi ciddiye alan ilk kavim oldu. Amforaları standardize ettiler, geniş mahzenlerde beğendikleri şarapları biriktirmeye başladılar. Yolculuğa dayansın diye testilerin ağzını mühürlerle sağlama aldılar ve çeşit çok olunca düzen sağlamak için amforanın içeriğini etiketlere yazdılar.
MÖ 1327’de ölen Tutankhamon kırmızı şarap severmiş. Mezarında bulunan 26 değişik şaraba ait amforaların üzerinde yer alan etiketlerden birinde “Dördüncü Yıl (yani krallığının 4. yılı olan MÖ 1345), Batı Nehri, Aton Evi’nden, en iyi kalite. Üretici Khay” yazılı. Mısırlıların mahsulün ve şarabın çok iyi olduğu özel senelere önem verdiklerini, amforaların üzerine yazdıkları çok ayrıntılı ve sınıflandırıcı bilgilerden anlıyoruz. Firavun mezarlarına da bu senelerin şarapları yerleştirilmiş.
Elbette üzümün tek yararı şaraba dönüşmesi değil. Üzümden çok farklı ürünler de elde edilmekteydi; ancak insanın şarap düşkünlüğü ile bunun ticareti yapılan değerli bir ürün olması, üzüm bağlarının ve çeşitlerin artmasının en önemli nedeniydi. Gittiği her yerin toprağı, havası, üretim koşullarına uyum sağlayarak çeşitlenen Vinifera’nın 6 binden fazla çocuğu oldu.
Yetiştiricilikte epey mesafe katedilmiş olmasına rağmen şarabın bozulmadan saklanması uzun süre büyük bir sorundu. Şarap, iyisi az bulunan pahalı bir üründü. Yemek tarihçileri şaraba bu denli önem verilmesinin bir nedeninin de, ilk çağlarda sağlıklı içme suyunun olmaması olduğunu düşünüyor. Su, şarap ile karıştırılarak tüketilmekteydi; böylece hastalıkların uzakta tutulduğuna inanılıyordu.
Çok becerikli tüccarlar olan Fenikeliler eliyle üzüm MÖ 1.000 civarında Girit ve Yunanistan’a ulaştı. Fenikeliler ve Yunanlılar kurdukları koloniler ile Akdeniz’in ticari canlılığını ve çevresindeki devletlerin ayakta kalmasını sağlayan dinamik unsurlardı. Özellikle MÖ 9. yüzyılda bir Fenike kolonisi olarak kurulan Kartaca, Roma’nın iştahlı genişleme planlarına toslayana dek Akdeniz’in hâkim gücüydü.
Tanrıların içeceği İtalyan Barok ressam Caravaggio, elinde koca bir bardak şarap, saçlarında asma yapraklarıyla baygın bakışlı genç bir Bacchus portresi çizmiş (üstte). İspanya’da bir mozaikte üzüm ezen erkekler (altta).
Yunanlar ve Etrüskler Akdeniz iklimine çok iyi uyum gösteren üzümün yeni alt türlerini üretmeyi başardılar. Yunanlar Mezopotamya ve Mısır’da ayrıcalıklıların içeceği olan ve dinsel mitlerle korunan, tapınaklarda ve tıbbi alanda kullanılan şarabı halka indirdiler. Ancak yemeklerde en fazla iki-üç bardak içilir, sarhoş olunmazdı. Zaten şarap iki veya üç katı oranında su ile karıştırılırdı. Ne kadar su karıştırılacağı, daveti veren evsahibine bırakılmıştı. Bazen deniz suyu veya bal karıştırılır, otlarla tatlandırılır, reçineli kaplarda bekletilirdi.
Roma büyümeye başlayıp da İtalya’daki Yunan kolonilerinin tepesine binince, bu kültürün birçok uygulaması gibi yemekli davetleri de (symposion) benimsenmişti. İmparatorluk olunca her yandan akan değişik malzemelerle ifrata kaçan bir mutfak hâline gelmişti. İlk başlarda Yunan şarabı Roma şaraplarına göre daha lüks bir üründü. 2. yüzyıldan itibaren şarap yapımında Roma’nın altın çağı başladı. Alkol miktarı bugünkünden dört-beş derece fazla olan şarapları yarı yarıya sulandıran Romalılar, imparatorluk sınırları içinde kalan her yere üzüm bağlarını götürdü. Aşılama denemeleri yaptılar, yerel yaban üzümlerle birleştirerek türlerin sayısını çoğalttılar. Bugün Avrupa bağlarının gelip dayandığı coğrafi sınırlar, üzümün bu klasik dönemde ulaştığı iklim sınırlarıdır. Fransa, kuzeyde Ren bölgesi, İspanya, Portekiz ve hatta İngiltere’ye üzümü taşıyan Romalılar oldu. Roma’nın şaşaalı günlerinde yılda 180 milyon litre şarap tüketiliyordu; her vatandaşa günde 1 şişe şarap! Bugün dünyada yılda 2.4 milyar litre şarap tüketiliyor. O zamanki nüfusla, antik çağ halklarının yaman içiciler olduklarını kabul etmek gerekir.
Yunanlar ve Romalılar üzümü diğer ürünler için de yetiştiriyorlardı. Roma mutfağında taze sıkılmış üzüm suyunun kaynatılması ile elde edilen, bizim pekmezi andıran çeşitli şuruplar kullanılıyordu. Pliny’nin tarif ettiği sapa, defrutum ve passum sosları değişik yoğunluklarda olacak şekilde kaynatılarak hazırlanıyor; yemeklerde, tatlılarda ve yine şaraba tatlılık katmak için kullanılıyordu. Bizim mutfağımızda hâlâ yeri olan koruk suyu (verjus) ise antik çağda yemeklere ekşilik vermek için kullanılırdı. Üzümün tazesi ve kurusu da çok tüketiliyordu. Örneğin füme kuru üzüm Roma’da sevilen bir çerezdi.
Roma İmparatorluğu’nun dağılması, üzümün dünya üzerindeki yayılışına hiç sekte vurmadı. Üzüm diğer yönde MÖ 7. yüzyılda İran üzerinden Kuzey Hindistan’a, oradan da MÖ 100 civarında Çin’e kadar ulaşmıştı. MS 4. yüzyıldan kalan Çin kaynaklarında, Turfan bölgesinde üretilen şarabın 1 yıl boyunca bozulmadan kaldığından bahsedilir. Çinliler şarap yapım tekniklerini Tang döneminde Uygurlardan öğrenmişler ve 5. yüzyıldan sonra kendileri de üzüm yetiştirmeye başlamışlardı. Uygurların üzüm kültürü ile ilgili Dîvânu Lugâti’t-Türk’te verilen terimlerden Türklerin üzümü ekşittikleri, şıra yaptıkları ve kurutma teknikleri geliştirdikleri anlaşılmaktadır. Anadolu’da da hâlâ yaşayan uygulamalardır bunlar. Turfan’da üzüm temel geçim kaynağı olarak bugün de varlığını sürdürmektedir. Turfan Uygurları “üzümü olmayanın canı olmaz” derlermiş.
Bir üzüm anıtı Konya’da bulunan İvriz Kaya Anıtı’nın kabartmalarında toprağın bereketli olması için sunulan adaklar arasında salkım salkım üzümler var.
Dönelim tekrar Avrupa’ya. Roma dağıldığında bu defa Hıristiyanlığın yayılışı şarabı desteklediği için, üzüm öneminden bir şey kaybetmemiş. Daha önce Tevrat ve Zebur’da da üzüm ve zeytin kutsallık yakıştırılan bereket simgeleriydi. Hıristiyanlık da şaraba kutsallık atfederek üzümü baştacı etti. Hz. İsa’nın ilk mucizelerinden biri, suyu şaraba çevirmek olmuştur. Kudas töreni ile şarap, İsa’nın kanı olarak kabul edilmiştir. Öncesinde Yunanistan ve Anadolu’da Dionisos, şarabın ve coşkunun, dansın, hayvanların, yabanıllığın, buluşmaların ve ayrılıkların, birliğin ve parçalanışın, üzüm hasadının ve ürün paylaşımının tanrısıdır. Gezgindir ve dışarlıklıdır, yabancıdır (xenos).
Diyonizyak kült, Hıristiyanlık için ciddi bir rakip sayılırdı. Ancak bir orta yol bulunmuştur. Yunanlıların Dionisos’unu alıp Bacchus yapan Romalılar, bu defa da Bacchus ile Hz. İsa arasında (her ikisi de ölüp dirilen iki göksel varlık olduğu için) benzerlik kurmakta zorlanmadılar. Bu benzetmelerde üzüm ezilip ölür, ama şarap olarak geri döner ve canlılığını korur. Bu nedenle Roma’nın ardından Kilise de üzüm yetiştiriciliği işinde baskın bir kurum olarak devam etme görevini üstlenmiştir.
