‘İşte burada duruyorum, başka türlü yapamam. Tanrı yardımcım olsun’
1521’in Ocak ayında Martin Luther adlı bir Alman rahip, aforoz belgesini Wittenberg kentinde halkın gözü önünde yaktı. Bu meydan okuyuş Hıristiyan dünyasını bölecek; Protestan kiliselerinin doğmasına, Katolik Kilisesi’nin karşı-reform hareketine girişmesine yolaçacaktı. Avrupa modernizminin dönüm noktası.
Hıristiyanlık tarihi boyunca Roma’daki Papalık kurumuna ilk meydan okuyan Martin Luther (1483-1546) değildi. Kendisinden önce pek çok önemli din bilgini kiliseyi eleştirmiş; “sapkın” ilan edilen tarikatlar kurulmuş; hatta Çek din adamı Jan Hus’un adını taşıyan Hus Savaşları gibi yıllar süren çarpışmalar yaşanmıştı. Bu kilise muhaliflerinin hayatı, daima ateşe atılarak sona ermişti.
Peki Luther, üstelik afaroz edilişinden 25 yıl sonra yatağında ölmeyi nasıl başarmıştı? 15. yüzyılda Avrupalı entelektüeller arasında hümanizm hareketi yaygınlaşmasaydı; 1450’de matbaa icat edilmeseydi; ulusal dillere verilen önem, ulus devletlere duyulan ihtiyaç zorlamasaydı; Papalık yolsuzluk ve yozlaşmayla şöhretini kaybedip güven kaybına uğramasaydı; krallar Roma’daki Papa’nın gölgesinden kurtulmak istemeseydi ve Türkler kapıya dayanıp Avrupa’yı korkuya boğmasaydı; acaba Luther başarılı olabilir miydi?
Martin Luther, Kardinal’in önünde kendini savunuyor, 19. yüzyıl.
Başlangıçta Martin Luther’in Papa’yla bir derdi yoktu; hatta muhafazakar bir rahip ve din bilgini sayılabilirdi. Ama 1510’da Roma’yı ziyareti sırasında Papalık sarayında gördüklerinden şaşkına dönmüştü. Kilise mensupları için zorunlu olan bekaret yeminine rağmen, onlarca gayrimeşru çocuğu olmayan Kardinal, hatta Papa bile kalmamıştı. Kilise, Avrupa’nın heryerinden gelen paraları olağanüstü bir şatafat için harcıyordu. Avrupa’da bütün entelektüeller Kilise’ye eleştirel bir gözle bakıyordu. Üstelik ulusal duygu ve önyargılar da uyanmaya başlamıştı: Diğer Almanların olduğu gibi, Luther’in gözünde de yoksul ve dürüst Almanları sömüren kurnaz İtalyanlar, Roma’da Papalık makamını işgal etmişti.
Hz. İsa’nın çile kavramı üzerine kurulmuş bu kilisenin ikiyüzlülüğü ve ahlaksızlığı, Martin Luther gibi muhafazakar bir rahibi isyan ettirmişti. Luther’deki öfkeyi tetikleyen hadise, Kilise’nin iyice abarttığı “endüljans” denilen suiistimal oldu. Endüljans, Roma Kilisesi’nin insanlara verdiği bağışlama belgeleriydi. Belgeler, günahlarını itiraf eden insanların pişmanlık göstererek affedildiğini belirtiyordu.
Genç Luther Martin Luther gençliğinde Augustin tarikatına keşiş olarak girdiği dönemde.
Katolik Kilisesi bugün de endüljans çıkarıyor, sonuncusu geçen yıl Covid-19 kurbanları ve onlara bakanlar için çıkarıldı. Ancak Luther dönemindeki uygulama farklıydı; bir Papalık endüljansını satın alan kişi, arafta geçireceği süreyi kısaltabileceğine inanıyordu. 15. yüzyılda, ölüler adına satın alınan endüljanslarla onların araftaki ruhlarına da yardım edilebileceği öne sürüldü.
Endüljanslar, Papalık gelirlerinin önemli bir kaynağıydı. Papa 10. Leo, 1515’te Roma’da inşa ettirmeyi planladığı San Pietro Kilisesi’nin yapımı için endüljansları bir finans kaynağı haline getirdi. Zina ve hırsızlık dahil her günahı bağışlayacak bir endüljans çıkardı! 2 yıl sonra 1517’de Papa, Mainz’in yeni başpiskoposu Abrecht’in makamına geçmesi üzerine doğan ağır harcamayı endüljans satışıyla karşılamasına izin verdi. Bu satış çok etkili biçimde duyuruldu; para ödeme karşılığında herkes, külfetli tövbe, bağışlanma ve pişmanlık süreçlerinden geçmeksizin selamete erişecekti!
Kiliseye açık meydan okuma Worms Meclisi’nde Martin Luther imparator, prens ve piskoposların önünde kiliseye meydan okuyor. Anton von Werner’in tablosu, 19. yüzyıl.
Luther’in koruyucusu Saksonya seçmen prensi 3. “Bilge” Friedrich (Lucas Cranach).
Luther’in üniversitede dinbilim profesörü olarak çalıştığı Wittenberg yakınlarında Dominiken tarikatından rahip Johann Tetzel, endüljans komisyoncusu olarak tayin edilmişti. Saksonya’da Luther’in yaşadığı bölge, seçmen prens 3. Friedrich’in egemenliği altındaydı. Burada Tetzel’in bir gücü yoktu, çünkü Friedrich dinsel amaçlar için toplanacak bütün paranın kendisine ait kutsal kalıntılar koleksiyonu için harcanmasını istiyordu. Ancak insanlar, hemen yakındaki Elbe Nehri’ni geçip Tetzel’in sattığı endüljansları alarak geri dönüyor; Luther bunları gördükçe büyük bir öfkeye kapılıyordu.
İşte Martin Luther’i ünlü “95 Tez”ini yazmaya yönelten buydu. Bu tezlerde esas olarak endüljans satın almanın Hıristiyanları gerçek tövbe ve pişmanlıktan uzaklaştıracağı söyleniyordu. Luther bağışlanma belgelerine sadece bir suiistimal olarak değil, dinin ta kendisini ilgilendiren bir büyük sorun olarak saldırdı. Tezlerde Luther’in sonradan geliştireceği, selameti sadece ve sadece inanca (sola fide) bağlayan ve özgür iradeyi inkâr eden, böylece Roma Kilisesi’nden kopan görüşleri henüz yoktu.
Luther 31 Ekim 1517’de bu tezleri, bir mektupla endüljans satarak gelirini artıran Mainz Piskopos Prensi Albrecht’e gönderdi. Aynı tarihte üniversite geleneğine uygun olarak, tezleri Wittenberg Kale Kilisesi’nin kapısına çiviledi. Latinceden Almancaya çevrilen tezler matbaa sayesinde basıldı; sadece Almanya’da değil, İngiltere, Fransa ve İtalya’da da büyük ilgiyle karşılandı.
Endüljans komisyoncusu Johann Tetzel’in tarikatı olan Dominikenler, fırtınanın geçmesini sessizce bekleyebilirdi ama tam tersine Luther’e karşı harekete geçtiler. Bu tarikattan ünlü bir polemikçi (ve Luther’in eski bir dostu) olan Johann Eck, kilise kürsüsünden Luther’e saldırdı. Luther kalemiyle kendini savundu ve tartışmaların tonu gittikçe yükseldi. Sonunda Roma Kilisesi de bir şeyler yapması gerektiğini düşünmeye başladı. Önce Haziran 1520’de Luther’i aforoz etti ancak kararı uygulamaya koymadı. Kilise daima kendisine karşı çıkanların pişmanlık bildirip tövbe etmesini tercih ederdi; bunun onları “yakmaktan” daha iyi bir yöntem olduğuna inanmıştı.
Kısa sürede “bestseller” olan Luther İncil’inin ilk baskılarından biri.
Ancak Luther geri adım atmadı ve en etkili üç risalesini afaroz edildiği yıl kaleme aldı. Alman Ulusunun Hıristiyan Soyluluğuna Sesleniş, Kilisenin Babil Esareti ve Hıristiyan İnsanın Özgürlüğü adlı bu risaleler, yeni dinin özünü barındırıyordu: Almanlardan bir kurul oluşturarak Hıristiyanlıkta bir reform yapmalarını istiyor; Katolik Kilisesi’nin birçok kutsama ayinini ve rahiplerin aracı rolünü reddediyordu. Büyük bir polemikçi olan Luther gerektiğinde kabalaşabiliyor, acımasız bir mizaha başvurabiliyordu. Önce Almanya’da sonra Avrupa’da okuma-yazması olan herkes artık Luther’i tanıyor, yazıları elden ele dolaşıyordu. Kilise nihayet Ocak 1521’de, bundan tam 500 önce aforozu uygulamaya koyduğunda artık çok geç kalmıştı. Luther belgeyi ateşe atarak, Roma’yla köprüleri de attı.
O sıralarda dünyanın en büyük vârisi diyebileceğimiz 20’li yaşlarının başındaki bir genç, Kutsal Roma Germen İmparatoru seçildi. Biz onu Kanunî Sultan Süleyman’ın ünlü rakibi Şarlken olarak biliyoruz. Bu delikanlı, büyükanne ve büyükbabalarından bugünkü Flemenk, Avusturya, İspanya, Napoli, Sicilya ve yeni fethedilmekte olan Amerikan topraklarını miras almıştı. Almanya’da ise 7 seçmen prens tarafından imparator seçilmişti ama bu topraklarda herhangi bir siyasi gücü yoktu.
Almanya’nın bu parçalı hali, Luther’in neden başarılı olduğunu da açıklar. Sadece seçmen prensler değil, onların dışında sayısı 100’ü bulan pek çok dük, kont, marki ve kent piskoposu; o dönemi inceleyen tarih öğrencisinin bile başını döndürecek karman-çorman bir Alman haritasında iktidarı paylaşıyordu. Sözde bu haritanın hakimi olan Kutsal Roma Germen İmparatoru; esas iktidar sahibi Alman prensleriyle Worms kentinde arada sırada toplanan bir mecliste (Reichstag) biraraya gelerek ortak bazı siyasi kararlar almaya, derme çatma bir bütünlük oluşturmaya çalışır, ancak kargaşa devam ederdi. Ancak kendini Hıristiyanlığın dünyevi temsilcisi, Roma Kilisesi’nin koruyucusu olarak gören acemi İmparator Şarlken, birliği bozacak en büyük tehlikeyi, yani Martin Luther sorununu halletmeyi umuyordu.
Luther, İmparator Şarlken tarafından Worms’ta 1521 başında açılan meclise çağrıldı. 18 Nisan’da imparator, prens ve piskoposların huzuruna çıktığında, kendisini Papa’nın aforoz fermanına karşı savunması ve tövbe etmesi istendi. Eski dostu, şimdiki düşmanı Johann Eck, masaya Luther’in kitaplarını dizerek “Martin, bunları sen mi yazdın? Pişman mısın?” diye sordu. Luther, kitapların kendisine ait olduğunu kabul etti, tövbe edip etmemeye karar vermek için 1 gün düşünme izni istedi.
Tarihe geçen kilisenin kapısı “95 Tez”in çivilendiği Wittenberg Kilisesi 19. yüzyılda yeniden yapıldı ve tezler bir kapıya kabartma olarak yazıldı.
Ertesi gün meclise geldiğinde “Kutsal Kitaplar veya mantık beni ikna etmediği sürece (çünkü ne Papa’ya ne de ruhani meclislere güveniyorum, çoğu zaman hata yapıyor ve birbiriyle çelişiyorlar) alıntı yaptığım Kutsal Kitaplara bağlıyım ve ‘Tanrı’nın Sözü’nün esiriyim” dedi ve şu ünlü sözleri ekledi:
“Hier stehe ich, ich kann nicht anders. Gotte Helfe mir. Amen!”
(İşte burada duruyorum, başka türlü yapamam. Tanrı yardımcım olsun. Amin!)
İngiliz tarihçi Michael Mullett’e göre bu sözler “hitabet sanatı tarihinde çığır açıcı bir klasik”tir. İmparatorun huzurunda Papa’ya böyle meydan okuyan bir rahibin derhal çalı- çırpılara atılıp yakılması beklenirdi ama olmadı. Luther cesaretini sadece vicdanından almıyordu; Almanya’nın 7 seçmen prensinden biri olan hamisi Saksonya hükümdarı “Bilge” Friedrich’e güveneceğini biliyordu. Worms’tan ayrılmasına izin verildi. Şehir dışına çıkan arabası yolda “birileri” daha doğrusu Prens Friedrich’in adamları tarafından güya kaçırıldı. Artık kurtulmuştu, Friedrich’in topraklarındaki Wartburg Şatosu’nda kendisine ayrılan dairede güven içinde çalışabilir, İncil’i Almanca’ya çevirebilirdi.
Bu, sıradan bir çeviri değildi. Basılı sözün gücü, kiliseyi başından beri korkutmuştu. İlk sansür bu yeni teknolojinin doğduğu Mainz kentinde başlamış, ardından Kutsal Kitaplar’ın yerel dillerde basılması yasaklanmıştı. Gerçi bundan önce Tevrat ve İncil birçok dile, hatta Almanca’ya da çevrilmişti. Ancak matbaanın sağladığı yoğun üretimle Martin Luther’in şöhreti ve ateşli dili biraraya gelince, ortaya herkesin kapıştığı, okuma bilenlerin pazar yerlerinde bilmeyenlere okuduğu bir “best-seller” çıktı. Bu çevirinin hem modern Almancanın hem de Alman kimliğinin oluşumunda oynadığı rol herkes tarafından kabul edilir.
Luther hayatının geri kalanında Almanya’da imparatorun egemenliğinden kurtulmak için yol arayan birçok prens tarafından desteklendi. Hıristiyanlık başlangıçta nasıl Roma İmparatorluğu tarafından resmî devlet dini olarak kabul edildikten sonra hızla yayıldıysa; Protestanlık da yayılmasını Avrupa’da kendi kiliselerini denetlemek, Roma’nın vesayetinden kurtulmak isteyen çeşitli hükümdarların siyasi iradesine borçluydu. Luther bu siyasi desteğin karşılığını ödemesi gerektiğinde tereddüt etmedi, yeni dinin yayılması uğruna tavizler verdi.
Kimi zaman tam bir politikacı ve polemikçi önder, kimi zaman vicdanının sesini dinleyen inançlı bir Hıristiyan olarak kuşkusuz karmaşık bir kişiliğe sahipti. Ancak Batı tarihinde yeni bir sayfa açtığına, Katolik Kilisesi’ni temellerine kadar sarstığına kuşku yoktu. Onun yolundan gidenler, dünyanın her yerine yayılan birçok Protestan kilisesi kurdular; kimi zaman bağnazlıkta Katoliklerle yarıştılar kimi zaman modernizmin bayrağı oldular.
EVLENME İZNİ
Martin Luther ve sevgili karısı Käthe
Luther’in evlilik ve aileye olan tutumu, Hıristiyan dünyası için önemli bir yenilikti. Kilisenin kendi üyeleri için zorunlu kıldığı bekareti ve manastır yaşamını reddetti. İlk Protestanlar için rahibeleri manastırlardan kaçırmak bir özgürlük mücadelesi sayılıyordu. Luther, 1523’te kızını ve başka 11 rahibeyi manastırdan kaçıran Leonhard Koppe’yi öve öve bitiremedi ve onu “İsrail’i Mısır esaretinden kurtaran Hz. Musa’ya” benzetti. Bu kaçak rahibelerden biri olan Katherina (“Käthe) von Bora, 1525’te Martin Luther ile evlenecek ve 6 çocukları olacaktı. Bu örnek sayesinde Katolik rahiplerin aksine, Protestan kilise üyelerinin evlenmesine izin verildi.
U DÖNÜŞÜ
Luther ve ‘Köylüleri neden öldürmeliyiz?’
Nüfusun 5’te 1’inin kırsal kesimde yaşadığı Almanya’da, 1524’te başlayan büyük köylü isyanı, Protestanların ilk sınavıydı. Sayıları 300 bine varan bu köylü ordusunun oluşmasında Luther’in etkisi büyüktü. Luther’in müritlerinden radikal Protestan din adamı Thomas Müntzer, köylülere bizzat önderlik etmişti. Luther ise başlangıçta hem köylülere uygulanan haksızlıkları hem de onların silahlanmasını eleştirirken, hadiselerin zirveye ulaştığı 1525’te isyancılara sırtını döndü. O yıl yazdığı Wider die Mordischen und Reubischen Rotten der Bawren (Katil ve Hırsız Köylü Sürülerine Karşı) adlı risalesinde şöyle diyordu: “Tıpkı kuduz bir köpeğin öldürülmesi gibi köylüler de gizlice veya açıkça kesilmeli, boğulmalı, bıçaklanmalıdır”.
Yılın başlangıcını Ocak ayına çeken de yine bizim kuntiz Romalılar. Jül Sezar’ın doğumgünüymüş diyen de var ama kulak asmayın. Bu Romalılar, Roma rakamlarını bulsalar da yıllara numara vermeyi akıl etmemişler; o yıl kim konsülse o konsülün adıyla anıyorlar yılı. E seçilen yeni konsüller de göreve Allah kısmet eder de bir aksilik çıkmaz, Senato falan basılmazsa Ocak ayında başladığı için; yılı götürüp Ocak’ta başlatmaya karar veriyorlar. Yoksa onlar da bal gibi biliyor; zira Eylül, Ekim, Kasım, Aralık aylarının latincesi “yedi, sekiz, dokuz ve onuncu ay” demek.
Yiğit Özgür’ün sabah yataktan kalkan adamın dışarıya bakıp “Bu ne lan, dünün aynısı” dediği karikatürünü paylaşma şenlikleri bittiğine göre, yeni yıl kutlamalarına dair bir-iki cümle söyleyebiliriz herhâlde. Tabii ilkokulu bitiren her vatan evladı gibi, 1 yılın, dünyanın güneşin etrafında tam tur dönmesinden ibaret olduğunu biliyoruz. Hâliyle bu dönme hareketinin nerede başlayıp nerede bittiğini söylemek mümkün değil.
Ha ama tabii binlerce yıl öncesinden, bu hareketin kerteriz noktalarına da uyanmışız. Şimdi ekinoks’tu, dönenceydi, bunları ilkokulda öğrendiğimiz için basit geliyor ama; bence milattan önce ikinci, üçüncü yüzyıllarda İznik’imizin gururu Hipparkus’un oturduğu yerden, düşünüp taşınıp, hesap-kitap yapıp yörüngesel salınımına kadar keşfetmesi çok fantastik bir olay.
MÖ 46’da Jül Sezar Roma takvimi üzerinde büyük değişiklikler yaparak kendi adıyla anılan Jülyen takvimini oluşturdu.
Hayır, bugün onca imkana rağmen aramızdan rastgele seçecekleri 10 bin kişiyi İznik’e gönderseler, Google olmadan İznik’i bile bulamayız, Adapazarı-Hendek-Sapanca üçgeninde kayboluruz. Ya ben mesela… Bırakın yörüngesel salınımı, manyetik kuzeyle gerçek kuzeyin farkını bile askerde talim yaparken öğrendim. Zaten atalarımız sağolsun o kadar çok şey keşfetmişler ki, bizim gibi denyolar çağının aktörlerine anca “kendimizi keşfetme” imkânı kalmış. Valla ekinoksu, yörüngesel salınımı falan bırakın, hesap makinesini daha bugün kullandığımız kolay rakamlar bile olmadan tasarlayıp, dünyanın ve gözle görülebilir gökcisimlerinin düzenli-düzensiz hareketlerini keşfeden adamlara “Merhaba ben Hüseyin, ben de kendimi keşfediyorum, yaratıcılığımı, içimdeki çocuğu, spiritüelliğimi falan” desek yabanın sapıyla döver bizi. Artık dönemine göre yaba henüz icat edilmemişse, zeki adam, oradan bir şey bulur buluşturur ekleştirir belimize.
Yani aslında ne kadar fantastik gelse de, atalarımız kerteriz noktalarını saptamalarının çok öncesinden beri zamanı yıllara bölmüş durumda. Tabii bu yılın başı da keriz gibi kışın ortasına değil, genellikle ilkbahar ekinoksu dolaylarına tekabül eden günler oluyor. Ha daha kuzeyde, kıştan daha çok çeken memleketlerde yeni yıl diye günlerin tekrar uzamaya başladığı gündönümünü ya da daha güneyde bilakis tam tersi sonbahar ekinoksunu kullanan da var. Ama genel olarak, kış bitiyor, bahar geliyor, ancak ondan sonra efendi efendi yeni yıl kutlanıyor. Atalarımızın bizden mantıklı olduğunu gösteren hadiselerden biridir bence.
Tabii ademoğlu değil mi, ademoğluna kutlama olsun; “Hacı artık yeni yılı bahar geldiğinde değil de, kafadan kış başladığında hatta doruk noktasına çıktığında kutlayacağız” diyen kim olursa olsun insanlar Mart’tır, Nevruz’dur, Nisan’dır, Paskalya’dır diye yeni yılını farklı bir isimle de olsa eskisi gibi kutlamaya devam ediyor; bir tek adına yeni yıl demiyor. Yanılmıyorsam Çinliler, Kamboçyalılar falan hiç iplemiyor; eskisi gibi daha bahara yakın tarihlerde yeni yıl kutluyorlar.
Yılın başlangıcını Ocak ayına çeken de yine bizim kuntiz Romalılar bu arada. Jül Sezar’ın doğumgünüymüş diyen de var ama kulak asmayın. Bu Romalılar, Roma rakamlarını bulsalar da, yıllara numara vermeyi akıl etmemişler; o yıl kim konsülse o konsülün adıyla anıyorlar yılı. E seçilen yeni konsüller de göreve Allah kısmet eder de bir aksilik çıkmaz, Senato falan basılmazsa Ocak ayında başladığı için; yılı götürüp Ocak’ta başlatmaya karar veriyorlar. Yoksa onlar da bal gibi biliyor; zira Eylül, Ekim, Kasım, Aralık aylarının latincesi “yedi, sekiz, dokuz ve onuncu ay” demek. Gerçekten düşünecek olursak, Roma’da yılda bir defa yapılan konsül seçiminin tarihini hâlâ dünyanın yarısı olarak yılbaşı diye kutlamamız çok garip.
