Etiket: Sayı:83

  • Doğu Akdeniz’de Haçlı varlığının sonu

    Bundan tam 730 yıl önce Haçlı Seferleri’nin ve Doğu Akdeniz’deki Haçlı varlığı (outremer) açısından dönüm noktası olan Akka kuşatması gerçekleşti. Akka, Doğu Akdeniz’de Hayfa Körfezi’ndeki özel konumu ve doğal limanıyla stratejik önemi büyük kentlerden biriydi ve yüzyıllarca böyle kaldı. 1799-1832 arasında bile, biri Napoléon tarafından olmak üzere üç kere daha kuşatılacaktı. Akka’nın Müslümanlar tarafından fethi sonrası Haçlıların artık bu topraklarda tutunabilmesi mümkün olmadı.

     Haçlı kuvvetleri arasında birlik-beraberlik yoktu

    Haçlı kuvvetleri özellikle 1244’te Kudüs’ün ikinci defa kaybedilmesinin ardından iyi­ce bölünmüştü. Kudüs Kral­lığı’na bağlı Sur (Tyre) kenti bile başlı başına bir lordluğa dönüşmüştü. Bunun yanında Trablusşam (Tripoli) Kontlu­ğu ve Antakya Prensliği siyasi ve iktisadi olarak önemli mer­kezler olmuştu. Fiili başkent Akka’da ise Avrupalı hanedan­ların kendi içlerinden çıkardığı krallar ve hatta onların vekil bıraktığı baylolar arasında bir rekabet vardı. Kıbrıs Kralı 3. Hugh ve Sicilya Kralı 1. Car­los (Anjou’lu) yine kan bağla­rını bahane ederek kutsal top­raklarda hak iddia ediyor ve bayloları aracılığıyla buraları yönetmeye çalışıyordu. Pisa, Venedik ve Cenova gibi deniz­ci devletler arasındaki rekabet de kutsal topraklardaki ticareti üstlenmek için devam etmek­teydi. Müslümanlar arasında ise Kalavun, Memlûk Sultanı olarak gücünü pekiştirmiş, Su­riye ve Mısır’ı kontrol etme­ye başlamıştı. 1260 öncesinde, Müslüman dünyasında Şam ve Kahire ayrı güç merkezleriydi.

    Akka, kuşatmadan 100 yıl önce el değiştirmişti

    Akka, stratejik konumuyla hem Haçlılar hem de Müslümanlar için önemli bir kentti. Selahad­din Eyyûbî’nin Hıttin (Hattin) Muharebesi (1187) ardından fethedilen Kudüs ile beraber Akka da aynı tarihte savaşma­dan teslim alınmıştı. Kudüs Kralı Lüzinyanlı Guy de, Se­lahaddin’e esir düşmüş fakat 1188’de serbest bırakıldığın­da mütevazı bir ordu toplayıp 1189’da Akka’yı kuşatmıştı. 2 yıl sürecek olan kuşatmaya daha sonra 3. Haçlı Seferi sırasında İngiltere Kralı Aslan Yürekli Ri­chard ve Fransa Kralı Philip­pe de katılmış, bu geniş ordu­ya karşı dayanamayan Eyyûbî, kenti 1191’de teslim etmek zo­runda kalmıştı. Kudüs alınama­dığı için Akka, Kudüs Krallı­ğı’nın fiili başkenti olma işlevini üstlenecekti.

    İsrail’in kuzeyinde, Akdeniz kıyısındaki Akka kentinin, günümüzdeki durumu.

    Haçlıların rakibi artık Eyyubîler değil Memlûklar idi

    Selahaddin Eyyûbî’nin Kudüs fethi o kadar efsaneleştiril­miştir ki, Kudüs’ün 1229’daki 6. Haçlı Seferi sırasında yine Eyyûbî Hanedanı’ndan Kâmil bin Adil tarafından (neredeyse savaşmadan, diplomatik yolla) tekrar kaybeldiği unutulmuş­tur. Kudüs’te Müslümanlar sadece küçük bir bölümü elle­rinde tutarken, kısa bir aralık dışında 15 sene boyunca kenti Haçlılar yönetmiştir. 1244’te ise Moğollar tarafından yerle­rinden edilmiş Harezmliler ile Eyyûbî Sultanı es-Salih Eyyûb Kudüs’ü tekrar kuşatmış ve fet­hetmiştir; fakat Harezmliler kenti öylesine yağmalamıştır ki, Kudüs neredeyse harabeye dönmüştür. Eyyûbî hükümdarı es-Salih, daha çok Memlûk tipi askerleri Kahire’deki sarayında tutuyordu. Bu durum Mısır’da Eyyûbî hanedanının sonu­nu getirdi. 1249’te ölümünden sonra eşi Şecer-üd-Dürr “ha­nım sultan” oldu ve ardından Memlûk birliklerinden Aybeg ile evlendi. Eyyûbiler, Suri­ye Sultanı/Şam Emiri olarak Suriye’de varlıklarını sürdü­rürken, Mısır sultanları artık Bahri Memlûklardan çıkmaya başladı.

    Tek şövalye tarikatı Tapınakçılar değildi

    Tapınak Şövalyesi miti, söz­de-tarihsel argümanlarla o ka­dar beslenmiştir ki günümüzde kitlesel medya birçok yapımda Haçlılar sözkonusu olduğun­da ağırlığı bu şövalye grubuna vermiştir; özellikle Kutsal Kâse gibi dinî hatıraların korunma­sı sözkonusu olduğunda… Hal­buki Akka, özellikle Hospita­lier Şövalyeleri için önemli bir merkez olmakla beraber, yine Alman tüccarlar tarafından ku­rulan hacılar için yapılmış has­tane etrafında şekillenen Töton Şövalyeleri de buradaydı. Diğer bir şövalye grubu ise Lazarus­çular’dı. Bu 4 şövalye grubu ve daha küçük birkaç şövalye gru­bu hem Akka’nın savunulmasın­da hem de yönetiminde ağırlıklı söz sahibiydi.

    1291 Akka kuşatmasında surları savunan askerleri tasvir eden resim, Dominique Papety imzasını taşıyor (1815-49).

    Akka’nın yönetimi kralların elinden çıkmıştı

    Kudüs’ün Müslümanların eline geçmesinden sonra Akka fiili başkent olmuştu. Doğu Akde­niz’de başka Haçlı derebeylikle­ri olsa da Kudüs Krallığı unvanı uzaktaki Avrupalı hanedanlar­daydı ve bunların temsilcileri krallığı vekaleten yönetiyordu. Kralı seçme yetkisi, şövalye ta­rikatlarının üstadlarından, asil­lerden ve piskoposlardan olu­şan Haute Cour’da idi. Seçim­deki temel öğelerden birisi güç dengesini bozmayacak bir lider bulunmasıydı; zira daha önce gruplar ve yönetici hanedan­lar arasında kurulmuş ittifaklar tercih yapmayı zorlaştırmak­taydı. İttifaklar içinde Cenova, Venedik ve Pisa gibi Akdeniz’in en güçlü “talassokrasi”lerine (denize dayalı hükümdarlıklar) yakın veya uzak olmak da belir­leyiciydi; zira bu deniz güçleri hem ticaret için hem de şehrin savunması için yaşamsal önem taşımaktaydı. Haute Cour ve Cour de Bourgeois kenti bir ko­mün gibi yönetirken, kralların bayloları da temsilci olarak güç dengesinin mühim aktörleriydi.

    Akka’dan sonra Atlit Kalesi’de düştü

    Memlûk Sultanı Kalavun, Laz­kiye ve Trablusşam gibi Haçlı yerleşimlerini birer birer top­raklarına katıyordu. Akka için ordu toplarken aniden 1290’da öldü. Haçlılar ordu toplandı­ğının farkında idi, fakat yanlış istihbarat yaymak amacıyla Kalavun, ordunun Afrika için hazırlandığını söylemektey­di. Rakip Memlûk beylerin­den el-Fahir ise bunun Akka için olduğunu Kıbrıs ve Kudüs Kralı Henry’ye iletmişti. Kala­vun’un oğlu Halil el-Eşref, ba­basının seferini devam ettirdi ve Mayıs 1291’de Akka’yı fet­hetti. Akka, Haçlıların bu coğ­rafyada tutunduğu son kent de­ğildi ama burasının kaybedil­mesi bir dönüm noktası oldu. Akka’nın ardından Tapınak­çıların askerî merkezi Tartus ve stratejik bir kale olan Atlit Kalesi Ağustos’ta kaybedil­di. Haçlılar bu defa Tartus’un karşı kıyısında olan ve tatlı su kaynakları tükenmiş Arvad Adası’na çekildiler ve burayı Kıbrıs Krallığı’ndan destek ala­rak yapmak istedikleri seferler için bir üs olarak kullandılar. Memlûkların adayı kuşatması­nın ardından, 1302 Eylül’ünde Haçlılar Doğu Akdeniz’deki bu son yerleşimi de Müslümanla­ra teslim ettiler.

    Selahaddin Eyyûbi
  • Çakı gibi gençler…

    Türkiye’de ilk defa öğrenciler tarafından toplu halde beden eğitimi göste­rileri yapıldığında, tarih 12 Mayıs 1916’ydı. İsmi sonraları Çapa Öğretmen Okulu olacak Darülmuallimîn öğrencileri, şimdi Fenerbahçe Stadı olarak bilinen İttihatspor sahasında “Jimnastik Şenlikleri” adını taşıyan ilk göste­rilerini sunmuştu. Büyük ilgi gören “Jimnastik Şenlikleri”, o tarihten sonra “Mektepliler Bayramı”, “İdman Bayramı”, “Jimnastik Bayramı” adlarıyla her yıl Mayıs ayında tekrarlandı. 1935’te ise Samsun’a çıkışın yıldönümü “Ata­türk Günü”nün tüm gençliğe maledilmesi için, 19 Mayıs’ın Gençlik ve Spor Bayramı adı altında kutlanması kabul edildi. Fotoğraf, bundan 20 yıl sonra 1955’te Ankara’daki Hipodrom’da düzenlenen 19 Mayıs töreninden… Dinç ve sağlıklı bir neslin fertleri, bir çarkın dişlileri gibi uyumlu.

    KAYNAK: DEPO PHOTOS

  • Hititlerin ismi ve cismi

    MÖ 2000’lerde Anadolu’ya gelen Hititler, Kızılırmak civarındaki Hattiler üzerinde hakimiyet kurmuş ve Hatti kültürü ile içiçe yaşamışlardı. Anadolu’nun yerli halklarından olan Hattilerin Hititlerle dil, ırk, din açısından bir akrabalıkları yoktu. Buna rağmen Hititler “Hatti ülkesi” adını ve Hatti uygarlığından gelen “Hitit Güneşi” dediğimiz sembolü kullandılar.

     Firavunların Kahire’nin merkezinde bulunan müzedeki eski yerlerinden şehrin biraz dışın­daki yeni mekanlarına “göçürülmeleri” ve bu göçün temsil edildiği görkemli firavunlar geçidini sanırım herkes duymuştur. Bazılarına göre o kadar da önemli değil, sadece propaganda. Kimileri ise Batı medeniyetinin başlangıcı olarak görülen firavunları Mısır’ın yeniden sahiplenmesine vurgu yapıyor. So­nuçta ne Arap ne de Müslüman olmayan firavunları bu şekil­de sahiplenmek ülke tarihi açısından önemli. Öte yandan bu hadiseyi turizm amaçlı olarak değerlendirenler de var; bizim de neler yapabileceklerimizi dile getiriyorlar.

    “Bizim ülke tarihi ne durumda” diye bakmaya başladım. İlköğretim çağlarında şimdi +65 olan kuşak için “ülke tari­hi” kavramı pek tanıdık gelmese de, “eskiden burada kimler vardı?” sorusu “Etiler” diye yanıtlanırdı. Günümüzde Etiler nasıl öğretiliyor diye internetten biraz araştırmak isteyince, karşıma Etiler pastanesi, emlak bürosu gibi İstanbul’un Etiler semti çıktı. Etibank’tan, Eti bisküvisine kadar birçok yere adı­nı vermiş olduğumuz Etiler’e bugün ne olmuştu? Göreme’nin Kapadokya’ya, salgının pandemiye, zirvenin “pik”e dönüştüğü gibi Etiler de Hitit olmuştu. Ancak Hitit adının da eski tabirle “galat-ı meşhur” olduğu ve onların kendilerine Neşa (Kültepe) ile bağlantılı isim verdikleri anlaşılıyor (M. Alparslan, 2009).

    Ancak diğer dönüşümlerden farkı, eskiden Etilerin Türk olması, Hititlerin ise Hint-Avrupa dili konuşmuş ve yazmış bir halk olmasıydı. Kısacası evvelce bizim olan Etiler, şim­di bize yabancı Hititler olmuştu. Ortaokul ders kitaplarında da verilen bir kaç satır bilgi, onları Mezopotamya ve Anado­lu uygarlıkları çerçevesinde uzaktan ele alıyordu. Tematik olarak hazırlanmış lise ders kitapları ise Hitit adından İyon­lar, Urartular, Frigyalılar, Lidyalılar ile birarada söz etmekte. Konular tematik olarak düzenlenmiş olduğu için, kronoloji­yi sadece başlangıçta düzenlenmiş olan tabloyu inceleyerek bulmak gerekiyorr. Tabii, sadece siyasi olaylar, savaşlar sı­ralaması yerine tematik bir düzenleme ile öğrencilerin belli konularda kavrayış sahibi olmalarına yönelik bir düzenleme takdire şayan. Ancak “ne için öğreniyoruz, bizimle ilgisi ne­dir?” konusu pek ortaya çıkmamakta.

    Konuya millet tarihi değil de ülke tarihi açısın­dan baktığımız zaman, MÖ 2000’lerde muhtemelen Kafkaslar yoluyla Anadolu’ya gelmiş olan Hititle­rin de kendi tarihî kayıtlarını ülke tarihi çerçevesin­de tutmuş oldukları görülüyor. Hititler Anadolu’ya geldikleri zaman özellikle Kızılırmak büklümü içi ve etrafında bulunan Hattiler üzerine hakimiyet kurarak bölgeye yerleşmiş ve Hatti kültürü ile içiçe yaşamışlardı. Ana­dolu’nun yerli halklarından olan Hattilerin Hititlerle dil, ırk, din açısından bir akrabalıkları yoktu. Buna rağmen Hititler memleketleri için Hattilerin verdiği adı –“Hatti ülkesi” adını-kullanmışlar ve Hatti uygarlığından birçok öğeyi benimsemiş­lerdir. Bunun en güzel örneği “Hitit Güneşi” dediğimiz sembo­lün aslında Hattilerden gelmesidir. Diğer bir deyimle ülkeleri­ni tanımlarken bile etnik açıdan veya dil açısından değil, ülke tarihi çerçevesinde düşünmüş oldukları görülüyor. Aslında Anadolu medeniyetleri çerçevesinde öğrendiklerimiz ve öğ­retilenleri millet tarihi olarak ele aldığımız için bilgiler çoğu zaman havada kalıyor, bunlar sanki yabancılara aitmiş hissini veriyor. Ben de uzun yıllardan beri Türklerin tarihi ile meşgul olduğum için “halk, millet, ulus” tarihinin önemini bilen ve bunlara değer veren biri olarak ülke tarihinin önemine işaret etmek istiyorum.

    Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Ya­kın Mazisi (1929) eserinin ilk bölümünde ırmakları, dağları, yerleşimleri ele alır; ancak ondan sonra o topraklara yaşamış olanların tarihini anlatır. Bu bölgelerin en eski devirlerdeki tarihsel yapısını ise Umumi Türk Tarihine Giriş’te (1946) ele almıştır. Onun tarih anlayışında coğrafya ve toprak mesele­si önemli yer tutar. Nitekim Prof. Richard N. Frye, Orta Asya Mirası (2009) adlı eserinde “Türkiye Cumhuriyeti halkının kökeni iki bölgeye dayanır: Anadolu ve Altay dağları etrafında­ki İç Asya” sözleriyle ülke tarihine işaret eder ve Atatürk za­manında başlatılan arkeolojik kazıların bu çerçevede anlaşıl­ması gerektiğini belirtir. Kazak arkeolog K. Akişev de “toprak­larımızda yaşamış olanlarla babadan akraba değilsek, anadan akrabayız” demiştir.

  • Futbol literatüründen matbaaya, tasarıma ve devlete adanan bir ömür

    Sanayi-i Nefise Mektebi’nden mezun oldu. Millî Mücadele’de askerî matbaada çalıştı. Londra’da tipografi-litografi ve baskı eğitimi aldı. 1923’te Futbol Federasyonu’nun kurucuları arasında yer aldı. FIFA’nın özel izni ile ilk uluslararası Türk hakemi oldu. 1952’ye kadar devlette ve özel şirketlerde üst düzey yöneticilik yaptı. Müstesna bir insanın kısa hayat hikayesi.

     Türk futbol tarihi, resmî kayıtlara göre Türk İd­man Cemiyetleri İtti­fakı’nın kurulmasından sonra Yusuf Ziya Öniş ve arkadaşları tarafından 1923’te Şehzadeba­şı’ndaki Letafet Apartmanı’n­da başlatılır. İlk ismi “Futbol Heyet-i Müttehidesi” olarak belirlenir. Bu çabaların peşin­den FIFA’ya başvurulur. 21 Mayıs 1923 tarihinde başvuru FIFA tarafından kabul edilir ve Türkiye FIFA’nın 26. üye­si olur.

