Etiket: sayı:80

  • KATOLİK KİLİSESİ’NE TARİHÎ İSYAN

    KATOLİK KİLİSESİ’NE TARİHÎ İSYAN

    ‘İşte burada duruyorum,
    başka türlü yapamam.
    Tanrı yardımcım olsun’

    1521’in Ocak ayında Martin Luther adlı bir Alman rahip, aforoz belgesini Wittenberg kentinde halkın gözü önünde yaktı. Bu meydan okuyuş Hıristiyan dünyasını bölecek; Protestan kiliselerinin doğmasına, Katolik Kilisesi’nin karşı-reform hareketine girişmesine yolaçacaktı. Avrupa modernizminin dönüm noktası.

    Hıristiyanlık tarihi bo­yunca Roma’daki Pa­palık kurumuna ilk meydan okuyan Martin Luther (1483-1546) değildi. Kendisin­den önce pek çok önemli din bilgini kiliseyi eleştirmiş; “sap­kın” ilan edilen tarikatlar kurul­muş; hatta Çek din adamı Jan Hus’un adını taşıyan Hus Sa­vaşları gibi yıllar süren çarpış­malar yaşanmıştı. Bu kilise mu­haliflerinin hayatı, daima ateşe atılarak sona ermişti.

    Peki Luther, üstelik afaroz edilişinden 25 yıl sonra yatağın­da ölmeyi nasıl başarmıştı? 15. yüzyılda Avrupalı entelektüel­ler arasında hümanizm hare­keti yaygınlaşmasaydı; 1450’de matbaa icat edilmeseydi; ulusal dillere verilen önem, ulus dev­letlere duyulan ihtiyaç zorla­masaydı; Papalık yolsuzluk ve yozlaşmayla şöhretini kaybe­dip güven kaybına uğramasay­dı; krallar Roma’daki Papa’nın gölgesinden kurtulmak isteme­seydi ve Türkler kapıya dayanıp Avrupa’yı korkuya boğmasay­dı; acaba Luther başarılı olabilir miydi?

    GettyImages-700800884
    Martin Luther, Kardinal’in önünde kendini savunuyor, 19. yüzyıl.

    Başlangıçta Martin Lut­her’in Papa’yla bir derdi yoktu; hatta muhafazakar bir rahip ve din bilgini sayılabilirdi. Ama 1510’da Roma’yı ziyareti sıra­sında Papalık sarayında gör­düklerinden şaşkına dönmüştü. Kilise mensupları için zorunlu olan bekaret yeminine rağmen, onlarca gayrimeşru çocuğu ol­mayan Kardinal, hatta Papa bile kalmamıştı. Kilise, Avrupa’nın heryerinden gelen paraları ola­ğanüstü bir şatafat için harcı­yordu. Avrupa’da bütün ente­lektüeller Kilise’ye eleştirel bir gözle bakıyordu. Üstelik ulusal duygu ve önyargılar da uyanma­ya başlamıştı: Diğer Almanların olduğu gibi, Luther’in gözünde de yoksul ve dürüst Almanları sömüren kurnaz İtalyanlar, Ro­ma’da Papalık makamını işgal etmişti.

    Hz. İsa’nın çile kavramı üzerine kurulmuş bu kilise­nin ikiyüzlülüğü ve ahlaksızlı­ğı, Martin Luther gibi muhafa­zakar bir rahibi isyan ettirmiş­ti. Luther’deki öfkeyi tetikleyen hadise, Kilise’nin iyice abarttığı “endüljans” denilen suiistimal oldu. Endüljans, Roma Kilise­si’nin insanlara verdiği bağış­lama belgeleriydi. Belgeler, gü­nahlarını itiraf eden insanların pişmanlık göstererek affedildi­ğini belirtiyordu.

    1. Martin Luther-gená
    Genç Luther Martin Luther gençliğinde Augustin tarikatına keşiş olarak girdiği dönemde.

    Katolik Kilisesi bugün de endüljans çıkarıyor, sonuncusu geçen yıl Covid-19 kurbanları ve onlara bakanlar için çıkarıl­dı. Ancak Luther dönemindeki uygulama farklıydı; bir Papa­lık endüljansını satın alan kişi, arafta geçireceği süreyi kısalta­bileceğine inanıyordu. 15. yüz­yılda, ölüler adına satın alınan endüljanslarla onların araftaki ruhlarına da yardım edilebile­ceği öne sürüldü.

    Endüljanslar, Papalık gelir­lerinin önemli bir kaynağıydı. Papa 10. Leo, 1515’te Roma’da inşa ettirmeyi planladığı San Pietro Kilisesi’nin yapımı için endüljansları bir finans kaynağı haline getirdi. Zina ve hırsız­lık dahil her günahı bağışlaya­cak bir endüljans çıkardı! 2 yıl sonra 1517’de Papa, Mainz’in yeni başpiskoposu Abrecht’in makamına geçmesi üzerine do­ğan ağır harcamayı endüljans satışıyla karşılamasına izin ver­di. Bu satış çok etkili biçimde duyuruldu; para ödeme karşılı­ğında herkes, külfetli tövbe, ba­ğışlanma ve pişmanlık süreç­lerinden geçmeksizin selamete erişecekti!

    4. Worms meclisi- anton von werner
    Kiliseye açık meydan okuma Worms Meclisi’nde Martin Luther imparator, prens ve piskoposların önünde kiliseye meydan okuyor. Anton von Werner’in tablosu, 19. yüzyıl.
    5. Bilge Friedrich Met MÅzesi
    Luther’in koruyucusu Saksonya seçmen prensi 3. “Bilge” Friedrich (Lucas Cranach).

    Luther’in üniversitede din­bilim profesörü olarak çalıştığı Wittenberg yakınlarında Do­miniken tarikatından rahip Jo­hann Tetzel, endüljans komis­yoncusu olarak tayin edilmişti. Saksonya’da Luther’in yaşadığı bölge, seçmen prens 3. Fried­rich’in egemenliği altındaydı. Burada Tetzel’in bir gücü yoktu, çünkü Friedrich dinsel amaçlar için toplanacak bütün paranın kendisine ait kutsal kalıntılar koleksiyonu için harcanması­nı istiyordu. Ancak insanlar, hemen yakındaki Elbe Neh­ri’ni geçip Tetzel’in sattığı en­düljansları alarak geri dönüyor; Luther bunları gördükçe büyük bir öfkeye kapılıyordu.

    İşte Martin Luther’i ünlü “95 Tez”ini yazmaya yönelten buydu. Bu tezlerde esas ola­rak endüljans satın almanın Hıristiyanları gerçek tövbe ve pişmanlıktan uzaklaştıraca­ğı söyleniyordu. Luther bağış­lanma belgelerine sadece bir suiistimal olarak değil, dinin ta kendisini ilgilendiren bir büyük sorun olarak saldırdı. Tezlerde Luther’in sonradan geliştire­ceği, selameti sadece ve sadece inanca (sola fide) bağlayan ve özgür iradeyi inkâr eden, böy­lece Roma Kilisesi’nden kopan görüşleri henüz yoktu.

    Luther 31 Ekim 1517’de bu tezleri, bir mektupla endüljans satarak gelirini artıran Ma­inz Piskopos Prensi Albrecht’e gönderdi. Aynı tarihte üniver­site geleneğine uygun olarak, tezleri Wittenberg Kale Kilise­si’nin kapısına çiviledi. Latince­den Almancaya çevrilen tezler matbaa sayesinde basıldı; sade­ce Almanya’da değil, İngiltere, Fransa ve İtalya’da da büyük il­giyle karşılandı.

    Endüljans komisyoncusu Johann Tetzel’in tarikatı olan Dominikenler, fırtınanın geç­mesini sessizce bekleyebilirdi ama tam tersine Luther’e karşı harekete geçtiler. Bu tarikattan ünlü bir polemikçi (ve Luther’in eski bir dostu) olan Johann Eck, kilise kürsüsünden Luther’e saldırdı. Luther kalemiyle ken­dini savundu ve tartışmaların tonu gittikçe yükseldi. Sonun­da Roma Kilisesi de bir şeyler yapması gerektiğini düşünmeye başladı. Önce Haziran 1520’de Luther’i aforoz etti ancak kararı uygulamaya koymadı. Kilise da­ima kendisine karşı çıkanların pişmanlık bildirip tövbe etme­sini tercih ederdi; bunun onları “yakmaktan” daha iyi bir yön­tem olduğuna inanmıştı.

    11.-Luther-incili
    Kısa sürede “bestseller” olan Luther İncil’inin ilk baskılarından biri.

    Ancak Luther geri adım at­madı ve en etkili üç risalesini afaroz edildiği yıl kaleme aldı. Alman Ulusunun Hıristiyan Soyluluğuna Sesleniş, Kilise­nin Babil Esareti ve Hıristiyan İnsanın Özgürlüğü adlı bu risa­leler, yeni dinin özünü barındı­rıyordu: Almanlardan bir kurul oluşturarak Hıristiyanlıkta bir reform yapmalarını istiyor; Ka­tolik Kilisesi’nin birçok kutsa­ma ayinini ve rahiplerin aracı rolünü reddediyordu. Büyük bir polemikçi olan Luther gerekti­ğinde kabalaşabiliyor, acımasız bir mizaha başvurabiliyordu. Önce Almanya’da sonra Avru­pa’da okuma-yazması olan her­kes artık Luther’i tanıyor, yazı­ları elden ele dolaşıyordu. Kilise nihayet Ocak 1521’de, bundan tam 500 önce aforozu uygula­maya koyduğunda artık çok geç kalmıştı. Luther belgeyi ateşe atarak, Roma’yla köprüleri de attı.

    8. Luther incili almancaya áeviriyor
    Ortaçağ’ın bestseller’ı Luther Saksonya seçmen prensine ait Wartburg Şatosu’nda gizlenirken İncil’i Almancaya çeviriyor.

    O sıralarda dünyanın en bü­yük vârisi diyebileceğimiz 20’li yaşlarının başındaki bir genç, Kutsal Roma Germen İmpa­ratoru seçildi. Biz onu Kanunî Sultan Süleyman’ın ünlü rakibi Şarlken olarak biliyoruz. Bu de­likanlı, büyükanne ve büyükba­balarından bugünkü Flemenk, Avusturya, İspanya, Napoli, Si­cilya ve yeni fethedilmekte olan Amerikan topraklarını miras al­mıştı. Almanya’da ise 7 seçmen prens tarafından imparator seçilmişti ama bu topraklarda herhangi bir siyasi gücü yoktu.

    Almanya’nın bu parçalı hali, Luther’in neden başarılı oldu­ğunu da açıklar. Sadece seçmen prensler değil, onların dışında sayısı 100’ü bulan pek çok dük, kont, marki ve kent piskoposu; o dönemi inceleyen tarih öğren­cisinin bile başını döndürecek karman-çorman bir Alman ha­ritasında iktidarı paylaşıyordu. Sözde bu haritanın hakimi olan Kutsal Roma Germen İmpara­toru; esas iktidar sahibi Alman prensleriyle Worms kentinde arada sırada toplanan bir mec­liste (Reichstag) biraraya gele­rek ortak bazı siyasi kararlar al­maya, derme çatma bir bütün­lük oluşturmaya çalışır, ancak kargaşa devam ederdi. Ancak kendini Hıristiyanlığın dünye­vi temsilcisi, Roma Kilisesi’nin koruyucusu olarak gören acemi İmparator Şarlken, birliği bo­zacak en büyük tehlikeyi, yani Martin Luther sorununu hallet­meyi umuyordu.

    Luther, İmparator Şarlken tarafından Worms’ta 1521 ba­şında açılan meclise çağrıldı. 18 Nisan’da imparator, prens ve piskoposların huzuruna çıktı­ğında, kendisini Papa’nın afo­roz fermanına karşı savunma­sı ve tövbe etmesi istendi. Eski dostu, şimdiki düşmanı Johann Eck, masaya Luther’in kitap­larını dizerek “Martin, bunları sen mi yazdın? Pişman mısın?” diye sordu. Luther, kitapların kendisine ait olduğunu kabul etti, tövbe edip etmemeye karar vermek için 1 gün düşünme iz­ni istedi.

    13. Wittenberg Kilisesi Luther Kapçsç
    Tarihe geçen kilisenin kapısı “95 Tez”in çivilendiği Wittenberg Kilisesi 19. yüzyılda yeniden yapıldı ve tezler bir kapıya kabartma olarak yazıldı.

    Ertesi gün meclise geldiğin­de “Kutsal Kitaplar veya man­tık beni ikna etmediği sürece (çünkü ne Papa’ya ne de ruhani meclislere güveniyorum, çoğu zaman hata yapıyor ve birbiriy­le çelişiyorlar) alıntı yaptığım Kutsal Kitaplara bağlıyım ve ‘Tanrı’nın Sözü’nün esiriyim” dedi ve şu ünlü sözleri ekledi:

    “Hier stehe ich, ich kann nicht anders. Gotte Helfe mir. Amen!”

    (İşte burada duruyorum, başka türlü yapamam. Tanrı yardımcım olsun. Amin!)

    İngiliz tarihçi Michael Mul­lett’e göre bu sözler “hitabet sa­natı tarihinde çığır açıcı bir kla­sik”tir. İmparatorun huzurunda Papa’ya böyle meydan okuyan bir rahibin derhal çalı- çırpılara atılıp yakılması beklenirdi ama olmadı. Luther cesaretini sadece vicdanından almıyordu; Almanya’nın 7 seçmen prensin­den biri olan hamisi Saksonya hükümdarı “Bilge” Friedrich’e güveneceğini biliyordu. Wor­ms’tan ayrılmasına izin verildi. Şehir dışına çıkan arabası yolda “birileri” daha doğrusu Prens Friedrich’in adamları tarafın­dan güya kaçırıldı. Artık kur­tulmuştu, Friedrich’in toprak­larındaki Wartburg Şatosu’nda kendisine ayrılan dairede güven içinde çalışabilir, İncil’i Alman­ca’ya çevirebilirdi.

    Bu, sıradan bir çeviri değil­di. Basılı sözün gücü, kilise­yi başından beri korkutmuştu. İlk sansür bu yeni teknolojinin doğduğu Mainz kentinde baş­lamış, ardından Kutsal Kitap­lar’ın yerel dillerde basılması yasaklanmıştı. Gerçi bundan önce Tevrat ve İncil birçok dile, hatta Almanca’ya da çevrilmişti. Ancak matbaanın sağladığı yo­ğun üretimle Martin Luther’in şöhreti ve ateşli dili biraraya ge­lince, ortaya herkesin kapıştığı, okuma bilenlerin pazar yerle­rinde bilmeyenlere okuduğu bir “best-seller” çıktı. Bu çevirinin hem modern Almancanın hem de Alman kimliğinin oluşumun­da oynadığı rol herkes tarafın­dan kabul edilir.

    Luther hayatının geri kala­nında Almanya’da imparatorun egemenliğinden kurtulmak için yol arayan birçok prens tarafın­dan desteklendi. Hıristiyanlık başlangıçta nasıl Roma İmpa­ratorluğu tarafından resmî dev­let dini olarak kabul edildikten sonra hızla yayıldıysa; Protes­tanlık da yayılmasını Avrupa’da kendi kiliselerini denetlemek, Roma’nın vesayetinden kurtul­mak isteyen çeşitli hükümdar­ların siyasi iradesine borçluydu. Luther bu siyasi desteğin karşı­lığını ödemesi gerektiğinde te­reddüt etmedi, yeni dinin yayıl­ması uğruna tavizler verdi.

    Kimi zaman tam bir politi­kacı ve polemikçi önder, kimi zaman vicdanının sesini dinle­yen inançlı bir Hıristiyan olarak kuşkusuz karmaşık bir kişili­ğe sahipti. Ancak Batı tarihinde yeni bir sayfa açtığına, Katolik Kilisesi’ni temellerine kadar sarstığına kuşku yoktu. Onun yolundan gidenler, dünyanın her yerine yayılan birçok Pro­testan kilisesi kurdular; kimi zaman bağnazlıkta Katoliklerle yarıştılar kimi zaman moder­nizmin bayrağı oldular.

    EVLENME İZNİ

    Martin Luther ve sevgili karısı Käthe

    Luther’in evlilik ve aileye olan tutumu, Hıristiyan dünyası için önemli bir yeni­likti. Kilisenin kendi üyeleri için zorunlu kıldığı bekareti ve manastır yaşamını reddetti. İlk Protestanlar için rahibeleri manastırlardan kaçırmak bir özgürlük mücadelesi sayılıyor­du. Luther, 1523’te kızını ve başka 11 rahibeyi manastırdan kaçıran Leonhard Koppe’yi öve öve bitiremedi ve onu “İsrail’i Mısır esaretinden kurtaran Hz. Musa’ya” benzetti. Bu kaçak rahibelerden biri olan Katheri­na (“Käthe) von Bora, 1525’te Martin Luther ile evlenecek ve 6 çocukları olacaktı. Bu örnek sayesinde Katolik rahiplerin ak­sine, Protestan kilise üyelerinin evlenmesine izin verildi.

    U DÖNÜŞÜ

    Luther ve ‘Köylüleri
    neden öldürmeliyiz?’

    Nüfusun 5’te 1’inin kırsal kesimde yaşadığı Alman­ya’da, 1524’te başlayan büyük köylü isyanı, Protestanların ilk sınavıydı. Sayıları 300 bine varan bu köylü ordusunun oluşmasın­da Luther’in etkisi büyüktü. Luther’in müritlerinden radikal Protestan din adamı Thomas Müntzer, köylülere bizzat önder­lik etmişti. Luther ise başlangıç­ta hem köylülere uygulanan haksızlıkları hem de onların silahlanmasını eleştirirken, hadiselerin zirveye ulaştığı 1525’te isyancılara sırtını döndü. O yıl yazdığı Wider die Mor­dischen und Reubischen Rotten der Bawren (Katil ve Hırsız Köylü Sürülerine Karşı) adlı risalesinde şöyle diyordu: “Tıpkı kuduz bir köpeğin öldürülmesi gibi köylüler de gizlice veya açıkça kesilmeli, boğulmalı, bıçaklanmalıdır”.

  • Roma’nın konsül seçimini niye yeni yıl diye kutlarsın?

     Yılın başlangıcını Ocak ayına çeken de yine bizim kuntiz Romalılar. Jül Sezar’ın doğumgünüymüş diyen de var ama kulak asmayın. Bu Romalılar, Roma rakamlarını bulsalar da yıllara numara vermeyi akıl etmemişler; o yıl kim konsülse o konsülün adıyla anıyorlar yılı. E seçilen yeni konsüller de göreve Allah kısmet eder de bir aksilik çıkmaz, Senato falan basılmazsa Ocak ayında başladığı için; yılı götürüp Ocak’ta başlatmaya karar veriyorlar. Yoksa onlar da bal gibi biliyor; zira Eylül, Ekim, Kasım, Aralık aylarının latincesi “yedi, sekiz, dokuz ve onuncu ay” demek.

    Yiğit Özgür’ün sabah ya­taktan kalkan adamın dışarıya bakıp “Bu ne lan, dünün aynısı” dediği kari­katürünü paylaşma şenlikleri bittiğine göre, yeni yıl kutla­malarına dair bir-iki cümle söyleyebiliriz herhâlde. Ta­bii ilkokulu bitiren her va­tan evladı gibi, 1 yılın, dünya­nın güneşin etrafında tam tur dönmesinden ibaret olduğu­nu biliyoruz. Hâliyle bu dön­me hareketinin nerede başla­yıp nerede bittiğini söylemek mümkün değil.

    Ha ama tabii binlerce yıl öncesinden, bu hareketin ker­teriz noktalarına da uyanmı­şız. Şimdi ekinoks’tu, dönen­ceydi, bunları ilkokulda öğren­diğimiz için basit geliyor ama; bence milattan önce ikinci, üçüncü yüzyıllarda İznik’imi­zin gururu Hipparkus’un otur­duğu yerden, düşünüp taşınıp, hesap-kitap yapıp yörüngesel salınımına kadar keşfetmesi çok fantastik bir olay.

    MÖ 46’da Jül Sezar Roma takvimi üzerinde büyük değişiklikler yaparak kendi adıyla anılan Jülyen takvimini oluşturdu.

    Hayır, bugün onca imkana rağmen aramızdan rastgele se­çecekleri 10 bin kişiyi İznik’e gönderseler, Google olmadan İznik’i bile bulamayız, Adapa­zarı-Hendek-Sapanca üçgenin­de kayboluruz. Ya ben mesela… Bırakın yörüngesel salınımı, manyetik kuzeyle gerçek kuze­yin farkını bile askerde talim yaparken öğrendim. Zaten ata­larımız sağolsun o kadar çok şey keşfetmişler ki, bizim gibi denyolar çağının aktörlerine anca “kendimizi keşfetme” im­kânı kalmış. Valla ekinoksu, yö­rüngesel salınımı falan bırakın, hesap makinesini daha bugün kullandığımız kolay rakamlar bile olmadan tasarlayıp, dün­yanın ve gözle görülebilir gök­cisimlerinin düzenli-düzensiz hareketlerini keşfeden adamla­ra “Merhaba ben Hüseyin, ben de kendimi keşfediyorum, ya­ratıcılığımı, içimdeki çocuğu, spiritüelliğimi falan” desek ya­banın sapıyla döver bizi. Artık dönemine göre yaba henüz icat edilmemişse, zeki adam, ora­dan bir şey bulur buluşturur ekleştirir belimize.

    Yani aslında ne kadar fan­tastik gelse de, atalarımız ker­teriz noktalarını saptamala­rının çok öncesinden beri za­manı yıllara bölmüş durumda. Tabii bu yılın başı da keriz gibi kışın ortasına değil, genellikle ilkbahar ekinoksu dolaylarına tekabül eden günler oluyor. Ha daha kuzeyde, kıştan daha çok çeken memleketlerde yeni yıl diye günlerin tekrar uzamaya başladığı gündönümünü ya da daha güneyde bilakis tam tersi sonbahar ekinoksunu kullanan da var. Ama genel olarak, kış bitiyor, bahar geliyor, ancak on­dan sonra efendi efendi yeni yıl kutlanıyor. Atalarımızın bizden mantıklı olduğunu gösteren ha­diselerden biridir bence.

    Tabii ademoğlu değil mi, ademoğluna kutlama olsun; “Hacı artık yeni yılı bahar gel­diğinde değil de, kafadan kış başladığında hatta doruk nok­tasına çıktığında kutlayacağız” diyen kim olursa olsun insanlar Mart’tır, Nevruz’dur, Nisan’dır, Paskalya’dır diye yeni yılını farklı bir isimle de olsa eskisi gibi kutlamaya devam ediyor; bir tek adına yeni yıl demiyor. Yanılmıyorsam Çinliler, Kam­boçyalılar falan hiç iplemiyor; eskisi gibi daha bahara yakın ta­rihlerde yeni yıl kutluyorlar.

    Yılın başlangıcını Ocak ayına çeken de yine bizim kuntiz Romalılar bu arada. Jül Sezar’ın doğumgünüymüş di­yen de var ama kulak asmayın. Bu Romalılar, Roma rakamla­rını bulsalar da, yıllara numa­ra vermeyi akıl etmemişler; o yıl kim konsülse o konsülün adıyla anıyorlar yılı. E seçilen yeni konsüller de göreve Allah kısmet eder de bir aksilik çık­maz, Senato falan basılmazsa Ocak ayında başladığı için; yı­lı götürüp Ocak’ta başlatmaya karar veriyorlar. Yoksa onlar da bal gibi biliyor; zira Eylül, Ekim, Kasım, Aralık aylarının latincesi “yedi, sekiz, dokuz ve onuncu ay” demek. Gerçekten düşünecek olursak, Roma’da yılda bir defa yapılan konsül seçiminin tarihini hâlâ dünya­nın yarısı olarak yılbaşı diye kutlamamız çok garip.

