Alan Sorkin’in Netflix’te gösterime giren son filmi “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7), hem aktüel bağlantıları hem oyuncuların muhteşem performansıyla, şimdiden 2021 Oscar’larının en önemli adayları arasında. Dinamik ve hızlı tempolu bir mahkeme draması. 1968-69’da Chicago’daki Vietnam Savaşı protestolarını düzenlemekle suçlanan 7 sanığın duruşmasını beyazperdeye taşıyan usta işi bir yapım.
Yıl 1968. İnsan hakları hareketlerindeki ivme ve hüsran açısından geçen yüzyılın dönüm noktalarından biri. Radikal solun kısa süren başrolü… Vietnam Savaşı protestoları, Prag Baharı, sonra Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla ilericilerin, insan hakları savunucularının yaşadığı hüsran ve Chicago Demokrat Parti Kongresi…
Ağustos sonundaki kongrede Kennedy suikastinden sonra başkanlığa en uygun aday olarak başkan yardımcısı Humphrey gösteriliyor. Öğrenciler, aktivistler ve savaş karşıtlarından oluşan binlerce protestocu Chicago’ya, kongreyi protesto etmeye gidiyor. Belediye Başkanı Richard Daley’nin emrinde polis gücü protestoculara karşı acımasız. Kan dökülüyor; 400’den fazla insan ağır yaralanıyor.
1969 Eylül’ünde Başkan Nixon’un başsavcısı John Mitchell, protestoların vebalini demokrasi, eşitlik ve özgürlük isteyenlerin üzerine yıkmaya karar veriyor ve eylemlerin başını çeken “yıldız”lara, 7 aktivist ve gençlik lideriyle Siyah Panter’lerin başı Babby Seale’a dava açıyor. Aaron Sorkin 151 gün süren Amerikan tarihinin bu en önemli davalarından birinin filmini çekmek için daha iyi bir zamanlama tutturamazdı. 2020, 1968’den sonra Amerika sokaklarında sivil itaatsizliğin zirve yaptığı en önemli yıl oldu. ‘Amerikan Rüyası’nın büyük çöküşüyle fişeklenen ve insan hakları adına sokaklara dökülen protestocular, tabii yine polis şiddetiyle karşılaştılar ve sırf haklarını aradıkları, özgürlük ve eşitlik istedikleri için “kurulu düzen” tarafından suçlu canavarlar olarak gösterilmeye çalışıldılar. Aynı şey 1969’da bu dava sırasında da yaşanmıştı. Yalnız o zaman suçlamak için 8 günah keçisi seçilmişti. Dava bitmeden davası düşen (fakat yargıcın emriyle mahkeme salonuna kelepçeli ve ağzı bağlanmış bir şekilde getirilen) Siyah Panterler’in lideri Bobby Seale, Demokratik Bir Toplum İçin Öğrenciler Birliği’nin kurucularından Tom Hayden, hippi aktivistler Abbie Hoffman ve Jerry Rubin yargılananlar arasında öne çıkan isimlerdi.
Filmin ana mekan olarak seçtiği mahkeme salonu, dramanın da merkezi.
Münazara ve konuşma yazma konusunda bir deha olan Aaron Sorkin, “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7) filminin senaryosunu aslında 2007’de yazıyor ve filmi Spielberg’in yönetmesi bekleniyor. Ancak 2008 krizi yüzünden Spielberg’in parası ödenemiyor ve senaryo rafa kalkıyor. Ta ki Sorkin çok doğru bir zamanlamayla 2019’da işi tekrar eline alana kadar. Sorkin, filmi çerçeveleyip bir bağlama oturtmak ve zamanın ruhunu vermek için Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla açıyor; fakat bundan sonra, çok az arşiv görüntüsü kullanılıyor. Oldukça absürd yargılanma süreci, mahkeme salonu, protestocuların karargahı ve aynı zamanda stand-up komedyen olan Abbie Hoffman’ın şovlarına bölünerek öykülendirilmiş. Davayı “bunak” diyebileceğimiz, Chicagolu avukatların %78’i tarafından kifayetsiz ve yetersiz bulunan taraflı bir yargıç Julius Hoffman (Frank Langella) yönetiyor ve “şov”un en önemli kısmı mahkeme salonunda vuku buluyor.
Sorkin yeteneğinden o kadar emin ki, çok daha çekici olabilecek protestolara çok az yer verip, durağan ve sıkıcı bulmamız beklenen mahkeme salonunda olup bitenleri başrole taşımış. Bir mahkeme draması için son derece hızlı tempolu ama temponun bir müzik eserinde olduğu gibi sık sık değiştiği bir film. Her bir oyuncu ama özellikle Abbie Hoffman’ı canlandıran Sacha Baron Cohen ve 7 sanığın avukatı William Kunstler’i canlandıran Mark Rylance müthiş performanslar sergiliyorlar. Bir filmi batıran ya da çıkaran en önemli ögelerden montajın (Alan Baumgarten) çok başarılı olduğu filmde, unutulmayacak birçok an var: Abbie/Jerry ikilisinin sürekli mahkemeyi yaratıcı şekillerde protesto etmeleri (örneğin salona hâkim cübbesi altına polis üniforması giyerek gelmeleri); Johnson dönemi Adalet Bakanı Ramsay Clark’ın (Michael Keaton) kendi arzusuyla hiç beklenmedik şekilde, sanıkların lehine ifade vermesi; az ama çarpıcı protesto sahneleri; karar gününde 7 sanık adına konuşması uygun görülen Tom Hayden’ın yargıcın tüm itirazlarına rağmen dava süresince Vietnam’da ölen 4700’den fazla Amerikan askerinin adını tek tek okuması bunlardan bazıları.
Gerçek hayatta “Şikago Yedilisi” Gerçek “Şikago Yedilisi” ve avukatları mahkemenin önünde: (soldan sağa) avukat Leonard Weinglass, Rennie Davis, Abbie Hoffman, Lee Weiner, David Dellinger, John Froines, Jerry Rubin, Tom Hayden ve avukat William Kunstler.
Dava, sanıkların 5’er yıl hapis cezası almasıyla sonuçlandı; Yargıtay’a gitti ve Yargıtay tarafından bozuldu. Başsavcı yeniden yargılamayı reddetti.
Filmin günümüzle paralelliklerine gelecek olursak… George Floyd ve Breonna Taylor’ın polis tarafından öldürülmesinden sonra ABD’yi kasıp kavuran protestolar esnasında film post-prodüksiyondaydı. Sorkin bunun üzerine filmine dava esnasında polis tarafından öldürülen Siyah Panterler Illinois Eyaleti Bölümü Başkanı Fred Hampton cinayetinden olay yeri fotoğraflarını ve cinayetten sonra kameraya bakarak sırıtan 5 polisin fotoğraflarını ekledi.
“The Trial of Chicago 7” yakın dönem Amerikan tarihindeki en önemli davalardan birini ilgiyi sonuna kadar taze tutarak dramatize eden; günümüzle paralellikler kuran; insan hakları, hükümetin ve polisin hayatlarımızdaki yeri gibi konular üzerine düşündüren; 2021 Oscarlarına “En İyi Film” dalında aday olması beklenen bir yapım.
Haim Teveleviç Eydus adlı Leton uzmanın, Japonya tarihi üzerine 1955’te yazdığı kitabı; yazar ismi, mekan ve zaman karışıklığından dolayı Türkçede hatalı şekilde kayda geçmişti. Basit gözüken bir hatanın peşinde araştırma yapmak; internet olanakları ve tarih metodolojisi üzerine temel dersler…
Genellikle okuyucularımıza yazılmış, bitmiş yazılar sunarız. Bu defa bir yazı veya bir makalenin yaşadığı serüvenlere değinmek istiyorum. Bu serüvenlerin araştırma, inceleme safhalarına çoğu kişi az-çok aşinadır. Ancak bu incelemeleri yaparken izlediğimiz bilimsel yol, yöntem değişik süzgeçlerden geçer. Burada ideolojik olanlardan değil de daha çok bakışaçımızdan kaynaklanan muzip tuzaklara dikkati çekmek istiyorum.
Bugünlerde Zeki Velidi Togan’ın 1968-69’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde verdiği Asya Tarihi ders notlarını yayıma hazırlarken, bazı müphem ifadelerle karşılaşıyoruz. Son günlerde bunlardan birini çözümlemek için epey uğraşmamız gerekti; varolan hatanın tutulan notlardan çok benim önyargılarımda bulunduğunu, ancak mesele çözümlenince anlamış oldum. Her zaman başkalarını eleştirmek yerine önce iğneyi kendimize batırmak, düşüncelerin berraklaşmasına yardımcı oluyor.
Sözkonusu mesele, ders notlarının Japonya bahsinde “Prof. Togan, Japonya’nın yeni devirleri tarihini Japonca yazılmış bir eserin Rusça tercümesinden takip etti ki, bu, Aydos adlı zatın Japonya’nın Yeni ve En Yeni Tarihi (1955, Moskova) adlı eseridir” ibaresinden kaynaklandı. İlk önce kulağa aşina gelse de doğru olamayacağını tahmin ettiğimiz “Aydos” adı üzerinde duruldu; internetten yararlanarak bu ismin “H. T. Eydus” olduğu belirlendi. Ben önce “eserini Japonca yazan bu zat kimdi? Ancak ismi Japon adına da benzemiyor. Herhalde ‘Aydos’ adında birisi Japonya hakkında bir eser yazmış ve bu Rusçaya çevrilmiş” diye düşünüyordum. Tersi, yani Japonya hakkında yazanın bir Rus olacağı ve onun eserinin Japonca’ya çevrilmiş olabileceği hiç aklıma gelmiyor; bana bu konuda yardım edenleri yanlış yönlendiriyordum.
Bu arada teknoloji sayesinde Eydus hakkında epey bilgi sahibi olduk. Haim Teveleviç Eydus (1896-1972), Letonya’nın Kraslava şehrinde doğmuştu ve akademisyen bir aileden geliyordu. Sovyetler Birliği zamanında diplomat, oryantalist ve Japonya uzmanı olarak tanınıyordu. 1914-1917 arasında Petersburg’da okumuş, Politbüro’ya girmiş, 1925-1926’da Osaka’da konsolosluk yapmıştı. 1941’de profesör olan Eydus’un 100’ü aşkın çalışması bulunuyordu; fakat hâlâ bilgiler bizi istediğimiz yere götürmüyordu. Ancak Osaka’da bulunmuş olması, Japonya-Japonca bağlantısını kanıtlıyordu.
Öte yandan SSCB’de yetişmiş bu diplomat ve biliminsanından övgüyle sözeden internet bilgileri karşımıza çıkıyordu. Buralarda Yenekova ve Aita adlı biliminsanlarının onun eseri hakkında “100 yıllık Japon tarihini ele alan bu kitap gibi bir eseri, biz Japonlar henüz telif edemedik” dediklerini ve çalışmanın bir yabancının ilgi düzeyini göstermekten çok, bilimsel araştırmalara dayanılarak hazırlanmış bir referans kaynağı olduğuna işaret ettiklerini görüyorduk. Böylece ders notlarında bahsedilen eserin varlığı teyit edilmiş oluyordu; ancak orijinal eserin hangi dilde yazıldığı ve sonra da hangi dile çevrildiği konusunda henüz açık bilgi yoktu. Rusya kütüphanelerinde Eydus’a ait kitaplar listesinde Japonca bir eser görülmüyordu. Bu arada yine internetten kitabın önsözüne de ulaşıldı ama, hâlâ Japonca ile ilgisi anlaşılamıyordu. Sonuçta WorldCat (Dünya Kütüphaneler Birliği) katalogundan Eydus (Türkçe transkripsiyon) değil de Eidus (uluslararası transkripsiyon) adı altında 30’a yakın kitabın, Tetsuo Yonekawa ve Shigeo Aida tarafından yapılmış Japonca çevirisi karşımıza çıktı. Eser, Moskova’daki yayımdan 1 yıl sonra Japonca olarak Tokyo’da yayımlanmıştı.
Böylece artık ders notlarındaki cümleyi düzeltebilecektik. Eser 1955’te Rusça yazılmış, 1956’da Japoncaya çevrilmişti. Eserin hemen 1 yıl sonra çevrilmiş olması, o dönem Japonya’sı için önemine işaret etmekte idi. Zeki Velidi Togan da bu öneme binaen eserden yararlanma yoluna gitmişti; ancak not tutan öğrencinin duyduğunu yazdığı cümle, karışıklığa sebebiyet vermişti. Eğer bugünkü araştırma imkanları olmasa idi, o ders notundaki hatanın düzeltilebilmesi de imkansız olacaktı. Öte yandan eseri yayıma hazırlarken şüphelenmemiş olsaydık, bu sonucu elde edemezdik. Demek ki bir incelemede “sorgulama” hâlâ en ön sırayı oluşturmakta, internete bu çerçevede başvurmak gerekmektir. Sorgulamada oluşan şüpheyi de, kanıt elde edinceye kadar ısrarla kovalamak gerekmektedir. Önce internete başvurmak bizi yanılgıya götürebilir.
Son yılların gözde tabirlerinden “ezber bozmak”, Mimar Sinan üzerine yazılmış bu kitabın işlevini tarif edebilir. Üstelik ezberi bozulanlar, sadece biz değil, konuyla akademik olarak da uğraşmış hocalar, uzmanlar, akademisyenler. Prof. Dr. Uğur Tanyeli’den, Mimar Sinan’ın hayatı ve eserleri üzerine, çarpıcı bir bilgi-analiz-metot kitabı.