    Futbol Federasyonu’nu ku­ran Yusuf Ziya Öniş’in kuru­cu arkadaşları içinde 12 Mart 1892 İstanbul doğumlu Hamdi Emin Çap da bulunmaktadır. Sanayi-i Nefise Mektebi’nden mezun olan Hamdi Emin Çap güzel sanatlar eğitimi almış, basım işleri konusunda eği­tim görmüştür. Futbola çocuk yaşlarında Altınordu takımın­da başlayan Hamdi Emin, 15 Ocak 1919’da Sanayi-i Nefise Mektebi’nden mezun çıkmış, Millî Mücadele sırasında 18. Kolordu karargahında süvari ihtiyat zabit vekili olmuştur; Süleymaniye Askerî Matbaa­sı’nda, İstanbul Müdafaai Mil­liye Kumkapı ve Süleymani­ye nahiyesinde (MM gurubu) 1. sınıf katip sıfatıyla çalışmış ve İstiklal Madalyası sahibi ol­muştur.

    Hamdi Emin (Çap) Bey’in spor belgesi ve takdirnamesi.

    Millî Müdafaa Vekaleti (Savunma Bakanlığı) hesabına matbaacılık tahsili için gitti­ği İngiltere’de London School of Printing and Kindred Tra­des’te (1925-1928) tam devre öğrenci olarak “hurufat terti­bi, mihaniki tertip, tipografi, foto-litografi, ciltçilik, malze­me depoculuğu, stereotyping ve electrotyping, maliyet ve tahmin hesapları, gazete ro­tasyon makinaları” konuların­da eğitim almış ve başarıyla mezun olmuştur.

    Hamdi Emin, küçük yaş­larda başladığı futbolu İngilte­re’de bulunduğu 3 yıl boyunca geliştirdi. Bu yıllarda İngiliz futbolunu incelemek şansına erişti. 1920’de kurulan ve ilk spor teşkilatı olarak kabul edi­len Türkiye İdman Cemiyetle­ri İttifakı ve 1923’te Şehzade­başı’nda Letafet Apartmanı’n­da oluşturulan Türkiye Futbol Federasyonu’nun kurucuları arasında yer aldı. 1924’te yı­lında Moskova’da, 1925’te de İstanbul’da oynanan Türki­ye-Sovyetler Birliği maçlarını FIFA’nın özel izni ile ilk ulus­lararası Türk hakemi olarak yönetti. Böylelikle FIFA’nın resmî listesine 2 defa millî maç yöneten ilk Türk hakemi olarak yazıldı. 1928’de Askerî Matbaa’da çalışmaya başlayan Hamdi Emin Bey, 28 Mayıs 1930’da da kurumun müdürü olmuştur. 31 Kasım 1934 tari­hinde bu görevinden ayrılan Hamdi Emin Bey, İş Bankası, Denizbank gibi kuruluşlarda üst düzey memuriyette bulun­duktan sonra Kırtasiye Umum Müdürlüğü ve Devlet Kağıt ve Basım Genel Müdürlüğü görevlerini de ifa etmiştir. 6 Mart 1952 tarihinde kendi is­teğiyle emekli olmuştur.

    Hamdi Emin Bey, Berlin Olimpiyatı’nda…

    Türkiye’de ilk futbol ha­kemi kursunu açan asbaşkan Hamdi Emin Çap, futbol spo­runun kurallarını İngilizceden çevirmiştir. Çeviriler Türki­ye İdman Cemiyetleri İttifa­kı Futbol Heyet-i İttihadiye­si neşriyatından Beynelmilel Futbol Kavaid-i Muhtasarı ve Nazari Futbol ve Asoseyşın Futbol Beynelmilel Federas­yonu Nizamnamesi isimleriy­le 1927’de İstanbul’da basıl­mıştır.

    Hamdi Emin (Çap) Bey’in kartviziti.

    1936’da Berlin’de yapı­lan 11. Berlin Olimpiyatları’na Türk Spor Kurumu Futbol Federasyonu Reisi sıfatıyla katılmıştır. 1931-1937 arasın­da Türkiye Futbol Federasyo­nu başkanlığını yapan Hamdi Emin Çap, kurumun tarihte­ki üçüncü başkandır. Seçim­le geldiği Futbol Federasyonu başkanlığına o dönemin spor teşkilatı olan Türk Spor Kuru­mu’nun ilgi göstermemesi ve İngiltere’den getirttiği Boots isimli antrenöre verilen sözle­rin tutulmaması nedenleriyle 1937’de istifa etmiş ve bir da­ha Türk sporunda hiçbir görev kabul etmemiştir.

    Hamdi Emin Çap’ı istifa­sından yıllar sonra kendisine Beden Terbiyesi Umum Mü­dürünün imzasıyla yaptığı hiz­metleri öven bir belge sunul­muştur. Bu belge Hamdi Emin Bey’in fahri ve maddi karşı­lık görmeksizin Türk sporuna yaptığı büyük hizmetlerin tes­cil belgesidir:

    “T.C.

    Başvekalet

    Beden Terbiyesi Umum Müdürlüğü İstanbul, 5 / 12 / 1941

    İstanbul Bölgesi Başkanlığı

    Fotoğrafı yukarıda yapışık Hamdi Emin Çap, Türkiye’nin Beynelmilel Futbol Federas­yonu’na tescil ettirdiği bey­nelmilel futbol hakemlerin­den olup milletlerarası maçla­rı idare etmiş ve Beynelmilel (Futbol Kavaidi Umumiyesi) kitabını ilk defa olarak İngiliz­ce’den Türkçe’ye terceme ile ilk defa olarak açılan Hakem­lik kursu muallimliğini ifa et­miştir.

    Bunlardan başka mumai­leyh, Beynelmilel Futbol Fede­rasyonunun 1924 tarihindeki Paris Kongresine Türkiye Mu­rahhas Heyeti azası sıfatile ve 1934 ve 1936 Berlin Kongrele­rinde resen Türkiye’yi temsil etmiştir.

    Türkiye İdman Cemiyetle­ri ittifakının ilk kuruluşunda 1923-1924 yıllarında Futbol Federasyonu ikinci reisliğini ve 1931 den 1937 tarihine ka­dar da Türkiye Futbol Fede­rasyonu reisliğini ifa etmiştir.

    Ayrıca ve sırasile İstanbul Futbol Heyeti reisliğini ifa ile memleket dahilinde bir çok resmi ve hususi maçlarla Tür­kiye Futbol Birincilik müsaba­kalarının hakemliklerini yap­mış ve 1936 da Londra’da açı­lan Futbol Antrenör kursuna da iştirak etmiştir.

    Londra’daki eğitim yıllarından bir kare (en üstte) ve okul belgesi (sağ altta)

    Yukarda yazılı vezaifi bü­yük bir ehliyet ve liyakatla başaran Hamdi Emin Çap’ın bütün bu vezaifi fahriyen ifa etmiş bulunduğunu mübeyyin işbu vesika kendisine verildi”.

    Türk futbol tarihine önem­li katkılarını sıraladığımız Hamdi Emin Çap’ın bir önem­li yönü de Türk yayımcılık ve grafik sanatlarına yaptığı kat­kılardır. Güzel Sanatlar mek­tebinden mezun olup Askerî Matbaa’da başladığı yayım­cılık faaliyeti önce Londra’da matbaacılık eğitimi veren bir okula gönderilmesiyle akade­mik bir hüviyet ve önem ka­zanmıştır. Ülkeye dönüşünde diplomalı bir matbaacı olarak Askerî Matbaa’da daha sonra Devlet Matbaası’nda önce me­mur sonra müdür olarak gö­rev alır. Harf Devrimi sonra­sı Matbaa-i Amire’nin devamı olan Devlet Matbaası’nın yeni harflerle modern basım tek­niklerini uygulayarak bastı­ğı kitaplar henüz incelenme­miş bir konudur. Harf Dev­rimi sonrasında cumhuriyet matbaacılığının çok önem­li kazanımları olarak sayıla­cak bazı kitap ve dergiler Faik Reşit Unat, Vedat Nedim Tör, Fotoğrafçı Othmar, Hasan Ali Yücel, Emin Barın gibi önemli isimlerin katkı ve emekleriyle Emin Hamdi Çap’ın müdürlü­ğü sırasında üretilmiştir.

    Devlet Matbaası’nda bası­lan La Turquie Kemaliste (Ke­malist Türkiye) isimli dergi hakkında Cumhuriyet gazete­sinde yayımlanan bir yazıda “Matbuat Umum müdürlüğü tarafından La Turquie Kema­liste/Kemalist Türkiye adlı bir mecmua neşrediliyor. İkin­ci sayısı Ağustos’ta çıkan bu mecmua, Türkiye ve Türk­lük lehinde propaganda yap­mak maksadile iki ayda bir ve Fransızca olarak çıkarılmak ve papyekuşe üzerine cidden çok nefis bir surette basılmak­ta olan mecmuanın basışın­dan dolayı evvela Devlet Mat­baası’nı tebrik etmek isteriz. Kıymetli arkadaşımız Hamdi Emin Bey’in Devlet Matbaa­sı’nı hakikaten iftihar edilecek bir müessese haline getirdi­ğini, orada basılan eserlerden görüp anlıyoruz” denilmek­tedir.

    Hamdi Emin Çap hem Türk futbol ve spor tarihine hizmetleri hem de yayın ve grafik tarihine getirdiği yeni­liklerle çok önemli ve değerli şahsiyetlerdendir.

    Cenaze merasimi ve ölüm haberi…

    Kıymeti takdir edilmeyen bir insanın istifası

    DEVLET MATBAASI

    Maarif Vekaleti İstanbul, 1-12-1934

    Yüksek Katına

    Ankara

    Devlet Matbaasını içinde bulduğum ip­tidai vaziyetten çıkararak modern mat­baacılığın istilzam ettiği yüksek san’at müessesesi haline getirmek için bütün varlığımla çalıştıklarım, eser olarak meydana koyduklarım ve bilhassa dev­let sermayesini titizlikle koruduklarım hiçe sayılarak idari ve teknik otorite­yi sarsacak muamele ve müdahelelere maruz bırakılışım, bende bu müessese başında iş görecek istek bırakmamıştır. Bundan dolayı bu işten çekiliyorum. Saygılarımı sunarım.

    Devlet Matbaası Müd.

    H.[amdi] E.[min]

  • Baharda evde durulmaz çayır-çimene doyulmaz

    1800’lerin başlarında İngiltere’de başlayan ve evde hazırlanmış yiyecek içeceklerle doğaya düzenlenen günlük seferlere piknik deniyordu. Türk toplumunda ise çok daha eskiden, 18. yüzyılın başlarından itibaren Kağıthane’yle başlayan mesireye gitme geleneği günümüze kadar devam etti. Avrupa’yla en önemli fark, bizdeki pikniklerin esas olarak “oturarak-yatarak” yapılmasıydı.

    Piknik sözcüğü ilk defa 1692’de basılı bir kay­nakta yer aldığında, he­nüz ne İngilizler ne Amerika­lılar güzel havalarda çayırlara yayılıp eş-dost ile birlikte bir şeyler yemenin zevkini keş­fetmişlerdi. Sözcüğün eski­ye dayanan bir kökeni de yok. “Piquer” fiili Fransızca ga­galamak demek. “Niquer” de onunla kafiyeli olsun diye ek­lenmiş; açık havada ufak tefek bir şeyler yemek anlamında. İngilizcede (picnic) sözcüğe rastlamamız 1800’leri bulu­yor. Piknik fikrinin Ameri­ka’ya doğru yolculuğuna daha epey var. Oysa bizim toprak­larda, doğanın bağrında, mesi­re yerlerinde yer sofraları öyle uzun süredir kurulmaktaydı ki… Şimdi bile bakın, her ka­sabanın-şehrin sevilen mesire yerleri vardır. Tatil günlerinde doğaya çıkmak için her fırsa­tı değerlendiren insanlarımız akarsu kenarlarını, ormanla­rı, ağaç altlarını, parkları, hay­di hiçbiri yok, otoyol kenarla­rındaki ufak çimenlikleri bile doldurur. Ancak İngilizlerin de zaman içinde piknik kavra­mına boyut kattıkları için hak­larını vermek lazım.

    Ortaçağ’ın av şölenleri veya Rönesans stili kır davetlerin­de yüzlerce hizmetli hazırlık­ları önceden yapardı. Zevk için kendini kırlara vurup arada so­ğuk bir şeyler atıştırma fikri o dönemin insanları için pratik ve arzu edilir bir eğlenti değildi henüz. Hatta piknik adı verilen ilk ortaklaşa eğlentiler açık ha­vada değil, içeride yapılmıştır. İlk başlarda piknik ile kastedi­len, katılmak için para ödenen ya da yemek getirerek katkıda bulunulan bir eğlence idi. Pek kısa ömürlü olan Piknik Derne­ği 1802’de kurulduğunda içeri­de toplanıyordu ve sosyetenin ünlülerini biraraya getiriyor­du. İngiltere’nin yükselen orta sınıfı için piknik sepetleri ile açık havada gezinip “al fresco” bir şeyler yemek sosyal etkinlik olarak ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren alışkanlık olarak yerleşecekti.

    İstanbul’un mesire yerleri İstanbul’un dere kenarları oldum olası bahar ve yaz aylarında piknik yapmaya, kayıklarla gezmeye gelen insanlarla dolar taşardı.

    İngiltere’de 1800’lerin ba­şında öğünlerin saatleri kaya­rak, kahvaltı ile geç vakitlere sarkan akşam yemeği arasına hafif, soğuk atıştırmalıklardan oluşan bir öğün daha girmişti. Soğuk et dilimleri, turşu, kek, jöle gibi hafif yiyecekler ile bir ufak masa kenarda acıkanları beklerdi. Ne oldu da insanlar bu soğuk atıştırmalıkları bir sepete koyup dışarılara taşıdı?

    Jean-Jacques Rousseau da­ha 18. yüzyılın ortalarında do­ğaya dönmenin zihnen ve ruhen daha sağlıklı olduğunu, dışa­rıda yenen bir yemeğin “ruhu özgürleştireceğini” yazmıştı. Ressamlar doğayı resmediyor, güzellikleri dışarıda arıyor, tab­lolarına yansıtıyorlardı. 1789 devriminden sonra Fransa’da kraliyet bahçeleri ilk defa hal­ka açılmıştı. Toplu piknikler; “fêtes champêtres” (kır şölen­leri) seçme hakkına yeni ka­vuşmuş vatandaşlar arasında hemen popülerleşmişti.

    İlk başlarda İngilizler de piknik için “şölen” sözcüğünü kullanıyordu. Fransa’dan ithal bu yeni etkinlik türü, Victoria Dönemi’nde (1837-1901) sevi­len bir alışkanlık haline gelmiş, sosyal yaşamın önemli bir par­çası olmuştu. Giysilerin zorlu­ğuna rağmen yere oturup, par­makları ile bir şeyler yiyerek dönemin katı etiket kurallarını birkaç saatliğine tersyüz etmek çok eğlenceliydi. “Tanrı’nın ya­rattığı güzellikler”i yerinde ya­şamak, devrin püriten anlayışı­na da uyuyordu.

    Kısa sürede soyluları takip eden orta sınıf da pikniklere gitmeye başlamıştı. İngiliz orta sınıfına görgü kurallarını öğre­ten Bayan Beeton, Ev İdaresi (1861) kitabında piknik sepeti hazırlarken unutulmaması ge­reken yiyecekleri şöyle sırala­mış: Rozbif, kuzu pirzola veya kuzu kol, kızarmış ördek, jam­bon, söğüş dil, etli ve jambon­lu turta, güvercinli turta, ısta­koz, kelle söğüş, marul, salata ve hıyar sepeti. Hepsi aynı anda değil herhalde; arasın­dan seçin demek istemiş olmalı. Tabii her piknik sepetinde tabaklar, bar­daklar, şarap kadehle­ri, çatal-bıçaklar, çay fincanları, çay dem­liği, şeker ile süt mutlaka bulun­malı idi. Kahve, piknik için pra­tik bulunmuyordu. Soğuk içe­cekler de çeşitliydi: Bira, zen­cefil birası, soda, limonata, şeri, kırmızı şarap, şampanya, ve brendi. Orta sınıf tanımı neydi? Biz unutmuşuz belli ki.

    Bu arada Londra’daki çeşitli açık hava müsabakaları ve gös­teriler sosyal birliktelikler için fırsat oluyordu. Yaz aylarında “Londra Mevsimi” denen dö­nemin hemen arkasından Eylül başında “Av Mevsimi” geliyor­du. Piknik için şahane fırsatlar! 1740’lardan beri seyahat eden seçkin yolcular için yemek se­peti hazırlayan ünlü Fortnum & Mason mağazası 1849’da hazır piknik sepetlerini satışa sun­muştu bile.

