Etiket: sayı:81

  • Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak…

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak…

    Sözleri ünlü şair ve yazar Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılan İstiklal Marşı, millî marş olarak kabul edidiği Mart 1921 tarihinden itibaren tartışmalara yol açtı. Kurtuluş Savaşı’nın en kritik günlerinde yazılan şiir, cumhuriyetten hemen sonra “yeni döneme uygun olmadığı” gerekçesiyle eleştirildi. Ancak esas tartışmalar, bugüne kadar uzanan beste üzerine olacaktı. Arşiv belgeleri ışığında, İstiklal Marşı’nın güfte ve beste macerası. 

    İstiklal Harbi’nin en buhranlı dönemlerinde, Yunan Ordusu’nun Eskişehir-Afyon hattına ilerlediği bir sırada Türk Ordusu’na ve millete umut, güven, cesaret ve inanç aşılayan; içinde bulunulan ortamın ve şartların ruhunu, heyecanını sonuna kadar hissettiren İstiklal Marşı’nın kabulünün üzerinden tam 100 yıl geçti. Bu 100 yıllık zamanda İstiklal Marşı’nın gerek güftesi gerek bestesi üzerinde günümüze kadar süren değiştirilme düşünceleri, eleştiriler, itirazlar, tartışmalar süregelmiştir. 

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    Rik’a hatlı Osmanlıca İstiklal Marşı güftesi ve “İstiklal Şairi” Mehmet Akif Ersoy.

    İstiklâl Marşı üzerindeki asırlık tartışmaları inceleyen bu yazı, arşiv belgeleri ve gazete haberlerine dayanmaktadır. İncelediğimiz belge ve gazetelerde İstiklal Marşı üzerindeki tartışmaların bazen güfteye, bazen besteye yönelik bazen de her ikisini hedef alan tartışmalar olduğu görülmektedir. 

    İstiklal Marşı’nın kabulü 

    1920’de bir İstiklal Marşı hazırlanması için ordudan gelen talep üzerine, Maarif Vekaleti (Eğitim Bakanlığı) bu işi üstlenerek öncelikle güfte için bir yarışma açmaya karar verdi. Maarif Vekili olan Dr. Rıza Nur’un onayıyla 25 Ekim 1920’de gazetelere ilan verilerek güfte yarışması için takvim başlatıldı. Hakimiyet-i Milliye gazetesinde çıkan ilana göre, ilgilenenler 23 Aralık 1920 tarihine kadar güfte yarışmasına başvurabilecekti. 

    Güftelerin teslim süresi bittiğinde, Maarif Vekâleti’nde 724 şiir toplanmıştı. Ancak bu sırada yeni Maarif Vekili olan Hamdullah Subhi Bey bu şiirlerin hiçbirini yeterli görmüyor; İstiklâl Marşı’nın Mehmet Akif tarafından yazılmasını arzu ediyordu. Ne var ki Mehmet Akif, ödüllü bir yarışma ile şiir yazmaya yanaşmıyordu. Nihayetinde Balıkesir Mebusu Hasan Basri (Çantay) ile birlikte ödül işinin bir hayır kurumuna bağışlanarak halledilebileği söylenerek şair ikna edildi ve Mehmet Akif, İstiklal Marşı’nı yazdı. Akif, “Kahraman Ordumuza” ithafıyla şiiri ilk defa 17 Şubat 1921 tarihinde Sebilürreşad’da, 21 Şubat’ta da Kastamonu’da çıkan Açık Söz gazetesinde yayımladı. 

    1 Mart 1921’de Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında açılan Büyük Millet Meclisi oturumunda, Balıkesir Mebusu Hasan Basri Bey’in İstiklal Marşı için seçilen şiirlerden birinin okunması teklifi kabul edilerek, Maarif Vekili Hamdullah Subhi’den bir şiir okuması istendi. Hamdullah Subhi, marş yarışmasına katılan çok sayıda şiirden 6’sının seçildiğini, ancak şahsen Mehmet Akif’in bir şiir yazmasını istediğinden, ona da bir şiir yazdırıldığını söyledi. Diğer 6 şiirle birlikte toplam 7 şiiri Meclis’in seçimine arzedeceğini söyledikten sonra, reyinin Mehmet Akif’in şiirine olduğunu belirtti; kararı Meclis’in vereceğini söyleyerek Akif’in şiirini alkışlar arasında okudu. 

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    İstiklal Marşı’nın Ceride-i Resmiye’de (Resmî Gazete) ilk kez yayımlanan güftesi, 21 Mart 1921. 

    12 Mart 1921’de Meclis’te İstiklal Marşı’nın kabulü ile alakalı görüşmeler epey tartışmalı geçer. Maarif Vekâleti’nce seçilen 7 şiirden birinin kabul edilmesi gerekir. Bu seçimin, işin uzmanlarından oluşacak bir komisyon kurularak mı yapılacağı, yoksa Meclis kurulunda mı belirleneceği üzerine tartışmalar yaşanır. Bolu Mebusu Tunalı Hilmi ve daha birkaç mebus marş güftesinin bir komisyon kurularak seçilmesini teklif eder. Hamdullah Subhi ise şiiri Meclis’in seçmesini önerir. Sonunda Hasan Basri’nin (Çantay) “Bütün Meclis’in ve halkın takdirlerini kazanan Mehmet Akif Bey’in şiirinin tercihan kabul edilmesi teklifi” Meclis’te oylanır ve şiir büyük çoğunluğun oyuyla İstiklâl Marşı olarak kabul edilir. 

    İstiklâl Marşı güftesinin belirlenmesinin hemen ardından bestesinin seçilmesi için açılan yarışmanın ilanı 17 Mart 1921’de gazetelerde çıkar. İlanla birlikte “Teberru” başlığı altında verilen haberde ise Meclis’te kabul edilen İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Bey’in marş için konan 500 liralık ödülü, fakir kadın ve çocuklara iş öğreterek sefaletlerine son vermek emeliyle kurulan Darülmesai isimli kurum menfaatine bağışladığı duyurulur. 

    İstiklal Marşı’nın değiştirilme girişimi 

    19 Mayıs 1924’te çıkarılan kararnamede, beste yarışmasına katılan eserlerden üçünün seçilerek bunlar arasından en münasip olanın kabul edilmesi için açılacak yarışmayı Maarif Vekâleti’nin takip edeceği bildirilir (BCA, 30-18-1-1-9-26-12). Ancak bu yarışma da 1 sene boyunca gerçekleşemez. 

    1925’in Haziran ayında İstiklal Marşı konusunda yurtdışından gelen iki talep olur. Biri Tahran Büyükelçiliği’nden gelen millî marş güfte ve notası talebidir. Diğeri ise devletlerin millî marşlarının koleksiyonunu yapan Çekoslavakya Cumhuriyeti’nin Brno-Zdenice şehri üniversitesinden Profesör Bohumil Podhorny tarafından Hariciye Nezareti vasıtasıyla Millî Marş’ın güftesi ile notasının talep edilmesidir (BCA, 180-9-6-39-6). 

    Hariciye Nezareti bu iki talebi de Maarif Vekaleti’ne havale ederek marş notasının gönderilmesini ister. Maarif Vekaletince verilen cevapta ise marşın henüz bestelenmemiş olduğu ve talepte bulunanlara bu yolda cevap verilmesi yazılır. 

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    Şairi Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nın değiştirilmesiyle ilgili tartışmalara ne dediği sorulduğunda “Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın” cevabını vermişti. 

    Bununla birlikte Maarif Vekâleti bürokratları, toplanan Maarif Vekaleti Müdürler Encümeni’nde Millî Marş hakkındaki belirsizlikleri halletmeye çalışır. 29 Haziran 1925’teki bu toplantıda: 

    “1- Evvelce güftesi Mehmed Akif tarafından tanzim olunan İstiklâl Marşı sadece tarihimize intikal edecek bir marş mahiyetinde olduğundan, ayrıca bir “Millî Marş” tertibine ihtiyaç vardır. 

    2- Birinci maddede gösterilen lüzuma mebni bir “Millî Marş” ile bir de “Cumhuriyet Marşı” tesbiti için lazım gelen teşebbüsata hemen başlanmalıdır. 

    3- Bu marşların güfte ve bestesinin vücuda getirilmesi için mükâfat vaad edilmek suretiyle bir müsabaka açılması ve tarz-ı tanziminin bir heyet tarafından kararlaştırılması münasiptir”. 

    kararlarını alarak gereğinin yerine getirilmesi işi Maarif Vekâleti Hars (Kültür) Müdürlüğü’ne verir (BCA, 180-9- 6-39-6). 

    Böylelikle iş daha da karışacak, “İstiklal Marşı” ve “Millî Marş” kavramları üzerinden bitmek bilmeyen tartışmalar yaşanacaktır. 

    Kültür Müdürü Hamid Zübeyr (Koşay), 5 Kasım 1925’te Bakanlığa gönderdiği yazıda, Maarif Vekâleti Müdürler Encümeni’nin Akif Bey tarafından yazılan “İstiklal Marşı”nın Millî Mücadele’nin kudsî bir hatırası olarak korunmakla beraber, ayrı bir “Milli Marş” ve “Cumhuriyet Marşı”na lüzum görüldüğünü belirtir. Şayet Millî Marş Akif’in şiiri olmayacaksa, besteden önce güftenin yazılması için bir yarışma açılmasını önerir! 

    Millî Marş’ın değiştirilmesini öngören Kültür Müdürü Hamid Zübeyr’in Maarif Vekaleti’ne gönderdiği bu yazının altında, Maarif Vekili Hamdullah Subhi’nin imzası yoktu. Hastalığı dolayısıyla görevinin başında olamayan Hamdullah Subhi’nin yerine, aynı kabinede Dahiliye Vekili olan Mehmed Cemil (Uybadın) vekalet etmektedir. Mehmed Cemil Bey, Hamid Zübeyr’in yazısının altına kendi elyazısıyla şu notu düşer: “Müsabaka açılarak yeni bir Milli Marş güftesi intihabı (seçilmesi) ve müsabaka masrafının Hars (Kültür) tahsisatından verilmesi muvafıktır” (BCA, 180-9-6-39-6). 

    Bu şekilde İstiklal Marşı güftesinin değiştirilmesine yönelik karar alınmış olur. 10 Kasım 1925’te yarışma açılması için hazırlanan ilan metni, Kültür Müdürü Hamid Zübeyr (Koşay) ve Maarif Vekâleti Vekili Mehmed Cemil (Uybadın) imzalarıyla gazetelere ve şairlere gönderilir. 13 Kasım 1925’te gazetelerde ilan yayımlanır. Bu ilanda yeni bir marş yarışmasına neden gerek duyulduğuna, bunda aranacak hususiyetlere temas edildikten sonra Akif’in İstiklâl Marşı’nın “kudsî bir hâtıra” olarak saklanacağı ifade edilir. 

    Buraya kadar verdiğimiz bilgiler Cumhuriyet Arşivi’ndeki belgelere dayanmaktadır. Bunlara ilave olarak aynı konuda olup bir bütünün parçası iken, her nasılsa Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi’nde bulunan Maarif Vekaleti’ne ait bazı belgeler de vardır. Bunlar arasında Cumhuriyet Arşivi’nde varolan yukarıda bahsi geçen belgelerle aynı biçimde ve formatta müsvedde evrak mevcuttur. Bu evraktaki bilgiler, İstiklal Marşı hakkında Maarif Vekaleti Hars Dairesi’nde görüşülen konuya aittir ve gazetelere verilen ilanın muhtevasının daha kapsamlı halini içerir. Yeni bir marş güftesi hazırlanmasına, Akif’in şiirinde Türk kelimesinin geçmemesi, “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” gibi eleştirilen sözlerin olması ve uzunluğu gerekçe gösterilmektedir. Akif’in İstiklal Marşı tamamen kaldırılıp bir kenara atılmayacak, mücadele günlerinin hatırası olarak merasimlerde, mekteplerde söylenecektir. Yeni marşın muhtevası ve güftenin ne uzunlukta olacağı da kararlaştırılır. Yeni devlet marşı Cumhuriyet’ten anlaşılan manayı, Türk milletini saadete ulaştıranlara şükranı ifade eden, aynı zamanda ümit saçan bir marş olmalıdır. Ayrıca marş, ayakta dinleyecekleri yormayacak şekilde sekiz-on satırı geçmemelidir (Bekir Şahin, Millî Mücadele ve İstiklâl Marşı, İstiklâl Marşı’nı Değiştirme Girişimleri ve Belgeleri (1925), TYB Vakfı Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezi Yayınları, 2011 s. 66-68). 

    İlan edilen yarışmaya müracaatların olduğu bilinmektedir. Ancak devam eden süreçte İstiklal Marşı’nın bestesi ve güftesinin değiştirilmesine dair bir yarışma gerçekleştiğine dair arşivlerde belgeye rastlanamamıştır. Maarif Vekaleti’nce resmen girişilen İstiklal Marşı’nın hem güfte hem de bestesinin değiştirilmesine yönelik resmî teşebbüs, anlaşılan üst makamlarca rağbet görmemiş ve sönüp gitmiştir. 

    05_BELGE_2_YENò-MòLLò-MARS
    29 Haziran 1925 tarihinde toplanan Maarif Vekaleti Müdürler Encümeni’nde Millî Marş hakkında alınan kararların bulunduğu belge (BCA, 180-9-6-39-6).
    06_BELGE_3_MòLLò-MARS-YARISMA
    Dahiliye Vekili Mehmed Cemil’in (Uybadın) “Müsabaka açılarak yeni bir millî marş güftesi seçilmesi uygundur” notunu düştüğü belge (BCA, 180-9-6-39-6).

    Yeni tartışmalar 

    1930’lu yıllarda İstiklal Marşı konusunda gazetelere yansıyan tartışmalar zaman zaman alevlenir. Bu tartışmaların bir kısmı yeni bir marş talebine yönelikken daha çok bunun genel kabulü ve ezbere bilinmediğinden hareketle millî marşın öğretilmesine yönelik şikayet ve taleplerdir. 

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    “Millî Marş – Maarif Vekaleti Millî Marş güftesi için müsabaka açıyor” Millet Gazetesi, 13 Kasım 1925.

    Milliyet gazetesi 1931 Aralık ayında İstiklal Marşı’na dair tartışmaları sayfalarına taşır. 15 Aralık’ta “Niçin bir millî marşımız yok?” başlığı ile çıkan haberde Konservatuvar Müdürü Yusuf Ziya Bey’in görüşüne müracaat edilmiştir. Yusuf Ziya Bey, “İstiklâl Marşı’nı ezbere bilen kaç kişi vardır? Herhalde bilenlerin sayısı inanılmayacak kadar azdır. Niçin böyle oluyor? Çünkü ne sözleri ne de melodisi halka uygun gelmiyor. Yapılacak millî marşta benim fikrimce ne fazla edebiyat ne de fazla musiki aramalı. Hatta bilakis bu marşı yapacak zatın musikiden pek az anlayan bir zat olması tercih edilmelidir. Yeter ki yapılacak marş bizim olsun. Üç-beş kişi biraraya geldiği zaman bunu bir halk şarkısı gibi bir ağızdan söyleyebilsin” demektedir. 

    17 Aralık’taki nüshada ise musikişinas Muhiddin Sadık (Sadak), millî marş güftesini yazacak olan kişinin musiki ve Türkçe lisanının uygunluğunu çok iyi bilen birisi olması gerektiğini söyler: “Mevcut İstiklal Marşı bir kere marş olarak yazılmamıştır. ‘Korkma’ diye başlıyor. Biz korkan bir nesle değil İstiklal Harbi’ni yapan kahraman bir nesle hitap eden güfte istiyoruz. Güftenin müzikle söyleneceği düşünülerek cümlelerin kısa olmasına itina edilmesi gerekir. Fikrimce mısralar 6-7 heceyi geçmemelidir. Beste yapılırken de sesler arasındaki aralıklar birbirinden uzak olmamalıdır”. 

