Bundan 281 sene önceydi. Çariçe Anna İvanova, dünya tarihinindeki belki de en çılgın projeyi gerçekleştirdi. Buzdan bir saray: Ledianoi Dom! Gerçeğin çok üzerinde, masalları-efsaneleri bile yaya bırakan Buz Sarayı’nın tasarımcısı ise Alman mühendis Georg Wolfgang Krafft’tı. Krafft, gelecekte insanoğlunun Satürn gezegenine de benzeri yöntemlerle yerleşeceği fikrindeydi.
Avrupa iklim tarihinin en sert kışlarından biri 1739-1740 kışıydı. Öyle ki, batıda Seine Nehri, doğuda Tuna Nehri buzlarla kaplıydı, Kuzeye gelince… En ağır koşullar Büyük Petro’nun yeni kurduğu Sankt-Petersburg’da ve Neva’da görülmüştü. Fakir-fukaranın donarak öldüğü günlerdi.
BUZ SARAYI GEORG WOLFGANG KRAFFT
Tersi tarih tarafından belgelenmese, ilk basımı 1741’de Petersburg Bilimler Akademisi tarafından üç dilde (Rusça, Almanca, Fransızca) yapılan ve yayımlanışından 260 yıl sonra Türkçeye çevrilen Georg Wolfgang Krafft’ın Buz Sarayı, haklı olarak Jules Verne’e, Borges’e ya da Cortazar’a maledilebilecek, en azından o ayarda düş zengini bir imgelemin ürünü gibi görülecek bir metin. Oysa burada anlatılanlar “gerçek hayat”tan birebir yansıtılmış bir taşkın hikayedir.
6 Şubat 1740 tarihinde, Çariçe Anna İvanova’nın gözde Bakanı, çirkinliğiyle nam salmış Prens Golitsin’in düğün töreni vardı. Rustan çok Alman olarak görülen, aşırılıkları nedeniyle sevilmeyen çariçe, bir bakıma baş soytarısı sayılan prensi için uzun süren önhazırlıkların sonucunda, dünya mimari tarihinin öncü garabetlerinden birini “inşa” ettirmişti düğün töreni vesilesiyle: Ledianoi Dom.
Georg Wolfgang Krafft
Bu “Buz Sarayı”na seçkin davetliler çağrılmış, o gün ve gece eşi-benzeri görülmemiş eğlenceler düzenlenmişti.
Buz Sarayı’nın mühendisi Alman Georg Wolfgang Krafft, Tübingen’de teologya öğrenimi gördükten sonra fizik ve meteoroloji dallarında uzmanlaşmış, Büyük Petro’nun kurduğu Bilim Akademisi’ne, dev mimarlık kütüphanesine sahip Petersburg’a davet edilip matematik kürsüsüne başkan atanmıştı. O sırada bilim çevreleri astronomiyle, Çariçe ise astroloji ile yakından ilgili olduğu için, Krafft’ın Avrupa’dan getirdiği “know how”a gereksinme duyulmuştu. “Çılgın proje” Buz Sarayı da aynı dönemde devreye girecekti.
Çalışmaların arkasındaki adam, yarı yolda komplo suçlamasıyla kafası kesilen Bakan Volynskiy idi. “İnşaat”ın yapım sorumluluğunu üstlenen akrabası mimar Eropkine ise iş bitiminde adları kayıtlardan silinen, sırra kadem basanlardandı. “Bilimsel mimarî”ye ve “deneysel bilim”e sıkısıkıya bağlı olan Krafft’a gelince… Buz Sarayı metniyle bir bakıma Mabeyinci Pavlos’un Ayasofya için yüklendiği görevin bir benzerini üstlenmişti. Öte yandan “buzdan yapı” bir fantazma ürününden fazlasıydı onun gözünde. Gelecekte Satürn gezegenine benzeri yöntemlerle insanoğlunun yerleşeceği fikri zihnine sabitlenmişti. Petersburg’un sertten sert kışında, Dimitri’nin kardeşi Antioh Kantemir’le şiir ve inşa sanatı, yeryüzü ve uzay üzerine söyleşiyorlardı.
(Antioh Kantemiroğlu diye anılıyor bizim kaynaklarda ve pre-modern Rus şiirinin öncü ismi sayılıyor. Güç-bela müzesini açtığımız Dimitri Kantemiroğlu’na yönelik kültürel projenin sorumluları arasındaydım: Gerek Yitik Sesin Peşinde (1999), gerekse Yalçın Tura’nın YKY’den çıkan Kitâbu İlmi’l – Mûsiki Alâ Vechi’l Hurûfat – Mûsikiyi Harflerle Tesbit ve İcrâ İlminin Kitabı (2001) yeniden dolaşıma çıkmalı. Antioh Kantemiroğlu’nun şiirleri çevrilmeli. İstanbul tarihinin önemli puzzle parçaları arasında düşünmek gerek ikisini de. Tarihsel/siyasal özellikleri ne olursa olsun).
Çariçe’nin ‘merak dolabı’ Çariçe Anna İvanova’nın çılgın projesi Buzdan Saray’ın içi de bir “merak dolabı” gibi tasarlanmıştı: Cüceler, egzotik hayvanlar, buzdan heykeller…
Buz Sarayı, 1740 Ocak ayında baştan uca buzla inşa edilen saydam yapıda kullanılan tekniğin yanısıra bütün iç donanımının betimini de içeriyor; bugünden bakılınca bir “canlandırma” işlevi de görüyor. Koşut olarak, günün iklim koşullarının özelliklerini doğabilimci yaklaşımıyla okuruna sunuyor. Bizde Surnameler, Batı’da Şölen Kitapları (Livres de Fêtes) geleneğinin oldukça aykırı bir dalı Buz Sarayı.
Çariçe, geçici bir “Merak Dolabı” (Wunderkammer / Cabinet de Curiosités) gibi tasarlamıştı düğün törenini: Cüceler, egzotik hayvanlar, dev bir buzdan fil heykeline eşlik eden sahici bir fil, meşaleler ve fişekler, folklorik giysileriyle halk oyunları, buzdan toplar… Versailles Sarayı’nın görkemli gösterilerine özenilmiş gotik bir tören.
1740’ta baştan uca buzla inşa edilen saydam yapının planları…
Ağaç heykelleri, yatak odası, kuşlar ve meyveler, her şey buzdandı. Krafft buzu yüceltir metninde; onda bir tür “göksel kristal” seçmiştir.
Buz Sarayı, çok geçmeden eridi: Sarayları bazan Güneş, bazan Devrim eritir.
Çariçe 1740 sona ererken ender rastlanan bir hastalıktan öldü. 95 yıl sonra, bir Rus romancısı, İvan Lajetşinikov, Anna’yı delikdeşik etti Buzdan Ev (1835) romanıyla. Alexandre Dumas, onun etkisiyle kendi Buzdan Evi’ni (1858) yazdı.
Osmanlı şenliklerinin minyatürlü ve yazılı betimleri, bize Osmanlı evreninin mekanik ilmi açısından oldukça renkli ve gelişmiş bir görünüme sahip olduğunu düşündürecek veriler sunuyor. Bu teknolojik üretkenlik, savaşta ve günlük hayatta şölenlerde olduğu kadar sık görülmemiş. Hayret, alkış ve bahşişin teknolojiyi saman alevi gibi de olsa parlattığı anlar…
Sonradan Abbasi hizmetine giren eski bir yol kesici Musa b. Şakir ve oğullarının İslâm dünyasının 9. yüzyıldaki ilm-i hiyel (hileler ilmi) öncüleri olduğu bilinir. Ancak “hile” kelimesi bugün bildiğimiz manasıyla madrabazlığa, vurgunculuğa ve mızıkçılığa değil; bir sorunu çözmek için kolay yoldan çözüm bulmaya işaret ediyordu o dönemde. Artuklu sarayının başmühendisi İsmail Rezzaz el-Cezerî, bu ilmin Türk tarihinde bilinen ilk örneği Kitâb fî Marifeti’l-hiyel’i 1205’te yazıp resimlemiş; bugünkü robotların atası olan, işret meclislerinde içki sunan ve hayatı kolaylaştıran otomatların teknik çizimlerini yayımlamıştı! Osmanlılar bu öncülerin kitaplarını saray kütüphanelerinde muhafaza ettiler. Gelgelelim teşvik ettikleri atılımlar, eğlence âlemlerinde sınırlı kalmış gibi görünür.
Osmanlı gökbilimci Takiyyüddin er-Râsıd’ın meşhur gözlemevi, 1580’de Şeyhülislam Kadızâde Ahmed’in fetvasıyla ülkeyi felakete sürükleyeceği öne sürülerek yıktırılmıştı. 17. yüzyılda Evliya Çelebi’den adını duyduğumuz Hezarfen Ahmed Çelebi, bizzat geliştirdiği kanatlarıyla Galata’dan Üsküdar’a kadar kuş gibi süzülüverdi. Padişah 4. Murad onu önce bir kese altınla ödüllendirdi, sonra da “bu adam pek korkulasıdır” deyip müebbeten Cezayir’e sürgün etti.
Gene Evliya’nın ahbabı Lagârî Hasan Çelebi, 4. Murad’ın kızının doğum şenliğinde kendi icadı olan yedi kollu bir fişekle Sarayburnu önlerinden göğe yükselmiş, suya başarılı bir iniş yaptıktan sonra Padişah’a İsa Nebi’nin selamlarını iletmişti. Bu muzip sivrizeka, 1 kese altını ve 70 akçe gelirli sipahilik mevkiini kaptı. Onun akıbeti Hezarfen’den iyi görülüyorsa, bunu olağanüstü kuralların geçerli olduğu şenlik ortamına borçlu olsa gerek. Yine de mucidin her nedense hayatını Kırım’da tamamladığı yazılıyor ve başka çalışmalarından iz bulunmuyor.
Korkunç otomat – 1582 Murad’ın, oğlu Mehmed için tertip ettirdiği 1582 sünnet şenliklerinde ses çıkarıp hareket ettiği kaydedilen bir otomat-heykel. Öylesine korkunç bulunmuş olmalı ki üzeri karalanmış (İntizami Surnamesi, res. Nakkaş Osman, TSMK H. 1344).
Benzer şekilde 3. Ahmed’in oğullarının sünneti şerefine Okmeydanı ve Haliç’te düzenlenen 1720 şenliklerinde, Emekli Tersane Mimarı İbrahim Efendi timsah görünümlü korkunç denizaltısıyla sahneye çıkıyor. Şair Vehbî ve Mehmed Hazîn surname eserlerinde Mimar İbrahim’den ve icadından sözediyor; ancak şenlik otomatlarına dikkat kesilen usta nakkaş Levnî, işi bu kez aceleye getirerek denizaltıya değinmeden şenliği sona erdiren geçit alaylarına odaklanıyor.
Vehbî’nin yazdığına göre timsah, Haliç’in dibinden baş gösterip ortaya çıktı ve yüzerek aheste aheste padişah ve sadrazamın bulunduğu sahile ulaştı. Yarım saat yüzüp dolaştıktan ve seyircilerin gözlerini hayretten fal taşına çevirdikten sonra denize daldı ve herkese “balık battı” dedirtip güm oldu! Ancak bu kadar sanat göstermek halkın hayreti için yeter görülmedi. Mimar İbrahim’in güvenilmez oyunları güçbeğenir Sadrazam tarafından seyre şayan bulunmadı. Sadrazam başını çevirdi ve iltifat bakışlarını “cıva gibi oynak kalçalı” rakkaslara döndürmeyi yeğledi. Nihayet 1 saat sonra timsah su altından yeniden çıktı, padişahın önünde ağzını açarak hünerini sergiledi; kıyıya varınca içinden 5 neşeli adam fırlayıp baş ve omuzlarında tabla tabla pilav ve zerdeleri teşhir etti. Mimar aletin etrafını sıkıca kalafatlamış; yüzeye çıkmak ve dibe dalmak için bucurgatlara bağlı caraskal aletleri üretmiş; suyun altında nefes alabilmek adına beş-on kamış kullanmıştı. Hikayenin sonunda mimar ve adamları maharetleri dolayısıyla sadrazam tarafından ödüllendiriliyor ve cin gibi bir adam daha bahşişini kapıp tarihin karanlığına karışıyor. Desteklendiği kadar kendisinden korkulan hiyel ilmi, mevzubahis eğlence olduğunda rengarenk şekillere bürünüyor ve sürekli bir belirip bir kayboluyor!
Mekanik koçlar – 1720 1720 şenliğinde Acem görünüşlü kuklalar ve toslaşan mekanik koçlar. Şair Vehbî’ye göre “irikıyım iki düzme adam, bayram kuklası kılığında, ince kuzu derisinden çehrelerle hileci devler suretinde oyunlar oynadı, sandalların üzerinde şenlenerek geçtiler, etrafa fişekler saçtılar ve sadrazamdan bahşişler aldılar”. Bunlardan başka ağzından fişekler çıkaran ve hareket eden 7 başlı bir ejder; hoplayan, zıplayan, raks eden insansı otomatlar; yürüyen mekanik devekuşları çekti nakkaşın dikkatini… Belki de en önemlisi, Levnî’nin siparişini yetiştirmek için çizmeyi atladığı, bu minyatürün de sahnesini teşkil eden Haliç’in kıyısındaki bir timsahdenizaltı gösterisiydi (Vehbî Surnâmesi, res. Levnî, TSMK A. 3593).
Ülkemizde grafik sanatının öncülerinden İhap Hulusi’nin (1898-1986) kendine has genç kız portreleriyle bilinen ilk kadın ressamlarımızdan Şükriye Dikmen’e (1918-2000) yurtdışından veya Türkiye’den gönderildiği mektuplar, posta kartları, notlar… Şükriye Dikmen kendisinden 20 yaş büyük İhap Hulusi’ye konuşulduğu gibi âşık mıydı yoksa iki ressamın çok sıkı dostluğu muydu aralarındaki? Müstesna bir sevginin saklı kalmış izleri.
