Etiket: sayı:82

  • Erkek tarihin alçak zamanları

    Erkek tarihin alçak zamanları

     Nâzım Hikmet 1945’te yazdığı Piraye İçin Yazılmış Saat 21.00/22.00 Şiirleri’nde “…dünyanın hâli gibi hâlimiz…” der. 2. Dünya Savaşı, Pasifik cephesinde de bitmek üzeredir. Japonya’da insanların tepesine iki atom bombası atılmıştır; 200 bin civarında sivil anında ölmüştür; ilerleyen yıllarda ölüm ve hastalıklar devam edecektir. Avrupa’da da durum karanlıktır. 70 milyondan fazla sivil ve asker hayatını kaybetmiştir. 

    O yıllarda devasa bir topyekun savaştan bahsediyoruz; 1. Dünya Savaşı’ndan farklı olarak, sivillerin de dahil olduğu-edildiği ve öldürüldüğü bir savaştan. Bu acıların-kayıpların delirtici hafızası, yerle bir olan hayatlar, çöken ekonomiler, iyileşemeyen psikolojiler, çocuklara-torunlara taşınan ağır problemler… 

    Nâzım hiç şüphesiz büyük bir dünya-Türkiye şairidir. Ancak 1945’te ülkemizde yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, o yıllardaki hâlimizin dünyanın hâli kadar berbat olmadığı kesindir. Türkiye coğrafyası 1912-22 arası yaşadığı “10 yıllık savaş”ın yıkıcı etkilerini, yaralarını, trajedilerini geride bırakmak ve yeniden yeni bir millet olabilmek için cumhuriyetin ilk yıllarında benzersiz bir varoluş mücadelesine sahne oldu. Küçülen-büzülen ülkemiz, Anadolu’daki yeni merkeziyle ikinci bir Kurtuluş Savaşı’na girdi. 1939’da patlayan savaşın dışında kalmak, kalabilmek; Balkan, 1. Dünya ve İstiklal savaşlarına tanık olmuş, bunların tarifsiz acılarını bilen, bunların bir daha yaşanmaması için mücadele eden insanlar tarafından başarılmıştır. 

    Türk milleti, yakın tarihi felaketlerle dolu bu coğrafyada hâlâ varolabiliyorsa bunu Nazım’lara olduğu kadar Piraye’lere de borçludur. Kadınlar tüm dünyada ama özellikle bizim ülkemizde, acıları emmişlerdir. Erkekler “yüksek politika” yaparken, kadınlar “alçak hayat”ın sadece kahrını çekmemiş; onu başta çocukları için tahammül edilebilir bir düzene sokabilmek için debelenmiştir. 

    Bugün bu “erkek” tarihin, kadınlara yakıştırılan en düşük-aşağılayıcı tabirlerle örülü bir dönemini idrak etmekteyiz. Aklını kaçırmış, ahlakını kaybetmiş, inancını siyasete alet ve nefrete dönüştürmüş, küçük taktik cinliklerle iktidar sağlamaya çalışan iktidarsız ve “erkek” yöneticiler… Her gün yeni bir rezillikle sarsılan sosyal medya, asosyal gazeteler… Paraya iman edenler… Sadece reaksiyonla beslenen tembel beyinler… 

    Evet, dünyanın hali de hiç parlak değil ama; bizim tarihsiz-talihsiz durumumuz tek kelimeyle acıklı. Allah’tan (veya her neye inanıyorsanız) kadınlar var da, onların yüzü suyu hürmetine hâlâ umut var. 

  • Dünyayı ele geçiren atıklar: Çöpler artık ‘geri dönüşsüz’

    Dünyayı ele geçiren atıklar: Çöpler artık ‘geri dönüşsüz’

    Çöpün tarihi belki insanlık tarihi kadar eski, ama Sanayi Devrimi’nden bu yana ürettiğimiz atıkların hem miktarı hem de niteliği çok değişti. 2. Dünya Savaşı sırasında “geri dönüşüm” bir yurtseverlik göstergesi olarak yaygınlaştı. Bugün ise “sıfır atık” gibi projeler, çöpün yalnız geri dönüştürülmesini değil tamamen ortadan kaldırılmasını da hedefliyor ve dünyanın geleceğinin buna bağlı olduğunu savunuyor. 

