Etiket: sayı:80

  • Şikago Yedilisi ve dünden bugüne ABD

    Alan Sorkin’in Netflix’te gösterime giren son filmi “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7), hem aktüel bağlantıları hem oyuncuların muhteşem performansıyla, şimdiden 2021 Oscar’larının en önemli adayları arasında. Dinamik ve hızlı tempolu bir mahkeme draması. 1968-69’da Chicago’daki Vietnam Savaşı protestolarını düzenlemekle suçlanan 7 sanığın duruşmasını beyazperdeye taşıyan usta işi bir yapım.

    Yıl 1968. İnsan hakları hareketlerindeki ivme ve hüsran açısından ge­çen yüzyılın dönüm noktala­rından biri. Radikal solun kısa süren başrolü… Vietnam Savaşı protestoları, Prag Baharı, son­ra Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla ilericilerin, insan hakları savunucularının yaşadı­ğı hüsran ve Chicago Demokrat Parti Kongresi…

    Ağustos sonundaki kongre­de Kennedy suikastinden sonra başkanlığa en uygun aday olarak başkan yardımcısı Humphrey gösteriliyor. Öğrenciler, aktivist­ler ve savaş karşıtlarından olu­şan binlerce protestocu Chica­go’ya, kongreyi protesto etmeye gidiyor. Belediye Başkanı Ric­hard Daley’nin emrinde polis gü­cü protestoculara karşı acımasız. Kan dökülüyor; 400’den fazla in­san ağır yaralanıyor.

    1969 Eylül’ünde Başkan Nixon’un başsavcısı John Mit­chell, protestoların vebalini demokrasi, eşitlik ve özgürlük isteyenlerin üzerine yıkmaya karar veriyor ve eylemlerin ba­şını çeken “yıldız”lara, 7 aktivist ve gençlik lideriyle Siyah Pan­ter’lerin başı Babby Seale’a da­va açıyor. Aaron Sorkin 151 gün süren Amerikan tarihinin bu en önemli davalarından birinin filmini çekmek için daha iyi bir zamanlama tutturamazdı. 2020, 1968’den sonra Amerika sokak­larında sivil itaatsizliğin zirve yaptığı en önemli yıl oldu. ‘Ame­rikan Rüyası’nın büyük çökü­şüyle fişeklenen ve insan hakları adına sokaklara dökülen protes­tocular, tabii yine polis şiddetiy­le karşılaştılar ve sırf haklarını aradıkları, özgürlük ve eşitlik is­tedikleri için “kurulu düzen” ta­rafından suçlu canavarlar olarak gösterilmeye çalışıldılar. Aynı şey 1969’da bu dava sırasında da yaşanmıştı. Yalnız o zaman suç­lamak için 8 günah keçisi seçil­mişti. Dava bitmeden davası dü­şen (fakat yargıcın emriyle mah­keme salonuna kelepçeli ve ağzı bağlanmış bir şekilde getirilen) Siyah Panterler’in lideri Bobby Seale, Demokratik Bir Toplum İçin Öğrenciler Birliği’nin kuru­cularından Tom Hayden, hippi aktivistler Abbie Hoffman ve Jerry Rubin yargılananlar ara­sında öne çıkan isimlerdi.

    Filmin ana mekan olarak seçtiği mahkeme salonu, dramanın da merkezi.

    Münazara ve konuşma yaz­ma konusunda bir deha olan Aaron Sorkin, “Şikago Yedili­si’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7) filminin senaryo­sunu aslında 2007’de yazıyor ve filmi Spielberg’in yönetme­si bekleniyor. Ancak 2008 krizi yüzünden Spielberg’in parası ödenemiyor ve senaryo rafa kal­kıyor. Ta ki Sorkin çok doğru bir zamanlamayla 2019’da işi tekrar eline alana kadar. Sorkin, filmi çerçeveleyip bir bağlama oturt­mak ve zamanın ruhunu vermek için Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla açıyor; fakat bun­dan sonra, çok az arşiv görüntü­sü kullanılıyor. Oldukça absürd yargılanma süreci, mahkeme salonu, protestocuların kararga­hı ve aynı zamanda stand-up ko­medyen olan Abbie Hoffman’ın şovlarına bölünerek öykülendi­rilmiş. Davayı “bunak” diyebi­leceğimiz, Chicagolu avukatla­rın %78’i tarafından kifayetsiz ve yetersiz bulunan taraflı bir yargıç Julius Hoffman (Frank Langella) yönetiyor ve “şov”un en önemli kısmı mahkeme salo­nunda vuku buluyor.

    Sorkin yeteneğinden o kadar emin ki, çok daha çekici olabile­cek protestolara çok az yer verip, durağan ve sıkıcı bulmamız bek­lenen mahkeme salonunda olup bitenleri başrole taşımış. Bir mahkeme draması için son dere­ce hızlı tempolu ama temponun bir müzik eserinde olduğu gibi sık sık değiştiği bir film. Her bir oyuncu ama özellikle Abbie Hof­fman’ı canlandıran Sacha Ba­ron Cohen ve 7 sanığın avukatı William Kunstler’i canlandıran Mark Rylance müthiş perfor­manslar sergiliyorlar. Bir filmi batıran ya da çıkaran en önemli ögelerden montajın (Alan Ba­umgarten) çok başarılı olduğu filmde, unutulmayacak birçok an var: Abbie/Jerry ikilisinin sü­rekli mahkemeyi yaratıcı şekil­lerde protesto etmeleri (örneğin salona hâkim cübbesi altına po­lis üniforması giyerek gelmele­ri); Johnson dönemi Adalet Ba­kanı Ramsay Clark’ın (Micha­el Keaton) kendi arzusuyla hiç beklenmedik şekilde, sanıkların lehine ifade vermesi; az ama çar­pıcı protesto sahneleri; karar gü­nünde 7 sanık adına konuşması uygun görülen Tom Hayden’ın yargıcın tüm itirazlarına rağmen dava süresince Vietnam’da ölen 4700’den fazla Amerikan aske­rinin adını tek tek okuması bun­lardan bazıları.

    Gerçek hayatta “Şikago Yedilisi” Gerçek “Şikago Yedilisi” ve avukatları mahkemenin önünde: (soldan sağa) avukat Leonard Weinglass, Rennie Davis, Abbie Hoffman, Lee Weiner, David Dellinger, John Froines, Jerry Rubin, Tom Hayden ve avukat William Kunstler.

    Dava, sanıkların 5’er yıl ha­pis cezası almasıyla sonuçlandı; Yargıtay’a gitti ve Yargıtay tara­fından bozuldu. Başsavcı yeni­den yargılamayı reddetti.

    Filmin günümüzle paralel­liklerine gelecek olursak… Geo­rge Floyd ve Breonna Taylor’ın polis tarafından öldürülmesin­den sonra ABD’yi kasıp kavu­ran protestolar esnasında film post-prodüksiyondaydı. Sorkin bunun üzerine filmine dava es­nasında polis tarafından öldü­rülen Siyah Panterler Illinois Eyaleti Bölümü Başkanı Fred Hampton cinayetinden olay yeri fotoğraflarını ve cinayetten son­ra kameraya bakarak sırıtan 5 polisin fotoğraflarını ekledi.

    “The Trial of Chicago 7” ya­kın dönem Amerikan tarihinde­ki en önemli davalardan birini ilgiyi sonuna kadar taze tutarak dramatize eden; günümüzle pa­ralellikler kuran; insan hakları, hükümetin ve polisin hayatları­mızdaki yeri gibi konular üzeri­ne düşündüren; 2021 Oscarla­rına “En İyi Film” dalında aday olması beklenen bir yapım.

    Netflix’te mutlaka izlenmeli.

  • Tarih, önyargılar ve teknoloji

    Haim Teveleviç Eydus adlı Leton uzmanın, Japonya tarihi üzerine 1955’te yazdığı kitabı; yazar ismi, mekan ve zaman karışıklığından dolayı Türkçede hatalı şekilde kayda geçmişti. Basit gözüken bir hatanın peşinde araştırma yapmak; internet olanakları ve tarih metodolojisi üzerine temel dersler…

    Genellikle okuyucularımıza yazılmış, bitmiş yazılar sunarız. Bu defa bir yazı veya bir ma­kalenin yaşadığı serüvenlere değinmek isti­yorum. Bu serüvenlerin araştırma, inceleme safha­larına çoğu kişi az-çok aşinadır. Ancak bu incele­meleri yaparken izlediğimiz bilimsel yol, yöntem değişik süzgeçlerden geçer. Burada ideolojik olan­lardan değil de daha çok bakışaçımızdan kaynaklanan muzip tuzaklara dikkati çekmek istiyorum.

    Bugünlerde Zeki Velidi Togan’ın 1968-69’da İstanbul Üni­versitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde verdiği Asya Tarihi ders notlarını yayıma hazırlarken, bazı müphem ifade­lerle karşılaşıyoruz. Son günlerde bunlardan birini çözümle­mek için epey uğraşmamız gerekti; varolan hatanın tutulan notlardan çok benim önyargılarımda bulunduğunu, ancak mesele çözümlenince anlamış oldum. Her zaman başkalarını eleştirmek yerine önce iğneyi kendimize batırmak, düşünce­lerin berraklaşmasına yardımcı oluyor.

    Sözkonusu mesele, ders notlarının Japonya bahsinde “Prof. Togan, Japonya’nın yeni devirleri tarihini Japonca ya­zılmış bir eserin Rusça tercümesinden takip etti ki, bu, Aydos adlı zatın Japonya’nın Yeni ve En Yeni Tarihi (1955, Mosko­va) adlı eseridir” ibaresinden kaynaklandı. İlk önce kulağa aşina gelse de doğru olamayacağını tahmin ettiğimiz “Aydos” adı üzerinde duruldu; internetten yararlanarak bu ismin “H. T. Eydus” olduğu belirlendi. Ben önce “eserini Japonca yazan bu zat kimdi? Ancak ismi Japon adına da benzemiyor. Her­halde ‘Aydos’ adında birisi Japonya hakkında bir eser yazmış ve bu Rusçaya çevrilmiş” diye düşünüyordum. Tersi, yani Ja­ponya hakkında yazanın bir Rus olacağı ve onun eserinin Ja­ponca’ya çevrilmiş olabileceği hiç aklıma gelmiyor; bana bu konuda yardım edenleri yanlış yönlendiriyordum.

    Bu arada teknoloji sayesinde Eydus hakkında epey bilgi sahibi olduk. Haim Teveleviç Eydus (1896-1972), Letonya’nın Kraslava şehrinde doğmuştu ve akademisyen bir aileden ge­liyordu. Sovyetler Birliği zamanında diplomat, oryantalist ve Japonya uzmanı olarak tanınıyordu. 1914-1917 arasında Pe­tersburg’da okumuş, Politbüro’ya girmiş, 1925-1926’da Osa­ka’da konsolosluk yapmıştı. 1941’de profesör olan Eydus’un 100’ü aşkın çalışması bulunuyordu; fakat hâlâ bilgi­ler bizi istediğimiz yere götürmüyordu. Ancak Osa­ka’da bulunmuş olması, Japonya-Japonca bağlantı­sını kanıtlıyordu.

    Öte yandan SSCB’de yetişmiş bu diplomat ve biliminsanından övgüyle sözeden internet bilgile­ri karşımıza çıkıyordu. Buralarda Yenekova ve Aita adlı biliminsanlarının onun eseri hakkında “100 yıl­lık Japon tarihini ele alan bu kitap gibi bir eseri, biz Japonlar henüz telif edemedik” dediklerini ve çalışmanın bir yaban­cının ilgi düzeyini göstermekten çok, bilimsel araştırmalara dayanılarak hazırlanmış bir referans kaynağı olduğuna işa­ret ettiklerini görüyorduk. Böylece ders notlarında bahsedi­len eserin varlığı teyit edilmiş oluyordu; ancak orijinal eserin hangi dilde yazıldığı ve sonra da hangi dile çevrildiği konu­sunda henüz açık bilgi yoktu. Rusya kütüphanelerinde Ey­dus’a ait kitaplar listesinde Japonca bir eser görülmüyordu. Bu arada yine internetten kitabın önsözüne de ulaşıldı ama, hâlâ Japonca ile ilgisi anlaşılamıyordu. Sonuçta WorldCat (Dünya Kütüphaneler Birliği) katalogundan Eydus (Türkçe transkripsiyon) değil de Eidus (uluslararası transkripsiyon) adı altında 30’a yakın kitabın, Tetsuo Yonekawa ve Shigeo Ai­da tarafından yapılmış Japonca çevirisi karşımıza çıktı. Eser, Moskova’daki yayımdan 1 yıl sonra Japonca olarak Tokyo’da yayımlanmıştı.

    Böylece artık ders notlarındaki cümleyi düzeltebilecektik. Eser 1955’te Rusça yazılmış, 1956’da Japoncaya çevrilmişti. Eserin hemen 1 yıl sonra çevrilmiş olması, o dönem Japon­ya’sı için önemine işaret etmekte idi. Zeki Velidi Togan da bu öneme binaen eserden yararlanma yoluna gitmişti; ancak not tutan öğrencinin duyduğunu yazdığı cümle, karışıklığa sebe­biyet vermişti. Eğer bugünkü araştırma imkanları olmasa idi, o ders notundaki hatanın düzeltilebilmesi de imkansız ola­caktı. Öte yandan eseri yayıma hazırlarken şüphelenmemiş olsaydık, bu sonucu elde edemezdik. Demek ki bir incelemede “sorgulama” hâlâ en ön sırayı oluşturmakta, internete bu çer­çevede başvurmak gerekmektir. Sorgulamada oluşan şüpheyi de, kanıt elde edinceye kadar ısrarla kovalamak gerekmekte­dir. Önce internete başvurmak bizi yanılgıya götürebilir.

  • Sinan’ı nasıl bilirdiniz? Bildiğiniz gibi değil!

    Son yılların gözde tabirlerinden “ezber bozmak”, Mimar Sinan üzerine yazılmış bu kitabın işlevini tarif edebilir. Üstelik ezberi bozulanlar, sadece biz değil, konuyla akademik olarak da uğraşmış hocalar, uzmanlar, akademisyenler. Prof. Dr. Uğur Tanyeli’den, Mimar Sinan’ın hayatı ve eserleri üzerine, çarpıcı bir bilgi-analiz-metot kitabı.