Bir tarafta 1898 Kahire doğumlu, Türk grafik sanatının öncüsü. Ters üçgen imzasıyla 1920’lerin ilk yarısından itibaren dergi-kitap kapaklarının, ilk reklamların, Millî Piyango biletlerinin, Alfabe kitabımızın, Sümerbank’ın, Türk Hava Kurumu’nun, Beykoz Kundura’nın, Kulüp Rakısı’nın, kısaca cumhuriyetin çizeri İhap Hulusi. Diğer tarafta 1918 İstanbul doğumlu, kendisi gibi ressam Tiraje Dikmen’in ablası, tek figürlü kadın ve genç kız portrecisi olarak kendine has bir üslup edinmiş; 1960’larda Paris, Brüksel ve Viyana’da açılan sergilerde çağdaş Türk sanatını temsil etmiş ressam Şükriye Dikmen.
Türkiye’de grafik sanatının öncülerinden İhap Hulusi (1898-1986)
Kültür ve sanat tarihimizin bu çok önemli iki ressamının mektuplaşmaları ilk defa yayımlanıyor. İhap Hulusi’nin 1934’ten 1971’e kadar Şükriye Dikmen’e gönderdiği onlarca mektup, kartpostal ve küçük notlar… Kahire’den, Münih’ten, Viyana’dan, Paris’ten yaşama, kültüre, sanata dair İhap Hulusi’nin mektup sayfalarında Şükriye Dikmen’le neredeyse her anını paylaştığı kırk yıl. İhap Hulusi’nin kişiliğini, zevklerini, dertlerini, tasalarını onun gözünden görmek ve anlamak için, onun otobiyografisine açılan yeni bir kapı, yeni bir zeyl. Türkiye’de grafik sanatlar ve reklam çizimi konusunda öncü olmuş, bir döneme damgasını vurmuş İhap Hulusi’nin yaşamının ilk defa günyüzüne çıkan kesitleri…
İlk kadın ressamlarımızdan Şükriye Dikmen (1918-2000)
28 MART 1934 – İSVİÇRE
İlk mektup: ‘Burada 3 ay kalacağım’
KOLEKSİYONUMUZDAKİ ilk mektup 28 Mart 1934 tarihli. İhap Hulusi bu mektubu İsviçre’nin Vaud şehrindeki meşhur Pélerin Palace otelinden göndermiş Şükriye Dikmen’e. 36 yaşında ülkesinde ünü her geçen gün artan ressam İhap Hulusi’den, 16 yaşındaki genç resim heveskarı Şükriye Dikmen’e…
“Şükriyeciğim. Sana gelir gelmez bir kart gönderdim, bilmem aldın mı? Bundan daha emin olmak için kulübe de gönderiyorum. Babana verdiğim bu zahmetten dolayı affımı dile. Nasılsın? İstanbul’da ne var ne yok? Ben daha galiba en aşağı üç ay kalacağım. Şimdilik İsviçre’deyim. Hotel Pélerin’deyim. Otelimiz tak münasebetiyle üst üste. Taktan sonra Gülsüm ve halasıyla zannederim Paris seyahati yapacağım. Buna çok seviniyorum bahusus ki bu seyahat otomobille yapılacak. Sık sık ping pong oynuyoruz, arada bir de dama ediyoruz. Saadet’e ve ablana da çok selam. Annenlerin ve babanın ellerinden, senin gözlerinden öper mektuplarını beklerim”.
18 AĞUSTOS 1934 – İSVİÇRE
‘Son resimlerimden bir tane gönderiyorum’
MEKTUPLAR aralıksız alınıp gönderilmeye devam eder. İhap Hulusi bu defa İsviçre’de başka bir otelden yazar…
“Şükriyeciğim, sana bu mektubu enfes bir güneşin altında rahat bir koltuğa gömülmüş yazıyorum. Hava o kadar güzel ki tarif edemem. Şimdi sizler kimbilir ne güzel deniz havaları alıyorsunuzdur; burada denizin eksikliğini ne derece hissettiğimi sana tarif edemem. Bir türlü onlara güvenemiyorum, iğreniyorum. Açık denize alışmış bir insan için 15 metre uzunlukta bir havuza girmek hiç de hoş değil. Yarın Palas’ta bir konkur var, ona gideceğim; bakalım kimler kazanacak. Etrafımdaki manzara öyle nefis ki dağların haşmetine cidden doyum olmuyor ama bütün bunlardan artık bıktığımı ve dönmeyi şiddetle arzu ettiğimi söylesem bilmem inanır mısın. Bakmışsın ki İstanbul’da pek az yani ancak 3-4 ay kalacağım. Çünkü kışa gene bir seyahat tasavvur ediyoruz. Mamafih bunu sakın babama söyleme; onu o kadar özledim ki bu artık beni rahatsız ediyor; onlardan hiç bu kadar müddet ayrılmamıştım. Sana son çıkan resimlerimden bir tane gönderiyorum. Bu günlerde ne ise iki kilo kaybettim. Saatin parasını aldım ve ısmarladım, Saadet’e teşekkür et. Ailenin ellerinden senin de tastamam gözlerinden öperim Şükriyeciğim. Tembellik etme de çabuk yaz”.
14 ARALIK 1953 – KAHİRE
‘Yeni yılını tebrik eder çok çok öperim…’
KAHİRE’DEN Paris’e gönderilen kartpostal şöyle: “Sevgili Şükriye, Cumhuriyet’te serginin muvaffakiyetini okudum, tebrik ederim. Ben iki haftadan beri buradayım. Yakında döneceğim. Sen ne zaman geleceksin! Yeni yılını tebrik eder, gelecek seneler sana daha çok büyük muvaffakiyetler getirmesini diler gözlerinden ve …. çok çok öperim”.
Selçuk Altun, 6 Aralık 2018 tarihli Cumhuriyet Kitap Eki’ndeki “Kitap İçin” başlıklı köşesinde İhap Hulusi ve Şükriye Dikmen hakkında şöyle bir dipnot düşer: “2013’te bir müzayededen Şükriye Dikmen’e ait 10 defter dolusu günlük almıştım. Günlüklerden deşifre ettiğim kadarıyla Şükriye Hanım’ın babasının arkadaşı olan şair Fâzıl Ahmet Aykaç ona sanki platonik bir tutkuyla bağlıyken o, ressam ve öncü afiş çizeri İhap Hulusi’ye âşıktı”.
Fâzıl Ahmet Aykaç ve İhap Hulusi çok yakın iki arkadaştır. İhap Hulusi’nin çizimini yaptığı “Kulüp Rakısı” etiketindeki smokinli, karşılıklı rakı çiçen iki beyden elinde purosuyla yüzü dönük olanın da Fâzıl Ahmet Aykaç olduğu rivayet edilir.
3 AĞUSTOS 1965
‘Üzülerek verdiğim bu red cevabını…’
ŞÜKRİYE DİKMEN, İhap Hulusi’nin kendisine yazdığı mektupları bir ömür sakladı, korudu ve atmadı, yırtmadı. Onun sakladığı bu mektuplar arasında biri çok çarpıcı. İhap Hulusi ile Şükriye Dikmen arasındaki ilişkinin kırılma noktalarından biri belki de. 47 yaşındaki Şükriye Dikmen, 67 yaşındaki İhap Hulusi’nin üst katında ona ait bir odada kalmak istiyor ve ona bu talebini iletiyor. İhap Hulusi ise şöyle cevaplıyor:
“Sevgili Şükriye. Yukarıda bana ait olan oda hakkındaki arzunu, bütün hüsnü niyetime ve sana yardımcı olmak isteğime rağmen yerine getiremeyeceğimi üzülerek bildirmek mecburiyetindeyim. Bu odayı dairemin bir kısmı olarak otuz küsur seneden beri devamlı olarak işgal etmekte ve hizmetimde bulunan hizmetçiler için yatak odası olarak kullanmaktayım. Arzuna uyarak tahliye ettiğim takdirde dairemde hizmetçiyi yatıracak yer bulamayacağım. Böyle bir vaziyet de beni tahmin edebileceğin gibi çaresi bulunamayacak güç duruma sokacaktır. Bu sebeple, tekrar ediyorum, sana azami şekilde kolaylık göstermek ve arzunu yerine getirmek isteğime rağmen bu oda hakkındaki talebini yerine getiremeyeceğim. Vaziyetimi takdir edip, imkansızlık karşısında ve üzülerek verdiğim bu red cevabını anlayış ve makuliyetle karşılayacağına eminim. Sevgilerimle”.
12 TEMMUZ 1971
‘Başıma gelenleri bir bilsen, konsültasyon yapıldı’
KOLEKSİYONDAKİ en son mektup 12 Temmuz 1971’de yazılmış. İhap Hulusi artık 73 yaşındadır ve bir kalp damar sağlığı problemi yaşamaktadır. Şükriye Dikmen ise 53 yaşındadır. “Şükriyeciğim” diye başladığı mektupta sağlığına dair şu satırları yazar:
“Mektubunu aldım sana yazamadım çünkü başıma gelenleri bilsen. Geçen Çarşamba konsültasyon yapıldı ve netice bir ardemographie alınmasına karar verildi. Bu damarları renklendiren bir iyod mahluku kanımdan enfekte edilerek yapılırmış ve damarların tıkanıklık derecesi ve nerede olduğu görülürmüş. Bu film görüldükten sonra hastalığın derecesine göre ameliyata karar verilirmiş. Bu film çeken makineler de iki türlü olurmuş; biri sadece röntgen gibi filim çeker biri de serigraphie dedikleri türlüsü varmış ki bu da arka arkaya 4-5 resim çeker ilacın gidişini gösterirmiş. Bu makineler yani serigraphie yalnız Çapa’da (ki bu yokmuş) bir de Alman Hastanesi’nde varmış. Tabi iyot yaktığı için bu oldukça acırmış, onun için ‘hafif bir narkoz vermek daha doğru olur’ dediler; esasen 10 – 15 dakika sürermiş. Uzatmayalım, ‘peki’ dedik ve Cuma günü Alman Hastahanesi’ne gidip bunu yaptırmaya karar verdim.
Cuma 7:50’de randevu verdiler; gittik, bayılttılar, hiçbir şey duymadım; fakat şimdi anlatacaklarımı dinlerken öğleye doğru ayıldım. Kasık ve karın altında müthiş bir ağrı; 10-15 dakika sürecek şey 1 saat 20 dakika sürmüş, damarı bir türlü bulamamışlar. Nihayet bulup ilacı vermişler bir defa da… serigraphie işlememiş. Elde kalan 0+0 yine 0. Aradan 3 gün geçti hâlâ doğru dürüst yürüyemiyorum. Kasık ve karnım çürük içinde… Avrupa’da göstermededn katiyen ameliyata karar verecek değilim. Ancak ne zaman gelebileceğimi kestiremiyorum…”
Filmlerde ve dizilerde İngiliz kraliyet ailesinin konu edildiği yapımlar hâlâ en çok seyredilenler arasında. İşte kimi Oscar’lık kimi sinema tarihine geçen ve oyuncularıyla, senaryolarıyla iz bırakanlar…
Büyük Britanya Kraliyet Ailesi…Dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü imparatorluklarından birinin sahipleri olmalarının yanında, özel hayatlarıyla da yüzyıllar boyu hep ilgi çektiler. Kraliçe 2. Elizabeth’in eşi Edinburgh Dükü Prens Philip, bu Nisan ayında, 100. yaşını kutlamaya aylar kala dünyaya gözünü yumunca; Diana’nın oğulları prens William ve Harry’nin evlilikleri, eşleri, çocukları, skandallarıyla zaten asla gündemden düşmeyen büyük aile iyice öne çıktı. Biz de 20. yüzyılın neredeyse tamamıyla 21. yüzyılın ilk çeyreğine tanıklık etmiş Prens Philip ve kraliyet ailesiyle ilgili çekilmiş en iyi filmleri/dizileri derledik.
FİLMLER
THE LION IN WINTER – KIŞ ASLANI / 1968
53 yıllık yıldızlar geçidi
Katherine Hepburn ve Peter O’Toole’li bu film Hepburn’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı getirdiği gibi iki Oscar daha kazanmıştı (En iyi uyarlama senaryo ve en iyi müzik). 1183 Noel arifesinde 1 günde geçen filmde 2. Henry’nin üç oğlu da tahta çıkmaya adaydır ama Henry bir karar vermemekte, direnmektedir. Eşi ve oğulları ona bir karar verdirmek için çeşitli planlar yaparlar. Film, Roger Ebert’in deyişiyle “Kralların henüz avluda yürürken tavuk tekmeledikleri, sokakların çamur ve pislik içinde olduğu” Ortaçağ İngiltere’si dünyasını gerçekçi bir biçimde betimler ve karakterlere inanmamızı sağlar. Sir Anthony Hopkins’in ilk filmi olduğunu da eklemeden geçmeyelim.
Yönetmen: Anthony Harvey. Oyuncular: Peter O’Toole, Katherine Hepburn, Anthony Hopkins.
HENRY V – 5. HENRY / 1989
Muhteşem oyunculuk
Shakespeare’in 5. Henry’nin krallık dönemini anlatan oyunundan uyarlanan bu filmle Sir Kenneth Branagh hem yönetmen hem de en iyi erkek oyuncu olarak Oscar’a aday gösterilmiş, ancak film sadece kostüm tasarımıyla Oscar kazanmıştı. Film 1495’te, 100 yıl savaşlarının ortasında genç Kral Henry’nin Fransa’yı fethetme girişimine odaklanır. Çok başarılı oyunculukların yanısıra, film psikolojik ve entelektüel derinliğiyle de dikkat çeker.