Şimdi “Arkadaş Şubat ayına geldik, yeni yıl yazısı yazıyorsun” diyen arkadaşlar olabilir. Ancak yukarda dediğim gibi, mantık olarak yeni yıl kutlamalarına ancak önümüzdeki ay başlamamız gerekiyor. Hayır, “2021 bari iyi geçsin” diyordunuz; varsayın 2021’e üç ay avans verdik, tüm derdi çileyi olduğu gibi 2020’ye gömdük, Senato baskınlarını ve siz bu satırları okurken başımıza gelebilecek sair musibeti 2020’ye iteledik; fena olmaz mı? Ha 21 Mart 2021’den itibaren siz yine paylaşın Yiğit’in karikatürünü.
1881’de Nemrut Dağı’nda ilk bilimsel incelemeleri yapan Puchstein ve Sester’den 2 sene sonra, Osman Hamdi Bey ve ekibi de bölgede kazı çalışmalarını başlattı. Yapılan ilk yayınlardan sonra, bölgedeki arkeolojik eserler kaderine terkedildi. Aşırı soğukla birleşen tahribattan sonra, ilk kazılar 1953’te başlayabildi. 2000’li yıllarda yapılan tartışmalı uygulamalarla Nemrut Dağı’nın büyüsü büyük ölçüde kayboldu.
Adıyaman İli Kahtâ ilçesi sınırları içindeki Antitoros dağ silsilesine bağlı Ankar Dağları’nın Nemrut (2.150 m.) zirvesinde, dünya arkeolojisi açısından eşsiz eserler yer almaktadır. MÖ 69-36 arasında hüküm sürmüş, Yakındoğu tarihinin sıradışı kişiliklerinden Kommagene Kralı 1. Antiokhos, burada kendisi için görkemli kutsal alanlar yaptırmış ve mezar anıtının (tapınaksal anıtmezar -hierothesion) üzerini 30 bin metre küp hacmindeki kırma taşlardan oluşan 50 metre yüksekliğinde bir suni tepe (tümülüs) ile örttürmüştür. Tümülüsün doğu ve batısında devasa heykellerin ve kabartmaların yer aldığı iki teras bulunmaktadır. 1. Antiokhos, her terasta kendi heykeli ile birlikte tahtlar üzerinde oturan 9 m yüksekliğinde tanrı heykellerini diktirmiştir.
Herbiri yaklaşık 7-8 ton ağırlığındaki büyük taş bloklarının işlenmesi ve üstüste konmasıyla, parça parça yapılmış bu tanrı heykelleri, her iki terasta da aynı sırayla; Tanrı-Kral 1. Antiokhos, yanında ülkenin Ana Tanrıçası Kommagene, tam ortada Baştanrı Zeus-Oromasdes, onun yanında Apollon-Mithras ve en sağda Herakles-Artagnes konumundadır. Tanrı heykellerinin oturduğu her iki terastaki tahtları oluşturan taş bloklarının arka yüzünde ise bizzat 1. Antiokhos tarafından kaleme alınmış bir “vasiyetname” niteliğinde 237 satırlık uzun bir kült yazıtı (nomos) bulunmaktadır. Nemrut Dağı’nda 13.850 hektarlık bir alan 1988’de Millî Park ilan edilmiş ve UNESCO’nun “İnsanlığın Kültür Mirası” listesine alınmıştır.
Batı dünyasının Nemrut Dağı zirvesindeki bu görkemli eserlerden ilk kez haberdar olması 1881 sonlarına rastlamaktadır. Berlin’deki Prusya Kraliyet Bilimler Akademisi’ne İzmir’deki Alman Konsolos Yardımcısı Müller-Raschdau’un yazdığına göre, o sıralar Diyarbakır Vilayeti’nde yol yapım işlerinde başmühendis olarak çalışan Karl Sester adlı bir Alman, Doğu Antitoros Dağları’ndaki bir zirvede, çok sayıda ve muazzam büyüklükte Asur heykellerinin olduğunu iddia etmektedir. Sester’e göre, deniz seviyesinden 2.000 m yükseklikteki bu eserler Asur kültürüyle yakından ilgilidir.
Kazılar başlamadan 1883’te Osman Hamdi Bey ve Osgan Bey’in ekibi tarafından çekilen bu fotoğraf, Nemrut Dağı’nın kazılar başlamadan önceki halini gösteren tek orijinal fotoğraf.
Bu bilgileri değerlendiren akademi üyeleri, çok farklı yorumlar yapmışlardır. Anlatılanların hayal ürünü olabileceği dahi söylenmiştir. Antitoroslar’ın güney tarafında ve Kâhta yakınındaki bu zirve, o sıralarda coğrafi bakımdan bir nokta olarak haritalarda bilinmektedir. Bu bölgenin ilk haritasını çıkaran da, o sıralarda Berlin’de emekli olarak yaşayan ünlü Feldmareşal Graf Helmuth von Moltke’dir. Helmut von Moltke, Osmanlı yönetimine karşı ayaklanan Mısır Hıdivi Mehmet Ali Paşa kuvvetlerine karşı Osmanlı Ordusu’nun danışmanı olarak Malatya ve civarında at sırtında kartografik çalışmalar yaparken; her yandan görülebilen Nemrut Dağı zirvesini nirengi noktası olarak kullanmasına karşın, bu dağın zirvesindeki bu ilginç eserler hakkında hiçbir bilgi almamıştır. Oysa, sonradan Berlin İlimler Akademisi’nin onursal üyeliğine de seçilen Moltke, Anadolu’daki seyahatleri sırasında gördüğü antik kalıntılar hakkında bilgi toplamaya özellikle özen göstermiş birisidir. Bu nedenle, 1881’de Berlin İlimler Akademisi’ne Nemrut Dağı hakkında şaşırtıcı bilgiler içeren bu mektup ulaştığında, konuyu değerlendiren akademi üyeleri büyük bir şaşkınlığa uğramış ve ikileme düşmüşlerdir. Üzerinde muazzam heykellerin yer aldığı söylenen bu zirvenin arkeolojik önemi ve bu eserler konusunda, o güne kadar kayda geçmiş herhangi bir bilgi de bulunamamıştır. Sonunda, Sester’in verdiği bilgilerin gerçek yönlerini araştırmayı öneren biliminsanlarının görüşü ağır basmıştır. Bu amaçla Otto Puchstein ile Karl Sester konunun aydınlatılması ve Nemrut Dağı zirvesinde araştırmalar yapmak üzere görevlendirilir ve gerekli kaynak ayrılır. Zorlu bir yolculuktan sonra Puchstein ve Sester 4 Mayıs 1882’de Nemrut Dağı’na ulaşır. Puchstein’ın notlarından Nemrut Dağı’nda yaptıkları çalışmalarını ayrıntılı olarak öğreniyoruz:
“İlk izlenim gerçekten olağanüstüydü. En yüksek kayalık tepenin üzerinde, aslında tırmandığımız terastan 40 metre daha yukarda, sanki bir dağın üstüne oturmuş bir dağ gibi, mezar tepesi yükseliyordu… Kayadan yontulmuş yüksekçe bir podyum üzerinde, sırtları mezar tepesine dönük ve oturur vaziyette, dev büyüklükte 5 tanrı heykeli yer alıyordu; bunlardan sadece biri (Ana Tanrıça Kommagene) sağlam durumdaydı. Önümüzde, heykellerin yere yuvarlanmış, her biri bir adam büyüklüğünde başları ile geride taş parçalarından bir tepe vardı; yerlerde alçak duvarların önünde üzeri kabartmalarla süslü bloklar yatıyordu. Bu kabartmalı steller vaktiyle duvarların üst taraflarındaki yuvalarına yerleştirilmiş olmalıydı. Bütün alan, kayalar yontularak ve düzleştirilerek teras haline getirilmişti… Tümülüsün etrafını dolaştık; taşlar ayakkabıların tabanlarını deliyordu. Çünkü bütün tepe, tıpkı bizdeki şose taşları gibi suni olarak ufaltılmış, birbirinin aynı büyüklükte taş parçalarından oluşuyordu ve yığmanın izin verdiği ölçüde yüksekti. Tepenin öbür yanında, batıda yine bir terasa ulaştık, ancak bu, ilkinden daha aşağıdaydı. Heykelleri oluşturan taş blokları yığın halinde duruyordu ve başlar terasın her tarafına yayılmıştı. Heykellerin arkasında bir dizi kabartmalı blok göze çarpıyordu”.
1 yıl arayla iki kazı çalışması Nemrut Dağı’nda Puchstein’ın yürüttüğü ilk araştırmalar sırasında Doğu Terası’nda yer alan Tanrı tahtlarının arkasındaki büyük kült yazıtı temizlenirken (üstte). Osman Hamdi Bey, 1883’te BatıTerası’ndaki kumtaşından yapılma selamlaşma kabartmalarının kazısı sırasında (altta).
Gizemli yazıtlar
Puchstein, heykel gövdelerinin bulunduğu podyuma tırmandıktan sonra, taht biçimindeki taş koltukları oluşturan taş bloklarının arka yüzünde 5 cm yüksekliğinde Grekçe harflerle yazılmış yazıtların yer aldığını görmüş ve hemen bu yazıtı çözümleme denemelerine girişmiştir. Elinde lobut tutan heykelin ise Herakles’i canlandırdığına karar vermiştir. Bu heykelin taht kaidesi arkasındaki yazıların, diğer heykellerin arkasında da devam eden uzun yazıtın başlangıç bölümünü olduğundan da kesinlikle emin olmuştur.
Ne yazık ki bu ilginç yazıtın ilk satırları, zaman içinde oluşan tahribat yüzünden okunamaz haldedir. Açıktaki harflerin çoğu, sert hava şartlarının etkisiyle hemen hemen silinmiştir. Ancak, ilk olarak belirledikleri husus, Nemrut Dağı üzerindeki bu eserlerin Asur kültürüyle bir bağlantısı olmadığıdır. Üslup özellikleri açısından çok daha sonraki bir döneme tarihlenmeleri gerekiyordur. Puchstein, elindeki bütün imkanları kullarak, 5 heykelin taht-koltuklarının arkasında yer alan ve birbirinin devamı olduğunu belirlediği uzun yazıtın, bir kopyasını çıkarmaya karar verir. Ertesi sabah metni kopya etmeye başladığında, yazıtın 53. satırında çok ilginç bir bilgiyle karşılaşır:
“İşte, gördüğün gibi, Tanrılara gerçekten lâyık oldukları bu heykelleri ben diktirdim: Zeus-Oromasdes’in, Apollon-Mithras-Helios-Hermes’in, Artagnes-Herakles-Ares’in ve her şeyi besleyen vatanım Kommagene’nin heykellerini. Aynı taştan ve aynı tahtlar üzerinde duaları işiten Tanrıların yanına kendi heykelimi de koydurttum. Böylece ulu Tanrıların ezeli saygınlığını kendi genç bahtıma çağdaş kıldım. Ve böylece onların kraliyete ilişkin olarak giriştiğim işlerde sık sık ve somut olarak, âlicenap bir yardım olarak bana tevcih ettikleri sonsuz ihtimam ve himayelerinin hakkaniyetli bir taklitçisi oldum”.
Yazıtta bu şekilde seslenen kimdir? Anadolu tarihinin hangi kralı “göksel tahtların yakınında” böylesine görkemli bir anıt mezar yaptırmıştır? Metnin başındaki harflerin zamanla aşınmış olmasından dolayı, Puchstein ilk kopyalamaları sırasında burayı yaptıran kralın adını tam olarak okuyamaz. Bununla beraber, batıda da tamamen kırma çakıllarla kaplı bir teras daha vardır. Orada da aynı tarzda heykel tahtlarının olduğu, üzerlerini örten karlara rağmen farkedilmektedir.
Puchstein, bu terasta bulunan anıtsal heykel tahtlarının arka taraflarında da doğudakiler gibi yazıt olabileceğini düşünür. Batı Terası’na gittiğinde yanılmadığını kısa sürede anlar. Batı Terası’ndaki heykellerin taht-koltukları arkasındaki yazıtlar, çakıllar tam kapatmadığından daha rahat okunabilmektedir. Puchstein sonunda tüm yazıtı kopyalamayı başarır. Bu arada önemli bir şey daha tespit etmiştir. Her iki terastaki taht koltukların arkasındaki yazıt metinleri, bazı imlâ farkları dışında tümüyle birbirinin aynıdır. Bu durum yazıtın tamamını çözmek açısından son derece yararlı olur. Doğu tarafındaki, tahribattan kaynaklanan eksik yerleri, batı tarafındaki metnin yardımıyla; batıdaki metnin eksiklerini de doğudakinden yararlanarak tamamlama imkanını bulmuştur. Böylece yorucu kopyalama işlemlerinden sonra bütün metin Doğu Terası’nda tam 237 satır olarak çözümlenmiştir.
Metinde Helen ve Pers tanrı isimlerinin birleştirilmiş olması Puchstein’ı önce oldukça şaşırtmıştır. Yazıtın tam anlamıyla okunmasıyla bu sorun da çözümlenmiştir. 30. satır ve devamında, anıtın kurucusu, Persleri ve Helenleri, soyunun “mutluluk veren ataları” olarak anlatmakta ve yazıtın sonunda, “İran’ın, Makedonya’nın ve kendi yurdu Kommagene’nin bütün baba-tanrılarının, çocuklarına ve torunlarına lütufkâr olmakta devam etmeleri” umudunu dile getirmektedir. Yazıttan elde edilen bu bilgiler ışığında, bu gizemli anıtın sırrı da yarı yarıya çözülür. Bu görkemli eserleri yaptıran kişi, sülalesini Pers ve Makedonyalı atalarına bağlayan bir Kommagene kralıdır. Zeus ile birlikte bahsedilen Oromasdes ise, Hellen Pantheonu’nun baba-tanrısı (Zeus) için bir lakaptan ziyade Zerdüşt dininin “bilge efendisi” Ahura Mazda’nın Grekçe karşılığı olarak yer almaktadır. Böylece, Zeus-Oromasdes’i, burada Hellen-Pers ortak tanrılar göğünün hükümranı olarak algılamak gerekmektedir.
Taşlara kazınmış tarih Nemrut Dağı’ndaki ilk araştırmalar sırasında Batı Terası’nın genel görünümü (üstte). Kral Antiokhos’un suretinin göründüğü bir kabartma (altta).
Adil ve büyük kral
Ancak bu alışılmamış tarzdaki Doğu-Batı tanrılar birleşimini (synkretismos) buradaki yazıtlarda anlatan kimdir? Puchstein, uzun ve yorucu çalışmalar sonunda bu sorunun cevabını, yazıtın başlangıç kısmını aşağıdaki şekilde çözerek bulmayı başarır: “Kral Mithridates Kallinikos ile, Anasever, Muzaffer, Epiphanes Tanrı Kral Antiokhos’un kızı olan, Kardeşsever Tanrıça Kraliçe Laodike’nin oğlu, Romalıların ve Hellenlerin dostu, Adil, Büyük Kral ve Tanrı Antiokhos, kutsal temeller üzerinde sonsuz zamanlar için ebedi harflerle kendi ululanması amacıyla sözler kaydettirdi”.
Puchstein daha sonra Eski Çağ tarihi kaynaklarını araştırdığında, Nemrut Dağı’ndaki bu görkemli tapınak-mezarı yaptıran ilginç kişinin Kommagene kralı 1. Mithradates Kallinikos ile karısı Laodike’nin oğulları 1. Antiokhos olduğunu belirler. MÖ 69-36 arasında hüküm sürmüş ve Kommagene Krallığı’na en görkemli günlerini yaşatmıştır. Yazıtlarında “megas” (büyük), “dikaios” (adil), “theos” (Tanrı), “epiphanes” (görünür), “philhellenos” (Hellenlerin dostu) gibi Helenistik döneme özgü lakapları kullanmıştır. Dili eski Yunanca olan bu yazıtlardan anlaşılacağı üzere Kommagene Krallığı’nın kurulduğu tarihten beri kraliyet hanedanı eski Yunancayı muhafaza etmişti.
Nemrut Dağı’ndaki kutsal alanın tespiti, Helen-Roma arkeolojisi açısından büyük bir keşif olur. Sester ile Puchstein, 8 Mayıs 1882’de Nemrut Dağı’ndan ayrıldıklarında yazıtların tam bir kopyasını çıkardıkları gibi, Nemrut Dağı’nın diğer bir özelliğini de aydınlatırlar: Dağın karakteristik zirvesi, insan eliyle yapılmış kırma taşların yığılmasıyla oluşturulmuş yapay bir tepedir. Tümülüs adı verilen bu tip mezar anıtlarına, Trakya ve Anadolu’da Lidya, Frig, Helenistik ve Roma döneminde rastlanmaktadır.
İnsan elinden çıkma tepe Nemrut Dağı zirvesindeki tümülüsün ve terasların kuzeyden havadan görünümü. Dağın karakteristik zirvesi, kırma taşların insan eliyle yığılmasıyla oluşturulmuş. Fotoğraf: Nezih Başgelen.
Sester ile Puchstein, 16 Temmuz 1882’de İskenderun’a varırlar. Yolculuklarıyla ilgili yazdıkları rapor 1883’te yayımlanır. Nemrut Dağı’ndaki keşif öylesine etkileyici olmuştur ki Berlin İlimler Akademisi, Bergama’yı ilk kazan ve ünlü Zeus Sunağı kabartmalarını bulan Karl Humann’ı Nemrut Dağı’na yeni bir keşif gezisi için gönderir. Ertesi yıl Humann, yine Puchstein ve Felix von Luschan’ın eşliğinde Nemrut Dağı’na gider. 8-23 Haziran 1883 arasında anıtların çizimlerini yapar; fotoğraflarını çekerler. Berlin’e Nemrut zirvesindeki kabartmalara ait çok sayıda alçı kalıbı getirirler. Yolda Karakuş ve Sesönk, Hierothesia, Samosata, Perrhe ve Sakçagözü ve Zincirli gibi Kommagene’nin diğer yerlerini de ziyaret ederler.
1882-1883 çalışmaları, levhalardan oluşan büyük boy ek cildiyle birlikte, 1890’da Reisen in Kleinasien und Nordsyrien (Küçükasya ve Kuzey Suriye’de Geziler) başlığıyla yayımlanır. 1883’te Puchstein ve Karl Humann’ın araştırması sırasında Berlin’e götürülen bazı taşınabilir kabartmalı parçalar biraraya getirilerek en azından iki sahne ve bir baş parçası tahrip olmaktan kurtulmuştur (Keşke Osman Hamdi Bey 1883 Mayıs’ında üzerlerini açtığı kumtaşı selamlaşma levhalarını bir yerde koruma altına alabilse; bu kabartmalar bugün çok daha iyi durumda olabilirdi. Batı terasındaki ünlü arslan horoskobunun 1883’te üzerinden alınarak halen Berlin’de korunan alçı kalıbı ve eserin Nemrut Dağı’nda günümüzdeki perişan hali, bunun en önemli göstergesidir).
Osman Hamdi Bey kazılara başlıyor
1882’de Nemrut Dağı zirvesinde yapılan çalışmalardan haberdar olan Osmanlı Hükümeti, Nemrut anıtlarını incelemek üzere, 1883 baharında Müze-i Hümayun Müdürü Osman Hamdi Bey’i görevlendirir. Osman Hamdi Bey, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde yardımcısı ve heykel bölümü hocası Osgan Efendi’yi (1855- 1914) de yanına alarak bu araştırma gezisine çıkar.
Osman Hamdi Bey ilk kazısını 1883 Mayıs’ında gerçekleştirir. Dönüşünde kazı sonuçlarını İstanbul’da yayımlar (Le tumulus de Nemroud-Dagh: Voyages, description, inscriptions / Osman Hamdi Bey ve Osgan Efendi / Constantinople: Péra 1883). Bu, kendisinin olduğu gibi Türkiye arkeolojisinin de ilk önemli yayınlarından biridir.
Osman Hamdi Bey ve ekibi Nemrut Dağı zirvesindeki çalışmalarını tamamlayıp dönerken, Puchstein ve Karl Humann 2. araştırmaları için Kahta’ya gelmişlerdir. 1883’teki bu iki araştırmadan sonra 1953’teki Theresa Goell’in kazısının başlamasına dek Nemrut Dağı açıklanması güç bir yalnızlığa bırakılmıştır. 1883’te bulunan kabartmaların ve eserlerin hiçbir önlem alınmadan olduğu gibi açıkta bırakılması, bu eşsiz eserlerin tahribine yol açmıştır.
Antiokhos’un taşlara kazınmış vasiyeti, mezar anıtı ile ilgili yapılacaklar açısından Cumhurbaşkanımızı yetkili kılmaktadır. Nemrut Dağı anıt mezarı da, aynen Fatih’in, Kanunî’nin türbeleri ya da cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün Anıtkabiri gibi özel bir konumdadır. Yapılacak projelerde de bu durum gözönünde tutularak daha hassas hareket edilmelidir.
Bir yanda sert iklim koşulları, öte yanda denetimsiz kitle turizmi, Kommagene anıtlarını ciddi boyutlarda tahrip etmiştir. Özellikle 2000’lerde yapılan tartışmalı uygulamalarla Nemrut Dağı’nın büyüsünün büyük ölçüde kaybolduğu izlenmektedir. Nemrut anıtlarının korunması yönünde başlatılan projenin acilen tamamlanması gerekmektedir.
16. yüzyılda Farsçadan çevrilen bir elyazması eser, Nemrut’taki meşhur heykellerin tarihine dair yeni bilgiler içeriyor. Kommagene Kralı Antiokhos ve yanındakilere ait devasa baş heykelleri 1881’de “keşfedilmiş”, MÖ 1. yüzyıldan kaldıkları ortaya çıkarılmıştı. Ancak heykellerin çok daha eski çağlardan beri bilindiği; kuş ve kervan geçmeyen bu 2.150 m yükseklikteki olağanüstü mezarlık alanının kayıtlara geçtiği ortaya çıktı.
Büyük İskender sonrasında, varislerinin Anadolu, Suriye ve Filistin’deki serüvenlerinde kimbilir ne bilinmezler var. Hellenizm çağı (MÖ 330 – MÖ 30) uygarlık âlemini daha çok sanat ve mimarlık akımlarıyla ilgilendirmiştir. Bu ilginin bir odağı olan Nemrut Dağı’ndaki tümülüs ve onun gizlediği bilinmezler; hayranlık, hatta ürperti uyandıran azman heykelleriyle yeni keşif ve açıklamalara muhtaç.
