12 Mayıs 1961’de Küba’ya giden Nâzım Hikmet, devrimin hemen sonrasında başkent Havana’da büyük ilgiyle karşılanmıştı. “Havana Röportajı” adlı şiiri de dahil olmak üzere tarihe geçen mısralarını bu yolculuk sırasında kaleme alan şair, uluslararası bir ilgi odağı olmuştu. 60 yıl sonra ünlü şairin ve arşiv belgelerinin izinde Havana.
Küba… Kuzeydoğusunda Atlantik’in, batısında Meksika Körfezi’nin güneyinde ise Karayip Denizi’nin uzandığı bir ada ülkesi. Kristof Kolomb’un öncülüğünde konkistadorlar “keşfedene” kadar, ülkenin yerlileri Taynolar. Bu insanların tamamen yokedilmesinden sonra, Küba 1511’den 1898’e kadar İspanyol kolonisi olarak varlığını sürdürdü. 19. yüzyılın ikincisi yarısında ise, aileleri Avrupa’dan göçedip yerleştikten sonra burada doğmuş ve artık Küba’yı yurt bellemiş Kreoller tarafından bir mücadele başlatıldı. İspanyollara karşı bağımsızlık savaşı kazanıldı kazanılmasına ama, Ada bu sefer ABD boyunduruğu altında kaldı. Ta ki 1 Ocak 1959 tarihine kadar. İşte dünya şairi Nâzım Hikmet’i Küba’ya davet eden de, bu küçük adanın büyük devrimi olmuştu.
…prag havana uçağı
küba bale takımını bekliyor
sosyalist şehirlerde dans ettiler altı ay
sıcak denizlerdeki adalardan çığlıklarla kalkan renkli kuşlardılar.
★ ★ ★
altımızda avrupa ama küba bale takımı saatlerini bağrışa çağrışa havana
satına göre ayarladı evlerinin serin taşlıklarına girdiler koşa koşa
bense bir türlü akıl erdiremiyorum gündüzü mü kovalıyoruz
geceyi mi
uzalıyor mu ömrümüz kısalıyor mu
görüyorum avrupa kıyılarının çizgisini geçiyoruz çizgi köpük içinde
görüyorum atlantiğin üstündeyiz
içimde bir garipseme
büyük toprağımdan ilk kopuşum bu…
‘Hür Havana’ Oteli Hotel Habana Libre’nin 1. katında çekildiği belirtilen fotoğrafla ilgili bir kesinlik yok. Zira fotoğraftaki havuzun arkasında okyanus görünüyor. Şairin Küba’ya gittiği yıl (1961) hizmette olan bir diğer otel ise Hotel Riviera. Fotoğraf burada çekilmiş olabilir. Nâzım’ın kaldığı Habana Libre Oteli, bugün aynı yerde modern mimarisiyle dikkati çekiyor.
Hotel Habana Libre, günümüzde.
Nâzım, Havana’da başlayıp Sovyetler Birliği’nde tamamladığı “Havana Röportajı” adlı şiirinde yolculuğunun ilk anlarını bu şekilde aktarmıştı. Bu şiiri Hıfzı Topuz’un kayda alması sayesinde, bugün Nâzım’ın kendi sesinden dinlemek mümkün.
Şiirden anladığımıza göre, Nâzım’ın yol arkadaşları arasında Küba bale grubu da var. Ülkede ulusal bale ekolünün kurucusu Fernando Alonso o yolculuğu şu şekilde anlatıyor:
“Sevgili şairin şiirinde anlattığı gibi, yolda saatlerimizi ayarlarken, kız-erkek hepimiz çok heyecanlıydık. Bahsettiği tüm bu olayları birlikte gördük ve onunla birlikte yaşadık. Onunla beraber yolculuk ettiğimizin farkında değildik. Açıkçası bu büyük şairle tanışma fırsatını kaçırdık. Bu yolculuk hakkında sonradan yazdığı betimlemeleri çok duygusaldı. Criollas adaları, Küba ve mavi deniz hakkında yazdığı herşey gerçekten çok etkileyiciydi” (Nâzım’ın Küba Seyahati (El Viaje de Nâzım a Cuba) / Yönetmenler: Çağrı Kınıkoğlu/ Gloria Rolando / 2008 / https://bit.ly/2ZXI0vO).
Nâzım’la ilgili haberler.
Nâzım’ın yol arkadaşları arasında biri daha var. Fernando Alonso’nun Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde tercümanlığını yapan Haydée Tamara Bunke Bider; bir diğer adıyla “Gerilla Tanya”. Küba’yı görmeyi çok isteyen Bunke Bider de Havana’ya uçuyor ve sonrasında ülkesine geri dönmüyor. 1964’te Laura Gutiérrez Bauer takma adıyla Ernesto Che Guevara’nın devrimci girişimi için ön istihbarat çalışmaları yapmak üzere Bolivya’ya gidiyor ve 31 Ağustos 1967’de, Che’den birkaç ay önce öldürülüyor. 1997’de naaşı bulunuyor ve Santa Clara şehrindeki mezarda, Che Guevara’nın yanıbaşına defnediliyor.
Nâzım Hikmet, 25 Mayıs 1961’de CMQ kanalında.
Küba basınında çıkan haberler incelendiğinde, Nâzım Hikmet’in 1961 Mayıs’ında “Saman Sarısı” şiirinde adından sözettiği Kübalı şair Nicolás Guillén’in ve Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü’nün daveti üzerine Küba’ya gittiği anlaşılıyor. Hoy gazetesinin 13 Mayıs tarihli haberine baktığımızda, şairin 12 Mayıs’ta Havana’ya adım attığını görüyoruz.
Şairin ilk durağının Habana Libre (Hür Havana) Oteli (eski adıyla Hilton) olduğu aşikar. Şehrin Vedado semtinde bulunan otel, bugün de aynı isimle hizmet veriyor. Otelin birinci katında ise Nâzım’ın Havana’da çekilmiş bir fotoğrafı sergileniyor. Şiirinin bu bölümünde sadece Havana’yı değil, Havana’ya bakıp hasret duyduğu, aradığı ülkenin de resmini çiziyor:
…Vıcık vıcık terli bir ten fanilası gibi yapışıyor sırtıma sıcak
otelin 24’üncü katından bakıyorum şehre gece vakti
içine güneş vurmuş bir deniz gibidir gördüğüm
sarı mavi turuncu yeşil balıkların ışıltısı kıvıl kıvıl
ve dev böcekler ak sedefleriyle
ve yarı hayvan yarı bitki uzun tüylü kırmızı çiçekleriyle kayalar
otelin 24’üncü katından dinliyorum şehri gece vakti
★ ★ ★
Asansörle iniyorum hole
asansörde köylü kızlar Oriente ilinden Bayamo köylüklerinden
Asansörde köylü kızlar Bursa ilinden Ankara köylüklerinden kızlar İstanbul’da
işiniz ne kızlar sizin, nasıl bıraktılar hilton’a
Hilton Hilton değil gayrı diyorlar Hür İstanbul’a çevrildi adı çoktan
ve gülüyorlar ağızlarını örtüp kınalı elleriyle
ağalar da kaçtı amerikanla birlikte
ya toprak
bölüştük…
17 Mayıs’ta Halklarla Dostluk Enstitüsü’nün otelinde (üstte). 4 Haziran 1961 tarihli “Nâzım Hikmet ile yaşayan sözler” mülakatı (altta).
Şairin Havana’da bulunduğu sırada katıldığı hemen hemen her etkinlik gazete kupürlerinde yer almış. Hoy gazetesinin 21 Mayıs 1961 tarihli sayısında Küba Yazarlar ve Sanatçılar Birliği tarafından şair onuruna bir kokteyl verileceği yazılı. Yine arşivden edindiğimiz bilgilere göre, Nâzım’ın Havana’da yaklaşık 2 hafta kaldığını anlıyoruz. Gazetenin 25 Mayıs 1961 tarihli sayısında ise Nâzım Hikmet’in CMQ televizyon kanalına konuk olduğunu görüyoruz. Duyuruda program boyunca Nâzım’ın şiirlerinin okunacağı da yazılmış. Programa katılanlar arasında, şair, gazeteci ve aynı zamanda diplomat olan Manuel Díaz Martínez, yazar José Álvarez Baragañ ve yine bir şair, yazar, dramaturg olan Pablo Armando Fernández var. Şairin edebiyat ile ilgili sözleri şöyle: “Halk okuma-yazma bilmese de, gelişkin bir kültür seviyesine sahip olmasa da, her şeyin yüce yaratıcısı konumundadır. Bu sebeple halkın zekasına saygı duymak gerekir. Halk için edebiyat yapıldığında seviyesinin yüksek tutulması ve bunun iyi yapılması gerekir. Devrimci bir şair devrimci nitelikli şiirler yazmalı; bunlar doğrudan doğruya siyasal içerikli de olabilirler ancak kalite her halükarda en üst düzeyde tutulmalıdır”.
Bunun yanısıra Nâzım, Küba Devrimi’nin öneminden ve Türk gençliği üzerindeki etkisinden; Kurtuluş Savaşı ve savaş dönemi Türk-Sovyet ilişkilerinden; o yıllarda Türkiye’nin içinde bulunduğu politik ve iktisadi durumlardan bahsediyor.
4 Haziran’da yayımlanan haberlere baktığımızda, ustanın 17 Mayıs’ta tarihinde Halklarla Dostluk Enstitüsü’nün otelinde bulunduğunu görüyoruz. Nâzım burada konakladı mı, yoksa yapılacak mülakat nedeniyle mi buraya geldi? Eldeki verilerle bunu bilmemiz zor. Zira bugün böyle bir otel bulunmuyor. ‘Nâzım Hikmet ile yaşayan sözler’ adlı söyleşinin bir bölümünde şair, Manuel Díaz Martínez’e şunları söylüyor:
“5 gündür Küba’dayım ama bana sanki devrimin başından beri buradaymışım gibi geliyor; kendimi Alice Harikalar Diyarı’nda gibi hissediyorum. Burada kısa bir süre kalacağım. Büyük mutluluklar kısa sürer. Şöyle söyleyeyim; her şeyden önce burada bütün gençliğimi buluyorum. Yüzler benzemese de, çiçekler ve meyveler benzemese de burası bana Rusya’da devrimin ilk günlerini hatırlatıyor. Benzeşen bir şey var ve bu benzerlik bana 19 yaşımın gençliğini hatırlatıyor” (Söyleşinin tamamı: http://www.sabitfikir.com/dosyalar/n%C3%A2zim-hikmet-havanada-kuba-gezisi-ve-bazi-yeni-bilgiler). Haberde Nâzım’ın ‘Yaşamaya Dair” şiirinin İspanyolca tercümesini de görüyoruz.
