Etiket: sayı:82

  • Cepheye fotoğraflardan bakmak

    Cepheye fotoğraflardan bakmak

    Üzerinden 106 yıl geçmiş olsa da, 1. Dünya Savaşı’nın bizler için en hatırda kalan muharebelerinin yaşandığı Çanakkale, bize yeni görüntüler-bilgiler sunmaya devam ediyor. 25 Nisan 1915’te İtilaf Devletleri’nin başlattığı kara harekatı büyük bir Türk direnişi ile karşılaşmış; düşman ilk gün hedeflerine yaklaşık 9 ay boyunca ulaşamamış ve Gelibolu Yarımadası’nı tahliye etmek zorunda kalmıştı. 

    Muharebeler sırasında özellikle Kuzey Cephesi’nde zaman zaman komuta kademesinde tartışmalar yaşandı; 19 Mayıs taarruzu, Sazlıdere Bölgesi’nin güvence altına alınması meselelerinde 19. Tümen Komutanı (sonradan Anafartalar Grubu Komutanı) Mustafa Kemal Bey (Atatürk) ile 3. Kolordu Komutanı Esat (Bülkat) Paşa karşı karşıya geldiler. 25 Nisan günü yaşanan destansı direnişin ardından Çanakkale cephe gerisi; şehzadeler, bürokratlar, veliahtlar, gazeteciler ve diğer birçok kişinin ziyaretçi akınına uğradı. Esat Paşa, konumu itibarıyla tüm bu ziyaretçilere eşlik etmek ve onları ağırlamak durumundaydı. Elbette bu ziyaretler esnasında en önemli hususlardan biri de hatıra fotoğraf alınması idi. Esat Paşa tarafından 1950’de 88 yaşındayken ve muharebelerden 35 yıl sonra daktilo edilen; henüz tamamı yayımlanmayan ve tartışmalı bilgiler içeren bu hatıralarda; bahsi geçen bu fotoğraflardan birçoğuna yer verilmiştir. Bunların bir kısmı daha evvel görülmüş olsa da, fotoğrafların iyi kondisyonu ve yeni bilgiler eşliğinde sunulması; savaş coğrafyasının önemini ilk elden yansıtması bakımından benzersizdir. 

    106 yıl sonra, saygıyla-minnetle selamlıyoruz askerlerimizi. 

    KEMALYERİ KARARGAHI 
    Kemalyeri Karargahı’nda (soldan sağa): 3. Kolordu 1. Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ohrili Kemal Bey, 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, 1. Kolordu Kurmay Başkanı Binbaşı Eggert (Alman), 3. Kolordu Kurmayı Yüzbaşı Burhanettin. 

    MÜBAREK DERE  Kemalyeri’nde bulunan 3. Kolordu karargahının yaklaşık 400 metre kadar güneydoğusunda bulunan ve kolordu ihtiyatlarının bulunduğu Mübarek Dere içinde bir grup subay. Çok iyi kamufle edilmiş çadırlar ve muntazam bir telgraf hattı. Öne çıkan isimler ise 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa ve Kurmay Başkanı Albay Fahrettin (Altay). Bugün bu noktada Mübarek Dere Şehitliği bulunmaktadır. 

    TALAT VE ENVER PAŞALAR Talat Paşa’nın cepheye gelişini ispat eden bir belge. 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, Talat Paşa, Enver Paşa, Adliye Nazırı İbrahim Bey, 3. Kolordu Kurmay Başkanı Albay Fahrettin Bey (Altay), 3. Kolordu 1. Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ohrili Kemal göze çarpıyor. Esat Paşa’nın ifadesine göre Talat Paşa, 5 Haziran 1915 tarihinde Esat Paşa’nın karargahına gelmiştir. Öğle yemeğini beraber yediklerinden; yemekte kadınbudu köfte, etli enginar, pancar turşusu ve kahve ikram edildiğinden; sonrasında da Talat Paşa’nın maiyetindekilerle beraber Kilitbahir üzerinden Güney Cephesi’ne gittiklerinden bahseder. Ancak Esat Paşa bu bahsinde Enver Paşa’dan sözetmediği gibi, Enver Paşa’nın 5 Haziran 1915 tarihinde cepheye bir ziyareti yoktur. Bu fotoğraf büyük ihtimalle Enver Paşa’nın bilinen ziyaret tarihlerinden olan 28 Temmuz, 23 Ağustos, 24-25 Eylül 1915 ziyaretlerinden birindendir ve Talat Paşa da tekrar Yarımada’ya gelmiş, ona eşlik etmiştir. 

    ATEŞKES GÜNÜ  Muharebeler esnasında tek resmî ateşkes, 24 Mayıs 1915 tarihindeydi. Fotoğraf, ateşkes esnasında cepheye gelen yabancı gazeteciler tarafından, Esat Paşa’nın Kemalyeri’nde bulunan karargahı yakınında çekilmiştir. Esat Paşa’nın hatıralarında bahsettiği; Wolff Telgraf Ajansı’ndan Schwedler, Tägliche Rundschau Ajansı’ndan Rudolf Zabel, Société de le Presse Americaine’den Domon adlı bu gazeteciler, ateşkesin sona ermesinden yarım saat sonra, 17.00 sıralarında 3. Kolordu karargahına varmışlardı. Esad Paşa, daha önce Maltepe’de bulunan karargahını, 24 Mayıs’tan sadece 7 gün önce Kemalyeri’ndeki bu noktaya taşımıştı. Yeni taşınması sebebiyle, karargahın oldukça derme çatma bir hâlde olduğu görülüyor. 

    SANCAĞA NİŞAN  Cephede kahramanlık gösteren bir alayın sancağına nişan takılma merasimi. Önde Esat Paşa. 

    VE MUSTAFA KEMAL!  Kuzey Grubu komuta kademesinin neredeyse tamamı. Mevcut telgraf direkleri, eğim ve bitki örtüsü ile kamufle edilmiş yapılarla birlikte değerlendiğimizde, bu fotoğrafın da Mübarek Dere içinde alındığını söylemek mümkün. Yüzbaşı Suat, Yarbay Willmer, Binbaşı Mehmet Haydar (Alganer), 16. Tümen Komutanı Albay Rüştü (Sakarya), Binbaşı İzzettin, (x) işaretli 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, arkasında 3. Kolordu Topçu Kumandanı Yarbay Hasan, Esat Paşa’nın solunda Albay Kannengiesser, onun yanında 19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal (Atatürk), 3. Kolordu Kurmay Başkanı Albay Fahrettin (Altay) ve 3. Kolordu Kurmayı Yüzbaşı Burhanettin. Mustafa Kemal’in cephede az bilinen fotoğraflarından. 

    MEHMET NÂZIM’A SAYGI  Enver Paşa’nın 24-25 Eylül 1915 tarihinde Çanakkale cephesine yaptığı ziyarette çekilen bu fotoğraf aslında çokça biliniyor. V (7) olarak işaretlenen (arkada, en sağda) 16. Tümen Kurmay Başkanı Yüzbaşı Mehmet Nâzım. Mehmet Nâzım, 24 Mayıs ateşkesi sırasında İngiliz İstihbarat Subayı Aubrey Herbert’a iç yakan manzara için şu sözleri söylemişti: “Bu görüntü karşısında en kibar insan bile vahşi hisseder, en vahşi insan bile ağlar”. Mehmet Nâzım, Kurtuluş Savaşı sırasında 4. Tümen Komutanı iken aldığı yaralar sonrası 15 Temmuz 1921 günü şehit olmuştu. 

    VELİAHT VE NÂZIM HİKMET’İN ŞEHİT DAYISI  Veliaht Yusuf İzzeddin Efendi cephede bir tüfekle atış talimi yaparken poz veriyor. Veliaht, 19 Temmuz 1915 tarihinde cepheye gelmiş, akşamüzeri 3. Kolordu karargahını ziyaret etmeye karar vermişti. Kolordu Komutanı Esat Paşa veliahtı karşılamış ve onunla beraber kolordu karargahına doğru yola koyulmuştu. Veliahtın cepheye geldiğini haber alan düşman, keşif uçakları ile otomobilleri takip etmeye başlamıştı. Bunun üzerine Kocadere Köyü’nün 700 metre kadar kuzeybatısında bulunan Eltutan Baba Tekkesi’nin olduğu ormanlık alanda otomobiller ve veliaht saklanmak zorunda kalmıştı. Bir müddet sonra uçaklar çoğalmış ve birkaç noktayı da (elle) bomba atmıştı. Bu esnada Yüzbaşı Haydar Bey, Teğmen Mehmet Ali ve 2 er şehit olmuştu. İşte bu hadisede şehit olan Teğmen Mehmet Ali, Nâzım Hikmet’in adına şiirleri yazdığı dayısı idi! Esat Paşa, veliahtın kolordu karargahına gitmek arzusu yüzünden şehit olan askerleri ona söylemediğini ifade eder. 

    HEYET-İ EDEBİYYE CEPHEDE  Heyet-i Edebiyye adı verilen yazarlar-sanatçılar grubu, 15 Temmuz 1915 tarihinde Çanakkale cephesini ziyaret etmeye başlamıştı. Heyet 16 Temmuz günü öğleden sonra saat 4 sıralarında Kemalyeri’nde bulunan 3. Kolordu karargahını ziyaret etti. Ziyaret esnasında alınan fotoğrafta 3. Kolordu Kurmay Başkanı Albay Fahrettin (Altay), 3. Kolordu 1. Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ohrili Kemal görülüyor. Esat Paşa fotoğrafta yoktur; zira o gün heyetten müsaade isteyerek ayrılmış, resmî açılışı yapılacak olan Bigalı Kalesi Silah Tamirhanesi’ne gitmişti. Fotoğrafta işaretlenenler 1: Şair Mehmet Emin (Yurdakul), 2: Ağaoğlu Ahmet (Ahmet Bey Ağayev). Fotoğraftaki diğer yazar ve sanatçılar: Enis Behiç, Celal Sahir, Hakkı Bâha, İbrahim Alaettin (Gövsa), Ali Canip, Ömer Seyfettin, Ahmet Yekta, Özkul Hamdullah, Nazmi Ziya, Yusuf Razi, ressam İbrahim (Çallı). 