    Alaturka piknik Çoluk-çocuklarıyla hava almaya gelen kadınlar, mesire yerlerinin ayrılmaz parçasıydı. Ama erkeklerle bulundukları yerler birbirlerinden ayrılmıştı.

    Romantikler endüstrileş­meye karşı olsalar da 19. yüzyıl buharlı gemiler ve demiryolları ile seyahati hızlandırıp, ucuzlat­mıştı. Artık salt zevk için seya­hat mümkündü. Tren seyahat­leri için hasır yiyecek sepetleri istasyonlarda bir depozito öde­nerek satın alınabiliyor, yemek bitince iade ediliyordu. Hâli vakti yerinde olan turistler, piknik sepetlerinin yanında rehber kitapçıkları, şemsiye ve şapka kutusuna benzetilmiş oturak kutusuyla zevk için kıtaaşı­rı seyahate hazırdılar. Édouard Manet’nin “Kırda Öğle Yeme­ği” isimli tablosunda resmettiği basit, hasır sepetler yetmiyordu artık. Deriden, bölmeli, içinde bakır çaydanlığı ile ocağı bile olan lüks sepetler, kırda gösteriş yapma olanağı sağlıyordu.

    Sahipleriyle birlikte bu se­petlerin gittiği en garip piknik alanlarından biri de Kırım’da­ki savaş cepheleriydi. 1853-1856 arası Birleşik Krallık, Fransa ve Osmanlı Devleti’nin de yanında Ruslara karşı savaşırken, 1854’te Noel’den 1 ay önce, kadınlı-er­kekli 100 kişilik bir turist kafile­si gemiye atlayıp Kırım’a savaşı izlemeye gitmişlerdi! Kırım Sa­vaşı günlük gazetelerin fotoğraf­larla, röportajlarla sürekli yan­sıttığı ilk “medyatik savaş” idi. Bahara kalmadan paket turlarla, İngiliz turistler akın akın savaşı yerinde izlemeye geliyordu. Pik­nik sepetleri de yanlarındaydı. Savaşın geçtiği cephelere gezi­ler düzenleniyor, sakin günler­de kriket maçları ve çeşitli spor müsabakaları yapılıyor, ava çı­kılıyordu. Ellerinde teleskopları ile cepheyi en iyi şekilde görecek bir tepe arayan turistler, Sivas­topol’un üçüncü kez bombalan­masını ve 6.000 İngiliz askerin ölümünü “heyecan içinde” sey­retmişlerdi. Kızkardeşine “Ha­nımlar sonuna kadar eğlencenin tadını çıkardılar” diye yazmıştı Yüzbaşı Portal.

    Deriden, bölmeli, içinde
    bakır çaydanlığı ile ocağı
    bile olan lüks piknik
    sepetleri, kırda gösteriş
    yapma olanağı sağlıyordu.

    İngilizler piknikli eğlence­leri kendilerinin keşifleri sa­nadursun, ünlü şairimiz Nef’i 1600’lerin başında şu dizeleri yazmıştı: “Mahşer olmuş sahn-i Kâğıthane dünya buradadır / Cennete dönmüş güzellerle te­maşa bundadır”. İlk Sadabad Sarayı, Kâğıthane Deresi kena­rına 1722’de yazlık saray olarak inşa ettirilmiş idi. Osmanlı İm­paratorluğu’nun ilk büyükelçisi sayılan Yirmisekiz Mehmet Çe­lebi’nin Paris’ten getirttiği saray ve bahçe planlarından esinle­nerek, şark mimari unsurları ile sevilen bir mesire yeri düzen­lenmişti. Yapılan sarayla birlik­te Cedvel-i Sîm isimli kanal, iki havuz, üzerinde seyir kameriye­leri ile iki kaskad, Kasr-ı Neşat (Çadır Köşkü – Perdeli Köşk) ve bir çeşmenin yapımı sadece 60 günde tamamlanmıştı. 3. Ah­med’in katıldığı açılış şöleninde şairler buraya “uğurlu-mamur yer’” anlamına gelen “Sa’d-a­bad” ismini koymuşlardı.

    İstanbul “tenezzüh” ve “me­sire” eğlencelerine çok eskiler­den beri düşkündü. “Zeytinyağlı dolmalar, kuzu söğüşü, sütlü ir­mik helvası gibi mesireye mah­sus soğuk yemekleri sefer tas­larına vazederler ve kibar takı­mının yemeklerini ayvazlar ve uşaklar ayrıca kayıklarla getirir­lerdi” diye anlatmış Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey. İleri gelen esnaf takımının ise gezinmek­ten çok “taam”a önem verdiğini yazmış. Aşçılarını da yanlarında getiren bu beyler kuzu çevirtir, kuyu veya testi kebapları yaptı­rır, kendileri yedikten sonra da kalanı herkese dağıtırmış. Taze yaprak dolmaları, sütlü irmik helvası ve mevsim meyveleri, üzerine de kahveleriyle, çubuk­larını veya nargilelerini tüttü­rür; namazlarını kılıp, akşam inmeden evlerine dönerlermiş. Bazıları mehtabı da seyredip dönermiş. Herkes aşçılı, uşaklı, özel arabası, kayığı ile gelecek değil elbet. Evinden yiyecek ta­şıyamayanlar için mesire yerinde yiyecek satan birçok satıcı bulunurmuş. Genellikle mesire alanlarını “oturarak” kullanma­yı tercih eden Osmanlılar için Sadabad, gezinerek dolaşılan yeni bir pratiği getirmiş.

    Çay eşliğinde savaş meydanı 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında paket turlarla İngiliz turistler savaşı izlemeye gelmiş, 5 çaylarını muharebe alanında almışlardı.

    Esas şenlik ise gece Kâğıt­hane dönüşünde olurmuş. Saat 10 sularında zaptiyeler “Haydi, evinize!” dediğinde, rengarenk kâğıt fenerler ve allı-yeşilli bay­raklarla donanmış alamanalar, hamalların bindiği salapurya­lar, davul zurna, darbukalarla şarkılı türkülü, göbek atmalı bir dönüş yolculuğu tuttururmuş­lar ki “ecnebiler sandallar ve kayıklarla ve sefaret takımları elçi kayıkları ile” bu avdet hali­ni seyretmeye çıkarmış. Zaman içinde darbuka ve göbek atma merakımız değişmemiş…

    Kâğıthane’ye kadar gide­meyen yoksul kadınlar da ço­luk-çocuk Fener, Ayakapı ve Ci­bali iskelesi meydanlarına iner, çekirdek çitleyerek (ama para­ları tazesine yetmediğinden ye­dikleri hep bayat olurmuş) ön­lerinden geçen varlıklı kesimi seyrederlermiş. “Lisan-ı avâm­da buralara ‘Bitli Kâğıthane’ denirdi” diye yazıyor Ali Rıza Bey. Kağıthane, Osmanlıların son devrine dek popülerliğini koruyan bir mesire yeri olmuş­tu. Ancak zamanla “avam kala­balığı”ndan sıkılan elit tabaka Fenerbahçe, Göksu, Kalender, Bentler, Çamlıca, Yeniköy, Bü­yükdere, Tarabya’daki mesi­re yerlerini tercih eder olmuş. Ulaşım zorluğu nedeniyle halk kalabalıkları Şirket-i Hayri­ye vapur seferleri yaygınlaşana dek buralara kadar uzanamıyor­du herhalde. İstanbul’un diğer tarafında ise Bizans’tan beri en kadim mesire yerleri olan Velie­fendi, Çırpıcı, Çörekçi, Bayram­paşa çayırları vardı.

    Anadolu tarafında Fener­bahçe, Çamlıca ve güzel içme suları ile gözde Kayışdağı, Taş­delen ve Alemdağ sevilen mesi­re yerleri imiş. Göksu ve Küçük­su için “Seyir yerlerinin Bâb-ı Âli’sidir” diyor Ali Rıza Bey. Önceleri arabalar ile gezinilir­ken, sonraları derelerde kayıkla gezintiler sevilir olmuş. Miss Julia Pardoe da 1835’te İstan­bul’da eşlik ettiği hanımlarla Göksu’ya gelmiş. Şöyle yazmış: “Bir Avrupalı burası hakkında önceden bir fikir sahibi olma­dan hop diye Göksu’ya konabil­seydi; büyülendiğini ve o zama­na kadar Şarklı bir masalcının mübalağa kabul ettiği şeylerin hakikat hâlini aldığına şahit ol­duğunu zannederdi”.

    İstanbul yakınlarında tatlı sular, Karl Pavlovich Briullov (1799-1852).

    Hükümet 1861’de bir tem­bihname yayınlayarak seyir yerlerinde herkesin edepli dav­ranması gerektiğini öğütlemiş. Ramazan’a denk gelen bu tem­bihname, iftar sonrası taşkın­lıkları önlemek amacındaydı herhalde. Bu gibi yerlerde ka­dın ve erkeklerin yerleri kesin hatlarla ayrılmış idi. Kadınların gidebileceği mesire yerleri de önceden belirlenmişti. Bu resmî uyarılarda mesire yerlerinde saat gece 11.00’de “nisvan takı­mından kimsenin kalmaması gerektiği” özellikle belirtilmiş.

    Kadınların neşesi Arada bir hükümetten “edepli davranmaları”,
    “Gece 11’den sonra mesire yerlerinde kalmamaları” yönünde ihtarlar alsalar da kadınlar İstanbul’da doğanın tadını sonuna dek çıkarmışlar.

    Sadabad köşklerinin 1730’daki Patrona Halil isyan­ları sırasında değişmekte olan değerlerin ve devlet savurganlı­ğının simgesi olarak hedef alın­mış olması ilginçtir. Devlet ilk kez Kâğıthane’de doğaya “Ba­tı’daki gibi” mimari müdahale­de bulunarak, yapısal ögeler ek­lemişti. Bu anlayışla inşa edilen ilk “tenezzüh sahası” parklar ise ancak çok sonraları, 1869’da açılan Taksim Bahçesi ve Te­pebaşı Parkı ile hayata geçirile­bilmiş. Ancak “sıradan halk” bu modern parklarda “gezinmek” yerine doğal halini koruyan kır­larda yayılmayı her zaman daha fazla tercih etmiş. Yeşil alana hasret kaldığımız büyük şehir­lerde geniş park alanlarına taşı­nan, mangalları yakıp, çimen­lere yayılarak haftasonu keyfi yapan insanımız ısrarla modern parkları da geçmişi yüzyıllara dayanan mesire anlayışına uy­durmuştur.

    Piknik öyle etrafta gezine­rek değil, oturarak yapılır. Türk usulü budur. Pek de keyiflidir. İşte o kadar!

  • İş hayatından koleksiyona sanat, zanaat, tarih üzerine

    Türkiye’nin ilk sanayicilerinden Bezmenler’in 1939 doğumlu üyesi Halil Bezmen, 30 yıl boyunca aile şirketi Mensucat Santral’de yöneticilik yaptı. Ardından özellikle nadir koleksiyon eserleri ve sonraki yıllarda yazdığı kitaplarla adını duyuran Bezmen, geç Osmanlı döneminden bugüne uzanan aile, iş, sanat ve tarih serüvenini anlattı.

    Atalarınız nereden göç etmişler ve iş alanları nelerdi ?

    Bana kalırsa bütün Türklerin Atatürk’le bir bağı vardır. Kimi­sinin daha az, kimisinin daha çok. Bezmenlerin Türkiye’nin ilk ve en büyük sanayicilerin­den biri olmalarının sebebi Ata­türk’tür. Atatürk ve ağababam Halil Ali (babanın babasına ağa­baba, annenin babasına dede de­riz biz) Selanik’ten tanışırlardı. İkisi de ünlü Şemsi Efendi’nin ortaokuluna gitmişlerdi. Bir gün ağababama “Bezmenlerin sana­yici olma zamanı geldi” demiş. Bunun üzerine Halil Ali büyük oğlu Refik’i hemen İtalya’ya gön­dermiş ve nasıl bir fabrika kur­manın doğru olacağını araştır­masını istemiş.

    Türkiye’nin ilk ve en büyük sanayicilerinden Bezmen ailesinin üyesi olan Halil Bezmen, dönemin Maliye ve Gümrük Bakanı Adnan Kahveci’yle birlikte…

    Aile o güne kadar mensucat mallarının ticaretini yapıyor­muş. İngiltere ve İtalya’da üret­tirdikleri kumaşları Osman­lı topraklarında satıyorlarmış. Selanik, Sofya, İstanbul, İzmir, Samsun ve Mersin’de satış ele­manları ve depoları varmış. Ge­rek dağıtım gerek tahsilat çok zor şartlarda yani katır sırtında gerçekleştirilirmiş. Gece hay­vanlarla birlikte hanlarda ka­lınırmış. Herkes okumak için mumunu cebinde taşırmış. Hem ağababam hem dedem Fransız­cayı bu şartlarda öğrenmişler.

    Atatürk’le ağababamın gö­rüşmesi hakkında ayrıntılı bil­gim yok. Amcam “Atatürk’ün emriyle …” diye anlatır ama o za­manlar Atatürk “Kahvem şekerli olsun lütfen” diye rica ettiği za­man bile bu bir emir olarak ka­bul edilirmiş.

    Mensucat Santral nasıl kuruldu?

    Amcamın incelemeleri 2 yıl sür­müş ve sonuçta İstanbul’un Ye­dikule surlarının dibinde küçük bir iplik boyama fabrikası kurmuşlar. İki de Yahudi ortakları varmış. Müşteriler ham iplik ge­tiriyormuş bizimkiler de boyu­yorlarmış. İşletmenin adı “Men­sucat Santralı” olmuş.

    1929’da kurulmuş ve 1931’de yanmış, yokolmuş. Babam Fuat Bey bu felakete o kadar üzülmüş, öyle derin bir bunalıma girmiş ki, ağababam alelacele ailenin her şeyini seferber edip komşu arsada yenisini kurmuş. Tabii bu kadar hızlı yeni bir fabrika kurmalarının sebebi 20 yaşında­ki babamın fabrikaya olan aşkı mıydı, yoksa Atatürk’ün gözünde beceriksiz bir aile gibi gözükme­me gayreti miydi, bilemeyiz.

    O devirde Türklere ait fabri­ka yok gibiydi. Fabrikaların çoğu yabancılara aitti. Küçük sanayi ve ticaret de gayrimüslimlerin elindeydi. Kısacası iş dünyasına onlar hakimdi. Belki bu yüzden gayrimüslim iki ortak almışızdır. Yahudiler sağlamdı, çünkü on­ların henüz İsrail’e taşınma me­rakları yoktu ve Türk vatandaşı olarak davranıyorlardı. Sadakat­leri Türkiye Cumhuriyeti’neydi. Rumlar ve Ermeniler ise sada­katleri bazen bize, bazen dışarı­ya olduğu için dramatik bir iki­lem içinde yaşıyorlardı.

    Bir gün “Bu küçük işletmeye neden atölye değil de fabrika de­niyor?” diye amcama sorduğum­da “Boya kazanlarındaki suyu kaynatmak için bir küçük buhar kazanımız vardı da ondan” de­di. Suyu kaynatabilmek, fabrika olmak için yeterliymiş! Ailede “Kıtlıkta şeytan sinek yakalaya­rak karnını doyurur” diye bir söz vardı. Yoklukta boya yaptığımız tahta fıçılara kazan, atölyeye de fabrika deniyordu.

    Fabrikaya dair ilk hatırladıklarınız neler?

    Yeni fabrikada işi büyütmüş­ler ve yalnız başkalarına değil kendilerine de iplik boyayıp, ku­maş dokumuşlar. Dokumacılığı öğrenince, dokudukları kuma­şa baskı yapmayı da öğrenmiş­ler. Başlangıçta el baskısı var. İlk gördüğümde 10 yaşındaydım ve renkli renkli çiçeklerin kumaşa basılmasını gizemli bulmuştum. Basma ustasına “Patronun oğlu” diye tanıştırıldım. “Basma usta­larının özelliği nedir?” diye sor­duğumda, beni gezdiren Adnan Usta, küçümseyen bir gülümse­meyle “Hiçbir özellikleri yoktur, uzun kollu olmaları yeterlidir” demişti. Adnan Arabacı maki­ne bakım ustabaşısıydı ve en zor arızaları o tamir ederdi. Yaz ta­tillerinde onun yanında çırak­lık yaptım. Mensucat Santral’de birkaç öğretmenim oldu; ilki oy­du. Emekli olduğunda 40 yıldır bizde çalışıyordu.

    Dedem “Üniversiteyi ve as­kerliği bitirince fabrikaya gel ve herkes gibi iş iste. Bezmen oldu­ğun için otomatik olarak işe alı­nacağını zannetme sakın” dedi. Doğru söylüyordu; ABD’de mü­hendislik okumuş olan halamın oğlunu fabrikaya almayı reddet­tiler. Babam onun için “Kendini patron olarak görüyor ama pat­ron kadromuz dolu” dedi.

    Eski sanayici, yeni yazar 30 yıllık sanayicilik deneyiminin ardından Halil Bezmen, yepyeni bir alanda, edebiyatta ilerleme kararı alıyor. Bezmen’in 2’si otobiyografi olmak üzere yayımlanmış 14 kitabı var.

    Eğitim ve çalışma hayatınız nasıl şekillendi?