MİMAR SİNAN / TARİHSEL VE MUHAYYEL
Uğur Tanyeli’nin Mimar Sinan, Tarihsel ve Muhayyel isimli kitabı 2020’nin son ayında Metis Yayınları’ndan çıktı. 538 sayfada farklı başlıklarla bir Sinan kitabı. Bir kısım siyah-beyaz fotoğraf ve çizimle desteklenmiş. Türkiye’nin geçmişine ilgi duyanlar için heyecan verici bir çalışma.
Dikkatle okunması gereken bir eser; öyle kolayca bir çırpıda okunabilecek bir metin değil. Konu hakkında biraz bilgisi olanlar için daha da tehlikeli olabilir! Tartışılmadan kabul edilen birçok genel değerlendirmeyi farklı yönlerden yeniden ele alıyor. Bu bakımdan biraz tedirgin hatta huzursuz edici.
Kitapta cevaplar ve tartışılan konular kadar sorular da ilginç. Geçmişimize ve bugüne dair oluşturulan kurguları anlamak ve tartışmak için değişik ve tazeleyici yaklaşımlar ortaya konmuş. Sinan ile ilgili elimizde olmayan bazı veriler hatırlatılıp, bunları hesaba katan yorumlar yapılmış. Sanırım bu kitapta ele alınan konular, yaklaşım biçimleri ve genel değerlendirmeler önümüzdeki yıllarda birçok alanda tekrar tekrar ele alınacak.
Sadece Sinan için değil, Osmanlı uygarlığını ve bugünkü Türkiye’yi anlamak için de okunması faydalı bir kitap. Zira Türkiye’de farklı dünya görüşlerinin Sinan’a bakışı; bunların oluşturduğu Sinan’lar; ayrıca Osmanlı halklarının Rumların, Ermenilerin Sinan’a bakışı, bir noktaya kadar sahiplenişi ele alınıyor. Ölümünden neredeyse 400 yıl sonra güncel siyasal tercihlerimiz hatta kavgalarımız çerçevesinde Sinan’na nasıl kimlikler biçildiğini izlemek ilginç. Ayrıca hem Türkiye’de hem dünyada kurgulanan Sinan mitosları, bunların oluşum süreci ve farklı çevrelerde algılanış biçimleri alışık olmadığımız bir tarzda keyifle tartışılmış.
Prof. Dr. Uğur Tanyeli
“Bugün Türkiye’de herkesin siyasal meşrebine göre Mimar Sinanları var. Muhafazakarlar, solcular, seküler ve rasyonel düşünceye veya İslâmcılığa iman etmiş olanlar için başka başka Mimar Sinanlar bunlar. Dünyada artık bunun en azından istisnai olduğu kesin. Leonardo’nun veya Michelangelo’nun imanından, Bramante’nin etnik kimliğinden konuşan bir mimarlık tarihçisi bilmiyorum.” (Uğur Tanyeli)
Uğur Tanyeli, başta kitabının Mimar Sinan’ın hayatını ve eserlerini anlatan bir monografide bulunması gereken başlıklara ve içeriğe sahip olmadığını açıklamış. Sinan’ı ve onun hakkında yapılan araştırmaları tartışıyor. Giriş bölümünde kitabın amacı şu cümlelerle anlatılmış: “Burada ilk amaçlanan, Sinan’ın Türkiye’deki güncel tarihsel/tarihyazımsal alımlanışının bir irdelemesini yapmak. Hem ‘ciddi’ ve ‘akademik’ hem de popüler tarih yazımında nasıl Sinan(lar) ve Sinan mimarileri inşa edildiğini anlamaya yönelik bir değerlendirme ortaya konmaya çalışılıyor”.
Kitapta giriş bölümlerinin ardından, Mimar Sinan’ın yaşadığı dönem olan 16. yüzyılda Osmanlı dünyasında mimarlık ve mimari faaliyetler geniş bir çerçevede (kent, inanç, mimarlık uygulamaları, mimari süreçler, mimarın durumu) tartışılıyor. Bu kavramların Sinan çağından günümüze farklı çevrelerde nasıl değiştiği inceleniyor.
Bilinen tek Mimar Sinan Süleymanname’de yer alan Mimar Sinan’ın bilinen tek minyatürü, Kanuni Sultan Süleyman’ın cenaze merasimini tasvir ediyor.
2. bölüm “tarihsel Sinan”a ayrılmış. Osmanlı mimarisi çalışmalarına farklı bakışaçıları sunuyor. “Yenilik ve eskilik üretimi”, “Kim Şu Rumiyan?”, “Antikite’nin Mirası ve Sinan” gibi altbaşlıklar ise Osmanlı mimarlık tarihi yazımında pek ele alınmamış konulara işaret ediyor. Muhtemelen Osmanlı mimarlığının Geç Antikçağ sanatı ile ilişkisi gibi sorunlar daha uzun yıllar tartışılacak. “Kervan yolda düzülür: Selimiye Külliyesi örneğinde yapım süreci” başlığı, Osmanlı yapılarının kısa sürede hızla üretildiği düşüncesini tartışıyor. İnşaatlar ile ilgili süreç Osmanlı mimarisini anlamak için önemli olmakla birlikte, çoğu yakın zamanlarda üretilmiş efsanelerin bazı konuların ele alınmasını nasıl güçleştirdiği sergileniyor. Edirne Selimiye Camii özelinde ilgili döneme, yapıların bugünkü durumuna, mevcut verilere modern tarihçilerin yaklaşımı değerlendiriliyor. Aslında Mimar Sinan ya da Osmanlı mimarisi için yapılan bazı genel değerlendirmeler, Selimiye için yeni ve ilginç yaklaşımları da ortaya koyuyor. Bu ana bölümün son altbaşlığı, bugüne kadar Osmanlı mimarlık tarihi çalışmalarında pek ele alınmayan bir konuya, Osmanlı-Safevî ya da Şii-Sünnî çatışmasına göndermeler yapıyor. Osmanlılar için İran kültürü ilgiyle takip edilen bir konuyken 16. yüzyılın İran’ında hüküm süren iktidar ve ideoloji ile yapılan mücadele ilginç.
“Muhayyel: Çağdaşımız Sinan” başlıklı bölüm, kitabın sanırım her kesimden insana ilginç gelecek bölümü. Burada modern araştırmalarda çoğu zaman farkına bile varmadan üretilen efsaneler ele alınıyor. Bu efsanelerin ne zaman ve neden üretildiği, sonrasında da bunların tarihsel kökleri, bazı durumlarda nereden transfer edildiği tartışılıyor. Bu yaklaşımın benzerleri, Osmanlı tarihi ya da Türk tarihi çalışmalarının birçok başlığı için de denenebilir. Ben okudukça, bazı yaklaşımları Türk ve Türkiye tarihinin farklı dönemleri, sanatçıları, iktidarları için de düşünmeye çalıştım.
Ülkemizde mimar denince akla gelen ilk, belki de tek isim Mimar Sinan. Osmanlı Devleti’nin en parlak döneminin mimarı, yaşamından yüzyıllar sonra tanınmış; hakkında yapılan araştırmalar bir kütüphaneyi dolduracak kadar çok. Ancak bu büyük külliyatı inceleyenler şaşırır; çünkü onun hakkında yazılanların çoğu benzer bilgileri tekrarlar. Uğur Tanyeli Hoca’nın kitabı bu anlamda farklı yaklaşımların yolunu açacak gibi duruyor. Keyifli okumalar.
Ünlü mimar üzerine tartışmalar, dergimizin Ağustos 2018 tarihli 51. sayısında da “muhayyel” bir Sinan illüstrasyonuyla kapak konusu olmuştu.
Eczacıbaşı ailesinin sanatçılara verdiği destekten bahsederken, fotoğraf sanatına kendi eserleriyle yaptıkları “heveskâr” katkıyı da unutmamak gerek. 2020’de önce Bülent Eczacıbaşı’nın, ardından Şakir Eczacıbaşı’nın fotoğrafları birer albüm olarak basıldı. Ozan Sağdıç, bu vesileyle Eczacıbaşı ailesinin İzmir yıllarından İstanbul Modern’e uzanan yolculuğunda kesiştikleri anları anımsıyor; fotoğraf anlayışlarını yorumluyor.
Birkaç ay önce adıma gönderilmiş bir koli içinden fotoğrafçılık açısından mücevher değerinde bir kitap çıktı. Bu, Bülent Eczacıbaşı’nın imzasını taşıyan Yoldan isimli bir fotoğraf albümüydü. Aradan 1-2 ay geçti geçmedi, yine bana ulaşan başka bir koliden çok sevgili eski dost, merhum Şakir Eczacıbaşı’nın okkalı bir albüm kitabı daha çıktı.
Aynı aileden çıkmış iki değerli işinsanının fotoğrafçılıkla yakın ilişkileri, beni Eczacıbaşı ailesi üzerine düşünmeye sevk etti. Aile bireylerinin benim kendi yaşamımla kesiştiği noktaları gözden geçirme gereği duydum. Aklımda kalan izlenimleri arz ediyorum.
1983’te bir televizyon röportajı için evindeki çalışma odasında poz veren Bülent Eczacıbaşı.
Kurtuluş Savaşı sırasında Dedem Mehmet Cavit Bey, Ayvalık Cephesi kumandanıydı. Ona ait cephe anılarını daha önce anlatmıştım. Ama İzmir’de geçen esaret günlerinden söz etmemiştim. Güçlü saldırı karşısında cephe bozulmuş, o da esir düşmüştü. Konumu dolayısıyla başka esirler gibi bir şilebe bindirilip Yunanistan’a sürülmemiş, İzmir’de gözetim altında tutulması tercih edilmişti. O da, Konak civarında, Arap Fırını Sokağı’nda Salih Paşa Köşkü denilen evi kiralamış. Kısa zamanda Edremit’te olan ailesini de yanına aldırmış. Annem o zamanlar 13-14 yaşlarında olmalı. Ondan o günlere ait anılarını dinlerken birkaç kez “Beybabam sık sık Ferit Bey Amca’nın eczanesine giderdi” sözünü duyduğumu anımsıyorum. Bahsettiği kişi Süleyman Ferit Eczacıbaşı’ydı. Arap Fırını Sokağı’na pek yakın bir yerde, Kemeraltı Caddesi’nin girişindeki Şifa Eczanesi’nin sahibiydi.
İlaçların eczanelerdeki küçük laboratuvarlarda havanlarda hazırlandığı dönemde Ferit Bey müstahzarat denilen hazır ilâç üretimiyle bir devrim yaratmıştı. İlk üretimi kolonyaydı. İşe bakın ki bu ürün Arap Fırını Sokağı’ndaki deposunda üretilmiş. Daha sonra, Beyler Sokağı’ndaki imalathanesi bir fabrika gibi çalışmış. Diş suyu, kudret hapı, nane ruhu, talk pudrası gibi birçok hazır sağlık ürünü hep Ferit Bey markasıyla piyasaya sürülmüş.
Hayat dergisinin foto muhabiri olduğum yıllarda İstanbul’un sanat ortamında nereye sokulsak, orada Şakir Eczacıbaşı’nın ya kendisiyle ya da ondan bir izle karşılaşırdık. “Sinematek” bunlardan biri. Giderek bir aşinalık, tanışıklık gelişti. Bu da “Eczacıbaşı Ajandaları” dolayısıyla sıkı bir dostluğa dönüştü. Şakir Bey’in başlattığı “Eczacıbaşı Ajandaları” Şakir Bey’in vefatından sonra, 2010’dan itibaren fotoğraf sanatçılarına ait eserlerden oluşan albümlere dönüştürüldü. İlk kitap doğal olarak Şakir Eczacıbaşı kitabıydı. İkinci kitap Ara Güler’e aitti. Üçüncü kitap ise benim kitabımdı.
Yürüyen zaman içinde, Nejat Eczacıbaşı’nın önderliğinde Eczacıbaşı Topluluğu’nun girişimi olarak İstanbul Sanat ve Kültür Vakfı (İKSV) kurulmuş; bir Sanat Müzesi projesi ve bir de İstanbul Festivali projeleri gündeme gelmişti. İlk festival 1973’te faaliyete konuldu. Ben bu girişimin Türkiye’deki başka birçok örnekte olduğu gibi, sadece birkaç yıllık hevesten ibaret olmayıp, geleneksel hale geleceğini hissettim. Çok önemli bir tarihî olayın başlangıç günlerini bir foto muhabiri duyarlılığıyla saptamanın doğru bir iş olacağı kanısına vardım. Ankara’dan bir aylığına İstanbul’a geldim. İki buçuk yıl kadar önce AKM yandığı için sahne bulmak pek kolay olmamıştı. 91 etkinlik 16 farklı mekâna dağıtılmıştı. Adeta maraton koşucu yaparcasına mümkün olan bütün prova ve temsillere ulaşmaya çalıştım; sayısız fotoğraf çektim. Festivalin 40. yıldönümü öncesinde 40 yıl beklettiğim dosyayı kendilerine sundum. Aydın Erkmen’in kitap tasarımıyla Ozan Sağdıç’ın Fotoğrafları ile Birinci Festival adıyla büyük boyda, muhteşem bir albüm olarak basıldı ve dağıtıldı. AKM yangınından sonraki restorasyonu izleyen günlerde (sanırım İstanbul Festivali’nin de üçüncü yılıydı) AKM galerisinde çektiğim sahne fotoğraflarından bir sergi açmıştım. Bu serginin açılışını da Nejat Eczacıbaşı ve Aydın Gün birlikte yapmışlardı.
Türkiye’nin ilk tasarım yarışması 1970’te Ankara’daki OR-AN Yapı Endüstri Merkezi’nde Ozan Sağdıç tarafından çekilen bu fotoğrafta Türkiye’nin ilk tasarım yarışması olan “Sağlık Gereçleri Dizayn Yarışması”nda Nejat Eczacıbaşı jüri üyelerine hitaben bir konuşma yapıyor.