12. yüzyıl ortalarına tarihlenebilen Siyer-i Mülûk ve Tevarih-i Selatin adlı Farsça elyazmasının 16. yüzyılda İstanbul’da yapılan çevirisi, olasılıkla “tek nüsha” olduğundan gözlerden uzak kalmış. Kitab-ı Tevarih-i Muhtasar (Kısa Tarihler Kitabı-1571) adlı Türkçe çevirinin yapıldığı orijinal, yani 1150’lerde yazılmış Farsça yazma kayıp; bir olasılıkla da bir bölümü günümüze ulaşmış. Daha ilginç olan, bu kayıp elyazmasındaki Batlamyus konularının, “Doğu-İslâm dünyasının Heredot’u” diyebileceğimiz Taberî’nin (840-922) yapıtındaki kimi bilgilerle örtüşmesidir.
Yalınkat bir kaynak kronolojisi şöyle kurulabilir: MÖ 36’da ölen Kommagene Kralı Antiokhos, bir Arap-İslâm tarihinde 9. yy sonlarında anılmış; bundan 200 yıl sonra bir Fars tarihinde alıntılanmış. Bunlar yaklaşık 500 yıl sonra İstanbul’da yapılan Türkçe özet tercümede yeralmış.
Diğer yandan Nemrut Dağı’ndaki gizemli ve başdöndürücü tümülüs ile çevresindeki dev heykellere dönük ilginin Türkiye’de ve Batı’da uyanışı 19. yüzyıl sonundadır. 1881’de İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kurucu müdürü, arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey’le Osgan Efendi’nin; neredeyse eşzamanlı olarak Karl Sester adlı Alman mühendis ile Otto Puchstein’ın araştırmaları o kadar büyüleyici olmuş ki; “bu tümülüs, buradaki gizem için eski Fars ve Arap kaynakları ne yazıyor?” sorusu ola ki akıllara takılmamış.
Yukarıda andığımız Taberistanlı Cerir oğlu Ebu Cafer Taberi’nin eseri Târih-i Resul ve’l Mülûk adlı yapıtta Hellenistik Çağ’a ilişkin tarih izleri önemlidir. Daha önemli ve hatta temel bilgi sayılacak cümlelerse Hicri 1571’de kayıp Farsça aslından özetlenerek çevrilen Kitab-ı Tevarih-i Muhtasar’dadır.
Nemrut’a dair ilk kaynak İstanbul Asar-ı Atika Müzesi Müdürü Osman Hamdi Bey ile Asar-ı Atika uzmanı Osgan Efendi’nin, 1881’de ziyaret ettikleri anıt için 1883’te Fransızca yazdıkları Le Tumulus de Nemroud Dag, konuyla ilgili bilinen ilk kaynak (Türkçesi: İstanbul Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 1987, 102 sayfa).
Bu elyazmasına, 2. Selim’in saltanatında (1566-1574) saray kapıcılarının kethüdası Ahmed Ağa kendisi için yaptırdığı kaydını koydurmuş (Ancak bu kaydın altındaki boşluğa yazılanlar kitabın içeriğiyle ilgisizdir: “Güvercin yavrusu yemek helal değildir. İlla şol kişiye helâldir ki kırk fersah yere mâlik ola. Tahminen kırk fersah beş günlük yer olur” diye başlayan bir bilgi (!) belli ki sonradan yazılmış, ama önemli: Yüzyıllar içinde birinden ötekine el değiştiren elyazmalarının; yırtılmak, yanmak, hatta yakılmak, yaprakları koparılmak, ıslanmak, farelerce kemirilmek gibi cehalet tahriplerine koşut, boş yapraklarına ilgisiz notlar, doğum ölüm tarihleri, hesaplar yazılması, şekiller çizilmesinin de olağan olduğunu gösteriyor.
Elimizdeki elyazmasının ana kaynağı bilinmiyor. Bağdatlı İbn el Sâ’î’ bin Ali bin Enceb’in yazdığı, aslı veya kopyası sonraki yüzyıllara ulaşmayan Siyer-i Mülûk ve Tevarih-i Selatin adlı 2 ciltlik Arapça eser veya bunun Farsça çevirisi olabilir (bkz. R. Şeşen, Müslümanlarda Tarih-Coğrafya Yazıcılığı, 1998) Bu yazma, 16. yüzyıl Osmanlı Türkçesiyle özetlenmiş özgün ve belki tek nüsha olabilir. 1160’larda yazılan Farsça asıl kitabı veziriazam Kara Ahmed Paşa okumuş, beğenmiş. Başkaları da okusun yararlansın düşüncesiyle Türkçeye çevirtmiş. Bu görevi üstlenen çevirmen, kendi adını yazmadığı gibi asıl yazarın adını da yazmamış.
Toros’un kollarından 2.150 m rakımlı Ankar/Nemrut Dağı’nın bir tepesindeki yaklaşık 2.050 yıllık, Kommagene kralı 1. Antiokhos’un (MÖ 69-36) mezarını simgeleyen kireçtaşı kırıklarıyla yığılarak örülmüş 50 m yüksekliğindeki bu tümülüs; Batı Akdeniz/Ortadoğu dünyasının Anadolu topraklarında ebedileştirdiği bir tür ehram/ piramit, Antik Çağ’a tarihlenen, en yüksek ve en görkemli anıt mezardır.
Kral Antiokhos’un kuş uçmaz, kervan geçmez bir dağın başına inşa ettirdiği anıt mezarına ulaşımın zorluğu, büyüsündeki gibi “kıyamete kadar” olmasa da uzun süre ziyaretçileri uzak tutmaya yetmiş.
2 bin yılı aşkın bir tarihi saklayan bu tümülüs ve çevresindeki anıt heykel sergilemeleriyle Grekçe 2 yazıt, en yakın yerleşim Kâhta ve çevresinde, yapıldığı zamandan beri bilinmez değildi. Giderek sözlü anlatıları dev masalları, kahramanları da taş kesilmiş devler olmuştu. Kuş uçmaz, kervan geçmez o tepeye tırmanan az sayıda meraklı kişi, 750 m rakımlı Kahta’dan dolambaçlı ve dik yamaçları katır sırtında veya yaya çıkmayı, daha bir 1.400 metre daha tırmanmayı göze alıyordu.
Dünün koşullarında çıkması da inmesi de çok daha zor olan bu Hellenistik Çağ mezar anıtı alanının, bilim dünyasının gündeminde yer alması 19. yüzyılın son çeyreğindedir. Mekanın ve heykellerin 1880’lerde kültür dünyasına ilk tanıtımlarından sonra yeni keşifler, tanıtımlar, yayınlar da yapıldı. Ancak verilebilen bilgiler, tümülüsün doğusunda ve batısındaki aynı vasiyetname metnini içeren 2 yazıtla ve araştırmacıların tarih yorumlarıyla sınırlı oldu.
Bir soru şu: Tümülüs ve anıtlar MÖ 1. yüzyıldan beri yerli yerinde iken, örneğin bizim 17. yüzyıldaki iki fenomenimiz, hem gezgin hem tarihî-coğrafya uzmanı, araştırmacı ve yazarımız Kâtip Çelebi (öl. 1657) ile Evliya Çelebi (öl. 1681?); yine bunlarla çağdaş, Anadolu’yu 6 kez arşınlamış Tavernier (öl.1689) veya onun gibi Anadolu’yu gezen, kalesi ve tarihi hayli eski Kâhta’ya uğrayan yabancı gezginler, bu tümülüsü niçin ziyaret etmedi?
Bir başka soru: Kral Antiokhos’un, “kıyamete kadar mezarıma ulaşılmasın, tahrip edilmesin” düşüncesiyle doğru yeri, doğru mimariyi seçtiği; gerçekten de ilk keşifler öncesine kadar oraya tırmanılamadığı veya korkularak çıkılmaktan vazgeçildiği söylenebilir mi?
Kestirmeden: 19. yüzyıl sonlarına kadar eli kalem tutan bir tırmanıcı demek ki olmamış. Antiokhos’un “mezarım kurcalanmasın, kıyamette dirildiğimde taş kesen kraliyet erkânım da canlanıp beni karşılasın” büyüsü tutumuş gibi!
ÜNİK BİR YAZMA
Nemrut Dağı’ndaki gûrhânenin (*) öyküsü
(*) Gavrhâne/Gûrhâne: Arapça derin çukur anlamındaki “gavr” kelimesine “hâne” eklenerek Nemrut Dağı’ndaki Antiokhos’un tümülüsüne, İslâmi anıt-türbe anlamında “gûrhâne” denilmiş.
“ (…) İskenderün nerede defn olunduğunda hilâf vardur ya Şehrrûzda ya Mervrûdda ya İskenderiyede defn eylediler rivâyet ederler ki memleketi ve saltanatı oğlu kabul itmeyüb ‘ibadet ihtiyar eyledi halk nâçar olub Batlamyusu İskender yerine padişah eylediler. Batlamyus ibn Ernebdir adı. Hamân lakabıdır müddeti saltanatı on dört yıl oldu. Antakiyeyi o yapdı evvelki padişah oldu. Beni İsraili sürüp Filistinden Yunana iletti. Ondan (sonra) kandiller dizdirip Beytilmakdesin kubbesinde astılar onun ruzigârında (zamanında). Şamın padişahı Antiyacos idi ondan (sonra) Batlamyos onun cengine varıp onu evvel defada sıyup (yenip) yine döndü giderken Antiyacus yine leşker cem eyledi. Batlamyus yine dönüp Antiyacusa azm eyleyip gelirken Kudret-i ilahi Antiyacusun öldüğü haberini işidüp Şam memleketini Yunana izafet eyledi andan Yunaniyan Şâmiyan üzerine müstevli oldılar andan İskenderus ‘azm eyledi ki memleketi Şâmı yine tuta. Yunaniler onu depelediler dahi Batlamyus Mumataryusa padişah oldu ondan Batlamyusu vefat itdügi vaktin Şamda defn eylediler.
Batlamyus (II.): Lâkabı Dost Dilirbed, müddeti saltanatı otuz sekiz yıl oldu ne yabduğu ma’lum olmadı ilm-i nücûmu gayet eyü bilürdü hükm itdi ki ben çün dünyadan gidem fülân yılda fülân ayda ve fülân günde muntazır olun ve dahi benüm gûrhânemi fülân dağın üzerinde edin dü-kilenüz (hepiniz) onda benüm gûrhânem üzerinde hâzır olun (bekleyin) tâ ki ben geri diri olam ve sizi görem. Halayık kamu hâs ü‘âm (köleler seçkinler ve halk) acâyib görmekden (şaşırmaktan) ötürü va’de vaktinde ol dağ üzerine cem’ oldılar. Hak sübhâne ve tealâ yağmur viribdi bir veçhile ki cümle Yunan vilâyeti denizler oldı her kimse kim ol dağ başında yâhud ânun türbesi üzerinde dikeldi helâk oldular halka ma’lûm oldı -kim anda ne hikmet varmış Batlamyus anda ne hikmet görmişmiş âhir vefat itdügi vaktin Yunan vilâyetinde (Anadolu) defn etdiler. Ondan İskenderus azm eyledi ki memleketi Şamı yine tuta Yunaniler onu depelediler dahi Batlamyus Mumataryusa padişah oldu ondan Batlamyusu (2.) vefat ettiği vakitte Şamda defn etdiler
Nemrut Dağı’nda Kommagene Krallığı (MÖ 163-MS 71) döneminde inşa edilen tapınaklı mezar anıtı; görkemli tümülüsü, Pers ve Yunan sanatı karışımı dev tanrı heykelleri ile karakterize olur. Tümülüs, Kral 1. Antiokhos (MÖ 62-32) için yapılmışsa da, dağın zirvesindeki kutsal yapılaşmanın onun babası Mithradates Kallinikos’un döneminde (MÖ 100-70) tasarlandığı düşünülmektedir. Bu anıtsal proje, Kommagene Krallığı ile yakın coğrafyalarda yaşayan birçok farklı dinsel toplulukları bir araya getirmek için gerçekleştirilmiş olmalıdır.
Yarı Pers yarı Yunan olan 1. Antiokhos bu projenin uygulayıcısı olarak ait olduğu Doğu ve Batı kültürlerini birleştirme idealini gerçekleştirmiş gibi görünmektedir. Nemrut Dağı’ndaki temenos’lu açık alan (meydan) tapınağı ile Doğu ve Batı’nın önemli tanrıları kullanılarak yeni bir kült oluşturulmuş ve Kral Antiokhos kendi mezarı ile bu kültün mimarı olduğunu söylemek istemiştir.
Nemrut Dağı tapınağının açık alan sisteminde inşa edilmiş olmasının en önemli nedeni güneş tanrısı Mithra’ya olan sabah tapınımı olmalıdır. Bu muhteşem anıt Kommagene’nin kendine özgü din anlayışı ve kültürünün bir ürünüdür. Batının çoktanrıcılığının etkin olarak izlendiği Nemrut Dağı tapınağında, doğunun yani İran’ın ateşperestliği kasıtlı olarak gözardı edilmiştir. Bunun nedeni, Büyük İskender’in Önasya’nın kadim inanç sistemi olan Zerdüşt Dini’ne olan saldırgan tutumunun oluşturduğu siyasi hava olmalıdır. Yarı Pers olan Kommagene hanedanı bu olumsuz durumu dengelemek için Doğu Aryan güneş tanrısı Mithra’dan yararlanmış ve heykelini tapınağa yerleştirilmiştir. Nemrut Dağı zirvesindeki temenos’lu açık alan tapınağı, tanrıların ölümsüzlüğünün vurgulandığı eşi benzeri olmayan kutsal bir alandır.
Kitab-ı Tevarih-i Muhtasar
KORUMA VE KORKUDAN YAĞMAYA
‘Çarpılırsın’ uyarıları bitti; artık ‘kafirden kalmadır, yık, kaz, altın vardır’ dönemi
12. yüzyılda Anadolu’ya göçenlerin, gelip geçenlerin, adım başı denecek sıklıkta içinden, ötesinden geçtikleri, uzaktan gördükleri, “ören” dedikleri kent harabeleri, tapınaklar, gömütlükler için ayaküstü öğrendiklerini yazıya döktükleri sanılmamalı. Issız-harap yerleşimleri, dev kemerleri, sütunları, yapıları, cinlerin, perilerin, devlerin, tepegözlerin kurdukları tılsımlı, gizemli, beddualı kentler sandıkları; çarpılmamak için bunların uzağından geçtikleri veya uzağına yerleştikleri kesin.
Depremlerin, doğal afetlerin harap ettiği arkaik, antik harabelerde binlerce yıl korku bekçiliği yapan dev sütunlar, tapınaklar, kemerler, bizim için birer “bu iyi saatte olsunlar” armağanıdır! Anadolu’nun eski insanları bu meçhuller üzerinden kent masalları, kahramanlık öyküleri, “taş kesilme” efsaneleri kurguladı. Bunlar “Bir varmış bir yokmuş” diye çocuklara anlatıldı, yazılı tarihlere işlendi. Dinleyenler ve okuyanlar nelere inandı, neler öğrendilerse bunları sonraki kuşaklara da aktardı. Binlerce yıl ötesinin izleri sanki dünden kalma gibi kültürlere yerleşirken, gerçekler giderek sislendi. “Aman, sakın oradan geçme, şuraya basma çarpılırsın!” uyarıları, belki bir çeşit, uyarıyı yapanın da amacını bilmediği bir “koruma koşullanması” idi. Günümüzde bu naif koşullanmanın yerini “kâfirden kalma” veya “yık, kaz, sök. Altında altın vardır” dürtüleri aldı.
Yani “Ey damadım, kızım sizin susamış dudaklarınızdan öper”. 3. Ahmed’in, damadı Nevşehirli İbrahim Paşa’ya yazdığı mektuptaki bu cümleyi, günümüzde dahi hangi baba damadına yazabilir? O sırada yanında bulunan kızı Fatma Sultan’dan bahisle damadına böyle bir ibareyi yazan padişah, maalesef 1733’te evladının ölümünü de görecekti.
Sultan 3. Ahmed, babası 4. Mehmed’in 1673’te Lehistan Seferi sırasında kışı geçirmek üzere bulunduğu Hacıoğlupazarı’nda (bugünkü Bulgaristan’da, Dobriç kenti) doğdu. Annesi Gülnuş Haseki’nin kendisinden önce doğurduğu kardeşi 2. Mustafa’nın “Edirne Vak’ası” sonucunda tahttan indirilmesi üzerine, 1703’te tahta çıktı.
Sefer sırasında, saray ortamından uzakta doğmuş olmasından mıdır bilinmez, savaştan çok barışa eğilimli bir tabiatı vardı. 1683’te Viyana Kuşatması ile başlayıp 1699 Karlofça Antlaşması ile sonuçlanan uzun savaş yıllarının devlet ve toplum üzerindeki tahribatını yakından izlemesi de barışseverliğinde etkili olmuştur mutlaka. Yine de tahta geçtikten sonra ilk hamlede barış ortamı oluşamadı. Avusturyalılarla olsun, Ruslarla olsun 15 yıl daha, 1718’deki Pasarofça Antlaşması’na kadar defalarca savaşıldı. 1718’den sonra, Patrona Halil İsyanı ile tahttan indirildiği 1730’a kadar “Lale Devri” adı yakıştırılan müstesna zamanın başmimarı oldu.
Osmanlı Sultanı 3. Ahmed (1673-1736), özellikle Lale Devri ve Patrona Halil isyanıyla anılıyor.
Bu devirde en büyük yardımcısı, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idi. 3. Ahmed’in ilk çocuğu ve sevgili kızı Fatma Sultan’ın kocası olan bu sadrazam, kayınpederi padişahtan yaşça büyüktü. 12.5 yıl sadrazamlık yaptı. Kâğıthane semtinde devrin modası olan lale bahçeleri arasında devletin ileri gelen yöneticilerinin inşa ettirdiği 120 civarında çok lüks köşk ile 3. Ahmed’in inşa ettirdiği saraylar, Sadabad eğlencelerinin odak noktası oldu. Halkın bir kısmı bu eğlencelere ayak uydursa da, gidişattan huzursuz kitlelerin bir kıvılcımla ateşlenen isyanı Lale Devri’nin sonunu getirdi. 3. Ahmed çok sevdiği kızını dul ve mahzun bırakmayı göze alıp damadını öldürterek isyancılara teslim etmekle kurtulamadı; tahtından da oldu. Bu sayede canını kurtardıysa da, yerine geçen 1. Mahmud’un saltanatı sırasında 6 yıl kaldığı kafes ardında, kızının da ölümünü görerek ömrünü tamamladı.
Sultan 3. Ahmed’in, Sadrazam Damat İbrahim Paşa ile yazışmalarından günümüze çok sayıda belge intikal etmiştir. Aralarında kayınpeder-damat ilişkisinden öte bir dostluk olduğu bu belgelerde açıkça görülür. Damadına yazdığı, devlet işlerine dair resmî nitelikli hatt-ı hümayunlarında bile bir vesile ile kızına selam göndermeyi, hatırını sormayı ihmal etmez. Neredeyse üzerine titrediği kızını her an merak eden bir babadır. Çocuklarına çok düşkün olan 3. Ahmed’in, adını bilemediğimiz kızamık geçiren küçük çocuğunun tedavisi için nasıl uğraşıp didindiğini gösteren, Harem’deki anasının çocuğuyla hiç ilgilenmediğini Darüssaade Ağası’na şikâyet eden mektubunun, uzun Osmanlı asırlarında başka bir benzeri yoktur (BOA. HAT. 1447/41).
Topkapı Sarayı ile Ayasofya arasında bulunan 3. Ahmed çeşmesi, “Türk rokoko” tarzında ve 1728 tarihli bir meydan çeşmesi.
Bu yazıda tanıtmak istediğimiz hatt-ı hümayunun da, muhtevası itibarıyla bir başka benzerine rastlanamamıştır. Damat İbrahim Paşa, kendisine gelen bir raporu padişaha sunmuş. Padişah da bu rapor üzerine düşmanın hareketliliği, askerin firar etmemesi için geride kuvvet bırakılmasını; firar edenlerin aman verilmeden katledilmelerini içeren bazı uyarıları sadrazamına beyaz üzerine hatt-ı hümayun ile bildirmiş. Sadrazam böylesine dikte edici üsluptan gücenmesin diye de, araya “bunları yazmaktan muradım sana öğretmek değildir, aklıma geldi yazdım” cümlesini sıkıştırıvermiştir. Klasik dua cümleleri ile de mektubunu bitirmiştir.
İşte buradan sonra, zannederim ki kağıdın altındaki boşluğu da doldurmaya karar vermiştir. Neyle başlasın? Kızı Fatma Sultan, mektubun yazıldığı sırada anlaşıldığı kadarıyla kendisinin yanındadır. Kızından kocasına bir haber gönderse iyi olur elbette! İşte burada, çok şaşkınlık verici bir ibare kullanmıştır: “Zevceniz sultan leb-i teşnenizi bûs ederler”. Yani “Ey damadım, kızım sizin susamış dudaklarınızdan öper”. Böyle yazabilmek kimin harcıdır? Günümüzde dahi, hangi baba bu cümleyi damadına yazabilir? Acaba o günlerin ortamında dudaktan öpmek, yanaktan öpmekten farklı değil miydi? Yazının devamı da ilginç… “Rüya gördüm, şüphe yok, zafer bizim ama ne zaman olacağını bilemedim”. Kimbilir, belki de laf olsun diye kağıdın boş kalan kısımlarını doldurmuştur. Ancak laf da laftır!
1BELGENİN BELGESİ
Padişahtan damadına pek samimi cümleler…
Tarihsiz olduğu için tahminen 1727’de yazıldığı düşünülen mektup, padişahın Damat İbrahim Paşa’yla samimiyetini de ortaya koyuyor. Ancak 3. Ahmed, çok değil 3 yıl sonra, kızını dul ve mahzun bırakmayı göze alıp damadını öldürtecek ve isyancılara teslim edecekti!
“Sen ki Vezirim,
İki kıt’a telhisin meali malum-ı hümayunum oldu. Düşman elbette bir tarafa hücum eder demiş. Ederse belasın inşallah bulur. Düşman tarafından hareket olmadıkça sizin tarafınızdan hareket olunmasun. Münasibi budur. Bu hususa pek takayyüd eyleyesiz. Cenk muhakkak olur ise askerin ardını boş komayup pekidesiz. Firar eder olur ise bil[a] aman katlettiresiz. Askerin gerisi bi’l-külliye boş olduğundan havfları olmaduğından cüz’i şeyden firar ederler. Bunları muradım sana talim değildir. Lakin hatırıma geldiğinden yazdım. Hak Teâlâ sebat ihsan eyleyüp düşman üzerine galip ve mansur eyleye. Âmin yâ Rabbe’l-Âlemîn.
