Etiket: Sayı:84

  • Coğrafya ve gücün sınırları

    “Sultan Sencer ve İhtiyar Kadın” minyatürü, zulmeden devlet görevlilerini sultana şikayet eden kadını betimler. Sultan Sencer bu sözleri hafife aldığı için zararlı çıkacak, Azerbaycanlı şair Genceli Nizâmi (1141-1209) ise Farsça yazdığı ve bu konuya değindiği mesnevisini Mengücek Beyi Fahreddin Behramşah’a ithaf edecektir. Behramşah ise Erzincan’ı merkez yapan, adaleti ile kayıtlara geçen bir hükümdardır.

    Yakınlık derken gönül dostluğu ve fizikî ya­kınlık-mesafe aklımıza gelir. Uzakta olan bir dostumuza duyduğumuz yakınlık fizikî mesafeleri aşar gider; benzer bir durum kültürel ya­kınlık için de sözkonusudur. İngilizce yazılmış her­şey ne kadar uzakta yayımlanmış olura olsun bize yakındır; beğenilirse hemen çevirisi yapılır. Ancak yanıbaşımızdaki komşularımızın dillerinde yazılmış roman veya akademik çalışmalardan haberimiz bile olmaz. Bu durumlarda fiziksel yakınlık aşılamamış olur.

    Bu çetrefilli durumu çocukluğumdan beri varlığını bil­diğim ve bakmayı sevdiğim bir minyatür ile ilgili açıkla­maya çalışacağım. Sözkonusu minyatür “Sultan Sencer ve İhtiyar Kadın” adını taşır. Burada “sen bir askerine söz ge­çiremezken, memleketi nasıl idare edersin” anlamına ge­len sözleri söyleyen ihtiyar kadına doğru eğilerek dikkatle dinlediğini gördüğümüz Sultan Sencer, halkın isteklerine önem vermiş olarak gösterilir. Ancak minyatürün yapılma­sına vesile olan şair aynı fikirde değildir. Öte yandan min­yatürü sultanın gücünün sınırlarını belirlenmesi olarak an­lamak da mümkündür.

    Azerbaycanlı şair Genceli Nizâmi’nin (1141-1209) Mah­zenülesrar (Sırların Mahzeni) adlı mesnevisinde yer alan bu hikaye adalet kavramı üzerinde odaklanmakta ve tebaasının sultanı adil olmaya çağırmasını dile getirmektedir. Bu mes­nevi “Ortaçağ İslâm yazarlarının ve şairlerinin vazgeçeme­dikleri bir konu olmuş ve nakkaşlar tarafından çok sevilmiş­tir; dünya kütüphanelerinde bulunan 245 adet resimli Nizâ­mi nüshasından 72’sinde “Sultan Sencer ve İhtiyar Kadın” konusu resmedilmiştir (Çağman 1993). Bu hikayede, bir gün Sultan Sencer’i eteğinden yakalayan yaşlı bir kadın ev-bar­kının bir devlet görevlisi (şahne) tarafından yıkılması ve çe­şitli eziyetlere tâbi tutulmasını dile getirirken “Şah ülkenin işlerini düzenlemeli, halkın başında bekçilik etmelidir. O za­man bütün halk, onu fermanına baş eğer, sevgisini canlarda ve gönüllerde saklar… Türklerin devleti yücelik mertebesi­ne erişince memlekette adalet sevgisi yer tutmuştu. Sen ise adaletsizliği korudun” diyerek Sultan Sencer’e sitemde bulu­nur (M. Nuri Gencosman çevirisi). Nizâmi 36 beyit­lik bu mesneviyi bitirirken, “Horasan fatihi Sultan Sencer bu sözleri hafife aldığı için ziyanlı çıktı” der.

    Çok sevilen ve bir o denli de resmedilen bu mes­neviyi yazan Genceli Nizâmi’nin hayatı hakkında ancak bazı bilgi kırıntıları vardır. Şiirin dili Farsça olduğu için genel olarak Batı literatüründe “İranlı şair” olarak bilinir. Artık Farsçanın hâkim olduğu bu kültür dairesinin dışında bulunduğumuz için Nizâmi-i Gen­cevi bizim için de uzaktır. “Gece siyah zülfünü arkaya atınca altın renkli aydan bir halka akıp kulağına taktı” türünden şi­irleriyle resim yapan bu şairi pek bilmeyiz. Kendisi bir saray şairi olmamakla beraber Mahzenülesrar’ı Erzincan Mengü­cek Beyi Fahreddin Behramşah’a ithaf etmiştir. Necdet Sa­kaoğlu’nun tabiri ile Erzincan’a altın devrini yaşatan Mengü­çek Beyi Fahreddin Behramşah, darpettirdiği bakır paralar ve altın dinarlar dolayısıyla numizmatlarca da iyi bilinir. “Kı­şın yemsiz kaldıkları vakit kuşları doyurmak için tedbir al­dıran” Behramşah’ı, Nizâmi “Yeryüzü malını halka bağışlar. Hem Ermeni hükümdarı hem Rum [Anadolu] şahıdır” söz­leriyle över. Yitik bir Anadolu Beyliği: Mengücekoğulları adlı eserinde Necdet Sakaoğlu, “63 yıllık hükümdarlığı süresince Anadolu meliklerinin hem en yaşlısı hem kıdemlisi idi” der. Ayrıca bu dönemde Anadolu’ya göçenlerin uğrağı olan Er­zincan’da, Mevlana Celaleddin Rumi’nin babası Sultan Veled ile beraber bir süre misafir olmuş olduklarına dair kayıtlar vardır. Bu dönemde Erzincan’ın yalnız servet ve ihtişamı ile değil öne çıkmadığını, aynı zamanda bir kültür merkezi ol­duğunu da görüyoruz.

    Bu çerçevede Nizâmi büyük bir ihtimalle Sultan Sencer’a sitem ederken ideal hükümdarın nasıl olacağına dair beyit­leriyle Behramşah’ı örnek almıştır. Fahreddin Behramşah ve Nizâmi Gencevi örnekleri sadece merkez (Konya, Bursa, Edirne, İstanbul) odaklı tarih anlayışımızın gerek ülke ge­rekse millet tarihi açısından genişletilmesinin bizim ufku­muzu açmaya yardım edeceğinin anlamlı örneklerini teşkil eder. Farsça olduğu için uzakta olduğunu düşündüğümüz Nizâmi, yanıbaşımızdan, Erzincan’dan seslenmiştir bize.

  • İstanbul savunmasında 124 yıllık strateji

    Son Osmanlı döneminin önemli askerî liderlerinden Mahmut Muhtar Paşa’nın 1897’de Fransızca olarak yazdığı, 1910’da Türkçe olarak basılan İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz adlı kitabı; bugün Kanal İstanbul’un tasarlandığı alanlara karşılık gelen arazilerin askerî açıdan savunulmasının önemini vurguluyor.

    Bursa ipekçi esnafının ön­de gelenlerinden Katır­cıoğlu ailesine mensup Sadrazam Gazi Ahmet Muh­tar Paşa’nın oğlu olan Mahmut Muhtar Paşa (1867-1935), son Osmanlı döneminin önemli ko­mutanlarından ve İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaası Hakkında Birkaç Söz isimli eserin yazarıdır.

    İstanbul’da doğan Mahmut Muhtar Paşa Galatasaray’da okudu, Harp Okulu’na girdi ve Almanya’nın Metz kentindeki askerlik okulundan mezun oldu. Prusya ordusunda görev yapan Paşa, harp okulunda öğretmen­lik yaptı. 1897 Osmanlı-Yunan savaşına katıldı; 1900’de ferik, 1907’de birinci ferik (orgeneral) oldu. Hareket Ordusu’yla işbir­liği halinde 31 Mart isyancıları­na karşı çıktı. 1909’da Aydın Va­lisi, 1910’da Bahriye Nazırı oldu.

    Paşa’nın hayatını karartan, daha sonra Türkiye Cumhuri­yeti’ne küsüp İstanbul’a bir da­ha dönmemesini yolçan hadise bu dönemde gerçekleşti. Mah­mut Muhtar Paşa’nın Bakanlığı sırasında Seyr-i Sefain İdare­si (Deniz Yolları İdaresi) Times Iron Works isimli İngiliz gemi yapım şirketine 3 gemi sipari­şi vermiş ve maliyetin üçte biri olan 20 bin altın lirayı herhangi bir kefil aramaksızın ödemişti. Şirket ödeme yapıldıktan 4 ay sonra iflas etmiş, gemiler teslim edilmediği gibi ödenen 20 bin altın da geri alınamamıştı.

    Rus Harbi’nden alınan dersler İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz adlı eserin ilk kısmı 1877-78 Rus Harbi sırasında İstanbul ve çevresindeki askerî durum, ikinci kısım ise yeni bir düşman saldırısıyla oluşacak hâlin askerî açıdan çözümü üzerinedir.

    Hadisenin gerçekleşmesin­den 17 yıl sonra 1929’da Seyr-i Sefain İdaresi’nin İktisat Ve­kaleti’ne başvurusu üzerine, bu zararın sorumlularının araştı­rılarak Divan-ı Ali’ye yani Yüce Divan’a sevkedilmelerine karar verildi. Bu sorumluların başın­da da, o sıralarda elini-eteğini faal hayattan çekmiş bulunan Mahmut Muhtar Paşa gelmek­teydi. Paşa bu hadiseden sonra Türkiye’yi terkedecek ve Mısır’a gidecek ve bir daha geri dönme­yecektir. Mısır hanedanından Prenses Nimetullah Hanım’la evli olan Mahmut Muhtar Paşa, İskenderiye’den Avrupa’ya gi­derken Nisan 1935’te vapurda hayata veda edecektir.

    Ruznâme-i Harb, Mazi­ye Bir Nazar, Acı bir Hâtıra isimli eserlerinin yanısıra La Turquie, l’Allemagne, Evene­ments d’Orient başlıklı Fran­sızca bir eseri de olan Paşa’nın, İstanbul’un askerî açıdan sa­vunulması, işgale uğramama­sı, askerî hücumlar konularında kaleme aldığı bir kitabı daha vardır: İstanbul’un Kara ve De­nizden Hücûm ve Müdâfaası­na Dair Birkaç Söz. İstanbul’da 1910’da Artin Asaduryan Şir­ket-i Mürettibiye Matbaası’nda basılan bu 63 sayfalık kitabın sonunda, “Dersaadet ve Civarı” başlıklı bir katlanan harita bu­lunmaktadır.

    Kitabın kapağında ve kün­ye sayfasında Alman generali Moltke’nin “Suret-i umumiye­de yarım milyon nüfuslu şehir­ler silah zoruyla zabt edilemez­ler. Bunlar kendi kendilerine sukût ederler (çökerler)” söz­leri basılmıştır. Yine kapak­ta “Hassa Ordusu Kumandanı Ferik Mahmut Muhtar Paşa ta­rafından Fransızca olarak ya­zılmıştır” kaydı vardır. Bu eser İstanbul’un ünlü yayıncıların­dan Tüccarzade İbrahim Hil­mi’nin (Çığıraçan) “Kütüpha­ne-i İslâm ve Askerî”sinin bir yayınıdır.

    Mahmut Muhtar Paşa (1867- 1935). Istıranca Dağları, Belgrad Ormanları, Çatalca, Çekmece, Hadımköy, Terkos gibi alanları içine alan harita (altta).

    Eser, Mahmud Muhtar Pa­şa’nın 1897’de Fransızca ola­rak kaleme aldığı ve Beyoğlu’n­da “Sultanın Kitapçısı” olarak bilinen Otto Keil tarafından neşredilen eserinin Türkçeye tercümesidir. Eserin müterci­mi Ali Fuad Bey yazdığı kısa “mütercimin ifadesi” bölümün­de eserin çevrilme nedenini şöyle aktarmaktadır: “İstan­bul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz namıyla bundan 12 sene evvel Beyoğlu’nda Kitapçı Otto Ke­il tarafından bir eser neşredil­mişti. Eserin müellifi bir asker ve bir vatanperver sıfatıyla, va­tandaşlarının nazar-ı dikkatini celb etmeği bir vazife-i hami­yet addetmiş ve efkârını Fran­sız lisanının setre-i himayetine tevdi eylemeğe mecbur olmuş­tu. Biz bu eseri Erkân-ı Harbi­ye sınıflarında müştakane fakat düşman-ı irfan ve hakikat olan idare-i sabıkadan ihritaz ederek okuyorduk ve müellifi olduğu­nu bildiğimiz Erkân-ı Harbi­ye Miralayı Mahmud Muhtar Bey’i gizli gizli tecbil ediyorduk. İdare-i istibdadiye zamanında Fransızca eserlerle vatandaşla­rını intibaha davet eden Erkân-ı Harbiye Miralayı Mahmud Muhtar Bey bu devr-i hürriyet ve muadelette Millet-i Osma­niye’nin Birinci Kolordusunun kumandanı Birinci Ferik Mah­mud Muhtar Paşa Hazretleri­dir. Daima kıymetini muhafa­za etmiş olan müşarünileyhe bir mukabele-i şükran olarak ve aynı zamanda silah arkadaşla­rıma da bir tuhfe-i irfan olmak üzere tercüme etmekle iftihar ederim”.