    Şimdi “Arkadaş Şubat ayı­na geldik, yeni yıl yazısı yazı­yorsun” diyen arkadaşlar ola­bilir. Ancak yukarda dediğim gibi, mantık olarak yeni yıl kutlamalarına ancak önümüz­deki ay başlamamız gerekiyor. Hayır, “2021 bari iyi geçsin” diyordunuz; varsayın 2021’e üç ay avans verdik, tüm der­di çileyi olduğu gibi 2020’ye gömdük, Senato baskınlarını ve siz bu satırları okurken ba­şımıza gelebilecek sair musi­beti 2020’ye iteledik; fena ol­maz mı? Ha 21 Mart 2021’den itibaren siz yine paylaşın Yi­ğit’in karikatürünü.

  • Önce Alman ekibi, sonra Osman Hamdi Bey geldi; 70 sene hiç ilgilenilmedi!

    1881’de Nemrut Dağı’nda ilk bilimsel incelemeleri yapan Puchstein ve Sester’den 2 sene sonra, Osman Hamdi Bey ve ekibi de bölgede kazı çalışmalarını başlattı. Yapılan ilk yayınlardan sonra, bölgedeki arkeolojik eserler kaderine terkedildi. Aşırı soğukla birleşen tahribattan sonra, ilk kazılar 1953’te başlayabildi. 2000’li yıllarda yapılan tartışmalı uygulamalarla Nemrut Dağı’nın büyüsü büyük ölçüde kayboldu.

    Adıyaman İli Kahtâ ilçe­si sınırları içindeki An­titoros dağ silsilesine bağlı Ankar Dağları’nın Nemrut (2.150 m.) zirvesinde, dünya ar­keolojisi açısından eşsiz eserler yer almaktadır. MÖ 69-36 ara­sında hüküm sürmüş, Yakındoğu tarihinin sıradışı kişiliklerinden Kommagene Kralı 1. Antiokhos, burada kendisi için görkemli kutsal alanlar yaptırmış ve me­zar anıtının (tapınaksal anıtme­zar -hierothesion) üzerini 30 bin metre küp hacmindeki kırma taşlardan oluşan 50 metre yük­sekliğinde bir suni tepe (tümü­lüs) ile örttürmüştür. Tümülü­sün doğu ve batısında devasa heykellerin ve kabartmaların yer aldığı iki teras bulunmaktadır. 1. Antiokhos, her terasta kendi heykeli ile birlikte tahtlar üze­rinde oturan 9 m yüksekliğinde tanrı heykellerini diktirmiştir.

    Herbiri yaklaşık 7-8 ton ağır­lığındaki büyük taş bloklarının işlenmesi ve üstüste konma­sıyla, parça parça yapılmış bu tanrı heykelleri, her iki teras­ta da aynı sırayla; Tanrı-Kral 1. Antiokhos, yanında ülkenin Ana Tanrıçası Kommagene, tam or­tada Baştanrı Zeus-Oromasdes, onun yanında Apollon-Mithras ve en sağda Herakles-Artagnes konumundadır. Tanrı heykelle­rinin oturduğu her iki terastaki tahtları oluşturan taş bloklarının arka yüzünde ise bizzat 1. Anti­okhos tarafından kaleme alınmış bir “vasiyetname” niteliğinde 237 satırlık uzun bir kült yazıtı (nomos) bulunmaktadır. Nem­rut Dağı’nda 13.850 hektarlık bir alan 1988’de Millî Park ilan edil­miş ve UNESCO’nun “İnsanlı­ğın Kültür Mirası” listesine alın­mıştır.

    Batı dünyasının Nemrut Da­ğı zirvesindeki bu görkemli eser­lerden ilk kez haberdar olması 1881 sonlarına rastlamaktadır. Berlin’deki Prusya Kraliyet Bi­limler Akademisi’ne İzmir’de­ki Alman Konsolos Yardımcısı Müller-Raschdau’un yazdığına göre, o sıralar Diyarbakır Vila­yeti’nde yol yapım işlerinde baş­mühendis olarak çalışan Karl Sester adlı bir Alman, Doğu An­titoros Dağları’ndaki bir zirvede, çok sayıda ve muazzam büyük­lükte Asur heykellerinin oldu­ğunu iddia etmektedir. Sester’e göre, deniz seviyesinden 2.000 m yükseklikteki bu eserler Asur kültürüyle yakından ilgilidir.

    Kazılar başlamadan 1883’te Osman Hamdi Bey ve Osgan Bey’in ekibi tarafından çekilen bu fotoğraf, Nemrut Dağı’nın kazılar başlamadan önceki halini gösteren tek orijinal fotoğraf.

    Bu bilgileri değerlendiren akademi üyeleri, çok farklı yo­rumlar yapmışlardır. Anlatı­lanların hayal ürünü olabilece­ği dahi söylenmiştir. Antitoros­lar’ın güney tarafında ve Kâhta yakınındaki bu zirve, o sıralarda coğrafi bakımdan bir nokta ola­rak haritalarda bilinmektedir. Bu bölgenin ilk haritasını çıkaran da, o sıralarda Berlin’de emekli olarak yaşayan ünlü Feldmareşal Graf Helmuth von Moltke’dir. Helmut von Moltke, Osmanlı yö­netimine karşı ayaklanan Mısır Hıdivi Mehmet Ali Paşa kuvvet­lerine karşı Osmanlı Ordusu’nun danışmanı olarak Malatya ve civarında at sırtında kartogra­fik çalışmalar yaparken; her yan­dan görülebilen Nemrut Dağı zirvesini nirengi noktası olarak kullanmasına karşın, bu dağın zirvesindeki bu ilginç eserler hakkında hiçbir bilgi almamış­tır. Oysa, sonradan Berlin İlimler Akademisi’nin onursal üyeliğine de seçilen Moltke, Anadolu’da­ki seyahatleri sırasında gördü­ğü antik kalıntılar hakkında bilgi toplamaya özellikle özen göster­miş birisidir. Bu nedenle, 1881’de Berlin İlimler Akademisi’ne Nemrut Dağı hakkında şaşırtı­cı bilgiler içeren bu mektup ulaş­tığında, konuyu değerlendiren akademi üyeleri büyük bir şaş­kınlığa uğramış ve ikileme düş­müşlerdir. Üzerinde muazzam heykellerin yer aldığı söylenen bu zirvenin arkeolojik önemi ve bu eserler konusunda, o gü­ne kadar kayda geçmiş herhangi bir bilgi de bulunamamıştır. So­nunda, Sester’in verdiği bilgile­rin gerçek yönlerini araştırmayı öneren biliminsanlarının görüşü ağır basmıştır. Bu amaçla Otto Puchstein ile Karl Sester konu­nun aydınlatılması ve Nemrut Dağı zirvesinde araştırmalar yapmak üzere görevlendirilir ve gerekli kaynak ayrılır. Zorlu bir yolculuktan sonra Puchstein ve Sester 4 Mayıs 1882’de Nemrut Dağı’na ulaşır. Puchstein’ın not­larından Nemrut Dağı’nda yap­tıkları çalışmalarını ayrıntılı ola­rak öğreniyoruz:

    “İlk izlenim gerçekten olağa­nüstüydü. En yüksek kayalık te­penin üzerinde, aslında tırman­dığımız terastan 40 metre daha yukarda, sanki bir dağın üstüne oturmuş bir dağ gibi, mezar te­pesi yükseliyordu… Kayadan yontulmuş yüksekçe bir podyum üzerinde, sırtları mezar tepe­sine dönük ve oturur vaziyette, dev büyüklükte 5 tanrı heykeli yer alıyordu; bunlardan sadece biri (Ana Tanrıça Kommagene) sağlam durumdaydı. Önümüzde, heykellerin yere yuvarlanmış, her biri bir adam büyüklüğün­de başları ile geride taş parçala­rından bir tepe vardı; yerlerde alçak duvarların önünde üzeri kabartmalarla süslü bloklar ya­tıyordu. Bu kabartmalı steller vaktiyle duvarların üst tarafla­rındaki yuvalarına yerleştirilmiş olmalıydı. Bütün alan, kayalar yontularak ve düzleştirilerek te­ras haline getirilmişti… Tümülü­sün etrafını dolaştık; taşlar ayak­kabıların tabanlarını deliyordu. Çünkü bütün tepe, tıpkı bizdeki şose taşları gibi suni olarak ufal­tılmış, birbirinin aynı büyüklük­te taş parçalarından oluşuyordu ve yığmanın izin verdiği ölçüde yüksekti. Tepenin öbür yanın­da, batıda yine bir terasa ulaştık, ancak bu, ilkinden daha aşağı­daydı. Heykelleri oluşturan taş blokları yığın halinde duruyor­du ve başlar terasın her tarafına yayılmıştı. Heykellerin arkasın­da bir dizi kabartmalı blok göze çarpıyordu”.

    1 yıl arayla iki kazı çalışması Nemrut Dağı’nda Puchstein’ın yürüttüğü ilk araştırmalar sırasında Doğu Terası’nda yer alan Tanrı tahtlarının arkasındaki büyük kült yazıtı temizlenirken (üstte). Osman Hamdi Bey, 1883’te BatıTerası’ndaki kumtaşından yapılma selamlaşma kabartmalarının kazısı sırasında (altta).

    Gizemli yazıtlar

    Puchstein, heykel gövdeleri­nin bulunduğu podyuma tır­mandıktan sonra, taht biçi­mindeki taş koltukları oluş­turan taş bloklarının arka yüzünde 5 cm yüksekliğinde Grekçe harflerle yazılmış ya­zıtların yer aldığını görmüş ve hemen bu yazıtı çözümle­me denemelerine girişmiştir. Elinde lobut tutan heykelin ise Herakles’i canlandırdığına ka­rar vermiştir. Bu heykelin taht kaidesi arkasındaki yazıların, diğer heykellerin arkasında da devam eden uzun yazıtın baş­langıç bölümünü olduğundan da kesinlikle emin olmuştur.

    Ne yazık ki bu ilginç yazıtın ilk satırları, zaman içinde olu­şan tahribat yüzünden okuna­maz haldedir. Açıktaki harflerin çoğu, sert hava şartlarının etki­siyle hemen hemen silinmiştir. Ancak, ilk olarak belirledikleri husus, Nemrut Dağı üzerinde­ki bu eserlerin Asur kültürüyle bir bağlantısı olmadığıdır. Üslup özellikleri açısından çok daha sonraki bir döneme tarihlen­meleri gerekiyordur. Puchstein, elindeki bütün imkanları kulla­rak, 5 heykelin taht-koltukları­nın arkasında yer alan ve birbiri­nin devamı olduğunu belirlediği uzun yazıtın, bir kopyasını çıkar­maya karar verir. Ertesi sabah metni kopya etmeye başladığın­da, yazıtın 53. satırında çok il­ginç bir bilgiyle karşılaşır:

    “İşte, gördüğün gibi, Tan­rılara gerçekten lâyık oldukla­rı bu heykelleri ben diktirdim: Zeus-Oromasdes’in, Apol­lon-Mithras-Helios-Hermes’in, Artagnes-Herakles-Ares’in ve her şeyi besleyen vatanım Kom­magene’nin heykellerini. Aynı taştan ve aynı tahtlar üzerinde duaları işiten Tanrıların yanı­na kendi heykelimi de koydurt­tum. Böylece ulu Tanrıların ezeli saygınlığını kendi genç bahtıma çağdaş kıldım. Ve böylece on­ların kraliyete ilişkin olarak gi­riştiğim işlerde sık sık ve somut olarak, âlicenap bir yardım ola­rak bana tevcih ettikleri sonsuz ihtimam ve himayelerinin hak­kaniyetli bir taklitçisi oldum”.

    Yazıtta bu şekilde seslenen kimdir? Anadolu tarihinin hangi kralı “göksel tahtların yakının­da” böylesine görkemli bir anıt mezar yaptırmıştır? Metnin ba­şındaki harflerin zamanla aşın­mış olmasından dolayı, Puchs­tein ilk kopyalamaları sırasın­da burayı yaptıran kralın adını tam olarak okuyamaz. Bununla beraber, batıda da tamamen kır­ma çakıllarla kaplı bir teras daha vardır. Orada da aynı tarzda hey­kel tahtlarının olduğu, üzerlerini örten karlara rağmen farkedil­mektedir.

    Puchstein, bu terasta bulu­nan anıtsal heykel tahtlarının arka taraflarında da doğudaki­ler gibi yazıt olabileceğini dü­şünür. Batı Terası’na gittiğinde yanılmadığını kısa sürede an­lar. Batı Terası’ndaki heykelle­rin taht-koltukları arkasındaki yazıtlar, çakıllar tam kapatma­dığından daha rahat okunabil­mektedir. Puchstein sonunda tüm yazıtı kopyalamayı başa­rır. Bu arada önemli bir şey daha tespit etmiştir. Her iki terastaki taht koltukların arkasındaki ya­zıt metinleri, bazı imlâ farkları dışında tümüyle birbirinin aynı­dır. Bu durum yazıtın tamamı­nı çözmek açısından son derece yararlı olur. Doğu tarafındaki, tahribattan kaynaklanan eksik yerleri, batı tarafındaki metnin yardımıyla; batıdaki metnin ek­siklerini de doğudakinden yarar­lanarak tamamlama imkanını bulmuştur. Böylece yorucu kop­yalama işlemlerinden sonra bü­tün metin Doğu Terası’nda tam 237 satır olarak çözümlenmiştir.

    Metinde Helen ve Pers tan­rı isimlerinin birleştirilmiş ol­ması Puchstein’ı önce oldukça şaşırtmıştır. Yazıtın tam anla­mıyla okunmasıyla bu sorun da çözümlenmiştir. 30. satır ve devamında, anıtın kurucusu, Persleri ve Helenleri, soyunun “mutluluk veren ataları” olarak anlatmakta ve yazıtın sonunda, “İran’ın, Makedonya’nın ve ken­di yurdu Kommagene’nin bütün baba-tanrılarının, çocuklarına ve torunlarına lütufkâr olmak­ta devam etmeleri” umudunu dile getirmektedir. Yazıttan el­de edilen bu bilgiler ışığında, bu gizemli anıtın sırrı da yarı yarı­ya çözülür. Bu görkemli eserleri yaptıran kişi, sülalesini Pers ve Makedonyalı atalarına bağlayan bir Kommagene kralıdır. Zeus ile birlikte bahsedilen Oromasdes ise, Hellen Pantheonu’nun ba­ba-tanrısı (Zeus) için bir lakap­tan ziyade Zerdüşt dininin “bil­ge efendisi” Ahura Mazda’nın Grekçe karşılığı olarak yer al­maktadır. Böylece, Zeus-Oro­masdes’i, burada Hellen-Pers or­tak tanrılar göğünün hükümranı olarak algılamak gerekmektedir.

    Taşlara kazınmış tarih Nemrut Dağı’ndaki ilk araştırmalar sırasında Batı Terası’nın genel görünümü (üstte). Kral Antiokhos’un suretinin göründüğü bir kabartma (altta).

    Adil ve büyük kral

    Ancak bu alışılmamış tarzda­ki Doğu-Batı tanrılar birleşi­mini (synkretismos) burada­ki yazıtlarda anlatan kimdir? Puchstein, uzun ve yorucu ça­lışmalar sonunda bu sorunun cevabını, yazıtın başlangıç kıs­mını aşağıdaki şekilde çözerek bulmayı başarır: “Kral Mith­ridates Kallinikos ile, Anase­ver, Muzaffer, Epiphanes Tan­rı Kral Antiokhos’un kızı olan, Kardeşsever Tanrıça Kraliçe Laodike’nin oğlu, Romalıların ve Hellenlerin dostu, Adil, Bü­yük Kral ve Tanrı Antiokhos, kutsal temeller üzerinde son­suz zamanlar için ebedi harf­lerle kendi ululanması ama­cıyla sözler kaydettirdi”.

    Puchstein daha sonra Eski Çağ tarihi kaynaklarını araştır­dığında, Nemrut Dağı’ndaki bu görkemli tapınak-mezarı yaptı­ran ilginç kişinin Kommagene kralı 1. Mithradates Kallinikos ile karısı Laodike’nin oğulları 1. Antiokhos olduğunu belir­ler. MÖ 69-36 arasında hüküm sürmüş ve Kommagene Krallı­ğı’na en görkemli günlerini ya­şatmıştır. Yazıtlarında “megas” (büyük), “dikaios” (adil), “theos” (Tanrı), “epiphanes” (görünür), “philhellenos” (Hellenlerin dos­tu) gibi Helenistik döneme özgü lakapları kullanmıştır. Dili es­ki Yunanca olan bu yazıtlardan anlaşılacağı üzere Kommagene Krallığı’nın kurulduğu tarihten beri kraliyet hanedanı eski Yu­nancayı muhafaza etmişti.

    Nemrut Dağı’ndaki kutsal alanın tespiti, Helen-Roma ar­keolojisi açısından büyük bir keşif olur. Sester ile Puchstein, 8 Mayıs 1882’de Nemrut Da­ğı’ndan ayrıldıklarında yazıtla­rın tam bir kopyasını çıkardık­ları gibi, Nemrut Dağı’nın diğer bir özelliğini de aydınlatırlar: Dağın karakteristik zirvesi, in­san eliyle yapılmış kırma taşların yığılmasıyla oluşturulmuş yapay bir tepedir. Tümülüs adı verilen bu tip mezar anıtları­na, Trakya ve Anadolu’da Lidya, Frig, Helenistik ve Roma döne­minde rastlanmaktadır.

    İnsan elinden çıkma tepe Nemrut Dağı zirvesindeki tümülüsün ve terasların kuzeyden havadan görünümü. Dağın karakteristik zirvesi, kırma taşların insan eliyle yığılmasıyla oluşturulmuş. Fotoğraf: Nezih Başgelen.

    Sester ile Puchstein, 16 Tem­muz 1882’de İskenderun’a varır­lar. Yolculuklarıyla ilgili yazdık­ları rapor 1883’te yayımlanır. Nemrut Dağı’ndaki keşif öylesi­ne etkileyici olmuştur ki Berlin İlimler Akademisi, Bergama’yı ilk kazan ve ünlü Zeus Sunağı kabartmalarını bulan Karl Hu­mann’ı Nemrut Dağı’na yeni bir keşif gezisi için gönderir. Erte­si yıl Humann, yine Puchstein ve Felix von Luschan’ın eşliğin­de Nemrut Dağı’na gider. 8-23 Haziran 1883 arasında anıtların çizimlerini yapar; fotoğraflarını çekerler. Berlin’e Nemrut zir­vesindeki kabartmalara ait çok sayıda alçı kalıbı getirirler. Yolda Karakuş ve Sesönk, Hierothesia, Samosata, Perrhe ve Sakçagözü ve Zincirli gibi Kommagene’nin diğer yerlerini de ziyaret ederler.

    1882-1883 çalışmaları, lev­halardan oluşan büyük boy ek cildiyle birlikte, 1890’da Reisen in Kleinasien und Nordsyrien (Küçükasya ve Kuzey Suriye’de Geziler) başlığıyla yayımlanır. 1883’te Puchstein ve Karl Hu­mann’ın araştırması sırasında Berlin’e götürülen bazı taşına­bilir kabartmalı parçalar bira­raya getirilerek en azından iki sahne ve bir baş parçası tahrip olmaktan kurtulmuştur (Keş­ke Osman Hamdi Bey 1883 Ma­yıs’ında üzerlerini açtığı kum­taşı selamlaşma levhalarını bir yerde koruma altına alabilse; bu kabartmalar bugün çok daha iyi durumda olabilirdi. Batı terasın­daki ünlü arslan horoskobunun 1883’te üzerinden alınarak halen Berlin’de korunan alçı kalıbı ve eserin Nemrut Dağı’nda günü­müzdeki perişan hali, bunun en önemli göstergesidir).

    Osman Hamdi Bey kazılara başlıyor

    1882’de Nemrut Dağı zirve­sinde yapılan çalışmalardan haberdar olan Osmanlı Hü­kümeti, Nemrut anıtlarını in­celemek üzere, 1883 baharın­da Müze-i Hümayun Müdürü Osman Hamdi Bey’i görev­lendirir. Osman Hamdi Bey, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde yardımcısı ve heykel bölümü hocası Osgan Efendi’yi (1855- 1914) de yanına alarak bu araştırma gezisine çıkar.

    Osman Hamdi Bey ilk kazısı­nı 1883 Mayıs’ında gerçekleşti­rir. Dönüşünde kazı sonuçlarını İstanbul’da yayımlar (Le tumu­lus de Nemroud-Dagh: Voyages, description, inscriptions / Os­man Hamdi Bey ve Osgan Efen­di / Constantinople: Péra 1883). Bu, kendisinin olduğu gibi Tür­kiye arkeolojisinin de ilk önemli yayınlarından biridir.

    Osman Hamdi Bey ve ekibi Nemrut Dağı zirvesindeki çalış­malarını tamamlayıp dönerken, Puchstein ve Karl Humann 2. araştırmaları için Kahta’ya gel­mişlerdir. 1883’teki bu iki araş­tırmadan sonra 1953’teki There­sa Goell’in kazısının başlaması­na dek Nemrut Dağı açıklanması güç bir yalnızlığa bırakılmıştır. 1883’te bulunan kabartmaların ve eserlerin hiçbir önlem alın­madan olduğu gibi açıkta bıra­kılması, bu eşsiz eserlerin tahri­bine yol açmıştır.

    Antiokhos’un taşlara kazın­mış vasiyeti, mezar anıtı ile ilgili yapılacaklar açısından Cumhur­başkanımızı yetkili kılmakta­dır. Nemrut Dağı anıt mezarı da, aynen Fatih’in, Kanunî’nin tür­beleri ya da cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün Anıtkabiri gibi özel bir konumdadır. Yapıla­cak projelerde de bu durum gö­zönünde tutularak daha hassas hareket edilmelidir.

    Bir yanda sert iklim koşul­ları, öte yanda denetimsiz kitle turizmi, Kommagene anıtlarını ciddi boyutlarda tahrip etmiştir. Özellikle 2000’lerde yapılan tar­tışmalı uygulamalarla Nemrut Dağı’nın büyüsünün büyük öl­çüde kaybolduğu izlenmektedir. Nemrut anıtlarının korunması yönünde başlatılan projenin aci­len tamamlanması gerekmek­tedir.

  • Buyurdu ölümlü kral taşa dönüştü tanrılar

    16. yüzyılda Farsçadan çevrilen bir elyazması eser, Nemrut’taki meşhur heykellerin tarihine dair yeni bilgiler içeriyor. Kommagene Kralı Antiokhos ve yanındakilere ait devasa baş heykelleri 1881’de “keşfedilmiş”, MÖ 1. yüzyıldan kaldıkları ortaya çıkarılmıştı. Ancak heykellerin çok daha eski çağlardan beri bilindiği; kuş ve kervan geçmeyen bu 2.150 m yükseklikteki olağanüstü mezarlık alanının kayıtlara geçtiği ortaya çıktı.

    Büyük İskender sonrasın­da, varislerinin Anado­lu, Suriye ve Filistin’de­ki serüvenlerinde kimbilir ne bilinmezler var. Hellenizm çağı (MÖ 330 – MÖ 30) uygarlık âle­mini daha çok sanat ve mimar­lık akımlarıyla ilgilendirmiştir. Bu ilginin bir odağı olan Nem­rut Dağı’ndaki tümülüs ve onun gizlediği bilinmezler; hayranlık, hatta ürperti uyandıran azman heykelleriyle yeni keşif ve açık­lamalara muhtaç.