Zevceniz sultan leb-i teşnenizi bûs ederler ve cümle evlatlarım duanızda daimlerdir. Heman Cenab-ı Hak düşman-ı dinden muradımız üzre ahz-ı intikam müyesser ve mukadder eyleye. Âmin. Zaman-ı devletimizde bu düşmandan intikam alınmak rayamızda [rüyamızda] şehade olundu ve şüphemiz kalmadı. Lakin vakti tayin olmaduğından ne vakitte oldığı malumum değil. Ümiz ederim ki bu sene nusret vardır. Hak Teâlâ lutf [u] keremi ile nusret-i kâmile ihsan eyleye. Âmin yâ Muîn” (BOA.A.AMD 2/80).
Hangi yemeği sevdiğimizden tutun, neyi nasıl pişirdiğimize kadar gastronomik tercihlerimiz kültürel, toplumsal, siyasi koşullarla şekilleniyor. Bazen de tersi… Karnımızı doyurmak için göze aldıklarımız tarihin akışını değiştirebiliyor. Her iki durumda da yemek, fiziksel bir ihtiyaçtan çok daha fazlası… Sınıfsal, etnik, ulusal ya da cinsiyetle ilgili eşitsizliklerin, çatışmaların, etkileşimlerin, tarihsel kopuşların, devamlılıkların laboratuvarı; toplumsal olanın hem aynası, hem de kurucusu.
Günümüzde gıda ve gıdanın geleceği, uzun süredir damak tadıyla olduğu kadar sürdürülebilirlik, iklim krizi, adil tarım, obezite, GDO gibi kavramlar etrafında da konuşuluyor. Belki de ağzımızdan midemize gidenleri her geçen gün daha da kısıtlayıcı hâle gelen özel diyetlerle kontrol etmek, tüm felaket senaryoları karşısında bireylere bir iç rahatlığı sağlıyor.
Pandemi de bu felaket senaryolarının son noktası. Yemeğimizi paylaştığımız küçük kabilelerimizden uzak kaldığımız, marketlerde boşalan rafların yarattığı stresi, evde pişmiş ekşi mayalı ekmeklerle, mayalanan yoğurtlar, kefirlerle dindirmeye çalıştığımız karantina günleri, içten içe yaklaşmakta olan karanlık bir geleceğe de hazırlık. Gıdanın geleceğinin her zamankinden daha çok risk altında olduğu bu günlerde, ateşin keşfinden hazır yemeklere dünyanın obur tarihi/oburluk tarihi…
Bu hikayede aşk var; iktidar var; salgınlar ve savaşlar, açlık ve tokluk arasında gidip gelen insanlığın acı ve gözyaşıyla örülmüş hikayesi var. Yerinden edilenler, krallar, kraliçeler, kervanlar, gemiler ve aşılan milyonlarca kilometre var. Adı konanlardan ziyade öyküleri hiç duyulmadık milyonlarca insanın da öyküsü bu aynı zamanda. Saray sofralarının dışında plantasyonlarda, minik tarlalarında, fabrikalarda sürekli çalışan, ölen, geride hiçbir şey bırakmadan doymak bilmeyen iştahımıza kurban olan milyonların da öyküsü bu…
Yiyeceklerin dünya tarihi üzerindeki etkilerini düşünürken kafamda ileri-geri çizgilerle dolu kocaman bir dünya haritası beliriyor. İnsanların gidiş-gelişleri, onlara eşlik eden bitki, hayvan ve mikropların, mantarların dünyayı dolaşan izleri…
Şimdilerdeyse gastronomi yolculuklarımıza mutfak ile koltuk arasında çıkıyoruz. Pişirmekten sıkılınca da yemekleri ısmarlayıp ayağımıza getirtiyoruz. “Az uğraş, çok yemek” olarak özetlenebilecek “Optimal Yiyecek Arama Teorisi”ne (Optimal Foraging Theory) göre daha optimalini duyan beri gelsin. Dünya üzerinde özellikle son yüzyılımız, yiyecek bulma konusunda atalarımızın binlerce yılda yaşadıklarının tümünden daha fazla değişim yaşattı bize. Bu da son noktası.
Gastronomi felsefecisi Brillat-Savarin boşuna “Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” dememiş. Binlerce yıl kimin ne yiyebileceğini, önce içinde yaşadığı coğrafya, sonra da dinî inançlara arkasını dayayan egemen sınıfların koyduğu kurallar belirlemiş. Brillat-Savarin 1825’te ölmeden 2 ay önce yayımladığı Lezzetin Fizyolojisi isimli kitabında “Ulusların kaderi yiyecek seçimlerine bağlıdır” diyor bir de. Geçtik ulusları, dünyamızın kaderi yiyecek seçimlerimize bağlı… Ta en başından başlayalım o hâlde yeme-içme tarihimizi değiştiren kilometre taşlarını dizmeye.
Petek Çırpılı
NTV Tarih’in “İktidarın sofrası, sofranın iktidarı” başlıklı Mart 2010 kapağı, sayı 14.
MÖ 1.500.000
AV OLMAKTAN AVCILIĞA
İnsan “çiğ”idi, ateşle pişti
En eski atalarımızın beslenme tarzını saptamak oldukça zor bir iş. 5 milyon önce Doğu Afrika’nın iç kesimlerinde yaşamış en eski insansıların ne yediklerine ilişkin neredeyse hiç ipucu yok. 2 milyon yıl önce yaşayanların iskelet morfolojisi ve diş yapıları ise ufak ufak bazı çıkarsamalar yapmaya imkan sağlıyor. Örneğin ağaçlara tırmandıklarını, bugünün iri maymunlarına benzer şeyler yediklerini tahmin edebiliriz. Zaman zaman da bizim bugün yemeyi aklımızdan bile geçirmeyeceğimiz şeyler yediklerine ilişkin kanıtlar çıkmıştır. Örneğin Tanzanya’daki Onvudai Boğazı’nda bulunan kemiklerdeki bıçak izlerinin, etçil hayvan diş izlerinin üzerinde olması 150-28 bin yıl önce yaşamış Neandertallere kadar düpedüz leş yiyici olduğumuzu; iri kedilerin büyük ölçüde yediği, pek taze sayılamayacak leşleri eşeleyerek beslendiğimizi gösteriyor.
Alet kullanılan homo habilis döneminde ise et tüketimi önemli ölçüde artmış. İnsansı beynin büyümesini de bu sayede sindirim yolunda daha az metabolizma enerjisi kullanmamıza borçluyuz. Peki sindirimi daha da kolaylaştıran nedir? Pişirmek!
İnsanın ateşi hükmü altına alışı, 1.5 milyon yıl önceye gidiyor.
Isınmak ve yemek pişirmek amacıyla ateşin ilk kontrollü kullanılışı ile ilgili kanıtlar 1.5 milyon yıl önceye kadar gidiyor. Homo sapiens’in 100-12 bin yıl önce sahneye çıkmasıyla birlikteyse leş yeme alışkanlığı giderek azalıyor ve yerini avcılık ve toplayıcılık alıyor. İnsan artık av olmaktan çok avcı! Bu da nüfusun artmasıyla birlikte, damak tadının gelişmesine neden oluyor.
Claude Lévi-Strauss, ateşin yiyeceği çiğ halinden pişmiş hale getirmesini insanlığın doğuşunun belirleyici işareti sayar. “Pişmiş”, “çiğ”in kültürel dönüşümünü de yansıtır. Ayrıca ateşin çevresinde toplanıp yemek paylaşılması; aile, grup, klanların oluşumunu ve aidiyet duygusunu destekleyerek sosyal bağların güçlendirilmesine yolaçar.
MÖ 12.000
YERLEŞİK HAYATA GEÇİŞ
Tarımı keşfettik, derdimize dert ekledik
Yeryüzünde dolaşarak dünyanın sunduklarıyla yaşamak yerine “Artık gezinmeyelim, bir dikili ağacımız olsun” dediğimiz gün “ayvayı yemişiz”. Ayvayı yedik lafın gelişi tabii; ayvanın Babil’den çıkıp Afrodit’in meyvesi haline gelmesine daha çok var… Peki neden durduk durduk da uzun tarihimizin sadece 12 bin yıl öncesinde bir anda zahmetli çiftçilik işlerine giriştik? Birbirinden bağımsız şekilde önce Mezopotamya, sonra art arda Sudan, Çin, Nijerya, Peru, Meksika ve Güneydoğu Asya’da ekip biçmeye, hayvanları evcilleştirmeye başladık? “Ekolojik koşullar, zihinsel olgunluk ve kültürel gelişim anlamında en elverişli duruma ancak o zaman ulaştık” diye cevap veriyor araştırmacılar.
Buzul-ılıman-buzul döngüsü ile tanımlanan Mini Buzul Çağı 14 bin sene önce bitmiş, insanlar rahat bir nefes alıp deneyimlerini kuşaklar arasında aktarmaya başlamışlar. Toprağın buzu çözülmüş, hayvanlar ve bitki türleri bollaşmış. Böylece yerleşik tarıma geçmeye uygun koşullar sağlanmış.
Ancak yakın zamana dek düşündüğümüz gibi, tarım nedeniyle yerleşik düzene geçmemiz insan evladını rahata kavuşturmamış. Daha kalabalık topluluklar halinde yaşamaya başlamamızdan bu yana, insanlık tarihi, kıtlık, hastalık ve açlık tarihi de olmuş. Avcı-toplayıcı toplumlar günde birkaç saat doğanın kucağında çabalayıp karınlarını doyururken; toprağı işleyen insanlar, taşıydı, otuydu, kovalanacak kuşuydu derken kendilerini hem ektiklerinin yanıbaşına hem de doğanın merhametine “mahkum” etmiş. Birlikte sağ kalabilmek için çok daha eşitlikçi topluluklar halinde yaşayan, daha fazla boş vakti olan, yiyecek saklamayan, hayvan beslemeyen ve doğanın ertesi gün yiyeceğini vereceğine inanan avcı-toplayıcı ise “mahkûm”u değil, aksine parçası olmuş doğanın. Antropolog Marshall Sahlin, “Hangi toplum daha mutlu?” diye soruyor.
Sahlin’in gözardı ettiği durum şu tabii: Yavaştan tarıma geçiş yaptığımız Neolitik Dönem’in başlarında nüfus o kadar azdı ki günlerce dolanıp insana rastgelmemek olasıydı. 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ise her 12-15 sene, 1 milyar ekliyor aileye. Bir hesapla dünya nüfusu 10 milyon olaydı mutlu mesut, avcı-toplayıcı kalabilirdik deniyor. Tabii öyle olmadı.
MÖ 11.000-10.000
GÖBEKLİTEPE SÜRPRİZİ
Tanrılara ziyafet ve yüksek sanat
Göbeklitepe’ye dek insanların yerleşik düzende tarımsal faaliyetlere girişmesinin köylerin ve kentlerin kurulmasına neden olduğunu, bunu da tapınak ve sarayların izlediğini düşünüyorduk. Ne var ki 1986’da insanlık tarihinde ilk buğday ekiminin başladığı bölgelerden birine, Verimli Hilal’e komşu Göbeklitepe’de Erken Neolitik Dönem’e tarihlenen buluntuların ortaya çıkarılması bu genel kabulün ciddi şekilde sorgulanmasına yolaçtı. Henüz yerleşik hayata geçmedikleri düşünülen avcı-toplayıcılar bir ritüel buluşma merkezi inşa etmişlerdi. Hem de ne merkez! Buradaki yüksek sanata ancak Ortaçağ döneminde erişilebilecek! Tapınaktaki dikilitaşlar ve hayvan kemikleri, kurban kesip onun etrafında ziyafetler verdiklerine de işaret ediyor.
Göbeklitepe’deki dikilitaşlardan birinin üzerinde hayvan figürleri.
Göbeklitepe ezberimizi bozsa da büyük evrensel dinlerin ortaya çıkışı daha çok kentlerin gelişmesiyle ilişkiliydi. Tanrılara ziyafet ritüeli de yerleşik tarım toplumlarında ürün fazlasının yeniden dağıtımı için, bir çeşit vergilendirme bahanesi olarak işlev görüyordu. Halkın yönetici seçkinlerine ürün fazlalarıyla verdiği vergiler, seçkinlerin tanrılara kurban ve adaklarla yaptıkları “ödeme” ile dengeleniyor; topluluğun tüm üyeleri arasında paylaştırılarak bir nevi kozmik onama sağlanıyordu. Kurban, insanla tanrı arasında,“bir düşünce ve duygu birliği”nin ete kemiğe bürünmüş haliydi.
MÖ 7400
ÇATALHÖYÜK ÖRNEĞİ
Eşitlikçi bir toplumun mönüsü
İnsanlık tarihinin ilk önemli devrimi sayılan yerleşik tarıma yavaş yavaş geçiş yaptık. “Hangi toplum daha mutluydu?” sorusunu yanıtlayabilmek için elimizin altında Çatalhöyük örneği var. 8 bin kişilik Çatalhöyük halkı, yaklaşık 2 bin yıl boyunca, yönetenleri, kolluk kuvvetleri ve dinsel örgütleri olmadan yaşamayı pekala becermiş. Mutlu toplum örneği gerekiyorsa buyrun burada…
Bir Çatalhöyük evinde, yemek hazırlıklarına dair kanıtlar.
Henüz işbölümüne dayanan sınıf ayrımları geliştirmemiş olduklarını; ancak “sahiplik” kavramının örneği olan kendi evlerinde, kendi yemeklerini pişirip, kendi depolarını doldurup yaşadıklarını görüyoruz. Çatalhöyük halkı epey sağlıklı da besleniyormuş. Koyun ve keçi eti tercih ediyor; domuz ve sığırı ise kutlamalarda ortak sofralarda birlikte tüketiyorlarmış. Bunun dışında tahıllar, kuru meyve, yabani fıstık, palamut, badem gibi kabuklu yemişler, kamış rizomları, bakliyat, kabuklu buğday, arpa ve çavdar yiyor; süt ürünleri hazırlıyorlarmış. Yumurta, balık ve yabani hayvan etleri daha az ve mevsimselmiş. Evlerin içinde odak noktası olan fırının yakınlarında kurutma, kızartma, tütsüleme, dövme, öğütme, süzme, tuzlama, mayalama, turşulama, kesme ve doğrama gibi birçok yemek aktivitesine dair kanıtlar bulunmuş. Yaşam stilleri değişse de 1000 yıl boyunca yemek alışkanlıklarında pek değişiklik olmamış. Giderek tahıl tüketimi artmış.
Çatalhöyük’e şehir denebilir mi? Kamusal binalar, tapınaklar gibi toplumsal işbölümüne ilişkin kanıtlar bulunamamış. Kazı başkanı Ian Hodder’a göre son derece büyük bir nüfusu barındırır hale gelmesine karşın Çatalhöyük “eşitlikçi bir köy” niteliğini yitirmemiş. Üretimin planlandığı, dağıtımın denetlendiği, tarım dışı uzmanlaşmanın belirmeye başladığı, farklı insan topluluklarını ve alt kültürleri bağdaştıran bir yerleşme. Kentlere geçişten sonrası ise çorap söküğü gibi gelmiş; şehirler devletlere yol vermiş…
MÖ 756-146
ANTİK YUNAN MUTFAĞI
Tanrılar sofrasından kovulan insan
Yunan mitolojisine göre, ilk insanlar tanrılarıyla birlikte cennette yemek yiyorlardı. Prometheus tanrılardan ateşi çalıp Zeus’un öfkesini üzerine çektiğinden beri bu “altın çağ” sona ermişti. Artık karınlarını doyurmak için çalışmaktan başka çareleri kalmamıştı! Bundan böyle hayvan yetiştirecek, toprağı işleyecek, üreyecek ve öleceklerdi. İlahi dünyayla insanların dünyası arasındaki sınır çizilmişti.
Yunan Tanrısı Silenus şarap kadehiyle.
Tanrıların ülkesinde yaşarken kurban geleneği yoktu. Yeryüzündeyse bereketli hasatlar için tapınaklar inşa etmeleri, tanrılara kanlı veya kansız kurbanlar sunmaları gerekiyordu. Ayrıca askerî seferler, barış antlaşmaları, yeni bir göreve başlama gibi olaylar da kurban kesilmesinin ardından verilen bir ziyafetle mühürlenirdi. Tapınak rahipleri kurbanlık hayvanın başına su ve tahıl taneleri serper, hayvanın insiyaki olarak başını sallaması kurban edilmeyi “onayladığının” göstergesi sayılırdı. Dualar okunur; kadınlar hayatta kalmak için başka canlıları öldürme zorunluluğundan toplumun duyduğu psikolojik tedirginliği feryatlarıyla gösterirdi. Ardından kurbanın en değerli parçaları sunak ateşine atılır; geri kalan parçalar ise “ayrıcalıklı parçalar”ın mevkilerine göre tapınak rahiplerine, askerlere, site-devlet yöneticilerine dağıtılmasının ardından her yurttaş arasında eşit olarak paylaştırılırdı. Bu paya verilen moira isminin, aynı zamanda “kader” anlamına gelmesi, herkesin hiyerarşik toplumda bulunduğu mevkiyi doğal karşıladığının da göstergesi…
Antik Çağ’ın ahlak hocalarına göre insanın varlığını sürdürmesi için yemek gerekliydi; ama iştah tehlikeliydi; kişiye düşen adil paydan fazlasını isteme yönünde bireysel ihtiraslar doğururdu. Hıristiyanlıkla birlikte artan “çileci perhiz kültürü” böyle ortaya çıktı. Uygar insanların onlarsız yaşayamayacağı 3 şey vardı: Demeter’in armağanı tahıl, Athena’nın öğrettiği zeytinyağı ve Dionysos’un hediyesi şarap. O da yalnız üç kadeh: Biri sağlık, ikincisi aşk, üçüncüsü uyku için…
MÖ 753-MS 476
ANTİK ROMA DÖNEMİ
Sofrada bolluk-şatafat, sade hayatı özletti
Klasik dünyada damak tadı, Homeros döneminin törensel ama sade et kızartmalarından Emperyal Roma’nın karmaşık estetiğine doğru bir dönüşüm geçirdi. Ticaretin öneminin artmasıyla ithal lüks mallarla tanışan Romalılar, bu dönemde Mısır, Sicilya, hatta İngiltere gibi uzak diyarlardan gelen tahıllarla tanıştı; yemekler Uzakdoğu’dan gelen karabiber, zencefil ve tarçınla, İspanya’dan gelen turşularla, Libya’dan gelen nar ve İngiltere’den gelen istiridyeyle çeşnilendirilmeye başlandı. Yunan mutfağı ve fethettiği yerlerden etkilenen Roma mutfağı, ağır sosları, yemeklere şarap katılması, ana yemeğin tadını bastıran baharat kullanımı, lüks ve egzotik malzemelerle düzenlenen şatafatlı şölen sofralarıyla Avrupa ve Akdeniz mutfağının da temelini oluşturdu. Kanatlı at görünümü verilmiş tavşanlar, içi canlı kuşlarla doldurulmuş bütün hayvan çevirmeleri gibi şaşırtıcı sofra şovları, Ortaçağ İtalyası ve Fransası’nda olduğu gibi Bizans döneminde ve ardından Osmanlı ziyafetlerinde de kullanılan numaralar oldu.
Roberto Bompiani’nin “Bir Roma Şöleni” tablosu (19. yy)
Fakat bazıları tarafından yenilik bazıları tarafındansa yoz aşırılık olarak görülen bu gelişmeler karşısında geçmişe bakıp kadınların tahılı öğüterek hazırladığı lapanın beslenmeye yettiği “sade hayat”ı özlemle yad edenler de vardı. Sofradaki şatafatı tiksindirici erotik çağrışımlarla birleştirerek aşırılıkları eleştirme furyası Cicero’dan Petronius’a uzanan geniş bir yergi edebiyatı koleksiyonuna ilham vermişti. Pagan Roma İmparatorluğu’nu günahın en derin çukurlarına düşmüş yoldan çıkmış bir halk olarak göstermeye meraklı ilk Hıristiyan yazarlar da bu söylemi bir siyasal propaganda aracı haline getirip yemek ve cinsel yaşamda perhizi tavsiye eden öğretileri öne çıkarmışlardı. Bunda Roma sonrası ilk yüzyılların yoksullaşmayla, ticaret ve üretimde genel bir düşüşle anılmasının da etkisi olmuş, haliyle dikkatleri giderek bedensel hazlardan ruha ve öbür dünyaya çevrilmiş olabilir.
10.-15. YÜZYIL
ORTAÇAĞ AVRUPASI
Baharat çılgınlığı ve küreselleşmenin ilk adımı
Baharat, önce tıp alanında ve dinsel ritüellerde kullanılıyordu. Daha sonra yemekleri lezzetlendirmekten parfüm yapımına, tütsülerden mumyalamaya çok çeşitli alanın hammaddesi oldu. Neolitik Çağ’dan beri devam eden baharat ticareti, böylece giderek hız kazandı. Baharat aşkı da, küreselleşmenin ilk itici güçlerinden oldu.
Karabiber ağacı ve hazırlanması (Bibliotheque Nationale, Paris).
Yemeklerde kullanılan baharat o günün tıp anlayışına göre, yiyeceklerin özelliklerini bedenin ihtiyacına uygun kılmak için kullanılıyordu. Hindistan kökenli Ayurvedik beslenme anlayışı Antik Yunan’a, oradan Roma’ya ve Avrupa’ya geçmiş, hatta Osmanlı topraklarında da “anâsır-ı erbaa” anlayışı çerçevesinde uygulanmıştı. Ortaçağ mutfağı canlı renklere ve karışık lezzetlere önem veriyordu. Uğraştıran yiyecek sunumları, güzel renkler, değişik aromalar, sağlık kaynağı olarak görülen baharat çeşitlerinin aynı zamanda statü sembolü olarak da soylu mutfaklarında değerlenmesini sağladı. Baharatın kökenine dair bilgiler, mitolojik öykülerle o denli içiçe geçmişti ki dönemin haritaları Hindistan’ı İncil’deki Cennet Bahçeleri’ne yakın bir yere yerleştirir olmuştu. Bütün bu gizemli hava, baharat fiyatlarını uçurmuştu.
14-16. yüzyıllar arasında yaşanan bu “delirme”nin en önemli örneklerinden biri karabiberdi. Dolaşımda madenî para sıkıntısı olunca, paranın yerini karabiber almıştı. Doğu Avrupalı tüccarlar 5 kilo karabiber karşılığında Londra tüccarları ile iş yapma hakkını satın almışlardı. Gotların kralı Alaric’in 408’de Roma kuşatmasını kaldırmak için istedikleri arasında 1.5 ton karabiber olduğu düşünülürse, aradan geçen 1000 yıl içinde karabiberin değer artışını varın siz düşünün.