Yönetmen Çağrı Kınıkoğlu ve Gloria Rolando’nun çektiği “Nâzım’ın Küba Seyahati” belgeseli, Kübalıların büyük şairle nasıl tanıştıklarını ve onunla ilgili düşündüklerini, hissetiklerini ayrıntılı bir şekilde veriyor. Büyük şairle biraraya gelemeseler de yazdığı mektuplarında ona atıf yapan Ernesto Che Guevara’dan sözederek bitireyim. Che’nin gerek anne ve babasına gerekse karısı Almeida March’a yazdığı mektuplarında Nâzım şu şekilde anılıyor: “Hikmet’in dediği gibi, bundan sonra ölümümü bir hüsran olarak görmem, yalnız yarım kalmış bir şarkının acısını toprağa götüreceğim”. Che Guevara, Küba Devrimi’nin zaferinden sonra da, karısına seslenmek için Türk şairin sözcüklerini kullanacaktır: “Birtanem! (Mi única en el mundo) Bu ifadeyi yaşlı Hikmet’ten ödünç aldım”. Bir diğer mektubunda da yine aynı kelimeyi kullanır: “Bu aşk dolu tek mısraı sevgimin gerçek boyutunu sana göstermek için gizlice Hikmet’in dolabından aldım”.
“Karadeniz’in ne yemeği olacak ki? Karalahana, hamsi, mısır ekmeği, fasulye, hepsi bu” demeyin. Şehirleşen, göçlerle nüfusu dağılan, tarımsal alanları betona teslim olan Trabzon, çokkültürlü mutfak birikimine sırtını dönmeden, endemik türlerini yitirmeye başlamadan önce oldukça zengin bir mutfak. Her şeye rağmen Karadeniz’in zamana meydan okuyan tatları, yemek alışkanlıkları…
Katip Çelebi 1648 tarihli Cihannüma isimli eserinde Trabzon’u şöyle anlatmış: “İl arazisi deniz kıyısında olup çok yeri ormanlıktır. Minare boyu dağları vardır. Köy yolları birbirine yaban asmasının çubukları ile bağlanmış köprülerle birleşir”.
Evet, öyle yabandır ki Karadeniz’in doğası, insanlarının karakter yapısına da yansımıştır bu yabanıllık. Sert mizaçlı, çabuk parlayan ama duygularını açık açık ortaya koymaktan çekinmeyen; koşullara dayanıklı, kanaatkar, doğayla sürekli mücadele içinde ama gülmeyi-güldürmeyi seven insanlardır. Muhtemelen isimlerini pek duymadığımız kavimlerin hızla gelip geçtiği topraklardır buralar. MÖ 3000-2000 arasında Gas ve Guti halkları, Kafkasya’dan gelen Mosklar, Tibarenler, Marlar ve MÖ 675’den itibaren de Kimmerler yerleşmiştir buraya. Öncesine dair pek bilgi yok… Dağınık yaşayan, hatta yöneticileri bile olmayan, yarı denizci, hayvancılık ve bahçecilik ile geçinen insan topluluklarının bahsi geçer. Trabzon da Sinop, Samsun, Giresun, Ordu ve Tirebolu ile birlikte MÖ 656’da kurulmuş. İskitler, Medler, Persler, İskender’in komutanları… Derken İstanbul Haçlılar tarafından yağmalanırken Trabzon’da kurulan Bizans hanedanlığı ile sürekli el değiştiren bir şehir. Trabzon nihayetinde 1461’de Fatih’in şehri fethetmesiyle Osmanlı egemenliğine girmiş. Şehir ve havalisinde değişik kültürler çok uzun süre birarada varolmuş; görece homojen bir kültürü paylaşmışlar. Bugün ise şehir, zamanın malum ruhunu farklı bir tarzda yaşıyor.
Kuymak, Karadeniz’in iki önemli değeri, mısır ve tereyağının birleşmesinden oluşuyor.
Bütün farklı dinsel inançlara rağmen ulaşımın zor olması nedeniyle şehrin civar coğrafyasının sunduğu nimetlerle ortaya çıkan mutfak anlayışı da görece homojen bir bütün oluşturmuş. Kent sofralarında köyden gelen yiyecekler yer bulmuş. Yayla zamanı kentten götürülenlerle de köyde yaşayanlar desteklenmiş. Ancak köylerin 1961’de açılan Almanya kapısı öncesi olağanüstü bir yoksulluk içinde olduğunu ve kendi ürettiklerine dayanan geçimlik mutfaklarında fazla çeşit olmadığını belirtmek gerek.
İnce kıyı şeridi şehirleşmeyi sınırlamış. Tarım alanlarının darlığı bahçeciliği, doğada ne varsa toplamayı ve hayvancılığı artırmış. Buna karşın denizin bereketli oluşuyla da protein açığı dengelenmiş. Balığın ve etin yanısıra neresinden bakarsak bir vejetaryen için cennet sayılabilecek bir mutfaktır Trabzon mutfağı. Şimdilerde çağa ayak uydurup, çoğu kent mutfağımız gibi bu birikime sırtını döndü. Nüfus yapısı gibi iklimi de değişti şehrin. Eskiden türlü narenciye, nefis kokulu endemik kavunlar, karpuzların yetiştiği yerlerde bugün koca bir şehir var artık. İncir, erik, armutlar ve çeşit çeşit meyvelerin çoğu, tür olarak kaybolmaya yüz tuttu. Köyler ve şehrin bahçeleri betona teslim oldu. Suların önü kesildi. Şimdi bize düşen, gidenleri, bildiklerimizi ve büyüklerimizden duyduklarımızı anımsatmak.
10 Mayıs 1905’te gönderilmiş bir kartpostalda dönemin Trabzon’u…
Evliya Çelebi, 1640’ta valiliğe atanan Ketenci Ömer Paşa’nın kethüdası olarak gelmiş Trabzon’a. Seyahatnâme’de zengin çarşılardan, pazarlardan, halktan ve yemek alışkanlıklarından bahseder. “Hapsi mahileri” dediği hamsi balığını getiren balıkçılar iskeleye yanaşıp da “mürver ağacından borularını İsrafil borusu gibi üfleyince” olanlar olur. Müezzin ve imam dahil tüm namaz kılanlar namazı bozup iskeleye koştururlar; “Namaz bulunur ama hapsi bulunmaz” diye… Hamamdan peştemallara sarılıp fırlayan beş üryanı, uçkurunu bağlayarak iskeleye koşan Çiço Hüseyin’in öykülerini sanki kahkahalarla gülerek anlatır Evliya Çelebi. Esprilidir Karadeniz insanı. Kendi hallerine de çok gülerler. Çelebi’yi de güldürmüşler baksanıza. Trabzonluların yaptığı 40 değişik çeşit hamsi yemeğine yer verir; çorbası, kebabı, yahnisi hatta baklavasıyla… Çelebimizin Seyahatnâme’de verdiği tek bir yemek tarifi vardır; o da tarçın serpilerek pişirilen, sebzeli hamsi buğulama. Günümüzde aşırı avlanma ve iklim değişikliğinden dolayı hamsi azaldı. Kabahat “falyanos” denilen küçük yunuslarda bulundu ama hamsiyi ve diğer balıkları yokeden, açık denize süren yunuslar değil. Aslında bol olduğu zamanlarda küçük balık sürülerini kıyıya süren de bu yunuslar olurmuş. Birçok hamsi yemeği unutulsa da tavası, buğulaması, pilavı, ekmeği, tuzlaması, hamsikuşu hâlâ yapılmakta.
Karadeniz kıyısı geçmişte diğer balıklar açısından da çok zengindi. Haydi hamsiyi yunuslar yedi. Koca kalkanları da onlar mı yemiş? Lüfer, uskumru, tirsi, palamut, torik, kalkan, yılan balığı, zargana (sargan), istavrit, kefal, mezgit, karagöz, kötek ve barbunyalara ne olmuş? Allah’tan dağlardan akan sularda alabalıklar var; yaban olanların yerini alan çiftlik alabalıkları…
Trabzon mutfağında deniz ve tatlı su balıkları tava, buğulama, ızgara ve ekşili olarak çok yapılır. Kışa saklamak için de tuzlu hamsi mutlaka yapılırdı. Eskiden yaylaya çıkılırken, lehimlenmiş ufak tenekelerde tuzlu hamsi, alanın çok sevindiği bir hediye olarak götürülürmüş. Yoksul köylülerin mutfağında kışın lezzet unsuru olan hamsiyi çok uzak köylerden saatlerce yürüyerek gelip, 30-40 kiloluk sepetlerle satın alırlarmış. “Yamçı” denen muşambadan, kenarı oluklu bir sırtlık sayesinde köye gidene kadar sırtlarında taşıdıkları hamsilerin suyu kenardan yere akarmış. Köye varınca hamsiler bozulmasın diye geceden sabaha kadar ayıklanır ve tuzlanırmış. Aile için bir nevi hamsi şenliği…
Bu yorgunluğun ödülü olarak da sac pidesi ve buğulama yapar; değişik bir aroma katmak için içine incir yaprağı koyarlarmış. Bu âdet Yunanistan’da da karşımıza incir yaprağına sarılmış balık ızgarası olarak çıkıyordu. “Boklu izmarit” de eski bir balık pişirme yöntemi olarak Rumlardan kalma. 20 cm büyüklüğünde yeşil izmaritler içi temizlenmeden pullarıyla ateşe konur. Pişince karnı patlar, içi dışarı alınır ve pullu derisi de tulum gibi çıkar. Unutulmaya yüz tutan tariflerden biri daha…
Kızkardeşler: Mısır ve fasulye Trabzon mutfağının demirbaşlarından mısırı “mısır unu” haline getirmek için kullanılan bir değirmen (üstte). Turşusu çok sevilen fasulye (altta).
