Etiket: sayı:82

  • Bazen kahkaha bazen taşkınlık ve facia

    Bazen kahkaha bazen taşkınlık ve facia

    Hıristiyanların en büyük bayramlarından Paskalya, Hz. İsa’nın dirilişini simgeliyor. Osmanlı döneminde gerek İstanbul’da gerekse taşrada düzenlenen şenlikler, kimi zaman bir bayram havası içinde kimi zaman ise sonu ölümlere varan felaketler eşliğinde yaşanmıştır. Devlet, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında, din ve siyasetin belirlediği hassas ilişkiler Paskalya’sı. 

    Yahudilikteki Pesah (Fısıh) Bayramı, Paskalya adını aldığı Hıristiyanlık inancında en büyük bayramlardan. Noel gününün aksine sabit bir günü yok. Doğu ve Batı kiliselerinin takvim farklılığına göre, her yıl 22 Mart’tan sonraki ilk dolunaya rastlayan pazar günü veya dolunaydan sonraki ilk pazar günü kutlanıyor. 

    Katolik ve Protestanlar, Paskalya Bayramı’nı bu yıl 4 Nisan’da, Ortodokslar ise 2 Mayıs’ta kutlayacak. İsevî inanışa göre Hz. İsa, Pesah Bayramı öncesinde çarmıha gerilip öldü ve bayramın bittiği pazar günü dirildi. Bu dirilişin anısına kutlanan Paskalya bayramının öncesinde, şubat ayından itibaren 3 hafta bol bol yenilip içilen Apukurya şenlikleri olur; sonrasında hayvansal gıdalar almadan 40 gün oruç tutulan “büyük perhiz” günleriyle Paskalya’ya hazırlanılır. Paskalya gününde bu oruçtan çıkılır ve Hz. İsa’nın dirilişi nefis yemekler ve çeşitli ayinlerle kutlanır. Bu günün belli başlı ögeleri olarak paskalya çöreği, paskalya yumurtası, paskalya tavşanı, paskalya sepeti öne çıkar. 

    Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren her dönemde tebaası olan gayrimüslimlerin ayinlerine karışmaz ve bayramlarını tam bir serbestlik içinde kutlamalarına ses çıkarmazdı. Böyle olunca kalabalık bir Hıristiyan nüfus barındıran Osmanlı topraklarındaki kutlamalar, tüm toplumu etkilerdi. 

    Kutlamaların dozunda aşırıya kaçılıp tüfek, silah atılması; Yahudi, Ermeni ve Rumlar arasında gerginlik çıkması sıklıkla tekrarlanan olaylardandı. Ermenilerle Rumlar arasındaki geçimsizlik bilhassa Kudüs’te Kamame Kilisesi’nde (Kumame/Kıyame/Holy Sepulchre) başgösteriyordu. Hıristiyan fanatiklerin, Hz. İsa’yı katlettikleri gerekçesiyle her Paskalya’da Yahudiler ile gerginlik yaşamaları, sürtüşmeleri adet olmuştu. Hahamhane Paskalya günlerinde bu gibi tacizlerin tekrarlanmaması için önlem alınmasını talep ederdi. 

    Hıristiyanların Müslümanlarla aynı kıyafetleri giymeleri kesinlikle istenmediği halde, Paskalya şenliklerinde onların Müslüman kıyafetlerine bürünüp sokaklarda şarkılar söyleyerek gezip tozmayı tercih ettikleri anlaşılmaktadır. 3. Selim döneminin bazı fermanlarında, Hıristiyanların bu şekilde davranmalarının kesinlikle engellenmesi emredilmektedir. 

    Çikolata tavşanlarla dolu bir hediye sepeti, Paskalya’da tüm çocukların neşesi… 

    Ecnebi tebaadan olup Osmanlı topraklarında ahidname ile yaşayan Hıristiyanlar ile sefaret mensupları da tam bir serbestlik içinde ayinlerini icra ederlerdi. 3. Osman dönemine (1754-1757) tarihlenen Fransa elçisinden Sadaret’e gönderilen bir takrirde (BOA.İE.HR.1599), “Beyza-i Surh (kırmızı yumurta) Paskalyası gecesi sabaha karşı Galata’daki Efrenç Kilisesi çevresini, ellerinde birer mum ile dönerek ayin icra edecekleri” bildirilmektedir. Mutad-ı kadim olan bu ayin için izin istenilmeden sadece bildirimle yetinilmesi dikkati çekicidir. Paskalya zamanı sefaretlerin, İstanbul’da tedariki en zahmetli gıda maddelerinin başında gelen kuzu etini belirlenen miktarda almasına izin verilirdi. 

    Eski dönemlerde patrikhanelere, kiliselere devletin para yardımında bulunduğu vaki değilken, Tanzimat sonrası Osmanlılık anlayışının uzantısı olarak bazen padişahların kesesinden, bazen Maliye Hazinesi’nden patrikhanelere yapılan yardımlar da Paskalya zamanına denk getirilirdi. Rum Patrikhanesi’nin Osmanlı sarayına Paskalya çöreği gönderdiğine dair bir belgeye rastlayamadım. Bununla birlikte Tanin gazetesinin 19 Nisan 1914 tarihli nüshasında “Çörek Takdimi” başlığı altında “âdât-ı kadîmeden (eski âdetlerden) olduğu vechile her sene Saray-ı Hümayun’a gönderilmesi mutat olan Patrikhane’nin çörekleri, pek müzeyyen (süslü) sepetler derununda (içinde) olarak evvelki gün Saray-ı Hümayun’a gönderilmiştir” haberine rastlıyoruz. 

    Eski bir âdet olduğu özellikle belirtilen bu uygulamanın karşılığında, Osmanlı sarayından da Patrikhane’ye kutsal günlerde bir yiyecek gönderiliyor muydu? Saray’da pişirilen aşurenin gönderildiği kişilerin uzun devirlere yayılan listeleri mevcuttur. Bu listelerde hahambaşılığa veya patrikhanelere aşure gönderildiğine dair bir kayda rastlanmamıştır. Dinî kaygılarla gönderilmediği düşünülebilirse de kurban etinin veya aşurenin gayrimüslimlere verilmesine dair bir yasak olmadığı, aksine bunun teşvik edildiği bilindiğine göre, belgelerine rastlanmaması ilginçtir. 

    Kudüs’te Paskalya  Hz. İsa’nın yeniden dirileceği yer olduğuna inanılan Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesi’nin aynı zamanda Yeni Ahit’e göre Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yer olduğuna inanılıyor. Paskalya günleri oldukça kalabalık bir grup kilisenin önünde toplanıyor. 

    Çok dinli, çok uluslu bir devlette, toplumsal katmanların birbirleriyle çatışıp asayişi ihlal etmesi hiç istenmeyen bir durumdu. Asayiş ihlallerinin önüne geçmek için harcanan çabalar yanında, cemaatler arasında dostluğu pekiştirecek uygulamalar da bilhassa 19. yüzyılın “Osmanlılık projesi” çerçevesinde yaygınlık kazandı. Sadrazam Midhat Paşa, Kanun-ı Esasi’nin ilanından biraz sonra, 28 Zilhicce 1293 (14 Ocak 1877) Pazar günü Küçük Paskalya Bayramı’nda Rum ve Ermeni patrikhanelerini ayrı ayrı resmen ziyaret edip birlik, beraberlik nutukları çekti. Osmanlı sadrazamlarının Patrikhane’ye resmî ziyaret âdeti yokken böyle bir uygulamanın Kanun-ı Esasi çerçevesinde yürürlüğe konması Hıristiyan tebaa arasında coşkuyla karşılandı. Önceki yüzyıllarda farklı dinlerden Osmanlı tebaasının sosyal ilişkilerinde mutlaka hissedilen ayrılık ve rekabet duygusunun bir nebze de olsa giderilmesi yönündeki çabaların, 19. yüzyıl sonlarında ayrı ayrı sosyolojik katmanları biraraya getirmekte başarılı olduğuna dair veriler vardır. 

    Bu dönemde şahidi olduğu olayları, yaşanılan âdet ve gelenekleri Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri (Tarih Vakfı-1995) adlı kitabında kaleme alan Abdülaziz Bey, Müslüman ve Hıristiyanların karşılıklı uydukları görgü kurallarını sıralarken şunları anlatmaktadır: 

    “Kübera, tüccar ve esnaf İslâm olsun, Hıristiyan olsun, bütün ahbaplarına Ramazan’da büyük tepsi ile baklava, kandil geceleri şeker, çörek gönderirdi. Hıristiyanlar da Paskalya’da İslâm ahbap ve komşularına kırmızı yumurta, paskalya çöreği ve portakal yollardı. Paskalya’dan üç gün önce evlerde pişirilmiş, üzerine badem, şeker ve bahar dökülmüş, kiliselerde okunmuş buğdaydan da İslâm olan ahbap ve komşularına gönderirlerdi. 

    Düğünlerde İslam ve Hıristiyanlar kendi ahbaplarını ve komşularını gündüz işleri olur diye, akşam yemeğe davet ederlerdi. Hıristiyanlardan birisi kızını evlendirirse, İslâmları da nikâha çağırır, nikâhtan bir-iki gün sonra damadı yanına alır, tanıdığı İslâm ekâbirine el öptürmeye götürür, onlar da damada hediye verirlerdi. 

    Kadınların da aralarında benzer adetleri vardı. Bayram ve paskalyalarda birbirine gitmek, tebrik etmek, sene başı gelince Hıristiyan ahbapları evinde ziyaret etmek, yolda karşılaştıklarını “nice yıllara yetiştirsin” diye kutlamak herkesin uyduğu âdetti. Ölüm olduğunda İslâmların ve Hıristiyanların birbirine taziyeye gitmesi de usuldendi. Kibar konaklarında Hıristiyan kilerciler, arabacılar, kayıkçılar, ayvazlar hizmet ederdi. Özel olarak konağa hizmet eden kürkçü, terzi, oyacı, yemenici, haffaf, çamaşır yıkayıcı, tahta silici, tatlı kaynatıcı Hıristiyanlar da vardı. Bunların düğün ve nikâhlarında konaktan hediye gönderilir, hastasının hatırı sorulur, para bırakılır ve her çeşit yardımda bulunulurdu. Hıristiyanlar bir İslâm hocasına başvurup kendilerini okutturabilirler, muska yazdırır, rüya yorumlatabilirlerdi. İslâmlar da ayazmalara giderler, su içerler, papazlara okuturlardı. Yılbaşı gecesi Hıristiyanlar fenerlerle sokaklarda gezer, ekâbir dairelerine uğrar, o gece için hazırlanmış olan helva ikram edilir, bahşiş verilirdi. İslâm olsun, Hıristiyan olsun birbirinin cenazesi geçerken hürmeten sokağın bir kenarında dururlardı”. 