    GEYİKLİ ALAY  Çanakkale’deki birliklerin muhakkak canlı hayvanlardan oluşan maskotları bulunmaktaydı. Bunlar çoğunlukla köpek, kedi, güvercin, karga, akbaba, şahin oluyordu. 39. Alay’da ise hem köpekler hem de bir geyik-karaca bulunmaktaydı. Alay bu nedenle “Geyikli Alay” olarak da biliniyordu. 39. Alay Çanakkale Muharebeleri’nin başında, 25 Nisan günü Kumkale’ye çıkan Fransız kuvvetlerine karşı mücadele etmiş ve ağır zayiat vermişti. Alay daha sonrasında Temmuz başında Gelibolu Yarımadası’na geçecek ve Güney Grubu’nda Zığındere Muharebeleri’ne katılacaktır. 

    GEYİKLİ USTA  Çanakkale Muharebeleri sırasında geyiği maskot olarak kullanan sadece 39. Alay değildi. Bigalı Kalesi’ndeki silah tamirhanesinde çalışan İsmail Usta ve arkadaşları da bir geyiği kendilerine yoldaş edinmişti. İsmail Usta, İngilizlerden ele geçirilen makinalı tüfeklerde Osmanlı üretimi olan mermilerin kullanılabilmesi için gerekli uyarlamaları yapıyor ve bunlar tekrar kullanılabiliyordu. 

  • Yazdılar – çizdiler, dünyayı değiştirdiler

    Yazdılar – çizdiler, dünyayı değiştirdiler

    19. yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlı toplumunda kadın hareketi, kadınların ısrarlı yayın ve üretimleriyle Batı’nın hiç gerisinde kalmayarak büyük kazanımlar elde etti. Kız çocuklarına eğitim hakkından kamuda çalışma ve yüksek öğrenim hakkına pek çok kazanım yayınlar yoluyla olmuştu. İşte ilkleriyle 10 maddede son Osmanlı döneminde ve Kurtuluş Savaşı’nda kadın ve emek hareketine dair ses getiren yayınlar; mücadeleleriyle günümüzü ve geleceğimizi aydınlatan kadınlar… 

    OSMANLI TOPLUMUNDA İLK KADIN DERGİSİ – 1845 

    Petek (Kypseli) ve kız çocuklarına eğitim hakkı 

    OSMANLILARDA ilk kadın dergisi, 1845’te Efrosini Samarcidis tarafından çıkarılan Kypseli (Petek) dergisi oldu. İlk sayısı 1 Mayıs 1845’te çıkan Kypseli, Almanya’da 27 Şubat 1779’da Ernestine Hofmann’ın çıkardığı dünyanın ilk kadın dergisi olan Für Hamburgs Töchter’den (Hamburg Kentinin Kızları İçin) 66 yıl sonra yayımlandı. 

    İstanbul’da basılan Kypseli dergisi ancak 34 sayı çıktı ama bu süre içinde konu edindiği ısrarlı yazılarla kız çocuklarının eğitim hakkı için büyük bir kazanım elde edilmesini sağladı. O devirde Osmanlı Devleti’nde Rum kız çocukları için okul bulunmuyordu. Dergide, “kadınların iyi eş ve anne olabilmeleri için” eğitim görmesi gerektiğini savunan yazılara yer verildi. 1849’da ilk defa yoksul Rum kız çocukları için bir ilkokul açıldı (Sula Bosis, İstanbullu Rumlar, İstanbul 2011, s.163). Kypseli’den 17 yıl sonra, 1862’de, Osmanlılar’da ilk Ermeni kadın gazeteci olan Elbis Gesaratsyan tarafından ilk Ermenice kadın dergisi Gitar yayımlandı. Gitar toplam 7 sayı çıktı. 


    İLK TÜRKÇE KADIN DERGİSİ – 1886 

    Şükûfezâr: Müslüman kadın özgürlüğü için adım atıyor

    1869’da Terakki gazetesinin ilavesi olarak Ali Raşit tarafından çıkarılan Terakki-i Muhadderat (Namuslu Kadının Yükselişi) gazetesinin ardından, 1886’da çıkan ilk Türkçe kadın dergisi Şükûfezâr’dır. 

    Arife Hanım’ın 5 sayı yayımladığı Şükûfezâr, Osmanlı toplumunda tüm yazı kadrosu kadınlardan oluşan ve bir Müslüman kadının çıkardığı ilk kadın dergisidir. Şükûfezâr’ın 3. sayfasında Arife Hanım imzalı giriş yazısı, derginin ve dönem kadınlarının ruhunu ve mücadelesini yansıtması açısından çok çarpıcıdır: 

    “Biz ki ‘saçı uzun aklı kısa’ diye erkeklerin hande-i istihzasına (alaycı gülüşüne) hedef olmuş bir taifeyiz. Bunun aksini ıspat etmeye çalışacağız. Erkekliği kadınlığa kadınlığı erkekliğe tercih etmeyerek şâhrâh-ı say ve amelde mümkün olduğu kadar pây-endâz-ı sebât olacağız (gayret ve çalışma yolunda mümkün olduğu kadar sebatla adım atacağız). Yazacağımız şeye haklı-haksız itiraz vârid olacakmış (itirazlar gelecektir). Fakat bizim vazifemizde bile olmayacaktır. Haklı olan itirazı risalemizde ma‘ü’l-memnuniye derc edeceğimizden (memnuniyetle ekleyeceğimize) şayan-ı tahsin görülüyor (beğenmeye değer görülür). Fakat haksız vuku bulacak itiraza elimizden geldiği kadar mukabele etmek daire-i hürriyetimiz dâhilindedir (haksız itiraza karşı gelmek özgürlüğümüzün ayrılmaz bir parçasıdır). Hiç esef etmeyiz”. 


     İLK KADIN TERCÜMAN – 1897 

    Halide Edip’in (Adıvar) 13 yaşında çevirdiği kitap 

    MILLÎ Mücadele’nin ve Türk kadının sembol isimlerinden Halide Edip Adıvar (1884- 1964) henüz 13 yaşındayken John Abat’ın Mother isimli kitabını tercüme etmiş, eser Mader adıyla basılmıştı. Çocuk yaşta bir genç kızın yaptığı çevirilerin dikkate alınıp kitap haline getirilmesi büyük bir başarıydı. 

    İlk yazılarında Halide Sâlih imzasını kullanan, 1908’de Tanin başta olmak üzere dönemin gazetelerinde kadın haklarıyla ilgili yazılar yazan Halide Edip’in bu 126 sayfalık ilk kitabının künyesinde çevirmen olarak sadece “Halide” yazılıdır. Halide Edip 13 yaşında çevirdiği bu kitap dolayısıyla 2. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirilecek, hatıratında bununla ilgili şöyle diyecekti: “Abdülhamid o yaşta dahi bende öyle kötü bir his uyandırmıştı ki onun tarafından taltif edilmek bana bir şereften ziyade bir zillet gibi geldi”. 


    FEMİNİZM ÜZERİNE İLK KİTAP – 1910 

    Kadınlar Âlemi: Feminizm nedir? 

    OSMANLI toplumunda Türkçe ilk feminizm kitabı, anarşist-sosyalist düşünceleriyle tanınan Baha Tevfik’in Teceddüd-i İlmi ve Felsefi Kütüphanesi’nin 5. kitabı olarak yayımladığı Feminizm Âlem-i Nisvan’dır (Kadınlar Âlemi). Bu ilk kitap, Odette Laguerre’in 1905’te Lyon’da yayımlanan Qu’est-ce que le féminisme? (Feminizm Nedir?) kitabının çevirisidir. Odette Laguerre, İstanbul doğumlu, kadınların oy hakkı için mücadele veren feminist bir aktivist ve gazeteciydi. Baha Tevfik’in çevirisini de yaptığı kitap 86 sayfa olarak tarihsiz yayımlanmıştır. Kitabın yayın tarihinin 1910 olduğu tahmin edilmektedir. 

    Kitap şu başlıklardan oluşur: “Feminizm nedir?, Tarihi ve hal-i hazırı, Kadının tâlim ve terbiyesi, Kadının ahlâkı, Kadının sayı, Kadının hukuk-u medeniyesi, Kadının mevki-i siyasiyesi ve hülasa, İslâmiyet ve Feminizm”. 


    İLK FEMİNİST DERGİ – 1913 

    Kadınlar Dünyası’nın keskin kalemi: Ulviye Mevlan

    TÜRKÇE ilk feminist dergi Kadınlar Dünyası dergisidir. 4 Nisan 1913’te ilk sayısı çıkan Kadınlar Dünyası dergisinin yazar kadrosundan matbaada çalışan işçilerine kadar bütün çalışanları kadınlardan oluşmaktaydı. Kadınlar Dünyası’nın yazı kadrosu şu isimlerden oluşmaktaydı: Nuriye Ulviye Mevlan, Aziz Haydar, Emine Seher Ali, Mükerrem Belkıs, Atiye Şükran, Nebile Akif, Mes’adet Bedirhan, Meliha Cenan. 

    Dergi aynı zamanda Müslüman bir kadının fotoğrafının yayımlandığı ilk dergi oldu. Nuriye Ulviye Mevlan’ın (1893-1964) sahibi olduğu derginin ilk 100 sayısı günlük olarak çıkarıldı. İlk kadın hareketi savunucularından Nuriye Ulviye Mevlan, dergi aracılığıyla kadınlar için geniş çaplı kazanımlar elde edilmesine öncülük etti. Dergi 21 Mayıs 1921’e kadar kimi zaman yayınına ara vererek 9 yıl boyunca çıktı. 

    Derginin ilk sayısının giriş yazısında yer alan cümleler, adeta bir manifesto niteliğindeydi: “Biz Osmanlı kadınlarının kendimize mahsus inceliğimiz, kendimize mahsus âdat ve âdabımız vardır. Onu erkek muharrirler bir kadının anlayabileceği ruhla anlayamazlar; lütfen bizi kendimize bıraksınlar, hayallerine baziçe (oyuncak) buyurmasınlar!.. Biz kadınlar hukukumuzu kendimiz, bizzat kendi içtihatımızla (yasalarımızla) müdafaa edebiliriz”. 


    İLK KADIN DERNEĞİ – 1913 

    Kadın hareketinde milat: Çalışma hakkının kazanılması

    KADINLAR Dünyası dergisinin çıkmasından 1 ay sonra, yine Nuriye Ulviye Mevlan’ın öncülüğünde derginin yazı kurulunu oluşturan kadınlar tarafından 28 Mayıs 1913’te Osmanlı Müdâfaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti kuruldu. Kadınların hakkını hukuki olarak korumayı amaçlayan dernek, Osmanlı toplumundaki ilk resmî kadın derneğiydi. Derneğin tüzüğüne göre “kadın haklarını savunan her kadın” derneğe üye olabilirdi. 

