Etiket: sayı:79

  • Ne muhalefet ne iktidar, halk hepsine aleyhtar

    Ne muhalefet ne iktidar, halk hepsine aleyhtar

     6 Aralık’ta Venezuela, 2015’ten beri muhalefetin kontrolünde olan Ulusal Meclis’e girecek vekillerini seçmek için sandık başına gitti. En azından seçimleri boykot etmeyen % 31’lik kesim… Halkın açlık sınırında yaşadığı, ABD yaptırımlarıyla Covid-19 arasında tam bir felaket tablosunun gölgesinde Maduro’nun ‘kazandığı’ seçimlerin arkaplanı. 

    Venezuela, 6 Aralık’ta Ulusal Meclis’te görev yapacak vekillerini seçmek üzere sandık başına gitti. Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun liderliğindeki Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) de içinde yer aldığı Büyük Yurtsever Cephe (Gran Polo Patriótico), 2015’ten beri muhalefetin kontrolünde olan Meclis’te yeniden çoğunluğu elde etti. İttifak, oyların % 68’ini alsa da, muhalefet lideri Juan Guaidó’nun boykot çağrısı nedeniyle seçime katılım oranı % 31’de kaldı. 

    Bir zamanlar Latin Amerika’nın en güçlü ekonomilerinden olan Venezuela, kötü yönetime ABD’nin 2013 ve 2017 yaptırımlarının eklenmesiyle açlık ve yoksulluk girdabına sürüklenmiş; en temel ihtiyaç maddelerine dahi ulaşamaz olmuştu. Enflasyon 2018’de % 1.300.000 seviyesine fırlamış; 2019’u ise (Ulusal Meclis’in rakamlarına göre) % 7374’le kapamıştı! Bu tablonun üzerine bir de pandemi sırasında ABD yaptırımları yüzünden tıbbi gereçlere ulaşılamaması eklenince, Venezuela’nın karşı karşıya olduğu felaketin boyutları anlaşılabilir. 

    Muhalefet lideri Juan Guaidó, 2019’da kendisini başkan ilan etmiş, 2020 seçimlerinden önce de halkı boykota çağırmıştı. 

    Krizin siyasi cephesinde ise 2017’de çerçevesini Maduro’nun çizdiği bir Kurucu Meclis’in atanmasıyla işlevsizleştirilmiş parlamento var. Meclisin yasama yetkisini elinden alan bu hamlenin ardından, Juan Guaido liderliğindeki muhalefet, yönetimi diktatörlükle suçlamaya başlamıştı. Sonunda da Guaido, Ocak 2019’da Caracas’taki bir mitingde kendini başkan ilan etmişti. İki meclisli ülkede böylece iki başkan olmuştu! ABD ve AB’yle birlikte 50’ye yakın ülke Juan Guaido’yu “meşru” başkan kabul etmişti. 

    Mayıs 2020’de paralı askerlerin Maduro’yu devirmek için Macuto’ya çıkarma yapmaları üzerine ordu bunları hemen derdest etmişti. Bu darbe girişiminin Juan Guaido’nun çevresi tarafından yönlendirildiğinin anlaşılmasıyla, Venezuela’nın iki büyük geleneksel sağ partisi Demokratik Hareket (AD) ve Hıristiyan Demokratlar (COPEI) oyunu hükümetin çizdiği çerçevede oynamaya karar verdi. Maduro bu durumu fırsata çevirdi. Yüksek Adalet Divanı’nı harekete geçirip muhalefet partilerini, yönetimlerini değiştirmeye zorladı. Sağ partilerin arasındaki ayrılıklar sonucunda bir kısmı seçim sürecine dahil olmayı kabul etti. Toplamda 30 ulusal parti ve 50 civarında bölgesel örgüt kayıtlarını yaptırdı. 

    Venezuela’da sol, hükümetteki Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nden (PSUV) ibaret değil. Ülkede iktidara karşı sol gruplar da var. Marea Socialista (Sosyalist Dalga) gibi bazıları geçersiz oy kullanılmasından yana iken, Ağustos’ta Venezuela Komünist Partisi’nin de (PCV) dahliyle kurulan APR (Alternativa Popular Revolucionaria-Devrimci Halkçı Alternatif), yolsuzluğa karşı mücadeleyi öne çıkararak seçimlere katılmayı tercih etti. Bu tabloda hükümet koalisyonunun galebe çalacağı baştan belliydi. 

    Maduro, seçimlere hile karıştırıldığının iddia edilmemesi için AB’den gözlemci talep ettiyse de reddedildi. Boykotçu Sağ muhalefet ise seçime alternatif olarak 7-12 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilecek bir yoklama çağrısında bulundu. Böylece kendi yoklamalarında daha fazla oy toplayarak seçimi gayrimeşru gösterebileceklerdi. Gerçi Amerikan Devletler Örgütü ve AB, seçim daha gerçekleşmeden hileli olacağını ilan etmişti bile… 

    Venezuela’ya sevgi lazım  2017 Temmuz ayında muhalefetin çağrısıyla seçim öncesi Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu protesto etmek için boykot, grev ve eylemler düzenlendi. Göstericilerden birinin sırtında “Venezuela’ya sevgi lazım” yazıyordu. 

    6 Aralık’ta % 50’yi aşması hedeflenen katılım oranının % 31’de kalması Maduro için hezimet oldu. GPP, 2015 seçimlerinde oyların % 40.9’unu 5.625.248 oyla almıştı. Bu seçimde ise ancak 4.3 milyon oy (%21) alabildiler. Seçimlere katılması uygun görülen Sağ partiler ise 1.1 milyon oy ile % 18’lik bir oy oranına ulaştılar. 2015’de Sağ’ın oylarının % 56.2 olması muhafazakar eğilimli seçmenin boykota cevap verdiğini gösteriyor. 

    Yine de seçim sisteminin birinci partiyi kayırması nedeniyle GPP, 277 kişilik parlamentoda her türlü radikal değişimi yapabilmesi için gereken üçte ikilik çoğunluğu fersah fersah aşarak 250 sandalye kazandı! Katılımın düşüklüğünü açıklamak için salgının ötesinde siyasal açıklamalar gerektiği ise aşikar. Maduro, Chavez’in 2012’deki son kampanyasında elde ettiği gücün çok uzağında. Halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak için gereken politikalar yürütülemezken, kayırmacılığın beslediği “Bolivarcı” burjuvazinin keyfi yerinde. Özel ve kamusal kesimdeki işçiler ve sendikacılardan oluşan bir grup, hem yeni hem de geleneksel burjuvaziye karşı çıkıyor. Öte yandan Sağ muhalefet, boykot stratejisiyle boy ölçüşmekten kaçıp bir alternatif olma imkanını zedeledi. Aslında iktidar da muhalefet de sokağı kaybetti. 

    Eğer halkın bir kısmı Maduro’ya oy veriyorsa, bu Chavizm geçmişinin hatrına… Chavizm en radikal söylemlerinde bile kapitalizmi cepheden sorgulamamıştı. İlk yıllarında en yoksul kesimlerin sağlık, eğitim gibi ihtiyaçları konusunda yaptığı iyileştirmelerle 2007’ye kadar seçmen nezdinde önemli başarılar kaydetmişti. 2008-2009’dan ve özellikle de Maduro’nun başkanlığa gelmesinden sonra ise bu harcamalar kısılmış; ekonomi liberalleşirken, yeraltı zenginlikleri de peşkeş çekilmişti. 