Şimdi, Bülent Eczacıbaşı ile tanışıklığımızdan söz etmeliyim biraz da. En az 40 yıllık bir hikâye. Bizim TRT kurumumuz İtalyan televizyonu RAI 2 ile “Çok Güzel Ülke Türkiye” adlı ortak bir dizi yapmak üzere anlaşmışlar. Kurumdaki arkadaşlar bana “İstersen seni de bu projeye dahil edelim. Hem İtalyan ekibe Türkiye’nin görülecek yerlerini gösterirsin, hem de bu arada bol bol fotoğraf çekersin. Bakarsın verimli bir iş ortaya çıkar. Bu işin bir de kitabını kazanmış oluruz” dediler. Uzatmayayım, ekibe dahil olduk ve epey yer dolaştık. Sıra İstanbul’a gelmişti. Burada Türkiye’nin belli başlı işinsanlarıyla kısa röportajları programa almışlar. Bülent Eczacıbaşı’yı ilk kez bu vesileyle bizzat kendi evinde tanımış oldum. Çektiğim fotoğrafların içinde en çok sevdiğim, Bülent Bey’in evin içinde küçük bir büro haline getirilmiş odasındaki portreleri olmuştu. İstanbul Modern faaliyete geçtikten sonra etkinliklerinde biraraya geldiğimiz de olmuştu. Ama en çok aklımda kalanı, Ankara’daki sanat fotoğrafçıları arası bir sıcak temas günüdür. Benim bir süre Matbuat Umum Müdürlüğü adına çalışmış olan Avusturya doğumlu fotoğraf ustası Othmar Pferschy adına çok özel bir saygım vardır. 2007 Nisan’ında Ankara’da Devlet Konuk Evi olarak hizmet gören Ankara Palas binasında onun “Ankara’dan Yükselen Işık” isimli bir sergisi açılmıştı. Sergi İstanbul Modern’in bir etkinliğiydi. Açılış konuşmasını Bülent Eczacıbaşı bizzat yapmıştı. Özenli bir dille, Othmar’a gösterilmesi gereken değerbilirliği belirtmişti. Arkasından Ankara’daki fotoğrafçı arkadaşlarla birlikte kurulan sıcak muhabbet, anılarım arasında kaydadeğer bir yer tutmakta.
Şakir ve Bülent Eczacıbaşı’nın fotoğraf sanatındaki yerine gelince… Şakir Eczacıbaşı’nın fotoğrafları iki ayrı zeminde gelişme göstermiştir. Birincisi bilinen usulde, durum tespiti fotoğraflarıdır. İkincisi ise son Seçilmiş Anlar kitabında bariz şekilde ortaya çıkan eğilimdir. Daha iyi kavrayabilmek için, 1939’da ünlü şairimiz Ahmet Muhip Dıranas’ın fotoğraf sanatı üzerine kaleme aldığı önemli bir yazısından bir pasajı biraz özetleyerek aktarırsam, bize ışık tutacaktır sanırım. “Büyük İsveç yazarı Strindberg kamerada zayıf bir objektif aracılığıyla uzun bir poz veriyor ve poz esnasında modeli hareket ettirerek, bu suretle fotoğraf kağıdı üzerinde bazı ifadeler tespit edebilmekle hikâyeler anlatıyordu. Sonucunda flu ve kımıldamış resimler elde ediyordu. Bugün fotoğrafçılar net ve yakışıklı fotoğraflar çekiyorlar; fakat Strindberg bir sanatkârdı” diyordu Dıranas. Neredeyse bütün sanat dallarını kendi i̇lgi alanı içinde kabullenmiş gibi görünen Şakir Bey, 20. yüzyılın şafağında ortaya çıkmış ve süratle birbirini izlemiş empresyonizm, fovizm, ekspresyonizm, fütürizm, kübizm, dadaizm, sürrealizm gibi bütün çağdaş sanat akımlarını takip etmiş bir insandı. Onun davası bence çağdaş olmaktı ve fotoğraf sanatını resim sanatına rampa etmek üzerineydi. Onun fotoğraflarında biz, bir çerçeveleme özeni görüyoruz. Kimi kez bunun için bir kapı ya da pencereyi kullanabiliyor. Yapıların doğal grafik düzeninden yararlanıyor. İnsan manzaralarında doğallığı önemsiyor. Rastgeleliği bir özellik olarak kullanıyor. Zaten önemli olan husus, Şakir Eczacıbaşı’nın fotoğrafçılığından çok, fotoğrafa olağanüstü önem vermiş olmasıdır.
Tanzanya yollarında İş dünyasının yanısıra amatör bir fotoğrafçı olarak da kendini kanıtlayan Bülent Eczacıbaşı’nın objektifinden Tanzanya çocukları…
Söz sırası, sayın Bülent Eczacıbaşı’nın Yoldan adını verdiği, çok taze kitabına gelince… Her şeyden önce eser, fotoğrafın söze gerek duymadan kavram yüklü olabileceğini göstermesi bakımından bir ders niteliğinde. 200 sayfaya yakın kitabın her sayfası fotoğraf. Önsözü de fotoğraf, son sözü de. Yazılı hiçbir değerlendirmeye, açıklamaya kasıtlı olarak yer verilmemiş. Adeta “İşte fotoğrafta ne görüyorsan, benim anlatmak istediğim odur” denilmek istenmiş. Fotoğrafın başlı başına bir anlatım dili olduğunu belirtmenin bundan daha kestirme yolu olabilir mi? Bülent Bey’in fotoğraf anlayışı, benim öteden beri sahip olduğum anlayışla birebir örtüşüyor. İyi fotoğraf, seyretmesi haz veren fotoğraftır. O kendi kendini göz diliyle eksiksiz anlatır.
Bu tavır bana çok değerli bir anekdotu anımsattı: Ünlü besteci Beethoven, içinde yenilikler bulunan bir sonat bestelemiş. Bunu yakın arkadaşlarından birine dinletmiş. Arkadaşı “İyi de, sen burada ne demek istedin” diye sormuş. Üstat “Bak, sana ne demek istediğimi tam olarak göstereyim” demiş. Piyanonun başına oturup aynı sonatı bir daha çalmış. “İşte bunu demek istedim” demiş. Bülent Bey’in gözlemleri ve deklanşöre basış anları en iyi fotojurnalistlere parmak ısırtacak nitelikte. Dünyanın dörtbir köşesinden derlenmiş, dört dörtlük insan manzaraları…
Şakir Eczacıbaşı’nın gözüyle İstanbul Ozan Sağdıç’ın Büyükdere Caddesi’ndeki ofisinde fotoğrafladığı Şakir Eczacıbaşı (aşağıda),1995’te kendi kamerasını Tarlabaşı sokaklarına çevirmiş (üstte).
Gerek Şakir Bey, gerek Bülent Bey işinsanı olmalarına karşın fotoğrafa bir uğraş olarak gönül verdikleri için, onları amatör fotoğrafçı saymamız gerekir. Değerli şairimiz Ahmet Muhip Dıranas’ın “Amatör ressam dediğimiz zaman acemi ressam anlaşılır. Ama amatör fotoğrafçı denildiğinde, sıradan fotoğrafçı değil de sanatkârane fotoğraflar çekebilen usta biri anlaşılmalıdır” şeklinde bir tümcesini anımsıyorum. Amatör sözcüğü dilimize girip yerleşmeden önce, o kavramı hangi sözcükle karşılardık, bunu merak eder dururdum. Eski dergi ve gazeteleri karıştırırken bunun yanıtını da buldum. Halkevlerinin etkili olduğu günlerde oralarda amatör gruplar temsiller hazırlayıp gösteriler yaparlardı. Bir Halkevinin gazete ilanında “Heveskâr temsilleri” şeklinde bir başlık gördüm. İşte bu, bence tam karşılıktı. Çünkü amatörlük bal gibi bir heves işidir. Bunun küçümsenecek bir yanı yoktur. Aksine övülecek bir şeydir. Adı ister amatör olsun ister heveskâr, bir güzel uğraşa kendini adayan kişi bundan maddi bir çıkar beklemez. Arzusu sadece kendi hevesini gerçekleştirmenin hazzını duyumsamak; beklediği de takdirdir.
Şakir Eczacıbaşı’nın vefatının 10. yılı dolayısıyla Kasım ayında İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde özel bir sergisi açılmıştı. Mart sonuna kadar da açık kalacak. Duymamış olanların haberi olsun.
1917’nin son ayında Almanya’nın daveti üzerinde çıkılan gezide, Veliaht Vahdettin’e eşlik edenlerden biri de Mustafa Kemal Paşa’ydı. Atatürk bu resmî ziyarette Almanların durumunun vahametini yerinde görme fırsatı bulmuştu. Tarihî gezinin bugünkü izlerinin peşinde…
Alsace (Alsas) bölgesi, uçsuz bucaksız bağları, güzel kasabaları, Ortaçağ şatoları ve Avrupa Birliği’nin üç başkentinden biri olan Strasbourg şehri ile Fransa’nın en çok turist çeken bölgelerinden. Dünyanın birçok yerinden her sene 10 milyonun üzerinde ziyaretçi ağırlayan bölgeye, Türkiye’den de son yıllarda çok sayıda turist gidiyor. Bugün Fransa toprağı olarak gezebildiğimiz, sokaklarında Fransızlarla karşılaştığımız Alsace’ı, bundan 103 yıl önce Mustafa Kemal Paşa bir Alman toprağı olarak gezmişti.
1917’nin Ekim ayında, Büyük Savaş’ın sona ermesinden 13 ay önce, Alman İmparatoru 2. Wilhelm üçüncü defa Türkiye’ye geldi. Bu ziyareti sırasında, Sultan Mehmet Reşat’ı iade-i ziyarete davet etmiş; ancak sağlık sorunları sebebiyle yolculuğa çıkamayacak durumdaki padişahın yerine Veliaht Vahdettin’in gitmesi uygun görülmüştü.
19 Aralık 1917’de (soldan sağa) Büyükelçi İbrahim Hakkı Paşa, arkasında Veliaht Vahdettin, Naci (Eldeniz) ve Mustafa Kemal Paşa, Bad Kreuznach’da.
15 Aralık 1917 Cumartesi günü Sirkeci Garı’ndan yola çıkan Vahdettin’in yanında, orduyu temsilen bir subay vardı. Bu kişi Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa’ydı.
Vahdettin ve beraberindeki Osmanlı heyeti, Budapeşte, Viyana ve Münih üzerinden vardığı Bad Kreuznach kasabasındaki Alman genel karargahında 2. Wilhelm, Hindenburg, Ludendorff ve diğer üst düzey komutanlarla biraraya geldi. Türk heyetinin Bad Kreuznach’da konakladığı Parkhotel Kurhaus, 1913’te hizmete girmiş lüks bir oteldi. Bu otel bugün de işlevini sürdürüyor ve oteldeki toplantı salonlarından birisi, 1917’de ağırladığı ünlü konuğun anısına Atatürk ismini taşıyor.
Gezinin sonraki etabında, Alsace’taki Vosges cepheleri ziyaret edilecekti. 20 Aralık 1917 sabahı Strasbourg’a (Strazburg) varıldı. Şehir 1871- 1918 arasında Almanya’nın Elsass-Lothringen (günümüz Fransa’sının Alsace ve Lorraine bölgeleri) eyaletinin başkentiydi. Bu iki bölge, önemli bir su ulaşım aksı olan Ren ve Mozel nehirleri üzerindeki hâkim konumu ve halkının çoğunluğunun Cermen kökenli olması sebebiyle, Almanya-Fransa arasında tarih boyunca bir çekişme sebebiydi.
Osmanlı heyetini taşıyan tren yine bir Alman yapısı olan Strasbourg Garı’na geldiğinde, karşılayanlar arasında Württemberg Dükü Albrecht Herzog, Alsace-Lorraine Valisi, Belediye Başkanı ve yüksek rütbeli subaylar vardı. Otomobillerle kısa bir şehir turu yapıldı. Osmanlı heyetinin ziyareti sırasında Strasbourg, 46 yıldır bir Alman şehriydi ve Almanlar burada önemli imar faaliyetleri gerçekleştirmişti. Alman hâkimiyeti, özellikle şehir merkezinin kuzey yarısını oluşturan Neustadt -Yeni Şehir bölgesinde hissediliyordu. Bugün halen şehrin birçok önemli kamusal yapısı, bu bölgedeki Alman imparatorluk yapılarıdır.
Öğle yemeğinin ardından Mutzig’deki “Kaiser Wilhelm II Tahkimatı” ziyaret edildi. Eyaletin başkentini Fransız tehlikesinden korumak amacıyla 1893’te inşaına başlanan bu beton kale, savaşın başladığı tarihte Almanya’nın en önemli tahkimat yapılarından biri olarak öngörülmüştü. Ancak Almanya’yı zafere taşıması beklenen Schlieffen Planı’nın meşhur Belçika direnişine toslaması ve daha ilk dönemeçte savaşın seyrinin değişmesi sonucunda cepheye uzak kalmış ve kendisinden beklenen kritik rolü üstlenememişti.
Mutzig Kalesi olarak da bilinen “Kaiser Wilhelm II Tahkimatı”. Bugün.