15. YÜZYIL
‘KEŞİFLER ÇAĞI’
Yeni topraklar, yeni tatlar
Barut, pusula, matbaa… Bu üç icat, “yeni dünyalar”nın istilasından din savaşlarına Avrupa tarihinin kilit olaylarına zemin hazırladı; ama bununla kalmayıp yemek kültürünü de dönüştürdü. Matbaa, yemek kitaplarının, beslenme kılavuzlarının yaygın dolaşıma girmesine olanak verdi. Pusulayla kolaylaşan denizaşırı yolculuklarsa barutla takviye edilerek Avrupalıları pek çok yeni gıda ve mutfak geleneğiyle tanıştırdı; bu imparatorlukları kuran ulus-devletlerin özgün “ulusal” mutfaklar çerçevesinde, bir ulusal kimlik etrafında toplanmasına kapı açtı.
Colombus Yeni Dünya’da José Garnelo, 1892.
Bugün sofralarımızda bulunan standart ürünlerin birçoğu erken modern çağdaki keşif yolculuklarına dek bilinmiyordu. Kabak, fasulye, acıbiber, ayçiçeği, vanilya, yerfıstığı, kakao, hindi ve tütün yeni dünyanın eskisine armağanlarıydı. Patates, domates ve mısır da Avrupa’ya 16. yüzyılda girdi; ama hemen sofraya buyur edilmedi. Bazılarına uzunca bir süre egzotik çiçek ya da “hayvan yemi” muamelesi yapıldı. Örneğin domatesin mutfaklarda yaygın şekilde kabul görmesi için 300 yıl geçmesi gerekmişti.
Yeni topraklara doğru başlayan akının yerli halklar ve Afrika nüfusu açısından korkunç sonuçları oldu. Avrupalıların Meksika’ya gelişinden 10 yıl sonra yerli nüfusunda 10 milyonluk bir azalma meydana geldi. Karaya ilk çıktığı Bahamalar’da Columbus’u hediyelerle karşılayan, günlüğüne “Bunlar dünyanın en iyi insanları olsa gerek” diye not düşmesine neden olan yerlilerden hayatta kalan, daha doğrusu hayatta bırakılan olmamıştı. Salgın hastalıklar en önemli nedeniydi ölümlerin; ama gemilerle getirilen ve “Döndüğümüzde avlarız, hazır yiyecek olur” diyerek doğaya salınan büyük ve küçükbaş hayvanlar ve gemilerle gelen farelerin yerli halka ait ekili olan ne varsa tüketip narin dengeyi fena halde bozmaları da etkili olmuştu. Hastalıklarla ölmeyen yerliler de ölümüne çalıştırılmak üzere tarlalara, madenlere sürüldüler; 100 yıl içinde yerli nüfusun yüzde 90’ı hayatını kaybetti.
16. YÜZYIL
‘ALTIN YUMRU’ AVRUPA’DA
İmparatorluklar yaratan patates
İspanyol fatihlerin Peru’da 1532’de keşfettiği patates, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İspanya, İtalya, Britanya ve Orta Avrupa’da yenmeye başlandıysa da bu tüketim sınırlı miktardaydı. Temel bir besin maddesi haline gelmesiyse 18. yüzyılda Batı Avrupa’nın artan nüfusunun karnını çok ucuza doyurmasını sağlayan kalori potansiyelinin sonucuydu. Tarihçi William H. McNeill, patatesin imparatorluklar yarattığını söyler ve 1750-1950 arasında birkaç Avrupa devletinin tüm dünyaya hükmeden emperyalist güçler haline gelmesini nüfus patlamasına yolaçan patatese bağlar. Yani, Batı’nın yükselişinin en önemli nedeni beslenmek için tahıllara bel bağlamış nüfusların bir anda kalori açısından buğdayın üç misli ve çok daha verimli bir ürünle tanışmış olmalarıydı.
İspanyol fatih, Peru’da patatesle tanışıyor. İsveç’te yayımlanan Allers Familj- Journal’ın 1917’deki bir kapağı.
Fransa’da patates, askerî eczacı Parmentier’nin Yedi Yıl Savaşları’nda tutsak düştüğü Almanya’dan memleketine dönmesiyle tanındı. Almanlar ona “kartoffel”diyor; domuzlarına yediriyorlardı. Parmentier, Fransa’da patatesin yaygın ekimi için çalışmaya başladı; 16. Louis ve Marie Antoinette’e patatesi sevdirmeyi başardı da; ama yemek için değil, pembe çiçeklerini şapkalarına takmak için… Kimbilir, belki daha önce yayılmış olsa Marie Antoinette, “Ekmek yerine patates yesinler” diyecekti. Fransız Devrimi’ni izleyen Napoléon savaşlarında ise Avrupa’yı dolaşıp duran ordular patates ekimini yaygınlaştırdı. Sürekli hareket halindeki taburlar, tahıl tarlalarını mahvetmiş; yeraltındaki patates ise hiçbir şeyden etkilenmeden hayatına devam etmişti.
Patates ile mısırın gelişinden önce Avrupa halkı, bugünün Kamerun ve Bangladeş’inin yaşam standardında hayatını sürdürüyordu. Avrupa köylüleri Afrika’daki avcı-toplayıcı toplumlardan çok daha az yiyeceğe ulaşabiliyorlardı. Patates ve mısırın tarıma katılması ve gübre olarak da guanonun keşfi sayesinde yaşam standardı ve nüfus hızla yükseldi.
1845-1852
PATATES KITLIĞI
İrlanda’yı boşaltan açlık yılları
Avrupa’ya guano ile gelen verim artışı, yolcu gemileriyle Amerika üzerinden gelen bir mikroorganizma tarafından sekteye uğratıldı. Tek patates türüne dayalı tarım yapan İrlanda’nın açlık yıllarının çilesini duymayan yoktur. Bu patates hastalığı her yeri vurdu ama, en çok kişi başına günde 10 patates yiyerek beslenen, yiyecek başka şeyi de olmayan yoksul İrlanda çiftçilerini açlığa mahkum etti. “Patates yanıklığı” 1845 Eylül’ünde ilk kez kayda geçti. 1852’ye dek sürdü. Bu sürede 1 milyondan fazla İrlandalı açlık ve ona bağlı hastalıklardan dolayı öldü. 10 yıl içinde 2 milyon İrlandalı, çoğu ABD’ye gitmek üzere ülkelerini geride bıraktı. Gidenlerin çoğu fiziksel güçleriyle çalışarak yeni bir hayat kurabilecek erkeklerdi ama, içlerinde kadınlar da vardı. Çalışıp para kazanarak ailelerinin yanlarına gelmesini sağlayabilenler oldu. İrlanda boşaldı. Evlilik yaşı yükseldi, 4 kişiden 1’i geçinemeyeceğini bildiği için hiç evlenmedi. Yetim ve terkedilmiş çocukların sayısı çok yüksekti; zira birçok kadının fuhuştan başka yapabileceği iş kalmamıştı.
Patates yanığının depolarına bulaştığını gören İrlandalı bir aile, Daniel Macdonald, 1847.
16. YÜZYIL
SANAYİ DEVRİMİ VE ŞEKERKAMIŞI
Şekerin bedeli, köle emeği
Patates gibi geniş çaplı tarımına girişilip dünya düzenini temelinden sarsan bir ürün daha var: Şeker! Şekerkamışının, Yeni Gine’den MÖ 8000 dolaylarında Filipinler ve Hindistan’a, bir ihtimal de Endonezya’ya taşındığı düşünülüyor. Bizans İmparatoru Herakleios’un Pers Kralı 2. Hüsrev’in Bağdat yakınlarındaki sarayını ele geçirdiği 627’de yazdığı raporda ondan “Hindistan’a özgü bir lüks” diye bahsediliyor.
Arapların Batı’ya doğru yayılmaları, şekerkamışını ve şeker yapma zanaatını kısa sürede Sicilya’ya, Kıbrıs’a, Malta’ya, ardından Rodos ve Mağrib’in büyük bölümüne ve İspanya’ya getirdi. Ortaçağ Avrupa mutfağına, Bağdat’ın zengin, incelikli damak tadıyla birlikte, şekeri unla karıştırıp yapılan tatlılar, reçeller, şekerlemeler de damgasını vurdu. Ancak şeker, 12-13. yüzyıllarda aşırı baharat ve tatlılarla lezzet kazanan Avrupa’nın soylu sofralarına hâlen Doğu’dan gelmekteydi ve pahalı bir “baharat”tı. Buradaki üretim, ancak Yenidünya’daki sömürgelerde yapılan üretimin başat hale gelmesiyle, 16. yüzyılın ikinci yarısında sona erdi.
“Ekmek ve Bisküvili Natürmort”, Georg Flegel, 1637.
1540’ta Brezilya’nın Santa Katarina Adası’nda 800, kuzeydeki Demarara ve Surinam’da 2.000 şeker değirmeni vardı. Şeker üretimi o denli önemliydi ki plantasyon sahipleri kendi yiyeceklerini yetiştirmek üzere 1 metre toprak bile ayırmıyor, Avrupa’dan yiyecek ithal ediyorlardı. İspanya, ilk demiryolunu kendi ülkesinde değil şeker kamışı plantasyonlarının yoğun olduğu Küba’da kurmuştu.
Şeker birçok yönden hem Afrika’nın hem de Avrupa’nın kaderini ağır şekilde etkilemiştir. Üretimi çok emekyoğun bir süreçti. Ağır kamışlar taşınamıyor, yerinde sıkım için her plantasyon kendi tesisini kurmak zorunda kalıyordu. Binlerce şeker değirmeninin kurulması için metal işçiliği açısıdan Avrupa’nın esaslı desteği gerekiyordu ve bu gereksinim de bir sanayi hamlesi getirdi. Sanayi Devrimi’yle sonuçlanacak yolun ilk adımlarıydı bunlar.
Yerli halkın büyük bölümü hastalıklarla yokolduğu ve çalışmak istemediği için bu zorlu iş için Afrika’dan köleler ve Avrupa’dan anlaşmalı işçiler getiriliyordu. 1630 ile 1765’teki Amerika Devrimi’ne dek Amerikan kolonilerine gelen Avrupalı göçmenlerin yarısından fazlası anlaşmalı işçilerdi. Anlaşmalı işçi, yol parası karşılığında borçlandırılan ve 4-6 yıl çalışıp özgür kalacak işçi demekti. Yeni ve zengin topraklarda şansını denemek isteyen çoğu 25 yaş altı genç insanların dörtte biri bu süreyi dolduramadan çeşitli hastalıklardan ölüp gidiyordu.
Afrika’dan gelen kölelerin sarıhumma ve sıtmaya karşı daha güçlü bağışıklıkları vardı. Afrika içi çekişmelerle köle temini açısından desteklenen insan tüccarları kârlı bir iş alanı bulmuşlardı. Bu nedenle 1650-1900 arasında 10.2 milyon Afrikalı, köle olarak Amerika kıtasına ayak bastı. Toplanan kölelerin bir bölümü daha Afrika’dan ayrılamadan kıyı şehirlerinde kurulan toplama kamplarında; bir kısmı 2.5 ay süren yolculuk sırasında hınca hınç dolu gemilerde; diğerleri satış öncesi “alıştırma kamplarında” ve daha sonra da plantasyonlarda hayatını kaybetti.
17. YÜZYIL
DAMITMA TEKNİĞİ
‘Şeytan öldüren’ romun kara tarihi
Şekerin en az kendisi kadar zehirli bir yan ürünü daha vardı. Arapların Cordoba’yı uygarlığın merkezi yaptıkları yıllarda, astronomi, matematik, tıp ve felsefenin yanısıra dünyaya bir armağanları daha olmuştu: Damıtma tekniği. Bu teknikle bir dizi yeni içki üretilmişti.
Damıtılmış içkilerin yaygın şekilde zuhur edişi yeni deniz rotalarının keşfiyle aynı zaman dilimine rastgelir. Bu dönemde Afrikalı köle tacirleri arasında sert içkilere sahip olmak bir saygınlık unsuru haline gelmişti. Yerel dilde buna “dashee” ya da “bizy” deniyor; köle satışı için pazarlığa başlarken satıcıya hediye olarak sunulması gerekiyordu. Derken 1647’de İngiliz denizci Richard Ligon, Karayipler’deki Barbados’a ayak bastı. 1627’lerde ilk İngiliz yerleşimciler bu adada ne yetiştirmeyi deneseler olmamıştı. Ligon şeker kamışı ekti. Şekerin işlenmesi sırasında ortaya çıkan yan ürünü melastan kuvvetli bir içecek yapılması da ilk defa Barbados’ta oldu. Ligon ortaya çıkan içeceğe “şeytan-öldüren” lakabını uygun gördü. Tadı pek güzel değildi; çok sertti; çok ucuzdu; şeker üretim miktarını etkilemiyor ve yolda bozulmuyordu. İşte Rumbullion, nam-ı diğer rom böyle doğdu. Kısa sürede Karayipler’den ötelere yayıldı. Yeni gelen kölelere, çalışma koşullarına alıştırma sürecinin başında rom veriliyordu. Zayıflar ayıklanıyor; dikbaşlılar boyun eğiyordu. Düzenli rom içmeye alıştırılan köleler hem zorluklara dayanabiliyor hem de kötü kaderlerinin acısını unutmak için içiyorlardı. Rom toplumsal kontrolün etkili bir aracı oluvermişti. Fare yakalayan ya da pis işleri yapanlara fazladan rom veriliyordu. Kendini iyi hissetmeyen kölelere bir fincan rom verilince ilaç yerine geçiyordu. Romun çoğu zaman para yerine kullanıldığını da görüyorduk. Şeker üretmek için köle alınıyor; şeker üretiminin artıklarından daha çok köle satın alınacak rom imal ediliyor ve bu vahşi döngü böyle devam ediyordu.
15. YÜZYIL
OSMANLI MUTFAĞI
Karmaşık bir sentez geleneği
Çokuluslu, çokdinli Osmanlı Devleti’nin yemek kültürü Orta Asya, İran, Arap, Selçuk, Bizans mutfaklarından ve yerel Anadolu yemek geleneklerinden oluşan bir temel üzerine kurulmuş; 15. yüzyıldan itibaren güçlü bir özgün kimlik kazanmaya başlamıştı. Öyle ki imparatorluğun kendisi tarihe karıştıktan çok sonra bile “Osmanlı mutfak imparatorluğu” mirası yaşamaya devam etmişti. Mısır’dan Macaristan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyayı hem besleyen hem de fethedilen yeni toprakların ürünleriyle beslenen imparatorluk; dolması, böreği, baklavası, tel kadayıfı, pirinci, bulguru, karpuzu ve kayısısıyla 16. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa mutfağını da etkilemeye başlamıştı. Osmanlı topraklarında yanyana yaşayan Müslümanlarla gayrimüslimler ortak bir mutfak kültürü oluşturmuşlardı. Örneğin Müslümanlar aşure, Hıristiyanlar koliva, Ermeniler anuş abur dese de buğdaydan yapılma tatlılar yiyor; çokuluslu imparatorluğun içindeki “ulusal” mutfakların izleri bazen isimlerinde yaşamaya devam ediyordu (Çerkes tavuğu, Arnavut ciğeri, Tatar böreği gibi). Çoğunlukla bir Osmanlı yemeğinin kökeninin Türk mü, Kürt mü, Ermeni mi, Rum mu olduğunu tespit etmek imkansızdı.
İmparatorluk mutfağının kalbi, merkez İstanbul’da atıyordu. 15. yüzyılda saray mutfağında bir özelleşme başlamış; aşçılardan başka ekmekçiler, helvacılar, şerbetçiler ortaya çıkmıştı. Ardından 16. yüzyılda hamurcu, fodulacı, simitçi, çorbacı, yahnici, kebapçı, kıymacı, köfte kebapçısı, dolmacı, turşucu, yoğurtçu, baklavacı, tatlıcı diye bu liste uzayıp gitti. Bu özelleşme, çarşıya da yansıdı. 19. yüzyılın ikinci yarısına dek dinamizmini koruyan, sonra Batılılaşmanın etkisiyle duraklama dönemine giren Osmanlı mutfağı; 20. yüzyılın ilk çeyreğinde peşpeşe yaşanan siyasi kriz ve savaşlar sonucunda, zenginlerin fakirleşmesi ve saray düzeninin altüst olmasından payına düşeni aldı.
(Priscilla Mary Işın – Yemeğin Kültürel Tarihi’nden)
Günümüz İstanbul’unda nasıl kimi sokaklar döner kebapçı, köfteci, midyeci, kokoreççiden geçilmiyorsa; eski dönemlerde, hatta önceki Bizans çağında da durum pek farklı değildi: Saraylarda, görkemli konaklarda oturanların dışında İstanbul’da halkın büyük çoğunluğu yemek ihtiyaçlarını dışarıdan sağlardı. Fatih, Bayezid ya da Eminönü gibi kentin işlek meydanlarında sabahın erken saatlerinde toplanan, ailesiz göçmenler; bekâr odalarında geceleyen işçiler ya da işsizler; garibanlar, başka bir deyişle, sokakta ucu ucuna yaşayanlar içindi gezgin ya da sabit yemekçiler. Derme çatma ahşap evlerde oturan insanların çoğunun evinde mutfak bile bulunmazdı o dönemde. Geçmişinde nice yangın felaketleri yaşamış kent halkının ahşap evlerinin içinde yanan bir ateşi pek de güvenli görmemesi anlaşılır bir durum…
Meydanlarda ya da ara sokaklarda bulunan aşçı dükkanlarının, seyyar yemekçilerin oraya buraya attıkları sandalye ve taburelerinin çevrelediği mütevazı sofralarında çorba, pilav, nohutlu pilav, şişkebap, tava balık, börek, muhallebi ve helvanın dışında çok şey bulunmazdı. Ancak fiyatlar da ucuzdu. Zaten çoğu insan için önemli olan yemek yemek değil “açlık gidermek”ti.
1855’ten bir seyyar dönerci.
İstanbul’un 1630 tarihli “Esnaf ve Zanaatkar Nizamnamesi”nde, dönemin aşçılarının neler pişirip sattıklarını izleyebiliriz: Yahni, suda pişmiş köfte, şiş kebabı, tavuk büryani, kuzu kızartma, tandır kebabı. Esnaf narh defterlerinde tavan fiyatları belirlenmiş olan bu yemeklerin, şimdiki gibi porsiyonla satılmadıklarını da ekleyelim: Et pilav ve çorba okka ve dirhem hesabı tartıyla, şiş kebabı uzunluk ölçüsüyle, dolmalar ise sayıyla verilirdi.
Osman Nuri Ergin’in yüzyıllar boyunca İstanbul’un belediye yönetimine yön vermiş hukuki belgeleri bir araya getirdiği Mecelle-i Umûr-ı Belediye başlıklı ünlü eserinde, örneğin, Sultan 4. Mehmet döneminde, 1680’de çıkarılan bir kanunnâmede yer alan “Narh Defteri”, yemek fiyatlarının dışında aşçıların hangi kurallara uymak zorunda olduklarını da sıralıyordu:
“Aşçıların pişirdikleri yemekler çiğ olmaya ve tuzlu olmaya ve kâseleri pâk ve kazanları kalaylı ve çanakları yeni ve sırçalı ve fotaları (önlükleri) temiz ola. Kuzu büryanı evvel suya ıslatıb pişirirlermiş, men oluna. Evvel yahni edüp sonra büryan etmekten de. Ve büryanun yüzüne aşı boyası sürmekten de men edeler. İşkembeciler, işkembeyi pâk edip pâk su ile mahrâ (maharetle) pişireler. Sarımsağı ve sirkesi yerinde olup kâseleri pâk ola. Börekçiler koyun eti iki yüz elli dirhem olacak şürdeli börek iki yüz dirhem ola. Koyun etinden gayri et halt olunmaya (karıştırılmaya). Ve soğanı çok ve eti az ve ekserî yeri boş olmaya. Lokma işleyenlerin hamuru çiğ olmaya. Balı akideli ola…”
Dönemin en önemli tanıklarından Evliya Çelebi’nin (1611- 1682) ünlü Seyahatnâme’sinde kentte işkembeci esnafının 300 dükkân ve 800 çalışanı ile hizmet verdiğini görürüz. Çelebi, “Bunların dükkânlarında vakt-i seher olunca niçe yüz fukarâ ve mahmûr evkâr yârânlar cem’olup…” derken, işkembecilerin gün doğarken hem yoksulları hem de uykulu alemcileri buluşturduklarına değinir.
(Artun Ünsal – İstanbul, Şehir, Kültür: “Geçmişten Günümüze İstanbul’un Lokantaları” makalesinden
19. YÜZYIL
SURİÇİ’NDEN PERA’YA
Tek bir kent, iki ayrı yemek kültürü
Bizans-Osmanlı gelenekleriyle harmanlanmış eski kentin surları içinde oturan Müslüman, Rum, Ermeni ve Musevi aileler genelde sakin ve huzurlu geleneksel yaşamlarını sürdürürken; karşı kıyıdaki Pera, 19. yüzyılda önemli toplumsal-kültürel dönüşümlere uğradı. Özellikle, 1839 ve 1856 Tanzimat Fermanları’nın ardından İstanbul’da Batılaşma eğilimi hızlanırken; Pera ya da günümüzün Beyoğlu’su bir yiyecek ve içecek devrimine sahne oldu. Bu bölgede yoğunlaşan ve zaten özünde Batılı olan “tatlı su Frenkleri” (Katolik) Levantenler, yabancı sefaretlerin mensuplarının yanısıra; Avrupalılaşma sevdasına düşmüş varlıklı Rum, Ermeni ve Yahudi Osmanlılara hizmet sunan “alafranga” lokanta ve restoran, şaraphane ve birahaneler, café chantant’lar (müzikli kafeler) birbiri ardından açılmaya başladı. Elbette, Batılaşmadan çekinmeyen hatta yakınlık duyan, eğitim ve gelir düzeyi göreceli yüksek Müslüman Türkler de diledikçe Pera’ya gelir, buralarda yer ve içerlerdi. Ancak, yanlarında nişanlıları, eşleri, çocukları olmadan… Kısacası, tek bir kent, ama iki farklı kültür sözkonusuydu.
Pera’daki Avusturya pastanesi “Janni”.