    Beyaz Saray’da yumurta avı  Başkan Barack Obama, 2015’te Beyaz Saray bahçesinde yumurta yuvarlama oyunları sırasında… 

    Abdülaziz Bey’in bu tespitlerinin genellikle İstanbul halkı arasında geçerli olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Halk arasında bir yakınlaşma sözkonusu olsa da her yerde aynı ölçüde değildi. Bazen de düşmanlıklar Paskalya’da artıyordu. 19. yüzyılda ayrılıkçı, bağımsızlık yanlısı hareketlerin çoğaldığı Balkanlar’da, bilhassa Paskalyalarda bazı kiliseler bu hareketlerin merkezi olmayı üstlerine alır, hükümet ve saltanat aleyhine gösteriler organize ederlerdi. 

    Bahar çocukları  Bahar aylarına denk gelen Paskalya Bayramı, çocukların en sevdiği bayramlar arasında… Çiçekli şapkaları, küçük hediyelerle dolu sepetleriyle en güzel kıyafetlerini giymiş çocuklar… 

    1878’de Bulgaristan Prensliği kurulduktan ve 1885’te Şarkî Rumeli Vilayeti, Bulgaristan Prensliği tarafından işgal edildikten sonraki yıllarda, Bulgaristan Türkleri Paskalya’da dükkanlarını açamaz, okullarına gidemez hâle geldiler. Babıâli’nin bu tür eylemleri engelleme girişimleri çoğunlukla başarısız oldu. Bulgaristan Hıristiyan ve Müslümanları giderek ayrışmaya, birbirlerine karşı düşmanlığa meylettiler. 

    Unutulmamalıdır ki Yunanların bağımsızlık isteklerinin ateşlendiği 1821 İsyanı, Paskalya günü eyleme geçmek üzere hazırlanan bir isyandı. Ayrılıkçı Sırplar ve Bulgarlar da bu tarihi ve eylemi asla unutmadılar. Devlet de her Paskalya’da Hıristiyan çoğunluğun bulunduğu Balkan şehirlerinde teyakkuz durumuna geçerdi. Güvenlik güçleriyle halkın karşı karşıya gelmemesi için uğraş verilirdi. 

    Anadolu Hıristiyanları ise bağımsızlık taleplerinden uzak, ancak gayet tantanalı Paskalya şenlikleri düzenlerdi. Asayişin ihlal edilmesinin istenilmediği bu şenliklere adli kolluk güçleri sık sık müdahale etmek zorunda kalırdı. Bazen de kalabalık sebebiyle meydana gelen olaylar faciayla sonuçlanırdı. 

    Böyle bir olay günümüzde Malatya’ya bağlı Arapkir ilçesinde 8 Nisan 1893 günü Paskalya kutlamaları sırasında meydana gelmişti. Aşağı Çarşı mevkiindeki bir hanın üzerinde Ermeni halkı Paskalya yumurtası tokuşturup şenlik yapıyordu. Bu esnada izdiham sebebiyle çöken hanın altından 38 ölü, 8 yaralı çıkarılmıştı. “Diriliş Günü” kutlamaları birdenbire matem ortamına dönmüştü. 

    Samsun’daki Rum kilisesinde Paskalya Yortusu esnasında meydana gelen felaket de çok acıdır. Ayin esnasında başörtüsü tutuşan bir kadının feryadı diğer kadınları paniğe yöneltmiş ve kiliseden çıkarken oluşan kargaşa esnasında 5 yaşlı kadın ezilip ölmüş, 4’ü de ağır yaralanmıştı. 

    Günümüzde, ülkemizde sayıları varla yok arası bir halde bulunan Hıristiyanların, kalabalıklardan uzak ve toplumu etkilemeyen Paskalya kutlamalarının kazasız, acısız gerçekleşmesini diliyorum. 

    1BELGENİN BELGESİ 

    Malatya’daki hadise 

    Huzur-ı Sami-i Sadaretpenâhîye Dünkü gün saat altı buçuk raddelerinde Arabgir kazasının Aşağı Çarşısında vaki Ermeni Kilisesi Vakfı akarı bulunan bir kıt’a han üzerinde Ermeni efradından birçok kesan Paskalya yumurtası uruşmakta iken izdiham sebebiyle mezkur hanın bağteten yıkıldığı haber verilmesiyle yetişilip kemal-i germiyle hafriyata müsaraatla otuz sekiz neferin meyyiten ve sekizinin de mecruhen enkaz altından çıkarıldığı ve bir taraftan da hafriyata devam edilmekte olup nüfus ve hayvanca miktar-ı zayiat henüz tamamıyla tahakkuk etmediğinden neticesinin badehu iş’âr kılınacağı Arabgir Kaymakamlığı’ndan alınan telgrafta beyan olunmuş ve mahallî beledî memurlarının bu gibi köhne ebniyeleri teftiş ve muayene ile vaktiyle hedm veya tahkimine adem-i takayyüdleri saikasıyla böyle bir kazâ zuhuruna meydan verilmiş demek olacağından tahkikat icrasıyla beraber iş’âr ve mecruhînin dahi icra-yı tedavilerine fevkalade itina olunması cevaben izbar edilmiş idüği maa’t-teessüf maruzdur fermân. 

    Fî 27 Mart sene 309 [8 Nisan 1893] 

    Mamuretü’l-Aziz Valisi Enis 

    BOA.YAHUS. 272/106 

  • ‘Kısmet be Hardy!’

    ‘Kısmet be Hardy!’

    Britanya tarihinin sembol ismi Amiral Horatio Nelson, özellikle aynı dönemde yaşadığı Napoléon Bonaparte’ı mağlup etmesiyle bilinir. 1798’de Fransız donanmasını yokeden Nelson, Bonaparte’ın Doğu’yu fethetme planına set çekmiş; o dönem Osmanlı toprağı Mısır’ın savunulmasına büyük katkı sağlamıştı. Sultan 3. Selim, Nelson’a benzersiz iki hediye gönderecek, o da bunları ölene kadar üzerinde taşıyacaktı! 

    Londra’ya yolu düşenlerin albümlerindeki en güzel fotolardan bazıları, şehrin en meşhur meydanında, 4 büyük bronz aslanın bekçilik ettiği 52 metrelik gösterişli bir sütunun üzerindeki bir heykelin yanındadır. Tüm Londra’ya tepeden bakan, yüksekliği sebebiyle uzak mahallelerden bile rahatlıkla görülebilen ve ülkenin sembollerinden biri olan Trafalgar Meydanı’ndaki anıt, Britanya tarihinin ulusal kahramanı Amiral Horatio Nelson’a (1758-1805) aittir. 

    Her gün binlerce fotoğrafı çekilen Nelson Anıtı’nın tepesindeki beyaz mermerden yapılmış 5.5 metrelik etkileyici heykel, onurlu bir asker ve örnek bir vatansever olan Amiral Nelson’un anısını yaşatır. Cenaze töreninde yapılan konuşmalardan birinde dendiği gibi, o sadece “Britanya’nın en hayırlı evlatlarından birisi” değil, dünya harp tarihinin de en başarılı komutanlarındandır. 34 yıllık Donanma kariyeri boyunca pek çok zafer kazanmıştır. 

    Nicholas Pocock’un (1740-1821) 1808 tarihli “Nil Savaşı” tablosu. National Maritime Museum, Londra. 

    Amiral Nelson’u biz Türkler için de önemli yapan, bu zaferlerinden birisi sonucunda elde ettiği çok önemli bir nişan, çok değerli hediye ve ölmeden önce söylediği son sözüdür. Trafalgar Meydanı’na çok yukarıdan baktığı için detaylarını kolay farkedemediğimiz heykelin sol göğsünde ay-yıldızlı bir nişan, şapkasında da değerli taşlarla süslü gösterişli bir sorguç (chelengk) bulunur. Bu iki “aksesuar”, ünlü İngiliz amirale 1798’de Mısır’da Napoléon’a karşı kazandığı Nil Savaşı’ndaki başarısından dolayı Osmanlı Sultanı 3. Selim tarafından gönderilmiştir. İngiliz tarihinin en meşhur mücevherlerinden birisi olan “chelengk” ve Osmanlı tarihinin “ilk şövalyelik nişanı” sayılabilecek olan Osmanlı Hilal Nişanı’nın (Imperial Order of the Crescent) ve Amiral’in son sözünün hikayesine başlamadan önce kendisini biraz tanıyalım. 

    Nelson 1758’de Norfolk’ta doğdu. Amcası kaptan Maurice Suckling’e karşı hep büyük bir hayranlık besleyen küçük Horatio, annesinin ölümünden sonra okul hayatına devam etmedi ve çocuk yaşta (13) HMS Raisonnable’da –geminin kaptanı olan amcasının gözetimi altında- en alt basamaktan denizcilik kariyerine başladı. Küçük Horatio’nun güvertesini silip halatlarını topladığı HMS Raisonnable, tam 30 yıl sonraki 1801 Kopenhag Deniz Savaşı’nda, artık amiral olmuş olan Horatio Nelson’un komutası altında görev yapacaktı! 

    Trafalgar’a tepeden bakıyor 
    Londra’nın merkezindeki Trafalgar Meydanı’nda bulunan Nelson Anıtı’nın tepesindeki beyaz mermerden yapılmış 5.5 metrelik etkileyici heykel, Amiral Nelson’un anısını yaşatmaya devam ediyor. 

    Nelson kısa sürede, amcasının desteği dışında kendi yetenekleri sayesinde hızla yükseldi. 7 yılda Karayipler’den Kuzey Kutbu’na, Danimarka’dan Hindistan’a kadar pek çok denizde görev yaptı; yaşına göre çok fazla deneyim sahibi oldu. Henüz 20 yaşında iken kaptan olarak atandı. Britanya tarihinin en genç donanma kaptanlarından birisiydi artık. 

    Gözüpek ve çok cesur bir komutandı. Savaşın en hararetli anlarında emri altında savaşanlara olabileceği kadar yakın olmayı tercih eder, ölüm hattında çarpışan askerlerinin ihtiyacı olan güveni ve manevi desteği bizzat yanlarında bulunarak sağlardı. Bu sebeple her zaman askerleri tarafından çok sevilen bir komutan oldu; ancak bu özelliği pek çok savaşta onu ölümün kıyısına getirdi. Ateş hattında bulunmaktan hiç çekinmediği için, katıldığı neredeyse tüm savaşlarda yaralandı. 1794’te Korsika Savaşı’nda sağ gözünü kaybetti. 1797’deki Tenerife Savaşı’nda da sağ kolunu! Ayrıca St. Vincent ve Nil savaşlarında da yaralandı. Zaten adını efsaneleştirecek Trafalgar Savaşı’nda ölecekti! 