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    15 Aralık 1931’de yayımlanan “Niçin bir millî marşımız yok?” başlıklı Milliyet haberi.
    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    13 Mart 1933 tarihli “Millî Marşa hasret kaldık” başlıklı Son Posta haberi.

    Musikişinas Rauf Yekta ise 21 Aralık’ta yine Milliyet gazetesine verdiği beyanatta, “İstiklal Marşı güftesinin milletimizin bugünkü ilkelerine aykırı sözler olduğunu” ifade eder. “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” mısrasının olduğu bir marşın, medeniyet yolunu tutan Türk milletinin millî marşı olarak uzun müddet kalamayacağını ifade eder. Ona göre “yapılacak millî marş basit olmalı, fakat bu basitlik içinde kuvvetli bir sanat eseri gizli olduğu derhal anlaşılmalıdır”. 

    1932-1933 yıllarında yine basında, millî marşın layıkıyla bilinip söylenemediğinden şikayet edilerek okullarda öğretilmesi, radyoda çalınarak herkesin öğrenmesinin sağlanması istenir. Abidin Daver 1 Mayıs 1932’de Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde millî marşın bilinmediğini trajikomik bir örnekle anlatır: “İki Türk birarada İstiklal Marşı’nı söyleyemiyor. Sporcuların Avrupa seyahatlerinde karşılarındaki sporcuların kendi millî marşlarını söylediklerini görüp de mukabele etmek mecburiyetinde kaldıkları zaman ‘Hamsi koydum tavaya’ şarkısını okudukları acı olmakla beraber bir hakikattir. Maarif Vekaleti, resmî İstiklâl Marşı’nın beste ve güftesiyle bütün okullarda öğrencilere öğretilmesini zorunlu tutmalıdır”. 

    Ancak aynı yazar 1 sene sonra gazetedeki köşesinde; yönünü Batı’ya ve medeniyete çevirmiş Türkiye Cumhuriyeti’nde “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” gibi bazı mısraların lüzum görülürse marştan çıkarılabileceğini, fakat marşı büsbütün değiştirmeye ancak TBMM’nin karar verebileceğini belirttikten sonra “Fikrimce hükümet, Türkiye Cumhuriyeti’nin millî marşını yaptırmak için şairler ve bestekarlar arasında iki müsabaka açmalıdır ve yeni millî marş yapılıncaya kadar gene İstiklal Marşı çalınmalı ve mekteplerde talebeye öğretilmelidir” der (Cumhuriyet, 18 Mart 1933). 

    Mustafa Kemal’in tutumu neydi? 

    Bu tartışmaların yaşandığı ortamda cumhuriyetin 10. yıldönümü kutlamaları çerçevesinde “10. Yıl Marşı” hazırlanmıştır. 1925’te öngörülen bir “Cumhuriyet Marşı” yapılması talebinin, “10. Yıl Marşı” ile gerçekleştiği anlaşılmaktadır. 

    Burada akla gelen soru Mustafa Kemal Atatürk’ün İstiklal Marşı’nın değiştirilmesi tartışmalarına nasıl baktığıdır. 1925’te Maarif Vekâleti’nce yeni marş için bulunulan teşebbüs ve açılan yarışmanın Mustafa Kemal’in bilgisi dışında geliştiğini kabul etmek pek mümkün görülmemektedir. Ancak her ne olduysa değişiklik işi gerçekleşmemiş, kapanıp gitmiştir. Atatürk’ün bu konuyla ilgisini hissettiren bir hadise 1936’da yaşanmıştır. Mehmet Akif’in Mısır’dan dönüp hastalığı sebebiyle Nişantaşı Sağlık Yurdu’nda yattığı bir sırada; Atatürk’ün yakınında olan kişilerden aralarında Ruşen Eşref Ünaydın ve Hakkı Tarık Us’un da bulunduğu birkaç kişi şairi ziyarete gider. Sohbet sırasında söz, bir ara İstiklal Marşı’ndan açılır ve misafirlerden biri, durup dururken sanki bir ağız yoklama, niyetini öğrenme kabilinden “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye sorunca; yatağından bitkin bir halde yatan Akif: “Allah bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın!” cevabını verir. (Beşir Ayvazoğlu, İstiklâl Marşı Tarihi ve Manası, s. 8, Tercüman Yayınları). 

    Necip Fazıl’a millî marş yazdırma 

    1937’de şair Necip Fazıl Kısakürek’e yeni bir millî marş güftesi yazdırılarak İstiklal Marşı’nın değiştirilmek istendiği, üzerinde çokça konuşulan bir iddiadır. Bu iddianın temelinde, Ulus gazetesinin cumhuriyetin 15. yılı için bir açmış olduğu marş yarışması vardır. 10 Kasım 1937’de Ulus gazetesinde çıkan ilanda, yarışmaya açılan “15. Yıl Marşı” güftesi için 500, beste için 1.000 lira mükaat verileceği duyurulur. Sonraki günlerde ise yayımlanan başka ilanlarla istenilen marşın yapısı ve içeriğine dair şartlar açıklanır; 28 Şubat 1938’e kadar şiirlerin gönderilmesi istenir. İlan edilen marş yarışması, aynı 10. Yıl Marşı gibi cumhuriyetin 15. yılı için düşünülmektedir. 

    Bu marşın İstiklal Marşı yerine konacak bir millî marş ilanı olduğuna dair gizli bir niyet olup olmadığı bilinmiyor; ancak açık bir işaret yoktur. Ulus gazetesinin açtığı marş yarışmasının bir millî marş için olduğunu Necip Fazıl iki kitabında dile getirerek şu bilgiyi verir: 

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    Ulus gazetesi, 10 Kasım 1937’de Cumhuriyet’in 15. yıldönümü için bir marş müsabakası ilanı vermişti.
    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    Yine Ulus’ta 7 Ocak 1938 tarihli marş müsabakası ilanı.

    “Mehmed Akif in ‘İstiklal Marşı beğenilmiyor ve yerine bir ‘Millî Marş’ yazdırılmak isteniyordu. Hatta Ulus gazetesi bu iş için bir de müsabaka açmıştı. Gaye açıktı: Akif’in manzumesindeki İslâmî hava, sonu lâisizmada karar kılan bir rejimin kaynağındaki heyecana, daha doğrusu maksada uygun sayılmıyordu. Yazana o zamanın parasıyla 10 bin lira mükafat verilecek ve şiir Büyük Millet Meclisi’nce kanunla kabul edilecekti”. 

    Necip Fazıl kendisine yapılan teklifi başta kabul etmediğini ancak Falih Rıfkı kendisinin yazması için çok ısrar edince şartlı kabul ettiğini yazar: “Akif’in ruhuna ve eserine hürmetim var. Fakat içinde hiçbir has isim geçmemek ve kendi anlayışıma göre yazmak şartıyla, milletimden aldığım heyecanı böyle bir marş içinde billûrlaştırmak isterim. Razı mısınız? Öyleyse durdurun müsabakayı. ‘Pek güzel’ demişler ve müsabakayı durdurmuşlardı”. (Babıali s. 239-240, O ve Ben s. 181-182). 

    Ulus gazetesinin ilanlarında hep 15. Yıl Marşı olarak açıklanan bu marş yarışması, acaba Necip Fazıl’ın dediği gibi Meclis tarafından kabul olunacak bir millî marşa mı dönüşecekti? Bunu bilemiyoruz; ama 31 Mart 1939 tarihli Haber gazetesinin Yedigün dergisinin son sayısından yaptığı alıntıda, Necip Fazıl Kısakürek ve marş konusunda farklı bir bilgi verilmektedir. Buna göre, marş yarışması vesilesiyle Necip Fazıl’dan bir güfte istenmiş, Necip Fazıl bu talebi ancak bir yarışmaya dahil olmadan şartlı olarak yazabileceğini söylemişti. Şartları şunlardı: “Eğer benim sanat değerim üzerinde bir fikriniz varsa benden 15. Yıl Marşı değil, Millî Türk Marşı’nı istersiniz; ben de yazarım. Milletimin bu mevzuu bence her mevzudan daha aziz ve heyecan vericidir. Şu kadar ki bu şiirde, millet mevzularını hakîr kılan ‘özel isim’ ve göze girme unsurları bulunmayacaktır”. 

    Bu haberden marşın 15. Yıl Marşı olacağı, ancak Necip Fazıl’ın “millî marş olursa yazarım” şartını ileri sürdüğü ve bu şartının kabul edildiği anlaşılıyor. Ulus gazetesinin millî marş yarışması açmaya hakkı ve yetkisi var mıydı? Hükümetin bu durumdan haberi var mıydı, bilemiyoruz. Necip Fazıl’ın marş güftesi, Atatürk’ün o sıralarda hastalanması yüzünden sürekli ertelenerek gündeme gelmedi. Bir süre elde tutulan şiir, yeni cumhurbaşkanı ve Türkiye’de değişen dengeler sebebiyle marş meselesi unutulup gidince, “Büyük Doğu Marşı” olarak Necip Fazıl’ın eserinde yerini aldı. 

    40’lı yıllar… 

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak...
    31 Mart 1939 tarihli Haber gazetesinin Yedigün dergisinden yaptığı alıntıda Necip Fazıl Kısakürek’in açıklaması.

    1940’lı yıllarda İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif’in şahsına ve yazdığı şiire yönelik bazı itirazlar ve ithamlar tekrar tartışmalara yolaçar. Akif’in bir “din şairi” olduğu; İstiklal Marşı’nın bazı sözlerinin laik Türkiye Cumhuriyeti’nin ilkelerine uygun olmadığı; yönünü Batı’ya çevirmiş bir Türkiye’nin millî marşında “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” gibi sözlerin uygun olmadığı vb. iddialar tekrar öne sürülür. Bunlar arasında öne çıkanlardan biri olan Orhan Seyfi Orhon şöyle der: “Falih Rıfkı Atay, İstiklal Marşı’nın bugünkü hayat akışına uymadığını yazıyordu. Ben de bu fikirdeyim. İstiklal Marşı’nı -şairine karşı beslediğimiz şükran duygusuna hiçbir değişiklik getirmeden- bir sancağa sarıp Türk ve İslâm Müzesi’ne koymalı. Orada millî hatıralarımızın ebediliği içinde dinlensin. Millî Marş, Türk milletinin yarına doğru genişleyen adımlarla yürüyüşüdür. Bu marşın ne sesinde ne sözünde mistik bir ruhun ve bir şark melankolisinin ağlayışı bulunmamalı” (Ulus gazetesi, 8 Ocak 1946). 

    1960 darbesinin ardından, İstiklal Marşı’nın değiştirilmesi bir defa daha tartışma konusu olur. İstiklal Marşı’nın kabulünün 40. yılında değiştirilmek istendiğine dair çıkan haberlere karşı; bu marşın İstiklal Harbi’nin ve Millî Mücadele’nin heyecanını ve hatırasını yansıttığı, bunun yerine konacak bir marşın bestesi ve güftesiyle bir şaheser de olsa bu ruhu taşımayacağı ileri sürülür (Cevat Fehmi Başkut, Cumhuriyet, 26 Kasım 1961). Bununla birlikte güftesinin değiştirilemeyeceği ancak bestenin prozodi hataları yüzünden bazı düzeltmelerle ıslah edilmesi gerektiği de yazılır (Kadri Timurtaş, Son Havadis, 30 Kasım 1961). 

    Bestenin serüveni 

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    Millî marşın bestelenmesi için açılacak uluslararası yarışmaya dair T.C. Bakanlar Kurulunca 19 Mayıs 1924 tarihinde çıkarılan kararname (BCA, 30-18-1-1-9-26-12).

    Büyük Millet Meclisi’nde Mehmet Akif’in yazdığı şiirin İstiklal Marşı olarak kabulünden 5 gün sonra, 17 Mart 1921’de marşın bestesinin seçilmesi için bir yarışma düzenlendiği gazetelerde ilan olunur. Maarif Vekâleti’nin verdiği ilanda, Mehmet Akif tarafından yazılan ve BMM’nce kabul olunan İstiklal Marşı’nın bestesinin yarışmaya konduğu; notaların 1921 Mayıs sonuna kadar gönderilmesi gerektiği; kabul edilecek beste için 500 lira ödül verileceği yazılıdır. 

    1921 Temmuz’unda Ankara’da 55 beste toplanır. Bunlar arasından birinin seçimi gerekmektedir. 22 Ekim 1921’de Maarif Vekili Hamdullah Subhi, BMM Riyaseti’ne gönderdiği bir yazıda; Mehmet Akif Bey’in güftesinin bestelenmesi için açılan yarışmanın sona erdiğini; memleketin en maruf musiki üstadları tarafından tertip olunan bestelerin toplandığını; besteler arasından en uygun olanın seçilmesi için İstanbul’da oluşturulacak bir kurula havalesinin uygun görüldüğünü; bu konuda Meclis’in onayını talep ettiğini belirtir. Bestelerin İstanbul’da oluşturulacak bir kurula havale edilmesi talebi kabul edilmez; ancak Ankara’da böyle bir kurulun bulunmaması yüzünden seçim işi bir süre ertelenir. Zira beste yarışması esnasında İstiklal Harbi’nin en kritik günleri yaşanmaktadır. Yunan Ordusu Sakarya’ya kadar ilerlemiştir ve Ankara’nın tahliyesi düşünülmektedir. İstiklal Harbi’nin kırılma noktası olan Sakarya Muharebeleri sırasında, doğal olarak kimsenin beste yarışmasını düşünecek hâli yoktur. 

    Farklı 5 yorum 

    Bu arada, ertelenen yarışmadan dolayı oluşan boşlukta, bestekarların bulundukları muhite göre her yerde farklı marşlar okunur. İstanbul’un Avrupa yakasında Mehmet Zati Bey’in (Arca) bestesi okunurken, Anadolu yakasında Ali Rifat Bey’in (Çağatay), Edirne’de Ahmet Yekta’nın (Madran), İzmir ve Eskişehir’de İsmail Zühtü’nün, Ankara’da Osman Zeki Bey’in (Üngör) besteleri okunmaktadır. 

    En nihayet marş bestesinin seçimi 12 Şubat 1923’te İstanbul’da kurulan bir komisyona havale edildi. Komisyon 19 Temmuz 1923’te yarışmaya katılan 55 beste arasından Ali Rifat Bey’in bestesini İstiklal Marşı için uygun bularak Ankara’ya tavsiye eder. Komisyon aynı zamanda Rauf Yekta, Zati (Arca), Kazım (Uz) ve Dr. Suphi (Ezgi) Bey’in bestelerini de dikkate sunar. 

    Ali Rifat Bey’in bestesi Mehmet Akif’in güftesi gibi Meclis kararıyla kabul edilmiş değildir, tavsiye niteliğindedir; bu yüzden pek çok itirazlar ve tartışmalar olmaya başlar. Bestenin millî duyguları coşturacak enerjik bir yapıda olmadığından şikayet edilirken; beste seçimi yapılırken Ali Rifat’ın kardeşi Samih Rifat Bey’in milletvekili ve Maarif Vekaleti’nde söz sahibi biri olarak ağabeyi Ali Rifat’ın bestesinin seçiminde etkili olduğu dile getirilir. Yarışmaya katılan bestekârlardan biri olan Zati (Arca), Ali Rifat Bey’in bestesi hakkındaki itirazını Maarif Vekâleti’ne yazdığı bir dilekçeyle resmîleştirir. Birinci seçilen Ali Rifat Bey’in bestesi üzerinde gelişen bu dedikodular ve itirazlar, bestenin resmî millî marş statüsü kazanmasına engel olmuş olmalıdır. 