    Bir çikolata ambalajı, boş bir gazoz kutusu veya geçen Pazar okuduğunuz gazete… Ortak noktaları, ister günlük şeker dozunuz ister dünya haberleri olsun, tüketmek istediğiniz asıl şeyleri size ulaştırdıktan sonra çöp kutusunu boylayan; “atık” haline gelen “araç”lar olmaları… Artan nüfusumuz ve tüketim hızımızla birlikte yerin altına gömüp unutmamızın giderek imkansız hale geldiği “atık” mevzuu. 

    Aslında ilk çöp depolama sahalarının geçmişi, modern tarih anlatısının başlangıcından çok daha eskiye gidiyor. Yapılan arkeolojik kazılarda, avcı-toplayıcı grupların bile alet yapmak için yonttukları taş parçaları, hayvan kemikleri ve körelince attıkları aletlerden oluşan atıklarını biriktirdikleri anlaşılıyor. Örneğin Fransa’nın Yontma Taş Devri’nden kalma Gare de Couze bölgesinde, 275×55 metrelik bir alanda 2 milyona yakın taş alet kalıntısı bulundu. Yine de nüfusun ve eşyanın pek az olduğu bu dönemde atıkların miktarı da bugüne kıyasla yok denecek düzeyde kalmıştı. Tarihteki ilk çöp toplama ve çöplük oluşturma uygulaması ise, MÖ 3000’li yıllarda Girit Adası’ndaki Minos Medeniyeti’nin başkenti Knossos’da katı atıkları toplamak için derin çukurlar açılıp, üzerinin toprakla örtülmesiydi. Yine de antik dünyanın kentleri temizlik bakımından acınası haldeydi; bu durum da veba gibi pek çok hastalık ve salgına davetiye çıkartıyordu. İnsan dışkısı dahil tüm atıkların evlerin pencerelerinden sokağa fırlatıldığı, ortalıkta başıboş dolaşan kedi, köpek, koyun, inek gibi hayvanların bunları yiyeceğinin düşünüldüğü Ortaçağ Avrupası da pek farklı değildi. Kara veba, kolera, tifo, tifus gibi pek çok hastalık bu atıklarla beslenen hayvanlardan yayılmıştı. 

    Atıksız evler mümkün  5 temel prensiple kendi hayatınızda “sıfır atık” felsefesini uygulamaya geçirebilirsiniz: Kullanmadığını reddet, kullandığını azalt, tükettiğini yeniden kullan/ tamir et, komposta dönüştür, geri dönüştür! 

    Atıkların toplanmasına ve ortadan kaldırılmasına yönelik ilk yasal düzenleme, İngiltere’de 1297’de herkesin evinin önünü temiz tutmasını zorunlu hale getiren bir kanunla yapıldı. 1354’te ilk kez haftada bir çöp toplama uygulamasına başlanmıştı. Fakat bu uygulama pek titizlikle hayata geçirilmemiş olmalı ki 1628’te Kral bile sokaklardaki çöp kokusundan yakınmaya devam etmiştir. 

    Osmanlı dönemi İstanbul’unda ise ilk çöp toplama sistemini Fatih Sultan Mehmet kurmuştu. Sonraları atıklar, çöp subaşılarının sorumluluğuna verildi. Acemi oğlanlar veya “çöp çıkaranlar” çöpleri subaşı gözetiminde arabalara ya da sırtlarında taşıdıkları küfelere doldurur; toplanan çöpler eşelenip, işe yarayanlar paylaştırıldıktan sonra gerisi denize dökülürdü. O dönemlerde atıklar daha çok organik olduğu için bunlar doğaya karışabiliyor, önemli bir çevre felaketi yaşanmıyordu. Bu iş için Kumkapı, Yenikapı ve Samatya gibi özel noktalar seçilse de, rastgele çöp boşaltımının önüne geçilemediği dönemler de vardı. Örneğin 1764’te kayıkçılar kethüdası, denizdeki çöpler nedeniyle kayıkların pislik içinde yüzdüğünü, yolcu indirip bindiremediklerini kadıya şikayet etmişti. Çöplerin denize dökülmesine ancak 1953’te son verilmiş ve Ümraniye, Habipler, Kemerburgaz’da oluşturulmaya başlanan çöp alanları kullanılmaya başlanmıştır. 