    12. yüzyıl ortalarına tarihle­nebilen Siyer-i Mülûk ve Teva­rih-i Selatin adlı Farsça elyaz­masının 16. yüzyılda İstanbul’da yapılan çevirisi, olasılıkla “tek nüsha” olduğundan gözlerden uzak kalmış. Kitab-ı Tevarih-i Muhtasar (Kısa Tarihler Kita­bı-1571) adlı Türkçe çevirinin yapıldığı orijinal, yani 1150’ler­de yazılmış Farsça yazma ka­yıp; bir olasılıkla da bir bölü­mü günümüze ulaşmış. Daha ilginç olan, bu kayıp elyazma­sındaki Batlamyus konuları­nın, “Doğu-İslâm dünyasının Heredot’u” diyebileceğimiz Ta­berî’nin (840-922) yapıtındaki kimi bilgilerle örtüşmesidir.

    Yalınkat bir kaynak kronolo­jisi şöyle kurulabilir: MÖ 36’da ölen Kommagene Kralı Anti­okhos, bir Arap-İslâm tarihinde 9. yy sonlarında anılmış; bun­dan 200 yıl sonra bir Fars tari­hinde alıntılanmış. Bunlar yak­laşık 500 yıl sonra İstanbul’da yapılan Türkçe özet tercümede yeralmış.

    Diğer yandan Nemrut Da­ğı’ndaki gizemli ve başdöndürü­cü tümülüs ile çevresindeki dev heykellere dönük ilginin Türki­ye’de ve Batı’da uyanışı 19. yüz­yıl sonundadır. 1881’de İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kuru­cu müdürü, arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey’le Osgan Efendi’nin; neredeyse eşzaman­lı olarak Karl Sester adlı Alman mühendis ile Otto Puchstein’ın araştırmaları o kadar büyüleyici olmuş ki; “bu tümülüs, burada­ki gizem için eski Fars ve Arap kaynakları ne yazıyor?” sorusu ola ki akıllara takılmamış.

    Yukarıda andığımız Taberis­tanlı Cerir oğlu Ebu Cafer Ta­beri’nin eseri Târih-i Resul ve’l Mülûk adlı yapıtta Hellenistik Çağ’a ilişkin tarih izleri önemli­dir. Daha önemli ve hatta temel bilgi sayılacak cümlelerse Hicri 1571’de kayıp Farsça aslından özetlenerek çevrilen Kitab-ı Te­varih-i Muhtasar’dadır.

    Nemrut’a dair ilk kaynak İstanbul Asar-ı Atika Müzesi Müdürü Osman Hamdi Bey ile Asar-ı Atika uzmanı Osgan Efendi’nin, 1881’de ziyaret ettikleri anıt için 1883’te Fransızca yazdıkları Le Tumulus de Nemroud Dag, konuyla ilgili bilinen ilk kaynak (Türkçesi: İstanbul Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 1987, 102 sayfa).

    Bu elyazmasına, 2. Selim’in saltanatında (1566-1574) saray kapıcılarının kethüdası Ahmed Ağa kendisi için yaptırdığı kay­dını koydurmuş (Ancak bu kay­dın altındaki boşluğa yazılanlar kitabın içeriğiyle ilgisizdir: “Gü­vercin yavrusu yemek helal de­ğildir. İlla şol kişiye helâldir ki kırk fersah yere mâlik ola. Tah­minen kırk fersah beş günlük yer olur” diye başlayan bir bilgi (!) belli ki sonradan yazılmış, ama önemli: Yüzyıllar içinde birinden ötekine el değiştiren elyazmalarının; yırtılmak, yan­mak, hatta yakılmak, yaprakları koparılmak, ıslanmak, fareler­ce kemirilmek gibi cehalet tah­riplerine koşut, boş yaprakla­rına ilgisiz notlar, doğum ölüm tarihleri, hesaplar yazılması, şekiller çizilmesinin de olağan olduğunu gösteriyor.

    Elimizdeki elyazmasının ana kaynağı bilinmiyor. Bağdatlı İbn el Sâ’î’ bin Ali bin Enceb’in yazdığı, aslı veya kopyası sonra­ki yüzyıllara ulaşmayan Siyer-i Mülûk ve Tevarih-i Selatin adlı 2 ciltlik Arapça eser veya bunun Farsça çevirisi olabilir (bkz. R. Şeşen, Müslümanlarda Ta­rih-Coğrafya Yazıcılığı, 1998) Bu yazma, 16. yüzyıl Osman­lı Türkçesiyle özetlenmiş öz­gün ve belki tek nüsha olabilir. 1160’larda yazılan Farsça asıl kitabı veziriazam Kara Ahmed Paşa okumuş, beğenmiş. Başka­ları da okusun yararlansın dü­şüncesiyle Türkçeye çevirtmiş. Bu görevi üstlenen çevirmen, kendi adını yazmadığı gibi asıl yazarın adını da yazmamış.

    Toros’un kollarından 2.150 m rakımlı Ankar/Nemrut Da­ğı’nın bir tepesindeki yaklaşık 2.050 yıllık, Kommagene kralı 1. Antiokhos’un (MÖ 69-36) me­zarını simgeleyen kireçtaşı kı­rıklarıyla yığılarak örülmüş 50 m yüksekliğindeki bu tümülüs; Batı Akdeniz/Ortadoğu dün­yasının Anadolu topraklarında ebedileştirdiği bir tür ehram/ piramit, Antik Çağ’a tarihlenen, en yüksek ve en görkemli anıt mezardır.

    Kral Antiokhos’un kuş uçmaz, kervan geçmez bir dağın başına inşa ettirdiği anıt mezarına ulaşımın zorluğu, büyüsündeki gibi
    “kıyamete kadar” olmasa da uzun süre ziyaretçileri uzak tutmaya yetmiş.

    2 bin yılı aşkın bir tarihi saklayan bu tümülüs ve çevre­sindeki anıt heykel sergileme­leriyle Grekçe 2 yazıt, en yakın yerleşim Kâhta ve çevresinde, yapıldığı zamandan beri bilin­mez değildi. Giderek sözlü an­latıları dev masalları, kahra­manları da taş kesilmiş devler olmuştu. Kuş uçmaz, kervan geçmez o tepeye tırmanan az sayıda meraklı kişi, 750 m ra­kımlı Kahta’dan dolambaçlı ve dik yamaçları katır sırtında ve­ya yaya çıkmayı, daha bir 1.400 metre daha tırmanmayı göze alıyordu.

    Dünün koşullarında çıkması da inmesi de çok daha zor olan bu Hellenistik Çağ mezar anıtı alanının, bilim dünyasının gün­deminde yer alması 19. yüzyı­lın son çeyreğindedir. Mekanın ve heykellerin 1880’lerde kül­tür dünyasına ilk tanıtımların­dan sonra yeni keşifler, tanıtım­lar, yayınlar da yapıldı. Ancak verilebilen bilgiler, tümülüsün doğusunda ve batısındaki aynı vasiyetname metnini içeren 2 yazıtla ve araştırmacıların tarih yorumlarıyla sınırlı oldu.

    Bir soru şu: Tümülüs ve anıtlar MÖ 1. yüzyıldan be­ri yerli yerinde iken, örneğin bizim 17. yüzyıldaki iki feno­menimiz, hem gezgin hem ta­rihî-coğrafya uzmanı, araştır­macı ve yazarımız Kâtip Çelebi (öl. 1657) ile Evliya Çelebi (öl. 1681?); yine bunlarla çağdaş, Anadolu’yu 6 kez arşınlamış Ta­vernier (öl.1689) veya onun gibi Anadolu’yu gezen, kalesi ve tari­hi hayli eski Kâhta’ya uğrayan yabancı gezginler, bu tümülüsü niçin ziyaret etmedi?

    Bir başka soru: Kral Anti­okhos’un, “kıyamete kadar me­zarıma ulaşılmasın, tahrip edil­mesin” düşüncesiyle doğru yeri, doğru mimariyi seçtiği; gerçek­ten de ilk keşifler öncesine ka­dar oraya tırmanılamadığı veya korkularak çıkılmaktan vazge­çildiği söylenebilir mi?

    Kestirmeden: 19. yüzyıl son­larına kadar eli kalem tutan bir tırmanıcı demek ki olmamış. Antiokhos’un “mezarım kurca­lanmasın, kıyamette dirildiğim­de taş kesen kraliyet erkânım da canlanıp beni karşılasın” bü­yüsü tutumuş gibi!

    ÜNİK BİR YAZMA

    Nemrut Dağı’ndaki gûrhânenin (*) öyküsü

    (*) Gavrhâne/Gûrhâne: Arapça derin çukur anlamındaki “gavr” kelimesine “hâne” eklenerek Nemrut Dağı’ndaki Antiokhos’un tümülüsüne, İslâmi anıt-türbe anlamında “gûrhâne” denilmiş.

    “ (…) İskenderün nerede defn olunduğunda hilâf vardur ya Şehrrûzda ya Mervrûdda ya İskenderiyede defn eylediler rivâyet ederler ki memleketi ve saltanatı oğlu kabul itmeyüb ‘ibadet ihtiyar eyledi halk nâçar olub Batlamyusu İskender yerine padişah eylediler. Batlamyus ibn Ernebdir adı. Hamân lakabıdır müddeti saltanatı on dört yıl oldu. Antakiyeyi o yapdı evvelki padişah oldu. Beni İsraili sürüp Filistinden Yunana iletti. Ondan (sonra) kandiller dizdirip Bey­tilmakdesin kubbesinde astılar onun ruzigârında (zamanında). Şamın padişahı Antiyacos idi ondan (sonra) Batlamyos onun cengine varıp onu evvel defada sıyup (yenip) yine döndü gider­ken Antiyacus yine leşker cem eyledi. Batlamyus yine dönüp Antiyacusa azm eyleyip gelirken Kudret-i ilahi Antiyacusun öldü­ğü haberini işidüp Şam memleke­tini Yunana izafet eyledi andan Yunaniyan Şâmiyan üzerine müstevli oldılar andan İsken­derus ‘azm eyledi ki memleketi Şâmı yine tuta. Yunaniler onu depelediler dahi Batlamyus Mu­mataryusa padişah oldu ondan Batlamyusu vefat itdügi vaktin Şamda defn eylediler.

    Batlamyus (II.): Lâkabı Dost Dilirbed, müddeti saltanatı otuz sekiz yıl oldu ne yabduğu ma’lum olmadı ilm-i nücûmu gayet eyü bilürdü hükm itdi ki ben çün dünyadan gidem fülân yılda fülân ayda ve fülân günde muntazır olun ve dahi benüm gûrhânemi fülân dağın üzerinde edin dü-kilenüz (hepiniz) onda benüm gûrhânem üzerinde hâzır olun (bekleyin) tâ ki ben geri diri olam ve sizi görem. Halayık kamu hâs ü‘âm (köleler seçkinler ve halk) acâyib görmekden (şa­şırmaktan) ötürü va’de vaktinde ol dağ üzerine cem’ oldılar. Hak sübhâne ve tealâ yağmur viribdi bir veçhile ki cümle Yunan vilâ­yeti denizler oldı her kimse kim ol dağ başında yâhud ânun türbe­si üzerinde dikeldi helâk oldular halka ma’lûm oldı -kim anda ne hikmet varmış Batlamyus anda ne hikmet görmişmiş âhir vefat itdügi vaktin Yunan vilâyetinde (Anadolu) defn etdiler. Ondan İskenderus azm eyledi ki mem­leketi Şamı yine tuta Yunaniler onu depelediler dahi Batlamyus Mumataryusa padişah oldu on­dan Batlamyusu (2.) vefat ettiği vakitte Şamda defn etdiler

    (Kitab-ı Tevarih-i Muhtasar, yaprak 50/a-b, 51/ a-b, 52/a-b, 53/a. Sözcük atlanmadan kısmen sadeleştirilmiştir).

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    Doğu ve Batı tanrıları birarada

    ŞEVKET DÖNMEZ

    Nemrut Dağı’nda Kom­magene Krallığı (MÖ 163-MS 71) döneminde inşa edilen tapınaklı mezar anıtı; görkemli tümülüsü, Pers ve Yunan sanatı karışımı dev tanrı heykelleri ile karakterize olur. Tümülüs, Kral 1. Antiokhos (MÖ 62-32) için yapılmışsa da, dağın zirvesindeki kutsal yapılaşmanın onun babası Mithradates Kallinikos’un döneminde (MÖ 100-70) tasarlandığı düşünülmektedir. Bu anıtsal proje, Kommagene Krallığı ile yakın coğrafyalarda yaşayan birçok farklı dinsel toplulukları bir araya getirmek için gerçekleştirilmiş olmalıdır.

    Yarı Pers yarı Yunan olan 1. Antiokhos bu projenin uygu­layıcısı olarak ait olduğu Doğu ve Batı kültürlerini birleştirme idealini gerçekleştirmiş gibi görünmektedir. Nemrut Da­ğı’ndaki temenos’lu açık alan (meydan) tapınağı ile Doğu ve Batı’nın önemli tanrıları kulla­nılarak yeni bir kült oluşturulmuş ve Kral Antiokhos kendi mezarı ile bu kültün mimarı olduğunu söylemek istemiştir.

    Nemrut Dağı tapınağının açık alan sisteminde inşa edilmiş olmasının en önemli nedeni güneş tanrısı Mithra’ya olan sabah tapı­nımı olmalıdır. Bu muhteşem anıt Kommagene’nin kendine özgü din anlayışı ve kültürünün bir ürünüdür. Batının çoktanrıcılığı­nın etkin olarak izlendiği Nemrut Dağı tapınağında, doğunun yani İran’ın ateşperestliği kasıtlı olarak gözardı edilmiştir. Bunun nedeni, Büyük İskender’in Önasya’nın kadim inanç sistemi olan Zerdüşt Dini’ne olan saldırgan tutumunun oluşturduğu siyasi hava olmalı­dır. Yarı Pers olan Kommagene hanedanı bu olumsuz durumu dengelemek için Doğu Aryan gü­neş tanrısı Mithra’dan yararlanmış ve heykelini tapınağa yerleştiril­miştir. Nemrut Dağı zirvesindeki temenos’lu açık alan tapınağı, tanrıların ölümsüzlüğünün vurgu­landığı eşi benzeri olmayan kutsal bir alandır.

    Kitab-ı Tevarih-i Muhtasar

    KORUMA VE KORKUDAN YAĞMAYA

    ‘Çarpılırsın’ uyarıları bitti; artık ‘kafirden kalmadır, yık, kaz, altın vardır’ dönemi

    12. yüzyılda Anadolu’ya göçenlerin, gelip geçenle­rin, adım başı denecek sıklıkta içinden, ötesinden geçtikleri, uzaktan gördükleri, “ören” dedikleri kent harabeleri, tapınaklar, gömütlükler için ayaküstü öğrendiklerini yazıya döktükleri sanılmamalı. Issız-harap yerleşimleri, dev kemerleri, sütunları, yapıları, cinlerin, perilerin, devlerin, tepegözlerin kurdukları tılsım­lı, gizemli, beddualı kentler sandıkları; çarpılmamak için bunların uzağından geçtikleri veya uzağına yerleştikleri kesin.

    Depremlerin, doğal afet­lerin harap ettiği arkaik, antik harabelerde binlerce yıl korku bekçiliği yapan dev sütunlar, tapınaklar, kemerler, bizim için birer “bu iyi saatte olsun­lar” armağanıdır! Anadolu’nun eski insanları bu meçhuller üzerinden kent masalları, kahramanlık öyküleri, “taş kesilme” efsaneleri kurguladı. Bunlar “Bir varmış bir yokmuş” diye çocuklara anlatıldı, yazılı tarihlere işlendi. Dinleyenler ve okuyanlar nelere inandı, neler öğrendilerse bunları sonraki kuşaklara da aktardı. Binlerce yıl ötesinin izleri sanki dünden kalma gibi kültür­lere yerleşirken, gerçekler giderek sislendi. “Aman, sakın oradan geçme, şuraya basma çarpılırsın!” uyarıları, belki bir çeşit, uyarıyı yapanın da amacını bilmediği bir “koruma koşullanması” idi. Günümüzde bu naif koşullanmanın yerini “kâfirden kalma” veya “yık, kaz, sök. Altında altın vardır” dürtüleri aldı.

  • ‘Zevceniz sultanleb-i teşnenizi bûs eder’

     Yani “Ey damadım, kızım sizin susamış dudaklarınızdan öper”. 3. Ahmed’in, damadı Nevşehirli İbrahim Paşa’ya yazdığı mektuptaki bu cümleyi, günümüzde dahi hangi baba damadına yazabilir? O sırada yanında bulunan kızı Fatma Sultan’dan bahisle damadına böyle bir ibareyi yazan padişah, maalesef 1733’te evladının ölümünü de görecekti.

    Sultan 3. Ahmed, babası 4. Mehmed’in 1673’te Lehis­tan Seferi sırasında kışı geçirmek üzere bulunduğu Ha­cıoğlupazarı’nda (bugünkü Bul­garistan’da, Dobriç kenti) doğdu. Annesi Gülnuş Haseki’nin ken­disinden önce doğurduğu karde­şi 2. Mustafa’nın “Edirne Vak’a­sı” sonucunda tahttan indirilme­si üzerine, 1703’te tahta çıktı.

    Sefer sırasında, saray orta­mından uzakta doğmuş olmasın­dan mıdır bilinmez, savaştan çok barışa eğilimli bir tabiatı vardı. 1683’te Viyana Kuşatması ile başlayıp 1699 Karlofça Antlaş­ması ile sonuçlanan uzun savaş yıllarının devlet ve toplum üze­rindeki tahribatını yakından iz­lemesi de barışseverliğinde etkili olmuştur mutlaka. Yine de tahta geçtikten sonra ilk hamlede ba­rış ortamı oluşamadı. Avustur­yalılarla olsun, Ruslarla olsun 15 yıl daha, 1718’deki Pasarofça Antlaşması’na kadar defalarca savaşıldı. 1718’den sonra, Patro­na Halil İsyanı ile tahttan indi­rildiği 1730’a kadar “Lale Devri” adı yakıştırılan müstesna zama­nın başmimarı oldu.

    Osmanlı Sultanı 3. Ahmed (1673-1736), özellikle Lale Devri ve Patrona Halil isyanıyla anılıyor.

    Bu devirde en büyük yardım­cısı, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idi. 3. Ahmed’in ilk çocuğu ve sevgili kızı Fatma Sul­tan’ın kocası olan bu sadrazam, kayınpederi padişahtan yaş­ça büyüktü. 12.5 yıl sadrazam­lık yaptı. Kâğıthane semtinde devrin modası olan lale bahçe­leri arasında devletin ileri gelen yöneticilerinin inşa ettirdiği 120 civarında çok lüks köşk ile 3. Ahmed’in inşa ettirdiği saray­lar, Sadabad eğlencelerinin odak noktası oldu. Halkın bir kısmı bu eğlencelere ayak uydursa da, gidişattan huzursuz kitlelerin bir kıvılcımla ateşlenen isyanı Lale Devri’nin sonunu getirdi. 3. Ahmed çok sevdiği kızını dul ve mahzun bırakmayı göze alıp damadını öldürterek isyancıla­ra teslim etmekle kurtulamadı; tahtından da oldu. Bu sayede ca­nını kurtardıysa da, yerine geçen 1. Mahmud’un saltanatı sırasın­da 6 yıl kaldığı kafes ardında, kı­zının da ölümünü görerek ömrü­nü tamamladı.

    Sultan 3. Ahmed’in, Sadra­zam Damat İbrahim Paşa ile yazışmalarından günümüze çok sayıda belge intikal etmiş­tir. Aralarında kayınpeder-da­mat ilişkisinden öte bir dostluk olduğu bu belgelerde açıkça gö­rülür. Damadına yazdığı, devlet işlerine dair resmî nitelikli hatt-ı hümayunlarında bile bir vesile ile kızına selam göndermeyi, hatırını sormayı ihmal etmez. Ne­redeyse üzerine titrediği kızını her an merak eden bir babadır. Çocuklarına çok düşkün olan 3. Ahmed’in, adını bilemediğimiz kızamık geçiren küçük çocuğu­nun tedavisi için nasıl uğraşıp didindiğini gösteren, Harem’de­ki anasının çocuğuyla hiç ilgi­lenmediğini Darüssaade Ağa­sı’na şikâyet eden mektubunun, uzun Osmanlı asırlarında başka bir benzeri yoktur (BOA. HAT. 1447/41).

    Topkapı Sarayı ile Ayasofya arasında bulunan 3. Ahmed çeşmesi, “Türk rokoko” tarzında ve 1728 tarihli bir meydan çeşmesi.

    Bu yazıda tanıtmak istediği­miz hatt-ı hümayunun da, muh­tevası itibarıyla bir başka ben­zerine rastlanamamıştır. Damat İbrahim Paşa, kendisine gelen bir raporu padişaha sunmuş. Padişah da bu rapor üzerine düşmanın hareketliliği, askerin firar etmemesi için geride kuv­vet bırakılmasını; firar edenle­rin aman verilmeden katledil­melerini içeren bazı uyarıla­rı sadrazamına beyaz üzerine hatt-ı hümayun ile bildirmiş. Sadrazam böylesine dikte edici üsluptan gücenmesin diye de, araya “bunları yazmaktan mu­radım sana öğretmek değildir, aklıma geldi yazdım” cümlesi­ni sıkıştırıvermiştir. Klasik dua cümleleri ile de mektubunu bi­tirmiştir.

    İşte buradan sonra, zannede­rim ki kağıdın altındaki boşluğu da doldurmaya karar vermiştir. Neyle başlasın? Kızı Fatma Sul­tan, mektubun yazıldığı sırada anlaşıldığı kadarıyla kendisinin yanındadır. Kızından kocasına bir haber gönderse iyi olur el­bette! İşte burada, çok şaşkın­lık verici bir ibare kullanmıştır: “Zevceniz sultan leb-i teşnenizi bûs ederler”. Yani “Ey damadım, kızım sizin susamış dudakları­nızdan öper”. Böyle yazabilmek kimin harcıdır? Günümüzde da­hi, hangi baba bu cümleyi dama­dına yazabilir? Acaba o günle­rin ortamında dudaktan öpmek, yanaktan öpmekten farklı değil miydi? Yazının devamı da ilginç… “Rüya gördüm, şüphe yok, zafer bizim ama ne zaman olacağını bilemedim”. Kimbilir, belki de laf olsun diye kağıdın boş kalan kı­sımlarını doldurmuştur. Ancak laf da laftır!

    1BELGENİN BELGESİ

    Padişahtan damadına pek samimi cümleler…

    Tarihsiz olduğu için tahminen 1727’de yazıldığı düşünülen mektup, padişahın Damat İbrahim Paşa’yla samimiyetini de ortaya koyuyor. Ancak 3. Ahmed, çok değil 3 yıl sonra, kızını dul ve mahzun bırakmayı göze alıp damadını öldürtecek ve isyancılara teslim edecekti!

