Bundan tam 730 yıl önce Haçlı Seferleri’nin ve Doğu Akdeniz’deki Haçlı varlığı (outremer) açısından dönüm noktası olan Akka kuşatması gerçekleşti. Akka, Doğu Akdeniz’de Hayfa Körfezi’ndeki özel konumu ve doğal limanıyla stratejik önemi büyük kentlerden biriydi ve yüzyıllarca böyle kaldı. 1799-1832 arasında bile, biri Napoléon tarafından olmak üzere üç kere daha kuşatılacaktı. Akka’nın Müslümanlar tarafından fethi sonrası Haçlıların artık bu topraklarda tutunabilmesi mümkün olmadı.
Haçlı kuvvetleri arasında birlik-beraberlik yoktu
Haçlı kuvvetleri özellikle 1244’te Kudüs’ün ikinci defa kaybedilmesinin ardından iyice bölünmüştü. Kudüs Krallığı’na bağlı Sur (Tyre) kenti bile başlı başına bir lordluğa dönüşmüştü. Bunun yanında Trablusşam (Tripoli) Kontluğu ve Antakya Prensliği siyasi ve iktisadi olarak önemli merkezler olmuştu. Fiili başkent Akka’da ise Avrupalı hanedanların kendi içlerinden çıkardığı krallar ve hatta onların vekil bıraktığı baylolar arasında bir rekabet vardı. Kıbrıs Kralı 3. Hugh ve Sicilya Kralı 1. Carlos (Anjou’lu) yine kan bağlarını bahane ederek kutsal topraklarda hak iddia ediyor ve bayloları aracılığıyla buraları yönetmeye çalışıyordu. Pisa, Venedik ve Cenova gibi denizci devletler arasındaki rekabet de kutsal topraklardaki ticareti üstlenmek için devam etmekteydi. Müslümanlar arasında ise Kalavun, Memlûk Sultanı olarak gücünü pekiştirmiş, Suriye ve Mısır’ı kontrol etmeye başlamıştı. 1260 öncesinde, Müslüman dünyasında Şam ve Kahire ayrı güç merkezleriydi.
Akka, kuşatmadan 100 yıl önce el değiştirmişti
Akka, stratejik konumuyla hem Haçlılar hem de Müslümanlar için önemli bir kentti. Selahaddin Eyyûbî’nin Hıttin (Hattin) Muharebesi (1187) ardından fethedilen Kudüs ile beraber Akka da aynı tarihte savaşmadan teslim alınmıştı. Kudüs Kralı Lüzinyanlı Guy de, Selahaddin’e esir düşmüş fakat 1188’de serbest bırakıldığında mütevazı bir ordu toplayıp 1189’da Akka’yı kuşatmıştı. 2 yıl sürecek olan kuşatmaya daha sonra 3. Haçlı Seferi sırasında İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard ve Fransa Kralı Philippe de katılmış, bu geniş orduya karşı dayanamayan Eyyûbî, kenti 1191’de teslim etmek zorunda kalmıştı. Kudüs alınamadığı için Akka, Kudüs Krallığı’nın fiili başkenti olma işlevini üstlenecekti.
İsrail’in kuzeyinde, Akdeniz kıyısındaki Akka kentinin, günümüzdeki durumu.
Haçlıların rakibi artık Eyyubîler değil Memlûklar idi
Selahaddin Eyyûbî’nin Kudüs fethi o kadar efsaneleştirilmiştir ki, Kudüs’ün 1229’daki 6. Haçlı Seferi sırasında yine Eyyûbî Hanedanı’ndan Kâmil bin Adil tarafından (neredeyse savaşmadan, diplomatik yolla) tekrar kaybeldiği unutulmuştur. Kudüs’te Müslümanlar sadece küçük bir bölümü ellerinde tutarken, kısa bir aralık dışında 15 sene boyunca kenti Haçlılar yönetmiştir. 1244’te ise Moğollar tarafından yerlerinden edilmiş Harezmliler ile Eyyûbî Sultanı es-Salih Eyyûb Kudüs’ü tekrar kuşatmış ve fethetmiştir; fakat Harezmliler kenti öylesine yağmalamıştır ki, Kudüs neredeyse harabeye dönmüştür. Eyyûbî hükümdarı es-Salih, daha çok Memlûk tipi askerleri Kahire’deki sarayında tutuyordu. Bu durum Mısır’da Eyyûbî hanedanının sonunu getirdi. 1249’te ölümünden sonra eşi Şecer-üd-Dürr “hanım sultan” oldu ve ardından Memlûk birliklerinden Aybeg ile evlendi. Eyyûbiler, Suriye Sultanı/Şam Emiri olarak Suriye’de varlıklarını sürdürürken, Mısır sultanları artık Bahri Memlûklardan çıkmaya başladı.
Tek şövalye tarikatı Tapınakçılar değildi
Tapınak Şövalyesi miti, sözde-tarihsel argümanlarla o kadar beslenmiştir ki günümüzde kitlesel medya birçok yapımda Haçlılar sözkonusu olduğunda ağırlığı bu şövalye grubuna vermiştir; özellikle Kutsal Kâse gibi dinî hatıraların korunması sözkonusu olduğunda… Halbuki Akka, özellikle Hospitalier Şövalyeleri için önemli bir merkez olmakla beraber, yine Alman tüccarlar tarafından kurulan hacılar için yapılmış hastane etrafında şekillenen Töton Şövalyeleri de buradaydı. Diğer bir şövalye grubu ise Lazarusçular’dı. Bu 4 şövalye grubu ve daha küçük birkaç şövalye grubu hem Akka’nın savunulmasında hem de yönetiminde ağırlıklı söz sahibiydi.
1291 Akka kuşatmasında surları savunan askerleri tasvir eden resim, Dominique Papety imzasını taşıyor (1815-49).
Akka’nın yönetimi kralların elinden çıkmıştı
Kudüs’ün Müslümanların eline geçmesinden sonra Akka fiili başkent olmuştu. Doğu Akdeniz’de başka Haçlı derebeylikleri olsa da Kudüs Krallığı unvanı uzaktaki Avrupalı hanedanlardaydı ve bunların temsilcileri krallığı vekaleten yönetiyordu. Kralı seçme yetkisi, şövalye tarikatlarının üstadlarından, asillerden ve piskoposlardan oluşan Haute Cour’da idi. Seçimdeki temel öğelerden birisi güç dengesini bozmayacak bir lider bulunmasıydı; zira daha önce gruplar ve yönetici hanedanlar arasında kurulmuş ittifaklar tercih yapmayı zorlaştırmaktaydı. İttifaklar içinde Cenova, Venedik ve Pisa gibi Akdeniz’in en güçlü “talassokrasi”lerine (denize dayalı hükümdarlıklar) yakın veya uzak olmak da belirleyiciydi; zira bu deniz güçleri hem ticaret için hem de şehrin savunması için yaşamsal önem taşımaktaydı. Haute Cour ve Cour de Bourgeois kenti bir komün gibi yönetirken, kralların bayloları da temsilci olarak güç dengesinin mühim aktörleriydi.
Akka’dan sonra Atlit Kalesi’de düştü
Memlûk Sultanı Kalavun, Lazkiye ve Trablusşam gibi Haçlı yerleşimlerini birer birer topraklarına katıyordu. Akka için ordu toplarken aniden 1290’da öldü. Haçlılar ordu toplandığının farkında idi, fakat yanlış istihbarat yaymak amacıyla Kalavun, ordunun Afrika için hazırlandığını söylemekteydi. Rakip Memlûk beylerinden el-Fahir ise bunun Akka için olduğunu Kıbrıs ve Kudüs Kralı Henry’ye iletmişti. Kalavun’un oğlu Halil el-Eşref, babasının seferini devam ettirdi ve Mayıs 1291’de Akka’yı fethetti. Akka, Haçlıların bu coğrafyada tutunduğu son kent değildi ama burasının kaybedilmesi bir dönüm noktası oldu. Akka’nın ardından Tapınakçıların askerî merkezi Tartus ve stratejik bir kale olan Atlit Kalesi Ağustos’ta kaybedildi. Haçlılar bu defa Tartus’un karşı kıyısında olan ve tatlı su kaynakları tükenmiş Arvad Adası’na çekildiler ve burayı Kıbrıs Krallığı’ndan destek alarak yapmak istedikleri seferler için bir üs olarak kullandılar. Memlûkların adayı kuşatmasının ardından, 1302 Eylül’ünde Haçlılar Doğu Akdeniz’deki bu son yerleşimi de Müslümanlara teslim ettiler.
Türkiye’de ilk defa öğrenciler tarafından toplu halde beden eğitimi gösterileri yapıldığında, tarih 12 Mayıs 1916’ydı. İsmi sonraları Çapa Öğretmen Okulu olacak Darülmuallimîn öğrencileri, şimdi Fenerbahçe Stadı olarak bilinen İttihatspor sahasında “Jimnastik Şenlikleri” adını taşıyan ilk gösterilerini sunmuştu. Büyük ilgi gören “Jimnastik Şenlikleri”, o tarihten sonra “Mektepliler Bayramı”, “İdman Bayramı”, “Jimnastik Bayramı” adlarıyla her yıl Mayıs ayında tekrarlandı. 1935’te ise Samsun’a çıkışın yıldönümü “Atatürk Günü”nün tüm gençliğe maledilmesi için, 19 Mayıs’ın Gençlik ve Spor Bayramı adı altında kutlanması kabul edildi. Fotoğraf, bundan 20 yıl sonra 1955’te Ankara’daki Hipodrom’da düzenlenen 19 Mayıs töreninden… Dinç ve sağlıklı bir neslin fertleri, bir çarkın dişlileri gibi uyumlu.
MÖ 2000’lerde Anadolu’ya gelen Hititler, Kızılırmak civarındaki Hattiler üzerinde hakimiyet kurmuş ve Hatti kültürü ile içiçe yaşamışlardı. Anadolu’nun yerli halklarından olan Hattilerin Hititlerle dil, ırk, din açısından bir akrabalıkları yoktu. Buna rağmen Hititler “Hatti ülkesi” adını ve Hatti uygarlığından gelen “Hitit Güneşi” dediğimiz sembolü kullandılar.
Firavunların Kahire’nin merkezinde bulunan müzedeki eski yerlerinden şehrin biraz dışındaki yeni mekanlarına “göçürülmeleri” ve bu göçün temsil edildiği görkemli firavunlar geçidini sanırım herkes duymuştur. Bazılarına göre o kadar da önemli değil, sadece propaganda. Kimileri ise Batı medeniyetinin başlangıcı olarak görülen firavunları Mısır’ın yeniden sahiplenmesine vurgu yapıyor. Sonuçta ne Arap ne de Müslüman olmayan firavunları bu şekilde sahiplenmek ülke tarihi açısından önemli. Öte yandan bu hadiseyi turizm amaçlı olarak değerlendirenler de var; bizim de neler yapabileceklerimizi dile getiriyorlar.
“Bizim ülke tarihi ne durumda” diye bakmaya başladım. İlköğretim çağlarında şimdi +65 olan kuşak için “ülke tarihi” kavramı pek tanıdık gelmese de, “eskiden burada kimler vardı?” sorusu “Etiler” diye yanıtlanırdı. Günümüzde Etiler nasıl öğretiliyor diye internetten biraz araştırmak isteyince, karşıma Etiler pastanesi, emlak bürosu gibi İstanbul’un Etiler semti çıktı. Etibank’tan, Eti bisküvisine kadar birçok yere adını vermiş olduğumuz Etiler’e bugün ne olmuştu? Göreme’nin Kapadokya’ya, salgının pandemiye, zirvenin “pik”e dönüştüğü gibi Etiler de Hitit olmuştu. Ancak Hitit adının da eski tabirle “galat-ı meşhur” olduğu ve onların kendilerine Neşa (Kültepe) ile bağlantılı isim verdikleri anlaşılıyor (M. Alparslan, 2009).
Ancak diğer dönüşümlerden farkı, eskiden Etilerin Türk olması, Hititlerin ise Hint-Avrupa dili konuşmuş ve yazmış bir halk olmasıydı. Kısacası evvelce bizim olan Etiler, şimdi bize yabancı Hititler olmuştu. Ortaokul ders kitaplarında da verilen bir kaç satır bilgi, onları Mezopotamya ve Anadolu uygarlıkları çerçevesinde uzaktan ele alıyordu. Tematik olarak hazırlanmış lise ders kitapları ise Hitit adından İyonlar, Urartular, Frigyalılar, Lidyalılar ile birarada söz etmekte. Konular tematik olarak düzenlenmiş olduğu için, kronolojiyi sadece başlangıçta düzenlenmiş olan tabloyu inceleyerek bulmak gerekiyorr. Tabii, sadece siyasi olaylar, savaşlar sıralaması yerine tematik bir düzenleme ile öğrencilerin belli konularda kavrayış sahibi olmalarına yönelik bir düzenleme takdire şayan. Ancak “ne için öğreniyoruz, bizimle ilgisi nedir?” konusu pek ortaya çıkmamakta.
Konuya millet tarihi değil de ülke tarihi açısından baktığımız zaman, MÖ 2000’lerde muhtemelen Kafkaslar yoluyla Anadolu’ya gelmiş olan Hititlerin de kendi tarihî kayıtlarını ülke tarihi çerçevesinde tutmuş oldukları görülüyor. Hititler Anadolu’ya geldikleri zaman özellikle Kızılırmak büklümü içi ve etrafında bulunan Hattiler üzerine hakimiyet kurarak bölgeye yerleşmiş ve Hatti kültürü ile içiçe yaşamışlardı. Anadolu’nun yerli halklarından olan Hattilerin Hititlerle dil, ırk, din açısından bir akrabalıkları yoktu. Buna rağmen Hititler memleketleri için Hattilerin verdiği adı –“Hatti ülkesi” adını-kullanmışlar ve Hatti uygarlığından birçok öğeyi benimsemişlerdir. Bunun en güzel örneği “Hitit Güneşi” dediğimiz sembolün aslında Hattilerden gelmesidir. Diğer bir deyimle ülkelerini tanımlarken bile etnik açıdan veya dil açısından değil, ülke tarihi çerçevesinde düşünmüş oldukları görülüyor. Aslında Anadolu medeniyetleri çerçevesinde öğrendiklerimiz ve öğretilenleri millet tarihi olarak ele aldığımız için bilgiler çoğu zaman havada kalıyor, bunlar sanki yabancılara aitmiş hissini veriyor. Ben de uzun yıllardan beri Türklerin tarihi ile meşgul olduğum için “halk, millet, ulus” tarihinin önemini bilen ve bunlara değer veren biri olarak ülke tarihinin önemine işaret etmek istiyorum.
Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Mazisi (1929) eserinin ilk bölümünde ırmakları, dağları, yerleşimleri ele alır; ancak ondan sonra o topraklara yaşamış olanların tarihini anlatır. Bu bölgelerin en eski devirlerdeki tarihsel yapısını ise Umumi Türk Tarihine Giriş’te (1946) ele almıştır. Onun tarih anlayışında coğrafya ve toprak meselesi önemli yer tutar. Nitekim Prof. Richard N. Frye, Orta Asya Mirası (2009) adlı eserinde “Türkiye Cumhuriyeti halkının kökeni iki bölgeye dayanır: Anadolu ve Altay dağları etrafındaki İç Asya” sözleriyle ülke tarihine işaret eder ve Atatürk zamanında başlatılan arkeolojik kazıların bu çerçevede anlaşılması gerektiğini belirtir. Kazak arkeolog K. Akişev de “topraklarımızda yaşamış olanlarla babadan akraba değilsek, anadan akrabayız” demiştir.
Sanayi-i Nefise Mektebi’nden mezun oldu. Millî Mücadele’de askerî matbaada çalıştı. Londra’da tipografi-litografi ve baskı eğitimi aldı. 1923’te Futbol Federasyonu’nun kurucuları arasında yer aldı. FIFA’nın özel izni ile ilk uluslararası Türk hakemi oldu. 1952’ye kadar devlette ve özel şirketlerde üst düzey yöneticilik yaptı. Müstesna bir insanın kısa hayat hikayesi.
Türk futbol tarihi, resmî kayıtlara göre Türk İdman Cemiyetleri İttifakı’nın kurulmasından sonra Yusuf Ziya Öniş ve arkadaşları tarafından 1923’te Şehzadebaşı’ndaki Letafet Apartmanı’nda başlatılır. İlk ismi “Futbol Heyet-i Müttehidesi” olarak belirlenir. Bu çabaların peşinden FIFA’ya başvurulur. 21 Mayıs 1923 tarihinde başvuru FIFA tarafından kabul edilir ve Türkiye FIFA’nın 26. üyesi olur.