Romalı Columella, Cato, Pliny ve Palladius gibi yazarların tarım, bağcılık ve şarapçılık üzerine yazdıkları ayrıntılı kitaplar olunca, manastırlar teknik bilgi ve becerileri kaybetmeden bağcılık işini ilerleterek devam ettirdiler. Bu kitaplarda üzüm yetiştiriciliği hakkında tüm temel bilgiler, deneysel uygulamalar ve sonuçları yer alıyordu. Çok sonraları şişenin ağzına mantardan bir tıpa yapmayı da akıl eden ise, 1638-1715 arasında yaşayan ve kilisenin şarap üretiminden sorumlu olan Dominiken bir rahip; Dom Pierre Perignon olmuştur. Kendisi, adını taşıyan şampanyanın da mucididir.
Keşifler çağı başlayınca üzümün yolculuğu da yeni topraklara doğru devam etti ve çeşitli denemelerden sonra iklim ve toprak yapısı olarak uygun düşen her yerde yaban üzüm türleri ile aşılanarak yeni türler elde edildi. İyi de oldu, zira Vinifera’nın ömrü hayatında geçirdiği en önemli hastalık olan “filoksera” eski kıtada üzüm bağlarının canına okurken, yeni topraklarda eski türlerle melezlenen bağ kütükleri hayatta kaldılar ve bir kısmı sonradan eski vatanlarına geri döndüler. Böylece Vinifera’nın çocukları Güney Afrika, Avustralya, Kuzey ve Güney Amerika’da ona uygun iklim ve toprak koşulları olan her yere yerleştiler.
Bu arada üzüm Kafkasya’dan yola çıktığında Anadolu üzerinden geçip Yunanistan ve Balkanlar’a doğru yola devam ederken bize de epey armağan bıraktı. Anadolu topraklarında üzüm üretimi çok eskilere dayanmaktadır. Bu topraklarda yaşamış tüm kavimler üzümü kutsamışlardır. Alacahöyük buluntuları arasında MÖ 3 binlerin sonuna ait Tanrılara şarap sunmak için yapılmış altın ve gümüşten kaplar vardır. Hitit yazılı metinlerinden anladığımız, MÖ 2 binlerde 8 çeşit şarap üretmekte oldukları. Borç senetlerinde “bağbozumu sonrası” lafı geçer; kanunlarında bağ ve şarap konulu hükümler vardır. Hititçe şarap sözcüğü “wiyana”, etimolojik açıdan Hint-Avrupa dillerindeki “wine, wein, vin, vinum, vini, vino, vinho ve vijn” gibi kelimelerin kökeni olabilir denilmektedir. Konya İvriz’deki Geç Hitit kabartmasında Tuwana Beyi Warpalawas, bir elinde buğday demeti diğer elinde üzüm salkımı tutan Bereket Tanrısı Tarkhun’un önünde durmaktadır.
Kuru üzüm sergisi Manisa’da göz alabildiğine uzanan kuru üzüm sergisinin başında poz verenler…
Üzümü biz Türkler de çok sevmişiz. Kuran’da da diğer kutsal kitaplarda olduğu gibi üzümden insanlığa verilen nimetlerden biri olarak sıklıkla bahsedilir. Sufilik de, Dionisos, Bacchus ve Hz. İsa’dan beri gelen metaforları kendi inanç sistemine aynen uyarlamıştır. Mesnevi’de üzüm-şarap ilişkisi sıklıkla yer alır. Mevlana “Ruh üzümden şarabı, yoktan varı görür” diyerek salkımdaki üzümden yıllanmış şaraba giden yolu ruhun varlıktan yokluğa varıp ilahi aşka ulaşması sürecine benzetir. Anadolu insanının yaşamında da binlerce yıldır olduğu gibi üzümün varlığı dinsel motiflerle, öykülerle, şiirler, türkülerle bezenmiştir.
Üzümü mevsiminde taze haliyle sofralık olarak ve yan ürünleri üretmekte kullanmışız. Sirke, sulu ve katı pekmezler, kuru üzüm, bastık, pestil, sucuk, muska, tarhana, dilme, reçel ve helva yapmışız. Bugün bile dünyanın en sevilen kuru üzümlerinden biri olan “sultana”nın en büyük üreticilerinden biri Türkiye’dir.
Şarap şarap yazdık durduk ama bizim bir de rakımız var ki hem yaş hem kuru üzümden yapılır. Özel mezeleriyle, şarkıları türküleriyle, dostlarla oturulan büyük ya da bir köşecikte kurulan çilingir sofraları ile üzümün bize özel armağanıdır. Epey eski dost olduğumuz için herhalde bu armağanı sadece bize sunmuş ve rakı sosyal yaşamımızın ortasına şaraptan daha güzel kurulmuştur.
Üzüm ayrıca halk tababetinde kan ve can verici özellikleri ile de kullanılır. Anadolu’nun her yöresinin kendine has üzümleri vardır ve yaratıcı isimlerle anılırlar: Buludî, Razakı, Zorukdar, Gökçek, Tilki Kuyruğu, Tümtümü, Tosbağa Kabarcığı, Hatun Parmağı, Öküz Gözü, Deve Gözü, Kızlar Tahtası, İhtiyar Çökerten, Horoz Yüreği… Bugün 1.250’den fazla üzüm çeşidimiz var. Tek tek saymayalım ve lafımızı Antep ağzı ile “bağlara şirinlik yürüdüğü zamanlar”ımız daim olsun diye bağlayalım. Bu dünyaya cemal görmeye, kemale ermeye ve rıza devşirmeye gelmedik mi zaten? Üzüm kızı cemaliyle bu toprakları şenlendirmiş ve bizlerden razı gelmiş; biz de ondan razıyız, varlığına duacıyız.
Üzümlü bulgur salatası
Bir çay bardağı kuru üzümü ıslatıp hafif şişmelerini bekleyin. Bu arada bir bardak köftelik bulgura yarım tatlı kaşığı tuz serperek, kısır yapacak gibi üzerini geçmeyecek kadar sıcak su ile ıslatın, kapağını kapatın ki yumuşasın. Yarım demet maydonoz ve yarım demet taze kişnişi çok ince doğrayın. Soğumuş bulgura katın. Bir limon kabuğunu ince rendeleyin. İki limonun suyunu ve rende kabukları, süzdüğünüz üzümleri ve yeşillikleri soğumuş bulgura ekleyin. Son dokunuş ise yağsız bir tavada çevirerek kavuracağınız bir avuç çam fıstığı olacak. Üzümü az gelirse, biraz daha ekleyebilirsiniz. Çam fıstığı pahalandı ya. Onun yerine kabuksuz, kıyılmış badem de kavrulabilir. Kişnişten nefret edenler maydonozu bir demet koysun. Afiyet olsun.
Yazarımız ve profesyonel rehber Serhan Güngör’ün “Gezgingöz” köşesinde yayımlanan yazıları, kapsamlı bir kitapta biraraya getirildi. 42 ülkede Türkiye tarihinin neredeyse tüm izlerini biraraya getiren kitap, alanında yapılmış ilk çalışma.
Profesyonel turist rehberi ve yazarımız Serhan Güngör’ün kaleme aldığı Gezgingöz: Sınır Ötesi Türkiye Mirası Rehberi, Kronik Kitap’tan raflarda yerini aldı. Önsözü Prof. Dr. İlber Ortaylı, sunuşu #tarih Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü tarafından yazılan kitap, 42 ülkede, antik çağdan bugüne Türkiye tarihinin izlerini sürüyor; 92 tarih ve insan hikayesi sunuyor. Güngör’ün Türk gezginlerle 25 yıldır yaptığı yurtdışı turlarında ve kendi seyahatlerinde gittiği ülkelerden topladığı hikayeler, Türkiye ve Anadolu kültürünün sınırötesindeki izlerini biraraya getiriyor. Kitap, Serhan Güngör’ün daha önce #tarih’te yayımlanmış tüm yazılarını, ekstra bilgiler ve görsel malzemeyle biraraya getiriyor.