    “Sen ki Vezirim,

    İki kıt’a telhisin meali ma­lum-ı hümayunum oldu. Düşman elbette bir tarafa hücum eder demiş. Ederse belasın inşallah bulur. Düşman tarafından hare­ket olmadıkça sizin tarafınızdan hareket olunmasun. Münasibi budur. Bu hususa pek takayyüd eyleyesiz. Cenk muhakkak olur ise askerin ardını boş komayup pekidesiz. Firar eder olur ise bil[a] aman katlettiresiz. Askerin gerisi bi’l-külliye boş olduğun­dan havfları olmaduğından cüz’i şeyden firar ederler. Bunları mu­radım sana talim değildir. Lakin hatırıma geldiğinden yazdım. Hak Teâlâ sebat ihsan eyleyüp düşman üzerine galip ve mansur eyleye. Âmin yâ Rabbe’l-Âlemîn.

    Zevceniz sultan leb-i teşnenizi bûs ederler ve cümle evlatlarım duanızda daimlerdir. Heman Cenab-ı Hak düşman-ı dinden muradımız üzre ahz-ı intikam müyesser ve mukadder eyleye. Âmin. Zaman-ı devleti­mizde bu düşmandan intikam alınmak rayamızda [rüyamızda] şehade olundu ve şüphemiz kalmadı. Lakin vakti tayin olmaduğından ne vakitte oldığı malumum değil. Ümiz ederim ki bu sene nusret vardır. Hak Teâlâ lutf [u] keremi ile nusret-i kâmile ihsan eyleye. Âmin yâ Muîn” (BOA.A.AMD 2/80).

  • Ulusların kaderi gıda seçimine bağlı

    Hangi yemeği sevdiğimizden tutun, neyi nasıl pişirdiğimize kadar gastronomik tercihlerimiz kültürel, toplumsal, siyasi koşullarla şekilleniyor. Bazen de tersi… Karnımızı doyurmak için göze aldıklarımız tarihin akışını değiştirebiliyor. Her iki durumda da yemek, fiziksel bir ihtiyaçtan çok daha fazlası… Sınıfsal, etnik, ulusal ya da cinsiyetle ilgili eşitsizliklerin, çatışmaların, etkileşimlerin, tarihsel kopuşların, devamlılıkların laboratuvarı; toplumsal olanın hem aynası, hem de kurucusu.

    Günümüzde gıda ve gıdanın geleceği, uzun süredir damak tadıyla olduğu kadar sürdürülebilirlik, iklim krizi, adil tarım, obezite, GDO gibi kavramlar etrafında da konuşuluyor. Belki de ağzımızdan midemize gidenleri her geçen gün daha da kısıtlayıcı hâle gelen özel diyetlerle kontrol etmek, tüm felaket senaryoları karşısında bireylere bir iç rahatlığı sağlıyor.

    Pandemi de bu felaket senaryolarının son noktası. Yemeğimizi paylaştığımız küçük kabilelerimizden
    uzak kaldığımız, marketlerde boşalan rafların yarattığı stresi, evde pişmiş ekşi mayalı ekmeklerle,
    mayalanan yoğurtlar, kefirlerle dindirmeye çalıştığımız karantina günleri, içten içe yaklaşmakta
    olan karanlık bir geleceğe de hazırlık. Gıdanın geleceğinin her zamankinden daha çok risk altında
    olduğu bu günlerde, ateşin keşfinden hazır yemeklere dünyanın obur tarihi/oburluk tarihi…

    Bu hikayede aşk var; iktidar var; salgınlar ve savaşlar, açlık ve tokluk arasında gidip gelen in­sanlığın acı ve gözyaşıyla örülmüş hi­kayesi var. Yerinden edilenler, krallar, kraliçeler, kervanlar, gemiler ve aşı­lan milyonlarca kilometre var. Adı ko­nanlardan ziyade öyküleri hiç duyul­madık milyonlarca insanın da öyküsü bu aynı zamanda. Saray sofralarının dışında plantasyonlarda, minik tarla­larında, fabrikalarda sürekli çalışan, ölen, geride hiçbir şey bırakmadan doymak bilmeyen iştahımıza kurban olan milyonların da öyküsü bu…

    Yiyeceklerin dünya tarihi üzerin­deki etkilerini düşünürken kafamda ileri-geri çizgilerle dolu kocaman bir dünya haritası beliriyor. İnsanların gidiş-gelişleri, onlara eşlik eden bitki, hayvan ve mikropların, mantarların dünyayı dolaşan izleri…

    Şimdilerdeyse gastronomi yolcu­luklarımıza mutfak ile koltuk arasın­da çıkıyoruz. Pişirmekten sıkılınca da yemekleri ısmarlayıp ayağımıza ge­tirtiyoruz. “Az uğraş, çok yemek” ola­rak özetlenebilecek “Optimal Yiyecek Arama Teorisi”ne (Optimal Foraging Theory) göre daha optimalini duyan beri gelsin. Dünya üzerinde özellikle son yüzyılımız, yiyecek bulma konu­sunda atalarımızın binlerce yılda ya­şadıklarının tümünden daha fazla de­ğişim yaşattı bize. Bu da son noktası.

    Gastronomi felsefecisi Brillat-Sa­varin boşuna “Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” de­memiş. Binlerce yıl kimin ne yiyebi­leceğini, önce içinde yaşadığı coğraf­ya, sonra da dinî inançlara arkasını dayayan egemen sınıfların koyduğu kurallar belirlemiş. Brillat-Savarin 1825’te ölmeden 2 ay önce yayımladı­ğı Lezzetin Fizyolojisi isimli kitabın­da “Ulusların kaderi yiyecek seçim­lerine bağlıdır” diyor bir de. Geçtik ulusları, dünyamızın kaderi yiyecek seçimlerimize bağlı… Ta en başından başlayalım o hâlde yeme-içme tari­himizi değiştiren kilometre taşlarını dizmeye.

    Petek Çırpılı

    NTV Tarih’in “İktidarın sofrası, sofranın iktidarı” başlıklı Mart 2010 kapağı, sayı 14.

    MÖ 1.500.000

    AV OLMAKTAN AVCILIĞA

    İnsan “çiğ”idi, ateşle pişti

    En eski atalarımızın beslenme tarzını saptamak oldukça zor bir iş. 5 milyon önce Doğu Afrika’nın iç kesimlerinde yaşamış en eski insansıların ne yediklerine ilişkin neredeyse hiç ipucu yok. 2 milyon yıl önce yaşayanların iskelet morfolojisi ve diş yapıları ise ufak ufak bazı çıkarsamalar yapmaya imkan sağlıyor. Örneğin ağaçlara tırmandıklarını, bugünün iri maymunlarına benzer şeyler yediklerini tahmin edebili­riz. Zaman zaman da bizim bugün yemeyi aklımızdan bile geçirmeyeceğimiz şeyler yediklerine ilişkin kanıtlar çık­mıştır. Örneğin Tanzanya’daki Onvudai Boğazı’nda bulunan kemiklerdeki bıçak izlerinin, etçil hayvan diş izlerinin üze­rinde olması 150-28 bin yıl önce yaşamış Neandertallere kadar düpedüz leş yiyici olduğumuzu; iri kedilerin büyük ölçüde yediği, pek taze sayılamayacak leşleri eşeleyerek beslen­diğimizi gösteriyor.

    Alet kullanılan homo habilis döneminde ise et tüketimi önemli ölçüde artmış. İnsansı beynin büyümesini de bu sa­yede sindirim yolunda daha az metabolizma enerjisi kullanma­mıza borçluyuz. Peki sindirimi daha da kolaylaştıran nedir? Pişirmek!

    İnsanın ateşi hükmü altına alışı, 1.5 milyon yıl önceye gidiyor.

    Isınmak ve yemek pişirmek amacıyla ateşin ilk kontrollü kullanılışı ile ilgili kanıtlar 1.5 milyon yıl önceye kadar gidiyor. Homo sapiens’in 100-12 bin yıl önce sahneye çıkmasıyla birlikteyse leş yeme alışkanlığı giderek azalıyor ve yerini avcı­lık ve toplayıcılık alıyor. İnsan artık av olmaktan çok avcı! Bu da nüfusun artmasıyla birlikte, damak tadının gelişmesine neden oluyor.

    Claude Lévi-Strauss, ateşin yiyeceği çiğ halinden pişmiş hale getirmesini insanlığın doğuşunun belirleyici işareti sayar. “Pişmiş”, “çiğ”in kültürel dönüşümünü de yansıtır. Ayrıca ateşin çevresinde toplanıp yemek paylaşılması; aile, grup, klanların oluşumunu ve aidiyet duygusunu destekleyerek sos­yal bağların güçlendirilmesine yolaçar.

    MÖ 12.000

    YERLEŞİK HAYATA GEÇİŞ

    Tarımı keşfettik, derdimize dert ekledik

    Yeryüzünde dolaşarak dünyanın sunduklarıyla yaşamak yerine “Artık gezin­meyelim, bir dikili ağacımız olsun” dediğimiz gün “ayvayı yemişiz”. Ayvayı yedik lafın gelişi tabii; ayvanın Babil’den çıkıp Afrodit’in meyvesi haline gelmesine daha çok var… Peki neden durduk durduk da uzun tarihimizin sadece 12 bin yıl öncesinde bir anda zahmetli çiftçilik işlerine giriştik? Birbirinden bağımsız şekilde önce Mezopotamya, sonra art arda Sudan, Çin, Nijerya, Peru, Meksika ve Güneydoğu Asya’da ekip biçmeye, hayvanları evcilleştirmeye başladık? “Eko­lojik koşullar, zihinsel olgunluk ve kültürel gelişim anlamında en elverişli duruma ancak o zaman ulaştık” diye cevap veriyor araştırmacılar.

    Buzul-ılıman-buzul döngüsü ile tanımlanan Mini Buzul Çağı 14 bin sene önce bitmiş, insan­lar rahat bir nefes alıp dene­yimlerini kuşaklar arasında ak­tarmaya başlamışlar. Toprağın buzu çözülmüş, hayvanlar ve bitki türleri bollaşmış. Böylece yerleşik tarıma geçmeye uygun koşullar sağlanmış.

    Ancak yakın zamana dek düşündüğümüz gibi, tarım nedeniyle yerleşik düzene geçmemiz insan evladını rahata kavuşturmamış. Daha kalabalık topluluklar halinde yaşamaya başlamamızdan bu yana, insan­lık tarihi, kıtlık, hastalık ve açlık tarihi de olmuş. Avcı-toplayıcı toplumlar günde birkaç saat doğanın kucağında çabalayıp karınlarını doyururken; toprağı işleyen insanlar, taşıydı, otuydu, kovalanacak kuşuydu derken kendilerini hem ektiklerinin yanıbaşına hem de doğanın merhametine “mahkum” etmiş. Birlikte sağ kalabilmek için çok daha eşitlikçi topluluklar halinde yaşayan, daha fazla boş vakti olan, yiyecek saklamayan, hayvan beslemeyen ve doğanın ertesi gün yiyeceğini verece­ğine inanan avcı-toplayıcı ise “mahkûm”u değil, aksine par­çası olmuş doğanın. Antropolog Marshall Sahlin, “Hangi toplum daha mutlu?” diye soruyor.

    Sahlin’in gözardı ettiği durum şu tabii: Yavaştan tarıma geçiş yaptığımız Neolitik Dö­nem’in başlarında nüfus o kadar azdı ki günlerce dolanıp insana rastgelmemek olasıydı. 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ise her 12-15 sene, 1 milyar ekliyor aileye. Bir hesapla dünya nüfusu 10 milyon olaydı mutlu mesut, avcı-toplayıcı kalabilirdik deni­yor. Tabii öyle olmadı.

    MÖ 11.000-10.000

    GÖBEKLİTEPE SÜRPRİZİ

    Tanrılara ziyafet ve yüksek sanat

    Göbeklitepe’ye dek insan­ların yerleşik düzende tarımsal faaliyetlere girişme­sinin köylerin ve kentlerin kurulmasına neden olduğunu, bunu da tapınak ve sarayların izlediğini düşünüyorduk. Ne var ki 1986’da insanlık tarihinde ilk buğday ekiminin başladığı böl­gelerden birine, Verimli Hilal’e komşu Göbeklitepe’de Erken Neolitik Dönem’e tarihlenen buluntuların ortaya çıkarılması bu genel kabulün ciddi şekilde sorgulanmasına yolaçtı. Henüz yerleşik hayata geçmedikleri düşünülen avcı-toplayıcılar bir ritüel buluşma merkezi inşa etmişlerdi. Hem de ne merkez! Buradaki yüksek sanata ancak Ortaçağ döneminde erişilebi­lecek! Tapınaktaki dikilitaşlar ve hayvan kemikleri, kurban kesip onun etrafında ziyafetler verdiklerine de işaret ediyor.

    Göbeklitepe’deki dikilitaşlardan birinin üzerinde hayvan figürleri.

    Göbeklitepe ezberimizi boz­sa da büyük evrensel dinlerin ortaya çıkışı daha çok kentlerin gelişmesiyle ilişkiliydi. Tanrılara ziyafet ritüeli de yerleşik tarım toplumlarında ürün fazlasının yeniden dağıtımı için, bir çeşit vergilendirme bahanesi olarak işlev görüyordu. Halkın yönetici seçkinlerine ürün fazlalarıyla verdiği vergiler, seçkinlerin tanrılara kurban ve adaklarla yaptıkları “ödeme” ile denge­leniyor; topluluğun tüm üyeleri arasında paylaştırılarak bir nevi kozmik onama sağlanıyordu. Kurban, insanla tanrı arasında,“­bir düşünce ve duygu birliği”nin ete kemiğe bürünmüş haliydi.

    MÖ 7400

    ÇATALHÖYÜK ÖRNEĞİ

    Eşitlikçi bir toplumun mönüsü

    İnsanlık tarihinin ilk önemli devrimi sayılan yerleşik tarıma yavaş yavaş geçiş yaptık. “Hangi toplum daha mutluy­du?” sorusunu yanıtlayabilmek için elimizin altında Çatalhöyük örneği var. 8 bin kişilik Çatal­höyük halkı, yaklaşık 2 bin yıl boyunca, yönetenleri, kolluk kuvvetleri ve dinsel örgütleri olmadan yaşamayı pekala becermiş. Mutlu toplum örneği gerekiyorsa buyrun burada…

    Bir Çatalhöyük evinde, yemek hazırlıklarına dair kanıtlar.

    Henüz işbölümüne dayanan sınıf ayrımları geliştirmemiş olduklarını; ancak “sahiplik” kavramının örneği olan kendi evlerinde, kendi yemeklerini pişirip, kendi depolarını doldu­rup yaşadıklarını görüyoruz. Çatalhöyük halkı epey sağlıklı da besleniyormuş. Koyun ve keçi eti tercih ediyor; domuz ve sığırı ise kutlamalarda ortak sofralarda birlikte tüketiyor­larmış. Bunun dışında tahıllar, kuru meyve, yabani fıstık, palamut, badem gibi kabuklu yemişler, kamış rizomları, bakliyat, kabuklu buğday, arpa ve çavdar yiyor; süt ürünleri hazırlıyorlarmış. Yumurta, balık ve yabani hayvan etleri daha az ve mevsimselmiş. Evlerin içinde odak noktası olan fırının yakınlarında kurutma, kızartma, tütsüleme, dövme, öğütme, süzme, tuzlama, mayalama, turşulama, kesme ve doğrama gibi birçok yemek aktivitesine dair kanıtlar bulunmuş. Yaşam stilleri değişse de 1000 yıl bo­yunca yemek alışkanlıklarında pek değişiklik olmamış. Giderek tahıl tüketimi artmış.

    Çatalhöyük’e şehir denebilir mi? Kamusal binalar, tapınak­lar gibi toplumsal işbölümüne ilişkin kanıtlar bulunamamış. Kazı başkanı Ian Hodder’a göre son derece büyük bir nüfusu barındırır hale gelmesine karşın Çatalhöyük “eşitlikçi bir köy” niteliğini yitirmemiş. Üretimin planlandığı, dağıtımın denetlen­diği, tarım dışı uzmanlaşmanın belirmeye başladığı, farklı insan topluluklarını ve alt kültürleri bağdaştıran bir yerleşme. Kent­lere geçişten sonrası ise çorap söküğü gibi gelmiş; şehirler devletlere yol vermiş…

    MÖ 756-146

    ANTİK YUNAN MUTFAĞI

    Tanrılar sofrasından kovulan insan

    Yunan mitolojisine göre, ilk insanlar tanrılarıyla birlikte cennette yemek yiyorlardı. Prometheus tanrılardan ateşi çalıp Zeus’un öfkesini üzerine çektiğinden beri bu “altın çağ” sona ermişti. Artık karınlarını doyurmak için çalışmaktan başka çareleri kalmamıştı! Bundan böyle hayvan yetiştire­cek, toprağı işleyecek, üreyecek ve öleceklerdi. İlahi dünyayla insanların dünyası arasındaki sınır çizilmişti.

    Yunan Tanrısı Silenus şarap kadehiyle.

    Tanrıların ülkesinde yaşar­ken kurban geleneği yoktu. Yer­yüzündeyse bereketli hasatlar için tapınaklar inşa etmeleri, tan­rılara kanlı veya kansız kurbanlar sunmaları gerekiyordu. Ayrıca askerî seferler, barış antlaşma­ları, yeni bir göreve başlama gibi olaylar da kurban kesilmesinin ardından verilen bir ziyafetle mühürlenirdi. Tapınak rahipleri kurbanlık hayvanın başına su ve tahıl taneleri serper, hayvanın insiyaki olarak başını sallaması kurban edilmeyi “onayladığı­nın” göstergesi sayılırdı. Dualar okunur; kadınlar hayatta kalmak için başka canlıları öldürme zorunluluğundan toplumun duyduğu psikolojik tedirginliği feryatlarıyla gösterirdi. Ardından kurbanın en değerli parçaları sunak ateşine atılır; geri kalan parçalar ise “ayrıcalıklı parça­lar”ın mevkilerine göre tapınak rahiplerine, askerlere, site-dev­let yöneticilerine dağıtılmasının ardından her yurttaş arasında eşit olarak paylaştırılırdı. Bu paya verilen moira isminin, aynı zamanda “kader” anlamına gelmesi, herkesin hiyerarşik top­lumda bulunduğu mevkiyi doğal karşıladığının da göstergesi…

    Antik Çağ’ın ahlak hocaları­na göre insanın varlığını sürdür­mesi için yemek gerekliydi; ama iştah tehlikeliydi; kişiye düşen adil paydan fazlasını isteme yönünde bireysel ihtiraslar do­ğururdu. Hıristiyanlıkla birlikte artan “çileci perhiz kültürü” böy­le ortaya çıktı. Uygar insanların onlarsız yaşayamayacağı 3 şey vardı: Demeter’in armağanı tahıl, Athena’nın öğrettiği zeytinyağı ve Dionysos’un hediyesi şarap. O da yalnız üç kadeh: Biri sağlık, ikincisi aşk, üçüncüsü uyku için…

    MÖ 753-MS 476

    ANTİK ROMA DÖNEMİ

    Sofrada bolluk-şatafat, sade hayatı özletti

    Klasik dünyada damak tadı, Homeros döneminin tören­sel ama sade et kızartmalarından Emperyal Roma’nın karmaşık estetiğine doğru bir dönüşüm geçirdi. Ticaretin öneminin artmasıyla ithal lüks mallarla tanışan Romalılar, bu dönemde Mısır, Sicilya, hatta İngiltere gibi uzak diyarlardan gelen tahıllarla tanıştı; yemekler Uzakdoğu’dan gelen karabiber, zencefil ve tarçınla, İspanya’dan gelen turşularla, Libya’dan gelen nar ve İngiltere’den gelen istiridy­eyle çeşnilendirilmeye başlandı. Yunan mutfağı ve fethettiği yer­lerden etkilenen Roma mutfağı, ağır sosları, yemeklere şarap katılması, ana yemeğin tadını bastıran baharat kullanımı, lüks ve egzotik malzemelerle düzen­lenen şatafatlı şölen sofralarıyla Avrupa ve Akdeniz mutfağının da temelini oluşturdu. Kanatlı at görünümü verilmiş tavşanlar, içi canlı kuşlarla doldurulmuş bütün hayvan çevirmeleri gibi şaşırtıcı sofra şovları, Ortaçağ İtalyası ve Fransası’nda olduğu gibi Bizans döneminde ve ardından Osmanlı ziyafetlerinde de kullanılan numaralar oldu.

    Roberto Bompiani’nin “Bir Roma Şöleni” tablosu (19. yy)

    Fakat bazıları tarafından yenilik bazıları tarafındansa yoz aşırılık olarak görülen bu gelişmeler karşısında geçmişe bakıp kadınların tahılı öğüterek hazırladığı lapanın beslenmeye yettiği “sade hayat”ı özlemle yad edenler de vardı. Sofradaki şatafatı tiksindirici erotik çağrı­şımlarla birleştirerek aşırılıkları eleştirme furyası Cicero’dan Petronius’a uzanan geniş bir yergi edebiyatı koleksiyonuna ilham vermişti. Pagan Roma İmparatorluğu’nu günahın en derin çukurlarına düşmüş yoldan çıkmış bir halk olarak göstermeye meraklı ilk Hıristi­yan yazarlar da bu söylemi bir siyasal propaganda aracı haline getirip yemek ve cinsel yaşamda perhizi tavsiye eden öğretileri öne çıkarmışlardı. Bunda Roma sonrası ilk yüzyılların yoksullaş­mayla, ticaret ve üretimde genel bir düşüşle anılmasının da etkisi olmuş, haliyle dikkatleri giderek bedensel hazlardan ruha ve öbür dünyaya çevrilmiş olabilir.

    10.-15. YÜZYIL

    ORTAÇAĞ AVRUPASI

    Baharat çılgınlığı ve küreselleşmenin ilk adımı

    Baharat, önce tıp alanında ve dinsel ritüellerde kullanı­lıyordu. Daha sonra yemekleri lezzetlendirmekten parfüm yapımına, tütsülerden mumya­lamaya çok çeşitli alanın ham­maddesi oldu. Neolitik Çağ’dan beri devam eden baharat ticare­ti, böylece giderek hız kazandı. Baharat aşkı da, küreselleşme­nin ilk itici güçlerinden oldu.

    Karabiber ağacı ve hazırlanması (Bibliotheque Nationale, Paris).

    Yemeklerde kullanılan baharat o günün tıp anlayışına göre, yiyeceklerin özelliklerini bedenin ihtiyacına uygun kılmak için kullanılıyordu. Hindistan kökenli Ayurvedik beslenme anlayışı Antik Yunan’a, oradan Roma’ya ve Avrupa’ya geçmiş, hatta Osmanlı topraklarında da “anâsır-ı erbaa” anlayışı çerçevesinde uygulanmıştı. Ortaçağ mutfağı canlı renkle­re ve karışık lezzetlere önem veriyordu. Uğraştıran yiyecek sunumları, güzel renkler, değişik aromalar, sağlık kaynağı olarak görülen baharat çeşitlerinin aynı zamanda statü sembolü olarak da soylu mutfaklarında değer­lenmesini sağladı. Baharatın kökenine dair bilgiler, mitolojik öykülerle o denli içiçe geçmişti ki dönemin haritaları Hindistan’ı İncil’deki Cennet Bahçele­ri’ne yakın bir yere yerleştirir olmuştu. Bütün bu gizemli hava, baharat fiyatlarını uçurmuştu.

    14-16. yüzyıllar arasında yaşanan bu “delirme”nin en önemli örneklerinden biri kara­biberdi. Dolaşımda madenî para sıkıntısı olunca, paranın yerini karabiber almıştı. Doğu Avrupalı tüccarlar 5 kilo karabiber kar­şılığında Londra tüccarları ile iş yapma hakkını satın almışlardı. Gotların kralı Alaric’in 408’de Roma kuşatmasını kaldırmak için istedikleri arasında 1.5 ton karabiber olduğu düşünülürse, aradan geçen 1000 yıl içinde karabiberin değer artışını varın siz düşünün.