Galata’yı Beyoğlu’ndan ayıran tarihî surlar Tanzimat sonrası yıkılırken, “Café Riche”, “Tortini”, “Valaury”, Osmanlı toplumunun önde gelen yazarları Şinasi Bey ve Namık Kemal’in de pek sevdikleri “Café Flamme” gibi Batı tarzı mekânlar, dönemin en ünlü uğrak yerleri arasındaydı. Gümrük komisyoncuları, armatörler ve bankerlerin yoğun yaşadıkları Galata’da, ithalatçı ve ihracatçı tüccarların ise Sirkeci’de toplaştıkları günlerde, Cadde-i Kebir bambaşka bir âlemdi. Günümüzün İstiklâl Caddesi ve yakınlarını kapsayan ve ağırlıkla Levantenlerin, yabancıların ve varlıklı gayrimüslim Osmanlıların oturdukları 1900’lerin başı Beyoğlu’sunda; yiyecek-içecek sektörü de doğal olarak Avrupalı kökenli kişiler ile Osmanlı Rum, Ermeni ve Musevilerin ellerindeydi.
Balkan ve 1. Dünya Savaşlarıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun felaket çanları çalındı. Saray ve konaklardaki eski ihtişam yitip giderken, işsiz kalan aşçıların kentin çeşitli semtlerinde açtıkları esnaf lokantaları, İstanbul halkına genelde dar gelirlilerin müdavimi oldukları aşevlerine oranla daha kaliteli ve çeşitli seçenekler sunacaktı. Gene de, 1920’de artık yıkılıp giden imparatorluğun başkenti İstanbul’da 157 lokanta ve 457 birahanenin büyük çoğunluğunun sahipleri gayrimüslimler, özellikle Rumlardı. Müslümanların işlettiği lokanta sayısı 35, birahane ise sadece 4’tü…
(Artun Ünsal – İstanbul, Şehir, Kültür: “Geçmişten Günümüze İstanbul’un Lokantaları” makalesinden)
20. YÜZYIL BAŞI
BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA
Beyoğlu’na yepyeni bir lezzet ve cazibe
Beyoğlu’nun yemek kültürü, 1. Dünya Savaşı’nın ardından bu kez de göçmen Rusların etkisi altına girdi. 1917 Bolşevik Devrimi’nin ardından İstanbul’a sığınan 10 binlerce Rus göçmen gerçekten de Beyoğlu’na değişik bir soluk getirdi. Çarlık ordusunun eski subayları ve aileleri, önce Beyoğlu’nun arka sokaklarında gelip geçene “ponçik” dedikleri reçelli değişik bir Rus poğaçasından satarak yaşamaya çalıştılar. Halen İstanbul’da sayıları çok azalan pastahanelerde yapılan ponçik, işte o günlerden kalmadır.
Rus Lokantası Turkuaz’ın lokanta salonu.
1918-20 arasında “Beyaz Ruslar” İstanbullularla öylesine çabuk kaynaşmışlardı ki, çok geçmeden, birbirinden genç, güzel, üstelik soylu ailelerden gelen Rus hanımların ve genç kızların patronluk ve garsonluk yaptıkları; Rus yemeklerinin yanısıra müzik ve eğlencenin de ihmal edilmediği mekanlar açıldı. Galatasaray’da “Turkuaz”, “Petrograd Pastahanesi”; Tünel’de “Büyük Moskova Kulübü”; Tepebaşı’nda “Kievski Ugolog” dışında “Novotni Bira Bahçesi” gibi yerlerdeki kontlar, kontesler, baronlar, baronesler, öteden beri kozmopolit olan kentin kültür hazinesini daha da zenginleştirdi. Özenle donatılmış sofralarda “Borç çorbası” içilir, havyarla birlikte krema ve “blini” denilen bir tür pide, Kiev usulü “piliç kievski”, “Karski şaşlık” (Kars usulu şiş kebap), “boeuf strogonoff” (ince kıyım soslu et kavurması) ya da “piroşki” ( bir tür kapalı kıymalı börek) yenirken, vodka küçük kadehlerle içilir, sürahileri buz üzerinde serin tutulurdu.
1930’larda Rejans.
Bu göçmenlerin büyük bir bölümü, 1930’ların başında Avrupa ülkelerinin ve daha çok da Fransa’nın yolunu tutacaktı. İstanbul’un onlar için ne ifade ettiğine gelince: “Karadeniz limanlarından yararlanarak çatışma bölgelerinden uzaklaşıp batıya yönelenler için, sultanların masalsı başkenti İstanbul ilk serap, bütün çatlaklardan sızanlar için ilk birikme kabı, bütün düşler için ilk sıçrama noktasıydı” diyordu Paul Dumont.
Rus mülteciler, İstanbul’a ilk geldiklerinde 1930’larda Rejans. Dolmabahçe’deki kampta…
1923
CUMHURİYETİN DAMAK TADI
Mutfakta dönüşüm çağı
Uzun süredir savaşlarla tükenmiş, gücünü ve zenginliğini yitirmiş imparatorluğun yerini Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla sonuçlandıran Mustafa Kemal’in kurduğu genç cumhuriyet almıştı. Bu dönüşümün yüzyıllardır pek çok farklı mutfak kültürünü barındıran İstanbul mutfağını da etkilememesi mümkün değildi. “Yedi düvel”e hükmeden imparatorluk “Türk” kimliği çevresinde yeniden örgütlenirken, geleneksel mutfak da hayatın tüm alanlarında devam eden dönüşümden payını almıştı.
Mustafa Kemal Atatürk’ün sofrası.
Dönemin aşçılarının reçetelerini yazılı olarak tutmaktan imtina etmeleri de geleneğin devamının önündeki engellerden biriydi. Bu reçeteler yazılı olursa kendilerine ihtiyaç kalmayacağını düşünmüşlerdi. Başkent İstanbul’dan Ankara’ya taşınırken, bolluk içinde yaşamaya alışmış İstanbullular da ister istemez bir kemer sıkma politikasına geçiyorlardı. Konaklar, yalılar boşalıyor; geniş kilerleri dolduran öteberi daha küçük mutfaklara sığdırılırken yer kaplamayan ve kolay taşınan gazocakları, mangal-ocak karışımı maltızlar yaygınlaşıyordu. Bu dönemde nadir de olsa evlere girmeye başlayan “frijider” (buzdolabı), geleneksel tel dolapların pabucunu dama atmaya başlamıştı. Eskiden sofraları kadın-erkek ve çocuklar olarak ayrılan aileler, modernleşme sürecinde aynı sofrada buluşmaya başlamıştı.
İsmet Paşa Kız Enstitüsü’nde yemek dersi.
Kadınların evin dışında da çalışmaya başlaması bir yandan mutfağa bağımlılıklarını azaltmış, herkesi kesesine göre yemek ve eğlence gereksinimlerini dışarıda karşılamaya alıştırmaya başlamıştı. Ancak genç cumhuriyet, kadınların evin içinde de maharetli olmasını istiyor; fabrikalardaki verimli çalışma prensiplerini mutfağa uyarlayan Kız Sanat Enstitüleri’yle pratik, modern, tutumlu bir mutfak anlayışını yerleştirmeyi hedefliyordu. Yeni Ev Kadınının Yemek Kitabı gibi rehber kitaplar, küçülen, Batılılaşan, tutumlu, pratik ve sağlıklı olmayı öne çıkaran ailelerin ihtiyaçları düşünülerek hazırlanıyordu.
1950’LER
İSTANBUL’UN YENİ HEMŞERİLERİ
Anadolu’dan göçle gelen acılı tatlar
Bob stil modası, 2. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’de de gençleri sararken, Amerikan donanmasının ünlü Missouri uçak gemisinin 1947’de İstanbul’u ziyaret etmesi vesilesiyle, İstanbullular “Coniler” ile tanışmışlardı. Türkiye’nin artık en büyük müttefiki olarak gördüğü ABD’nin sosisli sandviç kültürü bizde de yaygınlaşacaktı. Ağa Camii’nin karşısına düşen, Rus işi çörek ve pastalarıyla ünlü “Ankara Pastanesi”nin birahane ve sandviççiye dönüşürken “Atlantik” adını alması basit bir rastlantı değildi.
Demokrat Parti yılları İstanbul ve özellikle Beyoğlu’nun lokantalarının kabuk değiştirmeye başladığı yıllardı. Önce 1940’larda varlıklı gayrimüslim ailelerin belini büken Varlık Vergisi geldi. Daha sonra 1955’de, Kıbrıs davasını “kurcalayan” ve İstiklâl Caddesi’ndeki gayrimüslim işyerlerine saldırı ve yağma ile sonuçlanan 6-7 Eylül Olayları patlak verdi. Nihayet, Kıbrıs’ta kanlı çatışmalar, İstanbullu azınlık ailelerinin büyük bir bölümünü kenti terketmeye zorlayacaktı. Gidenler kervanına katılan deneyimli lokanta, meyhane sahipleri, ustaları ve garsonlarının yerlerini, bir zamanlar “yanlarında çalışanlar” ile Anadolu’dan “yeni gelenler” doldurmaya başlamıştı.
Demokrat Parti’li siyasetçilerin gözde et lokantalarından Beyti.
Başta İstanbul olmak üzere, ülkenin büyük kentleri, 1940’larda başlayan ve giderek hızlanan göç furyasında Anadolu’nun kasaba ve köylerinden gelen “yeni hemşerileri” ile tanışıyordu. Yeni gelenler damak tatlarını da beraberlerinde getirdiler. “Beyti” gibi et lokantalarına “kebapçılar” katıldı: Karaköy’de “Köşkeroğlu”, Samatya’da “Develi”, Florya’daki “Kaşıbeyaz”, Bakırköy’de “Gelik”, Aksaray’da “Hacıbozanoğulları” gibi mekânlar, “Güllüoğlu” gibi baklavacılar; Güneydoğu’nun lezzetlerini sevdirmekte zorlanmadı. Her zaman merkezî yerlerde değil, artık mahalle aralarında da kebapçılar vardı. Ucuz ve lezzetli olmaları bir yana, evlere paket servis de yapmaya başlamışlardı.
(Artun Ünsal – İstanbul, Şehir, Kültür: “Geçmişten Günümüze İstanbul’un Lokantaları” makalesinden)
1986
FAST-FOOD’LA TANIŞMA
Ayaküstü yemek geleneğinin evrimi
Türkiye’de 1980’lerden sonra, McDonald’s ve Burger King gibi fast-food restoranlarının açılması, bu döneme kadar geleneksel özelliklerinden fazla bir şey yitirmemiş yemek mekanlarını hızlı hazır yemek sisteminin işleyiş mekanizmalarına uyum sağlamaya zorlamıştı. Aslında başlangıçta bu durum tersine işliyordu. Türkiye’ye hamburgerin girdiği 1960’lı yıllarda Türkiye’deki Amerikalılar, yediklerini “erimiş kaşar peyniri kaplı dev bir köfte-ekmek” olarak tanımlıyorlardı. Yani hamburger, bir “Türkleştirme” sürecinden sonra midemize giriyordu. Oysa McDonald’s hızla hazırlanan yemeğin kısa sürede tüketilip, masanın bir sonraki müşteri için boşaltılmasını sağlayan “rahatsız” sandalyelerinden logosuna, ışıklandırmasına kadar her şeyiyle eksiksiz bir “Amerikan deneyimi” sunuyordu. Ancak yemek yerken sohbet edememek İstanbulluların kolay kolay alışabileceği bir şey değildi. 24 Ekim 1986’ta Taksim Meydanı’ndaki ilk McDonald’s şubesi açıldığında önündeki kuyrukları aşıp içeri girebilenler, masalarından hiç de öyle hızla kalkmamış, alıştıkları gibi uzun uzun sohbet etmeye devam etmişlerdi!
Tabii bu “direniş” uzun sürmedi; özellikle 1992 Şubatı’nda Irak’la ticaret sona erer, dünyayla birlikte Türkiye de bir iktisadi durgunluğa girerken, %70’lik enflasyonla yaşamaya çalışan İstanbulluların ayaküstü yemeğe ilgisi de canlandı. Bozadan kokoreçe, dönerden lahmacuna tüm geleneksel İstanbul lezzetleri de bu süreçte “McDonalds’laşma”dan payını alacaktı.
Bakü’den gelip Ankara’ya giderek Millî Mücadele’ye katılma amacındaki kafile, Trabzon’a yönlendirilir ve deniz yoluyla “hudut harici” edilecekleri söylenerek takaya bindirilir. Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi ve yanındaki 14 kişi, 28 Ocak 1921’de Karadeniz’de öldürülecektir. Siyasi tarihimizde soruşturmaya dahi uğramayan cinayetin yıldönümü.
Göğsümde 15 yara var. Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak! Kalbim yine çarpıyor, kalbim yine çarpacak! (NÂZIM HİKMET)
Mustafa Suphi (1882/83-1921), Galatasaray Lisesi’nden sonra Hukuk Fakültesi’ni bitirip (1905) Paris’e okumaya gider ve 1908 İnkilabı sonrasında orada hem talebe birliğinin yöneticiliğini hem de Tanin’in muhabirliğini yapar. 1910’da “Türkiye’de Tarım Kredilerinin Örgütlenmesi” başlıklı tezini teslim edip Türkiye’ye döner. Dönüşünde gazetelere makaleler yazar; aynı esnada Yüksek Ticaret Mektebi’nde ve Galatasaray’da hocalık yapar. İttihatçıların 1911 Selanik Kongresi’ne delege olarak katıldığına göre, saflarda kaldığı takdirde istikbal vadetmektedir.
Mustafa Suphi: 100 yıl önce öldürülen siyasetçi-yazar
1912’de Ahmet Ferit’in (Tek) başkanı olduğu Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasındadır. Aynı partiden Yusuf Akçura’nın yayımladığı Türk Yurdu dergisine de yazar. Dolayısıyla dönemin önde gelen düşünürleri ile haşır-neşirdir. Kısa zamanda yazıları, çevirileri ve kitapları ile tanınan bir yazar olarak belirir. Fikri dünyası genel olarak Yusuf Akçura’nın gölgesindedir; Mustafa Suphi bu dönemde bir sosyalist değil, bir liberal milliyetçi olarak konumlanır.
Haziran 1913’te Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden sonra muhaliflere yapılan baskılar artar ve partinin gazetesi İfham’ın sorumlusu olarak Mustafa Suphi de Sinop’a sürgüne gönderilir. Buradan kaçıp Sivastopol’a geçen Mustafa Suphi, birlikte olduğu insanlardan farklı olarak Avrupa’ya geçmek yerine Rusya’da Türkçülük akımıyla ilişkiye geçer; Yusuf Akçura aracılığıyla, ilişkisi olduğu Cedid Hareketi’nin ünlü siması İsmail Gaspıralı ile buluşur.
Bir İttihatçı düşmanı olan Mustafa Suphi, Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na katılmasına da karşı çıkar. Ancak savaş başladığında, düşman bir ülkenin vatandaşı olduğu için Çarlık yönetimi tarafından sürgün edilir. Büyük kısmı Urallar’da geçen bu 3 yıllık sürgünlük döneminde, ekmeğini Fransızca ders vererek kazanırken başkaca neler yaptığına dair kendi ifadelerinden başka bir bilgiye sahip değiliz. Bu dönemde Çarlık Rusya’sındaki Müslüman milletlerdeki aydınlar, daha ziyade milliyetler meselesinde özerklikten yana tutumundan ötürü bir köylü partisi olan SR’lere (Devrimci Sosyalistler) yakın duruyorlardı.
1917 Şubat Devrimi merkezî Rus Devleti’ni çökertince, sürgünler de denetimsiz kaldılar. Ancak Mustafa Suphi’yi Ekim Devrimi’nde göremeyiz. Ancak 1918 başlarında Moskova’da toplanan Milliyetler Halk Komiserliği’nde, Müslüman Komiserliği’ne bağlı bir Türk şubesinin kuruluşunda görürüz. Daha sonra “tarihin meçhulleri” arasında yer alacak olan Sultan Galiyev de buradadır.
İçsavaş sırasında esas olarak yerli Müslümanlardan oluşan bir askerî birlikte ve bazı esir Osmanlı askerleriyle Kırım ve Odesa dolaylarında savaşır. Haziran 1918’de Kazan’da Müslüman Komünistleri Konferansı’na katılır. Temmuz’da Moskova’da Müslüman Komiserliği’nde Türkiye sol sosyalistleri toplantısı gerçekleştirilir. Ancak S-R ayaklanmasının patlak vermesi, onlara yakın olarak nitelenen Mustafa Suphi’nin konumunu sarsar. Çıkardığı Yeni Dünya gazetesindeki yazıların “milliyetçi” olduğu iddia edilir.
Mustafa Suphi, Mayıs 1920’de, Ankara’nın bölgedeki uzantılarıyla (İttihatçılarla) desteklediği Müsavat Hükümeti’nin düşürülüp Bakü’nün sovyetleştirilmesinden sonra kente gelir. Eylül başında, Bolşevikler’in Enver Paşa’yı henüz gözden çıkarmadıkları günlerde Bakü’de Doğu Halkları Kurultayı gerçekleşir. Kongrede Mustafa Suphi’nin yakın ilişki içinde olduğu Sultan Galiyev bulunmamaktadır; muhalif Zeki Velidi Togan ise gizlice bulunduğu Bakü’de Mustafa Suphi’nin evinde kalmaktadır. Ankara ile iyi ilişkiler içinde olmayı hedefleyen Mustafa Suphi’nin, İttihatçılar hakkındaki fikri gözönüne alındığında Enver Paşa’nın varlığı tatsız bir durumdur.
Türkiye Komünist Partisi kurucuları: (soldan sağa) İsmail Hakkı, Ethem Nejat ve Mustafa Suphi.
Mustafa Suphi, Sovyet yönetimi ile bir dizi görüşmeden sonra, İstanbul ve Anadolu’dan gelen delegelerin de katılımıyla, İttihatçılar tarafından kurulmuş olan “komünist” teşkilatı dağıtarak (ama onların bir kısmını dahil ederek) 10 Eylül 1920’de TKP’nin kuruluşunu gerçekleştirir.
Yine esir askerlerden 1 alay kuran Mustafa Suphi, Anadolu’ya geçerek Ankara’da Millî Mücadele’ye katılma kararı alır. Ankara ile görüşmelerden sonra grup halinde trenle Kars’a geçilir (19 Aralık 1920). Burada Kâzım Karabekir tarafından resmen karşılanırlar.
Ali Fuat Cebesoy Moskova Hâtıraları’nda kendisini ziyaret eden Mustafa Suphi’nin “Anadolu hareketinin içtimaî bir ihtilal olmaktan ziyade, Türk milletinin emperyalist düşmanlara karşı istiklâl ve hürriyetini kurtarmasından başka bir şey olmadığına kani bulunuyoruz. Türkiye’deki bey ve paşaları burjuvazi sınıfından addetmiyoruz. Bilâkis halk kitlelerinin en yakın yardımcıları olarak biliyoruz” dediğini yazar.
Mustafa Suphi, Büyük Millet Meclisi başkanlığına gönderdiği telgrafta “her hususta memleket kanunlarının veregeldiği müsaadeler dahilinde görev yapma” niyetlerini beyan ederek “sizlere katılmakla onur duyacağımızı arzederiz” demektedir. Hükümete yardımcı olmanın dışında bir amaç belirlemeyen bu metin, Ankara’da iç siyasetin alevlenmeye başladığı günlere denk gelmektedir.
1921 Ocak ayı, Ethem Bey’in (Kuvvayı Seyyare), mebuslar dahil olmak üzere Meclis içindeki solun tasfiyesi gibi hadiselere sahne olacaktır. Mustafa Suphi’nin Ankara’ya gelişinin istenmediği kesindir. Karabekir, Ankara ile irtibatlı olarak Erzurum Valisi Hamit Bey aracılığıyla Mustafa Suphi grubunu Erzurum üzerinden bir şekilde yolcu etmek niyetindedir. Teşkilat-ı Mahsusa ile yakın ilişkisi olan Erzurum valisi Hamit Bey’in planlamasıyla, Mustafa Suphi ve yanındakiler Erzurum’da yapılan gösterilerle bir linç havasında Trabzon’a gönderilir. Burada da yine Teşkilat-ı Mahsusa’da çalışmış Yahya Kâhya’nın düzenlediği bir komplo sonucu açık denizde boğdurulurlar (28- 29 Ocak 1921).
“Halkın galeyana gelerek Mustafa Suphi ve arkadaşlarının ‘hudut harici’ edilmesini istediği” ve Ankara’nın da bunu onayladığı, Meclis’te 1 yıl sonraki gizli celsede söylenecektir. Ancak bu kadar gözönünde cereyan eden toplu cinayetin herhangi bir soruşturmaya uğramaması; cinayetin uygulayıcısı olan kayıkçılar kahyası Yahya’nın “bilinmeyen kişilerce” öldürülmesi; ardından bu defa Topal Osman’ın öldürülmesine kadar uzanan cinayetler; “derin devlet”in görev başında olduğunu göstermektedir.
Mustafa Suphi ve arkadaşları katledilirken, Millî Meşrutiyet Fırkası dönemindeki çalışma arkadaşları Ankara’da önemli mevkilerdedir. Parti başkanı Ahmet Ferit Tek Maliye Bakanı’dır, partinin ideologu Yusuf Akçura, Hariciye’dedir…
Hakkında kapsamlı bir kitap (Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu ve Mustafa Suphi, Türk Tarih Kurumu, 1997) yazmış olan Yavuz Aslan, “vatansever, yurtsever” bir Mustafa Suphi ile karşı karşıya olduğumuzu belirtir.
1912-1921
Mustafa Suphi’nin broşürü ve Yeşil Hoca’nın tarihî notu”: ‘Güya bu adam Bolşevik imiş’
Mustafa Suphi’nin 1328’de (1912) yazdığı ve İstanbul’da Ahmet İhsan ve Şürekası Matbaacılık Osmanlı Şirketi’nce basılan Vazife-i Temdin (Medenileştirme Görevi) adlı kitapçık. Eser, “Darülmuallimîn İktisad Muallimi” Mustafa Suphi tarafından “Kardaşım Osman Bey’e” yazılarak imzalanmış. Çerçeve içerisinde “Trablusgarp İçün-Fikr-i Muhaceret ve İsti’mâr-İsti’mârın Felsefesi, Vazife-i Temdîn-İsti’mârın Usûlü” yazılı.
Eseri elinde bulunduran ise, üzerindeki mühürden anlaşıldığı üzere Esbak Erzurum Mebusu Yeşilzade Mehmed Salih (Yeşil Hoca). 1. Büyük Millet Meclisi Erzurum Milletvekili Yeşilzade Mehmed Salih Efendi, döneminin önde gelen mutasavvıf, siyaset adamı, milletvekili ve araştırmacılarındandı. Daha sonra 2. TBMM’ye alınmayan ve İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanan Mehmed Salih’in, bu kitapçığın üzerine ve belli ki Mustafa Suphi’nin katlinden hemen sonra yazdığı not da çok ilginç:
“1337’de [1921], bu eserin müellifi Mustafa Suphi’yi 4 [14] arkadaşıyla Trabzon’da Yahya Kâhya eliyle denize atıp boğdurdular? Güya bu adam Bolşevik olmuş imiş? Tafsilatı, Şark Orduları Kumandanı Kazım Karabekir Paşa ile Erzurum Mebusu Raif Hoca’dan öğrenilmeli”.