    MİMAR SİNAN / TARİHSEL VE
    MUHAYYEL

    Uğur Tanyeli’nin Mi­mar Sinan, Tarihsel ve Muhayyel isimli kitabı 2020’nin son ayında Metis Ya­yınları’ndan çıktı. 538 sayfa­da farklı başlıklarla bir Sinan kitabı. Bir kısım siyah-beyaz fotoğraf ve çizimle desteklen­miş. Türkiye’nin geçmişine ilgi duyanlar için heyecan verici bir çalışma.

    Dikkatle okunması gereken bir eser; öyle kolayca bir çırpı­da okunabilecek bir metin de­ğil. Konu hakkında biraz bilgisi olanlar için daha da tehlike­li olabilir! Tartışılmadan kabul edilen birçok genel değerlendir­meyi farklı yönlerden yeniden ele alıyor. Bu bakımdan biraz tedirgin hatta huzursuz edici.

    Kitapta cevaplar ve tartışı­lan konular kadar sorular da il­ginç. Geçmişimize ve bugüne dair oluşturulan kurguları an­lamak ve tartışmak için değişik ve tazeleyici yaklaşımlar ortaya konmuş. Sinan ile ilgili elimizde olmayan bazı veriler hatırlatılıp, bunları hesaba katan yorum­lar yapılmış. Sanırım bu kitapta ele alınan konular, yaklaşım bi­çimleri ve genel değerlendirme­ler önümüzdeki yıllarda birçok alanda tekrar tekrar ele alınacak.

    Sadece Sinan için değil, Os­manlı uygarlığını ve bugün­kü Türkiye’yi anlamak için de okunması faydalı bir kitap. Zira Türkiye’de farklı dünya görüş­lerinin Sinan’a bakışı; bunların oluşturduğu Sinan’lar; ayrıca Osmanlı halklarının Rumların, Ermenilerin Sinan’a bakışı, bir noktaya kadar sahiplenişi ele alınıyor. Ölümünden neredey­se 400 yıl sonra güncel siyasal tercihlerimiz hatta kavgaları­mız çerçevesinde Sinan’na na­sıl kimlikler biçildiğini izlemek ilginç. Ayrıca hem Türkiye’de hem dünyada kurgulanan Sinan mitosları, bunların oluşum sü­reci ve farklı çevrelerde algıla­nış biçimleri alışık olmadığımız bir tarzda keyifle tartışılmış.

    Prof. Dr. Uğur Tanyeli

    “Bugün Türkiye’de herkesin siyasal meşrebine
    göre Mimar Sinanları var. Muhafazakarlar,
    solcular, seküler ve rasyonel düşünceye veya
    İslâmcılığa iman etmiş olanlar için başka başka
    Mimar Sinanlar bunlar. Dünyada artık bunun
    en azından istisnai olduğu kesin. Leonardo’nun
    veya Michelangelo’nun imanından, Bramante’nin
    etnik kimliğinden konuşan bir mimarlık tarihçisi
    bilmiyorum.” (Uğur Tanyeli)

    Uğur Tanyeli, başta kitabı­nın Mimar Sinan’ın hayatını ve eserlerini anlatan bir monogra­fide bulunması gereken başlık­lara ve içeriğe sahip olmadığını açıklamış. Sinan’ı ve onun hak­kında yapılan araştırmaları tar­tışıyor. Giriş bölümünde kitabın amacı şu cümlelerle anlatılmış: “Burada ilk amaçlanan, Sinan’ın Türkiye’deki güncel tarihsel/ta­rihyazımsal alımlanışının bir ir­delemesini yapmak. Hem ‘ciddi’ ve ‘akademik’ hem de popüler tarih yazımında nasıl Sinan(­lar) ve Sinan mimarileri inşa edildiğini anlamaya yönelik bir değerlendirme ortaya konmaya çalışılıyor”.

    Kitapta giriş bölümlerinin ardından, Mimar Sinan’ın yaşa­dığı dönem olan 16. yüzyılda Os­manlı dünyasında mimarlık ve mimari faaliyetler geniş bir çer­çevede (kent, inanç, mimarlık uygulamaları, mimari süreçler, mimarın durumu) tartışılıyor. Bu kavramların Sinan çağından günümüze farklı çevrelerde nasıl değiştiği inceleniyor.

    Bilinen tek Mimar Sinan Süleymanname’de yer alan Mimar Sinan’ın bilinen tek minyatürü, Kanuni Sultan Süleyman’ın cenaze merasimini tasvir ediyor.

    2. bölüm “tarihsel Sinan”a ayrılmış. Osmanlı mimarisi ça­lışmalarına farklı bakışaçıları sunuyor. “Yenilik ve eskilik üre­timi”, “Kim Şu Rumiyan?”, “An­tikite’nin Mirası ve Sinan” gibi altbaşlıklar ise Osmanlı mimar­lık tarihi yazımında pek ele alın­mamış konulara işaret ediyor. Muhtemelen Osmanlı mimar­lığının Geç Antikçağ sanatı ile ilişkisi gibi sorunlar daha uzun yıllar tartışılacak. “Kervan yol­da düzülür: Selimiye Külliyesi örneğinde yapım süreci” başlığı, Osmanlı yapılarının kısa sürede hızla üretildiği düşüncesini tar­tışıyor. İnşaatlar ile ilgili süreç Osmanlı mimarisini anlamak için önemli olmakla birlikte, çoğu yakın zamanlarda üretil­miş efsanelerin bazı konuların ele alınmasını nasıl güçleştirdi­ği sergileniyor. Edirne Selimi­ye Camii özelinde ilgili döneme, yapıların bugünkü durumuna, mevcut verilere modern tarihçi­lerin yaklaşımı değerlendiriliyor. Aslında Mimar Sinan ya da Os­manlı mimarisi için yapılan bazı genel değerlendirmeler, Selimi­ye için yeni ve ilginç yaklaşım­ları da ortaya koyuyor. Bu ana bölümün son altbaşlığı, bugüne kadar Osmanlı mimarlık tarihi çalışmalarında pek ele alınma­yan bir konuya, Osmanlı-Sa­fevî ya da Şii-Sünnî çatışmasına göndermeler yapıyor. Osmanlı­lar için İran kültürü ilgiyle takip edilen bir konuyken 16. yüzyılın İran’ında hüküm süren iktidar ve ideoloji ile yapılan mücade­le ilginç.

    “Muhayyel: Çağdaşımız Si­nan” başlıklı bölüm, kitabın sa­nırım her kesimden insana il­ginç gelecek bölümü. Burada modern araştırmalarda çoğu za­man farkına bile varmadan üre­tilen efsaneler ele alınıyor. Bu efsanelerin ne zaman ve neden üretildiği, sonrasında da bunla­rın tarihsel kökleri, bazı durum­larda nereden transfer edildi­ği tartışılıyor. Bu yaklaşımın benzerleri, Osmanlı tarihi ya da Türk tarihi çalışmalarının bir­çok başlığı için de denenebilir. Ben okudukça, bazı yaklaşımları Türk ve Türkiye tarihinin farklı dönemleri, sanatçıları, iktidarla­rı için de düşünmeye çalıştım.

    Ülkemizde mimar denince akla gelen ilk, belki de tek isim Mimar Sinan. Osmanlı Dev­leti’nin en parlak döneminin mimarı, yaşamından yüzyıllar sonra tanınmış; hakkında yapı­lan araştırmalar bir kütüphane­yi dolduracak kadar çok. Ancak bu büyük külliyatı inceleyenler şaşırır; çünkü onun hakkında yazılanların çoğu benzer bilgi­leri tekrarlar. Uğur Tanyeli Ho­ca’nın kitabı bu anlamda farklı yaklaşımların yolunu açacak gi­bi duruyor. Keyifli okumalar.

    Ünlü mimar üzerine tartışmalar, dergimizin Ağustos 2018 tarihli 51. sayısında da “muhayyel” bir Sinan illüstrasyonuyla kapak konusu olmuştu.

  • Sanatın destekçileri fotoğrafın ‘heveskârları’

     Eczacıbaşı ailesinin sanatçılara verdiği destekten bahsederken, fotoğraf sanatına kendi eserleriyle yaptıkları “heveskâr” katkıyı da unutmamak gerek. 2020’de önce Bülent Eczacıbaşı’nın, ardından Şakir Eczacıbaşı’nın fotoğrafları birer albüm olarak basıldı. Ozan Sağdıç, bu vesileyle Eczacıbaşı ailesinin İzmir yıllarından İstanbul Modern’e uzanan yolculuğunda kesiştikleri anları anımsıyor; fotoğraf anlayışlarını yorumluyor.

    Birkaç ay önce adıma gönderilmiş bir ko­li içinden fotoğrafçılık açısından mücevher değerin­de bir kitap çıktı. Bu, Bülent Eczacıbaşı’nın imzasını taşı­yan Yoldan isimli bir fotoğ­raf albümüydü. Aradan 1-2 ay geçti geçmedi, yine bana ula­şan başka bir koliden çok sev­gili eski dost, merhum Şakir Eczacıbaşı’nın okkalı bir al­büm kitabı daha çıktı.

    Aynı aileden çıkmış iki de­ğerli işinsanının fotoğrafçılık­la yakın ilişkileri, beni Eczacı­başı ailesi üzerine düşünmeye sevk etti. Aile bireylerinin be­nim kendi yaşamımla kesiştiği noktaları gözden geçirme gereği duydum. Aklımda kalan izle­nimleri arz ediyorum.

    1983’te bir televizyon röportajı için evindeki çalışma odasında poz veren Bülent Eczacıbaşı.

    Kurtuluş Savaşı sırasın­da Dedem Mehmet Cavit Bey, Ayvalık Cephesi kumandanıy­dı. Ona ait cephe anılarını da­ha önce anlatmıştım. Ama İz­mir’de geçen esaret günlerinden söz etmemiştim. Güçlü saldırı karşısında cephe bozulmuş, o da esir düşmüştü. Konumu do­layısıyla başka esirler gibi bir şilebe bindirilip Yunanistan’a sürülmemiş, İzmir’de gözetim altında tutulması tercih edil­mişti. O da, Konak civarında, Arap Fırını Sokağı’nda Salih Paşa Köşkü denilen evi kirala­mış. Kısa zamanda Edremit’te olan ailesini de yanına aldırmış. Annem o zamanlar 13-14 yaşla­rında olmalı. Ondan o günlere ait anılarını dinlerken birkaç kez “Beybabam sık sık Ferit Bey Amca’nın eczanesine giderdi” sözünü duyduğumu anımsıyo­rum. Bahsettiği kişi Süleyman Ferit Eczacıbaşı’ydı. Arap Fırını Sokağı’na pek yakın bir yerde, Kemeraltı Caddesi’nin girişin­deki Şifa Eczanesi’nin sahibiy­di.

    İlaçların eczanelerdeki kü­çük laboratuvarlarda havanlar­da hazırlandığı dönemde Ferit Bey müstahzarat denilen hazır ilâç üretimiyle bir devrim ya­ratmıştı. İlk üretimi kolonyaydı. İşe bakın ki bu ürün Arap Fırını Sokağı’ndaki deposunda üretil­miş. Daha sonra, Beyler Soka­ğı’ndaki imalathanesi bir fabri­ka gibi çalışmış. Diş suyu, kud­ret hapı, nane ruhu, talk pudrası gibi birçok hazır sağlık ürünü hep Ferit Bey markasıyla piya­saya sürülmüş.

    Hayat dergisinin foto mu­habiri olduğum yıllarda İstan­bul’un sanat ortamında nereye sokulsak, orada Şakir Eczacıba­şı’nın ya kendisiyle ya da ondan bir izle karşılaşırdık. “Sinema­tek” bunlardan biri. Giderek bir aşinalık, tanışıklık gelişti. Bu da “Eczacıbaşı Ajandaları” dolayı­sıyla sıkı bir dostluğa dönüştü. Şakir Bey’in başlattığı “Ecza­cıbaşı Ajandaları” Şakir Bey’in vefatından sonra, 2010’dan iti­baren fotoğraf sanatçılarına ait eserlerden oluşan albümlere dönüştürüldü. İlk kitap doğal olarak Şakir Eczacıbaşı kita­bıydı. İkinci kitap Ara Güler’e aitti. Üçüncü kitap ise benim ki­tabımdı.

    Yürüyen zaman içinde, Ne­jat Eczacıbaşı’nın önderliğin­de Eczacıbaşı Topluluğu’nun girişimi olarak İstanbul Sanat ve Kültür Vakfı (İKSV) kurul­muş; bir Sanat Müzesi projesi ve bir de İstanbul Festivali pro­jeleri gündeme gelmişti. İlk fes­tival 1973’te faaliyete konuldu. Ben bu girişimin Türkiye’deki başka birçok örnekte olduğu gi­bi, sadece birkaç yıllık heves­ten ibaret olmayıp, geleneksel hale geleceğini hissettim. Çok önemli bir tarihî olayın başlan­gıç günlerini bir foto muhabiri duyarlılığıyla saptamanın doğru bir iş olacağı kanısına vardım. Ankara’dan bir aylığına İstan­bul’a geldim. İki buçuk yıl kadar önce AKM yandığı için sahne bulmak pek kolay olmamıştı. 91 etkinlik 16 farklı mekâna dağı­tılmıştı. Adeta maraton koşucu yaparcasına mümkün olan bü­tün prova ve temsillere ulaş­maya çalıştım; sayısız fotoğraf çektim. Festivalin 40. yıldönü­mü öncesinde 40 yıl beklettiğim dosyayı kendilerine sundum. Aydın Erkmen’in kitap tasarı­mıyla Ozan Sağdıç’ın Fotoğraf­ları ile Birinci Festival adıy­la büyük boyda, muhteşem bir albüm olarak basıldı ve dağıtıl­dı. AKM yangınından sonraki restorasyonu izleyen günlerde (sanırım İstanbul Festivali’nin de üçüncü yılıydı) AKM galeri­sinde çektiğim sahne fotoğraf­larından bir sergi açmıştım. Bu serginin açılışını da Nejat Ec­zacıbaşı ve Aydın Gün birlikte yapmışlardı.

    Türkiye’nin ilk tasarım yarışması 1970’te Ankara’daki OR-AN Yapı Endüstri Merkezi’nde Ozan Sağdıç tarafından çekilen bu fotoğrafta Türkiye’nin ilk tasarım yarışması olan “Sağlık Gereçleri Dizayn Yarışması”nda Nejat Eczacıbaşı jüri üyelerine hitaben bir konuşma yapıyor.