Futbol Federasyonu’nu kuran Yusuf Ziya Öniş’in kurucu arkadaşları içinde 12 Mart 1892 İstanbul doğumlu Hamdi Emin Çap da bulunmaktadır. Sanayi-i Nefise Mektebi’nden mezun olan Hamdi Emin Çap güzel sanatlar eğitimi almış, basım işleri konusunda eğitim görmüştür. Futbola çocuk yaşlarında Altınordu takımında başlayan Hamdi Emin, 15 Ocak 1919’da Sanayi-i Nefise Mektebi’nden mezun çıkmış, Millî Mücadele sırasında 18. Kolordu karargahında süvari ihtiyat zabit vekili olmuştur; Süleymaniye Askerî Matbaası’nda, İstanbul Müdafaai Milliye Kumkapı ve Süleymaniye nahiyesinde (MM gurubu) 1. sınıf katip sıfatıyla çalışmış ve İstiklal Madalyası sahibi olmuştur.
Hamdi Emin (Çap) Bey’in spor belgesi ve takdirnamesi.
Millî Müdafaa Vekaleti (Savunma Bakanlığı) hesabına matbaacılık tahsili için gittiği İngiltere’de London School of Printing and Kindred Trades’te (1925-1928) tam devre öğrenci olarak “hurufat tertibi, mihaniki tertip, tipografi, foto-litografi, ciltçilik, malzeme depoculuğu, stereotyping ve electrotyping, maliyet ve tahmin hesapları, gazete rotasyon makinaları” konularında eğitim almış ve başarıyla mezun olmuştur.
Hamdi Emin, küçük yaşlarda başladığı futbolu İngiltere’de bulunduğu 3 yıl boyunca geliştirdi. Bu yıllarda İngiliz futbolunu incelemek şansına erişti. 1920’de kurulan ve ilk spor teşkilatı olarak kabul edilen Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı ve 1923’te Şehzadebaşı’nda Letafet Apartmanı’nda oluşturulan Türkiye Futbol Federasyonu’nun kurucuları arasında yer aldı. 1924’te yılında Moskova’da, 1925’te de İstanbul’da oynanan Türkiye-Sovyetler Birliği maçlarını FIFA’nın özel izni ile ilk uluslararası Türk hakemi olarak yönetti. Böylelikle FIFA’nın resmî listesine 2 defa millî maç yöneten ilk Türk hakemi olarak yazıldı. 1928’de Askerî Matbaa’da çalışmaya başlayan Hamdi Emin Bey, 28 Mayıs 1930’da da kurumun müdürü olmuştur. 31 Kasım 1934 tarihinde bu görevinden ayrılan Hamdi Emin Bey, İş Bankası, Denizbank gibi kuruluşlarda üst düzey memuriyette bulunduktan sonra Kırtasiye Umum Müdürlüğü ve Devlet Kağıt ve Basım Genel Müdürlüğü görevlerini de ifa etmiştir. 6 Mart 1952 tarihinde kendi isteğiyle emekli olmuştur.
Hamdi Emin Bey, Berlin Olimpiyatı’nda…
Türkiye’de ilk futbol hakemi kursunu açan asbaşkan Hamdi Emin Çap, futbol sporunun kurallarını İngilizceden çevirmiştir. Çeviriler Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Futbol Heyet-i İttihadiyesi neşriyatından Beynelmilel Futbol Kavaid-i Muhtasarı ve Nazari Futbol ve Asoseyşın Futbol Beynelmilel Federasyonu Nizamnamesi isimleriyle 1927’de İstanbul’da basılmıştır.
Hamdi Emin (Çap) Bey’in kartviziti.
1936’da Berlin’de yapılan 11. Berlin Olimpiyatları’na Türk Spor Kurumu Futbol Federasyonu Reisi sıfatıyla katılmıştır. 1931-1937 arasında Türkiye Futbol Federasyonu başkanlığını yapan Hamdi Emin Çap, kurumun tarihteki üçüncü başkandır. Seçimle geldiği Futbol Federasyonu başkanlığına o dönemin spor teşkilatı olan Türk Spor Kurumu’nun ilgi göstermemesi ve İngiltere’den getirttiği Boots isimli antrenöre verilen sözlerin tutulmaması nedenleriyle 1937’de istifa etmiş ve bir daha Türk sporunda hiçbir görev kabul etmemiştir.
Hamdi Emin Çap’ı istifasından yıllar sonra kendisine Beden Terbiyesi Umum Müdürünün imzasıyla yaptığı hizmetleri öven bir belge sunulmuştur. Bu belge Hamdi Emin Bey’in fahri ve maddi karşılık görmeksizin Türk sporuna yaptığı büyük hizmetlerin tescil belgesidir:
“T.C.
Başvekalet
Beden Terbiyesi Umum Müdürlüğü İstanbul, 5 / 12 / 1941
İstanbul Bölgesi Başkanlığı
Fotoğrafı yukarıda yapışık Hamdi Emin Çap, Türkiye’nin Beynelmilel Futbol Federasyonu’na tescil ettirdiği beynelmilel futbol hakemlerinden olup milletlerarası maçları idare etmiş ve Beynelmilel (Futbol Kavaidi Umumiyesi) kitabını ilk defa olarak İngilizce’den Türkçe’ye terceme ile ilk defa olarak açılan Hakemlik kursu muallimliğini ifa etmiştir.
Bunlardan başka mumaileyh, Beynelmilel Futbol Federasyonunun 1924 tarihindeki Paris Kongresine Türkiye Murahhas Heyeti azası sıfatile ve 1934 ve 1936 Berlin Kongrelerinde resen Türkiye’yi temsil etmiştir.
Türkiye İdman Cemiyetleri ittifakının ilk kuruluşunda 1923-1924 yıllarında Futbol Federasyonu ikinci reisliğini ve 1931 den 1937 tarihine kadar da Türkiye Futbol Federasyonu reisliğini ifa etmiştir.
Ayrıca ve sırasile İstanbul Futbol Heyeti reisliğini ifa ile memleket dahilinde bir çok resmi ve hususi maçlarla Türkiye Futbol Birincilik müsabakalarının hakemliklerini yapmış ve 1936 da Londra’da açılan Futbol Antrenör kursuna da iştirak etmiştir.
Londra’daki eğitim yıllarından bir kare (en üstte) ve okul belgesi (sağ altta)
Yukarda yazılı vezaifi büyük bir ehliyet ve liyakatla başaran Hamdi Emin Çap’ın bütün bu vezaifi fahriyen ifa etmiş bulunduğunu mübeyyin işbu vesika kendisine verildi”.
Türk futbol tarihine önemli katkılarını sıraladığımız Hamdi Emin Çap’ın bir önemli yönü de Türk yayımcılık ve grafik sanatlarına yaptığı katkılardır. Güzel Sanatlar mektebinden mezun olup Askerî Matbaa’da başladığı yayımcılık faaliyeti önce Londra’da matbaacılık eğitimi veren bir okula gönderilmesiyle akademik bir hüviyet ve önem kazanmıştır. Ülkeye dönüşünde diplomalı bir matbaacı olarak Askerî Matbaa’da daha sonra Devlet Matbaası’nda önce memur sonra müdür olarak görev alır. Harf Devrimi sonrası Matbaa-i Amire’nin devamı olan Devlet Matbaası’nın yeni harflerle modern basım tekniklerini uygulayarak bastığı kitaplar henüz incelenmemiş bir konudur. Harf Devrimi sonrasında cumhuriyet matbaacılığının çok önemli kazanımları olarak sayılacak bazı kitap ve dergiler Faik Reşit Unat, Vedat Nedim Tör, Fotoğrafçı Othmar, Hasan Ali Yücel, Emin Barın gibi önemli isimlerin katkı ve emekleriyle Emin Hamdi Çap’ın müdürlüğü sırasında üretilmiştir.
Devlet Matbaası’nda basılan La Turquie Kemaliste (Kemalist Türkiye) isimli dergi hakkında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir yazıda “Matbuat Umum müdürlüğü tarafından La Turquie Kemaliste/Kemalist Türkiye adlı bir mecmua neşrediliyor. İkinci sayısı Ağustos’ta çıkan bu mecmua, Türkiye ve Türklük lehinde propaganda yapmak maksadile iki ayda bir ve Fransızca olarak çıkarılmak ve papyekuşe üzerine cidden çok nefis bir surette basılmakta olan mecmuanın basışından dolayı evvela Devlet Matbaası’nı tebrik etmek isteriz. Kıymetli arkadaşımız Hamdi Emin Bey’in Devlet Matbaası’nı hakikaten iftihar edilecek bir müessese haline getirdiğini, orada basılan eserlerden görüp anlıyoruz” denilmektedir.
Hamdi Emin Çap hem Türk futbol ve spor tarihine hizmetleri hem de yayın ve grafik tarihine getirdiği yeniliklerle çok önemli ve değerli şahsiyetlerdendir.
Cenaze merasimi ve ölüm haberi…
Kıymeti takdir edilmeyen bir insanın istifası
DEVLET MATBAASI
Maarif Vekaleti İstanbul, 1-12-1934
Yüksek Katına
Ankara
Devlet Matbaasını içinde bulduğum iptidai vaziyetten çıkararak modern matbaacılığın istilzam ettiği yüksek san’at müessesesi haline getirmek için bütün varlığımla çalıştıklarım, eser olarak meydana koyduklarım ve bilhassa devlet sermayesini titizlikle koruduklarım hiçe sayılarak idari ve teknik otoriteyi sarsacak muamele ve müdahelelere maruz bırakılışım, bende bu müessese başında iş görecek istek bırakmamıştır. Bundan dolayı bu işten çekiliyorum. Saygılarımı sunarım.
1800’lerin başlarında İngiltere’de başlayan ve evde hazırlanmış yiyecek içeceklerle doğaya düzenlenen günlük seferlere piknik deniyordu. Türk toplumunda ise çok daha eskiden, 18. yüzyılın başlarından itibaren Kağıthane’yle başlayan mesireye gitme geleneği günümüze kadar devam etti. Avrupa’yla en önemli fark, bizdeki pikniklerin esas olarak “oturarak-yatarak” yapılmasıydı.
Piknik sözcüğü ilk defa 1692’de basılı bir kaynakta yer aldığında, henüz ne İngilizler ne Amerikalılar güzel havalarda çayırlara yayılıp eş-dost ile birlikte bir şeyler yemenin zevkini keşfetmişlerdi. Sözcüğün eskiye dayanan bir kökeni de yok. “Piquer” fiili Fransızca gagalamak demek. “Niquer” de onunla kafiyeli olsun diye eklenmiş; açık havada ufak tefek bir şeyler yemek anlamında. İngilizcede (picnic) sözcüğe rastlamamız 1800’leri buluyor. Piknik fikrinin Amerika’ya doğru yolculuğuna daha epey var. Oysa bizim topraklarda, doğanın bağrında, mesire yerlerinde yer sofraları öyle uzun süredir kurulmaktaydı ki… Şimdi bile bakın, her kasabanın-şehrin sevilen mesire yerleri vardır. Tatil günlerinde doğaya çıkmak için her fırsatı değerlendiren insanlarımız akarsu kenarlarını, ormanları, ağaç altlarını, parkları, haydi hiçbiri yok, otoyol kenarlarındaki ufak çimenlikleri bile doldurur. Ancak İngilizlerin de zaman içinde piknik kavramına boyut kattıkları için haklarını vermek lazım.
Ortaçağ’ın av şölenleri veya Rönesans stili kır davetlerinde yüzlerce hizmetli hazırlıkları önceden yapardı. Zevk için kendini kırlara vurup arada soğuk bir şeyler atıştırma fikri o dönemin insanları için pratik ve arzu edilir bir eğlenti değildi henüz. Hatta piknik adı verilen ilk ortaklaşa eğlentiler açık havada değil, içeride yapılmıştır. İlk başlarda piknik ile kastedilen, katılmak için para ödenen ya da yemek getirerek katkıda bulunulan bir eğlence idi. Pek kısa ömürlü olan Piknik Derneği 1802’de kurulduğunda içeride toplanıyordu ve sosyetenin ünlülerini biraraya getiriyordu. İngiltere’nin yükselen orta sınıfı için piknik sepetleri ile açık havada gezinip “al fresco” bir şeyler yemek sosyal etkinlik olarak ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren alışkanlık olarak yerleşecekti.
İstanbul’un mesire yerleri İstanbul’un dere kenarları oldum olası bahar ve yaz aylarında piknik yapmaya, kayıklarla gezmeye gelen insanlarla dolar taşardı.
İngiltere’de 1800’lerin başında öğünlerin saatleri kayarak, kahvaltı ile geç vakitlere sarkan akşam yemeği arasına hafif, soğuk atıştırmalıklardan oluşan bir öğün daha girmişti. Soğuk et dilimleri, turşu, kek, jöle gibi hafif yiyecekler ile bir ufak masa kenarda acıkanları beklerdi. Ne oldu da insanlar bu soğuk atıştırmalıkları bir sepete koyup dışarılara taşıdı?
Jean-Jacques Rousseau daha 18. yüzyılın ortalarında doğaya dönmenin zihnen ve ruhen daha sağlıklı olduğunu, dışarıda yenen bir yemeğin “ruhu özgürleştireceğini” yazmıştı. Ressamlar doğayı resmediyor, güzellikleri dışarıda arıyor, tablolarına yansıtıyorlardı. 1789 devriminden sonra Fransa’da kraliyet bahçeleri ilk defa halka açılmıştı. Toplu piknikler; “fêtes champêtres” (kır şölenleri) seçme hakkına yeni kavuşmuş vatandaşlar arasında hemen popülerleşmişti.
İlk başlarda İngilizler de piknik için “şölen” sözcüğünü kullanıyordu. Fransa’dan ithal bu yeni etkinlik türü, Victoria Dönemi’nde (1837-1901) sevilen bir alışkanlık haline gelmiş, sosyal yaşamın önemli bir parçası olmuştu. Giysilerin zorluğuna rağmen yere oturup, parmakları ile bir şeyler yiyerek dönemin katı etiket kurallarını birkaç saatliğine tersyüz etmek çok eğlenceliydi. “Tanrı’nın yarattığı güzellikler”i yerinde yaşamak, devrin püriten anlayışına da uyuyordu.
Kısa sürede soyluları takip eden orta sınıf da pikniklere gitmeye başlamıştı. İngiliz orta sınıfına görgü kurallarını öğreten Bayan Beeton, Ev İdaresi (1861) kitabında piknik sepeti hazırlarken unutulmaması gereken yiyecekleri şöyle sıralamış: Rozbif, kuzu pirzola veya kuzu kol, kızarmış ördek, jambon, söğüş dil, etli ve jambonlu turta, güvercinli turta, ıstakoz, kelle söğüş, marul, salata ve hıyar sepeti. Hepsi aynı anda değil herhalde; arasından seçin demek istemiş olmalı. Tabii her piknik sepetinde tabaklar, bardaklar, şarap kadehleri, çatal-bıçaklar, çay fincanları, çay demliği, şeker ile süt mutlaka bulunmalı idi. Kahve, piknik için pratik bulunmuyordu. Soğuk içecekler de çeşitliydi: Bira, zencefil birası, soda, limonata, şeri, kırmızı şarap, şampanya, ve brendi. Orta sınıf tanımı neydi? Biz unutmuşuz belli ki.
Bu arada Londra’daki çeşitli açık hava müsabakaları ve gösteriler sosyal birliktelikler için fırsat oluyordu. Yaz aylarında “Londra Mevsimi” denen dönemin hemen arkasından Eylül başında “Av Mevsimi” geliyordu. Piknik için şahane fırsatlar! 1740’lardan beri seyahat eden seçkin yolcular için yemek sepeti hazırlayan ünlü Fortnum & Mason mağazası 1849’da hazır piknik sepetlerini satışa sunmuştu bile.
Alaturka piknik Çoluk-çocuklarıyla hava almaya gelen kadınlar, mesire yerlerinin ayrılmaz parçasıydı. Ama erkeklerle bulundukları yerler birbirlerinden ayrılmıştı.