GEZGİN GÖZ SINIR ÖTESİ TÜRKIYE MİRASI REHBERİ (İNSANLAR, MEKÂNLAR VE OBJELERLE ÜLKE ÜLKE YURTDIŞINDAKİ TARİHİMİZ) SERHAN GÜNGÖR
Sunuş yazısında, Güngör’ün kitabının müstesna özellikleri şöyle tarif ediliyor:
“… Anadolu, biz Türklerin anayurdu. Ancak atalarımız hem doğuda hem batıda hem de kuzeyde ve güneyde at koşturmuşlar, buralara yerleşmişler, kalıcı olmuşlar. Bugünkü Türkiye sınırlarının çok ötesine, hatta Amerika’ya, Japonya’ya, Avustralya’ya kadar uzanmışlar. Bugün analarının-atalarının izlerini takip eden insanımız; Türkiye’nin, Türklerin peşinde giden araştırmacılarımız, tarihçilerimiz pek az. Kendi tarihimiz hakkında yapılan ciddi araştırmaların yine büyük bölümünde Türk imzası yok. Çalışmadan, çabalamadan, ortaya orijinal bir ürün koymadan sadece laf etmek, nutuk atmak dün olduğu gibi bugün de ve özellikle artık sosyal medya üzerinde pek yaygın (…)
İşte bu çöp laflar, ahkâmlar, günlük ve politik arızalar içerisinde; kendini ve tarihini kaybetmeyen az sayıda insan evladı didinir, çalışır, üretir ve analarıyla-atalarına layık olmaya çalışır. Profesyonel rehber Serhan Güngör de yıllardır yurtdışındaki Türk-Osmanlı izlerini araştırır; bunların bulunduğu yerlere bizzat gider, gözlemler; yazar, fotoğraflar. Bu müstesna insanlara “iz sürücü” denir. Bunlar var olan siyasi havalardan, popüler zırvalardan, tarihin sadece işine gelen kısımlarını alıntılayan insanlardan uzakta, iş yapar, çalışır ve referans değeri olan mamul madde ortaya koyar.
Bu kitap, Serhan Güngör’ün en az 10 yıllık “peşe düşme” macerasının somutlaştığı bir eser. İş icabı veya turizm ya da ziyaret amaçlı yurtdışına gidenler için oralarda bulunan ve Türk-Osmanlı izlerini günümüze taşıyan yerleri, objeleri, belgeleri, anıtları, yazıtları bilgileriyle aktaran benzersiz bir ürün. Bu kitapta, büyük başkentlerin büyük müzelerinde sergilenen eserlerimiz de var; üstelik Wikipedia’da bulunmayan özellikleriyle. Ancak Serhan Güngör’ün yaptığı işin esas kıymeti kenarda-köşede kalmış, bilinmeyen veya çok az bilinen Türk-Osmanlı izlerini de ortaya koyması, belgelemesi.
Yıllar öncesinden bugüne ulaşan tarihimize dair şöyle sesleniyor bu eser: “Evet, bunları okuyunuz, öğreniniz ve hatta yolunuz düştüğünde mutlaka bizzat görünüz”.
Ahmet Yavuz’un yazdığı Başkomutan-Emsalsiz Lider kitabı, esas olarak Atatürk’ün 10 yıllık savaş (1912-1922) dönemindeki askerî performansına ve yaşananların analizine dayanıyor. Atatürk’ün karar alma ve uygulama süreçlerini, karşı tarafların bakışaçısı ve eylemleriyle de kıyaslayan eser, İstiklal Harbi’nin az bilinen-bilinmeyen kahramanlarını günışığına çıkarıyor.
Yirminci yüzyılın başlarında müstesna bir insan Türkiye’nin kaderini, dünya tarihinin rotasını değiştirdi. Fizikî ve ruhi coğrafyamızın sarsılmaz temellerini biçimlendirdi. O’nun varlığı, kararları, uygulamaları, millet için nesilden nesile devam eden bir kültürel miras teşkil etti.
BAŞKOMUTAN EMSALSİZ LİDER AHMET YAVUZ
1912-1922 arasındaki 10 yıllık savaş döneminde Mustafa Kemal’in tarih sahnesine çıkması; Balkanlar’dan Trablusgarp’a, Çanakkale’den Suriye cephesine ve nihayetinde Samsun’dan Dumlupınar’a uzanan kurtuluş yolunu belirledi. Bu yolda verilen şehitler, yapılan fedakarlıklar, ödenen bedeller, çekilen acılar, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ve sürekliliğini sağladı.
Başkomutan- Emsalsiz Lider kitabı, Türk milletinin varoluş mücadelesini Mustafa Kemal’in askerî kariyerini izleyerek anlatıyor. O’nun hangi kritik dönemde, hangi hayati kararı, nelere dayanarak aldığını ve bunların sonuçlarını tartışıyor. Sadece siyasi durum ve güç ilişkileri açısından değil, arazi bilgisi ve insan psikolojisi açısından da Mustafa Kemal’in tercih ve aksiyonlarını analiz etmeye çalışıyor.
İdeolojik yaklaşımlara teslim olanlar, tarihe sadece bugünden bakanlar, süslü-püslü sözlerle salt güzelleme yapanlar ve -belki de en önemlisi- O’nu geçmişe gömmeye çalışanlar için bu kitapta bir “malzeme” yok. Ancak fikri, eğilimi, inancı ne olursa olsun, Mustafa Kemal gerçeğine yaklaşmak için okuyan herkes, kitapta bugünkü hayatıyla ilgili bir birçok işaret bulacak.
Ahmet Yavuz bizi hem arazide hem arşivlerde bir zaman yolculuğuna çıkarıyor ama ayaklarımızı bugüne basarak… Mustafa Kemal’in izinde bugünü daha iyi anlamak, O’nu geleceğe taşımak için.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 4 Şubat 1923’te Akhisar Çiftlik İstasyonu civarında yapılan Süvari Kolordusu Tatbikatı’nda.
Madımak yangınının küllerinden çıkan fotoğraflar, 28 yıl sonra bir vicdan yoklaması yapıyor. 33 aydın, yazar ve sanatçıyla 2 görevlinin Madımak Oteli’nde yaşamını yitirdiği Sivas Katliamı Davası zaman aşımı nedeniyle kapatıldı; sorumlular hakettikleri cezaya çarptırılamadı; hatta kimi siyasetçi ve liderler failleri masum göstermeye çalıştı.
2 Temmuz 1993 Cuma günü. 4 gün sürecek Pir Sultan Abdal Şenlikleri için birçok aydın, sanatçı, ozan ve yazar Sivas’ta. Madımak Oteli’nde bulunan bu insanlar, namaz çıkışı toplanan bir grup tarafından çıkarılan yangında katledildiler. “Sivas laiklere mezar olacak”, “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak”, “Sivas Aziz’e mezar olacak” Cuma çıkışı grubun attığı sloganlardan bazılarıydı. Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 saldırgan yaşamını yitirdi.
Merdivende 4 aydın Madımak Oteli’nin merdivenlerinde, arkada şair Metin Altıok ve Uğur Kaynar. Önde ayakta yazar Asım Bezirci ve şair Behçet Aysan. 4 değerli sanatçımızı da yangında kaybettik.Nesin ve Edibe Sulari Aziz Nesin’in sarı t-shirt’lü, Ozan Davud Sulari’nin kızı sanatçı Edibe Sulari. Kendisi de katliamın kurbanlarından.Yapayalnız Aziz Nesin Sivas katliamından iki gün önce kentte bir bildiri dağıtılmış, Aziz Nesin o sırada Aydınlık gazetesinde yayımlanan Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri kitabından dolayı hedef gösterilmişti.
Hadiseden 1 gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra bu sayı 190’a yükseldi; gözaltına alınanlardan 124’ü tutuklandı. Katliamın 18 gün ardından ilk dava açıldı. Güvenlik gerekçesiyle Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne taşınan dava, yaklaşık 1 yıl süren 18 duruşmanın ardından 37 sanığın beraat etmesi, geri kalanların cezasında ise “Aziz Nesin’in tahriki” gerekçe gösterilerek indirim uygulanıp 2-15 yıl hapse mahkum edilmesiyle sonuçlandı. Ancak Yargıtay cezaları yetersiz bularak mahkeme kararını bozdu. Tekrar yapılan yargılama 2000’de 33 sanığa idam cezası verilmesiyle neticelendi. Davanın tekrar temyiz edilmesi üzerine dosyanın gittiği Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 33 sanık hakkındaki idam kararını usul yönünden bozdu. Daire, usul eksikliği olarak sanıkların “nüfus cüzdanlarındaki mühürlerin okunmaması ve soyadlarındaki çelişkiyi” gösterdi. 2002’de idam cezasının kaldırılmasıyla bu cezalar ağırlaştırılmış müebbete çevrildi. Bu 33 kişinin şu anda cezaevinde olup olmadığıyla ilgili Adalet Bakanlığı’ndan bilgi edinme çabaları boşa çıkıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen yıl ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edilen 86 yaşındaki Ahmet Turan Kılıç hakkındaki af kararı ise tepki çekmişti.