    Şimdi, Bülent Eczacıbaşı ile tanışıklığımızdan söz etmeli­yim biraz da. En az 40 yıllık bir hikâye. Bizim TRT kurumu­muz İtalyan televizyonu RAI 2 ile “Çok Güzel Ülke Türki­ye” adlı ortak bir dizi yapmak üzere anlaşmışlar. Kurumdaki arkadaşlar bana “İstersen se­ni de bu projeye dahil edelim. Hem İtalyan ekibe Türkiye’nin görülecek yerlerini gösterirsin, hem de bu arada bol bol fotoğ­raf çekersin. Bakarsın verimli bir iş ortaya çıkar. Bu işin bir de kitabını kazanmış oluruz” de­diler. Uzatmayayım, ekibe dahil olduk ve epey yer dolaştık. Sıra İstanbul’a gelmişti. Burada Tür­kiye’nin belli başlı işinsanlarıy­la kısa röportajları programa almışlar. Bülent Eczacıbaşı’yı ilk kez bu vesileyle bizzat kendi evinde tanımış oldum. Çektiğim fotoğrafların içinde en çok sev­diğim, Bülent Bey’in evin içinde küçük bir büro haline getirilmiş odasındaki portreleri olmuş­tu. İstanbul Modern faaliyete geçtikten sonra etkinliklerinde biraraya geldiğimiz de olmuş­tu. Ama en çok aklımda kalanı, Ankara’daki sanat fotoğrafçıla­rı arası bir sıcak temas günüdür. Benim bir süre Matbuat Umum Müdürlüğü adına çalışmış olan Avusturya doğumlu fotoğraf ustası Othmar Pferschy adına çok özel bir saygım vardır. 2007 Nisan’ında Ankara’da Devlet Konuk Evi olarak hizmet gören Ankara Palas binasında onun “Ankara’dan Yükselen Işık” isimli bir sergisi açılmıştı. Sergi İstanbul Modern’in bir etkin­liğiydi. Açılış konuşmasını Bü­lent Eczacıbaşı bizzat yapmıştı. Özenli bir dille, Othmar’a gös­terilmesi gereken değerbilirliği belirtmişti. Arkasından Anka­ra’daki fotoğrafçı arkadaşlarla birlikte kurulan sıcak muhab­bet, anılarım arasında kaydade­ğer bir yer tutmakta.

    Şakir ve Bülent Eczacıba­şı’nın fotoğraf sanatındaki ye­rine gelince… Şakir Eczacıba­şı’nın fotoğrafları iki ayrı ze­minde gelişme göstermiştir. Birincisi bilinen usulde, durum tespiti fotoğraflarıdır. İkincisi ise son Seçilmiş Anlar kitabın­da bariz şekilde ortaya çıkan eğilimdir. Daha iyi kavrayabil­mek için, 1939’da ünlü şairimiz Ahmet Muhip Dıranas’ın fotoğ­raf sanatı üzerine kaleme aldığı önemli bir yazısından bir pasajı biraz özetleyerek aktarırsam, bize ışık tutacaktır sanırım. “Büyük İsveç yazarı Strindberg kamerada zayıf bir objektif ara­cılığıyla uzun bir poz veriyor ve poz esnasında modeli hare­ket ettirerek, bu suretle fotoğ­raf kağıdı üzerinde bazı ifade­ler tespit edebilmekle hikâye­ler anlatıyordu. Sonucunda flu ve kımıldamış resimler elde ediyordu. Bugün fotoğrafçılar net ve yakışıklı fotoğraflar çe­kiyorlar; fakat Strindberg bir sanatkârdı” diyordu Dıranas. Neredeyse bütün sanat dalla­rını kendi i̇lgi alanı içinde ka­bullenmiş gibi görünen Şakir Bey, 20. yüzyılın şafağında or­taya çıkmış ve süratle birbirini izlemiş empresyonizm, fovizm, ekspresyonizm, fütürizm, kü­bizm, dadaizm, sürrealizm gibi bütün çağdaş sanat akımlarını takip etmiş bir insandı. Onun davası bence çağdaş olmaktı ve fotoğraf sanatını resim sanatına rampa etmek üzerineydi. Onun fotoğraflarında biz, bir çerçeve­leme özeni görüyoruz. Kimi kez bunun için bir kapı ya da pen­cereyi kullanabiliyor. Yapıların doğal grafik düzeninden yarar­lanıyor. İnsan manzaralarında doğallığı önemsiyor. Rastgeleli­ği bir özellik olarak kullanıyor. Zaten önemli olan husus, Şakir Eczacıbaşı’nın fotoğrafçılığın­dan çok, fotoğrafa olağanüstü önem vermiş olmasıdır.

    Tanzanya yollarında İş dünyasının yanısıra amatör bir fotoğrafçı olarak da kendini kanıtlayan Bülent Eczacıbaşı’nın objektifinden Tanzanya çocukları…

    Söz sırası, sayın Bülent Ec­zacıbaşı’nın Yoldan adını ver­diği, çok taze kitabına gelince… Her şeyden önce eser, fotoğrafın söze gerek duymadan kavram yüklü olabileceğini göstermesi bakımından bir ders niteliğin­de. 200 sayfaya yakın kitabın her sayfası fotoğraf. Önsözü de fotoğraf, son sözü de. Yazılı hiç­bir değerlendirmeye, açıklama­ya kasıtlı olarak yer verilme­miş. Adeta “İşte fotoğrafta ne görüyorsan, benim anlatmak istediğim odur” denilmek isten­miş. Fotoğrafın başlı başına bir anlatım dili olduğunu belirtme­nin bundan daha kestirme yolu olabilir mi? Bülent Bey’in fotoğ­raf anlayışı, benim öteden beri sahip olduğum anlayışla birebir örtüşüyor. İyi fotoğraf, seyret­mesi haz veren fotoğraftır. O kendi kendini göz diliyle eksik­siz anlatır.

    Bu tavır bana çok değerli bir anekdotu anımsattı: Ünlü bes­teci Beethoven, içinde yenilik­ler bulunan bir sonat bestele­miş. Bunu yakın arkadaşların­dan birine dinletmiş. Arkadaşı “İyi de, sen burada ne demek is­tedin” diye sormuş. Üstat “Bak, sana ne demek istediğimi tam olarak göstereyim” demiş. Pi­yanonun başına oturup aynı so­natı bir daha çalmış. “İşte bunu demek istedim” demiş. Bülent Bey’in gözlemleri ve deklanşöre basış anları en iyi fotojurnalist­lere parmak ısırtacak nitelikte. Dünyanın dörtbir köşesinden derlenmiş, dört dörtlük insan manzaraları…

    Şakir Eczacıbaşı’nın gözüyle İstanbul Ozan Sağdıç’ın Büyükdere Caddesi’ndeki ofisinde fotoğrafladığı Şakir Eczacıbaşı (aşağıda),1995’te kendi kamerasını Tarlabaşı sokaklarına çevirmiş (üstte).

    Gerek Şakir Bey, gerek Bü­lent Bey işinsanı olmalarına karşın fotoğrafa bir uğraş ola­rak gönül verdikleri için, onla­rı amatör fotoğrafçı saymamız gerekir. Değerli şairimiz Ahmet Muhip Dıranas’ın “Amatör res­sam dediğimiz zaman acemi ressam anlaşılır. Ama amatör fotoğrafçı denildiğinde, sıra­dan fotoğrafçı değil de sanatkâ­rane fotoğraflar çekebilen us­ta biri anlaşılmalıdır” şeklin­de bir tümcesini anımsıyorum. Amatör sözcüğü dilimize girip yerleşmeden önce, o kavramı hangi sözcükle karşılardık, bu­nu merak eder dururdum. Eski dergi ve gazeteleri karıştırırken bunun yanıtını da buldum. Hal­kevlerinin etkili olduğu günler­de oralarda amatör gruplar tem­siller hazırlayıp gösteriler ya­parlardı. Bir Halkevinin gazete ilanında “Heveskâr temsilleri” şeklinde bir başlık gördüm. İşte bu, bence tam karşılıktı. Çünkü amatörlük bal gibi bir heves işi­dir. Bunun küçümsenecek bir yanı yoktur. Aksine övülecek bir şeydir. Adı ister amatör olsun ister heveskâr, bir güzel uğra­şa kendini adayan kişi bundan maddi bir çıkar beklemez. Ar­zusu sadece kendi hevesini ger­çekleştirmenin hazzını duyum­samak; beklediği de takdirdir.

    Şakir Eczacıbaşı’nın vefa­tının 10. yılı dolayısıyla Kasım ayında İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde özel bir sergisi açıl­mıştı. Mart sonuna kadar da açık kalacak. Duymamış olanla­rın haberi olsun.

  • Mustafa Kemal’in izinde 103 yıl önce Strasbourg’ta

    1917’nin son ayında Almanya’nın daveti üzerinde çıkılan gezide, Veliaht Vahdettin’e eşlik edenlerden biri de Mustafa Kemal Paşa’ydı. Atatürk bu resmî ziyarette Almanların durumunun vahametini yerinde görme fırsatı bulmuştu. Tarihî gezinin bugünkü izlerinin peşinde…

    Alsace (Alsas) bölgesi, uçsuz bucaksız bağları, güzel kasabaları, Or­taçağ şatoları ve Avrupa Bir­liği’nin üç başkentinden biri olan Strasbourg şehri ile Fran­sa’nın en çok turist çeken böl­gelerinden. Dünyanın birçok yerinden her sene 10 milyonun üzerinde ziyaretçi ağırlayan bölgeye, Türkiye’den de son yıllarda çok sayıda turist gidi­yor. Bugün Fransa toprağı ola­rak gezebildiğimiz, sokakların­da Fransızlarla karşılaştığımız Alsace’ı, bundan 103 yıl önce Mustafa Kemal Paşa bir Al­man toprağı olarak gezmişti.

    1917’nin Ekim ayında, Bü­yük Savaş’ın sona ermesinden 13 ay önce, Alman İmparatoru 2. Wilhelm üçüncü defa Tür­kiye’ye geldi. Bu ziyareti sıra­sında, Sultan Mehmet Reşat’ı iade-i ziyarete davet etmiş; ancak sağlık sorunları sebe­biyle yolculuğa çıkamayacak durumdaki padişahın yerine Veliaht Vahdettin’in gitmesi uygun görülmüştü.

    19 Aralık 1917’de (soldan sağa) Büyükelçi İbrahim Hakkı Paşa, arkasında Veliaht Vahdettin, Naci (Eldeniz) ve Mustafa Kemal Paşa, Bad Kreuznach’da.

    15 Aralık 1917 Cumartesi günü Sirkeci Garı’ndan yola çı­kan Vahdettin’in yanında, or­duyu temsilen bir subay vardı. Bu kişi Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa’ydı.

    Vahdettin ve beraberindeki Osmanlı heyeti, Budapeşte, Vi­yana ve Münih üzerinden var­dığı Bad Kreuznach kasaba­sındaki Alman genel kararga­hında 2. Wilhelm, Hindenburg, Ludendorff ve diğer üst düzey komutanlarla biraraya geldi. Türk heyetinin Bad Kreuzna­ch’da konakladığı Parkhotel Kurhaus, 1913’te hizmete gir­miş lüks bir oteldi. Bu otel bu­gün de işlevini sürdürüyor ve oteldeki toplantı salonlarından birisi, 1917’de ağırladığı ünlü konuğun anısına Atatürk ismi­ni taşıyor.

    Gezinin sonraki etabında, Alsace’taki Vosges cephele­ri ziyaret edilecekti. 20 Ara­lık 1917 sabahı Strasbourg’a (Strazburg) varıldı. Şehir 1871- 1918 arasında Almanya’nın Elsass-Lothringen (günümüz Fransa’sının Alsace ve Lorra­ine bölgeleri) eyaletinin baş­kentiydi. Bu iki bölge, önem­li bir su ulaşım aksı olan Ren ve Mozel nehirleri üzerindeki hâkim konumu ve halkının ço­ğunluğunun Cermen köken­li olması sebebiyle, Alman­ya-Fransa arasında tarih bo­yunca bir çekişme sebebiydi.

    Osmanlı heyetini taşıyan tren yine bir Alman yapısı olan Strasbourg Garı’na geldiğinde, karşılayanlar arasında Würt­temberg Dükü Albrecht Her­zog, Alsace-Lorraine Valisi, Belediye Başkanı ve yüksek rütbeli subaylar vardı. Oto­mobillerle kısa bir şehir turu yapıldı. Osmanlı heyetinin zi­yareti sırasında Strasbourg, 46 yıldır bir Alman şehriydi ve Almanlar burada önemli imar faaliyetleri gerçekleştirmiş­ti. Alman hâkimiyeti, özellikle şehir merkezinin kuzey yarı­sını oluşturan Neustadt -Yeni Şehir bölgesinde hissediliyor­du. Bugün halen şehrin bir­çok önemli kamusal yapısı, bu bölgedeki Alman imparatorluk yapılarıdır.

    Öğle yemeğinin ardından Mutzig’deki “Kaiser Wilhelm II Tahkimatı” ziyaret edildi. Eyaletin başkentini Fransız tehlikesinden korumak ama­cıyla 1893’te inşaına başlanan bu beton kale, savaşın başla­dığı tarihte Almanya’nın en önemli tahkimat yapılarından biri olarak öngörülmüştü. An­cak Almanya’yı zafere taşıması beklenen Schlieffen Planı’nın meşhur Belçika direnişine tos­laması ve daha ilk dönemeçte savaşın seyrinin değişmesi so­nucunda cepheye uzak kalmış ve kendisinden beklenen kritik rolü üstlenememişti.

    Mutzig Kalesi olarak da bilinen “Kaiser Wilhelm II Tahkimatı”. Bugün.

    Ziyaret sonrası Stras­bourg’a geri dönüldü ve ko­naklama için Dük Albrecht’in ikamet ettiği Kaiserpalast’a yerleşildi. Bu bina bugün, kub­beli mimarisi, etrafını çevre­leyen süslü bahçesi, korku­lukları ve önündeki Kaiser Meydanı (bugünkü ismiyle Cumhuriyet Meydanı) ile şeh­rin Alman geçmişinin imzası gibidir. Binanın bazı kısımları savaş süresince askerî hasta­ne olarak kullanılmış. Fransız hâkimiyetinin ikinci yılında, 1920’de, dünyanın ilk millet­lerarası kuruluşu kabul edilen Ren Nehri Seyrüsefer Komis­yonu’nun merkezi, Mannhe­im’dan buraya taşındı. Böylece Avrupa’nın iki büyük gücünün tarih boyunca paylaşamadığı Strasbourg’un, bugün Avru­pa başkenti haline gelmesinin ilk adımları atılmış oldu. Bu görkemli bina bugün de Palais du Rhin (Ren Sarayı) ismiyle Komisyon’a evsahipliği yap­makta.