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    Zeki Güngör’ün İstiklal Marşı bestesi kitapçığı.

    Beste için bir yarışma açılmasına rağmen, bir bestenin resmen millî marş olarak ilan edilmemiş olması mühim bir sorundu. Bu sorunu halletmek üzere toplanan Bakanlar Kurulu, daha önce yapılan yarışmayı ve seçilen eseri yok sayarak sil baştan yeni bir beste seçimi için karar aldı. 19 Mayıs 1924’teki Bakanlar Kurulu kararnamesiyle bir beste yarışması açılmasına karar verildi. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Başbakan İsmet İnönü ve diğer Bakanların imzasının olduğu bu kararnamede şöyle deniyordu: 

    “Devletçe kabul olunacak resmî marşın Türk bestekarlarınca yapılması şiddetle arzu edilmekte ise de şimdiye kadar bu hususta yapılan tecrübelerle bestekarlarımız arasında ebedi bir hayata ve genel bir kabule mazhar olacak kuvvet ve kudrete sahip bir eserin ortaya konmasının imkansızlığı anlaşılmış ve marşın Avrupalı ve Türk bestekarların katılacağı bir yarışmaya konarak, toplanacak eserlerin Paris, Viyana ve Napoli konservatuvarlarında incelenerek, seçilecek üç eserin Ankara’da uzmanlarına dinletilerek millî ruha en uygun olanın kabul edileceği ve birinciye para ödülü ile Maarif Madalyası verilmesine karar verilmiştir”. 

    Bakanlar Kurulu’nca açılması istenen bu yarışma hiçbir zaman gerçekleşmedi. Millî Marş bestesi üzerindeki belirsizlik 1930’a kadar devam etti. Bu süre içinde yine farklı yerlerde farklı marşlar okunmaya devam etti. Esasında millî marş bestesi hakkında Ankara’nın ve dolayısıyla Mustafa Kemal’in tercihi de baştan beri Zeki Bey’in eserinden yanaydı. 1923 başında Ankara’da verilen zafer balosunda Mustafa Kemal salona girerken çalınan bu beste çok beğenilerek Ankara’da çalınmaya devam edilmişti. Hattâ belirsizlik ve tartışmaların sürdüğü sırada, Tahran elçiliğince marş notası talep olunduğunda Hariciye Nezareti 5 Aralık 1925’te Tahran’a göndermek üzere 10 adet marş notasını Maarif Vekaleti’nden talep etmişti. Bu talep üzerine 6 Aralık 1925’te hiçbir resmiyeti olmamasına rağmen Maarif Vekaleti’nce Zeki Bey’in bestesinden 10 nüsha hazırlanarak gönderilmişti (BCA, 180-9-6-39-6). 

    Marşın bestesine dair belirsizlik 1930’da nihayet çözüldü. Zaten 1923’ten beri Ankara’da kabul görmüş, gayriresmî olarak çalınıp okunmakta olan, hatta yurtdışına da millî marş notası olarak gönderilen Cumhurbaşkanlığı Musiki Heyeti şefi olan Osman Zeki Bey’in (Üngör) bestesi, yarışma ile olmasa da bir emirle resmî olarak millî marş bestesi kabul edilerek yayıldı. 

    Zeki Üngör ve prozodi ve tempo 

    İstiklal Marşı’nın güftesi gibi bestesi üzerinde de eleştiriler ve tartışmalar eksik olmamıştır. Hatta beste üzerindeki eleştiriler daha yaygındır. Marştaki eleştiriler genel olarak iki hususa yöneliktir; prozodi (sesle müziğin uyumu) hataları ve cenaze marşına benzetilen ağır temposu. 

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    Mehmet Akif ile Ali Rıfat beylerin fotoğraflarının bulunduğu şiirin 10 kıtası.
    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    Türk Musiki Ocağınca tertip olunmuş İstiklal Marşı’nın ilk ve son kıtalarının bulunduğu hediyelik kart.

    Marşın bestekarı Zeki Bey, prozodi sorununu kabul etmekle birlikte ağır tempolu eleştirisine katılmaz. 2 Aralık 1953’te Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan röportajda kendisine marşın cenaze marşını andırdığı iddiası sorulunca şu cevabı verir: “Marşın bestesini İstiklal Harbi’nde İzmir’e giren Türk süvarilerinden aldığım ilhamla yazdım; dolayısıyla marşı bestelerken kulaklarında İzmir’e koşan Türk atlarının dörtnal sesi vardı. Bugünkü ağır tempo orkestra şeflerinin hata ve cehaletindendir”. 

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    Maarif Vekaletince İstiklal Marşı’nın bestelenmesi için açılan yarışma ilanı (altta).

    Plaklarda çalınan marşın ağır temposunu da şöyle izah eder: “Sahibinin Sesi müessesesi, orkestrayla marşı çalmamızı istedi. Gittik. Orada marşı çaldığımız zaman, teknisyenler bunun pek süratli bir marş olduğunu ve dolayısıyla plağın ancak yarısını doldurduğunu söylediler; bu sebeple mümkünse plağın aynı yüzüne bir marş daha çalmamızı rica ettiler. Ben böyle bir teklifi kabul edemezdim. O anda aklıma bir şey geldi. ‘Marşı biraz ağır çalalım. Böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır. Olur biter’ dedim. Bu fikir pek münasip görüldü ve dediğim gibi yapıldı. Fakat sonradan böyle bir fikir vermekle hata ettiğimi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonun hızlıya ayarlanması icap ettiğini kim bilebilirdi? Nitekim bu yüzden İstiklâl Marşı plaklar vasıtasıyla ağır bir marş gibi dünyaya yayıldı”. 

    Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi’nde Zeki Bey’e ait 15 Haziran 1921 tarihli bir mektup bulunmaktadır. Bu mektupta Zeki Bey, Maarif Vekaleti’nin bestelenmek üzere kendisine gönderdiği İstiklal Marşı güftesini aldığını ve talep edildiği üzere bir beste yaparak takdim ettiğini söylemektedir. Mektubunda, -bugün de eleştiri konusu olan- prozodi sorununa değinen Zeki Bey, güftenin aruz vezninde olmasından dolayı marşı bestelemenin zorluğundan bahsederek, hecelerin musiki ölçülerine göre yazılmadığını, bu yüzden güftenin ahenk ve ifadesini bozduğunu anlatır (Bekir Şahin, a.g.e, s. 82). Bu mektuptan, Zeki Bey’in 9 Eylül 1922’de İzmir’e Türk süvarilerinin girmesinden duyduğu heyecanın verdiği ilhamla yazdığı şimdiki marştan başka, Maarif Vekaleti’nin talebi üzerine daha önce bir marş besteleyip gönderdiği anlaşılmaktadır. 

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    Ali Rıfat Bey’in İstiklal Marşı bestesi nota kitapçığının ön kapağı
    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..
    ve arka kapağı.

    Gerek güftesiyle gerek bestesiyle değiştirilme teşebbüslerine, tartışmalara konu olan İstiklal Marşı, en sonunda 1982 Anayasası ile değiştirilemeyecek maddeler kapsamına dahil edilir. Buna rağmen güftesi üzerinde değilse de bestesinin değiştirilmesi veya en azından yeniden düzenlenerek okunmasındaki zorlukların halledilmesi, daha ritimli bir marş haline getirilmesine yönelik görüşler ortaya atılmaktadır. 

    2013’te Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talebi üzerine Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası -yukarıda sebebini bestekarının açıklamış olduğu-marşın ağır tempolu havasını düzeltmek için hızlı tempolu bir kayıt yapmış ve bu, resmî kurumlara dağıtılmıştı. Halen tüm resmî programlarda çalınan bu kaydın marşa ritim kazandırdığı aşikar; ancak bestenin güfteye uygun olmadığı konusunda devletin en üst makamlarından gelen eleştiriler bugün de sürüyor. 

    Bir milleti birarada tutan mukaddeslerinden olan bayrak gibi, millî marşın da tartışılmaz bir şekilde kabul edilmesi ve ortak değer olarak sımsıkı sahiplenilmesi gerekir. Kabulünün üzerinden geçen 100 yıl sonra, İstiklal Marşı’nın güftesinin artık tartışılmadığı, ancak bestenin ses aralıklarının uzak oluşundan kaynaklanan okuma zorlukları ve prozodi sorunundan (güfte ile bestenin uyumsuzluğu) kaynaklanan kelimelerdeki hece bölünmelerinin yarattığı anlaşılmazlık sebebiyle her cenahtan eleştiriye uğradığı açık. Cevabını arayan soru şudur: Mevcut marşın prozodi sorununun düzeltilmesine yönelik bir düzenleme mi yapılmalı, yoksa tamamen farklı yeni bir beste mi yapılmalıdır?

    25 EKİM 1920

    İstiklal Marşı için şiir yarışması ilanı 

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak..

    “Türk Şairlerinin Nazar-ı Dikkatine

    Maarif Vekâleti’nden:

    Milletimizin, dâhili ve hârici istiklâli uğrunda girişmiş olduğu mücadelatı ifade ve terennüm için bir İstiklâl Marşı müsabakaya vaz’ edilmiştir. Hür ve meşgul (işgal edilmiş) memleketlerimizdeki bütün erbâb-ı kalemi hizmete davet ederiz. İthaf olunacak âsâr (eserler) içinden biri iki ay sonra yani 23 Kânunuevvel 336 (23 Aralık 1920)’de Maarif Vekâleti nezdinde bir heyet-i edibe tarafından intihâb olunacaktır (seçilecektir). İntihâb olunacak eserin yalnız güftesi için beşyüz lira mükâfat vardır. Yine lâ-akal (en az) beşyüz lira tahsis edilecek olan beste için bilahare ayrıca müsabaka açılacaktır.
    Bütün müracaatlar Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi Maarif Vekâleti’ne yapılacaktır”.

    Hakimiyet-i Millliye gazetesi

    10 KASIM 1925 

    İstiklal Marşı için güfte yarışması ilanı 

    “Maarif Vekaleti
    Hars (Kültür) Dairesi
    Bilumum Şair ve Gazetelere
    Milli Marş Güftesinin Tesbiti İçin Müsabaka
    İcra Vekilleri Heyet-i Celilesinin (Bakanlar Kurulu’nun) 19/5/340 tarihli karar-ı alisi mucibince müebbed bir hayata ve umumi bir kabule mazhar olacak Milli Marş bestesinin umumi bir müsabaka neticesinde tayini takarrür etmiş ise de evvelen Milli Marş güftesinin müsabaka usulüyle tesbiti zarureti hasıl olmuştur. Milli Marş güftesinin vakarlı, ümid saçıcı, ruhu yükseltici olması şarttır. Açık bir Türkçe ile veciz surette Türklüğün varlığını büyük mazisini ve daha büyük istikbalini ifade etmelidir. Güftenin muhtasar (kısa) olması da bir meziyet teşkil eder. Müsabakayı kazanan esere Hars masrafından beşyüz lira mükâfat-ı nakdiye ile bir Maarif Madalyası, ikinciye yüz lira mükâfat ile takdirname verilecektir.
    Kaleme alınacak eserlerin 1342 Kânunusani (1926 Ocak ayı) nihayetine kadar Maarif Vekâleti’ne gönderilmesi lâzımdır. Milli Marş’ın güfte ve bestesi Meclis-i Âli’nin tasdikine iktirân ettikten sonra resmiyet kesb edecektir (kazanacaktır).
    Akif Beyefendi’nin İstiklâl Marşı unvanlı eseri büyük mücadelemizin kudsî bir hatırası olarak saklanacak ve Milli Marş yanında İstilâl Marşı unvanını haiz olarak merasimde söylenecektir.
    10 Teşrinisani 341 (10 Kasım 1925)
    Hamid Zübeyr (Koşay) Maarif Vekâleti Vekili Mehmed Cemil (Uybadın)”
    BCA, 180-9-6-39-6

  • Yaşadığı sürgün hayatında yazıyı yurt edinmişti

    “Ben 1935 yılında Vefa’da doğdum. Ünlü bozacının önünden, 20 metre kadar Şehzadebaşı yönüne doğru yürürseniz, bir çıkmaz sokak vardır, orada, şimdi yıkılmış olan bir tahta evde. 1940 yılına kadar İstanbul’da kaldım. 4 yaşla 14 yaş arasında ailemle Batı Anadolu’nun ilçelerinde dolaştım. 14 yaşında İstanbul’a, liseye yatılı öğrenci olarak döndüm.” diye başlıyor önce hayata sonra edebiyata heves ettiği yılları anlatmaya Demir Özlü. Kabataş Lisesi’ndeki edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil ona yeni bir dünyanın kapısını açıyor. Yıllar sonra eski hocası onun için “Hikâyelerinin yapısını varoluşçu ve gerçeküstücü öğelerle oluşturdu, entelektüel ve esrarlı havasıyla yalın gerçekçilerin karşıtı bir yazar oldu” diyecektir. İlk öykü kitabı Bunaltı (1958), 1950 kuşağının etkilendiği varoluşçu felsefeyi ve Sartre ile açık etkileşimini yansıtıyor. İstanbul Hukuk’un ardından önce gönüllü, ardından zorunlu sürgün yılları da başlıyor. İstanbul Üniversitesi’ndeki asistanlık pozisyonundan sakıncalı bulunarak çıkarılan Özlü, 1979’da İsveçli eşi ve oğluyla birlikte Stockholm’e uçuyor. Ne var ki bu gönüllü sürgün yılları ona pek iyi gelmiyor. Gönüllü sürgün de çok geçmeden resmî sürgüne dönüşüyor zaten. 1983’te, yazıları sebebiyle hakkında dava açılıyor; ardından vatandaşlıktan çıkarılıyor. Bu yıllardan bahsetmekten “Bana yapılan şeyleri anlatmayı küçüklük sayarım” diyerek kaçınsa da Bunaltı ile başladığı yolculuğunu 30 kitaba, onlarca ödüle, yüzlerce dergi-gazete yazısına ve binlerce okura dönüştüren Özlü, sürgün hayatının zorluklarına karşı yazıyı yurt edindiği bir hayat yaşıyor. 

  • İnsan ruhunu halka açtı, yargılamadı; anlamaya çalıştı

    “Silifke Mukaddem Mahallesi, Becirli Sokak No 1’de doğdum. 11 çocuklu bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum” diye başlıyordu kendi hikayesini anlatmaya Doğan Cüceloğlu. Annesini erken yaşta kaybetmiş, onun yokluğunda kimsesizlik hissini kendini başkalarını memnun etmeye adayarak doldurmaya çalışmıştı. Belki onu insan ruhunun anahtarının peşinden psikoloji okumaya, İstanbul Üniversitesi’nin ardından ABD’de doktora yapmaya yönelten de buydu. Akademik bilgiyi, herkesin anlayabileceği bir dille aktarmayı başarabilmesi, Cüceloğlu’nu nesiller boyunca ebeveynlikten iletişime insan davranışını anlamak isteyen binlerce kişinin başucuna yerleştirdi. “Ben sadece neden diye bakıyorum, anlamaya çabalıyorum, arkasında ne var diye görmeye çabalıyorum” diyordu. 83 yaşında hayatını kaybeden Doğan Cüceloğlu yargılamayan, ötekileştirmeyen tavrıyla hayatına dokunduğu, yaşam hediyesini idrak etmesine yardımcı olduğu insanlarla hatırlanacak.

  • Kadıköy’ün beyefendisi nadir bir çalışma azmi

    1917’de Kadıköy’de başlayıp, maliye müfettişliğinden Enerji Bakanlığ’ına uzanan, 80 yaşından sonra 40’a yakın kitap yazarak noktalanan dopdolu, rengarenk bir hayat. Cahit Kayra, eşine nadir rastlanır bir çalışma azmiyle 104 yıllık hayatının son gününe kadar toplumsal belleğimize yaptığı katkılarla hatırlanacak.