    15. YÜZYIL

    ‘KEŞİFLER ÇAĞI’

    Yeni topraklar, yeni tatlar

    Barut, pusula, matbaa… Bu üç icat, “yeni dünyalar”nın istilasından din savaşlarına Avrupa tarihinin kilit olaylarına zemin hazırladı; ama bununla kalmayıp yemek kültürünü de dönüştürdü. Matbaa, ye­mek kitaplarının, beslenme kılavuzlarının yaygın dolaşı­ma girmesine olanak verdi. Pusulayla kolaylaşan denizaşırı yolculuklarsa barutla takviye edilerek Avrupalıları pek çok yeni gıda ve mutfak geleneğiyle tanıştırdı; bu imparatorlukları kuran ulus-devletlerin özgün “ulusal” mutfaklar çerçevesin­de, bir ulusal kimlik etrafında toplanmasına kapı açtı.

    Colombus Yeni Dünya’da José Garnelo, 1892.

    Bugün sofralarımızda bulu­nan standart ürünlerin birçoğu erken modern çağdaki keşif yolculuklarına dek bilinmiyordu. Kabak, fasulye, acıbiber, ayçi­çeği, vanilya, yerfıstığı, kakao, hindi ve tütün yeni dünyanın es­kisine armağanlarıydı. Patates, domates ve mısır da Avrupa’ya 16. yüzyılda girdi; ama hemen sofraya buyur edilmedi. Bazıları­na uzunca bir süre egzotik çiçek ya da “hayvan yemi” muamelesi yapıldı. Örneğin domatesin mut­faklarda yaygın şekilde kabul görmesi için 300 yıl geçmesi gerekmişti.

    Yeni topraklara doğru başlayan akının yerli halklar ve Afrika nüfusu açısından korkunç sonuçları oldu. Avrupalıların Meksika’ya gelişinden 10 yıl sonra yerli nüfusunda 10 milyonluk bir azalma meydana geldi. Karaya ilk çıktığı Bahama­lar’da Columbus’u hediyelerle karşılayan, günlüğüne “Bunlar dünyanın en iyi insanları olsa ge­rek” diye not düşmesine neden olan yerlilerden hayatta kalan, daha doğrusu hayatta bırakılan olmamıştı. Salgın hastalıklar en önemli nedeniydi ölümle­rin; ama gemilerle getirilen ve “Döndüğümüzde avlarız, hazır yiyecek olur” diyerek doğaya salınan büyük ve küçükbaş hayvanlar ve gemilerle gelen farelerin yerli halka ait ekili olan ne varsa tüketip narin dengeyi fena halde bozmaları da etkili olmuştu. Hastalıklarla ölmeyen yerliler de ölümüne çalıştırıl­mak üzere tarlalara, maden­lere sürüldüler; 100 yıl içinde yerli nüfusun yüzde 90’ı hayatını kaybetti.

    16. YÜZYIL

    ‘ALTIN YUMRU’ AVRUPA’DA

    İmparatorluklar yaratan patates

    İspanyol fatihlerin Peru’da 1532’de keşfettiği patates, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İspanya, İtalya, Britanya ve Orta Avrupa’da yenmeye başlandıysa da bu tüketim sınırlı miktardaydı. Temel bir besin maddesi haline gelmesiyse 18. yüzyılda Batı Avrupa’nın artan nüfusunun karnını çok ucuza doyurmasını sağlayan kalori po­tansiyelinin sonucuydu. Tarihçi William H. McNeill, patatesin imparatorluklar yarattığını söyler ve 1750-1950 arasında birkaç Avrupa devletinin tüm dünyaya hükmeden emperyalist güçler haline gelmesini nüfus patlamasına yolaçan patatese bağlar. Yani, Batı’nın yükselişi­nin en önemli nedeni beslenmek için tahıllara bel bağlamış nü­fusların bir anda kalori açısından buğdayın üç misli ve çok daha verimli bir ürünle tanışmış olmalarıydı.

    İspanyol fatih, Peru’da patatesle tanışıyor. İsveç’te yayımlanan Allers Familj- Journal’ın 1917’deki bir kapağı.

    Fransa’da patates, askerî eczacı Parmentier’nin Yedi Yıl Savaşları’nda tutsak düştüğü Almanya’dan memleketine dönmesiyle tanındı. Almanlar ona “kartoffel”diyor; domuzla­rına yediriyorlardı. Parmentier, Fransa’da patatesin yaygın ekimi için çalışmaya başladı; 16. Louis ve Marie Antoinette’e patatesi sevdirmeyi başardı da; ama yemek için değil, pembe çiçeklerini şapkalarına takmak için… Kimbilir, belki daha önce yayılmış olsa Marie Antoinette, “Ekmek yerine patates yesinler” diyecekti. Fransız Devrimi’ni iz­leyen Napoléon savaşlarında ise Avrupa’yı dolaşıp duran ordular patates ekimini yaygınlaştırdı. Sürekli hareket halindeki tabur­lar, tahıl tarlalarını mahvetmiş; yeraltındaki patates ise hiçbir şeyden etkilenmeden hayatına devam etmişti.

    Patates ile mısırın gelişinden önce Avrupa halkı, bugünün Kamerun ve Bangladeş’inin yaşam standardında hayatını sürdürüyordu. Avrupa köylüleri Afrika’daki avcı-toplayıcı top­lumlardan çok daha az yiyeceğe ulaşabiliyorlardı. Patates ve mısırın tarıma katılması ve gübre olarak da guanonun keşfi sayesinde yaşam standardı ve nüfus hızla yükseldi.

    1845-1852

    PATATES KITLIĞI

    İrlanda’yı boşaltan açlık yılları

    Avrupa’ya guano ile gelen verim artışı, yolcu gemile­riyle Amerika üzerinden gelen bir mikroorganizma tarafından sekteye uğratıldı. Tek patates türüne dayalı tarım yapan İrlanda’nın açlık yıllarının çilesini duymayan yoktur. Bu patates hastalığı her yeri vurdu ama, en çok kişi başına günde 10 patates yiyerek beslenen, yiyecek başka şeyi de olmayan yoksul İrlanda çiftçilerini açlığa mahkum etti. “Patates yanıklığı” 1845 Eylül’ünde ilk kez kayda geçti. 1852’ye dek sürdü. Bu sürede 1 milyondan fazla İrlandalı açlık ve ona bağlı hastalıklardan dolayı öldü. 10 yıl içinde 2 milyon İrlandalı, çoğu ABD’ye gitmek üzere ülkelerini geride bıraktı. Gidenlerin çoğu fiziksel güçleriyle çalışarak yeni bir hayat kurabilecek erkeklerdi ama, içlerinde kadınlar da vardı. Çalışıp para kazanarak ailelerinin yanlarına gelmesini sağlayabilenler oldu. İrlanda boşaldı. Evlilik yaşı yükseldi, 4 kişiden 1’i geçinemeyeceğini bildiği için hiç evlenmedi. Yetim ve terkedilmiş çocuk­ların sayısı çok yüksekti; zira birçok kadının fuhuştan başka yapabileceği iş kalmamıştı.

    Patates yanığının depolarına bulaştığını gören İrlandalı bir aile, Daniel Macdonald, 1847.

    16. YÜZYIL

    SANAYİ DEVRİMİ VE ŞEKERKAMIŞI

    Şekerin bedeli, köle emeği

    Patates gibi geniş çaplı tarımı­na girişilip dünya düzenini temelinden sarsan bir ürün daha var: Şeker! Şekerkamışının, Yeni Gine’den MÖ 8000 dolayların­da Filipinler ve Hindistan’a, bir ihtimal de Endonezya’ya taşındığı düşünülüyor. Bizans İmparatoru Herakleios’un Pers Kralı 2. Hüsrev’in Bağdat yakın­larındaki sarayını ele geçirdiği 627’de yazdığı raporda ondan “Hindistan’a özgü bir lüks” diye bahsediliyor.

    Arapların Batı’ya doğru ya­yılmaları, şekerkamışını ve şeker yapma zanaatını kısa sürede Sicilya’ya, Kıbrıs’a, Malta’ya, ardından Rodos ve Mağrib’in büyük bölümüne ve İspan­ya’ya getirdi. Ortaçağ Avrupa mutfağına, Bağdat’ın zengin, incelikli damak tadıyla birlikte, şekeri unla karıştırıp yapılan tatlılar, reçeller, şekerlemeler de damgasını vurdu. Ancak şeker, 12-13. yüzyıllarda aşırı baharat ve tatlılarla lezzet kazanan Avrupa’nın soylu sofralarına hâlen Doğu’dan gelmekteydi ve pahalı bir “baharat”tı. Buradaki üretim, ancak Yenidünya’daki sömürgelerde yapılan üretimin başat hale gelmesiyle, 16. yüzyı­lın ikinci yarısında sona erdi.

    “Ekmek ve Bisküvili Natürmort”, Georg Flegel, 1637.

    1540’ta Brezilya’nın Santa Katarina Adası’nda 800, kuzey­deki Demarara ve Surinam’da 2.000 şeker değirmeni vardı. Şeker üretimi o denli önemliydi ki plantasyon sahipleri kendi yiyeceklerini yetiştirmek üzere 1 metre toprak bile ayırmıyor, Avrupa’dan yiyecek ithal edi­yorlardı. İspanya, ilk demiryolu­nu kendi ülkesinde değil şeker kamışı plantasyonlarının yoğun olduğu Küba’da kurmuştu.

    Şeker birçok yönden hem Afrika’nın hem de Avrupa’nın kaderini ağır şekilde etkile­miştir. Üretimi çok emekyo­ğun bir süreçti. Ağır kamışlar taşınamıyor, yerinde sıkım için her plantasyon kendi tesisini kurmak zorunda kalıyordu. Binlerce şeker değirmeninin kurulması için metal işçiliği açı­sıdan Avrupa’nın esaslı desteği gerekiyordu ve bu gereksinim de bir sanayi hamlesi getirdi. Sanayi Devrimi’yle sonuçlanacak yolun ilk adımlarıydı bunlar.

    Yerli halkın büyük bölümü hastalıklarla yokolduğu ve çalışmak istemediği için bu zorlu iş için Afrika’dan köleler ve Avrupa’dan anlaşmalı işçiler getiriliyordu. 1630 ile 1765’teki Amerika Devrimi’ne dek Ameri­kan kolonilerine gelen Avrupalı göçmenlerin yarısından fazlası anlaşmalı işçilerdi. Anlaşmalı işçi, yol parası karşılığında borçlandırılan ve 4-6 yıl çalışıp özgür kalacak işçi demekti. Yeni ve zengin topraklarda şansını denemek isteyen çoğu 25 yaş altı genç insanların dörtte biri bu süreyi dolduramadan çeşitli hastalıklardan ölüp gidiyordu.

    Afrika’dan gelen kölelerin sarıhumma ve sıtmaya karşı daha güçlü bağışıklıkları vardı. Afrika içi çekişmelerle köle temini açısından desteklenen insan tüccarları kârlı bir iş alanı bulmuşlardı. Bu nedenle 1650-1900 arasında 10.2 milyon Afrikalı, köle olarak Amerika kıtasına ayak bastı. Toplanan kölelerin bir bölümü daha Afrika’dan ayrılamadan kıyı şehirlerinde kurulan toplama kamplarında; bir kısmı 2.5 ay sü­ren yolculuk sırasında hınca hınç dolu gemilerde; diğerleri satış öncesi “alıştırma kamplarında” ve daha sonra da plantasyonlar­da hayatını kaybetti.

    17. YÜZYIL

    DAMITMA TEKNİĞİ

    ‘Şeytan öldüren’ romun kara tarihi

    Şekerin en az kendisi kadar zehirli bir yan ürünü daha vardı. Arapların Cordoba’yı uygarlığın merkezi yaptıkları yıl­larda, astronomi, matematik, tıp ve felsefenin yanısıra dünyaya bir armağanları daha olmuştu: Damıtma tekniği. Bu teknikle bir dizi yeni içki üretilmişti.

    Damıtılmış içkilerin yaygın şekilde zuhur edişi yeni deniz rotalarının keşfiyle aynı zaman dilimine rastgelir. Bu dönemde Afrikalı köle tacirleri arasında sert içkilere sahip olmak bir saygınlık unsuru haline gelmişti. Yerel dilde buna “dashee” ya da “bizy” deniyor; köle satışı için pazarlığa başlarken satıcıya hediye olarak sunulması gere­kiyordu. Derken 1647’de İngiliz denizci Richard Ligon, Karayip­ler’deki Barbados’a ayak bastı. 1627’lerde ilk İngiliz yerleşimci­ler bu adada ne yetiştirmeyi de­neseler olmamıştı. Ligon şeker kamışı ekti. Şekerin işlenmesi sırasında ortaya çıkan yan ürünü melastan kuvvetli bir içecek ya­pılması da ilk defa Barbados’ta oldu. Ligon ortaya çıkan içeceğe “şeytan-öldüren” lakabını uygun gördü. Tadı pek güzel değildi; çok sertti; çok ucuzdu; şeker üretim miktarını etkile­miyor ve yolda bozulmuyordu. İşte Rumbullion, nam-ı diğer rom böyle doğdu. Kısa sürede Karayipler’den ötelere yayıldı. Yeni gelen kölelere, çalışma koşullarına alıştırma sürecinin başında rom veriliyordu. Zayıflar ayıklanıyor; dikbaşlılar boyun eğiyordu. Düzenli rom içmeye alıştırılan köleler hem zorluklara dayanabiliyor hem de kötü ka­derlerinin acısını unutmak için içiyorlardı. Rom toplumsal kont­rolün etkili bir aracı oluvermişti. Fare yakalayan ya da pis işleri yapanlara fazladan rom verili­yordu. Kendini iyi hissetmeyen kölelere bir fincan rom verilince ilaç yerine geçiyordu. Romun çoğu zaman para yerine kullanıl­dığını da görüyorduk. Şeker üretmek için köle alınıyor; şeker üretiminin artıklarından daha çok köle satın alınacak rom imal ediliyor ve bu vahşi döngü böyle devam ediyordu.

    15. YÜZYIL

    OSMANLI MUTFAĞI

    Karmaşık bir sentez geleneği

    Çokuluslu, çokdinli Osmanlı Devleti’nin yemek kültürü Orta Asya, İran, Arap, Selçuk, Bizans mutfaklarından ve yerel Anadolu yemek geleneklerin­den oluşan bir temel üzerine kurulmuş; 15. yüzyıldan itibaren güçlü bir özgün kimlik ka­zanmaya başlamıştı. Öyle ki imparatorluğun kendisi tarihe karıştıktan çok sonra bile “Os­manlı mutfak imparatorluğu” mirası yaşamaya devam etmişti. Mısır’dan Macaristan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyayı hem besleyen hem de fethedilen yeni toprakların ürünleriyle beslenen imparatorluk; dolması, böreği, baklavası, tel kadayıfı, pirinci, bulguru, karpuzu ve kayısısıy­la 16. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa mutfağını da etkilemeye başlamıştı. Osmanlı toprakların­da yanyana yaşayan Müslüman­larla gayrimüslimler ortak bir mutfak kültürü oluşturmuşlardı. Örneğin Müslümanlar aşure, Hıristiyanlar koliva, Ermeniler anuş abur dese de buğdaydan yapılma tatlılar yiyor; çoku­luslu imparatorluğun içindeki “ulusal” mutfakların izleri bazen isimlerinde yaşamaya devam ediyordu (Çerkes tavuğu, Ar­navut ciğeri, Tatar böreği gibi). Çoğunlukla bir Osmanlı yemeği­nin kökeninin Türk mü, Kürt mü, Ermeni mi, Rum mu olduğunu tespit etmek imkansızdı.

    İmparatorluk mutfağının kal­bi, merkez İstanbul’da atıyordu. 15. yüzyılda saray mutfağında bir özelleşme başlamış; aşçılar­dan başka ekmekçiler, helvacı­lar, şerbetçiler ortaya çıkmıştı. Ardından 16. yüzyılda hamur­cu, fodulacı, simitçi, çorbacı, yahnici, kebapçı, kıymacı, köfte kebapçısı, dolmacı, turşucu, yo­ğurtçu, baklavacı, tatlıcı diye bu liste uzayıp gitti. Bu özelleşme, çarşıya da yansıdı. 19. yüzyılın ikinci yarısına dek dinamizmini koruyan, sonra Batılılaşmanın etkisiyle duraklama dönemine giren Osmanlı mutfağı; 20. yüzyılın ilk çeyreğinde peşpeşe yaşanan siyasi kriz ve savaşlar sonucunda, zenginlerin fakirleş­mesi ve saray düzeninin altüst olmasından payına düşeni aldı.

    (Priscilla Mary Işın – Yemeğin Kültürel Tarihi’nden)

    Şehzadenin sünnet töreni (Levnî, Surname-i Vehbi).

    17. YÜZYIL

    BİZANS’TAN OSMANLILARA

    İstanbul’un eşsiz sokak lezzetlerinin tarihi

    Günümüz İstanbul’unda nasıl kimi sokaklar döner kebapçı, köfteci, midyeci, kokoreççiden geçilmiyorsa; eski dönemlerde, hatta önceki Bi­zans çağında da durum pek farklı değildi: Saraylarda, görkemli konaklarda oturanların dışında İstanbul’da halkın büyük çoğunluğu yemek ihtiyaçlarını dışarıdan sağlardı. Fatih, Bayezid ya da Eminönü gibi kentin işlek meydanlarında sabahın erken saatlerinde toplanan, ailesiz göçmenler; bekâr odalarında geceleyen işçiler ya da işsizler; garibanlar, başka bir deyişle, sokakta ucu ucuna yaşayanlar içindi gezgin ya da sabit yeme­kçiler. Derme çatma ahşap evle­rde oturan insanların çoğunun evinde mutfak bile bulunmazdı o dönemde. Geçmişinde nice yangın felaketleri yaşamış kent halkının ahşap evlerinin içinde yanan bir ateşi pek de güvenli görmemesi anlaşılır bir durum…

    Meydanlarda ya da ara sokaklarda bulunan aşçı dük­kanlarının, seyyar yemekçilerin oraya buraya attıkları sandalye ve taburelerinin çevrelediği mütevazı sofralarında çorba, pilav, nohutlu pilav, şişkebap, tava balık, börek, muhallebi ve helvanın dışında çok şey bulun­mazdı. Ancak fiyatlar da ucuzdu. Zaten çoğu insan için önemli olan yemek yemek değil “açlık gidermek”ti.

    1855’ten bir seyyar dönerci.

    İstanbul’un 1630 tarihli “Esnaf ve Zanaatkar Nizamna­mesi”nde, dönemin aşçıla­rının neler pişirip sattıklarını izleyebiliriz: Yahni, suda pişmiş köfte, şiş kebabı, tavuk büryani, kuzu kızartma, tandır kebabı. Esnaf narh defterlerinde tavan fiyatları belirlenmiş olan bu ye­meklerin, şimdiki gibi porsiyonla satılmadıklarını da ekleyelim: Et pilav ve çorba okka ve dirhem hesabı tartıyla, şiş kebabı uzunluk ölçüsüyle, dolmalar ise sayıyla verilirdi.

    Osman Nuri Ergin’in yüzyıl­lar boyunca İstanbul’un belediye yönetimine yön vermiş hukuki belgeleri bir araya getirdiği Me­celle-i Umûr-ı Belediye başlıklı ünlü eserinde, örneğin, Sultan 4. Mehmet döneminde, 1680’de çıkarılan bir kanunnâmede yer alan “Narh Defteri”, yemek fiyatlarının dışında aşçıların hangi kurallara uymak zorunda olduklarını da sıralıyordu:

    “Aşçıların pişirdikleri yemek­ler çiğ olmaya ve tuzlu olmaya ve kâseleri pâk ve kazanları kalaylı ve çanakları yeni ve sırçalı ve fotaları (önlükleri) temiz ola. Kuzu büryanı evvel suya ıslatıb pişirirlermiş, men oluna. Evvel yahni edüp sonra büryan etmek­ten de. Ve büryanun yüzüne aşı boyası sürmekten de men edeler. İşkembeciler, işkembeyi pâk edip pâk su ile mahrâ (maharetle) pişireler. Sarımsağı ve sirkesi yerinde olup kâseleri pâk ola. Börekçiler koyun eti iki yüz elli dirhem olacak şürdeli börek iki yüz dirhem ola. Koyun etinden gayri et halt olunmaya (karıştı­rılmaya). Ve soğanı çok ve eti az ve ekserî yeri boş olmaya. Lokma işleyenlerin hamuru çiğ olmaya. Balı akideli ola…”

    Dönemin en önemli tanıkla­rından Evliya Çelebi’nin (1611- 1682) ünlü Seyahatnâme’sinde kentte işkembeci esnafının 300 dükkân ve 800 çalışanı ile hizmet verdiğini görürüz. Çelebi, “Bunların dükkânlarında vakt-i seher olunca niçe yüz fukarâ ve mahmûr evkâr yârânlar cem’o­lup…” derken, işkembecilerin gün doğarken hem yoksulları hem de uykulu alemcileri buluş­turduklarına değinir.

    (Artun Ünsal – İstanbul, Şehir, Kültür: “Geçmişten Günümüze İstanbul’un Lokantaları” makalesinden

    19. YÜZYIL

    SURİÇİ’NDEN PERA’YA

    Tek bir kent, iki ayrı yemek kültürü

    Bizans-Osmanlı gelenekle­riyle harmanlanmış eski kentin surları içinde oturan Müslüman, Rum, Ermeni ve Musevi aileler genelde sakin ve huzurlu geleneksel yaşamlarını sürdürürken; karşı kıyıdaki Pera, 19. yüzyılda önemli toplumsal-kültürel dönüşüm­lere uğradı. Özellikle, 1839 ve 1856 Tanzimat Fermanları’nın ardından İstanbul’da Batılaş­ma eğilimi hızlanırken; Pera ya da günümüzün Beyoğlu’su bir yiyecek ve içecek devri­mine sahne oldu. Bu bölgede yoğunlaşan ve zaten özünde Batılı olan “tatlı su Frenkleri” (Katolik) Levantenler, yabancı sefaretlerin mensuplarının ya­nısıra; Avrupalılaşma sevdasına düşmüş varlıklı Rum, Ermeni ve Yahudi Osmanlılara hizmet sunan “alafranga” lokanta ve restoran, şaraphane ve biraha­neler, café chantant’lar (müzikli kafeler) birbiri ardından açılma­ya başladı. Elbette, Batılaşma­dan çekinmeyen hatta yakınlık duyan, eğitim ve gelir düzeyi göreceli yüksek Müslüman Türkler de diledikçe Pera’ya gelir, buralarda yer ve içerlerdi. Ancak, yanlarında nişanlıları, eşleri, çocukları olmadan… Kısacası, tek bir kent, ama iki farklı kültür sözkonusuydu.

    Pera’daki Avusturya pastanesi “Janni”.

    Galata’yı Beyoğlu’ndan ayıran tarihî surlar Tanzimat sonrası yıkılırken, “Café Riche”, “Tortini”, “Valaury”, Osman­lı toplumunun önde gelen yazarları Şinasi Bey ve Namık Kemal’in de pek sevdikleri “Café Flamme” gibi Batı tarzı mekânlar, dönemin en ünlü uğ­rak yerleri arasındaydı. Gümrük komisyoncuları, armatörler ve bankerlerin yoğun yaşadıkları Galata’da, ithalatçı ve ihra­catçı tüccarların ise Sirkeci’de toplaştıkları günlerde, Cadde-i Kebir bambaşka bir âlemdi. Günümüzün İstiklâl Caddesi ve yakınlarını kapsayan ve ağırlıkla Levantenlerin, yabancıların ve varlıklı gayrimüslim Osmanlıla­rın oturdukları 1900’lerin başı Beyoğlu’sunda; yiyecek-içecek sektörü de doğal olarak Avrupalı kökenli kişiler ile Osmanlı Rum, Ermeni ve Musevilerin ellerin­deydi.