Yönetmen: Kenneth Branagh. Oyuncular: Kenneth Branagh, Ian Holm, Christian Bale
MRS. BROWN – BAYAN BROWN / 1997
Tutku, entrika, dram…
“Aşık Shakespeare’in yönetmeni John Madden’ın filmi, kraliçe Victoria’nın çok sevdiği eşi Albert öldükten sonra yas tutma döneminde sadık hizmetkarı John Brown’ın şefkatinde huzur bulmasını işler. Birbirinden son derece farklı bu iki insan arasındaki bu tutkulu fakat platonik ilişki, hem politik entrika ve skandal hem de dram yönüyle filmde çok güzel işlenmiştir. Kraliçe Victoria’yı Judy Dench’ten daha iyi canlandırabilecek çok fazla oyuncu da yoktur. Bu filmle tabii En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ına aday oldu.
Yönetmen: Jeremy Brock. Oyuncular: Judy Dench, Billy Connely, Geoffrey Palmer
ELIZABETH / 1998
Tüm zamanların en iyisi
İngiliz kraliyetinin efsanevi kraliçesinin hayatını anlatan iki filmden ilki; kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış kuşkusuz en lezzetli filmlerden biri. Cate Blanchett’in dik başlı, zeki Elizabeth rolünde döktürdüğü film, kraliçenin tahttaki ilk yıllarına odaklanıyor. Filmde Elizabeth’in çeşitli zorluklarla başederek kraliçeliğin ne olduğunu öğrenmesine tanık oluyoruz. Genç protestan Elizabeth, 1558’de üvey kız kardeşi Katolik Mary’nin ölümünden sonra tahta geçmişti. Blanchett bu rolüyle 7 Oscar adaylığı aldı. Film, tarihî gerçeklerle dramatik etki adına oynasa da görsel zenginliği ve olay örgüsünün etkileyici akışıyla tüm zamanların en iyi “saray” filmlerinden. Kast da ayrıca büyüleyici.
Yönetmen: Shekar Kapur. Oyuncular: Cate Blanchett, Joseph Fiennes, Christopher Eccleston, John Gielgud, Geoffrey Rush and Richard Attenborough
THE QUEEN – KRALIÇE / 2006
Unutulmaz bir 2. Elizabeth
The Crown dizisinin yaratıcısı Peter Morgan’ın senaryosunu yazdığı film, 1997’de Prenses Diana’nın ölümüne Kraliyet Ailesi’nin verdiği tepkiyi işliyor. Özellikle de kraliçenin içinde kaldığı çetrefilli durumu. Kraliçe 2. Elizabeth portresiyle Helen Mirren’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı kazandıran film, komik, çarpıcı, etkileyici ve cesur. Helen Mirren buradaki oyunculuğuyla Oscar dışında bir de Kraliçe tarafından Buckingham Sarayı’nda akşam yemeği daveti kazandı.
Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Helen Mirren, Michael Sheen, James Cromwell
ELIZABETH THE GOLDEN AGE – ALTIN ÇAĞ / 2007
Yine Kapur, yine Blanchett
Cate Blanchett yaklaşık 10 yıl aradan sonra “kraliçe”liğe geri dönmüş ve bu performansıyla Oscar’a aday gösterilmişti. Film Elizabeth çağının ileri dönemlerine, kraliçenin olgunluğuna odaklanıyor. Hikaye 1585’te geçiyor. İspanya kralı 2. Filip İngiltere’ye savaş açmayı planlar ve Elizabeth evlenmesi için baskı yaşarken geçen olaylar, yine müthiş bir görsellik, aksiyon filmlerine taş çıkartan bir hareketlilik ve tam dozunda bir akış ritmiyle yapılmış en iyi kraliyet filmlerinden biri unvanını hakediyor.
The Crown’un yazarı Peter Morgan (kendisine resmî kraliyet filmleri/dizileri yazarı diyebiliriz) tarafından Philippa Gregory’nin romanından uyarlanan film, 8. Henry’nin ikinci eşi aristokrat Anna Boleyn ve metresi, Anna’nın kız kardeşi Mary üzerine bir hikaye. Film, tarihî gerçekleri çarpıtmasıyla oldukça eleştirilse de, Tudor dönemini politik gerilim, entrikalar, kız kardeş rekabeti gibi evrensel temalar üzerinden işliyor. Anna rolünde Natalie Portman ve Mary rolünde Scarlett Johannson, İngiliz aristokratlarını Amerikalı oyuncular olarak başarıyla canlandırdıkları için oldukça beğenilmişti. Tabii aynı zamanda cazibeleriyle de göz dolduruyorlar ama filmde gördüğümüz tek çıplak beden Eric Bana’nınki.
Yönetmen: Justin Chadwick. Oyuncular: Natalie Portman, Scarlett Johannson, Eric Bana
THE YOUNG VICTORIA – GENÇ VICTORIA / 2009
Kraliyet soslu romantizm
Suratsız olarak bilinen kraliçe Victoria’nın gençlik yıllarını canlandırması için, muhteşem somurtmasıyla ikon olmuş Emily Blunt’tan daha iyi bir tercih olamazdı. Downton Abbey’nin yaratıcısı Julian Fellowes’un yazdığı film, kraliçenin gençlik yıllarına ve Prens Albert’le evlenmesine odaklanıyor. Kraliyet soslu bir romantik film diyebiliriz. Kostümler, mekanlar yine muhteşem. Tabii gerçek mekan kullanımı, ihtişama ihtişam katmış. Stone da genç, isyankar, kafası karışık Victoria olarak cezbediyor.
Yönetmen: Jean-Marc Vallée. Oyuncular: Emily Stone, Rupert Friend, Paul Bettany
THE KING’S SPEECH – ZORAKI KRAL / 2010
Müthiş film, müthiş aktör
Tüm zamanların kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış en iyi filmlerinden biri. 10 Oscar’a aday olan ve en önemli dört Oscar’ı kazanan (en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu (Colin Firth) film; Kral 6. George’un kekelemesini düzeltmek için Geoffrey Rush’un canlandırdığı bir konuşma terapistiyle çalışmasına odaklanıyor. George 1936’da aniden tahta çıkar. 1939’da 2. Dünya Savaşı başlar. Dünyanın dörtte biri Birleşik Krallık toprağıdır ve kral kekelemeden halkına konuşamamaktadır. Krallığı da asla istememiştir zaten. Bunlardan daha iyi dram malzemesi mi olur? Kaldı ki son derece eğlenceli işlenmiş.
Yönetmen: Tom Hooper. Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter
DIANA / 2013
Prensesin son 2 senesi
Bütün dünyanın sevgili prensesi 1997’de trajik bir kazada hayatını kaybedince gerçek ölümsüzlüğe ulaştı. Naomi Watts’ın Diana’yı canlandırdığı bu biyografik drama prensesin hayatının son 2 yılına odaklanıyor. Charles’tan ayrıldıktan sonra başlıyor ve prensesin Pakistanlı kalp cerrahı Hasnat Khan’la yaşadığı ilişkiyi, mayın karşıtı kampanyasıyla Angola’ya gitmesini, diğer ülkelere gezilerini ve Khan’ı kıskandırmak için başladığı Mısırlı Dodo’yla ilişkisinde bir trafik kazasında ölmesini işliyor. Film aslında çok ağır eleştiriler aldı; The Guardian “Diana’yı ikinci kez öldürdü” diye yazdı ama yine de Naomi Watts, kostümler ve Diana’nın hayatının son yılları hakkında bilgi sahibi olmak adına izlemeye değer.
Yönetmen: Oliver Hirschbiegel. Oyuncular: Naomi Watts, Naveen Andrews, Cas Anvar
VICTORIA & ABDUL / 2017
Yüksek oyunculuk: Judy Dench
Judy Dench’i Oscar’a aday olduğu Kraliçe Victoria performansı “Bayan Brown”dan 20 yıl sonra yine Victoria rolünde izlediğimiz film, yine bir hizmetkarıyla ilişkisini, çok az bilinen bir hikaye olan Müslüman Hintli Abdul’la dostluğunu anlatır. “Crown” ve “The Queen”in yönetmeni Stephen Frears’in yönettiği filmde Dench, bir ikonun (iştahla yemek yemesinden bir hizmetkarına arkadaşça yaklaşmasına) insani taraflarını ortaya koyarak çok başarılı bir oyunculuk sergiler. Kostümler, iç mekanların ihtişamı, dış mekanların çarpıcılığı ve müzik yanında, krallığın sömürgesi Hindistan’la arasındaki gergin ilişkiye de değinen film, tutkunlarının kaçırmaması gereken yapumlardan.
Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Judy Dench, Ali Fazal, Tim Pigott-Smith
MARY QUEEN OF SCOTS – İSKOÇ KRALIÇESI MARY / 2018
Hem aşk hem rekabet
Popüler Netflix dizisi “House of Cards”’ın yaratıcısı Beau Willimon’un senaryosunu yazdığı film, Stuart döneminde 16 yaşında evlenip Fransa’ya kraliçe olan ve 18’inde dul kalan Mary’nin yeniden evlenme baskılarını reddederek anavatanı İskoçya’ya dönüp tahtta hakkını araması sonucu kraliçe Elizabeth’le yaşanan çatışmayı ve hapse düşmesini konu alıyor. Katolik (Mary)-Protestan (Elizabeth) sürtüşmesi, kuzin düellosu, hem aşk hem rekabet, ne ararsanız var filmde. “Ladybird” adlı müthiş bağımsız filmin başrol oyuncusu Saoirse Ronan’ı Kraliçe Mary olarak bambaşka ama yine çok güçlü bir performansla izliyoruz.
Yönetmen: Josie Rourke. Oyuncular: Saoirse Ronan, Margot Lobbie, Jack Lowden
DİZİLER
THE TUDORS / 2007
16. yüzyılda güç ilişkileri
“Vikingler”in yaratıcısı Michael Hirst’ün yaratıp yazdığı dizi 16. yüzyıl İngiltere’sinde Kral 8. Henry’nin hükümranlığı sırasında geçiyor. 2007-2010 arası 3 sezon yayınlanan dizi, Henry’nin 40 yıllık krallığı esnasında Aragonlu Catherine ve Anna Boleyn olan ilişkilerini; Sir Thomas More ve İngiltere’nin Roma Katolik Kilisesi’nden ayrılmasını; Kardinal Wolsey gibi önemli figürler ve en yakın arkadaşı, aynı zamanda danışmanı Suffolk Dükü Charles Brandon’la ilişkilerini anlatan, izlemesi keyifli bir dizi.
Yaratıcı: Michael Hirst. Oyuncular: Jonathan Rhys-Meyers, Henry Cavill, Sarah Bolger
REIGN – SALTANAT / 2013
Kraliçe Mary’nin maceraları
2013-2017 arası yayınlanan dizi, İskoç kraliçesi Mary’nin Fransız sarayında yaşadığı politik ve romantik olaylarla skandallara odaklanıyor. Mary 15 yaşında Prens Francis’le evlenerek Fransa’ya yerleşmişti. Dizi, kraliçenin hayatının bu erken dönemiyle ilgili. Kostüm ve oyunculuk açısından beğenilse de, tarihi doğru yansıtmadığı için eleştirilmişti (Kurgu olduğundan ve belgesel bir iddiası bulunmadığından bu eleştirileri pek önemsemiyoruz). İyi bir dönem dizisi olarak izlemeye değer.
6 bölümlük bu mini dizi, Tudor saltanatında güç oyunlarına karşı durarak 8. Henry’e başdanışman olan, basit bir demircinin oğlu Thomas Cromwell’in yükselişini anlatıyor. BBC dizisi birçok ödüle aday oldu ve en iyi mini dizi dalında Golden Globe kazandı.
Yönetmen: Peter Kosminsky. Oyuncular: Mark Rylance, Damien Lewis, Claire Foy
THE CROWN – TAÇ / 2016
Çok popüler ve çok iyi
Tüm zamanların en pahalı televizyon prodüksiyonu ünvanına sahip Netflix dizisi, aşırı popüler. İlk iki sezonu 1947-1964 arasını, 3. ve 4. sezonlar ise 1990’a kadar olan yılları kapsıyor. Dizi aslında 2. Elizabeth’in hayatına odaklanıyor. Ancak geçen yılllar boyunca sarayda yaşanan her türlü politik ve özel dram, entrika, aşk ve meşke de tanık oluyor seyirci. Yaratıcısı Peter Morgan’ın “The Audience/Seyirci” ve özellikle de 2006 yapımı filmi “Queen/Kraliçe”den uyarladığı, sarayın zenginliğine yaraşır ihtişamdaki dizi, kraliyet fanlarını son derece tatmin edecek kadar bol malzeme içeriyor. 5. ve 6. sezonları şimdiden heyecanla bekleniyor.
Yaratıcı: Peter Morgan. Oyuncular: Claire Foy, Olivia Coleman, Imelda Staunton, Matt Smith, Tobias Menzies
THE WINDSORS / 2016
İngiliz usulü bir sit-com
Bir nevi sit-com olan The Windsors, kraliyet ailesini satirik bir bakışla ele alan bir komedi. Tamamen hayal ürünü olaylar, aslında gerçeklerden yola çıkıyor. Genellikle ciddiyetle işlenen kraliyet meselelerine çok farklı yaklaşan, İngiliz usulü espri anlayışına sahip, eğlenceli bir yapım.
Yaratıcı: Bert Tyler-Moore. Oyuncular: Celeste Dring, Louise Ford, Hugh Skinner
Büyük Britanya Kraliçesi 2. Elizabeth’in eşi Prens Philip’in soyağacı, hayatından ilginçti. Atası Danimarka Kralı, babası Sakarya Muharebesi’ne katılmış bir Yunan generali, ablaları Nazi Partisi üyesi, kendisi ise sonradan olma bir İngiliz’di. Hiçbir şey yapmadı; kendisinden beklenenleri yerine getirdi.