    Kaç faniye nasip olur; Osmanlı döneminde iki sultan devrine, üstüne 98 yıllık Cumhuriyet tarihine şahitlik etmek. Şahitlikle kalmayıp, bu asırlık tarihin aktörlerinden biri olmak. Artık kenara çekilme zamanı geldiğinde de 80 yaşından sonra bütün bu birikimi müthiş bir çalışma azmiyle yazıya dökmek… Cahit Kayra’ya olmuş. 

    1917’de Kadıköy’de başlayan 104 yıllık hayatının ilk anıları İstanbul’un işgal yıllarına ait. 1938’de Mülkiye’den mezun olduktan sonra Maliye Bakanlığı’ndan işe başlamış. Daha sonra üzerine bir kitap yazacağı Varlık Vergisi yıllarında genç bir maliye müfettişiymiş. Modern Türkiye’nin değişim ve gelişim evrelerini, Anadolu’nun en yoksul yıllarını, Halk Evleri ve Köy Enstitüleri’nin kapatılmasını, Türkiye’nin NATO’ya girmesini, askerî darbeleri en ön sıradan izlemiş. 1970’lerdeyse CHP’den siyasete girmiş; 1974’te Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olmuş. Tam da Kıbrıs Harekatı’na denk gelmiş Bakanlığı. Harekata dair toplantı notlarını tutan, dolayısıyla tarihimizin bu kritik hadisesinin anahtarını elinde tutan da Kayra olmuş. 

    Cahit Kayra, son yıllarında neredeyse her gün ziyaret ettiği Kadıköy’deki Tarihçi Kitabevi’nde 101. yaşgününü kutluyor. 

    1980’lerde başka bir dönem açılmış hayatında. Her şeyi bırakıp İstanbul’a gelmiş; ama ölene dek emekli olmamış. “Sürekli ve hızla değişen bir dünyada yaşıyoruz ve ben bu dünyada artık çok eskilerde kaldığımın bilincindeyim. Bu gerçeği giderek hüzünden umursamazlığa dönüşen duygular içinde yaşıyorum. (…) Eski yılların olayları bitip kapanmış defterler gibi. Bitip kapanmış ve bir daha açılmayacak defterlerin içindekilerle pek az insan ilgileniyor. Biz toplum olarak olayların bittiklerini sandığımız zaman defterlerini de kapatıp kaldırıyoruz. İnsanın kendi belleğinin, toplumun ortak belleğine yansıması gerek” diyerek anılarını yazmaya başlamış. 

    Belleğimize katkıları şahsi anılarıyla sınırlı kalmamış. Yalnızca 1989’da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bodrumunda bulup küflenmekten kurtardığı, Atatürk Kitaplığı’na taşıdığı “Şehremaneti haritaları” bile bu büyük insanı hayırla yadetmemiz için yeter de artar. Ama o 80 yaşından sonra yokuşundan merdivenine İstanbul’un dörtbir köşesiyle; Cumhuriyet’in özellikle ekonomi tarihiyle ilgili 40’a yakın kitap yazmış. İçlerine öyküler, romanlar, çeviriler de karışmış. Nâzım Hikmet’ten Muhsin Ertuğrul’a, Ahmet Haşim’den Cemal Süreya’ya, Aziz Nesin’den Mina Urgan’a Türkiye’nin en önemli şahsiyetlerinden kimi şöyle bir kafayı uzatmış hayatına, kimi uzun yıllar dostu olarak kalmış.

    Eşine nadir rastlanır kişiliği, şaşırtıcı hayatıyla Cahit Kayra da bizim toplumsal hafızamızda kalıcı olacak. 

  • Uzaya adını yazdıran ‘bayan’ feza emekçileri

    Uzaya adını yazdıran ‘bayan’ feza emekçileri

    Millî Uzay Programı’mızın hedefleri arasında “Bayanlardan bile uzaya gitmek için aday çıkabileceği” konuşuladursun, aday olmakla kalmayan, uzaya giden, uzay mekiği komuta eden, hatta uzayda maraton koşan kadınların listesi uzayıp gidiyor… 1963’te uzaya çıkan ilk kadın Valentina Tereşkova’nın portresi üzerinden Soğuk Savaş’ın uzay cephesi… 

     Türkiye Uzay Ajansı’nın 9 Şubat’ta açıkladığı Millî Uzay Programı tanıtımında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, 10 yıllık hedeflerin içinde tarihimizde ilk kez bir Türk vatandaşını uzaya göndermek olduğunu söyledi. Erdoğan “Hatta belki bayanlardan bile ‘ben adayım’ diyenler vardır” diyerek bu kişinin bir kadın olabileceğinin sinyallerini de verdi. 

    Aslında daha önce “bayanlardan bile” uzaya gitmeye aday olan; aday olmakla kalmayıp roketine atlayıp gerçekten uzaya giden; uzayda yürüyen; uzay mekiği görevini komuta eden; hatta uzayda maraton koşan kadınlar olmuştu. Sally Ride, Peggy Whitson, Svetlana Savitskaya, Kathryn D. Sullivan, Helen Sharman, Mae Jemison, Chiaki Mukai, Eileen Collins, Anousheh Ansari, Yi So-yeon, Sunita Williams, Peggy Whitson gibi isimlerin olduğu liste uzayıp gidiyor… Ama Soğuk Savaş’ın uzay cephesinde 16 Haziran 1963’te Sovyetler Birliği’ni temsilen uzaya çıkan ilk kadın olan Valentina Tereşkova’nın yeri ayrı. #tarih’in Haziran 2018 tarihli 49. sayısında Ayşen Gür’ün kaleme aldığı portresinden alıntılarla Tereşkova’nın hikayesi şöyle: 

    Tereşkova uzay yolunda  Uzaya çıkan ilk kadın Valentina Tereşkova uzay yolculuğu öncesinde erkek kozmonotlarla aynı yerde, aynı şekilde eğitim görmüştü. 

    “Sovyetler Birliği’nin 4 Ekim 1957’de Sputnik 1 adlı ilk uyduyu uzaya fırlatmasıyla, özellikle iki süper güç, ABD ve Sovyetler Birliği arasında fitili ateşlenen uzay rekabeti, 12 Nisan 1961’de kozmonot Yuri Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olmasıyla iyice kızışmıştı. Dünya önderliğine oynayan iki güç, belki uzay programlarının gerisinde yatan teknolojik ve bilimsel ilerlemeleri ‘sıradan insanlar’ın anlamasını bekleyemezdi. Ama herhangi bir alanda ‘ilk’ olmak basit, yalın ve herkesi etkileyecek bir gerçekti. Sovyet kozmonotlarının komutanı havacı general Nikolay Kamanin, bu yüzden 1961’de propaganda savaşının bir bileşeni olacak yeni ‘ilk’i buldu. Uzaya çıkacak ilk kadın bir Rus olmalıydı. 

    İlk kadın kozmonot adayları, erkek kozmonotlarla aynı yerde, aynı şekilde eğitim gördüler. Onlar için başlıca ölçüt pilot veya asker değil, paraşütçü olmaktı; çünkü otomasyona ağırlık veren Sovyet uzay araçlarında asıl kritik beceri paraşütle atlayarak yeryüzüne dönmekti. Adaylar arasında iki Valentina öne çıkıyordu: Valentina Tereşkova ve Valentina Ponomaryova. 

    İlk adımı attı,  kadınlara yol açtı  Tereşkova, 16 Haziran 1963’te kendisini uzaya taşıyacak Vostok 6 kapsülünün önünde. 

    Tereşkova, bir işçi ailesinden geliyordu; babası Sovyet-Fin savaşında ölmüştü; eğitimini sürdürürken bir tekstil fabrikasında işçi olarak çalışmıştı. Başarılı bir sporcu, amatör bir paraşütçüydü. Fakat en önemlisi Komsomol üyesi inançlı bir komünistti. Ponomaryova ise daha eğitimli bir ailedendi; pilottu; uygulamalı matematik eğitimi almıştı. Sağlık ve hazırlık bakımından ilk aday olması gerekirken rakibi kadar inançlı bir komünist olmaması ‘ahlaken uygun olup olmadığına dair kuşku yaratmıştı’. Mülakatlar sırasında da ‘Hayattan ne bekliyorsunuz’sorusuna ‘Hayatın bana vereceği her şeyi almak istiyorum’ diye cevap vermişti. Oysa Tereşkova’nın yanıtı ‘Komsomol ve Komünist Parti’yi tavizsiz desteklemek’ti. 

    Tereşkova’nın açtığı yoldan ilerleyenlerden NASA astronotu Peggy Whitson, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda Expedition 16’yı komuta eden ilk kadın oldu.
    Sally Ride ise ilk ABD’li kadın astronottu. 

    Böylece 16 Haziran 1963’te Vostok 6 uzay aracına binerek uzaya çıkan ilk kadın Tereşkova oldu. Kod adı ‘Martı’ydı (Çayka). Uzayda 2 gün 22 saat 50 dakika kaldıktan ve Dünya’nın etrafında 48 tur attıktan sonra 19 Haziran’da yeniden yeryüzüne indi. Genç kadın birkaç gün sonra Kızıl Meydan’da Kruşçev’in yanında gülümserken, SSCB lideri onun için ‘Burjuvazi her zaman kadınların zayıf cins olduğunu iddia eder. Şimdi, burada, burjuvazinin gözünde zayıf olması gereken tipik bir Sovyet kadını görüyorsunuz’ diyecekti. 

  • Bolşevik desteği geldi toprak sorunu bitmedi

    Bolşevik desteği geldi toprak sorunu bitmedi

    1917 Ekim’indeki Sovyet Devrimi’nden sonra, Rusya’da 1922 sonlarına kadar devam eden içsavaş, Anadolu’daki millî kurtuluş mücadelesiyle aynı yıllarda devam etti. Ankara’daki TBMM hükümetiyle Moskova arasındaki ilişkiler de gerek maddi yardımlar gerekse sınır bölgesindeki coğrafi ve siyasi düzenlemeler ekseninde şekillendi. 

    Rusya’daki taze Bolşevik yönetimi ile ilişkiler neredeyse TBMM açılır açılmaz, 26 Nisan 1920’de başlamıştı. Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa, o tarihte yazdığı bir mektupla Moskova’daki yönetimden Anadolu’da girişilen mücadele için para ve silah yardım istemişti. O döneme kadar çok kanlı bir içsavaş yaşanan Rusya’da, Bolşevikler artık kesin olarak üstün gelmek üzereydiler. Nitekim Kızıl Ordu 27 Nisan’da Azerbaycan’a girecek, ertesi gün de Bakü’ye hâkim olacaktı. 

    Mustafa Kemal Paşa, 31 Mart 1922’de Afyon’da bir denetim sırasında Sovyetler Birliği Büyükelçisi Semyon İvanoviç Aralov ve Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Elçisi İbrahim Abilov’la sohbet ediyor. 

    Öte yandan, Mart 1919’da Bolşeviklerin önderliğinde toplanan 3. Enternasyonal, uluslararası politikada çok önemli sonuçlar doğuracak bir dizi karar alma aşamasındaydı. Batı dünyasının Büyük Britanya ve Fransa gibi emperyalist güçlerine karşı bağımsızlık ya da varoluş mücadelesine girişmiş ülkelerin başarıya ulaşmalarının, Bolşeviklerin doğal düşmanları olan bu Batı ülkelerini zayıflatacağı, bunun da sosyalist devrimi o ülkelere sıçratacağı düşünülüyordu. Dolayısıyla komünistlerin Türkiye gibi ülkelere, başlarındakilerin komünist olup olmadıklarına bakmaksızın yardım etmesi gerekiyordu. Lenin’in de bu fikirde olması, Bolşevik yönetiminin Ankara Hükümeti’ne yardım kararı almasını sağladı ve ilk yardımlar hemen 1920 Eylül’ünden itibaren Anadolu’ya gelmeye başladı (#tarih, sayı 75). 

    Ancak Bolşevik yardımları, Ankara ve Moskova arasında tam bir fikir birliği ve dostluk olduğu anlamına gelmiyordu. Hatta ortada toprağa ilişkin ciddi bir de sorun vardı. Bilindiği gibi Ankara Hükümeti, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kabul ettiği Ahd-ı Millî’yi (Misâk-ı Millî) dış politikasının temel taşı olarak kabul ediyordu ve bu metin 1878’de Rusya’ya verilen ama Bolşeviklerin hiç memnun kalmadıkları Brest-Litovsk Antlaşması’yla (3 Mart 1918) Osmanlı Devleti’nin geri aldığı Elviye-i Selâse’yi de (Kars, Ardahan ve Batum Sancakları) Türkiye toprağı olarak görüyordu. Bolşeviklerin ise bu topraklara sahip olmak isteyen Ermenistan ve Gürcistan’la sorunları vardı. Bu iki ülke henüz Bolşevik idaresine girmemişti. Gürcistan’da Menşevikler, Ermenistan’da ise Taşnaksutyun Partisi iktidardaydı. Moskova’nın bu üç sancağı Türkiye’ye bırakması, Ermeniler ve Gürcülerin Bolşevik sempatilerini zayıflatacaktı. Nitekim Ankara ve Moskova yetkililerinin ilk görüşmelerinde Bolşevikler, Türk tarafının duymak bile istemediği bazı sınır düzeltimlerinden dem vurmuşlardı. 

    Moskova’da antlaşma masası  Moskova Anltaşması’nın imza töreninde sağda Rus temsilciler Georgiy Çiçerin, Lev Karahan ve Florinskiy, solda Türk temsilciler Yusuf Kemal Bey (masanın başından beşinci), Rıza Nur Bey, Ali Fuat Paşa (masanın başından dördüncü). Moskova, 16 Mart 1921. 

    Bu toprak meselesi Anadolu’da da sorun oldu. Doğu Anadolu halkının birçok fikir önderi ve Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, başta Kars kenti olmak üzere, Ermenilerin işgalindeki yerlere karşı bir an önce harekat düzenlenmesini istiyordu. Mustafa Kemal Paşa ise buna karşı çıkıyor, Bolşeviklerin duyarlılık gösterdikleri bu konuyu askerî bir oldubittiyle hallederek sorun çıkarmak istemiyordu. İşin diplomatik yoldan çözüme kavuşturulması gerekiyordu. Bu nedenle Ankara’nın ilk diplomatik misyonu Moskova’ya gönderildi. TBMM’nin Dışişleri Bakanı Bekir Sami (Kunduh) Bey, Moskova’da çok uzun süren görüşmelerde bulunmuş ve Bolşeviklerin Türk tezini iyice anlamalarını sağlayarak yapılacak olan antlaşmanın temellerini atmayı başarmıştı. Bunu üzerine de Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Ankara Hükümeti’nin ilk Moskova Büyükelçisi olarak 19 Şubat 1921’de Moskova’ya gitti. 

    Bekir Sami Bey’in en önemli başarısı, Moskova’nın Doğu Anadolu’da sabırsızlıkla beklenen harekata yeşil ışık yakmasını sağlamak oldu. Bunun üzerine harekete geçen Kâzım Karabekir Paşa’nın kuvvetleri 30 Ekim’de Kars’ı aldılar ve ilerleyip sınırı da geçerek Ermenistan’ın mütareke istemesini sağladılar. Bolşevikler ise 3 ay sonra, 1921’in Şubat ayında Gürcistan harekatına başlayacak ve Menşevik yönetimine son vereceklerdi. Böylece toprak sorunu gene askerî yoldan halledilmiş oldu. Moskova, hem Ermenistan’daki Taşnaksutyun yönetiminin Türklere yenilerek gözden düşmesini sağlıyor hem de Bolşevik yönetimini Ermenilerin Türklere karşı koruyucusu olarak gösterebiliyordu. Ankara da bir ödün verdi; Batum kenti Gürcülere bırakıldı. 