Hamsi tavasının olmazsa olmazı mısır unu, bizi Trabzon mutfağının bir diğer demirbaşı olan mısıra getirir. Mısır denilince, fasulye ve kabağı da birlikte anmak gerekir. Latin Amerika yerlilerinin “üç kız kardeş” diye kutsadıkları bu ürünleri birlikte yetiştirme yöntemini, dar alanlarda mahsul almaya çabalayan Karadeniz köylüleri de kendi gözlemlerine dayanarak keşfetmiş olsalar gerek. Mısıra “lazut” da denir. Kırılmış mısır olan “yarma”sı yemeklerde, dolmalarda ve çorbalarda çok kullanılır. Fırında kurutulan sütlü mısırın ununa “fırın mısırı”, güneşte kurutulanın ununa “gün mısırı” denir. Her ikisi de tereyağı ile pişirilip sade veya peynirli kuymaklara temel olur; çeşitli sebze ve otlarla kayganalar ve yine sebzeli veya hamsili mısır ekmekleri yapılır; kızartmalarda bulamaç olarak kullanılır. Buğdayın az yetiştirildiği bu coğrafyada mısır, köylünün gündelik sofrasında vaktiyle temini zor bulgur ve pirincin yerini almıştır. Gerçi şimdi her şey kolay bulunduğu için şehrin ağız tadı da, gündelik yemekler de buna göre değişmekte.
Hayvancılık yapıldığı için süt ve süt ürünleri beslenmede hep çok önemli yer tutmuştur. Özellikle yerlilerin “sarı yağ” dedikleri Trabzon tereyağı, lezzeti ve kendine has aromasıyla çok beğenilen bir yağdır.
Peynirlere gelince… Trabzon’a özgü pişince tellenen telli peynir ve kolot peyniri iki ana çeşittir. Eskiden aileler Haziran ortasında yaylalara ilk çıktıklarında “yayla basması” dedikleri bir peynir daha yaparlarmış. Bu peynir bugün kaybolmaya yüz tuttu. Eskiden Haziran ortasında yağmurlarla bollaşan otları yiyen ineklerin yağlı sütü mayalanıp, tokmakla vura vura küleklere konur, üzerine minzi (tuzlu lor) bastırılıp yerleştirilirmiş. Kapağı kapatılıp ters olarak toprağa gömülür, yayladan inerken çıkartılan küleğin ağzı iyice kapatılırmış. Köylerde eski, meşakkatli usullerle yağ ve peynir yapan kalmadığı için artık bu özel ürünlere ulaşmak pek mümkün değil. Arda kalan az sayıda yaşlı insan da göçtükten sonra yüzyıllardır varolan bu peyniri yapan kalmayacak.
Eskiden beri şehirli ailelerin pazar günü ritüeli olan “pide günü”, büyük şehirlere göçen Trabzonlular arasında halen yaşatılan bir gelenek. Bu alışkanlık, evhanımlarına bir nefes alma fırsatı verirmiş. Evlerde kahvaltı atlanır, hazırlanan harç, çarşıdaki pide fırınlarına götürülür; ayağına hızlı biri tarafından hazır olunca koşturularak eve getirilirmiş. Pideler peynirli, açık kıymalı, kapalı kıymalı ve tophane (dişi olmayan yaşlılar ve küçük çocuklar için sade hamurdan) olarak isimlendirilmiş. Kapalı kıymalı için ay gibi doğranan soğanla kıyma evde hazırlanır. Kasapların hazırladığı yeşilbiber, soğan, pul biber ve kıyma karışımı ile de açık kıymalı yapılır. Yukarıda sözettiğimiz yayla basması peynir ve tereyağı ile fırının serin tarafında yavaş yavaş pişirilen yuvarlak açık pideler ise şimdilerde unutuldu.
Pazar günü, pide günü Pazar günlerini “pide günü” ilan edip evin kadınlarına da bir nefes alma molası vermek, Trabzonlular arasında halen yaşatılan bir gelenek.
Evliya Çelebi, Trabzon zeytinyağının nefasetinden bahsedip “ab-ı hayata benzer” demiş ama bugün şehirde “zeytinlik” sadece bir semt ismi. Eskiden evler kendi zeytinlerini hazırlar, yeşil hafif acı lezzeti ile “zaguda” ve siyah zeytin olarak iki çeşit zeytin yaparlardı. Ayrıca zeytin ağaçları olan aileler kendi zeytinyağlarını da sıkarlardı. Bugün artık zeytin ağaçlarının yerinde yeller estiği için Trabzon’un zeytinyağından kimsenin haberi yok.
Unutulan yiyeceklerden gidiyoruz madem, kaburga tuzlaması ve ciğer kavurmasını da anlatalım. Kurban kesildiğinde ya da yayla dönüşü, kışlık olarak kuşbaşı, pirzola, kavurma ve kıyma yapılırdı. Kıyma veya parça etler kavrulurken kuyruk yağı kullanılırdı. Kaburgalar ise bir kat kaburga, bir kat tuz olacak şekilde üstüste sepete konur, üstten bir taş ile bastırılır, asılır ve etin kanı akıtılırdı. Kar yağarken, tuzu alınır sonra mangalda ızgara yapılırdı.
Bir başka saklama yöntemi olarak ciğer, akciğer ve böbrek birlikte çekilir, kesilen hayvanın kendi yağı ile kavrulur. 7-8 cm derinliğinde bakır sahana bir kat bastırılır, sonra arasına halka şeklinde kırnap konup bir kat daha yerleştirilir. Yağı donunca o ipten bahçelerde, eve bitişik bulunan 10 m2 civarında tel dolaplardaki çivilere asılırdı. Aniden misafir mi geldi? Tereyağında soğan kavrulup, karabiber tuz eklenip bir parça kesilip ısıtılır, taze ekmekle ortaya konurmuş. Bunu yapan ailelerin de artık kalmadığını zannediyorum. Tel dolap devri çoktan geçti zira.
Anlattıklarımıza ek olarak Trabzon’dan göçen kentli nüfus sayesinde memleketin diğer şehirlerine yayılan tatları da analım bu vesileyle. Devasa, bayatlamayan yuvarlak Vakfıkebir ekmekleri; kömür ateşinde pişen Trabzon’un ünlü döneri; sarımsaklı büyük Akçaabat köfteleri; çok özel bir lezzeti olan Hamsiköy sütlacı; eski Trabzonluların “diasporos” dedikleri Trabzon hurması; şimdilerde süper gıda olarak pek pahalıya satılan, yerel adı “likapa” olan yaban mersini; kokulu Laz üzümü de Trabzon’un memlekete armağanlarıdır.
“Karadeniz’in ne yemeği olacak ki? Karalahana, hamsi, mısır ekmeği, fasulye, hepsi bu” diyenlere; patates filizli, (ı)sırganlı, zmilangeli, labadalı, kuzu kulaklı kayganaları; çeşit çeşit paludeleri; içinde karabiberli muhallebisi ile Laz böreklerini; İtalyanların da yaptığı karnaval tatlısının Trabzon’daki kardeşi petaluda tatlısını; mermer tezgahlarda soğutulduğu için taş/beton helva da denen sert tahin helvalarını; mis gibi süt kokan dondurmaları ve bıldırcın yağmurlarında elde fenerler ve süpürgelerle avlana avlana yok olan bıldırcınlarla yapılan pilavları hatırlatmak lazım.
Melih Güneş’in hazırladığı 704 sayfalık hacimli eser, Nâzım Hikmet’in tüm dünya dillerinde çıkmış tüm kitaplarını, detaylarıyla, bilgilerle sunan sıradışı bir çalışma. Kitapta ayrıca Nâzım’ın Türkiye’de basılmamış şiirleri ve bunların yazılma hikayeleri de yer alıyor.
Nâzım Hikmet’in eserleri son yıllarda artan bir hızla büyük bir ilgi görmekte ve yine büyük çabalarla şair üzerine yeni yeni araştırmalar yapılmaktadır. Pek çok araştırmacı ve akademisyen Nâzım üzerine ilginç kitaplara imza atıyor.
Onun hayatının bilinmeyen yönleriyle, dünyaya yayılmış yayın faaliyetine dair çok ciddi çalışmalar basılmaya başlandı. Bunlardan biri de Haluk Oral’ın Nâzım Hikmet’in Yolculuğu (İş Bankası Yayınları, 2019) isimli kitabıdır. Diğer önemli başvuru eseri ise M. Melih Güneş’in yeni çıkan Nâzım Hikmet’in Ellerinin İzinde isimli kitabı.
Editörlüğünü Turgay Fişekçi’nin, düzeltisini Burcu Yılmaz yaptığı eserin tasarımı Aykut Genç’e ait. Bu ciddi çalışmayı Küçükçekmece Belediyesi “Nâzım Hikmet’in doğumunun 119. yıldönümü anısına” ve “hors commerce” (ticari olmayan şekilde) dağıtılmak üzere 1100 adet basmış ve numaralandırmış.
Eserin bölümleri sırasıyla “M. Melih Güneş’in hayatı ve eserleri”, “Rusya Bilimler Akademisi üyesi türkolog Svetlana Uturgauri’nin kaleme aldığı ‘Okurlara’ başlıklı bir yazı”, Güneş’in kaleminden “Bir Dönüş Hikâyesi”, “Nâzım Hikmet’in Kitaplarının Yayımlanma Süreci”, “Nâzım Hikmet’in Ellerinin Değdiği Kitapların İzini Sürmek”, “Benim Hikâyelerim, Benim Nâzımlarım”, “Kitaplarda Göze Çarpan, Türkiye’deki Külliyatta Basılmamış ya da Yer Verilmemiş Şiirleri”, “Yok Sayılan Seksen Senelik Şiir”, “Mektuplarında Nâzım Hikmet ve Kitapları”, “Karalamalarında Ellerinin İzi”.
Kitapta ayrıca 1902-1938 arası Nâzım Hikmet kronolojisi ve 1925’te Nâzım’ın ismi konulmadan yayımlanan Dağların Havası kitabıyla başlayıp 1963’e kadar dünya dillerinde yayınlanmış 189 kitabının görsel malzemeli bir katalogu var. Eser, “1965 ve Sonrası” ve “Son Söz Niyetine” yazılarını takip eden geniş bir teşekkür ile sonlanıyor.
Küllerinden doğan Nâzım kitabı Asuman Denker, NTV Tarih’in Nisan 2009’daki 3. sayısında 1933 Adliye yangınında yanan, kazılarda bazı sayfaları tekrar bulunan Gece Gelen Telgraf kitabını haberleştirmişti.
24×18.5 cm. ölçüsünde 704 sayfalık eser, büyük bir emek ve ciddi bir mesai sonucu ortaya çıkmış. 14 Haziran-28 Ağustos 2019 tarihleri arasında YapıKredi Bomontiada’da sergilenen Nâzım Hikmet’in dünya dillerinde basılmış tüm kitaplarının ciddi bilgilerle donatılmış bibliyografyası diyebiliriz. Melih Güneş de mesaisinin büyük bölümünü Nâzım Hikmet araştırmalarına adamış bir kişi ve şairin Türkçe yayımlanmamış, külliyatı dışında kalmış eserlerini ortaya çıkarmak için yıllardır çalışıyor. Bu eser de, özellikle kitapseverler ve Nâzım kitapları koleksiyonerleri, araştırmacılar için büyük bir yol gösterici ve başvuru kaynağı.
