Etiket: sayı:81

  • Aşılama ‘telkih’ iken istatistikler doğruyken

    Aşılama ‘telkih’ iken istatistikler doğruyken

    Yaşadığımız salgın hastalık koşullarında, her gün defalarca duyduğumuz aşı haberleri en başta geliyor. 1903’te basılan Telkihhane-i Şâhâne’nin 1318 Senesine Mahsus İstatistik Risâlesi adlı 127 sayfalık eser, Osmanlı döneminde “telkih” denilen aşı üzerine yazılmış ilk ve en kapsamlı kaynak. Doktor Mirliva Rıfat Hüsameddin Paşa’nın kaleme aldığı nadir bir kitap. 

    Dünyayı saran ve sarsan malum Covid-19 pandemisi, aşının önemini, sağlık açısından gerekliliğini bir defa daha gözler önüne serdi. Ülkemizde geçmişte tıbbi anlamda aşı işlemine “telkih”, onu icra eden kuruma da “telkihhane” deniliyordu. Kubbealtı Sözlüğü’nde “telkih”in Arapça “lakh” kökünden geldiği belirtiliyor. “Döllenmek” aşılamak demektir. Telkih-i bakarî: Çiçek hastalığına karşı inek memesinden alınan serumla yapılan aşı. Telkih-i cederi: Çiçek hastalığına karşı çiçeğe tutulmuş kimseden alınan serumla yapılan aşı. 

    1894’te açılan Telkihhane-i Şahane’de üretilen çiçek aşıları yalnız İstanbul’a değil tüm imparatorluk coğrafyasına dağıtılıyordu. Çiçek aşısı buzağılardan üretiliyordu.

    Şemsettin Sami de Kamus-ı Türkî isimli sözlüğünde “telkih” sözcüğüne üç anlam vermektedir. Birincisi dişi hurma veya incir vesaireye erkeğinin çiçeğini asma. İkincisi aşılama, aşı vurma. Üçüncüsü çiçek illetine karşı bu illete tutulmuş bir ademin veya ineğin memesinde çıkan çıbanın cerahatini bu illetten muhafaza kasd olunan adamın kanına karıştırma. “Mikropların keşfinden beri ekser illete karşı telkih usulü tamim ve envaı teksir etmektedir” deniliyor. Yani mikropların keşfiyle birlikte aşının da yaygınlaştığı ve çeşitlenerek çoğaldığını belirtiyor.

    Aşı üzerine 298 sayfalık, resim ve belgelerle desteklenen muhteşem bir derleme yapmış olan Prof. Süheyl Ünver; “Şu bir hakikattir ki eski şark milletlerinde olduğu gibi Türkler de insandan insana aşılama usulünü kullanmışlardır ve bunu 17. asır sonlarında yapmışlardır. 18. asır başlarında bunu bizde Edirne’de gören İngiltere sefiri eşi Lady Montagu bunu memleketine bildirmekle ve döndüğünde bunun propagandasını yapmakla, dünyanın diğer taraflarından değil, Türkiye’den bahsolunarak bizdeki aşı usulünün Avrupa’ya yayılmasına neden olmuştur. Yurdumuzun köprü vazifesi görmesi rolü her tarafça kabul edilmektedir. Bu aşının garpte tanınmasında bizdeki tatbikatı ile misal olduk diyebiliriz” demektedir. 

    1903’te basılan Telkihhane-i Şâhâne’nin 1318 Senesine Mahsus İstatistik Risâlesi adlı eserin kapağı.

    Risalenin yazarı doktor Mirliva Rıfat Hüsameddin Paşa. 

    Tıp fakültesi hocalarından Miralay Dr. Hüseyin Remzi Bey’in verdiği rapor üzerine İstanbul’da 27 Temmuz 1892 [15 Temmuz 1308] tarihinde Telkihhane-i Şâhâne açılır. Topkapı Sarayı içinde eski tıbbiyeden kalan nebatat bahçesi içinde 1 katlı ahşap bina olarak inşa edilir. Yapıya Sirkeci tarafındaki bir kapıdan girilir. İçinde ufak bir meydan ve ön kısmında Telkihhane-i Şâhâne yazılı bir kitabe bulunan bu alan, aşılanan hayvanların bulunduğu alandır. Ameliyathane ve malzemelerin yer aldığı bir mekan ve ayrıca 36 metre genişliğinde aşı hazırlamaya yarayan aletlerin bulunduğu bir hazırlık odası vardır. Yan kısımda çocuk ve büyükler için aşılama odası, depo, müdüriyet ve kalem odaları yapıyı tamamlar. Uzun yıllar hizmet veren bu binada yapılan aşılar parasızdır. 

    Bütün bu bilgileri doktor Mirliva Rıfat Hüsameddin Paşa’nın hazırladığı ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne Matbaası’nda 1903’te basılan Telkihhane-i Şâhâne’nin 1318 Senesine Mahsus İstatistik Risâlesi isimli eserden öğrenmekteyiz. 127 sayfalık bu basılı kaynak, ülkemizde aşı tarihi açısından çok değerli bir başvuru kitabıdır.

    Eski Türkçe ve Latin harfleriyle kişinin aşılandığını ve aşılanma tarihini gösteren vesikalar. Aşı diplomaları. 

    Bu kıymetli eser bizden önce Süheyl Hoca tarafında incelenmiş ve Türkiye’de Çiçek Aşısı ve Tarihi eserinde etraflıca tanıtılmıştır. Bu kıymetli eski Türkçe eserde telkihhanenin kuruluşunu anlatan bölümden sonra burada 24 Mayıs 1898’de bir dershane açılması iradesi; Tıbbiye Nazırı Mahmut Paşa’nın aşı mektebine ait programı; 1894 tarihli aşı nizamnamesi; aşı talimatnamesi; telkihhane memurlarının görevlerini belirleyen talimatname; aşı mektebinden 1901 (15 kişi) ve 1902’de (25 kişi) mezun olanların listesi; aşı mektebine kayıt şartları, telkihhanenin kadrosu; İstanbul civarındaki aşı memurları; yapılan harcamalar; kullanılan tüpler; vilayetler ve sancaklarda aşı memurları; kadrolar; senelik faaliyetler; aşılar hakkında istatistiki bilgiler yer alır. Aşı tarihi için uğraşacaklar için pek önemli olan bu kaynak vakit geçirilmeden günümüz Türkçesi ile yayımlanmalıdır. 

  • Sen de rahat uyu Armando usta…

    Sen de rahat uyu Armando usta…

    Çok sayıda genç müzisyene okul olmuş, sayısız ödül kazanmış, üstün yetenekli bir caz piyanisti; büyük bir müzisyendi Chick Corea. Ama ansiklopedik bilgileri bir kenara bırakırsak, büyük bir insandı da… 1986’da Londra’da verdiği konserin canlı tanığından nezaketinin ve alçakgönüllülüğünün altını çizen bir büyük usta anektodu. 

     Ardından yazıları zordur. Sizden hem duygusal bir ton tutturmanız hem de ebediyete intikal eden kimsenin hayattayken yaptığı önemli işlere değinmeniz beklenir. Ben bu yazıda böyle yapmayacağım. Merak eden, üstadın müzik kariyeriyle ilgili her şeyi internetten öğrenebilir. Ben bizzat tanık olduğum kişisel bir tecrübeden yola çıkarak kaleme alacağım “Ardından” yazımı. Ve sanıyorum ki bu yazı, zengin ansiklopedik malumatla donatılmış pek çok yazıdan daha iyi ayna tutacak büyük usta Armando Anthony Corea’nın hayatına… 

    Chick Corea yıllar sonra yeniden “Ronnie Scott’s”ta piyano başında, 2018. 

    Evet, farklı müzik türlerini, ardı ardına pek çok kuşağı derinden etkilemiş; çok sayıda yetenekli genç müzisyene okul olmuş, sayısız önemli ödül kazanmış, üstün yetenekli bir caz piyanisti, büyük bir müzisyendi Corea. Ama o gece büyük bir insan olduğuna da tanıklık edecektim. 1986 yılıydı, Chick Corea’nın yolu, gitarlarda Scott Henderson ile Carlos Rios, basta John Patitucci, davulda Dave Weckl’in yer aldığı yeni projesi Elektric Band’le Londra’nın dünyaca ünlü caz kulubü “Ronnie Scott’s”a düşmüştü. Harika bir konserdi, masalarda içkilerini yudumlayan dinleyiciler kendileri ustanın yeni “sound”una bırakmış, mest olmuşlardı. Bir parçanın finalinde alkışlar yine patlamış, ıslıklar, çığlıklar yükselmişken, muzip ışıkçı ön masalardan birinde uyuklayan birini fark etmiş, spotları onun üzerine çevirmişti. Mekandaki bütün gözler bir anda yorgunluktan bitmiş bu iyi giyimli genç adama dönmüş; kıkırtılar, laf atmalar başlamıştı. Müziğin susmasına, kahkaha ve ıslıklara rağmen adam uyuklamaya devam ediyordu. Chick Corea da durumu fark etmişti. Onun yerinde başka bir sahne kurdu olsaydı, iyice bir dalgasını geçer, uykucuyu içkili dinleyicilerine meze eder, performansına renk katmak için bu fırsatı kaçırmazdı. O öyle yapmadı. İşaret parmağını dudaklarına götürerek salonu sessizliğe davet etti. “Acımasız olmayın, belli ki bugün çok çalışmış, bence iyi bir uykuyu hak etmiş. Saygı gösterelim lütfen” dedi. “Alaturka repertuarımız”dan pek aşina olduğumuz “Vay sen ben sahnedeyken nasıl uyursun ulan” kompleksi bir yana, ses tonundaki şefkat tınısından bunları politik doğruculuk adına söylemediği, son derece samimi olduğu anlaşılıyordu. Ardından ışıkçıya spotu adamın üzerinden çekmesini işaret etti ve yeni parçaya girdi. İlk akorları gayet düşük volümlüydü, klavyenin üzerinde adeta parmak uçlarında yürüyordu. Ardından diğer müzisyenler de ona katıldı ve şimdi adını hatırlamadığım yumuşak parçayı geleneksel bir ninni havasında çaldılar. Uyuyan adam bir sonraki parçada dinlenmiş olarak uyandı, arkadaşlarından haberleri aldı ve konserin coşkulu ritmine küçük bir gecikmeyle de olsa neşeyle katıldı. 

    Uykuna sevenlerinin gönülden duaları ninni olsun büyük usta, hiçbir çatlak ses ebedi istirahatinde seni rahatsız etmesin. 

  • Boynumda zincir ayağımda demir, âmin ya Rabbe’l-alemîn

    Boynumda zincir ayağımda demir, âmin ya Rabbe’l-alemîn

    İnsanlık tarihinin en eski toplumlarından itibaren savaşlarda esir alma, alınan esirleri köleleştirme uygulamaları yaygınlıkla görülür. Osmanlı döneminde 16. yüzyıldan itibaren görülen esaret vesikaları, imparatorluğun son 10 yılındaki tarihlerde olağanüstü artış gösterir. Oğullarını kurtarmak için elinden geleni yapmaya çalışanlar ise, yine bugün olduğu gibi analardır. 

    Mezopotamya’nın en eski yazılı kanunlarından kutsal kitapların metinlerine, Roma Hukuku’ndan günümüzün Cenevre Sözleşmeleri’ne kadar her çağda savaş esirlerine, kölelere yönelik düzenlemeler, sözleşmeler yürürlükte kalmıştır. Bu metinlerin bazıları gayet vahşi uygulamalar barındırsa da, bazıları vahşeti azaltıp esareti ıslah edici veya köleliği kökten yasaklayıcı iyileştirmeler içerir. 

    Toplumlar arasında savaşlar sürdüğü müddetçe esaret olgusu da maalesef yaşamaya devam etmektedir. Savaşçı güçlerin tehdit oluşturmasının önüne geçmenin yolu olarak tercih edilen esir alma ihtiyacı, giderek ekonomik açıdan ucuz işgücü temini, bazen de bir geçim kaynağı olma özelliği ile esirlerin köleleştirilmesi usulüne dönüşmüştür. Esir/köle pazarları anlam ve nitelik değiştirerek günümüz ortamına uyum sağlamıştı ama geçen yıllarda Suriye’de IŞİD teroristleri marifetiyle eski haliyle yeniden canlandırılmıştır. 

    Boynumda zincir ayağımda demir, âmin ya Rabbe’l-alemîn
    17. yüzyıl Almanya’sında vaftiz edilen bir Türk esiri. 

    Uzun Osmanlı asırlarında Akdeniz havzasında korsanlık oldukça yaygındı. Kuzey Afrika’da Osmanlılara bağlı Tunus ve Cezayir’deki “Garp Ocakları” korsanlarının Avrupa devletlerinin ticari çıkarlarına vurduğu darbeler, devlet politikasıdır. Elbette bu darbeler karşılıklı oluyordu. Askerî ve ticari deniz filoları güçlü Venedik, Ceneviz, Fransa, İngiltere, Hollanda, İspanya gibi ülkelerin Akdeniz’de vurdukları Osmanlı ve Garp Ocakları gemilerinden elde ettikleri ticari emtiayla birlikte ele geçirdikleri esirlerin sayısı hiç de Osmanlılardan geri kalmıyordu. Osmanlıların Akdeniz-aşırı bölgelere Mısır’a, Kıbrıs’a, Hicaz’a güvenli bir şekilde seyahat etmelerinin imkansız hale geldiği zamanlar oldu. Korsanlık faaliyetleriyle esir edilen Müslümanlar, İtalya ve Fransa’nın çeşitli şehirlerinde kurulan köle pazarlarında satılıyordu. 