    Horatio Nelson donanma kariyerinde basamakları hızla tırmanırken, 18. yüzyıl sonunda tüm dünya, devrim sonrası Fransa’sının en önemli politik ve askerî figürü haline gelecek olan başka bir askerin, Napoléon Bonaparte’ın yükselişine tanıklık ediyordu. Dünyanın en büyük gücü olacaksa, bunu ancak Britanya’yı yenerek yapması gerektiğini iyi bilen Napoléon; Hindistan’a ve zengin Doğu’ya giden yolu kontrol altına alabilmek ve Britanya’nın zengin sömürgeleri ile olan en kısa bağlantısını kesmek için Mısır Seferi’ne karar verdi. Mısır’ın ele geçirilmesi, aynı zamanda Akdeniz’deki askerî ve ticari üstünlüğü de Fransa’ya getirecek, Türk Boğazları’nın kontrolü konusunda onu söz sahibi yapacaktı. 

    Fransız donanması 1798 Mayıs’ında Napoléon komutasında Akdeniz’e açılarak Mısır’a doğru yola çıktı. Bunu haber alan İngilizler, zaten bölgede bulunan Amiral Nelson komutasındaki donanma ile Malta kıyısında Fransızları durdurmaya çalıştılar. Ancak Nelson ile Napoléon’un ilk karşılaşmasından galip çıkan Fransız general oldu. Malta sonrası yoluna devam eden Fransız ordusu, Temmuz ayında İskenderiye’de karaya çıkarak Kahire’ye doğru yürüyüşe başladı. 

    Abukir’de batan Fransız donanması  1 Ağustos 1798’de sulara gömülmekte olan Fransız donanması, George Arnald’ın tuvaline böyle yansımış.

    1517’den beri Osmanlı toprağı olan Mısır, İstanbul’dan atanan valiler tarafından sultan adına yönetiliyordu. Zengin Mısır Vilayeti’nde, yerel Memlûk güçleri hâlâ etkiliydi. Osmanlı yönetimi, vergisini sorunsuz aldığı ve düzen bozulmadığı müddetçe Mısır’ın kendine has zor ve karmaşık yapısına çok karışmamıştı. Mısır Osmanlı toprağı olmasına rağmen, yerel yönetimleri ve asayişi genelde Memlûk beyleri tarafından sağlanıyordu. 

    İki ordu Kahire’nin hemen dışında, Gize’deki piramitlere yakın bir bölgede 21 Temmuz günü karşılaştı. Kısa süren savaşta Napoléon etkileyici bir zafer kazanarak Kahire’ye girdi. Osmanlı ordusu ise ağır kayıplar verdi (300 Fransız kaybına karşın 20 bin Osmanlı kaybı!). Tarihe Piramitler Savaşı olarak geçen bu savaş, Napoléon açısından kalıcı bir sonuç oluşturmadı. Zira sadece 10 gün sonra korkunç bir haber alacaktı: 1 ay evvel Malta’da yendiği Amiral Nelson, İskenderiye yakınlarındaki Abukir’de tüm Fransız donanmasını yoketmişti! 

    Napoléon’un Mısır’ı işgal etmesi İstanbul’da da büyük tepki yarattı. Dönemin padişahı 3. Selim, bu işgalden olumsuz etkilenecek olan Britanya’nın olaya müdahale etmesiyle hayli rahatlamıştı. Osmanlı ülkesinde yenileşme ve modernleşme çabaları henüz tam olarak sonuç vermemiş, yakın zamanda kurulan Nizam-ı Cedid ordusu ise istenilen güce ulaşamamıştı. Ayrıca, bu çabalara direnen -başta Yeniçeriler olmak üzere- çeşitli çevrelerin gayretleri ile meydana gelen istikrarsız ortam, Avrupa’da devam eden çeşitli isyanlar ve savaşlar da Osmanlıların Mısır’ı kendi kaynakları ile savunmasını imkansız kılmaktaydı. Bu sebeple, Britanya’nın Mısır’da Fransızların karşısına çıkması, Osmanlılar için büyük bir şans olarak ortaya çıkıyordu. 

    Mısır yolundaki Napoléon tarafından Malta’da yenilgiye uğrayan Britanya’nın intikamı ağır olmuştu. 1 Ağustos 1798 tarihinde güneş batmadan hemen önce başlayan Abukir Koyu’ndaki Nil Deniz Savaşı kesintisiz 40 saat civarı sürdü. 3 Ağustos öğle saatlerinde, direnen son Fransız gemisi Timoleon’un da batırılmasıyla İngilizler Nil Savaşı’nı kazandılar. Bu, Amiral Nelson için ne kadar büyük bir zaferse Fransızlar ve Amiral Brueys için de o kadar büyük bir trajediydi. İngilizler hiçbir gemilerini kaybetmediler. Toplam İngiliz kaybı 200 civarında ölü ve 700 yaralıydı. Fransızların kaybını ise tam olarak hesaplayabilmek mümkün olmadı. Ölü ve yaralı sayısının 4-5 bin arasında olduğu düşünülür. Sadece 4 Fransız gemisi kaçıp kurtulabildi. Geriye kalan 13 geminin 4’ü batırıldı, 9’u ise çok ağır hasar alarak kullanım dışı kaldı. Fransız donanmasının bayrak gemisi Orient’da 1000’den fazla askerle beraber Fransız başkomutan Amiral Brueys de ölmüştü. 

    Abukir’deki felaket haberini, Napoléon 1 hafta sonra 10 Ağustos günü aldı. İlk sözü “Ah talihsiz Brueys, sen ne yaptın böyle”dir. Bu felaketin tek sorumlusu olarak, donanmayı yanlış noktada uzun süre demirletmiş ve saldırıya hazırlıksız yakalanmış Amiral Brueys’i gösterenlere karşı Napoléon şöyle diyecektir: “Eğer bu trajedi gerçekten Brueys’in hataları yüzünden olduysa, şerefli ölümüyle bunun bedelini fazlasıyla ödedi”. 

    Donanması yokedilen Napoléon, bu hadiseden sonra Suriye’yi ele geçirerek Hindistan yolunu kontrol altına almak, Osmanlılar üzerinde baskı kurmak ve Sayda tersanelerini ele geçirip yeni bir donanma inşa etmek istedi. Ancak Akka Kalesi’ni geçemedi. 1799 Mart ayı ortasında başlayan Akka kuşatması, kaleyi savunan Cezzar Ahmet Paşa’nın üstün direnci sayesinde 2 ay sonunda başarısızlıkla sonuçlandı. Böylece Napoléon’un “doğuyu fethetmek planı” hayalkırıklığı ve iki büyük mağlubiyet ile sonlanmış oldu. Cezzar Ahmet Paşa karşısında Akka’da yaşadığı yenilgi sonrasında Napoléon’un “eğer Akka’da durdurulmasaydım tüm Doğu’yu ele geçirebilirdim” dediği rivayet edilir. 

    Amiral Nelson’un Fransızlara karşı kazandığı Abukir zaferi, hem Londra’da hem de İstanbul’da büyük sevinç yarattı. Kariyeri pek çok başarıyla dolu olan Amiral Nelson, bu zaferden sonra hayatının sonuna kadar “Nil kahramanı” olarak anıldı. Osmanlı Sultanı 3. Selim, bu zafer sonrası hem İngilizlere hem de Amiral Nelson’a içtenlikle teşekkür etmek istedi. Bunun için savaştan kısa bir süre sonra Amiral Nelson’a değerli mücevherlerle süslü bir sorguç gönderdi. 

    Sorguç sadece Osmanlılar’da değil, Timurlu, Safevi, Babürlü gibi pek çok İslâm devletinde yaygın olarak kullanılan bir erkek aksesuarıydı. Sultanlar, değer verdikleri ve başarılarından dolayı takdir etmek istedikleri devlet yöneticilerine ve komutanlara sorguç hediye ederdi. 3. Selim, farklı boyutlarda 300 mücevherle süslenmiş, ortasında küçük bir saat düzeneği olan, uç kısmındaki 13 dalın Nil Savaşı’nda ele geçirilen 13 Fransız gemisini sembolize ettiği bu zarif hediyeyi özel olarak yaptırttı ve o sırada Napoli’de bulunan Amiral Nelson’a gönderdi. Ayrca İngiliz donanma askerlerine de 2.000 altınlık bir mükafat verildi. 

    Amiral Nelson Trafalgar Savaşı’nda öldüğünde sol göğsündeki 4 nişandan biri de Hilal Nişanı’ydı. 

    Batı dünyası için alışılmadık olan bu hediye, düşünülenin aksine Amiral Nelson tarafından çok sevildi. Kralından özel izin alarak bu sorgucu resmî üniformasında kullandığı şapkasının üzerine taktı ve her zaman gururla taşıdı. İngiliz tarihinin en değerli ve sansasyonel mücevherlerinden birisi olan bu paha biçilemez hediye için, İngilizler bizim kullandığımız “sorguç” yerine, Türkçedeki “çelenk” kelimesini kullanmayı tercih ettiler. Böylelikle bu mücevher “Nelson’un Çelengi” (Nelson’s Chelengk) olarak literatüre geçti. 

    Bu değerli mücevher, Amiral’in ölümünün ardından 90 yıl ailede kaldıktan sonra 1895’te Christie’s müzayedeevinde satıldı. Greenwich Ulusal Denizcilik Müzesi’nde 60 yıl boyunca sergilendi. Ta ki 1951’de çalınana kadar! Yıllar sonra yakalanan hırsızların ifadelerine göre “chelengk”, üzerindeki taşları tek tek satabilmek için parçalanmıştı. Böylece bu eşsiz tarihî mücevher, sonsuza kadar yokoldu! 

    Nelson’un ‘Chelengk’i  3. Selim’in Amiral Nelson için özel yaptırdığı 300 mücevherle süslenmiş, ortasında bir saat düzeneği olan, uç kısmındaki 13 dalın Nil Savaşı’nda ele geçirilen 13 Fransız gemisini sembolize ettiği hediyesi. 

    “Chelengk”in hikayesi, İngiliz yazar Martyn Downer’ın Nelson’un Kayıp Mücevheri (2017) isimli eserinde roman kurgusu içinde başarılı bir şekilde anlatılmıştır. Çalınıp yokedilmesinden 66 yıl sonra Portsmouth’taki Millî Müze, kayıp mücevherin birebir ölçülerde bir kopyasını yaptırdı ve bunu 21 Ekim 2017’deki Trafalgar Günü’nde Nelson’un “chelengk”i imitasyon da olsa müzede yeniden sergilemeye başladı. 