    Seçimlere katılım oranının düşüklüğü, yürütmenin yasa ve kararnamelerle güçlendirildiği ülkede aslında parlamentonun pek de bir anlamı olmadığının göstergesi oldu. Yürütme gücü başkanın şahsında somutlaşmışken, Venezuela halkı sorunlarıyla başbaşa kalmış gibi. 

  • Kadınlar hakları için meydanlarda, isyanda!

    Kadınlar hakları için meydanlarda, isyanda!

    Geçtiğimiz ay Türkiye kendi “#metoo” hareketiyle sarsıldı. Özellikle edebiyat ve basın dünyasındaki cinsiyetçilik, yeni bir haber sayılmasa da kadınlar ilk defa yaşadıklarını bu denli geniş kitlelere ulaştırdılar. Bu isyanın tarihiyse çok daha eskiye dayanıyor. Osmanlı döneminden cumhuriyetin ilk yıllarına uzanan kadın hareketi, özellikle seçme ve seçilme hakkı talebi nedeniyle basın tarafından karikatürler ve alaycı köşe yazılarıyla sıklıkla küçümsenmiş; kadınların Meclis’e girdiklerinde gündeme moda ve makyaj gibi konulardan başka katkıları olmayacağı söylenmişti. Kadın hakları mücadelesinin sembol isimlerinden Nezihe Muhiddin, 1927’de yazdığı “Kadınlık yüksektir” açıklamasıyla bu karikatürlerden biri yüzünden Akşam gazetesini özür dilemeye de mecbur etmişti. Ne yazık ki nihayet gayesine ulaşıp kadınların seçme ve seçilme hakkını kazandığı günü gördüğünde bu saldırılar yüzünden hareketten uzaklaşmıştı. Yüksek ihtimalle 11 Nisan 1930’da Sultanahmet Meydanı’nda kadınların seçme ve seçilme hakkını kutladığı mitingde çekilen bu fotoğrafta onu bu yüzden göremiyoruz. 

    DEPOPHOTOS 

  • Geçen yılın en önemli zaman yolculukları

    Geçen yılın en önemli zaman yolculukları

    Dünyamızda hayatı durma noktasına getiren küresel salgın, ülkemizdeki arkeolojik çalışmaları durduramadı. Bu zorlu süreçte kazı ekiplerinin en büyük güvencesi Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün verdiği önemli destekler oldu. 2020’de Türk ve yabancı bilim heyetleri ile müzelerimiz tarafından yaklaşık 300 arkeolojik kazı gerçekleştirildi. Kazılarda Paleolitik Dönem’den Geç Osmanlı Dönemi’ne uzanan sürecin mağaraları, yerleşmeleri, antik kentleri, kaleleri, mezarlıkları, tümülüsleri ve kurganları araştırıldı. Anadolu ve Önasya tarihini değiştirecek nitelikte binlerce önemli kalıntı ve bulgu ortaya kondu. İşte öne çıkan kazılar ve buluntular….

     KASTAMONU – KAHİNTEPE / MÖ 13. BİNYIL

     KARADENİZ’İN EN ESKİ YERLEŞİMİ

    Araç ilçesi yakınlarında bulunan Kahintepe’de Düzce Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Nurperi Ayengin’in bilimsel danışmanlığında yapılan kazılarda Karadeniz Bölgesi’nin bilinen ilk Neolitik Dönem yerleşmesi saptandı. MÖ 12 bin ile 7 bin yılları arasına tarihlendirilmesi teklif edilen yapıların dinsel amaçlı kullanılmış olduğu düşünülüyor. Karadeniz Bölgesi’nin en eski yerleşmesi ve tapınım alanı ortaya çıkmış bulunuyor. 

     KÜTAHYA – SEYİTÖMER HÖYÜĞÜ / MÖ 29. YÜZYIL

     KİLDEN YAPILMIŞ SÜVARİ

    Kütahya Müzesi Başkanlığı tarafından kazılmakta olan Seyitömer Höyüğü, sıradışı bulgularıyla uzun zamandır arkeoloji dünyasının dikkatini çekiyor. 2020 dönemi çalışmaları sırasında Erken Tunç Çağı II (MÖ 2800-2400) tabakalarında bulunmuş olan kilden yapılmış bir süvari heykelciği, Önasya öntarihi için de çok önemli bir bulgu. Tek benzeri Filistin’de olduğu bilinen figürin, günümüzden 4500 yıl önceki uzun mesafeli kültürel ve dinsel ilişkileri kanıtlar nitelikte.

     KAYSERİ – KÜLTEPE (KANEŠ) / MÖ 23. YÜZYIL

     TAHTTAKİ ÇIPLAK TANRIÇA

     Anadolu’nun ilk başkentlerinden biri olan Kayseri yakınlarındaki Kültepe’de (Kanes), Ankara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu başkanlığında sürdürülen kazılarda Erken Tunç Çağı’na (MÖ 2200) ait bilinen en büyük boyutlu heykel açığa çıkarıldı. 45 cm boyundaki heykelde, süslü bir taht üzerinde oturan çıplak bir Tanrıça betimleniyor. Bu benzersiz heykel, Kültepe’ye özgü dinsel inançları yansıtan en nadide eserlerden biri olarak dikkati çekiyor. 

    ZONGULDAK – TIEION (TIOS) / MÖ 7. YY 

    FRİG GRAFİTİSİ

    Çaycuma ilçesindeki Tieion Antik Kenti’nde Doç. Dr. Şahin Yıldırım’ın bilimsel danışmanlığında yürütülen kazı çalışmalarında dış yüzeyinde Frig alfabesi ile yazılmış grafitiler bulunan çanak-çömlek parçaları ortaya çıkarıldı. Kentin akropol bölümündeki kazılarda bulunan ve MÖ 7. yüzyıla tarihlendirilen parçalar, Frig kültürünün Karadeniz kıyılarına ulaştığını kanıtlamakla birlikte, eski Yunan kolonizasyonu sırasında Anadolu’nun kuzey kıyılarının ıssız olmadığını da gösteriyor. 

    ERZURUM – ŞENKAYA / MÖ 6. YÜZYIL

    PROTO TÜRKLERİN İZLERİ

    Erzurum ili Şenkaya ilçesi Ormanlı Köyü’nde, bir çobanın ihbarı sonucu Erzurum Müze Müdürlüğü’nce koruma altın alınan bir stel-heykel (MÖ 6-5. yüzyıllar) keşfedildi. Elleri göğüs üzerinde bulunan ve belinde geniş bir kemer motifi olan erkek figürünün betimlendiği stel-heykelin daha erken tarihlere ait benzerleri Hakkari’de bulunmuştu. Avrasya ve Türkistan’da geleneksel olarak kullanılmış olduğu bilinen stel-heykellerin en erken örneklerinin Doğu Anadolu’da bulunmuş olması, İslâmiyet öncesi Türk tarihi (Proto Türkler) bakımından çok önemli. 

    AMASYA – OLUZ HÖYÜK / MÖ 6. YÜZYIL 

    FRİGLER VE DİNSEL PRATİKLER

    Amasya Oluz Höyük’te Anadolu’nun tekstil tarihine ait yeni ve çok önemli kanıtlar bulundu. İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şevket Dönmez başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarında, Frig Dönemi’ne ait dinsel pratikleri gösteren yeni kanıtlara ulaşıldı. Kilden şekillendirilmiş dokuma tezgahı ağırlıkları ile boya kalıntıları yaklaşık 2500 yıllık bir tarihe işaret ediyor (Detaylı bilgi için bkz. sayfa 80). 

