Etiket: sayı:82

  • İlk Kabotaj Bayramı kutlamaları

    İlk Kabotaj Bayramı kutlamaları

    Kabotaj hakkı ilk kez 1 Temmuz 1935’te Denizcilik Bayramı adıyla kutlanmış; kutlama için, kanunun 1926’da uygulamaya geçtiği 1 Temmuz günü seçilmişti. Başlarda küçük sahil şehirleri de dahil olmak üzere coşkuyla kutlanan bayram, 1940’lardan sonra giderek daha sınırlı bir çevreye hitap edecekti. Atatürk’ün de katıldığı ilk kabotaj bayramı ve ticari denizcilik eğitiminin Türkiye’deki kurucusu Hamit Naci Özdeş.

    MUTLU KARAKAYA

    19 Nisan 1926’da kabul edilen Kabotaj Kanunu, Türkiye sahillerinde, nehir ve göllerinde, yük ve yolcu taşımacılığının, liman, kılavuzluk hizmetlerinin, Türk bayrağı taşıyan gemi ve diğer deniz taşıtlarıyla Türk vatandaşları tarafından yapılmasını yasalaştırmıştı. Bu kanun, karasuları ve limanlardaki bağımsızlığın yasal göstergesiydi. Lozan Antlaşması’nda kapitülasyonların kaldırılması ile kıyı ve limanlarda kabotaj hakkının elde edilmesi sağlanmıştı. Ancak ilk yıllarda bu hakkı kullanmaya imkan yoktu. Çünkü asırlardır süren kapitülasyonlar, gerek ticari filoyu ve gerekse bu alanda çalışacak nitelikli eleman yetiştirme imkan ve ihtiyacını yok etmişti. Bu nedenle birkaç yıl daha yabancıların Türkiye kıyılarında gemi işletmesine izin verilmek zorunda kalınmıştı. 1926’da yasal düzenlemenin yapılmasından sonra, Limanlar Kanunu ve limanların modernleştirilmesi, deniz ticaret müdürlüklerinin kurulması, tahlisiye işlerinin millîleştirilmesi, 1928’de Yüksek Deniz Ticaret Mektebi’nin açılması, Balıkçılık Enstitüsü’nün kurulması, tersane ve havuzların tamir yapabilecek hale getirilmesi gibi pek çok temel gelişme hayata geçirilmişti. Bu gelişmelerin ancak 1935’te istenilen seviyeye ulaştığı anlaşılmaktadır. Çünkü kabotaj hakkının Denizcilik Bayramı adıyla ilk defa kutlanışı, 1 Temmuz 1935’te gerçekleşmişti. Kutlama için, kanunun uygulamaya geçtiği 1 Temmuz günü seçilmişti. Bu önemli gün yıllar içinde Deniz Bayramı, Denizci Bayramı, Kabotaj Bayramı olarak da anılmıştır.

    1935’deki ilk kutlamalarda tören için Taksim’e yürüyen alay.

    1 Temmuz 1935 günü gerçekleştirilen ilk bayram kutlamaları yoğun ve coşkun bir şekilde geçmişti. Gün boyunca İstanbul Radyosu’ndan yapılan yayınların yanısıra bütün İstanbul bayraklarla süslenmişti. Sadece denizcilikle ilgili kurumlar değil bütün millî kurumlar hatta yabancı şirketler ve bankalar da bayrak asmıştı. Denizci zabitanı bütün gün resmî giysileri ile dolaşmıştı. Büyük-küçük bütün gemiler donanmıştı. Salapurya, sandal, mavnalar defne dalları, çiçekler, bayraklarla süslenmişti. Hamidiye Kruvazörü, Haydarpaşa açıklarında top atışı yapmış, sonra gelip Dolmabahçe önüne demirlemişti. Halkın gerek karadan gerek denizden sandallar, motorlarla katılarak seyrettiği program şöyleydi:

    Kutlamaya katılan sivil denizciler.

    Denizciler saat 9.45’te Tophane Deniz Yolları Parkı’nda toplanmış, oradan saat 10.00’da Belediye Bandosu ile beraber yürüyerek Boğazkesen yoluyla Taksim’e çıkmıştı. Yürüyüş başladığında limandaki gemiler düdüklerini öttürmeye başlamışlardı. Tophane Limanı gelincik tarlası gibi sandallar, motorlarla dolmuştu. Ticari denizcilikle ilgili kurumlar olan Deniz Yolları İşletmesi, Vapurculuk Sosyetesi, Liman İşleri Genel Direktörlüğü, Akay, Şirketi Hayriye, Haliç, Türk Şilepleri Kurumu ve Sosyeteleri, Kaptan ve Makinistler Kurumu, Bahriyeliler ve Yüksek Denizcilik Okulu öğrencileri katılımcılar arasındaydı. Bütün bu kurumlar, Cumhuriyet Abidesi’ne 23 çelenk bırakmıştı. Abidenin önünde bayrak töreni yapıldıktan sonra, limandaki vapurlar yine bir dakika sürüp bir dakika duracak şekilde üç defa düdük çalarak bayramı kutlamışlardı. Günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapıldıktan sonra, ilk deniz ticaret mektebini açan Hamit Naci’nin (Özdeş)  önerisiyle bir heyet oluşturulmuştu. Bu heyet törenden sonra Dolmabahçe Sarayı’na giderek Atatürk’e denizcilerin şükranlarını iletmiş ve Başbakan ile Meclis Başkanı’na da saygı telgrafları çekmişti. Bandonun Onuncu Yıl Marşı ve Denizciler Marşı’nı çalması ve seyre gelen binlerce kişinin marşlara katılımından sonra Taksim’deki kutlamalar bitmişti.

    1935’te Taksim’deki Cumhuriyet Abidesi’ne 23 çelenk bırakılmıştı. 1942’den itibaren Barbaros Anıtı’nın önünde de tören yapılmaya başlandı (üstte). Büyük ilgi gören, adeta birer sanat eseri gibi hazırlanmış çelenkler Taksim’e doğru arabalarla taşınırken (altta).

    Sıra yarışlarda…

    Yarışlardan bir kare…

    Sıra yarışlara gelmişti. Saat 15.30’da Yüksek Denizcilik Okulu önünde tekne yarışları yapıldı. Yarışların başlangıç yeri Salıpazarı açıklarıydı. Bitiş noktasında ise Söğütlü Yatı duruyordu. Yatta pek çok seyirci olduğu gibi, Gümrük ve İnhisar Bakanı da yarışları buradan seyrediyordu. Ayrıca Atatürk de Celal Bayar’ın Moda Deniz Kulübü’ne verdiği kotrasıyla gelerek yarışları seyretmişti. Yarışlar tek çifte, iki çifte, iki çifte direkli, üç çifte kategorilerinde düzenlenmiş; Galatasaray, Beykoz, Fenerbahçe, Haliç, Anadoluhisar, Güneş kulüpleri katılmıştı. Toplamda Galatasaray birinci, Beykoz ikinci, Fenerbahçe üçüncü olmuştu. Ayrıca Yüksek Denizcilik Okulu’nun birinci ve ikinci sınıfları arasında 6 çifte, 12 tek yarışları yapılmıştı. Halk okulun bahçesinden, Şeref Stadı’ndan ve hatta kayıklarla denizden bu yarışları izlemişti. 

    Atatürk, Celal Bayar, Afet İnan ve diğer misafirleri Moda’daki Deniz Kulübü’nün kotrasında yarışları izliyor (üstte). Söğütlü Yatı’nda yarışları seyredenler (altta).

    Denizde fener alayı

    Fener alayında Fenerler İdaresi’nin aydınlattığı kuleler ve ışıklarla donanan Hamidiye Kruvazörü

    Gece 21.30’da ise denizde fener alayı düzenlenmişti. Limandaki büyük-küçük tüm vapurlar ve tekneler ışığa boğulmuştu. Bunlar ayrıca projektörleriyle şehri aydınlatıyorlardı. Fener alayında Dolmabahçe açıklarında ortada Hamidiye olmak üzere bütün büyük vapurlar daire şeklinde dizilmişti. Bunlar Sarayburnu’ndan aldıkları halkla doluydu. Tahlisiyeciler çeşitli manevralar yapmış, havai fişekler atılmış, marşlar çalınmıştı. Halk sadece gemilerde değil kayıklar ve motorlarla da gelmiş tezahüratta bulunmuştu.

    Ayrıca Ankara Vapuru’nda bir balo düzenlenmişti. Vapur davetlilerini Tophane’den alarak Dolmabahçe önlerine gelmiş, gösterileri izlemişti. Bu baloya Atatürk de katılmıştı.

    1935’ten itibaren yapılan kutlamaların, önceleri sadece denizcilik camiasında değil, bütün İstanbul’u içine alacak şekilde ve hatta İnebolu, Tekirdağ, İzmir, Samsun, Mersin, İzmit, Selçuk (Aydın) gibi denizcilikle içiçe geçmiş diğer şehirlerde de coşkulu biçimde yapıldığı anlaşılmaktadır. Ancak 1940’lardan sonra gazetelerde bayramla ilgili haberlerin daha az yer bulduğu, özellikle son yıllarda ise deniz sevgisini ve bilgisini yaymak için bir fırsat olan bu bayramın halktan biraz daha uzaklaşarak, kutlamaların daha çok deniz ticareti ile ilgili kurumlar ve okullar içinde kaldığı gözlemleniyor. 

    (Bu yazı hazırlanırken 2 Temmuz 1935 günü yayınlanmış Cumhuriyet, Akşam, Kurun, Son Posta, Tan, Yeni Asır gazetelerinden yararlanılmıştır.)

    HAMİT NACİ ÖZDEŞ

    Ticari denizcilik eğitiminin kurucusu

    Hamit Naci’nin Bahriyeli yıllarından…

    İstanbul’da olup da boğaz keyfi yapmayan var mıdır? Boğazın kıyısında yürüyüş yaparken ya da bir yerlerde oturup dinlenirken gelip geçen koskoca gemilere gözünüz takıldı mı hiç? Bunlar nereden gelir, nereye gider, ne taşır diye düşündünüz mü? En önemlisi de binlerce ton yükün kazasız belasız yerine ulaşmasını kim sağlar dediniz mi kendi kendinize? Bu iş “uzak yol kaptanı” ve “uzak yol gemi mühendisi” olarak uzmanlaşan uzak yol zabitlerine emanettir. Bugün Türkiye’nin pek çok şehrindeki üniversitelerin denizcilik fakültelerinde verilen eğitimle bu meslek elde edilirken, cumhuriyetin ilk yıllarından 1980’lere kadar sadece bir okul, Yüksek Denizcilik Okulu, bu eğitimi veriyordu.

    Yüksek Denizcilik Okulu’nun 1928’de devlet tarafından açılmasını, genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkeyi geliştirmek adına attığı adımlardan biri saymak mümkündür. Çünkü 1926’da yürürlüğe giren Kabotaj Kanunu ile artık sadece Türk vatandaşları kendi kara sularında, Marmara’da, nehirlerde ve göllerde taşıma ve ticaret yapma hakkını elde etmişti. Osmanlı döneminde kapitülasyonlar sonucunda deniz ticareti tamamen yabancıların elinde kalmıştı. Dolayısıyla bu alanda sadece iş sahipleri değil, çalışanlar da yabancılar olduğu için Türk ve Müslüman kesimin bu konuda bir eğitim almasına ihtiyaç kalmıyordu. Az sayıda çalışan ihtiyacı olursa, Bahriye Mektebi bünyesinden sağlanabiliyordu. Ancak 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra gelişen özgürlük havası ile Osmanlılar’ın fikir dünyasını da geliştirmeye başlamıştı. Bu durumun ticari denizcilik alanındaki yansımalarını Hamit Naci Özdeş üzerinden izlemek mümkündür.

    Hamit Naci Özdeş 1854’te Kasımpaşa’da doğmuştu. Babası donanmanın çeşitli gemilerinde imamlık yapıyordu. Bu ortam onun da denizciliği seçmesini ve Bahriye Mektebi’ne girmesini sağlamıştı. Okuldan mezun olur olmaz 93 Harbi’ne katılarak Karadeniz Filosu’ndaki gemilerde Rus donanmasına karşı çarpışmıştı. Uzun yıllar donanma mensubu olarak görev yaptıktan sonra, babasının ölümüyle İstanbul’a yerleşmeye karar vermiş ve Bahriye Mektebi’nde öğretmen olarak çalışmaya başlamıştı. Bu görevi sırasında İşarat-ı Umumiye-i Bahriye adlı bir kitabın çevirisini yapmış, Bahriye Topçuluğu adlı kitabı da kendisi yazmıştı. Bu kitaplar Bahriye Mektebi’nde okutulmaktaydı. Faaliyetleri sonucunda Sağ Kolağası (Ön yüzbaşı) rütbesine kadar yükselmiş, ancak öğretmenler üzerinde artan sansür baskısı nedeniyle emekli olmaya karar vermişti. 

    Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaşı Kırşehirli Lütfi Müfit, Hamit Naci’nin damadıydı. Atatürk, Lütfi Müfit’e “Özdeş” soyadını verdiğinde, Hamit Naci de izin isteyerek bu soyadını almıştı.

    (Kaynak: Cem Karakılıç, Mustafa Müjdeci, Miralay Lütfi Müfit Özdeş, s. 253)

    Asıl hikaye de bundan sonra başlamıştı. Çünkü Hamit Naci, ömrünün bundan sonraki yıllarını, Türkiye’de ticari denizciliğin gelişmesine adamıştı. Bu uğurda kâh eşine ve kendisine ait malvarlığını satmış, kâh borca girmiş ama sonunda bir okul kurarak ticari denizcilikteki yabancı boyunduruğunu kırmak istemişti. Ancak bir okul kurmaya uzanan yol, kolay çizilmemişti. Emekliliğinden sonra ilk olarak, denizcilik alanında dava vekilliği ve fen müşavirliği yapmak istemişti. Fakat bu alanda uzmanlaşmaya hiç önem verilmediğini görerek, önce bu durumla mücadele etmiş, gazetelerde uyarıcı yazılar yayımlamıştı. Uyarıların fayda etmediğini görünce, bir dernek kurmak ve bu yolla sektör çalışanlarını bilinçlendirecek çalışmalar yapmak istemişti. 1908’de kuruluş çalışmalarına başlanan Tevsi-i Ticaret-i Bahriye-i Osmaniye Cemiyeti (Osmanlı Ticari Bahriyesini Geliştirme Derneği) bir türlü tam anlamıyla faaliyete geçememişti. Çünkü Cemiyetler Kanunu daha yeni oluşturulduğu gibi, tüzükteki birtakım maddelerin de Kanun’a aykırı olduğu Dahiliye Nezareti ve Şura-yı Devlet komisyonları tarafından ileri sürülmüştü. Oysa derneğin en önemli amacı denizlerde çalışan sivil personeli modern bilgilerle eğitmek ve bu alanda bir dayanışma sağlamaktı. 1913’e kadar süren mahkemeler sırasında Mellah ve Gemici isimlerinde iki ayrı gazete çıkararak faaliyetlerine destek olmaya çalışan Hamit Naci, asıl olanın bir okul kurmak olduğunu görmüştü. 