    Benim patron olmakta acelem yoktu. İyi yetişmek için çıraklık yıllarımda bıraktığım yerden işe başladım: Adnan Usta’yla ma­kine tamir ustalığı! Zürich Tek­nik Üniversitesi’nden mezun bir makine mühendisi olarak tulum giyip makineleri sökmeme izin verilmişti ya, mutluydum. Ma­kam ve ücret umurumda değildi.

    Devlet fabrikalarında işe ye­ni başlayan mühendise 1500 TL net ücret verilirmiş ama bana 1700 vermişlerdi. Fazladan bil­diğim dört yabancı dil için de 50’şer TL saymışlar.

    1 yıl sonra evlenmeye karar verdim. Damat adayı olarak kı­zın babası bana ne iş yaptığımı sorduğunda “Makineleri tamir ediyorum” dedim. “İyi de neyin başısın?” diye sordu. “Kimsenin başı değilim; bizde tamirciler ge­nelde tek başlarına çalışırlar ve ancak büyük arızalarda iki veya üç usta biraraya geliriz” dedim. Fuat Mirel çok nazik bir insan olmasına rağmen o kadar şaşırdı ki, bana “Mutlaka baş ol da ister­sen soğan başı ol evladım” dedi. Sonra bir süre de basma maki­nesinde çalıştım. Az maaş veri­yorlardı ama o kadar çok öğren­me imkanı sağlıyordu ki, üstüne para isteseler yeriydi.

    Fabrikada aynı anda hem işçi hem de patronun oğlu olmak nasıldı?

    Babamın işe benim gibi bak­madığını uzun yıllar sonra far­kettim. O fabrikanın sahibiydi. Zaten çoğu zaman “Fuat Bey’in fabrikası” deniyordu. Ben ise fabrikaya hizmet etmek için işe girmiştim. Sonuna kadar da bir çalışan olarak hissettim kendi­mi. Üçte birinin sahibi olarak uzak ara en büyük hissedar ben­dim ama, aslında ben ona değil o bana sahipti.

    Ustalar da bana patron gibi davranmazlardı. Biraz bilgisine saygı duydukları bir mühendis olarak, biraz da ilk yıllarımda ba­na tecrübelerini aktararak yetiş­tirdikleri genç bir arkadaş olarak bakarlardı.

    1970’lerin başında Edir­ne fabrikamızı kurarken, mon­taj işini İstanbul fabrikasın­dan emekli olan Veli Usta’ya verdik. Veli Usta benim çırak­lık yıllarımdan kalma alışkanlı­ğını değiştirmemiş ve benimle senli-benli konuşmaya devam etmişti. Benim genel müdürlü­ğe terfi etmiş olmam ve Türki­ye’nin tanınmış bir kişisi olarak bilinmem onun açısından önem­sizdi. Samimi tavrıyla bana “Ha­lil Bey” değil de kısaca “Halil” derdi. Çok şaşıran olurdu ama ben mutluydum.

    Mensucat Santral 1960’ların, 1970’lerin ve 1980’lerin ihracat şampiyonuydu. Aldığımız ödül­ler bir odada sandık sandık yığıl­mıştı. Bir-iki sandıkta da benim yelken yarışlarında kazandığım kupalar duruyordu.

    Fabrikanın önce işçisi, sonra patronu Halil Bezmen, İsviçre’de eğitim gördükten sonra ailesinin sahibi olduğu Mensucat Santral’de çıraklıktan başlayarak deneyim kazanmış, ancak sonra genel müdürlüğe yükselmişti.

    İş hayatınızın yanısıra koleksiyonculuk da sizin için ciddi bir uğraş. Nasıl başladınız?

    Rönesans’la birlikte mevcut dü­zeni sorgulama hakkı İtalya’dan Hollanda’ya ve sonra bütün Av­rupa’ya sıçradı. Dünyada zengin çoktu ama örneğin Mediciler sa­nat eseri satın almıyor, topluyor­du. Konutlarını güzelleştirmek için değil, biriktirmek için. Bi­linçli ve seçilmiş eser toplayan­lara koleksiyoncu deniyor.

    Fatih Sultan Mehmet de 1478’de ressam Bellini’yi getirip ona portresini yaptırdı. Bu bir kapris değil, basbayağı bir mey­dan okumaydı. Resim yapmak yasakken, insan resmi yapmak mevcut düzene açıkça karşı gel­mekti. “Kafanızı Batı’ya çevirin” diyor ve 3 yıl sonra ölüyor. Ze­hirlediler, deniyor. Ne aradığı­mızı bilmeyince, doğru yönde bile baksak, ne fayda? Fatih’in ölümünden sonra öyle kanlı bir taht kavgası olmuş ki, cesedini 3 gün unutmuşlar. Hatırladıkla­rında etler kokmuş, kemiklerden ayrılmaya başlamış. Çürüyen bölümleri elbisesine yapıştığı için tam soyamamışlar kahra­manımı. Topkapı Sarayı’ndaki giysisinin sol kolu yoktur. Örne­ğin Türk halılarının en güzelleri Konya’dan çıkar. Bu bir rastlantı olamaz. Resim yapamayınca en güzel halıyı yaptırıyor!

    Dünyaya yetişmenin ve önü­ne geçmenin yolu yaratıcılıktan geçiyor. Sanatı geliştirebilirsek ülkemizde yaratıcılık da yayılır. Böylece her geri kaldığımızda bizi ileri koşturacak Atatürkler aramamıza gerek kalmaz.

    Yaratıcı düşünce bizi ezber­cilikten korur. Ezberlenen bilgi eğer anlamayı kolaylaştırıyorsa yararlıdır. Bana çok sorulan su­allerin başında, “neden sanayi­ciliği bıraktığım” gelir. Bilindiği gibi kendi isteğimle bırakmadım, mecbur kaldım. 30 yıl fabrika işlettikten sonra bu alanda her şeyi gördüğüme inanıyordum. Tekrarları yaşamak istemedim. Ancak yeni bir alanda yaratıcı­lığın tadını çıkarabilirdim. Eski ezberlerimi kullanmak sıkıcı gel­di. Yazarlık, yaratıcı düşünce ge­rektiren bir macera türü olarak bana uygundu.

    İlk koleksiyonum bir küçük Fransızca kitap koleksiyonudur: Birinci baskılar ve çok özel cilt­lerden oluşur. Öğrenciyken en çok özendiğim şey, hayran oldu­ğum yazarların eserlerini böyle şık kitaplardan okuyabilmekti. Lüks benim için buydu. Para ka­zanmaya başlayınca önce Paris antikacılarını dolaşıp çocukluk hayallerimi aradım. Hayaller ge­nellikle gerçekleşmez ama ben şanslıydım; her seyahatte bir veya iki kitap bulabiliyordum. Sonra da otel odasına kapanıp saatlerce okuyordum. Bazıları­nın ciltçisi yazarı kadar iyi bir sanatçıydı. Böylelerini okurken yalnız aklım değil, cildi seyre­den gözüm ve okşayan elim de kitabın zevkine ortak oluyordu. O zamanlar dijital teknolojiler mevcut olmadığı için baskıda mürekkep kullanılırdı ve “vélin” denilen özel kağıttaki hafif koku­su da hoşuma giderdi.

    Yıllar geçti, yazarlığa başla­dım. Bir de ne göreyim? Hayran­lıkla okuduğum 19. ve 20. yüzyıl başyapıtlarını okuyamaz olmu­şum. Birkaç sayfada hemen sıkı­lıyorum. Anlatılanlar uzadıkça uzuyor. Yazarların düşüncele­ri geçen zamanda güzellikleri­ni korumuş. Ne var ki ben çağa uyarak sabırsızlaşmışım. Bugü­nün okuru için kısa kısa, çabuk çabuk anlatması lazım. Özetle dünya hızlanmış. Gençlik aşkı­mızla anneanne olduktan sonra karşılaşınca “Tanrım, ne yaptın bu güzel kıza?” diye isyan ederiz ya (kendimizi görmeden!) galiba antika kitaplarımla öyle bir şey yaşadım.

    Çocukluk yılları Halil Bezmen, çocukluk yıllarında babası Fuat Bezmen ve köpekleriyle birlikte…

    Koleksiyonlarınız nasıl dağıldı?

    Medyanın devlet yönetiminde söz sahibi olduğu yıllardı. Medya her ülkede her zaman söz sahibi­dir ama bizde 1990’lı yıllarda bir kartelleşme olmuştu. Bu med­yayla birleşen bir iş insanı grubu sanayi şirketlerimize saldırdı ve iflas ettirildik. O arada, zengin tablo koleksiyonum kanuni yol­lardan yağmalandı. Küçük bir Türk halıları koleksiyonumla Fransızca kitaplarıma ilgi göste­rilmedi. Herhalde yağmalanma­ya değmez bulundular.

    Koleksiyoncularda iki hata yaygındır. İkisi de para ve zevk ile ilgilidir. Acilen ihtiyacımız olmayacağını düşündüğümüz parayla eser almalıyız. Zira aci­len satmak zorunda kalmak hem zarar ettirir hem de manen yıkı­cıdır; çünkü gerçek bir koleksi­yoncu eserine bağlanır. İkincisi, “ileride değer kazanır mı, bana kâr ettirir mi?” diye hesaplana­rak alınan eserden koleksiyon­cular para kazanamaz. Koleksi­yoncu profesyonelce alım-satım yapmadığı için piyasayı bilemez ve bilmesi de gerekmez. Örne­ğin, ünlü bir sanatçının zayıf bir eseriyle, az tanınmış bir sanat­çının başarılı eseri aynı fiyata alınabilirse ben kimin olursa ol­sun ve kaça olursa olsun iyi res­mi alırım. Ünlü sanatçının kötü resmini her gün seyretmeye “pa­ranla rezil olmak” denir. Esnaf ise piyasanın tanımadığı sanat­çıya bir başyapıt bile olsa para vermez; onun işi farklıdır.

    Çocuklarımı küçükken mü­zeye götürürdüm. Bir gün “Sanat bilgisi ve sevgisi ilerde meslek hayatımızda bize para kazan­maya yardımcı olacak mı?” diye sorduklarında “Kazanmaya değil akıllıca harcamaya yarar. Akıl­lıca harcayamayanlar hayatın tadını çıkaramaz ve paranın ha­mallığını yaparlar” dedim.

    Eski Türkler Orta Asya’dan kalkıp, dövüşe dövüşe Mısır’a kadar geldiler. Asker olarak ha­yatta kalabilmek için kahraman­lık yetmediğinden, teknolojik bir üstünlük geliştirdiler: Sağlam oturmak için pantolonu ve sağ­lam basmak için üzengiyi icat ettiler.

    Bozkırda, Sibirya soğukların­da göçebe olarak hayatta kala­bilmek de ayrı bir icat gerektirir. Bu icada “halı” deniyor. Yurt adı verilen çadıra soğuğun yerden ve kenarlardan geçmesini önlediği gibi at sırtında taşıdıkları eşyayı da ambalajlayacak sağlamlıkta­dır. Göçebenin kendi kullanımı için dokuduğu halıda içten gelen bir sıcaklık, bir tazelik, bir ez­berlenmemiş yaratıcılık görülür: Yani sanattır. Diğer taraftan sat­mak için yapılan halı fabrikas­yondur ve onda konservenin do­nukluğu vardır.

    Türkleri küçümsemek için “Göçebe kültürü, işte bu kadar olur!” klişesi kullanıldığında gü­lerim. Ön Türkler, ilk Türkler gi­rişimciydi. Peki ya bugünküler?

  • Dünden bugüne hem tarihte hem gelecekte her yerde bizimle: 128

    Commodore 128, biliyorsunuz ki adını 128 kilobyte olan rastgele erişimli hafızasından (RAM) alıyor. Tabii bugün bırakın telefonu, buzdolabımızda bile daha fazla RAM var. Zaten bu 128 rakamı bilgisayarla ilgili işlerde çok sık karşımıza çıkıyor. Bu da doğal, çünkü kendisi 2’nin yedinci kuvveti. 128 ayrıca, bilhassa dans şarkılarında en sık karşımıza çıkan metronom değeri. İnsanın içine işleyen bir havası olduğu için spor salonlarında falan da genellikle hep böyle 128 bpm’lik şarkılar çalar.

    Dünya tarihi, daha ön­ce de değindiğimiz gi­bi tabii sadece Roma Cumhuriyeti’nden ibaret de­ğil; coğrafya olarak da dönem olarak da. Yani illa milattan önce 128’de bizim Aydınlı Ti­moti’nin kazandığı olimpiyat­lardan bahsetmek zorunda da değiliz; milattan sonra 128’de Edirne’ye adını veren Hadri­anus’un İngiltere’deki surları tamamladığından da.

    Tamam evet, daha önce değindiğimiz gibi öyle 30-40 yıl öncesinin hadiseleri ehil tarihçilerin çoğu tarafından gazetecilik olarak nitelendiril­se de; bugün en çok yararlan­dığımız eski vakanüvislerin izinden gidecek olursak, ara­da bir “gazetecilik” de yapmak gerekiyor. Neticede Tabari de, tamam insanın yaradılışın­dan başlamış yazmaya ama ya­za yaza kendi yaşadığı günle­re kadar gelmiş. Zaten içi içini yemiştir ilk ciltleri yazarken, “Şu hicrî 128’de 2. Mervan’ın Abbasi ayaklanmasıyla nasıl başa çıktığını da yazayım son­ra ne güzel günümüze dair de iki satır yazarım” diye. Yahu hani bizim şu Murat otomo­billerde motoru kullanılan Fi­at 128 var ya; işte onun bile ta­rihini yazan, Fiat 128 üzerine hakemli dergiye makale yolla­yan bile var.

    Ancak zaten, tarih için ye­ni alanlar oluşmaya devam ediyor. Yani şimdi bundan 128 yıl önce “Atari oyunları tari­hi çalışacağım” diyeni, değil medresenin kapısından içeri almak, geldiği yere kadar ko­valarlardı belki de. Şimdi ise ilk atari oyunu oynanalı ne­reden baksanız 70 yıl olmuş; ilk oyunu oynayan adam bu­gün yaşasa 128 yaşında olacak (Arkadaşım, ben de biliyorum “video oyunu” diyorlar ama herkes anladı işte. Asıl çocuk­luğumdan beri benim kafam karışıyor “video oyunu” lafını duyunca; “Betamax videoyla ne oyunu oynuyor bunlar alla­sen?” diyorum).

    Atari tarihinde bence eş­siz bir yeri olan unsurlar­dan biri de efsanevi Commo­dore 128’dir. Neden efsanevi derseniz; Commodore 128’in varlığı ve yokluğu bir gibidir. Hatta kimileri hiçbir zaman bir Commodore 128 olmadığı­nı, aletin Commodore 64’ten farkının bulunmadığını ileri sürerken kimileri de Com­modore 128’in hızlı bilgisayar dünyasında gecikmiş bir ham­le olduğunu, boşa harcandığını iddia edebilir.

    Commodore 128, biliyorsu­nuz ki adını 128 kilobyte olan rastgele erişimli hafızasından (RAM) alıyor. Tabii bugün bı­rakın telefonu, buzdolabımız­da bile daha fazla RAM var. Zaten bu 128 rakamı bilgisa­yarla ilgili işlerde çok sık kar­şımıza çıkıyor. Bu da doğal, çünkü kendisi 2’nin yedinci kuvveti. Hatırlarsanız inter­nete de eskiden sırasıyla 128 kbps, 256 kbps diye 2’nin kuv­vetleri ölçüsünde bağlanırdık. Bugün de zaten mevcut inter­net hızımızın kbps cinsinden kökünü ala ala ulaşacağımız yer yine 2’dir.

    Tabii 128’in onun dışında özel bir yeri daha var. Yani ta­mam, Mısır’daysanız ve trafik kazasına karıştıysanız telefo­nunuzdan 128’i arıyorsunuz (inşallah Arapça da biliyorsu­nuzdur) falan ama 128 ayrıca, bilhassa dans şarkılarında en sık karşımıza çıkan metronom değeri. İnsanın içine işleyen bir havası olduğu için spor salon­larında falan da genellikle hep böyle 128 bpm’lik şarkılar çalar. Tabii illa sırf elektronik dans şarkıları 128 bpm, yani dakika­da 128 vuruşla olacak değil. Ta­mam Bach’tan Vivaldi’ye allegro mallegro 128 bpm eser beste­leyen birçok müzisyen var ama 128 bpm dendiğinde akla hepi­mizin fazla kilolarımızı sıfırla­mak için gittiği spor salonların­daki amansız müzik geliyor.

    Tabii bundan 128 yıl sonra ne olacağını bilmek mümkün olmadığı için hep bugünden 128 yıl öncesine bakıyor; 128 yıl önce olanların izinde dün­yayı anlamlandırmaya, hani 128 yıl sonrasını olmasa bile 128 gün, olmadı 128 saat sonra neler olabileceğini falan kes­tirmeye çalışıyoruz. Tarihin amacı elbette bu değil ama, kuyuya “tarih tekerrür” lafını atan kimse çıkarmaya çalış­mak yerine kuyunun başında birikmiş hayran hayran bakı­yoruz. Zira 128 yıl önce Fildişi Sahilleri’nin Fransız sömürge­si olduğunu ya da Chicago’daki dünya fuarına 2. Abdülhamid tarafından gönderilen ekibi­mizin ortamı nargileye verdi­ğini bilmek 128 yıl sonra pek işimize yaramıyor; sadece bil­miş oluyoruz.