    Atatürk isimli toplantı salonu Türk heyetinin BadKreuznach’da konakladığı 1913’te inşa edilen Parkhotel Kurhaus, bugün de işlevini sürdürüyor ve toplantı salonlarından birisi, 1917’de ağırladığı ünlü konuğun anısına Atatürk ismini taşıyor.

    Ertesi gün, 21 Aralık’ta, Vosges cephesi ziyareti için Colmar’a hareket edildi. Ka­rargahtaki tanışma faslı ve ha­rita bilgilendirmesinden sonra otomobillerle cephe keşfine geçildi. Bu cephe, Alsace’ın ba­tı sınırını oluşturan, en yük­sek noktası 1423 metre olan Vosges Dağları sırtları boyun­ca ilerliyordu. 1916’ya kadarki kanlı muharebelerin ardından, bölge sürekli olarak yıprat­ma savaşı alanıydı. 1 gün önce Fransızların ağır topçu ateşine maruz kalmış olan siperler ge­zilirken Mustafa Kemal bir ara heyetten ayrılmış; ateş hattını gören bir ağaca tırmanarak iki tarafın vaziyetini de incelemiş; orada bulunan Alman subay­lardan bilgi almış; bu resmî ziyarette kendilerine gösteri­lenin aksine Almanların du­rumunun vahametini yerinde görme fırsatı bulmuştu.

    Cephe gezisi bittikten son­ra, Vosges eteklerinde bulunan Hochkönigsburg Şatosu ziya­ret edildi. 1147’de inşa ettiril­diği bilinen şato, 17. yüzyılda 30 Yıl Savaşları sırasında ha­rap olmuş; 1908’de ise 2. Wil­helm tarafından “Ortaçağ’da­ki görünümünü geri getire­cek” şekilde restore edilmişti. Wilhelm, şantiyesini düzenli olarak ziyaret ettiği bu şatoya, Almanya’nın en batı ucunda olması sebebiyle özel bir önem atfediyordu. Burada Alsace’ın Cermen kökenlerini de pekiş­tirmeye yönelik bir Cermen Dünyası Müzesi kurma niye­tindeydi. Şato, Fransa Dev­leti’ne geçmesinin ardından, Ortaçağ ağırlıklı farklı dönem­lerin dokularını yansıtan ser­gilerin yer aldığı bir müzeye dönüştürüldü; günümüzde yıl­da 500 bini aşkın turist tara­fından ziyaret ediliyor.

    Sırtını Vosges Dağları’na dayayan, hemen aşağısında­ki Alsace Ovası’na, ovanın do­ğu sınırını çizen Kara Orman Dağları’na ve ovanın güneyin­den itibaren yükselen Alp Dağ­ları’na hâkim olan şatonun ne­fes kesen manzarası, bugünkü ziyaretçileri olduğu gibi Mus­tafa Kemal’i de çok etkilemişti. Şatoda verilen çay ziyafetinin ardından Strasbourg’a geri dö­nüldü. Alsace-Lorraine valisi ve Strasbourg belediye başka­nının misafiri olarak belediye sarayında (Hôtel de Ville) ak­şam yemeği yendi ve gece bu­rada geçirildi.

    Veliaht Vahdettin, otomobilden inerek trene geçiyor. Yanında, gezi boyunca çevirmenliğini yapan Naci (İldeniz) Bey.

    Almanya gezisinin cephe ziyaretleri kısmını sona erdir­miş olan Osmanlı heyeti ertesi gün Essen’e geçecek, burada Krupp ağır silah fabrikasını gezecek; ardından 10 günlük yoğun bir program gerçekleşti­recekleri Berlin’e hareket ede­ceklerdi.

    Mustafa Kemal Paşa, Stras­bourg’daki son akşam yemek­lerindeki sohbet esnasında Al­sace-Lorraine Valisi von Dal­lwitz’e şöyle diyecekti:

    “Buraya, Alman Ordu­su’nun gerçek durumunu an­lamaya geldik ve bunu anlamış olarak memleketimize dönü­yoruz” .

  • 20. yüzyılın başmimarı ve hayatı yeniden inşa etmek

     Amerikalı mimar Frank Lloyd Wright (1867-1959), oturulan doğal çevreyi esas alan yaklaşımıyla hem mimarlık hem insanlık tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. Bu anlayış salt bir tasarımla sınırlı değildi; yapının toprağa uyumlu biçimde içleşmesini sağlamak için malzemenin seçiminden, bunun hangi ölçütler çerçevesinde araziye katılacağını da öngörüyordu.

    Cam oda, cam ev, cam gökdelen: İçlerinde otur­mak (yatmak), yaşamak, çalışmak ister miy(d)im soru­suna düşüne taşına, ölçe biçe yanıt aramalı. Kuşkusuz, kişinin ruhsal yapısından soyutlanarak değerlendirilecek konu sayıla­maz bu; toplumsal-ekonomik verilerinden de -yanıt ararken kural aramamalı.

    Ünlü mimar, New York’ta tahta başında tebeşirle“ev”i anlatıyor, 1952.

    Her yapı dışa açılım kesit­leri olsun ister. Farklı coğraf­yalarda, kültürel bağlamlarda, gelenek deposunda görülen bir ana özellik bu: Anadolu’nun ha­yatlarında, İspanyol patio’sun­da, İtalyan taraçasında, Japon evinde duvarın bittiği yerden başlayan, ‘dışarı’ya eklemli, ama ona dahil olmayan her bölge açılım gereksinmesinin ürünü­dür. En başta pencereler tabii: İçerisiyle dışarısını ayıran ve bitiştiren cam yüzey dileğe gö­re açılır ya da örtünür; dışarıda kepenk içeride perde düzenek­leriyle kendisini kuşatan çerçe­veyle buluşturulabilir de.

    Cam oda başka. Scheer­bart-Taut ikilisine dönmeye­ceğim; Ayzenştayn’ın ölüdoğan filmi “Cam Ev”in görsel payan­daları arasında, Mies van der Rohe’nin 1921 tarihli Friedri­chstrasse camgökdeleniyle 1 yıl sonraki gökdelen tasarımı da yeralıyordu. Antonio Somaini, yönetmenin çizim taslakları­nı yorumlarken, kafasındaki iç mekânlarda herşeyin yüzdüğü­ne dikkati çeker -dış ve iç cep­heleri tepeden tırnağa cam kap­lı bir saydam yapı düşlüyordu Ayzenştayn: Kapitalist düzene has bir insan akvaryumu.

    Taşın, ahşabın yerini ca­mın almasıyla saydam yüze­ye dönüşüyor “duvar”: Dışarıyı olabildiğince görme olanağıyla dışarıdan olduğu gibi görülme olasılığının çarpışması karşı­mızdaki denklemin getirdiği. Mies van der Rohe’nin önce Br­no’daki -bugün kurtarılmış- Vil­la Tugendhat’ta (1928-30), son­ra Farnsworth Evinde (1946- 51) kalkıştığı gözüpek uzamsal düzenin temelinde, o yapıların çevrel olarak korunaklılığı ya­tıyordu; hiçbiri şehrin sokakla­rından birine kondurulamazdı.

    İki yapı da, tıpkı Franklin Toker’ın biyografik okuması Fallingwater Rising (2003) gi­bi yazar büyüteci altına girmiş, dramatik özel yaşam koridorla­rına açılmış hikayeleriyle kur­calanmıştır: Simon Mawer’ın The Glass Room’u (2009) ile Alex Beam’in taze Broken Glass’ı (2020) Mies’in ve işve­renlerinin camla ‘imtihan’ları bağlamında ufukaçıcı kitaplar.

    Yuva prototipi Frank Lloyd Wright’ın 1965-70 arası inşa ettiği Fallingwater, yapıyla arazinin kucaklaşacağı bir doğal ev (üstte), toprağın yanısıra suyu da bünyesine dahil eden katıksız bir yuva prototipi (altta) olarak tasarlanmıştı

    Cam oda -başkalarını bile­mem- beni Nautilus’a taşıyan imge. Kitabın ilk basımlarında etkileyici bir illüstrasyonu ye­ralır dev lombar penceresinin: Nemo, orada görkemli kalamar­la gözgöze gelir: Görmekte ve görülmektedir. Okyanusu ani­den akvaryuma dönüştürür Ju­les Verne’in sihirli kalemi. Mies, arazinin su baskınlarına açık özelliğini gözönünde bulundu­rarak yerden 1.5 metre yukarıya oturtmuştu Farnsworth evinin zeminini; böylece bir bakıma akvaryum boyutu eklemişti ya­pıya.

    Sırtımı duvara vermeli, di­lersem yüzümü ona dönebilme­liyim -benim kafes anlayışım böyle.

    Frank Lloyd Wright’a odak­lanan işlerde, kişi efsanesi ağır basmayı sürdürüyor. Yapıtı göl­geleme pahasına öne çıkan ba­kışaçısına, kişi kültünü besle­miş yaklaşımlarıyla kendisinin de azımsanmayacak katkısının olduğu su götürmez gerçek. Oy­sa Özyaşamöykü, Sarraute’un “benim yaşamöyküm kitapla­rım”ıyla çakışmasa bile, yer yer yaşamı yapıtla özdeşleştiren bir perspektifle yazılmış. Taliesin’e ayırdığı sayfaları özellikle ayır­dığımı söylemeliyim: Traged­yanın herşeyin üstünü kapla­yabileceği bir yaşantı kesitini olabildiğince indirgeyerek “ev”i daha doğrusu “evler”i anlattığı bölümü, okuduğum mimar elin­den çıkma metinler arasında en yüksek çıta hizasına yerleştiri­yorum.

    “Yangın”, sık sık anka figü­rüne yakıştırılması durumunu doğurmuş Wright’da. Taliesin I’in tragedyasıyla bitmemiş bir uğursuzluk zinciri bu, Taliesin II’yi de yıllar sonra bir yangın yaralamış. Taliesin III’le kül­lerinden yeni doğuş imgesini pekiştiren inadından daha ön­ce bir “kurşunkalem portre”de dem vurmuştum.

    Benzetme, aslında, güzer­gahına bakılarak da geçerlilik kazanabilir. 1910’un Wasmeth portfoliosu içindeki 100 lito ile, bir açılış umuduyla hazırlan­mıştı ve kendi cebinden karşı­lamıştı masraflarını; çünkü tı­kandığını gördüğü yolu Ameri­ka dışından açma gayretiydi. 30 yıl sonra, savaş dönemine aynı çaresizlikle girmiş: Şelâle Evi sonrası yeni sıkıntılar başgös­termişti. Kariyerinin sona er­diği sanılırken, bir tür altın son dönem geçirmesi sıradışı bir durumdu.

    Özyaşamöykü’nün Talie­sin evlerine ayırdığı bölümüne dönüyorum. Orada, başka bir mimarda rastlamadığım do­ğal ev tanımını büyüteç altına alır Wright; bunu öylesine yet­kin bir anlatımla anlatır ki, 15 Ağustos 1915 günü yanan birin­ci Taliesin’i görmeye başlar in­san: Bir betimleme becerisinin pek ötesinde, inşa süreci dönüp katedilir yeniden. Yapının top­rağa uyumlu biçimde içleşme­sini sağlamak için malzemenin yakından edinilmesi gereğini vurgular Wright; dahası yapının hangi ölçütler çerçevesinde ara­ziye katılmasının hazırlanışına ilişkin temel kaygıları sıralar.

    Araziyle bütünleşen yapı Frank Lloyd Wright’ın tasarladığı Minneapolis’tekiev, üç sene önce 3.4 milyon
    dolara satılmıştı. Cedar Gölü’ne bakan evin yapımı 1951’de tamamlanmıştı.

    Taliesin’lerin üçünü de ken­disi için tasarlamıştı; bunu he­saba katmadan çok yönlülüğü­nü kavrayamayız ülküsel evin. Bir “aile yaşamı”, çocuklu-to­runlu geçsin dilediği bir yaşama biçimi anlayışı üzerinde durur, evin ilk, çekirdek alanı için. Ça­lışacaktır burada, hem de yayı­larak, giderek yayılarak çalış­ması, çok sayıda iş partöneriyle birlikte yol alması sözkonusu olacaktır. Üçüncü bir alanı, ken­dileri kuşatsın istediği başka canlılar için öngörüyordu çev­rede: Çok sayıda büyükbaş hay­vanı ve ekili sahaları içeren bir çiftlik boyutu da işin içindeydi -‘ömrünü uzatmak’ için yaptığı Taliesin West’le ‘okul’u ve ta­kipçileri kollektif üretime geç­mesini sağlayacaktı.

    Taliesin’ler üzerinden dene­ye sınaya, yapıyla arazinin ku­caklaşacağı doğal evin oluşumu hakkında elde ettiği meslekî de­neyimin en uç örneği, 1965-70 arası inşa ettiği Fallingwater, toprağın yanısıra suyu da bün­yesine dahil ederek katıksız bir yuva prototipi yaratmış oldu. Bir ve belki son adım için anıt­sal bir çılgınlık yapmaya gerek­sinimi vardı: Yaşlı kurt Guggen­heim’la kendisini New York’a, Amerika’ya, dünya kültürüne dayattı.

    Frank Lloyd Wright’s Lost Buildings’i (1994) müzenin ki­tabevinden aldığım günün ge­cesi, The Algonquin’deki oda­da karanlıklara gömüldüğümü unutmadım: 20. yüzyılı dam­galayan bütün mimarların gerçekleştiremedikleri tasarıları olmuştu şüphesiz, bundan acısı gerçekleştikten sonra yokedilen yapılarıydı. Tokyo’daki yıkıcı depreme dayanabilmiş Imperial Hotel’in (1915-19) lobisinin si­yah-beyaz fotoğrafından sesler duydum; 1967’de yıkım kararı­nı alanlara kaygıyla kargış gön­derdim.