    Hamit Naci (ortada, beyaz ceketli) okul mezunlarıyla…

    1910’da açılan Millî Ticaret-i Bahriye Kaptan ve Çarkçı Mektebi 1928’e kadar gelmiş; Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı, mütareke yılları ve sonunda Kurtuluş Savaşı derken, bazı yıllar parmakla sayılacak kadar az mezun vermişti. Ama Hamit Naci okulunu kapatmayı hiç düşünmemişti. Ancak sonunda gerek ilerleyen yaşı gerekse borçlar nedeniyle bir çıkmaza girmişti. En büyük endişesi gelecek neslin kendisi gibi bir ideal uğruna değil de sadece kâr amacıyla okulu işletecek olmasıydı. Bu nedenle okulu kapatmak zorunluluğu ortaya çıkınca, bu defa ticari denizcilik eğitiminin devlet tarafından yürütülmesi için elinden gelen çabayı göstermişti. 

    Sonuç olarak devlet, ticari denizciliği geliştirme çalışmalarını Kabotaj Kanunu çerçevesinde ele alarak, ticari denizcilik eğitimini kendi vermeye başlanmıştı. Böylece Hamit Naci’nin 1928’e kadar getirdiği ticari denizcilik okulu, Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e devredilen kurumlar arasında yerini almıştı.     

    Hamit Naci okulunu ilk olarak Yüksek Kaldırım Çıpalı Han’da açtıktan sonra, önce Azapkapı Meyyit Yokuşu’na sonra da Üsküdar Paşalimanı’na taşınmak durumunda kalmıştı. Okul en son Ortaköy’de bulunan bu binaya taşındığında sadece bir eğitim yılı açık kalmış, sonrasında devlet okulu olarak Ticaret-i Bahriye Mekteb-i Alisi (Yüksek Denizcilik Okulu) adıyla eğitim vermeye başlamıştı.
  • Korkmasın hiç Romalılar Merttir göründüğü kadar Milleti hep o arkalar Gaayyus Jü-ül-yus Seeezar!

    Korkmasın hiç Romalılar Merttir göründüğü kadar Milleti hep o arkalar Gaayyus Jü-ül-yus Seeezar!

    Sezar’ı herkes bilir ama Lucius Caesetius Flavus’u neredeyse kimse tanımaz. Seçilmiş halk temsilcisi Flavus, Sezar’ın henüz imparator olmadığı dönemde, heykelinin başına takılan “kral” tacını kaldırtır ama bunun bedeli ağır olur. Sezar bu işe çok sinirlenir ve yargıya emrederek kendisini kral ilan edenlerin serbest bırakılmalarını sağladığı gibi Flavus’u da mahkemeye verir. E, dokunulmazlığı var. Sorun değil, onu da kaldırır!

    CANSIN ÇAĞLAR 

    İnsan Lucius Caesetius Flavus’un adını çok sık duymuyor. Aslında bu bile tek başına, her geçen gün bir tür seküler beddua hâlini alan “Tarih bu kötülükleri yargılayacak! Tarih önünde suçlu bulunacaksınız! Tarihe hesap vereceksiniz!” sözlerinin geçersizliğini gösteriyor. Ki zaten ben kendi payıma tarihin yargılasa yargılasa bugünü yargıladığını ve zaten binlerce yıl öncesinde yaşamış adamları yargılamasının sadece acıklı değil aynı zamanda bizzat kendisiyle çelişen bir yanı olduğunu düşünüyorum. 

    Ha, bu ilençler çok haksız değil; tarihin yargılamasını istediklerimizi tarihçiler zaten genellikle yargılar ama yine de günümüzde yaşanan hukuksuzlukları falan Allah’a havale etmekle tarihe havale etmek arasında bir fark yok; üstelik ilkinde hiç olmazsa bir umut var. Zira ikincisinde yine feslinin biri çıkacak, yine fesli ve benzerlerinin yetiştirdiği öğrenciler olacak. Sevgili Galatasaraylı Hayrettin’in dediği gibi: Kısmet!

    Lucius Caesetius Flavus’a dönecek olursak… Neden dönmeyelim? Tarih Flavus’a yapılanların hesabını geride bıraktığımız 2.000 yıldır sormamış; sorsa sorsa kenar süsü olarak kalmış. 100 kişiyi çevirip sorsak, eğer çevirdiklerimiz dünya tarihi sınavından çıkan ikinci sınıf öğrencileri değilse, biri bile kim olduğunu bilmez. Ne yalan söyleyeyim ben de son dünya tarihi sınavına gireli neredeyse 15 yıl olduğu için, yazıyı yazmadan önce “Ya böyle biri vardı ya, neydi bunun adı? Plutark’ta mı geçiyordu?” diye düşünüp aradım, taradım da buldum Flavus’un adını.

    Aklımda kaldığı kadarıyla Flavus, ilk “tehlikenin farkında mısınız?” ekolünden. Yanılmıyorsam kendisi daha sonra hakkında yüzlerce film çekilen, binlerce kitap yazılan ve bugün bile hâlâ kiminin pek sevip övdüğü, kiminin pek yerip gömdüğü (yani bakın 2.000 yıldır net bir karar da verememiş tarih) Jül Sezar’ın iktidarında yaşamış. Kendisi, seçilmiş Halk Tribünü. Yani “Tribün” derken, seçilmiş kişi anlamında! Biliyorsunuz bu yüzden dokunulmazlığı da var. Kuvvetler ayrılığı dengesinin önemli bir unsuru ve dokunulmazlık da bu bakımdan verilmiş. İşte Flavus, halkın temsilcisi, cumhuriyetin sigortası ve Jül Sezar’ın konsüllüğünün otokratik bir krallığa dönüşmeye başladığını ilk görenlerden.

    Bizim İznikli Cassius Dio’nun aktardığına göre, Sezar’ın henüz “Sezari kayzer” olmadığı ilk vakitler, birileri Sezar’ın Roma Forumu’ndaki heykelinin kafasına bir kral tacı takar. Flavus kardeşimiz (ki kendisi pleb olduğu için bizim kardeşimiz olmayacak da ne olacak?), Sezar’ın zaten çok güçlendiğini gördüğü ve kendisine yakıştırılmaya başlanan bu “tek karar alıcı reis” sıfatının cumhuriyetin geleceği için tehlikeli olacağını bildiği için hemen harekete geçer; heykelin kafasına takılan tacı oradan aldırır. Ancak Sezar’ın tek adam rejimi güçlenmeye devam etmektedir. Sokakta Sezar’a “Kraaal!” diye seslenen ve arkasından “Korkmasın hiç Romalılar / Merttir göründüğü kadar / Milleti hep o arkalar / Gaayyus Jü-ül-yus Seeezar!” diye şarkılar söyleyenler olur. Bu arada Roma’da o dönem birine “kral” demek, yeğenine sövmekten beter. Flavus kardeşimiz de hâliyle bu Sezar’a “Kraaal!” diye seslenip şarkılar yakan bir-iki kişi hakkında cezai işlem başlatır. Ama, vay sen misin kanunları uygulamaya kalkan! 

    Jül Sezar bu işe çok sinirlenir ve yargıya emrederek kendisini kral ilan edenlerin serbest bırakılmalarını sağladığı gibi bizim Flavus’u da mahkemeye verir. E, dokunulmazlığı var? Sorun değil, onu da kaldırır. Üstelik kendisi daha önce bu dokunulmazlıklar yüzünden içsavaş çıkartacak kadar “hesapta” bu dokunulmazlığa önem verdiği hâlde! 

    Ne demiştik? Sevgili Galatasaraylı Hayrettin’in dediği gibi “kısmet” işte. Tarih, 2.000 yıl sonra bile daimi diktatörlüğünü ilan eden Sezar’a, Sezar’ın dokunulmazlığını kaldırıp yargıladığı Flavus’tan daha çok yer veriyor. Ha, ama en azından hiçbir yerde Flavus kardeşimiz için kötü konuşmuyor kimse; ama tarih zaten bazen bile isteye, bazen farkında bile varmadan, bir şekilde en çok bugünü yazar, bugünü yargılar. 

  • Maestro Niyazi Takizade

    Maestro Niyazi Takizade

    1912’de doğan, 1984’te vefat eden Niyazi Zülfikaroğlu Takizade, klasik müziğin dünya çapındaki isimlerinden biriydi. Türkiye’de, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası da dahil seçkin kurumlarda şeflik yapmış, sadece müzik bilgisiyle değil zekası ve dostluğuyla da fark yaratmıştı. Başarılarla dolu ve aynı zamanda trajik hadiselerle örülü müstesna bir hayat… 

    Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı (CSO) 1963’ün 27-30 Kasım tarihlerinde konuk şef olarak yöneten Niyazi Takizade 1912 doğumlu olduğuna göre; onu ilk kez tanıdığımız sırada 50 yaşında olmalıydı. O konserde Çaykovski’nin 4. Senfonisi ile “Romeo ve Juliet” uvertür-fantezisini, Borodin’in “Prens İgor” operasından bazı bölümler ile Vienyavski’nin keman konçertosunu yönetmişti. Çaykovski senfonisi özellikle orkestraya öylesine olağanüstü bir ruh katmıştı ki, müzikseverlerin belleğinde hep canlı kalmıştı. O zamanlar CSO’nun orkestra şefi Lessing idi; iyi bir müzik adamıydı. O bile etkilenmiş, söylemek zor ama, belki de biraz da kıskanmış olabilirdi. O tarihten sonra ardı ardına programa Çaykovski’nin senfonilerini koymasından yapıyoruz bu çıkarımı! 

    Tam adıyla Niyazi Zülfikaroğlu Takizade 1912’de, Tiflis’te ünlü müzisyenlerin bulunduğu bir çevrede doğmuş. Babası Zübeyir Hacıbeyov da müzisyen. İlk müzik eğitimini Bakü’de almış. Daha sonra, o günlerde adı rejim tarafından Leningrad’a çevrilmiş olan Petersburg’da devam etmiş eğitimine. Erivan Devlet Konservatuvarı’nı da bitirmiş, 1934’te Azerbaycan’da orkestra şefliğine başlamış. 1937’den sonra Bakü’deki Ahundov Opera ve Bale Tiyatrosu orkestrasını yönetmiş. 1946’da Leningrad’da orkestra şefleri yarışmasını kazanmış. 1950’de SSCB Devlet Nişanı’nı; 1955’te Azerbaycan Halk Sanatçısı, 1958’de SSCB Halk Sanatçısı unvanlarını almış. 1958’de Azerbaycan Devlet Senfoni Orkestrası’nın yöneticiliğine, 1962’de M. F. Ahundov Tiyatrosu’nun genel yönetmenliğine atanmış. Azerbaycan Yüksek Sovyeti’ne de seçilmiş. 

    İKSV’nin ilk festivalinin açılış gecesinde Niyazi Takizade ve eşi Hacer Hanım.

    Takizade’nin hayatı, Azerbaycan’ın müzik dünyasında her vadide birçok hizmetle doludur. Her yıl Azerbaycan Devlet Senfoni Orkestrası, onun heykeli karşısında ölmez operası “Köroğlu”ndan Uvertür’ü ve diğer eserlerini seslendirmeyi sürdürmüştür. 

    Niyazi Takizade ufak-tefek yapılı bir insandı. Böyle bir insanın gençliğinde halter çalıştığı ve bu dalda şampiyonlukları olduğuna pek inanılmaz. Oysa onun 16-18 yaşlarında 56 kg’da birkaç defa Bakü ve Azerbaycan şampiyonluğu var. Konservatuvara sonradan katılmış. Yine de spor sevgisinden vazgeçememiş, hatta uzun süre Sovyetler Birliği Azerbaycan Spor Bakanlığı Halter Dalı Başkanlığı’nı üstlenmiş. Pek çok sporcuya yardımcı olmuş. Tezcanlılığı, yorulmak bilmez enerjisi ve azmi o günlerin eseri olsa gerek. 

    ‘Maestro’  Niyazi Takizade, Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserlerinden birinin provasında… 

    Onunla tanışıklığımız İKSV’nin ilk festivali sırasında olmuştu. Açılış İTÜ Maden Fakültesi salonunda Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’nun icrası ile yapılmıştı. Takizade festivalin onur konuğu idi ve eşi Hacer Hanım’la birlikte seyirciler arasındaydı. Konser sonunda coşkunca alkışlayanlar arasında en göze çarpan o idi. 

    2 gün sonra da Köroğlu Operası’nın dünya prömiyeri yapılacaktı. Son provalar Açıkhava Tiyatrosu’nda yapılmaktaydı. Bu defa üzerinde koyun postundan yeleğimsi bir ceket vardı. Orkestra çukurunda bir sahne üzerinde bir süre uğraşıyor, zaman zaman arkaya dönüp, ön sıralardan birinde rejisör Aydın Gün ile birlikte oturan Saygun’a o nağmeli Azerbaycan diliyle “Adnan Beeey” diye seslenip yanına çağırıyor, “Bu mahnıyı bu soprano diyebilemez. Ben bunu iştirih edirem” ya da “Bu episodu bu koro diyebilemez” deyip eserden o bölümü atıyordu. Eserlerine dokundurmamasıyla ünlenmiş Saygun, bunların hiçbirine itiraz etmedi. Belki bir Wagner operası gibi 6 saati bulacak Köroğlu, bu sayede 3.5 saate indi de Kadıköy yakasında oturan seyirciler son vapura yetişebildiler! 

    Adnan Saygun’un aslında kadirşinas ve duygulu bir insan olduğunun bizzat tanığıyım. Ancak birçok kişinin gözünde pek de alçakgönüllü bir insan olmadığı kanısı yaygındır. Hatta onun en eski arkadaşlarından biri olan konservatuvar hocası ve müzikolog Mahmut Ragıp Gazimihal, öğrencileriyle yaptığı sohbetlerinde Saygun’un çok mağrur bir insan olduğunu özellikle belirtmeye çalışırmış ve “Hiç insan kendi kendine Saygun deyip soyadı olarak seçer mi, buradan anlayın” dermiş. Takizade’nin tekliflerine karşı nasıl olup da bu kadar uyumlu ve hoşgörülüydü? Zira onun sanatına, müzik kültürüne ve sağduyusuna inanmıştı. 

    Moskova’da bir karşılaşma  Moskova’da bir resepsiyonda Ozan Sağdıç ve Niyazi Takizade yanyana.