    Tabii ararsak, illa bir ta­kım “paternler” bulmak ister­sek, buluruz da. Mesela tam 128 yıl önce, 23 yıl süren Uzun Buhran’ın zirvesine çıktığını; Arjantin’de başarısız bir dar­be girişiminden sonra batan bankaların tüm dünya piyasa­larını altüst ederek Londra ve New York merkezli bir finan­sal çöküşe neden olduğunu; “Haymarket Trajedisi”yle bü­yüyen Amerikan işçi sınıfının bir grev dalgasına başladığını okuyup “Neler olmuş 128 yıl önce Serhat?” diyebiliriz.

    128 milyar yıl olmaz, dün­yanın o kadar ömrü kalmadı diye biliyorum. Taş çatlasın 1.28 milyar yıl daha yaşar dün­ya. Yani ne bileyim, her yıl ke­nara 100 dolar koysanız, dün­ya yokolduğunda ailenizin 128 milyar Doları olacak. E dünya yokolmuş, ne yapacaklar o pa­rayla?

  • Gazetelerin haber yaptığı, gazetecilerin iktidar sarstığı bir dönemin duayen ismi

    Bir zamanlar Hürriyet’in efsane kaptanı Necati Zincirkıran bugün 92 yaşında. Gazetesini 1 milyon satışın üzerine çıkarmış bir genel yayın yönetmeni. Türk basınında, Simavi-Asil Nadir-Dinç Bilgin imparatorluklarının yükseliş ve çöküşlerine içeriden tanıklık etmiş bir ‘kara kutu’. 70 yıllık gazetecilik mesleğinde, Türkiye’yi ve dünyayı sarsan hadiseleri, haberleri, iz bırakan kişileri anlatıyor…

    O yaşayan bir gazetecilik efsanesi. Necati Zincir­kıran. 92 yaşında. Dim­dik ayakta. Kışın İstanbul’da, yazın Göcek’te teknesinde yaşı­yor. Hürriyet’i 1969’da 1 milyon tiraja “vurduran” genel yayın yönetmeni. Şimdi derinlerde bir yerde gibi duran Türk bası­nının kara kutusu. Haber deyin­ce, manşet deyince, gözlerinde hâlâ şimşekler çakan bir gazete gurusu…

    Onunla konuşurken içimde bir his… Sanki bana gazetecili­ğin gömülü hazinesinin yerini söyleyecek… Şifresini verecek… Gazetecilik ışıl ışıl parlayacak… Manşetler gökyüzündeki ekran­lara yazılacak… Her şey deği­şecek… Medya, Türkiye, dünya…

    Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi’nin oğullarına ve ge­lecek kuşaklara bıraktığı altın öğüdü, “Kalemini kır, fakat sa­kın satma” sözlerini onun ağ­zından dinleyen son iki tanık­tan biri Zincirkıran… Diğeri de bugün 96 yaşında olan ve Lond­ra’da yaşayan Haldun Simavi!

    Necati Zincirkıran hak bel­lediği gazetecilik yolunda, Türk basınının en fırtınalı sularında, kalemini satmadan, dümenini kırmadan sonuna kadar yelken basıp gitmiş bir isim.

    Hürriyet’in efsanevi genel yayın yönetmeni Necati Zincirkıran, Esentepe’deki mütevazı evinde Kerem Çalışkan’a konuştu.

    Gemi, dümen, yelken, ro­ta deyince… Biliniz ki bunlar Kaptan Zincirkıran’ın işidir. O Türkiye ve İngiltere’de denizci­lik okullarından mezun olmuş, ehliyetli bir uzun yol kaptanıdır aynı zamanda. Askerliğini Ka­radeniz’de AB-9 avcı botu ko­mutanı olarak, Şile’den Bulgar sınırına kadar devriye gezerek yapmıştır. Fırtınalara alışkındır.

    1960’ta, henüz 30 yaşında, o zamanlar Türk basınının amiral gemisi olan Hürriyet’in kaptan köşkünde dümeni eline alınca, bir an bile şaşırmadan, tered­düt etmeden, “Tam yol ileri” di­yerek, Türkiye’nin en çalkantılı yıllarında, kamuoyunda yarattı­ğı dalgalarla yükselmiş bir isim. Necati Kaptan’ın 70 yıllık basın macerasını izlerken rotayı şa­şırmamak için önce onun seyir defterinde, yıllar içinde uğra­dığı “basın adaları”nın listesini verelim: Hürriyet (1950-1969), Günaydın (1969-1990), Sabah (1991-2004). Zincirkıran, yarım yüzyıl boyunca Türk basınının hep tepe noktalarındadır.

    Haldun Simavi’nin yetiştirdiği delikanlı

    Baştan söyleyelim: Necati Zin­cirkıran, Türk basın dünyası­nın en akıllı, en zeki, en yaratıcı, ama aynı zamanda en huysuz ve mükemmeliyetçi patronu ola­rak bilinen Haldun Simavi’nin seçip eğittiği, güvendiği ve gaze­telerini emanet ettiği yegane ge­nel yayın yönetmenidir. Haldun Simavi de, Zincirkıran’ın genel yayın yönetmenliğini yaptığı yegane patronudur.

    Yaklaşık 20 yıl Hürriyet’te, 20 yıl da Günaydın’da Haldun Simavi ve Zincirkıran günlük sıkı temas içinde çalışmışlar­dır. Dile kolay 40 yıl. Uyumlu bir ikilidirler. Birbirlerine karşı ağızlarından kötü ve kırıcı bir sözcük çıkmamıştır. Halen de aynı dostluk ve arkadaşlık çer­çevesinde zaman zaman görü­şürler. Bu, bizim basınımızda zor rastlanan bir liyakat tescili­dir. Evrensel ölçülerde yüksek standarttır.

    Genç Necati, daha 50’li yıl­larda gazetecilik başarıları ne­deniyle Baba Sedat’tan iki unu­tulmaz ödül alır. Biri bir zarf içinde hayatında ilk kez gördü­ğü mor binlik, diğeri bir İtalyan kravat. Mor binliği (1.000 TL), maaşı 200 TL olan genç gazete­ciye atlatma bir röportaj nede­niyle verir Baba Simavi; kravatı da Kıbrıs ve Makarios röportaj­ları nedeniyle…

    Kıbrıs’ta bir cesur gazeteci

    Kıbrıs, Sedat Simavi için bir millî davadır. Bu dava 50’li yıl­larda Hürriyet’te bayraklaşır. 1953’te DP iktidarının Dışişle­ri Bakanı Fuat Köprülü “Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yok­tur” deyince Baba Simavi erte­si gün Hürriyet’te “GAFLET” diye manşeti çakar. Köprülü, Simavi’yi mahkemeye verir. Si­mavi 1953 Ekim’inde mahke­meye çıkar. Yarı felçlidir. Gözü yaşlı, ama başı dik “Ben ceza yesem de, zaman beni haklı çı­karacaktır” der.

    Türkiye’ye Hürriyet gibi bir gazeteyi armağan eden gazeteci Sedat Simavi, bu ağır stres al­tında, o mahkemeden 2 ay son­ra 11 Aralık 1953’te 57 yaşında vefat eder. Yaşasa ceza yiyecek­tir; ama zaman onu haklı çıka­rır. Zincirkıran “Simavi iktidara o manşeti atmasa Kıbrıs git­mişti” der. Türkiye bugün Kıb­rıs üzerinden Doğu Akdeniz ve Libya’ya uzanan sularda Mavi Vatan iddiasını sürdürüyorsa, bunu Sedat Simavi’nin iktida­rın yanlışlarını yüzüne vuran gazetecilik cesaretine borç­ludur. DP iktidarı daha sonra Hürriyet sayesinde halkın da sahiplendiği Kıbrıs meselesine sahip çıkar. Başbakan Mende­res ve yeni Dışişleri Bakanı Fa­tin Rüştü Zorlu, Kıbrıs’ta Tür­kiye’nin garantörlüğü tanına­na kadar büyük bir diplomatik savaş verir. Simavi gafleti önle­miştir.

    Zincirkıran, Ortadoğu’dan bildiriyor 1952 sonbaharında
    Zincirkıran’ın “Menfaatlerin
    Çatıştığı Orta Şark” başlıklı dizi röportajı 10 gün boyunca Haldun Simavi’nin (altta) mizanpajı ve başlıklarıyla yayımlanır.
    Zincirkıran 1957’ye kadar Kahire merkezli Hürriyet muhabiri olarak Ortadoğu’da cirit atar (üstte).

    Baba Sedat’ın Kanlıca’da büyük törenle toprağa veril­diği gün, ilk oğlunun doğum müjdesini alan Zincirkıran ona hemen Sedat ismini koyar. 1950’den itibaren Hürriyet’in başında fiilen Sedat Bey’in 25 yaşındaki oğlu Haldun Simavi vardır. Haldun Simavi ABD’de gazetecilik eğitimi ve stajı gör­müş; zeki, yetenekli ve mükem­meliyetçi bir gazetecidir. Genç­tir, hırslıdır, yeniliklere ve mo­dern teknolojiye açıktır. İlginç ve karizmatik bir kişiliği vardır. Sekreter ve şoför kullanmaz. Herkese “Yavrum…” diye hitap eder. Akıllı adamları sever, ap­tallardan nefret eder. Sert eleş­tirileri “fırça” niteliğindedir.

    Baba Sedat’ın fotoğraf ağır­lıklı halk gazetesi olarak tasar­ladığı Hürriyet, daha o yıllarda dönemin en büyük gazetesi 40 bin tirajlı Cumhuriyet’i çoktan sollamış, 100 binlik net satışı geçmiştir.

    ‘Pıt-pıt Necati’ Ortadoğu’da

    Genç Necati 1950’de 21 yaşında Yeni Sabah’ta haber yazma ve İngilizce sınavını geçer; Beyoğ­lu muhabiri olarak gazeteciliğe başlar. 3 ay içinde haberleriyle o kadar dikkati çeker ki, Hürri­yet’e transfer olur. O dönemde hızlı koşuşturması nedeniyle, “Pıt-Pıt Necati” veya “Küçükoğ­lan” diye anılır. Bu delikanlıda­ki gazetecilik cevherini erken farkeden Haldun Simavi onu sürekli Kıbrıs’a, Ortadoğu’ya, farklı ülkelere röportajlara yol­lar. Bir ara ABD’ye gazetecilik eğitimine de gönderir. Hürri­yet’e ilk daktilo genç ve acar muhabir Necati için alınır. İlk tele-foto da o yıllarda Hürri­yet’e girer.

    1952 sonbaharında Zincir­kıran’ın “Menfaatlerin Çatıştığı Orta Şark” başlıklı dizi röpor­tajı 10 gün boyunca Haldun Si­mavi’nin mizanpajı ve başlıkla­rıyla yayımlanır. Simavi, genç muhabirin getirdiği malzeme­yi övmekten de kaçınmaz. Zin­cirkıran 1957’ye kadar Kahi­re merkezli Hürriyet muhabi­ri olarak Ortadoğu’da cirit atar. Gitmediği ülke, görüşmediği lider, el atmadığı sorun kalmaz. Örneğin 1954’te Mısır’da dar­beyle başa geçen Atatürk hayra­nı Nasır ve subaylarının, destek aradıkları Türkiye nezdinde nasıl hayalkırıklığına uğradık­larına bizzat tanıklık eder (70’li yıllarda Suriye’de terör estiren Müslüman Kardeşler’e deste­ğin Ecevit-Erbakan koalisyonu döneminde Türkiye üzerinden geldiği bilgisini Ecevit’e Zincir­kıran iletir. Ecevit’in ricası ile haber girmez. Ecevit sonradan, ülke başsız kalmasın diye koa­lisyonu bozmadığını Zincirkı­ran’a söyleyecektir). Nasır’ın milliyetçi-hürriyetçi Arabın Sesi radyosu o yıllarda gerçek “Arap Baharı” rüzgarları estirir. Zincirkıran Irak’ta Kral Faysal, İran’da Musaddık, Ürdün’de Kral Tallal, Tunus’ta Burgiba, Cezayir’de Bin Bella ile röpor­tajlar yapar. Filistin mülte­ci kamplarına ilk giren yine odur. Bu kamplarda Türkiye’yi ABD-İsrail yanlısı olmakla suç­layan feryatları da Türkiye Zin­cirkıran’ın kaleminden öğrenir. ABD’nin o yıllarda Türkiye’ye Arap NATO’su (MEDO) kur­durma çabasını da genç gazete­ci sayfalara yansıtır.

    1956 Arap-İsrail savaşında, Zincirkıran’ın 20 metre önün­de giden araç vurulur. Zincirkı­ran’ın arkadaşı Magnum Ajansı sahiplerinden ünlü foto muha­biri David Seymour ve Jan Roy orada can verirler. Zincirkıran o gün şanslıdır. Türk basını bir daha hiçbir zaman, Zincirkıran ve Hürriyet’in o yıllarda ilgilen­diği kadar Ortadoğu ile ilgilenip haber yapmayacaktır.

    16 Mart 1953’te Zincirkıran, Neriman Hanım ile evlenmiş­tir. O sırada Çanakkale’de dep­rem olur ve genç çift balayını, depremden hâlâ sarsılan bir otel odasında Çanakkale’de ge­çirir. O sırada Dumlupınar de­nizaltı faciası da yaşanır ve Ça­nakkale’de balayı yerine zorun­lu mesai başlar. Genç gazeteci haber peşinde koşarken, eşi de bu tempoya alışacaktır.

    Ölümün nefesini defalarca hissetti
    Pek çok meslektaşı gibi Necati Zincirkıran da zaman zaman mesleği nedeniyle ölümle burun buruna gelmişti. 1956’da Ortadoğu’da muhabirlik yaptığı sırada 20 metre önünde giden araç vurulmuştu. 1959’da ise Menderes’in düşen uçağına binmekten son dakikada vazgeçmişti. Kaza yerinden ilk fotoğraflar onun imzasını taşır.

    6-7 Eylül hadiseleri ve Menderes’in uçağı

    1955’te İstanbul’da 6-7 Eylül olayları yaşanır. “Atatürk’ün evini bombaladılar” kışkırtması ile başlayan ve esas olarak Rum vatandaşları hedef alan saldı­rıları Zincirkıran adım adım izler. Kalabalığın elinden “bu polistir” diye kurtardığı Em­niyet Müdür Muavini Orhan Eyüpoğlu, daha sonra İçişleri Bakanı olunca, Başbakan İnönü’ye “Necati o gün benim ha­yatımı kurtardı” diyecektir.

    1957’de yılında Haldun Si­mavi, Zincirkıran’ı Ankara Bü­ro’nun başına getirir. Onu Ge­nel Yayın Yönetmenliği için adım adım hazırlamaktadır. Zaten o göreve yollarken bunu da söyler.

    1959’da Necati Zincirkı­ran Hürriyet Ankara Temsil­cisi olarak Kıbrıs görüşmele­rini izlemek için Menderes ile birlikte Zürih’tedir. Bu Türki­ye’ye 1974’te Kıbrıs’a müdahale hakkı veren Londra Antlaşma­sı’nın müzakere safhasıdır. Zin­cirkıran, Zürih’teki öngörüş­melerden sonra, Menderes’in “Ankara’dan birlikte Londra’ya gideriz” davetine rağmen, An­kara’ya dönmez. Londra’ya son imzadan önceki görüşmeleri iz­lemeye gider. Başbakan Mende­res’in uçağı 17 Şubat 1959 günü Londra’ya inerken pilotaj hatası sonucu Surrey Ormanı’na dü­şer. 15 kişi kazada ölür. Mende­res bir mucize sonucu kurtu­lur. Zincirkıran uçakta olmadığı için şanslıdır.

    O sırada Londra’da olan Zincirkıran, bu vahim olaydan sonra hemen kaza yerine gider. Kazanın dumanı tüterken çek­tiği fotoğrafları Hürriyet’e yol­lar. Kaza yerinde Menderes’in Bally marka ayakkabısını ça­murda bulur ve onu da yayım­lar. Hastaneye girerek, kazadan kurtulanların ağzından heye­canlı izlenimleri Türk okuruna aktarır. Hürriyet yine diğer ga­zetelere fark atar.

    Hürriyet, 1962’de Albay Talat Aydemir’in darbe girişimi karşısında “Demokrasi tehlikede, Ankara’da isyan” manşetini atması, darbecileri duratlatmıştı (üstte).
    1953’te ise Fuat Köprülü’nün “Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yok” açıklaması “GAFLET” manşetiyle haberleştirilmişti. Köprülü, Simavi’yi bu manşet nedeniyle mahkemeye vermişti (altta).