    Günümüzde ise teknolojinin ilerlemesi, şehirleşme ve nüfusun artması, atıkların niteliğini de, oluşturdukları tehdidi de önemli ölçüde değiştirdi. Özellikle plastik madde kullanımının artmasıyla beraber büyüyen atık sorunu, tüm dünyayı ilgilendiren büyük bir problem haline geldi. Artık doğa, ürettiğimiz atık miktarı ve çeşitliliğiyle başa çıkamaz halde… 2000’lerin başından beri giderek yayılan “Sıfır Atık” projeleri, bu probleme bir çözüm önermek için geliştirildi. Peki “Sıfır Atık” nedir? 

    Bir zamanlar denize… Çöpleri denize dökmek, doğada çözünebilen organik atıkların çoğunlukta olduğu dönemlerde kabul edilebilir bir yöntemdi. Bugün ise ürettiğimiz çöpün miktarı ve niteliği atıklarımızla ilgili ciddi şekilde düşünmemizi zorunlu kılıyor. 

    “Sıfır Atık”; israfın önlenmesini, kaynakların daha verimli kullanılmasını, atık oluşum sebeplerinin gözden geçirilerek bunun engellenmesi veya en aza indirgenmesi, atığın oluşması durumunda ise kaynağında ayrı toplanması ve geri kazanımının sağlanmasını kapsayan bir atık yönetim felsefesidir. 

    2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan kaynak sıkıntısına çözüm olarak ortaya çıkan “geri dönüşüm” kampanyalarıyla, vatandaşlar özellikle metal ve fiber maddeleri toplamaya teşvik edilmiş; geri dönüşüm yurtseverliğin önemli bir unsuru haline gelmişti. 2000’lerde ilk defa ABD’de yerel yönetimler tarafından benimsenen, ardından yaklaşık 10 yıl önce bireyler arasında bir “yaşam tarzı” olarak da yaygınlaşan “sıfır atık hedefi” ise geri dönüşümden daha fazlası… Türkiye’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2023’e kadar sıfır atık yönetim sisteminin tüm ülkede uygulamaya konulmasını sağlayarak yıllık 20 milyar liralık ekonomik kazancın yanısıra 100 bin kişiye istihdam ve yüzde 35 oranında geri kazanım bekliyor. 

  • Türklerin atası: Hz. Nuh’un oğlu Yafes!

    Türklerin atası: Hz. Nuh’un oğlu Yafes!

    Farsça aslı 12. yüzyıla tarihlenen elyazmalarında, Hz Nuh’un oğlu Yafes’in oğullarından “Türker” için “Akil ve edeb ıssı ve dürüst-doğru gönüllü ve gayet bahadır idi. Doğu’nun her tarafını seyreyledi. Ahir bir makam bulup seçti. Türk dilince ‘Seylük’ derler, orayı vatan edindi” deniyor. 8. yüzyıla tarihlenen Orhon- Tonyukuk yazıtlarından sonra, Türklerin tarihine ilişkin ilk bulgular… 

    Türkçe çevirili Arapça elyazması Kitâb-ı Ahvâl-i Ekalîm-i Seb’a’da eski çağlardaki yer ve boy adları arasında “Türk”, “Türkler”, “Türk Deryası” anlatıları da vardır. Farsça aslı 12. yüzyıla tarihlenebilir bir diğer elyazması Hazâ Kitâb-ı Tevarih-i Muhtasa veya Müntahâb-ı Siyer-i Mülûk, kimi yerde de Siyer-i Mülûk ve Tevârih-i Selâtin diye anılır. Hicri 979’da (1571) İstanbul sarayında özetlenerek Türkçeye çevrilmiş. Bu eserden “Efsanelerden Gerçeklere Nemrut” başlıklı yazıda (#tarih, sayı: 80) alıntılar yapmıştık ki, içeriğinde, ataları Peygamber Nuh’un torunu Türker olan Türklerin tarih sahnesine çıkışı konusu da vardır. 