“Cumhuriyet’in elitleri” tarafından yetiştirilmiş, Fransa’da öğrenim görmüş, 6 dil bilen Nur Vergin, Türkiye’nin sosyoloji alanındaki duayen isimlerindendi. Üniversitedeki odasına çakılıp kalmamış, Türkiye’yi saha araştırmaları için karış karış gezmiş, kendi çevresinden tepki çeken fikirlerine rağmen gazeteler ve televizyonlarda uzmanlığını halkla paylaşmaktan imtina etmemişti.
Türkiye’nin sosyoloji alanındaki en önemli isimlerinden Nur Vergin, neredeyse üniversite mezunu olmanın bile “Beyaz Türk” olarak anılmaya yettiği günümüz Türkiye’sinin 80 yıl öncesinde kendi deyimiyle gerçek bir “Beyaz Türk” ailesinin mensubu olarak doğmuştu. Dedesi Nuri Conker, Mustafa Kemal’e “Kemal” diye hitap edecek yakınlıktaki tek dostu, Selanik’teki okul yıllarından ölüm döşeğine dek hiç küsmediği sırdaşıydı. Buna rağmen Nur Vergin, kendisine imtiyaz sağlayacağını düşündüğü dedesinin ve 5 yaşındayken annesiyle boşanan babası diplomat Mahmut Conker’in değil, Türkiye’nin ilk Vatikan Büyükelçisi olan ve “iyi bir üvey baba değil, babaydı” diye andığı annesinin ikinci eşi Nureddin Vergin’in soyadını taşımayı tercih etmişti. “Cumhuriyet’in elitleri” dediği ailesinin içinde Mevhibe İnönü’nün, Sevinç Saraçoğlu’nun çaya geldiği bir evde, 2. Dünya Savaşı karartma günlerine denk gelen çocukluk yıllarını henüz 5 yaşındayken Ulus gazetesi okuyarak geçiren Vergin’in hayatı boyunca siyasetle yakından ilgilenmesi şaşırtıcı olmasa gerek.
Nur Vergin, Türkiye’nin siyaset sosyolojisi alanındaki en önemli isimlerinden, “derin devlet” kavramının mucitlerindendi.
Eğitim hayatını Fransa’da geçiren Nur Vergin’in daha sonra Bilkent, Marmara ve İstanbul üniversitelerindeki derslerini hınca hınç dolduran “teatral anlatım” yeteneği de Fransa’da okuduğu lisede keşfedilmiş. Üstelik beklenmedik bir isim tarafından… Lise öğretmeninin arkadaşı Albert Camus, Çehov’un iki perdelik bir piyesinde Vergin’i izleyip: “Bu küçüğün hayatta bir yeteneği varsa, o da tiyatro” demiş. Vergin 6 yıl ara verdikten sonra, “hayattaki başka bir yeteneğini” keşfedeceği Sorbonne’un kapısından içeri adım atmış. Lisans, yüksek lisans ve ardından Fransa’nın TRT muadili ORTF’de kamuoyu araştırmacısı olarak çalıştığı yıllar başlamış. Zonguldak Ereğlisi’nde Georges Balandier danışmanlığında yazdığı, sanayileşmenin toplumsal hayat üzerindeki etkilerini incelediği doktora tezini 1973’de savunmuş. Türkiye’ye dönen Vergin, ertesi yıl İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde çalışmaya başlamış. Bu yıllarda Diyarbakır, Van, Mersin ve İstanbul-Gültepe’de köy ve gecekondu üzerine saha araştırmaları yapmış; Türkiye’yi neredeyse karış karış gezmiş. Kimlik ve din gibi kendi toplumsal çevresinin dışında konulara ilgi duyması zaman zaman yakın çevresi tarafından yadırganmış da…
Nur Vergin ismini daha geniş kitlelere tanıştıran, Türkiye’de siyaset sosyolojisi alanının temel referans kaynağı olan Siyaset Sosyolojisi, 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesindeki yazılarını derlediği Türkiye’ye Tanık Olmak ve Din, Toplum ve Siyasal Sistem adlı kitaplarıydı.
PIERRE CAPORAL (FRERE RAYMOND / 1930-2021)
Örnek bir hoca, iz bırakan bir eğitimci
Pierre Caporal, nam-ı diğer Frère Raymond, Kadıköy Saint-Joseph Lisesi’nin efsanevi hocalarından, cumhuriyet tarihinin iz bırakan eğitimcilerinin günümüzdeki temsilcilerindendi. Saint-Joseph’in kuruluş temelini oluşturan ilkelerine sadık kalarak güncel ve çağdaş olanı yakalamasında rolü büyüktü. Onu, günümüz eğitimcilerine model oluşturacak tavsiyeleriyle anıyoruz.
ALP AKSUDOĞAN
1958’te fizik öğretmeni olarak göreve başladığı Saint-Joseph Lisesi’nden 1995’te müdür olarak emekli olan Pierre Caporal, eğitim tarihimizde fark yaratanlardan…
Çok değil, daha Aralık 2020 sayısında Kadıköy Saint-Joseph Lisesi’nin 150. kuruluş yıldönümü için hazırladığımız yazıda eğitim üzerine düşüncelerine yer verdiğimiz Frère Raymond’u, Ocak 2021’in son günlerinde ebediyete uğurladık.
Kökeni 1780’lere dayanan Levanten bir ailenin dört çocuğundan biri olarak 1930’da dünyaya gelen, 4 yaşında banka müdürü olan babasını kaybeden Frère Raymond ilk ve ortaokulu İzmir St. Joseph’te, liseyi de İstanbul St. Joseph’te okumuştu. 1947’deki mezuniyetinin ardından gittiği Fransa’da matematik ve fizik üzerine yaptığı yüksek öğrenimi sırasında rahip olmuş; Türkiye’ye döndüğü 1958’de fizik öğretmenliğine başladığı İstanbul St. Joseph’e 1968’de müdür olarak atanmış; 1995’teki emekliliğine kadar aynı görevi sürdürmüştü. Emekliliğinin son yıllarını İzmir’de geçiren bu değerli eğitimci, bir süredir tedavisi için bulunduğu Beyrut’ta aramızdan ayrıldı.
Yöneticisi olduğu köklü okulun mottosu “yaratıcı sadakat” çerçevesinde güncel ve çağdaş olana erişirken; bir yandan kuruluş temelini oluşturan ilkelerini korur diğer yandan da güncel olanı yakalama yetisiyle istikrarlı olarak değişimin ve gelişimin sürmesini sağlardı. Cumhuriyet tarihinin iz bırakan eğitimcilerinin günümüzdeki temsilcilerindendi. Onu, günümüz eğitimcilerinin model alması gereken bir kişilik olarak nitelendirmek yerinde bir saptama olur. Bu örnek eğitimciden bizlere kalan birkaç tavsiyeyi tekrar hatırlatalım:
. Analitik ve sentetik düşünce işimizin temelidir; üniversite ve sonrasında hayatın vazgeçilmezleridir.
. Öğretmenlik bir meslek değil, bir misyon. Bana bugün “X yerde sana ihtiyaç var” dense, ben her şeyi bırakır o yere giderim, “Emekli oldum, 80 yaşındayım, gelemem” diyemem.
. Günü gününe çalışma alışkanlığını erken yaşta edinmek önemli; yumurta kapıya dayandıktan sonra öğrenemezsiniz, ezberlersiniz. Ancak eğitimde mutlaka ezbere de yer vermek gerekir, hafızayı da eğitmek lazım.
. Şimdilerde çocuklarda belli bir dikkat ve konsantrasyon eksikliği var; ama diğer taraftan konuları daha çabuk öğrenebiliyorlar. Bilgisayarın sağladığı sürat müthiş; ancak elemanter olanı öğrenciye sunamazsanız fark yaratamazsınız.
SEVİM GÖZAY (1972-2021)
Harcanan gazeteciler ülkesinde dürüst ve ilkeli bir emekçi
Gözay, 1993’te başladığı meslek hayatında Türkiye’nin neredeyse bütün televizyon kanallarında çalışmış; “Stüdyo: Sinematik Portakal” ve “Cosmopolis” gibi ödüllü programların yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenmiş; 2001 ve 2002’de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Kültür-Sanat Televizyon Başarı Ödülü’ne layık görülmüştü. “Bir medya çalışanı Mortgage kredisinin ne olduğunu ilk öğrenip halka duyuran insanlardan olmasına rağmen, taksitle buzdolabı alma cüretini bile gösteremez, çünkü sabah uyanıp işsiz kalmayacağının garantisi yoktur”. Bu sözleri, 2013’te 2006’dan beri çalıştığı Akşam gazetesindeki işine Gezi Direnişi’ne destek vermesi bahanesiyle son verildikten sonra söylemişti. Gözay, bir cesaret aldığı 10 yıllık ev kredisi bitmeden, yalnızca 48 yıl süren hayatına lenf kanseri yüzünden gözlerini yumdu. Hastalığına rağmen hiçbir zaman hayata küsmediğini, dürüst ve ilkeli tavrından, kendini bir “emekçi” olarak görmekten vazgeçmediğini anlatıyor dostları. Ardında yüzakı işler ve sırtlanmamız gereken derin bir utancı miras bıraktı.
FİLİZ ÇAĞMAN (1940-2021)
Topkapı’nın yalnız müdürü değil, aynı zamanda saray nazırıydı
Topkapı Sarayı Müzesi’nin sabık müdürü, tarihçi, elyazması ve minyatür uzmanı Filiz Çağman, 11 Ocak’ta doğduğu kent olan Edirne’de 81 yaşındayken vefat etti. 1964’te Topkapı Sarayı El Yazmaları Kütüphanesi’ne uzman olarak giren Çağman, 1997-2005 arasında Müze Müdürü olarak görev yapmış; neredeyse tüm ömrünü Topkapı Sarayı’na adamıştı. Halefi İlber Ortaylı’nın ceketinin eteğini öperek görevi devraldığı sırada “O sadece bir müze müdürü değil, saray nazırıdır” demesinin ardında, sarayın büyük onarımını ve yeniden yapılandırılmasını sağlayan isimlerden biri olması kadar saray koleksiyonunun nadide eserlerini günışığına çıkarması da yatıyordu. Bu çabaları, İspanyol (Katalan) “Anticuarios Reales Atarazanos” Vakfı tarafından altın madalyayla ve Vehbi Koç Ödülü’yle de taçlandırılmıştı. Topkapı Sarayı müze müdürlüğünden emekli olduktan sonra Sakıp Sabancı Müzesi danışmanı olan Çağman, Londra Kraliyet Sanat Akademisi’nde Ocak 2005’te açılan “Türkler: Bin Yılın Yolculuğu” başlıklı serginin küratörlüğünü Nazan Ölçer ve David Roxburgh ile birlikte yapmıştı.
Biz yaşayalım diye hayatlarını veren sağlık şehitleri…
SAYGIYLA ANIYORUZ-UNUTMUYORUZ
DR. ALİ MURAT ULUDOĞAN
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 1988 mezunu Ali Murat Uludoğan (56), Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde uzun yıllardır Dahiliye uzmanı olarak görev yapıyordu. Uludoğan, Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Palyatif Bakım Ünitesinde görev yaparken geçen yıl Kasım ayında aynı hastanenin başka bir biriminde görevlendirilince, çok sevdikleri doktorlarından ayrılmak istemeyen hasta yakınları hastane önünde toplanarak görev yeri değişikliğini protesto etmişler, merhum Uludoğan da onları yatıştırmıştı.
RECEB ÜNLÜ
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde hastane polis noktasında 30 yıldan fazla görev yapan güvenlik görevlisi Receb Ünlü, Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Cerrahpaşa’nın simge isimlerinden Ünlü’yü rahmetle anıyoruz.
22 Aralık Kastamonu Radyoloji Uzmanı Dr. Mustafa Vedat Gök
23 Aralık Mersin Tarsus Eczacı Sıtkı Aslan
23 Aralık İzmir SBÜ Tepecik Eğitim-Araştırma Hastanesi Radyoloji Uzmanı Dr. Orhan Doğan
24 Aralık Van Eczacı Namık Kemal Yavuz
24 Aralık Konya Aile Hekimi Dr. Ayhan Dağlı
25 Aralık Konya NEÜ Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji AD Başkanı Prof. Dr. Recep Memik
25 Aralık Konya Beyhekim Eğitim-Araştırma Hastanesi Hemşire
Uğur Topçu
25 Aralık Ankara Diş Hekimi Coşkun Akman
25 Aralık Muğla Bodrum Devlet Hastanesi Em. Diş Hekimi
Hasan Oral Koca
25 Aralık Trabzon Ahi Evran Göğüs-Kalp-Damar Cerrahisi EAH veri hazırlama ve kontrol işletmeni Nesrin Öz
26 Aralık Bingöl Veteriner Hekim Ahmet Ataş
27 Aralık Samsun Eğitim-Araştırma Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr.
Ali Murat Uludoğan
27 Aralık Kocaeli Özel Hastane Başhekimi Biyokimya Uzmanı Dr.
Lütfi Çetinkaya
27 ARDINDAN 80-dk (2).indd 27 31.01.2021 16:35
27 Aralık Samsun Bafra Devlet Hastanesi temizlik işçisi Önder Büyük
27 Aralık Adana Büyükşehir Belediyesi Engelli Hizmetleri Şube Müdürü Dr. Levent Cemal Güngör
28 Aralık Bursa Yüksek İhtisas Eğitim-Araştırma Hastanesi Radyoloji Uzmanı Dr. Yavuz Durmuş
28 Aralık Adana Ceyhan Eczacı Ömer Gürkan
28 Aralık Mersin Özel Hastane Ameliyathane teknisyeni Ramazan Ak
28 Aralık Trabzon Akçaabat Haçkalı Baba Devlet Hastanesi Acil Servis Hasta Kayıt Memuru Hakkı Durna
28 Aralık Denizli Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Hakan Türkoğlu
28 Aralık Aydın Kuşadası İlçe Sağlık Müdürlüğü Araştırmacı
Erçin Babacanlar
28 Aralık Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hemşire Özlem Şahin
29 Aralık Amasya Sabuncuoğlu Şerefeddin EAH Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Yiğit
29 Aralık İstanbul Dr. Nimetullah Reşidi
29 Aralık Karabük Safranbolu Devlet Hastanesi Hemşire Nihal Karataş
29 Aralık İzmir Özel Hastane Ortopedi-Travmatoloji Uzmanı Dr.
Halil Kuddar
29 Aralık İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Acil Servis Polis Memuru Receb Ünlü
29 Aralık İstanbul Özel Hastane Anestezi Uzmanı Dr. Tahir Güngör İnce
30 Aralık Iğdır Devlet Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emin Akyıldız
30 Aralık Hatay Özel Hastane Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Adnan Ezelsoy
31 Aralık İstanbul Em. Sağlık Bakanlığı Müfettişi İşyeri Hekimi Dr. İlhan Doğan
31 Aralık Trabzon Özel Hastane Kadın-Doğum Uzmanı Dr. İlhan Demirel
31 Aralık İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi AD Başkanı Prof. Dr. Lokman Öztürk
1 Ocak Mersin Özel Hastane Anestezi Uzmanı Dr. Kemal Aslan
2 Ocak İstanbul İşyeri Hekimi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yavuz Eryılmaz
3 Ocak Gaziantep Eczacı Mehmet Çinpolat
3 Ocak Tekirdağ Çorlu Eczacı Halit Usluel
3 Ocak Kayseri Şehir Eğitim-Araştırma Hastanesi Sağlık Memuru
Oğuzhan Özkan
3 Ocak İzmir Özel Hastane Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. A. Uğur Yılmaz
3 Ocak Mersin İşyeri Hekimi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Doğan Yıldırım
4 Ocak Mersin Özel Hastane İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Soyer Şimşek
5 Ocak Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Tomografi Teknisyeni Özgül Yaşar
5 Ocak Aydın Özel Hastane Nöroloji Uzmanı Dr. Öztekin Yüce
5 Ocak Kilis Devlet Hastanesi Tercüman Ayyuş Eryılmaz
6 Ocak Amasya Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği Çalışanı Orkun Karadağ
6 Ocak Aydın Em. Diş Hekimi Ali Kandemir
7 Ocak Ankara Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Em. Prof. Dr. Münevver Bertan
7 Ocak Samsun Özel Hastane Ortopedi-Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Necati Emirhan
8 Ocak Samsun Ayvacık Eczacı Köksal Türkel
8 Ocak Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Merkez laboratuvarı Kimyager
Cemal İrten
8 Ocak Manisa Salihli Özel Hastane Gastroenteroloji Uzmanı Dr.
Cemal Yıldız
8 Ocak Osmaniye İl Sağlık Müdürlüğü Muhasebe birim sorumlusu
Murat Bayram
9 Ocak İstanbul Eczacı Şekip Öztürk
11 Ocak Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezi çalışanı Salih İncehasan
13 Ocak İstanbul Bahçelievler Yenibosna Aile Sağlığı Merkezi Aile Hekimi Uz. Dr. Hasan Erdoğan
13 Ocak Trabzon Of Ambulans Şoförü Nebi Mehmet Efendioğlu
14 Ocak Ordu Korgan İlçe Devlet Hastanesi Bilgisayar operatörü
Güney Güven
15 Ocak Adana Seyhan Devlet Hastanesi Tıbbi Sekreteri
Samiye Genç Özkan
15 Ocak Antalya İl Sağlık Müdürlüğü Em. Dr. Erhan Sirgeligil
16 Ocak Mersin Eczane Teknisyeni Mustafa Doğan
16 Ocak Osmaniye Kadirli Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi Sağlık Memuru Yusuf Pampal
16 Ocak Nevşehir Devlet Hastanesi Hemşire Ayşegül Onurkal
17 Ocak Mersin Erdemli Aile Hekimi Dr. Mehmet Yaşar Karabacak
18 Ocak Mersin Diş Hekimi Nedret Yılmaz
18 Ocak Kocaeli Özel Hastane Doğumhane Bölümü çalışanı
Aşkın Demirören
18 Ocak Tarsus Devlet Hastanesi Ambulans Şoförü Rasim Güçlü
19 Ocak Hatay Dörtyol Devlet Hastanesi Tıbbi Sekreteri Hatice Arıkan
19 Ocak Hatay İskenderun Devlet Hastanesi Radyoloji Teknisyeni Ramazan Ateş
20 Ocak Bursa Özel Hastane Dr. Sezgin Can
25 Ocak Manisa Sarıgöl Devlet Hastanesi Hemşire İsmahan Emirdağı
27 Ocak Tekirdağ Çerkezköy İşyeri Hekimi Dr. Tayfun Kepiç
28 Ocak M.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi Hasta Kabul Memuru
Cavit Pehlivan
29 Ocak İskenderun Devlet Hastanesi Sağlık Memuru Atılım Köker
30 Ocak Osmaniye Kadirli Devlet Hastanesi Sağlık İşçisi Bekir Koluçolak
Alan Sorkin’in Netflix’te gösterime giren son filmi “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7), hem aktüel bağlantıları hem oyuncuların muhteşem performansıyla, şimdiden 2021 Oscar’larının en önemli adayları arasında. Dinamik ve hızlı tempolu bir mahkeme draması. 1968-69’da Chicago’daki Vietnam Savaşı protestolarını düzenlemekle suçlanan 7 sanığın duruşmasını beyazperdeye taşıyan usta işi bir yapım.
Yıl 1968. İnsan hakları hareketlerindeki ivme ve hüsran açısından geçen yüzyılın dönüm noktalarından biri. Radikal solun kısa süren başrolü… Vietnam Savaşı protestoları, Prag Baharı, sonra Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla ilericilerin, insan hakları savunucularının yaşadığı hüsran ve Chicago Demokrat Parti Kongresi…
Ağustos sonundaki kongrede Kennedy suikastinden sonra başkanlığa en uygun aday olarak başkan yardımcısı Humphrey gösteriliyor. Öğrenciler, aktivistler ve savaş karşıtlarından oluşan binlerce protestocu Chicago’ya, kongreyi protesto etmeye gidiyor. Belediye Başkanı Richard Daley’nin emrinde polis gücü protestoculara karşı acımasız. Kan dökülüyor; 400’den fazla insan ağır yaralanıyor.
1969 Eylül’ünde Başkan Nixon’un başsavcısı John Mitchell, protestoların vebalini demokrasi, eşitlik ve özgürlük isteyenlerin üzerine yıkmaya karar veriyor ve eylemlerin başını çeken “yıldız”lara, 7 aktivist ve gençlik lideriyle Siyah Panter’lerin başı Babby Seale’a dava açıyor. Aaron Sorkin 151 gün süren Amerikan tarihinin bu en önemli davalarından birinin filmini çekmek için daha iyi bir zamanlama tutturamazdı. 2020, 1968’den sonra Amerika sokaklarında sivil itaatsizliğin zirve yaptığı en önemli yıl oldu. ‘Amerikan Rüyası’nın büyük çöküşüyle fişeklenen ve insan hakları adına sokaklara dökülen protestocular, tabii yine polis şiddetiyle karşılaştılar ve sırf haklarını aradıkları, özgürlük ve eşitlik istedikleri için “kurulu düzen” tarafından suçlu canavarlar olarak gösterilmeye çalışıldılar. Aynı şey 1969’da bu dava sırasında da yaşanmıştı. Yalnız o zaman suçlamak için 8 günah keçisi seçilmişti. Dava bitmeden davası düşen (fakat yargıcın emriyle mahkeme salonuna kelepçeli ve ağzı bağlanmış bir şekilde getirilen) Siyah Panterler’in lideri Bobby Seale, Demokratik Bir Toplum İçin Öğrenciler Birliği’nin kurucularından Tom Hayden, hippi aktivistler Abbie Hoffman ve Jerry Rubin yargılananlar arasında öne çıkan isimlerdi.
Filmin ana mekan olarak seçtiği mahkeme salonu, dramanın da merkezi.