    Bu hadiseden iki hafta sonra, Kuzey komşumuzun lütfettiği Bolşoy-Kirov Balesi’nin gösterisi vardı. O tarihlerde, bizim gösteri dünyamızda uzman eleman enderdi ya da hiç yoktu. Açıkhava Tiyatrosu’nda seyirci sıralarının tam ortasında küçük bir plato vardır. Oraya sağlam bir üçayak üzerine, takip ışığı spotu konulmuş; ama onu kullanacak teknik eleman nerede? Organizasyonun böyle bir elemanı yok. Dünyanın önde gelen orkestra şeflerinden biri, festivalin onur konuğu ve en prestijli etkinlik olan “Köroğlu” operasını yönetmiş bir şahsiyet, Niyazi Takizade gönüllü olarak bu işçiliğe talip olmuştu! Öteki gösterilerde frakla, smokinle gördüğümüz maestro, takip ışığının başında, yine koyun postundan ceketiyle iş başındaydı. Sahneyi bütünüyle en iyi gören yer olduğundan, ben de fotoğraf çekimi için ayni mekanı seçmiştim. Hemen arkamızda seyirci sıraları var. Ben çömelip hedef küçülttüğüm için muhatap olmuyordum. Ancak o, ayakta kullanmaya çalıştığı koskoca aparatıyla bir bölüm seyircinin görüşünü kapatıyordu. Sanki onun orada keyfinden durduğunu sanıp “çekil oradan” diye seslenenler, küfür ve tehdit edenler, dahası hedef belirleyip gazoz şişesi gibi cisimler atanlar bile vardı. Takizade seyircilere “Bitti guzum, şimdi bitti” diye diye görevini zor tamamlamıştı. 

    Rusların ve bazı Balkan ve Kafkas halklarının, özellikle Gürcistan’ın halk dansları topluluklarının koreografik bir düzen içindeki gösterilerini izlediğimizde hayranlık duymaktaydık. Bizde de, çok zengin folklorumuzdan yararlanarak bu tür bir topluluk kurabileceğimiz düşüncesi gelişti. Bir dizi toplantılar, çalışmalar sonucunda “Devlet Halk Dansları Topluluğu” kuruldu. Daha henüz yurtiçinde doğru dürüst bir gösteri yapılmadan, ilk turne Moskova, Tiflis ve Taşkent şehirlerinde olmak üzere Sovyetler Birliği’ne gerçekleştirilmişti. Kafileye gazeteci olarak ben de katılmıştım. 

    Ömer Eldarov’un elinden mermere aktarılan Niyazi Takizade tasviri. Maestro’nun kabrinin üstünde duruyor. Yine Eldarov imzalı başka bir yontu, bu sefer ağaçtan (altta)… 

    Takizade beni görünce, İstanbul’da Açıkhava Tiyatrosu’ndaki kader birliğimizi hatırladı. Ayaküstü epey sohbet ettik. Benim hatırımda kalan hoş bir anı da, içki servisi yapan garsonun kendisine “Hacer Hanım ne içer?” diye sorması; onun da “Hacer Hanım ne içecek! Menim ganımı içer o” demesiydi. Şakacı ve neşeli bir adamdı. Türkiye’deki bürokrasiye ait gözlemleri müthişti. Bunları ironik bir şekilde dile getirirdi: “Vallah gardaşım, men sizin memlekette kimin eli kimin cebinde gayt tutamamışam”. Türkleri ve ve Türkiye’yi çok sevdiği “Men bu vetanın da evladiyem” sözlerinden açıkça anlaşılırdı. Şakaları müthişti. Fıkra anlatmaya meraklıydı, yenilerini devşirmeye de bir o kadar. Laz fıkralarına bayılıyordu. 

    İlk festivalin onur konuğu İKSV’nin düzenlediği ilk festivalde onur konuğu olan Niyazi Takizade, Ahmet Adnan Saygun’un “Köroğlu” operasının provaları sırasında eserin bestecisi ile… 

    O zamanlar henüz Sovyetler Birliği dönemi olduğu için, Azerbaycan’ın adı geçmiyordu. Niyazi adının bir Müslüman adı olduğunu kestiremeyenler de bunu bir Rus ismi sanıyorlardı herhalde ve kendisini dünya çapında bir Sovyet sanatçısı olarak tanıyordu. Bu yanılgıya düşenlerden biri de Volksoper Wien’in orkestra şefi Anton Paulik idi. Sanırım 2 yıl kadar İstanbul Senfoni Orkestrası’nın da şefliğini yapmıştı; ancak bu süre zarfında hiç Türkçe öğrenememişti. Paulik’in görev süresinin sonlarına doğru bir konser yönetmek üzere Niyazi Takizade konuk şef olarak davet edilmişti. Tabii sempatik halleriyle ve tatlı Azeri Türkçesi ile bizimkilerle hemen samimi oluvermişti. Orkestra provalarının birini Anton Paulik de parterden izlemekteydi. Niyazi’nin Rus olduğu kanısı kafasına iyice yerleşmiş ya bir kere; arada geçen konuşmaları görünce hayrete düşmüş, yanında oturan ve çevirmenliğini yapan Panoyat Abacı’ya “Bunlar hangi dilden konuşuyor?” diye sormaktan kendini alamamıştı. Abacı da “Tabii Türkçe” demişti. Maestro Paulik “Peki, ne zaman öğrenmiş” diye bir soru daha sormuştu. Kültürlü ve esprili bir adam olan Abacı da fırsatı yakalamış, “İnsaf Anton” demişti, “adam 2 haftadır Türkiye’de, öğrenivermiş işte” cevabını yapıştırıvermişti. 

    Sevgili dostum Sedat Örsel’den dinlemiştim. Hazin bir hikaye. Lenin Nişanı sahibi Takizade sitemli bir dil ile soruyor: “Bu sinede niye bir Atatürk nişanı yohtur?” diyor. “Niye mene Türkiyamızdan bir oratoryo talep etmezler?” dedikten sonra Örsel’e “Sen meni bu diyardan apar, orada bir bimarhaneye yatır. Aziz öz vetanımın torpağına gömüleyim” diye devam ediyor. Takizede’nin bu sözleri adeta vasiyet gibi: 15 gün kadar sonra vefat ediyor (1984). 

    Eşi Hacer Hacıbeyova’nın başına gelenler ise sadece eşinin kaybından ibaret değildi. Onların çocukları olmadığı için bir yakın akraba çocuğunu evlat edinmişler, Ceyhun adındaki bu çocuğu sevgiyle büyütmüşlerdi. Ancak çocuk hayırsız çıkmıştı. Uyuşturucu bağımlısı olmuş, evde değerli ne varsa çalıp satmayı alışkanlık haline getirmişti. Günün birinde yine uyuşturucu parası almak üzere eve gelir. Hacer Hanım istediği parayı vermeyince zavallı kadını darp eder, sonra öldürür. Evi yağma ederek kaçar. Bugün Bakü’de bir Niyazi Takizade müzesi var ama, bu delikanlının verdiği zarar yüzünden Niyazi Bey’in edindiği, kazandığı, kendisine hediye edilmiş maddi değerinden daha da çok manevi değeri fazla olan hatıra eşyasından geriye kalan çok şey kayıp. 

    Kayınpederim ressam Abidin Elderoğlu ve Azerbaycan’da yaşayan kuzeni ünlü heykeltraş Ömer Eldarov ile “Üç Kuşak, Üç Görüş” isimli ortak sergimiz için Bakü’ye gitmiştim. Haydar Aliyev Sanat Merkezi’ndeki açılışta, Eldarov’un sanatkar elinden çıkma ve Niyazi’yi kanatlanmış gibi gösteren heykelini görmüştüm. Ünlü sanatçıların gömüldüğü mezarlıkta Niyazi Takizade’nin kabri de var. 

  • Ağları tutan adam hem Türk hem Alman

    Ağları tutan adam hem Türk hem Alman

    Bu topraklardan çıkıp Almanya’da hem profesyonel futbolcu hem de teknik direktör olarak görev yapan Özcan Arkoç, döneminin en başarılı kalecilerdendi. 60’lı yılların ortasında Almanya’ya transfer olan Arkoç, Hamburg’un efsane file bekçisi olacak; emekli olduktan sonra yine aynı takımın başına geçecekti. Saygıyla… 

    Bir kaleci düşünün… Önce Fenerbahçe, ardından Beşiktaş’ta sahne aldıktan sonra 1960’larda yurtdışına açılsın… Viyana’dan sonra ikâmetini aldırdığı Hamburg’ta, kulüp tarihinin teknik direktörlük koltuğuna oturan ilk eski futbolcusu olsun… Özgeçmişinde Avrupa Kupaları’nda hem oyuncu hem hoca olarak final gören tek Türk yazıyor. Peki henüz 17 Şubat 2021’de, 81 yaşında son nefesini veren Özcan Arkoç’u ne kadar tanıyoruz? 

    1939’da Hayrabolu’da dünyaya gelen Arkoç, 13’ündeyken Alpullu Şekerspor’da futbola başlamıştı. Ortaokul yıllarında derslerden sonra kulübün toprak sahasında arkadaşlarıyla top oynayan çocuğa bir gün takımın file bekçisi, “Kaleci olmak ister misin” diye sorduğunda olaylar gelişmişti. Bir hemşerisi sayesinde birkaç yıl sonra İstanbul’a gelen ufaklık, Vefa formasını 17’sinde terlettiğinde, İstanbul Ligi’nin en genç oyuncusu olmuştu. Geleceğe umutla bakıyordu. 

    Uçan kaleci Özcan Arkoç, Hamburg’da bir idman sırasında adeta yerçekimine meydan okuyarak yaptığı kurtarışlardan birinde… Arkoç, Hamburg’da “Ötschi” olarak anılıyordu. 

    Yeteneğiyle Genç Millî Takım’ın kalesini de korumaya başlayan Arkoç’un idolleri Macarların unutulmaz file bekçisi Gyula Grosics ve Sovyet efsanesi Lev Yaşin’di. Hatta bir turnuva için gittikleri Budapeşte’de Macar takımının otobüsünü arkadaşlarıyla bekleyip hayran olduğu Grosics’i bir an için de olsa görmüştü. Futbola âşık delikanlı, bir gün onlar gibi olmanın hayalini kuruyordu… 

    1958’de Fenerbahçe’ye transfer olan file bekçisinin ücreti o günlerin parasıyla 36 bin liraydı. Liseyi bitirdikten sonra dizgici olan gencin ayrıca iyi bir geliri de vardı. Aynı sene Belçika karşısında ilk kez A Millî Takım’ın formasıyla tanıştı. 

    Metin Oktay’ın “ağları delen golü”. Golü yiyen Özcan Arkoç… 

    Ağları delen gol 

    1959’da statüye göre Fenerbahçe ile Galatasaray ligde iki maç yapacak, bu karşılaşmaların neticesinde diğerine üstünlük sağlayan ilk şampiyon olarak taçlanacaktı. İlk randevu 10 Haziran 1959’da Dolmabahçe’deydi. 

    Federasyon, derbiler için yabancı hakem getirmişti. Bugünkü hakem tartışmaları hatırlandığında, bir ömür evvel de yaşananlar çok farklı değildi. Mücadeleyi yönetecek Yugoslav Markoviç, havalimanında öyle bir basın ordusuyla karşılaşmıştı ki kendisini Avrupa Kupası finali yönetecek sansa yeriydi. Her şey iyi güzel denirken, Çınar Otel’de Fenerbahçeli yöneticiler Markoviç’i ağırlıyordu! Galatasaray Kulübü’nün telefonları susmazken, hakemin namus sözü vermesi üzerine sarı-kırmızılılar itiraz etmiyordu. 

    Sıcacık bir havada başlayan maçta Metin ile Özcan’ın mücadelesinde ortam kızışmıştı. Diz kapağına bir tekme yiyen Taçsız Kral Metin Oktay, acıyla bir yumruk yapıştırdığında saha karıştı. Birkaç dakika sonra Markoviç soluğu Metin’in yanında alıp onu sahadan attı. 

    Sarı-kırmızılıların efsanesi soyunma odasına doğru giderken, hakem kararını değiştirince oyuna devam etti. İşte o sahada kalan futbolcu, dakikalar 37’yi gösterirken Naci’yi ekarte edip topa vurduğunda tarih yazılıyordu. Arkoç’u geçen meşin yuvarlak yoluna devam etmişti. Kısa bir şaşkınlıktan sonra Markoviç gol diyordu; top çürük ağları delmişti! Bu maçtan tam 4 gün sonra rakibini 4 golle yenen Fenerbahçe, şampiyonluğunu ilan etmişti. Herhalde söylemeye gerek yok; müsabakadan önce yetkililer fileleri yenilemişti! 

    1962’de sürpriz bir şekilde Beşiktaş’a transfer olan millî kaleci Özcan Arkoç, birçoklarını şaşırtıyordu. Bu olayın detaylarını anlatmayan Arkoç, ismini açıklamak istemediği bir Fenerbahçe efsanesiyle yaşadıklarından dolayı siyah-beyazlı camianın yolunu tutmuştu. Tam olarak ne olmuştu, kimle sorun yaşamıştı… Bu sırrı mezarına taşıdığından hiç öğrenemeyeceğiz. 

    Pek gönüllü gitmediği Beşiktaş’ta iki sezon geçirdikten sonra Viyana’nın yolunu tutan file bekçisi, sonradan verdiği röportajlarda geri dönmeyi hiç düşünmediğini söylüyordu. Daha iyi futbol oynanan ülkelerde, iyi zeminlerde kariyerine devam etmek istiyordu. Türkiye kariyerinde gördüğü iki lig şampiyonluğunu bir daha yaşayamayacaktı… 

    Avusturya sınırında soyadı sorulduğunda adını söyleyince bir anda bir karışıklık olmuş, o topraklarda Arkoç Özcan olarak da çağrılmıştı. Hatta Hamburger Morgenpost gazetesi sonradan bu öyküyü haberleştirecekti. Gerçi o ne dendiğiyle çok da ilgilenmiyor, kendisine hitap edildiğini anladığında bakıyordu. O kadar iyiydi ki Austria Wien’de millî takım kalecisi Gernot Fraydl’dan formayı hemen kapmıştı. 1967’deki Avusturya Kupası zaferinden sonra Hamburg’a transfer olan file bekçisi, kısa sürede “Ötschi” olarak anılmaya başlıyordu. 

    Türkiye yılları  1959’da ilk millî lig şampiyonu olan Fenerbahçe’nin kupayla fotoğrafında, takımın kalecisi Özcan Arkoç da oturanlar arasında en sağda (üstte). Arkoç, millî takım formasıyla (altta). 