    Mitoloji, kıssa, tarih veya söylence… Ne dersek diyelim, Türklerin destan çağlarından Kıyamet’e kadar insanlık tarihinde var ve etkin olacaklarını hatırlatan cümleler üzerinde durmak gerekiyor. Ancak önce 9. ve 10. yüzyıl Ortadoğu-İslâm dünyasından, yine Türkleri tanıyan-tanıtan başka birkaç aydını da anmak yararlı olacaktır. 

    9. yüzyıl tefsir ve hadis uzmanı, Arap edebiyatının da önde gelen siması Câhiz (776- 869?) öncelikle anılmalıdır. Bu bilgenin Manâkîb Cund el-Hilâfa ve Fazâ’il el Etrâk adlı eserini Ramazan Şeşen 1967’de Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri adıyla Türkçeye çevirmiştir. Şeşen’e göre Câhiz, Arap kültürünün altın çağında yaşamış ve o kültürü temsil etmişti. 

    Kitâb-ı Ahvâl-i Ekalîm-i Seb’a’da Hazer Denizi’ni Türkler Denizi diye tanıtan ve Türk yurdunun sınırlarını tanımlayan satırlar. 

    Câhiz, İslâmiyetin erken denebilir döneminde, Türklerin menşeini, seciyesini, ahlakını, kahramanlığını… başka uluslardan üstünlüklerini… alıntı ve aktarımlarla anlatmıştır. Bunda, tek oğlunun annesi Türk asıllı cariyesinin etkisinden de sözedilebilir; ancak donanımının asıl kaynağı okuyup öğrendikleri olmuştu. 

    Gelgelelim İslâm uleması, kaderi reddeden, “kişi yaptıklarının yaratıcısıdır” diyen Câhiz’e, “Mutezile inancından dolayı uzak durmuştur. Câhiz 200’den fazla eser yazmış, bunlardan 25’i tam, 65’i eksik 90 kitabı zamanımıza kadar korunabilmiştir. Şunu da eklemeli: Câhiz, 8. yüzyılda (732-735 yıllarında) doğduğuna göre; Orhun Irmağı vadisinde, o yüzyılda dikilen Göktürk yazıtlı bengi taşları (Orhon anıtları) ve çevresi henüz bayındırdı. Bu bakımdan Câhiz, Türkleri tanıtan sözkonusu anıtları, Bilge ve Gültekin kardeşlerin bağımsızlık-özgürlük savaşımlarını ve ulusa öğütlerini içeren söylevlerini görmüş, görmediyse Türkistanlı yolculardan, tacirlerden dinlemiş-öğrenmiş, notlar almıştı. Fezâ’il ül Etrak yapıtında, Türkler için sıraladığı öğüt, erdem ve seçkinliklerle anıtlarda okunanlar arasında koşutluk ve ilintiler kurulabiliyor. Yazarın Türkleri överken kendi dönemindeki Türk kültürünü değerlendirdiği, Göktürk anıtlardaki alplik, erlik, bilgelik, tüzlük (adalet/doğruluk) erdemlerini dikkate aldığı düşünülebilir. 

    Kitâb-ı Tevarih-i Muhtasar’da Türklerin atası Yâfes oğlu Türker’in anlatıldığı sayfalar (üstte). Orta ve liseler için yazılmış 1931 basımı Tarih I kitabında Türklerin Anayurdu ve göç yönleri (altta). 