  • Nazileri ve komünistleri filelere takan adam

    Gol… Futbolun olmazsa olmazı. Milyarlar için tarifi mümkün olmayan büyülü bir an. Romario, Pele, Gerd Müller, şüphesiz bu işin eski ustaları… Günümüzde Cristiano Ronaldo’yla Lionel Messi… Efsanelerin özgeçmişlerinde sayısız gol yazsa da resmî maçlarda fileleri en çok sarsan bir başkası: Josef Bican’ın rekoru hâlâ kırılamadı.

    İnternette, haber sitele­rinde bir haber: “760. de­fa ağları sarsan Cristiano Ronaldo, Josef Bican’ı geçerek dünya rekoru kırdı!”

    760 gol, Ronaldo’nun A Ta­kım düzeyinde yaptığı resmî maçlarda attığı gol sayısı. Bu hesapta genç millî takımlar yok sayılıyor; zira o vakit Bi­can’ın gol adedi bir anda 805 oluyor; Portekizli süper yıl­dız da geriye düşüyor. As­lında dünya futbolunun patronu FIFA da Bi­can’ın gol sayısını 805 olarak kabul ediyor. Tabii en­düstriyel futbol çağında her şe­yin hesabı ayrı tutulabiliyor; mezardaki bir futbolcunun öyküsü, bize gollerden çok daha fazlasını anlatıyor.

    Milyonla­rın adını Ro­naldo habe­ri dolayısıyla duyduğu Bican, 1913’te Viya­na’da fakir bir Çek ailenin çocuğu olarak doğduğunda; bugün sayısı 300 bin olarak tahmin edilen göçmenlerden sadece bi­riydi. Orta Avrupa’nın dört­bir köşesinden ekmek peşinde fabrikalarda çalışmak üzere Avusturya’ya yağanlar arasın­dan, adını tarihe yazdırabilen birkaç kişiden biri olacaktı.

    2013’te Bican’ın 100. yaşı şerefine basılan hatıra parası.

    Babası Frantisek, bir ta­raftan futbol oynuyor, diğer yandan bulabildiği işlerde ça­lışıyordu. Viyana’da doğan, kendisi gibi Bohemyalı olan bir kadınla evlenmişti. 1. Dün­ya Savaşı’ndan yara almadan dönmeyi başarsa da 30’unda hayatını kaybetmişti. Bir maç­ta böbreğine yediği tekmeydi ölümünün nedeni…

    Henüz 8’inde babasını yi­tiren ufaklık, futbolla yaşa­ma tutunmuştu. Parasızlıktan çıplak ayakla top ko­valayan çocuk giderek kuvvet­le­niyordu. Yorulmak bilmiyor, mahalle maçlarında güneş gibi parlıyordu.

    1899’da “Birinci Viyana İş­çileri Futbol Kulübü” olarak kurulan Rapid Wien’in misyo­nu, işçilerin futbol oynamala­rını sağlamaktı. Bu takımının antitezi ise burjuvazinin kale­si Austria Wien idi. 1920’lerde kentte bazıları zenginlik için­de yüzerken, birçokları açlık­tan sürünüyordu. Varoşların eğlencesi giderek yaygınlaş­mış ve maçlar dolmaya baş­lamıştı.

    1924’te yayımlanan “Futbolun Başkenti Viya­na” başlıklı bir makalede, Viyana’nın Avrupa’nın en önemli futbol şehri ol­duğu vurgulandı. Kı­tanın başka hiçbir köşesinde, kızgın güneşte ya da yağmur altında 50 bin seyirci statları doldur­muyor; kafeler­de, publarda, si­nemalarda top­lananlar futbol tartışmıyordu.

    Bütün bu sınıf mücade­lesinin içinde varoşlar kendi yıldızını ya­ratıyordu: Josef Uridil. Burju­vazinin kahramanıysa Matt­hias Sindelar’dı. Sefaletin kol gezdiği mıntıkalarda, futbol umudun adıydı.

    Viyana’dan Prag’a…

    Bir Çek okuluna giden Pepi (Josef Bican), henüz 12’sin­de baba yadigarı Hertha’daydı; zenginlerin takımı Aust­ria Wien’in yıldı­zı Sindelar’ın da futbola başla­dığı yerdey­di. Kendi­sinden 10 yaş büyük olan ülke­nin en büyük yıldızı da aynı mahal­lede doğ­muş, yeteneğiy­le yüksel­mişti.

    Gol başına 1 Schilling ödenmeye başlayan delikanlı, sürekli ağları sar­sıyordu. Golleriyle küçücük yaşında ailesine bakmaya baş­lamıştı. Erkek kardeşleriy­le Almanca, annesiyle Çekçe konuşuyordu. Henüz reşit ol­madan peşine kentin büyük­lerinden Rapid düşüyor, oraya transfer oluyordu. Onun için ödenen 150 Schilling, o günler için iyi paraydı.

    18’inde leblebi gibi gol at­maya başlayan gence 20’sinde yıllık 600 Schilling ücret öde­niyordu. Her iki ayağıyla mer­mi gibi şut atıyor, 100 metreyi zamanın atletlerine kafa tu­tacak kadar hızlı koşuyordu. Onu durdurmak için durma­dan sert fauller yapılıyordu. Bir gün sahaya dalan annesi, elindeki şemsiyeyi oğlunun canını yakan oyuncunun kafa­sına vurarak tarihe geçmişti.

    ‘Gol makinesi’ Rakip oyuncuların hüsran dolu bakışları altında topa vuran Slavia Prag üniformalı Bican (üstte). Dünya Savaşı yıllarında kulübü için golleri sıralamaya devam eden santrfor, Slavia Prag’ı 4 kez şampiyonluğa taşıdı (altta).

    1934 Dünya Kupası kadro­suna alındığında henüz 21’ini doldurmamıştı. Fransa’ya uzatmalarda attığı golle ülke­sinin tur atlamasını sağlayan genç santrfor dikkatleri çeki­yordu. Futbol tarihinin ilk ha­rika takımı olarak kabul edilen Avusturya, evsahibi İtalya’ya yarı finalde kaybederken, ka­leciye yapılan faul es geçilmiş­ti. Kendi propagandası için şampiyonluğu herkesten daha fazla isteyen faşist lider Mus­solini’nin “hakemlerle sohbet­leri” meyvesini vermişti.

    Ertesi sene Rapid’le şam­piyonluğa ulaşan golcü, mutlu değildi. Yönetimle anlaşamı­yor, gitmek istiyordu. Onun istediği pasa dayalı zarif oyu­nu, Sindelar’ın yıldızı oldu­ğu Austria sahneye koyuyor­du. Slavia Prag peşine düşse de şartlar başta oluşmamıştı. Takımı onu bırakmaya bir tür­lü yanaşmıyordu. Ceza alma pahasına Viyana’nın bir diğer takımı Admira’yla anlaşan Bi­can, bir süre sahalardan uzak kaldı. Formasına kavuştuk­tan sonra gollerini sıralamaya başlayan santrfor, yeni kulü­bünü de ligde zafere taşıyordu.

    Üstüste iki şampiyonluk­tan sonra Admira’dan da ay­rılmak isteyen Bican ortalığı karıştırmıştı. Sözleşmesini tek taraflı fesheden gol makina­sına, Avusturya tarihinin en ağır cezası verilmiş, 4 yıl saha­lardan men edilmişti. Ayrıca pasaportuna da el konmuştu. Onu daha önce de isteyen Sla­via Prag hemen müdahil oldu. Futbolcuya hemen avukat yol­layıp 1 gün sonra pasaportu­nu geri almasını sağlamışlardı. Ayrıca Admira’ya hatırı sayılır bir bonservis ödeyen Çek ku­lübü sonunda muradına eri­yordu.

    Üstüste iki şampiyonluk­tan sonra Admira’dan da ay­rılmak isteyen Bican ortalığı karıştırmıştı. Sözleşmesini tek taraflı fesheden gol makina­sına, Avusturya tarihinin en ağır cezası verilmiş, 4 yıl saha­lardan men edilmişti. Ayrıca pasaportuna da el konmuştu. Onu daha önce de isteyen Sla­via Prag hemen müdahil oldu. Futbolcuya hemen avukat yol­layıp 1 gün sonra pasaportu­nu geri almasını sağlamışlardı. Ayrıca Admira’ya hatırı sayılır bir bonservis ödeyen Çek ku­lübü sonunda muradına eri­yordu.

    Kimileri Bican’ın ülke­de esmeye başlayan Nasyonal Sosyalist rüzgarlardan rahat­sız olduğu için ülkeden gitme­yi aklına koyduğunu iddia etse de o aslında apolitikti; nere­den geldiğini de hiç unutma­mıştı. Avusturya sayfasını ka­pattığında sadece 23 yaşınday­dı. 3 şampiyonluk, 100’ü aşkın gol de cabasıydı.

    Bican’a kendi takımı tapar­ken, öbürleri nefret ediyordu. Edilen küfürleri, sürekli ku­lağına fısıldanan hakaretleri umursamayan santrfor, en iyi bildiği işi yapmaya devam et­ti. Çekoslovak vatandaşlığına geçen yıldız, 1938 Dünya Ku­pası’na katılamamıştı. O tarih­te çoktan Avusturya’yı ilhak eden ve her iki ülkenin millî takımından oluşan bir takımla şampiyonaya katılmak üzere olan Almanya, tevatüre göre yeryüzünün en büyük golcüsü­nü de oynatmak istiyordu. Ge­len cevap Nazileri delirtmiş; çıkarılan bürokratik engeller turnuvaya katılamamasına ne­den olmuştu.

    Çeyrek finalde elenen Çe­koslovakya, kimbilir belki de o oynasa zafere ulaşacaktı. Al­manya deseniz, ilk turda elen­mişti. Avusturya’nın yıldızı Sindelar, tüm baskılara rağ­men o takımda olmayı reddet­miş, onun yokluğunda sahne alan Avusturyalılar da ülkele­rini ilhak edenler için pek gö­nülsüz bir şekilde oynamıştı.

    Dünya Kupası’nın ardın­dan başlayan Mitropa Kupa­sı’nda Slavia Prag, Bican’ın golleriyle şampiyon oldu.

    Çekoslavakya’nın kahramanı Slavia Prag, efsane futbolcusu Bican’ın 12 Aralık 2020’deki 19. ölüm yılını sahaya çıkarken görüldüğü bu fotoğrafla anmıştı (üstte). Çekoslovak liginde 447 gol atan Bican’ın bu rekoru asla kırılmayacak gibi duruyor (altta).

    Daima sivil ve itaatsiz

    16 Mart 1939’da Adolf Hit­ler tarafından Almanya’ya bağlandığı açıklanan Çekoslo­vakya’da 2. Dünya Savaşı sıra­sında futbol devam etti. Artık Bohemya ve Moravya Eyale­ti’ydiler! Bican, Nazilerin ken­dileri için oynaması ricasını reddetti. Almanya’yla 12 Ka­sım 1939’da yaptıkları ve 4-4 berabere biten maçta hat-tri­ck yapan santrfor, bardağı ta­şırmıştı. Aynı karşılaşmada kendisi gibi 3 gol atan Franz Binder de Avusturyalıydı. Biri emirlere harfiyen uyarken di­ğeri boyun eğmemişti. Bican, harbin sonuna kadar bir daha millî takımda sahne almadı.

    Savaş sırasında kulübü için golleri sıralamaya devam eden santrfor, Slavia Prag’ı 4 şam­piyonluğa taşıdı. Almanya’nın teslim olmasından sonra millî takım formasına tekrar kavu­şan Bican, peşine düşen İtal­yan devi Juventus’un teklifine hayır diyerek hayatının kara­rını veriyordu.

    1948’de Çekoslakya’da ik­lim değişmiş, komünistler ik­tidara gelmişti. Hayat yolu­nu yarılamış olsa da durmak bilmiyor; gol atma huyundan vazgeçmiyordu. Rejimin tek bir dileği vardı: Partiye üye ol­masını istiyorlardı. Ancak Bi­can bu ricaya da kulak asmadı ve üzerindeki baskı belki aza­lır diye karısıyla birlikte baş­kentten ayrıldı. Nereye giderse gitsin, yetkililer onu rahat bı­rakmıyordu. Şans bulduğu kü­çük takımlardan bile ayrılmak durumunda kaldı. Hakkında dedikodular çıkarıldı; halkın gözündeki değeri azaltılmaya çalışıldı. İnsanlar söylentilere kulak vermiyor, ona tapmaya devam ediyordu.

    1953’ün İşçi Bayramı’nda küçücük bir kasabada mega­fonlardan “Başkan Zapoto­cky çok yaşa!” diye bağırılır­ken; sokaklarda toplanan halk cevap veriyordu: “Bican çok yaşa!” O gün 40’ına merdiven dayamış futbolcunun takı­mıyla ilişkisi sonlandırılırken, Prag’a gelmesi emredildi. Gar­da yolunu kesen işçilere duru­munun iyi olduğunu söyleme­si ortamı yumuşatmıştı. Aksi halde başı çok büyük belaya girebilirdi…

    Avusturyalı işçilerin göz­bebeği, 11 defa gol kralı olduğu Çekoslovakya’da kahramandı. Rejim sürekli uğraşsa da, hal­kın gözünde dokunulmazdı. 3’ü Avusturya, 5’i de Çekoslo­vakya’da olmak üzere toplam 8 şampiyonluk kazandıktan sonra 42’sinde sahalara veda etti.

    Hayatı zorluklar içindey­di. İş bulamamış, kapısı hiç çalmaz olmuştu. Adeta yok hükmündeydi. 1968’deki Prag Baharı’ndan sonra, Belçika’ya gidip antrenörlük yapmasına izin çıktı. Küçücük bir takı­mı 4. kümeden alıp 2. lige çı­kardıktan sonra yine ülkesi­ne döndü. Bir ara altyapıyla da uğraşan efsane, 2001’de son nefesini verdiğinde 88 yaşın­daydı.

    Kupa koleksiyoneri Naziler, çıkardıkları bürokratik engellerle 1938 Dünya Kupası’na katılamamasının önüne geçmişler; kupa koleksiyonuna belki de bir Dünya Kupası eklemesine mani olmuşlardı.

    19 Kasım 1969’da Pele 1000. golüne imza atınca, Bi­can’ın fotoğrafı da kimi gaze­teleri süsledi. Kulüp ve millî takımlar hesaplandığında fut­bol tarihçilerine göre resmî maçlarda ağları 805 defa sar­san oyuncu, kariyerinde 12 defa da gol krallığına ulaşmış­tı. Bunu başaran bir başka fut­bolcu yok!