    19 Ağustos 1967’de Werder Bremen karşısında ilk kez Bundesliga sahnesindeydi. Hamburg’un sevilen file bekçisi Horst Schnoor’un sakatlığında üç direk arasına geçen Arkoç’un kalesine gelen ilk top gol olmuştu. İkinci şutu çelen millî kaleci, bir anda parmağında tarifsiz bir acı hissediyordu. Eldivenini çıkardığında, kırılan serçe parmağının şiştiğini gören oyuncunun yanına gelen takım doktorunun müdahaleleri sonuç getirmiyor, maçın 20. dakikasında yerine Erhard Schwerin giriyordu. Bu, Bundesliga tarihinin ilk oyuncu değişikliğiydi. Daha önce, sakatlanan futbolcular öylesine sahada durup arkadaşlarına yardım etmeye çalışırdı. Tesadüf bu ya, o sezon kural değişmişti. “Ağları delen gol”den sonra Arkoç, yine manşetlerdeydi. 

    Hastaneye gitmek yerine stadyumda kalıp maçı izleyen azim abidesi, 1 hafta sonra idmanlara dönüyor, kısa süre sonra da eldivenlerin daimi sahibi oluyordu. Tatsız başlamışsa da takımda kendisini çabucak kabul ettirmişti. 

    1968’in Kupa Galipleri Kupası finalinde Hamburg’la Milan kozlarını paylaşıyor, İtalyan devi zafere ulaşıyordu. Kurt Hamrin’in ikinci golünde hata yapan Arkoç, o günü asla unutmuyordu. Röportajlarında çok ağladığını söyleyen file bekçisi, belli ki kendisini affedememişti. 

    1973’e kadar takımın as kalecisi olan Ötschi, 1975’te yeşil sahalara veda etmişti. Çok sevildiği kulüpte yardımcı antrenörlüğe başlaması kimseyi şaşırtmıyordu. Hamburg tarihinin en başarılı Türk futbolcusu şüphesiz oydu. 159’u Bundesliga’da olmak üzere toplam 207 resmî maçta forma giyen file bekçisi, bu karşılaşmaların neredeyse dörtte birinde gol yememişti. Ligde gösterdiği performansla altı defa Kicker dergisi tarafından haftanın takımına seçilmişti. 

    Tarihî bir an  Hamburg formasıyla Arkoç (üstte). Bu formayı giydiği ilk maçında sakatlanan Özcan Arkoç, tüm müdahalelere rağmen sahaya dönememiş, onun yerine yedek kaleci Erhard Schwerin oyuna girmişti. Bu, Bundesliga tarihindeki ilk oyuncu değişikliğiydi (altta). 

    1977’de Hamburg bu sefer Anderlecht’i devirip Kupa Galipleri Kupası’nı kaldırırken, o, takımın yardımcı antrenörüydü. Rudi Gutendorf kısa süre sonra koltuğundan olunca, teknik direktörlük görevi Arkoç’a verilmişti. Hamburg tarihinin teknik direktörlüğe getirilen ilk eski oyuncusu oldu. Kendi ifadesiyle çok yumuşak kalmış, eski takım arkadaşlarını hiç zorlayamamıştı. Onun idaresinde ligi 10. sırada bitirmişler, o zamanlar iki maç üzerinden oynanan Avrupa Süper Kupası’nda Liverpool’a boyun eğmişlerdi. Kulüp, Ötschi’nin yerine gelen Branko Zebec’le şaha kalkacak, 19 yıl sonra şampiyonluğa ulaşacaktı. 

    Wormatia Worms, Holstein Kiel derken 1983’te Kocaelispor’u çalıştıran Arkoç’un son durağı Hamburg’da amatör bir takım olan TSV Hohenhorst’du. Bundesliga’da takım çalıştıran ilk Türk olan Arkoç, 1970’lerde eşiyle birlikte bir restoran işletmişti. Hamburg’ta dönerin ilk tadıldığı yerlerden biri olan mekan, pazartesi günleri futbolcularla dolup taşıyordu. Aslen oyuncu olan karısı Neriman Esen, Türkiye’de tiyatro ve sinemada oynamış, dublaj sanatçısı olarak da çalışmıştı. Sadri Alışık’ın ilk eşi olarak da bilinen sanatçı, 1960’da Arkoç’la evlenmişti. Almanya’da bir TV filminde de rol alan Neriman Hanım, kendisine devamlı teklif edilen klişe Türk rollerini reddedip bambaşka bir kariyere açılmıştı. 

    71 yaşında emekliye ayrılan Özcan Arkoç, 17 Şubat 2021’de vefat ettikten sonra Hamburg’daki aile mezarlığına defnedildi. 

    1980’de Alman vatandaşlığına geçen Özcan Arkoç yıllarca kuryelik yapmış, 71 yaşında emekliye ayrılmıştı. Söylemeye herhalde gerek yok, müşterilerinin biricik Ötschi’siydi. 17 Şubat 2021’de vefat eden Arkoç, Hamburg’daki aile mezarlığında eşinin yanına defnedildi. Sonradan verdiği röportajlarda kendisini Alman gibi hissettiğini söyleyen futbol insanı, kariyerinde hiç ayrımcılığa uğramadığını, yabancı düşmanlığının 1980’lerde çok arttığını vurgulamıştı. 

    Bu kadar önemli bir kariyeri olsa da biz onu yıllar önce Almanlar sayesinde keşfetmiş, 11 Freunde’ye verdiği uzun röportajlar sayesinde unutulmuş bir efsaneyi biraz olsun tanımıştık. Onu bizden çok, Almanların anması manidar olsa gerek. Sahi, bu topraklardan çıkan ve Arkoç’un yaptıklarını başaran kaç kişi var? 

    BUNDESLIGA’DAKİ İLK TÜRKLER 

    Alman sahalarında öncü futbolcularımız 

    Arkoç, Almanya’da futbol oynayan ilk Türk değil. 1959’da Beşiktaş’tan Köln’e transfer olan Coşkun Taş, kapıları meslektaşlarına açıyordu. Bugün 86 yaşında olan bir zamanların forveti, 1962’de yeşil sahalara veda ettikten sonra çalışmaya başladığı Ford’da 31 yıl geçirdikten sonra emekli olmuştu. Dünyanın en köklü akademilerinden biri olan, birçok ünlü teknik direktörün çıktığı Köln Spor Akademisi’nden mezun olan ilk Türk yine oydu. 

    Dünyanın 5 büyük liginden biri olarak kabul edilen Bundesliga’da sahne alan ilk Türk ise Aykut Ünyazıcı. Bugün 84 yaşındaki bir zamanların savunma oyuncusu, Ankara’da Güneşspor için ter döktükten sonra Almanya’nın yolunu tutmuştu. Bir yandan eğitimine Braunschweig Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği’nde devam eden Ünyazıcı, öte taraftan kentin futbol takımında görev yapmaya başlıyordu. Bundesliga’nın ilk sezonunda 8 defa Eintracht Braunschwieg formasını giyen oyuncu, böylece tarihe geçmişti. Askerliğini yapmak için 1965’te Türkiye dönen Ünyazıcı, Ankaragücü’nde futbola veda etmişti. 

  • Kadının eşit yurttaşlığını herkese gösteren bir yayın

    Kadının eşit yurttaşlığını herkese gösteren bir yayın

    1923’te yayımlanmaya başlanan Resimli Gazete, ilk cumhuriyet yıllarının günlük hayattaki değişimini yansıtır. Sedat Simavi tarafından çıkarılan haftalık gazetenin sıklıkla işlediği bir konu da kadın haklarıdır. Kadrosunda Peyami Safa, Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Refik Altınay, Ercüment Ekrem Talu, Cevat Şakir gibi önemli isimleri barındıran gazete, 7 yıl boyunca yayımlanacaktır. 

    Türk basınının haftalık, bol fotoğraflı, çizimli, görsel yönü oldukça doyurucu süreli yayınlarından biridir Resimli Gazete. Sorumlu müdürlüğünü Sedat Simavi’nin yaptığı bu süreli yayının müdürü Talat Midhat, başyazarlıklarını ise iki önemli edebiyatçı İbrahim Alaeddin Gövsa ve Süleyman Nazif yaparlar. 

    21 Eylül 1923-9 Ocak 1930 tarihleri arasında 330 sayı çıkan bu gazetenin yazar kadrosunda Peyami Safa, İsmail Müştak Mayakon, Faruk Nafiz Çamlıbel, Selami İzzet Benice, Ahmet Refik Altınay, Ercüment Ekrem Talu gibi edebiyaçı ve yazarlar yer alır. Karikatür ve çizimleriyle Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir gazetenin kadrosundadır. 

    Gazetede “Moda, Spor, Hikaye, Mizahi Yazılar, Karilerimile Temas” gibi devamlılık arzeden bölümler vardır. Resimli Gazete Matbaası’nda basılmakta olan gazetenin Bravo gazetesinin bir devamı olduğu tesbit edilmiştir. 

    Sedat Simavi üzerine önemli bir tez (“Gazetecilikte Bir Ömür: Sedat Simavi”, İstanbul, 2013) kaleme almış olan Esra Oğuzhan Yeşilova’ya göre “Resimli Gazete’nin cumhuriyetin ilanından önce çıkarılan sayılarında ordunun kazandığı zaferler, işgal kuvvetlerinin ülkeden çekilmesi, Millet Meclisi’nin kurulmasına yönelik hazırlıklar konu edilmiştir. Gazetenin iç sayfalarında yurtdışından güncel ve sansasyonel haberler ile magazin haberlerine yer verilmiş ve bu haberlerde fotoğraf sık sık kullanılmıştır. Resimli Gazete’de bol fotoğraf kullanılması halkın beğenisini kazanmış ve dönemin en çok satan gazetesi olmuştur. Gazete, kadın-erkek herkesin sıkılmadan okuyabileceği bir şekilde düzenlenmiştir. İlgi çekici konuları, bol fotoğrafları ile 1923-1929 arasında 44 bine ulaşan tirajla rekor kırmıştır”. 

    Resimli Gazete idari binası İstanbul’da Nurosmaniye semtinde, Darü’l-Muallimin (Öğretmenler Yurdu) karşısındaydı. 

    “Her hafta cumartesi günleri neşrolunur, her şeyden bahseder, müstakil ü’l-efkâr ve terakki-perver, siyasî, resimli Türk Gazetesi” altbaşlığını taşıyan haftalık gazete, özellikle dönemin kadın hareketine ve modernleşmesine dair çizimleriyle de ünlüdür. 

    1920’lerin şartlarına göre bol resimli olarak yayımlanan gazete adeta devrim niteliğinde bir etki yaratmıştır. Pozitif bilimler, kadın hakları, modern hayat, moda, spor sayfasıyla, genç cumhuriyet nesillerini yetiştirmek için toplumu eğiten ama bir yandan da eğlendiren bir eğilimdedir. Hemen her sayıda kadınları ilgilendiren pek çok haber, resim ve yazı yer alır. 

    8 EYLÜL 1923 (SENE:1 – SAYI: 1) 

    Kahraman süvarilerimiz 

    Geçen sene bugünlerde İzmir’le beraber Türklüğü kurtaran, Şark’ta yeni bir devir açan kahraman süvarilerimiz yıldırım gibi bir süratle İzmir’e koşarken… (İzmir’e ilk giren süvari binbaşısı Şerafeddin Bey)’ 

    15 ARALIK 1923 (SENE:1 – SAYI: 15) 

    Dünkü ve bugünkü hanım 

    Memleketimizde ananeperverliğimizin icabatından doğmuş olan bir kadın meselesi vardır. Bu mesele ortaya çıktı çıkalı taassub gözlüğünden fışkıran nazarların en esaslı hedefi olmuştur. Hayatımızın cereyanı ne ise kadının tuttuğu yol da odur. İstikametini ta’yin etmek selahiyeti de taassub değil ilme aiddir. Taassubun ahlakımız üzerinde ne fena tesirler yaptığını anlamamız için sükût etmiş kadınların ruhiyatıyla biraz meşgul olmamız kifayet eder. 

    29 ARALIK 1923 (SENE: 1 – SAYI: 17) 

    İlk hürriyet mükafatı 

    İstanbul kadınlarının on-onbeş senelik mücadeleden sonra elde ettikleri ilk hürriyet mükafatı: Vapur ve tramvay perdelerinin ilgası. Hürriyet madem ki çok güzel bir şeydir. Onun kadrini bilmek lazım gelmez mi? Bugün her zamankinden fazla kadının şerefine, haysiyetine, iffetine riayete mecburiyetle mükellefiz. Artık bundan sonra Türk kadınıyla erkeği yan yana, kol kola, diz dizedirler. Fakat bu yakın temas hiçbir tarafı şaşırtmamalıdır. Yoksa büyük inkılapların aksülameline duçar olmak felaketi vardır ki müşterek vazifemiz herşeyden evvel buna mani olmaktır (Sayfanın sağ üst köşesindeki resim: Vapur ve tramvay perdelerinin kaldırılması emrini veren polis müdürü Sadeddin Bey). 

    15 ŞUBAT 1924 (SENE:1 – SAYI: 24) 

    Millî raks – Garp raksı 

    Yirminci asrın çılgın ve büyük ibtilası (tutkusu): Dans Etmek. Millî raksımızla, Garp raksı arasındaki farkı gösteren resimleri şeklen mukayeseye medar olmak üzere yukarıya derc ediyoruz. 

    23 ŞUBAT 1924 (SENE: 1 – SAYI: 25) 

    Gazi Paşa’nın dönüşü 

    Reis-i Cumhurumuzun Ankara’ya avdeti. Reis-i Cumhurumuz Gazi Paşa Hazretleri bu hafta içinde refikaları ile beraber İzmir’den Ankara’ya avdet ediyorlar (dönüyorlar) Kahraman reisimiz İzmir’e gittiği vakit sevinmiştik. Çünkü kıymettâr vücudunu devlet işleri uğrunda hiç esirgemeyen Paşa, beş-on günlük rahatı kendisine çok görmedi. İzmir’den gelen sıhhat haberleri üzülen gönüllerimize istediğimiz rahatı verdi. Paşamız Ankara’ya dönüyor; yine seviniyoruz çünkü memleketin yaralarını sarmak için yeniden kuvvet bulmuştur ve onun sıhhati bizim sıhhatimizdir. Hükümet reisimizin her zaman afiyette olmasını temenni ederken onun yüksek nasiyesini karilerimize tekrar göstermek fırsatını da kaçırmadık. Resmimizde Gazi Paşa, Latife Hanım ve İsmet Paşa beraber bulunuyorlar. İnkılabın bu hatıraları yarınki nesle bırakacağımız en güzel yadigarlardandır. 

    22 MART 1924 (SENE: 1 – SAYI: 29) 

    Kadın süzülüp büzülmez! 