    Ve Hilal Nişanı 

    Ancak sadece bu müstesna hediye 3. Selim için yeterli gelmedi. Padişah daha evvel yapılmamış bir şey yapmaya karar verdi. Sultan’ın her alanda başlattığı Batılılaşma ve yenileşme projelerine paralel olarak, “Batılı tarzda” bir devlet nişanı ihdas edilerek, Osmanlı tarihinde ilk defa, hem de bir yabancıya Hilal Nişanı (Order of the Crescent of the Ottoman Empire) layık görüldü. Bu bir ilkti ve sanırım Amiral Nelson da bunun öneminin fazlasıyla farkındaydı: 1799’da kendisine verilen ay-yıldızlı Osmanlı Hilal Nişanı’nı ölene kadar üniformasından hiç çıkarmadı. 1805’te Trafalgar Savaşı’nda öldüğünde, üniformasının sol göğsünde bulunan 4 nişandan biri de Hilal Nişanı idi. 

    Nişan, “chelengk” gibi kaybolmadı. Greenwich Ulusal Denizcilik Müzesi’nin Nelson ve Trafalgar Bölümü’nde, Amiral’in öldüğünde taşıdığı ceketinin üzerinde hâlâ sergileniyor (Ancak dikkatle bakılırsa nişanın üniformaya ters dikildiği hemen farkedilebilir. Doğru kullanımda nişandaki hilalin sağa bakması gerekirken müzedeki hilal sola bakıyor). İnternette yapacağınız kısa bir aramayla Amiral Nelson’un onlarca resmini veya heykelinin fotosunu bulabilirsiniz. Bunların çok büyük bir kısmında üniformasının üzerinde sultanın hediyesi olan Osmanlı Hilal Nişanı’nı ve şapkasında da meşhur “chelengk”ini görebilirsiniz. Bunları göremediğimiz resimler ise 1799 öncesine aittir. 

    Nelson’ın son sözleri 

    Peki Amiral Nelson’un son sözü Türkçe bir kelime olabilir mi? Greenwich Ulusal Denizcilik Müzesi’nin resmî internet sayfasındaki bilgiye göre evet! 

    Trafalgar Savaşı sırasında Fransızlar, kendilerini denizlerde sürekli yenen Amiral Nelson’u yoketmeden Britanya’ya karşı üstünlük kuramayacaklarını düşündükleri için, sadece Nelson’u vurmak için keskin nişancılar görevlendirmişlerdi. Bu nişancılardan birisi görevini layıkıyla yerine getirdi ve uzak mesafedeki Amiral Nelson’u kendi gemisinde bulunduğu yerde, kalbinin az üzerinden vurdu. Vücuduna giren kurşun kaburgalarını parçalayıp, damarlarını ve akciğerini parçaladı. Ancak Amiral hemen ölmedi. “Savaşı kazandığını görme isteği” ve yüksek moral motivasyonuyla bu ölümcül yarasına rağmen 3 saat kadar daha hayatta kaldı. Yardımcısı Kaptan Hardy savaşı kazandıklarını Amiral’e söyledikten kısa bir süre sonra son nefesini verdi. Amiral Horatio Nelson, 21 Ekim 1805 günü 16.30’da, henüz kazandığı Trafalgar Savaşı’ndaki gemisi HMS Victory’nin güvertesinde son nefesini verdiğinde sadece 47 yaşındaydı. 

    Amiral’in ölümü Savaş meydanında gözünü ve bir kolunu kaybeden Amiral Nelson, hayatını da Trafalgar Savaşı’nda kaybetmişti. 

    Peki savaşın kazanıldığı haberini getiren yardımcısı Kaptan Hardy’ye “Tanrı’ya şükür, Ben görevimi başardım, artık mutluyum” dedikten sonra Amiral’in en son sözü ne oldu? Bu konuda üç farklı görüş vardır. Birincisi “kiss me Hardy” (öp beni Hardy); ikincisi “kiss Emma Hardy” (metresi Emma Hamilton’u kast ederek “Emma’yı benim için öp”), üçüncüsü ise “Kısmet be Hardy” demiştir. Üç iddia da kendi içerisinde tutarlıdır. Ancak en ilgi çekici olanı elbette Amiral’in son sözünü Türkçe olarak söylemiş olduğudur. Üstelik bu iddia Ulusal Denizcilik Müzesi’nin resmî internet sitesi de dahil olmak üzere pek çok kaynakta geçmektedir. Oxford English Dictionary’deki bir açıklama da bu iddiayı destekler. İngilizcede kullanıldığı haliyle “kismet” kelimesine 1805’e kadar İngilizce’de rastlanmaz. 19. yüzyılda ise yaygın bir kelime olmasa da kullanımı artar. Dolayısıyla Doğu dünyasında, Osmanlı coğrafyasında, Türkçe konuşulan bölgelerde çok vakit geçirmiş olan Amiral Nelson -bilinçli miydi değil miydi artık bunu bilebilmek mümkün değil- son sözünü Türkçe söylemiştir ve aynı zamanda bu kelimeyi İngilizce diline sokan kişidir. 

  • Kağıt üzerinden hayata eşitlik-özgürlük savaşı

    Kağıt üzerinden hayata eşitlik-özgürlük savaşı

    Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı “geliyorum diye diye” geldi. Risk altında olduğunun ilk işaretleri 6-7 sene önce belli olmaya başlayan, giderek resmî politika düzlemine taşınan yasal kazanımlar; kadın hareketinin uzun yıllar süren kapsamlı kampanyaları sonucunda elde edilmişti. Hareketin tarihi ise kadınları kızdırmamak gerektiğini gösteriyor! 

    Şubat 2020’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Yeniden gözden geçireceğiz” demeciyle başlayan İstanbul Sözleşmesi tartışması, 19 Mart gecesi Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararıyla Türkiye’nin Sözleşme’den çekildiğini açıklamasıyla sonuçlandı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, kararın gerekçesini “Türkiye’nin toplumsal ve ailevi değerleriyle bağdaşmayan eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bir kesim tarafından manipüle edilmesi”yle açıkladı (Sözleşmede cinsel yönelim de dahil olmak üzere ayrım gözetilmeksizin herkese karşı yöneltilen şiddeti engelleme amacından bahsediliyor). 

    Karara, 15 Temmuz 2018’de yürürlüğe giren “Milletlerarası Andlaşmaların onaylanmasına ilişkin usul ve esaslar hakkındaki 9 nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi’nin 3. Maddesi” dayanak gösterildi. Bu madde, “Milletlerarası antlaşmaların hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme” yetkisini Cumhurbaşkanı kararına bağlıyor. Ancak hukukçular, 9 numaralı kararnamenin TBMM’de kabul edilmemiş anlaşmaları kapsadığını ve kararnamenin kendisinin de Anayasa’ya aykırı olduğunu söylüyor. Bu yüzden siyasi partiler, barolar ve sivil toplum örgütleri tarafından Danıştay’da iptal davaları da açıldı. 

    Darbe sonrası ilk eylemlerden  İstanbul’da 12 Eylül askerî darbesinin ardından düzenlenen ilk izinli, kitlesel kadın yürüyüşü olan “Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü” 17 Mayıs 1987’de yapıldı. 

    Aslında bu tartışmanın ayak sesleri yaklaşık 6-7 yıl önceden kendini duyurmaya başlamıştı. Önceleri daha cılız olan “Nafaka Mağduru Babalar Var”, “Boşanmış Mağdur Babalar Derneği” gibi grupların sesleri pek de ciddiye alınmamıştı. Oysa 2016’da yayımlanan TBMM Boşanma Komisyonu Raporu, bu marjinal grupların taleplerinin giderek hükümet politikası haline gelmeye başladığını gösteriyordu. Rapor, şiddetin belgesini isteyerek, belge yoksa devletin koruma süresini 15 güne indirerek, şiddet vakalarında kadınlara mahalle karakollarının kapılarını kapatarak kadınların korunmasını zorlaştıracak adımlar öneriyor; uluslararası anlaşmalara aykırı olmasına rağmen şiddet vakalarında arabuluculuk ve uzlaştırma tavsiye ediyor; nafakanın ortadan kaldırılması gerektiğini söylüyordu. Raporun felsefesi kağıt üzerinde de kalmadı; Bakanlıkların, devlet kurumlarının faaliyetlerine de yansıdı. Örneğin, Millî Eğitim Bakanlığı müfredatından toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili her şey çıkarıldı, yerine “Erkeğe itaat ibadettir” gibi metinler kondu. 

    Kadınların isyanı 

    Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilebileceğinin konuşulmaya başlandığı günden beri kadınlar, eylemler ve kampanyalar yoluyla bunun önüne geçmeye çalışıyor. 

    İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye giden yolda, yasaların kadınların aleyhine budanması talepleri, giderek yasaların toptan kaldırılması çağrısına dönüştü. “Aile reisliği geri getirilsin”, “Çocukların velayeti babaya verilsin”, “Evlilik içinde edinilen malların eşit paylaşımından vazgeçilsin”, “Kadına karşı şiddetle ilgili 6284 sayılı yasa tamamen kaldırılsın”, “Avrupa Konseyi’nin şiddetle ilgili sözleşmesinden Türkiye imzasını çeksin” gibi talepler yaygınlaştırılmaya ve siyaset gündemine de taşınmaya başlandı. Hatta Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak gibi isimler uzun süredir Lanzarote Sözleşmesi’nin (Çocukların Cinsel Suistimal ve Cinsel İstismara Karşı Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi) dahi kaldırılması gerektiğini savunuyor. Özellikle cinsel eylemlerin sınırı konusunda 18 yaşın altındakilerin çocuk sayılmasına karşı olan sesler çoğaldı. 

    Bu talepler üzerine bazı yasa değişiklikleri de gündeme geldi. 2016’da bir geceyarısı Meclis’ten geçirilmeye çalışılan (2020’de tekrar gündeme geldi), ama yoğun tepkiler üzerine geri çekilen TCK 103. maddede değişiklik önergesi; çocuklara yönelik cinsel istismar vakalarının evlilikle sonuçlandığında cezadan muaf olmasını öngörüyordu! Bunun geri püskürtülmesinin hemen arkasından, boşanan kadının nafakasına süre sınırı getirilmesiyle ilgili yasa değişikliği gündeme geldi. Miras hakkından nişan ve düğünde takılan takılara el konulmasına, erkeklerin boşanmasını kolaylaştırıp kadınlarınkini zorlaştıran düzenleme önerilerine, kadın hareketi sürekli olarak bir mücadeleden diğerine sürüklendi. 

    İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının ardından pek çok hükümet temsilcisi, bunun kadına karşı şiddetle mücadeleden ödün vermek olarak yorumlanmaması gerektiğini söyledi; hatta AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya, “Ankara Mutabakatı” denilen yeni bir çalışma planladıklarını söyledi. Oysa İstanbul Sözleşmesi öyle basitçe yerine “yerli ve millî” versiyonu getirilebilecek bir yönetmelik değil; bir ilkeler ve değerler manzumesi. Hayatın her alanında cinsiyet eşitliğinin bütüncül bir şekilde uygulanması için devletlerin sorumluluklarını belirleyen bir yol haritası, bir “altın standart”. Türkiye bağlayıcı bir sözleşmede olan imzasına ve her gün vahşice katledilen kadın sayısının dehşet verici rakamlara ulaşmasına rağmen, 10 yılda henüz cinsel şiddet kriz merkezleri açmaktan kadın cinayeti verilerini tutmaya bu sorumlulukların pek çoğunu yerine getirmemişken, bu sözleşme ortadan kalktığında bunları yapmaya başlayacak mı? 

    İstanbul Sözleşmesi aynı zamanda 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un da daha ilk maddesinde atıf yaptığı dayanağı. Sözleşme’nin imzacıları arasından çekildiğimizde, bu kanunun altındaki dayanağı da çekmiş olacağız. Dolayısıyla yasanın getirdiği uzaklaştırma kararı ve koruma tedbirlerinde kısıtlamaya da gidilebilir. Eğer İstanbul Sözleşmesi karşıtı grupların diğer talepleri de ciddiye alınırsa, sırada kadın hareketinin yoğun kampanyalar sonucu değiştirdiği Medeni Kanun, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) ilgili maddeleri, dünya kadınlarının anayasası sayılan CEDAW (Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi) ve Lanzarote de olabilir. Peki “bir kağıt parçası” olarak görülen bu sözleşmelerin ve kanunların arkasında kadınların hangi kazanımları var ve bu kazanımlar hangi zorlu mücadelelerin sonucunda elde edildi? 

    Kadınlar dayağa karşı  1987’de Çorum’da bir hâkimin, şiddet nedeniyle boşanmak isteyen üç çocuklu kadının talebini “Karnından sıpayı, sırtından sopayı…” diyerek reddetmesi üzerine başlayan eylemler (üstte). Aradan 37 yıl geçti, kadınlar hâlâ şiddete karşı (altta). 

    Medeni Kanun ve TCK’da reform süreci 

    12 Eylül sonrası ilk kitlesel eylemlerden biri 2500 kadının Kadıköy’de “Dayağın çıktığı cenneti istemiyoruz” diye haykırmasına sahne olmuştu. Ardından 90’ların başında sığınaklar, dayanışma/danışma merkezleri geldi; 8 Mart’lar salonlardan sokağa taştı. 2000’li yıllardaysa kadın hareketi, bir kampanyalar dönemine girmişti. 1997’de, şiddet uygulayan erkeklerin evden uzaklaştırılmasını düzenleyen 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un çıkarılması için ülke çapında bir platform oluşturuldu. Yasanın adından aile kelimesi çıkartılamadı ama, yasa 1998’de çıktı. 

    Ardından bu platform büyüyerek döneme damgasını vuracak iki büyük kampanyaya temel oluşturdu: Medeni Kanun ve TCK kampanyaları. Medeni Kanun değişikliği için atılan ilk adım, 1993’te 119 bin kadının imzaladığı bir dilekçe kampanyasıydı. 1994’te Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği, bunu uluslararası bir mektup ve faks kampanyasına çevirdi. 2001’e gelindiğinde Türkiye’nin 126 kadın örgütü biraraya gelerek ülke çapında bir kampanya başlattı. Toplantılar, medya ve faks kampanyaları, bildiriler, Adalet Komisyonu ziyaretleri ve siyasetçilerle görüşmeler yoluyla ördükleri savunuculuk çalışmaları sayesinde 1 Ocak 2002’de Yeni Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girdi. 

    Hepsinin erkek olması rastlantı mı  8 Mart 2003’te savaş karşıtı kadınlar, Hitler, Mussolini, Şaron, Miloseviç, Bush, Saddam gibi erkeklerin posterleriyle “Bu bir rastlantı değil, hepsi erkek” demişti. Savaş karşıtı olmak için biyolojik olarak kadın olmanın yetmediğini göstermek üzere de, bıyıklı bir Thatcher fotoğrafına yer vermişlerdi. 

    Yeni Kanun’a göre artık: “Aile reisi kocadır” hükmü değiştirilmiş; “evlilik birliğini eşler beraber yönetirler” hükmü getirilmişti. Evlilik birliğini temsil hakkı, artık kocaya değil, eşlerin her ikisine birden aitti. Çiftin oturacağı evi kocanın seçeceği hükmü değişmiş, iki tarafın bu kararı birlikte alacağı hüküm altına alınmıştı. Evlenen kadın, isterse kocasının soyadının yanısıra kızlık soyadını da kullanabilecek; erkek de eşinin soyadını alabilecekti. Kadınların meslek seçiminde eşlerinden izin alma şartı kaldırılmıştı. Miras paylaşımında erkeklere öncelik tanıyan maddeler iptal edilmişti. Evliliğin bitmesi durumunda evlilik süresince edinilmiş malların eşit olarak paylaştırılmasına karar verilmişti (ancak Meclis’te son dakikada yapılan bir değişiklikle, mal rejiminin mevcut evliliklerin 1 Ocak 2002’den sonraki dönemine ve yeni evliliklere uygulanmasına karar verildi). Daha önce erkek için 17, kadın için 15 olan evlenme yaşı, kadın ve erkek için eşitlenerek yükseltilmiş ve istisnalar haricinde 17 yaşını doldurma şartı getirilmişti. 

    “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” ve “İstanbul Sözleşmesi’ni Uygula” son aylarda kadınların en çok kullandığı sloganlar oldu. 

    Medeni Kanun Kampanyası’nın verdiği heyecanla, kadın örgütleri, Nisan 2002’de Türk Ceza Kanunu Çalışma Grubu’nu kurdular. Temel amaçları, mevcut TCK’nın ataerkil ruhunun izlerini silmek ve kadınların yasada birey olarak kabul edilmesini sağlamaktı. 1926’da yürürlüğe giren Ceza Kanunu’nda kadının bedeni ve cinselliği eşinin, ailesinin ve toplumun malı sayılıyordu. Bu yüzden, tecavüz, taciz gibi cinsel suçlar “toplum ve aile düzenine ve genel ahlaka zarar veren davranışlar” olarak tanımlanıp, gerektiği gibi cezalandırılmıyordu. Kadınların bekar veya evli olması, cinsel suçlara verilen cezaları etkiliyordu. 

    2019’da Şili’den dünyaya yayılan Las Tesis eylemlerinden biri, Kadıköy’de yapıldığında polis müdahale etmiş, 6 kadın gözaltına alınmıştı. Gözaltılar “Las Tesis’i değil, katilleri yargıla” kampanyasına neden olmuştu (üstte). İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını protesto eden kadınlar (altta). 

    Önce bütün yasa taranıp kadının insan haklarını ihlal eden, ayrımcılığı meşrulaştıran, kadınların bedensel bütünlüğünü yok sayan maddeler listelenmişti. Ardından kadın bakışaçısıyla yeni maddeler, alternatif bir yasa metni hazırlanmıştı. Mayıs 2003’te erken seçimlerin hemen ardından da uluslararası bir kampanya yürütmeye karar verilmiş; 26 kadın örgütü TCK Kadın Platformu’nu kurup, değişiklik taleplerini hem kamuoyuyla paylaşmış hem de Meclis Adalet Komisyonu’na sunmuştu. 3 yıllık bir kampanyanın ardından 2005’te yürürlüğe giren Yeni TCK’da yaklaşık 30 madde değiştirilmişti. Bir kadına tecavüz eden saldırganın kadınla evlenmesi halinde cezasının affedilmesi, eski yasada suç olmayan “evlilik içi tecavüz” gibi maddeler kaldırıldı. 

    Eski yasa kadınlar arasında bekaret ve medeni durumlarına göre ayrımcılık yapıyordu. Örneğin bekar bir kadını kaçırmanın cezası, evli bir kadını kaçırmanın cezasından daha hafifti. Zira bekar bir kadının daha değersiz olduğu varsayılıyordu. Bu tip maddelerde değişikliğe gidilerek yasanın “ruhu”nda da değişiklik yapılması hedeflenmişti. Bu sırada Türkiye’de ilk kez “namus” kavramı da tartışılmaya başlanmış; “namus cinayetleri”nde ceza indirimine gidilmesi kısıtlanmıştı. Ayrıca edep, töre, ırz, namus, ahlak, ayıp, edebe aykırı davranış gibi ataerkil ve ayrımcı ifadeler kanundan çıkarılmıştı. 

    Tüm bunlar son 25 yılda devleti dönüştürmeyi başaran en önemli toplumsal hareketlerden birinin kadın hareketi olduğunu gösteriyor. Belki tarihsel (ve evrensel) olarak kadınların bir yerden kazandığı başka bir yerden alınmaya çalışılıyor ama, kadınlar mutlaka yeniden güç toplayıp her yeni saldırıya karşı farklılıklarını, sürtüşmelerini bir kenara bırakarak ortak mücadele yürütmeyi başarıyorlar. Hareketin tarihine şöyle bir bakmak ise kadınları kızdırmanın pek iyi sonuç vermediğini gösteriyor. 

    NASIL İMZALANMIŞTI? 

    ‘Yerli ve millî’ bir uluslararası sözleşme 

    Tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011 tarihinde imzaya açılmış ve 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girmişti. 2011’in ilk yarısında Avrupa Konseyi’nin dönem başkanı olan Türkiye, Sözleşme’nin hem ilk imzacısı hem de parlamentosunda onaylayarak taraf olan ilk ülkeydi. Bunda 2009’da Nahide Opuz davasında, AİHM tarafından kadına yönelik şiddet nedeniyle mahkum olan ilk ülke olmasının da etkisi vardı. 

    Bugün “tercüme sözleşme” denerek “kökü dışarıda” bir müdahale izlenimi verilmek istense de yazım ekibinde Türkiye’yi temsilen Prof. Dr. Feride Acar da vardı. Daha bu aşamada bile Sözleşme, Türk uzmanların, siyasetçilerin ve kadın hareketinin katkısıyla yazıldı. Sonraki 2-3 sene içerisinde de Türkiye, metnin uluslararası çerçevede tanınması için yoğun çaba sarfetti. Henüz yürürlüğe girmeden, kadına yönelik şiddete dair kanunu (4320 Sayılı Kanun) İstanbul Sözleşmesi’yle uyumlu hale getirmek için çalışmaya başlamıştı bile. 2012’de yürürlüğe giren 6284 Sayılı Kanun, bir öncekinden çok daha detaylı, kadınları şiddete karşı korumak ve suçluları cezalandırmak konusunda çok daha etkin olacağına inanılan bir kanundu. Buna rağmen 2020 ortalarında AK Parti üyeleri, “İmzalanması yanlıştı”, “Neye oy verdiğimizi bilmeden el kaldırdık” gibi açıklamalar yaptılar. 