    İZMİR – SMYRNA / 3. YÜZYIL 

    TİYATRODA SATYROS KABARTMASI 

    Kadifekale ile agora arasındaki yamaçta yer alan Smyrna tiyatrosunda elinde avcı sopası (lagobolon) bulunan bir Satyros kabartması ortaya çıkarıldı. İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Akın Ersoy başkanlığında gerçekleştirilen kazı çalışmalarında bulunan eserin tiyatro mekanında bulunmuş olması, buradaki yapıların muhteşem ve fantastik heykel ve kabartmalarla süslenmiş olduğunu ortaya koyuyor. 

    AMASYA – VENK SUYU / 18. YÜZYIL 

    TEODOSİUS’UN MEZARI 

    Kent merkezinde yer alan Venk Suyu mevkiinde Amasya Müze Müdürü Celal Özdemir başkanlığında gerçekleştirilen kazılarda, bir rahibe ait olduğu tahmin edilen mezartaşı bulundu. 15. yüzyılda inşa edildiği düşünülen yapının girişinde açığa çıkarılan 1737 tarihli mezartaşı üzerinde, Rumca harflerle “10. Büyük Rahip Teodosius (burada yatıyor)” cümlesi yer alıyor. 

    BURSA – İZNİK (NIKAIA) / 5. YÜZYIL 

    ROMA’DA ÖLÜM EDEBİYATI 

    İznik’te Roma Dönemi’nden kalma bir mezar kitabesi bulundu. Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Doç. Dr. Aygün Meriç’in danışmanlığında gerçekleştirilen kazılarda, Nikaia kentinin nekropolü olduğu tahmin edilen alanda bulunan mezar stelinin bir kadın tarafından eşi ve oğlu için diktirildiği anlaşıldı. Stel, o dönemki “ölüm edebiyatı”nın zenginliğine işaret ediyor. 

    MARDİN – DERİK / 4. YÜZYIL 

    ERKEN HIRİSTİYANLIK YAPISI 

    Derik ilçesi yakınlarındaki Antik Gola yerleşim alanında Mardin Müze Müdürlüğü tarafından yapılan kazılarda çok büyük olasılıkla Süryanilerle ilişkili bazilikal planlı bir kilise ya da vaftizhane olduğu düşünülen bir kalıntı açığa çıkarıldı. 4. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş olan yapının tabanı, dört mevsimin resmedildiği insan, hayvan, bitki ve haç motifleriyle süslü eşsiz kompozisyonlara ve kitabeli bir mozaikle kaplı. Güneydoğu Anadolu’daki en erken Hıristiyanlık yapılarından. 

  • Yetmez ama Hitler…

    Yetmez ama Hitler…

     Adolf Hitler bundan tam 88 yıl önce, Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi. Seçimlerde meclis çoğunluğunu sağlayamayan Nazi Partisi liderinin başbakan olması, o dönemde ne iktidar ortakları ne muhalifler ne Yahudiler ne de ülke aydınları tarafından bir tehdit olarak görülmedi. Ancak dünya artık eskisi gibi olmayacaktı. 

    Tarihte fiziksel ve ahlaki yıkım, hiçbir zaman bir isim ile böylesine özdeşleştirilmemiştir.” 
    Ian Kershaw

    1- Adolf Hitler hiçbir zaman seçimlerde mecliste çoğunluğu elde edecek oyu almadı. Emrindeki paramiliter güçlerin oy verenlere yaptığı baskıya rağmen… 

    Hitler’in şansölye yani başbakan olmasıyla ilgili genel algı onun adil bir seçim sonucunda –hatta büyük bir destekle- bu makama geldiğidir. Halbuki işin aslı çok daha farklı. Hitler, başarısız bir darbeci olarak siyasi hayatta belirdikten sonra, partisini, başbakan olacağı Kasım 1932 seçimlerinden sonra bile mecliste hükümet kuracak çoğunluğa ulaştıramadı. Yine aynı sene cumhurbaşkanlığı yarışını Hindenburg’a karşı kaybetti. 1933 Mart ayında seçimleri tekrarlattı; ancak yönetimdeki Nazi hükümetinin paramiliter güçleri birçok yerde şiddet ve baskıyla oy verenlerin gözünü korkutmuş olsa da bu seçimlerde de yeterli çoğunluğu sağlayamadı. DNVP (Alman Ulusal Halk Partisi) ile koalisyon kurarak başbakanlığa atanabildi.

    2- Hitler başlangıçta önemli bir siyasi figür olarak kabul edilmedi; hatta başbakan olduktan sonra bile küçümsendi. Hindenburg ve Papen “bu adamı idare ederiz” dedi. 

    Nazi Partisi’nin siyasi etkisi daha çok Hitler’in ateşli konuşmalarına ve paramiliter güçlerine dayanıyordu. Ancak diğer partilerdeki siyasiler de, dünyadaki diğer liderler de (Mussolini dahil), Hitler’in hatipliği dışında bir yeteneği olmadığını düşünüyorlardı. Hindenburg onu şansölye atarken, şansölye yardımcısı Franz von Papen’in “onu rahatlıkla idare ederiz” sözleri etkili olmuştu. 1933 Ocak ayında hükümet kurulurken Papen, “onda halk desteği bizde iktidar olduğu için istediklerimizi kolaylıkla yapabiliriz” diyordu! 

    Reichstag yangını  Alman parlamentosunun toplandığı Reichstag binasında 27 Şubat 1933 akşamı çıkan yangın, Almanya’da tek parti rejimine giden yolun açılmasına bahane edildi. 

    3- Parlamentoyu ilk by-pass eden Hitler değildi. 

    Weimar Anayasası’nın 48. Maddesi’ne göre, başkan “olağanüstü durumlarda” Reichstag’ı yani parlamentoyu by-pass ederek kararname çıkarabiliyordu (aslında parlamento basit çoğunlukla bunu engelleyebiliyordu; fakat 25. Madde’ye göre böyle bir durumda başkan 60 gün içinde meclisi feshedip seçimleri yenileyebiliyor, bu da parlamentoya gözdağı veriyordu). Weimar Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı sosyal demokrat Friedrich Ebert bunu çokça kullanmıştı. Hindenburg 1929 Büyük Buhranı’ndan sonra ise ekonomik krize karşı hükümete “olağanüstü kararname”(Notverordnung) çıkarma yetkisi verdi. Ancak bunun kullanılması sonrasında hükümetin meclisten aldığı destek zayıfladı. 

    Hitler ise başbakan olduktan birkaç hafta sonra “Reichstag Yangını”nı bahane ederek Hindenburg’tan 48. Madde’ye dayanarak meclisi by-pass eden, bugün “Reichstag Yangını Kararnamesi” olarak bilinen yetkilendirmeyi yapmasını istedi. Hindenburg bunu kabul etti ve Almanya’da tek parti rejimi bu şekilde başlamış oldu. 

    4- Almanya’nın önde gelen entelektüelleri, Hitler’in diktatör olacağını tahmin etmiyordu. 