Romantikler endüstrileşmeye karşı olsalar da 19. yüzyıl buharlı gemiler ve demiryolları ile seyahati hızlandırıp, ucuzlatmıştı. Artık salt zevk için seyahat mümkündü. Tren seyahatleri için hasır yiyecek sepetleri istasyonlarda bir depozito ödenerek satın alınabiliyor, yemek bitince iade ediliyordu. Hâli vakti yerinde olan turistler, piknik sepetlerinin yanında rehber kitapçıkları, şemsiye ve şapka kutusuna benzetilmiş oturak kutusuyla zevk için kıtaaşırı seyahate hazırdılar. Édouard Manet’nin “Kırda Öğle Yemeği” isimli tablosunda resmettiği basit, hasır sepetler yetmiyordu artık. Deriden, bölmeli, içinde bakır çaydanlığı ile ocağı bile olan lüks sepetler, kırda gösteriş yapma olanağı sağlıyordu.
Sahipleriyle birlikte bu sepetlerin gittiği en garip piknik alanlarından biri de Kırım’daki savaş cepheleriydi. 1853-1856 arası Birleşik Krallık, Fransa ve Osmanlı Devleti’nin de yanında Ruslara karşı savaşırken, 1854’te Noel’den 1 ay önce, kadınlı-erkekli 100 kişilik bir turist kafilesi gemiye atlayıp Kırım’a savaşı izlemeye gitmişlerdi! Kırım Savaşı günlük gazetelerin fotoğraflarla, röportajlarla sürekli yansıttığı ilk “medyatik savaş” idi. Bahara kalmadan paket turlarla, İngiliz turistler akın akın savaşı yerinde izlemeye geliyordu. Piknik sepetleri de yanlarındaydı. Savaşın geçtiği cephelere geziler düzenleniyor, sakin günlerde kriket maçları ve çeşitli spor müsabakaları yapılıyor, ava çıkılıyordu. Ellerinde teleskopları ile cepheyi en iyi şekilde görecek bir tepe arayan turistler, Sivastopol’un üçüncü kez bombalanmasını ve 6.000 İngiliz askerin ölümünü “heyecan içinde” seyretmişlerdi. Kızkardeşine “Hanımlar sonuna kadar eğlencenin tadını çıkardılar” diye yazmıştı Yüzbaşı Portal.
Deriden, bölmeli, içinde bakır çaydanlığı ile ocağı bile olan lüks piknik sepetleri, kırda gösteriş yapma olanağı sağlıyordu.
İngilizler piknikli eğlenceleri kendilerinin keşifleri sanadursun, ünlü şairimiz Nef’i 1600’lerin başında şu dizeleri yazmıştı: “Mahşer olmuş sahn-i Kâğıthane dünya buradadır / Cennete dönmüş güzellerle temaşa bundadır”. İlk Sadabad Sarayı, Kâğıthane Deresi kenarına 1722’de yazlık saray olarak inşa ettirilmiş idi. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk büyükelçisi sayılan Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Paris’ten getirttiği saray ve bahçe planlarından esinlenerek, şark mimari unsurları ile sevilen bir mesire yeri düzenlenmişti. Yapılan sarayla birlikte Cedvel-i Sîm isimli kanal, iki havuz, üzerinde seyir kameriyeleri ile iki kaskad, Kasr-ı Neşat (Çadır Köşkü – Perdeli Köşk) ve bir çeşmenin yapımı sadece 60 günde tamamlanmıştı. 3. Ahmed’in katıldığı açılış şöleninde şairler buraya “uğurlu-mamur yer’” anlamına gelen “Sa’d-abad” ismini koymuşlardı.
İstanbul “tenezzüh” ve “mesire” eğlencelerine çok eskilerden beri düşkündü. “Zeytinyağlı dolmalar, kuzu söğüşü, sütlü irmik helvası gibi mesireye mahsus soğuk yemekleri sefer taslarına vazederler ve kibar takımının yemeklerini ayvazlar ve uşaklar ayrıca kayıklarla getirirlerdi” diye anlatmış Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey. İleri gelen esnaf takımının ise gezinmekten çok “taam”a önem verdiğini yazmış. Aşçılarını da yanlarında getiren bu beyler kuzu çevirtir, kuyu veya testi kebapları yaptırır, kendileri yedikten sonra da kalanı herkese dağıtırmış. Taze yaprak dolmaları, sütlü irmik helvası ve mevsim meyveleri, üzerine de kahveleriyle, çubuklarını veya nargilelerini tüttürür; namazlarını kılıp, akşam inmeden evlerine dönerlermiş. Bazıları mehtabı da seyredip dönermiş. Herkes aşçılı, uşaklı, özel arabası, kayığı ile gelecek değil elbet. Evinden yiyecek taşıyamayanlar için mesire yerinde yiyecek satan birçok satıcı bulunurmuş. Genellikle mesire alanlarını “oturarak” kullanmayı tercih eden Osmanlılar için Sadabad, gezinerek dolaşılan yeni bir pratiği getirmiş.
Çay eşliğinde savaş meydanı 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında paket turlarla İngiliz turistler savaşı izlemeye gelmiş, 5 çaylarını muharebe alanında almışlardı.
Esas şenlik ise gece Kâğıthane dönüşünde olurmuş. Saat 10 sularında zaptiyeler “Haydi, evinize!” dediğinde, rengarenk kâğıt fenerler ve allı-yeşilli bayraklarla donanmış alamanalar, hamalların bindiği salapuryalar, davul zurna, darbukalarla şarkılı türkülü, göbek atmalı bir dönüş yolculuğu tuttururmuşlar ki “ecnebiler sandallar ve kayıklarla ve sefaret takımları elçi kayıkları ile” bu avdet halini seyretmeye çıkarmış. Zaman içinde darbuka ve göbek atma merakımız değişmemiş…
Kâğıthane’ye kadar gidemeyen yoksul kadınlar da çoluk-çocuk Fener, Ayakapı ve Cibali iskelesi meydanlarına iner, çekirdek çitleyerek (ama paraları tazesine yetmediğinden yedikleri hep bayat olurmuş) önlerinden geçen varlıklı kesimi seyrederlermiş. “Lisan-ı avâmda buralara ‘Bitli Kâğıthane’ denirdi” diye yazıyor Ali Rıza Bey. Kağıthane, Osmanlıların son devrine dek popülerliğini koruyan bir mesire yeri olmuştu. Ancak zamanla “avam kalabalığı”ndan sıkılan elit tabaka Fenerbahçe, Göksu, Kalender, Bentler, Çamlıca, Yeniköy, Büyükdere, Tarabya’daki mesire yerlerini tercih eder olmuş. Ulaşım zorluğu nedeniyle halk kalabalıkları Şirket-i Hayriye vapur seferleri yaygınlaşana dek buralara kadar uzanamıyordu herhalde. İstanbul’un diğer tarafında ise Bizans’tan beri en kadim mesire yerleri olan Veliefendi, Çırpıcı, Çörekçi, Bayrampaşa çayırları vardı.
Anadolu tarafında Fenerbahçe, Çamlıca ve güzel içme suları ile gözde Kayışdağı, Taşdelen ve Alemdağ sevilen mesire yerleri imiş. Göksu ve Küçüksu için “Seyir yerlerinin Bâb-ı Âli’sidir” diyor Ali Rıza Bey. Önceleri arabalar ile gezinilirken, sonraları derelerde kayıkla gezintiler sevilir olmuş. Miss Julia Pardoe da 1835’te İstanbul’da eşlik ettiği hanımlarla Göksu’ya gelmiş. Şöyle yazmış: “Bir Avrupalı burası hakkında önceden bir fikir sahibi olmadan hop diye Göksu’ya konabilseydi; büyülendiğini ve o zamana kadar Şarklı bir masalcının mübalağa kabul ettiği şeylerin hakikat hâlini aldığına şahit olduğunu zannederdi”.
İstanbul yakınlarında tatlı sular, Karl Pavlovich Briullov (1799-1852).
Hükümet 1861’de bir tembihname yayınlayarak seyir yerlerinde herkesin edepli davranması gerektiğini öğütlemiş. Ramazan’a denk gelen bu tembihname, iftar sonrası taşkınlıkları önlemek amacındaydı herhalde. Bu gibi yerlerde kadın ve erkeklerin yerleri kesin hatlarla ayrılmış idi. Kadınların gidebileceği mesire yerleri de önceden belirlenmişti. Bu resmî uyarılarda mesire yerlerinde saat gece 11.00’de “nisvan takımından kimsenin kalmaması gerektiği” özellikle belirtilmiş.
Kadınların neşesi Arada bir hükümetten “edepli davranmaları”, “Gece 11’den sonra mesire yerlerinde kalmamaları” yönünde ihtarlar alsalar da kadınlar İstanbul’da doğanın tadını sonuna dek çıkarmışlar.
Sadabad köşklerinin 1730’daki Patrona Halil isyanları sırasında değişmekte olan değerlerin ve devlet savurganlığının simgesi olarak hedef alınmış olması ilginçtir. Devlet ilk kez Kâğıthane’de doğaya “Batı’daki gibi” mimari müdahalede bulunarak, yapısal ögeler eklemişti. Bu anlayışla inşa edilen ilk “tenezzüh sahası” parklar ise ancak çok sonraları, 1869’da açılan Taksim Bahçesi ve Tepebaşı Parkı ile hayata geçirilebilmiş. Ancak “sıradan halk” bu modern parklarda “gezinmek” yerine doğal halini koruyan kırlarda yayılmayı her zaman daha fazla tercih etmiş. Yeşil alana hasret kaldığımız büyük şehirlerde geniş park alanlarına taşınan, mangalları yakıp, çimenlere yayılarak haftasonu keyfi yapan insanımız ısrarla modern parkları da geçmişi yüzyıllara dayanan mesire anlayışına uydurmuştur.
Piknik öyle etrafta gezinerek değil, oturarak yapılır. Türk usulü budur. Pek de keyiflidir. İşte o kadar!
Türkiye’nin ilk sanayicilerinden Bezmenler’in 1939 doğumlu üyesi Halil Bezmen, 30 yıl boyunca aile şirketi Mensucat Santral’de yöneticilik yaptı. Ardından özellikle nadir koleksiyon eserleri ve sonraki yıllarda yazdığı kitaplarla adını duyuran Bezmen, geç Osmanlı döneminden bugüne uzanan aile, iş, sanat ve tarih serüvenini anlattı.
Atalarınız nereden göç etmişler ve iş alanları nelerdi ?
Bana kalırsa bütün Türklerin Atatürk’le bir bağı vardır. Kimisinin daha az, kimisinin daha çok. Bezmenlerin Türkiye’nin ilk ve en büyük sanayicilerinden biri olmalarının sebebi Atatürk’tür. Atatürk ve ağababam Halil Ali (babanın babasına ağababa, annenin babasına dede deriz biz) Selanik’ten tanışırlardı. İkisi de ünlü Şemsi Efendi’nin ortaokuluna gitmişlerdi. Bir gün ağababama “Bezmenlerin sanayici olma zamanı geldi” demiş. Bunun üzerine Halil Ali büyük oğlu Refik’i hemen İtalya’ya göndermiş ve nasıl bir fabrika kurmanın doğru olacağını araştırmasını istemiş.
Türkiye’nin ilk ve en büyük sanayicilerinden Bezmen ailesinin üyesi olan Halil Bezmen, dönemin Maliye ve Gümrük Bakanı Adnan Kahveci’yle birlikte…
Aile o güne kadar mensucat mallarının ticaretini yapıyormuş. İngiltere ve İtalya’da ürettirdikleri kumaşları Osmanlı topraklarında satıyorlarmış. Selanik, Sofya, İstanbul, İzmir, Samsun ve Mersin’de satış elemanları ve depoları varmış. Gerek dağıtım gerek tahsilat çok zor şartlarda yani katır sırtında gerçekleştirilirmiş. Gece hayvanlarla birlikte hanlarda kalınırmış. Herkes okumak için mumunu cebinde taşırmış. Hem ağababam hem dedem Fransızcayı bu şartlarda öğrenmişler.
Atatürk’le ağababamın görüşmesi hakkında ayrıntılı bilgim yok. Amcam “Atatürk’ün emriyle …” diye anlatır ama o zamanlar Atatürk “Kahvem şekerli olsun lütfen” diye rica ettiği zaman bile bu bir emir olarak kabul edilirmiş.
Mensucat Santral nasıl kuruldu?
Amcamın incelemeleri 2 yıl sürmüş ve sonuçta İstanbul’un Yedikule surlarının dibinde küçük bir iplik boyama fabrikası kurmuşlar. İki de Yahudi ortakları varmış. Müşteriler ham iplik getiriyormuş bizimkiler de boyuyorlarmış. İşletmenin adı “Mensucat Santralı” olmuş.
1929’da kurulmuş ve 1931’de yanmış, yokolmuş. Babam Fuat Bey bu felakete o kadar üzülmüş, öyle derin bir bunalıma girmiş ki, ağababam alelacele ailenin her şeyini seferber edip komşu arsada yenisini kurmuş. Tabii bu kadar hızlı yeni bir fabrika kurmalarının sebebi 20 yaşındaki babamın fabrikaya olan aşkı mıydı, yoksa Atatürk’ün gözünde beceriksiz bir aile gibi gözükmeme gayreti miydi, bilemeyiz.
O devirde Türklere ait fabrika yok gibiydi. Fabrikaların çoğu yabancılara aitti. Küçük sanayi ve ticaret de gayrimüslimlerin elindeydi. Kısacası iş dünyasına onlar hakimdi. Belki bu yüzden gayrimüslim iki ortak almışızdır. Yahudiler sağlamdı, çünkü onların henüz İsrail’e taşınma merakları yoktu ve Türk vatandaşı olarak davranıyorlardı. Sadakatleri Türkiye Cumhuriyeti’neydi. Rumlar ve Ermeniler ise sadakatleri bazen bize, bazen dışarıya olduğu için dramatik bir ikilem içinde yaşıyorlardı.
Bir gün “Bu küçük işletmeye neden atölye değil de fabrika deniyor?” diye amcama sorduğumda “Boya kazanlarındaki suyu kaynatmak için bir küçük buhar kazanımız vardı da ondan” dedi. Suyu kaynatabilmek, fabrika olmak için yeterliymiş! Ailede “Kıtlıkta şeytan sinek yakalayarak karnını doyurur” diye bir söz vardı. Yoklukta boya yaptığımız tahta fıçılara kazan, atölyeye de fabrika deniyordu.
Fabrikaya dair ilk hatırladıklarınız neler?
Yeni fabrikada işi büyütmüşler ve yalnız başkalarına değil kendilerine de iplik boyayıp, kumaş dokumuşlar. Dokumacılığı öğrenince, dokudukları kumaşa baskı yapmayı da öğrenmişler. Başlangıçta el baskısı var. İlk gördüğümde 10 yaşındaydım ve renkli renkli çiçeklerin kumaşa basılmasını gizemli bulmuştum. Basma ustasına “Patronun oğlu” diye tanıştırıldım. “Basma ustalarının özelliği nedir?” diye sorduğumda, beni gezdiren Adnan Usta, küçümseyen bir gülümsemeyle “Hiçbir özellikleri yoktur, uzun kollu olmaları yeterlidir” demişti. Adnan Arabacı makine bakım ustabaşısıydı ve en zor arızaları o tamir ederdi. Yaz tatillerinde onun yanında çıraklık yaptım. Mensucat Santral’de birkaç öğretmenim oldu; ilki oydu. Emekli olduğunda 40 yıldır bizde çalışıyordu.
Dedem “Üniversiteyi ve askerliği bitirince fabrikaya gel ve herkes gibi iş iste. Bezmen olduğun için otomatik olarak işe alınacağını zannetme sakın” dedi. Doğru söylüyordu; ABD’de mühendislik okumuş olan halamın oğlunu fabrikaya almayı reddettiler. Babam onun için “Kendini patron olarak görüyor ama patron kadromuz dolu” dedi.
Eski sanayici, yeni yazar 30 yıllık sanayicilik deneyiminin ardından Halil Bezmen, yepyeni bir alanda, edebiyatta ilerleme kararı alıyor. Bezmen’in 2’si otobiyografi olmak üzere yayımlanmış 14 kitabı var.
Eğitim ve çalışma hayatınız nasıl şekillendi?
Benim patron olmakta acelem yoktu. İyi yetişmek için çıraklık yıllarımda bıraktığım yerden işe başladım: Adnan Usta’yla makine tamir ustalığı! Zürich Teknik Üniversitesi’nden mezun bir makine mühendisi olarak tulum giyip makineleri sökmeme izin verilmişti ya, mutluydum. Makam ve ücret umurumda değildi.