Şairler unutulmayacak Şair Metin Altıok bir elinde sapı kırık bir fırça, bir elinde sigarasıyla; yanında şair Uğur Kaynar, düşünceli, eli çenesinde; bir-iki basamak aşağıda şair Behçet Aysan, bir yangın söndürme tüpüyle… Saygıyla anıyoruz.
Davanın 1 numaralı sanığı, kalabalığı “Gazanız mübarek olsun” diyerek kışkırtan Refah Partisi’nin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak’tı. 2000’de Madımak ana davasından iki ayrı dava çıkmış, bunlardan ilki Erçakmak’la birlikte hareket eden 15 kişiye karşı açılmıştı. Bu dava 2014’te, hukukçuların “insanlığa karşı işlenmiş suçlarda zaman aşımı uygulanmaz” kuralını hatırlatmasına rağmen zaman aşımından kapandı. 2016’da Anayasa Mahkemesi’ne götürülse de AYM gündemine alınmadı. 2011’de ölen Cafer Erçakmak ise uzun yıllar Sivas’ta yaşamasına, evlenmesine, askere gitmesine rağmen hiçbir zaman yakalanmadı. Sanıkların avukatlığını yapan Hayati Yazıcı, Kemal Kurt, Mehmet Bulut, Bülent Tüfekçi, Zeyid Aslan, Ali Aşlık, Halil Ürün ve Hüsnü Turan, 2002’de iktidara gelen AK Parti’den milletvekili seçildi.
Ana davadan çıkan ikinci dava ise, yurtdışında olduğu belirlenen 3 kişiye karşı açıldı. Haklarında Türkiye’de gıyabi tutuklama kararı bulunan ve sayıları 8 olan bu sanıklar hâlen Almanya’da yaşıyor ve iade edilmiyor.
NE DEMİŞLERDİ?
CUMHURBAŞKANI DEMİREL: “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır… Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır”.
BAŞBAKAN TANSU ÇİLLER: “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir”.
İÇİŞLERİ BAKANI MEHMET GAZİOĞLU: “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleri sonucu halk galeyana gelerek tepki göstermiştir”.
HAYATINI KAYBEDENLER
• Muhlis Akarsu – 45 yaşında, halk ozanı • Muhibe Akarsu – 45 yaşında, Muhlis Akarsu’nun eşi • Gülender Akça – 25 yaşında • Metin Altıok – 53 yaşında, şair, yazar, felsefeci • Mehmet Atay – 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı • Sehergül Ateş – 30 yaşında • Behçet Sefa Aysan – 44 yaşında, şair • Erdal Ayrancı – 35 yaşında, şair • Asım Bezirci – 66 yaşında, çevirmen, yazar • Belkıs Çakır – 18 yaşında • Serpil Canik – 19 yaşında • Muammer Çiçek – 26 yaşında, aktör • Nesimi Çimen – 62 yaşında, şair, halk ozanı • Carina Cuanna Thuijs – 23 yaşında, Hollandalı akademisyen • Serkan Doğan – 19 yaşında • Hasret Gültekin – 22 yaşında şair, halk ozanı • Murat Gündüz – 22 yaşında • Gülsüm Karababa – 22 yaşında • Uğur Kaynar – 37 yaşında, şair • Asaf Koçak – 35 yaşında, karikatürist • Koray Kaya – 12 yaşında • Menekşe Kaya – 15 yaşında • Handan Metin – 20 yaşında • Sait Metin – 23 yaşında • Huriye Özkan – 22 yaşında • Yeşim Özkan – 20 yaşında • Ahmet Özyurt – 21 yaşında • Nurcan Şahin – 18 yaşında • Özlem Şahin – 17 yaşında • Asuman Sivri – 16 yaşında • Yasemin Sivri – 19 yaşında • Edibe Sulari – 40 yaşında, halk ozanı • İnci Türk – 22 yaşında.
Her zaman düşünceleriyle ve yaptığı bestelerle genç kalan bir sanatçı… Akustik çalgılarla yeniçağın yeni seslerini duyuran bir büyük usta… Eserleri 60 yıldır dünya çapında yankı uyandıran müstesna bir öncü. Müziği düşünen, irdeleyen bir filozof… Ve hiçbir şeyi abartmayan, dingin, alçakgönüllü tavrıyla, kendini toplumdan soyutlamadan çalışan bir insan.
İlhan Usmanbaş ile ilk defa 1973’de İstanbul Radyosu’nda tanıştım. O sıralar “Çağdaş Müziğin Öncüleri” başlıklı program dizileri hazırlıyordum ve onu uzaktan çok iyi tanıyordum. Kapının girişinde şöyle dedim: “Stüdyo bir çağdaş müzik bestecisinden bir çağdaş müzik programcısına geçiyor”. Hemen doğrulayıcı bir yanıt geldi: “Hayır, bir müzik tarihi programcısından bir çağdaş müzik programcısına” dedi. Çünkü o sırada İlhan Bey “Çağlar Boyunca Müzik” başlıklı bir program hazırlıyordu.
Neyse, kendi adıma çok heyecanlı bir an yaşadım. Kısa süre sonra Soyut dergisinin Nisan 1977 sayısı için onunla ilk söyleşimizi yaptık. Nasıl bilebilirdim daha sonra İlhan Bey için üç biyografi kitabı yazacağımı ve şimdi 100 yaşına bastığında en nüktedan, en bilgi yüklü dostum olacağını? Bilemezdim.
Tablo gibi nota kağıtları Türkiye’de grafik notalamayı ilk kullanan Usmanbaş olmuştu. Elyazısıyla yazdığı nota sayfaları adeta modern bir tablo…
Müzik tarihimizde Usmanbaş bir kırılma noktasıdır. Çağdaş müziğimizin ilk kuşağı olan Türk Beşleri (Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Ahmed Adnan Saygun ve Necil Kazım Akses) Türk folklorunun aksak ritimlerini, klasik Türk müziğinin makamsal yapısını ve teksesli geleneğini uluslararası polifonik teknikle işlemişlerdi. İkinci kuşak ise, Beşler’e zıt olarak diyalektik bir gelişimin temelini atmıştı: Bülent Arel, İlhan Usmanbaş ve daha sonraları İlhan Mimaroğlu bu soyut atılımın öncüleri oldu. Başlangıç noktaları, Ankara Devlet Konservatuvarı yatakhanesiydi. Usmanbaş ve Arel, başlarına çektikleri battaniyenin altında bir transistörlü radyo ile Avrupa müzik kanallarını dinliyorlardı. Her gece yeni bir isim, yeni bir yapıtla tanışıyorlardı. Arel ve Mimaroğlu yaratıcılıklarını sonradan elektronik müzikle sürdürdüler. Usmanbaş ise hep akustik çalgılar içinde yeniçağın yeni seslerini duyurdu.
Bugün sayısı 100’e varan bestesiyle kendinden sonra yetiştirdiği birkaç kuşak bestecinin de öncüsü oldu. Usmanbaş, kendinden önceki kuşak ve kendi kuşağındaki bestecilerin çoğu gibi yurtdışında değil, Türkiye’de aldığı eğitimle bestecilik yolculuğuna çıkmıştı. Konservatuvar yıllarında bestelediği “Küçük Gece Müziği” ve “Birinci Senfoni” gibi yapıtlarla az çok hocalarının izindeydi. 1950’lerle bütün dünyada yaşanan köklü değişimi kendi müziğine uygulamaya koyuldu. 1952’de ABD’ye gitmesi, çağdaşı bestecilerle yüzyüze tanışması ona yeni müziğin kapılarını iyice açacaktı: 12-ton müziği, dizisellik, özgür çağrışımlar…
En önemli özelliği: içtutarlılık Usmanbaş’ın dingin, kavgasız, sertleşmeyen, kendini kimseyle kıyaslamayan, reklamdangösterişten kaçınan ve beyefendiliğinden hiç ödün vermeyen kişiliğinde başköşede içtutarlılık yeralıyor.
1955’te, konservatuvarın son sınıfında bestelediği “Yaylı Dördül ’47” Fromm Müzik Ödülü’ne değer bulunur; Amerika’nın birçok köşesinde çalınır ve plak yapılır. 1957’de iki yıllığına Amerika’ya gittiğinde artık çağdaşlarının yanında adı geçen, saygın bir bestecidir. Çevresinde Cowell, Babbitt, Carter, Feldman gibi çağ müziğine yön veren dostları vardır. O sırada Tangelwood’da “Music With a Poem” ile Koussewitzky ödülünü alır. 1960’ta Tokyo’daki “East-West Music Encounter” kongresine davet edildiğinde en yakın dostu Xenakis’tir.