    Balkan ve 1. Dünya Savaşla­rıyla birlikte Osmanlı İmparator­luğu’nun felaket çanları çalındı. Saray ve konaklardaki eski ih­tişam yitip giderken, işsiz kalan aşçıların kentin çeşitli semtle­rinde açtıkları esnaf lokantaları, İstanbul halkına genelde dar gelirlilerin müdavimi oldukları aşevlerine oranla daha kaliteli ve çeşitli seçenekler sunacaktı. Gene de, 1920’de artık yıkılıp giden imparatorluğun başkenti İstanbul’da 157 lokanta ve 457 birahanenin büyük çoğunluğu­nun sahipleri gayrimüslimler, özellikle Rumlardı. Müslüman­ların işlettiği lokanta sayısı 35, birahane ise sadece 4’tü…

    (Artun Ünsal – İstanbul, Şehir, Kültür: “Geçmişten Günümüze İstanbul’un Lokantaları” makalesinden)

    20. YÜZYIL BAŞI

    BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA

    Beyoğlu’na yepyeni bir lezzet ve cazibe

    Beyoğlu’nun yemek kültürü, 1. Dünya Savaşı’nın ardın­dan bu kez de göçmen Rusların etkisi altına girdi. 1917 Bolşevik Devrimi’nin ardından İstan­bul’a sığınan 10 binlerce Rus göçmen gerçekten de Beyoğ­lu’na değişik bir soluk getirdi. Çarlık ordusunun eski subayları ve aileleri, önce Beyoğlu’nun arka sokaklarında gelip geçene “ponçik” dedikleri reçelli değişik bir Rus poğaçasından sa­tarak yaşamaya çalıştılar. Halen İstanbul’da sayıları çok azalan pastahanelerde yapılan ponçik, işte o günlerden kalmadır.

    Rus Lokantası Turkuaz’ın lokanta salonu.

    1918-20 arasında “Beyaz Ruslar” İstanbullularla öylesine çabuk kaynaşmışlardı ki, çok geçmeden, birbirinden genç, güzel, üstelik soylu ailelerden gelen Rus hanımların ve genç kızların patronluk ve garsonluk yaptıkları; Rus yemeklerinin yanısıra müzik ve eğlencenin de ihmal edilmediği mekanlar açıldı. Galatasaray’da “Turku­az”, “Petrograd Pastahanesi”; Tünel’de “Büyük Moskova Kulübü”; Tepebaşı’nda “Kievski Ugolog” dışında “Novotni Bira Bahçesi” gibi yerlerdeki kontlar, kontesler, baronlar, baronesler, öteden beri kozmopolit olan kentin kültür hazinesini daha da zenginleştirdi. Özenle donatıl­mış sofralarda “Borç çorbası” içilir, havyarla birlikte krema ve “blini” denilen bir tür pide, Kiev usulü “piliç kievski”, “Karski şaşlık” (Kars usulu şiş kebap), “boeuf strogonoff” (ince kıyım soslu et kavurması) ya da “piroşki” ( bir tür kapalı kıymalı börek) yenirken, vodka küçük kadehlerle içilir, sürahileri buz üzerinde serin tutulurdu.

    1930’larda Rejans.

    Bu göçmenlerin büyük bir bölümü, 1930’ların başında Avrupa ülkelerinin ve daha çok da Fransa’nın yolunu tutacaktı. İstanbul’un onlar için ne ifade ettiğine gelince: “Karadeniz limanlarından yararlanarak çatışma bölgelerinden uzaklaşıp batıya yönelenler için, sultanla­rın masalsı başkenti İstanbul ilk serap, bütün çatlaklardan sızan­lar için ilk birikme kabı, bütün düşler için ilk sıçrama noktasıy­dı” diyordu Paul Dumont.

    Rus mülteciler, İstanbul’a ilk geldiklerinde 1930’larda Rejans. Dolmabahçe’deki kampta…

    1923

    CUMHURİYETİN DAMAK TADI

    Mutfakta dönüşüm çağı

    Uzun süredir savaşlarla tükenmiş, gücünü ve zenginliğini yitirmiş imparator­luğun yerini Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla sonuçlandıran Mustafa Kemal’in kurduğu genç cumhuriyet almıştı. Bu dönüşümün yüzyıllardır pek çok farklı mutfak kültürünü barındıran İstanbul mutfağını da etkilememesi mümkün değildi. “Yedi düvel”e hük­meden imparatorluk “Türk” kimliği çevresinde yeniden örgütlenirken, geleneksel mut­fak da hayatın tüm alanlarında devam eden dönüşümden payını almıştı.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün sofrası.

    Dönemin aşçılarının reçe­telerini yazılı olarak tutmaktan imtina etmeleri de geleneğin devamının önündeki engeller­den biriydi. Bu reçeteler yazılı olursa kendilerine ihtiyaç kal­mayacağını düşünmüşlerdi. Başkent İstanbul’dan Anka­ra’ya taşınırken, bolluk içinde yaşamaya alışmış İstanbullular da ister istemez bir kemer sıkma politikasına geçiyorlar­dı. Konaklar, yalılar boşalı­yor; geniş kilerleri dolduran öteberi daha küçük mutfaklara sığdırılırken yer kaplamayan ve kolay taşınan gazocakları, mangal-ocak karışımı maltızlar yaygınlaşıyordu. Bu dönemde nadir de olsa evlere girmeye başlayan “frijider” (buzdolabı), geleneksel tel dolapların pabu­cunu dama atmaya başlamıştı. Eskiden sofraları kadın-erkek ve çocuklar olarak ayrılan aileler, modernleşme süre­cinde aynı sofrada buluşmaya başlamıştı.

    İsmet Paşa Kız Enstitüsü’nde yemek dersi.

    Kadınların evin dışında da çalışmaya başlaması bir yan­dan mutfağa bağımlılıklarını azaltmış, herkesi kesesine göre yemek ve eğlence gereksi­nimlerini dışarıda karşılamaya alıştırmaya başlamıştı. Ancak genç cumhuriyet, kadınla­rın evin içinde de maharetli olmasını istiyor; fabrikalardaki verimli çalışma prensiplerini mutfağa uyarlayan Kız Sanat Enstitüleri’yle pratik, modern, tutumlu bir mutfak anlayışını yerleştirmeyi hedefliyordu. Yeni Ev Kadınının Yemek Kitabı gibi rehber kitaplar, küçülen, Batılılaşan, tutumlu, pratik ve sağlıklı olmayı öne çıkaran ai­lelerin ihtiyaçları düşünülerek hazırlanıyordu.

    1950’LER

    İSTANBUL’UN YENİ HEMŞERİLERİ

    Anadolu’dan göçle gelen acılı tatlar

    Bob stil modası, 2. Dünya Savaşı sonrasında Türki­ye’de de gençleri sararken, Amerikan donanmasının ünlü Missouri uçak gemisinin 1947’de İstanbul’u ziyaret etmesi vesile­siyle, İstanbullular “Coniler” ile tanışmışlardı. Türkiye’nin artık en büyük müttefiki olarak gördüğü ABD’nin sosisli sandviç kültürü bizde de yaygınlaşa­caktı. Ağa Camii’nin karşısına düşen, Rus işi çörek ve pasta­larıyla ünlü “Ankara Pastane­si”nin birahane ve sandviççiye dönüşürken “Atlantik” adını alması basit bir rastlantı değildi.

    Demokrat Parti yılları İstan­bul ve özellikle Beyoğlu’nun lokantalarının kabuk değiştir­meye başladığı yıllardı. Önce 1940’larda varlıklı gayrimüslim ailelerin belini büken Varlık Ver­gisi geldi. Daha sonra 1955’de, Kıbrıs davasını “kurcalayan” ve İstiklâl Caddesi’ndeki gayrimüs­lim işyerlerine saldırı ve yağma ile sonuçlanan 6-7 Eylül Olayları patlak verdi. Nihayet, Kıbrıs’ta kanlı çatışmalar, İstanbullu azınlık ailelerinin büyük bir bölümünü kenti terketmeye zorlayacaktı. Gidenler kerva­nına katılan deneyimli lokanta, meyhane sahipleri, ustaları ve garsonlarının yerlerini, bir za­manlar “yanlarında çalışanlar” ile Anadolu’dan “yeni gelenler” doldurmaya başlamıştı.

    Demokrat Parti’li siyasetçilerin gözde et lokantalarından Beyti.

    Başta İstanbul olmak üzere, ülkenin büyük kentleri, 1940’larda başlayan ve giderek hızlanan göç furyasında Ana­dolu’nun kasaba ve köylerin­den gelen “yeni hemşerileri” ile tanışıyordu. Yeni gelenler damak tatlarını da beraberle­rinde getirdiler. “Beyti” gibi et lokantalarına “kebapçılar” katıldı: Karaköy’de “Köşke­roğlu”, Samatya’da “Develi”, Florya’daki “Kaşıbeyaz”, Bakırköy’de “Gelik”, Aksa­ray’da “Hacıbozanoğulları” gibi mekânlar, “Güllüoğlu” gibi baklavacılar; Güneydo­ğu’nun lezzetlerini sevdirmekte zorlanmadı. Her zaman merkezî yerlerde değil, artık mahalle aralarında da kebapçılar vardı. Ucuz ve lezzetli olmaları bir yana, evlere paket servis de yapmaya başlamışlardı.

    (Artun Ünsal – İstanbul, Şehir, Kültür: “Geçmişten Günümüze İstanbul’un Lokantaları” makalesinden)

    1986

    FAST-FOOD’LA TANIŞMA

    Ayaküstü yemek geleneğinin evrimi

    Türkiye’de 1980’lerden sonra, McDonald’s ve Burger King gibi fast-food restoranlarının açılması, bu döneme kadar gelenek­sel özelliklerinden fazla bir şey yitirmemiş yemek mekanlarını hızlı hazır yemek sisteminin işleyiş mekanizmalarına uyum sağlamaya zorlamıştı. As­lında başlangıçta bu durum tersine işliyordu. Türki­ye’ye hamburgerin girdiği 1960’lı yıllarda Türkiye’deki Amerikalılar, yediklerini “erimiş kaşar peyniri kaplı dev bir köfte-ekmek” olarak tanımlıyorlardı. Yani ham­burger, bir “Türkleştirme” sürecinden sonra midemize giriyordu. Oysa McDonald’s hızla hazırlanan yemeğin kısa sürede tüketilip, masanın bir sonraki müşteri için boşaltıl­masını sağlayan “rahatsız” sandalyelerinden logosuna, ışıklandırmasına kadar her şeyiyle eksiksiz bir “Ameri­kan deneyimi” sunuyordu. Ancak yemek yerken sohbet edememek İstanbulluların kolay kolay alışabileceği bir şey değildi. 24 Ekim 1986’ta Taksim Meydanı’ndaki ilk Mc­Donald’s şubesi açıldığında önündeki kuyrukları aşıp içeri girebilenler, masalarından hiç de öyle hızla kalkmamış, alış­tıkları gibi uzun uzun sohbet etmeye devam etmişlerdi!

    Tabii bu “direniş” uzun sürmedi; özellikle 1992 Şu­batı’nda Irak’la ticaret sona erer, dünyayla birlikte Türki­ye de bir iktisadi durgunluğa girerken, %70’lik enflasyonla yaşamaya çalışan İstanbullu­ların ayaküstü yemeğe ilgisi de canlandı. Bozadan kokore­çe, dönerden lahmacuna tüm geleneksel İstanbul lezzetleri de bu süreçte “McDonal­ds’laşma”dan payını alacaktı.

    Türkiye’deki ilk McDonald’s şubelerinden biri.
  • Millî Mücadele’ye geldi, komploya kurban gitti

    Bakü’den gelip Ankara’ya giderek Millî Mücadele’ye katılma amacındaki kafile, Trabzon’a yönlendirilir ve deniz yoluyla “hudut harici” edilecekleri söylenerek takaya bindirilir. Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi ve yanındaki 14 kişi, 28 Ocak 1921’de Karadeniz’de öldürülecektir. Siyasi tarihimizde soruşturmaya dahi uğramayan cinayetin yıldönümü.

    Göğsümde 15 yara var.
    Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!
    Kalbim yine çarpıyor,
    kalbim yine çarpacak!
    (NÂZIM HİKMET)

    Mustafa Suphi (1882/83-1921), Ga­latasaray Lisesi’nden sonra Hukuk Fakültesi’ni bitirip (1905) Paris’e okumaya gider ve 1908 İnkilabı sonrasında orada hem talebe birliğinin yöneticili­ğini hem de Tanin’in muhabir­liğini yapar. 1910’da “Türkiye’de Tarım Kredilerinin Örgütlen­mesi” başlıklı tezini teslim edip Türkiye’ye döner. Dönüşünde gazetelere makaleler yazar; aynı esnada Yüksek Ticaret Mekte­bi’nde ve Galatasaray’da hocalık yapar. İttihatçıların 1911 Selanik Kongresi’ne delege olarak katıl­dığına göre, saflarda kaldığı tak­dirde istikbal vadetmektedir.

    Mustafa Suphi: 100 yıl önce öldürülen siyasetçi-yazar

    1912’de Ahmet Ferit’in (Tek) başkanı olduğu Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasında­dır. Aynı partiden Yusuf Akçu­ra’nın yayımladığı Türk Yurdu dergisine de yazar. Dolayısıyla dönemin önde gelen düşünürle­ri ile haşır-neşirdir. Kısa zaman­da yazıları, çevirileri ve kitapları ile tanınan bir yazar olarak be­lirir. Fikri dünyası genel olarak Yusuf Akçura’nın gölgesindedir; Mustafa Suphi bu dönemde bir sosyalist değil, bir liberal milli­yetçi olarak konumlanır.

    Haziran 1913’te Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldü­rülmesinden sonra muhaliflere yapılan baskılar artar ve parti­nin gazetesi İfham’ın sorumlusu olarak Mustafa Suphi de Sinop’a sürgüne gönderilir. Buradan ka­çıp Sivastopol’a geçen Mustafa Suphi, birlikte olduğu insanlar­dan farklı olarak Avrupa’ya geç­mek yerine Rusya’da Türkçülük akımıyla ilişkiye geçer; Yusuf Akçura aracılığıyla, ilişkisi ol­duğu Cedid Hareketi’nin ünlü siması İsmail Gaspıralı ile bu­luşur.

    Bir İttihatçı düşmanı olan Mustafa Suphi, Osmanlı Dev­leti’nin 1. Dünya Savaşı’na ka­tılmasına da karşı çıkar. Ancak savaş başladığında, düşman bir ülkenin vatandaşı olduğu için Çarlık yönetimi tarafından sür­gün edilir. Büyük kısmı Ural­lar’da geçen bu 3 yıllık sürgün­lük döneminde, ekmeğini Fransızca ders vererek kazanırken başkaca neler yaptığına dair kendi ifadelerinden başka bir bilgiye sahip değiliz. Bu dönem­de Çarlık Rusya’sındaki Müslü­man milletlerdeki aydınlar, daha ziyade milliyetler meselesin­de özerklikten yana tutumun­dan ötürü bir köylü partisi olan SR’lere (Devrimci Sosyalistler) yakın duruyorlardı.

    1917 Şubat Devrimi merkezî Rus Devleti’ni çökertince, sür­günler de denetimsiz kaldılar. Ancak Mustafa Suphi’yi Ekim Devrimi’nde göremeyiz. Ancak 1918 başlarında Moskova’da toplanan Milliyetler Halk Komi­serliği’nde, Müslüman Komiser­liği’ne bağlı bir Türk şubesinin kuruluşunda görürüz. Daha son­ra “tarihin meçhulleri” arasında yer alacak olan Sultan Galiyev de buradadır.

    İçsavaş sırasında esas ola­rak yerli Müslümanlardan olu­şan bir askerî birlikte ve bazı esir Osmanlı askerleriyle Kırım ve Odesa dolaylarında sava­şır. Haziran 1918’de Kazan’da Müslüman Komünistleri Kon­feransı’na katılır. Temmuz’da Moskova’da Müslüman Komi­serliği’nde Türkiye sol sosyalist­leri toplantısı gerçekleştirilir. Ancak S-R ayaklanmasının pat­lak vermesi, onlara yakın olarak nitelenen Mustafa Suphi’nin ko­numunu sarsar. Çıkardığı Yeni Dünya gazetesindeki yazıların “milliyetçi” olduğu iddia edilir.

    Mustafa Suphi, Mayıs 1920’de, Ankara’nın bölgede­ki uzantılarıyla (İttihatçılarla) desteklediği Müsavat Hükü­meti’nin düşürülüp Bakü’nün sovyetleştirilmesinden sonra kente gelir. Eylül başında, Bol­şevikler’in Enver Paşa’yı henüz gözden çıkarmadıkları günlerde Bakü’de Doğu Halkları Kurulta­yı gerçekleşir. Kongrede Musta­fa Suphi’nin yakın ilişki içinde olduğu Sultan Galiyev bulunma­maktadır; muhalif Zeki Velidi Togan ise gizlice bulunduğu Ba­kü’de Mustafa Suphi’nin evinde kalmaktadır. Ankara ile iyi iliş­kiler içinde olmayı hedefleyen Mustafa Suphi’nin, İttihatçılar hakkındaki fikri gözönüne alın­dığında Enver Paşa’nın varlığı tatsız bir durumdur.

    Türkiye Komünist Partisi kurucuları: (soldan sağa) İsmail Hakkı, Ethem Nejat ve Mustafa Suphi.

    Mustafa Suphi, Sovyet yö­netimi ile bir dizi görüşmeden sonra, İstanbul ve Anadolu’dan gelen delegelerin de katılımıyla, İttihatçılar tarafından kurulmuş olan “komünist” teşkilatı dağı­tarak (ama onların bir kısmını dahil ederek) 10 Eylül 1920’de TKP’nin kuruluşunu gerçekleş­tirir.

    Yine esir askerlerden 1 alay kuran Mustafa Suphi, Anado­lu’ya geçerek Ankara’da Millî Mücadele’ye katılma kararı alır. Ankara ile görüşmelerden sonra grup halinde trenle Kars’a geçi­lir (19 Aralık 1920). Burada Kâzım Karabekir tarafından res­men karşılanırlar.

    Ali Fuat Cebesoy Mosko­va Hâtıraları’nda kendisini zi­yaret eden Mustafa Suphi’nin “Anadolu hareketinin içtimaî bir ihtilal olmaktan ziyade, Türk milletinin emperyalist düşman­lara karşı istiklâl ve hürriyeti­ni kurtarmasından başka bir şey olmadığına kani bulunuyo­ruz. Türkiye’deki bey ve paşaları burjuvazi sınıfından addetmiyo­ruz. Bilâkis halk kitlelerinin en yakın yardımcıları olarak biliyo­ruz” dediğini yazar.

    Mustafa Suphi, Büyük Millet Meclisi başkanlığına gönderdiği telgrafta “her hususta memleket kanunlarının veregeldiği müsa­adeler dahilinde görev yapma” niyetlerini beyan ederek “sizlere katılmakla onur duyacağımızı arzederiz” demektedir. Hükü­mete yardımcı olmanın dışında bir amaç belirlemeyen bu me­tin, Ankara’da iç siyasetin alev­lenmeye başladığı günlere denk gelmektedir.

    1921 Ocak ayı, Ethem Bey’in (Kuvvayı Seyyare), mebuslar dahil olmak üzere Meclis için­deki solun tasfiyesi gibi hadi­selere sahne olacaktır. Mustafa Suphi’nin Ankara’ya gelişinin istenmediği kesindir. Karabekir, Ankara ile irtibatlı olarak Erzu­rum Valisi Hamit Bey aracılığıy­la Mustafa Suphi grubunu Erzu­rum üzerinden bir şekilde yolcu etmek niyetindedir. Teşkilat-ı Mahsusa ile yakın ilişkisi olan Erzurum valisi Hamit Bey’in planlamasıyla, Mustafa Suphi ve yanındakiler Erzurum’da ya­pılan gösterilerle bir linç havasında Trabzon’a gönderilir. Bu­rada da yine Teşkilat-ı Mahsu­sa’da çalışmış Yahya Kâhya’nın düzenlediği bir komplo sonucu açık denizde boğdurulurlar (28- 29 Ocak 1921).

    “Halkın galeyana gelerek Mustafa Suphi ve arkadaşları­nın ‘hudut harici’ edilmesini is­tediği” ve Ankara’nın da bunu onayladığı, Meclis’te 1 yıl son­raki gizli celsede söylenecek­tir. Ancak bu kadar gözönünde cereyan eden toplu cinayetin herhangi bir soruşturmaya uğ­ramaması; cinayetin uygulayı­cısı olan kayıkçılar kahyası Yah­ya’nın “bilinmeyen kişilerce” öldürülmesi; ardından bu defa Topal Osman’ın öldürülmesine kadar uzanan cinayetler; “derin devlet”in görev başında olduğu­nu göstermektedir.

    Mustafa Suphi ve arkadaşla­rı katledilirken, Millî Meşrutiyet Fırkası dönemindeki çalışma arkadaşları Ankara’da önem­li mevkilerdedir. Parti başkanı Ahmet Ferit Tek Maliye Baka­nı’dır, partinin ideologu Yusuf Akçura, Hariciye’dedir…

    Hakkında kapsamlı bir kitap (Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu ve Mustafa Suphi, Türk Tarih Kurumu, 1997) yaz­mış olan Yavuz Aslan, “vatanse­ver, yurtsever” bir Mustafa Sup­hi ile karşı karşıya olduğumuzu belirtir.

    1912-1921

    Mustafa Suphi’nin broşürü ve Yeşil Hoca’nın tarihî notu”: ‘Güya bu adam Bolşevik imiş’

    Mustafa Suphi’nin 1328’de (1912) yazdığı ve İstan­bul’da Ahmet İhsan ve Şürekası Matbaacılık Osmanlı Şirketi’nce basılan Vazife-i Temdin (Mede­nileştirme Görevi) adlı kitapçık. Eser, “Darülmuallimîn İktisad Muallimi” Mustafa Suphi tarafın­dan “Kardaşım Osman Bey’e” yazılarak imzalanmış. Çerçeve içerisinde “Trablusgarp İçün-Fikr-i Muhaceret ve İsti’mâr-İsti’mârın Felsefesi, Vazife-i Temdîn-İs­ti’mârın Usûlü” yazılı.

    Eseri elinde bulunduran ise, üzerindeki mühürden anlaşıldığı üzere Esbak Erzurum Mebusu Yeşilzade Mehmed Salih (Yeşil Hoca). 1. Büyük Millet Meclisi Erzurum Milletvekili Yeşilzade Mehmed Salih Efendi, döneminin önde gelen mutasavvıf, siyaset adamı, milletvekili ve araştır­macılarındandı. Daha sonra 2. TBMM’ye alınmayan ve İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanan Mehmed Salih’in, bu kitapçı­ğın üzerine ve belli ki Mustafa Suphi’nin katlinden hemen sonra yazdığı not da çok ilginç:

    “1337’de [1921], bu eserin müellifi Mustafa Suphi’yi 4 [14] arkadaşıyla Trabzon’da Yahya Kâhya eliyle denize atıp boğdur­dular? Güya bu adam Bolşevik olmuş imiş? Tafsilatı, Şark Orduları Kumandanı Kazım Karabekir Paşa ile Erzurum Mebusu Raif Hoca’dan öğrenilmeli”.