Prens Philip aslında bir 19. yüzyıl insanıydı. O çağın kadın hükümdarlarına layık görülen, fakir ancak kraliyet aileleriyle akraba, mavi kanlı bir prensti. Aile ilişkileri 19. yüzyıla özgüydü ve bir genetik uzmanını çıldırtacak kadar karmaşıktı. Schleswig-Holstein-Sonderburg-Glücksburg gibi akılda tutulması zor bir Alman ailesinden olan büyükbabasının babası, 9. Christian adıyla Danimarka tahtına çıkmıştı. Onun oğullarından Georg ise zamanın büyük devletleri tarafından Yunanistan Kralı seçilmişti. İşte Philip (1921-2021), bu Yunan kralının torunlarından en küçüğüydü.
Philip’in babası Yunanistan Prensi Andreas (1882-1944), Sakarya Meydan Muharebesi’ne katıldığı için tanınıyordu. Balkan Savaşları’nda yarbay olarak bir sahra hastanesinin komutasını üstlenmişti. Sakarya Muharebesi sırasındaysa Yunan 2. Ordusu’nda tümgeneraldi. Üstlerini küçümsüyor, yetersiz buluyordu. 19 Eylül 1921’de Prens Andreas’a Türk mevzilerine saldırı emri verildiğinde, “panikten kaynaklanan umutsuz bir hareket” olarak gördüğü bu karara uymayarak birliklerine geri çekilmeyi emretti. Yunan orduları komutanı General Anastasios Papulas’tan sıkı bir azar işitince oracıkta istifasını sundu ama reddedildi.
1 yıl sonra, Türklerin İzmir’e girişinin ardından 11 Eylül 1922’de Yunanistan’da bir darbe yapıldı ve “Küçük Asya felaketi” denilen Anadolu işgalini yürütmüş politikacılarla komutanlar hapse atıldı. Prens Andreas da yargılananlar arasındaydı; “vatana ihanet”ten suçlu bulundu, ancak “hiçbir askerî komuta deneyimi olmadığı” gerekçesiyle hakkındaki idam kararı ömür boyu sürgüne çevrildi. Ailesiyle birlikte Fransa’ya gitti; ölümüne kadar orada yaşayacak, sadece 1930’da İngiltere’de bir kitap yayınlayacaktı. Towards Disaster: The Greek Army in Asia Minor in 1921 (Felakete Doğru: 1921’de Küçük Asya’daki Yunan Ordusu) adlı bu kitapta, Sakarya Muharebesi’ndeki tavrını açıklıyor, kendini savunuyordu.
Prens Philip 9 yaşında, Yunan piyadesi “evzon” kıyafetiyle. Emil Markoviç’in fotoğrafı.
Aile sürgüne gittiğinde, Prens Andreas’ın tek oğlu Philip henüz 2 yaşında bile değildi. 4 ablasıyla Avrupa’da oradan oraya savrularak yaşamaya başladı; üstelik annesiyle babası bir süre sonra ayrıldı. Philip’in annesi Prenses Alice, o fakir, mavi kanlı Alman ailelerinden birinin üyesiydi ama anne tarafından İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu olmak gibi şansa sahipti. Philip’in dayısı Lord Mountbatten İngiliz donanmasında bir amiraldi (yıllar sonra Hindistan’ın son genel valisi olacaktı).
1930’larda Philip’in 4 ablası hepsi de Nazi partisi üyesi olan birer Alman prensiyle evlendi. Genç Philip, 1937’de bir uçak kazasında ölen ablası Nazi partisi üyesi Hessen Grandüşesi Cecilia’nın Almanya’daki cenaze törenine katıldı. Cenaze fotoğraflarında Philip, önde gelen Nazilerin arasında görünüyordu. Bu fotoğraf, tarihçi Jonathan Petropoulos tarafından Alman prenslerinin Nazi sempatisini ele aldığı Royals and The Reich adlı kitabında 2006’da yayımlandı.
Neyse ki Philip, eğitimini Almanya’da ablalarının yanında değil İngiltere’de dayısı Lord Mountbatten’ın gözetiminde yaptı. 2. Dünya Savaşı’nda Britanya donanmasında Akdeniz ve Pasifik’te teğmen olarak bulundu. Ancak askerî kariyeri babasınınki gibi yarım kaldı çünkü savaşın ardından 1947’de Büyük Britanya Kralı 5. George’un kızı ve veliahtı Prenses Elizabeth ile evlendi. Müstakbel kraliçe için ondan uygun aday bulunamazdı: Bütün hanedanlarla akraba olduğu halde, aile bağlarının sağladığı servet veya güce sahip değildi. Soyadı (Mountbatten) bile dayısından ödünç alınmıştı. Babasının söylenmesi zor Alman adını bir kenara atmıştı. Düğüne “Nazi ablalar” davet edilmedi; böylece 2. Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış İngiliz halkına damadın Almanlığını hatırlatacak hiçbir şey kalmadı.
Edinbrough Dükü unvanını alan Prens Philip’in bundan sonraki upuzun hayatı, kısacık bir paragraftır. Eşi tahta çıktıktan sonra birkaç çıkış yapmaya kalktığında hemen haddi bildirildi. Sonradan edindiği soyadını çocuklarına vermesine bile uzun süre engel olundu. Bir-iki skandala karışmaktan kılpayı kurtuldu. En yakın dostu ve sekreterinin zina nedeniyle boşanması, Soğuk Savaş ortamında patlak veren Profumo skandalına karışanlarla tanışıklığı, basın tarafından fazla dillendirilmedi. Kraliyet ailesini modern dünyayla tanıştırmakta rol oynadığı söylendi. Bu iddianın dayanakları, kraliçenin tahta çıkış töreni filminin televizyonda yayınlanmasına ve 1969’da “Kraliyet Ailesi” adlı bir belgesel film çekilmesine önayak olmasından ibaretti. Bir de kimilerinin ırkçı ve kaba bulduğu, bazılarının da açıksözlülük ve egzantriklik belirtisi saydığı ünlü esprileri vardı:
Prens Philip 1937’de ablasının cenaze töreninde Darmstadt’ta Nazi önde gelenlerinin arasında yürüyor (sivil kıyafetli).
“Siz hakikaten bir kadın mısınız?” (1984’te Kenya’da yerel bir kadının sunduğu hediyeyi aldığı sırada)
“Burada çok fazla kalırsanız, hepiniz çekik gözlü olacaksınız” (1986’da Çin’de bir grup İngiliz öğrenciyle konuşurken)
Rus Devrimi ve sinema uzmanı Fransız tarihçi Marc Ferro, tarihi liderlerin değil işçilerin, köylülerin, kadınların gözünden yazdı. Televizyon programlarından çocuklara tarih anlatma projelerine, tarihyazımının demokratikleşmesi ve totaliter, şoven anlatımlardan arındırılması için çalıştı. 95 yaşında çıkardığı 65. kitabıyla hayatının sonuna dek üretmeye devam etmiş bir tarihçinin mirası…
Türkçeye Sömürgecilik Tarihi: Fetihlerden Bağımsızlık Hareketlerine (13. Yüzyıl – 20. Yüzyıl), İslamın Şoku, Sinema ve Tarih gibi kitapları çevrilen, hayatının son anına kadar tarihin ve dünyanın evrimine karşı duyduğu heyecanı yitirmeyen Rus Devrimi ve sinema uzmanı Fransız tarihçi Marc Ferro, 21 Nisan 2021’de Covid-19 nedeniyle 96 yaşında vefat etti.
12 yıl boyunca bir televizyon kanalında “Paralel Tarih” programı yaparak geniş kitlelerin tarihe ilgisini uyandırmaya çalışan Ferro, geçen yıl önemli şahsiyetlerin kaderlerini konu alan ve 65. eseri olan L’Entrée dans la vie’yi (Hayata Giriş) yayımlayarak ilerleyen yaşına rağmen üretkenliğini ve merakını yitirmediğini göstermişti.
1943’te Auschwitz’te ölen annesi Ukrayna kökenli bir Yahudi, henüz çocukken yitirdiği babası ise Yunan-İtalyan’dı. Çok farklı kültürlerin içinde yerleşmiş; orada büyümüştü. Genç yaşta Direniş’e katılmış; 1948-56 arasında öğretmenlik yaptığı Cezayir’in Oran kentinde, Cezayir’in bağımsızlığından yana bir tutum takınmıştı. 1960’da Paris’e gelip 1917 Rus Devrimi’ne ilişkin tezini hazırlamıştı. Devrimin liderlerin gözünden anlatılmasının veya bir “darbe” olarak nitelendirilmesinin karşısında Ferro burada, devrimin dipten gelen dalgasını, kökenlerini açıklıyordu.
Onun tarihinde yalnızca işçiler de yoktu. Köylüler, kadınlar bu devrimin olmazsa olmaz özneleriydi. İyisiyle kötüsüyle devrim tarihi, bir “parti” tarihi olarak açıklanamazdı. Bütün halk sınıflarının, ezilenlerin kıyıdaki köşedeki köyden büyük kentteki fabrikaya kadar yönetenlere, mülk sahiplerine karşı isyanıydı.
Fernand Braudel’in ardından Ferro, 1970’lerden itibaren ünlü Annales dergisinin ortak yöneticisi olarak da akademi dışı diyebileceğimiz bir tarihçiydi. “Komünizmin cürümlerini” ele alan Komünizmin Kara Kitabı günlerinde Sömürgeciliğin “Kara Kitabı”nı yazarak 13. yüzyıldan başlayarak medeniyetin vahşetini serimlemişti. 1991’de “Tarih Çocuklara Nasıl Anlatılır?” gibi projelerde yer alan Ferro, tarihi gelecekle ilişkilendirirken demokratikleştirilmesi için de önemli adımlar atıyordu. Tarihin Tabuları kitabıyla bir putkırıcı olarak tarihin utanç verici geleneksel kullanımına karşı çıkıyordu.
1989-2001 arasında, 50 yıl önce filme alınmış (1939-51) malzemeyle “Paralel Tarih” serisini yaptı. Farklı ve karşıt görüşleri, davet ettiği tarihçiler veya olayların tanıklarıyla birlikte yorumlayarak, seyircilerin zekasına seslendi. Geleneksel tarih filmlerinde tarihin felaketlerini haklı çıkaran, totaliter, şoven anlatımları ıskartaya çıkarmaya çalıştı.
İLHAN BAŞGÖZ (1923-2021)
Türk folklorunu dünyaya tanıttı
Halkbiliminin en önemli isimlerinden, cumhuriyetle yaşıt İlhan Başgöz’ün hikayesi, bir yandan tüm dönemeçleriyle Türkiye’nin de bir haritası… 1940’ta Sivas Lisesi’ni bitiren 9 kişiden biri olan Başgöz, önce burslu olduğu için Ziraat Fakültesi’ne sonra neredeyse bir asır verdiği mesleğini öğreneceği Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne girer. Burada Saffet Korkut’un, Petev Naili Boratav’ın, Abdülbaki Gölpınarlı’nın öğrencisi olur. Şiir sevgisi, ona okula giriş sınavından başlayarak tüm hayatı boyunca eşlik eder. 1949’da doktorasını bitirdiğindeyse okuldan uzaklaştırılarak Tokat’a öğretmen olarak atanır. Tokat Lisesi’ndeki öğrencileri, onlara açtığı nice ufukların yanında Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu Safiye Ayla’yı onun sayesinde kanlı-canlı görür. Ödülüyse görevine son verilmesi olur. Ocak 1953’te TCK’nın 141. Maddesi onun da başını yakar, özellikle solcuların mahkum edilmesine neden olan madde nedeniyle iki yıl hapiste kalır. Nihayet bilmecesinden türküsüne, masalından fıkrasına âşık olduğu topraklardan Amerika’ya doğru yola çıkar; Indiana Üniversitesi’nde öğretim üyesi olur. Folklorist Dan Ben-Amos onun disipline katkısını şöyle özetliyor: “Türkçeyi hiç bilmeyen Amerikalı folklorculardan oluşan bir kuşağa, Türk folklorunu İlhan Başgöz tanıttı. Bize hem geçmişimizin büyük folklor geleneğini, hem de çağdaş Türk toplumunda folklorun uğradığı değişimi o öğretti. Kahvehanelerinizdeki hikayecileri, çocuklarınızın sorduğu bilmeceleri, ihtiyarlarınızın söylediği atasözlerini, biz onun sayesinde öğrendik. Hepimizin folklorda yeni kuramlar aradığımız bir dönemde, o bize, yeni yaklaşımları üzerine kurmamız gereken temeli sundu”. Başgöz, 98 yaşında tedavi için geri döndüğü Türkiye’de 13 Nisan’da hayata gözlerini yumdu.
MEHMET GENÇ (1934-2021)
Çalışmakla eşanlamlı bir hayat
Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi adı altında makalelerini derlediği kitabına “Bu çalışmaları, bana hayatın çalışma ile eşanlamlı olduğunu öğreten rahmetli annemin ve öğrenmenin hiç bitmeyeceğini öğreten rahmetli babamın muazzez ruhlarına ithaf ediyorum” diye başlıyordu. Gerçekten de çalışmakla eşanlamlı tuttuğu, öğrenmekten hiç vazgeçmediği 87 yıllık hayatının bir özetiydi belki bu ithaf. Kendi ifadesiyle bu “ilim heyecanı”nı ona ilk sezdiren bir doktor olmuştu. Mülkiye’de okuduğu yıllarda, henüz 20 yaşında bir gençken vereme yakalandıktan sonra röntgenini heyecanla öğrencilerine gösteren “İşte bu, ders kitaplarında gördüğünüz tipik bir tüberküloz vakasıdır” diyen doktor, onu etkilemiş; hasta yatağında ilk defa ilgisini celbeden edebiyat, hayata bakışını dönüştürmüştü. Bir süre Diyarbakır Çüngüş ve Şereflikoçhisar’da yaptığı kaymakamlık stajının ardından “Benim Türkiye’de gördüğüm tek ilim adamıydı” dediği Ömer Lütfi Barkan’ın asistanı olarak İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Türk İktisat Tarihi Enstitüsü’nde çalışmaya başlamıştı. Örnek aldığı kişi, iktisat tarihinden yola çıkarak yeni bir sosyoloji inşa eden Marx Weber’di. Fakat Osmanlı arşiv belgelerinin kargacık burgacık vergi kayıtları, muhasebe defterleri arasında genel bir teoriye ulaşmanın nasıl bir emek ve zaman gerektirdiğiyle yüzleşmesi üzerine “Sanayi Devrimi karşısında Osmanlı ekonomisi” üzerine çalışmaya başladı. 1960’larda girdiği arşivden hayatı boyunca çıkmadı; disiplinler arası düşünme alışkanlığı, özellikle malikane sisteminin analizi, klasik Osmanlı iktisadi zihniyetinin temel prensipleri ve Osmanlı tarihinin dönemlendirilmesi konusunda yaptığı çalışmalara yansıdı. O yine de 18 Mart’taki vefatına dek kendini “Hac yolunda bir karınca” olarak görmeye devam etti.
