Etiket: Sayı:83

  • Rusya’da, 1739-40 kışında gerçeküstücü bir gerçek

    Bundan 281 sene önceydi. Çariçe Anna İvanova, dünya tarihinindeki belki de en çılgın projeyi gerçekleştirdi. Buzdan bir saray: Ledianoi Dom! Gerçeğin çok üzerinde, masalları-efsaneleri bile yaya bırakan Buz Sarayı’nın tasarımcısı ise Alman mühendis Georg Wolfgang Krafft’tı. Krafft, gelecekte insanoğlunun Satürn gezegenine de benzeri yöntemlerle yerleşeceği fikrindeydi.

    Avrupa iklim tarihinin en sert kışlarından biri 1739-1740 kışıydı. Öyle ki, batıda Seine Nehri, doğuda Tuna Nehri buzlarla kaplıydı, Kuzeye gelince… En ağır koşul­lar Büyük Petro’nun yeni kurdu­ğu Sankt-Petersburg’da ve Ne­va’da görülmüştü. Fakir-fukara­nın donarak öldüğü günlerdi.

    BUZ SARAYI
    GEORG WOLFGANG KRAFFT

    Tersi tarih tarafından bel­gelenmese, ilk basımı 1741’de Petersburg Bilimler Akademi­si tarafından üç dilde (Rusça, Almanca, Fransızca) yapılan ve yayımlanışından 260 yıl sonra Türkçeye çevrilen Georg Wolf­gang Krafft’ın Buz Sarayı, haklı olarak Jules Verne’e, Borges’e ya da Cortazar’a maledilebilecek, en azından o ayarda düş zengi­ni bir imgelemin ürünü gibi gö­rülecek bir metin. Oysa burada anlatılanlar “gerçek hayat”tan birebir yansıtılmış bir taşkın hi­kayedir.

    6 Şubat 1740 tarihinde, Ça­riçe Anna İvanova’nın gözde Bakanı, çirkinliğiyle nam salmış Prens Golitsin’in düğün töreni vardı. Rustan çok Alman olarak görülen, aşırılıkları nedeniyle sevilmeyen çariçe, bir bakıma baş soytarısı sayılan prensi için uzun süren önhazırlıkların so­nucunda, dünya mimari tarihi­nin öncü garabetlerinden birini “inşa” ettirmişti düğün töreni vesilesiyle: Ledianoi Dom.

    Georg Wolfgang Krafft

    Bu “Buz Sarayı”na seçkin davetliler çağrılmış, o gün ve ge­ce eşi-benzeri görülmemiş eğ­lenceler düzenlenmişti.

    Buz Sarayı’nın mühendisi Alman Georg Wolfgang Krafft, Tübingen’de teologya öğrenimi gördükten sonra fizik ve mete­oroloji dallarında uzmanlaşmış, Büyük Petro’nun kurduğu Bilim Akademisi’ne, dev mimarlık kü­tüphanesine sahip Petersburg’a davet edilip matematik kürsü­süne başkan atanmıştı. O sırada bilim çevreleri astronomiyle, Çariçe ise astroloji ile yakından ilgili olduğu için, Krafft’ın Av­rupa’dan getirdiği “know how”a gereksinme duyulmuştu. “Çılgın proje” Buz Sarayı da aynı dö­nemde devreye girecekti.

    Çalışmaların arkasındaki adam, yarı yolda komplo suç­lamasıyla kafası kesilen Bakan Volynskiy idi. “İnşaat”ın yapım sorumluluğunu üstlenen akra­bası mimar Eropkine ise iş bi­timinde adları kayıtlardan sili­nen, sırra kadem basanlardandı. “Bilimsel mimarî”ye ve “deney­sel bilim”e sıkısıkıya bağlı olan Krafft’a gelince… Buz Sarayı metniyle bir bakıma Mabeyinci Pavlos’un Ayasofya için yüklen­diği görevin bir benzerini üst­lenmişti. Öte yandan “buzdan yapı” bir fantazma ürününden fazlasıydı onun gözünde. Gele­cekte Satürn gezegenine ben­zeri yöntemlerle insanoğlunun yerleşeceği fikri zihnine sabit­lenmişti. Petersburg’un sertten sert kışında, Dimitri’nin kardeşi Antioh Kantemir’le şiir ve inşa sanatı, yeryüzü ve uzay üzerine söyleşiyorlardı.

    (Antioh Kantemiroğlu diye anılıyor bizim kaynaklarda ve pre-modern Rus şiirinin öncü ismi sayılıyor. Güç-bela müze­sini açtığımız Dimitri Kantemi­roğlu’na yönelik kültürel pro­jenin sorumluları arasınday­dım: Gerek Yitik Sesin Peşinde (1999), gerekse Yalçın Tura’nın YKY’den çıkan Kitâbu İlmi’l – Mûsiki Alâ Vechi’l Hurûfat Mûsikiyi Harflerle Tesbit ve İcrâ İlminin Kitabı (2001) yeniden dolaşıma çıkmalı. Antioh Kan­temiroğlu’nun şiirleri çevril­meli. İstanbul tarihinin önemli puzzle parçaları arasında dü­şünmek gerek ikisini de. Tarih­sel/siyasal özellikleri ne olursa olsun).

    Çariçe’nin ‘merak dolabı’ Çariçe Anna İvanova’nın çılgın projesi Buzdan Saray’ın içi de bir “merak dolabı” gibi tasarlanmıştı: Cüceler, egzotik hayvanlar, buzdan heykeller…

    Buz Sarayı, 1740 Ocak ayın­da baştan uca buzla inşa edilen saydam yapıda kullanılan tek­niğin yanısıra bütün iç dona­nımının betimini de içeriyor; bugünden bakılınca bir “canlan­dırma” işlevi de görüyor. Koşut olarak, günün iklim koşullarının özelliklerini doğabilimci yakla­şımıyla okuruna sunuyor. Bizde Surnameler, Batı’da Şölen Ki­tapları (Livres de Fêtes) gelene­ğinin oldukça aykırı bir dalı Buz Sarayı.

    Çariçe, geçici bir “Merak Dolabı” (Wunderkammer / Ca­binet de Curiosités) gibi tasar­lamıştı düğün törenini: Cüceler, egzotik hayvanlar, dev bir buz­dan fil heykeline eşlik eden sa­hici bir fil, meşaleler ve fişekler, folklorik giysileriyle halk oyun­ları, buzdan toplar… Versailles Sarayı’nın görkemli gösterileri­ne özenilmiş gotik bir tören.

    1740’ta baştan uca buzla inşa edilen saydam yapının planları…

    Ağaç heykelleri, yatak odası, kuşlar ve meyveler, her şey buz­dandı. Krafft buzu yüceltir met­ninde; onda bir tür “göksel kris­tal” seçmiştir.

    Buz Sarayı, çok geçmeden eridi: Sarayları bazan Güneş, bazan Devrim eritir.

    Çariçe 1740 sona ererken ender rastlanan bir hastalık­tan öldü. 95 yıl sonra, bir Rus romancısı, İvan Lajetşinikov, Anna’yı delikdeşik etti Buzdan Ev (1835) romanıyla. Alexand­re Dumas, onun etkisiyle kendi Buzdan Evi’ni (1858) yazdı.

  • Roket var, otomat var alkış alan bahşişi kapar

    Osmanlı şenliklerinin minyatürlü ve yazılı betimleri, bize Osmanlı evreninin mekanik ilmi açısından oldukça renkli ve gelişmiş bir görünüme sahip olduğunu düşündürecek veriler sunuyor. Bu teknolojik üretkenlik, savaşta ve günlük hayatta şölenlerde olduğu kadar sık görülmemiş. Hayret, alkış ve bahşişin teknolojiyi saman alevi gibi de olsa parlattığı anlar…

    Sonradan Abbasi hizmetine giren eski bir yol kesici Musa b. Şakir ve oğullarının İslâm dünyasının 9. yüzyıldaki ilm-i hiyel (hileler ilmi) ön­cüleri olduğu bilinir. Ancak “hile” keli­mesi bugün bildiğimiz manasıyla mad­rabazlığa, vurgunculuğa ve mızıkçılığa değil; bir sorunu çözmek için kolay yol­dan çözüm bulmaya işaret ediyordu o dönemde. Artuklu sarayının başmühen­disi İsmail Rezzaz el-Cezerî, bu ilmin Türk tarihinde bilinen ilk örneği Kitâb fî Marifeti’l-hiyel’i 1205’te yazıp resimle­miş; bugünkü robotların atası olan, işret meclislerinde içki sunan ve hayatı ko­laylaştıran otomatların teknik çizimleri­ni yayımlamıştı! Osmanlılar bu öncü­lerin kitaplarını saray kütüphanelerin­de muhafaza ettiler. Gelgelelim teşvik ettikleri atılımlar, eğlence âlemlerinde sınırlı kalmış gibi görünür.

    Osmanlı gökbilimci Takiyyüddin er-Râsıd’ın meşhur gözlemevi, 1580’de Şeyhülislam Kadızâde Ahmed’in fetva­sıyla ülkeyi felakete sürükleyeceği öne sürülerek yıktırılmıştı. 17. yüzyılda Ev­liya Çelebi’den adını duyduğumuz He­zarfen Ahmed Çelebi, bizzat geliştirdiği kanatlarıyla Galata’dan Üsküdar’a kadar kuş gibi süzülüverdi. Padişah 4. Murad onu önce bir kese altınla ödüllendirdi, sonra da “bu adam pek korkulasıdır” de­yip müebbeten Cezayir’e sürgün etti.

    Gene Evliya’nın ahbabı Lagârî Ha­san Çelebi, 4. Murad’ın kızının doğum şenliğinde kendi icadı olan yedi kollu bir fişekle Sarayburnu önlerinden göğe yükselmiş, suya başarılı bir iniş yaptık­tan sonra Padişah’a İsa Nebi’nin selam­larını iletmişti. Bu muzip sivrizeka, 1 ke­se altını ve 70 akçe gelirli sipahilik mev­kiini kaptı. Onun akıbeti Hezarfen’den iyi görülüyorsa, bunu olağanüstü ku­ralların geçerli olduğu şenlik ortamına borçlu olsa gerek. Yine de mucidin her nedense hayatını Kırım’da tamamladı­ğı yazılıyor ve başka çalışmalarından iz bulunmuyor.

    Korkunç otomat – 1582 Murad’ın, oğlu Mehmed için tertip ettirdiği 1582 sünnet şenliklerinde ses çıkarıp hareket ettiği kaydedilen bir otomat-heykel. Öylesine korkunç bulunmuş olmalı ki üzeri karalanmış (İntizami Surnamesi, res. Nakkaş Osman, TSMK H. 1344).

    Benzer şekilde 3. Ahmed’in oğulla­rının sünneti şerefine Okmeydanı ve Haliç’te düzenlenen 1720 şenliklerinde, Emekli Tersane Mimarı İbrahim Efen­di timsah görünümlü korkunç denizal­tısıyla sahneye çıkıyor. Şair Vehbî ve Mehmed Hazîn surname eserlerinde Mimar İbrahim’den ve icadından söze­diyor; ancak şenlik otomatlarına dikkat kesilen usta nakkaş Levnî, işi bu kez aceleye getirerek denizaltıya değinme­den şenliği sona erdiren geçit alaylarına odaklanıyor.

    Vehbî’nin yazdığına göre timsah, Haliç’in dibinden baş gösterip ortaya çıktı ve yüzerek aheste aheste padişah ve sadrazamın bulunduğu sahile ulaştı. Yarım saat yüzüp dolaştıktan ve seyir­cilerin gözlerini hayretten fal taşına çe­virdikten sonra denize daldı ve herkese “balık battı” dedirtip güm oldu! Ancak bu kadar sanat göstermek halkın hayreti için yeter görülmedi. Mimar İbrahim’in güvenilmez oyunları güçbeğenir Sadra­zam tarafından seyre şayan bulunmadı. Sadrazam başını çevirdi ve iltifat bakış­larını “cıva gibi oynak kalçalı” rakkas­lara döndürmeyi yeğledi. Nihayet 1 saat sonra timsah su altından yeniden çıktı, padişahın önünde ağzını açarak hüne­rini sergiledi; kıyıya varınca içinden 5 neşeli adam fırlayıp baş ve omuzların­da tabla tabla pilav ve zerdeleri teşhir etti. Mimar aletin etra­fını sıkıca kalafatlamış; yüzeye çıkmak ve dibe dalmak için bu­curgatlara bağlı caraskal aletle­ri üretmiş; suyun altında nefes alabilmek adına beş-on kamış kullanmıştı. Hikayenin sonunda mimar ve adamları maharetleri dolayısıyla sadrazam tarafından ödüllendiriliyor ve cin gibi bir adam daha bahşişini kapıp tari­hin karanlığına karışıyor. Des­teklendiği kadar kendisinden korkulan hiyel ilmi, mevzubahis eğlence olduğunda rengarenk şekillere bürünüyor ve sürekli bir belirip bir kayboluyor!

    Mekanik koçlar – 1720 1720 şenliğinde Acem görünüşlü kuklalar ve toslaşan mekanik koçlar. Şair Vehbî’ye göre “irikıyım iki düzme adam, bayram kuklası kılığında, ince kuzu derisinden çehrelerle hileci devler suretinde oyunlar oynadı, sandalların üzerinde şenlenerek geçtiler, etrafa fişekler saçtılar ve sadrazamdan bahşişler aldılar”. Bunlardan başka ağzından fişekler çıkaran ve hareket eden 7 başlı bir ejder; hoplayan, zıplayan, raks eden insansı otomatlar; yürüyen mekanik devekuşları çekti nakkaşın dikkatini… Belki de en önemlisi, Levnî’nin siparişini yetiştirmek için çizmeyi atladığı, bu minyatürün de sahnesini teşkil eden Haliç’in kıyısındaki bir timsahdenizaltı gösterisiydi (Vehbî Surnâmesi, res. Levnî, TSMK A. 3593).
  • İHAP HULUSİ’DEN ŞÜKRİYE DİKMEN’E gizli kalmış mektuplar

    Ülkemizde grafik sanatının öncülerinden İhap Hulusi’nin (1898-1986) kendine has genç kız portreleriyle bilinen ilk kadın ressamlarımızdan Şükriye Dikmen’e (1918-2000) yurtdışından veya Türkiye’den gönderildiği mektuplar, posta kartları, notlar… Şükriye Dikmen kendisinden 20 yaş büyük İhap Hulusi’ye konuşulduğu gibi âşık mıydı yoksa iki ressamın çok sıkı dostluğu muydu aralarındaki? Müstesna bir sevginin saklı kalmış izleri.