    Kadınlar Dünyası dergisi ilk kadın derneğinin de adeta resmî yayın organıydı. Dergi, amaçlarını belirten manifestosunda bunu açıkça dile getirmişti: “Sadece kadınlardan oluşan yazı kadrosu oluşturmak; sadece kadınların yazılarına yer vermek; Osmanlı Müdâfaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti’nin yayın organı olmak; ayrım yapmaksızın Osmanlı Devleti’nde yaşayan tüm kadınlara hitap etmek; her düzeyde eğitimdeki kadınların dergisi olmak; feminizmin tanımını yapmak”. 

    Öyle ki dergi ve dernek ilk kazanımını Müslüman kadınlara çalışma hakkının sağlanmasıyla başarmıştıı. 5 Aralık 1913’de Posta Telgraf Nezareti’nde (Telefon İdaresi) 7 Müslüman kadına ilk defa kamuda memurluk hakkı tanınmış ve Müslüman kadınlar bu tarihten itibaren çalışma hayatına dahil olmaya başlamıştı. Bu bir milattı ve devamı da gelecekti. 


    İLK ÜNİVERSİTE HAKKI – 1914 

    Osmanlı kadınları da üniversiteye gidecek beyler! 

    KADINLAR Dünyası dergisi ve Osmanlı Müdâfaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti, Müslüman kadınların çalışma hayatına öncülük etmesinin ardından, onların yüksek öğrenim görmesini, üniversiteye gitmesini de sağlayan girişimler oldu. Dergide yüksek öğrenim hakkının erkeklere olduğu gibi kadınlara da tanınması için her kesimden kadının katıldığı bir kampanya başlatıldı. Dergi sayfaları ısrarla her sayısında kadınların yüksek öğrenim hakkına değindi; “Biz de maarif vergisi veriyoruz” başlıkları atıldı. Derginin 11 Temmuz 1913 tarihli 86. sayısında Mükerrem Belkıs Hanım’ın ilk sayfadan yazdığı “Millete ve Hükümete bir Hitabe: Hak İsteriz” başlıklı yazı, kadınların isteklerini ve mücadelesini özetler nitelikteydi: 

    “İstediğimiz, hakkımız şudur: Biz kadınlara da Darülfünun’un kadın bölümleri açılmalıdır. Bu hakkımızın gasbedilmesinden dolayı millette, hükümette vicdanı titreyen, gelecek nesillerin lanetlerinden korkan bir fert yok mu? Rusya’da Müslüman kızları, kadınları Darülfünun’ların bütün şubelerine girmişler, büyük muvaffakiyetler gösteriyorlar. Fark nedir? Onlar da Müslüman, biz de Müslüman. Onlar da insan, biz de. Yoksa eksiğimiz Osmanlı olmak mı? Hayır, Osmanlı olmamız değil. Sevgili hükümetimiz bu noktaları görmeyen, düşünmeyenlerin elinde… Evet istiyoruz. Söylememiz ve istememiz kesinlikle engellenemez. Çünkü hakkımızdır; insanlık hakkımızdır”. 

    12 Eylül 1914’de bu büyük ve ısrarlı kampanya sonuç verdi ve İnas Darülfünun’u (Kadın Üniversitesi) açıldı. Dergi ve derneğin ısrarlı mücadelesi sonucunda Müslüman kız öğrencilere ilk defa yüksek öğrenim hakkı tanındı. 


    İLK ERMENİCE FEMİNİST DERGİ – 1919 

    Hay Gin’in etkisi: Cemaatin kadınları 

    FEMINIST ve kadın hakları savunucusu Hayganuş Mark, 15 günde bir yayımlanan Hay Gin (Ermeni Kadını) dergisini 1919’da İstanbul’da çıkardı. 14 yıl boyunca yayımlanan Hay Gin, ilk Ermenice feminist dergi oldu. Dergide feminizm tarihi, kadın hareketinin amaçları ve yönü, Avrupa ve Amerika’daki kadın hareketiyle ilgili yazılar ve “Kadın dünyasından haberler” başlıklı bir bölüm yer alıyordu. 

    Hayganuş Mark, Hay Gin aracılığıyla Ermeni Maarif Konseyi’nde kadınların yardımcı üye olabilmesi teklifine karşı koydu ve eşit haklarda üyelik talep etti. Konsey üyeliğine adaylığını koydu ve şöyle yazdı: “Cemaatin tüm idari işlerinin düzenlendiği 1876 Nizamnamesi’nde kadınlar hakkında hiçbir madde olmadığına göre, konseylere üye olmaları durumunda yardımcı üye olabilecekleri konusunda bir maddenin olması da imkansızdır. Nizamnamede, ‘ulusun üyesi 21 yaşından büyük her birey’ dendiğine ve kimse de kadınları ulusun üyesi olmaktan dışlayamayacağına göre, kadınların konseylerde bulunmaları, iddia edildiği gibi kanunlara aykırı değildir”. 


    KURTULUŞ SAVAŞI KARTLARI – 1919-22 

    Millî Mücadele’de Türk kadınları da var! 

    MILLÎ Mücadele’ye destek veren yayınlarda, afişlerde, kartpostallarda kadın imgesi, Kurtuluş Savaşı’nın adeta bir işaret fişeği ve sembolüydü. Selahattin Düzgünoğlu’nun 1919-1922 arasında Kurtuluş Savaşı’na destek için gizlice bastırdığı 80’e yakın mefkure kartpostalı, kadınların bu mücadeledeki önemini anlamak-anlatmakta tayin edici olmuştur. Düzgünoğlu’nun gizlice bastırdığı ve Anadolu’da millî değerleri ve vatan bilincini ayakta tutmak için Anadolu’daki halka gönderdiği kartlarda Türk kadını imgesi başat rol oynadı. 

    Türkçe olarak altlarında “Emel, millî, istikbal, vatan” ifadelerinin yer aldığı kartlarda ellerinde Türk bayrakları ile Türk kadınları canlandırılmıştı.  Yine Kurtuluş Savaşı’nın en önemli afişlerinden Halâskârân-ı İslâm (İslâm’ın Kurtarıcıları) afişinde de Mustafa Kemal Paşa ve Millî Mücadele komutanlarının yanısıra afişin tam ortasında Türk bayrağına sarılı elbisesiyle elindeki kama ve işaret parmağı ile misak-ı millî hedeflerini gösteren Türk kadını yer almıştı. 

    1919’da yayımlanan ismi gibi Millî Mücadele’nin umudu olan Ümid mecmuası da kapak sayfalarında Türk bayrağına sarılı ve cephede mücadele veren kadın imajlarıyla Türk kadınını Kurtuluş Savaşı ile özdeşleştiren ve sembolleştiren en önemli dergilerden olmuştu. 

  • Bir tarafta kitleler karşı tarafta partiler…

    Bir tarafta kitleler karşı tarafta partiler…

    100 yıl önce Kronstadt’ta yaşananlar, uzunca bir süre Avrupa’da dillendirilmedi. Anarşist İda Mett’in yazdığı kitap, ancak Stalin’in ölümü ertesinde Fransa’da yayımlanabildi. Kronstadt’daki hakikat, “kitleler” ile onlar adına konuştuğunu iddia eden partiler arasındaki ilişkiler açısından hâlâ güncel. 

    IŞIN ELİÇİN 

    Kronstadt ayaklanması, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) resmî tarih anlatısında “karşı devrimci bir kışkırtma” olarak itibarsızlaştırılmıştır. Hadiseleri “kurşuna dizilenler”in ağzından ilk defa anarşist bir kadın, İda Mett 1938’de yazmıştır. 

    1924’te “bozguncu faaliyetlerde bulunmak” suçlamasıyla tutuklandıktan sonra SSCB’yi terkederek Paris’e yerleşen Mett, Kronstadlıların “bilinmeyen devrimi”ni yazıya döktüğü sırada, Stalin’in kurdurduğu ünlü Moskova Mahkemeleri’nde yargıçlar kalem kırmaya devam ediyordu. 

    Mett, sadece Stalin’in değil, ona sığınma hakkı vermeyen başka devletlerin zulmüyle de tanışmış olarak Meksika’da bulunan Troçki’ye yönelik eleştirileri sert bulunduğu için, o yıl kitabını bastıramadı. Oysa Mett, sürgünde çıkardığı yayınlarla -ayaklanmanın büyük zorbalıkla, kanla bastırılmasını haklı göstermeye çalıştığı için tepki duysa da- Kronstadt ayaklanmasının asıl sorumlusu olarak Troçki’yi görmüyordu: “Kitapta da görüleceği gibi, bu sorumluluk esas olarak Lenin’e aittir; çünkü Lenin’in iradesi ve dayatması olmaksızın hiçbir karar onaylanmamıştır”. 

    Kronstadtlı denizciler 1917 yazında, Çar’ın devrilmesinin ardından Petrograd’da yürüyorlar. 

    Mett’in yazdıkları nihayet 1948’de La Commune de Cronstadt (Kronstadt Komünü) adıyla kitap olarak basıldı ve ancak Stalin’in ölümü ertesinde terör rejiminin tüm dünyaya teşhir edilmesiyle birlikte ilgi uyandırmaya başladı. 

    Ayaklanmanın karakteri ve önemi, uluslararası Sol içinde yıllarca sert tartışmalara yol açacaktı. Yine de, Stalin Rusya’sını tartışmak için bile yukarıdan icazet beklendiği (ancak Kruşçev’in 20. Kongre’deki ifşaatı sonrası konuşulabilecekti) ve “Soğuk Savaş bahane, kol kırılır yen içinde” anlayışının bugün bile tam anlamıyla aşılamadığı hatırlanırsa, Kronstadt ayaklanmasının hakettiği önemi gördüğü ve gerekli derslerin çıkarıldığı pek söylenemez. 

    Anarşist İda Mett’in Kronstadt ayaklanmasıyla ilgili yazdığı La Commune de Cronstadt, ancak Stalin’in ölümünden sonra Fransa’da basılabilmişti. 