    Zincirkıran, Kıbrıs için ha­yatını ortaya koyan Mende­res’in ve büyük mücadele veren Zorlu’nun bu olaydan 2 sene sonra idam edilmelerini, tari­hin talihsiz bir sahnesi olarak esefle anar. 1960’daki askerî darbe sırasında da Zincirkıran yine olayların içinde, göbeğin­dedir. Hürriyet Ankara Temsil­cisi olarak Eskişehir’de Mende­res’i izler. Menderes, Eskişehir Şeker Fabrikası toplantı salo­nunda rektörlere “kara cübbe­liler” diye yüklendiği ünlü ko­nuşmasını yapar. Zincirkıran haberi telefonla yazdırır. Ertesi gün Menderes yola çıkmışken, sabaha karşı müdahale baş­lar. Zincirkıran şimdi de askerî darbenin içinden adım adım sa­at saat haber geçecektir.

    30 yaşında, Hürriyet’in başında

    1960 darbesiyle Türkiye’de ye­ni bir dönem başlar. Zincirkı­ran 1960 Eylül ayında Haldun Simavi tarafından Hürriyet’in başına getirilir. Şimdi hem 30 yaşındaki Zincirkıran hem de Hürriyet için yeni bir dönem başlamaktadır. Gazetenin ba­şına geçince, Ankara Büro’nun başına da o sırada Bonn’da ba­sın ataşesi olan Cüneyt Arcayü­rek’i getirir. Arcayürek, Zincir­kıran’a göre doğuştan gazeteci olanlardandır. Zincirkıran-Ar­cayürek ikilisi günde en az 9-10 defa telefonla konuşan müthiş bir eküri olurlar. Patlattıkları haberlerle Türkiye’yi sallarlar. Arcayürek daha sonra bu döne­mi “Gazete sanki bizimmiş gibi çalışıyorduk” diye anlatacaktır.

    22 Şubat 1962’de Necati Zincirkıran hayatının en önem­li gazetecilik sınavı ile yüzyü­ze gelir. Ankara’da Albay Talat Aydemir ve Albaylar Cuntası, İnönü hükümetine karşı darbe girişimi başlatır. Patron Haldun Simavi yurtdışındadır. Görüş­me imkanı yoktur. Zincirkıran demokrasiyi savunma ve dar­beye karşı çıkma kararı verir. Yazıişlerini toplar, Ankara’ya talimat yollar. Telefonlar kesik­tir. Arcayürek, Bursa üzerinden haber ve foto geçmeyi başarır. Hürriyet ertesi gün “Demokra­si tehlikede, Ankara’da isyan”­manşetiyle çıkar. Türkiye’nin en büyük gazetesinin karşı çı­kışı darbecileri duraklatır. Giri­şim engellenir, darbeciler yargı­lanmadan emekli edilir.

    Talat Aydemir bir süre son­ra İstanbul’da Necati Zincir­kıran’ı ziyarete gider. Bu bir tehdit ziyaretidir. O manşetin kendilerini sarstığını, ancak bir dahaki sefere buna fırsat bulamayacaklarını söyler Zin­cirkıran’a… Aydemir 21 Ma­yıs 1963’de Ankara’da ikinci kez darbe girişimi başlatır. Bu da bastırılır. Aydemir ve Fethi Gürcan idam edilir.

    Demirel, Johnson ve 68 kuşağı

    1964’te Adalet Partisi’nin ba­şına Demirel geçer. Haldun Simavi’yi de ikna eden Zincir­kıran, AP kongresi öncesi Hür­riyet’te “Barajlar Kralı” adı al­tında Demirel’e destek verir. 60’lı yıllar ünlü “Johnson Mek­tubu”nu Hürriyet’in manşet­ten verdiği yıllardır. 1964’teki Kıbrıs olayları sırasında ABD Başkanı Johnson, Başbakan İnönü’ye bir tehdit mektubu yazmıştır; Amerikan silahları­nın Kıbrıs’ta kullanılamayaca­ğını öne sürer. Bu mektup daha sonra Meclis’te gizli bir celsede okunur.

    Olayın peşine düşen Zincir­kıran, Arcayürek’ten bu mek­tubu mutlaka bulmasını ister. Arcayürek için o yıllarda Anka­ra’da “imkansız” yoktur. Mektu­bu, Dışişleri’nden eski bir arka­daşına telefonda okutturmayı başarır. Teybe alır. Kaseti Hür­riyet dağıtım kamyonu şöförü ile elden Zincirkıran’a yollar. Zincirkıran 13 Ocak 1966’da mektubun tam metnini Hürri­yet’te manşetten yayımlar. Tür­kiye ve dünya birbirine girer. Bütün dengeler değişir. Hükü­met 2 gün sonra İnönü’nün o zaman Johnson’a yolladığı ce­vap mektubunu da yayımlamak zorunda kalır. Bu mektup, İnö­nü’nün “Yeni bir dünya kurulur. Türkiye de orada yerini alır” dediği ünlü mektuptur.

    Balayında bile haber peşinde 16 Mart 1953’te, Neriman Hanım ile evlenen Necati Zincirkıran, balayını geçirdiği Çanakkale’de
    deprem olması, üstüne Dumlupınar denizaltı faciasının yaşanmasıyla balayı yerine zorunlu mesai yapar.

    Johnson mektubu, Türki­ye’de bir kırılma yaratır. Ülkede anti-Amerikan rüzgarlar esme­ye başlar. Daha sonra Amerikan emperyalizmine karşı sokağa dökülecek olan 68 kuşağının ce­binde Johnson mektubu vardır. Zincirkıran, salt gazetecilik faa­liyetinin, bir ülkenin toplumsal uyanışını nasıl tetiklediğinin çarpıcı bir örneğini vermiştir.

    Anneler Günü kutlaması­nı başlatırlar, liselerarası bilgi yarışması düzenlerler. Küçük ilanlar büyük ilgi çeker. “Altın Mikrofon”da ses sanatçılarını halka seçtirirler. Yıldırım Gür­ses’ten Cem Karaca’ya, Ferdi Özbeğen’den Edip Akbayram’a bir dizi sanatçı bu yarışmayla ünlenir.

    Demirören’in medyaya girişi

    Bugün Hürriyet’in sahibi olan Demirören Grubu’nun merhum patronu Erdoğan Demirören’i 60’lı yıllarda basın dünyasına bir ucundan sokan da Zincirkı­ran’dır. Kamyon yedek parçası ticareti yapan bu genci, o sırada Hürriyet’in kamyon dağıtım fi­losunun başına getirir. Hürri­yet şoförleri, o yıllarda pilotlar­la yarışan birer efsanedir. Saate karşı yarışan, sabah erkenden insanlara gazeteye yetiştirmeye çalışan şoförlerden can veren­ler de olur. Zincirkıran onları motive ederek fotoğraf makine­si vermiş; hepsini ayrıca bölge­lerden haber taşıyan şoför-mu­habir de yapmıştır.

    Simavi ailesi ve ayrılıklar

    Türkiye’de toplumsal mücade­lenin doruğa tırmandığı 1968, Hürriyet’teki Simavi İmpara­torluğu’nda kardeşler arasında ayrılığı da getirir. Bu, impara­torluğun çöküşü ve dağılışının da başlangıcı olacaktır. Haldun ve Erol Simavi, babalarının ölü­münden sonra 14 yıl boyunca birlikte çalışmışlardır. Haldun gazetenin başındadır, her şe­yidir. Erol Simavi ise daha çok idari işlere bakar. Aralarında görünen bir sürtüşme ve reka­bet yoktur. Erol ağabeyine dai­ma saygılıdır.

    1953’te Belma Hanım ile ev­lenen, Sedat ve Saffet adlı iki oğlu olan Erol Simavi o sıralar 35’ini geçmiştir. Para ve güç, basının gölgedeki imparato­runu kışkırtmaktadır. Ağabeyi Haldun ise bu ortamda ayrılma kararı verir. İki kardeş arasında bir protokol imzalanır. Haldun Simavi, Hürriyet’i kardeşine bı­rakır. Kendisi çeşitli gazete ve dergileri yayımlayan Veb Of­set’i alır. Erol, ağabeyinin yeni bir gazete çıkarmayacağı şartını da protokole koyar.

    1 milyon tirajlı manşetler 1960’ların sonu Hürriyet’in manşetleriyle gündem belirlediği dönemdir. 1969’da gazete, satışını 1 milyonun üzerine çıkarmayı başarır.

    Ve Günaydın…

    Ancak Haldun Simavi’nin ka­fasında yeni bir gazete “icat et­mek” vardır. Bu gazete Günay­dın’dır. Haldun Simavi fazla okumaktan hoşlanmayan Türk halkına fotoğraf ağırlıklı bir ga­zete hazırlar. Necati Zincirkı­ran’dan Hürriyet’te kalıp karde­şine destek olmasını ister. Bir de ondan Günaydın’ı derleyip toparlayacak genç bir gazeteci bulup kendisine göndermesini ister. Zincirkıran, Hürriyet spor servisinde gazeteciliğe başla­yan Rahmi Turan’ı Haldun Si­mavi’ye yollar. Bugün Sözcü’de yazan Rahmi Turan, “Tirajla­rın Efendisi” sıfatını kazanacak ve magazin ağırlıklı gazetecilik ekolünün öncüsü olacaktır.

    1968 Kasım’ında Haldun Simavi yönetiminde basın dün­yasına giren Günaydın kısa sü­rede tutunur ve çok satmaya başlar. Hürriyet’te kalan Zincir­kıran ise, artık neredeyse pat­ron gibidir. Hürriyet’in man­şetleriyle gündem belirlediği yıllardır. 1969’da gazetenin sa­tışını 1 milyonun üzerine çıkar­mayı başarır. Bu, yüzde 6’larda bir iade ile inanılmaz, görülme­miş ve sonrasında da görülme­yecek bir satış rakamıdır.

    Hürriyet’in kuruluşunun 21. yıldönümü olan 1 Mayıs 1969’da 1 milyon 100 binlik ti­rajı manşetten ilan ederler. Erol Simavi bunu kutlamak için Ayazağa’daki evinde gazete üst düzey yöneticilerine bir parti verir. Belma Simavi burada Ne­cati Zincirkıran’a özel bir zarf içinde bir adet “Hürriyet kuru­cu hissesi” takdim eder. Bu, çok büyük bir ödüldür.

    Gazeteciliğin dünyayı değiştirdiği yıllar Zincirkıran ve Arcayürek ikilisinin 1966’da yayımladığı Johnson mektubu, ortalığı karıştırır; ülkede Anti-Amerikan rüzgarlar esmeye başlar. 68 kuşağının cebinde bu mektup vardır. Zincirkıran, gazetecilik faaliyetinin toplumsal uyanışı nasıl tetiklediğini gösterir.

    Zincirkıran’dan Erol Simavi’ye veda

    Ancak Zincirkıran’ın içinde kö­tü bir his vardır. Gazeteci sez­gisi ile “Bu işler böyle gitme­yecek, bir yerden başımıza bir bela gelecek” endişesi içinde­dir. Bela, eski 27 Mayısçı Orhan Erkanlı olarak gelir. O dönem­de sağ-sol çatışmaları içinde, 12 Mart 1971 askerî muhtırasına doğru hızla sürüklenen Türki­ye’de Erol Simavi, muhtemel bir askerî darbeye karşı kendi­sini ve Hürriyet’i güvence al­tına almaya çalışır. Bunun için bulduğu önlem, eski darbeci, 14’lerden Orhan Erkanlı’yı ön­ce idari müdür olarak gazeteye almak, sonra şartlara göre gaze­teyi ona teslim etmektir. Necati Zincirkıran, Cüneyt Arcayürek, müessese ve idare müdürleri buna isyan ederler. Ancak Or­han Erkanlı 1969 yazında “Pat­ron temsilcisi” gibi ilginç bir unvanla Hürriyet’e gelir. Bunun üzerine Necati Zincirkıran “Ar­tık size hizmet edemeyeceğim” diyerek Erol Simavi ile yollarını kırgın, ama dostça ayırır.

    Ayrıldıktan sonra Zincirkı­ran, kendisine verilen Hürriyet kurucu hissesini de etik kaygıy­la Erol Simavi’ye iade eder. Erol Bey bu jeste karşılık 200 bin liralık bir çek yollar. Olayları iz­leyen Haldun Simavi, Zincir­kıran’a “Biraz dinlen, gel başla” der. İkili tekrar Günaydın’da buluşur. Zincirkıran, Günay­dın’ın ve Veb Ofset’teki diğer bir dizi yayının da başına geçer.

    Bu arada Hürriyet’te işler karışmıştır. Orhan Erkanlı, Yas­sıada Komutanı Albay Tarık Güryay’ın anılarını büyük bir reklam kampanyasıyla gazetede yayımlatır. Hürriyet okuru bü­yük tepki gösterir. Hürriyet’in tirajı 1 milyondan hızla 300 binlere düşer. Erol Simavi pani­ğe kapılır ve ağabeyini yardıma çağırır. Haldun Simavi ve Ne­cati Zincirkıran bir defa daha Hürriyet’in kapısından girer ve eski odalarına otururlar. Onlar gelince Orhan Erkanlı tası-ta­rağı toplayıp gider.

    Günaydın ile Demirel kavgası

    O sıralarda Günaydın ve Hal­dun Simavi, Süleyman Demi­rel’in eşi Nazmiye Hanım’a da­ir incitici bir haber nedeniyle sert bir kavga içindedir. Erol Simavi, Hürriyet’in bu kavga­ya karıştırılmasına karşı çıkar. Bu kavgada kardeşinin kendi­sini desteklemediğini gören Haldun Bey küser ve yeniden Zincirkıran ile birlikte Günay­dın’a döner. Yollar bir defa da­ha ayrılır. Demirel’e yönelik 12 Mart 1971 askerî muhtırasın­da basındaki bu kavganın da kuşkusuz etkisi vardır. Demirel şapkasını alır gider. Haldun Si­mavi de kavgayı keser. Demirel ancak 1977’de bir yemekte Zin­cirkıran’ın yanına gelip onunla barışacaktır.

    “Düdüklü Tencere” 22 yıl kaynadı

    Zincirkıran 1970’den, Gü­naydın’ın Asil Nadir’e satıldı­ğı 1988’e kadar 18 yıl boyunca Haldun Simavi ile birlikte Veb Ofset’in başında çalışır. Köşe­sinin başlığı “Düdüklü Tence­re”dir. Bu, Haldun Simavi’nin babası Sedat Simavi anısına verdiği bir isimdir. Baba Si­mavi, Hürriyet’teki köşesin­de o dönem mutfaklara giren düdüklü tencere yazısı yazın­ca, Babıâli’nin eski kalem er­babı tarafından çok eleştirile­cek, ama buna aldırmayacaktır. Zincirkıran da köşesinde Baba Simavi geleneğini sürdürerek 22 yıl boyunca basit-kısa cüm­lelerle halkın dertlerini köşesi­ne taşır.

    Zincirkıran Günaydın’da köşe yazarlığı dışında, önemli haber ve röportajlara da imza atar. Fransa’da İran İslâm Dev­rimi lideri Humeyni ile konu­şur. Sunay ve Ecevit’in Rus­ya gezilerini izler. Nixon’un Romanya gezisini en iyi veren o olur. Celal Bayar’a hatıra­larını anlattırır. Röportajları, genç gazetecilere ders gibidir. Günaydın, o yıllarda 700-800 binlik satış rakamlarına ula­şan, kolay okunan, haberleri fotoğraf ağırlıklı veren, önemli bir gazetedir. Gazete aynı za­manda bir okuldur. Sonraki dö­nemde Türk basınına ağırlığını koyacak birçok isim burada ye­tişir. Örsan Öymen, Aydın Öz­türk, Melih Aşık, Hasan Cemal, Erdoğan Alkan, Erdoğan Arı­pınar, Koray Düzgören, Necati Doğru, Reşit Aşçıoğlu, Orhan Bursalı, Can Pulak, Can Aksın, Teoman Orberk, Ahmet Örs, Tanju Akerson, Ahmet Korul­san, Ali Acar, Teoman Erel ve daha birçok genç… Çalışanlar, ağırlıklı olarak “sol” gelenekten gelen gazetecilerdir. O sırada Günaydın İstihbarat Şefi olan eski polis muhabiri rahmet­li Ahmet Vardar ara sıra haber merkezine girip “Çalışın ko­münistler!” diye bağırarak on­larla eğlenir.

    ANKA Ajansı da Günaydın yönetiminin desteğiyle Örsan Kardeşler tarafından kurulur. Oradan geçen gazeteciler de az değildir: Uğur Mumcu, Derya Sazak, Uluç Gürkan, Yazgülü Aldoğan, Füsun Özbilgen, Eşref Erdem, Adem Yavuz, Varlık Öz­menek…

    Zincirkıran’ın Günaydın’da resimaltı yazmayı öğrettiği Hasan Cemal de, 1980 sonra­sı Cumhuriyet’in Ankara büro şefliğinden genel yayın yönet­menliğine terfi edecektir. Ha­san Cemal, Cumhuriyet’in ba­şındayken haber ve manşet­te olduğu kadar resimaltlarına büyük önem verecek, titizle­necek ve sık sık fırça atacaktır. Hatta o kadar ki, Cumhuriyet’in o dönemdeki afacan delikanlısı Ümit Kıvanç, sonradan Aşkım Bana Resimaltı kitabını yaza­caktır.

