Yıllar önce Murat Karayalçın, “Ankara’nın iki kalesi vardır. Biri Ankara Kalesi, öbürü AST” demişti. Emek verenlerin tırnaklarıyla kurdukları özgün yapısıyla, oyuncusu, oyunları, seyircileriyle adeta canlı bir tiyatro müzesi olan bu ikinci kale, bugünlerde düşme tehlikesi altında. Neredeyse 60 yıllık bir kültür geleneğinin yakın tanığından Ankara Sanat Tiyatrosu’nun öyküsü.
Son günlerde bizi üzüntüye sevk eden konulardan biri, 58 yıllık bir kültür çınarı için son günün yaklaştığı haberi oldu. Bu kara haber, Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST) kirasını ödeyemediği için yerinden edileceği havadisiydi.
Seyircisi ile iç içe, diz dize yeni bir tür gibi sunulan ilk üç tiyatronun doğuşuna tanıklık etmiştim. Bunlardan birincisi İstanbul’da Sıraselviler Caddesi’ndeki Arena Tiyatrosu’ydu. İkincisi Ankara’daki Meydan Sahnesi girişimi. Üçüncüsü ise günümüzde dahi varlığını bir direniş anıtı olarak sürdüren AST’ydi. Bu üç tiyatroyla ilgili anılarımı anlatmak niyetindeydim. Ancak şimdi yalnız AST’den bahsedeceğim.
İlk oyun: Godot’yu beklerken Ankara Sanat Tiyatrosu perdelerini, ilk defa Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyunuyla açmıştı. Oyuncular: Tunca Yönder, Işık Toprak, Güner Sümer ve Şevket Altuğ.
1960 başlarında İstanbul’dan Ankara’ya göç etmiştim. Hayat dergisinin Ulus semtinde açtığımız ilk bürosunu 1962’de Kızılay’daki İzmir Caddesi’ne taşımıştık. Büromuzun görüş açısı içerisinde, bu caddeye açılan Ihlamur Sokak adında kısa bir sokak vardı. 1963’ün sonlarına doğru o sokakta bir tiyatro hazırlığı olduğunu haber alınca hemen ilgilendim. Tiyatronun ana kadrosu İstanbul’daki Arena Tiyatrosu’nun belkemiğini teşkil eden kişilerdi. Sanat işlerini Asaf Çiyiltepe yönetecek; idari ve mali işleri ise Bülent Akkurt üstlenecekti. Onları Ankara’ya çekenin bir başka tiyatro çılgını, Güner Sümer olduğu söyleniyordu. Ankara Radyosu’nda görevli ve kendisi de bir tiyatro koruyanı olan Adalet (Ağaoğlu) ablamızın kardeşiydi Güner Sümer. Lise yıllarımızda zamanın en gençlerinden bir grubun ürünü olan ünlü Mavi dergisini çıkaranlar arasında adını duyurmuştu. Bir yolunu bulup Paris’e uzanmış, sıkı bir tiyatro eğitimi almıştı.
Asaf Çiyiltepe iri cüsseli, babacan görünümlü bir tipti. Ben onu İngiliz asıllı Charles Laughton’a benzetirdim. Kendimden de bir hayli yaşlı zannederdim. Öyle saygıdeğer bir tavrı vardı. Doğuştan sanatçı bir ruha sahipti. 1957’de Yunus Nadi Şiir Ödülü’nü kazanmıştı. Buna karşın kendini tiyatroya adamıştı. Kısa süreli bir Fransa serüveni de vardı. Arena Tiyatrosu’nda geliştirdiği devrimci tiyatro deneyimini AST’ye taşımaktaydı.
Ankara’nın ölümsüz ekibi Ankara Sanat Tiyatrosu’nun ilk kadrosundan bir grup, Güven Parkı’nda parka adını veren Güven Anıtı’nın önünde bir hatıra fotoğrafı için poz veriyor.
Bülent Akkurt Harp Okulu mezunuydu. Ancak o ismini sanat dünyası içindeki yöneticilik ve organizasyon ustalığıyla duyurmayı tercih etmişti. Onun bir aralık Rusya’dan gelen ünlü sanatçıların organizasyonuyla uğraştığını anımsıyorum. Yanılmıyorsam ünlü Kızılordu Korosu’nun Ankara konserinin organizasyonunu o yapmıştı. AST macerasından sonra yerleştiği Bodrum’dan bile İstanbul ve İzmir basınıyla ilişkilerini sürdürmüş; San Ajans’ı kurmuş ve Çağdaş adlı sanat dergisi çıkarmayı sürdürebilmişti.