    Hitler’in ülkenin rejimini tek partili bir sisteme ve diktaya dönüştüreceği düşüncesi dönemin entelektüellerine ve gazetecilerine oldukça uzaktı. Bugün adına gazetecilik ödülü verilen Frankfurter Zeitung’un ünlü yazarı Thomas Wolff bile Hitler’in bir diktatöre dönüşebileceğini öngörmemişti: “Birinin Alman ulusunun üzerinde diktatoryal bir rejim kurabileceği umutsuz bir yanlış kanaattir; zira Alman halkının içindeki çeşitlilik demokrasiyi çağırmaktadır”. Savaş sonrası dönemin en önemli sosyal demokrat lideri Kurt Schumacher bile Hitler’in bir dekor unsuru (Dekorationstück) olmaktan öteye gidemeyeceğini söylemekteydi. 

    5- Hitler, Mussolini’nin gölgesinde bir lider hatta onun “kötü bir kopyası” olarak tanımlanıyordu. 

    Benito Mussolini 1922’den beri başbakandı ve kendini daha 1930’da yeni gösterebilmiş Hitler’e göre çok daha kıdemliydi. Faşist İtalya’nın sürdürdüğü agresif dış politikaya Almanya’nın benzer bir sistemle ortak çıkması, aslında Mussolini’yi memnun eden bir durum değildi. Her ne kadar İtalyan yönetimi Avrupa’da sağ ve aşırı sağ hareketleri destekliyorduysa da Hitler’e o kadar sıcak bakmıyordu. Mussolini’nin Nazilere destek için 250 bin liret (yaklaşık 50 bin Reichsmark) vererek Mein Kampf’ın (Kavgam) İtalyanca haklarını alması işbirliğinin göstergesi olarak nitelendirilse de; aynı dönemde faşist liderin olası bir Alman yayılmacılığına karşı Avusturya şansölyesi Engelbert Dollfuß’a 5 milyon liret bağışlaması dikkati çekicidir. 

    Hitler, bir nevi idolü olarak gördüğü Mussolini’ye resmî ziyaret için epey beklemek zorunda kalmış, kendisi ancak 1934 Haziranı’nda Venedik’te kabul edilmişti. İki ülke arasındaki güç dengesi Nazi Almanyası lehine döndükçe iki lider de ittifaka yönelecekti. 

    Eski ihtişam ve yeni iktidarın tokalaşması  20. yüzyıl Almanya tarihinin en önemli iki figürü, dönemin cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg ve yeni Reichskanzler Adolf Hitler, 21 Mart 1933’te yeni Reichstag’ın açılış töreninde. 

    6- Almanya komünistleri ve Alman Komünist Partisi’nin Hitler’i birincil tehlike olarak görmemesi, onun yerine sosyal-demokratları hedef alması Nazilere iktidar yolunu açtı. 

    Komünistler her ne kadar sokaklarda Naziler ile çatışıyorlarsa da siyasi olarak Nazileri rakip olarak değerlendirmediler. Alman Komünist Partisi (KPD) -SSCB ve Komintern’in de yönlendirmesi ile- siyasi sahnenin dışına çıkarılması gereken hareket olarak sosyal-demokratları görüyorlardı ve İtalyan faşizmine gönderme yaparak onları “sosyal faşist” olarak adlandırıyordu. Bu da sosyal-demokrat/komünist ittifakının oluşmasını engelleyerek Nazilere iktidar yolunu açacaktı.

    7- Hitler’in iktidara gelmesi, Yahudilerde fazla telaş yaratmamıştı. 

    Adolf Hitler’in Yahudi karşıtlığı/düşmanlığı kamuoyu tarafından bilinmekteydi. Tıpkı dönemin aydınlarının, Nazilerin rejimi tekparti sistemine dönüştüremeyeceği inancı gibi; Yahudiler de anayasal haklarının ihlal edilmeyeceğinden emindiler.  Yahudiler, Almanya’nın çeşitli görüşleri barındıran bir demokrasi olması nedeniyle, kendilerine karşı bir baskı olduğu takdirde Almanların onlara sahip çıkacağına inanıyordu. Çok geçmeden 1 Nisan 1933’te, Nazi hükümeti Yahudi işyerlerini boykot kararı aldı. Bundan sonra başlayan süreç toplama kamplarına, gaz odalarına kadar uzanacaktı. 

    Daha fazla bilgi için: 

    Richard J. Evans – The Coming of the Third Reich 

    Ian Kershaw – Hitler 1889-1936 

    Christian Goeschel – Mussolini and Hitler / The Forging of the Fascist Alliance 

  • Krizi fırsata dönüştürmek!

    Krizi fırsata dönüştürmek!

     Yani hayatta kalmaya, hayatı idame ettirmeye çalışmak değil; olumsuz bir vaziyetten faydalanmaya çalışmak. Son yıllarda sıklıkla tekrarlandığı için, ilk duyuşta insana “normal” gibi gelen bu ibare, aslında insan türünün “doğal” ve genetik bir hastalığı. Kendi türüne insan kadar düşman başka bir tür bilmiyoruz. Bir de utanmadan homo homini lupus (İnsan insanın kurdudur) demişiz; güzelim kurtlara benzetmişiz kendimizi. 

    Önce hayvanları sonra kadınları köleleştiren insanoğlu, başına gelen felaketlerin sorumlusu olarak da önce onları hedef almış hep. Hayvanları zaten yiyoruz, eh üstüne de “cadılar”ı da yakıyoruz ve arada Tanrı’ya bunları kurban ediyoruz. Tek Tanrılı devirlerde de daha incelikli, daha “ahlaklı”, daha “sosyal” ve giderek “daha medeni” çözümler üretiyoruz. Modern zamanlarda bunların “sürdürülebilir” olmasına dikkat ediyoruz! 

    Hayatın “normal” denen akışı bozuluyor tarihte kimi zaman. Şu anda içinde bulunduğumuz gibi salgın hastalık dönemleri veya yangınlar-depremler-savaşlar- seller gibi afet dönemlerinde, insan türü kendini iyice kaybediyor. Yoksa kendini mi buluyor? İçimizden çıkan kötülüğü Şeytan’a malederek vicdanımızı temizliyoruz. Tabii buna ihtiyacımız var. Din, ahlak, vicdan, yasa, kod, kural olmadan kendimizi idare etmemiz mümkün değil. Bu durumda, bu toplumsal organizasyonu yapan ve bizi yöneten hemcinslerimizin iktidarını kabul ederek ve onlara belli bir bedel (vergi) ödeyerek “kardeşim, biz kendi kendimize yapamıyoruz; sen bizim adımıza hallet” diyoruz. Giderek de “ancak sizleri de ben seçeceğim” deyip, adına “demokrasi” dediğimiz gayet ileri ve modern ve medeni formatlar ortaya koyuyoruz. 

    Buraya kadar iyi de, esas mesele kriz çıktığı zaman yönetmekte. Krizin olmadığı “normal” zamanlarda, yönetenlerin biraz da “yemesine” itirazımız olmuyor. Zira “yiyor ama çalışıyor”, yani bizi “normal” tutarak kendisi de sebepleniyor. Tamam canım, “olacak o kadar”. Ama esas mesele, kriz çıktığı zaman çıkıyor. “Hani biz size oy-vergi-iktidar falan vermiştik; şimdi hadi bakalım bizi hayatta tutun ve muhtaç etmeyin” diyoruz da, bakıyoruz durum öyle değil. İktidarda bulunan hemcinslerimiz bize birdenbire atalarımızı, çok eski çağları hatırlatarak “sürü bağışıklığı”ndan bahsediyor! Veya dünyanın en “ileri” ülkesi ABD’de olduğu gibi, salgın hastalıktan her gün yüzlerce insan ölüyor. En ileri teknolojinin sağladığı, bilmem kaç boyutlu görüntü eşliğinde uzayın derinliklerine seyahat ediyoruz ama köşedeki bakkala gidip ekmek alamıyoruz. Hesaptan doğalgaz parası çekiliyor ama Çin aşısını vurdurmak için hâlâ bekliyoruz. 