    Bu gelişmelerden sonra, 16 Mart 1921’de TBMM Hükümeti’yle Rusya Sovyetleri Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (RSFSC) arasında Moskova Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın en önemli maddelerine göre Moskova Hükümeti Misâk-ı Millî’yi kabul ediyor, Türkiye’ye zorla kabul ettirilmeye çalışılacak hiçbir antlaşmayı kabul etmeyeceğini bildiriyordu. Türkiye de RSFSC’ye aynı garantiyi veriyordu. Ayrıca RSFSC, kapitülasyonların geçersizliğini de kabul ediyordu. Son olarak taraflar, kendi yönetimlerinde bulunan topraklarda diğer tarafta iktidarı ele geçirmeye çalışan oluşumların etkinliklerine engel olma sorumluluğunu da yükleniyordu. RSFCS Dışişleri Halk Komiseri Georgiy Çiçerin, Moskova yönetiminin birkaç yıl boyunca Ankara’ya yılda 10 milyon altın rublelik yardımda bulunacağı sözünü de vermişti. 

    TBMM’nin önemli ilk uluslararası antlaşması olan Moskova Antlaşması’nın tam anlamıyla uygulanmaya başlaması için 1921 sonbaharı beklendi. Öyle anlaşılıyor ki, antlaşmanın imzalandığı sıralarda Moskova’da TBMM Hükümeti’nin Yunan ordusunun karşısında tutunabileceği konusunda kuşkular vardı. Bu nedenle, Anadolu’daki direnişin başına geçmeye çalışan Enver Paşa ve diğer önde gelen İttihat ve Terakki mensupları, Bolşevik Rusya’daki etkinliklerini 16 Mart 1921’den sonra da sürdürmüşler ve Bolşevik desteğinden ancak Sakarya’daki Türk başarısından sonra mahrum kalmışlardır. Aynı biçimde, Bolşeviklerin Ankara’ya yaptıkları maddî yardımlardaki artış da Sakarya’dan sonra görülmektedir. 

  • Papazın komünist kızı kapitalist Almanya’nın yıldızı

    Papazın komünist kızı kapitalist Almanya’nın yıldızı

    Almanya’da bir dönem kapanıyor; Merkel bu sonbaharda görevden ayrılıyor. 16 yıldır ülkeyi yöneten Eski Doğu Almanya doğumlu Angela Merkel’in, başlangıcından bugüne ayrıntılı radyografisini, bir dönem Hürriyet Almanya’nın başında da görev yapmış gazeteci Kerem Çalışkan çıkardı. 

    Almanya’yı 16 yıldır yöneten Başbakan Angela Merkel, 2021 Eylül seçimiyle politikaya veda ediyor. “Merkel Ana” (Mutti Merkel) çağı kapanıyor. Almanlar öksüz kalıyor. Papazın komünist kızının parlak kariyeri, korona ve aşı krizi nedeniyle Shakespeare trajedileri benzeri bir final yapıyor. 

    Merkel’in TV’lerdeki görüntüsü “Yıllar Yorgun Ben Yorgun” şarkısı söylüyor. Bütün Almanlara 21 Eylül 2021’e kadar aşı olacaklarını vaadediyor. 26 Eylül’de seçim var. “Merak etmeyin. Hepinize aşı yapmadan koltuğu terketmeyeceğim” mesajı veriyor. Oysa Almanlar yetersiz ve plansız aşı nedeniyle isyan halinde. Merkel en sağlam olduğu yerden “güven duygusu”ndan vuruluyor… 

    ‘Merkel Ana’ 
    16 yıldır Almanya’yı yöneten Angela Merkel, iktidarını kendisine duyulan güven üzerine inşa etti. Yeniden aday olmayacağını açıklayan Merkel, hakkında yolsuzluk, kişisel kayırma, kara para, vergi kaçırma gibi iddialar çıkmayan ender politikacılardan oldu. 

    Gözlerine bakıyorum. O her zamanki uzak, dalgın, kederli, mesafeli bakışlar. Sanırsınız birazdan kilisede günah çıkaracak ya da merkez komitesi önünde özeleştiri yapacak. Aşı krizi yüzünden bir tür suçluluk duygusu da karışıyor mavi gözlerinin griliğine… 

    Oysa o, Berlin Duvarı’nın yıkıntıları arasından elinde özgürlük ve dürüstlük meşalesi ile yükselen bir melek. Angela! En çılgın senaryo yazarlarına şapka çıkartacak bir başarı öyküsü var. Acaba anılarını yazar mı? Neleri anlatır? “Ben Kohl’ün kızıydım…” diye mi başlar? Yoksa daha eskilere gidip, önce Almanya safında, sonra Almanlara karşı ve en sonunda bağımsızlık için savaşmış Polonyalı dedesini mi anlatır? 

    Acaba babası Horst Kasner’in 1954’te kendisi doğduktan 3 ay sonra, Batı’dan (Hamburg) Protestan bir papaz olarak komünist Doğu Almanya’ya göçetmesinin sırrını da söyler mi? Misyoner bir dindarlık mıdır bu gizemli göç? Yoksa kilise örgütlenmesi içinde Doğu Bloku’na bir sızma mı? 

    İlginç bir sentez 

    İlk soyadı ile Angela Kasner, hem papazın kızı hem de genç bir Marksist-Leninist olarak ilginç gibi bir formasyona sahiptir. Komünist soslu Prusya militarist disiplini ile kilise ciddiyetinin özgün bir karışımıdır. Bu ilginç sentez, iktidar hırsı ile birleşince onu fırtınalar içindeki kuyrukluyıldız gibi zirvelere taşıyacaktır. 

    Aslında sessiz, terbiyeli, kendi hâlinde bir kasaba kızı olarak büyür Doğu Almanya’da. Taşındıkları Templin, Berlin’in 75 km. kuzeyinde sessiz-sakin ücra bir kasabadır. Yeni Sovyet işgaline düşmüş el değmemiş eski Prusya topraklarıdır. Annesi öğretmendir ama Batı’dan geldikleri için Doğu Alman makamları onun mesleğini yapmasına izin vermez. Ev kadını annesi üç çocuğunu büyütür. Angela’nın bir erkek, bir kız kardeşi olur. Ortam pastoral, doğa güzeldir. Angela mütevazı bir kızdır. En sevdiği yemek, kendi pişirdiği patates çorbasıdır, dersek Prusya mönüsü tamamlanır. 

    1954 doğumlu Angela, 7 yaşında Templin’deki Politeknik Okulu’nda eğitime başlar. Derslerinde oldukça başarılıdır. Özellikle Rusça ve matematikte hep sınıf birincisidir. O yılların gereği, okulda ve toplumda kabul görmek için 1968’de 14 yaşındayken Komünist Parti’nin gençlik kolları olan Hür Alman Gençliği örgütüne kaydolur. Rusçadaki başarısı onu Doğu Almanya çapındaki etkinliklere taşıyacaktır. 

    Okuldayken, Leipzig’deki Karl Marx Üniversitesi’nde fizik okumaya karar verir. 1973’te 19 yaşında istediği bölüme girmeyi başarır. 1978’de burada kuantum fiziği üzerine diploma çalışmasını başarıyla tamamlar. Bundan bir sene önce, Moskova’da bir seyahatte tanıştığı, kendisi gibi fizik öğrencisi olan Ulrich Merkel ile evlenmiştir. Çift 5 sene sonra 1982’de çocuksuz olarak boşanır. Ancak Angela, Merkel soyadı ile ünlü olacak ve onu ömür boyu taşıyacaktır. 

    Bir liderin gençliği Henüz ilk eşiyle evlenip Merkel soyadını almamış genç Angela Kasner, 1971’de Templin’de okuduğu lisede sınıf arkadaşlarıyla.

    1978’de Thüringen’deki Ilmenau Teknik Üniversitesi’ne girmek ister. Ancak Doğu Alman İstihbaratı (Stasi), bunun için orada gizli istihbarat elemanı olup düzenli rapor vermesini isteyince bunu reddeder ve oradan vazgeçer. “Ben pek sır saklayamam” yazar ret cevabında… 

    Fizik doktorası 

    1978’de kocasıyla birlikte Doğu Berlin’e taşınır. Merkel burada Doğu Alman Bilimler Akademisi içinde Fiziksel Kimya Merkez Enstitüsü’nde çalışmaya başlar. Buradaki faaliyeti 1989’da Berlin Duvarı yıkılana kadar 11 sene sürecektir. 1986’da aynı enstitüde kuantum fiziği üzerine doktora çalışmasını tamamlar. 

    18 yaşındaki Angela, arkadaşlarıyla bir yılbaşı partisinde. 

    Çok başarılı bulunan tezi ile doktor unvanını almak için, yine o yılların gereği bir de Marksist-Leninist sosyal tez vermesi gerekir. Merkel’in “Sosyalist yaşam tarzı nedir?” adlı tezi de “yeterli” bulunur ve doktor ünvanını alır. 

    Merkel bu arada 1984’te tanıştığı kuantum kimyacısı Joachim Sauer ile birlikte yaşamaya başlar. Sauer ile uzun bir partnerlikten sonra 1998’de, politik fırtınaların ortasında resmen evlenir. İlk evliliğinden olan iki çocuğunu Merkel ile ortak yaşantısına katan Sauer hâlen Merkel’in kocasıdır. 

    Merkel kariyeri boyunca yine komünist Hür Alman Gençliği (FDJ) örgütü içinde çalışır. O yıllardaki arkadaşlarının tanıklığına göre örgütün ajitasyon-propaganda bölümü sorumlusudur. Merkel ise o dönemi, “kültürel çalışmalar yapıyordum, tiyatro biletleri dağıtıp Sovyetler’den gelen yazarları konuk ediyor ve konferanslar düzenliyordum” diye anlatacaktır yıllar sonra. 

    Merkel bu gençlik döneminde Doğu Almanya’da rejim karşıtı, özgürlükçü muhalif hareketler içinde yer almaz. Tam tersi, komünist elitin orta sınıfı içinde, halinden memnun, düzene uymuş, kendi hayatını yaşayan sıradan bir akademisyendir. Yine yıllar sonra “Bir şeyleri kişisel olarak değiştirmek mümkün olmadığı için Doğu Almanya’daki yaşamımız aslında belli bir rahatlık içindeydi” diyerek bu konformist pozisyonu doğrulayacaktır. Nihayet Merkel’in hayatını kökten değiştirecek ve kendisini hayal bile edemeyeceği noktalara taşıyacak olan o gün gelir… 

    Berlin Duvarı yıkılıyor 

    9 Kasım 1989… Berlin Duvarı iki taraftan gençlerin balyozlarıyla, Doğu Alman yöneticilerinin çaresiz ve dehşetli bakışları arasında parça parça yıkılır. Günlerden Perşembe’dir. Ve Merkel için Perşembe sauna günüdür. Dünya yıkılsa bu keyfinden vazgeçmeyeceğini gülerek anlatır yıllar sonra. O gün gerçekten de dünya yıkılmıştır ve Merkel komünist arkadaşlarıyla birlikte o günlerdeki rejimin bir lüksü olan saunaya gitmiştir! İlerleyen günlerde, hayatın, akademinin ve arkadaşlarının tümü yavaş yavaş oraya akarken, Merkel de onların içinde Berlin duvar yıkma şenliklerine katılır. 

    Merkel 1 ay kadar sonra, yeni kurulan politik gruplardan Demokratik Açılım Partisi’ne (DA) girer. DA’nın başkanı, Merkel’in babasının kilisesinin ve bazı rejim muhaliflerinin avukatlığını da yapan hukukçu Wolfgang Schnur’dur. Schnur, çocukluğundan beri yakından tanıdığı Merkel’i yardımcısı olarak Doğu Berlin’deki parti merkezine alır. Merkel kısa sürede destekçisi Schnur sayesinde parti sözcüsü olur. Basın bültenlerini ve bildirileri kaleme alır; parti yönetimine girer. 

    Başlangıçta DA sol eğilimlidir. Merkel önce sosyal-demokrat SPD’ye üye olmak istemiş, ancak kabul edilmemiştir. Daha sonra DA ve yeni kurulan diğer partiler sosyalizme toptan cephe almaya başlar; Batı’dan gelen CDU’lu liderlerin etkisine girerler. En ünlü lider ise daha sonra “İki Almanya’nın Birleşmesinin Mimarı” unvanını alacak olan CDU Başkanı Helmut Kohl’dur. 

    Geleceğin şansölyesi, 1972’de 17 yaşındayken Doğu Almanya’da askerlerin düzenlediği bir eğitimde (üstte).

    Merkel’in 1970’lerden bir portresi.

    Doğu’da ilk seçimler 

    18 Mart 1990’da Doğu Almanya’da ilk defa serbest seçimler yapılır. Kohl, seçimden önce buradaki bölük-pörçük çeşitli parti ve grupları “Almanya İttifakı” adı altında birleştirir. Doğu Alman CDU’sunun başında Lothar de Maizière vardır. 

    Tam seçimden önce DA’nın başkanı, Merkel’in destekçisi Wolfgang Schnur’un yıllardır Doğu Alman istihbaratına çalışan bir ajan olduğu ortaya çıkar. Stasi’nin gizli belgeleri yavaş yavaş ortaya dökülmektedir. Schnur sahneden çekilir. Biraz da bu nedenle seçimde bir felaket yaşayan DA’nın oyları ancak % 0.9 olur. Doğu Almanya’nın bu ilk ve son seçimini Batı’dan CDU destekli Almanya İttifakı % 41 gibi bir oranla kazanır. 

    Doğu Almanya’nın ilk ve son başbakanı olan Doğu-CDU’nun lideri Lothar de Maizière, seçimden sonra Merkel’i hükümet sözcülüğü gibi önemli bir göreve getirir. Maizière, Merkel’in DA Başkanı Schnur’un istihbarat elemanı olduğunun açığa çıkmasından sonra düzenlenen basın toplantısını başarıyla yönetmesinden ve gazetecilerin ısrarlı sorularına verdiği ustaca cevaplardan etkilenmiştir. 

    Merkel, 1993’te Kadın ve Gençlik Bakanlığı yıllarında. 

    Bundan 1 sene sonra, 17 Aralık 1990’da iki Almanya’nın birleşmesinden ve Maizière’in Kohl hükümetinde Bakan olmasından sonra, Maizière’in de aslında Doğu Alman istihbaratı Stasi’nin ‘Czerni’ takma adıyla çalışan bir ajanı olduğu ortaya çıkacak ve o da istifa edecektir! Ancak bu defa onun eski basın sözcüsü Merkel ortada görünmez zira o artık CDU içinde kendini iktidara taşıyacak taşları tek tek döşemektedir (Merkel’in de aslında Stasi’ye çalıştığına dair iddialar vardır; ancak bunlar kanıtlanmamıştır. Merkel’e dair iki Stasi belgesi, Merkel imzalı onay vermediği için açıklanmamıştır). 

    Merkel’in yükselişi 

    1990, iki Almanya’nın birleştiği heyecanlı ve fırtınalı bir yıldır. Merkel bu birleşme kasırgasının tam ortasındadır. 36 yaşındaki genç kadın, geleceğinin bilimsel çalışmada değil politikada olduğuna karar vermiştir. 

    1-2 Ekim 1990’da CDU’nun tarihî Doğu-Batı Birleşme Kongresi toplanır. Merkel bu fırsatı kaçırmaz. CDU’nun başında o yıllarda tek söz sahibi olan Helmut Kohl ile başbaşa görüşür; kendisini tanıtır ve tam desteğini kazanır. Kohl bundan sonra Merkel’e yıllarca “Benim kızım” (Mein Maedchen) diyecektir. Merkel böylece CDU’ya tepeden paraşütle iner. 