SELAHATTİN DUMAN (1950-2021)
Temmuz ayında geçirdiği trafik kazasının ardından uzun süredir tedavi gören gazeteci Selahattin Duman, 71 yaşında hayatını kaybetti. Sabah ve Vatan gazetelerinde hem yöneticilik hem de köşe yazarlığı yapan Duman, Kendimi Tebrik Ederim, Suçumuz Mükemmel Olmak, Bankamatik Kursu Açan Yok Mu kitaplarının da yazarıydı. Ayrıca “Komser Şekspir”, “Romantik” ve “Bir Erkeğin Anatomisi” filmlerinde rol almıştı. Son olarak Oksijen Gazetesi’nde yazmaya başlamıştı.
Selahattin Duman müstesna bir zekaydı. “Seyrek bıyıklı asabi şahsiyet” tabirinin yanısıra birçok deyimi de literatüre kattı. Köşe yazarlığında aslında geleneksel, ancak bu denli kaliteli mizahla örülü bir kombinasyon pek görülmüş bir örnek değildir. Ancak Selahattin Abi, bu Allah vergisi yeteneğinin ve yüksek IQ’sunun avantajıyla iş yapan bir insan olmadı. Türk basınındaki ender çalışkan gazetecilerden biriydi. Mesai yapmaz; sürekli çalışır, okur, öğrenir, sorar-soruşturur, yazardı. Dışardan asla göstermezdi; ancak basınımızın yine ender entelektüel şahsiyetlerindendi. Hem yazılarından hem kendisinden çok şey öğrendik; hem güldük hem bildik. Kendisiyle de dalga geçebilecek kadar cesur olanlara has bilgeliğiyle silinmez bir iz bıraktı. Unutulmayacak hiç.
Gürsel Göncü
YILDIRIM AKBULUT (1935-2021)
Eski başbakanlardan Yıldırım Akbulut, 14 Nisan’da kalp rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 86 yaşında hayatını kaybetti. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı olmasının ardından 1989’da Anavatan Partisi’nin genel başkanlığı ve başbakanlık koltuğuna oturan Akbulut, Mesut Yılmaz’ın 1991’de seçilmesine kadar bu görevlerini sürdürmüştü. Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi Akbulut, ayrıca 1987-89 ve 1999-2000 yılları arasında TBMM Başkanlığı da yapmıştı.
EROL DEMİRÖZ (1940-2021)
Yılmaz Güney’in “Sürü”, Mahsun Kırmızıgül’ün “Beyaz Melek” ve “Güneşi Gördüm” filmleriyle tanınan usta oyuncu Erol Demiröz, 81 yaşında hayatını kaybetti. 1961’de Halkevleri Genel Merkezi’nde sahneye adım atan Demiröz, 1968’de girdiği Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (AST) yüzlerce oyunda oynamış ve yönetmenlik yapmış; “Bereketli Topraklar Üstünde”, “At”, “Yılanı Öldürseler” ve “Hakkâri’de Bir Mevsim”in de dahil olduğu 15 sinema filminin yanında senaryo çalışmaları da yapmıştı. AST’nin unutulmazları arasında yer alan “Dimitrof”, “Zengin Mutfağı”, “Sacco ile Vanzetti”, “Sakıncalı Piyade”, “Akrep”, “Mefisto” rol aldığı oyunlardan sadece birkaçıydı… Demiröz, 1977’de “Ulvi Uraz En İyi Yönetmen Ödülü”nü almıştı.
CAN ÜNER (1974-2021)
Çağla Büyükakçay ve Marsel İlhan gibi tenisçilerin antrenörlüğünü yapan ve üç senedir kanser tedavisi gören eski tenisçi Can Üner, 14 Nisan’da 47 yaşında hayata gözlerini yumdu. Kadın ve erkek tenisinde “Dünya ilk 10” sıralamasına oyuncu sokan ilk Türk tenis antrenörü olan Can Üner, 16-18 yaş döneminde millî takımın vazgeçilmez oyuncularından olmuş; spordaki başarısı ona ABD’deki üniversite eğitimini burslu yapma fırsatı vermişti. Öner, 2019’da Uluslararası Tenis Federasyonu’nun “Oyuna Olan Üstün Hizmet Ödülü”ne de layık görülmüştü.
Kiev Devleti’nin mirası, yanyana ama ayrı iki halk: Ukrayna ve Rusya… Ekim Devrimi sonrasında Ukrayna göreli bağımsızlığını kaybedecek; Stalin’in merkeziyetçi politikaları onları kitlesel olarak açlığa, toplama kamplarına mahkum edecekti. 2013 “Meydan Olayları”yla alevlenen ve bugüne dek süren “düşük yoğunluklu çatışma”nın radyografisi…
Batı Avrupa, üç aşağı beş yukarı Batı Roma İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal eden Şarlman (Charlemagne) İmparatorluğu’nun ürünü iken; Batı ve Güney Slavlarından farklı olarak Doğu Slavları veya geniş anlamıyla Rus dünyası da Kiev Rusya’sı veya Kiev Devleti’nin bir ürünüdür. Vareg kökenli (İskandinavyalı) silahlı tacirlerin nehirler boyunca uzanan orman halklarıyla birleşmesinden oluşan bu amalgamdan, zamanla Doğu Slavlarının bugün Rusya, Ukrayna ve Belarus’daki üç ulusu çıkacaktır.
Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici unsur ise tıpkı Bulgaristan ve Sırbistan’da olduğu gibi ona din, kilise ve yazı verecek olan Kostanniyye’deki Doğu Roma İmparatorluğu olacaktır. Polonya ve Macaristan’ın Katolik inancına bağlanmalarıyla, 988’de Rusya da Ortodoks inancını seçti (Alkol almak Rusların “neşesi” olduğu için alkolü yasaklayan İslâm’ı; yenik bir kavmin dini olduğu için de Museviliği seçmedikleri söylenir!) Kiev bu evrenin merkezi ve geniş anlamıyla beşiği idi. 10. ve 11. yüzyıllarda Bizans’tan sonra Avrupa’nın en engin ve güçlü devletiydi bu oluşum.
Hıristiyanlığı benimseyen ilk Kiev prensi 1. Vladimir’i vaftiz töreni sırasında gösteren fresk, Vladimir Kilisesi için çizilmiş.
11. yüzyılda Bilge Yaroslav döneminde Baltık Denizi’nden Karadeniz’e uzanan geniş bir alanda güçlenen devletin kanunları belirlenmiş; Kiev’de ünlü Ayasofya katedrali inşa edilmiş; hukuk, eğitim, mimaride önemli gelişmeler gerçekleştirilmişti. Hatta Fransa kralına gelin verilerek Batı Avrupa ile de ilişkiye geçilmiştir.
Ancak 12. yüzyılda rakipler arasındaki yerel çatışmaların patlak vermesiyle ülke zayıflamış; ardından Kumanların ve Moğolların baskısı ile bölgede onların egemenliği altında bir çöküş yaşanmış; yerel halk Polonya, Macaristan gibi ülkelere kaçmıştır.
14. yüzyıl boyunca Polonya ve Litvanyalılar, Moğollarla savaşırlar ve Ukrayna’nın kuzeydoğusunun tamamı, 1362’de Kiev’i ilhak eden bu güçlerin eline geçer. Altın Ordalı Tatarlar stepleri ve Kırım’ı ellerinde tutarken, 1382-84 arasında Litvanyalılar Kiev çevresindeki bölgeyi nüfuzları altına alıp Karadeniz’e inerler: Polonya ise Galiçya ve bugünkü Moldavya’da hükmünü sürdürür.
Kuzeydoğu bölgelerinde Ukraynalılar dışında Polonyalılar, Moldavyalılar, Almanlar, Ermeniler, Yahudiler ve Ruslar da bulunmaktaydı. Tatarlar nüfuz kaybettikçe buralardaki Ukrayna soyluları Polonya kültürünün etkisinde kaldılar. Batı bölgesinde Polonya hukuku 1434’te geçerli oldu. Ortodoksluğa belli bir hoşgörü gösterilse de bu bölgede Katoliklik yaygınlaştı.
Kiev’in Ayasofyası Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici unsur, ona din, kilise ve yazı verecek olan Kostanniyye’deki Doğu Roma İmparatorluğu olmuştu. Öyle ki 11. yüzyılda Bilge Yaroslav, Kiev’e Ayasofya isimli bir kilise yaptırmıştı.
1240’ta Kiev’in yıkılmasıyla sonuçlanan Moğol istilası, bozkırdaki göçebeler ile yerleşikler arasında önemli gerilimlere yol açmış ve bu büyük çaptaki ilk devlet oluşumu girişiminde toplumsal bunalımlar başgöstermiştir. Devlet, izleri bugüne kadar görülebilecek şekilde soyluların çıkarına çözülmüş, köylü ayaklanmaları da yeni bir evreye işaret etmiştir. Böylece eski Kiev devletinin ardından bir dizi devlet oluşmaya başlamıştır.
13. ve 16. yüzyıllar arasında Kiev Devleti’nin mirası üzerinde üç Ortodoks halk ve üç dil şekillenir: Kuzeydoğuda Ruslar; Polonya-Litvanya bölgesinde Belaruslar ve 16. yüzyılda belirgin bir biçimde Polonya’nın egemenliğinde olan güney Ukraynalılar.
Bu üçlünün arasında Ukrayna’ya denk gelen ise “Kozak Cumhuriyeti”dir. Polonya ve Litvanya’nın ortak egemenliğinden kaçan; özgürlük peşinde, serfliğe ve toprağa bağlılığa karşı çıkan göçebe halkların oluşturduğu Kozaklar, Orta Asya ve Doğu Avrupa tarihiyle tezat bir konumdaydılar. Bir tür parlamenter yönetim oluşturan Zaporojya Kozakları, siyasi ve askerî bir güç olarak 16-18. yüzyılda Polonya-Litvanya Birliği’ne, Çarlığa ve Kırım Hanlığı’na karşı mücadele ettiler (Nikolay Gogol, filme de çekilen ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır).
Zaporojya Kozakları Leh soylularıyla çatışmalarında, onların büyük arazilerin yönetimini devrettikleri Yahudileri hedef aldı. Kozak şefleri (Hetmanlar) köylülerin öfkesini yüzyıllardır Doğu Avrupa’da bulunan Eşkenazi Yahudi halkına yöneltti. Binlerce Yahudi katledildi. Bu çatışma ve katliamlar soyluluğu ortadan kaldıramadı ancak Rus-Leh Yahudiliği kısa zaman sonra bu hadiselerin de etkisiyle Sabatay Levi’nin mesyanik hareketinden derinden etkilendi.
Ortodoks Kilisesi’ni muhafaza etme ve soylularla serfler arasındaki toplumsal ilişkiyi değiştiremeyen Zaporojya şefleri, Moskova’daki çar ile ittifak kurmaya karar verdi. 1654’te yapılan anlaşmadan sonra Büyük Petro bozkır Rusyası’ndan daha gelişkin bir devlet kurmaya başladı. Ukrayna, henüz Kırım’a ve güney ötesindeki bozkırlara ulaşamamış olan Rusya’nın bir parçası oldu.
Taras Bulba Nikolay Gogol, filme de çekilen ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır. J. Lee Thompson’ın yönettiği aynı isimli filmde, Yul Brynner ve Tony Curtis.
Rusya’nın Büyük Petro’dan sonraki kurucusu diyebileceğimiz 2. Yekaterina’nın dönemi yayılma açısından belirleyici oldu. Bölgesel nüfuzlar kırılırken 1775’te Rusya tarihindeki en büyük köylü ayaklanması olan efsanevi Pugaçov ayaklanması başgösterdi ve kanlı şekilde ezildi. Rusya sıcak denizlere indi ve Karadeniz’den boğazları geçerek 1771’de Mısır’a ulaştı. Aynı dönemde Kırım’ın bağımsızlığını kabul eden Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) imzalandı. Osmanlılara bağlı Kırım Tatar Hanlığı, böylece fiilen Rusya’ya bağlanmış oldu.
1783’te Kırım Tatar balıkçı köyü Akyar’da, zamanına göre modern bir askerî kent kurulur: Sivastopol. Öte yandan Lehistan’ın paylaşılması da 1795’te tamamlanır.
Leh soylularının Ukraynalı köylüleri yönettiği Galiçya Avusturya’ya kalır.
19. yüzyıl boyunca güneydeki bozkırlara tarımsal yerleşimler, büyük tahıl alanlarının açılması devam eder. Kırım Savaşı’nın ardından 1861’de serflik kaldırılır. 1794-1800’de Hacıbey üzerinde Odessa limanının inşaıyla Ukrayna Avrupa’nın, hatta dünyanın tahıl ambarı haline gelir.