    Avrupa tarihçiliği, tüm dünya ülkeleri tarafından peyderpey köleliğin yasaklanmaya başlandığı 19. yüzyıldan sonra Avrupa uluslarının köleci karakteri üzerine derin bir suskunluğa büründü. Buna rağmen sürekli olarak Osmanlı tarafındaki kölelik faaliyetleriyle meşgul oldular ve bu mesaiyi Osmanlıların köleciliği yönünde olumsuz bir propagandaya dönüştürdüler. Son yıllarda Avrupalı araştırmacıların kendi arşivlerine dayalı olarak ortaya koydukları çalışmalarla bu suskunluk ortadan kalkmış; Avrupa uluslarının Osmanlılara ve Müslüman toplumlara yönelik korsanlık, esirlik ve köleleştirme geçmişi ete kemiğe bürünmüştür. Elbette henüz başlangıç safhasındaki bu çalışmaların ilerlemesiyle karanlıkta kalan birçok gerçek ortaya çıkacaktır. 

    Eski çağlarda türlü işkencelerle katledilen esirlerin ticari bir meta ve işgücü olarak kullanışlı olduğunun anlaşılmasından itibaren köleleştirilmelerine, bu yöndeki uygulama ve anlatılara yönelik tarihsel arka plan çok zengindir. Esir ve kölelerin geride bıraktıkları aile bireylerinin onları kurtarma yolundaki çabaları kapsamlı bir külliyat oluşturur. Elbette yavrularını yaban ellerden kurtarmak için uğraşıp didinen annelerin gayreti ayrı bir ilgi konusudur. Toplumsal kademelerde geride bulunan kadınlar, çocuklarını kurtarma faaliyetlerinde en önde yer alabilmektedir. Avrupa ülkelerine esir düşmüş Osmanlıların kurtarılmasında da yıllar süren mücadelelere girmekten hiç çekinmezler. 

    Boynumda zincir ayağımda demir, âmin ya Rabbe’l-alemîn
    Esir kampında Türk subaylar 
    1917-1918’de Mısır-İskenderiye Seydibeşir Esir Kampı’nda Türk subaylar. (Ahmet İzzet Bengüboz Arşivi) 

    Doğu ve Batı dünyasında esirleri geçim kaynağı olarak gören odakların geliştirdikleri yöntem, her esir için toplumsal statülerine, mali durumlarına göre belirlenen kurtuluş parasının (fidye-i necat) ister esirin kendisi, isterse ailesi veya kefilleri tarafından ödenmesinin sağlanmasıydı. Esirin bu parayı temin edebilmesi için ailesine, yakınlarına veya bizzat Osmanlılar için Divan-ı Hümayun’a müracaat etmelerine, arzuhal göndermelerine izin verilirdi. Böylelikle arşivlerimizde çok miktarda esir arzuhalleri birikti. 

    Bunlar üzerine yetkin bir makale ortaya koyan Uğur Demir, Venedik Arşivi’nden de bazı örnekleri göstermiştir. Osmanlı Arşivi’nin bilgisayar sorgusunun dışında kalan, sadece uzun ve meşakkatli bir tarama süreci sonunda ulaşılabilen Osmanlı klasik çağının Bab-ı Asafi ve Defteri tasniflerinde araştırılmayı bekleyen onbinlerce belge arasında çok sayıda esir arzuhali bulunuyor. 

    Bu tür belgelerin birinde, Marsilya’da esir olan oğlu Ahmet’in kurtarılması için Halepli Fatma Hatun’un gösterdiği çabanın izleri görülüyor. Halep’ten kalkıp İstanbul’a gelen ve Sadaret’e başvuran Fatma Hatun’un arzuhalini ana hatlarıyla özetleyen sadaret tezkiresi Avrupa’daki Türk esirlerine dair önemli bilgiler sunmaktadır. 

    Halepli Fatma Hatun’un oğlu Ahmet, bir Yeniçeri olup 39. Cemaat yoldaşlarındandır. Esir olup Fransa’nın Marsilya şehrinde Mosi Decsan adlı kaptanın beylik çektirisinde tutulmaktadır. Muhtemelen gemide kürekçi (forsa) olarak çalıştırılıyordu. Sonradan ismi değiştirilip, çektiri esirleri defterinde Trabluslu Mustafa Ali ismiyle kaydedilmiştir. Esirlere verilen ve marka denilen numarası 6692’dir. Bu bilgilerin yer aldığı iki adet mektup, Esir Ahmet tarafından yakınlarına ulaştırılması için yazılmış, aynı çektiride esir iken esaretten kurtulan ve Uzunçarşı’da (Bugünkü İstanbul-Kapalıçarşı) dükkan işleten Beşikçi Ahmet Beşe’ye gelmiş (Ahmet Beşe’nin belki yanında getirdiği bu mektupların şimdilik Arşiv’de izine rastlayamadık, sadaret tezkiresindeki metin özeti ile yetiniyoruz). Fatma Hatun’un oğlunun durumunun sorulmasını talep ettiği Ahmet Beşe sadrazamın huzuruna getirtilir. Sorgusunda mektubu doğrular ve “ismi Ahmet olduğu halde sonradan niçin Mustafa olmuş” denildiğinde “Fransalının Ahmet ismini sevmediğini, Marsilya’ya Trablus esirleriyle birlikte ulaştığından Trabluslu olarak kaydedildiğini” söyler. 

    Tarihsiz olan bu belge, arşiv tasnif heyeti tarafından tahminen Hicri 1000 (Miladi 1591-1592) yılına tarihlenmiştir. Bu tarihin belirlenmesinde hangi kıstasın esas alındığını bilmiyoruz; tezkirede yer alan “Ösek senesi” ibaresinin esas alındığını zannediyoruz. Osmanlılar kendileri için önemli bazı tarihî olayların zamanını, bu şekilde Ösek senesi, Varadin senesi, Zenta senesi gibi milatlarla anarlar. Ancak bu yıllarda (Hicri 1000/Miladi 1591-1592) “Ösek senesi” olarak adlandırılmayı hak edecek bir olay kayıtlarda gözükmemektedir. Günümüzde Hırvatistan’a ait olan Ösek/Ösiyek şehrinin, Mohaç Bozgunu ardından 1687’de Osmanlıların elinden çıktığı dikkate alınırsa, belgedeki “Ösek senesi” tabirinin bu yıla aidiyetini ve Fatma Hatun’un yeniçeri oğlu Ahmet’in bu tarihte esir olduğunu düşünebiliriz. 

    Bu veriyi destekleyebilecek ayrı bir kaynağımız daha mevcuttur. Salvatore Bono’nun Yeniçağ İtalya’sında Müslüman Köleler adıyla dilimize çevrilen kitabında, Marsilya’da Fransa Kralı’nın donanması için 1685-1693 arasında İtalya’dan satın alınan kölelerin listesi verilmiştir. Belgemizde “çektiri esirleri defteri” adıyla geçen kayıt defterinin, aynı veya bir benzeri olduğunu düşündüğüm, Toulon Limanı Arşivi’nde saklanan iki adedi tespit edilmiş. 

    Bu defterlere her kölenin adı, yaşı, geldiği yer ve bazı belirgin özellikleri ya da tanınması için özel bilgiler kaydediliyordu. Her kölenin adı, yaşı, geldiği yer ve tanınması için özel bilgilerin kaydedildiği bu defterlere, 9 Eylül 1689’da Marsilya’ya getirilen 9 köle, 4735-4743 numaraları altına kaydedilmiş. Bu sayılar bizim belgemizde de “marka” adı verilen sayılar olmalı. 20 Ocak 1693’te gelen 11 kölenin aldığı numaralar da 6294-6304 aralığında. Esir Ahmet’in markası 6692 olduğuna göre 1696- 1697 tarihlerinde Marsilya’ya getirilmiş olması muhtemeldir. 1687 yılında esir düştüğünü varsayarsak, Marsilya öncesi 10 yıl boyunca kimbilir nerelerde, hangi zindanlarda kalmış, hangi gemilerde çalıştırılmıştır. Bu devirlerde 20-30 yıllık esaret müddetlerine çok sık rastlanır (Frengistan’da 40 yıldan fazla süren esaretten kurtulup memleketi olan Sinop’un Boztepe köyüne dönebilen Yakup’un esaret süresi, tespit edebildiğim en uzun esaret süresidir.-BOA, A.DVNS.MHM.d, 91/312). 

    1683 Viyana Kuşatması’nın ardından 1699’da Karlofça Antlaşması ile sonuçlanan uzun bozgun yıllarında, Osmanlılar binlerce şehit, kayıp ve esir vererek Macaristan’dan sökülüp atıldıklarında geride bıraktıklarıyla uğraşabilecek durumda değillerdi. Esirlerin kendi imkanlarıyla kurtuluş yolu aramaktan başka çareleri yoktu. Fidye ödeyebilenler ödedi, kaçabilenler kurtuldu. Devletlerin bazı antlaşmalarla mübadele ettikleri az sayıda esir de memleketlerine dönüp, ana-babalarına, evlatlarına kavuştu. Büyük çoğunluğu “kâfir illerinde” tersanelerde, zindanlarda can verdi. Kimisi de tercihine zorlandığı kılıç veya din değiştirme şıklarından birini seçti. 

    Fatma Hatun, çocuğunu esaretten kurtarılmak için çabalayan Osmanlı kadınları arasında tek değildir. Daha nice kadın, evlatları için uzun mücadelelere girişmekten çekinmemiştir. Bilhassa Osmanlı, ATASE, Kızılay Arşivleri; Osmanlıların özellikle 10 yılında, çocuklarını kurtarabilmek için çaba gösteren anaların, kurtarılmak isteyen evlatların arzuhalleri ile doludur. 

    1 BELGENİN BELGESİ 

    Halepli Fatma Ana’nın oğlunu kurtarma mücadelesi 

    Muhtemelen 1687 tarihli mektup, esir düşmüş ve Fransa’nın Marsilya şehrinde bulunan oğlunu kurtarmak için Halep’ten İstanbul’a gelip dilekçe veren annenin mücadelesini belgeliyor. 

    Boynumda zincir ayağımda demir, âmin ya Rabbe’l-alemîn

    “İşbu iki kıt’a mektubu veren Halepli Fatma nâm hatunun takriridir. 

    Otuz Dokuz Cemaat yoldaşlarından oğlu Ahmed nâm yeniçeri Françe vilayetinde Marsilya şehrinde Mosi Decsan nâm kapudan yedinde olan mîrî çekdiride esirdir. Ösek senesi esir olmuştur. Sonradan ismi tebdil olunmağla zikrolunan çekdiri esirleri defterinde Mustafa Ali Trabluslu deyü yazılmıştır. Ve marka tabir olunan nişanesi 6692 rakamı şeklindedir. Bu nişane ile bulunur. Ve bu mektuplar zikrolunan çekdiri esirlerinden olup bundan akdem halas ve hâlâ Uzunçarşı’da dükkanı olan Beşikçi Ahmed Beşe’ye gelmiştir. Oğlumun zikrolunan vech üzere keyfiyetini mezbur Ahmed Beşe bilür deyü takrir ve hulasasında himmet-i aliyyelerin rica ederim deyü arz niyaz eder. Mezbur Ahmed dahi getirtilip istintak olundukta ol dahi mezbure hatunun vech-i meşruh üzere olan takririni tasdik etmiştir. Ve ismi Ahmed iken sonradan niçin Mustafa olmuş deyü sual olundukta Ahmed ismi zikrolundukça Françelü hazzetmezler imiş ve Trablus esirleriyle maan varmağla Trabluslu deyü onun içün yazılmış deyü cevap eder.”

    BİR ‘HAKİRÜ’L FAKÎR’İN ÇIĞLIĞI 

    Esir Abdullah’tan annesine: Beni kâfir elinden kurtarın! 

    Belgrad Kalesi’nde esir Abdullah’ın, Tekirdağ’daki annesi Gülşah Ana’ya ulaştırılmasını istediği, 1512’ye tarihlenen sade Türkçe, içli mektubu o devrin sesini günümüze taşıyor. 

    “Gülşah Anam Hazretleri mükerrem

    Seyyide, saliha, müşfika, iki gözüm nuru ve gönlüm süruru ve devletim valide-i muazzama ba’de’s-selam malum ola kim şimdiki halde eğer benim halim sorarsanız be-gayet halim yaramazdır. Boynumda zincir, ayağımda demir, Beligrad Kalʻası’nda tutsağın. On bin akçeye baham kestiler. İmdi her kim bu benim mektubum görür canı ve teni tutsaklıktan Hak Teâlâ saklaya âmin ya Rabbe’l-alemîn. Anam hod bir dermansız fakîre karıdır. Babam öleli yirmi beş yıldır. İmdi bu kadar akçeye meğer beni devletliler esirgeye. Anam hazretlerine sadakalarından vereler. Ben miskin bu kâfir elinden kurtara. Baki ne diyelim… Meded Muhammed ümmeti. 

    Hakirü’l-fakîr Abdulla[h] ? 

    Mektubun arka yüzü: “Tanrı rahmet eylesin ol kişiye bu mektup Tekirdağı’nda … Gülşah anaya vere”. 

    [TSMAe, 968/88] 

  • Üniversite: Ortaçağ’ın zihin zanaatkarı,     ulus-devletin itaatkarı

    Üniversite: Ortaçağ’ın zihin zanaatkarı, ulus-devletin itaatkarı

    Avrupa’da üniversite kalıcı bir binası bile olmayan loncalar çevresinde örgütlenmeye başlamış; sabit bir mekanı olmamasını avantaja çevirip iktidarla çatıştığı noktalarda özerk konumunu çekip gitme tehdidiyle güvence altına almıştı. 13. yüzyıla uzanan tarihinde, kendi mahkemelerini, cezaevlerini kuran üniversiteler ulus-devletlerden çok daha köklü kurumlardı. 

    Avrupa tarihi açısından bakıldığında üniversite demek, şehir demektir. Ortaçağ’ın sonlarından itibaren şehirlerde üniversiteler ortaya çıkmaya başlar; üniversitesi olan yerleşim yerleri şehre dönüşür. Bologna ve Paris’in model kurumlarını Oxford, Salamanca (1219), Napoli (1224), Prag (1347), Pavia (1361), Krakow (1364), Leuven (1425) izler. 