Usmanbaş’ın kazandığı ödüller arasında en ilginci, 1966’da Polonya’daki 3. Wieniawski yarışmasında aldığı birinciliktir. 22 ülkeden 44 bestecinin katıldığı yarışmada Usmanbaş’ın “Boşluğa Atlayış” başlıklı yapıtı ilk defa birinciliğe değer bulunmuştur. Daha önceki yarışmalarda hiç birinciliğe değer yapıt çıkmamıştır. Aynı yarışmada, üçüncü gelen Jan Kapr (1914-1988) adlı bir Çek besteci sonradan ünlü bir isim olarak uluslararası müzik ansiklopedilerine geçer. Oysa o yarışmanın birincisi İlhan Usmanbaş’ın hemen Poznan’da seslendirilen “Boşluğa Atlayış” adlı yapıtı ancak 2007’de, bestelendikten 41 yıl sonra kendi ülkesinde (Bilkent’te) çalınabilecektir! Aslında Usmanbaş, yapıtları çalınmıyor diye sızlanan bir besteci değildir. Ancak 1990’da yaptığımız bir söyleşide bu yapıtın hiç çalınmamış olmasına biraz sitem etmişti: “Yaratılan bu yapıtları ben Mısır ehramlarına benzetiyorum. İçlerinde bestecilerin gömülü olduğu. Belki ilerde turistler develere binip gezebilirler bu ehramları. Amerika’da, Polonya’da, İsviçre’de kazanmış olduğum ödüller ancak biyografimde geçiyor. Wieniawski ödüllü yapıtımı Türkiye’de henüz kimse çalmak istemedi” diyordu.
1969’da Cenevre Bale Yarışması’nda “Bale İçin Müzik” ödül kazanır ve 1971’de koreograf Jean-Marie Sosso tarafından Cenevre Grand Théâtre’da sahnelenir. Duygu Aykal 1975’te aynı yapıtı “Oluşum” başlığı altında Ankara’da sahneleyecektir. Yurtdışından nice solist ve topluluk Usmanbaş’a yapıt ısmarlamış, bu yapıtları defalarca çalmışlardır. Usmanbaş için bunların hepsi doğal bir akıştır. Hiçbir şeyi abartmayan o dingin, alçakgönüllü tavrıyla, kendini toplumdan soyutlamadan, dost toplantılarından ayırmadan, öğrencilerinden ve ailesinden kopartmadan besteciliğini son yıllara kadar sürdürmüştür.
Yeni ses, yepyeni bir oluşum mudur? Bu yepyeni bir müzik anlayışı mıdır? Türkiye’de grafik notalamayı ilk kullanan Usmanbaş olmuştur. O güzelim elyazısıyla her bir nota sayfası ayrı bir tablodur. Ona göre yerel-evrensel, Osmanlı-cumhuriyet gibi karşıtlıkların sanatta yeri yoktur. Sanatçı her yerde, her dönemde sanatçıdır. Çokyönlü bakışıyla resim ve şiir gibi sanat dallarıyla da alışverişe girmiştir. Cemal Süreyya’nın Bakışsız Bir Kedi Kara’sı, İlhan Berk’in Şenlikname’si, Behçet Necatigil’in Kareler-Aklar kitabı Usmanbaş’ın müziğindeki soyuta evrilmeye, çağlar boyu egemen olmuş değerlere karşı çıkmaya eşdeğerdir.
İLHAN USMANBAŞ: ÖLÜMSÜZ DENİZ TAŞLARIYDI EVIN İLYASOĞLU
Onun müziğini hiç dinlememiş dahi olsanız, derin düşüncesini, mantık yapısını öğrendikçe yapıtlarını merak edersiniz. Yapıtları dinledikçe çokyönlü görüşünün ışığı altındaki iç tutarlılığı keşfedersiniz. Dingin, kavgasız, sertleşmeyen, kendini kimseyle kıyaslamayan, reklamdan-gösterişten kaçınan ve beyefendiliğinden hiç ödün vermeyen kişiliğinde bu iç tutarlılık başköşeyi alır.
Usmanbaş’a göre geniş kitlenin beğenisini kazanmak uğruna sanat yapmak, bilinen şeyleri tekrarlamak, dolayısıyla ucuza kaçmaktır. Kulağın alıştığı yöntemleri kullanmak, bestecinin kişiliğini silmesidir.
Usmanbaş, eseri besteleyip bitirdikten sonra artık ona yabancılaştığını, seslendirildiği zaman da iyice uzaklaştığını söyler. Öte yanda yorumcusuna her zaman büyük değer vermiş, eserinin yeni yorumlarını da ilgiyle izlemiştir. Bunun en güzel örneğini şöyle anlatır:
“Eserlerimin icralarını dinlediğimde, bazen o kadar beklemediğim şeyler çıkıyor ki, şaşırıyorum. Mesela Amerika’da plağa alınan bir ‘Yaylı Dördül ’47’ yorumu var. İlk bölüm inanılmaz bir dinamizm içinde. Sonra plakta üstüste dinledikçe alıştım, onu daha doğru bulmaya başladım. Çalıcının yaşayan katkısını hiçbir zaman inkar edemezsiniz. Ve işin garibi bazen çalıcı sizin besteniz üstünde düşünmediğiniz şeyleri ortaya çıkartıyor.
Çalıcı doğrudan doğruya tınının kendisiyle uğraşır. Siz besteci olarak global bir şekilde eserin tüm yapısıyla uğraşırsınız. Onlar o tını uğruna kılı kırk yarıyorlar. Ve beklemediğiniz bir sonuç çıkıyor. Çünkü piyanoda yazdığınız ‘do’ sesi her piyanoya dokunanın çıkarttığı ‘do’ sesi değildir. Sizin kulağınıza ne kadar ideal biçimde de olsa hiçbir şekilde ideal olamaz çünkü çalınan piyano bile o çalanın getirdiği bir yorumla çok farklı oluyor. Yorumun dışında o tını üstünde uğraşmasının farkı. Mesela Kâmuran Gündemir, benim iki büyük piyano parçamı çalmıştır. ‘Ölümsüz Deniz Taşlarıydı’ ve ‘Soruşturma’. Onlar üzerinde benim beklediğimden o kadar fazla araştırma yaptı ki, pedal oyunları, tınıların, titreşimlerin sürmesi, kapanması, gibilerden. Bu ayrıntıları ancak çalan insan elde ediyor. Gerçi o da notaya bakarak bunları elde ediyor. Ve diyor ki, sen şunları burada düşünmüşsün! Düşündüm mü diye biraz düşünüyorsunuz”.
Hem besteci, hem entelektüel İlhan Hoca’ya göre, besteci eseri çalındığında sahneye çıkıp selam vermelidir; çünkü dinleyici bestecinin nasıl birisi olduğunu görmelidir. O da yalnız bir besteci değil, bir entelektüel, kendini eğitime ve yeni arayışlara adamış bir bilge olarak alkışlandı.
Önce Ankara Devlet Konservatuvarı’nda sonra da yıllar boyunca İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvar’ında hocalık yaptı Usmanbaş. Yıllarca hazırladığı radyo programlarıyla müziğin tarih içindeki yerini anlattı. Konservatuvar’da, Bilgi Üniversitesi’nde ve İTÜ-MİAM’daki (Müzik İleri Araştırmalar Merkezi) derslerini son zamanlara kadar sürdürdü. “En yeni kuşak Türk bestecileri”ni anlatıyordu. Böylece genç kuşak bestecileri, genç kuşak öğrencilerine tanıttı.
İlhan Hoca’ya göre, besteci eseri çalındığında sahneye çıkıp selam vermelidir; çünkü dinleyici bestecinin nasıl birisi olduğunu görmelidir. Biz de onu sahnede yalnız bir besteci değil, bir entelektüel, kendini eğitime ve yeni arayışlara adamış bir bilge olarak alkışlarız.
Sevgili İlhan Bey, sizin zengin ve derin kültürünüzden biraz daha yararlanabilmek için hâlâ size sorular hazırlıyorum. Son bir konuşmamızın kaydından notlar almışım:
. Müzik-resim yakınlığından sözederken, “notanın bir çeşit resim olduğunu” söylüyorsunuz. Grafik notalarınız bunun kanıtı değil mi?