Ziyaret sonrası Strasbourg’a geri dönüldü ve konaklama için Dük Albrecht’in ikamet ettiği Kaiserpalast’a yerleşildi. Bu bina bugün, kubbeli mimarisi, etrafını çevreleyen süslü bahçesi, korkulukları ve önündeki Kaiser Meydanı (bugünkü ismiyle Cumhuriyet Meydanı) ile şehrin Alman geçmişinin imzası gibidir. Binanın bazı kısımları savaş süresince askerî hastane olarak kullanılmış. Fransız hâkimiyetinin ikinci yılında, 1920’de, dünyanın ilk milletlerarası kuruluşu kabul edilen Ren Nehri Seyrüsefer Komisyonu’nun merkezi, Mannheim’dan buraya taşındı. Böylece Avrupa’nın iki büyük gücünün tarih boyunca paylaşamadığı Strasbourg’un, bugün Avrupa başkenti haline gelmesinin ilk adımları atılmış oldu. Bu görkemli bina bugün de Palais du Rhin (Ren Sarayı) ismiyle Komisyon’a evsahipliği yapmakta.
Atatürk isimli toplantı salonu Türk heyetinin BadKreuznach’da konakladığı 1913’te inşa edilen Parkhotel Kurhaus, bugün de işlevini sürdürüyor ve toplantı salonlarından birisi, 1917’de ağırladığı ünlü konuğun anısına Atatürk ismini taşıyor.
Ertesi gün, 21 Aralık’ta, Vosges cephesi ziyareti için Colmar’a hareket edildi. Karargahtaki tanışma faslı ve harita bilgilendirmesinden sonra otomobillerle cephe keşfine geçildi. Bu cephe, Alsace’ın batı sınırını oluşturan, en yüksek noktası 1423 metre olan Vosges Dağları sırtları boyunca ilerliyordu. 1916’ya kadarki kanlı muharebelerin ardından, bölge sürekli olarak yıpratma savaşı alanıydı. 1 gün önce Fransızların ağır topçu ateşine maruz kalmış olan siperler gezilirken Mustafa Kemal bir ara heyetten ayrılmış; ateş hattını gören bir ağaca tırmanarak iki tarafın vaziyetini de incelemiş; orada bulunan Alman subaylardan bilgi almış; bu resmî ziyarette kendilerine gösterilenin aksine Almanların durumunun vahametini yerinde görme fırsatı bulmuştu.
Cephe gezisi bittikten sonra, Vosges eteklerinde bulunan Hochkönigsburg Şatosu ziyaret edildi. 1147’de inşa ettirildiği bilinen şato, 17. yüzyılda 30 Yıl Savaşları sırasında harap olmuş; 1908’de ise 2. Wilhelm tarafından “Ortaçağ’daki görünümünü geri getirecek” şekilde restore edilmişti. Wilhelm, şantiyesini düzenli olarak ziyaret ettiği bu şatoya, Almanya’nın en batı ucunda olması sebebiyle özel bir önem atfediyordu. Burada Alsace’ın Cermen kökenlerini de pekiştirmeye yönelik bir Cermen Dünyası Müzesi kurma niyetindeydi. Şato, Fransa Devleti’ne geçmesinin ardından, Ortaçağ ağırlıklı farklı dönemlerin dokularını yansıtan sergilerin yer aldığı bir müzeye dönüştürüldü; günümüzde yılda 500 bini aşkın turist tarafından ziyaret ediliyor.
Sırtını Vosges Dağları’na dayayan, hemen aşağısındaki Alsace Ovası’na, ovanın doğu sınırını çizen Kara Orman Dağları’na ve ovanın güneyinden itibaren yükselen Alp Dağları’na hâkim olan şatonun nefes kesen manzarası, bugünkü ziyaretçileri olduğu gibi Mustafa Kemal’i de çok etkilemişti. Şatoda verilen çay ziyafetinin ardından Strasbourg’a geri dönüldü. Alsace-Lorraine valisi ve Strasbourg belediye başkanının misafiri olarak belediye sarayında (Hôtel de Ville) akşam yemeği yendi ve gece burada geçirildi.
Veliaht Vahdettin, otomobilden inerek trene geçiyor. Yanında, gezi boyunca çevirmenliğini yapan Naci (İldeniz) Bey.
Almanya gezisinin cephe ziyaretleri kısmını sona erdirmiş olan Osmanlı heyeti ertesi gün Essen’e geçecek, burada Krupp ağır silah fabrikasını gezecek; ardından 10 günlük yoğun bir program gerçekleştirecekleri Berlin’e hareket edeceklerdi.
Mustafa Kemal Paşa, Strasbourg’daki son akşam yemeklerindeki sohbet esnasında Alsace-Lorraine Valisi von Dallwitz’e şöyle diyecekti:
“Buraya, Alman Ordusu’nun gerçek durumunu anlamaya geldik ve bunu anlamış olarak memleketimize dönüyoruz” .
Amerikalı mimar Frank Lloyd Wright (1867-1959), oturulan doğal çevreyi esas alan yaklaşımıyla hem mimarlık hem insanlık tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. Bu anlayış salt bir tasarımla sınırlı değildi; yapının toprağa uyumlu biçimde içleşmesini sağlamak için malzemenin seçiminden, bunun hangi ölçütler çerçevesinde araziye katılacağını da öngörüyordu.
Ünlü mimar, New York’ta tahta başında tebeşirle“ev”i anlatıyor, 1952.
Her yapı dışa açılım kesitleri olsun ister. Farklı coğrafyalarda, kültürel bağlamlarda, gelenek deposunda görülen bir ana özellik bu: Anadolu’nun hayatlarında, İspanyol patio’sunda, İtalyan taraçasında, Japon evinde duvarın bittiği yerden başlayan, ‘dışarı’ya eklemli, ama ona dahil olmayan her bölge açılım gereksinmesinin ürünüdür. En başta pencereler tabii: İçerisiyle dışarısını ayıran ve bitiştiren cam yüzey dileğe göre açılır ya da örtünür; dışarıda kepenk içeride perde düzenekleriyle kendisini kuşatan çerçeveyle buluşturulabilir de.
Cam oda başka. Scheerbart-Taut ikilisine dönmeyeceğim; Ayzenştayn’ın ölüdoğan filmi “Cam Ev”in görsel payandaları arasında, Mies van der Rohe’nin 1921 tarihli Friedrichstrasse camgökdeleniyle 1 yıl sonraki gökdelen tasarımı da yeralıyordu. Antonio Somaini, yönetmenin çizim taslaklarını yorumlarken, kafasındaki iç mekânlarda herşeyin yüzdüğüne dikkati çeker -dış ve iç cepheleri tepeden tırnağa cam kaplı bir saydam yapı düşlüyordu Ayzenştayn: Kapitalist düzene has bir insan akvaryumu.
Taşın, ahşabın yerini camın almasıyla saydam yüzeye dönüşüyor “duvar”: Dışarıyı olabildiğince görme olanağıyla dışarıdan olduğu gibi görülme olasılığının çarpışması karşımızdaki denklemin getirdiği. Mies van der Rohe’nin önce Brno’daki -bugün kurtarılmış- Villa Tugendhat’ta (1928-30), sonra Farnsworth Evinde (1946- 51) kalkıştığı gözüpek uzamsal düzenin temelinde, o yapıların çevrel olarak korunaklılığı yatıyordu; hiçbiri şehrin sokaklarından birine kondurulamazdı.
İki yapı da, tıpkı Franklin Toker’ın biyografik okuması Fallingwater Rising (2003) gibi yazar büyüteci altına girmiş, dramatik özel yaşam koridorlarına açılmış hikayeleriyle kurcalanmıştır: Simon Mawer’ın The Glass Room’u (2009) ile Alex Beam’in taze Broken Glass’ı (2020) Mies’in ve işverenlerinin camla ‘imtihan’ları bağlamında ufukaçıcı kitaplar.
Yuva prototipi Frank Lloyd Wright’ın 1965-70 arası inşa ettiği Fallingwater, yapıyla arazinin kucaklaşacağı bir doğal ev (üstte), toprağın yanısıra suyu da bünyesine dahil eden katıksız bir yuva prototipi (altta) olarak tasarlanmıştı
Cam oda -başkalarını bilemem- beni Nautilus’a taşıyan imge. Kitabın ilk basımlarında etkileyici bir illüstrasyonu yeralır dev lombar penceresinin: Nemo, orada görkemli kalamarla gözgöze gelir: Görmekte ve görülmektedir. Okyanusu aniden akvaryuma dönüştürür Jules Verne’in sihirli kalemi. Mies, arazinin su baskınlarına açık özelliğini gözönünde bulundurarak yerden 1.5 metre yukarıya oturtmuştu Farnsworth evinin zeminini; böylece bir bakıma akvaryum boyutu eklemişti yapıya.
Frank Lloyd Wright’a odaklanan işlerde, kişi efsanesi ağır basmayı sürdürüyor. Yapıtı gölgeleme pahasına öne çıkan bakışaçısına, kişi kültünü beslemiş yaklaşımlarıyla kendisinin de azımsanmayacak katkısının olduğu su götürmez gerçek. Oysa Özyaşamöykü, Sarraute’un “benim yaşamöyküm kitaplarım”ıyla çakışmasa bile, yer yer yaşamı yapıtla özdeşleştiren bir perspektifle yazılmış. Taliesin’e ayırdığı sayfaları özellikle ayırdığımı söylemeliyim: Tragedyanın herşeyin üstünü kaplayabileceği bir yaşantı kesitini olabildiğince indirgeyerek “ev”i daha doğrusu “evler”i anlattığı bölümü, okuduğum mimar elinden çıkma metinler arasında en yüksek çıta hizasına yerleştiriyorum.
“Yangın”, sık sık anka figürüne yakıştırılması durumunu doğurmuş Wright’da. Taliesin I’in tragedyasıyla bitmemiş bir uğursuzluk zinciri bu, Taliesin II’yi de yıllar sonra bir yangın yaralamış. Taliesin III’le küllerinden yeni doğuş imgesini pekiştiren inadından daha önce bir “kurşunkalem portre”de dem vurmuştum.
Benzetme, aslında, güzergahına bakılarak da geçerlilik kazanabilir. 1910’un Wasmeth portfoliosu içindeki 100 lito ile, bir açılış umuduyla hazırlanmıştı ve kendi cebinden karşılamıştı masraflarını; çünkü tıkandığını gördüğü yolu Amerika dışından açma gayretiydi. 30 yıl sonra, savaş dönemine aynı çaresizlikle girmiş: Şelâle Evi sonrası yeni sıkıntılar başgöstermişti. Kariyerinin sona erdiği sanılırken, bir tür altın son dönem geçirmesi sıradışı bir durumdu.
Özyaşamöykü’nün Taliesin evlerine ayırdığı bölümüne dönüyorum. Orada, başka bir mimarda rastlamadığım doğal ev tanımını büyüteç altına alır Wright; bunu öylesine yetkin bir anlatımla anlatır ki, 15 Ağustos 1915 günü yanan birinci Taliesin’i görmeye başlar insan: Bir betimleme becerisinin pek ötesinde, inşa süreci dönüp katedilir yeniden. Yapının toprağa uyumlu biçimde içleşmesini sağlamak için malzemenin yakından edinilmesi gereğini vurgular Wright; dahası yapının hangi ölçütler çerçevesinde araziye katılmasının hazırlanışına ilişkin temel kaygıları sıralar.
Araziyle bütünleşen yapı Frank Lloyd Wright’ın tasarladığı Minneapolis’tekiev, üç sene önce 3.4 milyon dolara satılmıştı. Cedar Gölü’ne bakan evin yapımı 1951’de tamamlanmıştı.
Taliesin’lerin üçünü de kendisi için tasarlamıştı; bunu hesaba katmadan çok yönlülüğünü kavrayamayız ülküsel evin. Bir “aile yaşamı”, çocuklu-torunlu geçsin dilediği bir yaşama biçimi anlayışı üzerinde durur, evin ilk, çekirdek alanı için. Çalışacaktır burada, hem de yayılarak, giderek yayılarak çalışması, çok sayıda iş partöneriyle birlikte yol alması sözkonusu olacaktır. Üçüncü bir alanı, kendileri kuşatsın istediği başka canlılar için öngörüyordu çevrede: Çok sayıda büyükbaş hayvanı ve ekili sahaları içeren bir çiftlik boyutu da işin içindeydi -‘ömrünü uzatmak’ için yaptığı Taliesin West’le ‘okul’u ve takipçileri kollektif üretime geçmesini sağlayacaktı.
Taliesin’ler üzerinden deneye sınaya, yapıyla arazinin kucaklaşacağı doğal evin oluşumu hakkında elde ettiği meslekî deneyimin en uç örneği, 1965-70 arası inşa ettiği Fallingwater, toprağın yanısıra suyu da bünyesine dahil ederek katıksız bir yuva prototipi yaratmış oldu. Bir ve belki son adım için anıtsal bir çılgınlık yapmaya gereksinimi vardı: Yaşlı kurt Guggenheim’la kendisini New York’a, Amerika’ya, dünya kültürüne dayattı.
Frank Lloyd Wright’s Lost Buildings’i (1994) müzenin kitabevinden aldığım günün gecesi, The Algonquin’deki odada karanlıklara gömüldüğümü unutmadım: 20. yüzyılı damgalayan bütün mimarların gerçekleştiremedikleri tasarıları olmuştu şüphesiz, bundan acısı gerçekleştikten sonra yokedilen yapılarıydı. Tokyo’daki yıkıcı depreme dayanabilmiş Imperial Hotel’in (1915-19) lobisinin siyah-beyaz fotoğrafından sesler duydum; 1967’de yıkım kararını alanlara kaygıyla kargış gönderdim.
Gol… Futbolun olmazsa olmazı. Milyarlar için tarifi mümkün olmayan büyülü bir an. Romario, Pele, Gerd Müller, şüphesiz bu işin eski ustaları… Günümüzde Cristiano Ronaldo’yla Lionel Messi… Efsanelerin özgeçmişlerinde sayısız gol yazsa da resmî maçlarda fileleri en çok sarsan bir başkası: Josef Bican’ın rekoru hâlâ kırılamadı.