    Eleştiriler, Sözleşme’nin aile yapısını yıprattığı; LGBT+ evliliklerinin önünü açtığı; toplumsal cinsiyet kavramının “cinsiyetsizleştirme”ye yönlendirdiği; süresiz nafaka gibi uygulamalarla erkekleri mağdur ettiği; “halkın” talebinin bunun kaldırılması yönünde olduğu gibi noktalarda yoğunlaşıyor. Halbuki sözleşmede aile yapısına yönelik herhangi bir eleştiri yok; hane içinde çocuklar da dahil olmak üzere herkese yönelik şiddet vakaları kapsanıyor. LGBT+ kavramı hiçbir yerde geçmediği gibi, “cinsel yönelim” ifadesi de yalnızca bir yerde hiçbir noktada ayrım gözetilmeksizin herkese karşı yöneltilen şiddeti engelleme amacından bahsedilirken geçiyor. “Süresiz nafaka” gibi uygulamalar ise Medeni Kanun’la düzenleniyor. Ayrıca sözleşmedeki tüm maddeler yalnızca hane içinde şiddet gören kadınları değil, şiddete uğramaları halinde erkekleri de koruyor. 

    “Halkın talebi”yle ilgili olarak da, Temmuz 2020’de MetroPoll Araştırma’nın yaptığı anketin sonuçları şöyle: “Araştırmaya göre, halkın %39.5’i sözleşmeden çıkılmaması yönünde, %8.8’i aksi yönde fikir beyan etti; %51.7 ise sözleşmeyi bilmedikleri yönünde görüş bildirdi”. 

  • Osmanlı dünyasında ‘öteki’nin tasvir edilmesi

    Osmanlı dünyasında ‘öteki’nin tasvir edilmesi

    1856 Islahat Fermanı öncesinde Osmanlı toplumunu oluşturan unsurlar, modern anlamda eşitlikçi bir politika ile tanımlanmıyordu. Millet-i hâkime (yöneten millet) ile millet-i mahkûme (yönetilen millet) sözkonusuydu ve bu unsurlar da kendi içlerinde Rum, Yahudi ve Ermeni başta olmak üzere ayrılmıştı. Ancak Osmanlı toplumunda esas toplumsal ayrım, belirgin biçimde din esasına dayanmayan yönetilen ve yöneten ayrımıydı. 

    Osmanlılar, genel anlamda İslâm hukuku ile yönetiliyor ve esas unsur olarak kabul ettikleri Müslümanlar dışındakileri bu hukuka göre tasnif ediyordu. “Zımmi” diye adlandırılan gayrimüslimler “korunuyor”, cizye denilen özel bir askerlik vergisi ödüyor ve millet sistemi dahilinde aile hukuklarını kendi cemaatleri içerisinde görüşüyorlardı. Bu düzen büyük ölçüde İstanbul’un fethinden sonra 2. Mehmed tarafından kurulmuştu. Büyük ve ideal bir “ahenk” nizamı demek olmasa da bu eninde sonunda bir “düzen”di ve Sultan Yavuz Selim gibi başına buyrukların değiştirme girişimlerine karşı Zenbilli Ali gibi müdafiiler eliyle korunması bilinmişti. 

    Osmanlı dünyasında subaşı denilen asayiş görevlisi, evleri kafasına estiği gibi basıp denetleyemediği gibi, gayrimüslimlerin ibadethanelerini de bu şekilde teftiş edemezdi. Kadı hükmü elzemdi. Hz. İsa’ya ve Hz. Musa’ya inananların yeni ibadethane yapmaları, çan çalmaları, sokak ortasında ayin tertip etmeleri yasaktı; ancak zaten varolan mabetlerine de kimse el süremezdi. Çan çalmayı arzu eden ehlikitap, isterse tahtadan bir çan çalabilirdi. 

     Yahudi hekim 3. Murad döneminin müftüsü Molla Abdülkerim, Yahudilerin gösterişli biçimde sarık sarınmalarından Müslümanların rencide olduğunu söylemiş ve padişahtan durumu yasaklayan bir emirname almıştı. Molla, sokakta durumdan habersiz dolaşan bir Yahudi hekimi tam da şikayet ettiği biçimde bulunca sille-tokat atından indirip teşhir ettirdi (Lokman, Şehinşahnâme, res. Osman, 1581, İstanbul Üni. Ktp., F.Y. 1404). 

    Kendi cemaatleri içerisinde özel davalarını gören gayrimüslimler, miras, cinayet, hırsızlık gibi meselelerde herkes gibi kadı divanına tâbiydi. Ancak bazılarının aile hukukunu da kadı mahkemelerine taşıdıklarını görürüz. Özellikle boşanma davalarında Hıristiyan hukukunun katı kuralları, bu cemaati eliçabuk kadıların huzuruna itmişti. 

    Düzenlemeler ibadetlerle de sınırlı değildi. 16. yüzyılda yazılan Ebussuud fetvalarına göre Müslüman olmayanlar yakalı kaftanlar, kürkler, ince tülbentler giyinemez, sarık sarınamaz, yüksek ve gösterişli evler yapamaz, şehir içinde ata binemezlerdi. Öte yandan en büyük ayrıcalıkları, içki satımı ve tüketimi yönünden çoğu zaman serbest olmalarıydı. Bunun yanında tımar defterlerine kaydedildiğine göre; pek çok Balkan hududunda at koşturup asayişi sağlayan, vergi toplayıp asker besleyen ve çağrıldığında orduya katılan tımarlı sipahilerin önemli bir kısmı Hıristiyanlardan oluşuyordu. Aslında Osmanlılar için sınırları en belirgin toplumsal ayrım burasıydı; reaya ve beraya, yani yöneten ve yönetilen. Yönetici sınıfına girmeye çalışan bir reaya, Koçi Bey gibilerine göre Müslüman olsa bile “ecnebi” (yabancı) sayılırdı. 

    1856’da Avrupalıların baskısı altında Islahat Fermanı’nı ilan eden Osmanlılar, Müslüman olanlarla olmayanları birbirine eşit saydı ve din özgürlüğünü hukuki güvence altına aldı. Ancak kimilerine göre bu da tam bir ideal düzeni ifade etmiyordu. Öyle ki Rum cemaati “hâkim millet” olan Müslümanların üstünlüğüne razı olduklarını, ancak Ermeni ve Yahudilerle bir tutulmayı asla kabul etmeyeceklerini dile getirdiler; askerlik yükümlülüğünden ve diğer pek çok “eşitlikçi” uygulamadan pek de memnun kalmadılar. 

    Sarıklı Ermeni rahip Ermeni Rahip. 1686-1688 arasında İstanbul’da bulunan Fransız diplomat Pierre Girardin, bir saray nakkaşı olarak bilinen Hüseyin İstanbulî’ye -veya onu taklit eden bir serbest nakkaşa- Osmanlı Sultanı 2. Süleyman’ın ve tebaasının tasvirlerini yaptırmış, efendisi Güneş Kral 14. Louis’ye görsel bir rapor olarak sunmuştu. Girardin, Türk nakkaşa sipariş ettiği kıyafetnâmede toplumun Müslüman olmayan unsurlarını da görmek istemiş olmalı. Burada yer alan tam yaprak çizimde, bir Ermeni rahibi görülüyor. Albümün diğer figürleriyle eşit ölçekte resmedilen bu figür, kendi usulünce bir sarık sarınıyor. Dönemin “moda”sı olarak düşünülebilecek bu başlık, çizimin çağdaşı Evliya Çelebi’ye göre Müslümanların kefeni olarak başlarında taşıdıkları dinî bir işaretleyiciydi. (Figures Naturelles de Turquie, res. Hüseyin İstanbulî [?], 1688. Fransa Ulusal Ktp., N. Od. 7.). 
  • Kaybolan, yokedilen mezartaşlarının peşinde

    Kaybolan, yokedilen mezartaşlarının peşinde

    İstanbul’da tesbit edilen ve kimi örneklerini ancak müzelerde görebileceğimiz Yeniçeri mezartaşları, Necdet İşli’nin yıllar süren arazi çalışmaları sayesinde belgelenebilmişti. Bu 49 taşın kitabe bilgileri ve tarihsel anlamı… 

    Mezartaşları ve özellikle Yeniçeri mezartaşları hakkında bilgisi ve arşivi ile tanınmış H. Necdet İşli’nin son çalışması İstanbul Börklü Mezartaşları, Turkuaz Yayınları’nın 30. kitabı olarak yayımlandı. Kitap, Necdet İşli’nin daha önce kaleme aldığı Yeniçeri Mezartaşları (Turkuaz Yayınları, 2006) ve Yeniçeriler: Remizleri ve Mezartaşları (Dergah Yayınları, 2017) isimli çalışmaların tamamlayıcısı mahiyetinde. 

    Necdet İşli’nin İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümünden mezun olurken Prof. Dr. Şehabettin Tekindağ’ın gözetiminde hazırlanan “Börkler Üzerine İncelemeler” adlı çalışmasının kitaplaştırılmış hâli; İstanbul’da tesbit edilebilmiş 49 adet börklü Yeniçeri mezartaşının son yıllara kadar yapılan ilavelerle geliştirilmiş katalogu. Mezartaşı kitabesi incelemelerinin öncülerinden ve büyük üstadlarından İ. Fazıl Ayanoğlu’nun günümüzdeki temsilcisi kabul edilen Necdet İşli’ye 70. yaş armağanı olarak basılmış çalışma, bugün örnekleri ancak Askerî Müze ve benzeri müzelerde görebileceğimiz Yeniçeri taşlarının resm-i geçidini okuyucuya sunuyor. 

    Cumhuriyet döneminde başlayan mezartaşı çalışmaları dahil bütün kaynakların gözden geçirilerek ve de bir ömür boyu yürütülmüş mezartaşı kitabesi taramaları / gezilerinden süzülerek gelen bu 49 taşın pek çoğu, mezarlıklarımızın hallaç pamuğu gibi atılarak tahribi neticesinde yokedilmiştir. Fotoğrafları, yazıları, anlamları ve tarihsel bilgileriyle, Yeniçeriler-İstanbul mezartaşları üzerine çalışacak araştırmacılara büyük bir bir kaynak ve referans kitap. 

    Süleymaniye Sâlis Medresesi’nde 1979’da tespit edilen “Altı Seymenler’den Zileli Halis Ağa’nın mezartaşı. 1755 tarihli. 
  • ‘Kız vermek’: İktidar sembolü

    ‘Kız vermek’: İktidar sembolü

    Çinggis Han’ın başlangıçta (1206 öncesi) “kız alan” konumunda iken, 1210’lara gelindiği zaman artık “kız veren” durumuna geçtiği ve hâkimiyetini tanıyan Uygur, Önggüt ve Karlukların bey ailelerine kendi kızlarını verdiği görülür. Bu beyler Çinggis Han’ın şöhretini duyup onun tabiyetini kabul ettiklerini beyan ederken hediyeler de sunmuşlardır. 