    Oysa Kronstadt’daki hakikat, “kitleler” ile onlar adına konuştuğunu iddia eden partiler arasındaki ilişkiler açısından hâlâ güncel ve tüm çıplaklığı ile Mett’in satırlarında duruyor: 

    “1921’de devrim kendini bir yol ayrımında buldu; ya demokratik yol izlenecekti ya da diktatörlük. Bolşevikler, işçi demokrasisini burjuva parlamentarizmiyle aynı kefeye koyarak her ikisini de mahkum ettiler. Onlar sosyalizmi beyin takımının usta manevralarıyla, yukarıdan kurmayı düşünüyorlardı. Gelmekte hiç acele etmeyen bir dünya devrimini beklerken, emekçi sınıfların bile bizzat yararlanma hakkına sahip bulunmadığı bir devlet kapitalizmi kurdular (…). Kronstadtlılar saf ve içtendi. Davalarının haklılığına inandıklarından, hasımlarının taktiklerini önceden kestiremediler. Hislerine tercüman oldukları ülke halkından yardım beklediler. Ancak bu ülkenin, halkın isteklerini özgürce ifade etmesine ve yaşamlarını özgürce belirlemesine imkan tanımayan diktatörlüğün demir çemberinde kilit altında bulunduğunu gözardı ettiler”. 

    KRONSATADTLI DENİZCİLER NE İSTİYORDU? 

    Kanla bastırılan talepler 

    1- Sovyet seçimlerinin derhal yenilenmesi. Şu andaki Sovyetler, işçi ve köylülerin taleplerini kesinlikle ifade edemez. Yeni seçimler gizli oyla ve özgür seçim propagandası ardından yapılmalıdır. 

    2- İşçi ve köylüler için, anarşist ve sol sosyalist partiler için ifade ve basın özgürlüğü. 

    3- Sendikalar ve köylü örgütleri için özgürlük ve örgütlenme hakkı. 

    4- Kronstadt ve Petrograd bölgesinde parti üyesi olmayan işçi, denizci ve askerleri kapsayan bir konferans toplanması 

    5- Sosyalist partilerden tüm siyasi mahkumların ve hapisteki proleter ve köylü örgütleri mensuplarının salıverilmesi. 

    6- Hapishane ve çalışma kamplarında tahliyesi geciktirilen tutukluların dosyalarını incelemek üzere bir komisyon kurulması. 

    7- Silahlı kuvvetler içindeki siyasi seksiyonların dağıtılması. Hiçbir siyasi parti görüşlerini yaymak için ayrıcalıklara sahip olmamalı ve devlet imkanlarını kullanmamalıdır. Siyasi seksiyonlar yerine devlet yardımı alan kültürel gruplar kurulmalıdır. 

    8- Kent ve kır arasında kurulan milis birliklerinin derhal dağıtılması. 

    9- Sağlığa zararlı ve tehlikeli işler dışında tüm işçi istihkaklarının eşitlenmesi. 

    10- Bütün askerî gruplarda parti savaş birliklerinin dağıtılması. Fabrika ve işyerlerindeki parti muhafızlarının dağıtılması. Eğer muhafızlara ihtiyaç varsa bunlar işçilerin görüşleri dikkate alınarak seçilmelidir. 

    11- Yalnızca kendi geçimini temin eden ve ücretli emek çalıştırmayan köylüler için kendi toprağını ve malını işleme hakkı. 

    12- Bütün askerî birimleri ve subay eğitim bölüklerini bu genelgeyi desteklemeye çağırıyoruz. 

    13- Basının bu genelgeyi halka duyurmasını talep ediyoruz. 

    14- Seyyar işçi denetim grupları kurulmasını talep ediyoruz. 

    15- Ücretli emek kullanmayan zanaatkar üretimine izin verilmesini talep ediyoruz. 

  • Modern göçebeler ve maceraya yürüyen evler

    Modern göçebeler ve maceraya yürüyen evler

    Alışılmadık yapı örnekleri… Sabit bir mekanda oturmak istemeyen sıradışı insanların evleri… Raymond Roussel’den Steinbeck’e, Julio Cortazar ve Dunlop’dan İlhan Koman’a, günümüzde Trabzonlu otobüs şoförüne… Parası olanlar için bir tercih ve macera; yoksullar için bir mecburiyet mimarisi. 

    Yazar ve şair ve dramaturg Raymond Roussel, 1920-21’de yaptığı uzunca “dünya turu” sırasında İstanbul’a da gelmiş. “Road Yacht” olarak anılan oto-evi, 1925’de yazarın önçizimlerine uygun olarak Georges Régis tarafından imal edilmiş; İsviçre yapımı Saurer şasisinden Lacoste marka karoseri takviyesiyle üretilen bu özel, biricik model ile Paris-Roma seferi yapıyor, aracı Mussolini’ye tanıttığı da söyleniyor! 

    Fransız Turing dergisi bu “oto-ev”i tanıtırken “Göçebe Villa” (La Villa Nomade) yakıştırmasını boşyere yapmamış: 9 metre uzunluğunda 2.3 metre genişliğindeki araçta, lüks villaları aratmayacak şıklıkta oturma ve yatak odaları, banyo ve mutfak, ısıtma ve aydınlanma düzeni mevcutmuş. 

    Roussel’in yapıtlarına yaşantılarını son derece dolaylı yollardan yansıttığı bilinir; ne yazık ki “Göçebe Villa”da geçirdiği zamanlara ilişkin hiçbir ipucuna rastlanmıyor yazdıklarında. 

    Los Autonautas de la Cosmopista, Cortazar- Dunlop ikilisinin 1982’de bir bakıma birlikte son ortak seferleri olan Paris’ten Marsilya’ya yolculuklarının “resimli romanı”ydı. 

    Oysa, özellikle karavanların yaygınlaşmasından sonra yazıya aktarılan çok sayıda seyyah serüveninde “yürüyen ev” konusunun işlendiğine tanık oluyoruz. Edebiyat tarihi açısından bu bağlamda özgün yeri bulunan iki kitaptan biri John Steinbeck’in 1960 seferini anlattığı Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında’sı; öbürü de Cortazar-Dunlop ikilisinin bir bakıma birlikte son ortak seferlerini gerçekleştirişlerinin “resimli roman”ı Los Autonautas de la Cosmopista’dır (1982). 

    John Steinbeck’in karavanla 1960 seferini anlattığı Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında (Travels with Charley). 

    Steinbeck’in oğlu, babasının giriştiği serüveni son yolculuğu olarak gördüğünü aktarmıştır. Bir Amerika içi güzergahı yeğlemesi, gençliğinde tanıdığı ülkesiyle bir son yüzleşme yaşamak istemesi, kendisine yoldaş olarak Charley’i seçmesi niyetinin temel bileşenlerini oluşturur. Roussel gibi milyarder bir mirasyedinin olanaklarına sahip olmadığı düşünülürse, çattığı “yürüyen ev”in dermeçatmalığını olağan bulmak gerekir: Bir GMC pikabı yarı karavana dönüştürmüş, ona “Rocinante” adını vererek kendini Don Quijote’nin hizasına taşımıştı. Bugün Kaliforniya Salinas’daki Steinbeck merkezinin gözde parçası o seyyah kamyonet. 

    Cortazar-Dunlop ikilisi ise, başlarına çöken kapkara bulutu, çifte kanser çifti olarak dağıtmak için değilse bile yana itmek, geriye doğru kovalamak amacıyla karavanlarıyla Paris-Marsilya 6 no’lu otoyoluna çıkar: “Fafner” adını verdikleri bu “kombi” Volkswagen’le toplam 32 gün boyunca yazar, çizer, yaşarlar. Ortak tragedyalarının sözü bile geçmeyecektir kitapta. Latife tınısı şüphesiz ağır basan başlık, çelişkili biçimde doğru bir adlandırmaya başvurur: “Yürüyen ev” sanki (ve: kesinkes) uzaylıları taşıyan bir uzay mekiğine dönüşmüştür. 

    Karavan evreninde ender görülen durum değil “devingen” yaşam modelinin benimsenmesi. Yeryüzünün son dönem fakirlerinin, “yeni faydasızlar” olarak görülen kabarık bir nüfusun üyelerinin inleri, kovukları, mağaraları onlar. Aralarında Ham Sanat’a yaraşır hale büründürülenlere rastlanıyor -her durumda Ham Sanat Evi başlıbaşına ayrıksı kategori. 

    Steinbeck’in ‘yürüyen evi’  John Steinbeck, 1960 seferini geçirdiği GMC pikaba “Rocinante” adını vermişti. 

    Alışılmadık, azrak yapı örnekleri fıçısında yaşamayı seçen Sinoplu Diogenes’ten bu yana en uçta: Eski bir uçağı eve dönüştürenden 1970’in Space Jack’ine geniş repertuvar.

    Sonu gelmeyecek “yürüyen ev”lerin. 2020’nin Ağustos ayında, koronavirüs salgınının ortasında yüzdüğümüz günler basında yeraldı bir foto-haber. Trabzonlu otobüs şoförü, minibüsünü “ahşap yayla evi görünümlü karavan”a dönüştürmüştü. 

    “Geçici” sözlüğünün eşanlamlıları arasında “yolcu”nun da sayılması hem mantıklı hem tedirgin edici; bunda “yolcu”ya bizim dilimizde yüklenen öteki anlam vurgusunun payı var doğal olarak. Başka eşanlam önerilerini unutmayalım: Gelgeç, arızî, muvakkat… tümü bir koşulu giydirmek için. 

    Yerkürede yabana atılamayacak bir nüfus geçici barınaklarda yaşıyor. Yalnızca “Yolculuk İnsanları” diye kibarlaştırılarak anılan Romlarla sınırlanamaz o duruma mahkûm yaşayanlar: Göçmen kamplarını dolduranlardan mevsimlik işçilere, evsiz barksızlardan berduşlara uzanan bir yelpaze. Onlara geleneksel muvakkat çözümler eklenmeli: Moğol yurtları, yayla barakaları, sığınmacı çadırları, âfet “konut”ları… 

    Tasarlanmamış olabilirler mi? Bütün değişkenleriyle başlıbaşına bir mimarlık çerçevesi. Ortaasya yurtlarında ya da Anadolu yayla “konut”larında anonim çözümler bulunmuştur. Modern dönemin utanç yerleşkeleri “bidonville”ler, “favela”lar ve “kondu”larda ana parametreyi sefalet oluşturacaktı. 

    Fakirlerine bir noktaya gelene dek uygarca seçenek arayan toplumlar, onların yerini yüksek nüfuslu fırlatılmışlar ve dışlanmışların aldığını görerek pes etmişe benziyor. 

    İstanbul’un “yüzen ev”leri de geçici, çünkü mevsimlik konutlardı. Su üstünde yaşamayı kalıcı kılmayı seçenler için okyanus, deniz, akarsu, su kanalı, göl farklı olanaklar sunar. Jules Verne’in Nautilus’u hâlâ bir ütopya olsa bile, İlhan Koman gibi yıllarını teknesinde geçirmeye karar verenlerin sayısı azımsanamaz. 