Yönetici konumunda olan bu üç arkadaş, 8 Aralık 1963 tarihinde perde açacak olan tiyatro için genellikle kendi çevrelerinden seçtikleri yetenekli gençlerden iyi bir kadro oluşturmuşlardı. AST ile bizim büromuz arasındaki mesafe adım hesabıyla 100 adımdan fazla değildi. Resmen komşu olmuştuk. Tiyatro sanatına karşı duyduğum özel sevgi dolayısıyla en başından itibaren boş binanın bir gösteri alanına dönüştürülmesini, daha sonra da ilk provaların başlamasını günbegün izlemekteydim. Zaman zaman kayıt düşmek adına fotoğraflar da çekiyordum. Böylece AST’nin o ilk kadrosuyla aramda bir arkadaşlık gelişmiş oldu. Kadrodaki sanatçıların fuayeye asılacak portre fotoğraflarını çekmek de bana kısmet oldu. O fotoğrafları bizim büronun adeta bir stüdyo haline getirdiğim salonunda çektim. İşte bu vesileyle onlar da benim işyerimi keşfetmiş oldular. O yıllarda Hayat ve Ses dergilerinin Ankara bürosunda tek temsilci konumundaydım. Büro neredeyse benim evim gibiydi.
Tiyatro’nun repertuvarına eklediği ilk eser, Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyunuydu. Dört kişilik oyunun icrasıyla bu yeni tiyatro Ankaralı tiyatroseverlerin gönlünü hemen kazanmıştı. Oyunun fotoğraflarını Hayat dergisine haber yapmak üzere çekmiştim. Asaf Çiyiltepe bana “Bundan sonraki bütün oyunlarımızın fotoğraflarını da hep sen çek” demişti.
İlk kadroda bulunanlardan hatırda kalan bazılarını sayacak olursak, ilk aklıma gelenler: Erkan Yücel, Ayberk Çölok, Aysan Sümercan, Tolga Tiğin, Ayton Sert, Tunca Yönder, Işık Toprak, Erkan Yücel, Tuncer Necmioğlu, Şevket Altuğ, Gündüz Kalıç, Yurdan Köklü, Çetin Öner, Rana Cabbar, Ergin Orbey. Kısa zamanda başka katılanlar da olmuştu. O günlerde ayrıca Genco Erkal’ı “Bir Delinin Hatıra Defteri”nde alkışlamıştık. Bu tek kişilik bir oyunun Türkiye’deki ilk icrasıydı. Oyuncu kadrosunun dışında, AST’nin iki dekoratörü Osman Şengezer ve Yücel Tanyeri’ni de dostlar arasında saymalıyım.
Tiyatro’nun açılışının ikinci yılından, Güner Sümer’in AST’yle ilintili hoş bir anısını aktarmak isterim. 16. yüzyılın başlarında yaşamış, takma adı Ruzante olan Venedikli bir komedi yazarının Yosma isimli bir oyununu Türkçeye çevirmiş; AST’de başrolü kendisi üstlenip, kendisi sahneye koymuştu. Nedense seyirci “Yosma” oyununa pek ısınamadı. Gişe hasılatı hemen hemen hiç seviyesinde kaldı. Bu durum karşısında Güner kardeşimiz kendini suçlu hissetmiş, morali bozulmuştu. Biraz moral bulmak üzere bir süreliğine Paris’e uçtu. Paris’in bulvar kafeleri pek ünlüdür ya, bir gün o kafelerden birinde otururken yan masadaki bir adam dikkatini çekmiş. Selamlaşmışlar. Rastlantıya bakın ki bir İspanyol olan o adam da bir tiyatrocuymuş. Meslektaş olunca muhabbeti ilerletmişler. Bir ara Güner Sümer İspanyol’a “Arkadaş, seni biraz dertli görüyorum, neden” diye sormuş. İspanyol “Hiç sorma,” demiş, “Ruzante diye bir herifin Yosma oyununu sahneye koydum; tiyatrom iflas etti”. Rastlantının bu kadarına inanmak zor ama, aynen yaşanmış.
AST’nin tozunu yutanlar Ruzante’nin Yosma oyunundan bir sahnede Güner Sümer ve Serap Tayfur.