    Ancak başlangıçta üniversitelerin kalıcı binaları bile yoktur. Ortaçağ üniversitesi, eğitmen, öğrenci ve şehir arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi ve eğitmenlerle öğrencilerin haklarının korunması prensibi üzerine kurulmuş loncalarla işlerdi. Ortaçağ’da Latince universitas kelimesi de lonca veya herhangi bir tür birlik anlamına gelmekteydi. Üniversitelerin kendi mekânları olmadığından şehirli burjuva ile barınma ve ders mekânları için devamlı pazarlıklar yapılmaktaydı. Yerleşik bir düzenin olmaması bazı rahatlıkları engellese de üniversite mensuplarına karşı tavır alındığında en büyük tehdit, üniversite hocalarının dersleri kesmesi ve başka bir şehre göç etmesi oluyordu. 

    14. yüzyıl sonlarına dair bir Grandes Chroniques de France’da Paris’te hocalarını dinleyen, saçları kazınmış öğrenciler. 

    13. yüzyıldan itibaren loncalar üniversiteleşmeyle başladı. Üniversitelerin özerkliği fikri de aynı dönemde doğdu. Bunun ortaya çıkmasının nedeni loncaların siyasi otoritelerle çatışmasıydı. Özellikle Paris’te öğrencilerle kralın kolluk güçlerini karşı karşıya getiren kanlı 1229 olaylarından sonra, üniversite özerkliği bir daha kaybedilmemek üzere kazanılmıştı. Üniversite loncaları bu kavgalardan öncelikle birbirlerine bağlılıkları, tutarlılıkları ve kararlılıkları sayesinde galip çıkmışlardı. Grev ve kenti terk etme gibi bir silahı kullanmakla tehdit ederek ve gerçekten kullanarak. Çünkü bir hoca ya da öğrencinin loncasının bulunduğu şehri terk etmesi, o şehre ciddi ekonomik sorunlar getirirdi. Üniversiteler böylece kendi normları, hukukları olan kurumlar olarak ortaya çıktılar. Hatta üniversitede işlenen suçlar için kendi mahkemeleri ve cezaevleri bile vardı. 

    Doktorlar toplantısı 

    14. yüzyıldan kalma bir elyazmasından, Paris Üniversitesi’ndeki doktorlar toplantısını gösteren illüstrasyon. 

    Bugün Avrupa’da kurumsallaşmış ünlü üniversitelerin çoğu, şu an içinde bulundukları ulus-devlet yapılarından çok daha eskidir. Üniversite özerkliğini bu açıdan da değerlendirmek gerekir. Avrupa üniversitelerinin çoğunu devlet kurmamıştır. Hatta tam tersi, üniversite varolabildiği için ulus-devlet mümkün olabilmiştir. Çünkü üniversitenin kültürel olarak inşa ettiği kamusallıkta pişen bireyi daha sonra ulus-devlet kendisine yurttaş edinecektir. Bu nedenle ulus-devlet üniversiteyi tanır ve onu baş tacı eder. Türkiye gibi modernleşme toplumlarında ise üniversiteler mecliste yasayla kurulurlar. Yani aslında soykütükte, fıtratta bir sorun vardır. Üniversiteler, önce sivil alanda kurulur sonra devlet onu tanır, yani önünde eğilir. Modernleşme toplumlarında ise, üniversiteler iktidarın önünde eğilirler. 

    Bugün Avrupa’da kurumsallaşmış ünlü üniversitelerin çoğu, şu an içinde bulundukları ulus-devlet yapılarından çok daha eskidir. Üniversite özerkliğini bu açıdan da değerlendirmek gerekir. Avrupa üniversitelerinin çoğunu devlet kurmamıştır. Hatta tam tersi, üniversite varolabildiği için ulus-devlet mümkün olabilmiştir. Çünkü üniversitenin kültürel olarak inşa ettiği kamusallıkta pişen bireyi daha sonra ulus-devlet kendisine yurttaş edinecektir. Bu nedenle ulus-devlet üniversiteyi tanır ve onu baş tacı eder. Türkiye gibi modernleşme toplumlarında ise üniversiteler mecliste yasayla kurulurlar. Yani aslında soykütükte, fıtratta bir sorun vardır. Üniversiteler, önce sivil alanda kurulur sonra devlet onu tanır, yani önünde eğilir. Modernleşme toplumlarında ise, üniversiteler iktidarın önünde eğilirler. 

    Modernleşme ülkelerinde hiçbir alanın siyasetten özerk olamaması gerçeği, üniversiter alan için de bir istisna değildir. Gecikmiş ve aceleci ulus-devlet tecrübeleri tasfiyelerle, yıkıp yeniden yapmalarla dolu bir üniversite tarihi üretmiştir. 1933’te Millî Eğitim Bakanı’nın bir yazısıyla 1900 yılında kurulmuş ilk üniversitemiz olan Darülfünun kapatılabilmiştir. İstanbul Üniversitesi’ne dönüşmesi, mevcut öğretim üyelerinin pek çoğu tasfiye edildikten sonra gerçekleşmiştir. Arap alfabesinden Latin harflerine geçmek ve Darülfünun’u kapatmak, Türkiye’nin Osmanlı mirasıyla bağını koparmasına olanak sağlamış, yeni bir başlangıca zemin hazırlamıştır. 

    (Besim F. Dellaloğlu’nun Poetik ve Politik kitabının “Üniversite” bölümünden özetlenerek aktarılmıştır).

     

    Türkiye ‘aklını’ kaybediyor

    Ortaçağ’da üniversite hocalarının iktidarla aralarındaki çatışmalara karşı ellerinde tuttuğu “beyin göçü” kozu, günümüzde de genç ve eğitimli nüfusunun arzu ettiği koşulları sağlayamayan ülkeleri yetişmiş insan kaynağını kaybetmek gibi büyük bir tehditle karşı karşıya bırakıyor. Rakamlarla Türkiye’nin beyin göçü karnesi… 

    84.863 

    2019’da Türkiye’den yurtdışına göçeden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sayısı (Kaynak: TÜİK) 

    25-29 

    Türkiye’nin en çok göç verdiği yaş grubu (50.154 kişi) (Kaynak: TÜİK) 

    İstanbul 

    Türkiye’nin en çok göç veren kenti (Kaynak: TÜİK) 

    11 

    Türkiye’nin yurtdışına en fazla öğrenci gönderen ülkeler sıralamasındaki yeri (Kaynak: OECD) 

    824 milyon dolar 

    Türk öğrencilerin ABD ekonomisine 1 yılda sağladığı katkı (Kaynak: TÜSİAD) 

    % 95 

    Lisans ve lisansüstü eğitimlerini yurtdışındaki üniversitelerde yapmak isteyen öğrencilerin oranı (Kaynak: British Council) 

  • Yeni dönemin ihtiyacı inovasyon, eğitim, eşitlik

    Yeni dönemin ihtiyacı inovasyon, eğitim, eşitlik

    Tekfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Gigin, 1970’de eğitimi için yurtdışına çıkmış; İngiltere, Fransa, Kongo, Gabon, Libya, Kuveyt’te okuyup çalıştıktan sonra 13 yılın ardından Türkiye’ye dönmüş. Dünyanın dört bucağında yaşayan çok yönlü işinsanı Gigin’e çocukluk ve gençlik yıllarını, İstanbul ve tarihle ilişkisini, Tekfen Holding’in sosyal sorumluluk projelerini sorduk. 

    Tekfen Grubu ile yollarınız nasıl kesişti ve hangi kademelerinde çalıştınız? 

    1975’te okyanus mühendisi olarak lisansüstü eğitimimi tamamladım. 2 yıl kadar Libya’da çalıştıktan sonra, 1977’de Tekfen İnşaat’ın Kuveyt şantiyelerinde inşaat mühendisi olarak gruba katıldım. 1983’te İstanbul’a döndüm ve merkez ofisimizde çeşitli uluslararası projelerde koordinatör olarak çalışıp, 1986’da Tekfen İnşaat Genel Müdür Yardımcılığı’na atandım. 1988-98 arasında şirketin genel müdürlüğünü üstlendim. 1998-2015 arasında Tekfen Holding’de yönetim kurulu üyeliği yaptım. 7 Mayıs 2015 tarihinde, Tekfen Holding Yönetim Kurulu Başkanlığı vazifesini devraldım. 

    İstanbul doğumlusunuz. Çocukluğunuz nerede geçti? Nasıl bir aileden geliyorsunuz? 

    Rahmetli babam Abbas Gigin doktordu; annem ise evhanımı. İlkokulu Fatih’teki Taş Mektep’te, ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji’nde yatılı olarak okudum. İngiltere’de Bradford Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği okuyup, stajlarımı Fransa, Kongo ve Gabon’da yaptım. Yüksek lisans ise University College London’da Makine Bölümü’ndeydi. Böylece 1963’te ortaokulu yatılı okumak için evden ayrıldıktan ve İngiltere, Libya ile Kuveyt’te okuyup, çalıştıktan sonra Türkiye’ye 1983’te döndüm. Dolayısıyla, çocukluğum ve gençliğim ailemden ve ülkemden uzak geçti. 

    İngiltere’de okurken annem muntazam mektup yazar, her mektupta bir yemek tarifi gönderir ve mektubunu “Unutma evladım, her Türk gencinde bir Türk kızının hakkı vardır” cümlesiyle bitirirdi. Annemin nasihati kulağıma küpe olmuş olsa gerek, eşim Vahide ile 1975’te evlendik. 

    Murat Gigin, 1955’te 3 yaşındayken Malatya İşçi Sigortaları Kurumu Dispanseri Başhekimliği’nde babası Dr. Abbas Gigin’le birlikte. 

    Döndüğünüzde İstanbul’u nasıl buldunuz? Şehrin tarihî dokusu dünden bugüne nasıl bir farklılık yaşadı sizce? 

    Kostantiniyye 1453’e kadar Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti. Yani bugünkü İstanbul 1000 yıldan fazla Hıristiyanlığın, beş buçuk asır da Osmanlıların, hatta “dünyanın merkezi” olmuş. Son yıllardaki arkeolojik çalışmalarla (başta Yenikapı ve Beşiktaş), şehrin tarihinin Bizans’tan çok daha eskilere uzandığı ortaya kondu. Doğal ve aynı zamanda olağanüstü mimari ve kültürel zenginlikleri olan ve ezelden beri kozmopolit bir şehir. Bu eşsiz tarihî zenginliğinin yanında Boğaz’ı, coğrafyası ve denizleriyle dünyanın en güzel şehri. Hadi biraz daha mütevazı olayım, en güzel ve özel şehirlerinden biri! Tüm bunları layıkıyla koruyup, gerek gündelik hayatımız gerekse turizm açısından doğru perspektifte yeterince iyi değerlendirebildiğimiz kanaatinde değilim. Ulu önder Atatürk, genç cumhuriyetin başkentini Ankara’ya taşımışsa da, İstanbul ticari ve kültürel hayat açısından Türkiye’nin kalbi olmaya hep devam etmiş. Bunun tabii neticesi, “daha iyi bir hayat” umuduyla daima göç alan bir odak noktası olmuş. Bugün 17 milyonluk nüfusu ve Tekirdağ’dan Gebze’ye uzanan 200 kilometrelik bir hattın kuzey ve güneyindeki devasa yapısıyla, birçok ülkeden büyük bir nüfus ve ekonomiye sahip. Ancak mevcut haliyle temiz havaya, yeşile ve acilen büyük çapta kentsel dönüşüme muhtaç ve ne yazık ki her an olabilecek büyük İstanbul depremine çok hazırlıksız. 

    Tarihe meraklı dünya vatandaşı  Ortadoğu coğrafyasına ve dinler tarihine meraklı olan Murat Gigin, kurumların ve “kurum gibi” insanların tarihine ilişkin okuma yapmaktan da hoşlanıyor. 

    Tekfen Vakfı’nın sosyal sorumluluk projelerinden bahseder misiniz? 

    Tekfen Vakfı, kurucu ortaklarından aldığı feyzle daha iyi bugünler ve sürdürülebilir yarınlar için, ülkenin en önemli ihtiyacı olan eğitim ve bir toplumun en önemli gelişmişlik göstergelerinden biri olan eğitim-kültür-sanat alanına önemli kaynak ayırdı; sayısız projeyi hayata geçirdi ve yoluna devam ediyor. 

    Vakıf, Türkiye’de okuyan başarılı, fakat maddi desteğe ihtiyaç duyan üniversite (lisans) öğrencilerine karşılıksız eğitim bursu veriyor. Bugüne kadar 3 bine yakın öğrencinin mezun olmasında pay sahibi. 2018’den beri Darüşşafaka Ortaokulu’nun 24 öğrencisinin 4 yıl boyunca tüm eğitim masraflarını üstlendik. Bu asırlık eğitim kurumunun Darüşşafaka Kampusu’nda mevcut 3 binasını baştan aşağıya yenileyip 100 öğrenci kapasiteli çağdaş bir yurt binası için de çalışmalara başlandı. 

    2019’da Boğaziçi Üniversitesi ile bir güçbirliğine imza attık. Robert Kolej mezunu olan ve Boğaziçi Üniversitesi’ne birçok konuda katkı sağlayan, Tekfen’in kurucu ortaklarından rahmetli Feyyaz Berker’in anısına ithaf edilen işbirliği, BU+ kapsamındaki Boğaziçi Chronicles, Boğaziçi Lectures Feyyaz Berker Series ve Açık Ders etkinliklerinin “Powered by Tekfen” mottosuyla genişletilmesini ve daha fazla insana ulaşmasını amaçlıyor. Yine geçen sene, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Bilim ve Teknoloji Binası’nda yakın tarihte faaliyete geçecek olan Boğaziçi Üniversitesi FNN (Feyyaz-Nihat-Necati) Tekfen Kuluçka Merkezi’ni oluşturduk. 