    Bir tarafta 1898 Kahire doğumlu, Türk grafik sanatının öncüsü. Ters üçgen imzasıyla 1920’lerin ilk yarısından itibaren dergi-ki­tap kapaklarının, ilk rek­lamların, Millî Piyango biletlerinin, Alfabe kita­bımızın, Sümerbank’ın, Türk Hava Kurumu’nun, Beykoz Kundura’nın, Kulüp Rakısı’nın, kısaca cumhuriyetin çi­zeri İhap Hulusi. Diğer tarafta 1918 İstanbul doğumlu, kendisi gibi ressam Tiraje Dikmen’in ablası, tek figür­lü kadın ve genç kız portrecisi olarak kendi­ne has bir üs­lup edinmiş; 1960’larda Pa­ris, Brüksel ve Viyana’da açılan sergilerde çağdaş Türk sanatını temsil etmiş ressam Şükriye Dikmen.

    Türkiye’de grafik sanatının öncülerinden İhap Hulusi (1898-1986)

    Kültür ve sanat tarihimi­zin bu çok önemli iki ressamı­nın mektuplaşmaları ilk defa yayımlanıyor. İhap Hulusi’nin 1934’ten 1971’e kadar Şükriye Dikmen’e gönderdiği onlar­ca mektup, kartpostal ve kü­çük notlar… Kahire’den, Mü­nih’ten, Viyana’dan, Paris’ten yaşama, kültüre, sanata dair İhap Hulusi’nin mektup say­falarında Şükriye Dikmen’le neredeyse her anını paylaş­tığı kırk yıl. İhap Hulusi’nin kişiliğini, zevklerini, dertleri­ni, tasalarını onun gözünden görmek ve anlamak için, onun otobiyografisine açılan yeni bir kapı, yeni bir zeyl. Türki­ye’de grafik sanatlar ve reklam çizimi konusunda öncü olmuş, bir döneme damgasını vurmuş İhap Hulusi’nin yaşamının ilk defa günyüzüne çıkan kesit­leri…

    İlk kadın ressamlarımızdan Şükriye Dikmen (1918-2000)

    28 MART 1934 – İSVİÇRE

    İlk mektup: ‘Burada 3 ay kalacağım’

    KOLEKSİYONUMUZDAKİ ilk mektup 28 Mart 1934 tarihli. İhap Hulusi bu mek­tubu İsviçre’nin Vaud şehrindeki meşhur Pélerin Palace otelinden göndermiş Şükri­ye Dikmen’e. 36 yaşında ülkesinde ünü her geçen gün artan ressam İhap Hulusi’den, 16 yaşındaki genç resim heveskarı Şükriye Dikmen’e…

    “Şükriyeciğim. Sana gelir gelmez bir kart gönderdim, bilmem aldın mı? Bundan daha emin olmak için kulübe de gönde­riyorum. Babana verdiğim bu zahmetten dolayı affımı dile. Nasılsın? İstanbul’da ne var ne yok? Ben daha galiba en aşağı üç ay kalacağım. Şimdilik İsviçre’deyim. Hotel Pélerin’deyim. Otelimiz tak münasebetiyle üst üste. Taktan sonra Gülsüm ve halasıyla zannederim Paris seyahati yapacağım. Bu­na çok seviniyorum bahusus ki bu seyahat otomobille yapılacak. Sık sık ping pong oy­nuyoruz, arada bir de dama ediyoruz. Sa­adet’e ve ablana da çok selam. Annenlerin ve babanın ellerinden, senin gözlerinden öper mektuplarını beklerim”.

    18 AĞUSTOS 1934 – İSVİÇRE

    ‘Son resimlerimden bir tane gönderiyorum’

    MEKTUPLAR aralıksız alınıp gönderil­meye devam eder. İhap Hulusi bu defa İs­viçre’de başka bir otelden yazar…

    “Şükriyeciğim, sana bu mektubu enfes bir güneşin altında rahat bir koltuğa gö­mülmüş yazıyorum. Hava o kadar güzel ki tarif edemem. Şimdi sizler kimbilir ne gü­zel deniz havaları alıyorsunuzdur; burada denizin eksikliğini ne derece hissettiğimi sana tarif edemem. Bir türlü onlara gü­venemiyorum, iğreniyorum. Açık denize alışmış bir insan için 15 metre uzunluk­ta bir havuza girmek hiç de hoş değil. Ya­rın Palas’ta bir konkur var, ona gideceğim; bakalım kimler kazanacak. Etrafımdaki manzara öyle nefis ki dağların haşmetine cidden doyum olmuyor ama bütün bun­lardan artık bıktığımı ve dönmeyi şiddet­le arzu ettiğimi söylesem bilmem inanır mısın. Bakmışsın ki İstanbul’da pek az yani ancak 3-4 ay kalacağım. Çünkü kışa gene bir seyahat tasavvur ediyoruz. Ma­mafih bunu sakın babama söyleme; onu o kadar özledim ki bu artık beni rahatsız ediyor; onlardan hiç bu kadar müddet ay­rılmamıştım. Sana son çıkan resimlerim­den bir tane gönderiyorum. Bu günlerde ne ise iki kilo kaybettim. Saatin parasını aldım ve ısmarladım, Saadet’e teşekkür et. Ailenin ellerinden senin de tastamam gözlerinden öperim Şükriyeciğim. Tem­bellik etme de çabuk yaz”.

    14 ARALIK 1953 – KAHİRE

    ‘Yeni yılını tebrik eder çok çok öperim…’

    KAHİRE’DEN Paris’e gönderilen kart­postal şöyle: “Sevgili Şükriye, Cumhuri­yet’te serginin muvaffakiyetini okudum, tebrik ederim. Ben iki haftadan beri bura­dayım. Yakında döneceğim. Sen ne zaman geleceksin! Yeni yılını tebrik eder, gelecek seneler sana daha çok büyük muvaffaki­yetler getirmesini diler gözlerinden ve …. çok çok öperim”.

    Selçuk Altun, 6 Aralık 2018 tarihli Cumhuriyet Kitap Eki’ndeki “Kitap İçin” başlıklı köşesinde İhap Hulusi ve Şükriye Dikmen hakkında şöyle bir dipnot düşer: “2013’te bir müzayededen Şükriye Dik­men’e ait 10 defter dolusu günlük almış­tım. Günlüklerden deşifre ettiğim kada­rıyla Şükriye Hanım’ın babasının arkada­şı olan şair Fâzıl Ahmet Aykaç ona sanki platonik bir tutkuyla bağlıyken o, ressam ve öncü afiş çizeri İhap Hulusi’ye âşıktı”.

    Fâzıl Ahmet Aykaç ve İhap Hulusi çok yakın iki arkadaştır. İhap Hulusi’nin çizi­mini yaptığı “Kulüp Rakısı” etiketindeki smokinli, karşılıklı rakı çiçen iki beyden elinde purosuyla yüzü dönük olanın da Fâzıl Ahmet Aykaç olduğu rivayet edilir.

    3 AĞUSTOS 1965

    ‘Üzülerek verdiğim bu red cevabını…’

    ŞÜKRİYE DİKMEN, İhap Hulusi’nin kendisine yazdığı mektupları bir ömür sakladı, korudu ve atmadı, yırtmadı. Onun sakladığı bu mektuplar arasında biri çok çarpıcı. İhap Hulusi ile Şükri­ye Dikmen arasındaki ilişkinin kırılma noktalarından biri belki de. 47 yaşında­ki Şükriye Dikmen, 67 yaşındaki İhap Hulusi’nin üst katında ona ait bir odada kalmak istiyor ve ona bu talebini iletiyor. İhap Hulusi ise şöyle cevaplıyor:

    “Sevgili Şükriye. Yukarıda bana ait olan oda hakkındaki arzunu, bütün hüsnü ni­yetime ve sana yardımcı olmak isteğime rağmen yerine getiremeyeceğimi üzülerek bildirmek mecburiyetindeyim. Bu odayı dairemin bir kısmı olarak otuz küsur se­neden beri devamlı olarak işgal etmekte ve hizmetimde bulunan hizmetçiler için ya­tak odası olarak kullanmaktayım. Arzuna uyarak tahliye ettiğim takdirde dairemde hizmetçiyi yatıracak yer bulamayacağım. Böyle bir vaziyet de beni tahmin edebile­ceğin gibi çaresi bulunamayacak güç duru­ma sokacaktır. Bu sebeple, tekrar ediyo­rum, sana azami şekilde kolaylık göster­mek ve arzunu yerine getirmek isteğime rağmen bu oda hakkındaki talebini yerine getiremeyeceğim. Vaziyetimi takdir edip, imkansızlık karşısında ve üzülerek verdi­ğim bu red cevabını anlayış ve makuliyetle karşılayacağına eminim. Sevgilerimle”.

    12 TEMMUZ 1971

    ‘Başıma gelenleri bir bilsen, konsültasyon yapıldı’

    KOLEKSİYONDAKİ en son mektup 12 Temmuz 1971’de yazılmış. İhap Hulu­si artık 73 yaşındadır ve bir kalp damar sağlığı problemi yaşamaktadır. Şükriye Dikmen ise 53 yaşındadır. “Şükriyeciğim” diye başladığı mektupta sağlığına dair şu satırları yazar:

    “Mektubunu aldım sana yazamadım çünkü başıma gelenleri bilsen. Geçen Çarşamba konsültasyon yapıldı ve netice bir ardemographie alınmasına karar ve­rildi. Bu damarları renklendiren bir iyod mahluku kanımdan enfekte edilerek ya­pılırmış ve damarların tıkanıklık derece­si ve nerede olduğu görülürmüş. Bu film görüldükten sonra hastalığın derecesine göre ameliyata karar verilirmiş. Bu film çeken makineler de iki türlü olurmuş; bi­ri sadece röntgen gibi filim çeker biri de serigraphie dedikleri türlüsü varmış ki bu da arka arkaya 4-5 resim çeker ilacın gi­dişini gösterirmiş. Bu makineler yani se­rigraphie yalnız Çapa’da (ki bu yokmuş) bir de Alman Hastanesi’nde varmış. Tabi iyot yaktığı için bu oldukça acırmış, onun için ‘hafif bir narkoz vermek daha doğru olur’ dediler; esasen 10 – 15 dakika sürer­miş. Uzatmayalım, ‘peki’ dedik ve Cuma günü Alman Hastahanesi’ne gidip bunu yaptırmaya karar verdim.

    Cuma 7:50’de randevu verdiler; gittik, bayılttılar, hiçbir şey duymadım; fakat şimdi anlatacaklarımı dinlerken öğle­ye doğru ayıldım. Kasık ve karın altında müthiş bir ağrı; 10-15 dakika sürecek şey 1 saat 20 dakika sürmüş, damarı bir tür­lü bulamamışlar. Nihayet bulup ilacı ver­mişler bir defa da… serigraphie işleme­miş. Elde kalan 0+0 yine 0. Aradan 3 gün geçti hâlâ doğru dürüst yürüyemiyorum. Kasık ve karnım çürük içinde… Avrupa’da göstermededn katiyen ameliyata karar verecek değilim. Ancak ne zaman gelebi­leceğimi kestiremiyorum…”

  • Beyazperde ve ekranda krallar, kraliçeler, saraylar, skandallar…

    Filmlerde ve dizilerde İngiliz kraliyet ailesinin konu edildiği yapımlar hâlâ en çok seyredilenler arasında. İşte kimi Oscar’lık kimi sinema tarihine geçen ve oyuncularıyla, senaryolarıyla iz bırakanlar…

    Büyük Britanya Kraliyet Ailesi…Dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü impara­torluklarından birinin sahip­leri olmalarının yanında, özel hayatlarıyla da yüzyıllar boyu hep ilgi çektiler. Kraliçe 2. Eli­zabeth’in eşi Edinburgh Dükü Prens Philip, bu Nisan ayında, 100. yaşını kutlamaya aylar kala dünyaya gözünü yumunca; Dia­na’nın oğulları prens William ve Harry’nin evlilikleri, eşleri, ço­cukları, skandallarıyla zaten as­la gündemden düşmeyen büyük aile iyice öne çıktı. Biz de 20. yüzyılın neredeyse tamamıyla 21. yüzyılın ilk çeyreğine tanıklık etmiş Prens Philip ve krali­yet ailesiyle ilgili çekilmiş en iyi filmleri/dizileri derledik.

    FİLMLER

    THE LION IN WINTER – KIŞ ASLANI / 1968

    53 yıllık yıldızlar geçidi

    Katherine Hepburn ve Peter O’Toole’li bu film Hepburn’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı getirdiği gibi iki Oscar daha kazanmıştı (En iyi uyarlama senaryo ve en iyi müzik). 1183 Noel arifesinde 1 günde geçen filmde 2. Henry’nin üç oğlu da tahta çıkmaya adaydır ama Henry bir karar vermemekte, direnmektedir. Eşi ve oğulları ona bir karar verdirmek için çeşitli planlar yaparlar. Film, Roger Ebert’in deyişiyle “Kralların henüz avluda yürürken tavuk tekmeledikleri, sokakların çamur ve pislik içinde olduğu” Ortaçağ İngiltere’si dünyasını gerçekçi bir biçimde betimler ve karakter­lere inanmamızı sağlar. Sir Anthony Hopkins’in ilk filmi olduğunu da eklemeden geçmeyelim.

    Yönetmen: Anthony Harvey. Oyuncular: Peter O’Toole, Katherine Hepburn, Anthony Hopkins.

    HENRY V – 5. HENRY / 1989

    Muhteşem oyunculuk

    Shakespeare’in 5. Henry’nin krallık dönemini anlatan oyunundan uyarlanan bu filmle Sir Kenneth Branagh hem yönetmen hem de en iyi erkek oyuncu olarak Oscar’a aday gösterilmiş, ancak film sadece kostüm tasarımıyla Oscar kazanmıştı. Film 1495’te, 100 yıl savaşlarının ortasında genç Kral Henry’nin Fransa’yı fethetme girişimine odaklanır. Çok başarılı oyunculukların yanısıra, film psikolojik ve entelektüel derinliğiyle de dikkat çeker.

    Yönetmen: Kenneth Branagh. Oyuncular: Kenneth Branagh, Ian Holm, Christian Bale

    MRS. BROWN – BAYAN BROWN / 1997

    Tutku, entrika, dram…

    “Aşık Shakespeare’in yönetmeni John Madden’ın filmi, kraliçe Victoria’nın çok sevdiği eşi Albert öldükten sonra yas tutma döneminde sadık hizmetkarı John Brown’ın şefkatinde huzur bulmasını işler. Birbirinden son derece farklı bu iki insan arasındaki bu tutkulu fakat platonik ilişki, hem politik entrika ve skandal hem de dram yönüyle filmde çok güzel işlenmiştir. Kraliçe Victoria’yı Judy Dench’ten daha iyi canlandırabilecek çok fazla oyuncu da yoktur. Bu filmle tabii En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ına aday oldu.