Cahit Atay’ın Sultan Gelin oyununun baş aktristi Elif Türkan Atamer.
AST oyuncusu olan arkadaşlar arasında, daha sonraki yıllarda AST’de 40 kadar oyunda rol almış olan Çetin Öner ile, deyim yerindeyse “kanka” durumundaydık. Bunun bir nedeni vardı. Bizim büronun üstüne, çatı katı durumundaki daireye Devlet Su İşleri’nin Bölge Müdürlüğü yerleşmişti. Çetin Öner’in orada memur olarak bir görevi vardı. Şefi de tiyatro yazarı Cahit Atay’dı. Benim asıl sürekli konuğum ise bizzat oydu. Neredeyse her gün bana gelirdi, oturup sohbet ederdik. Yazdığı oyun sahnelerini önce bana okur, fikrimi sorardı. Bildiğimden değil, sohbet ediyoruz ya, aklıma takılan kimi ayrıntılara öylesine, ama samimiyetle değinirdim. Bir keresinde bana “Çok haklısın” dedi, elinde tuttuğu sayfalarca metni toptan yırtıverdi. “Bu oyunu yeniden yazacağım” dedi. Şaşırdım ve üzüldüm. Ama o beni kendi dramaturgu ilan etti.
AST için kırsal kesimde yaşayan kadınların trajikomik öyküleri üzerine üç kısa oyun yazmıştı. Daha önce Meydan Sahnesi’nde oynanıp çok beğenilen Karaların Memetleri oyununda denediği Ermiş Memet, Yangın Memet, Kerpiç Memet adlı üç ayrı Memet’in bağımsız öyküsü formatının kadın tipleri üzerinden yazılmış bir benzeriydi. İroni mükemmel, diyaloglar harika, kendi içlerindeki kurguya diyecek yok. Ama öykülerin birbirlerinden kopuk oluşları pek hoşuma gitmemişti. Kendisine “Acaba bu kadınların hepsi aynı kadın olsa, başına gelenler hayatının çeşitli evrelerinde değişik biçimde karşısına çıkan kaderin tecellisi gibi görünse” biçiminde bir öneride bulundum. Fikrimi çok beğendi, “Buna çalışacağım” dedi. Sultan Gelin oyunu bu şekilde ortaya çıktı. Ruzante’nin Yosma’sından hemen sonra sahnelenen ilk oyundu “Sultan Gelin”. Kayıtlara göre 50 binin üzerinde seyircinin izlediği oyun, moralleri düzeltmişti. AST’nin ayakta kalmasını asıl sağlayan Sermet Çağan’ın “Ayak Bacak Fabrikası” olmuştu. O oyunun seyirci sayısı 100 bini de aşmıştı. Daha ne oyunlar izledik… Kadrolu olsun, konuk oyuncu olsun az sanatçı mı alkışladık… Kerim Afşar, Fikret Hakan ve daha niceleri. Ondan sonra Rutkay Aziz’in önderliğindeki süreç. AST macerası uzar gider…
Canlı bir tiyatro müzesi AST’ın ilk kadrosundan bir grup, Hayat ve Ses dergilerinin Ankara bürosunda, Ozan Sağdıç’ın misafiri olmuşlardı.
Turgut Özakman’ın Reşat Nuri’nin bir romanından uyarladığı Sarıpınar 1914 oyunundan bir sahne.
AST, devrimci karakterini hep korumuştur. Bu yüzden sıkıntılı zamanlarda onun kurumsal yapısına yaramaz çocuk muamelesi reva görülmüştür. Örneğin 1972’de Ankara Sıkıyönetim Kumandanlığı tarafından yasaklanmıştı. Bu yasak ancak 2 yıl sonra çözülebilmişti. Geçmişte AST’nin karşısında yer alanlar olduysa da, ne mutlu ki onlar azınlıkta kaldılar. Yanında yer alan yiğitler daha çok oldu. Kısa bir süre görevde kaldıysa da hatırası belleklerimizde canlı kalan Anakent Belediye Başkanı Sayın Murat Karayalçın’ın şu sözünü anımsayalım: “Ankara’nın iki kalesi vardır. Biri Ankara Kalesi, öbürü AST.” Şimdi o ikinci kale düşme tehlikesi altında. Günümüzde de hem Büyükşehir Belediye Başkanlığı makamında hem de Çankaya Belediyesi’nin başında yiğit insanların var olduğuna inanıyorum. Eksik olmasınlar, konuyla ilgileniyorlar. Duyduğumuza göre Sayın Mansur Yavaş arabuluculuk edip mal sahibiyle uzlaşma peşindeymiş. Şimdilik bir yıllık bir çözüm de bulunmuş. Sayın Alper Taşdelen ise Çankaya Belediyesi’ne ait sahnelerini AST’nin faaliyetleri için tahsis edilebileceğini, oyunları sanal yollarla kamuoyuna yansıtabileceğini söylemiş. Şimdilik duyduklarımız bu kadar. Bence bu türden önlemler kalıcı değil.