    Türkleri ananlar arasında Câhiz’le çağdaş, “Doğu’nun Herodot’u” denen tarihçi Tâberî (839-923); Doğu İslâm dünyasının en çok gezeni, en çok bilgi toplayanı, en çok yazanı bir de Mes’udî (öl. 956) var. Bunlar Müslümanlığın Arap ve Fars/ Türk dünyalarına hızla yayıldığı bir dönemde koşulların çetinliğine karşın uzun yaşamış; çok incelemiş, çok kaynak edinmiş; Arap çöllerinden İran daştlarına, Çin’e kadar geziler yaparak sözlü-yazılı bilgiler, kitaplar yüklenmiş; arkaik bilgiler de edinmiş ve büyük eserler yazmış bilgelerdi. 

    Mes’udî de, Tâberî de, kendi dönemlerinin Türk-Türkistan coğrafyalarını olasılıkla harmanlamışlardı. Tâberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi adıyla Türkçeye de çevrilen eserinde Türklerden sözeder. Mürûc el-Zeheb’de (Altın Çayırlar) “Türklerin ‘Yeni Kent’ adlı şehirleri vardır. O zaman burada oturanların çoğu Müslüman Türklermiş” der. Oğuzlar için “Türklerin en kahramanları ve gözleri en küçük olanları” tanımını kullanır; başkaca fizyolojik özellikler de sıralar. Acaib el-Dünya’da da “Yafes neslindendir” dediği Türkleri birçok cinslere ayırır. 

    Tâberi’nin ve Mes’udî’nin günümüze ulaşan ve Batı dillerine de çevrilen eserleri Türk tarihi için önemlidir. Yazarlar, Türklerin boylarını, soylarını, erdemlerini, yiğitliklerini, serüvenlerini, hatta belki Türk yazısını ve dilini de biliyorlardı. Yecüc ve Mecüc (?) kavimlerinin durdurulması için surlar (Çin Seddi) yapılırken örgü taşlarının demir halatlarla bağlandığı yanlış ama ilginçtir. Anılan yazarlar, başka öyküleri-efsaneleri dinlemiş, okumuş, ezberlemiş, yazmışlardı. 

    Bir sonraki dönemde, bu iki öncüyü izleyenlerden Yakut el-Hamavî, Zekeriya el-Kazvinî, Reşidüddin, İbn Hurdadbih, Yakubî, Kudame bin Cafer, Ebu Reyhan el Birûnî’nin yapıtlarında da Türklerle ilgili haberler ve bilgiler vardır (Ayrıntılı bilgi için Prof. Dr. Ramazan Şeşen’in İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri (1998) ile Müslümanlarda Tarih-Coğrafya Yazıcılığı (1998) yapıtlarına bakılabilir). 

    Türklerin yazıya geçen Saka destanı, Turan hakanı Alp Er Tunga destanı, Balasagun kalesinin yapılışını anlatan İskender’le çağdaşı Hakan Şu’nun destanı önemlidir. Şu destanında, Çin’e yürüyen İskender’in karşılaştığı 22 Türk yiğidine hayranlıkla bakarak “Türk-manend” (Türkmen) dediği öyküyü, Kaşgarlı Mahmud Divanü’l- Lügâti’t-Türk’te anlatmıştır. Prof. Dr. Zeki Velidî Togan da (öl. 1970) Türk destanlarını ve Oğuz destanını Umumi Türk Tarihine Giriş adlı eserinde işlemiştir. 

    Elyazmalarındaki ‘Türk’ vurgulamaları 

    Kısaca Kitâb-ı Ahval ve Tevarih-i Muhtasar’da Türklere ilişkin bilgilere gelelim (Önce, tekrarlara düşmemek için Prof. Dr. Ramazan Şeşen’in eserlerini taradık. Sonra, dergimiz yazarlarından sayın Prof. Dr. İsen Tevarih Bike Togan’a danıştık). Alıntılayacağımız iki elyazmasından Muhtasar’da peygamber, halife ve hükümdar soyları, “tabaka” başlıkları altında tanıtılmış. 14 tabaka (soy) şunlar: 1. Hz. Nuh’a kadar peygamberler, 2. Yafes soyu, 3. Pişdadiyan, 4. Keyaniyan, 5. İskender, 6. Eşkâniyan, 7. Sasaniyan, 8. Muhammed Aleyhisselam, 9. Ümeyye/ Emeviler, 10. Abbasoğulları, 11. Samanoğulları, 12. âl-i Büveyh’i, 13. Mahmud Sebüktekin, 14. Selçukoğulları. 