    Tekne, mavna inşa etmek başka bilgiler ister. Binalar yıkılabiliyor, çökebiliyor, onlar batarlar. Gene de birinden öbürüne geçişin bütün bütüne olanaksız olduğu söylenemez. Honfleur’ün sık ziyaret ettiğim Sainte-Cathérine kilisesini tekne yapımcıları inşa ettikleri için, kubbesi ters dönmüş bir tekne gibidir. Etretat’daki Maupassant’ın evinin bahçesinde en ünlü örneği vardır “caloge”un. Sözlükler, kullanılamaz hâle gelmiş eski ahşap teknelerin Normandiya’da dönüştürüldükleri kulübelere verildiğini söylüyor bu ismin. 

    Trabzonlu Adem Yıldızbaşoğlu, geçen sene eşinin de desteğiyle minibüsünü karavan-eve dönüştürdü ve burada yaşamaya başladı. 

    M

    aupassant’ın suda ömrünü geçiren birinin ağzından anlattığı “Su Üstünde” başlıklı gotik öyküsü Poe’nunkilerle boy ölçüşecek kıvamdadır. 

    Su üstünde yaşamın en gözde aracı, 1905 doğumlu İlhan Koman’ın 1965’de içine yerleştiği ve bir bakıma kendi heykeline, Merz’ine dönüştürdüğü Hulda’ydı benim gözümde -sonunda oğulları onun İstanbul’u ziyaret etmesini sağlayacaktı. 

    Hong Kong’da 100 bini aşkın köle-işçi 1 m2’lik kafeslerde; Ulan Bator nüfusunun % 60’ı periferide gecekondu-yurtlarda; Paris’te Vincennes korusunun kıyısında 300’ü aşkın göçmen çadırlarda ve kutu evlerde; Kahire’de 50 bin kişi eski nekropol Bab el-Nasr’da yaşıyor. Bireysel hikayeleri derlemek sonu görünmeyen bir tünele girmiş gibi çökertiyor insanı: Tiflis’te terkedilmiş hurda belediye otobüsüne yerleşen aile; Meksika’da 80 yaşını aşmış evli bir çiftin sığındığı kamyon enkazı; İstanbul’da çoğu Kürtlerden oluşan 8 bin evsiz, metruk binalarda ve metrobüs duraklarında geçiriyor kışı. 

    Birden buharlaşıyor bütün mimarlık ve şehircilik “sorun”ları, yerlerini evsizlik-barksızlık doldurunca. 

  • Derin maviliklerin peşindeki arkeolog

    Sualtı arkeolojisi denince ilk akla gelen isimlerden biri olan, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de keşifleri ve disipline katkılarıyla çığır açan Amerikalı biliminsanı George F. Bass, 88 yaşında Teksas’ta hayata gözlerini yumdu. Bass, ilk kez Akdeniz’in derinliklerine doğru daldığında 1960’da Pennsylvania Üniversitesi’nde bir yüksek lisans öğrencisiydi. Türkiye’nin güneyindeki Gelidonya Burnu açıklarında Türk sünger dalgıçları tarafından keşfedilen eski bir gemi enkazını araştırması istenmişti. 

    Deniz tabanında 3200 yıllık bakır külçeleriyle dünyanın o zamana dek bulunan en eski gemi batığı (MÖ 12. yüzyıl) duruyordu. Bu ünvan, 1980’lerin başında yine George Bass tarafından Türkiye’nin güneyinde keşfedilen Uluburun batığıyla (MÖ 14. yüzyıl) yeni sahibini bulmuştu. 

    Bu keşifler, yalnızca ulaşım araçlarının değil antik dünyada ticaretin tarihiyle ilgili de paha biçilmez bilgiler sunuyor; denizin dibinde yatan olağanüstü eserlerle dünyayı tanıştırıyordu. Gelidonya batığından çıkan eserler, 1964’te Bodrum Kalesi’nde ilk Sualtı Arkeoloji Müzesi’nin kurulmasına da olanak sağlamıştı. Bass, aynı zamanda 1972’de Amerikan Sualtı Arkeoloji Enstitüsü’nü (AINA) kurdu. 1990’larda INA, Bodrum’da Türk arkeologlar ve konservatörlerden oluşan bir araştırma merkezi açtı. 

  • Türk tiyatrosunun beşinci kavuklusu

    Türk tiyatrosunun beşinci kavuklusu

    Milyonların yüzünü güldürmüş, yüreğinde yer etmişti. Dostları onu “kalbine herkesin sevgisini sığdıran insan” diye anlatıyordu; ama Dümbüllü’nün kavuğunu Ferhan Şensoy’dan aldıktan sonra tiyatro yapmasına izin vermeyen de yine o kalpti… 

    Milyonların yüzünü güldürmüş, yüreğinde yer etmişti. Dostları onu “kalbine herkesin sevgisini sığdıran insan” diye anlatıyordu; ama Dümbüllü’nün kavuğunu Ferhan Şensoy’dan aldıktan sonra tiyatro yapmasına izin vermeyen de yine o kalpti… 

    Türk tiyatrosunun 5. kavuklusu, “Seksenler” dizisinin Fehmi babası, “GORA”nın Bob Marley Faruk’u Rasim Öztekin, 8 Mart’ta kalp krizi nedeniyle tedavi gördüğü hastanede 62 yaşında hayata veda etti. Milyonların yüzünü güldürmüş, kalbinde yer etmişti. Onu yakından tanıyanların yazdıklarını okumak, sahnede ve beyazperdede bıraktığı izlerin özel hayatında da misliyle yansımasını bulduğunu gösteriyor. Fatih Altaylı, Galatasaray Lisesi’nden sınıf arkadaşı olan Öztekin’i “Daha iyi kalpli, daha pozitif, daha sevecen, daha dost canlısı biri olunamaz. Dahası olunamayacak bir yerdeydi” diye anıyordu. “İyi insanların da başarılı olabileceklerinin, insanların kimsenin üzerine basmadan yükselebileceklerinin ve zirveye ulaşabileceklerinin kanıtı idi”. Uğur Vardan ise “O kalbine, o kadar çok insanın sevgisi sığıyordu ki… Çok sevilen bir sanatçıydı. Son derece temiz kalbiyle sanat dünyasının farklı bir neşesi, kimliği, abidesiydi” diyordu onun için. 

    14 Ocak 1959’da İstanbul’da dünyaya gelen Öztekin, Galatasaray Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Sahneye ilk adımını 1977’de Kadıköy Halk Eğitim, İstanbul Akademik Sanatçılar Topluluğu ve Nöbetçi Tiyatro gibi daha küçük tiyatrolarda attı. 1980’in Kasım ayında Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncular Topluluğu’nda profesyonel tiyatro sanatçılığına başladı. 1980-1992 arasında “Şahları da Vururlar”, “Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı”, “İçinden Tramvay Geçen Şarkı”, “İstanbul’u Satıyorum” başta olmak üzere Ortaoyuncular Tiyatrosu’nun tüm oyunlarında rol aldı. Tiyatronun yanısıra sinema ve dizilerde de rol alan Rasim Öztekin, TRT’ye metin yazarlığı ve 1998-2002 arasında Akşam gazetesinde ve 2004’te Star gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 2009’un Ocak ayında “Boş gezen ve Kalfası” adlı oyun sırasında kalbinden rahatsızlandı. İsmail Dümbüllü’den Münir Özkul’a, Ferhan Şensoy’dan da 2016’da Öztekin’e geçen Türk Tiyatrosu’nda güldürünün ustalık mertebesini simgeleyen “kavuğu”, sağlık sorunları nedeniyle 21 Eylül 2020’de oyuncu Şevket Çoruh’a teslim etmiş; kavuğu teslim etmeden önce de şöyle demişti: 

    “Kavuk’u aldığım yaz, kalp yetersizliğinin yanına ciddi ritim problemleri de eklenince doktorum canlı performansı yasakladı. Kalbim, kavuklu olarak tiyatro yapmama izin vermedi. Bir bakıma çok sevdiğim tiyatrodan malulen emekli oldum. Sinema ve dizi projelerinde yer alarak sanatın içinde bir şekilde var olarak moral buldum. Durum böyle iken, kavuğu çok bekletmeden bir tiyatrocu kardeşime devretmeye karar verdim”. 

  • Işık, kamera, motor! Ve bir perde kapanır…

    Türkiye’nin ilk “işçi filmi” olarak gösterilen “Karanlıkta Uyananlar”ın, toplumsal gerçekçilik akımının en önemli örneklerinden “Otobüs Yolcuları” ve “Kızgın Delikanlı”nın yönetmeni Ertem Göreç, 90 yaşında hayata veda etti. Türk sineması 60’lı yılların hafızasını yeni nesillere aktaran belleklerini de bir bir yitiriyor.

    Ertem Göreç, 12 Mart’ta 90 yaşında öldüğünde uzun süredir film yapmıyor; ama sıklıkla Türk sinemasının 60’lı yıllarına dair anılarını paylaşıyordu. 

    Mayıs 1965’te gösterime giren bir film, Türkiye’de beyazperdenin görmediği bir ilki gerçekleştirmişti. Senaryosunu Vedat Türkali’nin, yapımcılığını Lütfi Akad’ın üstlendiği “Karanlıkta Uyananlar” bir boya fabrikasındaki işçilerin greve uzanan mücadeleleri üzerineydi. Türkiye’nin ilk işçi filminin yönetmenlik koltuğunda ise Ertem Göreç vardı. 