    Yeni Gençlik. Sokaklarda tesadüf ettiğimiz açık-saçık dolaşan beş-on züppe kadın asil Türk kadını değildir. Hakiki Türk kadını kendisine hürmet ettirmesini pek iyi bilir. Yeni neslin tahsil gören hanımı icab ettiği zaman bir erkek gibi çalışacak fakat kadınlık gururunu muhafaza ve müdafaa etmesini bilecek ve tesadüf ettiği bir erkek karşısında hayran hayran bakıp kalmayacak, süzülüp büzülmeyecektir. 

    12 TEMMUZ 1924 (SENE: 1 – SAYI:45 

    Heybetli hakimler 

    Cevat Şakir Kabaağaçlıgil’in muhteşem karikatürü: Yeni hâkim kıyafetlerinden… Resimli Gazete’nin Adliye Vekili’ne teklif ettiği proje! Hakim kıyafetlerinin gülünç olmaktan ziyade heybetli olması müreccah (tercih edilir) olduğuna göre bu şeklin kabulünü ümid edebiliriz. 

    Gazetenin birinci sene sonunda cildinin başına konulacak dört sayfalık ilave bölüm sonradan hazırlanmış ve 52 sayı içeren ciltlerinin başına konuşmuştur. Kırmızı renkli kapağı, Ayasofya ve Sultanahmet Meydanını gösteren fotoğrafın bulunduğu bu 4 sayfalık ilavede özel bir mizanpaj ile gazetenin dünya görüşü ve ana çizgisi şu şekilde açıklanmıştır: 

    “Birinci cildini ikmâl etmiş olan (Resimli Gazete) Türk matbuatında hakiki bir inkılâb vücude getirmiştir. Bidayet-i intişârında (Resimli Gazete)yi efkâr-ı umumiye çok beğendi. Tarzını yeni ve güzel buldu ve büyük bit alaka ile bağlandı. Bu alaka mütezaiden devam ediyor. Bugün (Resimli Gazete) Türkiye’nin en yüksek aded tab’ına malik gazetedir. Bu mevkimizi iftihar ile ilan etmekden çekinmiyoruz! Zirâ bu muvaffakiyete layık olmak için her türlü fedakârlığı ihtiyar ettik. Bundan başka şahsiyattan, mukaddesata tecavüzden daima müteneffirâne ictinab etmek mesleğimizin esasıdır. Ne muhafazakârız ne de sahte riyakâr ve mutaassıb, din ile devletin ve milletle vatanın şeref ve menfaatini her hareketimizin saiki ve nâzımı oldu. Bu yolda çalışçalışanlardan milletimizin necip ruhu hiç bir şeyi diriğ etmediğini memleketin en uzak ve ücra köylerinde bile gazetemizin okunmakta olması isbat eder. Daha fazla kari kazanmak emel-i hasisiyle sütunlarına açık saçık hikâye ve resimler derc eden gazetelerin o mülevves kalemiyle masum Türk ailelerinin temiz ocaklarına kadar sokacağını bildiğimiz için neşriyatımızda daima nezahat ve ismeti nazar-ı itibarda bulundurduk. Hakkın tevfiki ve halkın rağbeti daima hüsn-i niyete maildir. Gelecek nüshaların geçenlerden fazla mükemmeliyeti haiz olacağını vaad ediyoruz. 

    Resimli Gazete” 

  • Cesaretiyle ilham veren kadınların hikayeleri

    Cesaretiyle ilham veren kadınların hikayeleri

    Kadınların tarihi ve kadın mücadelesi her zaman #tarih’teydi. Antik çağlardaki kadınların başrolde olduğu konuları sayfalarımıza taşıdık; günyüzüne çıkan hareketlerinden cumhuriyetin öncü kadınlarına, valide yeni bulguları sizlerle paylaştık. Cesaretiyle ilham veren, kendisinden sonra  sultanlardan tarihimizdeki ilk “feminist” isyana çeşitli sayılarımızda gelenlere yolu açan kadınlar… 

    Kadınlara oy hakkı gökten düşmedi

    5 Aralık 1934, Türkiye’de kadınların seçme ve seçilme hakkını elde ettiği gün… Kadınlar oy hakkını 2. Meşrutiyet’ten 1930’lara kadar süren Osmanlı-Türk kadın hareketinin mücadelesi sayesinde kazanmıştı. Fakat bu mücadelenin varlığı bile yıllarca yok sayılmış; özellikle 1920’lerde ısrarla o hakkı isteyen Osmanlı süfrajetlerinin tarihi ancak 1980’lerde kadın araştırmacıların çalışmalarıyla hatırlanmıştı. 

    (NTV tarih 11. sayı, Aralık 2009) 

    Erkek Türkiye’nin ilk kadın devrimcileri 

    Osmanlıların son döneminde eğitim hayatına giren kadınlar pek çok alanda kendilerini göstermeye başlamışlardı. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte önleri daha da çok açılan kadınlar birçok “ilk”e imza atarak hiyerarşik bir toplumda öne çıkabilmeleri için hemcinslerine yol göstermişti: Fatma Aliye’den Afife Jale’ye, Süreyya Ağaoğlu’ndan Müfide İlhan’a Cumhuriyet’in öncü kadınları… 

    (NTV tarih 50. sayı, Mart 2013, Mustafa Karadiş) 

    2054 yıl önce feminist savunma 

    Erkeğin mutlak hâkimiyetini esas alan Roma hukuk düzeninde de nadir de olsa cesur “feminist” çıkışlara rastlanıyordu. MÖ 42’de Roma’nın en meşhur avukatlarından Quintus Hortensius’un kızı Hortensia, kadınlara vergi getirmeyi düzenleyen yasaya karşı verdiği söylevle tarihe geçmişti. Hortensia’nın düzenlediği gösteri ve attığı nutuk, Roma’ya geri adım attırmıştı. 

    (NTV tarih 37. sayı, Şubat 2012) 

    Eşit değil, üstündüler! 

    Cüretkar kadınlar, tarihin ilk sayfalarından beri ataerkil düzene kurban ediliyor. Jean D’arc, “erkeğe özgü” davranışları nedeniyle cadı ilan edilip yakılmış; çağının erkek filozoflarını geride bırakan Hypatia fanatikler tarafından katledilmişti. Cesaretlerinin ve zekalarının bedelini hayatlarıyla ödeyen kadın hükümdarlar, korsanlar, sanatçılar ve biliminsanları… 

    (#tarih 10. sayı, Mart 2015, Ayşen Gür) 

    Tarihimizdeki büyük “feminist” isyan 

    1802’de çekirge felaketi ve büyük bir yangının ardından Bursalı kadınların tek umudu el emeği dokumalarını iyi fiyata tüccarlara satabilmekti. 3. Selim’in fermanıyla iki katına çıkan vergiler, bunun da önünü kesince, kadınlar ayaklandı. Erkeklerin uzaktan izlemekle yetindiği mücadele kadınların zaferiyle sonuçlandı. 

    (#tarih 34. sayı, Mart 2017, Sinan Çuluk) 

    Geceler de sokaklar da kadınların hakkıdır 

    2019’un Ağustos ayında Emine Bulut’un eski kocası tarafından kızının gözleri önünde öldürülmesi tüm ülkeyi ayağa kaldırdı. Bulut’un son sözleri, “Ölmek istemiyorum” tüm kadınların çığlığına dönüştü. Eylül ayında kapak dosyamıza kadına yönelik şiddetle mücadelenin tarihini taşıdık. 

    (#tarih 64. sayı, Eylül 2019, Berna Ekal) 

    Erkekleri yaya bırakan şampiyon kadın atletler 

    Kadınlar maraton tarihinin başından beri hor görüldüler; “bu kadar uzun mesafe koşamazlar” denildi, dalga geçildi. Tarihin seyrini değiştiren ise bu laflara kulak asmayarak yarışa devam eden kadınlar oldu. 1896’daki ilk modern olimpiyatta Yunan kadın Stamata Revithi ile açılan yoldan Fransız Marie-Louise Ledru’dan İngiliz Violet Percy’e pek çok kadın koştu. 

    (#tarih 58. sayı, Mart 2019, Ali Murat Hamarat) 

    Tarihe “ayar” veren kadınlar 

    Dünden bugüne dünyayı değiştiren kadınların öyküleri, Mart 2020’de tamamını kadın tarihiyle ilgili konulara ayırdığımız “Fevkalade Nüsha”daydı. Valide sultanlardan Leningrad kuşatmasında kadınlara, Julia Child’dan Claire Bretecher’ye, Marguerite Yourcenar’dan Mika Etchebeher’e #tarih’in kadın hali… 

    (#tarih 70. sayı, Mart 2020) 

  • Sınır tanımayan lezzet, lükse ve ihtişama davet

    Sınır tanımayan lezzet, lükse ve ihtişama davet

    1883’te başlayan, 1977’ye kadar devam eden meşhur Orient-Express tren seferleri, tepe noktasını iki dünya savaşı arasında yaşadı. Geçilen ülkeye göre yemek mönüleri değişiyor, yolculara hem klasik hem farklı tatlar sunuluyordu. Agatha Christie’nin meşhur Şark Ekspresi’nde Cinayet’i bir yana, Tolstoy’dan Mata Hari’ye, Gandhi’den Churchill’e, Freud’den Marlene Dietrich’e ünlü yolcular Doğu’ya böyle geldiler. 

    İpek tafta eteklerin hışırtıları; kristal kadehlerde ruj izleri; maun rengi hafiften bir deri, puro ve ona karışan parfüm kokuları; çınlayan kahkahalar; koltuktan koltuğa mırıltılı sohbetler, ipek çarşaflar… Ve hepsini bastıran paranın kokusu. Güçlü erkeklerin, güzel kadınların gösteri sahnesi… 

    Compagnie Internationale des Wagons-Lits, yani Uluslararası Yataklı Vagon Şirketi’nden bahsediyoruz. İç gıcıklayıcı kısa adı ile Orient-Express. 1800’lerden itibaren Avrupa’da bir “Orient” merakı başlamıştı zaten. Mozart 1782’de “saraydan kız” kaçırıyordu. 1829’da Victor Hugo “14. Louis döneminde Hellenciydik, şimdi oryantalist olduk” diye yazmış. 

    “Orient” sözcüğünün çağrıştırdığı epik ve erotik düşler âleminin içini herkes kendi meşrebince doldurmaktaydı. Aslında İstanbul’dan ötesi yani gerçek anlamda “Doğu”, buradan gidenler için ancak 1930’da Toros Ekspresi’nin sefere başlaması ile mümkün olmuştur. Haydarpaşa Garı’ndan Suriye, Irak, Filistin üzerinden Mısır’a giden Simplon/Orient-Express treni “üç kıta aşan tren” olarak tanınmıştı. 

    En taze yemekler, en özel şaraplar ve zarif sunumlarıyla Orient- Express’in yemekli vagonu. 

    Orient-Express kontrastların da treni aynı zamanda. Lüksün, gösterişin ve sınır tanımayan keyiflerin rengarenk sayfasını çevirince tarihe kayıtları bile düşülmemiş binlerce insanın anlatılmamış öyküleri çıkar karşımıza. Çamaşırcı kadınlar sürekli saf ipek nevresimleri yıkayıp ütüler. Ahşap ustaları koca hangarlarda tamirle meşgul olur. Makinistler, kondüktörler, mutfaktaki garson, barmen ve ahçılar, istasyonlarda kömür kürekleyen, bavulları sırtlayan hamallar, yolcuları otellerine götüren şoförler… Binlerce insanın bu debdebenin sürdürülmesi için sarfettiği enerjiyi dikkate almayan bir tren; dört yataklı vagon, bir yemek vagonu ile iki bagaj vagonu ile 3.5 günlük bir yolculuğa çıkıyordu. Büyüsü neydi peki bu tantananın? 

    Mobil gastronomi deneyimi  İlk kez 1883’ün Ekim ayında Paris’ten İstanbul’a doğru yola çıkan Orient-Express, büyüsünü biraz da yemek vagonuna borçluydu. Masa örtüleri ve yemek takımlarından kullanılan malzemelere her şeyin dört dörtlük olması gerekiyordu. 

    Paris’ten kalkan Orient-Express treni “Constantinople”a doğru ilk kez 1883’ün Ekim’inde yola çıktı. Bu ilk sefer doğrudan bir sefer değildi henüz. Aktarmalar, arada at arabası ile katedilen uzunca bir mesafe ve sonunda Varna’dan binilen buharlı gemi ile yolcular 82 saat sonra İstanbul’a inmişlerdi. Doğrusu ne tren gerçek anlamda ekspres idi ne de İstanbul gerçek anlamda Orient. Yine de o döneme göre en hızlı ve rahat yolculuk buydu. 

    Orient-Express ilk seferine çıktığında Balkanlar’daki karışık politik durum nedeniyle Sırbistan-Bulgaristan demiryolu henüz tamamlanamamıştı. Bu nedenle yolculuğun son etabı Karadeniz üzerinden buharlı bir gemi ile yapıldı. İlk misafirler Sultan Abdülhamid tarafından ilgiyle karşılandı. Trenle gelen yolcular arasında ünlü ve etkili bir kalem, Times ve Herald Tribune’ün Paris muhabiri Henri Opper de Blowitz vardı. İlk defa bir Osmanlı sultanı bir yabancı gazeteciyle görüşme yaptı. 

    Trenin doğrudan İstanbul’a gelmesi 1889’da mümkün oldu. Hemen 1 yıl sonra Alman mimar August Jachmund tarafından planı çizilen Sirkeci Garı hizmete açıldı. İstanbul’da yüksek standartları olan bir otel yoktu. 1892’de inşaına başlanan Pera Palace Hotel 1895’te bir balo ile hizmete açıldı. İstanbul’da Osmanlı sarayları dışında elektriğin verildiği, ilk elektrikli asansörün ve ilk akar sıcak suyun bulunduğu binaydı. Yazlık otel olarak hizmet veren Tarabya’daki Summer Palace Oteli ise 1894’te açılacaktı. Şehrin elektrikle aydınlatılan ilk yapılarından olan otel; balo salonları, plajı, kortları ve manzaralı terasıyla Mayıs-Ekim aylarında Orient-Express yolcularını ağırlıyordu. 

    Orient-Express dünya savaşları dönemlerinde ve komşu devletlerin çeşitli dönemsel engellemeleri dışında 1977 Mayıs’ına dek İstanbul’a gelmeye devam etti. Ancak 30’lardan sonra giderek çaptan düşmüş; 1950’lere gelindiğinde eski görkeminden pek bir şey kalmamıştı. Life dergisi için Londra’dan İstanbul’a dek yol boyunca Simplon/Orient-Express’i fotoğraflayan Jack Birns’ün objektifinden yansıyan, yoksul, politik karmaşa içinde başka bir dünyaydı. 