    Yönetmen: Jeremy Brock. Oyuncular: Judy Dench, Billy Connely, Geoffrey Palmer

    ELIZABETH / 1998

    Tüm zamanların en iyisi

    İngiliz kraliyetinin efsanevi krali­çesinin hayatını anlatan iki filmden ilki; kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış kuşkusuz en lezzetli filmlerden biri. Cate Blanchett’in dik başlı, zeki Elizabeth rolünde döktürdüğü film, kraliçenin tahttaki ilk yıllarına odaklanıyor. Filmde Elizabeth’in çeşitli zorluklarla başederek krali­çeliğin ne olduğunu öğrenmesine tanık oluyoruz. Genç protestan Elizabeth, 1558’de üvey kız kardeşi Katolik Mary’nin ölümünden sonra tahta geçmişti. Blanchett bu rolüy­le 7 Oscar adaylığı aldı. Film, tarihî gerçeklerle dramatik etki adına oynasa da görsel zenginliği ve olay örgüsünün etkileyici akışıyla tüm zamanların en iyi “saray” filmlerin­den. Kast da ayrıca büyüleyici.

    Yönetmen: Shekar Kapur. Oyun­cular: Cate Blanchett, Joseph Fiennes, Christopher Eccleston, John Gielgud, Geoffrey Rush and Richard Attenborough

    THE QUEEN – KRALIÇE / 2006

    Unutulmaz bir 2. Elizabeth

    The Crown dizisinin yaratıcısı Peter Morgan’ın senaryosunu yazdığı film, 1997’de Prenses Diana’nın ölümüne Kraliyet Ailesi’nin verdiği tepkiyi işliyor. Özellikle de kraliçenin içinde kaldığı çetrefilli durumu. Kraliçe 2. Elizabeth portresiyle Helen Mirren’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı kazandıran film, komik, çarpıcı, etkileyici ve cesur. Helen Mirren buradaki oyunculuğuyla Oscar dışında bir de Kraliçe tarafından Buckin­gham Sarayı’nda akşam yemeği daveti kazandı.

    Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Helen Mirren, Michael Sheen, James Cromwell

    ELIZABETH THE GOLDEN AGE – ALTIN ÇAĞ / 2007

    Yine Kapur, yine Blanchett

    Cate Blanchett yaklaşık 10 yıl aradan sonra “kraliçe”liğe geri dönmüş ve bu performansıyla Oscar’a aday gösterilmişti. Film Elizabeth çağının ileri dönemlerine, kraliçenin olgunluğuna odak­lanıyor. Hikaye 1585’te geçiyor. İspanya kralı 2. Filip İngiltere’ye savaş açmayı planlar ve Elizabeth evlenmesi için baskı yaşarken geçen olaylar, yine müthiş bir görsellik, aksiyon filmlerine taş çıkartan bir hareketlilik ve tam dozunda bir akış ritmiyle yapılmış en iyi kraliyet filmlerinden biri unvanını hakediyor.

    Yönetmen: Shekar Kapur. Oyuncular: Cate Blanchett, Clive Owen, Geoffrey Rush

    THE OTHER BOLEYN GIRL – BOLEYN KIZI / 2008

    Amerikalı da aristokrat olur

    The Crown’un yazarı Peter Morgan (kendisine resmî kraliyet filmleri/dizileri yazarı diyebiliriz) tarafından Philippa Gregory’nin romanından uyarlanan film, 8. Henry’nin ikinci eşi aristokrat Anna Boleyn ve metresi, Anna’nın kız kardeşi Mary üzerine bir hika­ye. Film, tarihî gerçekleri çarpıtmasıyla oldukça eleştirilse de, Tudor dönemini politik gerilim, entrikalar, kız kardeş rekabeti gibi evrensel temalar üzerinden işliyor. Anna rolünde Natalie Portman ve Mary rolünde Scarlett Johannson, İngiliz aristokratlarını Amerikalı oyuncular olarak başarıyla canlandırdıkları için oldukça beğenilmişti. Tabii aynı zamanda cazibeleriyle de göz dolduruyorlar ama filmde gördüğümüz tek çıplak beden Eric Bana’nınki.

    Yönetmen: Justin Chadwick. Oyuncular: Natalie Portman, Scarlett Johannson, Eric Bana

    THE YOUNG VICTORIA – GENÇ VICTORIA / 2009

    Kraliyet soslu romantizm

    Suratsız olarak bilinen kraliçe Victoria’nın gençlik yıllarını canlandırması için, muhteşem somurtmasıyla ikon olmuş Emily Blunt’tan daha iyi bir tercih olamazdı. Downton Ab­bey’nin yaratıcısı Julian Fellowes’un yazdığı film, kraliçenin gençlik yıllarına ve Prens Albert’le evlenmesine odaklanı­yor. Kraliyet soslu bir romantik film diyebiliriz. Kostümler, mekanlar yine muhteşem. Tabii gerçek mekan kullanımı, ihtişama ihtişam katmış. Stone da genç, isyankar, kafası karışık Victoria olarak cezbediyor.

    Yönetmen: Jean-Marc Vallée. Oyuncular: Emily Stone, Rupert Friend, Paul Bettany

    THE KING’S SPEECH – ZORAKI KRAL / 2010

    Müthiş film, müthiş aktör

    Tüm zamanların kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış en iyi filmlerinden biri. 10 Os­car’a aday olan ve en önemli dört Oscar’ı kazanan (en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu (Colin Firth) film; Kral 6. George’un kekele­mesini düzeltmek için Geoffrey Rush’un canlandırdığı bir konuşma terapistiyle çalışmasına odaklanıyor. George 1936’da aniden tahta çıkar. 1939’da 2. Dünya Savaşı başlar. Dünyanın dörtte biri Birleşik Krallık toprağıdır ve kral kekeleme­den halkına konuşamamaktadır. Krallığı da asla istememiştir zaten. Bunlardan daha iyi dram malzemesi mi olur? Kaldı ki son derece eğlenceli işlenmiş.

    Yönetmen: Tom Hooper. Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter

    DIANA / 2013

    Prensesin son 2 senesi

    Bütün dünyanın sevgili prensesi 1997’de trajik bir kazada ha­yatını kaybedince gerçek ölümsüzlüğe ulaştı. Naomi Watts’ın Diana’yı canlandırdığı bu biyografik drama prensesin hayatının son 2 yılına odaklanıyor. Charles’tan ayrıldıktan sonra başlıyor ve prensesin Pakistanlı kalp cerrahı Hasnat Khan’la yaşadığı iliş­kiyi, mayın karşıtı kampanyasıyla Angola’ya gitmesini, diğer ülkelere gezilerini ve Khan’ı kıskandırmak için başladığı Mısırlı Dodo’yla ilişkisinde bir trafik kazasında ölmesini işliyor. Film aslında çok ağır eleşti­riler aldı; The Guardian “Diana’yı ikinci kez öldürdü” diye yazdı ama yine de Naomi Watts, kostümler ve Diana’nın hayatının son yılları hakkında bilgi sahibi olmak adına izlemeye değer.

    Yönetmen: Oliver Hirschbiegel. Oyuncular: Naomi Watts, Naveen Andrews, Cas Anvar

    VICTORIA & ABDUL / 2017

    Yüksek oyunculuk: Judy Dench

    Judy Dench’i Oscar’a aday olduğu Kraliçe Victoria performansı “Bayan Brown”dan 20 yıl sonra yine Victoria rolünde izlediğimiz film, yine bir hizmetkarıyla ilişkisini, çok az bilinen bir hikaye olan Müslüman Hintli Abdul’la dostluğunu anlatır. “Crown” ve “The Queen”in yönetmeni Stephen Frears’in yönettiği filmde Dench, bir ikonun (iştahla yemek yemesinden bir hizmetkarına arkadaş­ça yaklaşmasına) insani taraflarını ortaya koyarak çok başarılı bir oyunculuk sergiler. Kostümler, iç mekanların ihtişamı, dış mekanların çarpıcılığı ve müzik yanında, krallığın sömürgesi Hindistan’la arasındaki gergin ilişkiye de değinen film, tutkunlarının kaçırmaması gereken yapumlardan.

    Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Judy Dench, Ali Fazal, Tim Pigott-Smith

    MARY QUEEN OF SCOTS – İSKOÇ KRALIÇESI MARY / 2018

    Hem aşk hem rekabet

    Popüler Netflix dizisi “House of Cards”’ın yaratıcısı Beau Willi­mon’un senaryosunu yazdığı film, Stuart döneminde 16 yaşında evlenip Fransa’ya kraliçe olan ve 18’inde dul kalan Mary’nin yeni­den evlenme baskılarını reddede­rek anavatanı İskoçya’ya dönüp tahtta hakkını araması sonucu kraliçe Elizabeth’le yaşanan ça­tışmayı ve hapse düşmesini konu alıyor. Katolik (Mary)-Protestan (Elizabeth) sürtüşmesi, kuzin dü­ellosu, hem aşk hem rekabet, ne ararsanız var filmde. “Ladybird” adlı müthiş bağımsız filmin başrol oyuncusu Saoirse Ronan’ı Kraliçe Mary olarak bambaşka ama yine çok güçlü bir performansla izliyoruz.

    Yönetmen: Josie Rourke. Oyuncu­lar: Saoirse Ronan, Margot Lobbie, Jack Lowden

    DİZİLER

    THE TUDORS / 2007

    16. yüzyılda güç ilişkileri

    “Vikingler”in yaratıcısı Michael Hirst’ün yaratıp yazdığı dizi 16. yüzyıl İngiltere’sinde Kral 8. Henry’nin hükümranlığı sırasında geçiyor. 2007-2010 arası 3 sezon yayınlanan dizi, Henry’nin 40 yıllık krallığı esnasında Aragonlu Catherine ve Anna Boleyn olan ilişkilerini; Sir Thomas More ve İngiltere’nin Roma Katolik Kilisesi’nden ayrılmasını; Kardinal Wolsey gibi önemli figürler ve en yakın arkadaşı, aynı zamanda danışmanı Suffolk Dükü Charles Brandon’la ilişkilerini anlatan, izlemesi keyifli bir dizi.

    Yaratıcı: Michael Hirst. Oyuncular: Jonathan Rhys-Meyers, Henry Cavill, Sarah Bolger

    REIGN – SALTANAT / 2013

    Kraliçe Mary’nin maceraları

    2013-2017 arası yayınlanan dizi, İskoç kraliçesi Mary’nin Fransız sarayında yaşadığı politik ve romantik olaylarla skandallara odaklanıyor. Mary 15 yaşında Prens Francis’le evlenerek Fran­sa’ya yerleşmişti. Dizi, kraliçenin hayatının bu erken dönemiyle ilgili. Kostüm ve oyunculuk açı­sından beğenilse de, tarihi doğru yansıtmadığı için eleştirilmişti (Kurgu olduğundan ve belgesel bir iddiası bulunmadığından bu eleş­tirileri pek önemsemiyoruz). İyi bir dönem dizisi olarak izlemeye değer.

    Yaratıcı: Laurie McCarthy. Oyuncular: Adelaide Kane, Megan Follows, Celina Sinden

    WOLF HALL / 2015

    Thomas Cromwell’in yükselişi

    6 bölümlük bu mini dizi, Tudor saltanatında güç oyunlarına karşı durarak 8. Henry’e başdanışman olan, basit bir demircinin oğlu Thomas Cromwell’in yükselişini anlatıyor. BBC dizisi birçok ödüle aday oldu ve en iyi mini dizi dalında Golden Globe kazandı.

    Yönetmen: Peter Kosminsky. Oyuncular: Mark Rylance, Damien Lewis, Claire Foy

    THE CROWN – TAÇ / 2016

    Çok popüler ve çok iyi

    Tüm zamanların en pahalı televizyon prodüksiyonu ünvanına sahip Netflix dizisi, aşırı popüler. İlk iki sezonu 1947-1964 arasını, 3. ve 4. sezonlar ise 1990’a kadar olan yılları kapsıyor. Dizi aslında 2. Elizabeth’in hayatına odaklanıyor. Ancak geçen yılllar boyunca sarayda yaşanan her türlü politik ve özel dram, entrika, aşk ve meşke de tanık oluyor seyirci. Yaratıcısı Peter Morgan’ın “The Audience/Seyirci” ve özellikle de 2006 yapımı filmi “Queen/Kraliçe”den uyarladığı, sarayın zenginliğine yaraşır ihtişamdaki dizi, kraliyet fanlarını son derece tatmin edecek kadar bol malzeme içeriyor. 5. ve 6. sezonları şimdiden heyecanla bekleniyor.

    Yaratıcı: Peter Morgan. Oyuncular: Claire Foy, Olivia Coleman, Imelda Staunton, Matt Smith, Tobias Menzies

    THE WINDSORS / 2016

    İngiliz usulü bir sit-com

    Bir nevi sit-com olan The Windsors, kraliyet ailesini satirik bir bakışla ele alan bir komedi. Tamamen hayal ürünü olaylar, as­lında gerçeklerden yola çıkıyor. Genellikle ciddiyetle işlenen kraliyet meselelerine çok farklı yaklaşan, İngiliz usulü espri anlayışına sahip, eğlenceli bir yapım.

    Yaratıcı: Bert Tyler-Moore. Oyuncular: Celeste Dring, Louise Ford, Hugh Skinner

  • Hanedandaki görevi protokoldeki yeriydi

    Büyük Britanya Kraliçesi 2. Elizabeth’in eşi Prens Philip’in soyağacı, hayatından ilginçti. Atası Danimarka Kralı, babası Sakarya Muharebesi’ne katılmış bir Yunan generali, ablaları Nazi Partisi üyesi, kendisi ise sonradan olma bir İngiliz’di. Hiçbir şey yapmadı; kendisinden beklenenleri yerine getirdi.

    Prens Philip aslında bir 19. yüzyıl insanıydı. O çağın kadın hükümdar­larına layık görülen, fakir ancak kraliyet aileleriyle akraba, mavi kanlı bir prensti. Aile ilişkileri 19. yüzyıla özgüydü ve bir gene­tik uzmanını çıldırtacak kadar karmaşıktı. Schleswig-Holste­in-Sonderburg-Glücksburg gibi akılda tutulması zor bir Alman ailesinden olan büyükbabası­nın babası, 9. Christian adıyla Danimarka tahtına çıkmıştı. Onun oğullarından Georg ise zamanın büyük devletleri tara­fından Yunanistan Kralı seçil­mişti. İşte Philip (1921-2021), bu Yunan kralının torunların­dan en küçüğüydü.