    Ülkemizin kültür-sanat yaşantısında önemli bir yeri olan Tekfen Filarmoni -biliyorsunuz 1992’de kuruldu- 23 ülkenin müzisyenlerini biraraya getiren, üç deniz arasında dostluk köprüsü kuran bir kültür elçisi. Tabiatıyla Tekfen Filarmoni, belki de en anlamlı sosyal sorumluluk projelerimizden biri. Şef Aziz Shokhakimov’un yönetimindeki orkestramız, 2019’dan beri İstanbul Müzik Festivali’nin de “Açılış Konseri Orkestrası”. Ayrıca Türkiye’deki orkestralar için yetkin müzisyenler yetiştirmek amacıyla, kendine kariyer hedefi olarak orkestra müzisyenliğini seçen öğrencilere yurtdışı lisans eğitimi için müzik bursu da verilmekte. 

    Tekfen Vakfı, zengin bir flora ve faunaya sahip olan Anadolu’nun olağanüstü doğal mirasını kayıt altına almak ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla yayınlar yapıyor ve aynı şekilde arkeolojik kazılara destek oluyor. 

    2014’te Soma’da meydana gelen maden faciasının ardından, bölge kadınlarına alternatif gelir imkânları yaratmak amacıyla, Tekfen Vakfı Soma Mikro Finans Şubesi’ni hizmete açtık; ardından Mersin’de ikinci bir şube de devreye girdi. Mikrokredi yoluyla bugüne kadar 1600 kadının aile ekonomisine destek olmaya çalıştık. 

    Darüşşafaka Basketbol Takımı’nın ana sponsoru olarak, eğitim ve sanata verdiğimiz desteği spora da taşıdık. Darüşşafaka Basketbol A Takımı, Türkiye’de ve dünyada Darüşşafaka Tekfen adıyla mücadele ediyor. İki kurumun beraberliği Tekfen için olduğu kadar, şahsen benim için de büyük bir kıvanç kaynağı.

    Turgut Özal, 1981’deki Kuveyt gezisi sırasında Murat Gigin’le birlikte (üstte). Aynı yıl Vehbi Koç, Kuveyt’te Gigin’lerin evinde (altta). 

    İçinde bulunduğumuz pandemi/salgın hastalık dönemi dünya ekonomisini nasıl etkiliyor sizce? 

    Tarım arazilerini hızla kaybeden ve global ısınma, su sancısı, çölleşme gibi büyük tehlikelerle karşı karşıya gelen yaşlı dünyamızda, temiz hava, su ve tarım çok önem kazandı. Daha doğrusu, bunların ne derece önemli oldukları, nihayet tüm insanlık tarafından anlaşıldı. Başkanımız Ali Nihat Bey’in lugatımıza kattığı “eko-ekonomi”nin vazgeçilmez olduğu da çok daha iyi anlaşılmaya başlandı. Bu yeni ve zor dönemde, inovasyon ve dijitalleşme ihtiyacı ve her zaman olduğu gibi eğitim, cinsiyet eşitliği ile sosyal sorumluluk başlıkları öne çıkıyor. 

    Pandemi dönemi sizin yaşam tarzınızı değiştirdi mi? Bu dönemin hasarsız ve iyi şekilde atlatılması için tavsiyeleriniz nelerdir? 

    Tabiatıyla, herkes gibi benim de günlük rutinim ve hayat ritmim değişti. Ofise uğrasam da, artan oranda evimden “home office“ çalışmaya başladım. Benim gibi, normal zamanlarda ofisinde pek oturmayan ve çalışma arkadaşlarını kendi mekanlarında ziyaret edip, yüzyüze fikir teatisi yapmaya alışmış birisi için, bu mesafeli iş takibi başta hayli yadırgadığım bir yöntem oldu. Ancak sanki bu rutine ben de artık alıştım gibi; şimdilerde birçoğumuz gibi ofise nazaran evde daha uzun saatler çalışmaya başladım. 

    Sanırım Darwin’in “Ne en güçlü olan tür hayatta kalır, ne de en zeki olan… Değişime en çok adapte olabilendir, hayatta kalan!” sözü, içinde bulunduğumuz şu salgın sürecinde fazlasıyla anlam buluyor! Tavsiyem, sorunlara çare ararken esnek olabilmek ve adaptasyon yeteneğini kaybetmemek. Zira bu değişken (volatile), belirsiz (uncertain), karmaşık (complex) ve muğlak (ambigious) olan “VUCA” dünyasında, koronavirüs bizim adaptasyon becerilerimizin sınandığı bir test gibi. 

    Darüşşafaka Basketbol A Takımı, Türkiye’de ve dünyada ana sponsoru olan Tekfen’in adıyla mücadele ediyor. 

    İlgi duyduğunuz spesifik bir tarihî dönem var mı? Tarih kitabı ve yayınları okumayı sever misiniz? 

    Son yıllarda giderek Ortadoğu coğrafyasına ve dinler tarihine merak saldım. Çok çeşitli yazarların bu başlıklardaki değerlendirmelerini içeren kitaplarını okuyorum. Son günlerde ise, yakın coğrafyamızda dönen değişik dolapları anlatan, gazeteci yazar Murat Yetkin’in Meraklısı İçin Casuslar adlı kitabını okuyorum. Kurumların ve “kurum gibi” bireylerin tarihçesini kayıt altına almak, Tekfen’de önemsediğimiz, severek yaptığımız bir iş. Zira kurum tarihçesi sadece o kuruma değil; toplumsal hafızanın bir parçası olarak, aynı zamanda ilgili döneme de kendi penceresinden ışık tutan bir çalışmadır. Tekfen’in kurucu ortaklarından rahmetli Feyyaz Berker, Nihat Bey ile beraber kurucuları arasında yer aldıkları TÜSİAD ve DEİK’in kurum tarihçelerini yayımlamıştı. 1956’da kurulan Tekfen’in tarihçesini ise 2006’daki 50. yıldönümünde kitaplaştırmıştık. 

    Aramızdan en erken ayrılan Necati Akçağlılar’ın yaşantısını, vefatının birinci yılında Necati adlı kitapta ele almıştık. Feyyaz Berker’in FB adlı kitabı ise kendisine 90. yaş günü sürpriz armağanıydı. Nihat Gökyiğit’in kitabı ise, otobiyografik nitelikte ve Doğa ve İnsan Sevdam başlığını taşıyor. Her bir kitap, cumhuriyetin ilk mühendislerinden olan, vizyoner, girişimci ve ülkesine büyük bir sevgiyle hizmet eden insanların renkli, zengin ve çok değerli yaşam hikayesini anlatıyor. 

    Ülkemizin önemli iş insanlarından Nihat Gökyiğit ile hem ailesel, hem profesyonel bağlarınız var. Duayenden ilham aldığınız konular nelerdir? 

    Elbette kendisinden öğrendiğim çok şey var! Gelişmeleri, olan-biteni anlık tepkilerle değil, objektif kriterlerle değerlendirebilme yetkinliği, muazzam bir uzlaşı kabiliyeti, hoşgörülü ve sevecen bir yaklaşımı var. Olaylar karşısında başkalarını suçlamak yerine, “ben veya biz çözümün parçası olabilmek, katkıda bulunabilmek için ne yapabiliriz?” diye sorgular hep. Bence bunlar çok önemli hayat dersleri… 

    Gerek ülkemizde gerekse Avrupa’da, bugün artık herkesin sadece dilinde değil, yaşamında olan çevreyle ilgili endişeleri, Nihat Bey bundan 30 sene önce dillendiriyordu. O anlamda, muazzam bir öngörü sahibi. 

  • Bebek’teki Amerikan kapısı ve parlak yıldızlar geçidi

    Bebek’teki Amerikan kapısı ve parlak yıldızlar geçidi

    1863’te Bebek’te erkek öğrencilere eğitim vermek için kurulan Robert Kolej girişimi, Amerikan Kız Koleji, Robert Kolej Yüksekokulu, Amerikan Hastanesi, Amiral Bristol Hemşire Okulu ve Boğaziçi Üniversitesi’yle Türkiye’de köklü izler bırakmış, siyaset, sanat, edebiyat gibi pek çok alanda Türkiye’nin en iyi yetişmiş insanlarını mezun etmişti. Türkiye’nin en “elit” eğitim kurumlarından birinin tarihine yolculuk. 

    Robert Kolej denince akla biraz karışık bir miras geliyor. Öyle ki bu mirasın içinde sadece Robert Kolej yok. Amerikan Kız Koleji, Robert Kolej Yüksekokulu, Amerikan Hastanesi, Amiral Bristol Hemşire Okulu ve Boğaziçi Üniversitesi de var. Burada konuyu dağıtmamak için Robert Kolej tarihine odaklanacağız. 

    Robert Kolej bundan 158 yıl önce Bebek’te bir Amerikan okulu olarak açılsa da bugün bir Türk-Amerikan okulu olarak yoluna devam ediyor. Mütevelli heyeti üyeleri içinde hem Amerikalı hem de Türk isimler var. Milli Eğitim Bakanlığı’na ve müfredatına bağlı olan okul Lise Giriş Sınavı ile öğrenci kabul ediyor. 1997’de çıkan “8 Yıllık Zorunlu Eğitim Yasası” sonrasında orta kısmı zaman içinde kademeli olarak kapatıldı; günümüzde sadece lise eğitimi veren kısmı kaldı. Bir yıl İngilizce hazırlık okunan okuldan toplam beş yıllık bir eğitim sürecinin ardından mezun olunabiliyor. 

    ACG Amerikan Kız Koleji’nde öğrenciler, 1927. 

    Robert Kolej’in kuruluşunda özellikle iki isim ön plana çıkar. Bunlardan biri New York’lu işadamı Christopher Robert, diğeri ise eğitimci ve misyoner Cyrus Hamlin. Hamlin 1811’de ABD’nin kuzeydoğusundaki Waterford Maine’de doğar. Ailesi çiftçidir. Zayıf bir çocuk olduğundan çiftlikte çalışması yerine eğitim görmesine karar verilir. Eğitimi süresince hem çalışacak hem de okuyacaktır. Yaşadıkları, Hamlin’in mücadeleci kişiliğinin şekillenmesinde önemli rol oynar. Önce Bowdoin Koleji’nde okumuş, oradan Bangor Seminer Okulu’na devam etmiştir. Bowdoin Koleji’nde eğitim gördüğü sırada mühendisliğe de merak sarmış ve burada bir buhar makinesi yapmayı başarmıştır. Bangor Seminer Okulu’nda misyoner olmaya karar veren Hamlin, Çin ya da Afrika’da vazifelendirilmeyi beklerken İstanbul’a gönderilmiş. Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği günlerde şehre geldiğinde, evvela Pera’daki Protestan okulunda görev yapmıştı. Bu okulun kapanmasından sonraysa Bebek’te bir seminer okulu açmış. Aynı bölgede yer alan, Saint Benoit ile irtibatlı Katolik kolejiyle amansız rekabetinin neticesinde Katolik okulu kapanmak zorunda kalmış. 

    Denize nazır bir eğitim kalesi  Cyrus Hamlin tarafından 1869’da inşa edilmeye başlanan Robert Kolej binası, Ahmed Vefik Paşa’nın Rumelihisarı’nda Kayalar adı verilen mevkideki arazisi üzerine yapılmıştı. 

    Gelgelelim bu dönemde Bebek Protestan okulunda da işlerin pek iyi gittiği söylenemez. Hamlin iki büyük problemle mücadele etmek zorunda kalmış. Bunlardan ilki okuldaki Ermeni öğrencilerin durumu olmuş. Bu öğrencilerden bazıları bir Protestan okulunda eğitim gördükleri için Ermeni Patrikhanesi’nin tepkisini çekmiş; aileleri ile birlikte aforozla tehdit edilmiş; işsizlik ve geçim sıkıntısıyla karşı karşıya kalmışlar. Haliyle eğitim masraflarını karşılayamadıkları için okuldan ayrılmışlar. Maddi zorluklar içinde okuyan Hamlin, okul olarak kullandığı konağın bahçesinde imalathaneler kurmuş. Öğrencilerle birlikte soba borusu, ahşap fare kapanları imal etmiş; bir fırın kurarak ekmek üretimine başlamış. Bu ekmekleri evvela Beşiktaş pazarında, ardından Rumelihisarı ve Bebek’te sattırmış. 

    Rumelihisarı’ndaki müşterileri arasında sonradan arazisi üzerine okulun kurulacağı Ahmed Vefik Paşa da vardı. 1854-56 arasında Kırım Savaşı dolayısıyla Selimiye Kışlası’nda bulunan İngiliz askerlerinin ekmek talebini de karşılamaya başladı. Bu askerlerin bitli çamaşırlarının yıkanması işini üstlendi. Bu yolla okulda eğitim gören öğrencilerin ailelerine ciddi kazanç temin etti. Ancak öğrencilerin ilahiyat dışında dünyevi işlerle uğraşıyor olması, Hamlin’in, bağlı olduğu, yurtdışındaki misyonerlik faaliyetlerini organize eden Amerikan BOARD kurumu ile arasının açılmasına yolaçtı. BOARD’un tepki gösterdiği tek durum bu değildi. Hamlin, Bebek’teki okulunda sadece ilahiyat eğitimi vermemekte; fen bilimleri, matematik gibi derslere de odaklanmaktaydı. Hatta Osmanlı ülkesinde iyi bir aritmetik kitabı olmadığına kanaat getirerek bir kitap dahi hazırlamıştı. Bu kitabı pek beğenen Maarif Nazırı Ahmed Vefik Paşa, evvela Türkçeye çevirtmiş sonrasında maarif müdürlüklerine dağıttırmıştı. Hamlin, İngilizceye de büyük önem veriyordu. Bunun nedenini de öğrencilerin hem daha çok kaynağa ulaşmasını sağlamak, hem de farklı etnik unsurlardan oluşan Kolej’de bir ortaklık tesis etmek olarak açıklıyordu. Oysa BOARD bu duruma da karşı çıkıyordu. Zira öğrenciler tüm bu bilimleri ve üzerine ilaveten İngilizceyi öğrendikten sonra pek zorlu bir alan olan misyonerliğe yönelmek yerine iş sahasına ya da çevirmenlik gibi alanlara yöneliyorlardı. Hamlin’in eğitim felsefesi BOARD ile uyuşmuyordu. Hamlin, bu kurum ile ilişkilerini kopartma noktasına geldiği sırada bir seyahat vesilesiyle İstanbul’da bulunan Christopher Robert ile tanıştı. 