İnternette, haber sitelerinde bir haber: “760. defa ağları sarsan Cristiano Ronaldo, Josef Bican’ı geçerek dünya rekoru kırdı!”
760 gol, Ronaldo’nun A Takım düzeyinde yaptığı resmî maçlarda attığı gol sayısı. Bu hesapta genç millî takımlar yok sayılıyor; zira o vakit Bican’ın gol adedi bir anda 805 oluyor; Portekizli süper yıldız da geriye düşüyor. Aslında dünya futbolunun patronu FIFA da Bican’ın gol sayısını 805 olarak kabul ediyor. Tabii endüstriyel futbol çağında her şeyin hesabı ayrı tutulabiliyor; mezardaki bir futbolcunun öyküsü, bize gollerden çok daha fazlasını anlatıyor.
Milyonların adını Ronaldo haberi dolayısıyla duyduğu Bican, 1913’te Viyana’da fakir bir Çek ailenin çocuğu olarak doğduğunda; bugün sayısı 300 bin olarak tahmin edilen göçmenlerden sadece biriydi. Orta Avrupa’nın dörtbir köşesinden ekmek peşinde fabrikalarda çalışmak üzere Avusturya’ya yağanlar arasından, adını tarihe yazdırabilen birkaç kişiden biri olacaktı.
2013’te Bican’ın 100. yaşı şerefine basılan hatıra parası.
Babası Frantisek, bir taraftan futbol oynuyor, diğer yandan bulabildiği işlerde çalışıyordu. Viyana’da doğan, kendisi gibi Bohemyalı olan bir kadınla evlenmişti. 1. Dünya Savaşı’ndan yara almadan dönmeyi başarsa da 30’unda hayatını kaybetmişti. Bir maçta böbreğine yediği tekmeydi ölümünün nedeni…
Henüz 8’inde babasını yitiren ufaklık, futbolla yaşama tutunmuştu. Parasızlıktan çıplak ayakla top kovalayan çocuk giderek kuvvetleniyordu. Yorulmak bilmiyor, mahalle maçlarında güneş gibi parlıyordu.
1899’da “Birinci Viyana İşçileri Futbol Kulübü” olarak kurulan Rapid Wien’in misyonu, işçilerin futbol oynamalarını sağlamaktı. Bu takımının antitezi ise burjuvazinin kalesi Austria Wien idi. 1920’lerde kentte bazıları zenginlik içinde yüzerken, birçokları açlıktan sürünüyordu. Varoşların eğlencesi giderek yaygınlaşmış ve maçlar dolmaya başlamıştı.
1924’te yayımlanan “Futbolun Başkenti Viyana” başlıklı bir makalede, Viyana’nın Avrupa’nın en önemli futbol şehri olduğu vurgulandı. Kıtanın başka hiçbir köşesinde, kızgın güneşte ya da yağmur altında 50 bin seyirci statları doldurmuyor; kafelerde, publarda, sinemalarda toplananlar futbol tartışmıyordu.
Bütün bu sınıf mücadelesinin içinde varoşlar kendi yıldızını yaratıyordu: Josef Uridil. Burjuvazinin kahramanıysa Matthias Sindelar’dı. Sefaletin kol gezdiği mıntıkalarda, futbol umudun adıydı.
Viyana’dan Prag’a…
Bir Çek okuluna giden Pepi (Josef Bican), henüz 12’sinde baba yadigarı Hertha’daydı; zenginlerin takımı Austria Wien’in yıldızı Sindelar’ın da futbola başladığı yerdeydi. Kendisinden 10 yaş büyük olan ülkenin en büyük yıldızı da aynı mahallede doğmuş, yeteneğiyle yükselmişti.
Gol başına 1 Schilling ödenmeye başlayan delikanlı, sürekli ağları sarsıyordu. Golleriyle küçücük yaşında ailesine bakmaya başlamıştı. Erkek kardeşleriyle Almanca, annesiyle Çekçe konuşuyordu. Henüz reşit olmadan peşine kentin büyüklerinden Rapid düşüyor, oraya transfer oluyordu. Onun için ödenen 150 Schilling, o günler için iyi paraydı.
18’inde leblebi gibi gol atmaya başlayan gence 20’sinde yıllık 600 Schilling ücret ödeniyordu. Her iki ayağıyla mermi gibi şut atıyor, 100 metreyi zamanın atletlerine kafa tutacak kadar hızlı koşuyordu. Onu durdurmak için durmadan sert fauller yapılıyordu. Bir gün sahaya dalan annesi, elindeki şemsiyeyi oğlunun canını yakan oyuncunun kafasına vurarak tarihe geçmişti.
‘Gol makinesi’ Rakip oyuncuların hüsran dolu bakışları altında topa vuran Slavia Prag üniformalı Bican (üstte). Dünya Savaşı yıllarında kulübü için golleri sıralamaya devam eden santrfor, Slavia Prag’ı 4 kez şampiyonluğa taşıdı (altta).
1934 Dünya Kupası kadrosuna alındığında henüz 21’ini doldurmamıştı. Fransa’ya uzatmalarda attığı golle ülkesinin tur atlamasını sağlayan genç santrfor dikkatleri çekiyordu. Futbol tarihinin ilk harika takımı olarak kabul edilen Avusturya, evsahibi İtalya’ya yarı finalde kaybederken, kaleciye yapılan faul es geçilmişti. Kendi propagandası için şampiyonluğu herkesten daha fazla isteyen faşist lider Mussolini’nin “hakemlerle sohbetleri” meyvesini vermişti.
Ertesi sene Rapid’le şampiyonluğa ulaşan golcü, mutlu değildi. Yönetimle anlaşamıyor, gitmek istiyordu. Onun istediği pasa dayalı zarif oyunu, Sindelar’ın yıldızı olduğu Austria sahneye koyuyordu. Slavia Prag peşine düşse de şartlar başta oluşmamıştı. Takımı onu bırakmaya bir türlü yanaşmıyordu. Ceza alma pahasına Viyana’nın bir diğer takımı Admira’yla anlaşan Bican, bir süre sahalardan uzak kaldı. Formasına kavuştuktan sonra gollerini sıralamaya başlayan santrfor, yeni kulübünü de ligde zafere taşıyordu.
Üstüste iki şampiyonluktan sonra Admira’dan da ayrılmak isteyen Bican ortalığı karıştırmıştı. Sözleşmesini tek taraflı fesheden gol makinasına, Avusturya tarihinin en ağır cezası verilmiş, 4 yıl sahalardan men edilmişti. Ayrıca pasaportuna da el konmuştu. Onu daha önce de isteyen Slavia Prag hemen müdahil oldu. Futbolcuya hemen avukat yollayıp 1 gün sonra pasaportunu geri almasını sağlamışlardı. Ayrıca Admira’ya hatırı sayılır bir bonservis ödeyen Çek kulübü sonunda muradına eriyordu.
Üstüste iki şampiyonluktan sonra Admira’dan da ayrılmak isteyen Bican ortalığı karıştırmıştı. Sözleşmesini tek taraflı fesheden gol makinasına, Avusturya tarihinin en ağır cezası verilmiş, 4 yıl sahalardan men edilmişti. Ayrıca pasaportuna da el konmuştu. Onu daha önce de isteyen Slavia Prag hemen müdahil oldu. Futbolcuya hemen avukat yollayıp 1 gün sonra pasaportunu geri almasını sağlamışlardı. Ayrıca Admira’ya hatırı sayılır bir bonservis ödeyen Çek kulübü sonunda muradına eriyordu.
Kimileri Bican’ın ülkede esmeye başlayan Nasyonal Sosyalist rüzgarlardan rahatsız olduğu için ülkeden gitmeyi aklına koyduğunu iddia etse de o aslında apolitikti; nereden geldiğini de hiç unutmamıştı. Avusturya sayfasını kapattığında sadece 23 yaşındaydı. 3 şampiyonluk, 100’ü aşkın gol de cabasıydı.
Bican’a kendi takımı taparken, öbürleri nefret ediyordu. Edilen küfürleri, sürekli kulağına fısıldanan hakaretleri umursamayan santrfor, en iyi bildiği işi yapmaya devam etti. Çekoslovak vatandaşlığına geçen yıldız, 1938 Dünya Kupası’na katılamamıştı. O tarihte çoktan Avusturya’yı ilhak eden ve her iki ülkenin millî takımından oluşan bir takımla şampiyonaya katılmak üzere olan Almanya, tevatüre göre yeryüzünün en büyük golcüsünü de oynatmak istiyordu. Gelen cevap Nazileri delirtmiş; çıkarılan bürokratik engeller turnuvaya katılamamasına neden olmuştu.
Çeyrek finalde elenen Çekoslovakya, kimbilir belki de o oynasa zafere ulaşacaktı. Almanya deseniz, ilk turda elenmişti. Avusturya’nın yıldızı Sindelar, tüm baskılara rağmen o takımda olmayı reddetmiş, onun yokluğunda sahne alan Avusturyalılar da ülkelerini ilhak edenler için pek gönülsüz bir şekilde oynamıştı.
Dünya Kupası’nın ardından başlayan Mitropa Kupası’nda Slavia Prag, Bican’ın golleriyle şampiyon oldu.
Çekoslavakya’nın kahramanı Slavia Prag, efsane futbolcusu Bican’ın 12 Aralık 2020’deki 19. ölüm yılını sahaya çıkarken görüldüğü bu fotoğrafla anmıştı (üstte). Çekoslovak liginde 447 gol atan Bican’ın bu rekoru asla kırılmayacak gibi duruyor (altta).
Daima sivil ve itaatsiz
16 Mart 1939’da Adolf Hitler tarafından Almanya’ya bağlandığı açıklanan Çekoslovakya’da 2. Dünya Savaşı sırasında futbol devam etti. Artık Bohemya ve Moravya Eyaleti’ydiler! Bican, Nazilerin kendileri için oynaması ricasını reddetti. Almanya’yla 12 Kasım 1939’da yaptıkları ve 4-4 berabere biten maçta hat-trick yapan santrfor, bardağı taşırmıştı. Aynı karşılaşmada kendisi gibi 3 gol atan Franz Binder de Avusturyalıydı. Biri emirlere harfiyen uyarken diğeri boyun eğmemişti. Bican, harbin sonuna kadar bir daha millî takımda sahne almadı.
Savaş sırasında kulübü için golleri sıralamaya devam eden santrfor, Slavia Prag’ı 4 şampiyonluğa taşıdı. Almanya’nın teslim olmasından sonra millî takım formasına tekrar kavuşan Bican, peşine düşen İtalyan devi Juventus’un teklifine hayır diyerek hayatının kararını veriyordu.
1948’de Çekoslakya’da iklim değişmiş, komünistler iktidara gelmişti. Hayat yolunu yarılamış olsa da durmak bilmiyor; gol atma huyundan vazgeçmiyordu. Rejimin tek bir dileği vardı: Partiye üye olmasını istiyorlardı. Ancak Bican bu ricaya da kulak asmadı ve üzerindeki baskı belki azalır diye karısıyla birlikte başkentten ayrıldı. Nereye giderse gitsin, yetkililer onu rahat bırakmıyordu. Şans bulduğu küçük takımlardan bile ayrılmak durumunda kaldı. Hakkında dedikodular çıkarıldı; halkın gözündeki değeri azaltılmaya çalışıldı. İnsanlar söylentilere kulak vermiyor, ona tapmaya devam ediyordu.
1953’ün İşçi Bayramı’nda küçücük bir kasabada megafonlardan “Başkan Zapotocky çok yaşa!” diye bağırılırken; sokaklarda toplanan halk cevap veriyordu: “Bican çok yaşa!” O gün 40’ına merdiven dayamış futbolcunun takımıyla ilişkisi sonlandırılırken, Prag’a gelmesi emredildi. Garda yolunu kesen işçilere durumunun iyi olduğunu söylemesi ortamı yumuşatmıştı. Aksi halde başı çok büyük belaya girebilirdi…
Avusturyalı işçilerin gözbebeği, 11 defa gol kralı olduğu Çekoslovakya’da kahramandı. Rejim sürekli uğraşsa da, halkın gözünde dokunulmazdı. 3’ü Avusturya, 5’i de Çekoslovakya’da olmak üzere toplam 8 şampiyonluk kazandıktan sonra 42’sinde sahalara veda etti.
Hayatı zorluklar içindeydi. İş bulamamış, kapısı hiç çalmaz olmuştu. Adeta yok hükmündeydi. 1968’deki Prag Baharı’ndan sonra, Belçika’ya gidip antrenörlük yapmasına izin çıktı. Küçücük bir takımı 4. kümeden alıp 2. lige çıkardıktan sonra yine ülkesine döndü. Bir ara altyapıyla da uğraşan efsane, 2001’de son nefesini verdiğinde 88 yaşındaydı.
Kupa koleksiyoneri Naziler, çıkardıkları bürokratik engellerle 1938 Dünya Kupası’na katılamamasının önüne geçmişler; kupa koleksiyonuna belki de bir Dünya Kupası eklemesine mani olmuşlardı.
19 Kasım 1969’da Pele 1000. golüne imza atınca, Bican’ın fotoğrafı da kimi gazeteleri süsledi. Kulüp ve millî takımlar hesaplandığında futbol tarihçilerine göre resmî maçlarda ağları 805 defa sarsan oyuncu, kariyerinde 12 defa da gol krallığına ulaşmıştı. Bunu başaran bir başka futbolcu yok!
1990’da kendisiyle yapılan bir röportajda, “O zamanlar gol atmak basit miydi” sorusuna verdiği cevap manidardı: “Eğer şansınız olursa, gol atmak 100 yıl evvel de aynıydı, 100 yıl sonra da aynı olacak”. Ona göre önemli olan, futbolcuların oynadığı maç sayısının artmasıydı.