Ihlamur Sokak’taki yerin bir tiyatro müzesi haline getirilmesini önerenler de var. Bence o mekân bunca yıllık birikimiyle bir kıdem, adeta bir kutsallık kazanmıştır. AST gibi kendi geleneğini yaratmış bir kültür varlığı, sadece kadrodan ibaret değildir. AST, emek verenlerin adeta elleriyle tırnaklarıyla yarattıkları özgün yapısıyla, oyuncusu, oyunları, seyircileri ile kendi yerinde canlı bir müze olarak yaşatılmalıdır. Her şeyden önce ne pahasına olursa olsun kamulaştırılmalı; Ankaralıların sahibi olmaktan övünç duyacakları öz malı haline getirilmeli. Gerekirse restorasyona tabi tutulmalı; giriş çevresi reklamlardan arınmalı; alçakgönüllü, görkemini sadeliğinden alan bir giriş sağlanmalı. Başkentte, Cumhuriyet’in kurumsal yapılarının sanki kasıtlı olarak terk edilmesine, yok edilmesine ya da başka kurumlara devredilerek kişiliklerinin değiştirilmesine inat, burada bir kültür anıtı var edilerek yaşatılmalı.
Mazisini tüketen ulus, geleceği nasıl inşa eder? Günlük hayatın, insan hikayelerinin aktarılmadığı, küçümsendiği bir tarih ne denli kalıcı olur? Hafızamıza takılanlar eğer kayıt altına alınmazsa, salt “nostalji edebiyatı”nın ucuz malzemeleri olarak kalır. 1950’li yılların Sivas-Divriği hattından çocukluk-gençlik hatıraları ve günümüzle karşılaştrmalar…
Artık geçen yüzyıl dediğimiz 1900’lerin 2. yarı sında, İstanbul gazetelerinde köşe yazarlığı yapan ve doğum tarihleri 19. yüzyıla inen İstanbullu yazarları okurduk. Burhan Felek (1889-1982), Ref’i Cevad Ulunay (1890-1968) bunların kıdemlilerindendi.
Felek Cumhuriyet’te, Ulunay Milliyet’te, o devirde fıkra -bugün köşeyazısı- denen yazılarıyla tanınıyorlardı. Kendi üsluplarıyla biri “Hadiseler Arasında Felek”, diğeri “Geçmiş Zaman Olur ki” girişli, günlük yazılar kaleme alırlardı. Başka gazetelerde de yazınsal, kültürel yaşamsal alanlarda “fıkra” yazanlar vardı. 21. yüzyılda köşe yazarları artık günlük siyasi olayları önemsediklerinden, bu çığır neredeyse kapanmıştır.
Çaltı Çayı Vadisi’nin kenarındaki Sivas’ın Divriği ilçesi.
Andığım iki üstadın gazete sayfalarında kalan yazıları, bugün birer belge değerindedir. Her ikisini de gençliğimde Cağaloğlu’nda, Üsküdar ve Kadıköy iskelelerinde gördüm, yazılarını okudum; kesip sakladıklarım da çok. Ulunay, İstanbul’dan hayli uzaktaki evinden eşeğiyle Yunus istasyonuna, banliyö treni ile Haydarpaşa Garı’na, oradan vapurla Köprü’ye, Eminönü’den dolmuşla Cağaloğlu’na çıkar; “Nokta polisi”yle selamlaşarak gazeteye yürürmüş. Yatık beresinin, gür kaşlarının altında daima gülümseyen bir çehresi vardı. Akşam gazeteden çıkınca, sabahki gelişin dönüşünde son biniti yine Yunus istasyonunda bekletilen eşeği olurmuş. Bu hayvanı, hamulesi (yükü) tuz çuvalı veya odun değil de bir kalem erbabı muharrir, yani kültür hadimi (emekçisi) olduğu için hemcinslerine göre şanslı saymak gerekir.