    Christopher Robert demiryolu yapımı, çay, şeker ve pamuk ithalatı gibi işlerle uğraşarak hatırı sayılır bir servetin sahibi olmuştu. Servetinin önemli bir kısmını hayır işlerine ve özellikle de eğitim alanına harcıyordu. Hamlin’in İstanbul’da BOARD’dan bağımsız ve daha seküler bir okul kurma fikrine sıcak bakacak ve bu iş için sermaye vermeye razı olacaktı. Christopher Robert ölene kadar Kolej’i desteklemeyi sürdürdü. Vasiyetinde mirasının bir bölümünü de okula bağışladı. Kolej’e isim verilmesi gündeme geldiğinde kendi adının verilmemesini talep etmiş ancak okul idaresi bunun aksine davranmıştı. 

    Maddi olarak Robert Kolej’i ölene dek desteklemeyi sürdüren ve okula adını veren Christopher R. Robert ve okulun ilk üç müdürü.

    Kolej’in arazisi 

    Kolej’in kurulacağı arazi için evvela Kuruçeşme sırtlarından bir yer satın alınmış, ancak sonradan Ahmed Vefik Paşa’nın Rumelihisarı’nda Kayalar adı verilen mevkideki arazisi üzerinde karar kılınmıştır. Paşa ilk başlarda arazisini elden çıkarmak istememiş, lakin Paris elçiliği sırasında yaptığı harcamaların Babıâli tarafından ödenmemesi üzerine ciddi bir borç yükü altına girmiş ve araziyi Kolej idarecilerine satmıştır. 

    Asırlık miras  Başkanlık lojmanı olarak kullanılan Kennedy Lodge, John Kennedy’nin okula bıraktığı miraslarından. 

    Yeri gelmişken burada akıllara çokça takılan bir konuya da açıklık kazandırmakta fayda var. Bazı çalışmalarda Ahmed Vefik Paşa’nın, Kolej arazisini Amerikalılara satmasından dolayı 2. Abdülhamid’in hışmına uğradığından bahsedilir. Bu rivayete göre Ahmed Vefik Paşa vefat ettiğinde Sultan 2. Abdülhamid ailesinin Paşa’yı Eyüp’te defnetme isteğini onaylamamış ve Aşiyan kabristanına defnedilmesini emretmiştir. Hatta Paşa’ya olan öfkesini dillendirmek için de “Kıyamete kadar bu okuldaki çan seslerinden ruhunun muazzeb olmasını” dilemiştir. Bu rivayetin gerçekliğine dair ciddi bir vesikaya ben tesadüf edemedim. Paşa’nın yaşadığı yer zaten Rumelihisarı’dır. Aile mezarlığı da buradadır. Paşa’nın gösterişten hoşlanmadığı bilinir. Biraz da huysuz olduğu için daha sağlığında Tanzimat devrinin pek çok ricali gibi Cağaloğlu’ndaki 2. Mahmud haziresine defin meselesine sıcak bakmamış “Sağlığımda iken uğraştığım adamlarla ahirette tepişmek istemem” demek suretiyle bu teklifi reddetmiştir. Paşa’nın cenaze masrafları da Sultan 2. Abdülhamid tarafından karşılanmıştır. 

    Okul arazisinin bir kısmı Şehitlik Dergahı ya da Nafi Baba Dergahı olarak bilinen dergahın şeyhi Nafi Baba tarafından Kolej’e verilmiştir. İlerleyen yıllarda bu aileden pek çok isim Kolej’de eğitim görecektir. Nafi Baba’nın torunu Hüseyin Pektaş, Robert Kolej’in ilk Türk mezunu ve ilk Türk müdürü olacaktır. 

    Robert Kolej 1863’te açılır. Ancak bina inşası için gerekli izinler 1868’de alınır. Kolej o vakte kadar Bebek’teki bir konakta faaliyet gösterir. 1869’da Kolej’deki ilk yapı olan Hamlin Hall’un yapımına başlanır. Cyrus Hamlin 1873’e kadar Kolej’i idare eder. Bu tarihte yerine damadı George Washburn getirilir. Hamlin ve Christopher Robert’in kararlılığı olmasa Robert Kolej’in doğum aşamasındayken tarihe karışacağı aşikardır. 

    George Washburn zamanında okuldaki bina sayısı artar ve Kolej hızla büyür. Okulun mütevelli heyetine önemli isimler katılır. Bunlardan biri olan Cleveland H. Dodge, ABD Başkanı Wilson’un yakın dostudur. Bir diğeri, John Kennedy ise okula başta başkanlık lojmanı olarak kullanılan Kennedy Lodge olmak üzere pek çok katkı yapmıştır. Mirasının 1.5 milyon dolarlık kısmını Kolej’e bırakmış ve bu muazzam parayla 1912’de Robert Kolej Mühendislik Okulu’nun temelleri atılmıştır. Bu gelişmeyi Boğaziçi Üniversitesi’nin bir nevi habercisi olarak yorumlamak mümkündür. Yine Washburn’un başkanlığı zamanında Kolej bünyesinde bir tabiat tarihi müzesi kurulacaktır. Bu müze British Natural History Museum tarafından Ortadoğu’nun en iyi doğa tarihi müzesi olarak tanımlanacaktır. 

    Lozan’da iki Robert’li 

    1902’ye gelindiğinde Washburn okuldan ayrılma kararı alır ve yerini Caleb Frank Gates’e bırakır. Gates, 1881-94 arasında Mardin, 1894-1902 arasında ise Harput’ta Amerikan kolejlerinde görev almış bir isimdir. Bundan dolayı Osmanlı toplumunu iyi tanır. 1932’ye kadar Kolej’in idareciliğini yapacak ve okulu Ortadoğu’nun en muteber kurumlarından biri haline getirecektir. Kolej’in belki de en önemli şansı art arda yetenekli ve birbirinin eksiğini kapatan üç müdür tarafından idare edilmesidir. Hamlin’in girişimciliği ve enerjisi Kolej’in açılmasını sağlarken, Washburn kaliteli bir kadronun temellerini atmış, Kolej’i özellikle Balkan coğrafyasında sayılan ve tanınan bir kurum haline getirmiştir. Ancak bunu yaparken zaman zaman Osmanlı yetkililerinin öfkesini üzerine çekmiş, özellikle Bulgaristan’ın bağımsızlık sürecine verdiği destek nedeniyle Müslüman halkın Kolej’e bakışının olumsuzlaşmasına neden olmuştur. Gates’i tanımlayan en güzel özelliği ise esnek ve zamanın gereklerine uygun hareket eden kişiliği olsa gerek. Bunun bir sonucu olarak toplum içindeki Robert Kolej imgesi de olumlu yönde değişecektir. 

    Caleb Gates zamanında Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı gibi çok önemli siyasi hadiseler meydana gelir ve Gates, Kolej’i bu ortamda başarıyla idare eder. Hem 2. Abdülhamid rejimi hem İttihat Terakki Cemiyeti hem de yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin idarecileriyle birlikte çalışır. Müdürlüğü zamanında Enver Paşa ve İsmet İnönü kardeşlerini Robert Kolej’e yazdırırken Mustafa Kemal Atatürk de iki manevi kızı Zehra ve Sabiha’yı Amerikan Kız Koleji’ne kaydettirecektir. Tüm bu örnekler farklı dönemde siyasi iktidarların Kolej’e duydukları güvenin yansıması olarak okunabilir. Yine 1. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı Devleti ile savaş halinde olan ülkelerin okulları kapatılırken Robert Kolej eğitim faaliyetlerine devam eder. Bunda, ABD’nin Osmanlı Devleti ile doğrudan bir savaşa girmemiş olmasının yanında Gates’in çabalarının da rolü büyüktür. Gates, Lozan görüşmeleri sırasında ABD heyeti içinde danışman olarak vazife yapar. Amerikan heyetine yeni kurulacak olan Türk devleti ile iyi geçinilmesini telkin eder. Lozan’daki Türk heyetinde ise Kolej’in ilk Türk mezunu ve aynı zamanda Türkçe öğretmeni olan Hüseyin Pektaş çevirmen ve yazman olarak vazife alacaktır. Hüseyin Pektaş, Millî Mücadele yıllarında Mustafa Kemal Paşa ile Amerikalı general Harbord arasında yapılan görüşmede de tercümanlık yapmış ve Mustafa Kemal Paşa’nın takdirini kazanmıştı. 

    İlk Türk müdür  Robert Kolej’in ilk Türk müdürü Hüseyin Pektaş, bir mezuniyet töreninde… Pektaş, okul arazisinin bir kısmını bağışlayan Nafi Baba Dergahı’nın şeyhi Nafi Baba’nın torunuydu. 

    Türkolog bir müdür 

    Caleb Gates’ten sonra okulda pek çok başarılı idareci görev yapar. Bunlardan biri olan Paul Monroe göreve geldiğinde eğitim konusunda çağının önde gelen akademisyenleri arasında yer alıyordu. Bir yandan Çin hükümetinin eğitim programına danışmanlık ediyor, bir yandan Columbia Üniversitesi’nde dersler veriyor, bir yandan da Robert Kolej’in başkanlığını yürütüyordu. Monroe’dan görevi devralan Dr. Walter Livingston Wright ise ABD’nin en önemli Türkologlarından biriydi. Wright, Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Nasayihülvüzera ve’l Ümera adlı eserini tahlil, tercüme ve tabetmiş bir isimdi. 

    Zor zamanlarda esnek bir yönetim  Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı yıllarında esnek ve zamanın gereklerine uygun hareket eden kişiliğiyle Kolej’i başarıyla yöneten Caleb Gates, okulun öğretmen kadrosuyla birlikte.
    1912 Yaz Olimpiyatları’na kendi imkânlarıyla katılarak Osmanlı İmparatorluğu’nu olimpiyat oyunlarında temsil eden ilk iki sporcudan biri olan Mıgırdiç Mıgıryan, Robert Kolej’de disk atarken (1921).

    1946’dan itibaren Sovyet tehdidine karşı Türkiye ile ABD’nin yakınlaşma süreci içine girmesi Robert Kolej’in önemini daha da artırdı. Türkiye’nin NATO’ya katılması da bu durumu perçinleyecekti. Kolej’de artık Harp Okulu öğrencileri de eğitim görüyordu. Zira NATO bünyesinde İngilizce bilen subaylara duyulan ihtiyaç artmıştı. Demokrat Parti döneminde Robert Kolej’in üniversite olması gündeme geldi. Ancak ülkede yabancı bir özel üniversitenin varlığı doğru bulunmadı ve sonuçta 1957’de çıkan bir Bakanlar Kurulu kararıyla Robert Kolej “yüksekokul” olarak yapılandırıldı. 

    Yüksekokul olmak eğitime daha çok yatırım yapmak anlamına geliyordu. Yabancı akademisyenlerin maaşları ciddi bir yekûn tutuyordu. 60’lar ve 70’lerde gerek dünyada ve gerek Türkiye’de tırmanışa geçen anti-Amerikan tepki de okulun mütevelli heyetini zor durumda bırakıyordu. Mütevelli heyeti 1932’den beri hem Arnavutköy’deki Amerikan Kız Koleji’ni hem de Bebek’teki Robert Koleji fonlamaktaydı ve artık bütçe açığı idare edilebilir olmanın çok ötesine geçmişti. Bu ortamda kız ve erkek okullarının tek bir kampüste birleşmesi, diğer kampüsün satılarak gelir elde edilmesi, yüksekokulun kapatılması gibi konular gündeme geldi. Ancak yasal mevzuat kampüs satışına izin vermiyordu. Mütevelli heyeti yüksekokulun 1912’ye kadar uzanan geçmişini ve bu alana yaptığı yatırımın heba olma riskini de düşünerek Robert Kolej’i Bebek’teki tarihî kampüste karma bir ortaöğretim kurumu olarak yeniden düzenlemeye ve Arnavutköy’deki Kız Koleji kampüsünü bir üniversite tesisi için Millî Eğitim Bakanlığı’na devretmeye karar verdi. Ancak Bakanlık yetkilileri Bebek’teki kampüsün bir üniversite için daha uygun olduğu konusunda ısrar ettiler. Sonuçta 1971’de Bebek’teki Robert Kolej kampüsünde İngilizce eğitim veren Boğaziçi Üniversitesi kuruldu. Kurucu rektör olarak da yine Robert Kolej mezunu olan ve ODTÜ’de mimarlık tarihi dersleri veren Prof. Aptullah Kuran tayin edildi. Robert Kolej ise karma bir orta eğitim kurumu olarak Arnavutköy Kız Koleji’nin kampüsüne taşındı. 

    Sporda ve sanatta  Robert Kolej, Türkiye’de ilk defa kampüsünün bahçesinde yapılmaya başlanan spor dallarından tiyatroya çok yönlü eğitimiyle öğrencilerinin tam teşekküllü bireyler olarak yetişmesine yardımcı oluyordu. 

    Kimler geldi kimler geçti? 

    Robert Kolej, Türkiye’de pek çok alanda önemli işlere imza atmayı başaran bireyler yetiştiren bir okul. Hemen belirteyim ki Kolej’de çok farklı kesimlerden öğrenci ve öğretmenler görev yapmıştır. Kolej’de muhafazakar kesimin önemli isimlerinden Necip Fazıl Kısakürek edebiyat, Nurettin Topçu ise tarih ve din derslerine girmiştir. Osman Nuri Ergin’in de bir dönem tarih dersi verdiğini biliyoruz. Sol kimliği ile tanınan ve aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk içişleri bakanı olan Cami Baykut, bir dönem okulun Türkçe öğretmeniydi. 