Devlet fabrikalarında işe yeni başlayan mühendise 1500 TL net ücret verilirmiş ama bana 1700 vermişlerdi. Fazladan bildiğim dört yabancı dil için de 50’şer TL saymışlar.
1 yıl sonra evlenmeye karar verdim. Damat adayı olarak kızın babası bana ne iş yaptığımı sorduğunda “Makineleri tamir ediyorum” dedim. “İyi de neyin başısın?” diye sordu. “Kimsenin başı değilim; bizde tamirciler genelde tek başlarına çalışırlar ve ancak büyük arızalarda iki veya üç usta biraraya geliriz” dedim. Fuat Mirel çok nazik bir insan olmasına rağmen o kadar şaşırdı ki, bana “Mutlaka baş ol da istersen soğan başı ol evladım” dedi. Sonra bir süre de basma makinesinde çalıştım. Az maaş veriyorlardı ama o kadar çok öğrenme imkanı sağlıyordu ki, üstüne para isteseler yeriydi.
Fabrikada aynı anda hem işçi hem de patronun oğlu olmak nasıldı?
Babamın işe benim gibi bakmadığını uzun yıllar sonra farkettim. O fabrikanın sahibiydi. Zaten çoğu zaman “Fuat Bey’in fabrikası” deniyordu. Ben ise fabrikaya hizmet etmek için işe girmiştim. Sonuna kadar da bir çalışan olarak hissettim kendimi. Üçte birinin sahibi olarak uzak ara en büyük hissedar bendim ama, aslında ben ona değil o bana sahipti.
Ustalar da bana patron gibi davranmazlardı. Biraz bilgisine saygı duydukları bir mühendis olarak, biraz da ilk yıllarımda bana tecrübelerini aktararak yetiştirdikleri genç bir arkadaş olarak bakarlardı.
1970’lerin başında Edirne fabrikamızı kurarken, montaj işini İstanbul fabrikasından emekli olan Veli Usta’ya verdik. Veli Usta benim çıraklık yıllarımdan kalma alışkanlığını değiştirmemiş ve benimle senli-benli konuşmaya devam etmişti. Benim genel müdürlüğe terfi etmiş olmam ve Türkiye’nin tanınmış bir kişisi olarak bilinmem onun açısından önemsizdi. Samimi tavrıyla bana “Halil Bey” değil de kısaca “Halil” derdi. Çok şaşıran olurdu ama ben mutluydum.
Mensucat Santral 1960’ların, 1970’lerin ve 1980’lerin ihracat şampiyonuydu. Aldığımız ödüller bir odada sandık sandık yığılmıştı. Bir-iki sandıkta da benim yelken yarışlarında kazandığım kupalar duruyordu.
Fabrikanın önce işçisi, sonra patronu Halil Bezmen, İsviçre’de eğitim gördükten sonra ailesinin sahibi olduğu Mensucat Santral’de çıraklıktan başlayarak deneyim kazanmış, ancak sonra genel müdürlüğe yükselmişti.
İş hayatınızın yanısıra koleksiyonculuk da sizin için ciddi bir uğraş. Nasıl başladınız?
Rönesans’la birlikte mevcut düzeni sorgulama hakkı İtalya’dan Hollanda’ya ve sonra bütün Avrupa’ya sıçradı. Dünyada zengin çoktu ama örneğin Mediciler sanat eseri satın almıyor, topluyordu. Konutlarını güzelleştirmek için değil, biriktirmek için. Bilinçli ve seçilmiş eser toplayanlara koleksiyoncu deniyor.
Fatih Sultan Mehmet de 1478’de ressam Bellini’yi getirip ona portresini yaptırdı. Bu bir kapris değil, basbayağı bir meydan okumaydı. Resim yapmak yasakken, insan resmi yapmak mevcut düzene açıkça karşı gelmekti. “Kafanızı Batı’ya çevirin” diyor ve 3 yıl sonra ölüyor. Zehirlediler, deniyor. Ne aradığımızı bilmeyince, doğru yönde bile baksak, ne fayda? Fatih’in ölümünden sonra öyle kanlı bir taht kavgası olmuş ki, cesedini 3 gün unutmuşlar. Hatırladıklarında etler kokmuş, kemiklerden ayrılmaya başlamış. Çürüyen bölümleri elbisesine yapıştığı için tam soyamamışlar kahramanımı. Topkapı Sarayı’ndaki giysisinin sol kolu yoktur. Örneğin Türk halılarının en güzelleri Konya’dan çıkar. Bu bir rastlantı olamaz. Resim yapamayınca en güzel halıyı yaptırıyor!
Dünyaya yetişmenin ve önüne geçmenin yolu yaratıcılıktan geçiyor. Sanatı geliştirebilirsek ülkemizde yaratıcılık da yayılır. Böylece her geri kaldığımızda bizi ileri koşturacak Atatürkler aramamıza gerek kalmaz.
Yaratıcı düşünce bizi ezbercilikten korur. Ezberlenen bilgi eğer anlamayı kolaylaştırıyorsa yararlıdır. Bana çok sorulan suallerin başında, “neden sanayiciliği bıraktığım” gelir. Bilindiği gibi kendi isteğimle bırakmadım, mecbur kaldım. 30 yıl fabrika işlettikten sonra bu alanda her şeyi gördüğüme inanıyordum. Tekrarları yaşamak istemedim. Ancak yeni bir alanda yaratıcılığın tadını çıkarabilirdim. Eski ezberlerimi kullanmak sıkıcı geldi. Yazarlık, yaratıcı düşünce gerektiren bir macera türü olarak bana uygundu.
İlk koleksiyonum bir küçük Fransızca kitap koleksiyonudur: Birinci baskılar ve çok özel ciltlerden oluşur. Öğrenciyken en çok özendiğim şey, hayran olduğum yazarların eserlerini böyle şık kitaplardan okuyabilmekti. Lüks benim için buydu. Para kazanmaya başlayınca önce Paris antikacılarını dolaşıp çocukluk hayallerimi aradım. Hayaller genellikle gerçekleşmez ama ben şanslıydım; her seyahatte bir veya iki kitap bulabiliyordum. Sonra da otel odasına kapanıp saatlerce okuyordum. Bazılarının ciltçisi yazarı kadar iyi bir sanatçıydı. Böylelerini okurken yalnız aklım değil, cildi seyreden gözüm ve okşayan elim de kitabın zevkine ortak oluyordu. O zamanlar dijital teknolojiler mevcut olmadığı için baskıda mürekkep kullanılırdı ve “vélin” denilen özel kağıttaki hafif kokusu da hoşuma giderdi.
Yıllar geçti, yazarlığa başladım. Bir de ne göreyim? Hayranlıkla okuduğum 19. ve 20. yüzyıl başyapıtlarını okuyamaz olmuşum. Birkaç sayfada hemen sıkılıyorum. Anlatılanlar uzadıkça uzuyor. Yazarların düşünceleri geçen zamanda güzelliklerini korumuş. Ne var ki ben çağa uyarak sabırsızlaşmışım. Bugünün okuru için kısa kısa, çabuk çabuk anlatması lazım. Özetle dünya hızlanmış. Gençlik aşkımızla anneanne olduktan sonra karşılaşınca “Tanrım, ne yaptın bu güzel kıza?” diye isyan ederiz ya (kendimizi görmeden!) galiba antika kitaplarımla öyle bir şey yaşadım.
Çocukluk yılları Halil Bezmen, çocukluk yıllarında babası Fuat Bezmen ve köpekleriyle birlikte…
Koleksiyonlarınız nasıl dağıldı?
Medyanın devlet yönetiminde söz sahibi olduğu yıllardı. Medya her ülkede her zaman söz sahibidir ama bizde 1990’lı yıllarda bir kartelleşme olmuştu. Bu medyayla birleşen bir iş insanı grubu sanayi şirketlerimize saldırdı ve iflas ettirildik. O arada, zengin tablo koleksiyonum kanuni yollardan yağmalandı. Küçük bir Türk halıları koleksiyonumla Fransızca kitaplarıma ilgi gösterilmedi. Herhalde yağmalanmaya değmez bulundular.
Koleksiyoncularda iki hata yaygındır. İkisi de para ve zevk ile ilgilidir. Acilen ihtiyacımız olmayacağını düşündüğümüz parayla eser almalıyız. Zira acilen satmak zorunda kalmak hem zarar ettirir hem de manen yıkıcıdır; çünkü gerçek bir koleksiyoncu eserine bağlanır. İkincisi, “ileride değer kazanır mı, bana kâr ettirir mi?” diye hesaplanarak alınan eserden koleksiyoncular para kazanamaz. Koleksiyoncu profesyonelce alım-satım yapmadığı için piyasayı bilemez ve bilmesi de gerekmez. Örneğin, ünlü bir sanatçının zayıf bir eseriyle, az tanınmış bir sanatçının başarılı eseri aynı fiyata alınabilirse ben kimin olursa olsun ve kaça olursa olsun iyi resmi alırım. Ünlü sanatçının kötü resmini her gün seyretmeye “paranla rezil olmak” denir. Esnaf ise piyasanın tanımadığı sanatçıya bir başyapıt bile olsa para vermez; onun işi farklıdır.
Çocuklarımı küçükken müzeye götürürdüm. Bir gün “Sanat bilgisi ve sevgisi ilerde meslek hayatımızda bize para kazanmaya yardımcı olacak mı?” diye sorduklarında “Kazanmaya değil akıllıca harcamaya yarar. Akıllıca harcayamayanlar hayatın tadını çıkaramaz ve paranın hamallığını yaparlar” dedim.
Eski Türkler Orta Asya’dan kalkıp, dövüşe dövüşe Mısır’a kadar geldiler. Asker olarak hayatta kalabilmek için kahramanlık yetmediğinden, teknolojik bir üstünlük geliştirdiler: Sağlam oturmak için pantolonu ve sağlam basmak için üzengiyi icat ettiler.
Bozkırda, Sibirya soğuklarında göçebe olarak hayatta kalabilmek de ayrı bir icat gerektirir. Bu icada “halı” deniyor. Yurt adı verilen çadıra soğuğun yerden ve kenarlardan geçmesini önlediği gibi at sırtında taşıdıkları eşyayı da ambalajlayacak sağlamlıktadır. Göçebenin kendi kullanımı için dokuduğu halıda içten gelen bir sıcaklık, bir tazelik, bir ezberlenmemiş yaratıcılık görülür: Yani sanattır. Diğer taraftan satmak için yapılan halı fabrikasyondur ve onda konservenin donukluğu vardır.
Türkleri küçümsemek için “Göçebe kültürü, işte bu kadar olur!” klişesi kullanıldığında gülerim. Ön Türkler, ilk Türkler girişimciydi. Peki ya bugünküler?
Commodore 128, biliyorsunuz ki adını 128 kilobyte olan rastgele erişimli hafızasından (RAM) alıyor. Tabii bugün bırakın telefonu, buzdolabımızda bile daha fazla RAM var. Zaten bu 128 rakamı bilgisayarla ilgili işlerde çok sık karşımıza çıkıyor. Bu da doğal, çünkü kendisi 2’nin yedinci kuvveti. 128 ayrıca, bilhassa dans şarkılarında en sık karşımıza çıkan metronom değeri. İnsanın içine işleyen bir havası olduğu için spor salonlarında falan da genellikle hep böyle 128 bpm’lik şarkılar çalar.
Dünya tarihi, daha önce de değindiğimiz gibi tabii sadece Roma Cumhuriyeti’nden ibaret değil; coğrafya olarak da dönem olarak da. Yani illa milattan önce 128’de bizim Aydınlı Timoti’nin kazandığı olimpiyatlardan bahsetmek zorunda da değiliz; milattan sonra 128’de Edirne’ye adını veren Hadrianus’un İngiltere’deki surları tamamladığından da.
Tamam evet, daha önce değindiğimiz gibi öyle 30-40 yıl öncesinin hadiseleri ehil tarihçilerin çoğu tarafından gazetecilik olarak nitelendirilse de; bugün en çok yararlandığımız eski vakanüvislerin izinden gidecek olursak, arada bir “gazetecilik” de yapmak gerekiyor. Neticede Tabari de, tamam insanın yaradılışından başlamış yazmaya ama yaza yaza kendi yaşadığı günlere kadar gelmiş. Zaten içi içini yemiştir ilk ciltleri yazarken, “Şu hicrî 128’de 2. Mervan’ın Abbasi ayaklanmasıyla nasıl başa çıktığını da yazayım sonra ne güzel günümüze dair de iki satır yazarım” diye. Yahu hani bizim şu Murat otomobillerde motoru kullanılan Fiat 128 var ya; işte onun bile tarihini yazan, Fiat 128 üzerine hakemli dergiye makale yollayan bile var.
Ancak zaten, tarih için yeni alanlar oluşmaya devam ediyor. Yani şimdi bundan 128 yıl önce “Atari oyunları tarihi çalışacağım” diyeni, değil medresenin kapısından içeri almak, geldiği yere kadar kovalarlardı belki de. Şimdi ise ilk atari oyunu oynanalı nereden baksanız 70 yıl olmuş; ilk oyunu oynayan adam bugün yaşasa 128 yaşında olacak (Arkadaşım, ben de biliyorum “video oyunu” diyorlar ama herkes anladı işte. Asıl çocukluğumdan beri benim kafam karışıyor “video oyunu” lafını duyunca; “Betamax videoyla ne oyunu oynuyor bunlar allasen?” diyorum).
Atari tarihinde bence eşsiz bir yeri olan unsurlardan biri de efsanevi Commodore 128’dir. Neden efsanevi derseniz; Commodore 128’in varlığı ve yokluğu bir gibidir. Hatta kimileri hiçbir zaman bir Commodore 128 olmadığını, aletin Commodore 64’ten farkının bulunmadığını ileri sürerken kimileri de Commodore 128’in hızlı bilgisayar dünyasında gecikmiş bir hamle olduğunu, boşa harcandığını iddia edebilir.
Commodore 128, biliyorsunuz ki adını 128 kilobyte olan rastgele erişimli hafızasından (RAM) alıyor. Tabii bugün bırakın telefonu, buzdolabımızda bile daha fazla RAM var. Zaten bu 128 rakamı bilgisayarla ilgili işlerde çok sık karşımıza çıkıyor. Bu da doğal, çünkü kendisi 2’nin yedinci kuvveti. Hatırlarsanız internete de eskiden sırasıyla 128 kbps, 256 kbps diye 2’nin kuvvetleri ölçüsünde bağlanırdık. Bugün de zaten mevcut internet hızımızın kbps cinsinden kökünü ala ala ulaşacağımız yer yine 2’dir.
Tabii 128’in onun dışında özel bir yeri daha var. Yani tamam, Mısır’daysanız ve trafik kazasına karıştıysanız telefonunuzdan 128’i arıyorsunuz (inşallah Arapça da biliyorsunuzdur) falan ama 128 ayrıca, bilhassa dans şarkılarında en sık karşımıza çıkan metronom değeri. İnsanın içine işleyen bir havası olduğu için spor salonlarında falan da genellikle hep böyle 128 bpm’lik şarkılar çalar. Tabii illa sırf elektronik dans şarkıları 128 bpm, yani dakikada 128 vuruşla olacak değil. Tamam Bach’tan Vivaldi’ye allegro mallegro 128 bpm eser besteleyen birçok müzisyen var ama 128 bpm dendiğinde akla hepimizin fazla kilolarımızı sıfırlamak için gittiği spor salonlarındaki amansız müzik geliyor.
Tabii bundan 128 yıl sonra ne olacağını bilmek mümkün olmadığı için hep bugünden 128 yıl öncesine bakıyor; 128 yıl önce olanların izinde dünyayı anlamlandırmaya, hani 128 yıl sonrasını olmasa bile 128 gün, olmadı 128 saat sonra neler olabileceğini falan kestirmeye çalışıyoruz. Tarihin amacı elbette bu değil ama, kuyuya “tarih tekerrür” lafını atan kimse çıkarmaya çalışmak yerine kuyunun başında birikmiş hayran hayran bakıyoruz. Zira 128 yıl önce Fildişi Sahilleri’nin Fransız sömürgesi olduğunu ya da Chicago’daki dünya fuarına 2. Abdülhamid tarafından gönderilen ekibimizin ortamı nargileye verdiğini bilmek 128 yıl sonra pek işimize yaramıyor; sadece bilmiş oluyoruz.