. Yetiştirdiğiniz öğrenciler Türkiye’de yeni kuşakların öncüleri oldu ve dünyanın çeşitli merkezlerinde adlarını duyurdular. Onların özgeçmişlerinde İlhan Usmanbaş’ın çok özel bir yeri var. Sizin yetiştirdiğiniz kuşaklar sizler kadar cesaretli mi?
. “Oyun”dan söz ediyorsunuz. “Sadece çocuklukta değil, güncel yaşamda da çalmak, oynamaktır demişsiniz. Çalgı=oyuncak. Müzik=kafa oyuncağı. Yaşamınızın her döneminde bunu böyle mi algıladınız?
Usmanbaş ile özel olarak onun müziğini konuşmak, genel olarak müziği konuşmak ya da sanatçının genel işlevine değinmek, toplum-sanatçı ilişkisini irdelemek size katman katman zenginlikler sunar.
İnanıyorum ki onun aydınlığı uzun yıllar sonra daha geniş alanları ışıtacak.
ABD’nin 2. Dünya Savaşı’ndaki meşhur savaş gemisi USS Indianapolis, Pasifik muharebelerinde etkin bir rol oynadıktan sonra, 1945 Ağustos’unda Hiroşima’ya atılacak atom bombasının ana parçalarını bölgeye taşıdı. 1945 Temmuz’unda bir Japon denizaltısı tarafından torpillenen gemiden kurtulanlar 4 gün boyunca okyanusun ortasında dehşeti yaşayacak; günümüze kadar uzanan acılar sona ermeyecekti.
Amerikan Deniz Kuvvetleri için New York Shipbuilding Corp. tersanesinde kızağa alınan sıradan bir savaş gemisi 7 Kasım 1931’de Camden-New Jersey’de denize indirildiğinde, kimse bu geminin henüz çıkmamış bir savaşı bitirecek kadar önemli şeyler yapacağını hayal edemezdi.
10.903.200 dolara mâlolan ve yapım aşamasında ince zırhı nedeniyle hafif kruvazör olarak tasarlanan gemi CL-35 (Light Cruiser) olarak sınıflandırılmıştı. Ancak sahip olduğu 8 inç (203 mm) çapındaki topları Londra Deniz Antlaşması uyarınca gemiyi Portland sınıfı ağır kruvazör klasmanına sokacak ve sınıf kodu CA-35 (Heavy Cruiser) olarak değişecekti. Gemi 186 metre uzunluğunda ve 9.950 ton ağırlığındaydı. 9 adet 8 inçlik batarya ve 8 adet 5 inç (127 mm) uçaksavar bataryası ile teçhiz edilmişti. 4 buhar türbinini döndüren 8 kazanla çalışan motorlar gemiyi 32.7 deniz mili sürate kadar çıkarabiliyordu.
15 Kasım 1932 tarihinde donanma hizmetinde göreve başlayan USS Indianapolis (Indy), Kaptan John M. Smeallie komutasında 8 yıl boyunca Scouting Filosu’nda bayrak gemisi olarak hizmet etti. 7 Aralık 1941 Pearl Harbor baskınından sonra bölgeye gelen Indianapolis, Japon denizaltılarının cirit attığı sularda arama görevleri yaptı. Mart 1942’de geminin yeni görevi Yeni Gine’de Japonlara karşı Coral Sea ve Midway muharebelerine katılacak olan uçak gemilerinin korunmasıydı. Indy aynı dönem içinde Japonya’nın menzilinde olan Tarawa, Kwajalein, Guam ve Iwo Jima gibi adaları ateş altına alan gemilerden biriydi.
1943-1944’te Pasifik’te görev yapmaya devam eden geminin kaptan köşkünde Kasım 1944 itibarıyla bu kez kusursuz bir sicile sahip olan ve 3 kuşak denizci bir aileden gelen Amiral Charles Butler McVay oturmaktaydı; gemi bu defa da Amiral Spruance komutasındaki 5. Filo’nun bayrak gemisiydi. Indy, Pasifik’te bulunduğu süre boyunca çok sayıda göreve katılmış ve 10 Muharebe Yıldızı ile ödüllendirilmişti. Mart 1945’de 7 gün geçirdiği Okinawa harekatında donanma gemilerine saldıran Japon uçaklarına karşı ciddi bir başarı göstererek 6 uçağı düşürmüş ve 2 tanesine de ciddi hasar vermişti. Midway savaşında kamikazeler, USS Enterprise ve USS Bunker Hill gemisini savaşdışı bırakmıştı. İki Japon uçağı da USS Franklin’e ağır hasar vermişti.
31 Mart 1945’te Amerikan birliklerinin Okinawa çıkarması öncesinde yapılan bombardıman esnasında bir Japon Nakajima Ki-43 Hayabusa avcı uçağı, yaptığı intihar saldırısında taşıdığı zırh delici bombayı denize düşmeden hemen önce Indianapolis’in 8 metre üzerinde bırakmayı başarmıştı. Bu kez McVay ve mürettebatı hayat mücadelesi veriyordu. Bomba, geminin güvertesini delerek yemekhane, yatakhane ve su arıtma tesisiyle beraber yakıt tanklarının yanından geçip gemi boyunca büyük bir delik açarak dışarı çıkmış ve geminin hemen altında infilak etmişti. Bu saldırıda 9 denizci can verdi. Gemi ağır hasar almasına rağmen McVay ve mürettebatının olağanüstü çabaları ile kurtarılmış, daha büyük can kayıplarına sebep olmadan San Francisco’nun 40 km kuzeydoğusunda bulunan ve ABD’nin ilk donanma üssü olan Mare Adası’na ulaşmayı başarmıştı. Burada yaklaşık 3 ay süren büyük çaplı bir tamir ve revizyon sonrası Indy’nin mürettebatının neredeyse üçte biri tecrübesiz denizcilerle değiştirilmişti. Tam da bu esnada gelen son derece gizli bir görev emri, bu yeni personelin eğitimlerinin kısa kesilmesine sebep olacaktı.
12 Temmuz’da Kaptan McVay’in aldığı yeni emre göre Indianapolis Pasifik’teki Tinian Adası’na gizli bir taşıma gerçekleştirecekti. Kendisine “Bu paketi erken götürdüğünüz her gün savaştan eksilen bir gündür” dendiğinde, Indianapolis mürettebatı bu özel kargonun içeriğinin ne olduğunu bilmiyordu.
Büyük bir ahşap sandık ve bir adet 46 cm’lik metal bir kutudan oluşan gizli yük gemiye alındı. Sandık uçak taşımada kullanılan bir hangara sabitlenirken, ağır metal kutu amiralin emir subayının odasına yerleştirildi. Verilen emirde, geminin batması durumunda bu 2 kargonun bir filikaya taşınarak mutlaka korunması gereği ayrıca bildirilmişti. Ulusal güvenliği ilgilendiren bu yük, 2. Dünya Savaşı’nın kaderini değiştirecek olan tarihin ilk atom bombasının parçalarını barındırıyordu. Büyük ahşap sandıkta, Hiroşima’yı yerlebir ederek 66.000 insanın ölümüne ve 69.000 insanın da yaralanmasına sebep olacak “Küçük Çocuk” (Little Boy) adlı bombanın montajı için gerekli parçalar bulunmaktaydı. Metal kutuda ise atom bombası için zenginleştirilmiş Uranyum 235 vardı.
Bombaların hedefinde 31 Mart 1945’te Okinawa çıkarması öncesinde bir Japon Nakajima Ki-43 Hayabusa avcı uçağı, taşıdığı bombayı Indianapolis’in 8 metre üzerinde bırakmıştı.
Indianapolis 16 Temmuz 1945’de San Francisco’nun Hunters Point Donanma Tersanesi’nden demir aldı. Görevin gizliliği sebebiyle Pasifik boyunca eskortsuz olarak ortalama 29 knotluk (54km/h) rekor bir hızla seyreden gemi, 74 buçuk saatlik yolculuk sonrasında 19 Temmuz günü Hawaii Pearl Harbor’a ulaştı. İlk nükleer kargoyu teslim ettiğinde, tarihler 26 Temmuz’u gösteriyordu.
Teslimat sonrası yeni talimatları almak üzere buradan Guam’a giden Indy’nin mürettebatının bir kısmı burada değiştirildi ve 28 Temmuz’da gemi, rotasını Filipinler’deki Leyte Körfezi’ne çevirdi. Burası Indianapolis’in yeni personelinin eğitim alacağı ve Amiral Jesse B. Oldenfort komutasındaki filoya (Task Force 95) katılmadan önceki son durağı olacaktı. Sefer öncesinde Leyte’ye ulaşabilmek için McVay’in önünde iki seçenek vardı. 27 Temmuz’da yola çıkıp, 24-25 deniz mili hızla seyrederek 30 Temmuz sabahı Leyte’de demirlemek veya 28 Temmuz sabahı ayrılıp 15.7 deniz mili ile buraya 31 Temmuz sabahı varmak. McVay’in seçimi 28 Temmuz’da yapılacak düşük hızlı bir seyir olmuştu. Bu karar onu yeni bir mücadeleyle yüzleştirecekti.