Çekoslovak liginde 447 defa fileleri havalandıran Bican’ın bu rekoru asla kırılmayacak gibi duruyor. Ona en çok yaklaşanın 252 golü bulunuyor. Uluslararası Futbol Tarihi ve İstatistikleri Federasyonu (IFFHS) tarafından Pele ve Uwe Seeler ile birlikte geçen yüzyılın en büyük golcüsü seçilen oyuncunun adı, 1999’da da dünyadan 510.491.760 km uzaktaki bir asteroide verildi: Pepibican!
Futbolun emekleme döneminden bir isim Bican. Resmî maçlarda en fazla fileleri havalandıran, işçi sınıfının her zaman sevgilisi, iktidarların tiksindiği bir adam. Nazilere hayır diyen, komünistleri çıldırtan… Futbolun kitlelere mâlolmaya başladığı günlerde adeta bir ikon. Avusturya’da Çekoslovak, Çekoslovakya’da bir Avusturya p..i. Aslında sadece işini harika yapan sade bir insan!
Anısı hâlâ canlı Slavia Prag, Eden Arena stadında efsane oyuncusu Bican’ın anısını yaşatmaya devam ediyor (üstte). Mezarı bugün bile hayranları tarafından boş bırakılmıyor (altta).
MAÇ BAŞINA 1.52 GOL ORTALAMASI!
Bican hâlâ ilk sırada
Uluslararası futbol istatistik sitesi RSSSF ya da tam adıyla Rec.Sport.Soccer Statistics Foundation’a göre tarihin resmî maçlarda en çok ağları sarsan oyuncusu Bican. Bu listede kulüpler düzeyindeki hazırlık müsabakaları sayılmazken, her yaş grubundaki millî takım karşılaşmaları hesaba dahil ediliyor. Bu sayede oyuncular arasında bir standardizasyon sağlanmaya çalışılıyor. Bican’ın maç başına yakaladığı 1.52’lik gol ortalamasının akıl almaz olduğu özellikle vurgulanmalı; listede bulunan diğer yıldızlara göre çok daha az oynadığı hatırlatılmalı… Çekya Futbol Federasyonu, 760 gole ulaşan Cristiano Ronaldo’nun dünya rekoru kırdığı haberleri üstüne açıklama yaparak Bican’ın resmî maçlarda aslında 821 defa ağları sarstığını duyurdu. FIFA’nın da kabul ettiği RSSSF verisine göre Bican’ın gol sayısı 805.
Özellikle son aylarda, sosyal medya hesaplarının güvenliği ve haberleşmenin mahremiyeti neredeyse herkesin ilgilendiği bir mesele. 19. yüzyılda telgrafın ortaya çıkmasına rağmen, posta güvercinleriyle haberleşme özellikle askerî alandaki önemini korumuştu. Konuyla ilgili bizde yayımlanan en önemli eserler ve “hack”lenemeyen güvercinler.
Mehmed Hayri Bey’in 1895’te çıkan kitabı, güvercinle haberleşmenin en eski tarihlerden o güne gelişimine ve yöntemlerine odaklanmıştı.
İnsanlar yüzyıllar boyu haberleşme için kafa yormuş, güvenli iletişim için çeşitli yöntemler geliştirmişler. İletişim için ateş, duman, ıslık, tel gibi maddelerden yararlandıkları gibi köpek, kuş gibi canlı varlıkları da kullanmışlar. 19. yüzyıldan itibaren, özellikle askerî alanda kuşlar ve köpekler ile haberleşmek yaygın bir yöntem olmuş. Yazılı bilgilerin başka ellere geçme ihtimalinin çok düşük olması nedeniyle, “posta güvercinleri” tercih edilmiş.
Seyyah güvercinler
Kuleli Mekteb-i İdadi-i Harbiyesi [Kuleli Lisesi], lisan muavini, Mülazım-ı evvel [Üstteğmen] Mehmed Hayri Bey’in kaleme aldığı Seyyah Güvercinler ve Bunların Zaman-ı Harbde İstihdamları adlı eser, İstanbul’da 1313’te [1895] basılmış.
Mehmed Hayri Bey, Kuleli Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olduğu için, kitabını Eugène Caustier isimli bir Fransız araştırmacının eserinden (1892) kısmen tercüme ederek; kendi topladığı bazı bilgileri de ekleyerek hazırlamış. 131 sayfalık bu resimli eseri, kendi adına Karabet Matbaası’nda bastırmış. İçinde Avrupa devletlerinin askerî güvercinlik ağlarını gösteren bir haritanın yer aldığı kitabın klişelerinin bir çoğunu, Babıâli’nin ünlü klişe atölyesi ve matbaacısı Ütücüyan’lar yapmıştır. Bazı Fransız klişelerine de yer verilen eser, grafik tasarım açısından da incelenmeye değerdir.
Güvercinin haberleşme alanında kullanılması, çok eski tarihlerden beri varolan bir olgudur. Mehmed Hayri Bey’e göre “Hazret-i Nuh Aleyhisselam zamanında özellikle ahir bir mahalden haber almak gibi bir vazifede kullanıldıkları görülür”. Hz. İsa’dan önce 4 bin yıllarında Mısırlıların güvercinlerden yararlandıkları kaynaklarda belirtiliyor. Yine Mehmed Hayri Bey’e göre Homer tarihinde de güvercinlerden bahis geçiyor. 17. yüzyılda bir Fransız gezginin belirttiğine göre, Osmanlılar da bu amaçla güvercin beslemişler. Bağdat’ta yetişen bir cins güvercinin çok makbul olduğu ve Halep ile İskenderun arasında posta işlerinde kullanıldığı 1681 tarihli bir seyahatnamede belirtiliyormuş.
1574’teki Hollanda-İspanya savaşında Leiden kuşatması sırasında güvercinler kullanılmış ve şehrin kurtulmasına vesile oldukları için devlet hazinesinden beslenmeleri, öldüklerinde mumyalanarak şehir otelinde saklanmalarına karar verilmiş.
Nuri Halil Bey’in 1923’te basılan eseri, askerî haberleşmenin yanında güvercin temasının edebiyattaki örneklerini de sayfalarına taşımıştı.
1832’ye kadar güvercinler Avrupa’da ticari kuryelik amacıyla da kullanılmış. Özellikle, piyangolarda kazanan numaraları hızlı bir şekilde bildirmek için istihdam edilmişler! 1844’te telgrafın bulunuşu ve kullanılmaya başlanmasıyla, güvercinler gözden düşmeye başlamış.
Yine de Avrupa’da 1870-1871’deki Fransa-Almanya Savaşı’nda posta güvercinleri askerî faaliyet ve iletişim için kullanılmış. Etrafı kuşatılmış Paris kentinin diğer vilayetler ile iletişimini güvercinler gerçekleştirmiş.
İletişim için kullanılan askerî güvercinler, “güvercinlik” denilen özel bölümlerde yetiştiriliyordu. Avrupa’da pek çok ülkenin askerî güvercinlik şebekesi bulunurdu. Almanya ve Fransa’da 1870 Savaşı’ndan sonra; İtalya ve Portekiz’de 1876’da; Rusya’da 1870’den sonra; İsviçre’de 1878’de; Avusturya-Macaristan’da 1875’te; İsveç-Norveç-Danimarka’da 1886’da güvercinlik istasyonları kurulmuş. Güvercinler uzun yıllar askerî, siyasi, diplomatik amaçlı kullanılmışlar.
Talim ve terbiye
Konuyla ilgili bir diğer eser, Mekteb-i Harbiye Heyet-i Talimiyesi’nden Yüzbaşı Nuri Halil Bey tarafından yazılmıştır. İstanbul’da Necm-i İstikbal Matbaası’nda 1341’de [1923] basılan ve Mekteb-i Harbiye Kütüphanesi’e verilen bu 48 sayfalık kitapçık, askerî yayın olarak iç hizmette kullanılmış olmalıdır ki kütüphanelere dağılmamıştır. Vesâit-i Muhabereden Güvercin ve Usul-i Ta’lim ve Terbiyesi adlı eser, Osmanlıca eserler katalogunda da yer almaz.
Kitaptaki kısa başlangıcın ardından, “İslâm ve Türk Tarihinde Güvercin” başlıklı bölüm yer alır. Bunun devamında “Umumi Tarihte Güvercin” bölümü vardır; dünya tarihinde iletişim ve güvercinlerden yararlanmanın tarihine dairdir. Daha sonra “Güvercin Cinsleri”, “Güvercinlerin Gıdası”, “Güvercinlikler” bölümleri; devamında ise bunların askerî konularla birlikte ele alındığı “Kadro”, “Talim ve Terbiye”, “Raporlar”, “Mutalaat-ı Umumiye” gibi başlıklar-bilgiler bulunur.
Necip Asım’ın 1886’da yayımlanan eğitim kitabı, özellikle savaş zamanı askerî haberleşmenin önemini detaylarıyla anlatıyordu.
Seyyar bir Alman güvercinliği ve güvercinlerin uçurulmasıyla ilgili iki fotoğrafın yer aldığı eserin bir bölümü, Türk şiirinde “Kebuter” olarak geçen güvercinin Hafız Ahmet Paşa, Necati, Şeyh Galip gibi şairlerin divanlarındaki yeri üzerinedir.
“Âsar-ı hatt-ı yâr gözümden uçar oldu / Bir name-i kebuterle bu nâlân geldi mi?” diyen Şeyh Galip’ten “Bana doğru meyl eder o kebuter-i melâhât / Çıkar âşiyân-ı dilden ana bin terâne karşı” diyen Tevfik Fikret’e kadar “güvercinli şiirler”den örnekler verilmiştir.
Güvercin Postası
Tanıtacağımız üçüncü kitap ise dilci, tarihçi, milletvekili, asker Balhasanoğlu Necip Asım Yazıksız’a (1861-1935) ait: Güvercin Postası.
Necip Asım’ın Mekatib-i İbtidaiye-i Askeriye’de Fransızca muallimi olduğu yüzbaşılık yıllarında kaleme aldığı bu eğitim kitabı, kitapçı Arakel Tozluyan Efendi’nin girişimiyle, Mürüvvet Matbaası’nda, 1305’te [1886] 116 sayfa olarak basılmıştır. Son sayfasında meşhur hâkkâk-ressam Antranik’in bir güvercin gravürü klişe olarak basılmıştır. Bu eser de, özellikle savaş zamanı gizliliğin güvercin postası yoluyla sağlanması üzerinedir.
Günümüzde özellikle internet ortamında yazışmaların yabancı ellere geçmemesi, kullanıcı mahremiyeti gibi sorunlarla boğuşanlara bir önerimiz var: Kurtuluş posta güvercinlerindedir!
Evrim Teorisi’nin mimarı Charles Darwin (1809-1882), ilk defa bundan tam 159 yıl önce, 1862’de Osmanlı sahnesine çıktı. Anglikan Kilisesi’nin kendisini aforoz ettiği yıllarda, Osmanlı toplumunda çıkan ilk bilim dergisi evrime ve Darwin’e atıf yapıyordu. Ünlü Alman filozof Karl Marx (1818-1883) ise 1871’den başlayarak Osmanlı basın ve matbuatının büyük ilgisini çekecek; eserleri 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren çevrilmeye başlanacaktı. Bilimin ve politikanın hiç eskimeyen iki starı… Osmanlı-Türk toplumunda ilkleriyle Darwin ve Marx…
CHARLES DARWIN
1-İLK BİLİM DERNEĞİ: MÜNİF MEHMED / 1861
CEMİYET-İ İLMİYE-İ OSMANİYE, Berlin’de ekonomi ve felsefe okumuş, 6 dil bilen, (Türkçe, Arapça, Fransızca, Almanca, İngilizce ve Rumca) Münif Mehmed Paşa tarafından, Batı’daki gelişmeleri Türkiye’ye aktarmak için kuruldu. Türk toplumunun pozitivist bilimler ve Charles Darwin’le (1809-1882) tanışmasında bir dönüm noktasıdır. İlk Türk üniversitesi de sayılabilecek dernek hukuk, ekonomi, yabancı dil dersleri veriyor ve amacını şöyle özetliyordu: “Cemiyetin maksadı, dine ve politikaya ait meseleler haricinde, her türlü bilim, maarif, ticaret ve sanayiye dair kitap ve risalelerin telif ve tercümesi yoluyla memlekete faydalı hizmetler vermektir”. Dernek, Mecmua-i Fünûn adlı bir bilim dergisi çıkarmaya başlayacak ve bu yayın birçok alanda ilklerin dergisi olacaktı.
Münif Mehmed Paşa (1830-1910), döneminin en donanımlı entelektüellerinden biriydi.
2-İLK BİLİM DERGİSİ: MECMUA-İ FÜNÛN / 1862
ESKİ HARFLİ TÜRKÇE İLK BİLİM DERGİMİZ olan Mecmua-i Fünûn, Cemiyet-i İlmiye Osmaniye’nin yayın organı olarak 1862’de çıkmaya başladı. 48 sayı boyunca ilim ve kültür konularında yayın yaptı. Darwin’in Türlerin Kökeni kitabının 1859’da yayımlanmasından 3 yıl sonra çıkmaya başlayan dergi, 30. sayısında Münif Mehmed Paşa imzalı “Karıncaların Sanat ve Medeniyeti” yazısında karınca ve insanların yaşam formlarını karşılaştırarak inceliyordu. Münif Paşa yazısında, bitki ve hayvanların “inkılâbât-ı mütevaliye” (sürekli devrim) ile bugünkü durumlarına ulaştığını söylüyor; insanı “eşrefi mahlûkat” sayıyor; Lamarck ve Darwin’i hatırlatarak, insan sözkonusuysa bir “maksûd-ı bih” (Varoluş amacı-La destination de l’homme) olduğundan hareketle kesin bir insan/hayvan ayrımı yapıyordu (Recep Duran, Münif Paşa, Hayatı-Felsefesi).