    1931 doğumlu yönetmenin ilk gözağrısı değildi sinema aslında. Kabataş Lisesi’nde okuduğu yıllarda Galatasaray’da ve millî takımda basketbol oynuyordu. Ta ki bir gün yolda Orhan Atadeniz’le karşılaşana kadar. O tesadüf yalnız onun hayatını değil, sinema tarihimizi de değiştirdi. Bir gün Nişantaşı’ndaki platoda dönemin en iyi montajcılarından Atadeniz’i ziyarete gitmiş ve bütün köprüleri atıp montajcı olmaya karar vermiş Göreç. Liseyi bırakmış; basketbolu azaltmış; kız arkadaşlarıyla görüşmeye bile ara vermişti. 1959’da ilk filmi “Kanlı Sevda”yı çekmeden önce Atıf Yılmaz, Memduh Ün, Orhan Arıburnu gibi ustaların yanında 10 sene asistanlık yapmıştı. Bir köy filmi olan “Kanlı Sevda”nın çekim sürecini şöyle anlatıyor: “Ben daha önce iki tane köy gördüm. Biri Arnavutköy, öbürü Kadıköy… Alanya’da kamerayı koyacak yer bile bulamadım. Çektim filmi ama çok kötü oldu. Sonra kendimi cezalandırdım, bir sene daha asistanlık yaptım”. Bu 1 senenin ardından 1961’de, senaryosunu Vedat Türkali’nin yazdığı “Otobüs Yolcuları” geldi. Sansür döneminin biraz rahatladığı ortamda yeşeren toplumsal gerçekçilik akımına dahil olan filmde bir kooperatif hikâyesi anlatmıştı. Yoksul mahallelerdeki evleri yok pahasına alıp, site yapmak isteyen bir müteahhit, onun arkeoloji öğrencisi kızı ve bir otobüs şoförü üçgeninde ilerleyen hikâye, Türkan Şoray’ın da çıkış filmlerindendi… 

    Yönetmenin en ünlü filmi “Karanlıkta Uyananlar” (1965) 2. Antalya Festivali’nde “En İyi Üçüncü Film”, “En İyi Senaryo” ve “En İyi Özgün Müzik” ödüllerini kazanmış; ama film ekibi, jürinin Adalet Partili belediye başkanının yakınlarınca oluşturulduğu gerekçesiyle ödülleri iade etmişti. Bu sırada filme, karşı cepheden tepkiler de artmış; sinema salonlarının basılmak istendiği haberleri çıkmaya başlamıştı. Sonrası bitmeyen sansür hikayeleri… 

    Göreç, farklı türlerde 100’e yakın film yönetti. Seks filmleri furyasıyla “artık ben bu işi yapamam” deyip Almanya’ya gitti. 12 Mart’ta 90 yaşında öldüğünde uzun süredir film yapmıyordu. 

  • Yırtıcı bir dünyada tehlikeli bir kadın

    Yırtıcı bir dünyada tehlikeli bir kadın

    Onu ne sürgün yıldırdı, ne hapis ne de ölüm tehditleri… Adaletsizlik karşısında doğru bildiğini söyleme alışkanlığı başına ne bela getirirse getirsin yolundan dönmedi. Ülkemizde Sıfır Noktasındaki Kadın kitabıyla tanınan Mısırlı kadın hakları savunucusu, yazar-doktor Neval El Seddavi ve 90 yıllık bitmeyen mücadelesi…

    Sıfır Noktasındaki Kadın, Havva’nın Örtülü Yüzü, Şeytanın Masumiyeti gibi kitapları Türkçeye de çevrilen Neval El Seddavi 2011’de 80 yaşındayken Londra Occupy eyleminde. 

    Ona “Sen yırtıcı ve tehlikeli bir kadınsın” dediler! Gerçekten de öyleydi; yırtıcı ve tehlikeli bir dünyanın hakikatini anlatmak için bedeli ne olursa olsun böyle olmak gerektiğine de yürekten inanıyordu. 21 Mart’ta, 90 yaşında hayata gözlerini yuman Mısırlı kadın hakları savunucusu, yazar ve doktor Neval El Seddavi, daha çocukluk yaşlarından beri, adaletsizlik karşısında cesaretle ayağını yere vurmuş; karşılığında ne ceza görürse görsün doğru bildiğini söylemekten vazgeçmemişti. 

    1931’de öğretmen bir baba, Türk kökenli varlıklı bir annenin çocuğu olarak Kahire yakınlarında bir köyde doğmuştu. Ailesi onu 10 yaşında evlendirmeye kalktığında, çiğ çiğ patlıcan yiyip kapkara dişleriyle talibine gülümseyerek ilk direnişini gerçekleştirmişti. 

    Hayatının geri kalanında işini kaybedecek; yazmaktan men edilecek; hapse düşecek; ölüm tehditleri alacak ve sürgüne gönderilecek; buna rağmen 60’a yakın kitapla hem Batı’da hem de Doğu’da kadın hareketini etkilemekten onu kimse alıkoyamayacaktı. 

    Kitapları arasında en çok okunan ve tepki çekenlerden Havva’nın Örtülü Yüzü, Arap kadınları üzerindeki baskıyı İslâm’a değil patriyarki, sömürgecilik ve yoksulluğa bağlıyor; bir anlamda Batı’daki feministlerin Arap dünyasındaki kadınların durumuyla ilgili yargılarını düzeltmeyi amaçlıyordu; ama tam tersi önyargıları artırmakla suçlanmıştı. 

    Aynı kitapta, köylerde doktorluk yaparken karşılaştığı istismar vakalarıyla birlikte 6 yaşındayken korkunç bir şekilde “kadın sünneti”ne maruz bırakıldığını da yazıyordu. Hayatı boyunca bu işleme karşı mücadele etmiş; Kamu Sağlığı Dairesi’nin müdürüyken konuyla ilgili yazdığı Kadın ve Seks kitabı yüzünden alelacele görevden alınmıştı. 

    1981’de ise Enver Sedat muhaliflerine karşı yürütülen operasyonlarda tutuklanarak 3 ay cezaevinde kalmıştı. Türkçeye de tercüme edilen Sıfır Noktasındaki Kadın’ı cezaevinde tanıştığı seks işçisi Firdevs’in ağzından, bir göz kalemiyle tuvalet kağıtlarına yazmıştı. 

    Enver Sedat’ın öldürülmesinden sonra serbest kalsa da aldığı ölüm tehditleri, ABD’deki sürgün günlerinin başlamasına neden olmuştu. Ülkesine ancak 1996’da dönmüş; 2004 seçimlerinde devlet başkanlığına adaylığını da koymuştu. Hayatı boyunca çok istemesine rağmen başaramadığı tek şeyse ülkesi Mısır’da kabullenilmek olmuştu.

  • Sovyet Devrimi’nin ruhu Kronstadt’ta boğulurken

    Sovyet Devrimi’nin ruhu Kronstadt’ta boğulurken

    1921’in Mart ayında, başkent Petrograd’ın 30 km. batısında bir ada üzerinde bulunan Kronstadt şehri, büyük ve tarihî bir hadiseye tanıklık etmişti. Sosyalist devrimden 4 yıl sonra yaşanan açlık ve eşitsizlikleri protesto eden denizciler, işçiler ve köylüler ayaklanmış; Bolşevik yönetimi “karşı devrimci” olarak gördüğü hareketi büyük bir askerî şiddetle bastırmıştı. Trajedinin detayları… 

    Cihan Harbi’nde 7 milyon insan kaybı olan Rusya’da, 1917 Devrimi’nin ardından Bolşevikler Almanya ile yaptıkları Brest-Litovsk barışı ile savaşa son verdiklerinde Rusya, nüfusunun ve ekilebilir topraklarının üçte birini, sanayisinin yarısını kaybetmişti. Ülke bu kez yabancı orduların (İngiliz, Fransız, Çekoslavak, Leh vd.) ve Beyazlar’ın ayaklanmasıyla başlayan ve ülkenin dörtbir yanını saran içsavaşla sarsılıyordu. 

    İçsavaş sırasında emperyalistlerin uyguladığı ambargo sağlık ve gıda ürünlerine erişimde ülkenin iyice kırılgan bir hâle gelmesine neden oldu. Tifüs, kolera gibi salgın hastalıkların yanısıra açlığın da bastırmasıyla toplamda 7.5 milyon insan ölmüştü. Çarpışmalarda ölenlerin sayısı ise 350 bindi. 

    Beyaz Savaş Bolşevikler, Mart 1921’de donmuş Finlandiya Körfezi’nden liman kenti Kronstadt’a doğru ilerliyor.

    1918’de başlatılan “savaş komünizmi” uygulamasıyla, kırsal kesimden tarımsal ürün tedarikinin zorlama yöntemlerle yapılması başta olmak üzere köylülerin geçimini de zora sokan önlemler alınmış; ordunun ve kentlerin beslenmesi hedeflenirken ellerinde avuçlarında bir şey kalmayan köylüler isyan etmişti. 50 bin kişilik Kızıl Muhafızlar 5.5 milyonluk bir orduya ulaşılırken, Sovyet kurumlarındaki memur sayısı da 110 bin kişiden 6 milyona çıkmıştı. 

    25 milyon köylü ailesinin bulunduğu ülkede, köylü isyanları ve çete gruplarının önüne geçilemiyordu. Sanayi üretiminin yarısı, şekerin %60’ı, sabunun %40’ı, ayakkabının %90’ı orduya hasrediliyordu. İki büyük kent, Petrogrod ve Moskova’nın nüfusu 1917’e göre yarı yarıya, sanayi işçisi sayısı 3 milyondan 1.2 milyona düşmüştü. Para pul olduğundan, Petrograd işçilerinin %92’sinin ücreti ayni olarak ödeniyordu. 1903’e göre üretim yüzde 80 oranında düşmüştü. 

    Sosyalist hareketin Avrupa’da beklediği devrim gerçekleşmemişse de, büyük güçlerin askerî müdahelesini engelleyecek bir güçler ilişkisi oluşmuştu. Ancak iktidardaki Bolşevik Partisi, tükenmiş bir işçi sınıfı ve ayaklanma halindeki bir köylülük arasında sıkışıp kalmıştı. 

    Devrim öncesi ile kıyaslandığında devrimden sonra partiye katılanların sayısı ezici bir çoğunluk oluştururken, bunların siyasal formasyonları ve deneyimleri elbette çok daha sınırlıydı. Toplumda büyük bir altüst oluş yaşanırken parti de giderek devlete ağırlığını koymuş ve önemli kadroları devlet mevkilerine yerleşmişti. 

    Bolşeviklere karşı grev 

    Ocak 1921’de hükümet ekmek kıtlığını gideremeyince, Petrograd’ın hemen 30 km. batısındaki liman şehri Kronstadt’ın da ekmek istihkakını düşürdü. Kronstadt, başkentin hemen dışında bir ada şehirdi. Hem ticari hem askerî anlamda ülkenin önemli bir merkeziydi. Rus donanmasının Baltık Denizi’ne ve dünyaya açılan kapısıydı; stratejik açıdan vazgeçilmezdi. 