    Philip’in babası Yunanistan Prensi Andreas (1882-1944), Sakarya Meydan Muharebe­si’ne katıldığı için tanınıyordu. Balkan Savaşları’nda yarbay olarak bir sahra hastanesinin komutasını üstlenmişti. Sakar­ya Muharebesi sırasındaysa Yunan 2. Ordusu’nda tümge­neraldi. Üstlerini küçümsüyor, yetersiz buluyordu. 19 Eylül 1921’de Prens Andreas’a Türk mevzilerine saldırı emri veril­diğinde, “panikten kaynaklanan umutsuz bir hareket” olarak gördüğü bu karara uymayarak birliklerine geri çekilmeyi em­retti. Yunan orduları komutanı General Anastasios Papulas’tan sıkı bir azar işitince oracıkta is­tifasını sundu ama reddedildi.

    1 yıl sonra, Türklerin İz­mir’e girişinin ardından 11 Ey­lül 1922’de Yunanistan’da bir darbe yapıldı ve “Küçük Asya felaketi” denilen Anadolu iş­galini yürütmüş politikacılarla komutanlar hapse atıldı. Prens Andreas da yargılananlar ara­sındaydı; “vatana ihanet”ten suçlu bulundu, ancak “hiçbir askerî komuta deneyimi ol­madığı” gerekçesiyle hakkın­daki idam kararı ömür boyu sürgüne çevrildi. Ailesiyle bir­likte Fransa’ya gitti; ölümüne kadar orada yaşayacak, sadece 1930’da İngiltere’de bir kitap yayınlayacaktı. Towards Disas­ter: The Greek Army in Asia Minor in 1921 (Felakete Doğru: 1921’de Küçük Asya’daki Yu­nan Ordusu) adlı bu kitapta, Sakarya Muharebesi’ndeki tav­rını açıklıyor, kendini savunu­yordu.

    Prens Philip 9 yaşında, Yunan piyadesi “evzon” kıyafetiyle. Emil Markoviç’in fotoğrafı.

    Aile sürgüne gittiğinde, Prens Andreas’ın tek oğlu Phi­lip henüz 2 yaşında bile değildi. 4 ablasıyla Avrupa’da oradan oraya savrularak yaşamaya baş­ladı; üstelik annesiyle babası bir süre sonra ayrıldı. Philip’in annesi Prenses Alice, o fakir, mavi kanlı Alman ailelerin­den birinin üyesiydi ama anne tarafından İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu olmak gibi şansa sahipti. Philip’in dayısı Lord Mountbatten İngiliz do­nanmasında bir amiraldi (yıllar sonra Hindistan’ın son genel valisi olacaktı).

    1930’larda Philip’in 4 ablası hepsi de Nazi partisi üyesi olan birer Alman prensiyle evlendi. Genç Philip, 1937’de bir uçak kazasında ölen ablası Nazi par­tisi üyesi Hessen Grandüşesi Cecilia’nın Almanya’daki cena­ze törenine katıldı. Cenaze fo­toğraflarında Philip, önde gelen Nazilerin arasında görünüyor­du. Bu fotoğraf, tarihçi Jonat­han Petropoulos tarafından Al­man prenslerinin Nazi sempa­tisini ele aldığı Royals and The Reich adlı kitabında 2006’da yayımlandı.

    Neyse ki Philip, eğitimi­ni Almanya’da ablalarının ya­nında değil İngiltere’de dayısı Lord Mountbatten’ın gözeti­minde yaptı. 2. Dünya Sava­şı’nda Britanya donanmasında Akdeniz ve Pasifik’te teğmen olarak bulundu. Ancak askerî kariyeri babasınınki gibi yarım kaldı çünkü savaşın ardından 1947’de Büyük Britanya Kralı 5. George’un kızı ve veliahtı Pren­ses Elizabeth ile evlendi. Müs­takbel kraliçe için ondan uy­gun aday bulunamazdı: Bütün hanedanlarla akraba olduğu halde, aile bağlarının sağladığı servet veya güce sahip değildi. Soyadı (Mountbatten) bile da­yısından ödünç alınmıştı. Ba­basının söylenmesi zor Alman adını bir kenara atmıştı. Düğü­ne “Nazi ablalar” davet edilme­di; böylece 2. Dünya Savaşı’n­dan yeni çıkmış İngiliz halkına damadın Almanlığını hatırlata­cak hiçbir şey kalmadı.

    Edinbrough Dükü unvanı­nı alan Prens Philip’in bundan sonraki upuzun hayatı, kısacık bir paragraftır. Eşi tahta çıktık­tan sonra birkaç çıkış yapma­ya kalktığında hemen haddi bildirildi. Sonradan edindiği soyadını çocuklarına vermesi­ne bile uzun süre engel olundu. Bir-iki skandala karışmaktan kılpayı kurtuldu. En yakın dos­tu ve sekreterinin zina nede­niyle boşanması, Soğuk Savaş ortamında patlak veren Profu­mo skandalına karışanlarla ta­nışıklığı, basın tarafından fazla dillendirilmedi. Kraliyet aile­sini modern dünyayla tanıştır­makta rol oynadığı söylendi. Bu iddianın dayanakları, kraliçe­nin tahta çıkış töreni filminin televizyonda yayınlanmasına ve 1969’da “Kraliyet Ailesi” ad­lı bir belgesel film çekilmesi­ne önayak olmasından ibaretti. Bir de kimilerinin ırkçı ve kaba bulduğu, bazılarının da açık­sözlülük ve egzantriklik belirti­si saydığı ünlü esprileri vardı:

    Prens Philip 1937’de ablasının cenaze töreninde Darmstadt’ta Nazi önde gelenlerinin arasında yürüyor (sivil kıyafetli).

    “Siz hakikaten bir kadın mı­sınız?” (1984’te Kenya’da yerel bir kadının sunduğu hediyeyi aldığı sırada)

    “Burada çok fazla kalırsa­nız, hepiniz çekik gözlü olacak­sınız” (1986’da Çin’de bir grup İngiliz öğrenciyle konuşurken)

    “Hepiniz korsan torunu de­ğil misiniz?” (1994’te Cayman Adaları’nda sohbet ederken)

    “Hâlâ mızrak fırlatıyor mu­sunuz?” (2002’de bir Avustral­ya yerlisiyle konuşurken)

    Bu gaflar dışında ömrünü hiçbir şey yapmadan geçirerek, kendisinden bekleneni yerine getirmiş oldu.

  • Fransa’nın asırlık hafızası tarihi sokağa taşımıştı…

    Rus Devrimi ve sinema uzmanı Fransız tarihçi Marc Ferro, tarihi liderlerin değil işçilerin, köylülerin, kadınların gözünden yazdı. Televizyon programlarından çocuklara tarih anlatma projelerine, tarihyazımının demokratikleşmesi ve totaliter, şoven anlatımlardan arındırılması için çalıştı. 95 yaşında çıkardığı 65. kitabıyla hayatının sonuna dek üretmeye devam etmiş bir tarihçinin mirası…

    Türkçeye Sömürgecilik Tarihi: Fetihlerden Ba­ğımsızlık Hareketlerine (13. Yüzyıl – 20. Yüzyıl), İslamın Şoku, Sinema ve Tarih gibi ki­tapları çevrilen, hayatının son anına kadar tarihin ve dünyanın evrimine karşı duyduğu heye­canı yitirmeyen Rus Devrimi ve sinema uzmanı Fransız tarih­çi Marc Ferro, 21 Nisan 2021’de Covid-19 nedeniyle 96 yaşında vefat etti.

    12 yıl boyunca bir televizyon kanalında “Paralel Tarih” prog­ramı yaparak geniş kitlelerin ta­rihe ilgisini uyandırmaya çalışan Ferro, geçen yıl önemli şahsiyet­lerin kaderlerini konu alan ve 65. eseri olan L’Entrée dans la vie’yi (Hayata Giriş) yayımlayarak ilerleyen yaşına rağmen üret­kenliğini ve merakını yitirmedi­ğini göstermişti.

    1943’te Auschwitz’te ölen annesi Ukrayna kökenli bir Ya­hudi, henüz çocukken yitirdiği babası ise Yunan-İtalyan’dı. Çok farklı kültürlerin içinde yerleş­miş; orada büyümüştü. Genç yaşta Direniş’e katılmış; 1948-56 arasında öğretmenlik yaptığı Ce­zayir’in Oran kentinde, Ceza­yir’in bağımsızlığından yana bir tutum takınmıştı. 1960’da Pa­ris’e gelip 1917 Rus Devrimi’ne ilişkin tezini hazırlamıştı. Devri­min liderlerin gözünden anlatıl­masının veya bir “darbe” olarak nitelendirilmesinin karşısında Ferro burada, devrimin dipten gelen dalgasını, kökenlerini açık­lıyordu.

    Onun tarihinde yalnızca iş­çiler de yoktu. Köylüler, kadınlar bu devrimin olmazsa olmaz öz­neleriydi. İyisiyle kötüsüyle dev­rim tarihi, bir “parti” tarihi ola­rak açıklanamazdı. Bütün halk sınıflarının, ezilenlerin kıyıdaki köşedeki köyden büyük kentte­ki fabrikaya kadar yönetenlere, mülk sahiplerine karşı isyanıydı.

    Fernand Braudel’in ardın­dan Ferro, 1970’lerden itibaren ünlü Annales dergisinin ortak yöneticisi olarak da akademi dı­şı diyebileceğimiz bir tarihçiy­di. “Komünizmin cürümlerini” ele alan Komünizmin Kara Ki­tabı günlerinde Sömürgeciliğin “Kara Kitabı”nı yazarak 13. yüz­yıldan başlayarak medeniyetin vahşetini serimlemişti. 1991’de “Tarih Çocuklara Nasıl Anla­tılır?” gibi projelerde yer alan Ferro, tarihi gelecekle ilişkilen­dirirken demokratikleştirilmesi için de önemli adımlar atıyordu. Tarihin Tabuları kitabıyla bir putkırıcı olarak tarihin utanç ve­rici geleneksel kullanımına karşı çıkıyordu.

    1989-2001 arasında, 50 yıl önce filme alınmış (1939-51) malzemeyle “Paralel Tarih” seri­sini yaptı. Farklı ve karşıt görüş­leri, davet ettiği tarihçiler veya olayların tanıklarıyla birlikte yo­rumlayarak, seyircilerin zeka­sına seslendi. Geleneksel tarih filmlerinde tarihin felaketleri­ni haklı çıkaran, totaliter, şoven anlatımları ıskartaya çıkarmaya çalıştı.

    İLHAN BAŞGÖZ (1923-2021)

    Türk folklorunu dünyaya tanıttı

    Halkbiliminin en önemli isimlerinden, cumhuriyetle yaşıt İlhan Başgöz’ün hikayesi, bir yandan tüm dönemeçleriyle Türkiye’nin de bir haritası… 1940’ta Sivas Lisesi’ni bitiren 9 kişiden biri olan Başgöz, ön­ce burslu olduğu için Ziraat Fakültesi’ne sonra neredeyse bir asır verdiği mesleğini öğ­reneceği Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne girer. Burada Saffet Korkut’un, Pe­tev Naili Boratav’ın, Abdül­baki Gölpınarlı’nın öğrencisi olur. Şiir sevgisi, ona okula gi­riş sınavından başlayarak tüm hayatı boyunca eşlik eder. 1949’da doktorasını bitirdi­ğindeyse okuldan uzaklaştı­rılarak Tokat’a öğretmen ola­rak atanır. Tokat Lisesi’ndeki öğrencileri, onlara açtığı nice ufukların yanında Bedri Rah­mi Eyüboğlu’nu Safiye Ayla’yı onun sayesinde kanlı-canlı görür. Ödülüyse görevine son verilmesi olur. Ocak 1953’te TCK’nın 141. Maddesi onun da başını yakar, özellikle sol­cuların mahkum edilmesine neden olan madde nedeniy­le iki yıl hapiste kalır. Niha­yet bilmecesinden türküsü­ne, masalından fıkrasına âşık olduğu topraklardan Ameri­ka’ya doğru yola çıkar; Indi­ana Üniversitesi’nde öğre­tim üyesi olur. Folklorist Dan Ben-Amos onun disipline kat­kısını şöyle özetliyor: “Türk­çeyi hiç bilmeyen Amerika­lı folklorculardan oluşan bir kuşağa, Türk folklorunu İlhan Başgöz tanıttı. Bize hem geç­mişimizin büyük folklor ge­leneğini, hem de çağdaş Türk toplumunda folklorun uğradı­ğı değişimi o öğretti. Kahve­hanelerinizdeki hikayecileri, çocuklarınızın sorduğu bilme­celeri, ihtiyarlarınızın söyle­diği atasözlerini, biz onun sa­yesinde öğrendik. Hepimizin folklorda yeni kuramlar ara­dığımız bir dönemde, o bize, yeni yaklaşımları üzerine kur­mamız gereken temeli sun­du”. Başgöz, 98 yaşında tedavi için geri döndüğü Türkiye’de 13 Nisan’da hayata gözlerini yumdu.

    MEHMET GENÇ (1934-2021)

    Çalışmakla eşanlamlı bir hayat

    Mehmet Genç, Os­manlı İmparatorlu­ğu’nda Devlet ve Eko­nomi adı altında makalelerini derlediği kitabına “Bu çalış­maları, bana hayatın çalışma ile eşanlamlı olduğunu öğreten rahmetli annemin ve öğren­menin hiç bitmeyeceğini öğre­ten rahmetli babamın muaz­zez ruhlarına ithaf ediyorum” diye başlıyordu. Gerçekten de çalışmakla eşanlamlı tuttu­ğu, öğrenmekten hiç vazgeç­mediği 87 yıllık hayatının bir özetiydi belki bu ithaf. Kendi ifadesiyle bu “ilim heyecanı”­nı ona ilk sezdiren bir doktor olmuştu. Mülkiye’de okudu­ğu yıllarda, henüz 20 yaşında bir gençken vereme yakalandıktan sonra röntgenini heye­canla öğrencilerine gösteren “İşte bu, ders kitaplarında gör­düğünüz tipik bir tüberküloz vakasıdır” diyen doktor, onu etkilemiş; hasta yatağında ilk defa ilgisini celbeden edebiyat, hayata bakışını dönüştürmüş­tü. Bir süre Diyarbakır Çüngüş ve Şereflikoçhisar’da yaptığı kaymakamlık stajının ardın­dan “Benim Türkiye’de gördü­ğüm tek ilim adamıydı” dediği Ömer Lütfi Barkan’ın asista­nı olarak İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Türk İktisat Tarihi Enstitüsü’nde çalışma­ya başlamıştı. Örnek aldığı ki­şi, iktisat tarihinden yola çıka­rak yeni bir sosyoloji inşa eden Marx Weber’di. Fakat Osman­lı arşiv belgelerinin kargacık burgacık vergi kayıtları, muha­sebe defterleri arasında genel bir teoriye ulaşmanın nasıl bir emek ve zaman gerektirdiğiy­le yüzleşmesi üzerine “Sana­yi Devrimi karşısında Osmanlı ekonomisi” üzerine çalışmaya başladı. 1960’larda girdiği ar­şivden hayatı boyunca çıkma­dı; disiplinler arası düşünme alışkanlığı, özellikle malika­ne sisteminin analizi, klasik Osmanlı iktisadi zihniyetinin temel prensipleri ve Osman­lı tarihinin dönemlendirilmesi konusunda yaptığı çalışmalara yansıdı. O yine de 18 Mart’taki vefatına dek kendini “Hac yo­lunda bir karınca” olarak gör­meye devam etti.