    Dört dörtlük personel  Trenin şefi “à la reine” denilen stilde milföy volovanların üzerinde kuzu pirzola servis ediyor (üstte). Şef garsonların yemeğe uygun şarap önerme konusunda deneyimli olmaları gerekiyordu (altta). 

    94 yıllık serüven 

    Orient-Express’in dönüm noktalarına ve ünlü mönülerine bir göz atalım: 

    1883’teki ilk sefere diplomat, gazeteci, subay ve demiryolu yöneticilerinden 30 kişi davet edilmişti. Yolcular 1. sınıf yolculuk bileti üzerine ek bir bedel ile Orient-Express hizmetini satın alıyorlardı. Pahalı olmasına rağmen o tarihlerde 3 bin kilometreye yakın mesafeyi 3.5 günde, konforlu biçimde katetmeyi sağladığı için önemli bir yenilikti. İlk sefere katılan Henri Opper de Blowitz ve Edmond About’un yayımladıkları röportaj ve yazdıkları kitaplarda aktardıkları göz kamaştıran ayrıntılar ve Nagelmackers’in hatırısayılır halkla ilişkiler yeteneği sayesinde, haftada 2 gün Paris’ten İstanbul’a kalkan bu trenin yolcusu 2. Dünya Savaşı’na dek eksik olmayacaktı. Aslında Nagelmackers’in gerçek dehası, lüks kompartmanlar inşa etmekten ziyade kurguladığı rotalardaydı. Hızlı ve lüks içinde katedilecek “sınırları olmayan bir Avrupa” düşlemiş ve başarmıştı. 

    Orijinal trenin yemekli vagonunu gösteren bir kartpostal. 

    Blowitz kompartmanların döşenişini ayrıntılı şekilde anlatır ama asıl “görülmesi gereken yer” ona göre yemek odasıdır: “Tavanı kabartmalarla işlenmiş Kordoba derisinden, duvarlar Gobelins Atölyesi’nin işlediği goblen halılarla kaplanmış, perdeler de en kaliteli Cenova kadifesinden yapılmış” diye yazmış. İpekli damasko ile kaplı masalarda peçeteler incelikli bir şekilde katlanmış. İçinde şampanya şişeleri ile buz kovaları hemen el altında imiş. 5 ana yemekten oluşan sunum yeterli gelmezmiş gibi her vagonun ucunda egzotik yiyecekler ve soğuk içecekler bulunan buz tablaları varmış. 

    1. Dünya Savaşı nedeniyle duran tren hizmeti 1919’da Alpler’i geçen Simplon Tüneli’nin açılması ile yeniden başlamış. Bu hatta Simplon/ Orient-Express adı verilir ve savaşı kaybeden Almanya es geçilir. Savaşı bitiren anlaşma, ormana çekilmiş 2419 no’lu Orient-Express vagonunda imzalanır. Versailles Antlaşması, Simplon/Orient-Express’e Paris-İstanbul hattında 10 yıllık tekel hakkı verir. Bu dönemde dışı tik ağacından eski vagonlar lacivert ve altın boyalı, çelikten, Art Deco döşenmiş yeni vagonlara dönüşür. 

    Yolculuk süresi artık kısalmış, 58 saate inmiştir. 1930’lar Orient-Express’in zirvede olduğu yıllardır. Yolcuların hizmetlilerinin uyuması için ayrı bir yataklı kompartıman bile vardır. Furgonlara girip çıkma izinleri olan bu hizmetliler sayesinde patronlar yemek vaktinde üstlerini değiştirerek yemek vagonuna geçer. Bu lüks trende günde üç kez giysi değiştirmek etiket gereğidir. Kompartımanlara sığamayacak kadar kocaman, sandık bavullar için iki ayrı vagon vardır. 

    1950’lere gelindiğinde trenin eski ihtişamından eser kalmamıştı. Life dergisinin fotomuhabiri Jack Birns’ün objektifinden yemeksiz vagon (üstte). Orient-Express kartpostalları (altta). 

    Trende yemeklerin çok çeşitli olduğunu ve öğün araları da dahil olmak üzere sürekli sunulduğunu biliyoruz. Peki, geçilen ülkeye göre mönüsü değişen bu yemekler nasıl ve nerede yapılıyordu? Mutfak vagonu, yemek salonunun ucunda ufacık bir yerdi. Lüks bir yolculuk düşüne halel getirmemek için olsa gerek, bu bölümün fotoğrafları ve çalışma koşulları hakkında pek bilgi yok. Çeşitli istasyonlarda dayanıksız gıda maddeleri su geçirmez kaplara konarak buza yerleştirilirmiş. Çekilecek etler varsa, tazeliğini koruması için hareketten 1 saat önce çekilirmiş. Yemek vagonu trene bağlanırken, şefler ekmek pişirmeye, etleri ızgaraya atmaya ve salata, sebze hazırlıkları ile tatlıları yapmaya girişirlermiş. Bu arada garsonlar masaların örtülerini örter, gümüş vazolara taze çiçekleri yerleştirir, tertemiz üniformaları ile yolcuları beklemeye geçerlermiş. Bu arada aynı mutfağın personel yemeğinden de sorumlu olduğunu hatırlatalım. Yolcular çekildikten sonra çalışanlar ve en son da mutfak çalışanları yemeklerini yerlermiş. Çok daha uzun yolculuklarda değişik istasyonlarda stok yenilenir, yemek vagonu yeni bir vagonla değiştirilirmiş. 

    Şirket başından beri gastronomi alanında da Fransız yaşam stilini ortaya koyuyordu. Yemek öncesi yolcular barda içkilerini alıyor, nazik bir çan sesi ile yemek vagonuna davet ediliyorlardı. Mönülerde, geçilen ülkelere göre farklılıklar vardı. Örneğin Kahire ile İskenderiye arasında enginar kalbi krema ile sunuluyor, “à la reine” denilen stilde milföy volovanların üzerinde kuzu pirzola, bonfile, sonra da tatlılar sunuluyordu. Masaları Haviland, Lalique ve Christofle gibi prestijli markaların yemek takımları süslüyordu. Kullanılacak her sunum malzemesinin ayrı ayrı tasarımları yapılmıştı. 

    Bu gustoya da ancak en güzel yemekler ile şaraplar yakışırdı. Şef garsonların yemeğe uygun şarap önerme konusunda da deneyimli olmaları ve diğer tüm elemanlar gibi birden çok yabancı dil konuşabilmeleri şartı vardı. Trende ücreti karşılığında servis edilmek üzere 6 çeşit Burgonya, 5 çeşit Bordeaux ve 6 çeşit de şampanya bulunduruluyordu. 1929’da Çerkezköy’de 5 gün boyunca kara saplanıp, Agatha Christie’nin Şark Ekspresi’nde Cinayet romanına esin kaynağı olduğunda bile, trenin anı defterine tek bir şikayet yazılmamış olması müşterilerin yolculuğun her tür heyecanına açık olduklarını gösteriyor. 

    Trenin devrin ünlü isimlerini ağırlamış olması da normal. Bulgar kralı Ferdinand suikastçı sandığı adamlardan korkup kendini odasına kilitlemiş. Sonraki kral 3. Boris biraz çocuksu bir karaktermiş; “ülkemin sınırları içinde treni yalnız ben kullanırım” diye makinistin yerine geçip, hızı da kökleyince trendeki her şey devrilmiş. Mutfaktaki düzenin canına okumuş. Yolcular da, şef de şikayetçi olmuşlar. 1891’de treni basan haydutlar 5 yolcuyu rehin almışlar. Rus Çarı 2. Nikola, Fransa’ya yapacağı bir yolculukta trenin baştan aşağı kendi zevkine göre dekore edilmesini istemiş. 1920’de Fransa Başkanı Paul Deschanel geceyarısı trenden düşmüş. Birkaç saat sonra bir istasyonda güvenlik görevlisi tarafından pijamalarıyla şaşkın “Neredeyim ben?” diye sorarken bulunmuş. Tolstoy’dan Mata Hari’ye, Gandhi’den Churchill’e, Freud’dan Marlene Dietrich’e dek aklınıza gelen birçok ünlü isim trenin yolcusu olmuş. 

    2. Dünya Savaşı ertesinde demiryolu altyapısı çökmüş, uçak seferleri artmaya başlamıştı. “Orient” fikri de artık kimseye çekici gelmiyordu. 1977’de tren Paris’ten İstanbul’a doğru son seferini yapmak üzere kalktığında bir yemek vagonu bile yoktu. Başa dönülmüştü sanki. Trendeki parasız hippilerin ve göçmenlerin de lüks beklentisi yoktu zaten. Yazar Paul Theroux “Orient Express cinayetin kendisi!” diye trenin sefaletini tarihe not düşmüş o sıralar. Demir yollarında görkemli bir devir de görkemli mönüler de sona ermişti. 

  • İçkiyle kendinden geçme validen iğneyi yeme!

    İçkiyle kendinden geçme validen iğneyi yeme!

    50’li yılların İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, şehirde akşam-gece saatlerinde içki içen ve çevreye rahatsızlık veren kişilerle ilgili ilginç bir uygulama başlatmıştı. Bunlar gözaltına alındıktan sonra hastaneye götürülüyor, iğne vurularak kusturuluyor ve serbest bırakılıyordu. Hukuka aykırı bulunan uygulama, gazetelerde tartışma başlatmış ve ilginç haberler yayımlanmıştı. 

    İstanbul’un en renkli valilerinden biri olan Fahrettin Kerim Gökay (1900- 1987), aynı zamanda alkole karşı olan katı tutumu ile de tanınır. Gökay, ünlü bir ruh ve sinir hastalıkları uzmanı olduğu için, tıpkı Mazhar Osman gibi içkinin kişilik buhranlarına ve büyük toplumsal sancılara sebebiyet verdiğini, soyu bozduğunu savunuyordu. Yeşilay dergisi ve İçki Düşmanı Gazete gibi süreli yayınların da kurucuları arasındaydı. Uluslararası alkolizmle mücadele kongrelerine katılıyor, bu kongrelere bildiriler sunuyor, kongrelerde alınan kararları yerel yayınlar vasıtasıyla Türk halkıyla paylaşıyordu. 

    Gökay 1949’da Lütfi Kırdar’ın yerine İstanbul valiliği görevine getirildi. Vali olduktan sonra alkolizmle mücadelesini daha da etkin biçimde sürdürdü. İçki karşıtı tutumundan dolayı, “akşamcılar” 25’lik Yeni Rakı’ya onun adını verir oldu. Zira bu rakıların şişeleri de tıpkı Fahrettin Kerim gibi kısa boylu ve tıknazdı! 

    Dönemin başbakanı Adnan Menderes ve İstanbul’un en “renkli” valileri arasında gösterilen Fahrettin Kerim Gökay aynı karede… 

    Valiliği döneminde Ankara valiliği ile ortak tutum takınarak içki kullanımına tavır aldı. Hatta bu konuda tartışılan bazı kararlara da imza attı. İçki içen ve çevreye rahatsızlık veren kişileri hastaneye sevk ederek iğne yoluyla kusturmak da bu tartışılan kararlarından biri olarak tarihe geçti. İstanbul halkı arasında “mini mini valimiz” diye anılan Gökay’ın, sarhoşları toplatarak şehirdışına bıraktırdığı şeklinde bir dedikodu yayıldı. Lakin buna ilişkin bir kanıt ortaya çıkmamıştır. Öte yandan gazetelerde Ankara Valiliği’nin böyle bir karar uyguladığına dair iddialar bulunmaktadır. 

    Cumhuriyet gazetesinin 13 Ekim 1952 tarihli nüshasında, iğneyle mideleri temizlenen sarhoşlar haber olmuştu.

    Böyle ceza görülmedi! 

    Cumhuriyet gazetesinin 13 Ekim 1952 tarihli nüshasında Fahrettin Kerim Gökay’ın içki içip etrafa rahatsızlık verenlere karşı başlattığı ilginç bir uygulamadan bahsedilmekte. Habere göre İstanbul’da, bir ilkyardım hastanesinde kurulan birime getirilen sarhoşlar, iğne vurulmak suretiyle kusturuluyor, yüzleri yıkandıktan sonra da serbest bırakılıyordu. Cumhuriyet gazetesi muhabiri Feyyaz Tokar bu uygulamanın izini sürmüş ve İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Tekelioğlu ile hastanenin yolunu tutmuştu. Saat 22.00 sularında hastaneye gelen muhabir, Doktor Hilmi Evyapan’la görüşmüştü. Doktor, saatin sözkonusu uygulamaya şahit olmak için henüz erken olduğunu söylemişti. Zira muhabirin hastane ziyareti cumartesiye denk geldiği için, sarhoşların biraz daha geç bir saatte “düşmesi” bekleniyordu. 

    Sarhoşları yola getirmek için düzenlenen oda, o sırada 8 günden beri faal haldeydi. Odada Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı 6 doktor sıra ile nöbet tutmaktaydı. Uygulama başlamadan önce her gece en az 15-20 kişinin bu merkeze getirileceği hesaplanmış ancak korkulan olmamıştı. 8 gece zarfında topu topu 9 kişi getirilmişti. Bunlardan 6’sı sarhoşluğu had safhaya çıkmamış, ancak yoldan geçen kişilere laf atmış kimselerdi. Diğer üçü ise körkütük sarhoşlardı. Hafif sarhoş olanların mideleri foşer tüpleri vasıtası ile temizlenirken, sarhoşlukları daha aşırı olanlar apomorfin verilmek suretiyle kusturulmuşlardı. 

    Ankara’da beteri var 

    Feyyaz Tokar’ın ziyaret gecesi diğer günlere göre bereketli geçmiş, merkeze iki sarhoş getirilmişti. İlk getirilen sarhoş 25 yaşlarında Ahmet adında Rizeli bir gençti. Delikanlı, odaya getirilirken beraberindeki polislere “İstanbul’un işgalinden beri içerim, bir defa kusmadım. Bu iş zorla olur mu?” diye serzenişte bulunmuştu. Emniyet müdürü de gencin yaşına gönderme yaparak “Oğlum, annen galiba seni süt yerine rakı ile emzirmiş” demek suretiyle delikanlıyı dahi güldürmüştü. Yetkililer gence “Şimdi sana iğne yapılacak ve rahatlayacaksın” demiş, genç de mevcut durumdan memnun olduğunu ifade etmişti. 

    Fahrettin Kerim Gökay’ın “Yeşilaycılık” faaliyetleri sıklıkla karikatürlere konu oluyordu. 