    Kriz fırsatçılığı bizim kanımızda var. İdeolojileri, siyaseti, dini, ahlakı ve kendi oluşturduğumuz ve işimize geldiğinde hiçe saydığımız toplumsal kuralları-kodları da bu yaradılışta aramak lazım biraz. 

  • Sporcunun zeki, çevik ve hayırsever olanları

    Sporcunun zeki, çevik ve hayırsever olanları

    Spor dünyasını atletik performansları nedeniyle alkışlamaya alışığız, ama bazıları saha dışında hayırseverlik ve savunuculuk faaliyetleriyle de alkışı hak ediyor; dünyaya örnek oluyorlar. Çocukların hayata iyi bir başlangıç yapması için çalışanlardan hayatlarını adaletin tecelli etmesine ya da sağlığımıza adayanlara… Yeni yıla başlarken iyiliğe adanmış sporcularla içimizi ısıtacak bir yolculuk. 

     Sports Illustrated dergisi Aralık ayında 5 kişilik “Yılın Sporcuları” listesini açıkladı: Amerikan futbolunun yıldız oyun kurucusu Patrick Mahomes, basketbolun yaşayan efsanesi LeBron James ve tenisçi Naomi Osaka bu yıl “Black Lives Matter” hareketine paralel olarak özellikle siyahlar için seslerini yükselttikleri için listeye girdiler. Kadın basketbolunun büyük yıldızlarından Breanna Stewart ise ırkçılığın yanında kadın hakları için de yaptığı aktivizm çalışmalarıyla bu onura layık görüldü. Hem sağlık hem de siyaset alanında krizler içinde geçen 2020’yi noktaladığımız bu günlerde sporcuların dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için attığı bu adımlar moral yükseltici. 

    Aynı zamanda tıp doktoru olan Amerikan futbolu yıldızı Laurent Duvernay- Tardif, Nisan ayında Sports Illustrated’ın kapağında. 

    Listenin belki en az tanınan ismi ise NFL’in son şampiyonu Kansas Chiefs’in 29 yaşındaki oyuncusu Laurent Duvernay-Tardif’ti. Bu 1.96 metrelik, 146 kiloluk devin listedeki diğer isimlerden bir farkı vardı: O, pandemi süreciyle birlikte kıymetini çok daha iyi anladığımız milyonlarca sağlık emekçisinden biriydi. 

    Laurent Duvernay-Tardif, Kanada’nın Quebec kentinde çalıştığı hastanede. 

    Kanada’da doğan Tardif, McGill Üniversitesi’nde tıp eğitimi alırken, bir yandan da okulunun Amerikan futbolu takımında oynamaya başlamıştı. 2014’te hakkında Sports Illustrated’da çıkan bir makale, haftada sadece bir kez idmanlara katılabildiğini, geri kalan tüm zamanını tıp eğitimine ayırdığını vurguluyordu. 2014’te profesyonel olup NFL’de oynamaya başladığında da bir yandan eğitimine devam ediyordu. Koronavirüs salgınının yayılmasından sonra Tardif, sosyal medya hesabından bu sezon oynamayacağını açıkladı ve doğduğu yer olan Kanada’nın Quebec kentinde bir hastanede çalışmaya başladı. Bu kararıyla Kanada’nın en değerli sporcusuna verilen Lou Marsh Ödülü’nü de almaya hak kazanan Tardif, pandemi döneminde insanları korumak için ön cephede çarpışmaya devam ediyor. 

    Sahada kahraman, hayatta kahraman 
    Sports Illustrated tarafından 2020’nin 5 sporcusu arasında gösterilen Tardif, NFL’de oynayan dördüncü tıp mezunu; şampiyonluk yaşayan ilk doktor Amerikan futbolcusuydu. 

    Çocukların yemek hakkı için hükümete çalım attı 

    İngiltere’de henüz 22 yaşındaki bir futbolcunun saha dışında yaptıkları, bir süredir gollerinden daha çok konuşuluyor. Manchester United’ın yıldızı Marcus Rashford, pandemi sırasında çocuklar için başlattığı kampanyayla tüm dünyada manşetleri süsledi. İngiltere’de yoksul ailelerin çocuklarına okul günlerinde ücretsiz yemek uygulaması okulların kapatılmasıyla kesintiye uğradığında, buna ilk sesini yükseltenlerden biri yoksul bir aileden gelen, aç kalmanın ne demek olduğunu çok iyi bilen Rashford oldu. 

    Genç futbolcu, önce doğduğu kent olan Manchester’da yoksul çocuklara gıda yardımı ulaştırmak için kolları sıvadı. Bölgedeki 400 bin yoksul çocuğa yardım elini uzatmak isteyenler, kurduğu inisiyatife destek yağdırdı. Ardından kampanya tüm ülkeye yayıldı. Futbolcu, 11 Haziran’da yaptığı açıklamayla 3 milyon çocuğa ulaşılabilecek durumda olduklarını duyurdu. 

    Rashford burada durmadı. 15 Haziran’da yazdığı açık mektupla başbakan Boris Johnson’ı harekete geçmeye davet etmesinin hemen ertesinde hükümet, bu konudaki tutumunu değiştirdi. Ekim ayında parlamentoda görüşülen öneri, iktidardaki Muhafazakâr Parti’nin oylarıyla reddedilmeseydi aileleri zor durumda olan 1.4 milyon çocuğa ücretsiz yemek verilecekti, fakat onun çabalarıyla harekete geçen hükümet, yoksul ailelere gelecek yıl yaklaşık 400 milyon sterlin yardım yapacağını açıkladı. 

    Rashford mücadelesine devam edeceğini açıkladı. Belli ki öncelikleri arasında takımını zafere taşımak kadar yoksul çocukların yataklarına aç gitmemesi de var. 

    Hukuk mücadelesinden nikâh masasına 

    Tarihin en iyi kadın basketbolcusu Maya Moore, oldum olası aktivizm çalışmalarıyla tanınıyordu. Öyle ki eski ABD Başkanı Barack Obama ona “Beyaz Saray’da adını bir yere verelim bari, nasılsa sürekli çağırıyoruz” diye takılıyordu. UNICEF’in Kid Power (Çocuk Gücü) inisiyatifinde önemli rol oynayan sporcu, 2019’da sahalara veda etti ve Amerikan hukuk sistemindeki adaletsizliklere karşı sesini yükseltmeye başladı. Hedefinde özellikle bir dava vardı: 18 yaşında hırsızlık ve cinayete teşebbüs suçlamalarıyla 50 yıl hapis cezasına çarptırılan siyah ABD vatandaşı Jonathan Irons’ın davası. Olay sırasında 16’sında olan sanığın söz konusu eve girdiğine dair bir kanıt yoktu. Olayı inceleyen dedektiflerden biri, suçunu itiraf ettiğini söylüyordu; fakat o sırada odada bunu doğrulayacak başka kimse yoktu. Dava bittiğinde Irons 18 yaşındaydı, mahkeme tarafından bir yetişkin gibi yargılanmıştı. Tamamen beyazlardan oluşan jüri onu suçlu bulmuştu. 