    SELAHATTİN DUMAN (1950-2021)

    Temmuz ayında geçirdiği trafik ka­zasının ardından uzun süredir tedavi gören gazeteci Selahattin Duman, 71 yaşında hayatını kaybetti. Sabah ve Vatan gazetelerinde hem yöneticilik hem de köşe yazarlığı yapan Duman, Kendimi Tebrik Ederim, Suçumuz Mükemmel Olmak, Bankamatik Kursu Açan Yok Mu kitaplarının da yazarıy­dı. Ayrıca “Komser Şekspir”, “Roman­tik” ve “Bir Erkeğin Anatomisi” film­lerinde rol almıştı. Son olarak Oksijen Gazetesi’nde yazmaya başlamıştı.

    Selahattin Duman müstesna bir zekaydı. “Seyrek bıyıklı asabi şahsi­yet” tabirinin yanısıra birçok deyimi de literatüre kattı. Köşe yazarlığın­da aslında geleneksel, ancak bu denli kaliteli mizahla örülü bir kombinas­yon pek görülmüş bir örnek değildir. Ancak Selahattin Abi, bu Allah vergisi yeteneğinin ve yüksek IQ’sunun avan­tajıyla iş yapan bir insan olmadı. Türk basınındaki ender çalışkan gazeteci­lerden biriydi. Mesai yapmaz; sürek­li çalışır, okur, öğrenir, sorar-soruş­turur, yazardı. Dışardan asla göster­mezdi; ancak basınımızın yine ender entelektüel şahsiyetlerindendi. Hem yazılarından hem kendisinden çok şey öğrendik; hem güldük hem bildik. Kendisiyle de dalga geçebilecek kadar cesur olanlara has bilgeliğiyle silin­mez bir iz bıraktı. Unutulmayacak hiç.

    Gürsel Göncü

    YILDIRIM AKBULUT (1935-2021)

    Eski başbakanlardan Yıldırım Akbu­lut, 14 Nisan’da kalp rahatsızlığı ne­deniyle tedavi gördüğü Ankara Üni­versitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 86 yaşında hayatını kaybetti. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı olmasının ardından 1989’da Anavatan Parti­si’nin genel başkanlığı ve başbakan­lık koltuğuna oturan Akbulut, Mesut Yılmaz’ın 1991’de seçilmesine kadar bu görevlerini sürdürmüştü. Cum­hurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kuru­lu üyesi Akbulut, ayrıca 1987-89 ve 1999-2000 yılları arasında TBMM Başkanlığı da yapmıştı.

    EROL DEMİRÖZ (1940-2021)

    Yılmaz Güney’in “Sürü”, Mahsun Kır­mızıgül’ün “Beyaz Melek” ve “Güne­şi Gördüm” filmleriyle tanınan usta oyuncu Erol Demiröz, 81 yaşında ha­yatını kaybetti. 1961’de Halkevleri Ge­nel Merkezi’nde sahneye adım atan Demiröz, 1968’de girdiği Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (AST) yüzlerce oyun­da oynamış ve yönetmenlik yapmış; “Bereketli Topraklar Üstünde”, “At”, “Yılanı Öldürseler” ve “Hakkâri’de Bir Mevsim”in de dahil olduğu 15 sinema filminin yanında senaryo çalışmala­rı da yapmıştı. AST’nin unutulmazları arasında yer alan “Dimitrof”, “Zengin Mutfağı”, “Sacco ile Vanzetti”, “Sakın­calı Piyade”, “Akrep”, “Mefisto” rol al­dığı oyunlardan sadece birkaçıydı… Demiröz, 1977’de “Ulvi Uraz En İyi Yö­netmen Ödülü”nü almıştı.

    CAN ÜNER (1974-2021)

    Çağla Büyükakçay ve Marsel İlhan gibi tenisçilerin antrenörlüğünü yapan ve üç senedir kanser tedavisi gören eski tenisçi Can Üner, 14 Nisan’da 47 ya­şında hayata gözlerini yumdu. Kadın ve erkek tenisinde “Dünya ilk 10” sıra­lamasına oyuncu sokan ilk Türk tenis antrenörü olan Can Üner, 16-18 yaş döneminde millî takımın vazgeçilmez oyuncularından olmuş; spordaki başa­rısı ona ABD’deki üniversite eğitimi­ni burslu yapma fırsatı vermişti. Öner, 2019’da Uluslararası Tenis Federas­yonu’nun “Oyuna Olan Üstün Hizmet Ödülü”ne de layık görülmüştü.

  • Ukrayna ve Rusya: Eski dostlar düşman oldu

    Kiev Devleti’nin mirası, yanyana ama ayrı iki halk: Ukrayna ve Rusya… Ekim Devrimi sonrasında Ukrayna göreli bağımsızlığını kaybedecek; Stalin’in merkeziyetçi politikaları onları kitlesel olarak açlığa, toplama kamplarına mahkum edecekti. 2013 “Meydan Olayları”yla alevlenen ve bugüne dek süren “düşük yoğunluklu çatışma”nın radyografisi…

    Batı Avrupa, üç aşağı beş yukarı Batı Roma İm­paratorluğu’nu yeniden kurmayı hayal eden Şarlman (Charlemagne) İmparatorlu­ğu’nun ürünü iken; Batı ve Gü­ney Slavlarından farklı olarak Doğu Slavları veya geniş an­lamıyla Rus dünyası da Kiev Rusya’sı veya Kiev Devleti’nin bir ürünüdür. Vareg kökenli (İskandinavyalı) silahlı tacir­lerin nehirler boyunca uzanan orman halklarıyla birleşmesin­den oluşan bu amalgamdan, za­manla Doğu Slavlarının bugün Rusya, Ukrayna ve Belarus’daki üç ulusu çıkacaktır.

    Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici un­sur ise tıpkı Bulgaristan ve Sır­bistan’da olduğu gibi ona din, kilise ve yazı verecek olan Kos­tanniyye’deki Doğu Roma İm­paratorluğu olacaktır. Polonya ve Macaristan’ın Katolik inan­cına bağlanmalarıyla, 988’de Rusya da Ortodoks inancı­nı seçti (Alkol almak Rusla­rın “neşesi” olduğu için alkolü yasaklayan İslâm’ı; yenik bir kavmin dini olduğu için de Mu­seviliği seçmedikleri söylenir!) Kiev bu evrenin merkezi ve ge­niş anlamıyla beşiği idi. 10. ve 11. yüzyıllarda Bizans’tan son­ra Avrupa’nın en engin ve güçlü devletiydi bu oluşum.

    Hıristiyanlığı benimseyen ilk Kiev prensi 1. Vladimir’i vaftiz töreni sırasında gösteren fresk, Vladimir Kilisesi için çizilmiş.

    11. yüzyılda Bilge Yaroslav döneminde Baltık Denizi’n­den Karadeniz’e uzanan geniş bir alanda güçlenen devletin kanunları belirlenmiş; Kiev’de ünlü Ayasofya katedrali inşa edilmiş; hukuk, eğitim, mimari­de önemli gelişmeler gerçekleş­tirilmişti. Hatta Fransa kralına gelin verilerek Batı Avrupa ile de ilişkiye geçilmiştir.

    Ancak 12. yüzyılda rakipler arasındaki yerel çatışmaların patlak vermesiyle ülke zayıfla­mış; ardından Kumanların ve Moğolların baskısı ile bölgede onların egemenliği altında bir çöküş yaşanmış; yerel halk Po­lonya, Macaristan gibi ülkelere kaçmıştır.

    14. yüzyıl boyunca Polon­ya ve Litvanyalılar, Moğollarla savaşırlar ve Ukrayna’nın ku­zeydoğusunun tamamı, 1362’de Kiev’i ilhak eden bu güçlerin eline geçer. Altın Ordalı Tatar­lar stepleri ve Kırım’ı ellerin­de tutarken, 1382-84 arasında Litvanyalılar Kiev çevresinde­ki bölgeyi nüfuzları altına alıp Karadeniz’e inerler: Polonya ise Galiçya ve bugünkü Moldav­ya’da hükmünü sürdürür.

    Kuzeydoğu bölgelerinde Ukraynalılar dışında Polonya­lılar, Moldavyalılar, Almanlar, Ermeniler, Yahudiler ve Rus­lar da bulunmaktaydı. Tatarlar nüfuz kaybettikçe buralardaki Ukrayna soyluları Polonya kül­türünün etkisinde kaldılar. Ba­tı bölgesinde Polonya hukuku 1434’te geçerli oldu. Ortodoks­luğa belli bir hoşgörü gösterilse de bu bölgede Katoliklik yay­gınlaştı.

    Kiev’in Ayasofyası Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici unsur, ona din, kilise ve yazı verecek olan Kostanniyye’deki Doğu Roma İmparatorluğu olmuştu. Öyle ki 11. yüzyılda Bilge Yaroslav, Kiev’e Ayasofya isimli bir kilise yaptırmıştı.

    1240’ta Kiev’in yıkılmasıyla sonuçlanan Moğol istilası, boz­kırdaki göçebeler ile yerleşik­ler arasında önemli gerilimlere yol açmış ve bu büyük çaptaki ilk devlet oluşumu girişiminde toplumsal bunalımlar başgös­termiştir. Devlet, izleri bugü­ne kadar görülebilecek şekilde soyluların çıkarına çözülmüş, köylü ayaklanmaları da yeni bir evreye işaret etmiştir. Böylece eski Kiev devletinin ardından bir dizi devlet oluşmaya başla­mıştır.

    13. ve 16. yüzyıllar arasında Kiev Devleti’nin mirası üzerin­de üç Ortodoks halk ve üç dil şekillenir: Kuzeydoğuda Ruslar; Polonya-Litvanya bölgesinde Belaruslar ve 16. yüzyılda be­lirgin bir biçimde Polonya’nın egemenliğinde olan güney Uk­raynalılar.

    Bu üçlünün arasında Uk­rayna’ya denk gelen ise “Kozak Cumhuriyeti”dir. Polonya ve Litvanya’nın ortak egemenli­ğinden kaçan; özgürlük peşin­de, serfliğe ve toprağa bağlılı­ğa karşı çıkan göçebe halkla­rın oluşturduğu Kozaklar, Orta Asya ve Doğu Avrupa tarihiyle tezat bir konumdaydılar. Bir tür parlamenter yönetim oluştu­ran Zaporojya Kozakları, siyasi ve askerî bir güç olarak 16-18. yüzyılda Polonya-Litvanya Bir­liği’ne, Çarlığa ve Kırım Han­lığı’na karşı mücadele ettiler (Nikolay Gogol, filme de çeki­len ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır).

    Zaporojya Kozakları Leh soylularıyla çatışmalarında, onların büyük arazilerin yö­netimini devrettikleri Yahu­dileri hedef aldı. Kozak şefleri (Hetmanlar) köylülerin öfke­sini yüzyıllardır Doğu Avru­pa’da bulunan Eşkenazi Yahudi halkına yöneltti. Binlerce Ya­hudi katledildi. Bu çatışma ve katliamlar soyluluğu ortadan kaldıramadı ancak Rus-Leh Ya­hudiliği kısa zaman sonra bu hadiselerin de etkisiyle Sabatay Levi’nin mesyanik hareketin­den derinden etkilendi.

    Ortodoks Kilisesi’ni muha­faza etme ve soylularla serfler arasındaki toplumsal ilişkiyi değiştiremeyen Zaporojya şef­leri, Moskova’daki çar ile ittifak kurmaya karar verdi. 1654’te yapılan anlaşmadan sonra Bü­yük Petro bozkır Rusyası’ndan daha gelişkin bir devlet kurma­ya başladı. Ukrayna, henüz Kı­rım’a ve güney ötesindeki boz­kırlara ulaşamamış olan Rus­ya’nın bir parçası oldu.

    Taras Bulba Nikolay Gogol, filme de çekilen ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır. J. Lee Thompson’ın yönettiği aynı isimli filmde, Yul Brynner ve Tony Curtis.

    Rusya’nın Büyük Petro’dan sonraki kurucusu diyebileceği­miz 2. Yekaterina’nın dönemi yayılma açısından belirleyici oldu. Bölgesel nüfuzlar kırılır­ken 1775’te Rusya tarihinde­ki en büyük köylü ayaklanması olan efsanevi Pugaçov ayaklan­ması başgösterdi ve kanlı şekil­de ezildi. Rusya sıcak denizlere indi ve Karadeniz’den boğazları geçerek 1771’de Mısır’a ulaştı. Aynı dönemde Kırım’ın bağım­sızlığını kabul eden Küçük Kay­narca Antlaşması (1774) imza­landı. Osmanlılara bağlı Kırım Tatar Hanlığı, böylece fiilen Rusya’ya bağlanmış oldu.

    1783’te Kırım Tatar balıkçı köyü Akyar’da, zamanına göre modern bir askerî kent kurulur: Sivastopol. Öte yandan Lehis­tan’ın paylaşılması da 1795’te tamamlanır.

    Leh soylularının Ukrayna­lı köylüleri yönettiği Galiçya Avusturya’ya kalır.

    19. yüzyıl boyunca güney­deki bozkırlara tarımsal yer­leşimler, büyük tahıl alanları­nın açılması devam eder. Kırım Savaşı’nın ardından 1861’de serflik kaldırılır. 1794-1800’de Hacıbey üzerinde Odessa li­manının inşaıyla Ukrayna Av­rupa’nın, hatta dünyanın tahıl ambarı haline gelir.

    Ukraynalı demek buğday üreticisi demekti; köylülük de bu kimliğin temeliydi. Ancak bu köylülük, gündelikçi olarak çalışan, gezgin tarım işçilerin­den oluşan hayli proleterleş­miş bir köylülüktü. Kentler ise daha ziyade Rus ve Yahudile­rin mekanıydı. (Yidiş köyleri de Ukrayna’da yaygındı). 19. yüz­yıl sonunda beliren işçi sınıfı, madenci ve demiryolcularıy­la “Rus” olmaktan çok “Rusça konuşan” bir sınıftı. Bu prole­taryanın ulusal duyarlılığı za­yıftı ve 20. yüzyıl başında ülke devrimci bir dalgaya girdiğin­de, içerisinde imparatorluğun bütün milletlerden unsurları vardı.