    Rusların 1878’de yayımla­dığı haritadaki yerlerden geçip Yeşilköy’e kadar geldiklerini görmüş olan Mahmut Muhtar Paşa, bu eseri o tarihten 19 yıl sonra kaleme almıştır. Kendisi Balkan Savaşı’nda da İstanbul için hayati önemi olan Vize-Pı­narhisar hattını savunan komu­tandır. Çatalca hattında Terkos cephesi komutanlığını üstlen­diği sırada düşman saldırılarını kırmış, ancak 17 Kasım 1912’de ağır yaralanarak savaştan çe­kilmek durumunda kalmıştır. Mahmut Muhtar Paşa bu bölge­nin devletin bekası, İstanbul’un geleceği açısından düşman iş­galinden korunmasını temin edecek askerî stratejiler önerir. Günümüzde planlanan Kanal İstanbul’un alanlarına karşılık gelen bu arazilerin, askerî mü­dafaasının önemini vurgular.

    Kitabın önsözünde, o tarihe kadar İstanbul’un askerî açıdan savunulması hakkında bir eser olmadığını belirtir. Eserinde İs­tanbul önlerine gelecek bir or­dunun bertaraf edilmesi için as­kerî öneriler yer aldığını söyler. Rusya’nın İstanbul ve Boğazlar’ı ele geçirmek için emellerini vurgular ve bu konuda Bismar­ck’ın bir sözünü nakleder. “Va­kıa Rusya, bugün Türkiye’nin en iyi dostu gibi görünmekte­dir” diyerek o günkü duruma güvenilmemesini vurgular.

  • İstanbul’da Latin işgali ve Bizans’ın geri dönüşü

    4. Haçlı Seferi, Haçlı Seferleri içinde farklı bir konuma sahipti. 1202’de Kutsal Topraklar’ı hedefleyerek başlayan sefer, 1204’teki Venedik-Frenk ittifakıyla Bizans’ın görkemli başkenti Konstantiniyye’yi hedef aldı. Şehri fetheden Latinler büyük bir yıkıma yolaçarken, Bizans imparatoru da İznik’e kaçtı. Bundan 760 yıl önce 15 Temmuz 1261’de 8. Mihail Paleologos’un kuvvetleri şehri geri aldı.

    Konstantiniyye’nin işgali rastlantısal değildi. Venedik’le rekabet ve Latin Katlia­mı’na misilleme öncelikli rol oynadı

    Doğu ve Batı kiliseleri arasında­ki teolojik-siyasi tartışmalar ve farklılıkların geçmişi yüzyıllara uzansa da, tam anlamıyla kopuş 1054’te gerçekleşti. O tarihte Roma’daki Papa ile o zamanın İstanbul’undaki Patrik birbirlerini aforoz ettiler! Bunun ona­rılmasını imkansız hâle getire­cek olaylar ise denizde zayıfla­mış Bizans’ın Venedik, Cenova, Pisa ve Amalfi gibi “talassokra­si”lere (deniz gücüne dayanan devletler) verdiği ayrıcalıklarla başladı. 1080’den itibaren Kato­lik tüccarlara verilen özel hak­lar kentin esas ahalisi Ortodoks Greklerin tepkisini çekiyordu. İmparator 2. Aleksios Komne­nos’un annesi ve naibi Fransız kökenli Antakyalı Maria, oğlu adına ülkeyi yönettiği dönem­de bu tüccarları kayırmaktay­dı ve bu nedenle halk kendisi­ne tepkiliydi. Aynı hanedandan Andronikos 1182’de akraba­sı Aleksios’u devirirken halkın desteğini almak adına kentte yaşayan bu “Latin” tüccarlara karşı ayaklanmaya müsamaha gösterdi ve ardından ayaklan­ma büyük bir katliama dönüştü. Hemen sonrasında 1185’te mi­silleme olarak Norman Sicilya Krallığı, imparatorluğun ikinci büyük kenti Selanik’i yağma­ladı. Zincirleme olarak giden Katolik-Ortodoks düşmanlığı 1204’de Latinlerin Konstanti­niyye’yi fethederek yağmalama­sıyla neticelendi.

    1202’de Kutsal Toprakları hedefleyerek başlayan Haçlı Seferleri, Doğu- Batı Kiliseleri arasında derinleşen rekabetin sonucunda yönünü Konstantiniyye’ye çevirmişti.

    Bizans işgalden önce, 12. yüzyılda köhneleşmiş ve zayıf düşmüştü

    1204’teki Latin kuşatması ve işgalinin dönemin İstanbul’u­na verdiği tahribat daha önceki felaketlerle kıyaslanamayacak kadar büyüktü; ancak şehrin durumu Katolikler saldırma­dan önce de parlak sayılmazdı. Siyasi ve mali olarak zayıf düş­müş Doğu Roma, kentin simge yapılarının bakımını sürdüre­bilecek konumda dahi değildi. Ayrıca 1190’lardaki iki yangın da şehrin birçok mahallesini harap etmişti. 1203’te başlayan kuşatmada şehri tahrip eden sa­dece düşman mancınık atışla­rı ve Haliç kıyısındaki surlara yaslanan evlerin kundaklanması değildi. Kentin Grek yerlilerin­den oluşan çeteler Amalfilile­rin ve Pisalıların oturduğu Latin mahallelerini yıkıp geçmişti. Ar­dından Haçlıların kent surları­nın hemen ötesindeki camiyi ve çevresindeki evleri yağmalayıp ateşe vermesinden sonra yangın tüm şehre yayıldı. Ayasofya ve Hipodrom’a teğet geçen alevler­den, görkemli Konstantin Foru­mu (Çemberlitaş) ve kentin ana caddesi Mese (Divanyolu) bü­yük oranda zarar gördü. Kentin sakinlerinden bir grup ise Antik Dönem’in en büyük sanatçıla­rından Phidias’a atfedilen, Ati­na’dan getirilmiş Athena heyke­lini yıkıp tahrip etti; zira onun Latinleri ayartarak şehre çekti­ğine inanmışlardı!

    Haçlılar’ın 1204’te İstanbul’u işgal etmesi, tarih’in 7. sayısının kapak konusuydu (en üstte). 8. Mihail Paleologos, 1259’da genç yaştaki varis Laskaris ile ortak-imparator olarak başladığı hükümdarlığının ikinci senesinde Konstantinopolis’i fethederek Bizans İmparatorluğu’nu tekrar canlandırdı (üstte).

    İznik’e kaçan Theodor Laskaris, Doğu Roma’nın vârisi olacaktı

    Şehir, Latinler tarafından işgal edilmeden birkaç hafta önce, 1. Aleksios Megas Komnenos baş­kentteki siyasi karmaşadan fay­dalanmış ve Trabzon’a giderek orada yeni bir devlet kurmuştu. Epir’de ise, ilk önceleri Latin­lerle işbirliği yapmaya çalışan Angelos hanedanından ama bu ismi kullanmayan Mihail Kom­nenos Dukas bir imparator­luk (basileus) kurdu. Bu tarafta da Komnenos ailesiyle akraba olan aristokrat Laskaris ailesin­den Theodor, Bursa’da Latin­lere karşı direnişi örgütlemeye çalışan bir imparatorluk kurdu. Kendini Doğu Roma İmpara­torluğu’nun halefi olarak gören bu üç devletten Epir Despot­luğu başlarda Grek direnişinin merkezi olmuştu; fakat daha sonra Mihail, Papa 8. Innocent’e bağlılık yemini etti ve Ortodoks Kilisesi’nin Katolik Kilisesi’ne katılması için pazarlıklar yü­rüttü. Latin ordusunun Bulgar Çarı Kaloyan’a mağlup olması ile Theodor Laskaris, halef im­paratorlar arasında en öne çıktı. Latinlerin Anadolu’daki birçok kaleden çekilmesi ile beraber Laskaris, başkentini İznik’e taşı­dı. “İznik İmparatoru”, Ortodoks ruhbanların telkiniyle yeni bir ekümenik patrik seçimi yaptır­dı. Yeni seçilen Patrik Mikail Autoreianus’un ilk işi de, Las­karis’i “Romalıların İmparato­ru ve Otokratı” ilan etmek oldu. Böylece Laskaris, Doğu Roma imparatorlarının vârisi sayıldı.

    Latin hâkimiyetindeki Konstantiniyye’de doğan ilk hükümdar 2. Baudouin’in mührü.

    Avrupa içindeki rekabet, İznik merkezli Bizans’ın Konstantiniyye’yi geri alması için fırsat oldu

    İznik İmparatorluğu hem Trak­ya’da hem Anadolu’da geniş­lerken, Konstantiniyye’yi işgal eden Latin İmparatoru 2. Ba­udouin mâli, askerî ve siyasi destek aramak için iki defa Av­rupa’ya gitmiş ama fazla bir ka­zanım elde edememişti. Avrupa, kendi içerisinde kavga halin­deydi. 12. yüzyıldan beri süren ayrılık, Papa’nın tarafında olan Guelph’ler ile Kutsal Roma İm­paratorluğu’nu destekleyen Ghi­bellin’ler arasındaydı. İki grup arasında öbeklenen devletler ve İtalyan şehir devletleri arasında büyük bir çekişme vardı. Özel­likle Kutsal Roma İmparatoru 2. Frederik’in gayrimeşru oğlu Manfred ile 9. Louis’nin kar­deşi Anjoulu Charles arasında Sicilya konusundaki rekabet tüm bu çekişmenin odak nok­tasıydı. Kutsal Topraklar’daki otorite için de bir rekabet vardı. 1261’de İznik İmparatoru Miha­il Paleologos Konstantiniyye’yi geri alacak ve şehirdeki Latin hâkimiyeti sona erecekti. Bi­zans 1453’e kadar yaklaşık 200 sene daha varolacaktı.

  • Üzüm sağlık üretir şarap gerçeği söyletir

    Yaklaşık 8500 yıl önce üretilmeye başlanan üzüm, Kafkas dağlarından aşağıya inerek evcilleşti, çeşitlendi, dünyaya yayıldı. O da insanların sevgisine karşılık kabuğundaki vahşi mayayı hediye etti. Bu maya, üzümün suyunu kısa sürede hoş etkileri olan bir içeceğe dönüştürüyordu. Üzüm ve şarabın Mısır, Yunan, Roma ve sonraki medeniyetlerde devam eden yolculuğu.

    Bu ay Vitis ailesinin “güzel kızı” Vinifera’nın, tatlılığı ile tüm dünyayı avucuna alma öyküsünü anlatayım sizle­re. Daha insanlar dünyada yok iken o buralarda idi. Hindistan henüz bir ada iken, Asya kıtasına toslamadan öncesinden kalan, çekirdekleri ve şekli ile bugün­külere benzeyen, 66 milyon ya­şında fosilleri var müzede. Biz buralarda üzüm adıyla biliriz kendisini.