    Yokluktan geldi, yokluğu unutmadı 
    Manchester United’ın 22 yaşındaki yıldızı Marcus Rashford, pandemi sırasında yoksul çocukların ücretsiz yemek alabilmesi için başlattığı mücadeleyle İngiltere’yi sarstı (üstte). Basketbol kariyerini bırakıp hayatını haksız yere hapiste olan Jonathan Irons’ı kurtarmaya adayan Maya Moore, Obama döneminde Beyaz Saray’ın sürekli davetlilerindendi (altta). 

    2007’de hapishanedeki özel bir program sayesinde tanışan ikili, kısa sürede arkadaş oldu. Irons’ın masumiyetine inanan Moore, yıllar sonra özgürlüğüne kavuşması için çalışmaya başladı. Bunun için basketbola ara veren sporcu, 2020’de amacına ulaştı. Davası yeniden görülen Irons, mahkeme tarafından serbest bırakıldı. 18’inde girdiği hapisten 22 yıl sonra, 40 yaşında çıktı. 

    Eylül’de katıldıkları bir programda Moore, Irons’la evlendiklerini açıkladığında tüm dünyada manşetleri süslediler. Moore’un kariyerini bırakıp suçsuz bir insanı özgürlüğüne kavuşturmak için verdiği hukuk savaşı da yıllarca konuşulacağa benziyor. 

    Kortun yıldızları çocukların kahramanları 

    Birçoklarına göre tarihin en iyi tenisçisi Roger Federer, bu yıl 40 yaşını bitirecek. Kariyerinin sonuna gelen efsanenin rekorları kırılsa da o asla unutulmayacak. Neden mi? Yeryüzünün dörtbir yanında doğal felaketlerden etkilenen insanlar için yardım toplayan, bunun için açıkartırmalarda raketini satan “Majesteleri” lakaplı sporcu, 14 yıldır UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) İyiniyet Elçisi… 2003’te annesinin doğduğu Güney Afrika’da çocuklar yararına yapılan projelere destek olmak amacıyla Roger Federer Vakfı’nı kurdu. Vakıf zamanla sınırları aştı; Botsvana, Zambiya, Malavi, Namibya ve Zimbabve’de de faaliyet göstermeye başladı. 7 binin üstünde okula sağlanan 52 milyon dolarlık destekle sayısız hayata dokundu; 1.5 milyon çocuğun eğitimine katkıda bulundu. 

    İyilik sınırları aşar 
    Roger Federer, 2003’te kendi ismini taşıyan bir vakıf kurmuş; önce Güney Afrika’da, sonra Afrika kıtasının diğer ülkelerinde 1.5 milyon çocuğun hayatına dokunmuştu. 

    Federer’in ezeli rakibi Rafael Nadal da yardım faaliyetleriyle tanınıyor. İspanyol raket kendi adına bir vakıf kurduğunda henüz 22 yaşındaydı. O gün, bu vakfı geleceğinin başlangıcı olarak nitelendiren tenisçi, topluma borçlu olduğunu ifade etmişti. Uluslararası SOS Çocuk Köyleri organizasyonuna destek olan Nadal, 2010’da Hindistan’ın Anantapur şehrinde Vicente Ferrer Vakfı işbirliğiyle bir eğitim merkezi açmıştı. 

    Kadınlar tenisinin eski 1 numarası Serena Williams da yardım faaliyetleriyle öne çıkan sporculardan… Williams önce meme kanserine karşı yürüttüğü kampanyayla dikkati çekmiş; daha sonra ablası Venus ile birlikte birçok hayır işine imza atmıştı. 39 yaşındaki raket, 2011’den bu yana UNICEF İyiniyet Elçisi. Asya’dan Afrika ve Karayipler’e birçok projeye destek veren Serena, aile içi şiddet, herkese eşit adalet gibi toplumsal sorunlara sağladığı destekle de öne çıkıyor; sağlık alanında yürütülen birçok kampanyaya katkı sunuyor. 

    Kortun ezeli rakipleri Roger Federer ve Rafael Nadal, hayırseverlikte de birbirleriyle yarışıyor. 

    Yeşil sahalarda iyilik için koşanlar 

    Barcelona’nın dünyaca ünlü futbolcusu Lionel Messi, kariyeri boyunca çocuklarla ilgili kampanyalara destek vermişti. Henüz daha reşit bile olmamışken, UNICEF’e bağış yapmaya başlayan süper yıldız, uzun süredir kurumun iyiniyet elçisi. Kendi kurduğu vakıfla da dünyanın birçok yerine yardım elini uzatan “Maestro”, bazı davalardan kazandığı tazminatları hayır kurumlarına ve sivil toplum kuruluşlarına dağıtmasıyla da biliniyor. Örneğin 2016’da İspanya’daki La Razon gazetesinden aldığı tazminatı Sınır Tanımayan Doktorlar’a vermişti. Koronavürüsle mücadele için bağışladığı 1 milyon avro, Barselona ve Arjantin’deki iki hastane arasında bölüştürülmüştü. 

    Alman Millî Takımı’nın Türk asıllı yıldızı Mesut Özil ise 2014 Dünya Kupası zaferinden sonra yaptığı bir jestle hafızalarımıza kazınmıştı. “Panzerler” Brezilya’da taçlanırken, Özil şampiyonluk primiyle 23 çocuğun ameliyat masrafını karşılamıştı. Aynı yıl Laureus Vakfı tarafından ödüllendirilen futbolcu, 2016’da Ürdün’de Suriye İçsavaşı’nda kaçan mültecilerin kaldığı kampı ziyaret etmişti. Mesut ayrıca düğünü şerefine dünyanın farklı ülkelerinde 1000 çocuğu ameliyat ettirmişti. 

    Kısa kısa dünün yıldızlarının yaptıklarına da bakalım: 

    • 2001’den beri BM’nin iyiniyet elçiliğini yapan Zinedine Zidane, Tayland’da AIDS’li çocuklar için sahaya çıkmış, BM Kalkınma Programı çerçevesinde “yoksulluğa karşı maç”larda oynamıştı. Ona göre “Herkes dünyayı güzelleştirmek için bir şeyler yapabilir”di. 

    • FIFA’nın SOS Çocuk Köyleri elçisi olan eski Leeds United’lı Lucas Radebe, ırkçılığa karşı verdiği mücadele ve Güney Afrikalı çocuklar için yaptığı kampanya sayesinde 2000 yılında FIFA’nın fair-play ödülünü kazanmıştı. Mandela’nın “Kahramanım” dediği Radebe, Güney Afrika’yı birleştiren en önemli insanlardan biri olarak hatırlanıyor; bir futbolcudan çok daha fazlası olarak ziyadesiyle saygıyı hak ediyor. 

    • Unutulmaz Hollandalı orta saha oyuncusu Clarence Seedorf, ırkçılığa karşı farkındalığı geliştirmek için canını dişine takanlardan… Kamboçya, Brezilya, Kenya, Hollanda ve Surinam’da sivil toplum projelerine imza attı. 3 ayrı takımla Şampiyonlar Ligi’nde kupa kaldıran tek futbolcu olan Seedorf, “Ünlülerin başkalarının yaşamlarını iyileştirecek projelerde yer almaları gerekir” diyordu. 