    1990’da kendisiyle yapılan bir röportajda, “O zamanlar gol atmak basit miydi” soru­suna verdiği cevap manidar­dı: “Eğer şansınız olursa, gol atmak 100 yıl evvel de aynıydı, 100 yıl sonra da aynı olacak”. Ona göre önemli olan, futbol­cuların oynadığı maç sayısının artmasıydı.

    Çekoslovak liginde 447 defa fileleri havalandıran Bi­can’ın bu rekoru asla kırılma­yacak gibi duruyor. Ona en çok yaklaşanın 252 golü bulunu­yor. Uluslararası Futbol Tari­hi ve İstatistikleri Federasyo­nu (IFFHS) tarafından Pele ve Uwe Seeler ile birlikte geçen yüzyılın en büyük golcüsü se­çilen oyuncunun adı, 1999’da da dünyadan 510.491.760 km uzaktaki bir asteroide verildi: Pepibican!

    Futbolun emekleme döne­minden bir isim Bican. Resmî maçlarda en fazla fileleri ha­valandıran, işçi sınıfının her zaman sevgilisi, iktidarların tiksindiği bir adam. Nazile­re hayır diyen, komünistleri çıldırtan… Futbolun kitlelere mâlolmaya başladığı günlerde adeta bir ikon. Avusturya’da Çekoslovak, Çekoslovakya’da bir Avusturya p..i. Aslında sa­dece işini harika yapan sade bir insan!

    Anısı hâlâ canlı Slavia Prag, Eden Arena stadında efsane oyuncusu Bican’ın anısını yaşatmaya devam ediyor (üstte). Mezarı bugün bile hayranları tarafından boş bırakılmıyor (altta).

    MAÇ BAŞINA 1.52 GOL ORTALAMASI!

    Bican hâlâ ilk sırada

    Uluslararası futbol istatistik sitesi RSSSF ya da tam adıy­la Rec.Sport.Soccer Statistics Foundation’a göre tarihin resmî maçlarda en çok ağları sarsan oyuncusu Bican. Bu listede kulüpler düzeyindeki hazırlık müsabakaları sayılmazken, her yaş grubundaki millî takım karşı­laşmaları hesaba dahil ediliyor. Bu sayede oyuncular arasında bir standardizasyon sağlanmaya çalışılıyor. Bican’ın maç başına yakaladığı 1.52’lik gol ortalama­sının akıl almaz olduğu özellikle vurgulanmalı; listede bulunan diğer yıldızlara göre çok daha az oynadığı hatırlatılmalı… Çekya Futbol Federasyonu, 760 gole ulaşan Cristiano Ronaldo’nun dünya rekoru kırdığı haber­leri üstüne açıklama yaparak Bican’ın resmî maçlarda aslında 821 defa ağları sarstığını duyur­du. FIFA’nın da kabul ettiği RSSSF verisine göre Bican’ın gol sayısı 805.

  • Twitter kuşundan önce güvercinli haberleşme

     Özellikle son aylarda, sosyal medya hesaplarının güvenliği ve haberleşmenin mahremiyeti neredeyse herkesin ilgilendiği bir mesele. 19. yüzyılda telgrafın ortaya çıkmasına rağmen, posta güvercinleriyle haberleşme özellikle askerî alandaki önemini korumuştu. Konuyla ilgili bizde yayımlanan en önemli eserler ve “hack”lenemeyen güvercinler.

    Mehmed Hayri Bey’in 1895’te çıkan
    kitabı, güvercinle haberleşmenin en
    eski tarihlerden o güne gelişimine ve
    yöntemlerine odaklanmıştı.

    İnsanlar yüzyıllar boyu ha­berleşme için kafa yormuş, güvenli iletişim için çeşit­li yöntemler geliştirmişler. İle­tişim için ateş, duman, ıslık, tel gibi maddelerden yararlandıkla­rı gibi köpek, kuş gibi canlı var­lıkları da kullanmışlar. 19. yüz­yıldan itibaren, özellikle askerî alanda kuşlar ve köpekler ile ha­berleşmek yaygın bir yöntem ol­muş. Yazılı bilgilerin başka ellere geçme ihtimalinin çok düşük ol­ması nedeniyle, “posta güvercin­leri” tercih edilmiş.

    Seyyah güvercinler

    Kuleli Mekteb-i İdadi-i Harbiye­si [Kuleli Lisesi], lisan muavini, Mülazım-ı evvel [Üstteğmen] Mehmed Hayri Bey’in kaleme aldığı Seyyah Güvercinler ve Bunların Zaman-ı Harbde İs­tihdamları adlı eser, İstanbul’da 1313’te [1895] basılmış.

    Mehmed Hayri Bey, Kuleli Lisesi’nde Fransızca öğretme­ni olduğu için, kitabını Eugène Caustier isimli bir Fransız araş­tırmacının eserinden (1892) kıs­men tercüme ederek; kendi top­ladığı bazı bilgileri de ekleyerek hazırlamış. 131 sayfalık bu re­simli eseri, kendi adına Karabet Matbaası’nda bastırmış. İçinde Avrupa devletlerinin askerî gü­vercinlik ağlarını gösteren bir haritanın yer aldığı kitabın kli­şelerinin bir çoğunu, Babıâli’nin ünlü klişe atölyesi ve matbaacı­sı Ütücüyan’lar yapmıştır. Bazı Fransız klişelerine de yer verilen eser, grafik tasarım açısından da incelenmeye değerdir.

    Güvercinin haberleşme alanında kullanılması, çok es­ki tarihlerden beri varolan bir olgudur. Mehmed Hayri Bey’e göre “Hazret-i Nuh Aleyhisse­lam zamanında özellikle ahir bir mahalden haber almak gibi bir vazifede kullanıldıkları görülür”. Hz. İsa’dan önce 4 bin yılların­da Mısırlıların güvercinlerden yararlandıkları kaynaklarda be­lirtiliyor. Yine Mehmed Hayri Bey’e göre Homer tarihinde de güvercinlerden bahis geçiyor. 17. yüzyılda bir Fransız gezginin belirttiğine göre, Osmanlılar da bu amaçla güvercin beslemiş­ler. Bağdat’ta yetişen bir cins gü­vercinin çok makbul olduğu ve Halep ile İskenderun arasında posta işlerinde kullanıldığı 1681 tarihli bir seyahatnamede belir­tiliyormuş.

    1574’teki Hollanda-İspanya savaşında Leiden kuşatması sı­rasında güvercinler kullanılmış ve şehrin kurtulmasına vesile oldukları için devlet hazinesin­den beslenmeleri, öldüklerinde mumyalanarak şehir otelinde saklanmalarına karar verilmiş.

    Nuri Halil Bey’in 1923’te
    basılan eseri, askerî
    haberleşmenin yanında
    güvercin temasının
    edebiyattaki örneklerini de
    sayfalarına taşımıştı.

    1832’ye kadar güvercinler Avrupa’da ticari kuryelik ama­cıyla da kullanılmış. Özellikle, piyangolarda kazanan numara­ları hızlı bir şekilde bildirmek için istihdam edilmişler! 1844’te telgrafın bulunuşu ve kullanıl­maya başlanmasıyla, güvercinler gözden düşmeye başlamış.

    Yine de Avrupa’da 1870-1871’deki Fransa-Alman­ya Savaşı’nda posta güvercinle­ri askerî faaliyet ve iletişim için kullanılmış. Etrafı kuşatılmış Paris kentinin diğer vilayetler ile iletişimini güvercinler gerçek­leştirmiş.

    İletişim için kullanılan as­kerî güvercinler, “güvercinlik” denilen özel bölümlerde yetiş­tiriliyordu. Avrupa’da pek çok ülkenin askerî güvercinlik şe­bekesi bulunurdu. Almanya ve Fransa’da 1870 Savaşı’ndan son­ra; İtalya ve Portekiz’de 1876’da; Rusya’da 1870’den sonra; İsviç­re’de 1878’de; Avusturya-Ma­caristan’da 1875’te; İsveç-Nor­veç-Danimarka’da 1886’da gü­vercinlik istasyonları kurulmuş. Güvercinler uzun yıllar askerî, siyasi, diplomatik amaçlı kulla­nılmışlar.

    Talim ve terbiye

    Konuyla ilgili bir diğer eser, Mekteb-i Harbiye Heyet-i Tali­miyesi’nden Yüzbaşı Nuri Halil Bey tarafından yazılmıştır. İs­tanbul’da Necm-i İstikbal Mat­baası’nda 1341’de [1923] basılan ve Mekteb-i Harbiye Kütüp­hanesi’e verilen bu 48 sayfalık kitapçık, askerî yayın olarak iç hizmette kullanılmış olmalıdır ki kütüphanelere dağılmamıştır. Vesâit-i Muhabereden Güvercin ve Usul-i Ta’lim ve Terbiyesi adlı eser, Osmanlıca eserler katalo­gunda da yer almaz.

    Kitaptaki kısa başlangıcın ardından, “İslâm ve Türk Ta­rihinde Güvercin” başlıklı bö­lüm yer alır. Bunun devamın­da “Umumi Tarihte Güvercin” bölümü vardır; dünya tarihinde iletişim ve güvercinlerden yarar­lanmanın tarihine dairdir. Daha sonra “Güvercin Cinsleri”, “Gü­vercinlerin Gıdası”, “Güvercin­likler” bölümleri; devamında ise bunların askerî konularla birlik­te ele alındığı “Kadro”, “Talim ve Terbiye”, “Raporlar”, “Mutalaat-ı Umumiye” gibi başlıklar-bilgiler bulunur.

    Necip Asım’ın 1886’da yayımlanan eğitim kitabı, özellikle savaş zamanı askerî haberleşmenin önemini detaylarıyla anlatıyordu.

    Seyyar bir Alman güvercin­liği ve güvercinlerin uçurulma­sıyla ilgili iki fotoğrafın yer aldığı eserin bir bölümü, Türk şiirinde “Kebuter” olarak geçen güver­cinin Hafız Ahmet Paşa, Necati, Şeyh Galip gibi şairlerin divanla­rındaki yeri üzerinedir.

    “Âsar-ı hatt-ı yâr gözümden uçar oldu / Bir name-i kebuter­le bu nâlân geldi mi?” diyen Şeyh Galip’ten “Bana doğru meyl eder o kebuter-i melâhât / Çıkar âşiyân-ı dilden ana bin terâne karşı” diyen Tevfik Fikret’e ka­dar “güvercinli şiirler”den ör­nekler verilmiştir.

    Güvercin Postası

    Tanıtacağımız üçüncü kitap ise dilci, tarihçi, milletvekili, asker Balhasanoğlu Necip Asım Yazık­sız’a (1861-1935) ait: Güvercin Postası.

    Necip Asım’ın Mekatib-i İb­tidaiye-i Askeriye’de Fransızca muallimi olduğu yüzbaşılık yıl­larında kaleme aldığı bu eğitim kitabı, kitapçı Arakel Tozluyan Efendi’nin girişimiyle, Mürüvvet Matbaası’nda, 1305’te [1886] 116 sayfa olarak basılmıştır. Son say­fasında meşhur hâkkâk-ressam Antranik’in bir güvercin gravürü klişe olarak basılmıştır. Bu eser de, özellikle savaş zamanı gizlili­ğin güvercin postası yoluyla sağ­lanması üzerinedir.

    Günümüzde özellikle in­ternet ortamında yazışmaların yabancı ellere geçmemesi, kul­lanıcı mahremiyeti gibi sorun­larla boğuşanlara bir önerimiz var: Kurtuluş posta güvercinle­rindedir!

  • Bir ‘hayalet’ (Darwin) ve bir ‘kabus’ (Marx) Türkçeye ilk girdiğinde…

    Bir ‘hayalet’ (Darwin) ve bir ‘kabus’ (Marx) Türkçeye ilk girdiğinde…

    Evrim Teorisi’nin mimarı Charles Darwin (1809-1882), ilk defa bundan tam 159 yıl önce, 1862’de Osmanlı sahnesine çıktı. Anglikan Kilisesi’nin kendisini aforoz ettiği yıllarda, Osmanlı toplumunda çıkan ilk bilim dergisi evrime ve Darwin’e atıf yapıyordu. Ünlü Alman filozof Karl Marx (1818-1883) ise 1871’den başlayarak Osmanlı basın ve matbuatının büyük ilgisini çekecek; eserleri 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren çevrilmeye başlanacaktı. Bilimin ve politikanın hiç eskimeyen iki starı… Osmanlı-Türk toplumunda ilkleriyle Darwin ve Marx…


    CHARLES DARWIN


    1-İLK BİLİM DERNEĞİ: MÜNİF MEHMED / 1861

    CEMİYET-İ İLMİYE-İ OSMANİYE, Berlin’de ekonomi ve felsefe oku­muş, 6 dil bilen, (Türk­çe, Arapça, Fransızca, Almanca, İngilizce ve Rumca) Münif Mehmed Paşa tarafından, Batı’da­ki gelişmeleri Türkiye’ye aktarmak için kuruldu. Türk toplumunun poziti­vist bilimler ve Charles Darwin’le (1809-1882) tanışmasında bir dönüm noktasıdır. İlk Türk üni­versitesi de sayılabilecek dernek hukuk, ekono­mi, yabancı dil dersleri veriyor ve amacını şöyle özetliyordu: “Cemiyetin maksadı, dine ve poli­tikaya ait meseleler ha­ricinde, her türlü bilim, maarif, ticaret ve sanayi­ye dair kitap ve risale­lerin telif ve tercümesi yoluyla memlekete fay­dalı hizmetler vermek­tir”. Dernek, Mecmua-i Fünûn adlı bir bilim der­gisi çıkarmaya başlaya­cak ve bu yayın birçok alanda ilklerin dergisi olacaktı.

    Münif Mehmed Paşa (1830-1910), döneminin en donanımlı entelektüellerinden biriydi.

    2-İLK BİLİM DERGİSİ: MECMUA-İ FÜNÛN / 1862

    ESKİ HARFLİ TÜRKÇE İLK BİLİM DERGİMİZ olan Mec­mua-i Fünûn, Cemiyet-i İlmiye Osmaniye’nin yayın organı ola­rak 1862’de çıkmaya başladı. 48 sayı boyunca ilim ve kültür ko­nularında yayın yaptı. Darwin’in Türlerin Kökeni kitabının 1859’da yayımlanmasından 3 yıl sonra çıkmaya başlayan der­gi, 30. sayısında Münif Meh­med Paşa imzalı “Karıncaların Sanat ve Medeniyeti” yazısın­da karınca ve insanların yaşam formlarını karşılaştırarak ince­liyordu. Münif Paşa yazısında, bitki ve hayvanların “inkılâbât-ı mütevaliye” (sürekli devrim) ile bugünkü durumlarına ulaş­tığını söylüyor; insanı “eşrefi mahlûkat” sayıyor; Lamarck ve Darwin’i hatırlatarak, insan söz­konusuysa bir “maksûd-ı bih” (Varoluş amacı-La destination de l’homme) olduğundan hare­ketle kesin bir insan/hayvan ay­rımı yapıyordu (Recep Duran, Münif Paşa, Hayatı-Felsefesi).