    Birçok kişi “Onlar bize kız vermezler” deyimini bilir. Bu deyim oğlan evinin, kendini kız evine karşı dezavantajlı bir durumda hissetmesinin ifadesidir. Eğer olur da oğlan evi gene de statü açısından kendisinden yüksek gördüğü bir evden kız alırsa, o zaman bir “üst düzey” ile ilişki kurmuş olur. Sherry Ortner’in çok güzel bir şekilde belirtmiş olduğu gibi bu olaya antropolojide “hipergami” denilmektedir. Bu durumda oğlan evi “kız alan” durumunda olur. Bilindiği gibi bu durumlarda oğlan evi, kız evinin belirlediği bir miktarda bir “başlık parası” da verir. 

    Eğer oğlan evi statü açısından kendinden düşük bir evden kız alırsa, o zaman bu duruma “hipogami” yani aşağıdan evlenme denilmektedir. Her iki durumda da kız tarafı çeyiz hazırlar. Ancak “hipogami” durumlarında kız tarafı aşağıda kalmamak ve kızlarının ezilmemesi için çeyizi iyice donatır. 

    Halk ile devleti birbirinden ayırma eğiliminde olduğumuz için, bugün bile kırsal kesimde günlük yaşamın parçası olan bu durumun Türk-Moğol devlet ananelerinde varolduğunu düşünmeyiz. Yeni bir devlet kurulur veya sülale başlarken, Osmanlıların kuruluş rivayetleri Osman Bey’i Şeyh Edebali’nin kızı gibi güçlü bir şahsın kızıyla evlendirir. Orhan Bey’in karısı Nilüfer Hatun da bir tekfur kızıdır. Murat Hüdavendigar zamanında Germiyan’la ilişkiler burada bir geçiş dönemi ile karşı karşıya kaldığımızı gösterir. Hâlâ kendini kız veren durumunda gören Yakup Bey, Hüdavendigâr’ın oğlu Bayezid’a kızını vermeyi teklif ederken gönderdiği elçi ile “eyü atlar” ve denizli kumaşlarını pişkeş, birkaç “pare hisar”ı da çeyiz olarak gönderir. İki tarafın birbirine bakışaçısını Aşıkpaşazade “dünürleşme” olarak kaydeder. Karaman ile ilişkiler ise “kız alan”dan “kız veren” durumuna geçilmiş olduğunun göstergesidir. 

    Çinggis Han’ın kurduğu devlete bu açıdan bakınca, onun başlangıçta (1206 öncesi) “kız alan” konumunda iken, 1210’lere gelindiği zaman artık “kız veren” durumuna geçtiği ve hâkimiyetini tanıyan Uygur, Önggüt ve Karlukların bey ailelerine kendi kızlarını verdiği görülür. Bu beyler Çinggis Han’ın şöhretini duyup onun tabiyetini kabul ettiklerini beyan ederken hediyeler de sunmuşlardır. Türkçe “tartuk”, Moğolca “sauğa” adı verilen, Farsçası ile “pişkeş” diye bildiğimiz bu hediyelerin yönü hep aşağıdan yukarıya doğru idi. Eğer siyasi ve diplomatik bir çerçevesi olmasa idi, bu beylerin sunduğu hediyeleri halk arasındaki başlık parası çerçevesinde anlamak mümkündü. Kısacası halk adeti bu durumda siyaset ve diplomasi çerçevesinde özel bir anlam kazanmaktadır. Biz de tarihi bu çerçevede öğreniriz. 

    Çinggis Han ancak çok gençken halk adetlerinin hüküm sürdüğü bir ortamda yaşamıştı; hatta birinci hanımı Börte’nin yanında yaptığı güvey hizmeti de başlık parası verecek imkanları olmadığı için yapılan bir hizmetti. Daha sonraları Çinggis Han devamlı bir çatışma ortamında yaşadığı için bu türden törelere uymak yerine, her yendiği beylik veya kabilenin kızlarını kendine alıvermişti. Ancak bugünkü Gansu bölgesindeki Tangutlar ve kuzey Çin’deki Jin sülalesi sözkonusu olunca, çatışmalar sonucunda yapılan anlaşmalarda kendisine sunulan prensesler aslında yüklü bir çeyizle gelmişlerdi. Diplomasi ve siyaset çerçevesinde Çinggis Han’a sunulan mallar, prensesler ile ilişkili değilmiş gibi -tâbiyeti simgelemesi ve İngilizcede “tribute” denmesinden dolayı- Türkçeye de “haraç” olarak giren ayrı bir tabirle ifade edilir. Sanki haraç (“tartuk, sauğa”) ayrı, onlarla beraber gelen prenses de ayrıdır. Aslında Çinggis Han’ın üstünlüğü tanınmamış olsa, ne prenses ne de “tartuk” olurdu. Çatışma ortamında ise karşı tarafın yenilgisi sonunda düşman tarafın kızlarını kendine alan Çinggis Han, artık kız alan, kız veren değil de gücünü kanıtlamış, kendine aldığı bu kızları kurduğu yeni düzene devşiren bir hükümdar olmuştur (#tarih 81). Devşirmek bir anlamda değiştirip düzene koymak değil midir? Düzeni olamayan da devşiremez. 

  • Paylaşılamayan toprak: Gezi Parkı kimin olacak?

    Paylaşılamayan toprak: Gezi Parkı kimin olacak?

    Geçen ayın gündeminde, Gezi Parkı’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) mülkiyetinden alınıp mazbut bir vakıf olan Sultan Bayezıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı’na devredilmesi vardı. İBB, Gezi Parkı’nın vakıf yoluyla meydana getirilmediğini, kültür varlığı da olmadığını söylüyor. İstanbul’un paylaşılamayan topraklarının tarihi… 

     Vakıflar Genel Müdürlüğü, geçen ay Gezi Parkı’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) mülkiyetinden alınarak Sultan Bayezıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı’na devredildiğini açıkladı. 12 Mart’ta alınan kararın ardından 22 Mart’ta genel müdürlüğün açıkladığı gerekçelerde, parkın arazisinin bu vakfa ait olduğu ileri sürüldü. Galata Kulesi, Selimiye Kışlası, Adile Sultan Sarayı, Pera Palas Otel, Vefa Lisesi, Şişli Etfal Hastanesi, Sait Halim Paşa Yalısı gibi 1.014 taşınmazın daha Vakıflar’a devredildiği ifade edildi. 

    Yapılan devir işleminin gerekçesi olarak gösterilen yasa maddesi, 2008’de yürürlüğe giren 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 30. maddesi. Madde şöyle diyor: “Vakıf yoluyla meydana gelip de her ne suretle olursa olsun Hazine, belediye, özel idarelerin veya köy tüzelkişiliğinin mülkiyetine geçmiş vakıf kültür varlıkları mazbut vakfına devrolunur”. Yani devir için iki şart var: Vakıf yoluyla meydana gelmiş olmak ve vakıf kültür varlığı olmak. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na göre kültür varlığı “tarihöncesi ve tarihi devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan veya tarihöncesi ya da tarihi devirlerde sosyal yaşama konu olmuş bilimsel ve kültürel açıdan özgün değer taşıyan yerüstünde, yeraltında veya sualtındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıklardır”. 

    Cumhuriyetin simgesi, büyük kitle gösterilerinin merkezi Taksim Meydanı ve hemen yanı başında uzanan Gezi Parkı… 

    İBB, bu iki şartın da Gezi Parkı için geçerli olamayacağını, kararı yargıya taşıyacaklarını açıkladı. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Gezi Parkı, kültür varlığı değil. Kanun, kültür varlıkları ile ilgili. Topçu Kışlası da 3. Selim zamanında yapılmış. Bayezid Han Hazretleri Vakfı ile alakalı değil” diyor. İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat ise Topçu Kışlası’nın 2. Bayezid Vakfı tarafından meydana getirilmediğinin, arsasının ondan 310 yıl sonra yaşamış 3. Selim tarafından askerî bir yapı inşa edilmek için kiralandığının ve Gezi Parkı’nın da 2. Bayezıt’tan tam 445 sene sonra yapıldığının altını çiziyor. Polat ayrıca “2. Bayezıt, Topçu Kışlası gibi bir yeri kendi vakıfları arasında yapsaydı da bunu mahkeme yoluyla olmayan, bir sayfalık yazının eki olan, belgede gösterildiği gibi 1914’te savaş koşulları altında küçücük bir defter kenarına mı ifade ederdi?” sorusunu da soruyor. 

    KIŞLA-İ HÜMAYUN VE İNÖNÜ GEZİSİ’NİN TARİHİ 

    Önce mesire yeri sonra kışla, stadyum, en sonunda park 

    Bir zamanlar Beyoğlu ve Cadde-i Kebir’in yoğun yerleşiminin sonunda büyük Müslüman ve Ermeni mezarlıklarının arasında tepeler ve çayırlarda geniş bir mesire yeri vardı. Buradaki Taksim Bahçesi, Osmanlı sarayının bahçelerinden sorumlu Bostancı Ocağı’nın ilgilendiği bir yerdi. Meraklı gözlerden uzak doğa içinde vakit geçirmek isteyenler de bu bölgeye geliyordu. Bostancıların nargile ve kahve ikram ettikleri, üzeri kiremit çatılı, ahşap sütunların taşıdığı kahvehaneleri de meşhurdu. 

    Bu romantik ortamı değiştiren gelişme, 1803-1804’de Kapıkulu askerlerinin topçuları için 3. Selim’in inşa ettirmeye başladığı büyük kışla binası oldu. Bina, arşiv belgelerine göre 1806’da bitirildi. “Taksim”, “Topçu” ya da “Beyoğlu” Kışlası gibi isimlerle anılan bu büyük kışlanın ömrü uzun olmamış, 1807’de Kabakçı Mustafa isyanında büyük ölçüde tahrip edilmişti. 2. Abdülhamid saltanatının son günlerinde ise eski takvimle 31 Mart’ta (13 Nisan 1909) çıktığı için bu adla anılan isyanı, Hareket Ordusu ve Balkanlardan gelen milisler 24 Nisan’da bastırmış; ayaklanmanın merkezi olan kışla topa tutulmuş; direniş kırılarak yapı ele geçirilmişti. Bu olay ihtişamlı yapının ciddi biçimde tahribine yolaçmış ve bir daha hiçbir zaman tam anlamı ile onarılarak kullanılmamıştır. 