Ukraynalı demek buğday üreticisi demekti; köylülük de bu kimliğin temeliydi. Ancak bu köylülük, gündelikçi olarak çalışan, gezgin tarım işçilerinden oluşan hayli proleterleşmiş bir köylülüktü. Kentler ise daha ziyade Rus ve Yahudilerin mekanıydı. (Yidiş köyleri de Ukrayna’da yaygındı). 19. yüzyıl sonunda beliren işçi sınıfı, madenci ve demiryolcularıyla “Rus” olmaktan çok “Rusça konuşan” bir sınıftı. Bu proletaryanın ulusal duyarlılığı zayıftı ve 20. yüzyıl başında ülke devrimci bir dalgaya girdiğinde, içerisinde imparatorluğun bütün milletlerden unsurları vardı.
Öte yandan 19. yüzyıl ilk yarısında Taras Şevçenko ve sonra da İvan Franko gibi ozanların başını çektiği sınırlı bir aydın kesimi bu köylülüğe bir milliyet giydirmeye yöneldi. Bunların sayesinde edebî ve ulusal bir dil gelişti.
Yüzyılın ikinci yarısında, 1863 Leh ayaklanmasının bastırılmasından sonra gizli örgütlenmeler peydahlandı. Rusya’daki popülist (Narodnik) hareketin etkisi yaygınlaştı. Ukrayna’nın bağımsızlığı veya özerkliği Rusya’daki entelijansiya arasında kabul gördü. Rusya’daki gelişmelere paralel örgütlenmelerin yanısıra 1905’ten itibaren Radikal Demokratik Parti ve Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi güçlemdi; güneydoğuda Nestor Mahno’nun aralarından sivrileceği anarşist hareket belirdi.
Polonya saldırısı 1920’deki Polonya-Sovyet Savaşı sırasında Polonya’nın Kiev’e girişi… 18 Mart 1921’de imzalanan Riga Antlaşması’nın ardından, Polonya, Batı Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirirken, Sovyet güçleri Doğu Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirdi.
1917 Devrimi yalnızca Rus değildi, diğerlerinin yanında Ukrayna da devrimin ve ardından içsavaşın önemli merkezlerinden biriydi. 1905’den itibaren Ukrayna’da iki akım özellikle öne çıktı: Rus popülizminden etkilenen Radikal Demokratik Parti ve ağırlıklı olan Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi (ülkenin güneydoğusunda ise ilerde Nestor Mahno’nun önderlik edeceği anarşist-komünist hareket).
1917 Devrimi eşiğinde Ukrayna milliyetçiliği toprağa, dile ve halka dayanan bir akım iken demokratik-devrimci bir milliyetçilik haline gelerek çokkavimli bir yöneliş kazandı. Bu evrim daha ziyade kiliseye bağlı olan Avusturya Ukraynası’ndan tamamıyla farklıydı. Galiçya’da ise Ukrayna Komünist Partisi kurulacaktı.
Ukrayna’da devrim, hem genel oya dayanan meclis (Rada) hem de işçi sovyetlerinin gerçekleşti. Ekim Devrimi sırasında bir kısım Sosyal Demokrat, Ukrayna tarihinde simge isimlerden biri olacak gazeteci ve maceraperest Sımon Petlyura’nın yönetiminde karşı-devrim kampına geçtiler. Petlyura, Kiev’de işçi ve asker sovyeti taraftarlarının 1000’den fazlasını katletti. Bu, Ukrayna’da çok kanlı geçecek içsavaşın ilk katliamıydı. Sovyet taraftarları da Ocak-Şubat 1918’de Kiev’i ele geçirdiklerinde yüzlerce Petlyura subayını öldürecekti. Ancak Mart ayında Alman ordusunun işgali üzerine Yuri Pyatakov komutasındaki Kızıl Muhafızlar bölgeyi boşalttılar.
Bu gelişmeler Ukrayna milliyetçiliğinde yarılmaya yolaçtı; devrime karşı olanlar yabancı güçlere dayandılar. Çeteler halinde mücadele eden bu kesimler, Yahudi düşmanlığını tekrar alevlendirdiler.
1918 ilkbaharında kurulan Ukrayna Komünist Partisi, Rusya’daki partiden bağımsız değildi. Ancak bağımsızlıktan yana olan Vasil Şahray ve Serhiy Mazlah gibi komünistler, Bolşevizmin bağımsızlıkçı, köylücü ve dilinin de Ukraynaca olmadığı takdirde ülkenin felakete sürükleneceğini dile getirdiler. Onlara göre Ukrayna, devrimin Balkanlar’a ve Macaristan’a uzanan zincirinin temel halkasıydı.
Alman emperyalizmi 1917’de Skoropadski’yi başa geçirerek karşı-devrime katkıda bulundu. Ukrayna’daki Sol Sosyalist Devrimciler’in ağırlıklı bir kısmını oluşturduğu bağımsızlıkçı ve komünist siyasal güçler (Mahno dahil) ise Beyaz güçleri gerilettiler. 1919 başında Bolşeviklerin Ukrayna’yı fethi nispeten kolay olduysa, bunda yerel güçlerin desteğinin önemli bir payı vardı. Rumen asıllı, çokuluslu, Avrupa sosyalist camiasının yakından tanıdığı Hıristian Rakovski yeni yönetimin başına getirildi. İçsavaş 1920’de sona erecekti.
Bolşevikler başlangıçta, Belarusya, Ukrayna ve Rusya arasında bir birlik oluşturmaktan yanaydı; yani ne Rusya’nın genişletilmesi ne de tek bir merkezî devlet öngörülüyordu. Ancak 1920’de Polonya’nın saldırısı ve Petlyura’nın desteği “Büyük Rus şovenizmi”ni de öne çıkardı. Rusya’da kısmî pazar ekonomisinin (NEP) kabulü bahar havası estirdi ve karşı-devrimcilerle ilişkilerini kesen kesimler de yeni yönetimle çalışmaya başladı.
1923’te Ukrayna göreli bağımsızlığını kaybetti. Gevşek bir birlikten yana olan Lenin, Stalin’in merkeziyetçiliğine karşı ölüm döşeğinde mücadele etti. Lenin’in son kavgasında desteklediği Gürcü komünistlerin yanısıra Kazan Tatarı Sultan Galiyev bu merkezîleştirmenin hedefi oldular.
Açlıkla imtihan 1931-33’te başgösteren açlık kırımı (Holodomor) SSCB’nin geneline kıyasla Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi. Sokak ortasında açlıktan yere yığılmış insanlar görmek garip karşılanmaz hale geldi.
Aralık 1922’de Moskova’nın bastırmasıyla, Rusya, Belarusya, Transkafkasya ve Ukrayna Sosyalist Cumhuriyetleri’nin katıldığı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kuruldu. Tarihçi Moshe Lewin bu konuda “daha gevşek bir birlikten yana olan Lenin’in gözünde, Stalin’in projesi esas olarak eski usul bir imparatorluk otokrasisi canlandırma girişimiydi” der.
Ukrayna bundan sonraki ciddi bunalımını 20’li yılların sonundaki hızlı sanayileşme hamlesinde yaşadı. Donbas’daki madenleri ve metal sanayini besleyen Avrupa’nın en büyük hidroelektrik santrali Dinyeper üzerinde kuruldu. Sanayileşmenin finansmanı ve ülkenin beslenmesi Ukrayna’da ağır bedellere maloldu. Ukraynacanın eğitimde, kültürde öne çıkması, SSCB’nin bütünlüğüne aykırı görüldü; Rusça konuşanların ağırlığı arttırıldı.
1931-33’teki NEP döneminde başgösteren açlık kırımı (Holodomor) bütün SSCB’ye göre Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi ve milyonlarca insan hayatını kaybetti (Bu açlık kırımı Ukrayna ile Rusya arasında bugüne kadar süren temel anlaşmazlıklardan biridir. Ukrayna bunu bir soykırım olarak nitelemekte). 1937-39’daki Stalin temizliği sırasında da milyonlarca Ukraynalı ya öldürüldü ya da “burjuva milliyetçiliği” ile suçlanarak toplama kamplarına gönderildi.
Ekim 1939’da Almanya ve Rusya, Hitler-Stalin Paktı’yla Polonya’yı paylaştıklarında buradaki Ukrayna azınlığı SSCB tarafından ilhak edildi. Haziran 1940’da, buna Romanya’dan da bir kısım eklendi.
1941 yazında Alman orduları Ukrayna’yı işgal ettiğinde, başta Stalin’in Polonya’dan ilhak ettiği kısımdakiler olmak üzere, ahalinin bir kısmı Nazileri kurtarıcı olarak karşıladı. Ancak kolektif çiftliklerin dağıtılması, kiliselerin açılmasından kısa bir süre sonra Nazi Almanyası’nın Rusya’dan beter olduğunu gören yerel halk sert bir direnişe başladı. Naziler bu direnişi bastırmak için yüzlerce köyü yaktılar ve sakinlerini öldürdüler. İşbirliği yapmayı kabul eden Ukraynalılardan Alman ordusunda gönüllü birlikler kuruldu. 1942-43’te Batı Ukrayna’da milliyetçi bir hareket, Ukrayna İsyan Ordusu (UPA) adıyla bağımsızlığa kadar Almanlara, Polonyalılara ve Ruslara karşı mücadeleyi hedefledi. Böylece neredeyse tüm ideolojiler Ukrayna’da savaşın bir tarafı oldu. Aileler parçalandı… Aynı aileden kimisi bir tarafta kimisi bir başka tarafta savaşıyordu. Alman ordusunun iki ünlü birliği (Nachtigal ve Rolands) Yahudi düşmanı Ukraynalılardan oluşurken, Auschwitz’i kurtaran Kızıl Ordu birlikleri de Ukraynalılardan oluşuyordu.
Kızıl Ordu 1944’ten itibaren Ukrayna’yı Naziler’den temizledi. Kayıplar korkunçtu: 1.5 milyonu asker olmak üzere 8 milyon Ukraynalı hayatını kaybetti!
Bağımsızlık yanlıları, özellikle ülkenin batısında 1954’e kadar silahlı bir direnişi sürdürdüler. Ukrayna 1945’te Birleşmiş Milletler’in kurucu üyesi oldu. 1954’te SSCB’nin yeni yöneticisi Hruşçov (Kruşçev), 1654’teki anlaşmanın 300. yılı vesilesiyle, çöküntü halindeki Kırım’ı Ukrayna’ya bıraktı. 1956-80 arasında Ukranya’da yeraltında bir direniş sürdü. Sürdürenler arasında 1960’da şiddetle bastırılan Ukrayna İşçi ve Köylü Birliği hareketi de bulunuyordu.
Meydan olayları 2013’te Yanukoviç hükümetinin AB’yle anlaşmaktan cayması üzerine patlak veren “Meydan olayları”, Ukrayna ve Rusya arasındaki ilişkileri gerdi. Aralarındaki düşük yoğunluklu çatışma bugüne dek sürdü.
1989’da Sovyet sistemindeki “liberalleşme” dalgası, Ukrayna’da da ulusal egemenlik taleplerini öne çıkardı ve parlamento 1990’da siyasal egemenlik belgesini onayladı. Ağustos 1991’daki referandumda halkın %90’ı bağımsızlıktan yana oy kullandı. Ukrayna 1991’de Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi oldu.
Diğer Sovyet ülkelerinde olduğu gibi Ukrayna’da da eski devlet aygıtının yöneticileri kamu varlıklarının yağmalanmasına dayanan bir zenginleşme sürecine girdiler ve siyasal partileri de bu kesimler oluşturdu. 1991 Kasım’ında seçilen Leonid Kravçuk da eski devlet aygıtının devamlılığını gösteriyordu.
1994’te Budapeşte’de ABD ve İngiltere’nin güvencesi altında Ukrayna, Belarus ve Kazakistan’ının toprak bütünlüklerinin korunması karşılığında nükleer silahlarını Rusya’ya devretmelerini öngören bir memorandum imzalandı. 1997’de Sivastopol’da, 20 yıl geçerli olmak üzere Ukrayna ile Rusya’nın ortaklaşa yürütecekleri bir “Karadeniz filosu” oluşturulması anlaşmasına varıldı. 1996’da anayasası, dili ve parasıyla kâğıt üzerinde Ukrayna’da her şey normal gözüküyordu.
90’lı yılların ortasında Ukrayna’da kitlesel yoksulluk, ekonominin her düzeyde yıkımı, nüfus kaybı ve “büyük birader” olarak kalan Rusya ile ona karşı Batı arasında alabildiğine kırılgan bir ulusal birlik sözkonusuydu.
Ukrayna 2013 sonlarından itibaren “Meydan olayları” ile yeni bir döneme girdi. Yanukoviç hükümetinin Avrupa Birliği ile anlaşmaktan cayması karşısında, iktidarın değişmesi yönünde bir kitle hareketi öne çıktı. Ukrayna’nın Rusya ile ilişkilerinde belirleyici olan ve Rusça konuşan güneydoğu bölgesi ile Kiev merkezi arasında bugüne kadar süren “düşük yoğunluklu” bir çatışma başladı.
Şubat 2014 sonunda rütbe işaretleri gizlenmiş Rus askerleri tarafından ele geçirilen Kırım’da, sözde bir referandumun ardından bölgede önce bağımsızlık ilan ettirildi, ardından Kırım aceleyle Rusya’ya bağlandı. Birleşmiş Milletler, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü karar altına alsa da fiili durum devam etti. Kırım’ın işgalini yürüten ekiplerin bölgeye taşınmasıyla başlatılan Donbas’taki içsavaşta 13 bin kişi hayatını kaybetti; 1.5 milyon insan yer değiştirmek durumunda kaldı.
Birleşik, özgür ve egemen bir Ukrayna özlemi, her ikisi de kapitalist ve yayılmacı olan NATO nezaretindeki Batı ile Putin’in otoriter Rusya’sının kıskacında. Ukrayna’da tarih sanki 1917-20 ve 1939-45 döneminin sorunlarına takılmış durumda.
Mustafa Kemal 1911 sonunda bu güzel mahallesinden, o zamanki adıyla Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki evinden, imparatorluğun en uzak köşesindeki Libya’yı kurtarmak için ayrılacağını ve hayatı boyunca âşık olduğu şehrine bir daha dönemeyeceğini çocukken bilebilir miydi? O’nu izinde, Selanik’te bir gezi.