    2. Tabaka’da Beni Yâfes, yani Nuh oğlu Yâfes’in oğulları ve kimi torunlar anlatılmıştır: “Tarih yazıcıları şöyle rivayet ederler. Tufan sakin oldu. Nuh, yeryüzünü oğlanlarına kısmet (taksim) eyledi. Ceyhun’dan öte Maşrık (doğu) tarafını Yâfes’e verdi”. Dah sonra Yafes’in oğullarını, Çin, Türker, Hızır, Rus, Guz (Oğuz), Saklab, Kümari olarak sıralamıştır. Başka pek çok soya yer verilen 140 yapraktan ibaret kitapta, Yâfes oğlullarına ve ”Türker”e hayli uzun (12 sayfa) yer ayrılmış. Bu sayfalarda bizi daha çok ilgilendiren soy atası “Türker”i okuyalım: 

    Başında peygamberlik ışıklarıyla Âdem’den sonra insanlığın 2. atası denen Hz. Nuh (Suphatü’l-Ahbar, tıpkıbasımdan) (üstte). Hz. Nuh’un oğulları: Nuhoğlu Yâfes (solda) ve Nuhoğlu Hâm (sağda). Suphatü’l- Ahbar, tıpkıbasımda Türker yok. Yâcüc, Macüc, Ebulharis gösterilmiş (altta). 

    “Türker, ibn Yâfes’dir. Akil ve edeb ıssı ve râst (dürüst-doğru) gönüllü ve gayet bahadır idi. Türker Maşrıkın (Doğu) her tarafını seyreyledi. Ahir bir makam bulup ihtiyar eyledi (seçti). Türk dilince ‘Seylük’ derler ânı (orayı) vatan edindi. Zira ki anda bir küçürek deniz vardı, suyu ılıcak idi ve dahi nice çeşmeler ve sovuk sular ve âb-ı revanlar çoğ idi ve dahi bir dağ var idi gayet otlu ve meşeliydi pes Türk Allah’a şükr edip ağacdan ve otdan evler eylediler. Ve andan sonra çadırlar ve derim evler etdiler ve koyun derisinden kürkler ve takyalar (külahlar) dikdiler ve Türker’in oğulları var idi: Tünk, Çigil, Ber Sahan, Iylak, Tünek. Bir gün şikârgâhda (avlak) yimek yer idi bir lokma elinden yere düşdü ittifak ol yer tuzluydı. Çünkü ol lokmayı yerden götürüp yedi gayet hoş geldi ol zamandan beri yemeği tuzla yemek âdeti kaldı”. 

    Kitapta Yafes’in diğer oğullarından şöyle sözediliyor: “Hızır, ibn Yâfes’dir. Halim ve yavaş ve az söylegen kişiydi. Maşrıkı gezüp Etül (Etil: Volga) ırmağı kenarı hoş gelüb anda şehr-i Hazrân’ı yapdı. Ol memlekete andan ötüri Hızrân ad eydürler ki Hızır bünyad eylemişdir. Bunun halkı yazın sahralarda olurlar ve kış şehre girürler ve ekseriya darı ekerler ve dahi bir gün dilküler duydılar. Hızır buyurdu. Derisin yüzüb gerün dikdiler. Rivayet iderler ki Hızır’ın bir oğlu …vefat etdi…”. 

    Türker’in övülmesine karşın, Yâfes oğullarından Rus için “Hayasız ve hilekârdı. Buna verilecek yurt da yoktu” denilmiş. Saklab Kümari de metnin devamında anlatılıyor. Nuh oğlu Hâm’a da yer verilirken, yine oğullardan Sam anılmamış (Yaprak 28/b vd. ). 