    • Crystal Palace oyuncusu Geoff Thomas, lösemiye yakalanmasının ardından bu konuda araştırma yapacak bir merkez için para toplamıştı. 

    • Bir zamanlar Wolves’da oynayan Jody Craddock 4 aylık oğlunun ölümünden sonra ani çocuk ölüm sendromuna karşı çalışmıştı. 

    • Eski Arsenalli Bob Wilson, kızını kansere kurban verdikten sonra bir vakıf kurmuştu. 

    • İrlandalı Niall Quinn, jübilesinde 1 milyon sterlinden fazla para toplamıştı. Bu para hastaneler ve çocuklar için kullanılırken, veda maçında oynayan her futbolcuya hasta bir çocuktan mektup verilmişti. 

    • Bir döneme damgasını vuran Mehmet Özdilek de jübilesinden elde ettiği parayı Türkiye Eğitim Gönülleri Vakfı’na takdim etmişti. 

    Kortun kraliçesi Kenya’da… 
    Serena Williams, 2011’deki Doğu Afrika seyahatinde bölgedeki çocukların okula gidemediğini fark ettikten sonra Kenya’da kendi ismini taşıyan bir okul yaptırmıştı. Williams, okulun açılışı sırasında… 

    Parkelerin şövalyeleri 

    1966’da Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde doğan Dikembe Mutombo, NBA’de yaptığı bloklarıyla tanınıyor. Parkelerin 2.18’lik savunma bakanı, 10 çocuklu fakir bir ailede büyüdüğünden yoksulluğu çok iyi biliyordu. Unutulmaz pivot, kendi adını taşıyan vakfı 1997’de kurmuştu. Cebinden verdiği 15 milyon dolarla, 2007’de Kinşasa’da açılan hastanede on binlerce kişi tedavi gördü. Erken kaybettiği annesi Biamba Marie’nin ismini burada yaşatan Mutombo’nun 2014’te kurucuları arasında yer aldığı Ask The Doctor (Doktorunuza Sorun) inisiyatifi de 100’den fazla ülkenin sağlık sorunlarına derman olmuştu. 

    Phoenix Suns’ın efsanevi oyun kurucusu Steve Nash de 2001’de kurduğu vakıfla British Columbia ve Arizona’daki yoksul, hasta ve istismara uğramış çocuklara yardım elini uzatmıştı. 2006’da Time dergisi tarafından yeryüzünün en etkili 100 kişisinden biri seçilen oyun kurucu, Paraguay’da bir hastanenin çocuk kardiyolojisi bölümünün masraflarını karşılaşmıştı. Uganda’da ve Çin’de muhtaç durumdaki çocuklar için yardım toplayan dünün basketbolcusu, bugünün koçu, spor dünyasının yüz aklarından biri… 

    NBA’de 5 şampiyonluk yaşayan Tim Duncan da yardımsever sporculardan… 2.11 metrelik dev, takımı San Antonio Spurs’un bulunduğu Teksas ile doğup büyüdüğü Virjin Adaları için yaptıklarıyla biliniyor. Kanser araştırmaları ve gençlerin spor yapacağı merkezler için yıllardır bağış toplayan emekli basketbolcu, pandemi sürecinde Amerika’da okuyan hemşerilerinin evlerine dönmeleri için uçak masraflarını karşıladı. Virjin Adaları’nın en büyük onur madalyasıyla mükafatlandırılmasına şaşırmamalı… 

    Bu yıldızlar ne ilk, ne de son. Şüphesiz yeryüzünün dörtbir köşesinde sayısız sporcu, hiç tanımadıkları insanların hayatına dokunuyor; dünyaya ilham verirken, milyonlara umut oluyor. Onlar tek bir insanın bile fark yaratabileceğinin canlı kanıtları… 

  • Büyük bir senariste geç kalmış saygı duruşu

    Büyük bir senariste geç kalmış saygı duruşu

     “Seven” ve “Zodiac” gibi unutulmaz gerilim filmlerinin usta yönetmeni David Fincher, geçen ay Netflix’te gösterime giren “Mank”la Hollywood’un perde arkasını ele alıyor. 1930’lar Amerika’sının gölgesinde, “Yurttaş Kane”in yazarı olduğu iddia edilen Herman J. Mankiewicz ve gerçek hikayesi… 

     Çok yakın plan teller ve “giriş yasak” yazısı. Gerilimli müzik. Süslemeli demir bir kapı; arka planda Drakula’nın şatosu gibi yükselen dev, masalsı, korkunç bir malikane. En tepede tek bir pencerede ışık var. Çok yakın plan kar taneleri. Kamera açılır ve kar tanelerinin bir kar küresinin içinde olduğunu anlarız. Kar küresi, ölüm döşeğindeki yaşlı bir adamın elindedir. Adam son nefesini verirken “Rosebud” der ve küre yere düşüp kırılır. Kırık kürenin yerdeki camından, alçak açıdan hemşirenin yaklaştığını görürüz. Hemşire adamın üzerini örter ve ekran kararır. 

    1941 yapımı “Yurttaş Kane”in yalnızca bu üç dakikalık açılış sahnesi bile, neden halen tüm zamanların en çığır açıcı filmleri arasında en üst sıralarda yer aldığını özetliyor. 

    Bu yılın en güçlü Oscar adayları arasında sayılan “Mank” yarışa dahil olabilmek için sınırlı sayıda sinema salonunda gösterime girdi. 

    Orson Welles’in Hollywood kariyerinin başlangıcı olan film, 9 dalda Oscar’a aday gösterilmiş, ama bunlardan sadece birini, “En İyi Senaryo”yu almıştı. Ödül, senarist olarak adları geçen Orson Welles ve Herman J. Mankiewicz arasında paylaştırılmış, ancak her ikisi de törende bulunmamıştı. Ödülü sonradan alan Mankiewicz ise kameralara “Bu ödülü senaryonun yazıldığı şekilde, yani yanımda Orson Welles olmadan kabul ettiğim için çok mutluyum” demişti. 

    David Fincher’ın Netflix’te gösterime giren yeni filmi “Mank” tam da bu “laf sokma”dan yola çıkıyor. Senaryosunu Fincher’ın 2003’te ölen babasının yazdığı hikaye, Pauline Kael’in The New Yorker’a yazdığı “Kane’i Yetiştirmek” adlı makalesinde ortaya attığı bir iddiaya dayanıyor. “Yurttaş Kane”in senaryosunu Mankiewicz’in yazdığı iddiasına… Filmin ana ekseni de Mankiewicz’in senaryoyu yazdıktan sonra önce adının yazılmasından feragat etmesi, sonra bundan vazgeçip Welles’le çekişmeye başlaması üzerine kurulmuş. 

    Orson Welles henüz 24 yaşındayken, New York’ta “tiyatronun harika çocuğu” ilan edilmesinin ardından Hollywood’a açık çekle getirilmişti. İstediği projeyi çekebilirdi, ama projesi yoktu. Tam da bu noktada devreye sessiz sinema döneminin en iyi kazanan senaristlerinden biri, tiyatro eleştirmenliğinden gelme, alkolik, sivri dilli, müthiş zeki ve tabii Hollywood’un yüzde 90’ı gibi Hitler’den kaçan bir Yahudi olan Herman J. Mankiewicz girdi: Nam-ı diğer Mank! 

    Ender bir kimya 
    Herman Mankiewicz rolündeki Gary Oldman ve Marion Davies rolündeki Amanda Seyfried, yaşları ve cinsiyetleri farklı, ama kafa yapıları benzer iki insanın az bulunur kimyasını yansıtıyorlar. 