    İğnenin tesiri kendini kısa sürede göstermiş ve genç kustuktan sonra yüzünü yıkayarak biraz olsun açılmıştı. Delikanlıya, kendini nasıl hissettiği sorulduğunda, gayet ilginç bir yanıt vermişti: “Vallahi pek iyi hissetmiyorum. 15 lira hesap ödemiştim. Cacığıyla, turşusuyla, kebabıyla esaslı bir sofra düzmüştüm. Hepsi gitti. Yazık oldu. Bir daha buraya gelmemenin yollarına bakmalı” demişti. Bu sözlerin ardından gencin odadan çıkarken Allah’a şükretmesi ise herkesin merakını uyandırmıştı. Sebebi sorulduğunda ise “Nasıl şükretmeyeyim? Ankara’da sarhoşları yakalayıp şehir dışına bırakıyorlarmış. Şimdi iğne yerine siz de beni Silivri’ye atsanız halim nice olurdu?” demişti. 

    Öte yandan sözkonusu işlem sonrası odayı saran alkol kokusunun da tesiriyle doktor ve diğer görevliler hava almak için dışarı çıkmışlardı. Ancak kısa bir süre sonra ikinci bir vaka daha geldi. Bu seferki adam gayet iriyarı idi. Yanındaki polislere direniyor ve onlara: “Ömrümde etime iğne değdirmedim. Yapmayın! Bırakın da bu işi iğnesiz, kendi bildiğim yöntemlerle ben yapayım!” dediyse de onları ikna edememişti. 

    Cumhuriyet gazetesi, İstanbul vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim’in başlattığı bu uygulamayla ilgili haberin hemen ertesinde, işin hukuki yanını masaya yatıran bir yazı dizisine başladı. Gazete, sarhoşluğun bir suç sayılıp sayılamayacağına ve yetkililerin mahkeme kararı olmaksızın sarhoş vatandaşlar hakkında bellerinden su alma, iğne yoluyla kusturma, hatta tımarhanede deliler arasında yatırma gibi uygulamalara başvurup başvuramayacağına dair merak edilen konuları işin uzmanlarına soruyordu. 

    Fikirlerine danışılan hukukçular, tıbbi müdahale adı altında insanları kusturmanın, onlara eza etmek anlamına geldiği konusunda hemfikirdiler. Fahrettin Kerim Gökay’ın gerekçe olarak “uluslararası bir anti alkolizm kongresinde sözkonusu işlemin uygulanabilir bir yöntem olarak kabul edildiği” şeklinde ortaya attığı gerekçe de hukukçular tarafından doğru bulunmadı. Hukuk Fakültesi hocalarına göre, bir insanın sarhoşluğu kendisini ilgilendiren bir problemdi. Alkol satışının serbest olduğu bir ülkede kimseye zararı dokunmadan, edebi ile içen insana zaten zorlayıcı bir muamele yapılamazdı. Ancak sarhoşluğu sebebiyle kişi, etrafa zarar veriyorsa, o zaman yapılması gereken mahkeme karşısına çıkartılmasıydı. 

    Fahrettin Kerim Gökay tarafından yayımlanan İçki Düşman Gazete’nin kapağı. 

    Söz Hukuk Fakültesi’nde 

    Gazete, sonraki günlerde konu ile ilgili olarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocaları arasında bir anket çalışmasını da okuyucularıyla paylaşmıştı. İlk olarak Doçent Sahir Erman ile konunun hukuki yönü görüşülmüştü ki, onu sonraları diğer akademisyenler takip edecekti. Erman, Ankara ve İstanbul’da yapılan uygulamaları hukuksuz ve mesnetsiz olarak tanımlıyordu. Ankara Valiliği’nin, yakaladığı sarhoşları paralarını da alarak şehrin 40 kilometre uzağına bıraktırdığı ve böylece bu kişileri 8 saatlik cebri bir yürüyüşe zorladığı haberi basında yer almıştı. İstanbul zabıtası da sarhoşları iğne yoluyla kusturma yoluna gidiyordu. Her ikisi de hukuki açıdan kabul edilemez durumlardı. 

    Ceza hukukumuz sarhoşluğun yaptırımını belirlemişti. Kamuya zararı olmayan bir sarhoşa kimse dokunamazdı. Ancak sarhoş, nara atıp sağa sola sözlü sataşmada bulunduysa, 15 güne kadar hafif hapis cezası alırdı. Sarhoş, sözlü saldırısını tokat, yumruk şeklinde fiili saldırıya dökerse, o zaman cezası 2 ay hafif hapisti. Bu tür sarhoşluğu alışkanlık haline getirip benzer vakaları tekrarlarsa, 90 gün hafif hapis cezası alırdı. Şayet bu da para etmiyorsa, ancak mahkeme kararıyla iyileştiği tıbben sabit olana kadar bir hastanede gözetim altına alınırdı. Hakim kararı olmadıkça idareciler hiçbir keyfi uygulamayı devreye sokma hakkına sahip değillerdi. 

    Gazete, sonraki günlerde konu ile ilgili olarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocaları arasında bir anket çalışmasını okuyucularıyla paylaşmıştı. 

    Gazete 17 Ekim 1952 tarihli nüshasında ise bu sefer Hukuk Fakültesi dekanı olan, tanınmış hukukçularımızdan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun görüşlerine başvurdu. Velidedeoğlu’nun cevabı da Sahir Erman ile aynı doğrultudaydı. Velidedeoğlu, ancak hayati tehlikeleri içeren durumlarda kusturma işleminin uygulanabileceğini, bunun dışında uygulanan bir yöntemin ise yasal olmadığını söylüyordu. Medeni Kanun’un 24. Maddesi’nin kendisine zorla bu tür muameleler yapılan vatandaşın uygulamayı yaptıran şahıs ya da kuruma karşı dava açmasına imkan verdiğini beyan ediyordu. Ne kadar iyi niyetle yapılırsa yapılsın bu tarz uygulamalar kişilik haklarına aykırıydı. 

    18 Ekim 1952’de gazete bu sefer İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörlerinden Sulhi Dönmezer’i konuk ediyordu. Dönmezer’in de fikri aynı doğrultudaydı. Yalnız kendisi tedbir olarak, sarhoşların sebebiyet verdiği vakaların derhal çözüme bağlanabilmesi için gece mahkemeleri kurulmasını, polis mahkemeleri tesis edilmesini ve belki sarhoşlar kendine gelene kadar barınacakları istasyonlar kurulmasını teklif ediyordu. Anket, aynı üniversiteden Profesör Hüseyin Nail Kubalı ve İdare Hukuku asistanı İsmet Giritli’nin katılımıyla devam etmiş, lakin onlar da meslektaşlarından farklı görüş ileri sürmemişlerdi. 

    Kısacası, İstanbul’daki bu uygulamanın ne kadar etkin olduğunu bilemesek de, muhtemelen sözkonusu haber dizisinden sonra bu uygulama sonlandırılmış olmalıdır. Yine de yaşananları İstanbul’un renkli tarihine katkı mahiyetinde, ilginç bir anekdot olarak kaydedelim. 

  • Eserlerini araştıran yok nema peşinde koşan çok

    Ünlü yazarın 1980’lerin ortasında, ölümünden 10 sene kadar sonra “ünlü” olmasına yolaçan eseri Günlük, ortaya çıkış hadisesiyle yeniden gündeme getirildi. Oğuz Atay’ı yeni, özgün çalışmalar-araştırmalarla geleceğe taşıyalım; dedikodularla veya onun ismi üzerinden nemalanarak değil. 

    Cumhuriyet döneminin müstesna yazarlarından Oğuz Atay (1934- 1977), geçen ay medya ve sosyal medyanın gündemindeydi. Hakkında yazılan yeni bir kitabın (Sefa Kaplan – Oğuz Atay Sözlüğü) tanıtımı dolayısıyla Hürriyet, Sabah, Habertürk gazetelerinde çıkan yazılar, Atay’ın 1987’de basılan Günlük’ünün nasıl ve kimler tarafından ortaya çıkarıldığına dair kimi “esrarlı” çeşitli anlatımlar-iddialar eşliğinde sunuldu. 

    Oğuz Atay veya meşhur/ popüler bir isim üzerinden rating sağlamak, kitap satmak, takipçi edinmek, adını duyurmak, gündeme gelmek ve bunun gibi çeşitli “avantajlı” haller elde etmek; günümüz TT’li hayatlarının kaçınılmaz bir fonksiyonu. Bu trendli-topikli dünyada Atay’ın yazdıklarından alıntılanan veya devşirilen cümleler, elektronik ortam çöplüğünde de ciddi bir toplam oluşturuyor. Oğuz Atay bugün kendi adı etrafındaki bu enflasyonu görseydi, “Yahu kıyıda-köşede bir yazar olarak kalsaymışım daha iyiydi” diyebilirdi. Zira ne bu son “gündem” konusu ne de daha önceki bir dizi Atay mevzuunda; haber değeri taşıyan bir enformasyon veya çalışma-emek değeri taşıyan bir araştırma-ürün yoktur. Zaten gazetecilik-araştırmacılık gibi işler, memleketimizde epey bir süredir dedi-kodu ve “vay be, ne biçim laf oturttu” seviyesinde seyrettiği için, Oğuz Atay ismi üzerinden nemalanmak da artık meşru bir kazanç sayılıyor. 

    Günlük’ün başlangıcı Atay’ın 1970’de tutmaya başladığı günlüğünün ilk sayfası: “Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız”.

    Hayatlarımızdaki “sonradan görme”lik ise şüphesiz yeni bir durum sayılmaz. Hatta değil sonradan, hiçbir zaman göremeyenler; Atay’ın eserleri üzerine çalışmak, ortaya yeni analizler koymak yerine, son zamanlarda “goy-goy” diye tabir edilen tembel işi lafazanlıkla idare eder hâlde. Yazarın 1977’deki vefatından sonra, hakkında çıkan ve referans değeri taşıyan yazı, makale, kitapların sayısı iki elin parmaklarını geçmez. 44 seneye yakın zamanda Nurdan Gürbilek, Yıldız Ecevit ve birkaç düzgün akademisyen haricinde bu insanla ilgili yazılanlar pasta/ posta-modern seviyesindedir. 

    Bununla birlikte Oğuz Atay’ın Günlük’ünün ortaya çıkışı, yazarın bugün Türkiye’de ve dünyada (Sevin Seydi’nin olağanüstü Tutunamayanlar/Disconnecte d çevirisiyle) tanınması bakımından bir dönüm noktasıdır. Zira Tutunamayanlar’ın 1984’te ikinci defa, Günlük’ün ise 1987’de ilk defa basılmasıyla Oğuz Atay geniş okur kesimine ulaşmış ve özellikle genç nesil arasında popüler olmuştur. Yazarın Tutunamayanlar’da öngördüğü durum gerçekleşmiştir: 

    “Önce kendini tanıtmalısın, yaptıklarınla ispat etmelisin kendini. Başkaları nasıl yapmışsa, nasıl yapıyorsa öyle davranmalısın. Kendini önce başkalarına kabul ettirmelisin ki biz de kabul edebilelim. Bunun için de belki ölmelisin. Unutulmalısın. Unutulan herkesin hatırlanması için ne kadar zaman geçiyorsa, o kadar zaman geçirmelisin mezarda. Orada bile acele etmemelisin. Senden önce ölüp, senden önce unutulanlar ve hatırlanmayanlar var. Dur bakalım, dur hele. Sıranı bekle”. 

    Atay’ın “sırasının gelmesi”nde rol oynayan birçok kişi vardır. Başroldekiler şunlardır: 

    1. Prof. Dr. Cevat Çapan, Günlük’ü okuyarak “Bu çok önemli bir eser. Yayımlanması şart” diyerek, orijinali elinde bulunduran kişilere yol göstermiş, referans olmuştur. 

    2. Enis Batur, o dönem çalıştığı Milliyet gazetesinde Günlük’ün kimi bölümlerini tefrika ederek duyurmuş (Ömer Madra ile birlikte) ve kitap olarak yayımlanması için bağlantı kurmuş, çalışmıştır. 

    3. Atay’ın telif haklarının sahibi kızı Özge Atay ve ilk eşi Fikriye Atay, Günlük’ün yayımlanması için olur vermiştir. 

    4. İletişim Yayınları, Günlük’ü basarak geniş okur kitlesine ulaşmasını sağlamıştır. 

    Bunlar dışında, Günlük’ün ortaya çıkarılması sürecinde “iyi” ve “kötü”, yan ve küçük roller alan başkaları da vardır. Zaman zaman bu kişiler arasında benim adım geçse de, bir figüran sıfatıyla ve son söz olarak şöyle demek doğrudur: 

    Günlük’ün ortaya çıkarılmasında önemli payı olan kişiler, bunu kendilerine maddi-manevi bir fayda sağlamak amacıyla yapmamışlardır. Kendilerini Oğuz Atay üzerinden tanıtmak, ifade etmek gibi bir “öne çıkma” dertleri yoktur. Aynı gerekçeyle, bu süreçte “kötü” roller üstlenen insanları da korumuşlardır; zira bu “kötü” isimlerin de, onlar yaptıklarının da bir önemi yoktur. Önemli olan yegane şey, Atay’ın Günlük’ün ortaya çıkıp yayımlanması ve bu eşsiz yazarımızla ilgili ciddi çalışmaların artmasıdır. Gerisi laf ü güzaftır. 

    Kapaktaki Atay  Oğuz Atay’ın eserleri üzerine, ilk defa ortaya konan belgelerle yapılmış çalışmalar ve yazılar, dergimizin Aralık 2012 ve Aralık 2017 sayılarında yer almıştı. 
  • ‘Hürriyete susamış’ halk kaymakamı niye dövdü?

    ‘Hürriyete susamış’ halk kaymakamı niye dövdü?

    Meşrutiyet’in 23 Temmuz 1908’de yeniden ilan edilmesinin ardından halk, Osmanlı topraklarının pek çok yerinde olduğu gibi Antep’te de Abdülhamit’in istibdad rejiminden kurtulmanın sevincini sokaklarda kutladı. Reformları uygulamak konusunda ayak direyen Kaymakam Necmeddin Bey feci bir şekilde dövülüp, şehirden kovulacak; fakat sonra Kilis’e kaymakam tayin edilecekti. İttihatçılar, olayın sorumluları hakkında ise tahkikat başlatacaktı. 