    Yolu insanlarla çok daha sonra kesişti. Herhalde daha o zamandan toplayıcıların ilgisini çekmişti. Radyokarbon ve nük­leer kimya teknikleriyle yaşla­rı belirlenen üzüm çekirdekleri, şarabın günümüzden 10 bin yıl önce de bilindiğini ve imal edil­diğini göstermektedir ama üzüm yetiştiriciliği biraz daha sonra başlamış. İnsanlar yerleşik dü­zene geçtiklerinde önce buğday, nohut, arpa ve bezelye gibi kolay bitkileri evcilleştirdiler. Üzüm, kadim dostları zeytin, incir, nar ve hurma ile birlikte insanla­rın tarımda biraz daha deneyim kazanmalarını sabırla bekledi. 8500 yıl önce insanlar üzüm ye­tiştirmeye başladılar ve bundan sonra dünya üzerindeki yolcu­luğumuzun bizi götürdüğü her yerde eşlikçimiz oldu. Bizler de onu başka hiçbir meyveye maz­har olmayacak şekilde saygı ve sevgiyle baştacı ettik. Bu sevgi sayesinde ilk yurdu, Gürcistan ile Ermenistan civarlarındaki Kafkas Dağları’nın yükseklerin­den aşağılardaki bereketli top­raklara doğru oluştu. Giderek güzelleşti, taneleri irileşti, renk­lere büründü, çocuklarının sayı­sı arttı. O da bu sevgiye karşılık kabuğunda taşıdığı vahşi mayayı hediye etti insanlara. Bu maya, üzümün suyunu kısa sürede hoş etkileri olan bir içeceğe dönüş­türüyordu. İnsanlar bu hediye karşısında sözcüğün tam anlamı ile mest oldular.

    Luksor’da bir mezardaki ağaç tanrıçasının adakları arasında bir kase üzüm de var. Mısırlılar, bu tanrıçanın dirildiklerinde kendilerine yemek ve şarap vereceğine inanıyorlardı.

    Bugün arkeobotanik bulun­tulara dayanarak, Bereketli Hi­lal’in Akdeniz kıyılarında aşağı yukarı 6 bin yıldır üzüm yetiş­tirildiği anlaşılıyor. MÖ 1550- 1070 arasında Mısır, şarap tica­retinin lideri durumuna geçti. Bu dönemde lüks tüketime hitap eden şaraplar amforalarla Feni­ke kıyılarından geliyordu. İnsan evlatlarının hepsi şarabı sevmiş­ler ama Mısırlılar bu işi ciddiye alan ilk kavim oldu. Amforaları standardize ettiler, geniş mah­zenlerde beğendikleri şarapları biriktirmeye başladılar. Yolculu­ğa dayansın diye testilerin ağzını mühürlerle sağlama aldılar ve çeşit çok olunca düzen sağlamak için amforanın içeriğini etiketle­re yazdılar.

    MÖ 1327’de ölen Tutank­hamon kırmızı şarap severmiş. Mezarında bulunan 26 değişik şaraba ait amforaların üzerin­de yer alan etiketlerden birinde “Dördüncü Yıl (yani krallığının 4. yılı olan MÖ 1345), Batı Neh­ri, Aton Evi’nden, en iyi kalite. Üretici Khay” yazılı. Mısırlıla­rın mahsulün ve şarabın çok iyi olduğu özel senelere önem ver­diklerini, amforaların üzerine yazdıkları çok ayrıntılı ve sınıf­landırıcı bilgilerden anlıyoruz. Firavun mezarlarına da bu sene­lerin şarapları yerleştirilmiş.

    Elbette üzümün tek yararı şaraba dönüşmesi değil. Üzüm­den çok farklı ürünler de elde edilmekteydi; ancak insanın şa­rap düşkünlüğü ile bunun ticare­ti yapılan değerli bir ürün olma­sı, üzüm bağlarının ve çeşitlerin artmasının en önemli nedeniydi. Gittiği her yerin toprağı, havası, üretim koşullarına uyum sağla­yarak çeşitlenen Vinifera’nın 6 binden fazla çocuğu oldu.

    Yetiştiricilikte epey mesa­fe katedilmiş olmasına rağmen şarabın bozulmadan saklanma­sı uzun süre büyük bir sorundu. Şarap, iyisi az bulunan pahalı bir üründü. Yemek tarihçileri şara­ba bu denli önem verilmesinin bir nedeninin de, ilk çağlarda sağlıklı içme suyunun olmaması olduğunu düşünüyor. Su, şarap ile karıştırılarak tüketilmektey­di; böylece hastalıkların uzakta tutulduğuna inanılıyordu.

    Çok becerikli tüccarlar olan Fenikeliler eliyle üzüm MÖ 1.000 civarında Girit ve Yuna­nistan’a ulaştı. Fenikeliler ve Yu­nanlılar kurdukları koloniler ile Akdeniz’in ticari canlılığını ve çevresindeki devletlerin ayakta kalmasını sağlayan dinamik un­surlardı. Özellikle MÖ 9. yüzyıl­da bir Fenike kolonisi olarak ku­rulan Kartaca, Roma’nın iştahlı genişleme planlarına toslayana dek Akdeniz’in hâkim gücüydü.

    Tanrıların içeceği İtalyan Barok ressam Caravaggio, elinde koca bir bardak şarap, saçlarında asma yapraklarıyla baygın bakışlı genç bir Bacchus portresi çizmiş (üstte). İspanya’da bir mozaikte üzüm ezen erkekler (altta).

     

    Yunanlar ve Etrüskler Akde­niz iklimine çok iyi uyum gös­teren üzümün yeni alt türlerini üretmeyi başardılar. Yunanlar Mezopotamya ve Mısır’da ayrı­calıklıların içeceği olan ve dinsel mitlerle korunan, tapınaklarda ve tıbbi alanda kullanılan şarabı halka indirdiler. Ancak yemek­lerde en fazla iki-üç bardak içilir, sarhoş olunmazdı. Zaten şarap iki veya üç katı oranında su ile karıştırılırdı. Ne kadar su karış­tırılacağı, daveti veren evsahi­bine bırakılmıştı. Bazen deniz suyu veya bal karıştırılır, otlarla tatlandırılır, reçineli kaplarda bekletilirdi.

    Roma büyümeye başlayıp da İtalya’daki Yunan kolonilerinin tepesine binince, bu kültürün birçok uygulaması gibi yemekli davetleri de (symposion) benim­senmişti. İmparatorluk olunca her yandan akan değişik malze­melerle ifrata kaçan bir mutfak hâline gelmişti. İlk başlarda Yu­nan şarabı Roma şaraplarına gö­re daha lüks bir üründü. 2. yüz­yıldan itibaren şarap yapımında Roma’nın altın çağı başladı. Al­kol miktarı bugünkünden dört-beş derece fazla olan şarapları yarı yarıya sulandıran Romalı­lar, imparatorluk sınırları için­de kalan her yere üzüm bağları­nı götürdü. Aşılama denemeleri yaptılar, yerel yaban üzümlerle birleştirerek türlerin sayısını ço­ğalttılar. Bugün Avrupa bağları­nın gelip dayandığı coğrafi sınır­lar, üzümün bu klasik dönemde ulaştığı iklim sınırlarıdır. Fran­sa, kuzeyde Ren bölgesi, İspan­ya, Portekiz ve hatta İngiltere’ye üzümü taşıyan Romalılar oldu. Roma’nın şaşaalı günlerinde yıl­da 180 milyon litre şarap tüke­tiliyordu; her vatandaşa günde 1 şişe şarap! Bugün dünyada yılda 2.4 milyar litre şarap tüketiliyor. O zamanki nüfusla, antik çağ halklarının yaman içiciler ol­duklarını kabul etmek gerekir.

    Yunanlar ve Romalılar üzü­mü diğer ürünler için de yetişti­riyorlardı. Roma mutfağında ta­ze sıkılmış üzüm suyunun kay­natılması ile elde edilen, bizim pekmezi andıran çeşitli şurup­lar kullanılıyordu. Pliny’nin tarif ettiği sapa, defrutum ve passum sosları değişik yoğunluklarda olacak şekilde kaynatılarak ha­zırlanıyor; yemeklerde, tatlılar­da ve yine şaraba tatlılık katmak için kullanılıyordu. Bizim mut­fağımızda hâlâ yeri olan koruk suyu (verjus) ise antik çağda yemeklere ekşilik vermek için kullanılırdı. Üzümün tazesi ve kurusu da çok tüketiliyordu. Ör­neğin füme kuru üzüm Roma’da sevilen bir çerezdi.

    Roma İmparatorluğu’nun dağılması, üzümün dünya üze­rindeki yayılışına hiç sekte vur­madı. Üzüm diğer yönde MÖ 7. yüzyılda İran üzerinden Kuzey Hindistan’a, oradan da MÖ 100 civarında Çin’e kadar ulaşmış­tı. MS 4. yüzyıldan kalan Çin kaynaklarında, Turfan bölge­sinde üretilen şarabın 1 yıl bo­yunca bozulmadan kaldığından bahsedilir. Çinliler şarap yapım tekniklerini Tang dönemin­de Uygurlardan öğrenmişler ve 5. yüzyıldan sonra kendileri de üzüm yetiştirmeye başlamışlar­dı. Uygurların üzüm kültürü ile ilgili Dîvânu Lugâti’t-Türk’te ve­rilen terimlerden Türklerin üzü­mü ekşittikleri, şıra yaptıkları ve kurutma teknikleri geliştirdik­leri anlaşılmaktadır. Anadolu’da da hâlâ yaşayan uygulamalardır bunlar. Turfan’da üzüm temel geçim kaynağı olarak bugün de varlığını sürdürmektedir. Turfan Uygurları “üzümü olmayanın ca­nı olmaz” derlermiş.

    Bir üzüm anıtı Konya’da bulunan İvriz Kaya Anıtı’nın kabartmalarında toprağın bereketli olması için sunulan adaklar arasında salkım salkım üzümler var.

    Dönelim tekrar Avrupa’ya. Roma dağıldığında bu defa Hı­ristiyanlığın yayılışı şarabı des­teklediği için, üzüm öneminden bir şey kaybetmemiş. Daha önce Tevrat ve Zebur’da da üzüm ve zeytin kutsallık yakıştırılan be­reket simgeleriydi. Hıristiyan­lık da şaraba kutsallık atfederek üzümü baştacı etti. Hz. İsa’nın ilk mucizelerinden biri, suyu şaraba çevirmek olmuştur. Ku­das töreni ile şarap, İsa’nın kanı olarak kabul edilmiştir. Önce­sinde Yunanistan ve Anadolu’da Dionisos, şarabın ve coşkunun, dansın, hayvanların, yabanıllı­ğın, buluşmaların ve ayrılıkların, birliğin ve parçalanışın, üzüm hasadının ve ürün paylaşımının tanrısıdır. Gezgindir ve dışarlık­lıdır, yabancıdır (xenos).

    Diyonizyak kült, Hıristiyan­lık için ciddi bir rakip sayılırdı. Ancak bir orta yol bulunmuştur. Yunanlıların Dionisos’unu alıp Bacchus yapan Romalılar, bu de­fa da Bacchus ile Hz. İsa arasın­da (her ikisi de ölüp dirilen iki göksel varlık olduğu için) ben­zerlik kurmakta zorlanmadılar. Bu benzetmelerde üzüm ezilip ölür, ama şarap olarak geri döner ve canlılığını korur. Bu neden­le Roma’nın ardından Kilise de üzüm yetiştiriciliği işinde baskın bir kurum olarak devam etme görevini üstlenmiştir.

    Romalı Columella, Cato, Pliny ve Palladius gibi yazarların tarım, bağcılık ve şarapçılık üze­rine yazdıkları ayrıntılı kitaplar olunca, manastırlar teknik bilgi ve becerileri kaybetmeden bağ­cılık işini ilerleterek devam et­tirdiler. Bu kitaplarda üzüm ye­tiştiriciliği hakkında tüm temel bilgiler, deneysel uygulamalar ve sonuçları yer alıyordu. Çok son­raları şişenin ağzına mantardan bir tıpa yapmayı da akıl eden ise, 1638-1715 arasında yaşayan ve kilisenin şarap üretiminden so­rumlu olan Dominiken bir rahip; Dom Pierre Perignon olmuştur. Kendisi, adını taşıyan şampan­yanın da mucididir.

    Keşifler çağı başlayınca üzü­mün yolculuğu da yeni toprak­lara doğru devam etti ve çeşitli denemelerden sonra iklim ve toprak yapısı olarak uygun dü­şen her yerde yaban üzüm türle­ri ile aşılanarak yeni türler elde edildi. İyi de oldu, zira Vinife­ra’nın ömrü hayatında geçirdiği en önemli hastalık olan “filokse­ra” eski kıtada üzüm bağlarının canına okurken, yeni topraklar­da eski türlerle melezlenen bağ kütükleri hayatta kaldılar ve bir kısmı sonradan eski vatanlarına geri döndüler. Böylece Vinife­ra’nın çocukları Güney Afri­ka, Avustralya, Kuzey ve Güney Amerika’da ona uygun iklim ve toprak koşulları olan her yere yerleştiler.