Sefer öncesinde Kaptan McVay’e gelen istihbarat raporları son derece yetersizdi. Kendisine, yapılan dinlemelere göre bölgede bulunan Japon denizaltılarıyla ilgili ciddi bir tehdit olmadığına dair bilgi verildi ve eskort talebi reddedildi. Oysa gerçek bundan çok farklıydı. Gemi, tehdit seviyesi düşük olarak nitelendirildiğinden dolayı Guam-Leyte arasını korumasız olarak seyredecekti. Kader Indianapolis için ağlarını örüyordu.
Indy Guam’dan ayrıldıktan 36 saat sonra ay ışığının olmadığı, görüşün de düşük olduğu gecede sakin bir seyir izliyordu. Bu esnada McVay dinlenmeye çekilmeden hemen önce denizaltı tehdidinden korunmak için yapılan zik-zak manevralarından yolu uzatarak kasvetli havadan bir an önce kurtulmayı geciktirdiği için vazgeçildi. Artık Leyte’ye erken ulaşmak için düz bir rotada ilerlenmeye başlanmıştı. Komuta subaylarının bilmediği ise tam da o esnada devriyede olan Japon I-58 denizaltısının rotası üzerinde olduklarıydı. Tarih 30 Temmuz’u gösterdiğinde yol neredeyse yarılanmıştı.
USS Indianapolis, Pearl Harbor baskınından sonra arama görevi yapmıştı.
Saat geceyarısını çeyrek geçe, gecenin karanlığını geminin sancak tarafında meydana gelen iki patlama aydınlattı. Sessizce devam eden seyir, 95 tipi iki Japon torpidosunun ardarda yarattığı ateş, karmaşa ve kaos ile sona ermişti.
Japon Kaptan Mochitsura Hashimoto, başlangıçta New Mexico sınıfı bir savaş gemisi olan Idaho zannettiği Indy’nin korumasız olduğunu hayretler içinde tespit etmiş, I-58 ’in üzerinde taşıdığı insanlı kamikaze denizaltısı Kaiten’i göreve hazır ederken ilk torpidoyu kruvazöre 1.500 metre mesafeden göndermişti. Torpido, geminin 1 numaralı taretinin önünden çarpmış ve pruvayı yırtarak dakikalar içinde geminin bölmelerini tonlarca suyla doldurmuştu. İkinci torpido ise kazan dairesine girerek yarattığı hasarla önce 1 ve 4, ardından 2 numaralı motoru durdurmuştu. Gemide sadece 10 gündür başmühendislik yapan Teğmen Richard B. Redmayne, köprüyle irtibatı kopunca çalışan 3 numaralı motoru tam hıza çıkarma kararı aldı ve bu durum geminin daha fazla su almasına sebep olarak batışı hızlandırdı. Dakikalar içinde elektrik gücünün tamamını kaybeden ve 60 derece yatan gemide gecikmeli de olsa tahliye emri verildi. Kısa süre sonra gemiden gelen tüm patlama sesleri sustu ve Indy sadece 12 dakika içinde tamamen ters dönerek 1.196 mürettebatının 330’unu da beraberinde götürerek Pasifik sularında gözden kayboldu. İletişim sistemi hasarlanan gemiden yapılan yardım çağrıları hiçbir yere ulaşmamıştı…
Hashimoto, 30 Temmuz 1945 günü saat 01.45’de Kure’deki donanma üssüne gönderdiği şifreli mesajında, koordinatlarını da paylaştığı “Idaho savaş gemisi”nin üç torpido isabeti ile batırıldığını belirtiyordu. Her ne kadar koordinat faslı tespit edilemeyen bu mesaj Müttefik istihbaratınca yakalansa da, düşmanın bir yanıltma taktiği ya da abartısı olduğu düşünüldüğünden dikkate alınmamıştı.
Sulara gömülen mürettebat Indy 12 dakika içinde tamamen ters döndüğünde 1.196 mürettebatının 330’uyla birlikte Pasifik sularına gömüldü (üstte). Torpidoları gönderme kararı, Japon Kaptan Mochitsura Hashimoto’dan geldi (altta)..
Artık en yakın karaya 1.000 km uzaklıkta, Filipinler Denizi’nde yüzlerce denizci sadece birkaç can salı ile yaşam mücadelesindeydi. Yakıt deposu torpido hasarıyla parçalanan geminin batışından hemen sonra, okyanusun üzeri kalın bir fuel oil tabakasıyla kaplanmıştı. Yüzeyde kalmayı başarabilen yüzlerce denizci tuzlu suyla beraber gemi yakıtını da yutuyordu. İçlerinde Kaptan McVay’in de bulunduğu denizcilerin başına gelenlerden kimsenin haberi yoktu. 25 millik alana yayılmış 860 adam, gecenin ortasında tamamen kaderleriyle başbaşaydı…
Denizin ortasında gruplar halinde hayatta kalmaya çalışan mürettebatın bir kısmı yaralıydı. Gündüzleri aşırı sıcak, geceleri ise soğukla başetmeye çalışan kazazedeleri şimdi yeni ve vahşi bir düşman bekliyordu: Köpekbalıkları. Su üzerinde ilk yüzgeç görüldüğünden itibaren korku ve panikle gelen her çırpınış daha fazla köpekbalığını üzerlerine çekiyordu. Çok sayıda denizci, arkadaşlarının gözleri önünde Kaplan ve Okyanus Beyaz Yüzgeçli cinsi köpekbalıkları tarafından parçalandı. Steven Spielberg’in 1975 yapımı “Jaws” filminde de yer bulmuş olan bu kabus 4 gün boyunca devam etti.
Aşırı susuzluk ve açlık hayatta kalabilen adamların dayanma gücünü yoketmişti. İşin kötüsü kimse onları aramıyordu; çünkü başlarına gelenden donanma karargahının dahi haberi yoktu. Birkaç gün üstlerinden yüksek irtifadan uçaklar geçmişti ama kimse onları farketmemişti. Kurtarılmaya dair en ufak umutları kalmayan bu adamlar için ölüm, hayatta kalmaktan çok daha kolaydı. Aralarından bazıları bilinçli olarak tuzlu su içiyor; mental çöküş sonrası şiddetli halüsinasyonlar görenler oluyor; yaralı arkadaşlarını öldürenlerin de olduğu söyleniyordu.
Hadiseden 84 saat sonra rutin denizaltı keşif uçuşu yapan Lockheed PV1 Ventura tipi uçağın pilotu Teğmen Wilbur C. Gwinn, uçağın altında bulunan arızalı bir izleme antenine tamir etmek için aşağı bakarken şans eseri denizi kaplamış olan yakıt tabakasını gördü. Ardından yaptığı alçak uçuşta yaralı bir Japon denizaltısı ya da kargo gemisi görmeyi beklerken deniz üzerinde yağ içinde 30 adamı ve 150 kişilik ayrı bir kazazede grubunu farketti. Amerikalı olduklarını düşündüğü gruba bir sonar şamandırası ve can salı atan Gwinn, ardından kurtarma gemisi ve hava desteği çağrısı yaptı.
1 saat içinde bölgeye ulaşan Teğmen Robert A. Marks’ın PBY Catalina tipi deniz uçağı, sudaki cesetlerden beslenen köpekbalıklarını farketti. Marks tekrar havalanamayacağını bilmesine rağmen kuralları bir kenara bırakarak dalgalı denize riskli bir iniş yaptı. Hasar gören uçağı bir kurtarma filikası gibi kullanan Marks 56 kazazedeyi uçağın içine ve kanatlarına almayı başardı.
Dört günlük kabusun ardından 4 gün boyunca okyanusun ortasında açlık, susuzluk, hipotermi ve köpekbalığı saldırılarıyla mücadele eden mürettebattan 316 denizci sağ kurtarıldı. Hemen hepsinin gözlerini kaplayan katran sebebiyle görme problemi vardı ve yaraları iltihap kapmıştı.