    Meşrutiyet 23 Temmuz 1908’de yeniden ilan edildiğinde halk, ülkenin pek çok yerinde kutlama mitingleri yapmış; eski rejimin memurları işlerinin başından alınıp kapı dışarı edilmeye başlanmıştı. Bu mitinglerden biri de Antep’te gerçekleştirilmişti. Meşrutiyet’in ilan edildiği sırada, kentin kaymakamı Necmeddin Bey’di. Lübnan’ın başkenti Beyrut’un 86 kilometre doğusundaki Baalbek bölgesinde doğan ve Arap bir aileden gelen Necmeddin Bey sevilen, örnek bir memur olarak ün kazanmıştı. Göreve başladığı günden itibaren caddeler temizlenir, genişletilir, işinin ehli memurlar çalıştırılır, liyakat önplanda tutulur olmuştu. Antep’in ve civar köylerin güvenliğiyle yakından ilgilenen Necmeddin Bey akşamları şehri bizzat teftiş ediyordu. Fakat Kaymakam bey, Anayasa’nın getirmiş olduğu yeni koşullara uyum sağlayamamıştı. Abdülhamit döneminde Antep’e tayin edilen bürokrat, Anayasa yeniden ilan edilip yürürlüğe girdikten ve İttihatçılar iktidarı fiilen de olsa ele geçirdikten sonra, Anayasa’nın gerektirdiği reformları uygulamak konusunda ayak diriyordu. Kendisini Antep’in tek resmî idarecisi ve otoritesi olarak görüp kendisine karşı gelen Meşrutiyet yanlılarının varlığını kabul etmiyordu. Dünya görüşü siyaseten İttihatçılıktan oldukça uzak olan kaymakam, kaza’nın idare meclisini seçmek için ricada bulunanların başvurularını da cevapsız bırakıyordu. 

    Şehrin önde gelenlerinden Şakir Sabri Yener, bizzat şahit olduğu Kaymakam Necmeddin Bey olayını, Gaziantep Kültür Dergisi’nde neşretmişti. 

    Bunun üzerine Antep’teki İttihatçı yöneticiler kendi aralarında örgütlenerek kaymakamın bulunduğu idare binasına gitmeye karar verdi. Niyetleri, Necmeddin Bey’den Anayasa’nın gerektirdiği yenilikleri uygulamasını talep etmekti. Eylül 1908’de 100 kişiye yakın bir grup şehrin dışında toplandı. Öğleden sonra saatlerinde, davul ve zurna eşliğinde şehre doğru yola çıktılar. Kaymakam bu güruhun bir nümayiş yapmak niyetinde olduğunu anladı ve zabitlerine temkinli olmaları emrini verdi. Topluluk, kaymakamın bulunduğu binaya varıp da güvenlik güçlerinin mukavemetiyle karşılaşınca kapıları kırıp içeriye girerek kaymakamlık binasının avlusunu işgal etti. 

    1920’lerin başından bir Antep panoraması (Violette Cebeciyan Kütüphanesi Arşivi, Halep) 

    Müslümanlardan ve Ermenilerden müteşekkil kalabalık grubu temsilen koyu bir İttihatçı olan Ali Rıza Bey, iki arkadaşıyla birlikte kaymakamın yanına çıkarak, Necmeddin Bey’den taleplerinin yerine getirilmesini istedi. Kaymakamın bunu reddetmesi üzerine ise balkona çıkarak aşağıdakilere hitaben yaptığı kısa konuşmada kaymakamın olumsuz cevap verdiğini bildirdi. Nümayişe iştirak edenlerden 10-15 kişiyi yukarı çıkararak kaymakamı yaka paça aşağı indirtti. Necmeddin Bey’i feci şekilde dövüp, elbiselerini parçaladıktan sonra yalınayak Emirali Hanı olarak bilinen hanın ahırına hapsettiler. Büyük bir hakarete maruz kalan kaymakam, aynı gece Antep’ten Halep’e kaçırıldı. 

    Necmeddin Bey’in dövülmesi olayından sonra, kazaya birkaç hafta sakin ve huzurlu bir hava hâkim oldu. Ancak bu uzun sürmedi. Birkaç gün geçtikten sonra, halkın heyecanı ve coşkusu sönümlendi. Zira İstanbul’daki merkezî hükümet tarafından gönderilen üç müfettiş, olayı soruşturmak üzere Antep’e vasıl olmuştu. Yetkililer hemen işe koyuldular. Yaptıkları tahkikatta göstericilerden Ali Rıza’nın ve diğer beş kişinin gözaltına alınıp, ilgili mahkemece yargılanmaları gerektiğini rapor ettiler. Sonraki gün de bu kişiler Halep hapishanesine gönderildi. Oradan da yargılanmak üzere Bağdat’a nakledileceklerdi. 

    Tutuklulardan üçü Türk’tü. Bunlardan biri Antep’in İttihatçı yöneticilerden Ali Rıza, bir diğeri genç bir hoca olan Mennanzade Mustafa ve sonuncusu ise bir berberdi. Kalan iki kişi de Ermeni’ydi. Bunlardan biri boyacılık işi yapan Corci Barsumyan, diğeri ise vergi memuru olan Robert Taşçıyan’dı. 

    Bu sırada Taşnaksutyun’nun (Ermeni Devrimci Federasyonu) örgütlenme faaliyetleri için Kilikya’daki bölgeleri (Zeytun, Elbistan, vs.) gezen Antepli Taşnaksutyun yöneticileri geri döndüklerinde, tutuklanan iki Ermeni’yle ilgili olarak, hemen yerel İttihatçı üyelerin yanına giderek bu kişilerin serbest bırakılmasını talep ettiler. Ancak soruşturmayı başlatan idareciler oldukça kararlıydı. Taşnaksutyun idarecileri bir sonuç alamadı. Birkaç toplantı yaparak arkadaşlarının özgür kalması için harekete geçtiler; üç kopya dilekçe hazırlayarak imzalar toplamaya başladılar. 300 Ermeni’den toplanan imzalar Dersaadet’teki merkezî hükümete, İttihat ve Terakki (İT) Merkezi’ne ve Halep Valiliği’ne birer kopya halinde gönderildi. 

    İmzalar sonuç verdi. Kısa bir süre sonra Bağdat’tan gönderilen kararın tanınmayacağı, mahkemenin yeniden soruşturma başlatacağı ve nihayetinde de hapishanede tutuklu bulunanların Antep’e geri döneceği haberi geldi. Öğleden sonra, mahkumlarla birlikte, kalabalık bir grup kaymakamlık binasına (Sera) vardı. Yeni kaymakam, ahalinin talebini kabul ederek üç kişinin kefil olması ve gerekli koşulun sağlanması halinde Antep’e gönderilen tutukluları serbest bırakacağını garanti etti. Topluluğun bu 2. gösterisi olaysız geçmiştir. 

    Kaymakamlık binası  Halk tarafından basılıp Necmeddin Bey’in yaka paça derdest edildiği Kaymakamlığın bulunduğu bina. Ali Rıza Bey, bu balkondan kalabalığa seslenmişti. 

    Resmî tarih yazımında ‘Necmeddin Bey Vakası’ 

    Şehrin ileri gelen ailelerinden birine mensup olan Şakir Sabri Yener’in bizzat tanıklık ettiği Antep Kaymakamı Necmeddin Bey’in “dayak olayı”na yönelik hatıralarından burada bahsetmek gerekir. Yener, bu olayla ilgili yaşadıklarını ve görüşlerini Gaziantep Kültür Dergisi’nde neşreder. Yener, 23 Temmuz 1908’deki Jön Türk devriminin hemen akabinde meydana gelen bu olayı hürriyet karşıtı bir memurun başlattığı bir “ayaklanma” olarak tasvir eder. Antep, Abdülhamit’in istibdadından kurtulmanın sevincini aylarca yaşamıştır. Şakir Sabri Yener anılarında şehirdeki atmosferi şöyle tarif eder: “Hürriyete susamış halk ve aydınlar, ülkenin her tarafında mitingler yapıyor, halk hareketleriyle, müstebit memurlar iş başından, hükümet kapısından atılıyorlardı”. 

    Yener, mitingi düzenleyenlerin Antep’e sonradan gelip yerleşen Avukat Ali Rıza Bey ile Antep’in yerli ve ileri gelen ailelerinden Mennanzade Mustafa Bey olduğunu belirtir. Bu mitinge Antep’teki Ermenilerin de iştirak ettiğini yazar. Yener’e göre, bir tellal eşliğinde mitinge davet edilen halk, kısa süre içinde Zerdalilik Mevkii’ne ulaşmış ve muazzam bir kalabalık toplanmıştır. Mitinge katılanlar “inkılap yapılmasına rağmen hâlâ koltuklarından ayrılmak istemeyen eski memur ve meclis-i idare azalarından istifanameler almışlardı” ve Necmeddin Bey’den bu istifaların işleme koyulmasını talep ediyorlardı. Yener, Avukat Ali Rıza Bey’in ateşli bir hatip olup simaca Namık Kemal’e benzediğini anımsar. Ali Rıza Bey kalabalığın toplandığı Zerdalilik’te bir kürsüye çıkarak topluluğa hitap eder ve Meşrutiyet’in bir halk idaresi olduğunu ateşli bir biçimde vurgular. Akabinde “(…) Topluluk (yaşasın hürriyet, yaşasın adalet, yaşasın müsavat, yaşasın uhuvvet) avazeleriyle coşkun bir sel gibi, bugünkü Atatürk Bulvarı yolu ile şehre doğru yol almaya başlar”. 

    Bu sırada Necmeddin Bey’in talimatıyla Atatürk Bulvarı yolu üzerinde güvenlik görevlileri kalabalık grubu durdurmaya çalışır. Ancak kalabalık, bu görevlileri bertaraf ederek hükümet konağına kadar gelir. Grup, içlerinden seçtikleri bir heyeti kaymakamın odasına gönderir. Bu ekip, Yener’in tasviriyle “İstibdadın mücessem bir timsali olan ve devrinde birçok Anteplinin canını yakan Kaymakam Necmeddin Bey’i koltuğundan aldı ve topluluğun eline teslim etti”. Grup da kaymakamı döve döve, karga tulumba Emirali Hanı’na kadar sürükledi. Necmeddin Bey’in linç edileceğini anlayan, Emirali Hanı kiracısı Hancı Ali Efendi adındaki merhametli bir vatandaş kaymakamı zorla kalabalığın elinden aldı, hana tıkadı ve kapıyı kapadı. Bu olayın vuku bulduğu günün gecesi Avukat Ali Rıza Bey ile Mustafa Mennanzade, Halep Valisi’nin bir telgrafıyla evlerinden alındı. İhtilal çıkarmak suçuyla elleri kelepçeli olarak Halep’e sevk edildiler. 10 gün kadar hapiste kaldıktan sonra, Yener’in anlatımına göre Antep İttihat ve Terakki Kulübü İdare Kurulu’nun teşebbüsü ile kurtarılıp Antep’e getirildiler. İstibdadın temsilci olarak görülüp görevinden azledilen Necmeddin Bey, Antep’ten ayrıldıktan sonra İT’ye rağmen Kilis’e kaymakam tayin edildi. 

    ‘Özgürlük, eşitlik, kardeşlik için’  Meşrutiyetin yeniden ilanı, tüm yurtta halk ve aydınlar tarafından kutlanmıştı. İstanbul’daki Meşrutiyet kutlamaları, 1908. 

    Son söz yerine 

    Burada ilginç olan, Abdülhamit rejiminin ve zihniyetinin temsilcisi olarak görülen; Meşrutiyet ve İttihatçılık karşıtı olan bir bürokratın hakkında yapılan şikayetlere ve tahkikata rağmen, görevinde kalmaya ve başka kazalarda kaymakamlık yapmaya devam etmesidir. Bunun önemli nedenlerinden biri Necmeddin Bey’in Mülkiyeli bir Arap olmasıdır. Zira İT, bilhassa Araplarla olan ilişkilerinde siyaseten dikkatli ve özenli davranmaya, onları küstürmemeye gayret eder. Zaten sayıları az olan Arap idarecileri meslekten tard etmeye bir anlamda kimsenin cesareti yoktur diyebiliriz. 

    Bunun yanında her ne olursa olsun Necmeddin Bey, devleti ve hükümeti temsil etmekte, dolayısıyla kendisine yönelik herhangi bir hakaret ve saldırı, otoritesine karşı yapılan herhangi bir saygısızlık, İttihatçılar tarafından merkezî hükümete ve devlete yapılmış kabul edilir. Karşımızda otorite zaafı göstermemek isteyen bir siyasi yapı vardır. Bu zaafın toplum nazarında yaratacağı olumsuz sonuçlardan kaçınmak için merkezî otoritenin yerel temsilcisi olan Necmeddin Bey, görevinde kalmaya devam eder. 

    Bir diğer neden ise Abdülhamid iktidarını ciddi biçimde sarsan Jön Türkler’in, devrimin ilk coşku ve heyecanı geçtikten sonra Anadolu vilayetlerinde somut bir siyasal ve toplumsal örgütlenmeden yoksun oldukları gerçeğiyle karşılaşmasıdır. İttihatçılar kendi bürokratik ve idari kadrolarına sahip değillerdi. Meşrutiyet yeniden ilan edildikten sonra bile Anadolu’da birçok vilayette ve kazada halen Abdülhamid rejimine bağlı bürokratlar iş başındaydı. Otorite zaafına uğramamak adına anayasa ve Meşrutiyet karşıtı da olsa Necmeddin Bey gibi işini layıkıyla yapan idarecileri görevlerinde tutmak zorunda kalmışlardır. Bu durum o dönemde İT’nin ne derece kırılgan bir iktidar bloğuna yaslanmak zorunda kaldığının somut bir tezahürüdür. İlaveten, bu mesele aynı zamanda İttihatçıların “Hürriyet devrimi” dedikleri Meşrutiyet’in ve Anayasa’nın yeniden yürürlüğe girmesinden ne kastettikleriyle de ilintilidir. 

    İT “özgürlük, adalet, kardeşlik ve eşitlik” idealleriyle yola çıkmış, ancak bu ideallerin kuvveden fiile çıkarılması hususunda eli sıkı hareket etmiştir. Adem-i merkeziyetçilik yerine merkeziyetçiliği temel almış; devletin bekasını ve İmparatorluk’un varlığını bütün bu değerlerin üzerinde tutmuştur. Devletin birliği, 1908 Devrimi’ni gerçekleştiren siyasi kadroların her daim temel amacı olmuştur. Dolayısıyla, iktidarın otoritesini temsil eden bir devlet görevlisinin Antep’te böyle bir hakarete uğramasını, devletin kaymakamının bu şekilde derdest edilmesini kendi otorite ve iktidarlarına yönelik bir tehdit olarak değerlendirmişlerdir. Her ne kadar Necmeddin Bey, istibdat taraftarı biri de olsa, her ne kadar ona bu muameleyi reva gören kalabalıklar bunu 1908 Devrimi’nin getirdiği reformların hayata geçirilmesi saikiyle de yapsa, İT için esas olan kendi iktidarının bölünmezliği ve devletin mutlak otoritesidir. 

    Tam da bu noktada 1908 Devrimi’nin, Fransız İhtilali’nden ilhamla benimsediği “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” idealleri sadece kağıt üzerinde kalmıştır.