Bir paşazade olan Ulunay, çocukluğunun ve gençliğinin İstanbul’undan neler anlatmazdı ki? Renkli simaları, kabadayıları, tulumbacıları, musiki fasıllarını, evleri, konakları, külhanbeyleri, mirasyedilerin kopuklar arasında düzenledikleri küfür yarışmalarını… Üstat, Mevlâna soyundan olmakla övünürdü.
Her iki yazar gazetecimiz de geçmiş dünyaları zengin, eski İstanbul kültürünün yaşayan birer hazinesi, son damıtık üstatları, birer nihrir (bilge) idiler. Burhan Felek’in gençliğinde spor yazarlığı, savaş fotoğrafçılığı (1916 başında İngilizler Gelibolu Yarımadası’nı terkettikten sonra bölgeye giden ilk Türk gazeteciydi) yaptığı da bilinirdi. Yazılarında Nasrettin Hoca’ya sıklıkla göndermeler yapardı; “Recebin Kahvesi ve Konsolos Bey” karakteri haftasonu yazılarına özeldi.
Kadınlar ilk defa bir meydan kutlamasında Cumhuriyet’in 10. yılında Divriği’de yapılan törende, Türk kadınları belki de ilk kez meydanda bir ulusal bayrama katılmıştı. Çizgili beyaz çarşaflarını giymiş kadınların ve çocukların güvenliğini önlerinde duran subaylar sağlıyor.
Yayımlanmış kitapları da olan her iki yazar da bugünleri görseler yeni kuşaklara: “Teknolojiye ayırdığınız saatlerden çalabildiğiniz vakitlerde kalem ve kağıtla dostluk kurun. Yaşadıklarınızdan kağıda düşürecekleriniz gün gelir anı olur, öykü olur, hatta tarih olur” derlerdi.
Bu uzun girişi noktalarken, “yaşlı-genç, her okur-yazarın yaşamındaki vazgeçilmezleri arasında kağıtla kalem de olmalıdır” diye biz de yineleyelim. Özellikle de depremler, seller, yangınlar, kazalar ve hepsinin üzerinde bir de salgın yaşanıyorken…
Felek’in ve Ulunay’ın aksine tanıdığım birçok aydın, yaşadıklarını yazmak hatta anlatmak yerine unutmayı seçenlerdendi. Hatta geçmişi anlatmanın günah olduğunu söyleyenler bile vardı. Günümüzde de böyledir. Bu, yaygın bir sorumluluktan kaçıştır. Bu nedenle de bizde yerel kültür zenginliklerinin sözlü-yazılı aktarımı yetersizdir. Yerel kültür alanındaki boşluklarımız dağlar gibidir.
Yine de köylü-kentli 1900 öncesi doğumlu eski yaşlıların, folklor, etnografya alanlarında, çarşı-pazar, komşuluk gelenekleri üzerine araştırmacılara aktardıkları epeyce bir birikim vardır. Bunlar 1970’lere kadar folklor ve etnografya dergilerinde yayımlanıyordu.
Günümüzde de kabaca 80 yıl ve üzeri yaşlılar, ya kendi çocukluk-gençlik yaşamlarını veya bir-iki kuşak öncekilerden dinlediklerini anlatacak araştırmacılar bulabilirler. Ancak bu fırsatı yakalamak da ayrı bir sorundur. Çağdaş iletişim ve medya kültürü bu tür ilişkilere ne kadar izin verir? Durağan yaşama kültüründen ve onun belleğe yüklemelerinden sözedemeyiz. Artık salt “şimdiki zaman” var!
1940’lardan insan manzaraları Divriği’deki İstiklal İlkokulu’nun öğretmenleri ellerinde satırlarla fotoğraflanan öğrencilerine çarşı esnafını tanıtıyor. Burada Demirci Aydoğmuş’un dükkanının önündeler.