    Bu arada üzüm Kafkasya’dan yola çıktığında Anadolu üzerin­den geçip Yunanistan ve Balkan­lar’a doğru yola devam ederken bize de epey armağan bıraktı. Anadolu topraklarında üzüm üretimi çok eskilere dayanmak­tadır. Bu topraklarda yaşamış tüm kavimler üzümü kutsamış­lardır. Alacahöyük buluntuları arasında MÖ 3 binlerin sonu­na ait Tanrılara şarap sunmak için yapılmış altın ve gümüşten kaplar vardır. Hitit yazılı me­tinlerinden anladığımız, MÖ 2 binlerde 8 çeşit şarap üretmek­te oldukları. Borç senetlerinde “bağbozumu sonrası” lafı geçer; kanunlarında bağ ve şarap konu­lu hükümler vardır. Hititçe şa­rap sözcüğü “wiyana”, etimolojik açıdan Hint-Avrupa dillerinde­ki “wine, wein, vin, vinum, vini, vino, vinho ve vijn” gibi kelime­lerin kökeni olabilir denilmek­tedir. Konya İvriz’deki Geç Hitit kabartmasında Tuwana Beyi Warpalawas, bir elinde buğday demeti diğer elinde üzüm salkı­mı tutan Bereket Tanrısı Tark­hun’un önünde durmaktadır.

    Kuru üzüm sergisi Manisa’da göz alabildiğine uzanan kuru üzüm sergisinin başında poz verenler…

    Üzümü biz Türkler de çok sevmişiz. Kuran’da da diğer kut­sal kitaplarda olduğu gibi üzüm­den insanlığa verilen nimetler­den biri olarak sıklıkla bahsedi­lir. Sufilik de, Dionisos, Bacchus ve Hz. İsa’dan beri gelen meta­forları kendi inanç sistemine aynen uyarlamıştır. Mesnevi’de üzüm-şarap ilişkisi sıklıkla yer alır. Mevlana “Ruh üzümden şa­rabı, yoktan varı görür” diyerek salkımdaki üzümden yıllanmış şaraba giden yolu ruhun varlık­tan yokluğa varıp ilahi aşka ulaş­ması sürecine benzetir. Anadolu insanının yaşamında da binlerce yıldır olduğu gibi üzümün varlığı dinsel motiflerle, öykülerle, şiir­ler, türkülerle bezenmiştir.

    Üzümü mevsiminde taze ha­liyle sofralık olarak ve yan ürün­leri üretmekte kullanmışız. Sir­ke, sulu ve katı pekmezler, kuru üzüm, bastık, pestil, sucuk, mus­ka, tarhana, dilme, reçel ve helva yapmışız. Bugün bile dünyanın en sevilen kuru üzümlerinden biri olan “sultana”nın en büyük üreticilerinden biri Türkiye’dir.

    Şarap şarap yazdık durduk ama bizim bir de rakımız var ki hem yaş hem kuru üzümden ya­pılır. Özel mezeleriyle, şarkıları türküleriyle, dostlarla oturulan büyük ya da bir köşecikte kuru­lan çilingir sofraları ile üzümün bize özel armağanıdır. Epey eski dost olduğumuz için herhalde bu armağanı sadece bize sunmuş ve rakı sosyal yaşamımızın ortası­na şaraptan daha güzel kurul­muştur.

    Üzüm ayrıca halk tababetin­de kan ve can verici özellikleri ile de kullanılır. Anadolu’nun her yöresinin kendine has üzümleri vardır ve yaratıcı isimlerle anı­lırlar: Buludî, Razakı, Zorukdar, Gökçek, Tilki Kuyruğu, Tümtü­mü, Tosbağa Kabarcığı, Hatun Parmağı, Öküz Gözü, Deve Gözü, Kızlar Tahtası, İhtiyar Çökerten, Horoz Yüreği… Bugün 1.250’den fazla üzüm çeşidimiz var. Tek tek saymayalım ve lafımızı An­tep ağzı ile “bağlara şirinlik yü­rüdüğü zamanlar”ımız daim ol­sun diye bağlayalım. Bu dünyaya cemal görmeye, kemale ermeye ve rıza devşirmeye gelmedik mi zaten? Üzüm kızı cemaliyle bu toprakları şenlendirmiş ve biz­lerden razı gelmiş; biz de ondan razıyız, varlığına duacıyız.

    Üzümlü bulgur salatası

    Bir çay bardağı kuru üzümü ıslatıp hafif şişmelerini bekleyin. Bu ara­da bir bardak köftelik bulgura yarım tatlı kaşığı tuz serperek, kısır yapacak gibi üzerini geçmeyecek kadar sıcak su ile ıslatın, kapağını kapatın ki yumuşasın. Yarım demet maydonoz ve yarım demet taze kişnişi çok ince doğrayın. Soğumuş bulgura katın. Bir limon kabuğunu ince rendeleyin. İki limonun suyunu ve rende kabukları, süzdüğünüz üzümleri ve yeşillikleri soğumuş bulgura ekleyin. Son do­kunuş ise yağsız bir tavada çevirerek kavuracağınız bir avuç çam fıstığı olacak. Üzümü az gelirse, biraz daha ekleyebilirsiniz. Çam fıstığı pahalandı ya. Onun yerine kabuksuz, kıyılmış badem de kavrulabilir. Kişnişten nefret edenler maydonozu bir demet koysun. Afiyet olsun.

  • Nesiller boyu kalacak bir tarih-kültür rehberi

    Yazarımız ve profesyonel rehber Serhan Güngör’ün “Gezgingöz” köşesinde yayımlanan yazıları, kapsamlı bir kitapta biraraya getirildi. 42 ülkede Türkiye tarihinin neredeyse tüm izlerini biraraya getiren kitap, alanında yapılmış ilk çalışma.

    Profesyonel turist rehberi ve yazarımız Serhan Gün­gör’ün kaleme aldığı Gez­gingöz: Sınır Ötesi Türkiye Mi­rası Rehberi, Kronik Kitap’tan raflarda yerini aldı. Önsözü Prof. Dr. İlber Ortaylı, sunuşu #tarih Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü tarafından yazılan kitap, 42 ül­kede, antik çağdan bugüne Tür­kiye tarihinin izlerini sürüyor; 92 tarih ve insan hikayesi sunu­yor. Güngör’ün Türk gezginler­le 25 yıldır yaptığı yurtdışı tur­larında ve kendi seyahatlerinde gittiği ülkelerden topladığı hika­yeler, Türkiye ve Anadolu kül­türünün sınırötesindeki izlerini biraraya getiriyor. Kitap, Serhan Güngör’ün daha önce #tarih’te yayımlanmış tüm yazılarını, eks­tra bilgiler ve görsel malzemeyle biraraya getiriyor.

    GEZGİN GÖZ
    SINIR ÖTESİ TÜRKIYE MİRASI
    REHBERİ (İNSANLAR,
    MEKÂNLAR VE OBJELERLE
    ÜLKE ÜLKE YURTDIŞINDAKİ
    TARİHİMİZ)

    SERHAN GÜNGÖR

    Sunuş yazısında, Güngör’ün kitabının müstesna özellikleri şöyle tarif ediliyor:

    “… Anadolu, biz Türklerin anayurdu. Ancak atalarımız hem doğuda hem batıda hem de kuzeyde ve güneyde at koştur­muşlar, buralara yerleşmişler, kalıcı olmuşlar. Bugünkü Tür­kiye sınırlarının çok ötesine, hatta Amerika’ya, Japonya’ya, Avustralya’ya kadar uzanmış­lar. Bugün analarının-ataları­nın izlerini takip eden insa­nımız; Türkiye’nin, Türklerin peşinde giden araştırmacıları­mız, tarihçilerimiz pek az. Ken­di tarihimiz hakkında yapılan ciddi araştırmaların yine büyük bölümünde Türk imzası yok. Çalışmadan, çabalamadan, or­taya orijinal bir ürün koyma­dan sadece laf etmek, nutuk at­mak dün olduğu gibi bugün de ve özellikle artık sosyal medya üzerinde pek yaygın (…)

    İşte bu çöp laflar, ahkâmlar, günlük ve politik arızalar içeri­sinde; kendini ve tarihini kay­betmeyen az sayıda insan evladı didinir, çalışır, üretir ve analarıy­la-atalarına layık olmaya çalışır. Profesyonel rehber Serhan Gün­gör de yıllardır yurtdışındaki Türk-Osmanlı izlerini araştırır; bunların bulunduğu yerlere biz­zat gider, gözlemler; yazar, fotoğ­raflar. Bu müstesna insanlara “iz sürücü” denir. Bunlar var olan siyasi havalardan, popüler zırva­lardan, tarihin sadece işine gelen kısımlarını alıntılayan insanlar­dan uzakta, iş yapar, çalışır ve re­ferans değeri olan mamul madde ortaya koyar.

    Bu kitap, Serhan Güngör’ün en az 10 yıllık “peşe düşme” ma­cerasının somutlaştığı bir eser. İş icabı veya turizm ya da ziyaret amaçlı yurtdışına gidenler için oralarda bulunan ve Türk-Os­manlı izlerini günümüze taşıyan yerleri, objeleri, belgeleri, anıt­ları, yazıtları bilgileriyle aktaran benzersiz bir ürün. Bu kitapta, büyük başkentlerin büyük mü­zelerinde sergilenen eserlerimiz de var; üstelik Wikipedia’da bu­lunmayan özellikleriyle. Ancak Serhan Güngör’ün yaptığı işin esas kıymeti kenarda-köşede kalmış, bilinmeyen veya çok az bilinen Türk-Osmanlı izlerini de ortaya koyması, belgelemesi.

    Yıllar öncesinden bugüne ulaşan tarihimize dair şöyle ses­leniyor bu eser: “Evet, bunları okuyunuz, öğreniniz ve hatta yo­lunuz düştüğünde mutlaka biz­zat görünüz”.

    Dimetoka Bayezid Cami, Mayıs 2018
  • Arazide ve arşivde Mustafa Kemal’in izinde

    Ahmet Yavuz’un yazdığı Başkomutan-Emsalsiz Lider kitabı, esas olarak Atatürk’ün 10 yıllık savaş (1912-1922) dönemindeki askerî performansına ve yaşananların analizine dayanıyor. Atatürk’ün karar alma ve uygulama süreçlerini, karşı tarafların bakışaçısı ve eylemleriyle de kıyaslayan eser, İstiklal Harbi’nin az bilinen-bilinmeyen kahramanlarını günışığına çıkarıyor.

    Yirminci yüzyılın başla­rında müstesna bir in­san Türkiye’nin kaderini, dünya tarihinin rotasını değiş­tirdi. Fizikî ve ruhi coğrafyamı­zın sarsılmaz temellerini biçim­lendirdi. O’nun varlığı, kararları, uygulamaları, millet için nesil­den nesile devam eden bir kül­türel miras teşkil etti.

    BAŞKOMUTAN EMSALSİZ
    LİDER

    AHMET YAVUZ

    1912-1922 arasındaki 10 yıl­lık savaş döneminde Mustafa Kemal’in tarih sahnesine çık­ması; Balkanlar’dan Trablus­garp’a, Çanakkale’den Suriye cephesine ve nihayetinde Sam­sun’dan Dumlupınar’a uzanan kurtuluş yolunu belirledi. Bu yolda verilen şehitler, yapılan fedakarlıklar, ödenen bedeller, çekilen acılar, Türkiye Cumhu­riyeti’nin bağımsızlığını ve sü­rekliliğini sağladı.

    Başkomutan- Emsalsiz Lider kitabı, Türk milletinin varoluş mücadelesini Mustafa Kemal’in askerî kariyerini izleyerek anla­tıyor. O’nun hangi kritik dönem­de, hangi hayati kararı, nelere dayanarak aldığını ve bunların sonuçlarını tartışıyor. Sade­ce siyasi durum ve güç ilişkile­ri açısından değil, arazi bilgisi ve insan psikolojisi açısından da Mustafa Kemal’in tercih ve aksi­yonlarını analiz etmeye çalışıyor.