Tabii ararsak, illa bir takım “paternler” bulmak istersek, buluruz da. Mesela tam 128 yıl önce, 23 yıl süren Uzun Buhran’ın zirvesine çıktığını; Arjantin’de başarısız bir darbe girişiminden sonra batan bankaların tüm dünya piyasalarını altüst ederek Londra ve New York merkezli bir finansal çöküşe neden olduğunu; “Haymarket Trajedisi”yle büyüyen Amerikan işçi sınıfının bir grev dalgasına başladığını okuyup “Neler olmuş 128 yıl önce Serhat?” diyebiliriz.
128 milyar yıl olmaz, dünyanın o kadar ömrü kalmadı diye biliyorum. Taş çatlasın 1.28 milyar yıl daha yaşar dünya. Yani ne bileyim, her yıl kenara 100 dolar koysanız, dünya yokolduğunda ailenizin 128 milyar Doları olacak. E dünya yokolmuş, ne yapacaklar o parayla?
Bir zamanlar Hürriyet’in efsane kaptanı Necati Zincirkıran bugün 92 yaşında. Gazetesini 1 milyon satışın üzerine çıkarmış bir genel yayın yönetmeni. Türk basınında, Simavi-Asil Nadir-Dinç Bilgin imparatorluklarının yükseliş ve çöküşlerine içeriden tanıklık etmiş bir ‘kara kutu’. 70 yıllık gazetecilik mesleğinde, Türkiye’yi ve dünyayı sarsan hadiseleri, haberleri, iz bırakan kişileri anlatıyor…
O yaşayan bir gazetecilik efsanesi. Necati Zincirkıran. 92 yaşında. Dimdik ayakta. Kışın İstanbul’da, yazın Göcek’te teknesinde yaşıyor. Hürriyet’i 1969’da 1 milyon tiraja “vurduran” genel yayın yönetmeni. Şimdi derinlerde bir yerde gibi duran Türk basınının kara kutusu. Haber deyince, manşet deyince, gözlerinde hâlâ şimşekler çakan bir gazete gurusu…
Onunla konuşurken içimde bir his… Sanki bana gazeteciliğin gömülü hazinesinin yerini söyleyecek… Şifresini verecek… Gazetecilik ışıl ışıl parlayacak… Manşetler gökyüzündeki ekranlara yazılacak… Her şey değişecek… Medya, Türkiye, dünya…
Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi’nin oğullarına ve gelecek kuşaklara bıraktığı altın öğüdü, “Kalemini kır, fakat sakın satma” sözlerini onun ağzından dinleyen son iki tanıktan biri Zincirkıran… Diğeri de bugün 96 yaşında olan ve Londra’da yaşayan Haldun Simavi!
Necati Zincirkıran hak bellediği gazetecilik yolunda, Türk basınının en fırtınalı sularında, kalemini satmadan, dümenini kırmadan sonuna kadar yelken basıp gitmiş bir isim.
Hürriyet’in efsanevi genel yayın yönetmeni Necati Zincirkıran, Esentepe’deki mütevazı evinde Kerem Çalışkan’a konuştu.
Gemi, dümen, yelken, rota deyince… Biliniz ki bunlar Kaptan Zincirkıran’ın işidir. O Türkiye ve İngiltere’de denizcilik okullarından mezun olmuş, ehliyetli bir uzun yol kaptanıdır aynı zamanda. Askerliğini Karadeniz’de AB-9 avcı botu komutanı olarak, Şile’den Bulgar sınırına kadar devriye gezerek yapmıştır. Fırtınalara alışkındır.
1960’ta, henüz 30 yaşında, o zamanlar Türk basınının amiral gemisi olan Hürriyet’in kaptan köşkünde dümeni eline alınca, bir an bile şaşırmadan, tereddüt etmeden, “Tam yol ileri” diyerek, Türkiye’nin en çalkantılı yıllarında, kamuoyunda yarattığı dalgalarla yükselmiş bir isim. Necati Kaptan’ın 70 yıllık basın macerasını izlerken rotayı şaşırmamak için önce onun seyir defterinde, yıllar içinde uğradığı “basın adaları”nın listesini verelim: Hürriyet (1950-1969), Günaydın (1969-1990), Sabah (1991-2004). Zincirkıran, yarım yüzyıl boyunca Türk basınının hep tepe noktalarındadır.
Haldun Simavi’nin yetiştirdiği delikanlı
Baştan söyleyelim: Necati Zincirkıran, Türk basın dünyasının en akıllı, en zeki, en yaratıcı, ama aynı zamanda en huysuz ve mükemmeliyetçi patronu olarak bilinen Haldun Simavi’nin seçip eğittiği, güvendiği ve gazetelerini emanet ettiği yegane genel yayın yönetmenidir. Haldun Simavi de, Zincirkıran’ın genel yayın yönetmenliğini yaptığı yegane patronudur.
Yaklaşık 20 yıl Hürriyet’te, 20 yıl da Günaydın’da Haldun Simavi ve Zincirkıran günlük sıkı temas içinde çalışmışlardır. Dile kolay 40 yıl. Uyumlu bir ikilidirler. Birbirlerine karşı ağızlarından kötü ve kırıcı bir sözcük çıkmamıştır. Halen de aynı dostluk ve arkadaşlık çerçevesinde zaman zaman görüşürler. Bu, bizim basınımızda zor rastlanan bir liyakat tescilidir. Evrensel ölçülerde yüksek standarttır.
Genç Necati, daha 50’li yıllarda gazetecilik başarıları nedeniyle Baba Sedat’tan iki unutulmaz ödül alır. Biri bir zarf içinde hayatında ilk kez gördüğü mor binlik, diğeri bir İtalyan kravat. Mor binliği (1.000 TL), maaşı 200 TL olan genç gazeteciye atlatma bir röportaj nedeniyle verir Baba Simavi; kravatı da Kıbrıs ve Makarios röportajları nedeniyle…
Kıbrıs’ta bir cesur gazeteci
Kıbrıs, Sedat Simavi için bir millî davadır. Bu dava 50’li yıllarda Hürriyet’te bayraklaşır. 1953’te DP iktidarının Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü “Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur” deyince Baba Simavi ertesi gün Hürriyet’te “GAFLET” diye manşeti çakar. Köprülü, Simavi’yi mahkemeye verir. Simavi 1953 Ekim’inde mahkemeye çıkar. Yarı felçlidir. Gözü yaşlı, ama başı dik “Ben ceza yesem de, zaman beni haklı çıkaracaktır” der.
Türkiye’ye Hürriyet gibi bir gazeteyi armağan eden gazeteci Sedat Simavi, bu ağır stres altında, o mahkemeden 2 ay sonra 11 Aralık 1953’te 57 yaşında vefat eder. Yaşasa ceza yiyecektir; ama zaman onu haklı çıkarır. Zincirkıran “Simavi iktidara o manşeti atmasa Kıbrıs gitmişti” der. Türkiye bugün Kıbrıs üzerinden Doğu Akdeniz ve Libya’ya uzanan sularda Mavi Vatan iddiasını sürdürüyorsa, bunu Sedat Simavi’nin iktidarın yanlışlarını yüzüne vuran gazetecilik cesaretine borçludur. DP iktidarı daha sonra Hürriyet sayesinde halkın da sahiplendiği Kıbrıs meselesine sahip çıkar. Başbakan Menderes ve yeni Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs’ta Türkiye’nin garantörlüğü tanınana kadar büyük bir diplomatik savaş verir. Simavi gafleti önlemiştir.
Zincirkıran, Ortadoğu’dan bildiriyor 1952 sonbaharında Zincirkıran’ın “Menfaatlerin Çatıştığı Orta Şark” başlıklı dizi röportajı 10 gün boyunca Haldun Simavi’nin (altta) mizanpajı ve başlıklarıyla yayımlanır. Zincirkıran 1957’ye kadar Kahire merkezli Hürriyet muhabiri olarak Ortadoğu’da cirit atar (üstte).
Baba Sedat’ın Kanlıca’da büyük törenle toprağa verildiği gün, ilk oğlunun doğum müjdesini alan Zincirkıran ona hemen Sedat ismini koyar. 1950’den itibaren Hürriyet’in başında fiilen Sedat Bey’in 25 yaşındaki oğlu Haldun Simavi vardır. Haldun Simavi ABD’de gazetecilik eğitimi ve stajı görmüş; zeki, yetenekli ve mükemmeliyetçi bir gazetecidir. Gençtir, hırslıdır, yeniliklere ve modern teknolojiye açıktır. İlginç ve karizmatik bir kişiliği vardır. Sekreter ve şoför kullanmaz. Herkese “Yavrum…” diye hitap eder. Akıllı adamları sever, aptallardan nefret eder. Sert eleştirileri “fırça” niteliğindedir.
Baba Sedat’ın fotoğraf ağırlıklı halk gazetesi olarak tasarladığı Hürriyet, daha o yıllarda dönemin en büyük gazetesi 40 bin tirajlı Cumhuriyet’i çoktan sollamış, 100 binlik net satışı geçmiştir.
‘Pıt-pıt Necati’ Ortadoğu’da
Genç Necati 1950’de 21 yaşında Yeni Sabah’ta haber yazma ve İngilizce sınavını geçer; Beyoğlu muhabiri olarak gazeteciliğe başlar. 3 ay içinde haberleriyle o kadar dikkati çeker ki, Hürriyet’e transfer olur. O dönemde hızlı koşuşturması nedeniyle, “Pıt-Pıt Necati” veya “Küçükoğlan” diye anılır. Bu delikanlıdaki gazetecilik cevherini erken farkeden Haldun Simavi onu sürekli Kıbrıs’a, Ortadoğu’ya, farklı ülkelere röportajlara yollar. Bir ara ABD’ye gazetecilik eğitimine de gönderir. Hürriyet’e ilk daktilo genç ve acar muhabir Necati için alınır. İlk tele-foto da o yıllarda Hürriyet’e girer.
1952 sonbaharında Zincirkıran’ın “Menfaatlerin Çatıştığı Orta Şark” başlıklı dizi röportajı 10 gün boyunca Haldun Simavi’nin mizanpajı ve başlıklarıyla yayımlanır. Simavi, genç muhabirin getirdiği malzemeyi övmekten de kaçınmaz. Zincirkıran 1957’ye kadar Kahire merkezli Hürriyet muhabiri olarak Ortadoğu’da cirit atar. Gitmediği ülke, görüşmediği lider, el atmadığı sorun kalmaz. Örneğin 1954’te Mısır’da darbeyle başa geçen Atatürk hayranı Nasır ve subaylarının, destek aradıkları Türkiye nezdinde nasıl hayalkırıklığına uğradıklarına bizzat tanıklık eder (70’li yıllarda Suriye’de terör estiren Müslüman Kardeşler’e desteğin Ecevit-Erbakan koalisyonu döneminde Türkiye üzerinden geldiği bilgisini Ecevit’e Zincirkıran iletir. Ecevit’in ricası ile haber girmez. Ecevit sonradan, ülke başsız kalmasın diye koalisyonu bozmadığını Zincirkıran’a söyleyecektir). Nasır’ın milliyetçi-hürriyetçi Arabın Sesi radyosu o yıllarda gerçek “Arap Baharı” rüzgarları estirir. Zincirkıran Irak’ta Kral Faysal, İran’da Musaddık, Ürdün’de Kral Tallal, Tunus’ta Burgiba, Cezayir’de Bin Bella ile röportajlar yapar. Filistin mülteci kamplarına ilk giren yine odur. Bu kamplarda Türkiye’yi ABD-İsrail yanlısı olmakla suçlayan feryatları da Türkiye Zincirkıran’ın kaleminden öğrenir. ABD’nin o yıllarda Türkiye’ye Arap NATO’su (MEDO) kurdurma çabasını da genç gazeteci sayfalara yansıtır.
1956 Arap-İsrail savaşında, Zincirkıran’ın 20 metre önünde giden araç vurulur. Zincirkıran’ın arkadaşı Magnum Ajansı sahiplerinden ünlü foto muhabiri David Seymour ve Jan Roy orada can verirler. Zincirkıran o gün şanslıdır. Türk basını bir daha hiçbir zaman, Zincirkıran ve Hürriyet’in o yıllarda ilgilendiği kadar Ortadoğu ile ilgilenip haber yapmayacaktır.
16 Mart 1953’te Zincirkıran, Neriman Hanım ile evlenmiştir. O sırada Çanakkale’de deprem olur ve genç çift balayını, depremden hâlâ sarsılan bir otel odasında Çanakkale’de geçirir. O sırada Dumlupınar denizaltı faciası da yaşanır ve Çanakkale’de balayı yerine zorunlu mesai başlar. Genç gazeteci haber peşinde koşarken, eşi de bu tempoya alışacaktır.
Ölümün nefesini defalarca hissetti Pek çok meslektaşı gibi Necati Zincirkıran da zaman zaman mesleği nedeniyle ölümle burun buruna gelmişti. 1956’da Ortadoğu’da muhabirlik yaptığı sırada 20 metre önünde giden araç vurulmuştu. 1959’da ise Menderes’in düşen uçağına binmekten son dakikada vazgeçmişti. Kaza yerinden ilk fotoğraflar onun imzasını taşır.
6-7 Eylül hadiseleri ve Menderes’in uçağı
1955’te İstanbul’da 6-7 Eylül olayları yaşanır. “Atatürk’ün evini bombaladılar” kışkırtması ile başlayan ve esas olarak Rum vatandaşları hedef alan saldırıları Zincirkıran adım adım izler. Kalabalığın elinden “bu polistir” diye kurtardığı Emniyet Müdür Muavini Orhan Eyüpoğlu, daha sonra İçişleri Bakanı olunca, Başbakan İnönü’ye “Necati o gün benim hayatımı kurtardı” diyecektir.
1957’de yılında Haldun Simavi, Zincirkıran’ı Ankara Büro’nun başına getirir. Onu Genel Yayın Yönetmenliği için adım adım hazırlamaktadır. Zaten o göreve yollarken bunu da söyler.
1959’da Necati Zincirkıran Hürriyet Ankara Temsilcisi olarak Kıbrıs görüşmelerini izlemek için Menderes ile birlikte Zürih’tedir. Bu Türkiye’ye 1974’te Kıbrıs’a müdahale hakkı veren Londra Antlaşması’nın müzakere safhasıdır. Zincirkıran, Zürih’teki öngörüşmelerden sonra, Menderes’in “Ankara’dan birlikte Londra’ya gideriz” davetine rağmen, Ankara’ya dönmez. Londra’ya son imzadan önceki görüşmeleri izlemeye gider. Başbakan Menderes’in uçağı 17 Şubat 1959 günü Londra’ya inerken pilotaj hatası sonucu Surrey Ormanı’na düşer. 15 kişi kazada ölür. Menderes bir mucize sonucu kurtulur. Zincirkıran uçakta olmadığı için şanslıdır.
O sırada Londra’da olan Zincirkıran, bu vahim olaydan sonra hemen kaza yerine gider. Kazanın dumanı tüterken çektiği fotoğrafları Hürriyet’e yollar. Kaza yerinde Menderes’in Bally marka ayakkabısını çamurda bulur ve onu da yayımlar. Hastaneye girerek, kazadan kurtulanların ağzından heyecanlı izlenimleri Türk okuruna aktarır. Hürriyet yine diğer gazetelere fark atar.
Hürriyet, 1962’de Albay Talat Aydemir’in darbe girişimi karşısında “Demokrasi tehlikede, Ankara’da isyan” manşetini atması, darbecileri duratlatmıştı (üstte). 1953’te ise Fuat Köprülü’nün “Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yok” açıklaması “GAFLET” manşetiyle haberleştirilmişti. Köprülü, Simavi’yi bu manşet nedeniyle mahkemeye vermişti (altta).
Zincirkıran, Kıbrıs için hayatını ortaya koyan Menderes’in ve büyük mücadele veren Zorlu’nun bu olaydan 2 sene sonra idam edilmelerini, tarihin talihsiz bir sahnesi olarak esefle anar. 1960’daki askerî darbe sırasında da Zincirkıran yine olayların içinde, göbeğindedir. Hürriyet Ankara Temsilcisi olarak Eskişehir’de Menderes’i izler. Menderes, Eskişehir Şeker Fabrikası toplantı salonunda rektörlere “kara cübbeliler” diye yüklendiği ünlü konuşmasını yapar. Zincirkıran haberi telefonla yazdırır. Ertesi gün Menderes yola çıkmışken, sabaha karşı müdahale başlar. Zincirkıran şimdi de askerî darbenin içinden adım adım saat saat haber geçecektir.