    İşçiler takatsiz kalmıştı; askerler ekmek ve bot sıkıntısı çekiyordu. Hammade eksikliği Şubat’ta aralarında efsanevi Putilov da olmak üzere 100 dolayında fabrikanın kapatılmasına neden oldu. Dondurucu soğukta ulaşım iyice teklemekteydi; kıtlık içinde Petrograd işçilerinin üçte biri işsizdi. 4 Şubat’ta Petrograd’da 2 bin işçi gösteri yaptı. Lenin, hoşnutsuzluğun genelleştiğini görüyordu. Kentteki en yüksek mercii Zinoviev, gösterilerin ardından kentte sıkıyönetim ilan etti. 

    Tartışmadan ayaklanmaya 

    Petrograd’dan gelen haberler, Baltık donanmasının mevzilendiği Kronstadt bahriyelilerini harekete geçirdi. Ada’da demirlemiş olan iki kruvazör, Petropavlosk ve Sebastopol’dan delegeler kente gelerek grevdeki işçileri ziyaret etti. 1 Mart’ta Çıpa Meydanı’nda 27 bin kişilik bütün garnizonun katıldığı bir toplantı düzenlendi. Bu toplantıya Bolşevik Parti’yi temsilen Kalinin ve Komiser Kuzmin katıldı. Kalinin’den durumun vehametini giderecek sözler beklenirken, o “hainler, egoistler” diyerek tehditler savurdu ve yangına körükle gitti. Bu tutum, Ada’daki denizcilerin büyük tepkisine yolaçacaktı. 6 saat süren heyecanlı tartışmalardan sonra, neredeyse oybirliği ile acilen Sovyet seçimleri; işçi ve köylü tüm tutukluların serbest bırakılması; basın ve ifade özgürlüğü; kırda müsadereye son verilmesi gibi talepleri de içeren bir deklarasyon yayımlandı. 

    2 Mart’ta Petriçenko’nun başkanlığında geniş bir delegasyon geçici devrimci komiteyi oluşturdu. Bu arada Kalinin’in gitmesine izin verilse de Kuzmin ve 300 dolayında komünist tutuklandı. Buna karşılık Zinoviev de bahriyelilerin Petrograd’daki ailelerini tutuklattı. İpler iyice gerilmişti. 

    4 Mart’ta, 3 Menşevik, 3 Anarşist, 3 Sağ SR’in dahil olması ile sayıları 15’e çıkan Kronstadt geçici komitesi, bilgilendirme amacıyla Petrograd’a bir heyet gönderdi; ancak bu insanlar da istihbarat teşkilatı Çeka tarafından hapse tıkıldı. Talepler ve yeniden örgütlenme karşısında en yakın icra makamı Petrograd Sovyeti’nin başkanı Zinoviev bu talepleri es geçti ve Kronstadt hareketini “gerici”, “karşı devrimci” olarak niteledi. 

    Ayaklanma manzaraları  1917 isyanı sırasında denizciler, “Burjuvaziye ölüm” yazan bir bayrakla poz veriyorlar (üstte). Muzaffer Kızıl Ordu askerleri, savaştan sonra Petropavlosk zırhlısında bir törende (altta). 

    Devrimin gururu 

    Kronstadt adasının nüfusunun 3’te 1’i tersanede çalışan işçilerden, kalanları ise bahriyelilerden, zanatkar-memur-öğretmenlerden oluşuyordu. Zorlu koşullarda yaşayan Kronstadtlılar 1905 ve 1917 Devrimi’nde önemli roller oynamışlardı. Temmuz günlerinde “Bütün iktidar Sovyetler’e” sloganını yükseltenlerin en önündeydiler. 

    Ekim Devrimi’nin en güvenilir merkezi olan Kronstadt’taki haleti ruhiye, 1917’ye göre büyük bir değişim geçirmişti. Devrimin bahriyelileri içsavaş boyunca çeşitli bölgelerde savaşmaya ve devlet katında görev almaya gitmişlerdi. Yerlerine gelenler genç ve deneyimsiz yani mücadeleye pek katılmamış insanlardı. 17 bin bahriyelinin 4’te 3’ü Ukrayna köylüsüydü. Ailelerinden gelen mektuplar kırsal kesimdeki hoşnutsuzluğu onlara yansıtıyordu. Aralarında Bolşevik karşıtlığı güçlü olduğu gibi Yahudi düşmanlığı da yaygındı. Daha vasıflı olanlar Petopoavlosk ve Sebastopal kruvazörlerinde çalışıyorlardı. 1920 sonbaharında Baltık filosundaki komünistlerin %40’ı parti kartlarını iade etmişti; bunların arasında hareketin önderi Petriçenko da vardı. 

    Müzakere arayışları 

    5 Mart’ta Petrograd’da bulunan Emma Goldman ve Aleksandr Berkman’ın da dahil olduğu Amerikalı 4 anarşist, barışçıl bir çözüm önerir: “Bugünkü çatışmaya gelince […] bunun silahların gücüyle değil devrimci kardeşliği ve yoldaşlığı yansıtan bir anlaşma yoluyla çözülebileceğini düşünüyoruz […]. Bolşevik yoldaşlar çok geç olmadan düşünün bunu!” 

    Sovyet’in başındaki Zinoviev buna cevap vermez ancak 6 Mart’ta parti üyelerinden ve partisizlerden bir delegasyonun gönderilmesi yönünde telgraf çeker. Bir tür ültimatom olan bu çağrı kabul görmez. Kronstadt’tan 10 Mart’ta ikinci bir delegasyon gönderilir ve onun da akıbeti ilki gibi Çeka tarafından hapsedilmek olur. Artık ok yaydan çıkmıştır. 7 Mart’ta ilk karşılıklı top atışları başlar. 

    İsyan günleri  Kızıl Ordu topçusu, Kronstadt’a saldırı başladığında Finlandiya Körfezi kıyılarında (üstte)… 1920’de Volga bölgesinde açlıkla mücadele eden köylüler (altta). Bir yıl önce Lenin, “savaş komünizmi” politikasının bir parçası olarak, ordusunu beslemek için köylülerden yiyecek toplanmasını emretmişti. 

    8 Mart’ta Bolşevik Partisi’nin 10. Kongresi başlarken, hükümetteki tek kadın komiser Aleksandra Kollontay ve Lenin’in ilk hükümetinde çalışma komiseri olan devrimin önemli simalarından Şlyapnikov’un aralarında bulunduğu “İşçi Muhalefeti”, üretim ve ekonominin yönetiminin fabrika komitelerine bırakılmasını talep eden bir bildiri dağıtır. Lenin “savaş komünizmi”ne devam etmenin devrimi tehlikeye sokacağının farkındadır; üretimin gönüllü bir biçimde artırılması için köylülerin ikna edilmesi gerektiğini belirterek Yeni Ekonomi Politikası (NEP) denen kısmi pazar ekonomisine geçişi önerir. Bu, köylülerin vergilerini ayni olarak verdikten sonra artan ürünlerini satma hakkının tanınması demektir. 

    Öte yandan aynı kongrede Bolşevik Partisi’nin geleneğine aykırı olsa da, durumun vahametine bakarak geçici olarak hiziplerin yasaklanmasına karar verilir. Ancak muarızlarının iddialarının aksine, Kronstadtlıların talepleri siyasal ağırlıktadır. “Çeka’sıyla Komünist Parti’nin diktatörlüğüne” ve onun “devlet kapitalizmine” karşı çıktıklarını söyleyerek Şubat ve Ekim’den sonra, yani monarşi ve burjuvazinin devrilmesinden sonra bir üçüncü devrimden sözedenler vardır. Müzakere arayışında olan büyük çoğunluk ise bu kadar uç noktada değildir. 

    Buzun üzerinde savaş 

    Kronstadt’ın bulunduğu ada, kışın deniz donduğundan aylar boyunca karayla buzdan düz bir yüzeyde birleşmektedir. Eğer buzlar erirse, dış müdahaleye açık bir durum ortaya çıkacaktır. 

    7 Mart’ta Kızıl Ordu’nun meslekten subay en önemli komutanı Tuhaçevski, 20 bin askeri bölgeye sevkeder. Karşılarında kağıt üzerinde 18 bin, gerçekte ise 5-6 bin ayaklanmacı vardır. Denizcilerin önemli bir kesimi ayaklanmaya mesafeli kalmıştır. 

    Lenin, “Kronstadt’dakiler ne Beyaz muhafızları ne de bizim iktidarımızı istiyorlar; ama başkası da yok” diyerek bir çözümsüzlüğe işaret eder. 

    Buzların üzerinde, kar fırtınası altında gözgözü görmezken zorlu bir çatışma cereyan eder. 17 Mart gecesi ayaklanmanın yöneticileri, yanlarında 7 bin kişi ile birlikte Finlandiya’ya kaçmak zorunda kalır. Çatışmalarda Kızıl Ordu 1600 kayıp verir; Kronstadt’dakilerin kaybı da eşittir: 600 ölü ve 1000 yaralı. Ancak ayaklanmanın bastırılmasından sonra tutuklananlar arasından öldürülenler de olur. 

    Mahkum edilenlerden Ermolaev, anılarında 1921’de Volga’dan Kronstadt’a geldiğini, 1924’te serbest bırakıldıklarını, kendisinin inşaat mühendisliği eğitimi görerek 40 yıl bu mesleği icra ettiğini anlatır. Köylülüğün içinden çıkmış Kızıl Ordu saflarındaki askerler ve bahriyeliler olarak kırsaldaki hoşnutsuzluğun bir ifadesi olarak sunduğu eylemlerini ayaklanma değil “protesto” olarak nitelendirir. 

    Trajedinin ötesinde 

    Ayaklananlar hakiki siyasal meseleleri öne sürerken, 3 yıl süren içsavaşın ve aylardır devam eden köylü ayaklanmalarının yarattığı ortamı hesaba katmamışlardı. Bolşevik karşıtı olmanın ötesinde açık seçik bir plan ve programa sahip olmamaları da bir karşı devrim tehlikesini gündeme getirmişti. Öte yandan Bolşevikler de tam bir yıkımın ortasında taleplerin en azından bir kısmının makul olduğuna kanaat getirmişler; ancak müzakere yolunu seçmek yerine Kronstadt ayaklanmasını içsavaşın bir devamı olarak görmüşler; son bir askerî hamle ile bunu baskılamayı seçmişlerdi. 