    Helmut Kohl’ün ‘proteje’si Kohl’ün ‘küçük kızım’ diye bahsettiği Merkel, siyasette onun kanatları altında yükseldi. 1999’da Kohl’ün bağış skandalı patladıktan sonra yazdığı cüretkar makalede ise “baba”sına 9 yılın ardından isyan etmişti. 

    20 Aralık 1990’da Birleşik Almanya’da ilk kez birleşik seçim yapılır. Merkel bu tarihî seçime, ilk defa milletvekili adayı olarak Doğu Almanya’nın en ücra bölgesinden, en kuzeydeki Ostsee (Doğu Denizi) kıyısındaki Mecklenburg-Vorpommern eyaletindeki bir kasabadan katılır. Burası Polonya’ya uzanan eski Prusya topraklarıdır. Merkel bu seçimi “ilk oylar” denilen tercihli oylarla % 48.5 gibi yüksek bir oranla kazanır. Artık Alman Federal Meclisi (Bundestag) üyesi bir milletvekilidir. Henüz 36 yaşındadır. Doğu Alman komünist bir akademisyen için bu gerçek bir sıçrama demektir. 

    20 Aralık 1990 seçimi Almanya toplamında % 43.8 oy alan CDU’nun zaferi ile sonuçlanır. Başbakan olan Helmut Kohl, Doğu’dan gelen kızını ödüllendirir ve ona hükümetinde küçük bir bakanlık verir. Merkel, üçe bölünen eski bakanlığın yeni yapılanmasında Kadın ve Gençlik Bakanı olur. 1991’de CDU başkan yardımcılığı koltuğuna oturur. Partinin Protestan Çalışma Grubu yönetimine girer; 1993’te Mecklenburg-Vorpommern bölgesi başkanlığına seçilir. 

    1994’te yeniden seçim olur. Merkel küçük kasabasından yine 48.6 gibi yüksek bir oy oranıyla seçilerek parlamentoya girer. Merkel 2017’ye kadar aynı bölgeden 7 defa seçilerek Berlin meclisine gelecektir. CDU bu seçimden de yüzde 41.4 oyla birinci parti olarak çıkar. 

    Başbakan Kohl bu defa Merkel’i daha önemli bir pozisyona, Çevre-Doğa Koruma ve Nükleer Santral Güvenliği Bakanlığına getirir. Bu kamuoyu önünde, Almanya’da o yıllarda ateşlenen doğayı-yeşili koruma ve nükleer santral tartışmalarının ortasında önemli bir bakanlıktır. Merkel 1998’e burada kalır. 

    27 Eylül 1998’de yapılan seçimler CDU için büyük yenilgiyle sonuçlanır. % 35.2 ile 1949’dan beri en düşük oyu alan CDU iktidarı kaybeder. Yenilgiden sonra parti karışır. Kohl’ün yeniden aday olmasını istemeyen ancak bunu başaramayan genel sekreter Wolfgang Schauble, Kohl’un yerine genel başkan seçilir ve Merkel’i de CDU genel sekreterliğine getirir. Talih Merkel’e yine gülmektedir. 

    Cüretkar bir çıkış 

    1999’da Almanya’yı derinden sarsacak “bağış skandalı”patlar. Kohl, bir söyleşide ismini açıklamadığı bağışçılardan CDU’ya büyük miktarlarda yasadışı bağış aldığını itiraf eder; ama bu parayı ülkenin birleşmesi için harcadığını öne sürer. Alman basını bunu “Kara para yolsuzluğu” ilan eder. CDU, Titanic gibi başaşağı gitmeye başlar. 

    Tam bu noktada Merkel, kendisinin, CDU’nun ve tüm Almanya’nın kaderini değiştirecek cüretli ve beklenmedik bir çıkış yapar. Kuşkusuz yıllardır izlediği siyasi şöhretlerin iskambil kağıdı gibi peşpeşe devrilmesi ona bu cesareti vermiştir. Üstelik kendisi CDU içinde, Doğu’dan gelen ve sırtında “yolsuzluk veya casusluk” yükü olmayan son temiz politikacı konumundadır. 

    Merkel, parti genel başkanı Schauble’ye de haber vermeden, Almanya’nın en ünlü ve ciddi gazetesi FAZ’a bir makale yazar. Bu makalede CDU’nun artık sırtından çeşitli gölgelerle yüklü “baba vesayeti”ni atmasını ve rüştünü ispat etmiş genç bir yetişkin gibi geleceğe kendi başına yürümesini savunur. Kız, 9 yıl sonra babasına isyan etmiştir! 

    Makale CDU ve Almanya’da deprem etkisi yaratır. CDU içinde Kohl yanlıları Merkel’e “baba katili” ve “yuvasını pisleyen kuş” diye saldırırlar. Kohl’ün de “Koynumda yılan beslemişim” dediği duyulur. Ancak kamuoyu Merkel’den yanadır. Doğru zamanda doğru çıkışı yapmış; risk alma cesaretini göstermiştir. 

    Kohl tasfiye olur. Merkel’e hak veren Schauble de istifa ederek yolu açar. 10 Nisan 2000’de yapılan kongrede Merkel 935 delegeden aldığı 897 oyla CDU genel başkanı seçilir. Artık herkesin ağzına baktığı “Ana Muhalefet Lideri”dir. 

    2002’de yeniden seçim vardır. Merkel CDU başkanı olarak seçime girecektir. Ancak Merkel, skandalın sarsıntısı henüz geçmeden muhtemel bir seçim yenilgisi riskini almak istemez. Kendisi başbakan adayı olmaz ve Edmund Stoiber’i destekler. 2002 seçimini Stoiber kaybeder. Hükümeti yine az farkla kazanan SPD kurar. Irak savaşına katılmaya karşı çıkan ve sel baskınına hemen çizmelerini giyip koşan SPD lideri Gerhard Schroder, o yıllarda hâlâ popülerdir. 

    İki evlilik ve emeklilik Merkel, 1977’de soyadını taşıdığı Ulrich Merkel’le, 1998’de de halen birlikte olduğu Joachim Sauer’le evlendi. 

    2005’te bir dizi yerel seçimi kaybeden ve iyice yıpranan Schröder erken seçime gider. Bu seçime Merkel ilk kez CDU’nun başbakan adayı olarak katılır. CDU seçimi az farkla önde bitirir. Schröder, TV’de kendisinin başbakan olarak devam etmesi gerektiğini savunan bir konuşma ile Alman toplumunun tepkisini çeker. Cumhurbaşkanı Horst Köhler, Merkel’i hükümet kurmakla görevlendirir. Merkel başbakan Merkel önce hükümet kurmakta ve çoğunluk sağlamakta zorlanır. Uzun görüşmeler sonucu Schröder sahneden çekilir. Başbakan Merkel ilk CDU-SPD Hükümeti’ni kurar. Bu, Almanya’da “Büyük Koalisyon” (Gro-Ko) diye anılan ilk Merkel hükümetidir. Bu koalisyon ülkenin iki büyük ana partisini kapsadığı için, muhalefeti mecliste marjinal konuma getirir. Böylece koalisyon içi çekişme, pazarlık ve uzlaşmaları iyi idare eden Merkel, istikrarlı bir iktidar dönemi geçirir. Ayrıca 2005’te, 1949’da başlayan Federal Almanya Cumhuriyeti’nin tarihinde 7 erkekten sonra ilk kez “kadın başbakan” olarak tarihe geçer. Henüz 51 yaşındadır. 

    Merkel 2009 seçimini de kazanır ve mecliste çoğunluğu sağlayarak 4 yıl daha ülkeyi yönetir. 2013 seçimine prestijli ve başarılı iktidarının zirvesinde girer. Merkel yine uzun pazarlıklar sonucu bir kez daha SPD ile “Büyük Koalisyon” kurar. Bu dönem, Avrupa’yı baştan aşağı sarsan “mülteci krizi” gibi bir depremle hayli çekişmeli geçecektir. Merkel 2015’te “Biz bunu başarırız” diyerek ve Hıristiyan değerlere de sıkça gönderme yaparak 1 milyon mülteciye Almanya’nın kapılarını açar ve diğer AB ülkelerini de mülteci almaya zorlar. Bu, Almanya’da şiddetli tepkilerle karşılanır. Popüler Merkel, ağır bir “mülteci yarası” alır. Bu depremde AfD (Alternatif Deutschland) adlı sağcı, ırkçı, Nazi eğilimli bir parti ortaya çıkar ve % 10 barajını aşarak bölge parlamentolarına girmeye başlar. 2017 seçiminde bu mülteci krizinin etkisi görülür. Merkel’in CDU’su ancak yüzde 32.9 oy alabilir. AfD bir hamlede geleneksel liberal partiyi (FDP) ve Yeşilleri de geçerek 3. parti konumuna sıçramıştır. Kamuoyundaki mülteci düşmanlığı alttan alta kaynayan sağcı, ırkçı akımlara AfD ile politik sahneye çıkma şansı vermiştir. Bu ırkçı hareket, Merkel’in Almanya’ya bıraktığı en kötü mirastır. Tarihsel diyalektiği, politik akımların iniş-çıkışlarını çok iyi bilen Merkel, 2018’de bir dahaki seçimde (2021) tekrar aday olmayacağını ve politikadan çekileceğini açıklar. Zamanında çekilmeyi bilmek en büyük erdemdir. 

    Merkel, 2018’de bir sonraki seçimde (2021) tekrar aday olmayacağını açıkladı.

    Merkel 16 yıllık iktidarı boyunca olayları sabırla izler. Tam anlamadan müdahale etmez. Bu açıdan basında sık sık “pasif kalmakla” eleştirilmiştir, ama bunlara pek aldırmaz. Aynı zamanda iyi bir dinleyici, sentezci ve müzakerecidir. Müzakerelerde tarafları sonuna kadar sabırla dinler. Karar aşamasında kendi görüşünü, ustaca rasyonalist şekilde formüle edip “ortak akıl” olarak masaya koyar. 

    Kişisel yaşamı da gençliğinden beri “kendi işini kendi görme” sosyalist felsefesi üzerine kuruludur. Başbakan olmasına rağmen lükse-şatafata düşmemesi; saraylarda oturmaması; kendi evinde temizliğini kendi yapması; markete gidip kuyruğa girmesi özellikle Türkiye’de büyük bir hayretle izlenmektedir. Almanya’da ise bu tevazu doğal karşılanır. 

    Özellikle yaşlı Almanların Merkel’i sevmesi, ona duyulan bu güvenle ilgilidir. Bu insanlar kuruş kuruş ödedikleri vergileri, devlet hazinesini Merkel’in har vurup harman savurmayacağına, lüks ve çılgın projelere harcamayacağına güvenirler. 16 yıl sonra hakkında yolsuzluk, kişisel kayırma, kara para, vergi kaçırma gibi iddialar çıkmayan ender politikacılardandır. Alman halkını koruyan Merkel Ana (Mutti Merkel) imajı bu anlayış temelinde şekillendirmiştir. 

    AVRUPA DENGELERİNİ DEĞİŞTİRDİ 

    Merkel’in 3 tarihî kararı

    Tarihin “Anlat kızım neler yaptın?” sorusuna, Merkel şu cevabı verebilir: “Nükleer santralleri kapattım, zorunlu askerliği kaldırdım, mültecilere kapıları açtım”. Bunların hepsi insancıl ama tartışmalı kararlardır. 

    Merkel, 2010’da önce Almanya’daki nükleer santrallerin süresini uzatma kararı verirl, 2011’de ise Japonya’da deprem-tsunami ile yaşanan Fukushima nükleer santral faciasından sonra radikal bir değişikliğe gider. 2022’ye kadar Almanya’daki tüm nükleer santrallerin kapatılması ve doğal enerjiye dönüş kararı alır. Bu süreç halen devam etmektedir. 

    2011’de sonradan kopya tez yüzünden politikadan tasfiye olan neo-liberal Savunma Bakanı Karl-Theodor zu Guttenberg’in öncülüğü ile Merkel hükümeti zorunlu askerliği kaldırır. Alman Ordusu gönüllü-profesyonel bir ordu haline gelir. Orduda şimdi sağcı-ırkçı örgütlenmelerin güçlendiği endişesi vardır. Ortak Avrupa Ordusu projeleri de Almanya’nın bu kararı sonrası adeta rafa kalkar. Eski ABD Başkanı Trump’ın Beyaz Saray’da Merkel’e kötü davranması hatta elini bile sıkmamasının bir nedeni de budur. Trump’ı sinirlendiren Merkel’in elinin sıkılığı, savunma masraflarını kısması, NATO’ya ödemelerini geciktirmesi ve Avrupa’nın savunmasını tümüyle ABD’nin sırtına yıkmasıdır. Trump bunlara kızıp “Başınızın çaresine bakın” diyerek Amerikan askerlerini tümüyle Almanya’dan çekme kararı almıştı. Yeni ABD Başkanı Biden, bu geri çekilmeyi durdurdu. Şimdi ABD, Rusya’yı sıkıştırmak için Balkanlar ve Karadeniz’de askerî üslerini güçlendirmek istiyor. 

    Gelelim mülteci politikasına… Suriye savaşı sonrası 2015’te Ortadoğu ve Afrika’dan Avrupa’ya yönelen mülteci akını artınca Avrupa’da “mülteci krizi” patlak verdi. Almanya’da ve Avrupa’da hiçbir ülke bu insanları ülkesinde istemiyordu. Merkel mültecilerin, en azından “işe yarar bir kısmının” ülkeye alınmasını savundu. Bu da Merkel’in kamuoyundaki prestijinin giderek düşmesinin başlangıcı oldu. Merkel Ana’nın ana şefkati ile yabancı komşu çocuklarına kapıyı açmasını Alman toplumu kabul etmedi. 

    Merkel aynı tarihlerde Türkiye’nin mültecileri Avrupa’ya göndermeyip, kendi ülkesinde barındırması için Tayyip Erdoğan ile “Mülteci Antlaşması” denilen bir anlaşma yaptı. Avrupa Türkiye’ye mültecileri barındırma karşılığı 2016-2019 arasında 6 milyar Euro verecekti. O günden bugüne AB yardımın ancak yarısını ve hep erteleyerek verirken; Türkiye barındırdığı Suriyelilere ve diğer mültecilere şimdiye kadar resmî açıklamalara göre en az 40 milyar dolar masraf yaptı. 

    AB KAPILARINI KAPATAN LİDER 

    Türkiye ve Türkler meselesi

    Merkel, Türkiye’nin, Türklerin AB’ye girmesine öteden beri karşı oldu. Ülkedeki yabancı düşmanlığının yükselmesinde sorumluluğu büyük. Kişisel anılardan Hürriyet Almanya’nın kapanmasına uzanan süreç… 

    Merkel, Türklerin sadece dönerini seven bir lider. Ülkesindeki Türklerin yeterince entegre olmadığını, yani henüz tam Almanlaşmadığını düşünür. Çokkültürlü (multi-kultu) bir toplum hayalinin öldüğüne ve Leitkultur (öncü kültür) olması gerektiğine dair özlü sözler de Merkel’e aittir. Üstelik “AB’ye tam üyelik yerine size ayrıcalıklı üyelik verelim” diyerek, Türkiye’ye Avrupa kapısına adeta ebediyen kapatan çok kritik bir açıklama yapmıştır. Merkel o tarihte bunu 2005 seçimlerinde sağcı ve ırkçı oylardan biraz daha koparmak için yapmıştı. Ancak Türkiye konusunda politikası hiç değişmedi. Türklerin, onca yıldan sonra Türk ve Müslüman kimliği ile Avrupa yönetimine dahil olmasını istemedi. Bu bakımdan aynı yıllarda Türklere “çifte pasaport”a da karşı çıktı. 