    İdeolojik yaklaşımlara tes­lim olanlar, tarihe sadece bu­günden bakanlar, süslü-püslü sözlerle salt güzelleme yapanlar ve -belki de en önemlisi- O’nu geçmişe gömmeye çalışanlar için bu kitapta bir “malzeme” yok. Ancak fikri, eğilimi, inan­cı ne olursa olsun, Mustafa Ke­mal gerçeğine yaklaşmak için okuyan herkes, kitapta bugünkü hayatıyla ilgili bir birçok işaret bulacak.

    Ahmet Yavuz bizi hem ara­zide hem arşivlerde bir zaman yolculuğuna çıkarıyor ama ayaklarımızı bugüne basarak… Mustafa Kemal’in izinde bugü­nü daha iyi anlamak, O’nu gele­ceğe taşımak için.

    Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 4 Şubat 1923’te Akhisar Çiftlik İstasyonu civarında yapılan Süvari Kolordusu Tatbikatı’nda.
  • 2 Temmuz 1993: Madımak Katliamı

    Madımak yangınının küllerinden çıkan fotoğraflar, 28 yıl sonra bir vicdan yoklaması yapıyor. 33 aydın, yazar ve sanatçıyla 2 görevlinin Madımak Oteli’nde yaşamını yitirdiği Sivas Katliamı Davası zaman aşımı nedeniyle kapatıldı; sorumlular hakettikleri cezaya çarptırılamadı; hatta kimi siyasetçi ve liderler failleri masum göstermeye çalıştı.

    2 Temmuz 1993 Cuma gü­nü. 4 gün sürecek Pir Sultan Abdal Şenlikle­ri için birçok aydın, sanatçı, ozan ve yazar Sivas’ta. Madı­mak Oteli’nde bulunan bu in­sanlar, namaz çıkışı toplanan bir grup tarafından çıkarılan yangında katledildiler. “Sivas laiklere mezar olacak”, “Cum­huriyet Sivas’ta kuruldu, Si­vas’ta yıkılacak”, “Sivas Aziz’e mezar olacak” Cuma çıkışı grubun attığı sloganlardan ba­zılarıydı. Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 saldırgan yaşamını yitirdi.

    Merdivende 4 aydın Madımak Oteli’nin merdivenlerinde, arkada şair Metin Altıok ve Uğur Kaynar. Önde ayakta yazar Asım Bezirci ve şair Behçet Aysan. 4 değerli sanatçımızı da yangında kaybettik.
    Nesin ve Edibe Sulari Aziz Nesin’in sarı t-shirt’lü, Ozan Davud Sulari’nin kızı sanatçı Edibe Sulari. Kendisi de katliamın kurbanlarından.
    Yapayalnız Aziz Nesin Sivas katliamından iki gün önce kentte bir bildiri dağıtılmış, Aziz Nesin o sırada Aydınlık gazetesinde yayımlanan Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri kitabından dolayı hedef gösterilmişti.

    Hadiseden 1 gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra bu sayı 190’a yükseldi; gözaltına alınanlardan 124’ü tutuklandı. Katliamın 18 gün ardından ilk dava açıldı. Gü­venlik gerekçesiyle Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahke­mesi’ne taşınan dava, yakla­şık 1 yıl süren 18 duruşmanın ardından 37 sanığın beraat et­mesi, geri kalanların cezasın­da ise “Aziz Nesin’in tahriki” gerekçe gösterilerek indirim uygulanıp 2-15 yıl hapse mah­kum edilmesiyle sonuçlandı. Ancak Yargıtay cezaları yeter­siz bularak mahkeme kararını bozdu. Tekrar yapılan yargılama 2000’de 33 sanığa idam cezası verilmesiyle neticelen­di. Davanın tekrar temyiz edil­mesi üzerine dosyanın gittiği Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 33 sa­nık hakkındaki idam kararını usul yönünden bozdu. Daire, usul eksikliği olarak sanıkla­rın “nüfus cüzdanlarındaki mühürlerin okunmaması ve soyadlarındaki çelişkiyi” gös­terdi. 2002’de idam cezası­nın kaldırılmasıyla bu cezalar ağırlaştırılmış müebbete çev­rildi. Bu 33 kişinin şu anda ce­zaevinde olup olmadığıyla ilgi­li Adalet Bakanlığı’ndan bilgi edinme çabaları boşa çıkıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen yıl ağırlaştı­rılmış müebbet hapis cezasına mahkum edilen 86 yaşındaki Ahmet Turan Kılıç hakkındaki af kararı ise tepki çekmişti.

    Şairler unutulmayacak Şair Metin Altıok bir elinde sapı kırık bir fırça, bir elinde sigarasıyla; yanında şair Uğur Kaynar, düşünceli, eli çenesinde; bir-iki basamak aşağıda şair Behçet Aysan, bir yangın söndürme tüpüyle… Saygıyla anıyoruz.

    Davanın 1 numaralı sanı­ğı, kalabalığı “Gazanız müba­rek olsun” diyerek kışkırtan Refah Partisi’nin Sivas Bele­diye Meclisi üyesi Cafer Er­çakmak’tı. 2000’de Madımak ana davasından iki ayrı dava çıkmış, bunlardan ilki Erçak­mak’la birlikte hareket eden 15 kişiye karşı açılmıştı. Bu dava 2014’te, hukukçuların “insanlığa karşı işlenmiş suç­larda zaman aşımı uygulan­maz” kuralını hatırlatmasına rağmen zaman aşımından ka­pandı. 2016’da Anayasa Mah­kemesi’ne götürülse de AYM gündemine alınmadı. 2011’de ölen Cafer Erçakmak ise uzun yıllar Sivas’ta yaşamasına, ev­lenmesine, askere gitmesine rağmen hiçbir zaman yakalan­madı. Sanıkların avukatlığı­nı yapan Hayati Yazıcı, Kemal Kurt, Mehmet Bulut, Bülent Tüfekçi, Zeyid Aslan, Ali Aş­lık, Halil Ürün ve Hüsnü Tu­ran, 2002’de iktidara gelen AK Parti’den milletvekili seçildi.

    Ana davadan çıkan ikinci dava ise, yurtdışında olduğu belirlenen 3 kişiye karşı açıldı. Haklarında Türkiye’de gıyabi tutuklama kararı bulunan ve sayıları 8 olan bu sanıklar hâ­len Almanya’da yaşıyor ve iade edilmiyor.

    NE DEMİŞLERDİ?

    CUMHURBAŞKANI DEMİREL: “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik kuvvetleri ellerin­den geleni yapmışlardır… Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır”.

    BAŞBAKAN TANSU ÇİLLER: “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir”.

    İÇİŞLERİ BAKANI MEHMET GAZİOĞLU: “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleri sonucu halk galeyana gelerek tepki göstermiştir”.

    HAYATINI KAYBEDENLER

    • Muhlis Akarsu – 45 yaşında, halk ozanı • Muhibe Akarsu – 45 yaşında, Muhlis Akarsu’nun eşi • Gülender Akça – 25 yaşında • Metin Altıok – 53 yaşında, şair, yazar, felsefeci • Mehmet Atay – 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı • Sehergül Ateş – 30 yaşında • Behçet Sefa Aysan – 44 yaşında, şair • Erdal Ayrancı – 35 yaşında, şair • Asım Bezirci – 66 yaşında, çevirmen, yazar • Belkıs Çakır – 18 yaşında • Serpil Canik – 19 yaşında • Muammer Çiçek – 26 yaşında, aktör • Nesimi Çimen – 62 yaşında, şair, halk ozanı • Carina Cuanna Thuijs – 23 yaşın­da, Hollandalı akademisyen • Serkan Do­ğan – 19 yaşında • Hasret Gültekin – 22 yaşında şair, halk ozanı • Murat Gündüz – 22 yaşında • Gülsüm Karababa – 22 yaşında • Uğur Kaynar – 37 yaşında, şair • Asaf Koçak – 35 yaşında, karikatürist • Koray Kaya – 12 yaşında • Menekşe Kaya – 15 yaşında • Handan Metin – 20 yaşında • Sait Metin – 23 yaşında • Huriye Özkan – 22 yaşında • Yeşim Özkan – 20 yaşında • Ahmet Özyurt – 21 yaşında • Nurcan Şahin – 18 yaşında • Özlem Şahin – 17 yaşında • Asuman Sivri – 16 yaşında • Yasemin Sivri – 19 yaşında • Edibe Sulari – 40 yaşında, halk ozanı • İnci Türk – 22 yaşında.

  • Usmanbaş 100 yaşında: ‘Her dem taze’ besteci

    Usmanbaş 100 yaşında: ‘Her dem taze’ besteci

    Her zaman düşünceleriyle ve yaptığı bestelerle genç kalan bir sanatçı… Akustik çalgılarla yeniçağın yeni seslerini duyuran bir büyük usta… Eserleri 60 yıldır dünya çapında yankı uyandıran müstesna bir öncü. Müziği düşünen, irdeleyen bir filozof… Ve hiçbir şeyi abartmayan, dingin, alçakgönüllü tavrıyla, kendini toplumdan soyutlamadan çalışan bir insan.

    İlhan Usmanbaş ile ilk defa 1973’de İstanbul Radyosu’n­da tanıştım. O sıralar “Çağ­daş Müziğin Öncüleri” başlıklı program dizileri hazırlıyordum ve onu uzaktan çok iyi tanıyor­dum. Kapının girişinde şöyle de­dim: “Stüdyo bir çağdaş müzik bestecisinden bir çağdaş müzik programcısına geçiyor”. Hemen doğrulayıcı bir yanıt geldi: “Ha­yır, bir müzik tarihi programcı­sından bir çağdaş müzik prog­ramcısına” dedi. Çünkü o sırada İlhan Bey “Çağlar Boyunca Mü­zik” başlıklı bir program hazır­lıyordu.

    Neyse, kendi adıma çok he­yecanlı bir an yaşadım. Kısa sü­re sonra Soyut dergisinin Nisan 1977 sayısı için onunla ilk söy­leşimizi yaptık. Nasıl bilebilir­dim daha sonra İlhan Bey için üç biyografi kitabı yazacağımı ve şimdi 100 yaşına bastığında en nüktedan, en bilgi yüklü dostum olacağını? Bilemezdim.

    Usmanbaş 100 yaşında: ‘Her dem taze’ besteci
    Tablo gibi nota kağıtları Türkiye’de grafik notalamayı ilk kullanan Usmanbaş olmuştu. Elyazısıyla yazdığı nota sayfaları adeta modern bir tablo…

    Müzik tarihimizde Usman­baş bir kırılma noktasıdır. Çağ­daş müziğimizin ilk kuşağı olan Türk Beşleri (Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Ahmed Adnan Saygun ve Necil Kazım Akses) Türk folklo­runun aksak ritimlerini, klasik Türk müziğinin makamsal yapı­sını ve teksesli geleneğini ulusla­rarası polifonik teknikle işlemiş­lerdi. İkinci kuşak ise, Beşler’e zıt olarak diyalektik bir gelişimin temelini atmıştı: Bülent Arel, İl­han Usmanbaş ve daha sonra­ları İlhan Mimaroğlu bu soyut atılımın öncüleri oldu. Başlan­gıç noktaları, Ankara Devlet Konservatuvarı yatakhanesiy­di. Usmanbaş ve Arel, başlarına çektikleri battaniyenin altında bir transistörlü radyo ile Avrupa müzik kanallarını dinliyorlar­dı. Her gece yeni bir isim, yeni bir yapıtla tanışıyorlardı. Arel ve Mimaroğlu yaratıcılıkları­nı sonradan elektronik müzikle sürdürdüler. Usmanbaş ise hep akustik çalgılar içinde yeniçağın yeni seslerini duyurdu.

    Bugün sayısı 100’e varan bestesiyle kendinden sonra ye­tiştirdiği birkaç kuşak besteci­nin de öncüsü oldu. Usmanbaş, kendinden önceki kuşak ve ken­di kuşağındaki bestecilerin çoğu gibi yurtdışında değil, Türkiye’de aldığı eğitimle bestecilik yolcu­luğuna çıkmıştı. Konservatuvar yıllarında bestelediği “Küçük Gece Müziği” ve “Birinci Senfo­ni” gibi yapıtlarla az çok hocala­rının izindeydi. 1950’lerle bütün dünyada yaşanan köklü değişi­mi kendi müziğine uygulamaya koyuldu. 1952’de ABD’ye gitme­si, çağdaşı bestecilerle yüzyü­ze tanışması ona yeni müziğin kapılarını iyice açacaktı: 12-ton müziği, dizisellik, özgür çağrı­şımlar…

    Usmanbaş 100 yaşında: ‘Her dem taze’ besteci
    En önemli özelliği: içtutarlılık Usmanbaş’ın dingin, kavgasız, sertleşmeyen, kendini kimseyle kıyaslamayan, reklamdangösterişten kaçınan ve beyefendiliğinden hiç ödün vermeyen kişiliğinde başköşede içtutarlılık yeralıyor.