    Öte yandan 19. yüzyıl ilk ya­rısında Taras Şevçenko ve son­ra da İvan Franko gibi ozan­ların başını çektiği sınırlı bir aydın kesimi bu köylülüğe bir milliyet giydirmeye yöneldi. Bunların sayesinde edebî ve ulusal bir dil gelişti.

    Yüzyılın ikinci yarısın­da, 1863 Leh ayaklanmasının bastırılmasından sonra giz­li örgütlenmeler peydahlandı. Rusya’daki popülist (Narod­nik) hareketin etkisi yaygın­laştı. Ukrayna’nın bağımsız­lığı veya özerkliği Rusya’daki entelijansiya arasında kabul gördü. Rusya’daki gelişmelere paralel örgütlenmelerin yanı­sıra 1905’ten itibaren Radikal Demokratik Parti ve Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi güçlemdi; güneydoğuda Nestor Mahno’nun aralarından sivrile­ceği anarşist hareket belirdi.

    Polonya saldırısı 1920’deki Polonya-Sovyet Savaşı sırasında Polonya’nın Kiev’e girişi… 18 Mart 1921’de imzalanan Riga Antlaşması’nın ardından, Polonya, Batı Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirirken, Sovyet güçleri Doğu Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirdi.

    1917 Devrimi yalnızca Rus değildi, diğerlerinin yanında Ukrayna da devrimin ve ar­dından içsavaşın önemli mer­kezlerinden biriydi. 1905’den itibaren Ukrayna’da iki akım özellikle öne çıktı: Rus popüliz­minden etkilenen Radikal De­mokratik Parti ve ağırlıklı olan Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi (ülkenin güneydoğusun­da ise ilerde Nestor Mahno’nun önderlik edeceği anarşist-ko­münist hareket).

    1917 Devrimi eşiğinde Uk­rayna milliyetçiliği toprağa, dile ve halka dayanan bir akım iken demokratik-devrimci bir milli­yetçilik haline gelerek çokka­vimli bir yöneliş kazandı. Bu evrim daha ziyade kiliseye bağlı olan Avusturya Ukraynası’ndan tamamıyla farklıydı. Galiçya’da ise Ukrayna Komünist Partisi kurulacaktı.

    Ukrayna’da devrim, hem genel oya dayanan meclis (Ra­da) hem de işçi sovyetlerinin gerçekleşti. Ekim Devrimi sırasında bir kısım Sosyal Demokrat, Ukrayna ta­rihinde simge isimlerden biri olacak gazeteci ve macerape­rest Sımon Petlyura’nın yöne­timinde karşı-devrim kampına geçtiler. Petlyura, Kiev’de işçi ve asker sovyeti taraftarlarının 1000’den fazlasını katletti. Bu, Ukrayna’da çok kanlı geçecek içsavaşın ilk katliamıydı. Sov­yet taraftarları da Ocak-Şubat 1918’de Kiev’i ele geçirdiklerin­de yüzlerce Petlyura subayını öldürecekti. Ancak Mart ayında Alman ordusunun işgali üzeri­ne Yuri Pyatakov komutasın­daki Kızıl Muhafızlar bölgeyi boşalttılar.

    Bu gelişmeler Ukrayna mil­liyetçiliğinde yarılmaya yolaçtı; devrime karşı olanlar yabancı güçlere dayandılar. Çeteler ha­linde mücadele eden bu kesim­ler, Yahudi düşmanlığını tekrar alevlendirdiler.

    1918 ilkbaharında kuru­lan Ukrayna Komünist Parti­si, Rusya’daki partiden bağım­sız değildi. Ancak bağımsızlık­tan yana olan Vasil Şahray ve Serhiy Mazlah gibi komünist­ler, Bolşevizmin bağımsızlıkçı, köylücü ve dilinin de Ukrayna­ca olmadığı takdirde ülkenin felakete sürükleneceğini dile getirdiler. Onlara göre Ukrayna, devrimin Balkanlar’a ve Maca­ristan’a uzanan zincirinin te­mel halkasıydı.

    Alman emperyalizmi 1917’de Skoropadski’yi başa ge­çirerek karşı-devrime katkıda bulundu. Ukrayna’daki Sol Sos­yalist Devrimciler’in ağırlık­lı bir kısmını oluşturduğu ba­ğımsızlıkçı ve komünist siyasal güçler (Mahno dahil) ise Beyaz güçleri gerilettiler. 1919 başın­da Bolşeviklerin Ukrayna’yı fethi nispeten kolay olduysa, bunda yerel güçlerin desteğinin önemli bir payı vardı. Rumen asıllı, çokuluslu, Avrupa sosya­list camiasının yakından tanı­dığı Hıristian Rakovski yeni yö­netimin başına getirildi. İçsa­vaş 1920’de sona erecekti.

    Bolşevikler başlangıçta, Belarusya, Ukrayna ve Rusya arasında bir birlik oluşturmak­tan yanaydı; yani ne Rusya’nın genişletilmesi ne de tek bir merkezî devlet öngörülüyor­du. Ancak 1920’de Polonya’nın saldırısı ve Petlyura’nın deste­ği “Büyük Rus şovenizmi”ni de öne çıkardı. Rusya’da kısmî pa­zar ekonomisinin (NEP) kabu­lü bahar havası estirdi ve kar­şı-devrimcilerle ilişkilerini ke­sen kesimler de yeni yönetimle çalışmaya başladı.

    1923’te Ukrayna göreli ba­ğımsızlığını kaybetti. Gevşek bir birlikten yana olan Lenin, Stalin’in merkeziyetçiliğine karşı ölüm döşeğinde mücade­le etti. Lenin’in son kavgasında desteklediği Gürcü komünist­lerin yanısıra Kazan Tatarı Sul­tan Galiyev bu merkezîleştir­menin hedefi oldular.

    Açlıkla imtihan 1931-33’te başgösteren açlık kırımı (Holodomor) SSCB’nin geneline kıyasla Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi. Sokak ortasında açlıktan yere yığılmış insanlar görmek garip karşılanmaz hale geldi.

    Aralık 1922’de Moskova’nın bastırmasıyla, Rusya, Belarus­ya, Transkafkasya ve Ukrayna Sosyalist Cumhuriyetleri’nin katıldığı Sovyet Sosyalist Cum­huriyetler Birliği kuruldu. Ta­rihçi Moshe Lewin bu konuda “daha gevşek bir birlikten yana olan Lenin’in gözünde, Stalin’in projesi esas olarak eski usul bir imparatorluk otokrasisi can­landırma girişimiydi” der.

    Ukrayna bundan sonraki ciddi bunalımını 20’li yılların sonundaki hızlı sanayileşme hamlesinde yaşadı. Donbas’da­ki madenleri ve metal sanayini besleyen Avrupa’nın en büyük hidroelektrik santrali Dinyeper üzerinde kuruldu. Sanayileş­menin finansmanı ve ülkenin beslenmesi Ukrayna’da ağır be­dellere maloldu. Ukraynacanın eğitimde, kültürde öne çıkması, SSCB’nin bütünlüğüne aykı­rı görüldü; Rusça konuşanların ağırlığı arttırıldı.

    1931-33’teki NEP döne­minde başgösteren açlık kırı­mı (Holodomor) bütün SSC­B’ye göre Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi ve milyon­larca insan hayatını kaybet­ti (Bu açlık kırımı Ukrayna ile Rusya arasında bugüne kadar süren temel anlaşmazlıklar­dan biridir. Ukrayna bunu bir soykırım olarak nitelemekte). 1937-39’daki Stalin temizliği sı­rasında da milyonlarca Ukray­nalı ya öldürüldü ya da “burju­va milliyetçiliği” ile suçlanarak toplama kamplarına gönderildi.

    Ekim 1939’da Almanya ve Rusya, Hitler-Stalin Paktı’yla Polonya’yı paylaştıklarında bu­radaki Ukrayna azınlığı SSCB tarafından ilhak edildi. Haziran 1940’da, buna Romanya’dan da bir kısım eklendi.

    1941 yazında Alman ordu­ları Ukrayna’yı işgal ettiğinde, başta Stalin’in Polonya’dan il­hak ettiği kısımdakiler olmak üzere, ahalinin bir kısmı Na­zileri kurtarıcı olarak karşıla­dı. Ancak kolektif çiftliklerin dağıtılması, kiliselerin açılma­sından kısa bir süre sonra Nazi Almanyası’nın Rusya’dan beter olduğunu gören yerel halk sert bir direnişe başladı. Naziler bu direnişi bastırmak için yüzler­ce köyü yaktılar ve sakinleri­ni öldürdüler. İşbirliği yapma­yı kabul eden Ukraynalılardan Alman ordusunda gönüllü bir­likler kuruldu. 1942-43’te Batı Ukrayna’da milliyetçi bir ha­reket, Ukrayna İsyan Ordusu (UPA) adıyla bağımsızlığa ka­dar Almanlara, Polonyalılara ve Ruslara karşı mücadeleyi he­defledi. Böylece neredeyse tüm ideolojiler Ukrayna’da savaşın bir tarafı oldu. Aileler parça­landı… Aynı aileden kimisi bir tarafta kimisi bir başka tarafta savaşıyordu. Alman ordusunun iki ünlü birliği (Nachtigal ve Rolands) Yahudi düşmanı Uk­raynalılardan oluşurken, Aus­chwitz’i kurtaran Kızıl Ordu birlikleri de Ukraynalılardan oluşuyordu.

    Kızıl Ordu 1944’ten itibaren Ukrayna’yı Naziler’den temizledi. Kayıplar korkunçtu: 1.5 milyonu asker olmak üzere 8 milyon Ukraynalı hayatını kay­betti!

    Bağımsızlık yanlıları, özel­likle ülkenin batısında 1954’e kadar silahlı bir direnişi sür­dürdüler. Ukrayna 1945’te Bir­leşmiş Milletler’in kurucu üye­si oldu. 1954’te SSCB’nin yeni yöneticisi Hruşçov (Kruşçev), 1654’teki anlaşmanın 300. yı­lı vesilesiyle, çöküntü halinde­ki Kırım’ı Ukrayna’ya bıraktı. 1956-80 arasında Ukranya’da yeraltında bir direniş sürdü. Sürdürenler arasında 1960’da şiddetle bastırılan Ukrayna İşçi ve Köylü Birliği hareketi de bu­lunuyordu.

    Meydan olayları 2013’te Yanukoviç hükümetinin AB’yle anlaşmaktan cayması üzerine patlak veren “Meydan olayları”, Ukrayna ve Rusya arasındaki ilişkileri gerdi. Aralarındaki düşük yoğunluklu çatışma bugüne dek sürdü.

    1989’da Sovyet sisteminde­ki “liberalleşme” dalgası, Uk­rayna’da da ulusal egemenlik taleplerini öne çıkardı ve parla­mento 1990’da siyasal egemen­lik belgesini onayladı. Ağustos 1991’daki referandumda hal­kın %90’ı bağımsızlıktan yana oy kullandı. Ukrayna 1991’de Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi oldu.

    Diğer Sovyet ülkelerinde olduğu gibi Ukrayna’da da eski devlet aygıtının yöneticileri ka­mu varlıklarının yağmalanma­sına dayanan bir zenginleşme sürecine girdiler ve siyasal par­tileri de bu kesimler oluşturdu. 1991 Kasım’ında seçilen Leonid Kravçuk da eski devlet aygıtı­nın devamlılığını gösteriyordu.

    1994’te Budapeşte’de ABD ve İngiltere’nin güvencesi al­tında Ukrayna, Belarus ve Ka­zakistan’ının toprak bütünlük­lerinin korunması karşılığın­da nükleer silahlarını Rusya’ya devretmelerini öngören bir me­morandum imzalandı. 1997’de Sivastopol’da, 20 yıl geçerli ol­mak üzere Ukrayna ile Rus­ya’nın ortaklaşa yürütecekleri bir “Karadeniz filosu” oluştu­rulması anlaşmasına varıldı. 1996’da anayasası, dili ve para­sıyla kâğıt üzerinde Ukrayna’da her şey normal gözüküyordu.

    90’lı yılların ortasında Uk­rayna’da kitlesel yoksulluk, ekonominin her düzeyde yıkı­mı, nüfus kaybı ve “büyük bira­der” olarak kalan Rusya ile ona karşı Batı arasında alabildiğine kırılgan bir ulusal birlik sözko­nusuydu.

    Ukrayna 2013 sonlarından itibaren “Meydan olayları” ile yeni bir döneme girdi. Yanuko­viç hükümetinin Avrupa Bir­liği ile anlaşmaktan cayması karşısında, iktidarın değişmesi yönünde bir kitle hareketi öne çıktı. Ukrayna’nın Rusya ile ilişkilerinde belirleyici olan ve Rusça konuşan güneydoğu böl­gesi ile Kiev merkezi arasında bugüne kadar süren “düşük yo­ğunluklu” bir çatışma başladı.

    Şubat 2014 sonunda rütbe işaretleri gizlenmiş Rus asker­leri tarafından ele geçirilen Kı­rım’da, sözde bir referandumun ardından bölgede önce bağım­sızlık ilan ettirildi, ardından Kırım aceleyle Rusya’ya bağ­landı. Birleşmiş Milletler, Uk­rayna’nın toprak bütünlüğünü karar altına alsa da fiili durum devam etti. Kırım’ın işgalini yü­rüten ekiplerin bölgeye taşın­masıyla başlatılan Donbas’ta­ki içsavaşta 13 bin kişi hayatını kaybetti; 1.5 milyon insan yer değiştirmek durumunda kaldı.

    Birleşik, özgür ve egemen bir Ukrayna özlemi, her ikisi de kapitalist ve yayılmacı olan NATO nezaretindeki Batı ile Putin’in otoriter Rusya’sının kıskacında. Ukrayna’da tarih sanki 1917-20 ve 1939-45 dö­neminin sorunlarına takılmış durumda.

  • Selanik’te Pembe Ev: Ulusun doğduğu yer…

    Mustafa Kemal 1911 sonunda bu güzel mahallesinden, o zamanki adıyla Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki evinden, imparatorluğun en uzak köşesindeki Libya’yı kurtarmak için ayrılacağını ve hayatı boyunca âşık olduğu şehrine bir daha dönemeyeceğini çocukken bilebilir miydi? O’nu izinde, Selanik’te bir gezi.