    Almanya’nın Hanau kentinde 19 Şubat 2020 gecesi iki kafeye düzenlenen ırkçı terör saldırısında, aralarında 4 Türk’ün de bulunduğu 9 göçmen hayatını kaybetmişti. Onlar için Ağustos 2020’de düzenlenen anma etkinliği. 

    Yıl 2006. Almanya-Frankfurt’ta Aydın Doğan’ın o görkemli Doğan Grubu (matbaalı ve stüdyolu) medya tesislerinde Kanal D’nin Euro-D olarak yayına geçmesinin 10. yıldönümü kutlanıyor. Yeni Başbakan Merkel, stüdyonun açılış töreninde. Merkel’e tesisleri gezdirirken çevirmenlik yapma görevi de 1 sene önce Hürriyet Avrupa’nın başına geçip Frankfurt’a gelmiş olan bana düşüyor. Merkel o gün siyah kazak üzerine siyah ceket giymiş, en resmî halinde… Soğuk, dalgın bakışlarıyla anlatılanları ilgisizce dinliyor. Biraz şeytan dürtüyor… Merkel’e birden “Bu siyah sizi hiç açmamış, biraz daha renkli bir şeyler giyseniz daha sempatik olabilirdi” diyorum. Zınk diye duruyor, mavi gözleri büyüyüp beni şöyle tepeden tırnağa bir süzüyor. Belli ki bu çevirmen Türk gazeteciden beklediği sözler değil bunlar. Ancak beklediğim refleksi veriyor. Sesinde insani bir titreşimle konuşuyor. Aslında oldukça renkli ceketler giydiğini, kırmızı-mavi ceketleri olduğunu, bugün acele çıkması ve uçak seyahati nedeniyle siyahları üzerine çekip geldiğini söylüyor. Karşılıklı tebessüm ediyoruz. 

    Matbaayı gezerken, işçiler kalabalık bir grupla yanımıza gelip Merkel’den “çifte pasaport” istiyorlar. Merkel bunu danışmanına not ettiriyor ve ilgileneceğini söylüyor. Tabii buna karşı olduğunu her açıklamasında vurguluyor. 

    Merkel beni de 2 sene sonra Aydın Doğan’a başvurup Hürriyet Almanya’nın başından attıracaktır. Ancak bu ceket renginden değil, gazetenin renginden olacaktır. Ona giden raporların “Hürriyet Almanya bu şekilde yayın yaptıkça Türkler asla entegre olamaz. Hürriyet her gün onların Türk kimliklerini bayrak gibi sallıyor” dediğini sonradan öğreneceğim. Hürriyet bir süre sonra Avrupa yayınına son verecek, 2018’de medyadan tümüyle çekilecektir. 

    Merkel döneminde Türk medyasının Almanya’dan tasfiyesi tarihe küçük bir dipnottur. Ancak yine aynı dönemde yaşanan, Nazi katil hücresi NSU tarafından işlenen çoğu Türk 9 kişinin öldürüldüğü dönerci cinayetleri (sonuncusu 2006), 9 Türk’ün katledildiği Ludwigshafen yangını (2008) ve 9 göçmen gencin katledildiği Hanau nargile cafe katliamı (2020), kuşkusuz tarihe acı hadiseler olarak geçmiştir ve unutulmayacaktır. 

  • 150 yıl öncenin Fransa’sı sosyalizmin ilk provası

    150 yıl öncenin Fransa’sı sosyalizmin ilk provası

     1870 Eylül’ü başında 3. Napoléon, Sedan Muharebesi’nde Prusya’ya tutsak düşmüştü. Fransa’da hemen ardından kurulan cumhuriyet (3. Cumhuriyet), bir yandan savaşı sürdürüyor diğer yandan da önemli endüstri kentlerindeki işçilerin ve halkın başlattığı ayaklanmalarla uğraşıyordu. Ülkeyi yöneten monarşi sempatizanı Adolphe Thiers ve daha muhafazakar cumhuriyetçilerin yeni yönetimde başı çekmesi, Prusya’ya verilen ödünler ve son olarak Montmartre’daki topların 18 Mart 1871’de Paris’ten çıkarılmak istenmesi zaten kaynayan kazanı patlattı. Devrimciler Paris’te yönetimi ele geçirdi ve 18 Mart’ta 10 haftalık komün dönemi başladı. 

    1- Ayaklanmaların olduğu Paris başkent olma statüsünü kaybetmişti. 

    Fransa’nın kısa kesintiler dışında yüzyıllar boyunca başkenti olan Paris, komünün ilan edilmesinden birkaç ay önce bu önemli siyasi özelliğini yitirmişti. 3. Napoléon’un Sedan Muharebesi’nde tutsak düşmesinin ardından Leon Gambetta, Millî Müdafaa Hükümeti’ni kurmuş, Paris’te ayaklanma çıkma olasılığına rağmen kuşatma altındaki kentten bir balonla Tours’a firar etmiş ve geçici hükümeti buradan idare etmişti. Ardından Tours’la arasında az bir saat mesafe olan Orléans yakınlarında Fransız ordusu tekrar mağlup olunca bu sefer başkent Bordeaux’ya çekildi. Thiers’in kurduğu hükümet ise Almanlarla yapılan bırakışmadan sonra yönetimi Paris yakınlarındaki Versailles’a taşıdı. 

    2- Ne ilk komün, ne de tek komün girişimiydi. 

    Paris, siyasi başkent olduğu kadar kültürün ve ekonominin (dolayısıyla sanayinin) başkentiydi; fakat kendi gibi işçi nüfusunun yoğun olduğu başka rakip endüstri kentleri de mevcuttu. Bunların arasında en önemlileri Marsilya ve Lyon idi ve ilk komün girişimi de yine Paris’ten önce Lyon’da olmuştu. Ünlü Rus anarşist Bakunin ve sosyalist Paul Clusaret’nin Sedan Muharebesi ertesinde (28 Eylül 1870) başlattığı ayaklanma cumhuriyetçi ulusal muhafızlar tarafından engellenmişti. Ancak Paris’te komünün ilanının ardından Lyon’da da başarılı bir komün girişimi gerçekleşmiş (22 Mart 1871) bu da 2 gün dayanabilmişti. Marsilya’da ise Ağustos 1870’de başarıya ulaşamayan girişimden sonra 22 Mart 1871’de yine Paris’ten ilhamla bir komün kurulmuş, bu da ancak 4 Nisan’a kadar sürebilmişti. Diğer kısa süreli komünler ise St. Etienne, Narbonne, Toulouse ve Le Creusot’da gerçekleşti. 

    3- Blanquistler yönetimde, ünlü devrimci Blanqui hapiste. 

    Paris’teki ayaklanmalarda en muhafazakar grup “radikal cumhuriyetçiler”, en soldaki grup ise Blanquistler’di. Seçim sonrası Komün Konseyi’nde de Jakobencilerle beraber yine Blanquistler en etkin fraksiyondu. Hatta dönemin en önemli devrimcilerinden Louis-Auguste Blanqui, hapishanaede olduğu halde yokluğunda komün başkanı seçilmişti. Blanqui, kendisinin teşkil ettiği tehlikenin farkında olan Adolphe Thiers tarafından 17 Mart’ta tutuklanarak komün sonuna kadar hapiste kalmış ve yönetime doğrudan katılamamıştı. Komün sonrası Blanqui, sağlık sorunları sebebiyle diğer 4500 komün taraftarı gibi Yeni Kaledonya’ya sürülmeyecek, cezasını hapishanede tamamlayacaktı. 

    4- Komün imparatorluğa karşı değil cumhuriyete karşı ilan edildi. 

    Daha önce 1. Enternasyonal’in öncülüğünü yaptığı, imparatorluğa karşı ayaklanmalar gerçekleşmişti. Gazeteci Victor Noir’ın imparatorun kuzeni prens Pierre Bonaparte tarafından öldürülmesinden sonra bir darbe girişimi olduysa da tüm bunlar Mayıs 1870’te 3. Napoléon’un yaptığı kendi lehine sonuçlanan plebisit ile bertaraf edilmişti. Dönemin radikalleri ve kurulu düzen karşıtları, başarılı bir ayaklanma için imparatorluğun çözülmesi ve yeni cumhuriyetin (3. Cumhuriyet) yetersizliğinden oluşan güç boşluğunu beklemek zorunda kalmıştı. 

    Napoléon aşağı! İmparatorluk rejimi ve baskıcılığının simgesi olarak görülen 1. Napoléon’un heykelinin üzerinde durduğu Véndome Sütunu, komüncüler tarafından devrilmişti. 

    5- Komün Konseyi: Proletarya için, fakat proletarya tarafından değil! 

    Paris Komünü’nün ilan edilmesinin ardından gerçekleşen seçimlerde 92 üye seçildi. Bunlardan, burjuvazinin meskun olduğu “quartier”lerden seçilen 15’i, komünü protesto etmek adına yönetime katılmadı. Geriye kalan üyelerden ise sadece 33’ü işçi olmakla beraber hiçbiri vasıfsız işçi değildi. Komün konseyinde gerektiği kadarıyla temsil edilmeyen proletarya, ayaklanmalara da halkın ancak diğer kesimleri kadar katılabilmişti. Alt komitelerde nispeten işçi sınıfı temsil edilebildiyse de daha sonra Paris Komünü’ne yakıştırılan “proletarya diktatörlüğü” tanımı, tam da bu eşitlikçi olmaya gayret eden komün tanımını karşılamadı. 

    6- “Quartier”ler arasında bir bütünlük komünün sonunda bile henüz oluşmamıştı. 

    “Quartier”ler yalnızca siyasi olarak değil, savunma stratejisinde de bölünmüştü. Paris Komünü cumhuriyetin düzenli ordularına karşı tek bir yumruk olamamış, özellikle “Kanlı Hafta” denilen komünün son haftasında her mahalle yalnızca kendi bölgesini savunmaya çalışmıştı. Bu da zaten düzensiz ve bölük-pörçük olan komün birliklerini kentin savunmasında başarısızlığa uğrattı. 

  • ‘Yeniçeriye sakal yasak’ dense de, istisnalar var

    ‘Yeniçeriye sakal yasak’ dense de, istisnalar var

    Ahmed Cevad Paşa’nın 1882’de düştüğü kayıt, Yeniçerilerin sakal bırakmalarının külliyen yasak olduğunu bildirir. Konuyla ilgili en meşhur malumat bu olsa da, 16. ve 18. yüzyıllarda çizilen minyatürler, Yeniçerilerin sakallı olma durumlarının koşul ve istisnaları üzerinde biraz durmayı gerektiriyor. 

    Genelde İslâm’da sakalın tamamıyla tıraş edilmesi hoş karşılanmaz. Sakalın doğasına uygun olarak uzatılıp uygun biçimde kısaltılması peygamberin davranışları arasında zikredilir. Tıraş olmak kimi zaman uzlete çekilmenin, yas tutmanın, bir tarikata katılmanın, hacı olmanın ve yeni bir hayata başlamanın göstergesidir; bazen de kabahatli erkeklerin ceza olsun diye sakalları kesilir. Nitekim Âşıkpaşazâde 1481’de tamamladığı tarihinde, eski sanatlı tarakları ve heybetli sakalları özlemle yâdederken sakal kesmenin önceleri padişahlar tarafından verilen bir ceza olduğunu anımsatır; onun devrindeki yeniyetmelerse Avrupalılardan gördükleri “sakal kırma âdeti”ni benimsemiştir. 

    Yeniçeriler konusunda Türkiye’deki ilk monografi olma özelliği taşıyan Ahmed Cevad Paşa’nın 1882 tarihli Târîh-i Askerî-i Osmânî adlı eserinde, “Yeniçerilerin sakal salıvermemeleri”nin ocağın 10. Kanunu olduğu yazılıdır. Ancak 1582 ve 1720 şenlik kitaplarında -pek çok bıyıklı olanın yanısıra- sakallı Yeniçeriler de bize göz kırpar. 

    1582 Sultan 3. Murad’ın, oğlu Mehmed adına düzenlediği sünnet şenliğinde, Atmeydanı’ndaki bir hokkabaz gösterisini seyreden Yeniçeriler. Gösteriyi bir maymunun yanında veya arkasında seyreden bu askerlerin içinde hem köse hem sakallı olanlar var (İntizamî Surnâmesi, res. Nakkaş Osman, 1582, TSMK H. 1344).
     

    Minyatürleri arşiv de destekliyor. 21 Ağustos 1593 tarihli divan-ı hümayun tutanağı, Batum civarında bir mahkemeyi basan Suhte Mustafa adlı bir kişinin bir Yeniçerinin sakalını yolduğunu bildirir. 1718-19 tarihli Galata Şeriyye Sicilleri’nde bulunan Ahmed Beşe b. Ali b. Abdullah adlı Yeniçerinin terekesinden bir incili tarak çıkmıştır ki onun sakallı olma ihtimalini akla getirir. Muhtemelen Ahmed Beşe de birçok Yeniçeri gibi börk altında terlemesin diye saçlarını kazıtıyor, belki perçem bırakıyor, incili tarağı ise esasen sakalını taramak için kullanıyordu. 5 Şubat 1733 tarihli Karaman Ereğlisi kadısı ve ocak ağalarına yazılan bir hükümde, seferden kaytarmak isteyen Yeniçerilerin yeşil sarık sarınıp sakal bıraktıkları söyleniyor ve görüldükleri yerde cezalandırılmaları buyuruluyordu. Demek ki Yeniçeriler için sakal bırakmanın bir sınırı vardı. 

    1720 Sultan 3. Ahmed’in oğullarının sünneti şerefine tertip edilen Okmeydanı eğlencelerinde sivil halk arasındaki Yeniçeriler. Sol alt köşede gördüğümüz, gösteri direğinin hemen dibinde duran ve dans edenleri izleyerek fısıldaşan üç keçeli arasında gür sakallı olanı hemen göze çarpar. Sefer düzeninde olmayıp törensel barış ortamında bulunan bu Yeniçeri, besbelli sakal bırakma hakkını kışlada uzun bir süre ayak işleri yaptıktan sonra söke söke kazanmıştı. Kavânîn-i Yeniçeriyân’daki tarife göre; bir ziyafette dualar eşliğinde başına sade arakiye üzerine tülbent sarınmış, ocaktaki büyüklerine bir besili koyun ikram etmiş ve ardından “eski” sıfatını kazanarak sakal bırakma ayrıcalığına kavuşmuştu (Vehbî Surnâmesi, Damad İbrahim Paşa nüshası, res. Nakkaş İbrahim, 1720’ler, TSMK A. 3594). 

    Bu husustaki ayrıntıları anlamak için imdadımıza 1606’da isimsiz bir Yeniçeri korucusu tarafından yazılan Kavânîn-i Yeniçeriyân yetişiyor. Kitaba göre kapuya çıkan, yani resmen acemi ocağından Yeniçeriliğe atanan çömezler bir süre odalarda kara kullukçu, pabuççu, kandilci vs. olarak çalıştıktan sonra “eski” sıfatı kazanıyor; bir törenle başlarına sarık sarınıp sakal bırakmalarına izin veriliyordu. Anlaşılan o ki sakal rütbenin simgesiydi ve minyatürlerde gördüğümüz sakallı Yeniçeriler bu kıdemli Yeniçerilerdi. Bu sakalların hastalığa sebep olmaması için kısaltılması ve âlimlerle ahirete odaklanmış kişilerinki gibi bağıra kadar sarkmaması önemli bir noktaydı. 