    Yine Kıbrıs yine etkili gazetecilik

    1974 Kıbrıs çıkarması sırasında Zincirkıran’ın başında olduğu Günaydın çok etkili bir yayın yapar. Günaydın muhabiri Er­gin Konuksever makineli tüfek­le omuzundan vurulur. Ölüm­den döner. Eski Günaydın, yeni ANKA muhabiri Adem Yavuz ise Türkiye’ye ağır yaralı geti­rildikten sonra şehit düşer. Adı onlarca sokağa ve durağa verilir.

    1978’de Necati Zincirkıran, Haldun Simavi’den biraz izin ister. Köşe yazıları sürer ama her gün fiilen yazıişlerinin ba­şında olmayacaktır. Zincirkıran 1978’de Veb Ofset ve Günay­dın’daki hisselerini de satarak çekilir. Zincirkıran bundan son­ra her fırsatta soluğu 14 metre­lik teknesinde alacak ve denize açılacaktır.

    Zincirkıran 12 Eylül 1980 darbesini de teknede, Marmaris kıyılarında öğrenir. Darbelerden ve askerlerle muhatap olmak­tan pek hoşlanmayan Haldun Simavi için zor günler başlamış­tır. Evren’in gazete patronları ile yaptığı gezilere zoraki katılır. 1984 Kasım’ında Günaydın’da Haldun Simavi ile Rahmi Turan arasında bir kriz patlar. Rahmi Turan 40 kişilik bir ekiple ay­rılıp İstanbul’da gazete kurma­ya çalışan İzmirli basın patronu Dinç Bilgin’in yanına gider. 400- 500 binlik tirajı yakalayacak Sa­bah gazetesi böyle doğacaktır. 1986’da bu defa Dinç Bilgin ile anlaşamayan Rahmi Turan eki­biyle birlikte Günaydın’a döner. Ancak Haldun Simavi’nin işleri­ne karışmamasını, hatta yazıiş­lerine bile girmemesini ister.

    Halkın gündemi, yalın ve anlaşılır Necati Zincirkıran gazetecilikle ilgili fikirlerini şöyle özetliyor: “İnsana dair her şey haberdir. Halk merak eder, hakikati ister. Halkın derdi-sıkıntısı çok. Bunların peşine düşeceksin. Hakikatı arayacak, bulacak ve yazacaksın. Halkın anlayacağı gibi, yalın ve anlaşılır şekilde…”

    Haldun Simavi sahneden çekiliyor

    Haldun Simavi 1988’de, Özal’ın Türk basınına sokmaya çalıştığı Kıbrıslı milyarder Asil Nadir’e Günaydın grubunu 40 milyon dolara satarak basından tama­men çekilir. Asil Nadir’in Polly Peck imparatorluğu, Türk bası­nına girdikten 2 sene sonra çö­ker. İngiltere’de sahtekarlık ve “insider trading” suçlamaları­na uğrayan Nadir bir süre hapis yatar. Zincirkıran’a göre Türki­ye’de basın macerasına girme­se, bunların hiçbiri başına gel­meyecektir.

    1991’de Dinç Bilgin, Zincir­kıran’dan Sabah grubuna gelip ağabeylik yapmasını ister. İki­telli’de çok modern Sabah Pla­za-ATV tesisini kuran Dinç Bil­gin’in yükseliş yıllarıdır. Zafer Mutlu yönetimindeki Sabah, promosyon savaşları eşliğin­de Hürriyet’i de geçmiş, nazar boncuklu logosu ile en çok sa­tan gazete unvanını kapmıştır. Zincirkıran o sırada 470 bin sa­tan Bugün gazetesinde “Pence­re” başlıklı köşesinde ve Avrupa Sabah’ta başyazılar yazar.

    Erol Simavi de Hürriyet’i satıyor

    Erol Simavi 1994’te Hürriyet’i Aydın Doğan’a satar. Gazete­nin 70 milyon dolarlık borcu­nu üstlenen Doğan, Erol Sima­vi’ye de 70 milyon dolar öde­yerek Hürriyet’i 140 milyon dolarlık bir bedelle alır. Abdi İpekçi’nin ölümünden sonra 1979’da Milliyet’i alan Aydın Doğan, o yıllarda yükselen ba­sın patronudur. Doğan Gru­bu, Hürriyet ve Kanal D, CNN Türk gibi televizyonlarla bir­likte gerçek bir medya impa­ratorluğuna dönüşür. Aydın Doğan, çeşitli siyasi baskılar­la 2011’de Milliyet’i, 2018’de Hürriyet’i Demirören Gru­bu’na satıp devrederek medya­dan tümüyle çekilir.

    Erol Simavi 2015’te Mo­naco’da 85 yaşında vefat eder. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Kanlıca’daki aile mezarlığında babası Sedat Simavi’nin yanına defnedilir. Dinç Bilgin’in basın imparatorluğu da 2000’li yıllar­da Etibank soruşturmalarıyla çöker. Necati Zincirkıran med­yada Simavi, Asil Nadir, Dinç Bilgin imparatorluklarının yük­seliş ve çöküşünü içerden izle­miş ender bir gazetecidir. Do­ğan İmparatorluğu’nun tasfiye­sini de dışardan izler.

    Necati Abi ile zarif eşi Ne­riman Hanım’ın çay ikramı eş­liğinde 3 saati aşkın konuşuyo­ruz. O şimdi, “bir zamanlar dut­luk olan” Esentepe Gazeteciler Sitesi’ndeki mütevazı evinde yaşıyor.

    Necati Abi ile bakışıp gü­lümsüyoruz. Sormasam ayıp olacak! “Abi bugünkü gazeteci­lik için ne düşünüyorsun?”

    Arkasına yaslanıyor, “70 yıllık meslek hayatımda basını bu kadar özgürlükten yoksun, korku içinde görmedim” diyor. “Artık haber falan yapılmıyor… Gazetecilik iğdiş edildi. Basının kıymet-i harbiyesi kalmadı”.

    Söyleşinin sonuna doğru bir an yerinde doğruluyor, omuz­ları dikleşiyor. Sesinde gökler­den gelen ilahi emri aktaran tok bir şaman tınısıyla ağzından şu cümleler dökülüyor:

    “İnsana dair her şey haber­dir. Halk merak eder, hakika­ti ister. Halkın derdi-sıkıntısı çok. Bunların peşine düşecek­sin. Hakikatı arayacak, bulacak ve yazacaksın. Halkın anlayaca­ğı gibi yalın ve anlaşılır şekil­de… Doğru yazacaksın. Cesur olacaksın. Halkı aldatmayacak­sın. Güzel hikaye olacak, güzel başlık, güzel foto bulacaksın. Kağıtta da olsa, ekranda da olsa, bilgisayarda da olsa haber ha­berdir… Gazetecilik budur…”

    İçimde bir sevinç kıpırtısı…

  • Broadway müzikalleri Türkiye’ye geldiğinde…

    1960’lı yıllardan itibaren Ankara ve İstanbul sahnelerinde sergilenen müzikaller, Türk seyircisine yeni bir seyirlik anlayışı getiriyordu. Cüneyt Gökçer’in hem tasarladığı hem de oynadığı gösteriler hem hafızalarda hem fotoğraf karelerinde silinmez izler bıraktı: “Kiss Me Kate”, ““My Fair Lady”, “Don Kişot”, “Damdaki Kemancı”…

    “My Fair Lady”de Ayten Gökçer.

    Broadway, New York kentinin merkezi ko­numundaki Manhattan bölgesindeki ünlü bir cadde­nin adı. Davetkâr neon ışıkla­rının pırıl pırıl aydınlattığı bir eğlence alemi. Caddenin dün­ya çapındaki şöhreti, daha çok üzerinde ve yan sokaklarında yer almış bulunan 40 kadar ti­yatro sayesindedir. Bu sah­nelerde, ilk örnekleri Paris’e verilmiş olan bulvar komedisi tarzından eserler, revü türün­den gösteriler, kabare oyun­ları sergilenir. Broadway aynı zamanda, denilebilir ki özgün müzikal türünün doğduğu ve gelişip zirveye ulaştığı bir yer­dir. Londra’da da Broadway kadar olmasa da bu tür tiyat­rolar mevcut.

    Müzikal denilince, genel­likle insana hoşça vakit ge­çirmeyi hedefleyen, konunun gelişimine paralel olarak için­de şarkılar ve müzik parçala­rı bulunan sahne eserleri ak­la gelir. Konu bir komedi de olabilir, duygusal bir dram da. Bir bakıma klasik operet türü­nün bir uzantısı da sayabiliriz. Bizde de çok erken tarihlerde denenmiş bir oyun biçimidir. 1875’te bestelenen Dikran Çu­hacıyan’ın “Leblebici Horhor” opereti ilk örneklerden biri sa­yılabilir. Bu eserin 1934’te Nâ­zım Hikmet’in senaryolaştır­dığı şekliyle Muhsin Ertuğrul tarafından filmi de çekilmiş­tir. Uluslararası bir yarışma­da ülkemize ilk ödül kazandı­ran Türk filmi olarak tescil de edilmiştir.

    “My Fair Lady” müzikalinde Ayten ve Cüneyt Gökçer. Çiçekçi kız Eliza, Albay Pickering’e çiçek satmaya çalışıyor.

    Bu arada eskilerin “do­ğurgan” yerine kullandıkları “velut” sözcüğüyle anılabile­cek Muhlis Sabahattin Bey’i gözardı edemeyiz. Meşrutiyet yıllarında gazetecilik mesleği ile göze çarpan ve bu yılların bir bölümünü sürgün olarak Avrupa’da geçiren Sabahattin Bey’in, ancak 1918’de siyaset yapmamak koşuluyla yurda dönmesine izin verilir. Bu ara­da zamanını boş geçirmemiş, sıkı bir müzik eğitimi almış ve besteci olmuştur. 1917’de ve vefat ettiği 1942’ye kadar ke­sintisiz sürdürdüğü besteci­lik yıllarını hemen hemen her sene bir operet veya revü bes­telemekle geçirmiş. “Çaresaz” onun ilk sahne eseri. Onu “Ke­rem ile Aslı”, “Aşk Mektebi”, “Asaletmeab”, “Muteber Paşa” gibi daha niceleri izlemiş. Ço­ğunun metnini de kendisi yaz­mış. “Gül Fatma” ve “Ayşe” en ünlü eserleri.

    Değerli bestecimiz bun­larla da yetinmemiş, 1930’lu yıllarda “Muhlis’in Çocukla­rı” adıyla bir operet topluluğu kurmuş; bir süre sonra “Sürey­ya Opereti” adını vererek ve temsillerini sürdürmek üzere Kadıköy’deki Süreyya Ope­rası’na gelmiş. Operetlerini sahneye koyduğu kadrosun­da, Suzan Lütfullah, Lütfullah Sururi, Celal Sururi, Muam­mer Karaca, Toto Karaca, Avni Dilligil gibi adlarını sonradan sıkça duyduğumuz gençler varmış.

    1950’li yılların başların­da Kabataş Lisesinde öğren­ciydim. Biri daha sonra Fer­han Şensoy tiyatrosu olan Ses Opereti’ne, diğeri Taksim Si­neması’nın yanındaki Maksim salonunda temsillerini sürdü­ren Muammer Karaca Ope­reti’ne her fırsatta koşa koşa giderdim. Şimdi “Muhlis’in Çocukları” listesine bakıyo­rum da, çoğu bu iki tiyatronun kadrolarında olgunluklarını yaşamaktaydılar benim seyir­cisi olduğum yıllarda. Sururi ailesinden Celal ve Ali Beyleri, Muzaffer Hepgüler’i, Toto Ka­raca’yı, Adile Naşit’i ve daha nice komedyeni alkışlamıştık.

    Ünlü bestecilerimizden Cemal Reşit Rey’in bestele­rini yaptığı “Üç Saat”, “Lü­küs Hayat”, “Deli Dolu”, “Söz Caz”, “Maskara” ve “Hava Cı­va” isimli, kendilerinin operet olarak betimledikleri eserler de, aslında bizdeki ilk müzikal örnekleridir. Özellikle “Lü­küs Hayat”ın şarkıları çok be­ğenildi. Zaman zaman çeşit­li tiyatro toplulukları tarafın­dan tekrar tekrar sahnelendi. Bu eserin metin yazarı Ekrem Reşit Rey olarak belirtilmişse de, o sıralarda hapiste olan ve sakıncalı sayılan Nâzım Hik­met’e ait olduğu hakkında bir de söylenti mevcut.

    “Keşanlı Ali Destanı” ise bir Haldun Taner klasiği. Bü­yük kentin varoşu Sinekli­dağ’da yaşayan Ali’nin bir yandan kabadayı, bir yandan naif yanını hicveden, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro­su’nda sahnelenen oyun sade­ce 6 yılda 493 kez yinelenmiş, yurtdışında da ünlenmişti. Yine Haldun Taner’in yazdığı “Sersem Kocanın Kurnaz Ka­rısı”, Tomas Fasulyeciyan’ın kendi adıyla kurduğu kumpan­yasının Bursa’da ayakta kalma çabasını anlatıyordu. Müzikali de yapıldı. 1950’li, 60’lı yıllar­dan bu yana, “Hisseli Harika­lar Kumpanyası”, “Keşanlı Ali Destanı”, “Yedi Kocalı Hür­müz” ve daha nice yerli müzi­kallerimiz şanoları hiç boş bı­rakmadı.

    Mancalı Adam Don Kişot uyarlaması “Mançalı Adam” müzikalinden eğlenceli bir sahnede Cüneyt Gökçer, Şahap Akalın, Muammer Esi, ve Ayten Gökçer. En üstte yine aynı müzikalden bir sahne var.

    1960’lı yılların başında Devlet Tiyatrosu ile Operası tek bir kurumdu. Nihayet bale bölümü de bu kuruma bağlı bir dal olarak kurulmuştu. Bütün bu faaliyetlerin başında genel müdür olarak Cüneyt Gökçer bulunmakta idi. Kendisi iyi bir aktör, iyi bir sahneye koyucu ve yorumcuydu. Aynı zaman­da hırslı bir kişi idi. Bunu kötü bir nitelik olarak görmediğimi belirtmek isterim. Bazen hırs, başarının anahtarıdır. “Kral Lear, Kral Oedipus, IV. Hen­ry, Don Juan” gibi görkemli oyunların büyük oyuncusuy­du. O günlerde en çok konuşu­lan müzikal “Kiss me Kate”e aklı takılmıştı. Ancak, Böyle bir oyun için hem rol yapma becerisi yüksek, hem de şarkı söyleyebilen sanatçılar ile bir orkestra ve koro gerekti. An­cak asıl sorun Amerikan mü­zikali ruhunu kavramış işin erbabı uygun yönetmen bula­bilmekti. O da, 1961’de Devlet Konservatuvarı Bale bölümü­ne dört haftalık bir eğitim ile bir eserin sahnelenmesi için davet edilmiş Tod Bolender ol­du. Rus bale okulunun büyük ustası, Amerikan balesinin kurucusu sayılan Gürcü asıllı George Balanchine’in yetiştir­diği, önceleri bir balet, gide­rek koreograf olmuş ünlü bir sanatçıydı. Cüneyt Göker ile iyi uyum sağlayarak Broadway müzikallerini Türk halkına sevdiren bir ekip olmuşlardı.

    Cole Porter’in yarattığı “Kiss Me Kate” müzikali 1948 yapımıydı. Metni yazan Sa­muel ve Bella Spewack çifti. Türkçeye Sevgi Sanlı çevir­mişti. Başarılı her müzikalin başına geldiği üzere, bunun 1953’te George Sidney’in yö­netimiyle, hem de yeni icat 3D formatında filmi de çekil­di; 1954’te Oscar’a aday oldu. 1963’te Ankara Opera sah­nesindeki Türkiye prodüksi­yonu da çok başarılı geçmiş­ti. Başrolleri Cüneyt Gökçer ve Sevda Aydan paylaşmış­tı. Gangster tiplemesinde Se­mih Sergen ve Savaş Başar çok sempatik, göze çarpıcı bir kompozisyon sergilemişlerdi.

    Ankara Devlet Operası’nda sahnelenen ikinci Broadway müzikali Bernard Shaw’ın “Pigmalion” (Bir Kadın Yarat­tım) oyununun müzikli uyar­lamasıdır. Eser bir bakıma asaletin, kibarlığın ırsi üstün­lük olmayıp eğitimle kazanıla­bilir olmasının kantı sayıla­bilir.

    Damdaki Kemancı Geleneklere bağlı bir toplulukta, değişen dünya koşullarına direnişi işleyen “Damdaki Kemancı”da Sütçü Teyye’nin kabusu (üstte) ve düğün sahneleri (altta).

    “My Fair Lady”nin fil­mi çevrildiğinde başrollerin Rex Harrison ve Audrey Hep­burn’a verilmesi isabetli se­çimdi. Bizdeki temsilde ise Cüneyt Gökçer-Ayten Gök­çer ikilisi vardı. Albay Picke­ring rolündeki Asuman Korad ile Eliza’nın babasını oynayan Şahap Akalın da rollerinde göz dolduruyordu. Ankara temsi­linden sonra, 1969’da İstanbul Kültür Sarayı’nın açılışında Devlet Tiyatroları’nın ilk ağız­da sahneleyeceği oyunlardan biri olarak repertuvara konul­muştu. Bu prömiyeri tiyat­ro bölümünün kurucusu Carl Ebert de izlemiş, eski öğrenci­lerinin olağanüstü başarıların­dan dolayı onları bağrına ba­sarak kutlamıştı.