    1955’te, konservatuvarın son sınıfında bestelediği “Yaylı Dör­dül ’47” Fromm Müzik Ödülü’ne değer bulunur; Amerika’nın bir­çok köşesinde çalınır ve plak ya­pılır. 1957’de iki yıllığına Ameri­ka’ya gittiğinde artık çağdaşları­nın yanında adı geçen, saygın bir bestecidir. Çevresinde Cowell, Babbitt, Carter, Feldman gibi çağ müziğine yön veren dostları vardır. O sırada Tangelwood’da “Music With a Poem” ile Kous­sewitzky ödülünü alır. 1960’ta Tokyo’daki “East-West Music Encounter” kongresine davet edildiğinde en yakın dostu Xe­nakis’tir.

    Usmanbaş’ın kazandığı ödül­ler arasında en ilginci, 1966’da Polonya’daki 3. Wieniawski ya­rışmasında aldığı birinciliktir. 22 ülkeden 44 bestecinin katıldığı yarışmada Usmanbaş’ın “Boşlu­ğa Atlayış” başlıklı yapıtı ilk defa birinciliğe değer bulunmuştur. Daha önceki yarışmalarda hiç birinciliğe değer yapıt çıkma­mıştır. Aynı yarışmada, üçüncü gelen Jan Kapr (1914-1988) adlı bir Çek besteci sonradan ünlü bir isim olarak uluslararası mü­zik ansiklopedilerine geçer. Oy­sa o yarışmanın birincisi İlhan Usmanbaş’ın hemen Poznan’da seslendirilen “Boşluğa Atlayış” adlı yapıtı ancak 2007’de, beste­lendikten 41 yıl sonra kendi ül­kesinde (Bilkent’te) çalınabile­cektir! Aslında Usmanbaş, yapıt­ları çalınmıyor diye sızlanan bir besteci değildir. Ancak 1990’da yaptığımız bir söyleşide bu yapı­tın hiç çalınmamış olmasına bi­raz sitem etmişti: “Yaratılan bu yapıtları ben Mısır ehramlarına benzetiyorum. İçlerinde besteci­lerin gömülü olduğu. Belki ilerde turistler develere binip gezebi­lirler bu ehramları. Amerika’da, Polonya’da, İsviçre’de kazanmış olduğum ödüller ancak biyogra­fimde geçiyor. Wieniawski ödül­lü yapıtımı Türkiye’de henüz kimse çalmak istemedi” diyordu.

    1969’da Cenevre Bale Ya­rışması’nda “Bale İçin Müzik” ödül kazanır ve 1971’de koreog­raf Jean-Marie Sosso tarafın­dan Cenevre Grand Théâtre’da sahnelenir. Duygu Aykal 1975’te aynı yapıtı “Oluşum” başlığı al­tında Ankara’da sahneleyecek­tir. Yurtdışından nice solist ve topluluk Usmanbaş’a yapıt ıs­marlamış, bu yapıtları defalar­ca çalmışlardır. Usmanbaş için bunların hepsi doğal bir akıştır. Hiçbir şeyi abartmayan o dingin, alçakgönüllü tavrıyla, kendini toplumdan soyutlamadan, dost toplantılarından ayırmadan, öğ­rencilerinden ve ailesinden ko­partmadan besteciliğini son yıl­lara kadar sürdürmüştür.

    Yeni ses, yepyeni bir oluşum mudur? Bu yepyeni bir müzik anlayışı mıdır? Türkiye’de grafik notalamayı ilk kullanan Usman­baş olmuştur. O güzelim elyazı­sıyla her bir nota sayfası ayrı bir tablodur. Ona göre yerel-evren­sel, Osmanlı-cumhuriyet gibi karşıtlıkların sanatta yeri yoktur. Sanatçı her yerde, her dönemde sanatçıdır. Çokyönlü bakışıyla resim ve şiir gibi sanat dallarıy­la da alışverişe girmiştir. Cemal Süreyya’nın Bakışsız Bir Kedi Kara’sı, İlhan Berk’in Şenlikna­me’si, Behçet Necatigil’in Ka­reler-Aklar kitabı Usmanbaş’ın müziğindeki soyuta evrilmeye, çağlar boyu egemen olmuş de­ğerlere karşı çıkmaya eşdeğerdir.

    Usmanbaş 100 yaşında: ‘Her dem taze’ besteci
    İLHAN USMANBAŞ: ÖLÜMSÜZ DENİZ TAŞLARIYDI
    EVIN İLYASOĞLU

    Onun müziğini hiç dinleme­miş dahi olsanız, derin düşünce­sini, mantık yapısını öğrendikçe yapıtlarını merak edersiniz. Ya­pıtları dinledikçe çokyönlü görü­şünün ışığı altındaki iç tutarlılığı keşfedersiniz. Dingin, kavgasız, sertleşmeyen, kendini kimseyle kıyaslamayan, reklamdan-göste­rişten kaçınan ve beyefendiliğin­den hiç ödün vermeyen kişiliğin­de bu iç tutarlılık başköşeyi alır.

    Usmanbaş’a göre geniş kitle­nin beğenisini kazanmak uğru­na sanat yapmak, bilinen şeyleri tekrarlamak, dolayısıyla ucuza kaçmaktır. Kulağın alıştığı yön­temleri kullanmak, bestecinin kişiliğini silmesidir.

    Usmanbaş, eseri bestele­yip bitirdikten sonra artık ona yabancılaştığını, seslendirildi­ği zaman da iyice uzaklaştığını söyler. Öte yanda yorumcusuna her zaman büyük değer vermiş, eserinin yeni yorumlarını da il­giyle izlemiştir. Bunun en güzel örneğini şöyle anlatır:

    “Eserlerimin icralarını din­lediğimde, bazen o kadar bek­lemediğim şeyler çıkıyor ki, şa­şırıyorum. Mesela Amerika’da plağa alınan bir ‘Yaylı Dördül ’47’ yorumu var. İlk bölüm ina­nılmaz bir dinamizm içinde. Sonra plakta üstüste dinledikçe alıştım, onu daha doğru bulma­ya başladım. Çalıcının yaşayan katkısını hiçbir zaman inkar edemezsiniz. Ve işin garibi ba­zen çalıcı sizin besteniz üstün­de düşünmediğiniz şeyleri orta­ya çıkartıyor.

    Çalıcı doğrudan doğruya tı­nının kendisiyle uğraşır. Siz besteci olarak global bir şekilde eserin tüm yapısıyla uğraşırsı­nız. Onlar o tını uğruna kılı kırk yarıyorlar. Ve beklemediğiniz bir sonuç çıkıyor. Çünkü piyanoda yazdığınız ‘do’ sesi her piyano­ya dokunanın çıkarttığı ‘do’ sesi değildir. Sizin kulağınıza ne ka­dar ideal biçimde de olsa hiçbir şekilde ideal olamaz çünkü çalı­nan piyano bile o çalanın getirdi­ği bir yorumla çok farklı oluyor. Yorumun dışında o tını üstün­de uğraşmasının farkı. Mesela Kâmuran Gündemir, benim iki büyük piyano parçamı çalmış­tır. ‘Ölümsüz Deniz Taşlarıydı’ ve ‘Soruşturma’. Onlar üzerin­de benim beklediğimden o kadar fazla araştırma yaptı ki, pedal oyunları, tınıların, titreşimlerin sürmesi, kapanması, gibilerden. Bu ayrıntıları ancak çalan insan elde ediyor. Gerçi o da notaya bakarak bunları elde ediyor. Ve diyor ki, sen şunları burada dü­şünmüşsün! Düşündüm mü diye biraz düşünüyorsunuz”.

    Usmanbaş 100 yaşında: ‘Her dem taze’ besteci
    Hem besteci, hem entelektüel
    İlhan Hoca’ya göre, besteci eseri çalındığında sahneye çıkıp selam vermelidir; çünkü dinleyici bestecinin nasıl birisi olduğunu görmelidir. O da yalnız bir besteci değil, bir entelektüel, kendini eğitime ve yeni arayışlara adamış bir bilge olarak alkışlandı.

    Önce Ankara Devlet Kon­servatuvarı’nda sonra da yıllar boyunca İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvar’ında hocalık yaptı Usmanbaş. Yıllarca hazırladığı radyo programlarıy­la müziğin tarih içindeki yerini anlattı. Konservatuvar’da, Bil­gi Üniversitesi’nde ve İTÜ-Mİ­AM’daki (Müzik İleri Araştır­malar Merkezi) derslerini son zamanlara kadar sürdürdü. “En yeni kuşak Türk bestecileri”ni anlatıyordu. Böylece genç kuşak bestecileri, genç kuşak öğrenci­lerine tanıttı.

    İlhan Hoca’ya göre, besteci eseri çalındığında sahneye çıkıp selam vermelidir; çünkü dinle­yici bestecinin nasıl birisi oldu­ğunu görmelidir. Biz de onu sah­nede yalnız bir besteci değil, bir entelektüel, kendini eğitime ve yeni arayışlara adamış bir bilge olarak alkışlarız.

    Sevgili İlhan Bey, sizin zen­gin ve derin kültürünüzden biraz daha yararlanabilmek için hâlâ size sorular hazırlıyorum. Son bir konuşmamızın kaydından notlar almışım:

    . “Cesaret” diyorsunuz, “sa­natçı kendini yetiştirirken cesa­ret göstermeli, buluş yapacaksa cesaretle yapmalı”.

    . Müzik-resim yakınlığından sözederken, “notanın bir çeşit resim olduğunu” söylüyorsunuz. Grafik notalarınız bunun kanıtı değil mi?

    . Yetiştirdiğiniz öğrenciler Türkiye’de yeni kuşakların ön­cüleri oldu ve dünyanın çeşitli merkezlerinde adlarını duyur­dular. Onların özgeçmişlerinde İlhan Usmanbaş’ın çok özel bir yeri var. Sizin yetiştirdiğiniz ku­şaklar sizler kadar cesaretli mi?

    . “Oyun”dan söz ediyorsunuz. “Sadece çocuklukta değil, güncel yaşamda da çalmak, oynamaktır demişsiniz. Çalgı=oyuncak. Mü­zik=kafa oyuncağı. Yaşamınızın her döneminde bunu böyle mi algıladınız?

    Usmanbaş ile özel olarak onun müziğini konuşmak, genel olarak müziği konuşmak ya da sanatçının genel işlevine değin­mek, toplum-sanatçı ilişkisini irdelemek size katman katman zenginlikler sunar.

    İnanıyorum ki onun aydın­lığı uzun yıllar sonra daha geniş alanları ışıtacak.

  • Japonlarla savaştı, atom bombasını taşıdı, köpekbalıklarına yem oldu

    ABD’nin 2. Dünya Savaşı’ndaki meşhur savaş gemisi USS Indianapolis, Pasifik muharebelerinde etkin bir rol oynadıktan sonra, 1945 Ağustos’unda Hiroşima’ya atılacak atom bombasının ana parçalarını bölgeye taşıdı. 1945 Temmuz’unda bir Japon denizaltısı tarafından torpillenen gemiden kurtulanlar 4 gün boyunca okyanusun ortasında dehşeti yaşayacak; günümüze kadar uzanan acılar sona ermeyecekti.

     Amerikan Deniz Kuv­vetleri için New York Shipbuilding Corp. ter­sanesinde kızağa alınan sıra­dan bir savaş gemisi 7 Kasım 1931’de Camden-New Jer­sey’de denize indirildiğinde, kimse bu geminin henüz çık­mamış bir savaşı bitirecek ka­dar önemli şeyler yapacağını hayal edemezdi.