Yaz aylarını geçirdiğim Amasra’da köy pazarında gördüğüm bir “Balçıklı Ayşe Kadın” vardır. Onunla söyleşmeyi çok isterim ama galiba duymak ve anlamak sorunu var. Oysa dünyasını değiştirmeden, yaşayanlara bırakılması gerekenleri çok olmalı. Anlatabilse, yaşadıklarını yazacaklarımın en başına koyarım! Her yaz köy pazarında rastladığım bu köy anıtı, gençliğinden beri “köy kadını” urbalarını zamane giysilerine feda etmemiş, küçülmüş de küçülmüş, iki büklüm bir kadın. Vücudunun yarısı şalvarında, üst tarafı yerli basma yazmasıyla sırtından eksik etmediği boş küfesinin altında. Elinde boyunu geçen “daynağı” (değnek), ayağında cizlavet lastik. Tanıyanlar yıllar önce bana “100 yaşını geçti, hiçbir şeyi unutmaz” demişlerdi. Hâlâ aynı! Yaşlanma sorununu bir yerde noktalamış demek. Onun hatırlayabildiklerini neden bir dinleyen ve kaydeden yok?
Divriği Halkevi’nin 1940’lardaki coşkulu günleri.
Eski çağlardan beri, süregelen bir yaşama sürecini yaşayanlardan yazmak önemli bir kültür hizmetidir. 1960’larda yerel tarihlere çalışırken bunun değerini kavramıştım. Ancak bu sözlü derlemeleri ödül kazanan çalışmamda kullandığım için Karacan Armağanı jürisi üyelerinden Selçuklu medeniyeti tarihçisi Prof. Dr. Osman Turan: “Delikanlı, vesikalarla çalışman iyi. Şifahi (sözlü) tarih diye bir şey yok! Sakın böyle uydurmaları dikkate alma!” demişti. Kendisini rahmetle anıyorum. Tabii uyarısını gözardı ederek belgeler kadar sözlü tarihten de çok şeyler öğrendiğimi belirteyim.
Aktaracaklarım, çocukluktan gençliğe veya ilkokuldan ortaöğretime evrilen 1950-1960 yıllarından kesitler; asırlar ötesinden beri yazılı tarihi de çalışılmamış bir Anadolu Ortaçağı kentinin, Divriği’nin bu yıllardaki panoramasından sahnelerdir.
Divriği’den yolu geçenler 1944’de Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, Divriği okullarını ziyarete gelenler arasındaydı.
1950’lerde bir kasaba dünyası
Kaymakam Bey, cumhuriyet müddeiumumisi (savcı) ve hakimler, ahşap hükümet konağındaki odalarında çalışırlardı. Sonbaharın kısalan günlerinde akşam erken olur, tavana asılı radyum veya lüks lambalarını hademe sıra ile yakardı. Bu ışık lüksü, sayılanlarla sınırlıydı. “7 numara petrol lambası” yakılan odalarda ise tapu, nüfus, varidat, icra ve diğer yerli memurlar çalışırdı. İlerleyen günlerde kış soğukları başlar, resmî odaların pencerelerinden dışarıya onlarca soba borusunun üfürdüğü dumanlar görkemli konağı dört yandan sarardı. Dışarıda lamba ve fenerden yoksun kaldırım döşeli yollar, hava durumuna göre ya çamurlu ya karlı olurdu.
Ahşap yapılı küçümen belediye binasının içi-dışı kireç sıvalıydı. Burada belediye reisi, 1 katip, 1 muhasebeci, 3 zabıta memuru, 2 veya 3 hademe vardı. Toprak damı sonradan kiremit döşeli bir çatıyla örtülen tahta minareli Çarşı Camii de gaz kokusu yayan petrol lambalarıyla aydınlatılırdı. Müezzin 5 vakit minareye çıkar, sesinin yettiğince inanca-ibadete çağrı için, -Türkçe- ezan okurdu. Arasta düzeninde sokak sokak sıralı dükkanlardan oluşan çarşıda, marangozlar, demirciler, bakırcılar, köşgerler, yemeniciler, kunduracılar, semerciler, birkaç çilingir ve saatçi, dükkanlarını erken kapatırdı. Bakkallar, birkaç aşçı-kebapçı, terziler ve manifaturacılar, berberler de akşamın erken saatlerinde lamba yakarlardı. Dükkanlar “daraba” denen tahta kepenkliydi. 1 lokanta, 1 Tekel bayii ve kahvehaneler lüks lambalarıyla aydınlatılırdı. Köylülerin hayvanlarıyla geceledikleri ilkel, yarı-karanlık çarşı hanlarında hava kararınca “tam” gece başlar; ölü gözü ışıltısıyla “fıtik” denen küçük idare lambası, yatmak için kerevete çıkmakta, bir yere çarpıp düşmemekte ve hayvanlara bakmakta işe yarardı. 2 otelde, yolcuların odalarına “yatarken söndürün” uyarısıyla 5 numara petrol lambası konurdu.