  • Boksun düşman kardeşleri ezeli rakiplerin mücadelesi

    Boksun düşman kardeşleri ezeli rakiplerin mücadelesi

    Biri, bir efsane! Ringde “kelebek gibi uçan, arı gibi sokan”, konuşmaya başladığında milyonları etkileyen bir dev: Muhammed Ali. Diğeri ise ağzı çok da iyi laf yapmayan, siyasetten pek anlamayan, tek silahı sol kroşesi olan ufak-tefek bir demir leblebi: Joe Frazier. Bundan tam yarım asır önce milyonların nefesini kesen karşılaşma ve devam eden ezeli rekabetin hikayesi. 

    Tüm dünya nefesini tutmuştu. 8 Mart 1971’de New York Madison Square Garden’da ilk gongun çalması bekleniyordu. Ringin bir köşesinde “Beyaz Amerika”nın aşk-nefret ilişkisi yaşadığı Joe Frazier, diğerinde tüm “ötekiler”in gözbebeği Muhammed Ali. Biri ağır sıklet boksörü olmak için fazla kısa bir adam, diğeri cüssesine rağmen “kelebek gibi uçup, arı gibi sokan” bir dev… 

    Kariyerlerinde yenilgi yüzü görmemiş iki boksör, dünyanın en iyisi olmak üzere ringe çıkacak ve içlerinden biri o gün yenilgiyle tanışacaktı. Bir zamanlar arkadaş olan ikili, o gün düşmandı! Kimilerine göre tarihin en iyi dövüşü sayılan müsabakanın üzerinden yarım yüzyıl geçmesine rağmen o gün asla unutulmadı. 

    İkonik kare Muhammed Ali, Mart 1971’de Madison Square Garden’daki karşılaşmalarında maçın galibi olacak Joe Frazier’ın meşhur sol kroşesinden kılpayı sıyrılıyor. Ölümsüz kareyi çeken The New York Times’tan Larry Morris. 

    Önce kahramanlarımızı tanıyarak başlayalım: 1942’de doğan Cassius Marcellus Clay Jr.’ın yıldızı, 1960 Roma Olimpiyat Oyunları’nda parlamaya başlamıştı. 18 yaşındaki genç altını kapmıştı kapmasına ama, ülkesine döndüğünde sadece beyazların girmesine izin verilen bir restoranda ayrımcılığa uğramaktan kurtulamamış, öfkesinden gidip madalyasını Ohio Nehri’ne atmıştı. Sonradan profesyonel olan delikanlı, 22’sinde dünyanın en genç ağır sıklet boksörü olarak tarihe geçecek; Sonny Liston’ı devirdikten kısa bir süre sonra ağzındaki baklayı çıkararak tüm dünyada manşet olacaktı: Müslüman olmuş, Muhammed Ali ismini almıştı! 

    Âlemin kralıydı. Ta ki Vietnam Savaşı’na kadar… Askere gitmeyi reddeden boksörün lisansı 1967’de elinden alındı. Oysa söylediği çok basitti: “Vietnamlılar bana hiçbir kötülük yapmadılar ki onlarla savaşayım”. Üç senelik bir hukuk mücadelesinden sonra ringlere tekrar dönen efsanenin lakabı artık “The Greatest” (En Büyük) idi. 

    Kemer elden giderken 6. raunttan itibaren yorulmaya başlayan Ali, 11. rauntta kayıp yere düşüyor (altta); 15. raundun sonundaysa (üstte) hakem kararıyla Frazier’ın galibiyeti tescilleniyordu. 

    Muhammed Ali’nin rakibi Joe Frazier ise 1944’te Güney Karolina’da ailesinin 12. çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Boksör olmak için yalnız başına Philadelphia’ya gittiğinde henüz 15’indeydi. Sylvester Stallone’nin “Rocky” filmindeki mezbahada et yumruklama sahnesinden çok önce Frazier da ellerini sertleştirmek için bu yöntemi kullanmıştı. Tevatüre göre boyu çıplak ayakla 1.80’e bile ulaşmıyordu. Dövüştüğü insanlara göre ufak-tefekti; asıl büyüklüğü de buradan geliyordu. Lakabı “Smokin’ Joe”ydu. Kimileri bu lakabın kum torbasından duman çıkardığı için verildiğini söylese de aslında rakiplerinin üstüne yürürken kafasını aşağı yukarı sallamasından çıkan ses lokomotiflere benzetildiği içindi. 1964 Tokyo Olimpiyat Oyunları’nda altına kavuşan 20 yaşındaki delikanlı hemen profesyonel olmuş; 1970’te Ali’nin yokluğunda ağır sıklet boks şampiyonu kemerini takmıştı. 

    Başlarda araları çok iyiydi. Frazier, Muhammed Ali yerine inatla “Clay” ismini kullanmaya devam etse de inançları uğruna savaşan bu adama saygı duyuyordu. Tevatüre göre ikili ara sıra Frazier’ın limuzininde buluşuyor; maddi durumu sıkıntılı olan Ali’nin cebine yüklü miktarlar konuyordu. Dünya şampiyonu unvanını ele geçiren Frazier, Beyaz Saray’da Başkan Richard Nixon’dan Ali’ye lisansının verilmesini istemişti. 

    Sinatra’nın objektifinden Unutulmaz dövüşü en güzel yerden izleyenlerden biri de Life dergisi için müsabakayı fotoğraflayan ünlü müzisyen Frank Sinatra’ydı 
    Sinatra’nın çektiği karelerden biri 19 Mart 1971 tarihli Life’ın kapağında yayımlanacaktı.

    Unvan maçı yaklaştıkça, aralarındaki gerginlik de tırmanmaya başlamıştı. Ali savaş karşıtlarının sembolü olmuştu; Frazier ise savaştan yana olanların. Ali liberallerin idolüydü; Frazier ise muhafazakarların. 8 Mart gelip çattığında müsabakaya ilgi bu kamplaşmanın da etkisiyle öyle bir düzeye ulaşmıştı ki, polis Madison Square Garden’daki kalabalığı zor kontrol eder hale gelmişti. Frazier’ın köşesindeki Gil Clancy’nin dediği gibi “Bomba atılsa kimse kaçamazdı”. Salonun içiyse adeta bir ünlüler geçidiydi. Yazar Norman Mailer, komedyen Woody Allen ilk başta göze çarpanlardı. Ring kenarındaki koltuklar o zamanın parasıyla oldukça büyük bir meblağ olan 150 dolara peynir-ekmek gibi satılmıştı. Kenarda yer bulamayanlardan Frank Sinatra ise salona adeta bacadan girmişti; Life dergisi için fotoğraf çektiği için kapışmayı en güzel yerden izliyordu. Zaten 19 Mart 1971 tarihli derginin kapağındaki kare de Sinatra’ya ait olacaktı. Yazıyı Mailer yazmıştı. Ünlü aktör Burt Lancaster da ilk yorumculuk deneyimini bu unvan maçında yaşadı. 

    Müsabaka, yaklaşık 50 ülkede 300 milyon kişi tarafından izlendi. Bu, o zaman için bir dünya rekoruydu. Daha önce hiçbir etkinlik bu kadar çok insana ulaşmamıştı. İngiltere nüfusunun yarısı müsabakayı izlemişti. Karşılaşmayı izlemek için BBC yerine sinema salonlarını tercih edenlerin sayısı da 90 bin civarındaydı. Müsabaka için satılan biletlerden 45 milyon dolar gelir elde edilmişti. Bu rakam, bugünün 300 milyon dolarına denk… Boksörlere adam başı 2.5 milyon dolar düşüyordu. Ancak o gün ikisinin de umrunda olan tek şey unvandı. O güne dek Ali’nin 26’sı nakavtla olmak üzere 31, Frazier’ın ise 23’ü nakavtla olmak üzere 26 galibiyeti vardı. Tarihte ilk kez namağlup iki boksör, ağır sıklette şampiyon olmak için buluşuyordu. 

    Asrın dövüşünün afişinde 150 dolarlık fahiş ring kenarı bilet fiyatları da görülüyor.

    Ve maç başlıyor… 

    Muhammed Ali, 15 raunt üzerinden yapılan müsabakaya iyi başlasa da öyle devam edemedi. Kariyeri boyunca rakiplerine indirdiği balyoz gibi sol kroşeleriyle tanınan Frazier, yine solunu konuşturarak rakibini sersemletiyordu. 3. raundun sonunda Ali’nin çenesine vurduğu kroşe, karşılaşmanın kırılma anı oldu. O andan sonra üstünlüğü ele geçiren Frazier, hayatının dövüşüne imza atmaya başladı. 6. raunttan itibaren Ali’nin yorulduğu dışarıdan da görülür hale gelmişti. Zor durumdaydı! Rakibinin hızıyla başedemiyor; adım adım mağlubiyete yaklaşıyordu. Kontrolü elinde tutan Frazier, 15. rauntta Ali’yi yere serdiğinde, hem Madison Square Garden’ı dolduran 20 bin kişi hem de ekranları başındaki milyonlar sonucu anlamıştı. Kısa süre sonra açıklanan hakem kararıyla Frazier’ın galibiyeti tescillendi. 

    Frazier ve Ali’nin ikinci düellosu 28 Ocak 1974’te gerçekleşecek; ama ilki kadar ilgi çekmeyecekti. 

    Ali cephesi büyük şok yaşıyordu; Frazier’ın galibiyetine gölge düşürmeye de çalıştılar. Ancak müsabakayı izleyen 25 spor yazarından 22’sine göre de Frazier’ın galibiyetinde şüpheli bir durum yoktu. 

    Frazier bu kadar tantanayla taktığı kemerini, 22 ay sonra, 22 Ocak 1973’te George Foreman’a kaybetti. Jamaika’da genç rakibine iki raunt bile dayanamamıştı. Kingston’daki ulusal futbol stadyumunu dolduran yaklaşık 36 bin kişi, iki rauntta altı defa yere düşen dünya ağır sıklet şampiyonunun unvanını yitirişini tribünlerden izledi. 

    Manila’da ölümüne düello Ezeli rakipler arasındaki son karşılaşma, 1 Ekim 1975’te Manila’da gerçekleşmiş; gerginliğin ringe çıkmadan yükseldiği müsabakada iki boksör de ölümüne dövüşmüştü. 

    İkinci randevu 

    28 Ocak 1974’te Ali ve Frazier bir defa daha aynı yerde, Madison Square Garden’da buluştu. Ancak bu ikinci randevu, ilkine göre bayağı sönük geçti. 12 raunt üzerinden düzenlenen müsabaka öncesinde iki boksör de mazilerini arıyor gibiydi. Bir köşe yazarının kaleminden çıkan “Eski şampiyonlardı; yenilmişlerdi ve en iyi zamanları geride kalmıştı” görüşü, birçoklarının bu karşılaşmaya bakışını özetliyordu. 

    İkili, kozlarını paylaşmaya ringden beş gün önce, ABC stüdyolarında başlamıştı aslında. Kariyeri boyunca rakiplerini sadece yumruklarıyla değil sözleriyle de dövmesiyle meşhur olan Ali, Frazier’ın da bamteline basmış, kavga çıkmıştı. Maçta ise Ali taktiğini değiştirmiş; kendinden 10 santimetre kısa olan rakibini yakınına sokmayarak kazanmıştı. 

    Karşılaşmanın afişi (üstte) dövüşü “Manila’da korku filmi” diye, Sports Illustrated dergisi (altta) ise “Epik Muharebe” manşetiyle duyuruyordu.

    Frazier galibiyetinin ardından, Ali’nin unvan için bir sonraki adımı Foreman’la dövüşmekti. İki boksörle de anlaşan organizatör Don King’in istediği yüksek ücreti kimse vermiyordu. Diktatör Mobutu, danışmanlarından Amerikalı Fred Wyman’ın böyle bir etkinliğin rejimi için faydalı olacağı önerisine kulak verince, müsabaka o zamanki adıyla Zaire, günümüzün Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne taşındı. Masrafları üstlenenlerden biri de Libya lideri Muammer Kaddafi’ydi. 

    Kinşasa’da kimsenin favori olarak görmediği Ali, 60 bin kişinin önünde 8. rauntta Foreman’ı nakavt etti. Yaklaşık 1 milyar kişinin televizyondan izlediği maçın hasılatı o bugünün parasıyla 500 milyon dolar kadardı. İlk dünya ağır sıklet şampiyonluğu unvanından yaklaşık 10.5 yıl sonra Afrika’da yeniden taçlandığında, azim abidesi Ali 33. yaşını bitirmek üzereydi. 

    Geç de olsa buzlar eridi  2004’teki NBA All-Star maçında Frazier ve Ali, nihayet aynı kareye daha dostane bir şekilde girmiş; el sıkışırken kameralara poz vermişlerdi. 

    Korku filmi 

    Zaire’deki düello, bir başka devlet başkanını daha heyecanlandırmıştı. 1972’de sıkıyönetim ilan eden Ferdinand Marcos, Filipinler’in büyük bir ülke olduğunu herkese göstermek istiyordu. 1 Ekim 1975’te Ali’yle Frazier’ın son defa Manila’da kozlarını paylaşmasıyla Marcos bu muradına erecek; Vietnam Savaşı’nın nihayete ermesinden aylar sonra yapılan bu ölümüne düello da ilk kapışmaları gibi boks tarihinin unutulmazları arasına girecekti. 1 milyar insanın izlediği Manila’daki heyecan kasırgası, Kinşasa’daki düellodan daha fazla kişiye ulaştı. 

    Gerginlik yine ringe çıkmadan önce başlamıştı. Ali, epik müsabakayı 15. raunt öncesinde kazanmayı başardı belki ama karşılaşma öncesi rakibine son derece ırkçı bir şekilde “Goril” demesi de hanesine yazıldı. Ringde belki de bunun etkisiyle, kelimenin tam manasıyla kan gövdeyi götürmüştü. Ali daha sonra karşılaşmayı “ölüme en çok yaklaştığım andı” diye anlatacaktı. Frazier’ın antrenörü Eddie Futch, boksörünün devam etmek istemesine kulak vermeyip son raunt öncesi “yeter” dedi. Ali, o anı, biyografisini yazan Thomas Hauser’e “Benden önce o bıraktı. Daha fazla dövüşebileceğimi sanmıyordum” diye anlatacaktı. 

    İkili bir daha ringde kozlarını paylaşmasa da aralarındaki kan davası yıllarca sürdü. Otobiyografisinde ezeli rakibinden “Cassius Clay” diye bahseden Frazier, Ali’nin mücadele ettiği Parkinson hastalığının geçmişteki davranışlarının bedeli olduğunu yazmıştı. 2001’de New York Times’a konuşan Ali özür dilese de Frazier bunu kabul etmedi. Zira rakibinin kendisini arayarak bunu yüzüne söylemesini istiyordu. Sonradan araları biraz yumuşamış; 2004’te Philadelphia’da yapılan All-Star maçında basketbol salonunda yan yana poz vermişlerdi. Önce Frazier öldü; 2011’de onun cenazesine katılan Ali ise 2016’da hayatını kaybetti. 

    Tarih bazen beklenmedik yollara sapıyor. Her zaman galiplerin hikayesini anlatmıyor. Tam yarım asır önceki dövüşün galibini de kimse sinemada canlandırmak için çabalamadı. Ünlüler Frazier’le fotoğraf çektirmek için sıraya girmedi. Belki ezeli rakibinin kıvrak sözlerine cevap verecek kadar zeki olmadığından; belki yeterince karizmatik bulunmadığından… Tek silahı ölümsüz sol kroşesi olan boksör, Vietnam Savaşı’nın çalkantılı yıllarında Beyaz Amerika tarafından kullanışlı bulunsa da galibiyetin üzerinden 24 saat geçmeden unutulmaya terkedildi. 

    Ringde şiir yazan, asla geri adım atmayan Ali ise bugün hâlâ milyonların kahramanı.