    Dümende, başında peygamberik nuru ile Hz. Nuh, ötekiler de oğulları Yâfes, Hâm, Sâm ve diğerleri (Zübdetü’l- Tevârih) (üstte). İlk dönem cumhuriyet ilk, orta ve lise tarih kitaplarında eski Türk uygarlığı için ilk sayfada yer verilen bir resimdi bu (1933’te basılan Tarih II Ortazamanlar) (altta). 

    2. elyazması Kitâb-ı Ahvâl-i Ekalîm-i Seb’a’daki bilgilere gelince… Daha önce tanıttığımız, içerik yönünden hayli yüklü bu kitapta, olasılıkla yukarıda değinilen Tâberî, Mes’udî ve daha eski yazarların eserlerinden aktarma-alıntı bilgiler kadar yeni bilgiler de bulunmaktadır. 

    Hicri 831’de (1419) yazılan bu kitabın künyesini ve gerçek yazarını saptamakta duraksamalar vardır. En başta da iç kapağına yazılı adının sonraki bir tanımlama olabileceği veya Siraceddin bin el Verdî’nin Haridetü’l-Aca’ib Feridetü’l-Garaib eserinden veya o kitabın bundan kopya edilmiş olma ihtimali vardır. 

    Yüzyıllar öncesinin Doğu kültür kaynaklarından günümüze ulaşan ama kataloglarda adı geçmeyen bu elyazmasında, baştaki fihrist sayfalarındaki sıralama şu şekildedir: Şehirlerin zikri, canipler, cezireler (adalar), acaipler ve ibretler, meşhur ırmaklar, pınarlar, yükek dağlar, ülkeler, kentler, kıymetli taşların hassaları, madenler-cevherler, otlar-bitkiler, tohumlar, hayvanlar ve kuşlar, rivayetler-öyküler, harikalar, acayipler, mitolojik öğreti ve lejandlar, kıyamet alâmetleri. Kolomb’dan yaklaşık 100 yıl önce Zulumat Deryası’na (Okyanus) açılmak için gemi yapan gençlerin öyküsü acaba başka kaynaklarda var mıdır? Fetihten yıllar önceki İstanbul’dan betimlemeler de ilginçtir. Örneğin sıvalı olduğu için “Altın Kapu” denen bugün de bu adıyla anılan kara surlarının tören kapısı. Ayrıca surlar, kiliseler, dikilitaşlar… 

    Bu içeriğiyle yapıt, 15. yüzyıl başında dünyanın ve eski dönemlerin panoramasını veren bir ansiklopedidir. Sultan Selim Camii Muvakkıti Mustafa bin Ali’nin (öl. 1571) Tuhfetü’z-zaman ve Haridetü’l Evân adlı elyazmasını buradan kopya ettiği söylenebilir. 

    85. sayfada “Cezire deryası beyanındadır: Ol Türklerin deryasıdır. Bahri’l-Etrâk ve Bahri’l- Cezire, Türk denizi ve/veya Ada Denizi beyanındadır. Bu deniz sol cihette, Cürcan’ın da doğusundadır. Taberistan, Bahr-i Hazer’in kuzeyinde ve Ellan’ın batısında ve Kabak (?) dağlarının güneyindedir” denmektedir. 174. Sayfada ise “Zikri-i Huruc-u Türk” başlığı altında şöyle yazar: 

    “Ebu Salih ebu Hüreyre o da Resulullah’dan rivayet etmiştir: ‘Resulullah buyurdu: Kıyamet kopmaz! Tâ ki Müslümanlar kıtal edeler Türklerle. Türk bir kavimdir ki yüzleri kalkan gibidir. Gözleri küçüktür. Burunları değirmi. Şirgirler yani ‘aslan saçlı’ denildi. Sultan Benî Haşim’in (Abbasilerin) helâki, İslâm’a mensup Türklerin elindedir. İslâm’a mensup olan Türklerin helâki de Türk keferelerin yedindendir (elindendir)” denmektedir. Bölümün devamında Kıyamet’in başlaması anlatılır; kitabın yazılışından (1419) 161 yıl önce, 1258’de İlhan Hülagû’nün Abbasi Devleti’ni yıkarak Haşimoğulları hanedanı bireylerini katledişi anımsatılır.