    Okulun mezun ettiği öğrenci profili de çeşitlilik gösterir. Siyaset alanında ilk akla gelen mezunlardan Bülent Ecevit, Amerika’nın muhalefetine rağmen Kıbrıs’a yaptığı müdahale ile tanınan bir isim. Aynı dönemlerde okuyan Altemur Kılıç ise MHP üyesi bir gazeteciydi. Ahmet İsvan, İsmail Cem, Kasım Gülek gibi isimler CHP’nin politik hayatında önemli roller oynarken, anti-Amerikancı kimlikleriyle tanınan Mihri Belli ve Vartan İhmalyan da okulun mezunları arasındaydı. 

    Kolej mezun ettiği başarılı işinsanlarıyla da tanınır. Bunlar arasında bir çırpıda akla gelenler Nejat ve Şakir Eczacıbaşı, Rahmi Koç, Feyyaz Berker, Cem Boyner, Serdar Bilgili, Mehmet Emin Karamehmet, İbrahim Betil, İbrahim Bodur, Halis Komili, Hüsnü Özyeğin olsa gerek. 

    Kolej ve tiyatro 

    20. yüzyıl Türkiye tiyatro tarihi, zannımca Kolej tarihine atıf yapmadan yazılamaz. Bunda Kolej bünyesinde görev yapan Hilary Sumner Boyd ve Charles MacNeal gibi başarılı tiyatro hocalarının rolü çok büyüktür. Haliyle bu durum Kolej’den çok önemli tiyatrocuların çıkmasına vesile olacaktır. Bunlardan birkaçını saymam okulun bu alandaki rolünü göstermeme sanırım yetecektir: Haldun Dormen, Tunç Yalman, Engin Cezzar, Genco Erkal, Nüvit Özdoğru. Ayrıca Zeki Alasya ve Can Gürzap da okulda eğitim almış ancak başka okullardan mezun olmuşlardır. 

    Edebiyat da okulun üstün başarı gösterdiği bir diğer alandır. Okulda bir kısmı Türk edebiyatında derin izler bırakan Tevfik Fikret, Filozof Rıza Tevfik, Ruşen Eşref Ünaydın, Refik Halid Karay, Keramet Salih Nigar, Feridun Nigar, Muallim Cevdet, Necip Fazıl Kısakürek, Behçet Kemal Çağlar, Faruk Nafiz Çamlıbel, İsmail Hakkı Ertaylan, Baha Toven, Zahir Güvemli gibi isimler öğretmenlik yapmışlardır. Mezun öğrenciler arasında edebiyat sahasında tanınmış simalar arasında ise Orhan Pamuk, Cevat Çapan, Talat Sait Halman, Refik Erduran, Ülkü Tamer gibi isimler sayılabilir. 

    Listeyi uzatmak mümkün. Okurlarımız bu yazıda Amerikan Kız Koleji’ne yer verilmediğini fark edeceklerdir. Amerikan Kız Kolej kanımca bağımsız bir yazıyı fazlasıyla hak ediyor. Onu da başka bir yazıya saklayalım. 

  • Yüksek fildişi kulelerden üniversitede memuriyete: ‘Akademik elitizm’

    Yüksek fildişi kulelerden üniversitede memuriyete: ‘Akademik elitizm’

    Boğaziçi Üniversitesi’nin yeni rektörü Melih Bulu’nun seçimle değil atanarak göreve başlaması üzerine başlayan protestolar akademinin özerkliği, liyakat ve otoriterleşmeyle ilgili olduğu kadar “akademik elitizm”le ilgili tartışmayı da alevlendirdi. Peki “Boğaz’a nazır viskisini yudumlayan” akademisyen imajı ne kadar gerçeği yansıtıyor? Akademinin “yüksek”liğine ilişkin tartışmanın tarihsel arka planı ve bugün içinde bulunduğumuz durum. 

    Akademos, bilim dünyasının mitik kahramanı. Eflatun’un öğrencilerine dersler verdiği, etrafı duvarlarla örülü zeytinliğin sahibi. Davetsiz misafirlerin ulaşamayacağı bu gözden uzak mekanda, aynı sorular çerçevesinde düşünce üretmek isteyen insanlar tarihin ilk akademik çalışmalarını başlatmış. Değerli sosyolog Nur Vergin, buna “Düşüncenin ve onun ürünü bilimin ancak günlük hayatın gürültüsünden ve ham fikirlerden uzak bir cemaat oluşturarak gerçekleştirileceğinin ilk manifestosu” diyor. 

    Napoli’deki Museo Nazionale Archeologico’da bulunan “Plato’nun Akademisi” mozaiği. (MÖ 1. yüzyıl) 

    Ustalar ve çırakların kapalı çevrelerde “ilişkilenme” ihtiyacı yabancıya yer bırakmıyor; düzeyi tutturamayan heveslilere geçit vermiyor. Bu da academia’nın başlangıcından itibaren eşitler arasında bazılarının “daha eşit” olduğu bir ortamda, seçkinciliği bir hayat tarzı olarak benimsemenin neredeyse zaruri olduğu bir “elitler limanı” olarak filizlenmesine neden oluyor. Dışarıdan bakanların yarı gıpta, yarı aşağılamayla “sahici” hayata sırt çevirerek “fildişi kuleleri”nde oturan bu azınlığa bir küfür gibi “elitist” demesi hiç de yeni bir durum değil. 

    Öte yandan mitler, çıplak gerçeği illüzyonlarla yumuşatır ve onu, gündelik hayatı aşan, daha ulvi bir gerçekliğin parçası olarak sunar. Akademinin diğer tüm mesleklerden farklı ve onların üstünde bir uğraş olduğuna dair mitler de farklı değil. Aslı Vatansever ve Meral Gezici Aydın’ın Ne Ders Olsa Veririz: Akademisyenin Vasıfsız İşçiye Dönüşümü kitaplarında vurguladığı gibi “Bunun, büyük ölçüde, aydınlanmacı modernitenin, ilerlemenin aracı olarak rasyonel bilime, insanı ‘mükemmelleştirici’ bir mekanizma olarak eğitime yaptığı vurgunun bir kalıntısı olduğu söylenebilir”. Oysa ilerleme kavramının kendisinin dahi tartışmalı olduğu, rasyonel bilginin yerini neo-spiritüalist eğilimlere bıraktığı, bilgi üretiminin değerinin de piyasa değerine bağlı olarak giderek daraldığı günümüzde, akademiye dair bu elitist kanıyı destekleyecek temeller de sarsılıyor. 

    Akademi sırtını dönünce 

    Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atanmasını ve bunu protesto eden öğrencilerin gözaltına alınmasını, öğretim üyeleri de rektörlük binasına sırt dönme eylemleriyle kınadı. 

    Adnan Ekşigil, elit yapıları “dışarıya karşı belirli bir kapalılık ve geçirmezliğe sahip” olmalarıyla tanımlıyor. “Elitist yapılar da böyledir; fakat elitist yapılara girmek için varlıklı ve/ veya statü sahibi olmak gerekir” diye de devam ediyor. Bu anlamda sınavla girilen bir devlet üniversitesi, her ekonomik sınıftan öğrencisi ve hocası olan Boğaziçi Üniversitesi’yle ilgili “Boğaz’a nazır viskisini yudumlayan tuzukuru elitistler” algısını yaratmak oldukça temelsiz. Nihayetinde yüksekçe bir “fildişi kule” olsa da nefesi çıkışan, bilimsel birikimi en üst düzeyde yeterli görülen her faniye kapıları prensipte açık. Bu çeşit bir yükseklikten de gocunacak değil, gururlanacak bir sebep çıkartabiliriz ancak. 

    ELİT KİME DENİR? 

    İyi bir okul ve görgülü bir çevre 

    Elit: Seçilmiş, seçilerek bir yerlere gelmiş. Tarihte elit olmak çok çeşitli şekillerde anlaşılmıştır. Entelektüel elit addedilmiştir; politikacı elit addedilmiştir; zengin elit addedilmiştir. Ancak zaman içinde elit giderek “iyi bir işi diğerlerine nazaran daha iyi yapan ve bunun neticesinde belirli ayrıcalıklar elde etmiş” kişilerin oluşturduğu sınıf anlamını kazanmıştır. 

    Elit Bahriyeliler Mekteb-i Bahriye-i Şahane’de sofra adabı ve kişisel bakım/ temizlik ile ilgili de dersler verilmekteydi. Sofra terbiyesi için Beyoğlu’ndaki 1. sınıf otellerden ders vermesi için şef aşçılar görevlendirilirdi. 

    Türkiye’de bir zamanlar askerler bu konumdaydı. Çünkü 1826’da Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin kurulmasından beri, mektepli olmuşlardı. Askerî okul mezunları ayrı bir muamele görürlerdi. İlk ressamlarımız, matematikçilerimiz, doktorlarımız da askerler içinden çıkmıştı. 

    William A. Henry III, Elitizmin Savunması (In Defence of Elitism) adlı kitabında eşitlikçilik uğruna özellikle ABD üniversitelerinde alt düzeyde olanları yükseltmek yerine, yüksek düzeyde olanları alt seviyedekilerle eşitlemenin tehlikelerine dikkat çeker. Henry, bir toplumun elitlerini, yani belirli işleri çok iyi yapabilen, yetenekli, zeki, iyi yetişmiş üyelerini yoketmesinin tehlikelerini vurgular. 

    Türkiye’de de 1946’dan beri demokratikleşme cereyanı, herkesin elitlerin sahip olduğu ayrıcalıklara sahip olmasını talep etmekle başlamış, sonunda “elitler yok olsun”a varmıştır. 

    Elit olan bir kişinin dünyayı bilmesi, dünyayla temas halinde olması gerekir. Pek çok dil bilmek mesela elit olmanın şartlarından biridir. İyi yerlerde okumuş olmak başka bir şarttır. Bir de tercihen görgülü bir çevreden gelmek lazım. O görgü yoksa istediğin kadar paran olsun ya da politikanın tepesinde dur elit olamıyorsun. Peki bunlar nasıl elde ediliyor? “Elit kurumlar”da okursan elde ediliyor. 

    (Candaş Tolga Işık’ın Kafa dergisi YouTube kanalı için Celal Şengör’le birlikte hazırladığı “Tarihin Fay Hatları” programından) 

  • Mağrip’ten Maşrık’a bitmeyen bir ‘Arap Kışı’

    Mağrip’ten Maşrık’a bitmeyen bir ‘Arap Kışı’

    10 yıl önce Tunus’tan başlayan Arap Baharı’nı, içsavaşların darbelerin, yeni baskıcı rejimlerin eski politikalarla ayakta kaldığı bir dönem izledi. 2018’den bu yana ise ilk vartayı atlatan rejimler “ikinci dalga” ile  sarsılıyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da sürekli “buhar” üreten ancak piston olmadığı için dönüşemeyen krizin 10 yıllık muhasebesi.

    Her şey 17 Aralık 2010’da sokak satıcısı Muhammed Buazizi’nin canına tak eden çaresizliği protesto etmek için Tunus’un orta yerinde kendini yakmasıyla başlamıştı. Bu hadise doğudan batıya Arap dünyasını saran büyük bir patlamanın fitilini ateşledi. 6 ülkeyi etkisi altına alan protesto dalgasına Avrupa’da “Halkların Baharı” diye nitelenen 1848 Devrimleri’ne de göndermeyle “Arap Baharı” dendi. Olayları “ayaklanma”, “devrim” diye tanımlayanlar da oldu. 

    Herhangi bir merkezî yapılanmaya tâbi olmayan geniş kitleler, toplumsal ağlar ve yeni teknolojiler yoluyla şenlikli bir gösteri seferberliği ilan ederek tarihe kayıt düşmekle kalmadılar, “Vardık, varız, varolacağız” dediler. Arap Baharı, Batı’nın gelişmiş ülkelerini de etkiledi. “Occupy”, “%99, %1’e karşı”, “M- 15” gibi hareketler ortaya çıktı. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Türkiye’deki Gezi Olayları’nı Arap Baharı ile değil, Batı’daki protestolarla kıyasladı. 

    Mağrip'ten Maşrık'a bitmeyen bir 'Arap Kışı'-3
    Mübarek’ten öncesi/sonrası  Mısır’da Hüsnü Mübarek yönetimi aleyhindeki eylemler 25 Ocak 2011’de onbinlerce kişinin Tahrir Meydanı’nı işgal etmesi ile başladı.

    Bu sırada 30-40 yıldır başta olan diktatörler devrildi; yeni diktatörler peydah oldu. Düvel-i muazzama, statükoyu sağlamak için dört koldan olaylara müdahale etti. Sarkozy seçim masrafları için yardım aldığı Kaddafi’yi devirmek için Libya’ya karşı bir silahlı müdahale hamlesi yaptı. ABD, İran’ı tehdit etmek için Suriye’de mevzilendi. Rusya, rüyasında bile göremeyeceği bir biçimde “sıcak denizler”e inme imkanı buldu. Türkiye, Suriye ve Libya’da askerî güçlerini konumlandırdı. 

    Bölgede hegemonya peşindeki iki merkez güç, İran ve Suudi Arabistan, kitle dinamiğini kendi çıkarları için köreltmeye çalıştı. Mart 2011’de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn’deki halk hareketini “Tahran’ın beşinci kolu” diye itham ederek ezmek için askerî birliklerini gönderdi. Kısa süre sonra Tahran, Rusya ile birlikte Beşar Esad rejimini halkın protestolarından korumak için ağırlığını koyacaktı. Bölgedeki iki kanat da karşı tarafın halk hareketini desteklerken, kendi nüfuz alanındakini tasfiye etmenin yolunu, protestocuları “terorist” diye itham etmekte bulmuştu. Demokrasi arayışlarını itibarsızlaştırmanın bir başka yolu da, onları cihatçı hareketlerle ilişkili gibi göstererek, mevcut rejimlerin kaosa karşı tek seçenek olduğunda ısrar etmekti. 