    Mank yakın zamanda bir trafik kazasında bacağını üç yerinden kırmıştı. Welles, onu alkolden uzak durması ve 60 gün içinde senaryoyu bitirmeye odaklanması için yanında bir hemşire, sekreter ve içki şişelerine doldurulmuş sakinleştiricilerle birlikte Mojave Çölü’nde bir eve yerleştirdi. Onu gözetim altında tutması için de arkadaşı ve ortağı John Houseman’ı görevlendirdi. Aslında Houseman’ın Welles’in hayatındaki rolü, filmde gösterildiğinden çok daha büyüktü. Mercury Tiyatrosu’nu birlikte kurmuşlardı; Welles kavga çıkarmasa ilk Hollywood projelerini de birlikte yazacaklardı. Mank da bir nevi Houseman’ın yerine tutuldu. Mank kısa sürede sakinleştirici şişelerini viskiyle doldurmanın bir yolunu bulacak; böylece okuyan herkesin “en iyi işi” olduğunu kabul edeceği senaryoyu zamanında teslim edebilecekti. 

    Fincher, film boyunca Mank’ın hayatındaki önemli anlara dönüşler yaparak “Yurttaş Kane”in yapısıyla bir paralellik kurmuş. Arkaplanda ekonomik çöküş yıllarında Hollywood stüdyolarının zenginliğini, 1934 Kaliforniya valilik seçimlerinde yaydıkları propaganda filmlerinin seçimlere etkisini izliyoruz. 

    62 yaşındaki Gary Oldman’ın alkolden biraz erken çökmüş 43 yaşındaki Mank performansı ve William Randolph Hearst’ün metresi, sessiz sinema aktristi Marion Davies’le (Amanda Seyfried) aralarındaki sahneler, filmin en güzel anları. Yaşları ve cinsiyetleri farklı, ama kafa yapıları benzer, birbirlerini çok iyi anlayan iki dostun, cinsel çekim içermeyen kimyasında çok gerçek bir şeyler var. Fakat film bunların haricinde tüm iddiasına rağmen, biraz yavan, kuru ve ağır… Üstelik gerçeği yansıtmayan tarafları da var: Örneğin Kane karakteri sadece Hearst’den değil, birden fazla basın patronundan esinlenmişti. Örneğin Houseman burada çizildiğinden çok daha önemli bir karakterdi. Örneğin bir sahnede alay konusu olan “Dracula” ve “Frankenstein” filmleri henüz çekilmemişti… Tabii kurgu istediğini yapar ama, belkemiğini bir biyografiye dayandıran bir filmin gerçekleri bu kadar değiştirmesi ne kadar doğru, tartışılır. 

    “Mank” Hollywood’da stüdyo sistemine, sessiz sinema döneminin bitişine, 1930’lar ABD’sinin perde arkasına dair yüzeysel ama genel bir fikri seyirciye geçirmeyi başarsa da, üzerine yazıldığı filmin eline su dökemez. 

  • Zafer değil ama dönüm noktası

    Düzenli ordunun Batı cephesindeki bu ilk başarısı, bundan tam 100 yıl önce 6-11 Ocak tarihleri arasında yaşandı. Gösterilen direniş karşısında Yunan kuvvetlerinin geri çekilmesi ve “Çerkes” Ethem kuvvetlerine karşı başarılı bir sınav verilmesi, millete ve Anadolu Hükümeti’ne moral vermişti.

    Bundan 100 yıl önce Ankara’da hâlâ düzenli orduya muhalefet edenler, “Çerkes” Ethem Bey’in Kuvve-i Seyyâresi gibi gerilla savaşı yapan milis güçleriyle mücadeleyi sürdürmek isteyenler vardı. Bu da büyük çapta bir politika meselesiydi; zira Mustafa Kemal Paşa’ya çeşitli nedenlerle muhalefet edenler, onun tek bir merkezî orduya emir verebilecek konumda olmasını istemiyorlardı. Buna koşut olarak, Ethem Bey de Ankara yönetimine açıkça muhalefet etmeye başlamış ve içine düştüğü zor durumdan kurtulabilmek için Ankara’nın, İstanbul’daki Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti’nin önerdiği yakınlaşmaya olumlu bir yanıt vermesi gerektiğini savunmuştu. Bu durumda 1. İnönü Muharebesi hem bir tehdit oluşturmaya başlayan Ethem Bey’e hem Yunan kuvvetlerine karşı düzenli ordunun ilk sınavı olacaktı. 

    inonu
    Batı cephesi kumandanı 
    İsmet Paşa, 1921’de düzenli ordunun Batı cephesinde elde ettiği ilk başarı sayılan 1. İnönü Muharebesi sırasında..

    Sonuçta Yunan ordusunun geri çekilmesi ve Ethem Bey’in kuvvetlerinin dağılması, Ankara’nın kolayca kullanabileceği bir propaganda malzemesi oluşturdu. Nitekim İnönü’deki orduya komuta eden ve çarpışmadan sonra rütbesi tuğgeneralliğe yükselecek olan Albay İsmet (İnönü) Bey, anılarında savaşı şöyle anlatacaktı: 

    “Yunan ordusu Başkumandanı Papulas, Ethem ile de ayrı bir cephede muharebe ettiğimizi hesaba katarak, bizden böyle bir mukavemet beklemiyordu. Fakat 9 ve 10 Ocak günleri bizim mukabil taarruzlarımızla karşılaşıp, o zamana kadar Anadolu’da görmediği bir muharebe tarzına Türk ordusunda rastlayınca, ‘keşif yaptım, bu kadarı kâfi, öğrendik’ dedi ve bıraktı gitti. Yani muharebede ısrar etmedi… 1. İnönü Muharebesi, daha ziyade Kuvayi Seyyare’nin Yunanlılarla beraber gelişen taarruzunun muvaffak olamaması şeklinde bir adım telakki edilmek lazımdır. Atatürk, 1. İnönü Muharebesi’nin neticesine çok önem vermiş görünmektedir. Aslında 1. İnönü Muharebesi askerî bakımdan mütevazı ölçüde bir muharebedir. Yunanlılar taarruz etmişler, bizim mevzileri söktürmüşler; bundan sonra hazırlıksız geldiklerini, ilerisinin daha tehlikeli olduğunu anlayarak kendileri çekip gitmişlerdir. Buna rağmen 1. İnönü Muharebesi, Anadolu hükümetinin kurulması için kâfi gelmiştir”. 

    O günlerde Anadolu Demiryolları Genel Müdürü sıfatıyla Eskişehir’de bulunan Behiç Erkin, 1. İnönü Savaşı hakkında, “11 Ocak’ta her iki taraf mağlup olduk zannı ile geri çekildi; muharebe de bitti” der. İstiklâl Savaşı Nasıl Oldu? kitabının yazarı M. Şevki (Yazman) ise aynı savaşı anlattığı bölümü “1. İnönü harbi zahiren Yunan saflarından ancak birkaç yüz kişi eksiltmekten ve Etemin çetelerini dağıtmaktan başka bir şey yapmamıştı” diyerek bitirir. Ancak yazarın “zahiren” demiş olması çok önemlidir. Zira o da İsmet Paşa gibi biliyordu ki, bu muharebe Anadolu Hükümeti’nin ayakta kalmasını sağlayan önemli etmenlerden biri olmuştur.