Şimdilerde “Trigonion Kulesi” denen Zincirli Kule’nin dibindeyim. Bu Osmanlı eseri güçlü yapı, şehre 15. yüzyılda vurulmuş bir mühür gibi, deniz kenarından kuzeye doğru yükselen doğu surlarının en uç köşesinde. Duvarların biraz arkasında uzun Osmanlı yüzyıllarının hapishanesi, türkülere konu olan Yedikule, müzeye çevrilmiş olan Sinop Kalesi veya Ankara Ulucanlar Cezaevi gibi, zamanında çekilen çilelerin izlerini taşıyor kirli duvarlarında.
Selanik şehrine surlar boyunca tepeden bakıyorum. Eskiden surların denize kavuştuğu yerde 16. yüzyılda inşa edilmiş Türk eseri Beyaz Kule, bugün şehrin simgesi. Güneş batıda tanrıların tahtı Olimpos Dağı’nın ardında kaybolurken, bu 2.300 senelik şehrin ne büyük insanlar yetiştirdiğini düşünüyorum. Büyük İskender, Selanik yakınlarında Pella’da doğmuştu. Türk dilinin en büyük şairi Nâzım Hikmet, bir daha ayak basamayacağı bu şehirde dünyaya gözlerini açtı. Bu akşamüstü yine izinin peşine düştüğüm sarı saçlı, mavi gözlü zeki çocuk da, az ötemde ülkeme ve dünyaya armağan edildi.
Mustafa Kemal’in Selanik’teki evinin kapısında çakılı tabelada, Türkçe, Yunanca ve Fransızca açıklamalar.
Doğu’da, eski surların dışındaki kocaman yapılar Osmanlı 3. Ordu’sunun 19. yüzyıl sonunda yapılan binalarıydı. Bugün de Yunan 3. Kolordu’suna karargah binası olarak hizmet ediyor. Buradaki mesaisinden çıkan genç Yüzbaşı, Beyaz Kule’nin yakınındaki cafe’lerde arkadaşları ile buluşuyor, bazen 1908 Devrimi’ne gidecek yoldaki siyasi faaliyetleri örgütlüyor, bazen de her gencin yaşaması gerektiği gibi gençliğinin tadını çıkarıyordu bu güzel şehirde. Şehrin güneybatı ucundaki 19. yüzyıl liman ve gümrük binaları imparatorluğun bu zengin şehrinin görkemini yansıtıyor; 15 ve 16. yüzyılların mirasları, ara sokaklara serpilmiş Alaca İmaret, Hamza Bey gibi camiler, hamamlar ve Sultan 2. Bayezid bedesteni de o zamanlar bile çok eski bir devrin hâtırasını yaşatıyordu.
Zincirli Kule’den aşağı, dar sokaklardan surlar boyunca yürüyorum. 1917’de bu şehir korkunç bir yangınla kül oldu. Nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Müslüman ve Yahudi mahallelerini ve yüzlerce yıllık mirası yok etti. 5 sene sonra benzeri bir trajediyi, Selanik’in Akdeniz’deki ikizi İzmir yaşayacaktı.
Türkiye dışındaki en anlamlı Türk mirası Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım’ın 1878’de aldıkları Selanik’teki pembe evleri, çocukları Mustafa, Naciye ve Makbule’nin doğduğu yerdi. O dönemki adıyla Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki bu evde, bir ulusun kaderini değiştirecek lider dünyaya geldi.
Yine de bugüne kalabilmiş eski taş ve ahşap evler var dik yokuşlu bu mahallede. Bu yürüdüğüm dar sokaklarda, 1878 savaşında Tuna boylarından kaçıp Selanik’e sığınan muhacir arkadaşlarıyla cumbalı evlerin gölgesinde oynuyordu belki Mustafa. O korkunç yazgının kendi ailesinin başına da geleceğini, 1911 sonunda bu güzel mahallesinden imparatorluğun en uzak köşesindeki Libya’yı kurtarmak için ayrılacağını ve hayatı boyunca âşık olduğu şehrine bir daha dönemeyeceğini çocukken bilebilir miydi? İmparatorluğun renkli dünyası içindeki en zengin, en kozmopolit şehirde çocukluğunu ve gençliğini geçirmesi, bize bugünkü Türkiye’de halen güzel ve değerli bulduğumuz çok şeyi hediye etti. Mustafa başka bir şehirde doğsaydı, Kemal olur muydu, Atatürk olur muydu acaba?
Doğduğu mahallenin o zamanki adı Koca Kasım Paşa idi. Tarihçi Vasilis Dimitriadis, değerli eseri Bir Evin Hikayesi’nde, arşiv belgeleri ile belki de Türkiye dışındaki bu en anlamlı Türk mirasının ayrıntılı öyküsünü anlatıyor bize: Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım bu evi 1878’de aldılar. Çocukları Mustafa, Naciye ve Makbule bu evde doğdular. Ali Rıza Bey’in 1888’deki vefatından sonra aile geçinmek için bu evi kiraya verdi ve daha küçük bir eve yerleştiler. 1895’de Manastır’a, 1899’da İstanbul’a okumaya okumaya giden genç Mustafa Kemal, tatillerinde bu mahalledeki diğer evlerine döndü. 1905 başında Kurmay Yüzbaşı olarak okul hayatı bittiğinde hemen Suriye’de göreve başladı. Memleketi Selanik’e 1907 Eylül’ünde tayin oldu. Ailenin 1908’de kendi mülkiyetlerindeki bu eve tekrar taşındıklarını görüyoruz. İttihat ve Terakki içinde memleketi kurtarma planları yapan genç subay Mustafa Kemal Bey’in, 1908’de aynı sokakta bir küçük ev satın aldığını da arşivdeki belgelerden takip edebiliyoruz.
Mustafa Kemal’in çocukluk müzesi 1937’de satın alınıp Atatürk’e hediye edilen ev, tarihçi Prof. Enver Ziya Karal ve eşi Fatma Karal tarafından geç 19, erken 20. yüzyıl modası ve Selanik orta sınıf yaşam tarzına göre döşenerek müze oldu.
Mustafa Kemal, 1911 sonhabarında Libya görevi ile bir daha geri dönemeyeceği ana ocağından ayrıldı. 9 Kasım 1912’de Selanik, Yunan ordusuna şavaşmadan teslim edilirken, Mustafa Kemal, Mısır yoluyla Derne’den İstanbul’a ulaşmaya çalışıyordu. Haberi ne zaman, nasıl aldı kimbilir? Issız bir çölde mi? Kahire’nin kalabalık sokaklarında mı? Akdeniz’de bir gemide mi? Doğduğun büyüdüğün şehrin düşman eline düşmesi, annenden kızkardeşinden aylarca haber alamamak… Çaresizlik içinde tek başına kalmak… Biz, bize bugünkü Türkiye’yi veren bu insanların neler yaşadıklarını hiç anlayabildik mi? Sanmıyorum.
Kızkardeşi Naciye çocukken vefat etmişti. Zübeyde Hanım ve Makbule şehrin düşmesi üzerine bugünkü Türkiye’nin belkemiğini oluşturan onbinlerce Balkan göçmeni gibi Anadolu’ya doğru canlarını kurtarmaya çalıştılar. Libya’dan gelir gelmez 2. Balkan Savaşı’na, oradan Sofya’ya ve oradan da tarihe ilk defa ismini yazdıracağı Çanakkale cephesine gönderilen Yarbay Mustafa Kemal’in ailesiyle uzun bir süre görüşemediğini, bugün Sofya Büyükelçiliği residansı olarak kullanılan tarihî binadaki bir odanın duvarında orijinali asılı duran telgraftan anlıyoruz:
“23 Mart 1915
İstanbul’a seyahat etmekte olan annemi araması için Dedeağaç’taki konsolosumuza emir verilmesini rica ederim. Dedeağaç’tan mektubunu aldığımdan orada olduğunu zannediyorum. M. Kemal”
5 yıldır Selanik’e hakim olan Yunan Devleti, Türklerin mülklerini istimlak etmeye başlamıştı. Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Bey’in Pembe Ev’i korumak için Selanik’te kaldığını, umutsuzca yazdığı ve reddedilen dilekçesinin 1917 tarihinden anlıyoruz. 1917’den itibaren eve devletin el koyduğunu ve 1925’de de mübadele ile Anadolu’dan gelen bir Rum aileye sattığını arşivlerden takip edebiliyoruz.
‘Baba evi’ Pembe Ev, 2013’te restorasyondan geçmiş, çağdaş müzecilik anlayışına göre içine ışıklı panolarla bilgi notları yerleştirilmişti. Fakat “babalarının evi”ni olduğu gibi görmek isteyen ziyaretçiler duruma isyan etmişlerdi.
1930’ların başında Başbakan Venilezos ve Atatürk arasında başlayan, oradan da Balkan Paktı’na uzayan Türk-Yunan dostluğunun bir simgesi olarak, 1933’te Selanik Belediyesi evi satın almaya karar verse de, evin satın alınıp Atatürk’e hediye edilmesi 1937’yi buldu. Evin çevresindeki mülkler de Türkiye Cumhuriyeti tarafından satın alınıp bugünkü Selanik Başkonsolosluğu ile birlikte Türkiye toprağı oldu. Evin müzeye çevrilmesi 1953’te gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın talimatı ile evin içini döşeme ve müzeye çevirme görevi tarihçi Prof. Enver Ziya Karal ve eşi Fatma Karal’a verildi. Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla zorlu bir bürokrasi ile mücadele eden çift, Ankara ve İstanbul’daki müzeler ve saraylar, Kapalıçarşı mezatları ve Batı Trakya evlerinden derledikleri eşyalarla evi geç 19, erken 20. yüzyıl modası ve Selanik orta sınıf yaşam tarzına göre döşediler. 10 Kasım 1953 günü Atatürk’ün naaşı Etnografya Müzesi’nden Anıtkabir’e nakledilirken, doğduğu ev de müze olarak törenle açılıyordu.
Yıllarca Selanik’e seyahat eden Türklerin esas gitme nedenlerinden birisi olan Pembe Ev, 2013’te bir restorasyon sonrası yeniden açıldı. Bu restorasyon sonrası ziyaretçilerde büyük bir tepki oluştu. Aslında restorasyon bilimsel yöntemlerle ve çağdaş müzecilik tasarımıyla yapılmıştı. Işıklı büyük panolarda Atatürk’ün hayatı ve Selanik’in Türk devri tarihi hakkında çok ayrıntılı bilgiler veriliyordu. Ancak şu ortaya çıktı: Türkler, Pembe Ev’e müze gezmek için gitmiyorlardı. “Babalarının, dedelerinin” evini ziyaret etmek istiyorlardı. O evi de eskisi gibi, sanki Mustafa’nın dün annesinin evini öpüp Libya’ya gittiği ev gibi görmek istiyorlardı. Beyaz ışıklı bilgi panoları insanları mekana yabancılaştırıyor, ağlayarak ve isyan ederek çıkıyorlardı evden. Bunun üzerine yaptırılan Atatürk ve Zübeyde Hanım’ın çok gerçekçi silikon heykelleri ile mekana hayat getirilmeye çalışıldı. Bugün Pembe Ev’i Selanik’teki yabancı turistler de ilgiyle ziyaret ediyor. Evin eski halini bilen Türkler ise, hâlâ “babalarının” evini özlüyor.
Selanik’te, Pembe Ev’in sokağındaki cafelerde oturup bir kahve içerken, eve giren ve çıkan Türk vatandaşlarını gözlemleyin: Tarihte çok az kişinin bu ismi gerçekten hakettiğini düşünürsünüz. O, gerçekten bu ulusun babasıydı…
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğum tarihi, yıllardır 1881 olarak biliniyor, yazılıyor. Oysa ki bugün Şişli’deki Atatürk Evi’nde bulunan tarihî belge, O’nun doğumunun, bilinenden 2 sene önce olduğunu resmen kanıtlıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu, son kitabında konuyu bütün yönleriyle anlatıyor…
Soyadı kanununun yürürlüğe girmesiyle Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal, doğduğu yıl ve doğumgününü hiçbir zaman mesele etmedi. Zira hem çok önemli ve yoğun bir gündemi vardı hem de insanların onun şahsı için ayrı ve özel bir günü anmasını, kutlamasını istemedi.
“İlkokul sıralarından başlayarak ders kitaplarındaki Atatürk’ün nüfus hüviyet cüzdanının kimlik sayfasını ve fotoğrafını hatırlarız, 1934’te Soyadı Yasası çıktıktan sonra düzenlenmiş. Bu belgede: “Babası Ali Rıza, annesi Zübeyde, doğum yeri Selânik, doğum tarihi 1881”dir.
Oysa 1930’lara kadar Atatürk’ün doğum tarihi kitaplarda, pullarda 1880’dir.
Mustafa Kemal’in nüfus cüzdanı Mustafa Kemal’in TBMM Reisi ve Başkomutan olduğu dönemde Ankara Nüfus Müdürlüğü tarafından 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanında doğum tarihi Hicri 1296’dır (Miladi 1879).
Yeni harflerle çevirisi 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanının yeni harflerle çevirisi. Belgenin aslı Şişli’deki Atatürk Müzesi’nde bulunuyor.
Yaşamöyküsünü yazanlar Atatürk’ün doğum tarihi üzerinde durmaz, 1881 der geçerler. Yabancı kaynaklarda da doğum tarihi 1879, 1880 ve 1881 olarak verilmiştir. Türkiye’de “duraksamasız” neden 1881’dir? Ay-gün niye yazılmaz? Kimi anılarda doğum gününün kendisine sorulduğu; bunu açıklamasının doğru olmayacağını, bir de doğum günü kutlamasına kalkışılacağını, bunu istemediğini belirtmiş. “Benim için 19 Mayıs’ta doğmuştur deyiniz!” demiş!