30 yaşında, Hürriyet’in başında
1960 darbesiyle Türkiye’de yeni bir dönem başlar. Zincirkıran 1960 Eylül ayında Haldun Simavi tarafından Hürriyet’in başına getirilir. Şimdi hem 30 yaşındaki Zincirkıran hem de Hürriyet için yeni bir dönem başlamaktadır. Gazetenin başına geçince, Ankara Büro’nun başına da o sırada Bonn’da basın ataşesi olan Cüneyt Arcayürek’i getirir. Arcayürek, Zincirkıran’a göre doğuştan gazeteci olanlardandır. Zincirkıran-Arcayürek ikilisi günde en az 9-10 defa telefonla konuşan müthiş bir eküri olurlar. Patlattıkları haberlerle Türkiye’yi sallarlar. Arcayürek daha sonra bu dönemi “Gazete sanki bizimmiş gibi çalışıyorduk” diye anlatacaktır.
22 Şubat 1962’de Necati Zincirkıran hayatının en önemli gazetecilik sınavı ile yüzyüze gelir. Ankara’da Albay Talat Aydemir ve Albaylar Cuntası, İnönü hükümetine karşı darbe girişimi başlatır. Patron Haldun Simavi yurtdışındadır. Görüşme imkanı yoktur. Zincirkıran demokrasiyi savunma ve darbeye karşı çıkma kararı verir. Yazıişlerini toplar, Ankara’ya talimat yollar. Telefonlar kesiktir. Arcayürek, Bursa üzerinden haber ve foto geçmeyi başarır. Hürriyet ertesi gün “Demokrasi tehlikede, Ankara’da isyan”manşetiyle çıkar. Türkiye’nin en büyük gazetesinin karşı çıkışı darbecileri duraklatır. Girişim engellenir, darbeciler yargılanmadan emekli edilir.
Talat Aydemir bir süre sonra İstanbul’da Necati Zincirkıran’ı ziyarete gider. Bu bir tehdit ziyaretidir. O manşetin kendilerini sarstığını, ancak bir dahaki sefere buna fırsat bulamayacaklarını söyler Zincirkıran’a… Aydemir 21 Mayıs 1963’de Ankara’da ikinci kez darbe girişimi başlatır. Bu da bastırılır. Aydemir ve Fethi Gürcan idam edilir.
Demirel, Johnson ve 68 kuşağı
1964’te Adalet Partisi’nin başına Demirel geçer. Haldun Simavi’yi de ikna eden Zincirkıran, AP kongresi öncesi Hürriyet’te “Barajlar Kralı” adı altında Demirel’e destek verir. 60’lı yıllar ünlü “Johnson Mektubu”nu Hürriyet’in manşetten verdiği yıllardır. 1964’teki Kıbrıs olayları sırasında ABD Başkanı Johnson, Başbakan İnönü’ye bir tehdit mektubu yazmıştır; Amerikan silahlarının Kıbrıs’ta kullanılamayacağını öne sürer. Bu mektup daha sonra Meclis’te gizli bir celsede okunur.
Olayın peşine düşen Zincirkıran, Arcayürek’ten bu mektubu mutlaka bulmasını ister. Arcayürek için o yıllarda Ankara’da “imkansız” yoktur. Mektubu, Dışişleri’nden eski bir arkadaşına telefonda okutturmayı başarır. Teybe alır. Kaseti Hürriyet dağıtım kamyonu şöförü ile elden Zincirkıran’a yollar. Zincirkıran 13 Ocak 1966’da mektubun tam metnini Hürriyet’te manşetten yayımlar. Türkiye ve dünya birbirine girer. Bütün dengeler değişir. Hükümet 2 gün sonra İnönü’nün o zaman Johnson’a yolladığı cevap mektubunu da yayımlamak zorunda kalır. Bu mektup, İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur. Türkiye de orada yerini alır” dediği ünlü mektuptur.
Balayında bile haber peşinde 16 Mart 1953’te, Neriman Hanım ile evlenen Necati Zincirkıran, balayını geçirdiği Çanakkale’de deprem olması, üstüne Dumlupınar denizaltı faciasının yaşanmasıyla balayı yerine zorunlu mesai yapar.
Johnson mektubu, Türkiye’de bir kırılma yaratır. Ülkede anti-Amerikan rüzgarlar esmeye başlar. Daha sonra Amerikan emperyalizmine karşı sokağa dökülecek olan 68 kuşağının cebinde Johnson mektubu vardır. Zincirkıran, salt gazetecilik faaliyetinin, bir ülkenin toplumsal uyanışını nasıl tetiklediğinin çarpıcı bir örneğini vermiştir.
Anneler Günü kutlamasını başlatırlar, liselerarası bilgi yarışması düzenlerler. Küçük ilanlar büyük ilgi çeker. “Altın Mikrofon”da ses sanatçılarını halka seçtirirler. Yıldırım Gürses’ten Cem Karaca’ya, Ferdi Özbeğen’den Edip Akbayram’a bir dizi sanatçı bu yarışmayla ünlenir.
Demirören’in medyaya girişi
Bugün Hürriyet’in sahibi olan Demirören Grubu’nun merhum patronu Erdoğan Demirören’i 60’lı yıllarda basın dünyasına bir ucundan sokan da Zincirkıran’dır. Kamyon yedek parçası ticareti yapan bu genci, o sırada Hürriyet’in kamyon dağıtım filosunun başına getirir. Hürriyet şoförleri, o yıllarda pilotlarla yarışan birer efsanedir. Saate karşı yarışan, sabah erkenden insanlara gazeteye yetiştirmeye çalışan şoförlerden can verenler de olur. Zincirkıran onları motive ederek fotoğraf makinesi vermiş; hepsini ayrıca bölgelerden haber taşıyan şoför-muhabir de yapmıştır.
Simavi ailesi ve ayrılıklar
Türkiye’de toplumsal mücadelenin doruğa tırmandığı 1968, Hürriyet’teki Simavi İmparatorluğu’nda kardeşler arasında ayrılığı da getirir. Bu, imparatorluğun çöküşü ve dağılışının da başlangıcı olacaktır. Haldun ve Erol Simavi, babalarının ölümünden sonra 14 yıl boyunca birlikte çalışmışlardır. Haldun gazetenin başındadır, her şeyidir. Erol Simavi ise daha çok idari işlere bakar. Aralarında görünen bir sürtüşme ve rekabet yoktur. Erol ağabeyine daima saygılıdır.
1953’te Belma Hanım ile evlenen, Sedat ve Saffet adlı iki oğlu olan Erol Simavi o sıralar 35’ini geçmiştir. Para ve güç, basının gölgedeki imparatorunu kışkırtmaktadır. Ağabeyi Haldun ise bu ortamda ayrılma kararı verir. İki kardeş arasında bir protokol imzalanır. Haldun Simavi, Hürriyet’i kardeşine bırakır. Kendisi çeşitli gazete ve dergileri yayımlayan Veb Ofset’i alır. Erol, ağabeyinin yeni bir gazete çıkarmayacağı şartını da protokole koyar.
1 milyon tirajlı manşetler 1960’ların sonu Hürriyet’in manşetleriyle gündem belirlediği dönemdir. 1969’da gazete, satışını 1 milyonun üzerine çıkarmayı başarır.
Ve Günaydın…
Ancak Haldun Simavi’nin kafasında yeni bir gazete “icat etmek” vardır. Bu gazete Günaydın’dır. Haldun Simavi fazla okumaktan hoşlanmayan Türk halkına fotoğraf ağırlıklı bir gazete hazırlar. Necati Zincirkıran’dan Hürriyet’te kalıp kardeşine destek olmasını ister. Bir de ondan Günaydın’ı derleyip toparlayacak genç bir gazeteci bulup kendisine göndermesini ister. Zincirkıran, Hürriyet spor servisinde gazeteciliğe başlayan Rahmi Turan’ı Haldun Simavi’ye yollar. Bugün Sözcü’de yazan Rahmi Turan, “Tirajların Efendisi” sıfatını kazanacak ve magazin ağırlıklı gazetecilik ekolünün öncüsü olacaktır.
1968 Kasım’ında Haldun Simavi yönetiminde basın dünyasına giren Günaydın kısa sürede tutunur ve çok satmaya başlar. Hürriyet’te kalan Zincirkıran ise, artık neredeyse patron gibidir. Hürriyet’in manşetleriyle gündem belirlediği yıllardır. 1969’da gazetenin satışını 1 milyonun üzerine çıkarmayı başarır. Bu, yüzde 6’larda bir iade ile inanılmaz, görülmemiş ve sonrasında da görülmeyecek bir satış rakamıdır.
Hürriyet’in kuruluşunun 21. yıldönümü olan 1 Mayıs 1969’da 1 milyon 100 binlik tirajı manşetten ilan ederler. Erol Simavi bunu kutlamak için Ayazağa’daki evinde gazete üst düzey yöneticilerine bir parti verir. Belma Simavi burada Necati Zincirkıran’a özel bir zarf içinde bir adet “Hürriyet kurucu hissesi” takdim eder. Bu, çok büyük bir ödüldür.
Gazeteciliğin dünyayı değiştirdiği yıllar Zincirkıran ve Arcayürek ikilisinin 1966’da yayımladığı Johnson mektubu, ortalığı karıştırır; ülkede Anti-Amerikan rüzgarlar esmeye başlar. 68 kuşağının cebinde bu mektup vardır. Zincirkıran, gazetecilik faaliyetinin toplumsal uyanışı nasıl tetiklediğini gösterir.
Zincirkıran’dan Erol Simavi’ye veda
Ancak Zincirkıran’ın içinde kötü bir his vardır. Gazeteci sezgisi ile “Bu işler böyle gitmeyecek, bir yerden başımıza bir bela gelecek” endişesi içindedir. Bela, eski 27 Mayısçı Orhan Erkanlı olarak gelir. O dönemde sağ-sol çatışmaları içinde, 12 Mart 1971 askerî muhtırasına doğru hızla sürüklenen Türkiye’de Erol Simavi, muhtemel bir askerî darbeye karşı kendisini ve Hürriyet’i güvence altına almaya çalışır. Bunun için bulduğu önlem, eski darbeci, 14’lerden Orhan Erkanlı’yı önce idari müdür olarak gazeteye almak, sonra şartlara göre gazeteyi ona teslim etmektir. Necati Zincirkıran, Cüneyt Arcayürek, müessese ve idare müdürleri buna isyan ederler. Ancak Orhan Erkanlı 1969 yazında “Patron temsilcisi” gibi ilginç bir unvanla Hürriyet’e gelir. Bunun üzerine Necati Zincirkıran “Artık size hizmet edemeyeceğim” diyerek Erol Simavi ile yollarını kırgın, ama dostça ayırır.
Ayrıldıktan sonra Zincirkıran, kendisine verilen Hürriyet kurucu hissesini de etik kaygıyla Erol Simavi’ye iade eder. Erol Bey bu jeste karşılık 200 bin liralık bir çek yollar. Olayları izleyen Haldun Simavi, Zincirkıran’a “Biraz dinlen, gel başla” der. İkili tekrar Günaydın’da buluşur. Zincirkıran, Günaydın’ın ve Veb Ofset’teki diğer bir dizi yayının da başına geçer.
Bu arada Hürriyet’te işler karışmıştır. Orhan Erkanlı, Yassıada Komutanı Albay Tarık Güryay’ın anılarını büyük bir reklam kampanyasıyla gazetede yayımlatır. Hürriyet okuru büyük tepki gösterir. Hürriyet’in tirajı 1 milyondan hızla 300 binlere düşer. Erol Simavi paniğe kapılır ve ağabeyini yardıma çağırır. Haldun Simavi ve Necati Zincirkıran bir defa daha Hürriyet’in kapısından girer ve eski odalarına otururlar. Onlar gelince Orhan Erkanlı tası-tarağı toplayıp gider.
Günaydın ile Demirel kavgası
O sıralarda Günaydın ve Haldun Simavi, Süleyman Demirel’in eşi Nazmiye Hanım’a dair incitici bir haber nedeniyle sert bir kavga içindedir. Erol Simavi, Hürriyet’in bu kavgaya karıştırılmasına karşı çıkar. Bu kavgada kardeşinin kendisini desteklemediğini gören Haldun Bey küser ve yeniden Zincirkıran ile birlikte Günaydın’a döner. Yollar bir defa daha ayrılır. Demirel’e yönelik 12 Mart 1971 askerî muhtırasında basındaki bu kavganın da kuşkusuz etkisi vardır. Demirel şapkasını alır gider. Haldun Simavi de kavgayı keser. Demirel ancak 1977’de bir yemekte Zincirkıran’ın yanına gelip onunla barışacaktır.
“Düdüklü Tencere” 22 yıl kaynadı
Zincirkıran 1970’den, Günaydın’ın Asil Nadir’e satıldığı 1988’e kadar 18 yıl boyunca Haldun Simavi ile birlikte Veb Ofset’in başında çalışır. Köşesinin başlığı “Düdüklü Tencere”dir. Bu, Haldun Simavi’nin babası Sedat Simavi anısına verdiği bir isimdir. Baba Simavi, Hürriyet’teki köşesinde o dönem mutfaklara giren düdüklü tencere yazısı yazınca, Babıâli’nin eski kalem erbabı tarafından çok eleştirilecek, ama buna aldırmayacaktır. Zincirkıran da köşesinde Baba Simavi geleneğini sürdürerek 22 yıl boyunca basit-kısa cümlelerle halkın dertlerini köşesine taşır.
Zincirkıran Günaydın’da köşe yazarlığı dışında, önemli haber ve röportajlara da imza atar. Fransa’da İran İslâm Devrimi lideri Humeyni ile konuşur. Sunay ve Ecevit’in Rusya gezilerini izler. Nixon’un Romanya gezisini en iyi veren o olur. Celal Bayar’a hatıralarını anlattırır. Röportajları, genç gazetecilere ders gibidir. Günaydın, o yıllarda 700-800 binlik satış rakamlarına ulaşan, kolay okunan, haberleri fotoğraf ağırlıklı veren, önemli bir gazetedir. Gazete aynı zamanda bir okuldur. Sonraki dönemde Türk basınına ağırlığını koyacak birçok isim burada yetişir. Örsan Öymen, Aydın Öztürk, Melih Aşık, Hasan Cemal, Erdoğan Alkan, Erdoğan Arıpınar, Koray Düzgören, Necati Doğru, Reşit Aşçıoğlu, Orhan Bursalı, Can Pulak, Can Aksın, Teoman Orberk, Ahmet Örs, Tanju Akerson, Ahmet Korulsan, Ali Acar, Teoman Erel ve daha birçok genç… Çalışanlar, ağırlıklı olarak “sol” gelenekten gelen gazetecilerdir. O sırada Günaydın İstihbarat Şefi olan eski polis muhabiri rahmetli Ahmet Vardar ara sıra haber merkezine girip “Çalışın komünistler!” diye bağırarak onlarla eğlenir.
ANKA Ajansı da Günaydın yönetiminin desteğiyle Örsan Kardeşler tarafından kurulur. Oradan geçen gazeteciler de az değildir: Uğur Mumcu, Derya Sazak, Uluç Gürkan, Yazgülü Aldoğan, Füsun Özbilgen, Eşref Erdem, Adem Yavuz, Varlık Özmenek…
Zincirkıran’ın Günaydın’da resimaltı yazmayı öğrettiği Hasan Cemal de, 1980 sonrası Cumhuriyet’in Ankara büro şefliğinden genel yayın yönetmenliğine terfi edecektir. Hasan Cemal, Cumhuriyet’in başındayken haber ve manşette olduğu kadar resimaltlarına büyük önem verecek, titizlenecek ve sık sık fırça atacaktır. Hatta o kadar ki, Cumhuriyet’in o dönemdeki afacan delikanlısı Ümit Kıvanç, sonradan Aşkım Bana Resimaltı kitabını yazacaktır.
Yine Kıbrıs yine etkili gazetecilik
1974 Kıbrıs çıkarması sırasında Zincirkıran’ın başında olduğu Günaydın çok etkili bir yayın yapar. Günaydın muhabiri Ergin Konuksever makineli tüfekle omuzundan vurulur. Ölümden döner. Eski Günaydın, yeni ANKA muhabiri Adem Yavuz ise Türkiye’ye ağır yaralı getirildikten sonra şehit düşer. Adı onlarca sokağa ve durağa verilir.