Dünyanın pek çok kentinde, farklı dillerde basılmış Nâzım kitaplarını derleyen bu çalışmada, her baskı için detaylı bilgiler; eserin yazım ve basım süreci ile ilgili belgeler-haberler; kapak ve künye sayfalarının fotoğrafları; anılardan-mektuplardan bilgiler var. Her kitabın hikayesi, Nâzım Hikmet’le maddi-manevi ilişkisi kaleme alınmış.
Nâzım Hikmet’in yayıncısı Kenan Yusuf’un (Sertel) 1935 tarihli mektubu.
Araştırmacılar, kitap meraklıları, Nâzım koleksiyoncuları bu temel kitaba ekler yapacaklardır kuşkusuz. Melih Güneş’in hoşlanacağını bildiğim iki küçük ilaveyi burada eklemek istiyorum:
Gece Gelen Telgraf 1933 Mart’ında toplatılmış; yazarı hakkında açılan dava sürerken, toplatılan kitapların bulunduğu Sultanahmet’teki Adliye Sarayı 3 Aralık 1933 tarihinde çıkan yangında kül olmuştur. Tabii içerde bulunan tüm vesika ve kitaplar da. Ancak bu yangına gönülden sevinen biri vardır. O da yayımcı Muallim Ahmet Halit Yaşaroğlu’dur. Zira onun bastığı Gece Gelen Telgraf, devlet görevlilerinin gözü önünde imha olmuş, suçu yayacak durum ortadan kalkmıştır. Nitekim Ahmet Halit Bey 1936’da Kitap ve Kitapçılık Dergisi’ne verdiği röportajda “En heyecanlı hâtıram Nâzım Hikmet’in Gece Gelen Telgraf’ını bastığım için mahkeme karşısına çıkışımdır. Adliye yangınında 1000 lira bedelli 2 bin kitap yandı; fakat ben de yakamı kurtardım” diyerek sevincini belirtecektir.
Gece Gelen Telgraf’ın yanmış kalıntıları, bölgede yapılan arkeolojik kazılar sırasında bulunduğu zaman; NTV Tarih dergisi Nisan 2009’daki 3. sayısında bu konuyu Aduman Denker’in kaleminden, Bünyad Dinç’in fotoğraflarıyla haberleştirmişti. Ayrıca Nâzım’ın yayıncısı Kenan Yusuf’un (Sertel), adliye yangınından iki sene sonra 1935 tarihinde yazdığı bir mektupta, Gece Gelen Telgraf üzerine ilginç bir bilgi vardır. Nâzım’ın kitaplarını isteyen bir müşterisine “hiç bulunmaz, bulunsa bile 2-3 lira arasında bulunur” demektedir. Bu yazı ve mektubun da yeni baskılarda kitaba ilave edilmesi; ayrıca bu hacimli eserin sonuna kişi, yer, yayın, konu vs. başlıklı dizinler eklenmesi de isabetli olacaktır.
Biri sarayda padişaha hizmet için, diğeri devletçe rical çocukları için, üçüncüsü idealistlerce ülkenin yetim, yoksul ama zeki, yetenekli çocuklarına eğitim yuvası olması için açılmış 3 okul: Enderun-ı Hümayun, Mekteb-i Sultanî, Darüşşafaka. Bunlar sırasıyla Osmanlı döneminin süper, elit ve ideal birer eğitim yuvasıydı. Gelenekleri, mirasları ve günümüzdeki durumlarıyla üç örnek mektep.
Süper (yüksek düzeyde, fevkalade), elit (seçkin, mümtaz), ideal (ülküsel, mükemmel)… Bu tanımlara denk düşen kurumlar ve yapılar her dönemde vardı; bugün de var. Eğitim kurumları için süperlik, elitlik, ideal oluş bir yana, öğrencilerine övünç kimliği yükleyen veya bir mazi hazinesine sahip okullar, diplomadan daha anlamlı olamaz mı? Bu kurumları sahiplenmek, kurallarıyla, gelenekleriyle yaşatmak bir görev değil midir?
Konuya dönelim… Kısaca tanıtacaklarımız: Biri sarayda, padişaha hizmet için, diğeri devletçe rical çocukları için, üçüncüsü idealistlerce ülkenin yetim, yoksul ama zeki, yetenekli çocuklarına eğitim yuvası olması için açılmış 3 okul: Enderun-ı Hümayun, Mekteb-i Sultanî, Darüşşafaka. Bunlar sırasıyla Osmanlı döneminin süper, elit ve ideal birer eğitim yuvasıydı. İkisi günümüzde de faal.
Molla Tiflisî’nin Hünernâme’sinde Enderun avlusu, koğuşlar ve odalar.
Süper okul diye konumlandırdığımız Enderun, uzun tarihini 19. yüzyılın ilk yarısında noktalamıştır. İstisnai ve emperyal oluşu nedeniyle onun benzeri bir kurum gösteremeyiz. Mekteb-i Sultanî, yani Galatasaray’a gelince, bugün değil ama kuruluşunda bir elitler mektebi idi. Üçüncü örnek Darüşşafaka, bir ideal/ülkü yuvası okulu olarak tasarlanmış ve başarılmıştı.
Bunlardan Galatasaray ve Darüşşafaka’yı örnek alan başka Osmanlı okulları da gelip geçmiş. Maarif Nezareti’nin kurulduğu 1857’de başlayarak, Hususî, Nümune, Terakki, Feyziye, Füyuzat, Fünun, Şemsülmaarif, Asrî, Âliye, Sultanî gibi ön adlarıyla anılan nice okullar açılmış. Çoklukla İstanbul’da olan bu okullardan yenilikleri benimseyerek günümüze kadar eğitim verenler de olmuş.
Enderun oyunları Enderunlular, sarayın avlu ve bahçelerinde gruplara ayrılarak tomak, çomak, matrak, cirit, sapan oyun ve müsabakaları düzenlerlerdi.
Enderun Mektebi: Yeni Saray Enderunu
Saltanat sarayının bir hizmet örgütü ve bir okulu olan Enderun’a Galata Sarayı Ocağı’ndan seçilerek getirilen 10-15 yaş arası çocuklar, sağlık muayenesinden geçirilip, padişahın huzuruna da çıkarıldıktan sonra içoğlanı olarak eğitime alınırlar, bir yandan da saray hizmetlerine koşulurlardı. Galata Sarayı Ocağı ise Yeni Saray’daki (Topkapı) Enderun’un menşei idi.
Enderun ortamında din ve dil eğitimi, sanat, spor, okuma-yazma öğretilir, zeki ve yetenekliler daha uzun süre sarayda alıkonulur; elenenler, başka görevlere hazırlanmak için İbrahim Paşa Sarayı’na, Acemi Ocağı’na gönderilirdi. Enderun’daki eğitim-öğretimin amacı padişaha en üst düzeyde hizmeti vermekti. Bu “iş üstünde” eğitim devamlıydı. İçoğlanı denen kölelerden kurallara uymayanlar, beceriksizler, suç işleyenler tart edilir (atılır), başka sınıflara yönlendirilmeleri için veya yeniçeri olsunlar diye Acemi Ocağı’na gönderilirlerdi.
Enderun’daki hizmet ve eğitim 8 yıldı. Belki katlanılması zordu ama, Osmanlı kültür-eğitiminin doruğu da buradaydı. Fatih’in 1470’lere doğru, o zaman Yeni Saray denen Topkapı’da kurduğu bu örgüt, Ak Ağalar’ın eğitimi ve disiplini altında, dışarıdan gelen hocaların da belletme katkılarıyla dört yüzyıla yakın sürmüştü.
Hizmet yoğunluğuna karşın Enderun; kültür, sanat, bilim, protokol, eğlence ve spor etkinlikleriyle cümbüşlü, gelecek vadeden, eşsiz bir ortamdı. Orada üretilen şaheserlerden günümüze kalanlar, halen müzeleri, koleksiyonları renklendiriyor.
Tahttaki padişahın günlük yaşamında hizmet koşturan Enderun-ı Hümayun örgütü, saray hayatının omurgası, bir yönüyle askerlikten müziğe, yemek servisinden sağlık hizmetlerine Hırka-i Saadet dairesinde Kur’an okumaktan hazine hesaplarına, padişahı törene hazırlamaktan onun tuvalet ve banyo hizmetlerine, huzurunda konser ve sahne gösterilerinden meddahlığa, Karagöz perdesi kurmaktan mevlit okumaya, saray çevresinde ve meydanlarda cirit, lobut, polo, binicilik yarış ve gösterilerine kadar türlü çeşitli idi. İçoğlanlar, yok denecek kadar kısıtlı boş (!) zamanlarında da kitap yazma-okuma, hat, minyatür, nakış, harita, müzik, beste, güfte çalışırlardı.
Enderun’un tepesindeki kadro, kendileri de aynı ocaktan yetişme, farkları “hadım”lıktan ibaret olan Ak Ağalar’dı. Oda denen her koğuşun disiplin âmirlerine kıdemli anlamında “oda eskisi” denilirdi. Odalarda eski olma, yani yükselme, itaate ve beceriye bağlıydı. Disiplin acımasız, cezalar ağırdı. Bu zor ve zorunlu yapıya 8 yıl dayanarak yeterince donanım ve beceri kazanan içoğlanları bir bakıma mezun olurlardı. “Çıkma” hem mezuniyet, hem kölelikten kurtuluş ve özgürlük, hem de bir kamu görevine atanma demekti. Daha ödüllüsü harem “çıkması” bir cariyeyle evlendirilmekti. Bu aşamadan sonra şans kapısı açıktı: Sonu sadrazamlığa kadar varabilecek bir yükseliş yoluna girilirdi. Mahmud Paşa’dan (ilk atanışı: 1453) Koca Hüsrev Paşa’ya (1839) kadar aralıklarla 218 Osmanlı sadrazamından 68’i Enderun çıkışlıydı. Mehmed Süreyya’nın Sicill-i Osmani’sindeki özgeçmişlerde de ilk sırayı Enderun çıkışlılar alır.