    Derginin (Mecmua-i Fünûn) evrim teorisini konu alan sayısının kapağı.

    Bu, eski harfli Türkçe bir ya­yında evrim kuramı ve yaratı­lış felsefesi tartışmalarına dair bilinen ilk makaleydi. Dergi­nin çıkarılmasına öncülük eden Münif Mehmed Paşa’nın yanısı­ra yazar kadrosunda şu isimler vardı: Ahmet Vefik Paşa, Ethem Pertev Paşa, Mehmet Cemil Pa­şa, Kadri Paşa, Halil Bey, Rıfat Bey, Hekimbaşı Salih Efendi, Bekir Sıtkı Efendi.

    Zafer Toprak, Mecmua-i Fünûn’un önemini şöyle değer­lendirmiştir: “Tanzimat aydını için bir okuldur. 18. yüzyıl Fran­sız ansiklopedistlerinin işlevini üstlenmiştir. Batı’ya dönük ay­dınlara seslenir. Batı yörünge­sinde eğitim görmüş aydınların yazılarına yer verir. Çağdaş-po­zitif bilim ve felsefe dili ilk kez Mecmûa-i Fünûn’da tartışılır”.

    3-TÜRKÇEDE İLK KİTAP: DARVENİZM / 1911

    OSMANLI TOPLUMUNDA İLK DARWİNİZM KİTABI, pozitivist- materyalist Türk ay­dını Subhi Edhem tarafından yayımlandı. Subhi Edhem, Os­manlı vilayeti Manastır’da as­kerî idadi öğrencilerine verdiği evrim ve doğa felsefesi dersleri­ni 1911’de Bitola’da Darvenizm adıyla kitaplaştırdı. Subhi Ed­hem’in 200 sayfalık kitaptaki isminin altında, “İdadi Askerî Sabık Tarihi Tabibi Muallimi” diye yazıyordu. Edhem’in as­kerî lise öğrencilerine verdiği ve çok ilgi gören evrim ders­leri bir süre sonra yönetimce sonlandırılmış; o da bu dersleri “sabık” (eski) muallim sıfatıyla, “ilk talebelerime” diyerek öğ­rencilerine ithaf ederek kitap­laştırmıştı.

    Subhi Edhem’in yazdığı ve kapağında Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den bir alıntının bulunduğ Darvenizm adlı kitaba İBB kütüphanesinden ulaşılabiliyor.

    Kitap kapağında, Darve­nizm başlığının altında Muh­yiddin İbnü’l-Arabî’den bir alıntı yer alıyor: “Bir hende­se-şinas için bir müsellesin kır­mızı mı veya siyah mı olduğunu sormak ne kadar garip düşer­se; bir hekim için de felsefeye müteallik bir eser-i kaleminin mütedeyyine mi yahut gayri mütedeyyine mi yazılmış oldu­ğunu sual etmek o kadar mü­nasebetsiz ve abes düşer… (Bir mühendise, bir üçgenin kırmızı mı veya siyah mı olduğunu sor­mak ne kadar garip düşerse; bir hekime de felsefeye dair bir ki­tabın dindar için mi dinsiz için mi yazılmış olduğunu sormak o kadar ilgisiz ve saçmadır)”.

    Kitapta Jean-Baptiste Pier­re Antoine de Lamarck (1744- 1829) ve Charles Darwin’in si­yah-beyaz portre fotoğraflarına yer verilecek ve kimi terimlerin Latince olarak Fransızca karşı­lıkları da yer alacaktı.

    Subhi Edhem, kitapta Darwin’e dair görüşlerini şöy­le aktarıyordu: “Memleketi­mizde Darven ismine değilse de, nazariyesine bigâne duran birçok kimseler mevcuttur. Av­rupa’da bile Darven taraftar­larına atılan itiraz taşları pek çoktur. Halbuki Darven aley­hine yazılan bir sürü sahifeler içinde ulum-i tâbiyyenin tefer­ruatından en metini bulunan, kanunlarla halledilebilen ilim­lere karşı hep bir vukufsuzluk gözükmektedir. Zaten, eşgâl-i uzviyetin, mihaniki bir tarz­da, esbab-ı esasiye ve esbab-ı mucibesini anlayıp anlatabil­mek için mutlaka ulum-i tabi­yede malumat-ı tamme sahibi bulunmak şarttır. Ve bu şar­tın zafiyeti, bi-şübhe, derece-i ihatanın da dairesini daraltır (Memleketimizde Darven ismi­ne değilse de, kuramına kayıt­sız duran birçok kimseler mev­cuttur. Avrupa’da bile Darven taraftarlarına atılan itiraz taş­ları pek çoktur. Halbuki Darven aleyhine yazılan birçok sayfa­lar içinde fen bilimlerinin ala­nı içine giren, en sağlamı olan, kanunlarla çözümlenebilen bilimlere karşı hep bir cahillik gözükmektedir. Zaten bir orga­nizmanın, mekanik bir şekilde temel özelliklerini ve gerekçe­lerini anlayıp-anlatabilmek için mutlaka fen bilimlerinde tam anlamıyla bilgi sahibi olmak şarttır. Bu şartın zayıflığı hiç şüphesiz kavrayışın da dairesi­ni daraltır)”

    Kitapta Charles Darwin’in bir fotoğrafına da yer verilmiş. Yanındaki sayfada Latince-Fransızca “spermatozoïd” ve “cellule Oeuf” (yumurta hücre) ibareleri dikkati çekiyor.

    4-İSTANBUL’DA İLK ÇEVİRİ: DARWİNİZM / 1913

    MEMDUH SÜLEYMAN TA­RAFINDAN ilk Darwin kitabı­nın basılmasından 2 sene sonra bu defa İstanbul’da Darwin üze­rine ilk tercüme kitap yayım­landı. Memduh Süleyman’ın 1913’te Karl Robert Eduard von Hartmann’ın (1842-1906) Fran­sızcada Le darwinisme: Ce qu’il y a de vrai et de faux dans cette théorie (Darwinizm Teorisin­de Hakikatler ve Hatalar) adıy­la basılan eserinden çevirdiği; evrim teorisinin felsefi eleştiri­lerini barındıran kitap, Darwi­nizm ismiyle çıkmıştı.

    “Teceddüd-i İlmi ve Felsefi Kütüphanesi” serisinin 10 nu­maralı kitabı olan eserin altbaş­lığı, “Darwin Mesleğinin İhtiva Ettiği Hakikatler ve Hatalar” olarak çevrilmişti. Memduh Sü­leyman, kitabı Fransızca çevi­risinden özetleyerek Türkçeye çevirmişti.

    Almanca orijinalinin Fransızca çevirisinden özetlenerek Türkçeye tercüme edilen eser, Alman filozof Karl Robert Eduard von Hartmann tarafından yazılmıştı.

    Memduh Süleyman kita­bın girişinde Darwin’e dair şu görüşlerini paylaşmıştı: “Meş­rutiyetin ilanını müteakip mü­nevver fikirli, düşünür gençler arasında Avrupa hakimlerinin ilmi fikirleri, felsefi itikatları hakkında malumat elde etmek arzusu hasıl oldu. Bugün ulum-i tabiyede büyük bir rol ifa eden Darwin nazariyesi, hududunu ‘metafizik’e kadar tevsi ederek kâinatın hilkati hakkında bir­çok nazariyeler suduruna sebe­biyet vermiş; felsefi meslek ve mekteblerde mühim bir tesir icra etmeğe başlamıştır. Binae­naleyh Darwin’in vazettiği ıstıfa ve nesil nazariyelerinin hatala­rıyla hakikatlerini teşrih eden Alman müelliflerinden Eduar­do Hartmann’nın Darwinizm (Le Darwinisme) nam eserini hülasaten Türkçeye naklediyo­rum (Meşrutiyetin ilanından sonra münevver fikirli, düşü­nür gençler arasında Avrupa’da öne çıkan ilmi fikirler ve felsefi yaklaşımlar hakkında bilgi elde etme arzusu ortaya çıktı. Bugün felsefede büyük bir rol oyna­yan Darwin teorisi, sınırlarını ‘metafizik’e genişleterek evre­nin yaratılışı hakkında teoriler doğmasına neden olmuş, felsefi meslek ve okullarda önemli bir etki oluşturmuştur. Darwin’in önerdiği seçilim ve tür teorile­rinin hatalarıyla hakikatlerini ortaya koyan Alman yazarla­rından Eduardo Hartmann’nın Darwinizm (Le Darwinisme) adlı eserini özetleyerek Türkçe­ye çeviriyorum)”.

    4-BAKANLIK ONAYLI İLK DARWIN KİTABI / 1931

    Darwin üzerine günümüz Türkçesinde ilk kitap çok ilgi görmüş, defalarca baskı yapmıştı. İlk kapaktaki (solda) illüstrasyon İhap Hulusi imzasını taşıyordu.

    CUMHURİYET DÖNEMİN­DE BUGÜNKÜ TÜRKÇEDE ilk Darwin kitabı 1931’de Dr. Ga­lip Ata’nın kaleme aldığı Darwin oldu. İlk baskısı 3000 nüsha ola­rak Devlet Matbaası’nda yapılan eser, biri İhap Hulusi çizimli iki farklı kapakla okuyucuya sunul­du. Bu ilk baskısının ardından kitap o kadar ilgi gördü ki daha sonra defalarca yeni baskılar ya­pıldı. Kitapta Darwin’in hayatı­nın yer aldığı giriş bölümünün ardından eserlerine yer verilir­ken geniş bir Darwinizm bölü­mü de dikkati çekiciydi. Darwi­nizm kuramı, kitapta Fransızca terimlerle açıklanarak geniş­çe yer tutuyordu. Kitap, döne­min Millî Eğitim Bakanlığı ona­yı ve desteği ile Maarif Vekâle­ti Talim ve Terbiye Dairesi’nin 30/3/1930 tarih ve 146 numaralı emriyle yayımlanmıştı.


    KARL MARX


    1-TÜRK BASININDA İLK KEZ 150 YIL ÖNCE / 1871

    1840’LARDAN İTİBAREN KARL MARX’ın adı Avru­pa’da duyulmaya başlamış­tı. Osmanlı basınında ise ün­lü Alman filozofun fikirleri­ne dair ilk yayına, 21 Şubat 1871’de Ebuzziya Tevfik’in çıkardığı Hakayiku’l-Vekâ­yi adlı gazetede rastlıyoruz. Hakayiku’l-Vekâyi’nin 170 numaralı sayısının ilk sayfa­sında, “Daily News gazetesin­de münderic bir mektubun suret-i mütercemesidir (Daily News gazetesinde çıkmış bir mektubun çevirisidir)” başlı­ğıyla Marx’ın Türkçe olarak ilk makalesi yayımlandı. Yazı­da Marx, Fransız-Alman Sa­vaşı’na ilişkin olarak Almanya Başbakanı Otto von Bismar­ck’ı sert sözlerle eleştiriyordu.

    Hakayiku’l-Vekâyi gazetesinin başsayfasında çıkan makale (üstte) ve yazının sonunda, en alt satırda Karl Marx’ın ismi (atta).

    Marx’ın çeviri makalesi şu satırlarla başlıyordu: “Mösyö dö Bismark’ın Fransa’da gaze­teler ve mübaşirler vasıtasıyla halkın beyan-ı efkar etmesi­ne mümanaat edilmek tehdi­dini Fransa hükümetine azv ve isnad eylemesinin mutla­ka sahte bir şey ettiği, müşa­rünileyhin ahval ve hareket sabıkasından müstebandir (Bismarck’ın Fransız basının­da çıkan ve Alman halkının baskılar yüzünden fikirlerini özgürce dile getiremediği yo­lundaki haberleri Fransa hü­kümetinin bir iftirası olarak yorumlaması, onun geçmiş­teki hareket ve söylemleriy­le de açıkça örtüşmektedir)”. Marx’ın ilk defa isminin geç­tiği bu yazısı şu cümlelerle bitiyordu: “Şurasından dolayı memnun oluyorum ki, Fran­sa şimdi ilkin kendisi için de­ğil Almanya’nın ve Avrupa’nın hürriyet ve serbestisi için fe­dayi-i can ederek kanını dök­mektedir”.

    Sosyalist hareketin tari­hine ilişkin eserler bırakmış Kerim Sadi de (1900-1977), Marx’ın bizde yayımlanan bu ilk makalesi hakkında 1965’te şöyle yazacaktı: “Marx imzası ile ‘Demir Başvekil’e yapılan bu yaylım ateş de gösteriyor ki, bundan 94 yıl önce, –Daily News gibi sütunlarını hür dü­şüncelere açan İngiliz gaze­telerinden aktarma yazılarla-gazetelerimizde, cumhuriyet ve hürriyet fikirleri serbestçe savunuluyordu; çeviri yoluy­la, mutlakiyeti ve despotizmi temsil edenlere karşı savaşılı­yordu”.

    2-SOSYALİZM ÜZERİNE İLK KİTAP / 1910

    OSMANLI TOPLUMUN­DA SOSYALİZM TEMALI ilk eser, Georges Tournaire’in 1909’da yazdığı Le socialisme, notions élémentaires adlı kitabın çevirisidir. 1 yıl sonra 1910’da basılan kitap Haydar Rifat tara­fından tercüme edilmiş ve Sos­yalizm adıyla çıkmıştır. Kitabın altbaşlığında şu ifadelere yer verilmiştir: “Sosyalizmin esba­bından, hidametinden, sosya­listlerin hayat-ı içtimaideki ve­zaifinden, maksad ve gayeden bahseder”. Kitabın yayımcısı olan ve daha sonra Hilmi Kita­bevi’ni kuracak Tüccarzade İb­rahim Hilmi Bey de kitabın giri­şine “İfade-i Neşr” adlı bir giriş yazısı yazacak; bu yazı da “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” vecizesiyle başlayacaktır. Kitap içinde şu altbaşlıklar bu­lunmaktadır: Sosyalizm Nedir?, Sosyalizm Niçin Teessüs Ede­cek?, Sosyalizm Nasıl Teessüs Edecek?, Sosyalizmin Kusur­ları, “Sosyalizm Kadınlarda da İştiraki İstermiş”, “Sosyalizm ve Diyanet”, “Sosyalizm Bir Hayal midir?”, “Sendikalizm”.