Münazara ve konuşma yazma konusunda bir deha olan Aaron Sorkin, “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7) filminin senaryosunu aslında 2007’de yazıyor ve filmi Spielberg’in yönetmesi bekleniyor. Ancak 2008 krizi yüzünden Spielberg’in parası ödenemiyor ve senaryo rafa kalkıyor. Ta ki Sorkin çok doğru bir zamanlamayla 2019’da işi tekrar eline alana kadar. Sorkin, filmi çerçeveleyip bir bağlama oturtmak ve zamanın ruhunu vermek için Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla açıyor; fakat bundan sonra, çok az arşiv görüntüsü kullanılıyor. Oldukça absürd yargılanma süreci, mahkeme salonu, protestocuların karargahı ve aynı zamanda stand-up komedyen olan Abbie Hoffman’ın şovlarına bölünerek öykülendirilmiş. Davayı “bunak” diyebileceğimiz, Chicagolu avukatların %78’i tarafından kifayetsiz ve yetersiz bulunan taraflı bir yargıç Julius Hoffman (Frank Langella) yönetiyor ve “şov”un en önemli kısmı mahkeme salonunda vuku buluyor.
Sorkin yeteneğinden o kadar emin ki, çok daha çekici olabilecek protestolara çok az yer verip, durağan ve sıkıcı bulmamız beklenen mahkeme salonunda olup bitenleri başrole taşımış. Bir mahkeme draması için son derece hızlı tempolu ama temponun bir müzik eserinde olduğu gibi sık sık değiştiği bir film. Her bir oyuncu ama özellikle Abbie Hoffman’ı canlandıran Sacha Baron Cohen ve 7 sanığın avukatı William Kunstler’i canlandıran Mark Rylance müthiş performanslar sergiliyorlar. Bir filmi batıran ya da çıkaran en önemli ögelerden montajın (Alan Baumgarten) çok başarılı olduğu filmde, unutulmayacak birçok an var: Abbie/Jerry ikilisinin sürekli mahkemeyi yaratıcı şekillerde protesto etmeleri (örneğin salona hâkim cübbesi altına polis üniforması giyerek gelmeleri); Johnson dönemi Adalet Bakanı Ramsay Clark’ın (Michael Keaton) kendi arzusuyla hiç beklenmedik şekilde, sanıkların lehine ifade vermesi; az ama çarpıcı protesto sahneleri; karar gününde 7 sanık adına konuşması uygun görülen Tom Hayden’ın yargıcın tüm itirazlarına rağmen dava süresince Vietnam’da ölen 4700’den fazla Amerikan askerinin adını tek tek okuması bunlardan bazıları.
Dava, sanıkların 5’er yıl hapis cezası almasıyla sonuçlandı; Yargıtay’a gitti ve Yargıtay tarafından bozuldu. Başsavcı yeniden yargılamayı reddetti.
Gerçek hayatta “Şikago Yedilisi” Gerçek “Şikago Yedilisi” ve avukatları mahkemenin önünde: (soldan sağa) avukat Leonard Weinglass, Rennie Davis, Abbie Hoffman, Lee Weiner, David Dellinger, John Froines, Jerry Rubin, Tom Hayden ve avukat William Kunstler.
Filmin günümüzle paralelliklerine gelecek olursak… George Floyd ve Breonna Taylor’ın polis tarafından öldürülmesinden sonra ABD’yi kasıp kavuran protestolar esnasında film post-prodüksiyondaydı. Sorkin bunun üzerine filmine dava esnasında polis tarafından öldürülen Siyah Panterler Illinois Eyaleti Bölümü Başkanı Fred Hampton cinayetinden olay yeri fotoğraflarını ve cinayetten sonra kameraya bakarak sırıtan 5 polisin fotoğraflarını ekledi.
“The Trial of Chicago 7” yakın dönem Amerikan tarihindeki en önemli davalardan birini ilgiyi sonuna kadar taze tutarak dramatize eden; günümüzle paralellikler kuran; insan hakları, hükümetin ve polisin hayatlarımızdaki yeri gibi konular üzerine düşündüren; 2021 Oscarlarına “En İyi Film” dalında aday olması beklenen bir yapım.
6 Ocak’ta ABD Kongre Binası’nın, seçim sonuçlarını kabul etmeyen Trump yandaşlarınca işgal edilmesi, ülke tarihinde görülmemiş bir olay; “dünyanın jandarması” ABD’nin içeride ne kadar kırılgan olduğunun bir işareti ve İçsavaş gerilimlerinin halen aşılamadığının bir göstergesi olarak yorumlandı. Ülkenin içinde bulunduğu ortamdan çıkması içinse seçim sonuçlarına bel bağlamaktan fazlasını yapması gerekiyor. ABD’nin tersyüz olmuş kutupları ve işgale giden yolun analizi.
ABD, geçen yaz polisin siyah bir yurttaşı adeta insanlığa meydan okuyarak uluorta infaz etmesi üzerine büyük kitle gösterilerine sahne olduktan sonra 6 Ocak 2021’de bu kez aksi yönde bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı. Başkan Trump’ın çağrısıyla Amerika’nın dört bucağından gelen gruplar, Kongre binasını işgal etti. “Ayaklanma”, “başkaldırı”, “darbe teşebbüsü”, “iç terörizm” diye nitelenen Kongre işgali, rejimin karakteri üzerinde yeni tartışmalara yol açtı. “Demokrasi ihracatçısı”, denge-denetim mekanizmalarının merkezi, “dünyanın jandarması” Amerika’nın bu kadar kırılgan durumda olması tüm dünyada büyük bir şaşkınlık yarattığı gibi ABD tarihi açısından da bir dönemeç olarak değerlendiriliyor.
Kongre’de kargaşa Washington’da, Seçiciler Kurulu oylarının sayıldığı ve 3 Kasım 2020’deki başkanlık seçimlerinin sonuçlarının resmileştiği Kongre oturumu devam ederken Trump destekçileri “ilginç kıyafetleriyle” Kongre binasını bastılar.
ABD halen “dünyanın 1 numarası” olarak görülüyor. Fakat bunun arkasında aynı zamanda çok derin toplumsal eşitsizliklerin, kurumsallaşmış bir ırkçılığın, şiddetli bir cinsiyetçiliğin hüküm sürdüğü, sosyal güvenliğin bulunmadığı, fanatik mezheplerin, Nazi gruplarının ve silahlı çetelerin at oynattığı bir ülke. Şimdiye dek dünyanın farklı ülkelerinde desteklediği otoriter rejimleri ve diktatörlükleri de eklersek bu noktaya üç günde gelinmediği aşikar.
Trump’a maledilen Meksika sınırına duvar inşa etme projesine Clinton’ın başladığını unutmamak gerek. Trump gökten zembille inmedi; başkan seçilmesi bir kaza değil, derinlerdeki birtakım dinamiklerin ifadesiydi. Bu yüzden bazılarına şok edici gelen 2016 seçimini, bir kaza olarak değil, hegemonya krizi içinde bunalmış bir dünyada, neoliberal politikaların uygulanmasının giderek güçleştiği bir bağlamda okumak gerekir. Bu tür ortamlarda bireylerin siyasetteki özerkliği artar. Güçlü iktidar, ana eğilimdir. Dünyanın diğer önde gelen güçlerinde gözüken eğilim de budur.
Polisin iki yüzü Washington’da, Kongre binasını basan Trump destekçilerine polisin müdahalesi, kapıları neredeyse elleriyle açmakken geçen sene Black Lives Matter protestocuları en barışçıl anlarında bile polisin sert müdahalesiyle karşılaşmıştı (altta).
2007-2008 krizi sırasında bankaların kurtarılması, “kitle imha silahları” palavrasını bahane ederek girişilen Irak Savaşı’nın tam bir fiyaskoyla sonuçlanması “izolasyonistlerin” elini güçlendirmişti. Geleneksel siyasal partiler sisteminin içine düştüğü kriz, solda “Occupy”, “Black Lives Matter”, Demokrat Parti içinde Bernie Sanders’ın temsil ettiği hareket, 21 Ocak yürüyüşü, kadın hareketi, asgari ücretin saatlik 15 dolara çıkarılması için protestolar gibi toplumsal hareketlerde ifadesini bulurken sağda da Tea Party (Çay Partisi) ve sonra Trump’ı öne çıkarmıştı.
Trump’ın destekçileri için cazibesi, ABD’yi dünyanın tek hegemonik gücü olarak konumlandırmak için ülkeyi büyük bir işletme gibi yönetmeye, “Hıristiyan-Yahudi kapitalizminin” kalesi haline getirmeye çalışmasıydı. Kişisel pozisyonu ve rakiplerine karşı hoyrat tutumu aslında iş hayatındaki tavrını siyasete taşımaktan ibaretti. Kültürsüz, hatta kültür düşmanı, ırkçı, cinsiyetçi, homofobik, İslamofobik, antisemit söylemler etrafında ABD’yi kendi suretine dönüştürmeye çalışıyordu.
Bugün 1980’lerde kapitalist dünyanın çehresini değiştiren krizden daha derin bir krizle karşı karşıyayız. 2. Dünya Savaşı sonrası hegemonya mücadelesindeki dizilişinden oldukça farklı gerilimler de buna dahil edildiğinde dönemeç hayli keskin olabilir.
Seçime doğru
Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne girmesinin sonucu olarak ABD imalat sanayindeki istihdam kaybının 2,4 milyona ulaştığı biliniyor. 2016’da Trump’ın Michigan, Wisconsin ve Pennsylvania gibi sanayi kentlerindeki mutlak zaferinin ardından Çin’le gelişen ticaretin istihdam üzerindeki etkisine dair araştırmalar var. Küreselleşme ve sanayisizleşme ile hayatları altüst olan toplumsal kesimler, Cumhuriyetçilerin geleneksel tabanının yanısıra Trumpizm’in de toplumsal temelini oluşturuyor.
Bu kitlenin ortaya çıkmasında Demokratların uyguladığı politikaların da payı var. Daha önce Obama, işlerini kaybeden bu kesimin dertlerine derman olamadı. Hazine Bakanlığı’na Wall Street’e yakın Timothy Geithner’ı getirmesi bunun bir örneği. 2008 krizi sırasında sorumlu bankacıların peşine düşeceğine milyonlarca insanın emekliliklerini ve konutlarını kaybetmesine yolvermesi de başka bir örnekti.
Geleneksel olarak “emekçiler partisi” olarak nitelenen Demokratlar uzun zamandan beri özellikle beyaz emekçiler arasında zemin kaybediyordu. Diplomasız beyazlar arasında Biden’ın aldığı %32’lik oy, Trump tarafından katlanmıştı. Evanjelistler arasında %76 olması doğal karşılanabilir belki, ama kırsal kesimlerde de Trump’ın oy oranı %57’ydi. Sendikalıların %40’ı da Trump’a oy verdi. Ülkenin en yoksul kesimlerinde Trump kazanırken en zengin kesimlerinde Demokratlar öndeydi.
2020 Şubat’ına gelindiğinde ABD’de işsizlik %3,5 ile en düşük seviyesindeydi. Enflasyon ancak %2,3’tü ve son üç çeyrekte yıllık millî gelir %2,4 artmıştı. Muhafazakar örgütlerin tam desteği sürerken, Trump’ı başarıya götüren göçmenlere karşı düşmanlık, ırkçı öfke, çokuluslu şirketlerin lehine olan küreselleşmeye karşı hınç gibi temalar da etkisini sürdürüyordu. Bu şartlarda Trump’ın ikinci kez seçileceğine kesin gözüyle bakılıyordu.
Eylemcilerden biri hatıra olarak Kongre podyumunu evine götürmeye niyetlenmişken kameralara “neşe içinde” gülümsüyor.
Covid-19 ve yarattığı ekonomik tahribat gibi tersyüz gelişmeler, işsizliği 1930 buhranından bu yana en yüksek seviyeye, %14,7 gibi yüksek bir orana çıkararak Trump’ı tökezletse de buna rağmen 73,7 milyon oyla tüm zamanların en yüksek oyla kaybeden ABD Başkan adayı oldu. Pandemi vesilesiyle sürü bağışıklığını tercih eden Trump en güçlünün yaşama hakkını öne çıkaran sosyal Darwinizm’inin kurbanı oldu. Columbia Üniversitesi’nin Ekim 2020’de yaptığı bir araştırmaya göre pandemiye karşı ciddi önlemler alınsaydı sonuç %60 oranında değişebilirdi.
Bir terslik var
Biden yalnızca siyaseten kutuplaşmış bir ülkeye başkan olmadı; Covid-19’un toplumsal yarılmaları alabildiğine derinleştirdiği bir tablo da var önünde. Çalışma Bakanı’na göre tarihin en büyük eşitsizliğini yaratan ekonomik krizinlerinden birinden geçiyor ABD. Evden internet üzerine çalışmak, diplomalıları nispeten korusa da en alt kesimlerde durum vahim. En elverişsiz konumda çalışanlar arasında yayılan işsizlik, yüksek ücretlilere göre 8 kat daha fazla. En yukardaki işlerse tam tersine bir patlama yaşıyor. Mart’tan Ekim’e 643 milyarderin serveti 931 milyar dolar arttı. Bir garabet de milyarderlerin (Amazon’un patronu dahil) önünü açanın Trump olmasına rağmen “seçkinler”in Biden’a destek vermesi. Biden, onun döneminde çıkarlarının korunacağı inancında olan Wall Street, Silikon Vadisi, Hollywood gibi kesimlerin desteğini aldı.
Alman Der Spiegel, Haziran 2020 kapağıyla Kongre işgalini önceden görmüş.
Biden, Trump’ı tarih sahnesine çıkaran, kendisinin de dahil olduğu uygulamaları sürdürdüğü takdirde bir iyileşme görülmesi mümkün değil. Bunun için siyasi hayatı boyunca benimsediği “temkinli merkezci” rolünden vazgeçmesi gerekiyor. Örneğin pandemi süresince zenginleşenlere 2. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi bir vergilendirme getirebilecek mi? 2009’da Obama’nın yaptığı gibi krizden etkilenen büyük işletmelere yöneleceğine krizden gerçekten etkilenen “dar gelirlilere” yönelik politikalar geliştirebilecek mi?
Bu konulara el atmadığı takdirde, toplumsal sınıflarla siyasal tercihler arasındaki bu tersleme, Trump olmadan da Trump’ın zihniyetinin toplumsal zeminini koruyacağına işaret ediyor. Yani en yoksulların sorunları çözülmedikçe bu kesim, göçmenleri, siyahları, yabancıları, “seçkinleri” günah keçisi olarak görerek, kendi çözümsüz sorunlarının nedeni olarak onları hedef almaya devam edecek ve aşırı sağın nüfuz alanında kalacak. Malzemenin Trump’tan daha tehlikeli siyasi eğilimlere elverişli olduğu da söylenebilir.
Bu karedeki siyah olsaydı? Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin ofisini de basan göstericiler, Pelosi’nin bilgisayarından aldıkları e-postaları internette yayımladı.
Öteki Amerika
Seçim sonuçlarına 60 civarında itiraz başvurusu yapıldı. Cumhuriyetçi Parti yönetimi tarafından da desteklenen bu itirazlar, Cumhuriyetçi valilerin görevde olduğu eyaletlerde bile reddedilmesine rağmen Cumhuriyetçi seçmenin %70’i halen seçimin “üç kağıt” olduğuna inanıyor. Trump kaybetme ihtimaline baştan hazırlıklı olduğu için propagandasını bu yönde yürüttü. Kademe kademe gidişata çomak sokmaya çalıştı. Sonunda faşist Proud Boys’un (Gururlu Oğlanlar) da dahil olduğu beyaz üstünlükçüleri, milliyetçi taraftarlarını “millî görev”e çağırdı. Kongre binasına girdiklerinde birinin gömleğinde “Camp Auschwitz” yazıyor; diğeri faşistlere özgü mitolojik aksesuarla sahne alıyor; bir diğeri açıkça polise saldırıyordu. Amerikan İçsavaşı’nın bitmediğini ihsas eden, 19. yüzyılın köleci devletinin bayraklarının dalgalanması da bu tabloyu tamamlıyordu.
Aslında 1861-1865 İçsavaşı’ndan sonra ırkçılık kağıt üzerinde yenilgiye uğratılmışsa da ülkenin egemenleri, Ku Klux Klan bayrağı altında cinayetlerin (en az 250 bin), işkencelerin sürmesini dert etmemişlerdi. Yakın zamana dek siyahların en temel haklarının bile hayata geçirilemediği ülkede Henry Ford’un meşhur Hitler hayranlığı gibi eğilimler, her zaman en pespaye aşırı sağ düzenin ayrılmaz bir parçası olmuştu. Herkesin eşit olduğundan dem vuran Thomas Jefferson, George Washington gibi kurucular bile köle sahibiydi.
Senato önünde bir darağacı Amerikan Senatosu’nun önüne dikilen darağacı ve darağacının önünde “Tüm kongre üyelerini asın” diye bağıran göstericiler, canlı yayın yaptıkları halde kimlikleri tespit edilmeden evlerine gönderildi.
Senato Odası balkonuna tırmanmış bir gösterici.
Toplumsal adalet ve ırkçılığa karşı eylem yapanların katledilmesi, ırkçılığın tarih boyunca cezasız kaldığı Amerika’da artık “yeni normal”. Afro-Amerikalılara, Latinlere, Müslümanlara ve kendilerinden olmayan diğer tüm ötekilere karşı korku ve nefretle dolmuş bu güruh, kendini ülkenin bekasının güvencesi olarak görüyor. Eğer kurumsallaşmış olduğu söylenen bu halet-i ruhiyenin ötesinde iliklere işlemiş ırkçılık olmasaydı, polislerle “selfie” çekilecek kadar bir hısımlık kurulabilir miydi? Aksini düşünenler ırkçılığa karşı eylem yapmak üzere Kongre binasına girenler “Siyah Hayatları Değerlidir” hareketinin mensubu olsaydı ne olurdu diye kendilerine sorabilirler. Fazla düşünmeye gerek yok; geçtiğimiz yıl Washington D.C.’de “Black Lives Matter” hareketinin, asker ve polislerden oluşan bir orduyla karşılandıklarını hatırlamak yeterli. BLM göstericilerine karşı silah kullananlara karşı gösterilen hoşgörü, Uluslararası Af Örgütü’nün 26 Mayıs-5 Haziran 2020 arasında kaydettiği 125 polis şiddeti eyleminde de kaydedilmiş. Oysa bu kez, bazı polisler engelleri kaldırarak göstericileri adeta güvenlikli bölgeye elleriyle davet etti. Ordu ve polisin pasifliği silahlı göstericiler etrafı tahrip edip vandalizm örnekleri sergilerken de binayı ellerini kollarını sallayarak terk ederken de sürdü. Amerikan demokrasisinin mihenk taşı olarak gösterilen denge ve denetim mekanizmalarının Trump tarafından nasıl ihlal edilebildiğinin bir başka göstergesi…
Boynuzlu eylemci Baskın esnasında boynuzlu bir başlık takan ve kendinin “Q(Anon) Şaman” olarak tanıtan Jake Angeli, tüm fotoğraflarda önplandaydı.
İşgalden sonra?
Aşırı sağ, olayın ardından hükümete karşı büyük ölçekli bir saldırı gerçekleştirmenin özgüvenini kazandı. Artık onların kahramanları ve şehitleri var. Bu bir hükümet darbesi olmasa da 10 binlerce insanı seferber edebileceklerini gösterdiler. Olaya karşı tepkilerin Cumhuriyetçi saflarda da yayılması üzerine vandalizmin sorumlusu olarak “antifa” diye anılan faşizme karşı gruplara yüklenmekten de çekinmediler. Türkiye’deki kimi yorumcular da bu iddiayı kullandı. Ne de olsa seçim arifesinde resmî beklenti Trump’ın kazanmasıydı. Missouri Senatörü Josh Hawley, Kongre’nin işgalinden söz edildiğinde hemen lafı çevirdi: “Şiddetten bahsediyorsak bu ülkenin geçen yılki halini hatırlayın” derken işaret ettiği “Black Lives Matter” hareketiydi. Trump yanlıları kendi eylemlerine sahip çıkmaktan kaçınırken Trump da onları yüzüstü bıraktı.
Kongre binasının işgali dünyanın dört bucağında farklı şekillerde yorumlandı. Örneğin kitle görünce hepsini bir torbaya sokanlar, Fransa’daki “Sarı Yelekliler” hareketi ile Kongre işgali arasında paralellik kurdular. Evet, onlar da sokağa çıkmışlardı ancak açık bir toplumsal talepler manzumesine sahiplerdi. Sokağa çıkmalarının önemli bir nedeni kurumsal siyaset içinde seslerinin duyulmamasıydı. Oysa Trump yanlıları iktidarı tapulu malları olarak görüyor ve toplumsal sorunları ayrımcı, ırkçı bir bakış açısıyla sisteme değil, beyaz üstünlükçü olmayanlara mal ediyorlar. İş, ekmek, hürriyet istemiyorlar. Kölecilikten kalma avantajlarını hatırlatırcasına memleketin tapusu kendi üstlerinde kalsın istiyorlar. Karşı oldukları işsizlik ve yolsuzluk olsaydı diğer işsizler ve yoksullarla birlikte olmaları lazımken, onlar gerekirse cinayet işleme pahasına siyahlara, eşcinsellere, Müslümanlara, Latinlere saldırıyorlar. Sarı Yelekliler ise kesin olarak toplumsal adalet talep ediyorlardı ve son günlerde yeniden görüldüğü üzere göçmenlerin haklarını da savunuyorlardı.
İçsavaş mirası gerilimler Güney eyaletlerini temsil eden Konfederasyon bayrağı, İçsavaş esnasında dahi Washington DC’ye en fazla 10 km yaklaşabilmişti.
FBI müdürü ABD’ye karşı en büyük terörist şiddet tehdidi olarak ırkçı aşırı sağı gösterirken, polisin Şubat 2019’da olduğu gibi faşist Proud Boys ile işbirliği içinde hareket ettiği bilinirken, akademik çalışmalardan gazete sütunlarına “faşizm”, “proto-faşizm” gibi tabirler giderek daha fazla kullanılırken bir seçimle “normal”e dönüleceğine kimse inanmıyor. Ülkede şu anda New York Times okuyanların %91’i kendisine demokrat, Fox News’u tercih edenlerin %93’ü cumhuriyetçi diye nitelendiriyor. Biden bu kutuplaşmayı azaltmak amacıyla bir ulusal birlik çağrısında bulunuyor, ancak bunun için iki yayın organının ortalamasını almak yetmeyecektir.
Biden, “Biz, Amerika’yız” derken hoşgörü, saygı, haysiyet gibi değerlerden söz ediyor, ama tarihin, kızılderili soykırımı, kölelik, ırkçılık, Vietnam Savaşı gibi pek de haysiyetli sayılmayacak bir dizi olayı da Amerika’nın künyesine yazmak gibi bir kötü huyu var.