Enderun’daki yetenek-beceri potansiyeline gelince… İstanbul’un en güzel Kur’an okuyan hafızları da en mahir sporcuları, hanende ve sazendeleri, çengileri, Matrakçı Nasuh gibi sporda resimde, şiirde, matematikte yekta sanatkârları Enderun’da yetiştiler; hünerleriyle Osmanlı Sarayı’nı yücelttiler. Şu kesin ki 1800’lerin ortalarına doğru Enderun’un gerileyişi ve sönüşü, Osmanlı saray geleneklerini de etkiledi. Unutmamalı ki devlet, bürokrasi ve ordu yükünü taşıyanlardan epeycesini oluşturan vezirlerin, nişancıların, valilerin, elçilerin, yazar ve tarihçilerin, hatta ulema sınıfından Enderun çıkışlıların kaybı, devletin çöküşe gidişini de hızlandırdı.
Mekteb-i Sultanî: Galata Sarayı Sultanisi
Bu Osmanlı okulu 1868’de açıldığında adı Mekteb-i Sultanî idi. Bu ilk kimlik, bir elitler okulu olacağını müjdeliyordu! Bugün, ilk, orta, lise (Anadolu Lisesi) ve üniversite aşamaları var. Türkiye-Fransa arasındaki anlaşma gereği, yönetim ve öğretim kadrolarıyla Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı okullardan ve Anadolu liselerinden farklı bir devlet okulu olmuş.
Kuruluşunda “dahili” (yatılı) öğrenciler için yılda 45 altın (yaklaşık 150 bin TL), “harici” gündüzlüler için 10 altın ödenirmiş. Yatılı öğrenciler için yatak takımları, okul için donatılar Fransa’dan getirilmiş; ama ısınma mangallarla yapılıyor, yazı tahtalarındaki tebeşir yazıları somun içiyle siliniyormuş! Çünkü o güne kadar İstanbul’da yazı tahtası ve tebeşir görülmüş şeyler değil. Açılış öncesinde de Fransa’dan öğretmenler gelmiş, ders araç-gereçleri getirilmiş. Fransa Kralı 3. Napolyon, Fransızca kitaplardan bir koleksiyon göndermiş. Nizamnamesi Türkçe, Fransızca, Rumca, Ermenice yayımlanan okul, iptidai (ilkokul) üzerine 5 yıllık idadi idi. 9-12 yaşlarında, kendi dillerinde 3 yıl temel eğitim almış, giriş sınavını geçen 600 öğrenci alabilecekti. 1 Eylül 1868’de törenle açıldıktan sonraki ilk yılında bu sayı yakalanamadı. Fransız, Türk, Ermeni, Rum kalabalık bir öğretim kadrosu, 172 Müslüman, 230 gayrimüslim öğrenci ile ders başı yapıldı. Galata Sarayı Mekteb-i Sultanîsi, Umumî-i İdadi, Mekteb-i Sultanî adlarıyla ünlenen okulda, öğretim dili Türkçe ve Fransızca idi.
Sultan’ın talebeleri Mekteb-i Sultanî talebeleri, 1895’te “Padişahım çok yaşa” yazılı bir bez pankart önünde jimnastik gösterisi yapıyor.
İstanbul ve Türkiye için Mekteb-i Sultanî üniversite habercisi bir kurum demekti. Gündeme gelişinde Tanzimat, ama daha çok 1856 Islahat Fermanı etkili olmuş; Osmanlı uyruğu Türk ve Müslüman uyruklarla gayrimüslim uyrukların çocuklarının devam edecekleri bir okulun ivedilikle açılması için Fransa hükümeti bir nota vermişti. Okulun açılışını Padişah Abdülaziz’in 1867’de Avrupa’ya yaptığı resmî ziyarete bağlayanlar da vardır. Bir idadi öngörülse de adı, dönemin padişahına atıfla “Mekteb-i Sultanî” olmuştu.
Tarihsel bakışla bu okulun geçmişindeki ayırt edici bir özelliği de İstanbul mektepleri arasında, seçkin aile çocukları için bir elitler mektebi oluşuydu. Türk ve Fransız yetkin öğretmenlerden Fransızca ve Türkçe fen ve kültür dersleri alarak mezun olanların, dış ilişkilerden kamu görevlerine ve kültür alanlarına pek çok konumdaki yabancı dil (Fransızca) bilen eleman gereksinimini karşılamaları nedeniyle el üstünde tutulmaları doğaldı. Bugünse sınavı ve kurayı kazananlar okuyor.
Okul geçen zaman içinde taşındı; eski yerine döndü; binası yandı; onarıldı. Sonuçta günümüze kadar konumunu Beyoğlu sırtındaki Galata Sarayı Ocağı denen eski askerî kışla-mektebin yerinde korudu. Bu açıdan bakınca kurulduğu yer ve tarihiyle uzun ömürlü okullarımızın ilk sırasında.
Darüşşafaka
Yetiştiği bu okul için Türkiye Maarif Tarihi adlı eserinde bir başlık açan Osman Ergin (öl. 1960) Darüşşafaka’yı Türk eğitim tarihinde bir çığır sayar. Gerçekten de Darüşşafaka’yı kuranlarla aynı idealleri paylaşarak ikinci bir örnek okul kuran bir ekip gösterilemez. Bu köklü kurum, Galatasaray Mektebi ve Robert Kolej gibi çağdaşı okullardan yaklaşım olarak büyük farklılık gösterir. Darüşşafaka, kapısını en önce savaş şehitlerinin yetimlerine açar. 19. yüzyılın idealist aydın ve devlet adamlarından oluşan kurucuların ideali, yetim çocukları okul eğitimiyle geleceğe hazırlamaktır.
Onları bu ideale yönelten etkenlerin başında Tanzimat’la (1839) başlayan yeniliklerden, özellikle de Islahat Fermanı’nın sağladığı haklardan yararlanan azınlıkların görkemli okul binaları yaparak çağdaş eğitime yönelmeleri, buralardan yetişenlerin banka, ticaret, sermaye alanlarındaki başarıları olmuştu. “Biz niye duralım” diyen Türk Müslüman aydınlar da arayışlara yönelmişlerdi. Bu yaklaşımla 1859’da idadi düzeyinde açılan ilk okul, mülkiye mektebi olmuştu. Bu okulda Bâbiâli’de görevli kâtip adaylarına da sabah dersleri verilmeye başlanmıştı.
Şefkat yuvası 30 Mart 1863 tarihli Sultan Abdülaziz Han’ın fermanıyla kurulan Darüşşafaka, Fatih’teki 120 yıllık binasından 1994’te taşınarak Ayazağa’ya geçmiştir.
Asıl girişim ise 28 Mart 1865’te, Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye adlı derneğin kuruluşudur. Bu derneğin başlangıçtaki amacı kimi meslekler için, çıraklık ve kalfalık kursları açmaktı. Bu, daha önce 1830’larda denenmiş, yararı görülmüştü. Geleceği çağdaş okullarda gören dönemin kimi aydınları, cemiyet kurarak gönüllü öğretmenlik görevini üstlendiler. Bunlar o günkü veya sonraki konumlarıyla vezirler, müşir paşalar, kamu görevlileri, yazarlar ve şairlerdi. Vidinli Tevfik, Yusuf Ziya ve Muhtar paşalar en öndekilerdi. Aynı kuşaktan, Nâki Bey’i, Türkçe öğretmenliği yapan şair ve yazar Namık Kemal’i de anmak gerekir. Bunlar, Sabah Mektebi için o güne kadar bilinmeyen ilk ders kitaplarını da yazmışlardır.
Bu gönüllü idealistler, Darüşşafaka’nın temellerini atanlardır. Hedefleri, 1868’de açılan Mekteb-i Sultanî (Galatasaray) düzeyinde bir okul kurmaktı. Okul için uygun görülen yer, o zamanki İstanbul’un merkezi Fatih’ti. Daha önce öğretim dili Arapça olan medreseler vardı. Burada Türkçe eğitim verecek bir okul açılması önemliydi. Bu amaçla bir yardım kampanyası başlatıldı. İstanbullu hayırseverler bu ilk girişime ilgi duyarak parasal yardımlarda bulundular.
Bu kampanyaya 1867’de çıktığı Avrupa gezisinde, saraylarla yarışan mektepleri gören Sultan Abdülaziz, aynı gözlemlere sahip olan sadrazamı Âli Paşa, Mısır Hıdivi İsmail Paşa ve diğer hayırseverler de katıldılar. İstanbul’un ve Osmanlı ülkelerinin mimarî değerde ve görkemli bu ilk Türk-İslam okulu Mimar Ohannes’in tasarımı olarak başarıldı. Bina ve iç donanım için 35 bin Osmanlı altın lirası harcandı. Okul 1872’de tamamlandı ve 17 Haziran 1873’te açıldı. İlk zamanlar “İslam Şefkat Yurdu” anlamına gelen Arapça “Dârüşşafakatü’l-İslâmiyye” adı kullanılsa da bu isim zamanla “Darüşşafaka”ya dönüştü. Okul 4 aşamalı ve 7 yıllıktı.
Türk eğitim tarihi açısından bakıldığında Darüşşafaka’nın gerçekleştirdiği bir dizi “ilk”ten söz edilebilir: Öğretim dili Türkçe, yatılı, sivil ve özel okulların ilkidir. Öğrenci kaynağı yetim-öksüz çocuklardır. Öğretmenlik görevlerini uzun yıllar gönüllü aydınlar ve ünlü eğitimciler ücret almadan yapmışlardır. Yazar, gazeteci Ahmed Midhat Efendi (öl.1914), derse geldiği bir gün kalp krizinden okulda vefat etmiştir. Darüşşafaka için Türkçe ders programlarını, daha sonra sadrazam olan Sakızlı Esat Bey (Esad Paşa: 1891-1895) Fransa’daki okul programlarından uyarlamıştı ki Türkiye için bu da bir ilkti. Din ve ahlâk, Türkçe edebiyat, tarih, coğrafya, fen, tabiat, matematik alanlarında okutulması öngörülen 30 ayrı dersin, sınıflara göre dağıtılması da ilk kez bu okulda uygulanan bir yenilik olmuştu.
Okul, Fatih’teki tarihî binasını 121 yılın ardından 1994’te boşaltarak Ayazağa’daki yerleşkesine taşındı, ama on binlerce yetim çocuğun hüzünlerine, özlemlerine, acı-tatlı anılarına şahitlik eden o kutsal yapının terkedilmesi hüzün vericidir.
Dünyadaki eğitim ve ‘kremanın kreması’
ALMANYA Almanya dünya “elit üniversiteler” sıralamasında ABD ve İngiltere’ye göre geride kalıyor. Bunun ana nedeni Almanya’da özel üniversiteler yerine devlet üniversitelerinin olması. Bu yüzden çok daha küçük bütçelerle çalışıyorlar. Buna karşılık Almanya’da özel vakıf üniversitesi kurma girişimleri, federal yapılı Almanya’da eyaletler arası eşitsizlik yaratacağı gerekçesiyle engelleniyor.