    “Sosyalizmin esbabından, hidametinden, sosyalistlerin hayat-ı içtimaideki
    vezaifinden, maksad ve gayeden bahseder”.

    Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar (İletişim Yayınları, 2009) kitabında, bu eserin çevi­risine önsöz yazan İbrahim Hil­mi Bey’den alıntı yapar: “Ilımlı ve aşırı sosyalistlikler vardır. Ilımlılar faydalı, aşırılar za­rarlıdır. Türkiye’de sosyalizmin Batı’dakinden farklı olarak uy­gulanması gerekir. Sosyalizm, derebeylik düzenini büsbütün ortadan kaldırmak yolunda ça­lışacağı için de yararlıdır. Sonra, sosyalizm yalnızca faydalı değil, aynı zamanda kaçınılmaz bir şeydir; çünkü Türkiye’de de ka­pitalist düzen gelişecektir. Şim­diden köyde ve şehirde sosyal adaletin eksikliği duyulmakta­dır. Tarımda çalışanlar, toprak ağalarının ve tefecilerin elinden acı çekmektedir. Şehirde de (ec­nebi sermayenin işlettiği) büyük teşebbüsler ameleleri sömür­mektedir. Sosyalizmin Türki­ye’de bugün bile yapacağı çok şey vardır…”.

    3-KARL MARX’IN İLK FOTOĞRAFI / 1910

    OSMANLI SOSYALİST PARTİ­Sİ’NİN yayın organı İnsaniyet mec­muasının 1910’daki ilk sayısında, Karl Marx’ın Türkiye’deki ilk fotoğrafı ya­yımlanır. İsmail Faik tarafından çıkarı­lan derginin “Osmanlı Sosyalist Fırka­sı” başlıklı yazısının içinde, tam ortada Marx’ın fotoğrafı vardır. Altında şu ifa­de yer alır: “Almanya’da sosyalizm efka­rının mucidi meşhur Karl Marx”. Aynı fotoğraf daha sonra İnsaniyet’in deva­mı niteliğinde, yine Osmanlı Sosyalist Partisi’nin yayın organı olan İştirak­çi Hüseyin Hilmi’nin çıkardığı İştirak dergisinin 1912’deki ilk sayısın­da “Almanya’da sosyalizmin mucidi Karl Marx” altyazı­sıyla yayımlanacaktır.

    Türkiye’de ilk Marx fotoğrafı, İnsaniyet dergisinde
    çıkar (üstte). İştirak dergisi de aynı fotoğrafı 3 yıl
    sonra çıkan ilk sayısının kapağına taşır.

    4-KAPİTAL’DEN TÜRKÇEYE İLK ÇEVİRİ / 1912

    MARX’IN BAŞESERİ DAS KAPİTAL, 14 Eylül 1867’de yayımlanmıştı. Bizde ise bu ki­tabın ilk kısmi çevirisi, 1912’de Bohor İsrâîl tarafından İstan­bul’da yayımlanan Cerîde-i Fel­sefiye adlı dergide çıktı. Ori­jinal eserin Fransızcasından, yine Bohor İsrâîl tarafından çevrilen “İktisadi İçtimai” baş­lıklı bu yazı, “Birinci Kısım” ve onun altında da “Mal” başlı­ğıyla okuyucuya sunuldu. Eski harfli Türkçe bu felsefe dergisi sadece tek bir sayı çıkmasına rağmen Osmanlı topraklarında bir ilke imza atmış oldu.

    Bu yazıda Das Kapital’in “Meta” başlıklı ilk bölümü 15 maddede özetleniyordu. Bo­hor İsrâîl bu özeti, Marx’ın Le Capital adlı kitabından “hülâ­satü’l-hülâsa” (özetin özeti) olarak yaptığını kaydedecekti. Dergi tek sayı çıktığı için Das Kapital’in bu ilk çevirisi dergi­deki 7 sayfa ile sınırlı kaldı.

    Tek sayı yayımlanan Cerîde-i Felsefiye dergisinin kapağı (üstte) ve Marx’ın kitabının ilk bölümünü özetleyen “İktisadi İçtimai” başlıklı yazı, “Birinci Kısım” ve onun altında da “Mal” (altta).

    5-BİLİNMEYEN KOMÜNİST MANİFESTO / 1923

    KARL MARX VE FRIEDRI­CH ENGELS’İN 1848’de or­taklaşa yayımladıkları Komü­nist Manifesto, ilk defa 1923’te Türkçe olarak okurlara sunuldu. Komünist Beyanname ismiyle İstanbul’da, Aydınlık Yayınları tarafından Şefik Hüsnü’nün 52 sayfalık özet çevirisiyle yayım­landı. Bu, şimdiye kadar bilinen ilk ve tek eski Türkçe Komünist Beyanname idi.

    Oysa yine aynı yıl, Azer­baycan Bakü’de bir başka eski Türkçe Komünist Beyanname daha yayımlanmıştı. Bu kitap şimdiye kadar literatürde hiç yer almadı ve Karl Marx’la, Ko­münist Manifesto ilgili yazılar­da bu kitaba atıfta bulunulmadı. Azerbaycan Komünist (Bolşe­vik) Fırkası’nın Bakü Komitesi tarafından yayımlanan eserin çevirmeni Halil İbrahim’di. 232 sayfalık bu kitabın başlığının üzerinde “Bütün dünyanın işçi­leri birleşiniz” yazıyor ve altın­da Rusçadan tercüme olduğu bilgisine yer veriliyordu. Kita­bın kapağının sağ üst köşesin­de Marx’ın sol üst köşesinde ise Engels’in resimleri yer almıştı. Kapağın ardından da büyük boy yine bir Marx ve sonraki sayfa­da da bir Engels fotoğrafı daha bulunuyordu.

    Şefik Hüsnü’nün İstanbul’da basılan kitapta “Bir hayalet, komünizm hayaleti Avrupa’yı dolaşmaktadır” diye çevirdiği o meşhur ilk cümle; Halil İbra­him’in şimdiye dek bilinmeyen kitabında ise şu şekilde yer al­mıştı: “Avrupa üzerinde bir ka­bus geziniyor”.

    Komünist Manifesto’nun bugüne kadar literatürde yer almayan Türkçe ilk çevirisi, İstanbul’da basılan özet kitapla aynı yıl, Bakü’de yayımlanmıştı.

    6-BAŞESERİN İLK KİTAP ÇEVİRİSİ / 1933

    MARX’IN TEMEL ESERİ DAS KAPİTAL’İN 1912’de sa­dece küçük bir bölümü Cerî­de-i Felsefiye dergisinde çık­mıştı. Tamamına yakını ise, kitap olarak ilk defa 1933’te Haydar Rifat tarafından çev­rildi ve Sermaye ismiyle Te­feyyüz Kitaphanesi’nden pi­yasaya çıktı. Haydar Rifat, Şekerzade Edip İzzet Beyefen­di’ye ithaf ettiği kitabın önsö­zünde Karl Marx’ın şaheseri olan Sermaye’nin belli başlı her dile çevrildiğini kayde­derek, “Ben şu boş günlerim­de bir tecrübeye girdim ve 14 ciltlik Sermaye’nin Gabriel Deville tarafından toplanmış sadık bir hülâsasını tercüme ve neşir ediyorum” diye yazar. Rifat’in bu 305 sayfalık Ser­maye çevirisi, “Birinci Kısım” başlığı ve “Eşya ve Para” alt­başlığıyla başlar.

    Haydar Rifat’ın Fransızcadan çevirdiği Das Kapital, ünlü eserin günümüz Türkçesindeki ilk örneği.


  • Sakın açma o sayfayı ürkütürsün ‘vak-vak’ları

     İslâmi literatürde Vakvak Ağacı, fethedilecek yeni toprakların cazibesinin bir örneği ve iktidar hırsının tehlike nişaneleri olarak sembolleşti. Osmanlılar 16. yüzyılda hâlâ Akdeniz’de fetihlere girişebilirken ağacın olumlu; 17. yüzyıldan itibaren askerî başarısızlık ve iç karışıklıklar tesiriyle ağacın uyarıcı yanlarını gördüler. 1616 tarihli Falnâme’den rastgele bir sayfayı açarak bu minyatüre denk gelen kişiyi, büyük bir gönül sıkıntısı ve gam beklemekteydi.

    İran destanı Şehnâme’deki (11. yüz­yıl) bir öyküye göre, Büyük İsken­der uzak diyarlarda kadın ve erkek başlı meyvelere sahip bir konuşan ağaca rastlamış. Ağaç ona taht sevdası yüzün­den yaban illerde öleceğini söylemiş ve sonunda da kehanet gerçekleşmiş. Bu anlatımda meyvelerin bolluğu yokluk ve vebaya; ağaçtan yükselen sesler de fitne ve fesada yorulmuştur. Fetihlerin durdu­ğu, devletin iç meselelerine yöneldiği bu çağda, Vakvak Ağacı yeni fırsatların işa­reti olmaktan çok tehlikelerin uyarıcısı­dır ve efsanevi anlatımla uyumludur.

    1521’de yazılan Şükrî Selimnâme­si’nde de, Memlûk kadınlarının Osmanlı savaşçılarına saraydan davetkar biçimde el salladığı bir minyatür vardı. Minya­türde işlenen ve tarihi 8. yüzyıla kadar giden Çin veya Hint efsanesine göre; Vakvak Ağacı’nda biten/yetişen çıplak kadınlar bir süre sonra “vak vak” sesleri çıkartarak düşer ve adaya gelenler ölme­den önce onlarla çiftleşirler. Binbir Gece Masalları’nda ise aynı ağaç mücevher­lerle dolu olarak tasvir edilir.

    Tarîh-i Hind-i Garbî’de, yemişleri cariyelerden oluşan
    Vakvak Ağacı. Başlangıçta Amerika kıtasının Hindistan’la karıştırılması, buranın Yeni Dünya olduğunun farkında olan Osmanlıları efsaneler yönünden etkilemiş olmalı ki Hint menşeli bir efsane bu kitaba Amerika’nın cazibesinin bir sembolü olarak girmişti (Mehmed Suudî,
    Tarih-i Hind-i Garbî, TSMK R. 1488).

    Mehmed Suudî Efendi’nin 3. Mu­rad’a 1583’te sunduğu Tarîh-i Hind-i Garbî adlı eser, Osmanlı sultanı Yeni Dünya’yı keşfe ve buranın zenginlikle­rini İstanbul’a akıtmaya çağrılıyordu. Vakvak Ağacı minyatüründe, ağacın ye­mişleri çıplak cariyeler olarak resmedil­mişti.

    1616’da Kalender Paşa’nın Sultan 1. Ahmed’e sunduğu Falnâme’de yer alan Vakvak Ağacı, yemişleri envaiçeşit mah­lukatın başlarından oluşan acayip ve garip bir ağaçtır. Kitaptan rastgele bir sayfayı açarak bu minyatüre rastgelen kişiyi, büyük bir gönül sıkıntısı bekle­mektedir. Fal sahibi tövbe etmeli ve iba­detlerini sektirmemelidir.

    Vakvak Ağacı kimi efsanelere göre Çin etrafındaki Vakvak Adası’nda bu­lunuyordu. Osmanlılar için ise Girit’te 10 yılı aşan savaş, payitahtın kalbinde­ki Sultanahmet Meydanı’nda meyvele­ri kanlı cesetlerden oluşan bir Vakvak Ağacı’nı yeşertmişti. 1656’da devletten 9 taksit alacaklı Yeniçeriler, Kapıkulu si­pahilerini de ayartarak büyük bir isyan başlattı. Padişah 4. Mehmed’i bir “ayak divanı”na zorlayıp, durumlarından me­sul tuttukları 30’dan fazla saray ağasının kellesini istediler. Asiler saray dışında yakaladıkları birçok devlet adamını kat­ledip başlarını Sultanahmet Meydanı’n­daki ağaçlara astı. Solgun ölülerden olu­şan yemişleriyle bu ağaçlar, efsaneyi bi­len İstanbullulara meşhur büyülü ağacı anımsattı ve hadiseye “Vaka-yi Vakvaki­ye” adı yakıştırıldı.

    İskender’den sonra bu ağacın tekin­siz kehanetlerine uğrayanlar Osmanlı­lar olmuştu. Girit büyük kayıplarla an­cak 1669’da fethedebildi. Yeniçerilerin kanlı isyanları ise ancak 170 sene sonra, 1826’da son bulacaktı.

    İskendernâme’ye göre Büyük İskender, Vakvak Adası’na gider. Buradaki kraliçenin 6 bin kadından oluşan bir ordusu vardır. Sahnede İskender’e Hızır Aleyhisselam eşlik ediyor. Buradaki ağacın insan, fil, boğa, cin, tavşan, kaplan ve başka mitolojik varlıkların başlarından oluşan yemişleri vak-vak sesleri çıkarmaktadır. Sahne, büyük bir fatih arketipi olarak İskender’in uzak diyarlarla olan ülfetine gönderme yapar. Falnâme’de anlatılmayan ama Şehnâme’de yer alan öyküye göre, ağaç İskender’i tahtını bırakmaya davet etmiş, yaban ellerde ölüp gideceği hususunda uyarmıştı.

    Falnâme’de özetle şöyle denilmektedir: “Ey fal sahibi bil ve haberdar ol! Bu fal gönül sıkıntısı, hüzün ve gama işarettir. Sefer için bu falı açtınsa bil ki iyi değildir. Alım satım, ortaklık içinse, bekleyip düşünmek daha hayırlıdır. Nasihat alıp danış ve birkaç gün sabret; küçük-büyük günahlardan tövbe edip ibadetle meşgul olasın ki talihinden uğursuzluk kalksın. Kâbe’ye, Medine’ye, Kerbela şehitlerini ziyarete niyet ettinse bahane üretmeksizin yönel. Sadaka ve hayratta kusur etme ki muradına eresin”. (Kalender Paşa, Falnâme, 1616, res. Nakşî, Nakkaş Hasan ve bazı Safevî nakkaşlar, TSMK H. 1703).