    Mütareke döneminde kentin işgal edildiği yıllarda bir süre Fransız kökenli askerler bazı bölümlerinde kalmış, ayrıca avlusunda bir spor sahası oluşturulmuştu. Kışla bundan sonra adını kışla olarak korusa da askerî işlevini kaybetmişti. Cumhuriyetin ilk yılında “Taksim Stadı” adını alan futbol sahasında ilk millî futbol maçı gerçekleştirilmiş; ayrıca güreş, binicilik, atıcılık gibi konularda da ilk millî müsabakalar burada yapılmıştı. Mekanın etrafında ise eğlence yerleri, kumarhaneler gelişmiş ve şehrin en canlı noktalarından biri burası olmuştu. 

    Taksim Gezisi, Kasım 1944. 

    1930’larda Topçu Kışlası’nın belediye tarafından değişik amaçlarla kullanılan büyük ahırları yıkıldı. Artık geniş bir alan ortaya çıkmıştı. Ama Cumhuriyet Anıtı bu meydanın bir köşesinde kalıyordu. Meydanın hemen yanında bulunan harap kışla bu çalışmayla daha fazla dikkati çeker oldu. Kentin 1936’dan itibaren imar planlarını hazırlayan Henri Prost, alanın “İnönü Gezisi” adıyla bir park haline getirilmesi önerisini getirdi. 

    Kışlanın yıkımına 1939’da başlandı. 1940’ta mermer merdivenleri, geniş seyir terasları, yürüyüş yolları ile parkın genel tasarımı belirlendi. Parkın Cumhuriyet Caddesi yönünde eğimden faydalanarak dükkânlar, bir sanat galerisi ve kafeterya olarak kullanılan mekânlar inşa edildi; bunların üzerine de 1967’de Beyoğlu Evlendirme Dairesi ve düğün salonu olan bir gazino eklendi. 

    (NTV Tarih’in, yayımlanmayan Temmuz 2013 sayısında Hayri Fehmi Yılmaz’ın kaleme aldığı makaleden özetlenerek aktarılmıştır) 

  • İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası

    İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası

    Türk Ordusu için karanlık başlayan 1921 Nisan ayı, 2. İnönü zaferiyle aydınlanacaktı. Millî Mücadele’nin en kritik dönemeçlerinden birinde, Ankara’da, Mustafa Kemal’in yanında bulunan yazar Hamdullah Suphi (Tanrıöver), ilk gelen moral bozucu haberlere rağmen “Biz kazandık” diyecek ve ertesi gün haklı çıkacaktı. Mustafa Kemal’in altına imzasını attığı ve İsmet Bey için söylediği cümleyi de o yazmıştı: “Siz düşmanla beraber Türk milletinin makûs talihini de yendiniz”. 

    Anadolu Savaşı’nın Büyük Taarruz hariç bütün büyük meydan savaşları Türkler için kötü başlayıp iyi bitmiştir. Bu ay 100. yılını kutladığımız İkinci İnönü Muharebesi de bunlardan biridir. Ancak bu ay, bir savaş öyküsü anlatmaktan ziyade ilginç bir zafer öyküsüne odaklanmak istedik. Bu öykü, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmış, daha sonra da kitap halinde çıkmış anılarında rastladığımız bir öykü. 

    Hamdullah Suphi Bey’in eski dilde “hiss-i kable’l vuku” dediğimiz, önsezi kabiliyetinin bir dışavurumu bu. Onun anılarında daha başka birçok örneğine de rastlamış olmamız, bu öyküyü inandırıcı kılıyor. Kendisi Türk Ordusu’nun İzmir’e girdiğini veya Alman ordularının Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldıracağını da hissetmiş ve yazmıştır. Ayrıca anlattıkları da şimdiye kadar herhangi bir yalanlamaya maruz kalmamıştır. 

    İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası
    2. İnönü Zaferi’nden sonra Mustafa Kemal TBMM önünde Türk Ordusu’nu selamlıyor. 

    31 Mart 1921 akşamındayız. Türk ve Yunan orduları İnönü’de tekrar savaşa tutuşmuştur. Yunan ordusunun Türk mevzilerine karşı hücuma geçtiği 27 Mart’tan beri Ankara’ya ulaşan haberlerin hepsi olumsuzdur. Türkler sürekli mevzi kaybetmektedir. O kadar ki, 28/29 Mart gecesi TBMM Muhafız Taburu bile cepheye gönderilmiş, ama durumda herhangi bir değişiklik olmamıştır. 30 Mart’ta Ankara’ya gelen bilgilerde Yunan Ordusu’nun ilerlemeyi sürdürdüğü belirtilir. Türk Ordusu’nun sağ kanadına komuta eden Albay İzzettin (Çalışlar) Bey geri çekilmiştir; sol kanatta aynı görevde bulunan Albay “Ayıcı” Arif Bey de öyle. 

    Ankara Ziraat Mektebi’ndeyiz. Akşam yemeğini birlikte yemiş olan Mustafa Kemal Paşa, Adnan (Adıvar), Bekir Sami (Kunduh), Refik (Saydam), Salih (Bozok), Muzaffer (Kılıç) Beyler ve Halide Edip (Adıvar) Hanım, gelen olumsuz haberleri endişeyle izliyor. Herkesin yüzü asık. Orada bulunan Hamdullah Suphi Bey’in ifadesine göre Mustafa Kemal Paşa, “uzun bir hastalıktan kalkmış gibi gözlerinin altı kesilmiş, üzerine büyük bir yorgunluk çökmüş” vaziyette. 

    İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası
    Zaferden 8 yıl sonra  Mustafa Kemal, 24 Kasım 1929’da yanında Türk Ocakları Genel Başkanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’le Ankara Türk Ocağı’nın yeni binasının inşaatında… 

    Bir tek Hamdullah Suphi Bey rahat. Herkesin kulağına eğilip, “Bu haberlerin hepsi yanlış. Biz kazandık” diye fısıldıyor. Bunu farkeden Mustafa Kemal Paşa soruyor: “Ne var Hamdullah Suphi Bey? Arkadaşlara bir şey söylüyorsunuz”. Bunun üzerine Hamdullah Suphi Bey durumu izah ediyor. Bir önsezi sözkonusu. Yeni bir haber gelecek ve savaşı Türk Ordusu’nun kazandığı öğrenilecek. Zerre kadar kuşkusu yok: “Biz muzafferiz”. 

    Böylece sabahı ediyorlar. Ortalık aydınlandıktan bir süre sonra odaya giren bir binbaşı, yeni bir haber getiriyor. Haber, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’dan: “Düşman, binlerce ölüleriyle doldurduğu muharebe meydanını silahlarımıza terk etmiştir”. Gerisini Hamdullah Suphi Bey’in anılarından okuyoruz: 

    “Mustafa Kemal Paşa ayağa kalkarak bana dedi ki: 

    ‘Hamdullah Suphi Bey, bu zaferi herkesten evvel siz bize haber verdiniz. Geliniz, buraya oturunuz ve tebrik telgrafını siz yazınız’. 

    Gittim onun yerine oturdum. Şimdi her sene 2. İnönü Muharebesi’nin yıldönümünde mektep kitaplarında okuduğunuz şu telgrafı yazdım: 

    ‘Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa Hazretleri’ne; 

    İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası
    Mustafa Kemal’in kuş pençesine benzeyen üç çengelli imzası. 

    Bulunduğunuz mevkiden yalnız şerefle dolu bir muharebe meydanı değil, aynı zamanda ümitle dolu bir de istikbal görünüyor. Siz düşmanla beraber Türk milletinin makûs talihini de yendiniz’. 

    Mustafa Kemal Paşa yazdığımı okuduktan sonra bu telgraf hakkında mütaleasını söyledi: 

    ‘Hissiyatımıza ne güzel tercüman oldunuz’… Ve sayfanın altına eski Arap harfleriyle bir yırtıcı kuşun pençesini hatırlatan üç çengelli imzasını attı” 

    (Mustafa Baydar, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları, İstanbul, 1968, s. 298-302). 

  • ‘Yavru kurtlar’ ve bayram kutlaması

    ‘Yavru kurtlar’ ve bayram kutlaması

    Genç cumhuriyetin 11. yılında bir ilkokulda kız öğrenciler ve öğretmenleri, “Ne mutlu Türküm diyene” yazılı takın önünde bayram anısı için objektife poz veriyor. Öğrencilerin her biri, geleceğini temsil ettikleri değerlerin yazılı olduğu bantlar taşıyor. Fotoğrafın dikkati çekici bir ayrıntısı da en sağda ve en solda duran çocukların ellerinde taşıdıkları flamalarda bulunan hilalin içindeki “bozkurt” simgesi… Ayrıca ortadaki öğrencinin tacında da aynı kurt figürü var. Özellikle 1930’dan sonra Türk lirasından posta pullarına, CHP’nin kutlama mesajlarından kurum isim ve logolarına pek çok yerde “bozkurt” kullanılmıştı. 

  • Tarih camiasının çok erken kaybı

    Bilgi Üniversitesi Mimarlık Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Yavuz Sezer, 24 Mart’ta koronavirüs nedeniyle tedavi gördüğü hastanede, annesiyle 1 gün arayla, 41 yaşında hayatını kaybetti. Mimarlık tarihi üzerine çalışan Sezer, doktora tezini 2016’da Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) “18. Yüzyıl Osmanlı Kütüphaneleri” üzerine tamamlamıştı. Çok genç yaşta akademiye yaptığı bu katkı, Osmanlı mimarlık tarihi alanında yapılan en çığır açıcı çalışmalardan biri olarak tanımlanmıştı. 2002’de Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun olan, 2005’te yüksek lisansını aynı alanda tamamlayan Sezer, Boğaziçi ve Koç üniversitelerinde asistan ve okutman olarak çalışmıştı. Araştırmalarını, 17., 18. ve 19. yüzyıllar Osmanlı mimarisi üzerine sürdürüyordu. 

    2 MART – 25 MART: 8 SAĞLIK EMEKÇİSİ HAYATINI KAYBETTİ 

    Op. Dr. Ali Rıza Şahap Barlas 2 Mart İst. Genel Cerrahi Uzm. 

    Hatice Özgümüşdağ 5 Mart Sam. İlkadım İlç. Ecz. Tek. 

    Neşe Dalgıç 12 Mart Kayseri Dev. Has. Hemşire 

    Semih Tuzcu 12 Mart Antalya Diş Hekimi 

    Prof. Dr. Mehmet Ümit Ergenoğlu 16 Mart Kalp ve Damar Cer.Uzm. 

    Dr. Gürdal Gönenç 18 Mart İzmir İşyeri Hekimi 

    Lamia Yüksel 18 Mart Samsun Eczacı 

    Dr. M. Kadir Göktürk 25 Mart İstanbul Enf. Has. Uzm.