    Şimdilerde “Trigonion Kulesi” denen Zincirli Kule’nin dibindeyim. Bu Osmanlı eseri güç­lü yapı, şehre 15. yüzyılda vu­rulmuş bir mühür gibi, de­niz kenarından kuzeye doğru yükselen doğu surlarının en uç köşesinde. Duvarların bi­raz arkasında uzun Osman­lı yüzyıllarının hapishanesi, türkülere konu olan Yedikule, müzeye çevrilmiş olan Sinop Kalesi veya Ankara Ulucanlar Cezaevi gibi, zamanında çe­kilen çilelerin izlerini taşıyor kirli duvarlarında.

    Selanik şehrine surlar bo­yunca tepeden bakıyorum. Es­kiden surların denize kavuş­tuğu yerde 16. yüzyılda inşa edilmiş Türk eseri Beyaz Kule, bugün şehrin simgesi. Güneş batıda tanrıların tahtı Olim­pos Dağı’nın ardında kaybo­lurken, bu 2.300 senelik şeh­rin ne büyük insanlar yetiştir­diğini düşünüyorum. Büyük İskender, Selanik yakınlarında Pella’da doğmuştu. Türk dili­nin en büyük şairi Nâzım Hik­met, bir daha ayak basamaya­cağı bu şehirde dünyaya göz­lerini açtı. Bu akşamüstü yine izinin peşine düştüğüm sarı saçlı, mavi gözlü zeki çocuk da, az ötemde ülkeme ve dün­yaya armağan edildi.

    Mustafa Kemal’in Selanik’teki evinin kapısında çakılı tabelada, Türkçe, Yunanca ve Fransızca açıklamalar.

    Doğu’da, eski surların dı­şındaki kocaman yapılar Os­manlı 3. Ordu’sunun 19. yüzyıl sonunda yapılan binalarıydı. Bugün de Yunan 3. Kolordu’su­na karargah binası olarak hiz­met ediyor. Buradaki mesaisin­den çıkan genç Yüzbaşı, Beyaz Kule’nin yakınındaki cafe’lerde arkadaşları ile buluşuyor, ba­zen 1908 Devrimi’ne gidecek yoldaki siyasi faaliyetleri ör­gütlüyor, bazen de her gencin yaşaması gerektiği gibi genç­liğinin tadını çıkarıyordu bu güzel şehirde. Şehrin güneyba­tı ucundaki 19. yüzyıl liman ve gümrük binaları imparatorlu­ğun bu zengin şehrinin görke­mini yansıtıyor; 15 ve 16. yüz­yılların mirasları, ara sokaklara serpilmiş Alaca İmaret, Ham­za Bey gibi camiler, hamamlar ve Sultan 2. Bayezid bedesteni de o zamanlar bile çok eski bir devrin hâtırasını yaşatıyordu.

    Zincirli Kule’den aşağı, dar sokaklardan surlar boyunca yürüyorum. 1917’de bu şehir korkunç bir yangınla kül oldu. Nüfusunun çoğunluğunu oluş­turan Müslüman ve Yahudi mahallelerini ve yüzlerce yıl­lık mirası yok etti. 5 sene son­ra benzeri bir trajediyi, Sela­nik’in Akdeniz’deki ikizi İzmir yaşayacaktı.

    Türkiye dışındaki en anlamlı Türk mirası Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım’ın 1878’de aldıkları Selanik’teki pembe evleri, çocukları Mustafa, Naciye ve Makbule’nin doğduğu yerdi. O dönemki adıyla Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki bu evde, bir ulusun kaderini değiştirecek lider dünyaya geldi.

    Yine de bugüne kalabilmiş eski taş ve ahşap evler var dik yokuşlu bu mahallede. Bu yü­rüdüğüm dar sokaklarda, 1878 savaşında Tuna boylarından kaçıp Selanik’e sığınan mu­hacir arkadaşlarıyla cumbalı evlerin gölgesinde oynuyordu belki Mustafa. O korkunç yaz­gının kendi ailesinin başına da geleceğini, 1911 sonunda bu güzel mahallesinden impara­torluğun en uzak köşesindeki Libya’yı kurtarmak için ayrıla­cağını ve hayatı boyunca âşık olduğu şehrine bir daha döne­meyeceğini çocukken bilebilir miydi? İmparatorluğun renkli dünyası içindeki en zengin, en kozmopolit şehirde çocuklu­ğunu ve gençliğini geçirmesi, bize bugünkü Türkiye’de halen güzel ve değerli bulduğumuz çok şeyi hediye etti. Musta­fa başka bir şehirde doğsay­dı, Kemal olur muydu, Atatürk olur muydu acaba?

    Doğduğu mahallenin o za­manki adı Koca Kasım Paşa idi. Tarihçi Vasilis Dimitria­dis, değerli eseri Bir Evin Hi­kayesi’nde, arşiv belgeleri ile belki de Türkiye dışındaki bu en anlamlı Türk mirasının ay­rıntılı öyküsünü anlatıyor bi­ze: Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım bu evi 1878’de aldılar. Çocukları Mustafa, Naciye ve Makbule bu evde doğdular. Ali Rıza Bey’in 1888’deki vefatın­dan sonra aile geçinmek için bu evi kiraya verdi ve daha kü­çük bir eve yerleştiler. 1895’de Manastır’a, 1899’da İstanbul’a okumaya okumaya giden genç Mustafa Kemal, tatillerinde bu mahalledeki diğer evlerine döndü. 1905 başında Kurmay Yüzbaşı olarak okul hayatı bit­tiğinde hemen Suriye’de göre­ve başladı. Memleketi Sela­nik’e 1907 Eylül’ünde tayin oldu. Ailenin 1908’de kendi mülkiyetlerindeki bu eve tek­rar taşındıklarını görüyoruz. İttihat ve Terakki içinde mem­leketi kurtarma planları yapan genç subay Mustafa Kemal Bey’in, 1908’de aynı sokak­ta bir küçük ev satın aldığını da arşivdeki belgelerden takip edebiliyoruz.

    Mustafa Kemal’in çocukluk müzesi 1937’de satın alınıp Atatürk’e hediye edilen ev, tarihçi Prof. Enver Ziya Karal ve eşi Fatma Karal tarafından geç 19, erken 20. yüzyıl modası ve Selanik orta sınıf yaşam tarzına göre döşenerek müze oldu.

    Mustafa Kemal, 1911 son­habarında Libya görevi ile bir daha geri dönemeyeceği ana ocağından ayrıldı. 9 Kasım 1912’de Selanik, Yunan ordu­suna şavaşmadan teslim edi­lirken, Mustafa Kemal, Mısır yoluyla Derne’den İstanbul’a ulaşmaya çalışıyordu. Habe­ri ne zaman, nasıl aldı kimbi­lir? Issız bir çölde mi? Kahi­re’nin kalabalık sokaklarında mı? Akdeniz’de bir gemide mi? Doğduğun büyüdüğün şehrin düşman eline düşmesi, annen­den kızkardeşinden aylarca haber alamamak… Çaresizlik içinde tek başına kalmak… Biz, bize bugünkü Türkiye’yi veren bu insanların neler yaşadıkla­rını hiç anlayabildik mi? San­mıyorum.

    Kızkardeşi Naciye çocuk­ken vefat etmişti. Zübeyde Ha­nım ve Makbule şehrin düş­mesi üzerine bugünkü Türki­ye’nin belkemiğini oluşturan onbinlerce Balkan göçmeni gibi Anadolu’ya doğru canla­rını kurtarmaya çalıştılar. Li­bya’dan gelir gelmez 2. Balkan Savaşı’na, oradan Sofya’ya ve oradan da tarihe ilk defa is­mini yazdıracağı Çanakkale cephesine gönderilen Yarbay Mustafa Kemal’in ailesiyle uzun bir süre görüşemediği­ni, bugün Sofya Büyükelçiliği residansı olarak kullanılan ta­rihî binadaki bir odanın duva­rında orijinali asılı duran telg­raftan anlıyoruz:

    “23 Mart 1915

    İstanbul’a seyahat etmekte olan annemi araması için De­deağaç’taki konsolosumuza emir verilmesini rica ederim. Dedeağaç’tan mektubunu al­dığımdan orada olduğunu zan­nediyorum. M. Kemal”

    5 yıldır Selanik’e hakim olan Yunan Devleti, Türkle­rin mülklerini istimlak etmeye başlamıştı. Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Bey’in Pembe Ev’i korumak için Selanik’te kaldığını, umutsuzca yazdığı ve reddedilen dilekçesinin 1917 tarihinden anlıyoruz. 1917’den itibaren eve devletin el koydu­ğunu ve 1925’de de mübadele ile Anadolu’dan gelen bir Rum aileye sattığını arşivlerden takip ede­biliyoruz.

    ‘Baba evi’ Pembe Ev, 2013’te restorasyondan geçmiş, çağdaş müzecilik anlayışına göre içine ışıklı panolarla bilgi notları yerleştirilmişti. Fakat “babalarının evi”ni olduğu gibi görmek isteyen ziyaretçiler duruma isyan etmişlerdi.

    1930’ların başın­da Başbakan Venile­zos ve Atatürk arasın­da başlayan, oradan da Balkan Paktı’na uzayan Türk-Yunan dostluğunun bir simgesi ola­rak, 1933’te Selanik Belediye­si evi satın almaya karar verse de, evin satın alınıp Atatürk’e hediye edilmesi 1937’yi buldu. Evin çevresindeki mülkler de Türkiye Cumhuriyeti tarafın­dan satın alınıp bugünkü Sela­nik Başkonsolosluğu ile birlik­te Türkiye toprağı oldu. Evin müzeye çevrilmesi 1953’te gerçekleşti. Cumhurbaşka­nı Celal Bayar’ın talimatı ile evin içini döşeme ve müzeye çevirme görevi tarihçi Prof. Enver Ziya Karal ve eşi Fat­ma Karal’a verildi. Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla zorlu bir bürokrasi ile mücadele eden çift, Ankara ve İstanbul’daki müzeler ve saraylar, Kapalı­çarşı mezatları ve Batı Trak­ya evlerinden derledikleri eş­yalarla evi geç 19, erken 20. yüzyıl modası ve Selanik orta sınıf yaşam tarzına göre döşe­diler. 10 Kasım 1953 günü Ata­türk’ün naaşı Etnografya Mü­zesi’nden Anıtkabir’e nakle­dilirken, doğduğu ev de müze olarak törenle açılıyordu.

    Yıllarca Selanik’e seyahat eden Türklerin esas gitme ne­denlerinden birisi olan Pem­be Ev, 2013’te bir restoras­yon sonrası yeniden açıldı. Bu restorasyon sonrası ziyaretçi­lerde büyük bir tepki oluştu. Aslında restorasyon bilimsel yöntemlerle ve çağdaş müze­cilik tasarımıyla yapılmıştı. Işıklı büyük panolarda Ata­türk’ün hayatı ve Selanik’in Türk devri tarihi hakkında çok ayrıntılı bilgiler veriliyordu. Ancak şu ortaya çıktı: Türkler, Pembe Ev’e müze gezmek için gitmiyorlardı. “Babalarının, dedelerinin” evini ziyaret et­mek istiyorlardı. O evi de eski­si gibi, sanki Mustafa’nın dün annesinin evini öpüp Libya’ya gittiği ev gibi görmek istiyor­lardı. Beyaz ışıklı bilgi pano­ları insanları mekana yaban­cılaştırıyor, ağlayarak ve isyan ederek çıkıyorlardı evden. Bu­nun üzerine yaptırılan Ata­türk ve Zübeyde Hanım’ın çok gerçekçi silikon heykelleri ile mekana hayat getirilmeye ça­lışıldı. Bugün Pembe Ev’i Se­lanik’teki yabancı turistler de ilgiyle ziyaret ediyor. Evin eski halini bilen Türkler ise, hâlâ “babalarının” evini özlüyor.

    Selanik’te, Pembe Ev’in sokağındaki cafelerde oturup bir kahve içerken, eve giren ve çıkan Türk vatandaşlarını göz­lemleyin: Tarihte çok az kişi­nin bu ismi gerçekten haketti­ğini düşünürsünüz. O, gerçek­ten bu ulusun babasıydı…

  • Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi: 4 Ocak 1879

    Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi: 4 Ocak 1879

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğum tarihi, yıllardır 1881 olarak biliniyor, yazılıyor. Oysa ki bugün Şişli’deki Atatürk Evi’nde bulunan tarihî belge, O’nun doğumunun, bilinenden 2 sene önce olduğunu resmen kanıtlıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu, son kitabında konuyu bütün yönleriyle anlatıyor…

    Soyadı kanununun yürür­lüğe girmesiyle Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal, doğduğu yıl ve doğum­gününü hiçbir zaman mesele etmedi. Zira hem çok önem­li ve yoğun bir gündemi vardı hem de insanların onun şahsı için ayrı ve özel bir günü an­masını, kutlamasını istemedi.

    “İlkokul sıralarından baş­layarak ders kitaplarındaki Atatürk’ün nüfus hüviyet cüz­danının kimlik sayfasını ve fotoğrafını hatırlarız, 1934’te Soyadı Yasası çıktıktan sonra düzenlenmiş. Bu belgede: “Ba­bası Ali Rıza, annesi Zübeyde, doğum yeri Selânik, doğum ta­rihi 1881”dir.

    Oysa 1930’lara kadar Ata­türk’ün doğum tarihi kitaplar­da, pullarda 1880’dir.

    image-456
    Mustafa Kemal’in nüfus cüzdanı Mustafa Kemal’in TBMM Reisi ve Başkomutan olduğu dönemde Ankara Nüfus Müdürlüğü tarafından 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanında doğum tarihi Hicri 1296’dır (Miladi 1879).
    image-457
    Yeni harflerle çevirisi 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanının yeni harflerle çevirisi. Belgenin aslı Şişli’deki Atatürk Müzesi’nde bulunuyor.

    Yaşamöyküsünü yazan­lar Atatürk’ün doğum tari­hi üzerinde durmaz, 1881 der geçerler. Yabancı kaynaklarda da doğum tarihi 1879, 1880 ve 1881 olarak verilmiştir. Tür­kiye’de “duraksamasız” neden 1881’dir? Ay-gün niye yazıl­maz? Kimi anılarda doğum gününün kendisine soruldu­ğu; bunu açıklamasının doğru olmayacağını, bir de doğum günü kutlamasına kalkışılaca­ğını, bunu istemediğini belirt­miş. “Benim için 19 Mayıs’ta doğmuştur deyiniz!” demiş!