    (Özgün Uçar koleksiyonu)

  • Siyaset sosyolojisinin referans kaynağıydı

    “Cumhuriyet’in elitleri” tarafından yetiştirilmiş, Fransa’da öğrenim görmüş, 6 dil bilen Nur Vergin, Türkiye’nin sosyoloji alanındaki duayen isimlerindendi. Üniversitedeki odasına çakılıp kalmamış, Türkiye’yi saha araştırmaları için karış karış gezmiş, kendi çevresinden tepki çeken fikirlerine rağmen gazeteler ve televizyonlarda uzmanlığını halkla paylaşmaktan imtina etmemişti.

    Türkiye’nin sosyoloji ala­nındaki en önemli isim­lerinden Nur Vergin, ne­redeyse üniversite mezunu ol­manın bile “Beyaz Türk” olarak anılmaya yettiği günümüz Tür­kiye’sinin 80 yıl öncesinde ken­di deyimiyle gerçek bir “Beyaz Türk” ailesinin mensubu olarak doğmuştu. Dedesi Nuri Conker, Mustafa Kemal’e “Kemal” diye hitap edecek yakınlıktaki tek dostu, Selanik’teki okul yılların­dan ölüm döşeğine dek hiç küs­mediği sırdaşıydı. Buna rağmen Nur Vergin, kendisine imtiyaz sağlayacağını düşündüğü dede­sinin ve 5 yaşındayken anne­siyle boşanan babası diplomat Mahmut Conker’in değil, Tür­kiye’nin ilk Vatikan Büyükelçisi olan ve “iyi bir üvey baba değil, babaydı” diye andığı annesinin ikinci eşi Nureddin Vergin’in soyadını taşımayı tercih etmiş­ti. “Cumhuriyet’in elitleri” dedi­ği ailesinin içinde Mevhibe İnö­nü’nün, Sevinç Saraçoğlu’nun çaya geldiği bir evde, 2. Dünya Savaşı karartma günlerine denk gelen çocukluk yıllarını henüz 5 yaşındayken Ulus gazetesi oku­yarak geçiren Vergin’in hayatı boyunca siyasetle yakından ilgi­lenmesi şaşırtıcı olmasa gerek.

    Nur Vergin, Türkiye’nin siyaset sosyolojisi alanındaki en önemli isimlerinden, “derin devlet” kavramının mucitlerindendi.

    Eğitim hayatını Fransa’da geçiren Nur Vergin’in daha son­ra Bilkent, Marmara ve İstan­bul üniversitelerindeki dersleri­ni hınca hınç dolduran “teatral anlatım” yeteneği de Fransa’da okuduğu lisede keşfedilmiş. Üs­telik beklenmedik bir isim tara­fından… Lise öğretmeninin ar­kadaşı Albert Camus, Çehov’un iki perdelik bir piyesinde Ver­gin’i izleyip: “Bu küçüğün ha­yatta bir yeteneği varsa, o da tiyatro” demiş. Vergin 6 yıl ara verdikten sonra, “hayattaki baş­ka bir yeteneğini” keşfedeceği Sorbonne’un kapısından içe­ri adım atmış. Lisans, yüksek lisans ve ardından Fransa’nın TRT muadili ORTF’de kamuo­yu araştırmacısı olarak çalış­tığı yıllar başlamış. Zonguldak Ereğlisi’nde Georges Balandier danışmanlığında yazdığı, sa­nayileşmenin toplumsal hayat üzerindeki etkilerini incelediği doktora tezini 1973’de savun­muş. Türkiye’ye dönen Vergin, ertesi yıl İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde çalışma­ya başlamış. Bu yıllarda Diyar­bakır, Van, Mersin ve İstan­bul-Gültepe’de köy ve gecekon­du üzerine saha araştırmaları yapmış; Türkiye’yi neredeyse karış karış gezmiş. Kimlik ve din gibi kendi toplumsal çevre­sinin dışında konulara ilgi duy­ması zaman zaman yakın çevre­si tarafından yadırganmış da…

    Nur Vergin ismini daha ge­niş kitlelere tanıştıran, Türki­ye’de siyaset sosyolojisi alanı­nın temel referans kaynağı olan Siyaset Sosyolojisi, 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesindeki yazılarını derlediği Türkiye’ye Tanık Ol­mak ve Din, Toplum ve Siyasal Sistem adlı kitaplarıydı.

    PIERRE CAPORAL (FRERE RAYMOND / 1930-2021)

    Örnek bir hoca, iz bırakan bir eğitimci

    Pierre Caporal, nam-ı diğer Frère Raymond, Kadıköy Saint-Joseph Lisesi’nin efsanevi hocalarından, cumhuriyet tarihinin iz bırakan eğitimcilerinin günümüzdeki temsilcilerindendi. Saint-Joseph’in kuruluş temelini oluşturan ilkelerine sadık kalarak güncel ve çağdaş olanı yakalamasında rolü büyüktü. Onu, günümüz eğitimcilerine model oluşturacak tavsiyeleriyle anıyoruz.

    ALP AKSUDOĞAN

    1958’te fizik öğretmeni olarak göreve başladığı Saint-Joseph Lisesi’nden 1995’te müdür olarak emekli olan Pierre Caporal, eğitim tarihimizde fark yaratanlardan…

    Çok değil, daha Aralık 2020 sayısında Kadı­köy Saint-Joseph Lisesi’nin 150. kuruluş yıl­dönümü için hazırladığımız yazıda eğitim üzerine düşün­celerine yer verdiğimiz Frère Raymond’u, Ocak 2021’in son günlerinde ebediyete uğurladık.

    Kökeni 1780’lere dayanan Levanten bir ailenin dört ço­cuğundan biri olarak 1930’da dünyaya gelen, 4 yaşında ban­ka müdürü olan babasını kay­beden Frère Raymond ilk ve ortaokulu İzmir St. Joseph’te, liseyi de İstanbul St. Josep­h’te okumuştu. 1947’deki me­zuniyetinin ardından gittiği Fransa’da matematik ve fizik üzerine yaptığı yüksek öğre­nimi sırasında rahip olmuş; Türkiye’ye döndüğü 1958’de fizik öğretmenliğine başla­dığı İstanbul St. Joseph’e 1968’de müdür olarak atan­mış; 1995’teki emekliliğine ka­dar aynı görevi sürdürmüştü. Emekliliğinin son yıllarını İz­mir’de geçiren bu değerli eği­timci, bir süredir tedavisi için bulunduğu Beyrut’ta aramız­dan ayrıldı.

    Yöneticisi olduğu köklü okulun mottosu “yaratıcı sa­dakat” çerçevesinde güncel ve çağdaş olana erişirken; bir yandan kuruluş temelini oluş­turan ilkelerini korur diğer yandan da güncel olanı yakala­ma yetisiyle istikrarlı olarak değişimin ve gelişimin sür­mesini sağlardı. Cumhuriyet tarihinin iz bırakan eğitimci­lerinin günümüzdeki temsil­cilerindendi. Onu, günümüz eğitimcilerinin model alması gereken bir kişilik olarak nite­lendirmek yerinde bir sapta­ma olur. Bu örnek eğitimciden bizlere kalan birkaç tavsiyeyi tekrar hatırlatalım:

    . Analitik ve sentetik dü­şünce işimizin temelidir; üni­versite ve sonrasında hayatın vazgeçilmezleridir.

    . Öğretmenlik bir meslek değil, bir misyon. Bana bu­gün “X yerde sana ihtiyaç var” dense, ben her şeyi bırakır o yere giderim, “Emekli oldum, 80 yaşındayım, gelemem” di­yemem.

    . Günü gününe çalışma alışkanlığını erken yaşta edin­mek önemli; yumurta kapı­ya dayandıktan sonra öğrene­mezsiniz, ezberlersiniz. Ancak eğitimde mutlaka ezbere de yer vermek gerekir, hafızayı da eğitmek lazım.

    . Şimdilerde çocuklarda belli bir dikkat ve konsantras­yon eksikliği var; ama diğer taraftan konuları daha çabuk öğrenebiliyorlar. Bilgisayarın sağladığı sürat müthiş; ancak elemanter olanı öğrenciye su­namazsanız fark yaratamaz­sınız.

    SEVİM GÖZAY (1972-2021)

    Harcanan gazeteciler ülkesinde dürüst ve ilkeli bir emekçi

    Gözay, 1993’te başladı­ğı meslek hayatında Türkiye’nin neredey­se bütün televizyon kanalların­da çalışmış; “Stüdyo: Sinematik Portakal” ve “Cosmopolis” gibi ödüllü programların yapımcı­lığını ve sunuculuğunu üstlen­miş; 2001 ve 2002’de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Kültür-Sanat Televizyon Başa­rı Ödülü’ne layık görülmüştü. “Bir medya çalışanı Mortgage kredisinin ne olduğunu ilk öğ­renip halka duyuran insanlar­dan olmasına rağmen, taksit­le buzdolabı alma cüretini bile gösteremez, çünkü sabah uya­nıp işsiz kalmayacağının garan­tisi yoktur”. Bu sözleri, 2013’te 2006’dan beri çalıştığı Akşam gazetesindeki işine Gezi Dire­nişi’ne destek vermesi bahane­siyle son verildikten sonra söy­lemişti. Gözay, bir cesaret aldığı 10 yıllık ev kredisi bitmeden, yalnızca 48 yıl süren hayatına lenf kanseri yüzünden gözleri­ni yumdu. Hastalığına rağmen hiçbir zaman hayata küsmedi­ğini, dürüst ve ilkeli tavrından, kendini bir “emekçi” olarak gör­mekten vazgeçmediğini anlatı­yor dostları. Ardında yüzakı iş­ler ve sırtlanmamız gereken de­rin bir utancı miras bıraktı.

    FİLİZ ÇAĞMAN (1940-2021)

    Topkapı’nın yalnız müdürü değil, aynı zamanda saray nazırıydı

    Topkapı Sarayı Müzesi’nin sabık müdürü, tarihçi, elyazması ve minyatür uzmanı Filiz Çağman, 11 Ocak’ta doğduğu kent olan Edirne’de 81 yaşındayken vefat etti. 1964’te Topkapı Sarayı El Yazmaları Kü­tüphanesi’ne uzman olarak gi­ren Çağman, 1997-2005 arasın­da Müze Müdürü olarak görev yapmış; neredeyse tüm ömrünü Topkapı Sarayı’na adamıştı. Ha­lefi İlber Ortaylı’nın ceketinin eteğini öperek görevi devraldığı sırada “O sadece bir müze mü­dürü değil, saray nazırıdır” de­mesinin ardında, sarayın büyük onarımını ve yeniden yapılan­dırılmasını sağlayan isimlerden biri olması kadar saray koleksi­yonunun nadide eserlerini gü­nışığına çıkarması da yatıyordu. Bu çabaları, İspanyol (Katalan) “Anticuarios Reales Atarazanos” Vakfı tarafından altın madal­yayla ve Vehbi Koç Ödülü’yle de taçlandırılmıştı. Topkapı Sarayı müze müdürlüğünden emek­li olduktan sonra Sakıp Sabancı Müzesi danışmanı olan Çağman, Londra Kraliyet Sanat Akade­misi’nde Ocak 2005’te açılan “Türkler: Bin Yılın Yolculuğu” başlıklı serginin küratörlüğünü Nazan Ölçer ve David Roxburgh ile birlikte yapmıştı.

    Biz yaşayalım diye hayatlarını veren sağlık şehitleri…

    SAYGIYLA ANIYORUZ-UNUTMUYORUZ

    DR. ALİ MURAT ULUDOĞAN

    Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 1988 mezunu Ali Murat Uludoğan (56), Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde uzun yıllardır Dahiliye uzmanı olarak görev yapıyordu. Uludoğan, Samsun Eğitim ve Araş­tırma Hastanesi Palyatif Bakım Ünitesinde görev yaparken geçen yıl Kasım ayında aynı hastanenin başka bir biriminde görevlendirilince, çok sevdikle­ri doktorlarından ayrılmak istemeyen hasta yakın­ları hastane önünde toplanarak görev yeri değişikli­ğini protesto etmişler, merhum Uludoğan da onları yatıştırmıştı.

    RECEB ÜNLÜ

    Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde hastane polis nokta­sında 30 yıldan fazla görev yapan güvenlik görevli­si Receb Ünlü, Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Cerrahpaşa’nın simge isimlerinden Ünlü’yü rahmet­le anıyoruz.

    22 Aralık Kastamonu Radyoloji Uzmanı Dr. Mustafa Vedat Gök

    23 Aralık Mersin Tarsus Eczacı Sıtkı Aslan

    23 Aralık İzmir SBÜ Tepecik Eğitim-Araştırma Hastanesi Radyoloji Uzmanı Dr. Orhan Doğan

    24 Aralık Van Eczacı Namık Kemal Yavuz

    24 Aralık Konya Aile Hekimi Dr. Ayhan Dağlı

    25 Aralık Konya NEÜ Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji AD Başkanı Prof. Dr. Recep Memik

    25 Aralık Konya Beyhekim Eğitim-Araştırma Hastanesi Hemşire

    Uğur Topçu

    25 Aralık Ankara Diş Hekimi Coşkun Akman

    25 Aralık Muğla Bodrum Devlet Hastanesi Em. Diş Hekimi

    Hasan Oral Koca

    25 Aralık Trabzon Ahi Evran Göğüs-Kalp-Damar Cerrahisi EAH veri hazırlama ve kontrol işletmeni Nesrin Öz

    26 Aralık Bingöl Veteriner Hekim Ahmet Ataş

    27 Aralık Samsun Eğitim-Araştırma Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr.

    Ali Murat Uludoğan

    27 Aralık Kocaeli Özel Hastane Başhekimi Biyokimya Uzmanı Dr.

    Lütfi Çetinkaya

    27 ARDINDAN 80-dk (2).indd 27 31.01.2021 16:35

    27 Aralık Samsun Bafra Devlet Hastanesi temizlik işçisi Önder Büyük

    27 Aralık Adana Büyükşehir Belediyesi Engelli Hizmetleri Şube Müdürü Dr. Levent Cemal Güngör

    28 Aralık Bursa Yüksek İhtisas Eğitim-Araştırma Hastanesi Radyoloji Uzmanı Dr. Yavuz Durmuş

    28 Aralık Adana Ceyhan Eczacı Ömer Gürkan

    28 Aralık Mersin Özel Hastane Ameliyathane teknisyeni Ramazan Ak

    28 Aralık Trabzon Akçaabat Haçkalı Baba Devlet Hastanesi Acil Servis Hasta Kayıt Memuru Hakkı Durna

    28 Aralık Denizli Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Hakan Türkoğlu

    28 Aralık Aydın Kuşadası İlçe Sağlık Müdürlüğü Araştırmacı

    Erçin Babacanlar

    28 Aralık Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hemşire Özlem Şahin

    29 Aralık Amasya Sabuncuoğlu Şerefeddin EAH Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Yiğit

    29 Aralık İstanbul Dr. Nimetullah Reşidi

    29 Aralık Karabük Safranbolu Devlet Hastanesi Hemşire Nihal Karataş

    29 Aralık İzmir Özel Hastane Ortopedi-Travmatoloji Uzmanı Dr.

    Halil Kuddar

    29 Aralık İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Acil Servis Polis Memuru Receb Ünlü

    29 Aralık İstanbul Özel Hastane Anestezi Uzmanı Dr. Tahir Güngör İnce

    30 Aralık Iğdır Devlet Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emin Akyıldız

    30 Aralık Hatay Özel Hastane Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Adnan Ezelsoy

    31 Aralık İstanbul Em. Sağlık Bakanlığı Müfettişi İşyeri Hekimi Dr. İlhan Doğan

    31 Aralık Trabzon Özel Hastane Kadın-Doğum Uzmanı Dr. İlhan Demirel

    31 Aralık İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi AD Başkanı Prof. Dr. Lokman Öztürk

    1 Ocak Mersin Özel Hastane Anestezi Uzmanı Dr. Kemal Aslan

    2 Ocak İstanbul İşyeri Hekimi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yavuz Eryılmaz

    3 Ocak Gaziantep Eczacı Mehmet Çinpolat

    3 Ocak Tekirdağ Çorlu Eczacı Halit Usluel

    3 Ocak Kayseri Şehir Eğitim-Araştırma Hastanesi Sağlık Memuru

    Oğuzhan Özkan

    3 Ocak İzmir Özel Hastane Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. A. Uğur Yılmaz

    3 Ocak Mersin İşyeri Hekimi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Doğan Yıldırım

    4 Ocak Mersin Özel Hastane İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Soyer Şimşek

    5 Ocak Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Tomografi Teknisyeni Özgül Yaşar

    5 Ocak Aydın Özel Hastane Nöroloji Uzmanı Dr. Öztekin Yüce

    5 Ocak Kilis Devlet Hastanesi Tercüman Ayyuş Eryılmaz

    6 Ocak Amasya Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği Çalışanı Orkun Karadağ

    6 Ocak Aydın Em. Diş Hekimi Ali Kandemir

    7 Ocak Ankara Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Em. Prof. Dr. Münevver Bertan

    7 Ocak Samsun Özel Hastane Ortopedi-Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Necati Emirhan

    8 Ocak Samsun Ayvacık Eczacı Köksal Türkel

    8 Ocak Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Merkez laboratuvarı Kimyager

    Cemal İrten

    8 Ocak Manisa Salihli Özel Hastane Gastroenteroloji Uzmanı Dr.

    Cemal Yıldız

    8 Ocak Osmaniye İl Sağlık Müdürlüğü Muhasebe birim sorumlusu

    Murat Bayram

    9 Ocak İstanbul Eczacı Şekip Öztürk

    11 Ocak Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezi çalışanı Salih İncehasan

    13 Ocak İstanbul Bahçelievler Yenibosna Aile Sağlığı Merkezi Aile Hekimi Uz. Dr. Hasan Erdoğan

    13 Ocak Trabzon Of Ambulans Şoförü Nebi Mehmet Efendioğlu

    14 Ocak Ordu Korgan İlçe Devlet Hastanesi Bilgisayar operatörü

    Güney Güven

    15 Ocak Adana Seyhan Devlet Hastanesi Tıbbi Sekreteri

    Samiye Genç Özkan

    15 Ocak Antalya İl Sağlık Müdürlüğü Em. Dr. Erhan Sirgeligil

    16 Ocak Mersin Eczane Teknisyeni Mustafa Doğan

    16 Ocak Osmaniye Kadirli Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi Sağlık Memuru Yusuf Pampal

    16 Ocak Nevşehir Devlet Hastanesi Hemşire Ayşegül Onurkal

    17 Ocak Mersin Erdemli Aile Hekimi Dr. Mehmet Yaşar Karabacak

    18 Ocak Mersin Diş Hekimi Nedret Yılmaz

    18 Ocak Kocaeli Özel Hastane Doğumhane Bölümü çalışanı

    Aşkın Demirören

    18 Ocak Tarsus Devlet Hastanesi Ambulans Şoförü Rasim Güçlü

    19 Ocak Hatay Dörtyol Devlet Hastanesi Tıbbi Sekreteri Hatice Arıkan

    19 Ocak Hatay İskenderun Devlet Hastanesi Radyoloji Teknisyeni Ramazan Ateş

    20 Ocak Bursa Özel Hastane Dr. Sezgin Can

    25 Ocak Manisa Sarıgöl Devlet Hastanesi Hemşire İsmahan Emirdağı

    27 Ocak Tekirdağ Çerkezköy İşyeri Hekimi Dr. Tayfun Kepiç

    28 Ocak M.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi Hasta Kabul Memuru

    Cavit Pehlivan

    29 Ocak İskenderun Devlet Hastanesi Sağlık Memuru Atılım Köker

    30 Ocak Osmaniye Kadirli Devlet Hastanesi Sağlık İşçisi Bekir Koluçolak

  • Şikago Yedilisi ve dünden bugüne ABD

    Alan Sorkin’in Netflix’te gösterime giren son filmi “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7), hem aktüel bağlantıları hem oyuncuların muhteşem performansıyla, şimdiden 2021 Oscar’larının en önemli adayları arasında. Dinamik ve hızlı tempolu bir mahkeme draması. 1968-69’da Chicago’daki Vietnam Savaşı protestolarını düzenlemekle suçlanan 7 sanığın duruşmasını beyazperdeye taşıyan usta işi bir yapım.

    Yıl 1968. İnsan hakları hareketlerindeki ivme ve hüsran açısından ge­çen yüzyılın dönüm noktala­rından biri. Radikal solun kısa süren başrolü… Vietnam Savaşı protestoları, Prag Baharı, son­ra Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla ilericilerin, insan hakları savunucularının yaşadı­ğı hüsran ve Chicago Demokrat Parti Kongresi…

    Ağustos sonundaki kongre­de Kennedy suikastinden sonra başkanlığa en uygun aday olarak başkan yardımcısı Humphrey gösteriliyor. Öğrenciler, aktivist­ler ve savaş karşıtlarından olu­şan binlerce protestocu Chica­go’ya, kongreyi protesto etmeye gidiyor. Belediye Başkanı Ric­hard Daley’nin emrinde polis gü­cü protestoculara karşı acımasız. Kan dökülüyor; 400’den fazla in­san ağır yaralanıyor.

    1969 Eylül’ünde Başkan Nixon’un başsavcısı John Mit­chell, protestoların vebalini demokrasi, eşitlik ve özgürlük isteyenlerin üzerine yıkmaya karar veriyor ve eylemlerin ba­şını çeken “yıldız”lara, 7 aktivist ve gençlik lideriyle Siyah Pan­ter’lerin başı Babby Seale’a da­va açıyor. Aaron Sorkin 151 gün süren Amerikan tarihinin bu en önemli davalarından birinin filmini çekmek için daha iyi bir zamanlama tutturamazdı. 2020, 1968’den sonra Amerika sokak­larında sivil itaatsizliğin zirve yaptığı en önemli yıl oldu. ‘Ame­rikan Rüyası’nın büyük çökü­şüyle fişeklenen ve insan hakları adına sokaklara dökülen protes­tocular, tabii yine polis şiddetiy­le karşılaştılar ve sırf haklarını aradıkları, özgürlük ve eşitlik is­tedikleri için “kurulu düzen” ta­rafından suçlu canavarlar olarak gösterilmeye çalışıldılar. Aynı şey 1969’da bu dava sırasında da yaşanmıştı. Yalnız o zaman suç­lamak için 8 günah keçisi seçil­mişti. Dava bitmeden davası dü­şen (fakat yargıcın emriyle mah­keme salonuna kelepçeli ve ağzı bağlanmış bir şekilde getirilen) Siyah Panterler’in lideri Bobby Seale, Demokratik Bir Toplum İçin Öğrenciler Birliği’nin kuru­cularından Tom Hayden, hippi aktivistler Abbie Hoffman ve Jerry Rubin yargılananlar ara­sında öne çıkan isimlerdi.

    Filmin ana mekan olarak seçtiği mahkeme salonu, dramanın da merkezi.