1978’de Necati Zincirkıran, Haldun Simavi’den biraz izin ister. Köşe yazıları sürer ama her gün fiilen yazıişlerinin başında olmayacaktır. Zincirkıran 1978’de Veb Ofset ve Günaydın’daki hisselerini de satarak çekilir. Zincirkıran bundan sonra her fırsatta soluğu 14 metrelik teknesinde alacak ve denize açılacaktır.
Zincirkıran 12 Eylül 1980 darbesini de teknede, Marmaris kıyılarında öğrenir. Darbelerden ve askerlerle muhatap olmaktan pek hoşlanmayan Haldun Simavi için zor günler başlamıştır. Evren’in gazete patronları ile yaptığı gezilere zoraki katılır. 1984 Kasım’ında Günaydın’da Haldun Simavi ile Rahmi Turan arasında bir kriz patlar. Rahmi Turan 40 kişilik bir ekiple ayrılıp İstanbul’da gazete kurmaya çalışan İzmirli basın patronu Dinç Bilgin’in yanına gider. 400- 500 binlik tirajı yakalayacak Sabah gazetesi böyle doğacaktır. 1986’da bu defa Dinç Bilgin ile anlaşamayan Rahmi Turan ekibiyle birlikte Günaydın’a döner. Ancak Haldun Simavi’nin işlerine karışmamasını, hatta yazıişlerine bile girmemesini ister.
Halkın gündemi, yalın ve anlaşılır Necati Zincirkıran gazetecilikle ilgili fikirlerini şöyle özetliyor: “İnsana dair her şey haberdir. Halk merak eder, hakikati ister. Halkın derdi-sıkıntısı çok. Bunların peşine düşeceksin. Hakikatı arayacak, bulacak ve yazacaksın. Halkın anlayacağı gibi, yalın ve anlaşılır şekilde…”
Haldun Simavi sahneden çekiliyor
Haldun Simavi 1988’de, Özal’ın Türk basınına sokmaya çalıştığı Kıbrıslı milyarder Asil Nadir’e Günaydın grubunu 40 milyon dolara satarak basından tamamen çekilir. Asil Nadir’in Polly Peck imparatorluğu, Türk basınına girdikten 2 sene sonra çöker. İngiltere’de sahtekarlık ve “insider trading” suçlamalarına uğrayan Nadir bir süre hapis yatar. Zincirkıran’a göre Türkiye’de basın macerasına girmese, bunların hiçbiri başına gelmeyecektir.
1991’de Dinç Bilgin, Zincirkıran’dan Sabah grubuna gelip ağabeylik yapmasını ister. İkitelli’de çok modern Sabah Plaza-ATV tesisini kuran Dinç Bilgin’in yükseliş yıllarıdır. Zafer Mutlu yönetimindeki Sabah, promosyon savaşları eşliğinde Hürriyet’i de geçmiş, nazar boncuklu logosu ile en çok satan gazete unvanını kapmıştır. Zincirkıran o sırada 470 bin satan Bugün gazetesinde “Pencere” başlıklı köşesinde ve Avrupa Sabah’ta başyazılar yazar.
Erol Simavi de Hürriyet’i satıyor
Erol Simavi 1994’te Hürriyet’i Aydın Doğan’a satar. Gazetenin 70 milyon dolarlık borcunu üstlenen Doğan, Erol Simavi’ye de 70 milyon dolar ödeyerek Hürriyet’i 140 milyon dolarlık bir bedelle alır. Abdi İpekçi’nin ölümünden sonra 1979’da Milliyet’i alan Aydın Doğan, o yıllarda yükselen basın patronudur. Doğan Grubu, Hürriyet ve Kanal D, CNN Türk gibi televizyonlarla birlikte gerçek bir medya imparatorluğuna dönüşür. Aydın Doğan, çeşitli siyasi baskılarla 2011’de Milliyet’i, 2018’de Hürriyet’i Demirören Grubu’na satıp devrederek medyadan tümüyle çekilir.
Erol Simavi 2015’te Monaco’da 85 yaşında vefat eder. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Kanlıca’daki aile mezarlığında babası Sedat Simavi’nin yanına defnedilir. Dinç Bilgin’in basın imparatorluğu da 2000’li yıllarda Etibank soruşturmalarıyla çöker. Necati Zincirkıran medyada Simavi, Asil Nadir, Dinç Bilgin imparatorluklarının yükseliş ve çöküşünü içerden izlemiş ender bir gazetecidir. Doğan İmparatorluğu’nun tasfiyesini de dışardan izler.
Necati Abi ile zarif eşi Neriman Hanım’ın çay ikramı eşliğinde 3 saati aşkın konuşuyoruz. O şimdi, “bir zamanlar dutluk olan” Esentepe Gazeteciler Sitesi’ndeki mütevazı evinde yaşıyor.
Necati Abi ile bakışıp gülümsüyoruz. Sormasam ayıp olacak! “Abi bugünkü gazetecilik için ne düşünüyorsun?”
Arkasına yaslanıyor, “70 yıllık meslek hayatımda basını bu kadar özgürlükten yoksun, korku içinde görmedim” diyor. “Artık haber falan yapılmıyor… Gazetecilik iğdiş edildi. Basının kıymet-i harbiyesi kalmadı”.
Söyleşinin sonuna doğru bir an yerinde doğruluyor, omuzları dikleşiyor. Sesinde göklerden gelen ilahi emri aktaran tok bir şaman tınısıyla ağzından şu cümleler dökülüyor:
“İnsana dair her şey haberdir. Halk merak eder, hakikati ister. Halkın derdi-sıkıntısı çok. Bunların peşine düşeceksin. Hakikatı arayacak, bulacak ve yazacaksın. Halkın anlayacağı gibi yalın ve anlaşılır şekilde… Doğru yazacaksın. Cesur olacaksın. Halkı aldatmayacaksın. Güzel hikaye olacak, güzel başlık, güzel foto bulacaksın. Kağıtta da olsa, ekranda da olsa, bilgisayarda da olsa haber haberdir… Gazetecilik budur…”
1960’lı yıllardan itibaren Ankara ve İstanbul sahnelerinde sergilenen müzikaller, Türk seyircisine yeni bir seyirlik anlayışı getiriyordu. Cüneyt Gökçer’in hem tasarladığı hem de oynadığı gösteriler hem hafızalarda hem fotoğraf karelerinde silinmez izler bıraktı: “Kiss Me Kate”, ““My Fair Lady”, “Don Kişot”, “Damdaki Kemancı”…
“My Fair Lady”de Ayten Gökçer.
Broadway, New York kentinin merkezi konumundaki Manhattan bölgesindeki ünlü bir caddenin adı. Davetkâr neon ışıklarının pırıl pırıl aydınlattığı bir eğlence alemi. Caddenin dünya çapındaki şöhreti, daha çok üzerinde ve yan sokaklarında yer almış bulunan 40 kadar tiyatro sayesindedir. Bu sahnelerde, ilk örnekleri Paris’e verilmiş olan bulvar komedisi tarzından eserler, revü türünden gösteriler, kabare oyunları sergilenir. Broadway aynı zamanda, denilebilir ki özgün müzikal türünün doğduğu ve gelişip zirveye ulaştığı bir yerdir. Londra’da da Broadway kadar olmasa da bu tür tiyatrolar mevcut.
Müzikal denilince, genellikle insana hoşça vakit geçirmeyi hedefleyen, konunun gelişimine paralel olarak içinde şarkılar ve müzik parçaları bulunan sahne eserleri akla gelir. Konu bir komedi de olabilir, duygusal bir dram da. Bir bakıma klasik operet türünün bir uzantısı da sayabiliriz. Bizde de çok erken tarihlerde denenmiş bir oyun biçimidir. 1875’te bestelenen Dikran Çuhacıyan’ın “Leblebici Horhor” opereti ilk örneklerden biri sayılabilir. Bu eserin 1934’te Nâzım Hikmet’in senaryolaştırdığı şekliyle Muhsin Ertuğrul tarafından filmi de çekilmiştir. Uluslararası bir yarışmada ülkemize ilk ödül kazandıran Türk filmi olarak tescil de edilmiştir.
“My Fair Lady” müzikalinde Ayten ve Cüneyt Gökçer. Çiçekçi kız Eliza, Albay Pickering’e çiçek satmaya çalışıyor.
Bu arada eskilerin “doğurgan” yerine kullandıkları “velut” sözcüğüyle anılabilecek Muhlis Sabahattin Bey’i gözardı edemeyiz. Meşrutiyet yıllarında gazetecilik mesleği ile göze çarpan ve bu yılların bir bölümünü sürgün olarak Avrupa’da geçiren Sabahattin Bey’in, ancak 1918’de siyaset yapmamak koşuluyla yurda dönmesine izin verilir. Bu arada zamanını boş geçirmemiş, sıkı bir müzik eğitimi almış ve besteci olmuştur. 1917’de ve vefat ettiği 1942’ye kadar kesintisiz sürdürdüğü bestecilik yıllarını hemen hemen her sene bir operet veya revü bestelemekle geçirmiş. “Çaresaz” onun ilk sahne eseri. Onu “Kerem ile Aslı”, “Aşk Mektebi”, “Asaletmeab”, “Muteber Paşa” gibi daha niceleri izlemiş. Çoğunun metnini de kendisi yazmış. “Gül Fatma” ve “Ayşe” en ünlü eserleri.
Değerli bestecimiz bunlarla da yetinmemiş, 1930’lu yıllarda “Muhlis’in Çocukları” adıyla bir operet topluluğu kurmuş; bir süre sonra “Süreyya Opereti” adını vererek ve temsillerini sürdürmek üzere Kadıköy’deki Süreyya Operası’na gelmiş. Operetlerini sahneye koyduğu kadrosunda, Suzan Lütfullah, Lütfullah Sururi, Celal Sururi, Muammer Karaca, Toto Karaca, Avni Dilligil gibi adlarını sonradan sıkça duyduğumuz gençler varmış.
1950’li yılların başlarında Kabataş Lisesinde öğrenciydim. Biri daha sonra Ferhan Şensoy tiyatrosu olan Ses Opereti’ne, diğeri Taksim Sineması’nın yanındaki Maksim salonunda temsillerini sürdüren Muammer Karaca Opereti’ne her fırsatta koşa koşa giderdim. Şimdi “Muhlis’in Çocukları” listesine bakıyorum da, çoğu bu iki tiyatronun kadrolarında olgunluklarını yaşamaktaydılar benim seyircisi olduğum yıllarda. Sururi ailesinden Celal ve Ali Beyleri, Muzaffer Hepgüler’i, Toto Karaca’yı, Adile Naşit’i ve daha nice komedyeni alkışlamıştık.
Ünlü bestecilerimizden Cemal Reşit Rey’in bestelerini yaptığı “Üç Saat”, “Lüküs Hayat”, “Deli Dolu”, “Söz Caz”, “Maskara” ve “Hava Cıva” isimli, kendilerinin operet olarak betimledikleri eserler de, aslında bizdeki ilk müzikal örnekleridir. Özellikle “Lüküs Hayat”ın şarkıları çok beğenildi. Zaman zaman çeşitli tiyatro toplulukları tarafından tekrar tekrar sahnelendi. Bu eserin metin yazarı Ekrem Reşit Rey olarak belirtilmişse de, o sıralarda hapiste olan ve sakıncalı sayılan Nâzım Hikmet’e ait olduğu hakkında bir de söylenti mevcut.
“Keşanlı Ali Destanı” ise bir Haldun Taner klasiği. Büyük kentin varoşu Sineklidağ’da yaşayan Ali’nin bir yandan kabadayı, bir yandan naif yanını hicveden, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’nda sahnelenen oyun sadece 6 yılda 493 kez yinelenmiş, yurtdışında da ünlenmişti. Yine Haldun Taner’in yazdığı “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı”, Tomas Fasulyeciyan’ın kendi adıyla kurduğu kumpanyasının Bursa’da ayakta kalma çabasını anlatıyordu. Müzikali de yapıldı. 1950’li, 60’lı yıllardan bu yana, “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, “Keşanlı Ali Destanı”, “Yedi Kocalı Hürmüz” ve daha nice yerli müzikallerimiz şanoları hiç boş bırakmadı.
Mancalı Adam Don Kişot uyarlaması “Mançalı Adam” müzikalinden eğlenceli bir sahnede Cüneyt Gökçer, Şahap Akalın, Muammer Esi, ve Ayten Gökçer. En üstte yine aynı müzikalden bir sahne var.
1960’lı yılların başında Devlet Tiyatrosu ile Operası tek bir kurumdu. Nihayet bale bölümü de bu kuruma bağlı bir dal olarak kurulmuştu. Bütün bu faaliyetlerin başında genel müdür olarak Cüneyt Gökçer bulunmakta idi. Kendisi iyi bir aktör, iyi bir sahneye koyucu ve yorumcuydu. Aynı zamanda hırslı bir kişi idi. Bunu kötü bir nitelik olarak görmediğimi belirtmek isterim. Bazen hırs, başarının anahtarıdır. “Kral Lear, Kral Oedipus, IV. Henry, Don Juan” gibi görkemli oyunların büyük oyuncusuydu. O günlerde en çok konuşulan müzikal “Kiss me Kate”e aklı takılmıştı. Ancak, Böyle bir oyun için hem rol yapma becerisi yüksek, hem de şarkı söyleyebilen sanatçılar ile bir orkestra ve koro gerekti. Ancak asıl sorun Amerikan müzikali ruhunu kavramış işin erbabı uygun yönetmen bulabilmekti. O da, 1961’de Devlet Konservatuvarı Bale bölümüne dört haftalık bir eğitim ile bir eserin sahnelenmesi için davet edilmiş Tod Bolender oldu. Rus bale okulunun büyük ustası, Amerikan balesinin kurucusu sayılan Gürcü asıllı George Balanchine’in yetiştirdiği, önceleri bir balet, giderek koreograf olmuş ünlü bir sanatçıydı. Cüneyt Göker ile iyi uyum sağlayarak Broadway müzikallerini Türk halkına sevdiren bir ekip olmuşlardı.
Cole Porter’in yarattığı “Kiss Me Kate” müzikali 1948 yapımıydı. Metni yazan Samuel ve Bella Spewack çifti. Türkçeye Sevgi Sanlı çevirmişti. Başarılı her müzikalin başına geldiği üzere, bunun 1953’te George Sidney’in yönetimiyle, hem de yeni icat 3D formatında filmi de çekildi; 1954’te Oscar’a aday oldu. 1963’te Ankara Opera sahnesindeki Türkiye prodüksiyonu da çok başarılı geçmişti. Başrolleri Cüneyt Gökçer ve Sevda Aydan paylaşmıştı. Gangster tiplemesinde Semih Sergen ve Savaş Başar çok sempatik, göze çarpıcı bir kompozisyon sergilemişlerdi.
Ankara Devlet Operası’nda sahnelenen ikinci Broadway müzikali Bernard Shaw’ın “Pigmalion” (Bir Kadın Yarattım) oyununun müzikli uyarlamasıdır. Eser bir bakıma asaletin, kibarlığın ırsi üstünlük olmayıp eğitimle kazanılabilir olmasının kantı sayılabilir.
Damdaki Kemancı Geleneklere bağlı bir toplulukta, değişen dünya koşullarına direnişi işleyen “Damdaki Kemancı”da Sütçü Teyye’nin kabusu (üstte) ve düğün sahneleri (altta).
“My Fair Lady”nin filmi çevrildiğinde başrollerin Rex Harrison ve Audrey Hepburn’a verilmesi isabetli seçimdi. Bizdeki temsilde ise Cüneyt Gökçer-Ayten Gökçer ikilisi vardı. Albay Pickering rolündeki Asuman Korad ile Eliza’nın babasını oynayan Şahap Akalın da rollerinde göz dolduruyordu. Ankara temsilinden sonra, 1969’da İstanbul Kültür Sarayı’nın açılışında Devlet Tiyatroları’nın ilk ağızda sahneleyeceği oyunlardan biri olarak repertuvara konulmuştu. Bu prömiyeri tiyatro bölümünün kurucusu Carl Ebert de izlemiş, eski öğrencilerinin olağanüstü başarılarından dolayı onları bağrına basarak kutlamıştı.