Ölümü üzerinden 82 yıl geçtikten sonra doğum tarihini düzeltmenin bir yararı olmasa da ulus olarak Atatürk’ün yaşamöyküsünü doğum tarihinden başlayarak doğru bilmemiz gerekir. Kendi okul yaşamımızda, sınıf mümessilliğine, saygın, çalışkan veya yaşça büyük bir arkadaş seçilirdi. Atatürk de Harp Okulu’na girdiği gün fiziği ve olgun tavrıyla kısım subayının dikkatini çekmiş, çavuş yapılmıştı. Enver Paşa, Mustafa Kemal’den iki yaş küçüktü ama 1899’da Harbiye’den mezun olup mülazım (teğmen) rütbesiyle Erkân-ı Harp sınıfına geçerken Mustafa Kemal Harbiye’ye yeni kaydolmuştu.
Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı 1934’te Soyadı Yasası yürürlüğe girince Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e TBMM tarafından özel kanunla Atatürk soyadı verildi ve yeni Türk harfleriyle T.C. Nüfus Hüviyet Cüzdanı düzenlendi. Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı.
Tanıtacağımız Atatürk’ün özgün nüfus belgesi: “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye Tezkiresi” olup Şişli’deki Atatürk Müzesi’ndedir. Merak edenler görebilir. 18 Ekim 1922 (18 Teşrinievvel 338) tarihinde – saltanatın kaldırılmasından iki hafta önce– Ankara Nüfus Müdürlüğü’nce düzenlenmiştir. Mühürlü imzalıdır. “Millet Meclisi Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal”i Osmanlı uyruğu göstermektedir. Yukarısında Padişah Mehmed Vahideddin bin Abdülmecid’in tuğrası, bunun sol açığında “Maliye Nezareti Evrak-ı Nakdiye ve Levazımat Müdüriyeti” mührü basılıdır. Sağ yukarısına iki damga pulu yapıştırılmıştır. Aşağıda da soldaki mühürde “Nezaret-i Umur-ı Dahiliye” okunur. Belgenin son satırları: “Bâlâda [yukarıda] isim ve şöhreti ve hal ve sıfatı muharrer [yazılı] olan Gazi Mustafa Kemal Hazretleri Devlet-i Aliyyenin tâbiyetini haiz [taşımakta] olup” yazılıdır. Kimlik bilgileri sütununda: “Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Reisi ve Başkumandan, mücerred [bekâr]”, Doğum tarihi, “Sene-i Hicrî 1296 Bin iki yüz doksan altı” yazılıdır.
Mustafa Kemal’in Selanik’te doğduğu Pembe Ev.
Bu Hicrî 1296 tarihi, miladi takvime göre 26 Aralık 1878’de başlamış, 15 Aralık 1879’da sona ermiştir. Şu halde Atatürk’ün doğum günü 26 Aralık 1878-15 Aralık 1879 arasındadır. Zübeyde Hanım da “Mustafa’yı Erbain soğuklarında, 23 Aralık’ta doğurdum” dediğine göre sorun çözülüyor: O yılın Erbain soğukları 22 Aralık 1878-31 Ocak 1879 arasında; Rumi 23 Aralık da 4 Ocak 1879’u karşılar. Bu, Atatürk’ün kesin doğum tarihidir. Öldüğü 10 Kasım 1938’de 60 yaşını tamamlamasına iki ay kaldığı saptanır…”
Mustafa Kemal’in doğum tarihi, 1930’lara kadar pek çok kitap ve pulda 1880 olarak geçiyordu.
Osmanlı devrinde, bugün nüfus kağıdı veya kimlik belgesi dediğimiz evraka “kafa kağıdı” denirdi. Bunun nedeni, büyük bir yaprak olan belgenin katlanarak fesin iç kayışının içine konmasıdır. Tabii burada ezilir, silinir, terle beraber lime lime olurdu.
Tarihin bir cilvesi, Mustafa Kemal’in burada sunduğumuz orijinal nüfus belgesi, Padişah Vahideddin imzalıdır ve 1922 tarihlidir Belgede tuğrası bulunan Padişah, Mustafa Kemal’in ilgili belgesini imzaladıktan 15-20 sonra ülkeden kaçacaktır!
Atatürk “19 Mayıs benim doğum günümdür” demiştir. Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi 4 Ocak 1879’dur; ama bizim için, milletimizin yeniden doğduğu tarih olan 19 Mayıs 1919’dur!
Nutuk’un 1934 baskısında doğum yılı 1880…
Nutuk’un “Vesikalar” bölümünde verilen 144 numaralı belge, gazeteci Velit Ebüzziya Bey’in 13 Ekim 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla sorduğu sorularla, bu sorulara Paşa’nın, yaveri Cevat Abbas (Gürer) Bey aracılığıyla verdiği yanıtları içerir. Sorulan 21 soru arasında “17” numaralı soruda, Mustafa Kemal Paşa’dan kısa bir özgeçmişini vermesi istenmiştir. Bu soruya verilmiş olan yanıtın ilk cümlesi, “Rûmî 1296 târîhinde Selânik’de tevellüd ederek …” sözcükleriyle başlar (cilt II, s. 146). Nutuk’un 1934’teki ilk Latin harfli baskısında ise, “Rumî 1296 (Milâdî 1880) tarihinde” denmiştir (cilt III, s. 171). Sözkonusu yanıt, Tasvîr-i efkâr gazetesinin 18 Ekim 1919 tarihli nüshasında “Mustafa Kemal Paşa ile telgrafla bir mülâkât” başlığıyla yayımlanan yanıtlar arasında yer almaz.
1919’un ikinci yarısından itibaren, Millî Mücadele’nin siyasi ve idari yapısında gerçekleşen değişiklikler TBMM açıldıktan sonra da devam etmiş, Mustafa Kemal’in cumhuriyet fikri ve devrimci emelleri kendini göstermeye başlamıştı. 10 Mayıs 1921’de kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu’ndan Halk Fırkası’na doğru uzanan sürecin kilometre taşları…
Mustafa Kemal Paşa, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na seçilen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (ARMHC) mensuplarının Meclis’te bir grup kurmalarını, bu gruba da “Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını vermelerini istemişti. Bu istek, Paşa’nın 1919 sonlarında yapılan seçimler sırasında ve Meclis’in açıldığı günlerde ARMHC’ni bir siyasal parti gibi görmek istediğini, bu cemiyete en azından Kuvâ-yı Milliyye’nin siyasal kanadı gözüyle bakma eğiliminde olduğunu gösterir.
Ancak ARMHC mensubu milletvekilleri çeşitli nedenlerle bu adı benimsememişler, Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in Meclis’i açış nutkunda geçen “felâh-ı vatan” adını almışlardı. Bu gelişmenin Mustafa Kemal Paşa’nın hoşuna gitmediği aşikardır. Ancak, yıllar sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) okuduğu Nutuk’ta gördüğümüz gibi sert bir tepki de vermemiştir. Zaten daha seçim döneminde bile sözkonusu Meclis’in pek uzun ömürlü olamayacağına, er veya geç Anadolu’da bir meclis açmak zorunda kalınacağına inanan Paşa, o sıralarda bu gelişmeyi o kadar önemsememişti.
Öte yandan, bu durumun Mustafa Kemal Paşa’ya daha Erzurum Kongresi günlerinden beri farkında olduğu bir şeyi; ARMHC’nin ülkenin savunulması ve kapitülasyonların kaldırılması, yani Ahd-ı Millî’nin (daha sonra, Misâk-ı Millî) yaşama geçirilmesi dışında herhangi bir politikası olmayan, birçok konuda çok farklı fikir ve eğilimleri olan kişilerden meydana geldiğini bir kez daha gösterdiği kesindir. Ancak, o dönemde yapabileceği fazla bir şey de yoktu. Siyasal bir program temelinde insan ayıklamaya koyulamaz ve asıl önemlisi, siyasal parti biçiminde bir örgütlenmeye giderek kamuoyunda bölünmeye yol açamazdı. ARMHC’nin Sultan ve Hürriyet ve İtilâf Partisi dışında neredeyse herkesçe kabul gören siyasal meşruluğundan yararlanmayı sürdürmesi gerekiyordu. Gerçi bir hata yapacak ve Britanyalıların İstanbul’u basmaları üzerine Ankara’da toplanmaya çağırdığı meclis için “kurucu meclis” deyimini kullanarak devrimci emellerini açığa vuracak; ama yakın çevresindeki bazılarının kendisini ikaz etmesi üzerine nihaî çağrı metninden “kurucu” sıfatını çıkaracaktı.
Her siyasi görüşten mebus İlk mecliste her fikirden milletvekili vardı. Hocalar, dervişler, askerler ve memurlar… 1922’de orduların başarısı için yapılan duada, Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa, Rauf (Orbay) Bey, Mustafa Kemal Paşa yanyana.
Mustafa Kemal Paşa, bu yaklaşımını TBMM açıldıktan sonra da sürdürmüş, TBMM’ni ARMHC’nin genel kongresi gibi gördüğünü gösteren bazı metinler kaleme almıştır; ama artık durum çok farklıydı. ARMHC, parlamenter olmayan, yani herhangi bir partiyle en azından resmî bir ilişkisi olmayan Bakanların yönettiği bir ülkenin meclisindeki bir parti, grup ya da oluşum değildi. TBMM’ne neredeyse tümüyle hakim olması nedeniyle; ülkenin Ermeni, Fransız ve Yunanlıların işgalinde olmayan yörelerini yöneten bir yürütme organına dönüşmüştü ve bu haliyle iktisadi, toplumsal, kültürel, eğitsel, diplomatik ve askerî politika üretmek zorundaydı. Nitekim, bazılarının adlarında “grup” sözcüğünün de bulunduğu gruplaşmalar hemen başladı. Ancak 1920’de Mustafa Kemal Paşa, ileride gerçekleştirmeyi planladığı siyasal devrimde temel olarak kullanacağı Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na (bkz. #tarih, sayı 79) odaklanmıştı; bu nedenle kendi fikirleri çevresinde bir grup oluşturmaya çalışmadı.
20 Ocak 1921’de kabul edilecek olan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu görüşmeleri sırasında TBMM’ndeki hava bir hayli değişti. Mustafa Kemal Paşa’nın yeni bir devlet, bir cumhuriyet kurmak niyetinde olduğuna ilişkin tedirginlikler belirmişti. Kanun kabul edildikten sonra ise hem Anadolu’da hem de İstanbul’da, Ankara’daki yönetimin cumhuriyete doğru gittiğine ilişkin olumlu ve olumsuz imalar ve söylentiler iyice yaygınlaştı. Bunun üzerine de TBMM’nde yeni ve belirli bir konuda uygulanacak politikalar konusundaki görüş ayrılıklarının çok ötesine giden, ülkedeki rejimin Millî Mücadele’nin başarıya ulaşmasından sonra alacağı biçime ilişkin bir kutuplaşma ortaya çıktı. Bu durum ise, Mustafa Kemal Paşa’yı “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu”nu kurmaya itti, zira Paşa’nın hem kendi görüşleri doğrultusunda bir siyasal parti disipliniyle davranacak hem de bazı politikaların benimsenmesi veya bazı kanunların çıkarılması öncesinde kulis yaparak çoğunluk sağlamaya çalışacak, güvendiği bireylerden oluşmuş bir gruba ihtiyacı vardı.
10 Mayıs 1921’de kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu, beklenebileceği gibi TBMM’nde epey gürültü kopardı. Zira grupta yer almayan birçok milletvekili haklı olarak kendilerini ARMHC üyesi olarak görüyor ve bu yeni kurulan grubun Cemiyet’in adını tekeline almasına karşı çıkıyorlardı. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’ya açıkça muhalefet edenler de 1922’nin Temmuz ayında kendi gruplarını kurduklarında buna “İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını vereceklerdi.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulması, siyasal tarihimizde iki açıdan çok önemlidir. Bunların ilki, grubun kurulmasında en önemli etken olan ve yukarıda anlatılan kutuplaşmanın somut bir dışavurumu olmasında görülür. Nitekim grubun amaçları arasında, Ankara’da çıkan Yeni Gün gazetesinin matbaasında ertesi yıl basılacak olan içtüzüğünde de görülen şu ifade yer alıyordu: “Grup [Misak-ı Millî esâsâtı dâiresinde memleketin tamâmiyetini ve milletin istiklâlini temîn edecek sulh ve müsâlemetin] istihsâline çalışmakla beraber devletin ve milletin teşkilâtını Teşkilat-ı Esâsiyye Kanunu dâiresinde şimdiden peyderpey tesbît ve izhâra çalışacaktır”. Burada görüldüğü gibi devlet şekline ilişkin herhangi bir somut gönderme yoktur. Ancak cümle, tıpkı Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun metni gibi, farklı yorumlara yol açabilecek niteliktedir.
Milletin büyük meclisi Meclis komisyonları için yapılan seçimlerde ilk devre milletvekillerinden Neşet (İstanbul), Hacim Muhittin (Karesi) ve Abdülhalim (Konya) beyler oy verirken görülüyor.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulmasının siyasal açıdan ikinci önemi ise partileşme konusunda görülür. Şöyle ki, Millî Mücadele tarihi -tabii birçok ayrılık ve dışlanmayı da gerektiği gibi gözönünde bulundurmak koşuluyla- İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nden Halk Partisi’ne geçiş süreci olarak okunabilir. Böyle bir okumada ise Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulması, Halk Fırkası’na giden yolda çok önemli bir dönemeçtir.
Nitekim 1923 seçimleri öncesinde, 8 Nisan 1923’te yayımlanan ve Mustafa Kemal Paşa ve çevresinin programı olarak görebileceğimiz “Dokuz Umde” başlığını taşıyan seçim beyannamesinde, “Meclis’te el-yevm müteşekkil Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu, Halk Fırkası’na intikal edecektir” denmiştir.