Geceyarısı Cecil J. Doyle (DE-368) muhribi bölgeye ulaştı. Kuralları bir köşeye atan sadece Marks değildi; Doyle’un Kaptanı W. Graham Claytor Jr. da günlerdir denizde olan kazazedelerin umutlarını taze tutmak için bölgede bir düşman denizaltısı olduğunu bilmesine rağmen millerce mesafeden görülebilen arama ışıklarını yakmıştı! İlerleyen saatlerde bölgeye 6 gemi daha kurtarma için gelecekti. Kaptan McVay’in içinde olduğu grup rüzgarla epey kuzeye kaymış olması nedeniyle öğlen 13.00’ten hemen sonra gemilere en son alınanlar oldu. Sağ kurtarılan 316 denizci gemilere çıkarıldığında, yaşadıkları acı ve dehşet gözler önüne serilmişti. Hemen hemen hepsinin gözlerini kaplayan katran sebebiyle görme problemi vardı ve yaraları iltihap kapmıştı. 4 gün boyunca açlıktan, susuzluktan, hipotermiden ve köpekbalığı saldırılarından çektikleri acılara dayanamayıp intihar eden arkadaşlarını görmüşlerdi. Kurtarılan denizciler götürüldükleri Samar ve Peleliu adalarındaki hastanelerde bir süre tedavi edildikten sonra Guam’da son kez biraraya geldiler.
880 denizcisini kaybeden USS Indianapolis’in parçalarını taşıdığı özel kargodaki “Küçük Çocuk”, mürettebattan kalanların kurtarılmasından 4 gün sonra Hiroşima’yı yoketti (6 Ağustos 1945) ve Japonlar 2 hafta sonra teslim oldu. Tek seferde en çok kaybın verildiği Indianapolis trajedisi, Amerikan donanma tarihinin en büyük deniz faciasıydı. 2 hafta boyunca halktan gizli tutulan olay, teslim olan Japonlar ve savaşın sona ermesi yanında ikinci haber olarak verildi.
Trajediyi soruşturacak olan kurul Amiral Chester Nimitz başkanlığında 13-20 Ağustos’ta Guam’da çalıştı. Savaşta kaybedilen yüzlerce gemi için yapılmayan bu kez yapılıyor, yaşanan facianın boyutları sebebiyle bu defa bir günah keçisi aranıyordu. Zaferi gölgeleyen bu olayda bulunan suçlu, Kaptan McVay’den başkası değildi. Kurul McVay’in verdiği geç tahliye emrinden ve seyirde zik-zak manevrası yapmamasından dolayı askerî mahkemeye çıkarılmasını tavsiye etti. Amiral Nimitz, McVay’e yöneltilen suçlamalarda hemfikir değildi ve kendisine sadece bir kınama mektubu verilmesini tavsiye etti. Ancak heyetin diğer üyeleri bu kadar kayıp verilen bir olayın yargıya taşınması konusunda ısrarcıydı. Aralık’ın ilk haftasında Washington’da yapılan mahkemede McVay’e karşı tanıklık edecek olan ise Amerikan istihbaratı değil, gemisini batıran I-58’in kaptanı Hashimoto’ydu.
Beyazperde USS Indianapolis Mürettebatın denizin ortasında yaşadığı kabus, Steven Spielberg’in 1975 yapımı gerilim klasiği “Jaws”ın (üstte, solda) yanısıra Nicholas Cage’in başrolünde olduğu 2016 yapımı “USS Indianapolis: Men of Courage” adlı filme de (üstte) ilham vermişti.
Hashimoto mahkemede verdiği ifadede, McVay’in yapacağı hiçbir manevranın onları kurtaramayacağını söyledi. Yapılan zik-zak veya rastgele manevraların denizaltıların işini zorlaştıracağı biliniyordu; ancak Hashimoto 6 torpido ateşlediğini ve geminin bu saldırıdan yara almadan kurtulmasının mümkün olmadığı gerçeğini anlatmıştı. Mahkemede verilen kararda McVay tahliye emrinin zamanlaması konusunda aklandı; ancak seyirde protokole uymayıp zik-zak manevrasını uygulamadığı ve gemisini denizaltı saldırısına açık hedef haline getirdiği için suçlu bulundu; savaşın sona ermesindeki payı gözardı edilerek kıdem düşürme cezası aldı.
McVay o güne kadar sahip olduğu kusursuz sicili sebebiyle, suçlu bulunmasına rağmen ceza almadı; bir daha asla denizde komutanlık yapmayacaktı. Buna rağmen hizmete geri döndü ve 1949’da emekli oldu.
Donanmanın çıkardığı dersler de vardı elbette. Artık mürettebatı 500 kişiden fazla olan hiçbir donanma gemisi eskortsuz göreve gitmeyecekti. Bir noktaya varışı 5 saatten fazla geciken her geminin derhal rapor edilmesi ve araştırılması konusu bir gereklilik hâline getirildi. Ayrıca Pasifik’te görev yapan kaptanların inisiyatifinde olan zik-zak manevrası yapma yetkisi ellerinden alındı ve bu tip seyir zorunlu kılındı.
Kaptan’a iade-i itibar Kaptan McWay, zafere gölge düşüren facianın günah keçisi ilan edilmiş; olay siciline işledikten 20 sene sonra 1968’de intihar etmişti. Silah arkadaşları 1999’da itibarının iade edilmesi için bir mücadele başlattı.
20 sene sonra, takvimler 6 Kasım 1968’i gösterdiğinde Indy meselesinde bir trajedi daha yaşandı. Zaman içinde gerek bazı kurban ailelerinden gerekse halktan gelen aşağılayıcı ve suçlayıcı aramalar ve mektuplar, Kaptan McVay’in içine düştüğü bunalımın etkilerini daha da ağırlaştırmıştı. Kaptan o sabah evinin önündeki verandada silahıyla başına tek el ateş etmiş halde bulunduğunda, sol elinde babasının ona küçükken hediye ettiği denizci anahtarlığı duruyordu. Indianapolis’in son kurbanı kendisi olmuştu.
Kaptanlarının trajik sonundan sonra, silah arkadaşları kendisine itibarının iade edilip cezasının sicilinden silinmesi için bir mücadele başlattılar. Mürettebat 1999’da gemileriyle aynı ismi taşıyan USS Indianapolis (SSN- 697) denizaltısının kaptanı William J. Toti’yle beraber mücadeleye başladı.
Donanma yeniden soruşturma başlatmayı reddetse de Kongre aksi yönde karar verdi. 2000’de Clinton yönetimi sırasında toplanan deliller doğrultusunda açılan yeni soruşturmayla, Kaptan McVay silah arkadaşları sayesinde aklandı.
Geçen yıllar içinde her sene biraraya gelmeye çalışan Indy mürettebatına 2001’de yeni bir konuk katılacaktı; I-58 ’in kaptanı Hashimoto’nun torunu Atsuko Lida. Hayatta olan kazazedelerden Dick Thelan, Atsuko ile tanıştıktan sonra şöyle konuşmuştu: “Ona gemiyi batırdığı için dedesini silemeyeceğini söyledim. Tek yaptığı görevini yerine getirmekti; onu da çok iyi yaptı. Savaştaydık, basit. Sorun değil”.
Indianapolis kağıt üzerinde onore edildikten sonra Kaptan McVay ve mürettebatına ödenmesi gereken bir gönül borcu daha vardı. Halen kayıp olan enkazın bulunması…
Indy donanmanın verdiği koordinatlarda defalarca aranmış ancak batık bir türlü bulunamamıştı. 19 Ağustos 2017’de USS Indianapolis, işinsanı Paul Allen ve ekibi tarafından yürütülen projede, Kuzey Pasifik’te 12°02’00.0″K 134°47’60.0″D koordinatlarında 5.500 metre derinlikte bulundu. 72 yıl sonra 330 denizcinin mezarı artık ortaya çıkarılmış, yürekler bir nebze olsun rahatlamıştı.
Facianın üzerinden tam 76 yıl geçti. Mürettebatın aileleri, günümüzde hayatta olan 7 denizci ve Kaptan Toti, Indy’nin mirasını yaşatmaya devam ediyor.
Bugün gökdelenler, plazalar arasında gökyüzünü görmenin neredeyse imkansız olduğu Maslak’ta bir zamanlar gözalabildiğine uzanan çayırlar, iki tarafında ağaçların sıralandığı şirin bir yol olduğuna inanmak oldukça güç. Fotoğrafta, Mekteb-i Sultânî’de (bugünkü Galatasaray Lisesi) hocalık, sarayda tercümanlık yapan Mehmed Said Bey’in (1865-1928) fotoğrafın çekildiği tarihte 22 yaşında olan torunu Nesrin Bağana ve 3 yaşındaki oğlu Bülent Bağana görülüyor. Arkalarından korna çalan, trafiği tıkadınız diyen olmayınca anne-oğul yolun kenarında bir hâtıra fotoğrafı çektirmek için durmuşlar.