Broadway yeni müzikaller piyasaya sürerken, ünlü romanlardan ve tiyatro klasiklerinden büyük ölçüde yararlanmıştır. Dale Wasserman ve Joe Darion işe bu noktada Cervantes’in Don Kişot eserini ele almakla gerçekten turnayı gözünden vurmuşlar. Filmi çevrildiğinde, daha sonra Don Kişot’a dönüşecek olan Cervantes rolünü ünlü oyuncu Peter O’Toole üstlenmiş, Aldonza/Dulcinea rolünü de en parlak yıllarında Sofia Loren oynamıştı. Bizim Ankara versiyonunda ise başrolleri Cüneyt Gökçer/Ayten Gökçer ikilisi paylaşmıştı. Ayrıca Şanso Panso rolünde Şahap Akalın, hancı rolünde de Muammer Esi olağanüstü başarı sağlamışlardı.
Perde arkasındakiler Dört müzikalin de yönetmeni ünlü dansçı ve sahne yönetmeni Amerikalı Tod Bolender’di (sağda). “Kiss Me Kate” hariç diğer üç müzikalin orkestra şefliğini ise Dieter Brux üstlenmişti.
Müziklerini Jerry Bock’un bestelediği, şarkı sözlerini Sheldon Harnick’in yazdığı “Damdaki Kemancı” müzikali ise geleneklere bağlı bir toplulukta, değişen dünya koşullarına direnişin, ama sonunda çaresiz kabul edişin ve zor koşullar içinde bile dengeyi korumaya çalışmanın ironik bir anlatımı olarak özetlenebilir.
İlk kez 1964’te Broadway’de sergilenen müzikalde Tevye rolünü Zero Mostel oynamış ve büyük sükse yapmıştı. Yıllar sonra ben Avrupa’da Zero Mostel’i (hiç kuşkusuz konuk oyuncu olarak) aynı oyunda izleme şansına sahip olmuştum. 1979’da çevrilen filmindeki Tevye’yi Topol canlandırmıştı.
Ankara Devlet Tiyatrosu’nda ilk oynanış tarihi 14 Ekim 1969’dur. Elbette Sütçü Tevye, Cüneyt Gökçer’in bizzat kendisi olacaktı. Zero Mostel’i sahnede izlediğimi söylemiştim; Topol’u da sinemada seyrettik. Üçü arasındaki en iyi Tevye hangisiydi diye soracak olursanız, hiç tereddütsüz ve büyük farkla Cüneyt Gökçer’di derim. Tevye’nin eşi Golde’yi ise yakınlarda yitirdiğimiz çok değerli oyuncumuz Handan Uran oynamıştı.
Bu dört Broadway müzikali, zamanında ağzımıza çalınan birer parmak bal gibiydi. Rüzgar gibi esip geçti. O günleri yaşamış olanların belleğinde birer anı olarak, ünlü şarkılarıyla, bir de çekilmiş fotoğraflarıyla izleri kaldı.
Ülkemizdeki en “gelişkin” iki alan, bilindiği gibi siyaset ve spor! Bir süredir Türk futbol kamuoyunda 1959’da ilan edilen Millî Lig öncesi şampiyonlukların durumu tartışılıyor. Fenerbahçe 1959 öncesi 9 şampiyonluğun sayılması için federasyona başvururken, Galatasaray buna karşı çıkıyor. Herkesin kendi işine gelen yerden tuttuğu tartışmada federasyonun ne zaman karar vereceği de belirsiz. Bizde ve dünyada eski şampiyonluklar ve bunların yayın gelirlerine etkileri…
Türkiye Süper Lig’de yayın gelirlerinin %37’si her takıma eşit olarak ayakbastı parası, %46’sı performansa göre, %6’sı ilk 6 takıma derece ödülü olarak dağıtılırken; kalan %11 takımların geçmiş şampiyonluk sayılarına göre dağıtılmakta. Son dönemde çıkan tartışmanın temel kaynaklarından da birisi de şampiyonluk sayısına göre dağıtılan işte bu %11’lik pay.
Sarı-lacivertliler ek 9 şampiyonluk isterken, Beşiktaş’ın şampiyonluk sayısı 5, Galatasaray’ınki ise 1 değişebilir. Ayrıca Gençlerbirliği, Ankaragücü, Ankara Demirspor, Eskişehir Demirspor ve Göztepe de yıllar sonra taçlanabilir.
Fenerbahçe’nin başvurusu kabul edilip mevcut talimatnamelerde değişiklik yapılırsa; tahminî bir hesapla Galatasaray’ın geliri yıllık 17.5 milyon TL, Trabzonspor’un 5.5 milyon TL düşecekken, Fenerbahçe’ninki 7.8 milyon TL artacak.
Sağda Fenerbahçe, solda Galatasaray 28 Haziran 1922 Cuma günü Galatasaray ile Fenerbahçe arasında yapılacak maç öncesi Spor Alemi mecmuasında yer alan haber. Sayfanın sağ tarafında Fenerbahçe takımının, sol tarafta Galatasaray takımının kadrosundaki futbolcuların fotoğrafları verilmiş. Ortadaki küçük resimde ise Türk Millî Takımı’nın kıymetli bir savunma oyuncusu olan Fenerbahçeli Refik Bey’in fotoğrafı görülüyor.
Dünyada sistem nasıl işliyor?
Futbolun beşiği İngiltere’de lig 1888’de başladı. Başta davet usulüyle demir alan ve çift devreli lig usulüyle maçların oynandığı organizasyonda 1899’dan itibaren küme düşme hayata geçirildi. 1892’de 2. Lig oluşturulurken, bugün tüm dünyanın merakla takip ettiği Premier Lig 1992’de kuruldu. Yayın gelirlerinin dağıtımında takımların geçmiş başarıları dikkate alınmıyor; o sezonun derecesi esas alınıyor; hesaplamada maçların kaç defa canlı yayınlandığı da bir kriter olarak karşımıza çıkıyor. Kulüplerin yayın gelirlerinden en çok para aldığı ülke İngiltere. 2018-19 sezonunda Liverpool 152, Manchester City 151, Chelsea 146 milyon Sterlin kasasına koyarken, küme düşen ekipler bile yaklaşık 100 milyon Sterlin almışlardı. 1 Sterlin’in bugün 1.16 Avro olduğu hatırlandığında, Premier Lig’in sonuncusunun bile Avrupa’nın birçok devinden daha çok para aldığını anımsatmalı.
Almanya’nın ulusal ligi Bundesliga 1963’te demir aldı. Federasyon, önceki şampiyonlukları tanırken, yıldız sisteminde o yıllarda kazanılan tüm başarılar 1 yıldız olarak tanımlanıyor. Bundesliga’nın kuruluşu milat kabul ediliyor ve bu tarihten sonra kazanılan zaferler yıldızlarla ifade ediliyor: 3 şampiyonluğa 1 – 5 şampiyonluğa 2 – 10 şampiyonluğa 3 – 20 şampiyonluğa ise 4 yıldız veriliyor. Almanya’da yayın gelirleri aslen son 5 sezonun başarısına göre dağıtılıyor. Yüzde 70’lik pay buna göre belirlenirken, son 20 yılın başarısı sadece yüzde 5’lik bir pay olarak kulüplere dönüyor. 2017-18 sezonunda yayın ihalesinden Bayern Münih 98, Dortmund 88, Schalke de 80 milyon Avro elde etmişti.
İtalya’da lig 1898’de başladı. 1909’a kadar şampiyonlar eleme usulüyle oynanan karşılaşmalarla belirlenirken, o yıldan sonra lig kuruldu. Başta kuzey takımları mücadele ederken, zamanla güneyin temsilcileri de alındı. 1921-22 sezonundaki anlaşmazlık nedeniyle iyi ayrı lig düzenlenirken, ertesi sezon bu durum kaldırılmıştı. Federasyon 1929 öncesindeki başarıları tanırken, 10 lig şampiyonluğuna 1 yıldız veriyor. Yayın gelirleri dağıtılırken, kulüplere yüzde 50 eşit pay veriliyor, yüzde 15 o sezon, yüzde 10 son 5 sezon, yüzde 5 de tüm tarihteki başarıya göre hesaplanıyor. 2018- 19 sezonunda Juventus 85, Inter 83, Milan ve Napoli 77 milyon Avro almıştı.
Spor Alemi mecmuası – 18 Temmuz 1922 “Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın (Türkiye Spor Kulüpleri Birliği) nezareti altında Spor Alemi mecmuası tarafından Taksim Stadyumu’nda tertip olunan son büyük spor müsabakası münasebetiyle Fenerbahçe-Galatasaray müsabakasına başlamadan önce iki taraf kaptanları ile hakemin fotoğrafı: Sağda Fenerbahçe takımı kaptanı Zeki Bey, solda Galatasaray takımı kaptanı Necip Bey”.
Yayın gelirleri bakımından en büyük uçurum İspanya’da yaşanıyor. Barcelona ile Real Madrid pastadan ciddi bir pay alırken, diğer takımlar çok daha azına razı geliyor. Yıllarca kulüpler kendi başlarına televizyonlarla anlaşırken, sonunda imzalanan toplu sözleşmeye göre yüzde 50 eşit dağıtılırken, kalan yüzde 50 şöyle veriliyor: Yüzde 25 son 5 yılın performansına göre belirleniyor; diğer yüzde 25 ise popülerliğe göre hesaplanıyor. El Clasico’nun taraflarına aşağı yukarı ihaleden yıllık 140 milyon Avro düşerken, Atletico Madrid 100, Sevilla ile Athletic Bilbao yaklaşık 70 milyon Avro alıyor. Kulüpler arasındaki fark her sene büyükler lehine artıyor.
“1 sezonda 2 şampiyon olur” diyenlerin örnek gösterdiği ülke Arjantin’de lig 1891’de başladı. Britanya’dan sonra dünyanın en erken lig şemasını oluşturan topraklarda 1967’de iki ayrı lig oynanmaya başlıyordu: Metropolitano ve Nacional. İki ayrı şampiyonun çıkabildiği bu formatta, küçük takımlar büyüklerin hegemonyasını kırmayı başarmıştı. 1985’te tek lig düzenine dönülmüş, sonra bu karardan vazgeçilmişti. 1991’de Apertura ve Clausura adıyla iki lig organize edildi, 2014’te ise yine tek bir lige dönüldü.
Juventus ile Inter arasında oynanan maçlara “İtalya derbisi” deniyor. İtalya tarihinin en çok şampiyonluk kazanan ekiplerinden Juventus’un 36, Inter’in ise 19 şampiyonluğu bulunuyor. Karede bunları temsilen Juventus’un üç, Inter’in formasında ise bir yıldız görülüyor.
UZMAN GÖRÜŞÜ
Baba Hakkı, Baba Gündüz veya Lefter, iyi ki bu günleri görmediler!
“Koskoca saygıdeğer tarihçiler, arşivciler, yöneticiler belirli bir noktadan sonra kendi tuttukları takımın lehinde bir toplumsal baskı yaratabilmenin peşinde koşar… Benim asıl endişem 30-40 yıl sonra torunlarımızın bu yaşananlara bakıp, “Saymasak mı acaba 2020’lerdeki şampiyonlukları” deme ihtimali.
MERT AYDIN
Rekabet vardı ama dostluk hep vardı! 28 Haziran 1922 Cuma günü Taksim’de yapılacak Galatasaray-Fenerbahçe futbol müsabakasında oynayacak iki tarafın tehlikeli hücum oyuncuları: Sağda Fenerbahçeli Alaaddin Bey, solda Galatasaraylı Sadi Bey.
Futbolumuzda “1959 öncesi şampiyonluklar sayılsın mı sayılmasın mı?” tartışması, günümüz Türkiye’sinin geldiği noktayı spor açısından da gösteriyor. Futbolun kendine has dinamikleri, ülkenin değerli beyinlerini bile belirli kalıpların içine sıkıştırıyor. “Benim fikrimin karşısındakiler var ya…” kendini beğenmişliği, bilimi ya da gerçeği değil, medyaya ve sosyal medyaya has şımarıklığı pompalıyor.
Taraflar, kılıçları keskinleştirmiş bekliyor. Çıkacak karara sadece kendileri lehindeyse saygı duyacaklar. Yoksa, en popüler havayı seslendirecekler: “Düşmanlarımız var”.
Tarihi hele hele futbol tarihini değerlendirmek kolay değil. Zaman zaman kaynak eksikliği, zaman zaman da varolan kaynakların tarafgirliği kafa karıştırır. Bir de üstüne geçmişin ve bugünün genelde çelişen değer yargıları eklenince, gözlerimize tuttuğumuz takımın gözlüğünü takıveririz.
Gazete manşetlerini hatta kulüp tarihini görmezden gelip, “önemsizdi onlar” kabalığını yapabiliriz mesela. Yahut aynı yıl düzenlenmiş kupalardan iki şampiyonluk verilebileceğini savunma garabetine düşebiliriz. Kendi taraftarımız nasıl olsa sorgulamaz bunları! Bu yıldız meselesi çıktığı sırada Beşiktaş’a 59 öncesi 2 şampiyonluğun zaten verildiğini de gerçekten saymayız. İki tarafın da karşı taraftan birinin yazdığı bir yazıyı gösterip “Adamın gol diyor” demesi de işin olmazsa olmazıdır.
İşine gelen, İtalya’yı söyler eski şampiyonlukların sayılması konusunda. Almanya konusu ise her iki tarafın da kendine göre yorumladığı bir durumdur. Zira 1963 öncesi şampiyonluklar sayılır ancak bunlar “yıldız hesabı”na konulmaz.
Koskoca saygıdeğer tarihçiler, arşivciler, yöneticiler belirli bir noktadan sonra kendi tuttukları takımın lehinde bir toplumsal baskı yaratabilmenin peşinde koşar. İçi boş sloganlar üreten “embedded” medya mensuplarını saymıyorum bile.
Peki neden? Cevap öyle taraftarın hayal ettiği gibi emekle, saygıyla ilgili değil. Şampiyonluk sayısının artması, hetrkesin bildiği gibi yayın gelirinde de artış anlamına geliyor. Emin olun 59 öncesi avantajlı olan Galatasaray olsa, bugün aynı insanları şu andaki fikirlerinin tersini savunurken görebilirdiniz.
Son dönemin dünyada yükselen değeri “post-truth”. Sosyal medyanın da yardımıyla her konuda dezenformasyonu size inananlara “yedirebilmeniz” mümkün. Bugün Facebook’ta, Instagram’da, Twitter’da futbol takımı tutmayı âdeta bir dinî inanç hâline getirenlere, işlerine gelecek her şeyi onaylatmak mümkün. Toplam 45 saniyelik bir araştırmayla tersinin doğru olduğunu öğrenmek mümkün olsa bile.
Bu kadar çatışma çıkması, kuralsızlığın hüküm sürdüğü futbolumuzda normal. Şampiyonluğun sayılabilmesi için kıstaslar konulmuş mu? Yahu geçen sezon herkesin aynı şartlarda yarıştığı ligde küme düşmeyi kaldıranlar mı kıstası belirleyecek? Böyle bir kıstas olmayınca her iki taraf da kendi işine gelen bir kıstası uyduruyor. Yanında rakip takıma hakaret de ederseniz tamamdır.
Tartışmalarda ve sloganlarda adları geçen Baba Hakkı’nın, Baba Gündüz’ün, Lefter’in ve diğerlerinin, bugünkü tartışmaların indiği seviyeyi görseler birer Osmanlı tokadıyla televizyona çıkanları susturacağına da inancım sağlam. Onlar yaşarken hiç umursanmamış o kupaların peşinde koşanlar ya da önemsiz görenler sular çekildikten sonra ne diyecek? Şakşakçı güruh onların adını bir daha hatırlayacak mı?
Hepsinden daha kötüsü karar vermesi gerekenin ehliyeti konusu… Sahaya kavga etmeye inen koskoca yöneticilere komik cezalar veren, işlerinin kulüplerin zeminleriyle ilgilenmek olmadığını iddia edenler bu kararı nasıl verecek? Bilemeyiz. Ancak şu bir gerçek ki ne karar alınırsa alınsın ülkenin bir kısmı bunu geçerli saymayacak, hatta ciddiye almayacak. Benim asıl endişem 30-40 yıl sonra torunlarımızın bu yaşananlara bakıp, “Saymasak mı acaba 2020’lerdeki şampiyonlukları?” deme ihtimali.
1959’da kurulan Millî Lig’in ilk şampiyonu Fenerbahçe kupasıyla…