    Kronstadt ayaklanmasının önderi olarak gösterilen Petriçenko’nun Beyazlarla ilişkisi olduğu iddiasını doğrulayan sonraki tarihli bir yazışma bulunsa da, mektupta toprağın köylülere verilmesi, sendikal özgürlük gibi taleplerinin Beyazlar tarafından kabul edilemeyeceği belliydi; zaten “Bütün iktidar partilere değil Sovyetlere” düsturu da herhalde Beyazlara pek uygun değildi. Zaten Beyaz orduların komutanı Wrangel buna cevap bile vermemişti. 

    O günlerde Petrograd’da bulunan yazar Victor Serge Bir Devrimcinin Hatıraları kitabında çelişik gözükse de bir hususun altını çizer. Kronstadt’ın “haklı olduğunu” belirttikten sonra, “Eğer Bolşevik diktatörlük düşerse bu kısa vadede kaos; kaos aracılığıyla bir başka diktatörlük, proleter-karşıtı diktatörlük demek olurdu” der. 

    Konuya ilişkin, anarşistlere sempatisi ile bilinen akademisyen Paul Avrich, kapsamlı kitabı Kronstadt 1921’in önsözünde şöyle der: “Kronstadt’ın verili koşullarında tarihçi, isyancılara sempati duyabileceği gibi, Bolşeviklerin onları bastırmasının haklılığını da kabul edebilir. Bunu anlamak, gerçekten de Kronstadt trajedisini bütünüyle kavramaktır”. 

    Ancak “trajedi”den öte, Kronstadt’ın ezilmesi Sovyet demokrasisinin nefes borusunu tıkamıştır. 

  • İktisadi çıkarlar çatıştı Kuzey ile Güney kapıştı

    İktisadi çıkarlar çatıştı Kuzey ile Güney kapıştı

    Amerikan İçsavaşı, 160 yıl önce 12 Nisan 1861’de “Kuzey” ile “Güney” arasında başladı. Vietnam Savaşı’na kadar ABD’nin kayıplar açısından en kanlı savaşı olarak kaldı. 1860 seçimlerinde henüz 6 yıllık bir parti olan Cumhuriyetçi Parti’nin ve Abraham Lincoln’ün Kuzey oylarıyla kazanması, kölecilik taraftarı Güney için artık hem iktisadi hem siyasi olarak bir varoluş problemine dönüşmüştü. Lincoln’ün başkanlık görevini devralmasından sadece bir ay sonra, Güney’in Fort Sumter baskını savaşın kıvılcımını çaktı. 1865’e kadar sürecek savaşı Kuzey kazanacak, Amerika Birleşik Devletleri kurulacak, kölelik yasaklanacak; ancak bütün bunlar 620 bin insanın hayatına malolacaktı. 

    1- Kuzey’in savaştaki öncelikli amacı birliği korumaktı 

    Tarihçilerin en geniş uzlaşı sağladığı savaş sebebi “kölelik” olsa da, Güney-Kuzey arasında farklı nedenler dolayı büyük çelişkiler vardı. Güneydeki 7 eyalet “Birlik” içerisinde köleliğin statüsünü bahane ederek ayrılmak istemiş, Kuzey ise kendi içinde hem kölelik hem de Güney’e saldırıp saldırmama üzerine tartışmaların ardından “Birlik”i korumak üzerine Güney’in baskınına cevap vermiştir. Yönetime gelmiş olan Cumhuriyetçi Parti’nin köle karşıtı görüşü bilinse de, bu konudaki siyasi hamlesini vatandaşlarının desteğini almak için bir koz olarak tutmuş; kölelik konusunda kararlılığını ancak savaş sırasındaki olumsuz havanın önüne geçebilmek için 1863’te tamamladığı Özgürlük Bildirgesi ile gösterebilmiştir. 


    Mavi: Köleliğin yasak olduğu birliğe bağlı eyaletler
    Koyu Kırmızı: 15 Nisan 1861 öncesi ayrılıkçı eyaletler
    Kırmızı: 15 Nisan 1861 sonrası ayrılıkçılara katılan eyaletler
    Sarı: Köleliğin serbest olduğu fakat ayrılıkçı olmayan eyaletler
    Gri: Birliğin kontrolündeki organize edilmemiş topraklar 

    2- Güney, savaşın ilk yıllarında avantajlı konuma geçmişti 

    Fort Sumter baskını ardından “Dip Güney”deki ayrılıkçı 7 eyalete diğer 4 güney eyaletinin de katılmasıyla, Konfederasyon (Güney) ciddi bir güven kazanmıştı. 1. Bull Run Muharebesi’ndeki Konfederasyon zaferi, savaşın Birlik’in öngördüğü gibi kısa süreceği düşüncesini ortadan kaldırmıştı. Ardından gelen Güney’in zaferleri, tarafsız Kentucky eyaletinin işgali ile zirve yapmıştı. Konfederasyon’un en önemli generallerinden Albert Sidney Johnson’ın Shiloh Muharebesi’nde kaza kurşunu ile ölmesi, kumanda kademesinde bir boşluk yarattı. Ardından savaşın büyük muharebelerinden olan Chancellorsville’daki (1863) zafer ile Güney yeniden güçlü bir konuma geldi. Ancak burada yine önemli generallerden “Stonewall” (taş duvar) lakaplı Thomas Jackson’ın kendi cephesinden gelen kaza kurşunu ile ölmesi, başkumandan Robert Lee’yi tümüyle tek başına bıraktı. Gettysburg Muharebesi Güney’in başarılı giden stratejisine sekte vurdu ve bu geniş çaplı muharebede Kuzey’in başarısı savaşta da galibiyeti getirdi. 

    3- Güney, Avrupa’nın savaşa müdahil olacağını düşündü 

    Güney eyaletleri siyah kölelerin çalıştığı pamuk tarlalarıyla Britanya tekstil endüstrisinin en büyük pamuk tedarikçisi idi (Fransa da Güney’den önemli miktarda pamuk alıyordu); bu nedenle üretilen bu ürüne “Kral Pamuğu” (King Cotton) adı takılmıştı. Konfederasyon bu bağa o kadar güvenmişti ki Kuzey’in Güney’i denizden abluka altına almasının ardından pamuk tedariği kesileceği için Britanya’nın mutlaka kendi tarafında savaşa müdahil olacağını düşünüyordu. Britanya ise bu mücadeleye katılmayacak, daha sonra da tarafsızlığını ilan edecekti. Onu 3. Napoléon Fransa’sı ve diğer Avrupa ülkeleri takip etti. İngiltere’de tekstilin kalbi Lancashire’da kısa süreli bir pamuk kıtlığı yaşansa da bazı üreticilerin yaptığı stok, ardından da Hindistan, Mısır ve hatta Osmanlı Devleti’nden ithal edilen pamuk Güney’in bu ürününü ikame etti. Bu arada Kuzey, Britanya’nın tahıl ihtiyacının yarıya yakınını karşılamaya devam etti. Bunun sonucunda “Kral Tahılı, Kral Pamuğu’ndan güçlü çıktı” yakıştırması yapılmıştır. 

    4- Savaşın esas sonucu, toplumsal değil iktisadi oldu!

    Amerikan iç siyaseti açısından Kuzey’in galibiyetinin en önemli sonuçları, birliğin korunması ve köleliğin kaldırılmasıyla beraber Siyahlara tanınan hak ve özgürlükler yolunda atılan adımlardı. Ancak savaşın daha da önemli bir sonucu -Hobsbawm’ın da vurguladığı gibi-dönemin başat gücü İngiltere ekonomisine bağlı ve hammadde tedarikçisi bir Güney’in ondan koparılarak Kuzey’in sanayisine eklemlenmesidir. Aynı dönemde Britanya ekonomisine eklemlenmek/kopmak üzere benzer mücadeleler Çin’de Taiping Ayaklanması ve Güney Amerika’da Paraguay Savaşı ile sonuçlanacaktır. 

    Gettysburg: Savaşın dönüm noktası  1-3 Temmuz 1863 tarihlerinde Pennsylvania yakınlarındaki Gettysburg’de gerçekleşen muharebe, içsavaşın dönüm noktası sayılıyor. (Don Troiani, “Rock of Erin, 1997) 

    5- Savaş sonrası kazanımların çoğu yitirildi 

    Kuzey’in köleliği kaldırma konusunda kararlığı savaş sırasında Özgürlük Bildirgesi ile başlamış, sonrasında ise anayasadaki değişikliklerle siyahlar temel hak ve özgürlüklerine (seçme-seçilme hakları dahil) kavuşmuşlardı. Ancak “Yeniden İnşa” dönemi (1865- 77) sonrası, özellikle Güneyli Demokratlar’ın hakim olduğu eyaletlerde siyahların hakları bir dizi düzenleme ile kırpılacaktı. Özellikle 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başlarına kadar çıkarılan “Jim Crow Yasaları” ile siyahların eşitlikçi ve özgürlükçü kazanımları geri alınacaktı. Siyahlar bu temel hak ve özgürlüklerini, uzun süren mücadeleler sonucunda ancak 1965’te elde edebileceklerdi. 

    6- Güney’de siyah asker yoktu! 

    Güney’deki Siyahlar nüfusun önemli bir kısmını oluştursa da cephede savaşmadılar. Savaş sırası ve sonrasında bu konuda birçok efsane üretilmiş, hatta Gettysburg’da 70 bin siyahın savaştığı söylenerek ve fotoğraflarla oynanarak siyah askerlerin olduğu birlikler uydurulmuştu. Güney’de siyahlar yalnızca işgücü olarak kullanıldılar veya Beyaz askerlerin hizmetçileri olarak cephede bulundular. Savaşın bitimine haftalar kala general Robert Lee, siyahlardan bir bölük oluşturulması için ucu ucuna bir yasanın geçmesini sağlamış, bir bölük eğitime başlamış fakat savaşa yetiştirilememişti. Kuzey ordusunda ise Siyah askerler gerçekten savaştılar. 

    16. ABD Başkanı Abraham Lincoln (1809-1865). 

    7- Konfederasyon’u hiçbir devlet resmî olarak tanımadı 

    Güney, savaşın başından beri ayrı bir devlet olarak tanınabilmek için hem Londra’da hem Paris’te görüşmelerde bulundu; ancak bunlar başarılı olmadı. 3. Napoléon Meksika’da bir kukla yönetim kurduğu için, Kuzey’i zayıflatmak adında Güney’i tanımayı düşünse de, Lincoln’ün böyle bir durumda savaş ilan edeceği uyarısı üzerine bu hamleden vazgeçmiştir. Güneyli John Bannon’ın 1863’te Papa 9. Pius’la görüşmesi de kendisi de bir içsavaşın içinde olan İtalya’da sonuçsuz kalmıştı.