    Ölümü üzerinden 82 yıl geçtikten sonra doğum tari­hini düzeltmenin bir yararı olmasa da ulus olarak Ata­türk’ün yaşamöyküsünü do­ğum tarihinden başlayarak doğru bilmemiz gerekir. Kendi okul yaşamımızda, sınıf mü­messilliğine, saygın, çalışkan veya yaşça büyük bir arka­daş seçilirdi. Atatürk de Harp Okulu’na girdiği gün fiziği ve olgun tavrıyla kısım subayının dikkatini çekmiş, çavuş ya­pılmıştı. Enver Paşa, Musta­fa Kemal’den iki yaş küçüktü ama 1899’da Harbiye’den me­zun olup mülazım (teğmen) rütbesiyle Erkân-ı Harp sını­fına geçerken Mustafa Kemal Harbiye’ye yeni kaydolmuştu.

    image-459
    Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı 1934’te Soyadı Yasası yürürlüğe girince Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e TBMM tarafından özel kanunla Atatürk soyadı verildi ve yeni Türk harfleriyle T.C. Nüfus Hüviyet Cüzdanı düzenlendi. Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı.

    Tanıtacağımız Atatürk’ün özgün nüfus belgesi: “Dev­let-i Aliyye-i Osmaniye Tez­kiresi” olup Şişli’deki Atatürk Müzesi’ndedir. Merak eden­ler görebilir. 18 Ekim 1922 (18 Teşrinievvel 338) tarihinde – saltanatın kaldırılmasından iki hafta önce– Ankara Nüfus Müdürlüğü’nce düzenlenmiş­tir. Mühürlü imzalıdır. “Millet Meclisi Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal”i Osmanlı uy­ruğu göstermektedir. Yukarı­sında Padişah Mehmed Va­hideddin bin Abdülmecid’in tuğrası, bunun sol açığında “Maliye Nezareti Evrak-ı Nak­diye ve Levazımat Müdüriye­ti” mührü basılıdır. Sağ yuka­rısına iki damga pulu yapıştı­rılmıştır. Aşağıda da soldaki mühürde “Nezaret-i Umur-ı Dahiliye” okunur. Belgenin son satırları: “Bâlâda [yuka­rıda] isim ve şöhreti ve hal ve sıfatı muharrer [yazılı] olan Gazi Mustafa Kemal Hazret­leri Devlet-i Aliyyenin tâbi­yetini haiz [taşımakta] olup” yazılıdır. Kimlik bilgileri sü­tununda: “Müşir Gazi Mus­tafa Kemal Paşa Hazretleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Reisi ve Başkumandan, mü­cerred [bekâr]”, Doğum tarihi, “Sene-i Hicrî 1296 Bin iki yüz doksan altı” yazılıdır.

    image-460
    Mustafa Kemal’in Selanik’te doğduğu Pembe Ev.

    Bu Hicrî 1296 tarihi, mi­ladi takvime göre 26 Aralık 1878’de başlamış, 15 Aralık 1879’da sona ermiştir. Şu hal­de Atatürk’ün doğum günü 26 Aralık 1878-15 Aralık 1879 arasındadır. Zübeyde Hanım da “Mustafa’yı Erbain soğuk­larında, 23 Aralık’ta doğur­dum” dediğine göre sorun çö­zülüyor: O yılın Erbain soğuk­ları 22 Aralık 1878-31 Ocak 1879 arasında; Rumi 23 Ara­lık da 4 Ocak 1879’u karşılar. Bu, Atatürk’ün kesin doğum tarihidir. Öldüğü 10 Kasım 1938’de 60 yaşını tamamlama­sına iki ay kaldığı saptanır…”

    image-461
    Mustafa Kemal’in doğum tarihi, 1930’lara kadar pek çok kitap ve pulda 1880 olarak geçiyordu.

    Osmanlı devrinde, bugün nüfus kağıdı veya kimlik bel­gesi dediğimiz evraka “kafa kağıdı” denirdi. Bunun nedeni, büyük bir yaprak olan belge­nin katlanarak fesin iç kayı­şının içine konmasıdır. Tabii burada ezilir, silinir, terle be­raber lime lime olurdu.

    Tarihin bir cilvesi, Mus­tafa Kemal’in burada sundu­ğumuz orijinal nüfus belgesi, Padişah Vahideddin imzalıdır ve 1922 tarihlidir Belgede tuğ­rası bulunan Padişah, Mustafa Kemal’in ilgili belgesini imza­ladıktan 15-20 sonra ülkeden kaçacaktır!

    Atatürk “19 Mayıs benim doğum günümdür” demiştir. Mustafa Kemal’in gerçek do­ğum tarihi 4 Ocak 1879’dur; ama bizim için, milletimizin yeniden doğduğu tarih olan 19 Mayıs 1919’dur!

    image-462

    Nutuk’un 1934 baskısında doğum yılı 1880…

    Nutuk’un “Vesikalar” bölümünde verilen 144 numaralı belge, gazeteci Velit Ebüzziya Bey’in 13 Ekim 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla sorduğu sorularla, bu sorulara Paşa’nın, yaveri Cevat Abbas (Gürer) Bey aracılığıyla verdiği yanıtları içerir. Sorulan 21 soru arasında “17” nu­maralı soruda, Mustafa Kemal Paşa’dan kısa bir özgeçmişi­ni vermesi istenmiştir. Bu soruya verilmiş olan yanıtın ilk cümlesi, “Rûmî 1296 târîhinde Selânik’de tevellüd ederek …” sözcükleriyle başlar (cilt II, s. 146). Nutuk’un 1934’teki ilk Latin harfli baskısında ise, “Rumî 1296 (Milâdî 1880) tari­hinde” denmiştir (cilt III, s. 171). Sözkonusu yanıt, Tasvîr-i efkâr gazetesinin 18 Ekim 1919 tarihli nüshasında “Mustafa Kemal Paşa ile telgrafla bir mülâkât” başlığıyla yayımlanan yanıtlar arasında yer almaz.

    Ahmet Kuyaş

    image-463
  • Savaş henüz bitmeden cumhuriyet fikri doğmuştu

    1919’un ikinci yarısından itibaren, Millî Mücadele’nin siyasi ve idari yapısında gerçekleşen değişiklikler TBMM açıldıktan sonra da devam etmiş, Mustafa Kemal’in cumhuriyet fikri ve devrimci emelleri kendini göstermeye başlamıştı. 10 Mayıs 1921’de kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu’ndan Halk Fırkası’na doğru uzanan sürecin kilometre taşları…

    Mustafa Kemal Paşa, son Osmanlı Mec­lis-i Mebusanı’na seçilen Anadolu ve Rume­li Müdafaa-i Hukuk Cemiye­ti (ARMHC) mensuplarının Meclis’te bir grup kurmala­rını, bu gruba da “Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını verme­lerini istemişti. Bu istek, Pa­şa’nın 1919 sonlarında yapılan seçimler sırasında ve Mec­lis’in açıldığı günlerde ARMH­C’ni bir siyasal parti gibi gör­mek istediğini, bu cemiyete en azından Kuvâ-yı Milliyye’nin siyasal kanadı gözüyle bakma eğiliminde olduğunu gösterir.

    Ancak ARMHC mensubu milletvekilleri çeşitli nedenlerle bu adı benimsememişler, Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in Meclis’i açış nutkunda geçen “felâh-ı va­tan” adını almışlardı. Bu geliş­menin Mustafa Kemal Paşa’nın hoşuna gitmediği aşikardır. An­cak, yıllar sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) okuduğu Nutuk’ta gördüğümüz gibi sert bir tepki de vermemiş­tir. Zaten daha seçim dönemin­de bile sözkonusu Meclis’in pek uzun ömürlü olamayacağına, er veya geç Anadolu’da bir mec­lis açmak zorunda kalınacağına inanan Paşa, o sıralarda bu geliş­meyi o kadar önemsememişti.

    Öte yandan, bu durumun Mustafa Kemal Paşa’ya daha Erzurum Kongresi günlerinden beri farkında olduğu bir şeyi; ARMHC’nin ülkenin savunul­ması ve kapitülasyonların kal­dırılması, yani Ahd-ı Millî’nin (daha sonra, Misâk-ı Millî) yaşa­ma geçirilmesi dışında herhan­gi bir politikası olmayan, birçok konuda çok farklı fikir ve eği­limleri olan kişilerden meydana geldiğini bir kez daha gösterdiği kesindir. Ancak, o dönemde ya­pabileceği fazla bir şey de yoktu. Siyasal bir program temelinde insan ayıklamaya koyulamaz ve asıl önemlisi, siyasal parti biçi­minde bir örgütlenmeye gide­rek kamuoyunda bölünmeye yol açamazdı. ARMHC’nin Sultan ve Hürriyet ve İtilâf Partisi dı­şında neredeyse herkesçe kabul gören siyasal meşruluğundan yararlanmayı sürdürmesi gere­kiyordu. Gerçi bir hata yapacak ve Britanyalıların İstanbul’u bas­maları üzerine Ankara’da top­lanmaya çağırdığı meclis için “kurucu meclis” deyimini kulla­narak devrimci emellerini açığa vuracak; ama yakın çevresindeki bazılarının kendisini ikaz etmesi üzerine nihaî çağrı metninden “kurucu” sıfatını çıkaracaktı.

    Her siyasi görüşten mebus İlk mecliste her fikirden milletvekili vardı. Hocalar, dervişler, askerler ve memurlar… 1922’de orduların başarısı için yapılan duada, Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa, Rauf (Orbay) Bey, Mustafa Kemal Paşa yanyana.

    Mustafa Kemal Paşa, bu yaklaşımını TBMM açıldıktan sonra da sürdürmüş, TBMM’ni ARMHC’nin genel kongresi gibi gördüğünü gösteren bazı metin­ler kaleme almıştır; ama artık durum çok farklıydı. ARMHC, parlamenter olmayan, yani her­hangi bir partiyle en azından resmî bir ilişkisi olmayan Ba­kanların yönettiği bir ülkenin meclisindeki bir parti, grup ya da oluşum değildi. TBMM’ne nere­deyse tümüyle hakim olması ne­deniyle; ülkenin Ermeni, Fransız ve Yunanlıların işgalinde olma­yan yörelerini yöneten bir yürüt­me organına dönüşmüştü ve bu haliyle iktisadi, toplumsal, kültü­rel, eğitsel, diplomatik ve askerî politika üretmek zorundaydı. Nitekim, bazılarının adlarında “grup” sözcüğünün de bulundu­ğu gruplaşmalar hemen başladı. Ancak 1920’de Mustafa Kemal Paşa, ileride gerçekleştirmeyi planladığı siyasal devrimde te­mel olarak kullanacağı Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na (bkz. #ta­rih, sayı 79) odaklanmıştı; bu ne­denle kendi fikirleri çevresinde bir grup oluşturmaya çalışmadı.

    20 Ocak 1921’de kabul edi­lecek olan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu görüşmeleri sırasında TBMM’ndeki hava bir hayli de­ğişti. Mustafa Kemal Paşa’nın yeni bir devlet, bir cumhuri­yet kurmak niyetinde olduğuna ilişkin tedirginlikler belirmişti. Kanun kabul edildikten sonra ise hem Anadolu’da hem de İs­tanbul’da, Ankara’daki yöneti­min cumhuriyete doğru gittiğine ilişkin olumlu ve olumsuz imalar ve söylentiler iyice yaygınlaştı. Bunun üzerine de TBMM’nde yeni ve belirli bir konuda uygu­lanacak politikalar konusundaki görüş ayrılıklarının çok ötesi­ne giden, ülkedeki rejimin Millî Mücadele’nin başarıya ulaşma­sından sonra alacağı biçime iliş­kin bir kutuplaşma ortaya çıktı. Bu durum ise, Mustafa Kemal Paşa’yı “Anadolu ve Rumeli Mü­dafaa-i Hukuk Grubu”nu kurma­ya itti, zira Paşa’nın hem kendi görüşleri doğrultusunda bir si­yasal parti disipliniyle davra­nacak hem de bazı politikaların benimsenmesi veya bazı kanun­ların çıkarılması öncesinde ku­lis yaparak çoğunluk sağlamaya çalışacak, güvendiği bireylerden oluşmuş bir gruba ihtiyacı vardı.

    10 Mayıs 1921’de kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu, bekle­nebileceği gibi TBMM’nde epey gürültü kopardı. Zira grupta yer almayan birçok milletvekili hak­lı olarak kendilerini ARMHC üyesi olarak görüyor ve bu yeni kurulan grubun Cemiyet’in adını tekeline almasına karşı çıkıyor­lardı. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’ya açıkça muhalefet eden­ler de 1922’nin Temmuz ayında kendi gruplarını kurduklarında buna “İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını vereceklerdi.

    Anadolu ve Rumeli Müda­faa-i Hukuk Grubu’nun kurul­ması, siyasal tarihimizde iki açı­dan çok önemlidir. Bunların ilki, grubun kurulmasında en önemli etken olan ve yukarıda anlatı­lan kutuplaşmanın somut bir dışavurumu olmasında görülür. Nitekim grubun amaçları ara­sında, Ankara’da çıkan Yeni Gün gazetesinin matbaasında ertesi yıl basılacak olan içtüzüğünde de görülen şu ifade yer alıyordu: “Grup [Misak-ı Millî esâsâtı dâi­resinde memleketin tamâmiye­tini ve milletin istiklâlini temîn edecek sulh ve müsâlemetin] istihsâline çalışmakla beraber devletin ve milletin teşkilâtı­nı Teşkilat-ı Esâsiyye Kanunu dâiresinde şimdiden peyderpey tesbît ve izhâra çalışacaktır”. Bu­rada görüldüğü gibi devlet şek­line ilişkin herhangi bir somut gönderme yoktur. Ancak cümle, tıpkı Teşkilât-ı Esâsiyye Kanu­nu’nun metni gibi, farklı yorum­lara yol açabilecek niteliktedir.

    Milletin büyük meclisi Meclis komisyonları için yapılan seçimlerde ilk devre milletvekillerinden Neşet (İstanbul), Hacim Muhittin (Karesi) ve Abdülhalim (Konya) beyler oy verirken görülüyor.

    Anadolu ve Rumeli Müdafa­a-i Hukuk Grubu’nun kurulma­sının siyasal açıdan ikinci önemi ise partileşme konusunda görü­lür. Şöyle ki, Millî Mücadele tari­hi -tabii birçok ayrılık ve dışlan­mayı da gerektiği gibi gözönünde bulundurmak koşuluyla- İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nden Halk Partisi’ne geçiş süreci olarak okunabilir. Böyle bir okumada ise Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulması, Halk Fırkası’na giden yolda çok önemli bir dönemeçtir.

    Nitekim 1923 seçimleri ön­cesinde, 8 Nisan 1923’te yayım­lanan ve Mustafa Kemal Paşa ve çevresinin programı olarak görebileceğimiz “Dokuz Umde” başlığını taşıyan seçim beyan­namesinde, “Meclis’te el-yevm müteşekkil Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu, Halk Fırkası’na intikal edecektir” denmiştir.