    Broadway yeni müzikaller piyasaya sürerken, ünlü ro­manlardan ve tiyatro klasikle­rinden büyük ölçüde yarar­lanmıştır. Dale Wasserman ve Joe Darion işe bu noktada Cervantes’in Don Kişot eserini ele almakla gerçekten turna­yı gözünden vurmuşlar. Filmi çevrildiğinde, daha sonra Don Kişot’a dönüşecek olan Cer­vantes rolünü ünlü oyuncu Peter O’Toole üstlenmiş, Al­donza/Dulcinea rolünü de en parlak yıllarında Sofia Loren oynamıştı. Bizim Ankara ver­siyonunda ise başrolleri Cü­neyt Gökçer/Ayten Gökçer iki­lisi paylaşmıştı. Ayrıca Şanso Panso rolünde Şahap Akalın, hancı rolünde de Muammer Esi olağanüstü başarı sağla­mışlardı.

    Perde arkasındakiler
    Dört müzikalin de yönetmeni ünlü dansçı ve sahne yönetmeni Amerikalı Tod Bolender’di (sağda). “Kiss Me Kate” hariç diğer üç müzikalin orkestra şefliğini ise Dieter Brux üstlenmişti.

    Müziklerini Jerry Bock’un bestelediği, şarkı sözlerini Sheldon Harnick’in yazdığı “Damdaki Kemancı” müzikali ise geleneklere bağlı bir toplu­lukta, değişen dünya koşulla­rına direnişin, ama sonunda çaresiz kabul edişin ve zor ko­şullar içinde bile dengeyi ko­rumaya çalışmanın ironik bir anlatımı olarak özetlenebilir.

    İlk kez 1964’te Broa­dway’de sergilenen müzikalde Tevye rolünü Zero Mostel oy­namış ve büyük sükse yapmış­tı. Yıllar sonra ben Avrupa’da Zero Mostel’i (hiç kuşkusuz konuk oyuncu olarak) aynı oyunda izleme şansına sahip olmuştum. 1979’da çevrilen filmindeki Tevye’yi Topol can­landırmıştı.

    Ankara Devlet Tiyatrosu’n­da ilk oynanış tarihi 14 Ekim 1969’dur. Elbette Sütçü Tev­ye, Cüneyt Gökçer’in bizzat kendisi olacaktı. Zero Mostel’i sahnede izlediğimi söylemiş­tim; Topol’u da sinemada sey­rettik. Üçü arasındaki en iyi Tevye hangisiydi diye soracak olursanız, hiç tereddütsüz ve büyük farkla Cüneyt Gökçer’di derim. Tevye’nin eşi Golde’yi ise yakınlarda yitirdiğimiz çok değerli oyuncumuz Handan Uran oynamıştı.

    Bu dört Broadway müzika­li, zamanında ağzımıza çalı­nan birer parmak bal gibiydi. Rüzgar gibi esip geçti. O gün­leri yaşamış olanların belle­ğinde birer anı olarak, ünlü şarkılarıyla, bir de çekilmiş fo­toğraflarıyla izleri kaldı.

  • Tarihe bakışımız da tuttuğumuz takıma göre!

    Ülkemizdeki en “gelişkin” iki alan, bilindiği gibi siyaset ve spor! Bir süredir Türk futbol kamuoyunda 1959’da ilan edilen Millî Lig öncesi şampiyonlukların durumu tartışılıyor. Fenerbahçe 1959 öncesi 9 şampiyonluğun sayılması için federasyona başvururken, Galatasaray buna karşı çıkıyor. Herkesin kendi işine gelen yerden tuttuğu tartışmada federasyonun ne zaman karar vereceği de belirsiz. Bizde ve dünyada eski şampiyonluklar ve bunların yayın gelirlerine etkileri…

    Türkiye Süper Lig’de ya­yın gelirlerinin %37’si her takıma eşit olarak ayakbastı parası, %46’sı per­formansa göre, %6’sı ilk 6 takı­ma derece ödülü olarak dağı­tılırken; kalan %11 takımların geçmiş şampiyonluk sayıları­na göre dağıtılmakta. Son dö­nemde çıkan tartışmanın te­mel kaynaklarından da birisi de şampiyonluk sayısına göre dağıtılan işte bu %11’lik pay.

    Sarı-lacivertliler ek 9 şam­piyonluk isterken, Beşiktaş’ın şampiyonluk sayısı 5, Galata­saray’ınki ise 1 değişebilir. Ay­rıca Gençlerbirliği, Ankaragü­cü, Ankara Demirspor, Eskişe­hir Demirspor ve Göztepe de yıllar sonra taçlanabilir.

    Fenerbahçe’nin başvurusu kabul edilip mevcut talimat­namelerde değişiklik yapılırsa; tahminî bir hesapla Galatasa­ray’ın geliri yıllık 17.5 milyon TL, Trabzonspor’un 5.5 mil­yon TL düşecekken, Fener­bahçe’ninki 7.8 milyon TL ar­tacak.

    Sağda Fenerbahçe, solda Galatasaray 28 Haziran 1922 Cuma günü Galatasaray ile Fenerbahçe arasında yapılacak maç öncesi Spor Alemi mecmuasında yer alan haber. Sayfanın sağ tarafında Fenerbahçe takımının, sol tarafta Galatasaray takımının kadrosundaki futbolcuların fotoğrafları verilmiş. Ortadaki küçük resimde ise Türk Millî Takımı’nın kıymetli bir savunma oyuncusu olan Fenerbahçeli Refik Bey’in fotoğrafı görülüyor.

    Dünyada sistem nasıl işliyor?

    Futbolun beşiği İngiltere’de lig 1888’de başladı. Başta da­vet usulüyle demir alan ve çift devreli lig usulüyle maçla­rın oynandığı organizasyonda 1899’dan itibaren küme düşme hayata geçirildi. 1892’de 2. Lig oluşturulurken, bugün tüm dünyanın merakla takip ettiği Premier Lig 1992’de kuruldu. Yayın gelirlerinin dağıtımında takımların geçmiş başarıları dikkate alınmıyor; o sezonun derecesi esas alınıyor; hesap­lamada maçların kaç defa can­lı yayınlandığı da bir kriter olarak karşımıza çıkıyor. Ku­lüplerin yayın gelirlerinden en çok para aldığı ülke İngiltere. 2018-19 sezonunda Liverpo­ol 152, Manchester City 151, Chelsea 146 milyon Sterlin kasasına koyarken, küme dü­şen ekipler bile yaklaşık 100 milyon Sterlin almışlardı. 1 Sterlin’in bugün 1.16 Avro ol­duğu hatırlandığında, Premier Lig’in sonuncusunun bile Av­rupa’nın birçok devinden daha çok para aldığını anımsatmalı.

    Almanya’nın ulusal ligi Bundesliga 1963’te demir al­dı. Federasyon, önceki şampi­yonlukları tanırken, yıldız sis­teminde o yıllarda kazanılan tüm başarılar 1 yıldız olarak tanımlanıyor. Bundesliga’nın kuruluşu milat kabul ediliyor ve bu tarihten sonra kazanı­lan zaferler yıldızlarla ifade ediliyor: 3 şampiyonluğa 1 – 5 şampiyonluğa 2 – 10 şampi­yonluğa 3 – 20 şampiyonluğa ise 4 yıldız veriliyor. Alman­ya’da yayın gelirleri aslen son 5 sezonun başarısına göre da­ğıtılıyor. Yüzde 70’lik pay buna göre belirlenirken, son 20 yı­lın başarısı sadece yüzde 5’lik bir pay olarak kulüplere dönü­yor. 2017-18 sezonunda yayın ihalesinden Bayern Münih 98, Dortmund 88, Schalke de 80 milyon Avro elde etmişti.

    İtalya’da lig 1898’de başla­dı. 1909’a kadar şampiyonlar eleme usulüyle oynanan kar­şılaşmalarla belirlenirken, o yıldan sonra lig kuruldu. Baş­ta kuzey takımları mücade­le ederken, zamanla güneyin temsilcileri de alındı. 1921-22 sezonundaki anlaşmazlık ne­deniyle iyi ayrı lig düzenle­nirken, ertesi sezon bu durum kaldırılmıştı. Federasyon 1929 öncesindeki başarıları tanır­ken, 10 lig şampiyonluğuna 1 yıldız veriyor. Yayın gelirleri dağıtılırken, kulüplere yüzde 50 eşit pay veriliyor, yüzde 15 o sezon, yüzde 10 son 5 sezon, yüzde 5 de tüm tarihteki başa­rıya göre hesaplanıyor. 2018- 19 sezonunda Juventus 85, In­ter 83, Milan ve Napoli 77 mil­yon Avro almıştı.

    Spor Alemi mecmuası – 18 Temmuz 1922 “Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın (Türkiye Spor Kulüpleri Birliği) nezareti altında Spor Alemi mecmuası tarafından Taksim Stadyumu’nda tertip olunan son büyük spor müsabakası münasebetiyle Fenerbahçe-Galatasaray müsabakasına başlamadan önce iki taraf kaptanları ile hakemin fotoğrafı: Sağda Fenerbahçe takımı kaptanı Zeki Bey, solda Galatasaray takımı kaptanı Necip Bey”.

    Yayın gelirleri bakımından en büyük uçurum İspanya’da yaşanıyor. Barcelona ile Real Madrid pastadan ciddi bir pay alırken, diğer takımlar çok da­ha azına razı geliyor. Yıllarca kulüpler kendi başlarına tele­vizyonlarla anlaşırken, sonun­da imzalanan toplu sözleşme­ye göre yüzde 50 eşit dağıtı­lırken, kalan yüzde 50 şöyle veriliyor: Yüzde 25 son 5 yılın performansına göre belirleni­yor; diğer yüzde 25 ise popü­lerliğe göre hesaplanıyor. El Clasico’nun taraflarına aşağı yukarı ihaleden yıllık 140 mil­yon Avro düşerken, Atletico Madrid 100, Sevilla ile Athle­tic Bilbao yaklaşık 70 milyon Avro alıyor. Kulüpler arasın­daki fark her sene büyükler le­hine artıyor.

    “1 sezonda 2 şampiyon olur” diyenlerin örnek gös­terdiği ülke Arjantin’de lig 1891’de başladı. Britanya’dan sonra dünyanın en erken lig şemasını oluşturan topraklar­da 1967’de iki ayrı lig oynan­maya başlıyordu: Metropolita­no ve Nacional. İki ayrı şampi­yonun çıkabildiği bu formatta, küçük takımlar büyüklerin hegemonyasını kırmayı başar­mıştı. 1985’te tek lig düzenine dönülmüş, sonra bu karardan vazgeçilmişti. 1991’de Apertu­ra ve Clausura adıyla iki lig or­ganize edildi, 2014’te ise yine tek bir lige dönüldü.

    Juventus ile Inter arasında oynanan maçlara “İtalya derbisi” deniyor. İtalya tarihinin en çok şampiyonluk kazanan ekiplerinden Juventus’un 36, Inter’in ise 19 şampiyonluğu bulunuyor. Karede bunları temsilen Juventus’un üç, Inter’in formasında ise bir yıldız görülüyor.

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    Baba Hakkı, Baba Gündüz veya Lefter, iyi ki bu günleri görmediler!

    “Koskoca saygıdeğer tarihçiler, arşivciler, yöneticiler belirli bir noktadan sonra kendi tuttukları takımın lehinde bir toplumsal baskı yaratabilmenin peşinde koşar… Benim asıl endişem 30-40 yıl sonra torunlarımızın bu yaşananlara bakıp, “Saymasak mı acaba 2020’lerdeki şampiyonlukları” deme ihtimali.

    MERT AYDIN

    Rekabet vardı ama dostluk hep vardı! 28 Haziran 1922 Cuma günü Taksim’de yapılacak Galatasaray-Fenerbahçe
    futbol müsabakasında oynayacak iki tarafın tehlikeli hücum oyuncuları: Sağda Fenerbahçeli Alaaddin Bey, solda Galatasaraylı Sadi Bey.

    Futbolumuzda “1959 öncesi şampiyonluklar sayılsın mı sa­yılmasın mı?” tartışması, günümüz Türkiye’sinin geldiği noktayı spor açısından da gösteriyor. Futbolun kendine has dinamikleri, ülkenin değerli beyinlerini bile belirli kalıpla­rın içine sıkıştırıyor. “Benim fikrimin karşısındakiler var ya…” kendini beğenmişliği, bilimi ya da gerçeği değil, medyaya ve sosyal medyaya has şımarıklığı pompalıyor.

    Taraflar, kılıçları keskinleştirmiş bekliyor. Çıkacak karara sadece kendileri lehindeyse saygı duya­caklar. Yoksa, en popüler havayı seslendirecekler: “Düşmanlarımız var”.

    Tarihi hele hele futbol tarihini değerlendirmek kolay değil. Zaman zaman kaynak eksikliği, zaman zaman da varolan kaynakların tarafgirliği kafa karıştırır. Bir de üs­tüne geçmişin ve bugünün genelde çelişen değer yargıları eklenince, gözlerimize tuttuğumuz takımın gözlüğünü takıveririz.

    Gazete manşetlerini hatta kulüp tarihini görmezden gelip, “önem­sizdi onlar” kabalığını yapabiliriz mesela. Yahut aynı yıl düzenlenmiş kupalardan iki şampiyonluk veri­lebileceğini savunma garabetine düşebiliriz. Kendi taraftarımız nasıl olsa sorgulamaz bunları! Bu yıldız meselesi çıktığı sırada Beşiktaş’a 59 öncesi 2 şampiyonluğun zaten verildiğini de gerçekten saymayız. İki tarafın da karşı taraftan birinin yazdığı bir yazıyı gösterip “Adamın gol diyor” demesi de işin olmazsa olmazıdır.

    İşine gelen, İtalya’yı söyler eski şampiyonlukların sayılması konu­sunda. Almanya konusu ise her iki tarafın da kendine göre yorumladığı bir durumdur. Zira 1963 öncesi şampiyonluklar sayılır ancak bunlar “yıldız hesabı”na konulmaz.

    Koskoca saygıdeğer tarihçiler, arşivciler, yöneticiler belirli bir noktadan sonra kendi tuttukları takımın lehinde bir toplumsal baskı yaratabilmenin peşinde koşar. İçi boş sloganlar üreten “embedded” medya mensuplarını saymıyorum bile.

    Peki neden? Cevap öyle tarafta­rın hayal ettiği gibi emekle, saygıyla ilgili değil. Şampiyonluk sayısının artması, hetrkesin bildiği gibi yayın gelirinde de artış anlamına geliyor. Emin olun 59 öncesi avantajlı olan Galatasaray olsa, bugün aynı insanları şu andaki fikirlerinin tersini savunurken görebilirdiniz.

    Son dönemin dünyada yük­selen değeri “post-truth”. Sosyal medyanın da yardımıyla her konuda dezenformasyonu size inananlara “yedirebilmeniz” mümkün. Bugün Facebook’ta, Instagram’da, Twit­ter’da futbol takımı tutmayı âdeta bir dinî inanç hâline getirenlere, işlerine gelecek her şeyi onaylatmak mümkün. Toplam 45 saniyelik bir araştırmayla tersinin doğru olduğu­nu öğrenmek mümkün olsa bile.

    Bu kadar çatışma çıkması, kuralsızlığın hüküm sürdüğü futbolumuzda normal. Şampiyon­luğun sayılabilmesi için kıstaslar konulmuş mu? Yahu geçen sezon herkesin aynı şartlarda yarıştığı ligde küme düşmeyi kaldıranlar mı kıstası belirleyecek? Böyle bir kıstas olmayınca her iki taraf da kendi işine gelen bir kıstası uyduruyor. Yanında rakip takıma hakaret de ederseniz tamamdır.

    Tartışmalarda ve sloganlarda adları geçen Baba Hakkı’nın, Baba Gündüz’ün, Lefter’in ve diğerlerinin, bugünkü tartışmaların indiği seviye­yi görseler birer Osmanlı tokadıyla televizyona çıkanları susturacağına da inancım sağlam. Onlar yaşarken hiç umursanmamış o kupaların peşinde koşanlar ya da önemsiz görenler sular çekildikten sonra ne diyecek? Şakşakçı güruh onların adını bir daha hatırlayacak mı?

    Hepsinden daha kötüsü karar vermesi gerekenin ehliyeti konusu… Sahaya kavga etmeye inen koskoca yöneticilere komik cezalar veren, işlerinin kulüplerin zeminleriyle ilgilenmek olmadığını iddia edenler bu kararı nasıl verecek? Bilemeyiz. Ancak şu bir gerçek ki ne karar alı­nırsa alınsın ülkenin bir kısmı bunu geçerli saymayacak, hatta ciddiye almayacak. Benim asıl endişem 30-40 yıl sonra torunlarımızın bu yaşananlara bakıp, “Saymasak mı acaba 2020’lerdeki şampiyonlukla­rı?” deme ihtimali.

    1959’da kurulan Millî Lig’in ilk şampiyonu Fenerbahçe kupasıyla…