2006’da ‘Elit-Üniversiteleri’ teşvik için ‘Mükemmeliyet İnsiyatifi’ diye bir kurum oluşturuldu. Bu kurum, üniversiteleri uluslararası başarı kriterlerine göre değerlendirerek “Elit-Universite” (Elit-Uni) ünvanını veriyor. Halen Almanya’da bu sıfatı taşıyan 11 üniversite var. Bunların çoğu araştırma ağırlıklı üniversiteler. Fakat “Elit-Uni” her zaman iyi eğitim demek değildir, uyarısı da yapılıyor. Buna karşılık Almanya’da gerçekten dünya çapında elitler yetiştiren bazı özel yüksek okullar ve araştırma enstitüleri var. Örneğin Otto Beisheim School of Management (WHU) işletme alanında Avrupa’daki en ileri kurumlardan biri. Bu okula girmek hayli zor. Para tek ölçüt değil. Binlerce başvuru çok adımlı elemelerin sonunda çok az sayıda öğrenciye indiriliyor. Buraya girenler kendilerini gerçekten “kremanın kreması”na dahil olmuş sayabiliyorlar.
ABD Üniversiteler arası itibar sıralamalarındaki ilk 10 üniversite, genellikle Oxford ve Cambridge haricinde Amerikan üniversiteleri tarafından domine ediliyor. 2019- 2020 dönemindeki sıralamada ilk üç sırada Harvard, MIT ve Stanford üniversiteleri var. Bunlardan 1636’da kurulan Harvard, ülkenin en eski yüksek öğrenim kurumu. Tarihinde 18.9 milyon yayınla dünyanın en zengin kütüphanelerinden birinin yanısıra 161 Nobel ödülü, 32 devlet başkanı, 50 Pulitzer ve sayısız başka onur da var. Ayrıca akademik mükemmellik, öğrenci kabulünde seçicilik ve elitizmle bağdaştırılan, okul binalarını kaplayan sarmaşıkların köklü geçmişlerine vurgu yaptığı 8 üniversitelik “Sarmaşık Ligi” (Ivy League) de ülkedeki elit üniversiteler tarafından oluşturuluyor. Bugüne dek görev yapan 45 ABD Başkanının 16’sı Sarmaşık Ligi üniversitelerinden (Brown, Columbia, Cornell, Dartmouth, Harvard, Princeton, Pennsylvania, Yale) mezun.
Hem en eski hem en itibarlı 2019-2020 döneminde üniversiteler arası itibar sıralamasında ilk üç sırada Harvard, MIT ve Stanford üniversiteleri var. Bunlardan 1636’da kurulan Harvard, ABD’nin en eski yüksek öğrenim kurumu.
İNGİLTEREBologna ve Paris üniversitelerinin hemen ardından Avrupa’nın üçüncü üniversitesi olarak 1167’de kurulan Oxford ve kısa süre sonra onu izleyen Cambridge üniversiteleri “akademik elitizm” kavramıyla o denli özdeşleşmiştir ki, iki kurumun paylaştığı ortak değerleri anlatan “Oxbridge” terimi ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda rekabet halinde de olan iki kurumun bu ortak özellikleri arasında 800 yıldan da eski geçmişleriyle İngiltere’nin en eski üniversiteleri olmaları, 19. yüzyıla dek İngiltere’deki yegane üniversiteler olmaları, İngiltere’nin en tanınmış biliminsanlarının, yazarlarının, siyasetçilerinin, iş insanlarının bu okullardan mezun olmalarının yanısıra hem üniversite, hem de kolej olmaları da vardır. 17. yüzyıl sonrasında soylu ve zengin ailelerin çocuklarının dahil olabildiği kurumlar haline gelen bu okulların 19. yüzyılda diğer üniversitelere göre kapılarını yeteneği olan herkese açmaya geç başlaması, 19. yüzyıl sonundaki bilimsel patlamada kısır kalmış olmalarına da neden olmuştur.
JAPONYA 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra 1946’da ABD’nin gönderdiği eğitim danışmanları, Japonlarla birlikte çalışarak ülkenin eğitim sistemini yeniden yapılandırdı. Bu çalışmalar sonunda Japon Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Yükseköğretim Kurumları Kurulu Standartları bir yönetmelik halinde yayımlandı. Bu yönetmelikte altyapı, kütüphane imkanları, öğrenci/öğretim üyesi oranları ve zorunlu dersler gibi hususlara ayrıntılı olarak yer verildi. 1949 itibarıyla ise eski üniversiteler kürsülerden oluşan fakülteler, yeni üniversiteler ise bir tür bölüm olan gakkamokusei’den oluşan fakülteler halinde örgütlendi. Böylece araştırma faaliyetleri eski üniversitelerde yoğunlaştırıldı ve sadece bu üniversitelerde doktora programları yürütülmesine izin verildi.
FRANSA 19. yüzyıl Fransa’sında Grandes Écoles isimli, yüksek öğretimi ifade eden, yeni bir yapılanmaya gidilmiştir. Bu yapılanmanın temel hedefi, Fransa ulusunun gelişimi adına, gerekli nitelikli elemanların bu kurumlardan temin edilmesidir. Mühendisten filozofa, veterinerden bürokrata kadar ulusun her kademesinde ihtiyaç olan tüm nitelikli elemanların, belirli bir müfredat dahilinde yetiştirilmesi hedeflenmiştir. Grandes Écoles’ün en çarpıcı özelliği, araştırma faaliyetlerinin merkezi unsur olmamasıdır. Temel hedef belirli alanlarda nitelikli elemanın yetiştirilmesidir. Bu okullarda öğrenim görebilmek için hazırlık eğitimi alma zorunluluğu getirilmiştir. Okulların hazırlık döneminde ortak bir müfredat uygulanmış, hazırlık kurslarının ardından elde edilen unvan ile girilebilen deneme sınavlarında başarılı olanlar Grandes Écoles’e girmeye hak kazanabilmişlerdir. Bunların en önemlileri 1794’te kurulan École Polytechnique ve École Normal Superieure’dür.
Bundan tam 41 sene önce Amerikan Başkanı Jimmy Carter’ın İran’a karşı başlattığı Eagle Craw (Kartal Pençesi) operasyonu tam bir skandala dönüşmüştü. Amerikan Büyükelçiliği’nde rehin tutulan 52 kişinin kurtarılması girişimi başarısızlığa uğrayınca, bunu aynı zamanda bir seçim operasyonu olarak düşünen Carter tepetaklak olmuştu. Yerine maalesef Reagan geldi!
Rehine kurtarma operasyonları, askerlikle ilgisi kısa dönem yanaşık düzen eğitiminden ibaret olanların bile takdir edebileceği gibi zor taktik operasyonlar. Kartal Pençesi de yakın tarihte yerini alan böyle bir operasyon. Yakın tarih dediysem biraz gazetecilik ağzıyla yakın tarih, çünkü hadise 1980’de cereyan ediyor (Mesela Süreyya Hoca için “yakın tarih” çalışmak 17. hadi bilemedin 18. yüzyıl çalışmak demekti. Ona göre 1980, bir gazetecilik alanı).
Konumuza dönersek… 70’lerde Amerikan iç siyaseti çalkantılı bir dönem yaşıyor. 1968 seçiminde Vietnam Savaşı’nı bitirme vaadi ve “sessiz çoğunluğun sesi” olduğu iddiasıyla başkanlığa oturan Nixon, savaşı daha da azdırmasına rağmen 72’de tekrar seçildikten (hem de % 60’la) sonra kendinden geçiyor. Muhalefeti gizlice dinlediği ortaya çıkan Nixon için soruşturma açılıyor; o da Adalet Bakanından soruşturmayı yürüten savcıyı kovmasını istiyor. Bakan reddederek istifa ediyor. Nixon aynı şeyi Bakanın yerine gelen vekilinden istiyor. Vekili de reddedip istifa ediyor. En sonunda Adalet Bakanının vekilinin vekili, Nixon’ın emrini yerine getirerek savcıyı kovuyor ama bunlar duyulunca da ülke ayağa kalkıyor.
Nixon güç bela defediliyor, yerine yardımcısı Ford geliyor ki o da aklımda kaldığı kadarıyla hayli tırt bir herif. New York’taki sefalet filmleri falan hep onun döneminden. Hatta Amerikan tarihindeki “başkana suikast” girişimlerinden en tırtı da Ford’a yönelik: Dönemin neşeli alemci delikanlısı Charles Manson’ın kediciklerinden biri Ford’u vurmaya kalkıyor ama tabancasında mermi mi yok ne, anında piyastos oluyor. Geçenlerde hapisten saldılardı; herhalde birisi 10 dakikalık olayı 10 bölümlük dizi olarak fesler yakında bize. Ancak suikast girişimi de Ford’un işine yaramıyor ve seçimi sanırım şu an yaşayan en yaşlı eski başkan olan Jimmy Carter’a kaybediyor.
Carter gerçek bir bahtsız. Petrol krizi, enflasyon, yüksek faiz, Sovyetler’in Afganistan işgali, İran rehine krizi… Şimdi zaten biliyoruz ki bir Amerikan başkanı, ancak ikinci döneminde doğru dürüst başkanlık yapabiliyor; zira 4 yıllık görev süresinin ilk yılı goygoyla, son yılı seçim kampanyasıyla geçiyor; ortadaki 2 yılda da adam anca ne olup bittiğini anlıyor. Dolayısıyla ikinci dönem önemli ama Carter ikinci dönemi kazanacak gibi de durmuyor. Karşısında her ne kadar Malkoçoğlu tipinde bir aktör olan Ronald Reagan olsa da seçimi kaybedecek. E kazanmak için ne lazım? Elbette zafer lazım. Peki zafer nerede? Zafer İran’da.
İşte Kartal Pençesi yani “Eagle Claw” operasyonu bu seçim kampanyasının bir ürünü. İran’daki Amerikan elçiliğinde rehin alınan personeli kurtarıp ülkeye getirse kahraman olacak. Ha, bu operasyondan önce elçilikte görevli 6 kişiyi kaçırmışlardı zaten ama onu zaten “Argo” filminde seyrettiniz. Bu daha geniş kapsamlı, uçak gemisinden havalanan helikopterlerin elçiliği basacağı, 1980’lerin Betamax videoda seyrettiğimiz Michael Dudikoff filmleri ayarında, sana bana anlatsalar “abi, atari mi oynuyorsunuz?” dedirtecek bir operasyon.