Derginin (Mecmua-i Fünûn) evrim teorisini konu alan sayısının kapağı.
Bu, eski harfli Türkçe bir yayında evrim kuramı ve yaratılış felsefesi tartışmalarına dair bilinen ilk makaleydi. Derginin çıkarılmasına öncülük eden Münif Mehmed Paşa’nın yanısıra yazar kadrosunda şu isimler vardı: Ahmet Vefik Paşa, Ethem Pertev Paşa, Mehmet Cemil Paşa, Kadri Paşa, Halil Bey, Rıfat Bey, Hekimbaşı Salih Efendi, Bekir Sıtkı Efendi.
Zafer Toprak, Mecmua-i Fünûn’un önemini şöyle değerlendirmiştir: “Tanzimat aydını için bir okuldur. 18. yüzyıl Fransız ansiklopedistlerinin işlevini üstlenmiştir. Batı’ya dönük aydınlara seslenir. Batı yörüngesinde eğitim görmüş aydınların yazılarına yer verir. Çağdaş-pozitif bilim ve felsefe dili ilk kez Mecmûa-i Fünûn’da tartışılır”.
3-TÜRKÇEDE İLK KİTAP: DARVENİZM / 1911
OSMANLI TOPLUMUNDA İLK DARWİNİZM KİTABI, pozitivist- materyalist Türk aydını Subhi Edhem tarafından yayımlandı. Subhi Edhem, Osmanlı vilayeti Manastır’da askerî idadi öğrencilerine verdiği evrim ve doğa felsefesi derslerini 1911’de Bitola’da Darvenizm adıyla kitaplaştırdı. Subhi Edhem’in 200 sayfalık kitaptaki isminin altında, “İdadi Askerî Sabık Tarihi Tabibi Muallimi” diye yazıyordu. Edhem’in askerî lise öğrencilerine verdiği ve çok ilgi gören evrim dersleri bir süre sonra yönetimce sonlandırılmış; o da bu dersleri “sabık” (eski) muallim sıfatıyla, “ilk talebelerime” diyerek öğrencilerine ithaf ederek kitaplaştırmıştı.
Subhi Edhem’in yazdığı ve kapağında Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den bir alıntının bulunduğ Darvenizm adlı kitaba İBB kütüphanesinden ulaşılabiliyor.
Kitap kapağında, Darvenizm başlığının altında Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den bir alıntı yer alıyor: “Bir hendese-şinas için bir müsellesin kırmızı mı veya siyah mı olduğunu sormak ne kadar garip düşerse; bir hekim için de felsefeye müteallik bir eser-i kaleminin mütedeyyine mi yahut gayri mütedeyyine mi yazılmış olduğunu sual etmek o kadar münasebetsiz ve abes düşer… (Bir mühendise, bir üçgenin kırmızı mı veya siyah mı olduğunu sormak ne kadar garip düşerse; bir hekime de felsefeye dair bir kitabın dindar için mi dinsiz için mi yazılmış olduğunu sormak o kadar ilgisiz ve saçmadır)”.
Kitapta Jean-Baptiste Pierre Antoine de Lamarck (1744- 1829) ve Charles Darwin’in siyah-beyaz portre fotoğraflarına yer verilecek ve kimi terimlerin Latince olarak Fransızca karşılıkları da yer alacaktı.
Subhi Edhem, kitapta Darwin’e dair görüşlerini şöyle aktarıyordu: “Memleketimizde Darven ismine değilse de, nazariyesine bigâne duran birçok kimseler mevcuttur. Avrupa’da bile Darven taraftarlarına atılan itiraz taşları pek çoktur. Halbuki Darven aleyhine yazılan bir sürü sahifeler içinde ulum-i tâbiyyenin teferruatından en metini bulunan, kanunlarla halledilebilen ilimlere karşı hep bir vukufsuzluk gözükmektedir. Zaten, eşgâl-i uzviyetin, mihaniki bir tarzda, esbab-ı esasiye ve esbab-ı mucibesini anlayıp anlatabilmek için mutlaka ulum-i tabiyede malumat-ı tamme sahibi bulunmak şarttır. Ve bu şartın zafiyeti, bi-şübhe, derece-i ihatanın da dairesini daraltır (Memleketimizde Darven ismine değilse de, kuramına kayıtsız duran birçok kimseler mevcuttur. Avrupa’da bile Darven taraftarlarına atılan itiraz taşları pek çoktur. Halbuki Darven aleyhine yazılan birçok sayfalar içinde fen bilimlerinin alanı içine giren, en sağlamı olan, kanunlarla çözümlenebilen bilimlere karşı hep bir cahillik gözükmektedir. Zaten bir organizmanın, mekanik bir şekilde temel özelliklerini ve gerekçelerini anlayıp-anlatabilmek için mutlaka fen bilimlerinde tam anlamıyla bilgi sahibi olmak şarttır. Bu şartın zayıflığı hiç şüphesiz kavrayışın da dairesini daraltır)”
Kitapta Charles Darwin’in bir fotoğrafına da yer verilmiş. Yanındaki sayfada Latince-Fransızca “spermatozoïd” ve “cellule Oeuf” (yumurta hücre) ibareleri dikkati çekiyor.
4-İSTANBUL’DA İLK ÇEVİRİ: DARWİNİZM / 1913
MEMDUH SÜLEYMAN TARAFINDAN ilk Darwin kitabının basılmasından 2 sene sonra bu defa İstanbul’da Darwin üzerine ilk tercüme kitap yayımlandı. Memduh Süleyman’ın 1913’te Karl Robert Eduard von Hartmann’ın (1842-1906) Fransızcada Le darwinisme: Ce qu’il y a de vrai et de faux dans cette théorie (Darwinizm Teorisinde Hakikatler ve Hatalar) adıyla basılan eserinden çevirdiği; evrim teorisinin felsefi eleştirilerini barındıran kitap, Darwinizm ismiyle çıkmıştı.
“Teceddüd-i İlmi ve Felsefi Kütüphanesi” serisinin 10 numaralı kitabı olan eserin altbaşlığı, “Darwin Mesleğinin İhtiva Ettiği Hakikatler ve Hatalar” olarak çevrilmişti. Memduh Süleyman, kitabı Fransızca çevirisinden özetleyerek Türkçeye çevirmişti.
Almanca orijinalinin Fransızca çevirisinden özetlenerek Türkçeye tercüme edilen eser, Alman filozof Karl Robert Eduard von Hartmann tarafından yazılmıştı.
Memduh Süleyman kitabın girişinde Darwin’e dair şu görüşlerini paylaşmıştı: “Meşrutiyetin ilanını müteakip münevver fikirli, düşünür gençler arasında Avrupa hakimlerinin ilmi fikirleri, felsefi itikatları hakkında malumat elde etmek arzusu hasıl oldu. Bugün ulum-i tabiyede büyük bir rol ifa eden Darwin nazariyesi, hududunu ‘metafizik’e kadar tevsi ederek kâinatın hilkati hakkında birçok nazariyeler suduruna sebebiyet vermiş; felsefi meslek ve mekteblerde mühim bir tesir icra etmeğe başlamıştır. Binaenaleyh Darwin’in vazettiği ıstıfa ve nesil nazariyelerinin hatalarıyla hakikatlerini teşrih eden Alman müelliflerinden Eduardo Hartmann’nın Darwinizm (Le Darwinisme) nam eserini hülasaten Türkçeye naklediyorum (Meşrutiyetin ilanından sonra münevver fikirli, düşünür gençler arasında Avrupa’da öne çıkan ilmi fikirler ve felsefi yaklaşımlar hakkında bilgi elde etme arzusu ortaya çıktı. Bugün felsefede büyük bir rol oynayan Darwin teorisi, sınırlarını ‘metafizik’e genişleterek evrenin yaratılışı hakkında teoriler doğmasına neden olmuş, felsefi meslek ve okullarda önemli bir etki oluşturmuştur. Darwin’in önerdiği seçilim ve tür teorilerinin hatalarıyla hakikatlerini ortaya koyan Alman yazarlarından Eduardo Hartmann’nın Darwinizm (Le Darwinisme) adlı eserini özetleyerek Türkçeye çeviriyorum)”.
4-BAKANLIK ONAYLI İLK DARWIN KİTABI / 1931
Darwin üzerine günümüz Türkçesinde ilk kitap çok ilgi görmüş, defalarca baskı yapmıştı. İlk kapaktaki (solda) illüstrasyon İhap Hulusi imzasını taşıyordu.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE BUGÜNKÜ TÜRKÇEDE ilk Darwin kitabı 1931’de Dr. Galip Ata’nın kaleme aldığı Darwin oldu. İlk baskısı 3000 nüsha olarak Devlet Matbaası’nda yapılan eser, biri İhap Hulusi çizimli iki farklı kapakla okuyucuya sunuldu. Bu ilk baskısının ardından kitap o kadar ilgi gördü ki daha sonra defalarca yeni baskılar yapıldı. Kitapta Darwin’in hayatının yer aldığı giriş bölümünün ardından eserlerine yer verilirken geniş bir Darwinizm bölümü de dikkati çekiciydi. Darwinizm kuramı, kitapta Fransızca terimlerle açıklanarak genişçe yer tutuyordu. Kitap, dönemin Millî Eğitim Bakanlığı onayı ve desteği ile Maarif Vekâleti Talim ve Terbiye Dairesi’nin 30/3/1930 tarih ve 146 numaralı emriyle yayımlanmıştı.
KARL MARX
1-TÜRK BASININDA İLK KEZ 150 YIL ÖNCE / 1871
1840’LARDAN İTİBAREN KARL MARX’ın adı Avrupa’da duyulmaya başlamıştı. Osmanlı basınında ise ünlü Alman filozofun fikirlerine dair ilk yayına, 21 Şubat 1871’de Ebuzziya Tevfik’in çıkardığı Hakayiku’l-Vekâyi adlı gazetede rastlıyoruz. Hakayiku’l-Vekâyi’nin 170 numaralı sayısının ilk sayfasında, “Daily News gazetesinde münderic bir mektubun suret-i mütercemesidir (Daily News gazetesinde çıkmış bir mektubun çevirisidir)” başlığıyla Marx’ın Türkçe olarak ilk makalesi yayımlandı. Yazıda Marx, Fransız-Alman Savaşı’na ilişkin olarak Almanya Başbakanı Otto von Bismarck’ı sert sözlerle eleştiriyordu.
Hakayiku’l-Vekâyi gazetesinin başsayfasında çıkan makale (üstte) ve yazının sonunda, en alt satırda Karl Marx’ın ismi (atta).
Marx’ın çeviri makalesi şu satırlarla başlıyordu: “Mösyö dö Bismark’ın Fransa’da gazeteler ve mübaşirler vasıtasıyla halkın beyan-ı efkar etmesine mümanaat edilmek tehdidini Fransa hükümetine azv ve isnad eylemesinin mutlaka sahte bir şey ettiği, müşarünileyhin ahval ve hareket sabıkasından müstebandir (Bismarck’ın Fransız basınında çıkan ve Alman halkının baskılar yüzünden fikirlerini özgürce dile getiremediği yolundaki haberleri Fransa hükümetinin bir iftirası olarak yorumlaması, onun geçmişteki hareket ve söylemleriyle de açıkça örtüşmektedir)”. Marx’ın ilk defa isminin geçtiği bu yazısı şu cümlelerle bitiyordu: “Şurasından dolayı memnun oluyorum ki, Fransa şimdi ilkin kendisi için değil Almanya’nın ve Avrupa’nın hürriyet ve serbestisi için fedayi-i can ederek kanını dökmektedir”.
Sosyalist hareketin tarihine ilişkin eserler bırakmış Kerim Sadi de (1900-1977), Marx’ın bizde yayımlanan bu ilk makalesi hakkında 1965’te şöyle yazacaktı: “Marx imzası ile ‘Demir Başvekil’e yapılan bu yaylım ateş de gösteriyor ki, bundan 94 yıl önce, –Daily News gibi sütunlarını hür düşüncelere açan İngiliz gazetelerinden aktarma yazılarla-gazetelerimizde, cumhuriyet ve hürriyet fikirleri serbestçe savunuluyordu; çeviri yoluyla, mutlakiyeti ve despotizmi temsil edenlere karşı savaşılıyordu”.
2-SOSYALİZM ÜZERİNE İLK KİTAP / 1910
OSMANLI TOPLUMUNDA SOSYALİZM TEMALI ilk eser, Georges Tournaire’in 1909’da yazdığı Le socialisme, notions élémentaires adlı kitabın çevirisidir. 1 yıl sonra 1910’da basılan kitap Haydar Rifat tarafından tercüme edilmiş ve Sosyalizm adıyla çıkmıştır. Kitabın altbaşlığında şu ifadelere yer verilmiştir: “Sosyalizmin esbabından, hidametinden, sosyalistlerin hayat-ı içtimaideki vezaifinden, maksad ve gayeden bahseder”. Kitabın yayımcısı olan ve daha sonra Hilmi Kitabevi’ni kuracak Tüccarzade İbrahim Hilmi Bey de kitabın girişine “İfade-i Neşr” adlı bir giriş yazısı yazacak; bu yazı da “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” vecizesiyle başlayacaktır. Kitap içinde şu altbaşlıklar bulunmaktadır: Sosyalizm Nedir?, Sosyalizm Niçin Teessüs Edecek?, Sosyalizm Nasıl Teessüs Edecek?, Sosyalizmin Kusurları, “Sosyalizm Kadınlarda da İştiraki İstermiş”, “Sosyalizm ve Diyanet”, “Sosyalizm Bir Hayal midir?”, “Sendikalizm”.
Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar (İletişim Yayınları, 2009) kitabında, bu eserin çevirisine önsöz yazan İbrahim Hilmi Bey’den alıntı yapar: “Ilımlı ve aşırı sosyalistlikler vardır. Ilımlılar faydalı, aşırılar zararlıdır. Türkiye’de sosyalizmin Batı’dakinden farklı olarak uygulanması gerekir. Sosyalizm, derebeylik düzenini büsbütün ortadan kaldırmak yolunda çalışacağı için de yararlıdır. Sonra, sosyalizm yalnızca faydalı değil, aynı zamanda kaçınılmaz bir şeydir; çünkü Türkiye’de de kapitalist düzen gelişecektir. Şimdiden köyde ve şehirde sosyal adaletin eksikliği duyulmaktadır. Tarımda çalışanlar, toprak ağalarının ve tefecilerin elinden acı çekmektedir. Şehirde de (ecnebi sermayenin işlettiği) büyük teşebbüsler ameleleri sömürmektedir. Sosyalizmin Türkiye’de bugün bile yapacağı çok şey vardır…”.
3-KARL MARX’IN İLK FOTOĞRAFI / 1910
OSMANLI SOSYALİST PARTİSİ’NİN yayın organı İnsaniyet mecmuasının 1910’daki ilk sayısında, Karl Marx’ın Türkiye’deki ilk fotoğrafı yayımlanır. İsmail Faik tarafından çıkarılan derginin “Osmanlı Sosyalist Fırkası” başlıklı yazısının içinde, tam ortada Marx’ın fotoğrafı vardır. Altında şu ifade yer alır: “Almanya’da sosyalizm efkarının mucidi meşhur Karl Marx”. Aynı fotoğraf daha sonra İnsaniyet’in devamı niteliğinde, yine Osmanlı Sosyalist Partisi’nin yayın organı olan İştirakçi Hüseyin Hilmi’nin çıkardığı İştirak dergisinin 1912’deki ilk sayısında “Almanya’da sosyalizmin mucidi Karl Marx” altyazısıyla yayımlanacaktır.
Türkiye’de ilk Marx fotoğrafı, İnsaniyet dergisinde çıkar (üstte). İştirak dergisi de aynı fotoğrafı 3 yıl sonra çıkan ilk sayısının kapağına taşır.
4-KAPİTAL’DEN TÜRKÇEYE İLK ÇEVİRİ / 1912
MARX’IN BAŞESERİ DAS KAPİTAL, 14 Eylül 1867’de yayımlanmıştı. Bizde ise bu kitabın ilk kısmi çevirisi, 1912’de Bohor İsrâîl tarafından İstanbul’da yayımlanan Cerîde-i Felsefiye adlı dergide çıktı. Orijinal eserin Fransızcasından, yine Bohor İsrâîl tarafından çevrilen “İktisadi İçtimai” başlıklı bu yazı, “Birinci Kısım” ve onun altında da “Mal” başlığıyla okuyucuya sunuldu. Eski harfli Türkçe bu felsefe dergisi sadece tek bir sayı çıkmasına rağmen Osmanlı topraklarında bir ilke imza atmış oldu.
Bu yazıda Das Kapital’in “Meta” başlıklı ilk bölümü 15 maddede özetleniyordu. Bohor İsrâîl bu özeti, Marx’ın Le Capital adlı kitabından “hülâsatü’l-hülâsa” (özetin özeti) olarak yaptığını kaydedecekti. Dergi tek sayı çıktığı için Das Kapital’in bu ilk çevirisi dergideki 7 sayfa ile sınırlı kaldı.
Tek sayı yayımlanan Cerîde-i Felsefiye dergisinin kapağı (üstte) ve Marx’ın kitabının ilk bölümünü özetleyen “İktisadi İçtimai” başlıklı yazı, “Birinci Kısım” ve onun altında da “Mal” (altta).
5-BİLİNMEYEN KOMÜNİST MANİFESTO / 1923
KARL MARX VE FRIEDRICH ENGELS’İN 1848’de ortaklaşa yayımladıkları Komünist Manifesto, ilk defa 1923’te Türkçe olarak okurlara sunuldu. Komünist Beyanname ismiyle İstanbul’da, Aydınlık Yayınları tarafından Şefik Hüsnü’nün 52 sayfalık özet çevirisiyle yayımlandı. Bu, şimdiye kadar bilinen ilk ve tek eski Türkçe Komünist Beyanname idi.
Oysa yine aynı yıl, Azerbaycan Bakü’de bir başka eski Türkçe Komünist Beyanname daha yayımlanmıştı. Bu kitap şimdiye kadar literatürde hiç yer almadı ve Karl Marx’la, Komünist Manifesto ilgili yazılarda bu kitaba atıfta bulunulmadı. Azerbaycan Komünist (Bolşevik) Fırkası’nın Bakü Komitesi tarafından yayımlanan eserin çevirmeni Halil İbrahim’di. 232 sayfalık bu kitabın başlığının üzerinde “Bütün dünyanın işçileri birleşiniz” yazıyor ve altında Rusçadan tercüme olduğu bilgisine yer veriliyordu. Kitabın kapağının sağ üst köşesinde Marx’ın sol üst köşesinde ise Engels’in resimleri yer almıştı. Kapağın ardından da büyük boy yine bir Marx ve sonraki sayfada da bir Engels fotoğrafı daha bulunuyordu.
Şefik Hüsnü’nün İstanbul’da basılan kitapta “Bir hayalet, komünizm hayaleti Avrupa’yı dolaşmaktadır” diye çevirdiği o meşhur ilk cümle; Halil İbrahim’in şimdiye dek bilinmeyen kitabında ise şu şekilde yer almıştı: “Avrupa üzerinde bir kabus geziniyor”.
Komünist Manifesto’nun bugüne kadar literatürde yer almayan Türkçe ilk çevirisi, İstanbul’da basılan özet kitapla aynı yıl, Bakü’de yayımlanmıştı.
6-BAŞESERİN İLK KİTAP ÇEVİRİSİ / 1933
MARX’IN TEMEL ESERİ DAS KAPİTAL’İN 1912’de sadece küçük bir bölümü Cerîde-i Felsefiye dergisinde çıkmıştı. Tamamına yakını ise, kitap olarak ilk defa 1933’te Haydar Rifat tarafından çevrildi ve Sermaye ismiyle Tefeyyüz Kitaphanesi’nden piyasaya çıktı. Haydar Rifat, Şekerzade Edip İzzet Beyefendi’ye ithaf ettiği kitabın önsözünde Karl Marx’ın şaheseri olan Sermaye’nin belli başlı her dile çevrildiğini kaydederek, “Ben şu boş günlerimde bir tecrübeye girdim ve 14 ciltlik Sermaye’nin Gabriel Deville tarafından toplanmış sadık bir hülâsasını tercüme ve neşir ediyorum” diye yazar. Rifat’in bu 305 sayfalık Sermaye çevirisi, “Birinci Kısım” başlığı ve “Eşya ve Para” altbaşlığıyla başlar.
Haydar Rifat’ın Fransızcadan çevirdiği Das Kapital, ünlü eserin günümüz Türkçesindeki ilk örneği.
İslâmi literatürde Vakvak Ağacı, fethedilecek yeni toprakların cazibesinin bir örneği ve iktidar hırsının tehlike nişaneleri olarak sembolleşti. Osmanlılar 16. yüzyılda hâlâ Akdeniz’de fetihlere girişebilirken ağacın olumlu; 17. yüzyıldan itibaren askerî başarısızlık ve iç karışıklıklar tesiriyle ağacın uyarıcı yanlarını gördüler. 1616 tarihli Falnâme’den rastgele bir sayfayı açarak bu minyatüre denk gelen kişiyi, büyük bir gönül sıkıntısı ve gam beklemekteydi.
İran destanı Şehnâme’deki (11. yüzyıl) bir öyküye göre, Büyük İskender uzak diyarlarda kadın ve erkek başlı meyvelere sahip bir konuşan ağaca rastlamış. Ağaç ona taht sevdası yüzünden yaban illerde öleceğini söylemiş ve sonunda da kehanet gerçekleşmiş. Bu anlatımda meyvelerin bolluğu yokluk ve vebaya; ağaçtan yükselen sesler de fitne ve fesada yorulmuştur. Fetihlerin durduğu, devletin iç meselelerine yöneldiği bu çağda, Vakvak Ağacı yeni fırsatların işareti olmaktan çok tehlikelerin uyarıcısıdır ve efsanevi anlatımla uyumludur.
1521’de yazılan Şükrî Selimnâmesi’nde de, Memlûk kadınlarının Osmanlı savaşçılarına saraydan davetkar biçimde el salladığı bir minyatür vardı. Minyatürde işlenen ve tarihi 8. yüzyıla kadar giden Çin veya Hint efsanesine göre; Vakvak Ağacı’nda biten/yetişen çıplak kadınlar bir süre sonra “vak vak” sesleri çıkartarak düşer ve adaya gelenler ölmeden önce onlarla çiftleşirler. Binbir Gece Masalları’nda ise aynı ağaç mücevherlerle dolu olarak tasvir edilir.
Tarîh-i Hind-i Garbî’de, yemişleri cariyelerden oluşan Vakvak Ağacı. Başlangıçta Amerika kıtasının Hindistan’la karıştırılması, buranın Yeni Dünya olduğunun farkında olan Osmanlıları efsaneler yönünden etkilemiş olmalı ki Hint menşeli bir efsane bu kitaba Amerika’nın cazibesinin bir sembolü olarak girmişti (Mehmed Suudî, Tarih-i Hind-i Garbî, TSMK R. 1488).
Mehmed Suudî Efendi’nin 3. Murad’a 1583’te sunduğu Tarîh-i Hind-i Garbî adlı eser, Osmanlı sultanı Yeni Dünya’yı keşfe ve buranın zenginliklerini İstanbul’a akıtmaya çağrılıyordu. Vakvak Ağacı minyatüründe, ağacın yemişleri çıplak cariyeler olarak resmedilmişti.
1616’da Kalender Paşa’nın Sultan 1. Ahmed’e sunduğu Falnâme’de yer alan Vakvak Ağacı, yemişleri envaiçeşit mahlukatın başlarından oluşan acayip ve garip bir ağaçtır. Kitaptan rastgele bir sayfayı açarak bu minyatüre rastgelen kişiyi, büyük bir gönül sıkıntısı beklemektedir. Fal sahibi tövbe etmeli ve ibadetlerini sektirmemelidir.
Vakvak Ağacı kimi efsanelere göre Çin etrafındaki Vakvak Adası’nda bulunuyordu. Osmanlılar için ise Girit’te 10 yılı aşan savaş, payitahtın kalbindeki Sultanahmet Meydanı’nda meyveleri kanlı cesetlerden oluşan bir Vakvak Ağacı’nı yeşertmişti. 1656’da devletten 9 taksit alacaklı Yeniçeriler, Kapıkulu sipahilerini de ayartarak büyük bir isyan başlattı. Padişah 4. Mehmed’i bir “ayak divanı”na zorlayıp, durumlarından mesul tuttukları 30’dan fazla saray ağasının kellesini istediler. Asiler saray dışında yakaladıkları birçok devlet adamını katledip başlarını Sultanahmet Meydanı’ndaki ağaçlara astı. Solgun ölülerden oluşan yemişleriyle bu ağaçlar, efsaneyi bilen İstanbullulara meşhur büyülü ağacı anımsattı ve hadiseye “Vaka-yi Vakvakiye” adı yakıştırıldı.
İskender’den sonra bu ağacın tekinsiz kehanetlerine uğrayanlar Osmanlılar olmuştu. Girit büyük kayıplarla ancak 1669’da fethedebildi. Yeniçerilerin kanlı isyanları ise ancak 170 sene sonra, 1826’da son bulacaktı.
İskendernâme’ye göre Büyük İskender, Vakvak Adası’na gider. Buradaki kraliçenin 6 bin kadından oluşan bir ordusu vardır. Sahnede İskender’e Hızır Aleyhisselam eşlik ediyor. Buradaki ağacın insan, fil, boğa, cin, tavşan, kaplan ve başka mitolojik varlıkların başlarından oluşan yemişleri vak-vak sesleri çıkarmaktadır. Sahne, büyük bir fatih arketipi olarak İskender’in uzak diyarlarla olan ülfetine gönderme yapar. Falnâme’de anlatılmayan ama Şehnâme’de yer alan öyküye göre, ağaç İskender’i tahtını bırakmaya davet etmiş, yaban ellerde ölüp gideceği hususunda uyarmıştı.
Falnâme’de özetle şöyle denilmektedir: “Ey fal sahibi bil ve haberdar ol! Bu fal gönül sıkıntısı, hüzün ve gama işarettir. Sefer için bu falı açtınsa bil ki iyi değildir. Alım satım, ortaklık içinse, bekleyip düşünmek daha hayırlıdır. Nasihat alıp danış ve birkaç gün sabret; küçük-büyük günahlardan tövbe edip ibadetle meşgul olasın ki talihinden uğursuzluk kalksın. Kâbe’ye, Medine’ye, Kerbela şehitlerini ziyarete niyet ettinse bahane üretmeksizin yönel. Sadaka ve hayratta kusur etme ki muradına eresin”. (Kalender Paşa, Falnâme, 1616, res. Nakşî, Nakkaş Hasan ve bazı Safevî nakkaşlar, TSMK H. 1703).