    10.903.200 dolara mâlo­lan ve yapım aşamasında ince zırhı nedeniyle hafif kruva­zör olarak tasarlanan gemi CL-35 (Light Cruiser) olarak sınıflandırılmıştı. Ancak sa­hip olduğu 8 inç (203 mm) ça­pındaki topları Londra Deniz Antlaşması uyarınca gemiyi Portland sınıfı ağır kruvazör klasmanına sokacak ve sınıf kodu CA-35 (Heavy Cruiser) olarak değişecekti. Gemi 186 metre uzunluğunda ve 9.950 ton ağırlığındaydı. 9 adet 8 inçlik batarya ve 8 adet 5 inç (127 mm) uçaksavar batarya­sı ile teçhiz edilmişti. 4 buhar türbinini döndüren 8 kazanla çalışan motorlar gemiyi 32.7 deniz mili sürate kadar çıka­rabiliyordu.

    15 Kasım 1932 tarihinde donanma hizmetinde göre­ve başlayan USS Indianapolis (Indy), Kaptan John M. Sme­allie komutasında 8 yıl boyun­ca Scouting Filosu’nda bayrak gemisi olarak hizmet etti. 7 Aralık 1941 Pearl Harbor bas­kınından sonra bölgeye gelen Indianapolis, Japon denizal­tılarının cirit attığı sularda arama görevleri yaptı. Mart 1942’de geminin yeni görevi Yeni Gine’de Japonlara kar­şı Coral Sea ve Midway mu­harebelerine katılacak olan uçak gemilerinin korunma­sıydı. Indy aynı dönem içinde Japonya’nın menzilinde olan Tarawa, Kwajalein, Guam ve Iwo Jima gibi adaları ateş altı­na alan gemilerden biriydi.

    1943-1944’te Pasifik’te görev yapmaya devam eden geminin kaptan köşkünde Kasım 1944 itibarıyla bu kez kusursuz bir sicile sahip olan ve 3 kuşak denizci bir aileden gelen Amiral Charles Butler McVay oturmaktaydı; gemi bu defa da Amiral Spruance ko­mutasındaki 5. Filo’nun bay­rak gemisiydi. Indy, Pasifik’te bulunduğu süre boyunca çok sayıda göreve katılmış ve 10 Muharebe Yıldızı ile ödüllen­dirilmişti. Mart 1945’de 7 gün geçirdiği Okinawa harekatın­da donanma gemilerine sal­dıran Japon uçaklarına karşı ciddi bir başarı göstererek 6 uçağı düşürmüş ve 2 tanesi­ne de ciddi hasar vermişti. Midway savaşında kamika­zeler, USS Enterprise ve USS Bunker Hill gemisini savaşdı­şı bırakmıştı. İki Japon uçağı da USS Franklin’e ağır hasar vermişti.

    31 Mart 1945’te Amerikan birliklerinin Okinawa çıkar­ması öncesinde yapılan bom­bardıman esnasında bir Ja­pon Nakajima Ki-43 Hayabu­sa avcı uçağı, yaptığı intihar saldırısında taşıdığı zırh deli­ci bombayı denize düşmeden hemen önce Indianapolis’in 8 metre üzerinde bırakmayı başarmıştı. Bu kez McVay ve mürettebatı hayat mücadele­si veriyordu. Bomba, geminin güvertesini delerek yemek­hane, yatakhane ve su arıtma tesisiyle beraber yakıt tank­larının yanından geçip gemi boyunca büyük bir delik aça­rak dışarı çıkmış ve geminin hemen altında infilak etmiş­ti. Bu saldırıda 9 denizci can verdi. Gemi ağır hasar alması­na rağmen McVay ve müret­tebatının olağanüstü çabala­rı ile kurtarılmış, daha büyük can kayıplarına sebep olma­dan San Francisco’nun 40 km kuzeydoğusunda bulunan ve ABD’nin ilk donanma üssü olan Mare Adası’na ulaşmayı başarmıştı. Burada yaklaşık 3 ay süren büyük çaplı bir tamir ve revizyon sonrası Indy’nin mürettebatının neredeyse üç­te biri tecrübesiz denizcilerle değiştirilmişti. Tam da bu es­nada gelen son derece gizli bir görev emri, bu yeni personelin eğitimlerinin kısa kesilmesi­ne sebep olacaktı.

    12 Temmuz’da Kaptan Mc­Vay’in aldığı yeni emre göre Indianapolis Pasifik’teki Ti­nian Adası’na gizli bir taşıma gerçekleştirecekti. Kendisine “Bu paketi erken götürdüğü­nüz her gün savaştan eksilen bir gündür” dendiğinde, Indi­anapolis mürettebatı bu özel kargonun içeriğinin ne oldu­ğunu bilmiyordu.

    Büyük bir ahşap sandık ve bir adet 46 cm’lik metal bir kutudan oluşan gizli yük gemiye alındı. Sandık uçak taşımada kullanılan bir han­gara sabitlenirken, ağır metal kutu amiralin emir subayının odasına yerleştirildi. Verilen emirde, geminin batması duru­munda bu 2 kargonun bir fili­kaya taşınarak mutlaka korun­ması gereği ayrıca bildirilmişti. Ulusal güvenliği ilgilendiren bu yük, 2. Dünya Savaşı’nın kade­rini değiştirecek olan tarihin ilk atom bombasının parçaları­nı barındırıyordu. Büyük ahşap sandıkta, Hiroşima’yı yerlebir ederek 66.000 insanın ölümüne ve 69.000 insanın da yaralanma­sına sebep olacak “Küçük Ço­cuk” (Little Boy) adlı bombanın montajı için gerekli parçalar bu­lunmaktaydı. Metal kutuda ise atom bombası için zenginleşti­rilmiş Uranyum 235 vardı.

    Bombaların hedefinde 31 Mart 1945’te Okinawa çıkarması öncesinde bir Japon Nakajima Ki-43 Hayabusa avcı uçağı, taşıdığı bombayı Indianapolis’in 8 metre üzerinde bırakmıştı.

    Indianapolis 16 Temmuz 1945’de San Francisco’nun Hunters Point Donanma Tersa­nesi’nden demir aldı. Görevin gizliliği sebebiyle Pasifik boyun­ca eskortsuz olarak ortalama 29 knotluk (54km/h) rekor bir hızla seyreden gemi, 74 buçuk saatlik yolculuk sonrasında 19 Temmuz günü Hawaii Pearl Harbor’a ulaştı. İlk nükleer kar­goyu teslim ettiğinde, tarihler 26 Temmuz’u gösteriyordu.

    Teslimat sonrası yeni tali­matları almak üzere buradan Guam’a giden Indy’nin mürette­batının bir kısmı burada değiş­tirildi ve 28 Temmuz’da gemi, rotasını Filipinler’deki Leyte Körfezi’ne çevirdi. Burası Indi­anapolis’in yeni personelinin eğitim alacağı ve Amiral Jesse B. Oldenfort komutasındaki fi­loya (Task Force 95) katılmadan önceki son durağı olacaktı. Se­fer öncesinde Leyte’ye ulaşabil­mek için McVay’in önünde iki seçenek vardı. 27 Temmuz’da yola çıkıp, 24-25 deniz mili hızla seyrederek 30 Temmuz sabahı Leyte’de demirlemek veya 28 Temmuz sabahı ayrılıp 15.7 de­niz mili ile buraya 31 Temmuz sabahı varmak. McVay’in seçimi 28 Temmuz’da yapılacak düşük hızlı bir seyir olmuştu. Bu karar onu yeni bir mücadeleyle yüz­leştirecekti.

    Sefer öncesinde Kaptan Mc­Vay’e gelen istihbarat raporları son derece yetersizdi. Kendi­sine, yapılan dinlemelere göre bölgede bulunan Japon deni­zaltılarıyla ilgili ciddi bir tehdit olmadığına dair bilgi verildi ve eskort talebi reddedildi. Oysa gerçek bundan çok farklıydı. Gemi, tehdit seviyesi düşük ola­rak nitelendirildiğinden dolayı Guam-Leyte arasını korumasız olarak seyredecekti. Kader Indi­anapolis için ağlarını örüyordu.

    Indy Guam’dan ayrıldıktan 36 saat sonra ay ışığının olmadı­ğı, görüşün de düşük olduğu ge­cede sakin bir seyir izliyordu. Bu esnada McVay dinlenmeye çe­kilmeden hemen önce denizaltı tehdidinden korunmak için ya­pılan zik-zak manevralarından yolu uzatarak kasvetli havadan bir an önce kurtulmayı geciktir­diği için vazgeçildi. Artık Ley­te’ye erken ulaşmak için düz bir rotada ilerlenmeye başlanmıştı. Komuta subaylarının bilmedi­ği ise tam da o esnada devriyede olan Japon I-58 denizaltısının rotası üzerinde olduklarıydı. Ta­rih 30 Temmuz’u gösterdiğinde yol neredeyse yarılanmıştı.

    USS Indianapolis, Pearl Harbor baskınından sonra arama görevi yapmıştı.

    Saat geceyarısını çeyrek ge­çe, gecenin karanlığını geminin sancak tarafında meydana gelen iki patlama aydınlattı. Sessiz­ce devam eden seyir, 95 tipi iki Japon torpidosunun ardarda ya­rattığı ateş, karmaşa ve kaos ile sona ermişti.

    Japon Kaptan Mochitsu­ra Hashimoto, başlangıçta New Mexico sınıfı bir savaş gemisi olan Idaho zannettiği Indy’nin korumasız olduğunu hayretler içinde tespit etmiş, I-58 ’in üze­rinde taşıdığı insanlı kamikaze denizaltısı Kaiten’i göreve hazır ederken ilk torpidoyu kruvazöre 1.500 metre mesafeden gönder­mişti. Torpido, geminin 1 numa­ralı taretinin önünden çarpmış ve pruvayı yırtarak dakikalar içinde geminin bölmelerini ton­larca suyla doldurmuştu. İkinci torpido ise kazan dairesine gi­rerek yarattığı hasarla önce 1 ve 4, ardından 2 numaralı motoru durdurmuştu. Gemide sadece 10 gündür başmühendislik yapan Teğmen Richard B. Redmayne, köprüyle irtibatı kopunca çalı­şan 3 numaralı motoru tam hıza çıkarma kararı aldı ve bu durum geminin daha fazla su almasına sebep olarak batışı hızlandırdı. Dakikalar içinde elektrik gücü­nün tamamını kaybeden ve 60 derece yatan gemide gecikmeli de olsa tahliye emri verildi. Kısa süre sonra gemiden gelen tüm patlama sesleri sustu ve Indy sadece 12 dakika içinde tama­men ters dönerek 1.196 müret­tebatının 330’unu da beraberin­de götürerek Pasifik sularında gözden kayboldu. İletişim sis­temi hasarlanan gemiden yapı­lan yardım çağrıları hiçbir yere ulaşmamıştı…

    Hashimoto, 30 Temmuz 1945 günü saat 01.45’de Ku­re’deki donanma üssüne gön­derdiği şifreli mesajında, koor­dinatlarını da paylaştığı “Idaho savaş gemisi”nin üç torpido isa­beti ile batırıldığını belirtiyordu. Her ne kadar koordinat faslı tes­pit edilemeyen bu mesaj Mütte­fik istihbaratınca yakalansa da, düşmanın bir yanıltma taktiği ya da abartısı olduğu düşünül­düğünden dikkate alınmamıştı.

    Sulara gömülen mürettebat Indy 12 dakika içinde tamamen ters döndüğünde 1.196 mürettebatının
    330’uyla birlikte Pasifik sularına gömüldü (üstte). Torpidoları gönderme kararı, Japon Kaptan Mochitsura Hashimoto’dan geldi (altta)..

    Artık en yakın karaya 1.000 km uzaklıkta, Filipinler Deni­zi’nde yüzlerce denizci sadece birkaç can salı ile yaşam müca­delesindeydi. Yakıt deposu tor­pido hasarıyla parçalanan gemi­nin batışından hemen sonra, ok­yanusun üzeri kalın bir fuel oil tabakasıyla kaplanmıştı. Yüzey­de kalmayı başarabilen yüzlerce denizci tuzlu suyla beraber gemi yakıtını da yutuyordu. İçlerinde Kaptan McVay’in de bulunduğu denizcilerin başına gelenlerden kimsenin haberi yoktu. 25 millik alana yayılmış 860 adam, gece­nin ortasında tamamen kaderle­riyle başbaşaydı…

    Denizin ortasında gruplar halinde hayatta kalmaya çalışan mürettebatın bir kısmı yaralıydı. Gündüzleri aşırı sıcak, gecele­ri ise soğukla başetmeye çalışan kazazedeleri şimdi yeni ve vahşi bir düşman bekliyordu: Köpek­balıkları. Su üzerinde ilk yüzgeç görüldüğünden itibaren korku ve panikle gelen her çırpınış daha fazla köpekbalığını üzer­lerine çekiyordu. Çok sayıda denizci, arkadaşlarının gözleri önünde Kaplan ve Okyanus Be­yaz Yüzgeçli cinsi köpekbalıkla­rı tarafından parçalandı. Steven Spielberg’in 1975 yapımı “Jaws” filminde de yer bulmuş olan bu kabus 4 gün boyunca devam etti.