Carter seçimi kazanma umuduyla operasyona start veriyor ve ABD’ye büyük bir müjde vermeye hazırlıyor. Hesap belli: Carter müjdeyi verecek, seçimi alacak; Reagan da avucunu yalayacak. Ancak evdeki hesap İran’ın çölüne, kumuna uymuyor ve film senaryosu gibi hazırlanan kurtarma operasyonu hayatın gerçeğine çarpıyor. 8 helikopter gönderiyorlar, 5’i anca varabiliyor. Kurmayları Carter’a “Abi bize 6 lazımdı” deyince helikopterler geri dönüyor ama onların da biri çakılıyor, 8 asker ölüyor, 5’i ağır yaralanıyor. Ha, bu sırada yanlış hatırlamıyorsam İran Devrim Muhafızları’ndan bir istihbaratçı da anında olay yerinde bitiyor, inceleme başlatıyor ama İran Hava Kuvvetleri bunu bilmediği için adamın kafasına bomba atıyor; arada o da ölüyor. Neticede ne oluyor? Ne olacak, Carter’ın seçim için kullanacağı operasyonu tam tersine Humeyni kullanıyor; Reagan seçiliyor ve göreve başladığı gün de elçilikteki rehinelerin 400 küsur günlük esaretleri son buluyor.
Geçen ay, anayasa profesörü Kemal Gözler’in tarihin karanlıklarından, internetin derinliklerinden ve güzel zihninin kıvrımlarından çıkartarak önümüze serdiği ve evirip çevirdiği Ortaçağ elyazması keşke ondan önce benim elime geçeydi. Bir derste olsun anlatılaydı da ben de “aklımda kaldığı kadarıyla” ondan bahsedeydim. Ancak Kemal Hoca öyle bir gol atmış ki yapacak bir şey yok. Kemal Gözler, “Abbatia Ranae (Kurbağa Manastırı)”: https://www. anayasa.gen.tr/kurbaga-manastiri.htm – Yayın tarihi: 28 Ocak 2021).
Fransızların popüler kültüre en büyük armağanlarından Arsène Lupin, Netflix’te yayımlanmaya başlayan “Lupin” dizisiyle günümüz dünyasına taşındı. İlk defa yayımlandığı 1908’de “Fransız bayrağı kadar Fransız” olan kibar hırsız, bu sefer Senegalli bir göçmen olarak vücut buldu. Dizinin edebi referansları ve Lupin’in edebiyattan sinemaya 113 yıllık yolculuğu.
Arsène Lupin… Kibar hırsız. Fransa’nın popüler kültüre en önemli armağanlarından biri. Sürekli kılık ve isim değiştiren; kötülerin de polislerin de hep bir adım önünden giden; kanundışı ama kendine göre ahlaklı bir hayat yaşayan; silah kullanmayan, kandan hoşlanmayan ama Juijutsu bilen; zeki, eliçabuk, oyuncu, yetenekli, çekici anti-kahraman…
Yazar Maurice Leblanc’ın kaleminiyle hayat bulduğu 20. yüzyıl başından beri sayısız filmin, dizinin, çizgiromanın kahramanı olması boşuna değil. İlk defa 1905’te Je Sais Tout dergisinde yayımlanan “Arsène Lupin’in Yakalanması” adlı kısa öyküde okuyucuyla tanışan kahraman, bugünlerde de Netflix’te yayımlanmaya başlayan “Lupin” dizisi gündemde. İlk sezonu 5 bölüm olarak yayımlanan ve tek bir maceraya odaklanan dizide başroldeki Omar Sy, çocukluğunda babasının verdiği bir Arsène Lupin kitabıyla karaktere hayran olan ve babasının haksız yere hapse düşüp intihar etmesinden sonra bütün yaşamını Arsène Lupin’den ilham alarak düzenleyen Senegal göçmeni Assane Diop’u canlandırıyor.
Kılık değiştirme ustası Yetenekli oyuncu Omar Sy’ın canlandırdığı Assane Diop karakteri, dizinin ilk bölümünde Louvre Müzesi’nde çalışan ve borcunu ödeyebilmek için Marie Antoinette’in kolyesini çalma planları yapan bir temizlik görevlisi kılığında…
Leblanc’ın Lupin karakterini oluştururken zeki ve anarşist hırsız Marius Jacob’ın gerçek hikayesinden esinlendiği söylenir. Öyküler, 1907-1941 arasında 24 kitapta toplanır. Arsène Lupin’in Son Aşkı adlı 25. ve son macera 2011’de, yazıldıktan 70 yıl sonra yazarın bir akrabası tarafından bulunarak bastırılır.
Sherlock Holmes İngilizler için neyse Arsène Lupin de Fransızlar için o. Ancak bir fotoğrafın negatifi gibi tam ters konumda. Zira Holmes dedektiftir ve kanun koyuculara yardım eder; fakat Lupin kanundışı işlerle uğraşır. Yine de Lupin’de kendinden daha önce, 1887’de yaratılmış Holmes etkisi ve referansları açıktır. Hatta birkaç öyküde Holmes’u altetmeyi bile başarır. Tabii burada ebedi ve ezeli Fransız-İngiliz rekabetinin öykülere sirayet ettiğinin de altını çizmek gerekiyor. Leblanc, Sherlock Holmes’u 1906’da yine Je Sais Tout’da yayımlanan “Sherlock Holmes geç kalır” isimli öyküde ilk kez kullanır. Holmes’un yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle hukuken itiraz edince ise dedektifin adını “Herlock Sholmes” yapıverir!
Lupin sinemada ilk defa 1908’de “Kibar Hırsız” adlı siyah-beyaz sessiz filmde görülür. Hollywood yapımları içinde bilinen iki önemli film ise Drew Barrymore’un dedesi John Barrymore’un Lupin’i canlandırdığı 1932 yapımı “Arsène Lupin” ve başrolde Charles Korvin’in oynadığı 1944 yapımı “ Enter Arsène Lupin” filmleri olur.
Türk popüler kültürü de bu çekici karakterden Peyami Safa sayesinde payını alır. Peyami Safa, “Server Bedi” takma adıyla Lupin’den esinlenen Cingöz Recai karakterini yaratır. Hatta işleri iyice karıştırıp Watson’la Sherlock Holmes’u da aynı hikayeye dahil eder. Bu ikisi, Recai’yi yakalamaya çalışan müfettiş Mehmet Rıza karakterinde birleştirilir. Cingöz Recai, Yeşilçam’da iki kere film olur. 1954 yapımı “Beyaz Cehennem/ Cingöz Recai” filmini Metin Erksan yönetir; Recai karakterini Turan Seyfioğlu canlandırır. 1969’daki yapımda ise Cingöz Recai’yi Ayhan Işık oynar. Cingöz Recai son olarak 2017’de de filme çekildi. Yönetmen Onur Ünlü, Cingöz Recai ise Kenan İmirzalıoğlu idi.
Edebiyattan beyaz ekrana “Lupin”in ana ekseninde Arsene Lupin’in yayımlanan ilk kısa öyküler kitabında bulunan “Marie Antoinette’in kolyesi” hikayesi var. Ancak bu kitabın diğer hikayelerinden de izler bulabiliyorsunuz. Oğlunu trenle Le Havre’a götürürken başına bela olan “gizemli yolcu” öyküsü gibi.
Netflix’in “Lupin”i sağlam bir aksiyon/dram. En güzel fikri, birebir Lupin’i kullanmak yerine çocukluğu boyunca onu okuyup ondan etkilenen, tam bir beyaz “Fransız” olan Lupin’in tam zıttı, siyahi bir göçmen olan bir “kibar hırsız”ı başrole oturtması. Bu 5 bölümün ana ekseninde, yayımlanan ilk Lupin kısa öyküler kitabında bulunan “Marie Antoinette’in Kolyesi” hikayesi var. Assane Diop, henüz bir yeniyetmeyken babasına yanında çalıştığı zengin bir aile tarafından atılan iftiranın intikamını almaya soyunuyor ve açıkarttırmaya çıkarılan pırlanta kolyeyi bir grup düşük seviyeli haydutu da kullanarak Louvre’dan çalıyor. Ancak dizi boyunca, bu ilk kitabın diğer hikayelerinden de izler var. Lupin’in hapisten kaçışı, oğlunu Le Havre’a götürürken başına bela olan “gizemli yolcu” öyküsü gibi.
Assane’ın çocukken elinden bırakmadığı bu ilk Lupin kitabı, bütün bölümler boyunca çeşitli vesilelerle karşımıza çıkıyor. Assane, video oyunu oynamaktan başka bir eğlence bilmeyen oğluna kitabı sevdiriyor. Assane’dan en çok şüphelenen müfettiş de bir Arsène Lupin hayranı ve Lupin bilgisi sayesinde onu yakalamaya çok yaklaşıyor vs.
“Lupin” dizisi, Fransız usulü çok temiz ve steril bir iş. Amerikan olsa göreceğimiz pütürlü, pasaklı, karanlık atmosferler hiç yok. Hırsızımızın bir “centilmen” olmasından bağımsız bir biçimde bunun Fransız usulü bir televizyon/çekim/mizansen anlayışı olduğunu düşünüyorum. Fransız bahçeleri gibi, düzenli, sistematik; kayan, sarkan, göze batan hiçbir şey yok. İşçi sınıfının yaşadığı banliyölerde yetişen bir Senegallinin başrolünde olduğu bu diziye biraz pasak, kir, karanlık, toz yakışırdı diye düşünüyorum. Dizi gayet güzel akıyor ve kendini izletiyor. Montaj, geri dönüşlerle şimdiki zamanın dengesi, karakter ilişkileri çok sağlam. En sağlam olansa Omar Sy’ın oyunculuğu. Minicik bir mimik değişikliğiyle bütün bir ruh halini başka bir yere taşıyan, gücü detaylarında gizli bir oyunculuk onunkisi. Omar Sy bir röportajında Lupin’in büyürken bir karakter olarak popüler kültürde çok fazla yer bulduğunu ve Fransız bayrağı kadar Fransız olduğunu söylüyor. Kendi hayranlığı ise role çalışırken başlamış. “Her oyuncunun canlandırmak isteyeceği bir karakter” diyor; “karakterin içinden karakterler çıkarabilir, istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz”.
İstanbul 1956 doğumluydu. Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi’ni 1975 yılında birincilikle bitirdi, aynı yıl Fizik dalında TÜBİTAK Marmara Bölgesi birincisiydi.
İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni ÖSYM sınavında ilk 50 arasında kazandığı 1975 yılında aynı zamanda Fransız Yüksek Öğretim Devlet bursunu, TÜBİTAK bursunu ve Türkiye İş Bankası ödülünü de kazanmıştı. İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni Mart 1981’de bitirdi. Hacettepe Üniversitesi Nöroşirürji Anabilim Dalında aynı sene başladığı nöroşirürji ihtisasına 1982’den itibaren Fransa’da Nancy Üniversitesi Tıp Fakültesinde devam etti, bu klinikte 7 yıl kaldı, 5 yıl asistan, 2 yıl da uzman olarak çalıştı. 1990’dan itibaren Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroşirürji Kliniği’nde uzman doktorluk, şef yardımcılığı ve başhekim yardımcılığı yaptı. Irak-Kuveyt savaşı sırasında, Sağlık Bakanlığı’nın geçici görevlendirmesiyle, Şubat-Mart 1991 tarihlerinde Hakkâri Devlet Hastanesi’nde çalıştı. 2007’de doçent, 2014’te profesör oldu.
2013’ten bu yana Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirürji Anabilim Dalı öğretim üyesiydi. Ulusal ve uluslararası 256 bilimsel çalışmasının yanı sıra çok iyi düzeyde Fransızca ve İngilizce bilmekteydi. Evli ve iki kız babasıydı. Prof. Dr. Kaya Kılıç, 14 Şubat’ta Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti.
Çinggis Han kendisine karşı olanları birer birer yenerek hakimiyetini kurduğu yıllarda, mağlup edilen kabilelerden birer bebek alıp bunları yetiştirmesi için annesi Hö’elün Eke’ye verir. Böylelikle Hö’elün Eke, yalnız Çinggis Han’ın annesi değil yeni oluşan Moğol ulusunun da annesi olur. Düzenlenen evlat edinme törenlerinde, analığın güya lohusa imiş gibi yatağa uzandığı ve temsilî doğum yaptığı görülür.
Evlat edinme adabı deyince, bugün herhalde herhangi bir törenden ziyade bürokratik işlemler aklımıza gelir. Günümüzde bu konudaki kriterler ve bürokratik işlemler ülkeden ülkeye farklılık arzeder. Tarihte evlat edinme konusunda verilen bilgiler bürokratik değil törensel niteliktedir. Ancak günümüzden hareketle tarihteki olayları anlamaya çalışırsak başka konularda olduğu gibi evlat edinme hususunda da de problemlerle karşılaşırız. Hadisenin ne şekilde geliştiğini anlamak için sanırım sadece kitap bilgisi yetmiyor; biraz da kültürün içinden bakmak gerekiyor.
Karşılaştığımız durumlardan biri Çinggis Han ile ilgilidir. Çinggis Han kendisine karşı olanları birer birer yenerek hakimiyetini kurduğu yıllarda, mağlup edilen kabilelerden birer bebek veya küçük çocuk alıp bunları yetiştirmesi için annesi Hö’elün Eke’ye vermişti. Ancak bu kabileler veya çocuklar gelişigüzel seçilmiş değildi. Bu çocukların mensup oldukları kabileler Çinggis Han’ın en büyük hasımları, kendisine en çok zorluk çıkaranlardı. Burada babası Yesügey’i öldüren Tatarlardan; karısı Börte’yi kaçıran Merkitlerden; babasının ölümünden sonra kendisine karşı cephe alan uzak da olsa akrabaları Tayciyutlardan; mensup olduğu Börçeginlerin kendisine en yakın kollarından Yürkinlerden de birer çocuk bulunmakta idi. Burada gördüğümüz gibi, kendiliğinden gelip katılan Uygur, Önggüt gibi kabilelerden değil de kendisine düşman olan kabilelerin çocuklarını alıp büyütmek için annesine veriyor, bir çeşit düşmanlığı ters yöne çevirmiş oluyordu. Benzer bir tutum daha sonra Moğol ordularının yıktığı yerleşimleri yeniden inşa etmelerinde de görülür. Düşünecek olursak Börte’den sonra aldığı kadınlar da Tatar ve Merkitlerdendi.
İşte bu nokta Gizli Tarih’te vaziyetin önemini belirtecek bir şekilde yer almışsa da (§214), çevirilerde tam manasıyla ortaya çıkmaz. Gizli Tarih’in Türkçe çevirisinde, artık önemli şahıslar olmuş olan bu dört yetime Hö’elün Eke tarafından evlat edinmeleri olayını hatırlatan Çinggis Han:
“[Annem] sizin dördünüzü ordugahlarda bularak
Yerden toplayıp
Ayaklarınızın üzerine basacak hale getirdi.
Kendi çocukları gibi
Terbiye etti
Boyunlarınızdan çekerek
Sizi adama benzetti
Ömuzlarınızdan çekerek
Sizi erkeğe benzetti….
Sizi böylece büyütmesine karşılık olarak,
ona çok defalar teşekkür makamında
mukabelede bulundunuz..” diye seslenir.
Böylelikle Hö’elün Eke, yalnız Çinggis Han’ın annesi değil yeni oluşan Moğol ulusunun da annesi olmuştu. Bu hatırlatmada Çinggis Han çok kısa da olsa Hö’elün Eke’nin törensel tutumuna değinir. Çevirilerde ortaya çıkmayan bu duruma biraz daha yakından bakalım.
İngilizceye yapılan çevirilerin birinde Hö’elün Eke’den bahisle “sizi ordugahlardan toplayıp bacaklarının arasına yerleştirerek” ifadesi kullanılır ve bu eylem “çocuğun yıkanması, giydirilmesi ve saçının taranması” şeklinde açıklanır. Diğer bir çeviride ise battaniyenin altında sıcak tutmak için “bacaklarının yanına” ifadesi vardır.
İç Asya kültürüne yaşanmışlık penceresinden bakan Abdülkadir İnan, 1920 öncesinde Kazak ve Kırgızlar arasında yaptığı araştırmalara dayanarak evlatlık müesseseleriyle ilgili gelenekler üzerine yazdığı bir yazıda bu duruma açıklık getirir. Sözkonusu evlat edinme törenlerinde hem kadınlar hem de erkekler rol alırlardı. Yakın akraba çocuğu sözkonusu olduğu zaman, analığın güya lohusaymış gibi yatağa uzandığını ve bir temsilî doğum yaptığını anlıyoruz. Evlatlık eğer akraba olmayan bir topluluktan alındıysa, oldukça görkemli bir tören düzenlenirdi. Soy dışından gelen bu çocuğun soyun üyesi olması anlamına gelen bu törende başrolü babalar ve onun erkek akrabaları oynardı. Kurban kesilir ve çocuğun öz babası ve soydaşlarına hediyeler verilirdi. Törende evlatlık çocuk babalığın bacakları arasından geçirilir ve analığının veya babalığının soyundan ihtiyar bir kadın tarafından emzirilir gibi yapılırdı.
Bu gözlemlerden -düşmanlığın ters yöne çevrilmesini simgelemesi bakımından- Hö’elüm Eke’nin de temsilî bir doğum yaptığı anlaşılmaktadır. Böylece tarihî kaynakların disiplinlerarası bir yaklaşımla değerlendirilmeleri ve dillendirilmelerinin önemi ortaya çıkar.
Ülkemizin uzun tarihinde, baştakilerle aşağıdakiler arasındaki ilişkiler diğer milletlerden oldukça farklı olmuş. Bugün iktidar dediğimiz güç odakları, geçmişte de esas olarak “isim/kişi”yi önde tutan bir nizam-ı alem esasında insanları idareye çalışmış. Hâl böyle olunca, kurum-kuruluş-metot-devamlılık-kural-yasa-hukuk diye devam eden “organize işler” de, daha ziyade başımızın tacı olan baştaki liderlerin kafasına göre şekillenmiş, uygulanmış.
Tabii bu “seçilmiş” kişileri Allah başımızdan eksik etmesin. Zira bugün “halk” veya “millet” diyerek belirsiz bir soyutlamayla ifade ettiğimiz bu “aşağıdakiler”; herkesin bildiği gibi zaman zaman şakşakçı-eyyamcı, zaman zaman ise en korkunç despota bile rahmet okutacak bir acımasızlık içinde olur. Bizdeki en temel yönetim esası ise -defalarca belirttiğimiz gibi-tarihten ders almamak üzerine kuruludur ve bu durum sanıldığı-söylendiği gibi olumsuz bir durum değildir. Türkler hem yöneten hem yönetilen olarak heyecanlı-duygusal insanlardır. Her yeni liderin her yeni dönemin bu anlamda “öngörülemez” oluşu, coğrafyamıza başka yerlerde pek görülmeyen bir dinamizm katar. Bugün ülkemizde, başka ülkelerde akıldışı hatta “şizoid” denebilecek uygulamaların adeta gündelik rutin olması da, ancak bizim tarihten gelen “bilgeliğimiz”le izah edilebilir.
Batılı kodlarla şekillenen “güçler ayrılığı” ilkesinin, bizim ruhumuza da etimize de iyi gelmediği; her zaman “tek bir baş”ın bizim çaremize bakması gerektiği ortada. Hatta Batı ülkeleri bile son zamanlarda bu vücut şeklinin, bu yönetim tarzının kıymetini takdir ediyor; kendi toplumlarında bunu tesis etmeye çabalıyor. Yasa, hak-hukuk, adalet vs. tamam da; baş baş olmayınca başka taraflar oynaklaşabiliyor. Özellikle erken cumhuriyet döneminde, vücudun diğer kısımları için sanki “güçler ayrılığı” var-mış gibi bir imaj oluşturulduğu için; sonradan toparlanmakta güçlük çekilmiş. “Demokrasi girişimleri” yanlış anlamalara yolaçmış. Bugün ise şüphesiz durum güllük-gülistanlık değil ama hiç değilse bir “samimiyet” var.
Yukarda görüldüğü gibi, özellikle pandemi döneminde tarihten “ciddi” dersler çıkarmak daha da zorlaşıyor. Bizden -Aziz Nesin hariç- uluslararası bir mizah yazarı çıkmaması da, herhalde gündelik hayattaki gelişmelerin değme komedi ve traji-komedilerin ulaşamayacağı bir nitelikte olmasından.
Özellikle son 20 yıldır hayatımızda yaygınlaşan “eğitim falan önemli değil kardeşim, önce adam ol adam” şeklindeki tuhaf “ahlak” anlayışı; artık yavaş yavaş da olsa “o kadar da demedik” hâline geliyor. Zira sağlam kafa ancak ve ancak sağlam vücutta bulunur.