    İkinci bahar 

    10 yıl önce Tunus’tan başlayan Arap Baharı’nın ardından, demokrasi ve toplumsal adalet taleplerinin karşılıksız kaldığı, içsavaşların, darbelerin, yeni baskıcı rejimlerin eski politikalarla ayakta kaldığı bir dönem sonrasında; özellikle 2018’den bu yana gençler ve kadınların ağırlıkta olduğu yeni bir rüzgar esmekte. 2011’de vartayı atlatan rejimler bu defa “ikinci dalga” ile sarsılıyor. 

    Üstelik bu yeni dalga, pandemi koşullarında insanlar salgına karşı çaresizlik içinde debelenirken oluştu ve büyüdü. Cezayir, Irak, Lübnan ve en önemlisi Sudan’da beliren bu hareketler bölgedeki ilk dalganın tesadüf olmadığını, kitleleri harekete geçiren siyasal ve sosyal atmosferin daha da ağırlaştığını gösterdi. Ürdün’de 2018’deki kitle gösterilerini başlatan hadise, hükümetin vergileri artıran bir kararnamesiydi. Sudan’da bu tetikleyici, en yoksulların aleyhine olacak şekilde planlanan kemer sıkma politikalarının yaratacağı tahribata rağmen yardımların kaldırmasıydı. Lübnan’da ise internet kullanımına yeni bir vergi getirilmesiydi. 

    Irak’ta toplumsal çatışmalar son yıllarda ayyuka çıkmış durumda. Cezayir’de de toplumsal ve ekonomik meseleler olmakla birlikte protesto gösterilerinin patlak vermesine yolaçan siyasi bir gelişme oldu: Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika, 5. kez başkan seçilmek için adaylığını koymaya kalkınca ahalinin sabrı taştı. Ülkedeki kokuşmuş yönetime karşı haftalar boyunca her tatil günü (Cuma günleri) başkentin sokaklarında büyük katılımlı gösteriler yapıldı. Düşük katılımla gerçekleştirilen başkanlık seçiminden sonra da gösteriler devam ederken pandemi patlak verdi ve rejim bunu bahane ederek gösterilerin sona erdiğini ilan etti. 

    Sudan’da 2018 sonundan beri devam eden gösteriler Ömer Hasan el Beşir’in 30 yıllık diktatörlüğüne son verirken, rüzgar Lübnan ve Irak’a uzandı. Mezhepsel ayrımların çok keskin olduğu bu iki ülkede Şiilerin de gösterilere katılmış olması; Lübnan’da bütün ayrımların ötesine geçen yurttaşlık ve demokrasi taleplerinin öne çıkması; Irak’ta ise hem ABD hem İran’a karşı çıkılması; komplo teorilerinin geçersizliğini ortaya koyuyordu. 

    Örgütlü bir hareketin aktif olduğu Sudan gibi yerlerde düşük yoğunlukta da olsa protestolar devam ediyor. Cezayir’de 2019’daki hareket ise meşru bir temsiliyete ve belirli bir yapıya sahip olmadığı için tekledi. Irak’ta benzer şekilde bu türden meşru muhalefet yapılanmaları yok. Lübnan’da mevcut iktidardan ve seçkinlerden yaka silken ve çok farklı kesimlerden insanların oluşturduğu muhalefet için de bu geçerli. 

    Mağrip'ten Maşrık'a bitmeyen bir 'Arap Kışı'-2
    Günler süren eylem ve çatışmaların ardından 11 Şubat 2011’de Mübarek’in görevden ayrılmayı kabul etmesi sevinçle karşılandı.

    ‘Arap kışı’ 

    Tunus örneğini izleyerek Mısır, Yemen, Bahreyn, Libya ve Suriye’de başlayan gösteriler ilk aylarında oldukça şenlikliydi. Herhangi bir merkezî yapılanmanın yönlendirmesi olmadan, yatay ilişkiler ağıyla kurulan koordinasyon ve kitlesel gösterilerin uyandırdığı umut hissi iktidarları etkileyecek ve değiştirecek güçten yoksun olduğundan diktatörlük kurumları ayakta kaldı ve hareketler bastırıldı (Buhar ve piston metaforu kullanacak olursak, piston olmadığı için buhardan güç elde edilemedi). 

    Ülkelerin siyasal mücadele geleneklerindeki farklılıkların öne çıktığı Arap Baharı’nda Tunus’un “demokrasiye geçiş”i daha da değişik oldu. Diğer Arap ülkelerine kıyasla büyük yıkımlara uğramadan süreci devam ettiren tek ülke olmasının nedenlerinden biri, Bin Ali diktatörlüğünün ordudan ziyade polise dayanmasıydı. Ocak 2014’te yeni bir anayasanın kabul edilmesine uzanan sürecin olağan seyirde sürmesinde, ordunun değişime yolvermesinin önemli bir payı vardı. Milliyetçilerin ve Müslüman Kardeşler’in bu uzlaşmalı geçişi Nobel Barış Ödülü’ne layık görülürken, protestoların gövdesinin diğer Arap ülkelerine nazaran daha sağlam bir sendikal harekete dayandığı genellikle atlanmakta. 

    En büyük yıkımın gerçekleştiği Suriye’de ise, başlattığı ve derinleştirdiği içsavaş için 2013’te İran’ı yardıma çağıracak kadar çıkmaza giren rejim, sonunda Rusya’nın da bölgeye yerleşmesine yolaçtı. Mısır, askerlerin Mübarek’i göndermesinden sonra yapılan ve tarihinin en demokratik seçimi olarak görülen seçimlerden 1 yıl sonra darbeyle eski rayına girerken, Libya ve Yemen’de yıkıcı içsavaşlar devam etti. Bahar şenliği yerini büyük bir karamsarlığa bırakmıştı. Diktatörler devrilirken Tunus’ta 380 kişi, Mısır’da 800 kişi hayatını kaybetse de umut kaybolmamıştı. Ancak halkın özlem ve beklentilerinin gerçekleşmemesi ile rüya kabusa dönmüştü. Neredeyse vekalet savaşları ve dış müdahaleler gibi bütün felaketlerin sorumlusu Arap Baharı oldu. 

    Mısır’da 2013’te Mursi’ye karşı yapılan askerî darbe, yalnızca Müslüman Kardeşler’in önünü kesmedi; Bahar’ın getirdiği kitle seferberliğine de açıkça meydan okudu. Suriye’de 2014-2015’te rejimin bastırmasıyla içsavaşın alevlenmesi sonucu ortaya çıkan siyasal boşlukta “cihatçı” hareketler beklenmedik bir güç kazanarak coğrafi alanda hatırı sayılır bir yaygınlık elde etti. Libya ve Yemen’de özellikle dış güçlerin müdahalesiyle içsavaş neredeyse dönüşsüz bir mahiyet kazandı. Suriye ve Libya’daki kanlı içsavaşta insanlar kitleler halinde özellikle Avrupa’ya göçetmek üzere yollara düştüler. Bu iki ülkenin nüfusunun ciddi bir kısmı “göçmen” oldu. 

    İkinci dalga bu karamsarlığın nasıl aşılacağı üzerine yeni mücadele biçimleri geliştiriyor: Daha fazla gencin, daha fazla kadının katılımı ve daha fazla örgütlülük. Kadınların katılımı Tunus, Lübnan gibi ülkelerde olağan karşılansa da Yemen, Irak gibi kadınların fazlasıyla baskılandığı ülkelerde çok önemliydi. 2019’daki ikinci dalgada kadınların varlığı en üst düzeye çıktı. Sudan ve Cezayir’de de hareketin çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. 

    Mağrip'ten Maşrık'a bitmeyen bir 'Arap Kışı'-1
    Yemen’de öfke  Yemen’de Tunus’u takiben şenlikli başlayan gösteriler, yıkıcı içsavaşın etkisiyle yerini karamsarlığa bıraktı. Bahar şenliği kışa döndü. 

    Yapısal kriz 

    Arap ulusunun bir bütün olup olmadığına ilişkin tartışmalar belleklerden silindi belki; fakat her önemli bunalımda kurtuluş reçetesi olarak ortaya çıkan akımlar Arap dünyasının bütününü değilse de önde gelen ülkelerini sarsmaya devam ediyor. Arap milliyetçiliği yalnızca Mısır’da Nasır döneminde öne çıkmamış, en azından Irak ve Suriye’de de iktidar düzeyinde karşılık bulmuştu. Bununla kalmamış Fransız sömürgeciliğine karşı Cezayir’deki kurtuluş hareketini derinden etkilemiş ve Cezayir Kurtuluş Cephesi yöneticilerinin sığınağı olmuştu. Siyah hareketinin kendine özgü önderi Malcom X’in de bir dönem bu hareketten etkilendiği unutulmamalı. Müslüman Kardeşler’in Suriye’de daha sert bir tarzla, Mısır’da ise daha çok kültürel ve ticari alanında varolması gibi farklılıklar olsa da, onların da Tunus başta olmak üzere Arap dünyasının bir dizi ülkesini etkilediği biliniyor. 

    Arap Baharı, Arap ulusunun uzun sömürgecilik tarihi boyunca etkileşim içinde olduğuna ilişkin eski tartışmayı da güncelledi. Gilbert Achcar, Halk İstiyor kitabında, aralarındaki bütün farklılıklara rağmen Arap ülkelerinde büyüme oranlarının düşüklüğü, bu rejimlerin neoliberalizmden önce de saplandığı nepotizm bataklığı ve devlet kaynaklarının dar bir çevrenin çıkarı için kullanılmasında nasıl ortaklaştığını çok açık bir şekilde göstermişti. 

    Yapısal kriz karşısında bu ülkelerin özellikle gençlere ve kadınlara hiçbir gelecek vaadetmediğini görmek için, Cezayir’deki “harik” gösterilerinde veya Sudan’da 30 yıllık diktatörlüğün devrilmesinde yer alan kadınların resimlerine bakmak yeterli olacaktır. 

    Arap Baharı’nın birinci dalgasını kanla boğan rejimler, bu bapta herhangi bir iyileşme sağlayamadıkları gibi durum daha da vahim hale geldi. Üstüne bir de pandeminin sosyal etkileri eklendiğinde, sürekli “buhar” üreten bir sosyal yapı ile karşı karşıya olduğumuz meydanda. 

  • Baktın kar havası, evi döndür kör olası!

    Baktın kar havası, evi döndür kör olası!

    “Mobil mimari”, 20. yüzyıldan itibaren ev sakinlerinin hayatını hareketlendiriyor. Mimariye asıl hareket unsurunu taşıyacak olan düzenekler, öncü hamleler, yer veya konum değişikliği arayışları, mevsim özelliklerine göre konum alma avantajı da sağlayabiliyor. Estetik ve işlevsel özellikleriyle Türkiye ve dünyadan en iyi örnekler…

     Kamuoyunda “vidalı köşk” olarak tanınan Abbas Halim Paşa köşkünün tek bir fotoğrafına ulaşabildim. Heybeli’de kaldığımız yıllarda sık sık bahçesini sınırlayan kesitten geniş arazisini gözlerimle tarar, hâlâ yerinde duran temel taşlarının üstüne imgelem kutumda yerleştirmeye çalışırdım ak lekeyi. Safvet Tanman’a yemeğe gittiğimiz gecenin bir ucunda Baha Tanman’ın başka fotoğraflar ve planlar gördüğünü anlamıştım. 

    “Vidalı Köşk” olarak tanınan Heybeliada’daki Abbas Halim Paşa Köşkü, 1945’te sökülerek Mısır’a taşınmıştı. 

    Köşk, 1897’de Malta’da kestirilen, numaralanarak gemiyle taşınan taşların, Hovser Azna vur’un tasarımına uygun biçimde monte edilmesiyle ayağa dikilmişti. Yıllar sonra, paşanın yaşlı kızları köşkte kaloriferli ısınma, jeneratörle aydınlanma, dahili telefonla görüşme düzenleri olduğunu aktarmışlardı. Köşkün 1945’te tamamen sökülüp Mısır’a taşındığı okunuyor ilgili kaynaklarda; hiçbir belgede nereye yerleştirildiğini öğrenemedim; dahası, ayakta kalıp kalmadığını da. 

    Hovser Aznavur, adını taşıyan pasajın ötesinde İstanbul’a değerli yapılar dikmişti. Bunlardan biri yıllarca komşusu olduğum Mısır Apartmanı; bir diğeri aynı vidalama düzeniyle gerçekleştirdiği Bulgar kilisesi Sveti Stepan’dı; gereğinde başka bir arazi kesitine taşınabilmesi için prefabrik bir yapı olarak tasarlamıştı. Eyfel Kulesi nasıl monte edildiyse, benzeri yöntemle, Viyana’da döktürülen demir puzzle parçaları Trieste’den iki gemiyle Adriyatik ve Ege üzerinden Marmara’ya taşınmıştı. 

    Hep merak etmişimdir: Sözgelimi Frank Gehry’nin bu yapı hikayelerinden haberi olmuş muydu? Hareket unsurunu mimarlık anlayışının ana merkezlerinden birine mıhlamış bir yaratıcı ustaya İstanbul’da bir tek boş arsası duran hayaleti -malum bende bir takınak o varla yok arasını doldurmaya yarayan kavram- iletmek isterdim. 

    Bu coğrafya, hareket ettirilen evler diyarıdır. Yalova’daki “Yürüyen Ev” ünlü örnek. 4 yüzyıllık çınarın bir anadalının isteği üzerine 3 haftada inşa edilen küçük ev yüzünden kesileceğini öğrenen Atatürk’ün bu müdahaleye izin vermediği, konukevinin raylar döşenerek 5 metre öteye yürütüldüğüne ilişkin haberler arşivlerdedir. 

    İstanbul’un ‘çağdaş mitoloji’ye yaraşır -Barthes’a göndermeyle söylüyorum- hareketli yapı modeli “yüzen ev”di doğal olarak. İlk prototipini mimar Ahsen Yapanar’ın gerçekleştirdiği, bir çekirdek aile için tasarlanmış dörtbaşı mamur yüzen yazlık evler Boğaziçi’nde, Kadıköy kıyılarında boy göstermişti çeyrek yüzyıl boyunca. 4 Saint-Joseph’li hayta öğrenci, ayazın hüküm sürdüğü bir kış ayı, okulun arkasındaki iskeleden yüzüp az ileride dubalara bağlı duran bir eve erişmiştik -suyun üstünde oturmak düşüncesi bozkırdan deniz kıyısındaki okula yatılı gelmiş biri için ilk gerçeküstücü seans olacaktı. 