    Aşırı susuzluk ve açlık ha­yatta kalabilen adamların da­yanma gücünü yoketmişti. İşin kötüsü kimse onları aramıyor­du; çünkü başlarına gelenden donanma karargahının dahi ha­beri yoktu. Birkaç gün üstlerin­den yüksek irtifadan uçaklar geçmişti ama kimse onları far­ketmemişti. Kurtarılmaya dair en ufak umutları kalmayan bu adamlar için ölüm, hayatta kal­maktan çok daha kolaydı. Ara­larından bazıları bilinçli olarak tuzlu su içiyor; mental çöküş sonrası şiddetli halüsinasyonlar görenler oluyor; yaralı arkadaş­larını öldürenlerin de olduğu söyleniyordu.

    Hadiseden 84 saat sonra ru­tin denizaltı keşif uçuşu yapan Lockheed PV1 Ventura tipi uça­ğın pilotu Teğmen Wilbur C. Gwinn, uçağın altında bulunan arızalı bir izleme antenine ta­mir etmek için aşağı bakarken şans eseri denizi kaplamış olan yakıt tabakasını gördü. Ardın­dan yaptığı alçak uçuşta yaralı bir Japon denizaltısı ya da kargo gemisi görmeyi beklerken deniz üzerinde yağ içinde 30 adamı ve 150 kişilik ayrı bir kazazede grubunu farketti. Amerikalı ol­duklarını düşündüğü gruba bir sonar şamandırası ve can salı atan Gwinn, ardından kurtar­ma gemisi ve hava desteği çağ­rısı yaptı.

    1 saat içinde bölgeye ula­şan Teğmen Robert A. Marks’ın PBY Catalina tipi deniz uçağı, sudaki cesetlerden beslenen kö­pekbalıklarını farketti. Marks tekrar havalanamayacağını bil­mesine rağmen kuralları bir ke­nara bırakarak dalgalı denize riskli bir iniş yaptı. Hasar gören uçağı bir kurtarma filikası gibi kullanan Marks 56 kazazedeyi uçağın içine ve kanatlarına al­mayı başardı.

    Dört günlük kabusun ardından 4 gün boyunca okyanusun ortasında açlık, susuzluk, hipotermi ve köpekbalığı saldırılarıyla mücadele eden mürettebattan 316 denizci sağ kurtarıldı. Hemen hepsinin gözlerini kaplayan katran sebebiyle görme problemi vardı ve yaraları iltihap kapmıştı.

    Geceyarısı Cecil J. Doy­le (DE-368) muhribi bölgeye ulaştı. Kuralları bir köşeye atan sadece Marks değildi; Doyle’un Kaptanı W. Graham Claytor Jr. da günlerdir denizde olan kaza­zedelerin umutlarını taze tut­mak için bölgede bir düşman denizaltısı olduğunu bilmesi­ne rağmen millerce mesafe­den görülebilen arama ışıkları­nı yakmıştı! İlerleyen saatlerde bölgeye 6 gemi daha kurtarma için gelecekti. Kaptan McVay’in içinde olduğu grup rüzgarla epey kuzeye kaymış olması ne­deniyle öğlen 13.00’ten hemen sonra gemilere en son alınan­lar oldu. Sağ kurtarılan 316 de­nizci gemilere çıkarıldığında, yaşadıkları acı ve dehşet gözler önüne serilmişti. Hemen hemen hepsinin gözlerini kaplayan kat­ran sebebiyle görme problemi vardı ve yaraları iltihap kapmış­tı. 4 gün boyunca açlıktan, su­suzluktan, hipotermiden ve kö­pekbalığı saldırılarından çektik­leri acılara dayanamayıp intihar eden arkadaşlarını görmüşlerdi. Kurtarılan denizciler götürül­dükleri Samar ve Peleliu ada­larındaki hastanelerde bir süre tedavi edildikten sonra Guam’da son kez biraraya geldiler.

    880 denizcisini kaybeden USS Indianapolis’in parçalarını taşıdığı özel kargodaki “Küçük Çocuk”, mürettebattan kalanla­rın kurtarılmasından 4 gün son­ra Hiroşima’yı yoketti (6 Ağustos 1945) ve Japonlar 2 hafta sonra teslim oldu. Tek seferde en çok kaybın verildiği Indianapolis tra­jedisi, Amerikan donanma tari­hinin en büyük deniz faciasıydı. 2 hafta boyunca halktan gizli tu­tulan olay, teslim olan Japonlar ve savaşın sona ermesi yanında ikinci haber olarak verildi.

    Trajediyi soruşturacak olan kurul Amiral Chester Nimitz başkanlığında 13-20 Ağustos’ta Guam’da çalıştı. Savaşta kaybe­dilen yüzlerce gemi için yapıl­mayan bu kez yapılıyor, yaşanan facianın boyutları sebebiyle bu defa bir günah keçisi aranıyordu. Zaferi gölgeleyen bu olayda bu­lunan suçlu, Kaptan McVay’den başkası değildi. Kurul McVay’in verdiği geç tahliye emrinden ve seyirde zik-zak manevrası yap­mamasından dolayı askerî mah­kemeye çıkarılmasını tavsiye etti. Amiral Nimitz, McVay’e yöneltilen suçlamalarda hemfi­kir değildi ve kendisine sadece bir kınama mektubu verilmesini tavsiye etti. Ancak heyetin diğer üyeleri bu kadar kayıp verilen bir olayın yargıya taşınması ko­nusunda ısrarcıydı. Aralık’ın ilk haftasında Washington’da yapı­lan mahkemede McVay’e karşı tanıklık edecek olan ise Ameri­kan istihbaratı değil, gemisini batıran I-58’in kaptanı Hashi­moto’ydu.

    Beyazperde USS Indianapolis Mürettebatın denizin ortasında yaşadığı kabus, Steven Spielberg’in 1975 yapımı gerilim klasiği “Jaws”ın (üstte, solda) yanısıra Nicholas Cage’in başrolünde olduğu 2016 yapımı “USS Indianapolis: Men of Courage” adlı filme de (üstte) ilham vermişti.

    Hashimoto mahkemede ver­diği ifadede, McVay’in yapacağı hiçbir manevranın onları kur­taramayacağını söyledi. Yapılan zik-zak veya rastgele manevra­ların denizaltıların işini zorlaş­tıracağı biliniyordu; ancak Has­himoto 6 torpido ateşlediğini ve geminin bu saldırıdan yara al­madan kurtulmasının mümkün olmadığı gerçeğini anlatmış­tı. Mahkemede verilen kararda McVay tahliye emrinin zaman­laması konusunda aklandı; an­cak seyirde protokole uymayıp zik-zak manevrasını uygulama­dığı ve gemisini denizaltı saldı­rısına açık hedef haline getirdiği için suçlu bulundu; savaşın sona ermesindeki payı gözardı edile­rek kıdem düşürme cezası aldı.

    McVay o güne kadar sahip olduğu kusursuz sicili sebebiyle, suçlu bulunmasına rağmen ce­za almadı; bir daha asla denizde komutanlık yapmayacaktı. Buna rağmen hizmete geri döndü ve 1949’da emekli oldu.

    Donanmanın çıkardığı ders­ler de vardı elbette. Artık müret­tebatı 500 kişiden fazla olan hiç­bir donanma gemisi eskortsuz göreve gitmeyecekti. Bir noktaya varışı 5 saatten fazla geciken her geminin derhal rapor edilmesi ve araştırılması konusu bir ge­reklilik hâline getirildi. Ayrıca Pasifik’te görev yapan kaptan­ların inisiyatifinde olan zik-zak manevrası yapma yetkisi ellerin­den alındı ve bu tip seyir zorunlu kılındı.

    Kaptan’a iade-i itibar Kaptan McWay, zafere gölge düşüren facianın günah keçisi ilan edilmiş; olay siciline işledikten 20 sene sonra 1968’de intihar etmişti. Silah arkadaşları 1999’da itibarının iade edilmesi için bir mücadele başlattı.

    20 sene sonra, takvimler 6 Kasım 1968’i gösterdiğinde Indy meselesinde bir trajedi daha ya­şandı. Zaman içinde gerek ba­zı kurban ailelerinden gerek­se halktan gelen aşağılayıcı ve suçlayıcı aramalar ve mektuplar, Kaptan McVay’in içine düştü­ğü bunalımın etkilerini daha da ağırlaştırmıştı. Kaptan o sabah evinin önündeki verandada si­lahıyla başına tek el ateş etmiş halde bulunduğunda, sol elinde babasının ona küçükken hediye ettiği denizci anahtarlığı duru­yordu. Indianapolis’in son kur­banı kendisi olmuştu.

    Kaptanlarının trajik sonun­dan sonra, silah arkadaşları ken­disine itibarının iade edilip ceza­sının sicilinden silinmesi için bir mücadele başlattılar. Mürettebat 1999’da gemileriyle aynı ismi ta­şıyan USS Indianapolis (SSN- 697) denizaltısının kaptanı Wil­liam J. Toti’yle beraber mücade­leye başladı.

    Donanma yeniden soruş­turma başlatmayı reddetse de Kongre aksi yönde karar verdi. 2000’de Clinton yönetimi sıra­sında toplanan deliller doğrultu­sunda açılan yeni soruşturmay­la, Kaptan McVay silah arkadaş­ları sayesinde aklandı.

    Geçen yıllar içinde her sene biraraya gelmeye çalışan Indy mürettebatına 2001’de yeni bir konuk katılacaktı; I-58 ’in kap­tanı Hashimoto’nun torunu At­suko Lida. Hayatta olan kazaze­delerden Dick Thelan, Atsuko ile tanıştıktan sonra şöyle ko­nuşmuştu: “Ona gemiyi batırdı­ğı için dedesini silemeyeceğini söyledim. Tek yaptığı görevini yerine getirmekti; onu da çok iyi yaptı. Savaştaydık, basit. Sorun değil”.

    Indianapolis kağıt üzerinde onore edildikten sonra Kaptan McVay ve mürettebatına öden­mesi gereken bir gönül borcu daha vardı. Halen kayıp olan en­kazın bulunması…

    Indy donanmanın verdiği koordinatlarda defalarca aran­mış ancak batık bir türlü bulu­namamıştı. 19 Ağustos 2017’de USS Indianapolis, işinsanı Paul Allen ve ekibi tarafından yürü­tülen projede, Kuzey Pasifik’te 12°02’00.0″K 134°47’60.0″D koordinatlarında 5.500 metre derinlikte bulundu. 72 yıl son­ra 330 denizcinin mezarı artık ortaya çıkarılmış, yürekler bir nebze olsun rahatlamıştı.

    Facianın üzerinden tam 76 yıl geçti. Mürettebatın aileleri, günümüzde hayatta olan 7 de­nizci ve Kaptan Toti, Indy’nin mirasını yaşatmaya devam ediyor.

  • Kim inanır? Burası Maslak

    Bugün gökdelenler, plazalar arasın­da gökyüzünü görmenin neredeyse imkansız olduğu Maslak’ta bir zaman­lar gözalabildiğine uzanan çayırlar, iki tarafında ağaçların sıralandığı şirin bir yol olduğuna inanmak oldukça güç. Fo­toğrafta, Mekteb-i Sultânî’de (bugünkü Galatasaray Lisesi) hocalık, sarayda tercümanlık yapan Mehmed Said Bey’in (1865-1928) fotoğrafın çekildiği tarihte 22 yaşında olan torunu Nesrin Bağana ve 3 yaşındaki oğlu Bülent Bağana görülüyor. Arkalarından korna çalan, trafiği tıkadınız diyen olmayınca anne-oğul yolun kenarında bir hâtıra fotoğrafı çektirmek için durmuşlar.