    Münazara ve konuşma yaz­ma konusunda bir deha olan Aaron Sorkin, “Şikago Yedili­si’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7) filminin senaryo­sunu aslında 2007’de yazıyor ve filmi Spielberg’in yönetme­si bekleniyor. Ancak 2008 krizi yüzünden Spielberg’in parası ödenemiyor ve senaryo rafa kal­kıyor. Ta ki Sorkin çok doğru bir zamanlamayla 2019’da işi tekrar eline alana kadar. Sorkin, filmi çerçeveleyip bir bağlama oturt­mak ve zamanın ruhunu vermek için Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla açıyor; fakat bun­dan sonra, çok az arşiv görüntü­sü kullanılıyor. Oldukça absürd yargılanma süreci, mahkeme salonu, protestocuların kararga­hı ve aynı zamanda stand-up ko­medyen olan Abbie Hoffman’ın şovlarına bölünerek öykülendi­rilmiş. Davayı “bunak” diyebi­leceğimiz, Chicagolu avukatla­rın %78’i tarafından kifayetsiz ve yetersiz bulunan taraflı bir yargıç Julius Hoffman (Frank Langella) yönetiyor ve “şov”un en önemli kısmı mahkeme salo­nunda vuku buluyor.

    Sorkin yeteneğinden o kadar emin ki, çok daha çekici olabile­cek protestolara çok az yer verip, durağan ve sıkıcı bulmamız bek­lenen mahkeme salonunda olup bitenleri başrole taşımış. Bir mahkeme draması için son dere­ce hızlı tempolu ama temponun bir müzik eserinde olduğu gibi sık sık değiştiği bir film. Her bir oyuncu ama özellikle Abbie Hof­fman’ı canlandıran Sacha Ba­ron Cohen ve 7 sanığın avukatı William Kunstler’i canlandıran Mark Rylance müthiş perfor­manslar sergiliyorlar. Bir filmi batıran ya da çıkaran en önemli ögelerden montajın (Alan Ba­umgarten) çok başarılı olduğu filmde, unutulmayacak birçok an var: Abbie/Jerry ikilisinin sü­rekli mahkemeyi yaratıcı şekil­lerde protesto etmeleri (örneğin salona hâkim cübbesi altına po­lis üniforması giyerek gelmele­ri); Johnson dönemi Adalet Ba­kanı Ramsay Clark’ın (Micha­el Keaton) kendi arzusuyla hiç beklenmedik şekilde, sanıkların lehine ifade vermesi; az ama çar­pıcı protesto sahneleri; karar gü­nünde 7 sanık adına konuşması uygun görülen Tom Hayden’ın yargıcın tüm itirazlarına rağmen dava süresince Vietnam’da ölen 4700’den fazla Amerikan aske­rinin adını tek tek okuması bun­lardan bazıları.

    Dava, sanıkların 5’er yıl ha­pis cezası almasıyla sonuçlandı; Yargıtay’a gitti ve Yargıtay tara­fından bozuldu. Başsavcı yeni­den yargılamayı reddetti.

    Gerçek hayatta “Şikago Yedilisi” Gerçek “Şikago Yedilisi” ve avukatları mahkemenin önünde: (soldan sağa) avukat Leonard Weinglass, Rennie Davis, Abbie Hoffman, Lee Weiner, David Dellinger, John Froines, Jerry Rubin, Tom Hayden ve avukat William Kunstler.

    Filmin günümüzle paralel­liklerine gelecek olursak… Geo­rge Floyd ve Breonna Taylor’ın polis tarafından öldürülmesin­den sonra ABD’yi kasıp kavu­ran protestolar esnasında film post-prodüksiyondaydı. Sorkin bunun üzerine filmine dava es­nasında polis tarafından öldü­rülen Siyah Panterler Illinois Eyaleti Bölümü Başkanı Fred Hampton cinayetinden olay yeri fotoğraflarını ve cinayetten son­ra kameraya bakarak sırıtan 5 polisin fotoğraflarını ekledi.

    “The Trial of Chicago 7” ya­kın dönem Amerikan tarihinde­ki en önemli davalardan birini ilgiyi sonuna kadar taze tutarak dramatize eden; günümüzle pa­ralellikler kuran; insan hakları, hükümetin ve polisin hayatları­mızdaki yeri gibi konular üzeri­ne düşündüren; 2021 Oscarla­rına “En İyi Film” dalında aday olması beklenen bir yapım.

    Netflix’te mutlaka izlenmeli.

  • Trump göreve çağırdı Beyaz Amerika şahlandı

    6 Ocak’ta ABD Kongre Binası’nın, seçim sonuçlarını kabul etmeyen Trump yandaşlarınca işgal edilmesi, ülke tarihinde görülmemiş bir olay; “dünyanın jandarması” ABD’nin içeride ne kadar kırılgan olduğunun bir işareti ve İçsavaş gerilimlerinin halen aşılamadığının bir göstergesi olarak yorumlandı. Ülkenin içinde bulunduğu ortamdan çıkması içinse seçim sonuçlarına bel bağlamaktan fazlasını yapması gerekiyor. ABD’nin tersyüz olmuş kutupları ve işgale giden yolun analizi.

    ABD, geçen yaz polisin siyah bir yurttaşı ade­ta insanlığa meydan okuyarak uluorta infaz etme­si üzerine büyük kitle gösteri­lerine sahne olduktan sonra 6 Ocak 2021’de bu kez aksi yön­de bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı. Başkan Trump’ın çağrısıyla Amerika’nın dört bu­cağından gelen gruplar, Kongre binasını işgal etti. “Ayaklan­ma”, “başkaldırı”, “darbe teşeb­büsü”, “iç terörizm” diye nite­lenen Kongre işgali, rejimin karakteri üzerinde yeni tartış­malara yol açtı. “Demokrasi ih­racatçısı”, denge-denetim me­kanizmalarının merkezi, “dün­yanın jandarması” Amerika’nın bu kadar kırılgan durumda ol­ması tüm dünyada büyük bir şaşkınlık yarattığı gibi ABD ta­rihi açısından da bir dönemeç olarak değerlendiriliyor.

    Kongre’de kargaşa
    Washington’da, Seçiciler Kurulu oylarının sayıldığı ve 3 Kasım 2020’deki başkanlık seçimlerinin sonuçlarının resmileştiği Kongre oturumu devam ederken Trump destekçileri “ilginç kıyafetleriyle” Kongre binasını bastılar.

    ABD halen “dünyanın 1 numarası” olarak görülüyor. Fakat bunun arkasında aynı zamanda çok derin toplumsal eşitsizliklerin, kurumsallaşmış bir ırkçılığın, şiddetli bir cinsi­yetçiliğin hüküm sürdüğü, sos­yal güvenliğin bulunmadığı, fa­natik mezheplerin, Nazi grup­larının ve silahlı çetelerin at oynattığı bir ülke. Şimdiye dek dünyanın farklı ülkelerinde desteklediği otoriter rejimleri ve diktatörlükleri de eklersek bu noktaya üç günde gelinme­diği aşikar.

    Trump’a maledilen Mek­sika sınırına duvar inşa etme projesine Clinton’ın başladığı­nı unutmamak gerek. Trump gökten zembille inmedi; baş­kan seçilmesi bir kaza değil, derinlerdeki birtakım dina­miklerin ifadesiydi. Bu yüzden bazılarına şok edici gelen 2016 seçimini, bir kaza olarak değil, hegemonya krizi içinde bunal­mış bir dünyada, neoliberal politikaların uygulanmasının giderek güçleştiği bir bağlam­da okumak gerekir. Bu tür or­tamlarda bireylerin siyasetteki özerkliği artar. Güçlü iktidar, ana eğilimdir. Dünyanın diğer önde gelen güçlerinde gözüken eğilim de budur.

    Polisin iki yüzü Washington’da, Kongre binasını basan Trump destekçilerine polisin müdahalesi, kapıları neredeyse elleriyle açmakken geçen sene Black Lives Matter protestocuları en barışçıl anlarında bile polisin sert müdahalesiyle karşılaşmıştı (altta).

    2007-2008 krizi sırasın­da bankaların kurtarılması, “kitle imha silahları” palavra­sını bahane ederek girişilen Irak Savaşı’nın tam bir fiyas­koyla sonuçlanması “izolasyo­nistlerin” elini güçlendirmiş­ti. Geleneksel siyasal partiler sisteminin içine düştüğü kriz, solda “Occupy”, “Black Lives Matter”, Demokrat Parti içinde Bernie Sanders’ın temsil etti­ği hareket, 21 Ocak yürüyüşü, kadın hareketi, asgari ücretin saatlik 15 dolara çıkarılması için protestolar gibi toplumsal hareketlerde ifadesini bulur­ken sağda da Tea Party (Çay Partisi) ve sonra Trump’ı öne çıkarmıştı.

    Trump’ın destekçileri için cazibesi, ABD’yi dünyanın tek hegemonik gücü olarak ko­numlandırmak için ülkeyi bü­yük bir işletme gibi yönetmeye, “Hıristiyan-Yahudi kapitaliz­minin” kalesi haline getirmeye çalışmasıydı. Kişisel pozisyo­nu ve rakiplerine karşı hoyrat tutumu aslında iş hayatında­ki tavrını siyasete taşımaktan ibaretti. Kültürsüz, hatta kültür düşmanı, ırkçı, cinsiyetçi, ho­mofobik, İslamofobik, antise­mit söylemler etrafında ABD’yi kendi suretine dönüştürmeye çalışıyordu.

    Bugün 1980’lerde kapitalist dünyanın çehresini değiştiren krizden daha derin bir krizle karşı karşıyayız. 2. Dünya Sa­vaşı sonrası hegemonya müca­delesindeki dizilişinden olduk­ça farklı gerilimler de buna da­hil edildiğinde dönemeç hayli keskin olabilir.

    Seçime doğru

    Çin’in Dünya Ticaret Örgü­tü’ne girmesinin sonucu olarak ABD imalat sanayindeki istih­dam kaybının 2,4 milyona ulaş­tığı biliniyor. 2016’da Trump’ın Michigan, Wisconsin ve Pen­nsylvania gibi sanayi kentlerin­deki mutlak zaferinin ardından Çin’le gelişen ticaretin istih­dam üzerindeki etkisine dair araştırmalar var. Küreselleşme ve sanayisizleşme ile hayatları altüst olan toplumsal kesimler, Cumhuriyetçilerin gelenek­sel tabanının yanısıra Trum­pizm’in de toplumsal temelini oluşturuyor.

    Bu kitlenin ortaya çıkma­sında Demokratların uygula­dığı politikaların da payı var. Daha önce Obama, işlerini kay­beden bu kesimin dertlerine derman olamadı. Hazine Ba­kanlığı’na Wall Street’e yakın Timothy Geithner’ı getirmesi bunun bir örneği. 2008 krizi sı­rasında sorumlu bankacıların peşine düşeceğine milyonlarca insanın emekliliklerini ve ko­nutlarını kaybetmesine yolver­mesi de başka bir örnekti.

    Geleneksel olarak “emek­çiler partisi” olarak nitelenen Demokratlar uzun zamandan beri özellikle beyaz emekçiler arasında zemin kaybediyor­du. Diplomasız beyazlar ara­sında Biden’ın aldığı %32’lik oy, Trump tarafından katlan­mıştı. Evanjelistler arasında %76 olması doğal karşılana­bilir belki, ama kırsal kesim­lerde de Trump’ın oy oranı %57’ydi. Sendikalıların %40’ı da Trump’a oy verdi. Ülkenin en yoksul kesimlerinde Trump kazanırken en zengin kesimle­rinde Demokratlar öndeydi.

    2020 Şubat’ına gelindiğin­de ABD’de işsizlik %3,5 ile en düşük seviyesindeydi. Enflas­yon ancak %2,3’tü ve son üç çeyrekte yıllık millî gelir %2,4 artmıştı. Muhafazakar örgüt­lerin tam desteği sürerken, Trump’ı başarıya götüren göç­menlere karşı düşmanlık, ırkçı öfke, çokuluslu şirketlerin le­hine olan küreselleşmeye kar­şı hınç gibi temalar da etkisi­ni sürdürüyordu. Bu şartlarda Trump’ın ikinci kez seçileceği­ne kesin gözüyle bakılıyordu.

    Eylemcilerden biri hatıra olarak Kongre podyumunu evine götürmeye niyetlenmişken kameralara “neşe içinde” gülümsüyor.

    Covid-19 ve yarattığı eko­nomik tahribat gibi tersyüz gelişmeler, işsizliği 1930 buh­ranından bu yana en yüksek seviyeye, %14,7 gibi yüksek bir orana çıkararak Trump’ı tökezletse de buna rağmen 73,7 milyon oyla tüm zaman­ların en yüksek oyla kaybeden ABD Başkan adayı oldu. Pan­demi vesilesiyle sürü bağışık­lığını tercih eden Trump en güçlünün yaşama hakkını öne çıkaran sosyal Darwinizm’i­nin kurbanı oldu. Columbia Üniversitesi’nin Ekim 2020’de yaptığı bir araştırmaya göre pandemiye karşı ciddi önlem­ler alınsaydı sonuç %60 ora­nında değişebilirdi.

    Bir terslik var

    Biden yalnızca siyaseten ku­tuplaşmış bir ülkeye başkan olmadı; Covid-19’un toplum­sal yarılmaları alabildiğine de­rinleştirdiği bir tablo da var önünde. Çalışma Bakanı’na göre tarihin en büyük eşitsiz­liğini yaratan ekonomik kri­zinlerinden birinden geçiyor ABD. Evden internet üzerine çalışmak, diplomalıları nispe­ten korusa da en alt kesimler­de durum vahim. En elverişsiz konumda çalışanlar arasında yayılan işsizlik, yüksek ücret­lilere göre 8 kat daha fazla. En yukardaki işlerse tam tersine bir patlama yaşıyor. Mart’tan Ekim’e 643 milyarderin serveti 931 milyar dolar arttı. Bir gara­bet de milyarderlerin (Ama­zon’un patronu dahil) önünü açanın Trump olmasına rağ­men “seçkinler”in Biden’a des­tek vermesi. Biden, onun döne­minde çıkarlarının korunaca­ğı inancında olan Wall Street, Silikon Vadisi, Hollywood gibi kesimlerin desteğini aldı.

    Alman Der Spiegel, Haziran 2020 kapağıyla Kongre işgalini önceden görmüş.

    Biden, Trump’ı tarih sah­nesine çıkaran, kendisinin de dahil olduğu uygulamaları sür­dürdüğü takdirde bir iyileşme görülmesi mümkün değil. Bu­nun için siyasi hayatı boyunca benimsediği “temkinli merkez­ci” rolünden vazgeçmesi gere­kiyor. Örneğin pandemi süre­since zenginleşenlere 2. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi bir vergilendirme getirebilecek mi? 2009’da Obama’nın yaptı­ğı gibi krizden etkilenen büyük işletmelere yöneleceğine kriz­den gerçekten etkilenen “dar gelirlilere” yönelik politikalar geliştirebilecek mi?

    Bu konulara el atmadığı takdirde, toplumsal sınıflar­la siyasal tercihler arasındaki bu tersleme, Trump olmadan da Trump’ın zihniyetinin top­lumsal zeminini koruyacağına işaret ediyor. Yani en yoksulla­rın sorunları çözülmedikçe bu kesim, göçmenleri, siyahları, yabancıları, “seçkinleri” günah keçisi olarak görerek, kendi çözümsüz sorunlarının nede­ni olarak onları hedef alma­ya devam edecek ve aşırı sağın nüfuz alanında kalacak. Mal­zemenin Trump’tan daha teh­likeli siyasi eğilimlere elverişli olduğu da söylenebilir.

    Bu karedeki siyah olsaydı? Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin ofisini de basan göstericiler, Pelosi’nin bilgisayarından aldıkları e-postaları internette yayımladı.

    Öteki Amerika

    Seçim sonuçlarına 60 civa­rında itiraz başvurusu yapıldı. Cumhuriyetçi Parti yönetimi tarafından da desteklenen bu itirazlar, Cumhuriyetçi valile­rin görevde olduğu eyaletler­de bile reddedilmesine rağmen Cumhuriyetçi seçmenin %70’i halen seçimin “üç kağıt” oldu­ğuna inanıyor. Trump kaybet­me ihtimaline baştan hazırlıklı olduğu için propagandasını bu yönde yürüttü. Kademe kade­me gidişata çomak sokmaya çalıştı. Sonunda faşist Proud Boys’un (Gururlu Oğlanlar) da dahil olduğu beyaz üstünlük­çüleri, milliyetçi taraftarlarını “millî görev”e çağırdı. Kongre binasına girdiklerinde birinin gömleğinde “Camp Auschwitz” yazıyor; diğeri faşistlere özgü mitolojik aksesuarla sahne alı­yor; bir diğeri açıkça polise sal­dırıyordu. Amerikan İçsava­şı’nın bitmediğini ihsas eden, 19. yüzyılın köleci devletinin bayraklarının dalgalanması da bu tabloyu tamamlıyordu.

    Aslında 1861-1865 İçsa­vaşı’ndan sonra ırkçılık kağıt üzerinde yenilgiye uğratılmış­sa da ülkenin egemenleri, Ku Klux Klan bayrağı altında ci­nayetlerin (en az 250 bin), iş­kencelerin sürmesini dert et­memişlerdi. Yakın zamana dek siyahların en temel haklarının bile hayata geçirilemediği ül­kede Henry Ford’un meşhur Hitler hayranlığı gibi eğilim­ler, her zaman en pespaye aşırı sağ düzenin ayrılmaz bir par­çası olmuştu. Herkesin eşit ol­duğundan dem vuran Thomas Jefferson, George Washington gibi kurucular bile köle sahi­biydi.

    Senato önünde bir darağacı Amerikan Senatosu’nun önüne dikilen darağacı ve darağacının önünde “Tüm kongre üyelerini asın” diye bağıran göstericiler, canlı yayın yaptıkları halde kimlikleri tespit edilmeden evlerine gönderildi.
    Senato Odası balkonuna tırmanmış bir gösterici.

    Toplumsal adalet ve ırk­çılığa karşı eylem yapanların katledilmesi, ırkçılığın tarih boyunca cezasız kaldığı Ame­rika’da artık “yeni normal”. Afro-Amerikalılara, Latinlere, Müslümanlara ve kendilerin­den olmayan diğer tüm öte­kilere karşı korku ve nefretle dolmuş bu güruh, kendini ül­kenin bekasının güvencesi ola­rak görüyor. Eğer kurumsallaş­mış olduğu söylenen bu halet-i ruhiyenin ötesinde iliklere işlemiş ırkçılık olmasaydı, po­lislerle “selfie” çekilecek kadar bir hısımlık kurulabilir miy­di? Aksini düşünenler ırkçılı­ğa karşı eylem yapmak üzere Kongre binasına girenler “Si­yah Hayatları Değerlidir” ha­reketinin mensubu olsaydı ne olurdu diye kendilerine sorabi­lirler. Fazla düşünmeye gerek yok; geçtiğimiz yıl Washington D.C.’de “Black Lives Matter” hareketinin, asker ve polisler­den oluşan bir orduyla karşı­landıklarını hatırlamak yeterli. BLM göstericilerine karşı si­lah kullananlara karşı göste­rilen hoşgörü, Uluslararası Af Örgütü’nün 26 Mayıs-5 Hazi­ran 2020 arasında kaydettiği 125 polis şiddeti eyleminde de kaydedilmiş. Oysa bu kez, ba­zı polisler engelleri kaldırarak göstericileri adeta güvenlik­li bölgeye elleriyle davet etti. Ordu ve polisin pasifliği silahlı göstericiler etrafı tahrip edip vandalizm örnekleri sergiler­ken de binayı ellerini kollarını sallayarak terk ederken de sür­dü. Amerikan demokrasisinin mihenk taşı olarak gösterilen denge ve denetim mekanizma­larının Trump tarafından nasıl ihlal edilebildiğinin bir başka göstergesi…

    Boynuzlu eylemci Baskın esnasında boynuzlu bir başlık takan ve kendinin “Q(Anon) Şaman” olarak tanıtan Jake Angeli, tüm fotoğraflarda önplandaydı.

    İşgalden sonra?

    Aşırı sağ, olayın ardından hü­kümete karşı büyük ölçekli bir saldırı gerçekleştirmenin özgüvenini kazandı. Artık on­ların kahramanları ve şehitle­ri var. Bu bir hükümet darbesi olmasa da 10 binlerce insanı seferber edebileceklerini gös­terdiler. Olaya karşı tepkile­rin Cumhuriyetçi saflarda da yayılması üzerine vandalizmin sorumlusu olarak “antifa” diye anılan faşizme karşı gruplara yüklenmekten de çekinmedi­ler. Türkiye’deki kimi yorum­cular da bu iddiayı kullandı. Ne de olsa seçim arifesinde resmî beklenti Trump’ın ka­zanmasıydı. Missouri Sena­törü Josh Hawley, Kongre’nin işgalinden söz edildiğinde he­men lafı çevirdi: “Şiddetten bahsediyorsak bu ülkenin ge­çen yılki halini hatırlayın” der­ken işaret ettiği “Black Lives Matter” hareketiydi. Trump yanlıları kendi eylemlerine sahip çıkmaktan kaçınırken Trump da onları yüzüstü bı­raktı.

    Kongre binasının işgali dünyanın dört bucağında farklı şekillerde yorumlandı. Örne­ğin kitle görünce hepsini bir torbaya sokanlar, Fransa’da­ki “Sarı Yelekliler” hareketi ile Kongre işgali arasında para­lellik kurdular. Evet, onlar da sokağa çıkmışlardı ancak açık bir toplumsal talepler manzu­mesine sahiplerdi. Sokağa çık­malarının önemli bir nedeni kurumsal siyaset içinde sesle­rinin duyulmamasıydı. Oysa Trump yanlıları iktidarı tapulu malları olarak görüyor ve top­lumsal sorunları ayrımcı, ırkçı bir bakış açısıyla sisteme değil, beyaz üstünlükçü olmayanlara mal ediyorlar. İş, ekmek, hür­riyet istemiyorlar. Kölecilikten kalma avantajlarını hatırla­tırcasına memleketin tapusu kendi üstlerinde kalsın istiyor­lar. Karşı oldukları işsizlik ve yolsuzluk olsaydı diğer işsizler ve yoksullarla birlikte olmala­rı lazımken, onlar gerekirse ci­nayet işleme pahasına siyahla­ra, eşcinsellere, Müslümanla­ra, Latinlere saldırıyorlar. Sarı Yelekliler ise kesin olarak top­lumsal adalet talep ediyorlardı ve son günlerde yeniden görül­düğü üzere göçmenlerin hakla­rını da savunuyorlardı.

    İçsavaş mirası gerilimler Güney eyaletlerini temsil eden Konfederasyon bayrağı, İçsavaş esnasında dahi Washington DC’ye en fazla 10 km yaklaşabilmişti.

    FBI müdürü ABD’ye karşı en büyük terörist şiddet tehdi­di olarak ırkçı aşırı sağı göste­rirken, polisin Şubat 2019’da olduğu gibi faşist Proud Boys ile işbirliği içinde hareket et­tiği bilinirken, akademik ça­lışmalardan gazete sütunla­rına “faşizm”, “proto-faşizm” gibi tabirler giderek daha faz­la kullanılırken bir seçimle “normal”e dönüleceğine kim­se inanmıyor. Ülkede şu anda New York Times okuyanların %91’i kendisine demokrat, Fox News’u tercih edenlerin %93’ü cumhuriyetçi diye nitelendi­riyor. Biden bu kutuplaşmayı azaltmak amacıyla bir ulusal birlik çağrısında bulunuyor, ancak bunun için iki yayın or­ganının ortalamasını almak yetmeyecektir.

    Biden, “Biz, Amerika’yız” derken hoşgörü, saygı, haysi­yet gibi değerlerden söz ediyor, ama tarihin, kızılderili soykı­rımı, kölelik, ırkçılık, Vietnam Savaşı gibi pek de haysiyetli sayılmayacak bir dizi olayı da Amerika’nın künyesine yaz­mak gibi bir kötü huyu var.

    Tepki çeken polisle selfie görüntüleri…