    Güneşe dönen bir villa  Kuzey İtalya’da Verona yakınlarındaki Marcellise’de inşa edilen “Il Girasole” ayçiçeğinin doğal hareketinden esinlenilerek tasarlanmıştı. 1500 ton ağırlığındaki yapı, dönüşünü saniyede 4 milimetre hızla 9 saat 20 dakikada tamamlıyor. 

    “Mobil home” terimi günümüzde yaygın kullanımda, ama adı üstünde bir tanımlama biçimi olduğu söylenemez: Bu arsasız konutlar yerden bir karış havadalar ya, bir yere, bir başka yere gittikleri yok -karavandan bozma evler de aynı hukuksal garabetin alanına giriyor sanırım.

    Gerçek mobil konut Il Girasole. 1990’ların ilk yarısında Cenovalı mühendis Angelo Invernizzi ve mimar Ettore Fagiuoli tarafından inşa edilen sıradışı yapı Verona yakınlarında. 1995 yapımı bir 35 mm belgesel (Christoph Schaub-Marcel Meili, 15 dakika), ‘ayçiçeği’nin güçlü iki motor desteğiyle 360°’lik dönüşünü belgeliyor. Il Girasole’yi kuşatan bir monografi, “Invernizzi”, 2006’da yayımlandı. 1500 ton ağırlığındaki yapı saniyede 4 milimetre hızla 9 saat 20 dakikada tamamlıyor dönüşünü. 

    Uzak ‘çocuk’ları var Il Girasole’nin: 1994-95’te Almanya’da gerçekleştirilen “Heliotrope”lar, bu kez adı üstünde, güneş enerjisinden tümel katkı sağlama amacıyla dönecek biçimde tasarlanmış: Kendi payıma, erken dönem işlevselliğiyle eşdeğer ölçüler taşımıyor sonrakiler. Il Girasole’nin içorganlarındaki estetik üstünlük belirgin. 

    Hiç şüphe yok, mimariye asıl hareket unsurunu taşıyacak olan düzenekler bunlarla sınırlanamaz; olsa olsa öncü hamlelerdir yer ya da konum değişikliği arayışları. Ali Rıza Taghaboni’nin Tahran’da inşa ettiği mobil apartmanlar (2010), sert iklimli coğrafi bölgeler için canalıcı seçeneklerden biri. 90°’lik yerinden oynama kapasiteli oda düzenekleri mevsim özelliklerine göre konum alma olanağını getiriyor. “Şarifi-Ha-House” geleceğin konut parametreleri açısından değerli bir yaklaşım getiriyor. 

    Yona Friedmann’ın Cité de l’Architecture’deki sergisi (2016) mobil mimarlığın ufkunun yeni bir şehircilik anlayışıyla atbaşı genişleyebileceğini düşündürmüştü. Eski şehirler bu anlayışın tek tük örneğine, onlara bir açık hava yontusu gözüyle bakarak yer verebilir ancak. Hiçbir metropol iki kez aynı “hata”ya düşmüyor: Guggenheim ya da Beaubourg tekrarlanamayan kazalar. Vuitton müzesine gelesiye, Gehry, Bilbao sonrası kimselerin ona müze ısmarlamaya cesaret edemediğini dile getirmişti. Kaldı ki, Vuitton müzesi bile şehirötesi konumda inşa edildi. Mobil mimarlık Gehry’nin açtığı yoldan ilerleyecek; ya da Gehry bir heykeltraş olarak anılacak ve açtığı yolun kapanması sağlanacak. 

  • Türk balesinin kurucusu içimizdeki İrlandalı

    Türk balesinin kurucusu içimizdeki İrlandalı

    Dünya bale tarihinin en önemli isimlerinden, İngiltere Kraliyet Balesi’nin de kurucusu Ninette de Valois, 1947’de 50 yaşındayken ülkemize gelmiş ve Türk balesinin temellerini atmıştı. Onun yetiştirdiği çocuklarla kurulan Devlet Balesi, ilk gösterisini bundan 60 yıl önce yapmış; “Madam” lakaplı Ninette de Valois olağanüstü kariyerini Türkiye’de taçlandırmıştı. 

    Cumhuriyetin henüz kuruluş aşamasında bile, kurucu iradenin düşüncesinde bir kültür devrimi, bir çağdaşlaşma ülküsü olduğu açıktır. Henüz 1924 Nisan’ında, müzik eğitiminin temellerini atmak üzere Musiki Muallim Mektebi açıldı. 1938’de müzik öğretmeni eğitimi Gazi Eğitim Enstitüsü müzik bölümüne devredildi ve okul konservatuvara dönüştürüldü. Müziğin yanında tiyatro ve opera bölümleri oluşturuldu. Bu girişim ile, temeli Muzıka-yi Hümâyun’a dayanan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın yanında Devlet Tiyatrosu ve Operası’nın da temelleri atılmış oluyordu. 

    Devlet Konservatuvarı’ndaki eğitimin ve 10 yıla yaklaşan bir süreçte “Tatbikat Sahnesi” adı altındaki genç kadroya deneyim kazandırma faaliyetinin başında, dünya çapında bir şöhrete sahip tiyatro adamı Carl Ebert bulunuyordu. Ebert 1947’de ayrıldı, yerine Muhsin Ertuğrul getirildi. Aynı günlerde tatbikat sahnesinin görevi artık tamamlanmıştı; Devlet Tiyatro ve Operası fiilen kurulma aşamasına gelmişti. 10 Haziran 1949’da yasası çıkarılmıştı. 

    042-045

    Balede ilk perde
    28 Ocak 1961, tarihî bir gündür. O gün, Devlet Balesi, Léo Delibes’in “Coppélia” isimli eserinin gala temsili ile ilk defa seyirci karşısına çıkar. 

    Sıra artık devlet himayesindeki sahne sanatlarından baleye gelmişti. Onun da hazırlığı başlamış sayılabilirdi. Türkiye, öğretici seçme bakımından bu konuda da şanslıydı. Bu defa 1947’nin Mayıs ayında İngiliz Kültür Heyeti aracılığı ile yine kendi alanında dünya çapında bir şöhrete sahip bale kurucu ve öğreticisi Dame Ninette de Valois davet edilmişti. 

    Önce onu iyice bir tanıyalım. 1898 doğumlu, İrlanda asıllı olan De Valois’nın ailesi o 6 yaşındayken İngiltere’ye taşınmıştı. 10 yaşındayken bale eğitimine başladı. Giderek rövü ve operalarda dansçı olarak deneyim kazandı ve profesyonel balerin oldu. 1923’te Fransa’daki Rus Diaghilev topluluğunda konuk sanatçıydı. Edindiği deneyimlerle İngiltere’de Kraliyet Balesi’nin kurucusu oldu ve kadınlarda şövalyelik ünvanına denk “Dame” unvanı ile ödüllendirildi. Türkiye’ye geldiği zaman 50 yaşındaydı. Ancak azmi ve enerjisi yerindeydi. Vaktiyle ilk defa tüm kadrosu İngilizlerden kurulu bir bale topluluğu oluşturduğu gibi, şimdi de kadrosu tamamen Türklerden oluşan bir bale meydana getirme fırsatını utkuya çevirme gayreti ile işe dört elle sarıldı. 

    042-045-1
    Sahne arkasında bir “Madam” vardı  Türkiye’ye 50 yaşında gelen ve “Madam” olarak tanınan Ninette de Valois, “yavrularım” dediği Türk balecilerinin opera sahnesindeki ilk temsillerini kulisten izlerken öğrencilerinden daha heyecanlı görünüyor. 

    İlk iş olarak İstanbul’da ilkokul seviyesindeki çocuklardan bale eğitimine uygun olanlar seçilerek 6 Ocak 1948’de Yeşilköy’de yatılı bir okul açıldı. Bu okul 3 yıl sonra 1950 Ekim ayı başında Ankara’ya taşındı ve artık kıvamını bulmuş olan Cebeci’deki tek Devlet Konservatuvarı’nın yeni bir bölümü haline getirildi. Ninette de Valois küçük öğrencilerine birer evlat gibi sarılmıştı. Onların ağzındaki adı “Madam” idi. Bu bakımdan o yıllara “Balemizin Madamlı yılları” diyoruz. 

    “Madam” kendi ülkesinden sık sık ülkemize geliyor, işi kontrol altında tutuyordu. Bazı derslere bizzat nezaret ediyordu ama sürekli olarak buraya eğitimi sürdürecek pek çok elemanın gelmesini sağlıyordu. Bunları isim isim sayacak olursak: Beatrice Appleyard, Molly Lake, Travis Kemp, Joy Newton, Audrey Knight, Lorna Mossfort, Brenda Averty, Irina Hudova, Ailne Philips, Dudley Tomlinson, Richard Glasstone, Alfred Rodriges… Bir düzine hoca, eğitmen, asistan, koreograf… 

    042-045-2
    Ninette de Valois, “Çeşmebaşı” balesinin ilk temsilinden sonra, Metin And ve eserin bestecisi Ferit Tüzün’le…
    042-045-3
    İlk “Coppélia” temsilinden sonra, İsmet İnönü ve Millî Eğitim Bakanı Turhan Feyzioğlu sahnede gençleri kutluyor.

    Daha genç yaşlarda, İngiltere’deki eğitim çalışmalarında dansçılara çok katı, çok haşin davranırmış; yanlış yapanların bacaklarına elindeki sopayla vurmaktan çekinmezmiş! Oradaki eski öğrencileri kendisine büyük saygı besliyorsa da, bu durumu belirtmeden edemiyorlar. Halbuki Türkiye’deki öğrencilere daima anaç davranmıştır. Onların kişisel sorunları ile yakından ilgilenmiştir. Kimsenin kalbini kırdığını anımsayan yok. “Türk balesi benim yavrum” sözü onundur. Yerinde eğitimi yeterli görmüyor, yetenekli birçok öğrenciye İngiltere’deki Kraliyet Balesi’nden burslu staj ve çalışma olanakları da sağlıyordu. 

    O, Türkleri sevdi. Ankara’nın sanat ortamındaki pek çok Türk de onu sevdi ve ona saygı duydu. Dostlarından birine “Ben İrlandalıların Türk soylu olduklarına inanmaya eğilimliyim” demiş olduğunu işitmiştim. 

    Öğrenciler belli bir seviyeye erişince, ilk önce Cebeci’deki konservatuar binasının gösteri salonunda birkaç bale eseri seyirciye açık sunulurdu. Örneğin “Keloğlan” balesi gibi bir deneme de vardır. Bu tek örnek bile, Ninnette de Valois’nın bir ülkede evrensel bale sanatını geliştirme gayreti gösterirken o ulusun kendi kültür ve folklorunu gözardı etmediğini, aksine onlarla bağlar kurduğunu gösterir. Konservatuvar ilk bale mezunlarını 1957’den itibaren vermeye başlar. 

    042-045-4
    “Kuğu Gölü” Türkiye prömiyeri  Türkiye prömiyerini 29 Ekim 1965’te Ankara’da yapan “Kuğu Gölü” balesinin rejisini Ninette de Valois yapmıştı. Başrolü Gülcan Tunççekiç’le dönüşümlü olarak üstlenen Meriç Sümen, kara kuğunun dansı sırasında… 

    Artık büyük gün gelmiştir. Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü’ne bağlı bale şubesi için Büyük Tiyatro da denilen Opera binasında bir bale stüdyosu hazırlanır. Gösteriler de aynı binanın sahnesinde yapılacaktır. Takvimler 28 Ocak 1961 tarihini gösterirken, Devlet Balesi, Léo Delibes’in “Coppélia” isimli eserinin gala temsili ile ilk defa seyirci karşısına çıkar. Bu tarihî hadiseyi en başından itibaren etap etap yakından izlemiştim. Başrolde henüz 17 yaşında olan Binay Okurer büyük bir başarı sağlamıştı. Bu ilk temsilde tiyatro sanatçılarından da takviye alınmıştı. O zamanlar henüz çocuk tiyatrosu kadrosunda olan Nurtekin Odabaşı’nın başarılı ihtiyar Dr. Coppelius kompozisyonu hâlâ hatırlarda tazedir. Orkestrayı Ulvi Cemal Erkin yönetmişti. 

    Dame Ninette de Valois’nın en büyük hizmeti, Ferit Tüzün’ün bir orkestra eseri üzerine kurguladığı ilk Türk balesi ünvanını kazanmış olan “Çeşmebaşı” balesidir. Opera ve bale, 1970’e kadar Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü bünyesindeydi. O tarihte çıkarılan bir yasa ile tiyatrodan ayrıldı; Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı ayrı bir genel müdürlük olarak yeniden yapılandırıldı. Her 10 yılda yeni bir atılımla önce İstanbul Devlet Balesi, 1982’de İzmir Devlet Balesi, 1992’de Mersin Devlet Balesi faaliyete geçirildi. İzleyebildiğimiz kadarıyla Ankara sahnesi, repertuvarına bugüne dek Kuğu Gölü, Fındıkkıran, Uyuyan Güzel, Les Sylphides, Gisele, Kibritçi Kız, Patenciler, Satranç, Kapandakiler, Romeo Jülyet, Zorba, Kamelyalı Kadın, Pinapple Poll, Amadeus ve daha birçok bale eserini kattı. Bunlara ek olarak 2002’de genel müdürlük bünyesinde bir de Modern Dans Topluluğu kuruldu. 

    “Madam” 20 yıl önce 8 Mart 2001’de öldüğünde 102 yaşındaydı. Önce İngiliz balesinin sonra da Türk balesinin kurucusu olarak gönüllerde şükranla anılmaya devam edecektir.