Türkiye’nin ilk ve en önemli demiryolu müteahhitlerinden Sivas milletvekili Abdurrahman Naci Demirağ, Divriği’yi bir ziyareti sırasında.
Çarşıdaki dört fırında francala-somun değil, yerli usulü pide yapılır; yerli aileler ekmek gereksinimlerini evde odun ocağında yufka tarzında bazlama pişirerek karşılardı. Çarşı pidesini günübirlik kasabaya gelen köylüler, öğlenlerde çarşı esnafı, yerliden olmayan memur aileleri alırdı. Kasaplar arastası karşılıklı 8-10 dükkandı. Çay köprüsünün üstündeki mezbahada kesilen çoğunca keçiler, açıkta at sırtında çarşıya getirilir; vitrini camekanı olmayan kasap dükkanlarında “gövde” olarak çengellere asılır; müşterinin sözde isteğine göre satırla kesilen parçalar tartılıp verilirdi. Galiba 1 kg. et 35-40 kuruştu (1 Cumhuriyet Altını 35-36 TL idi. Kaba bir hesapla 1 altınla 80-100 kg kemikli et alınabiliyormuş). Kasaplarda kıyma makinesi yoktu. Dolma ve köfte için parça etten evde, et kütüğünde satırla et dövülürdü. Esnaf, sinek ve haşerat çokluğundan bizardı; kasaplar, bakkallar, fırıncılar, ellerinde yelpaze, süpürge sinek kovalardı.
Çarşı girişindeki Halkevinin karşısında hem manav hem gazeteci Mehmet Amca’nın dükkanı vardı. Babamla dostlukları olduğundan, tezgaha yanyana sıraladığı gazetelere “yakından” bakmak gibi bir ayrıcalığım vardı. Cumhuriyet, Ulus, Zafer, Yeni Sabah, Hürriyet, Dünya gazetelerine bakardım, bakardım! Gazete alma şansım haftanın 1 günüyle sınırlıydı. Ulus Halk Partisi’ni, Zafer Demokrat Parti’yi tutardı. Babam çarşının CHP’lilerindendi. Dükkanımıza bitişik marangoz Ahmet Amca ise öylesine Demokrat, o zamanki söyleyişle “Demirkırat”tı. Komşuluk hukukuna dikkat ederek tartışırlardı. O günkü saflaşmalar bugün de var ama artık “bozuk”.
Sağımızdaki berber Hacı Mansur İsmail Amca, ikindi sonrası çalışmalar sona erince Ulus veya Dünya gazetesiyle bizim dükkanın önüne gelir, yerel konuşma ağzıyla gazetenin İstanbul Türkçesi arasında peltek bir seslendirmeyle sözgelişi Dünya’dan Falih Rıfkı’yı, Bedii Faik’i, Ulus’tan Hüseyin Cahit Yalçın’ı okurdu.
Bu kıraat seansına sokaktan geçenlerden bir an durup kulak kabartanları tanırdım. Bunlardan ev komşumuz, Türklerin Gazel Ağa dediği Gazer Kıskanoğlu da adının Marmara olduğunu bildiğim Ermenice gazetesi cebinde dürülü gelir, çömelerek İsmail Amca’nın okuduklarını dinlerdi.
1951’de haftasonlarında babamın verdiği 15 kuruşla bir Hürriyet gazetesi alırdım; arka sayfasında Ratip Tahir Burak’ın renkli çizimleriyle “Cem Sultan tefrikası” çıkardı. O gün Hürriyet’i alamasam uykularım kaçardı. İstanbul gazeteleri, posta treni tehir yapmasa bile çıkış tarihinden iki gün sonra gelirdi. Nasıl sabırsızlıkla beklerdim! Tarihe bağlanışımda o yıl boyunca yayımlanan bu tefrikanın dürtüsü de vardır. Cem Sultan tefrikasını hâlâ saklarım.
Dünyaya bağlanan bir kasaba Divriği 1938’de demiryolu gelinceye kadar bütün dünyaya kapalıydı. Bağlı olduğu Sivas’a bile 4 günde gidiliyordu. 1938’de demiryolu açılışında kurulan takta “Cumhuriyetin kuvvet ve kudreti, kuş uçmaz, insan geçmez bu boğazlardan medeniyet yolunu geçiriyor” yazıyor.
Daha hastane yapılmadığından çarşıda iki katlı bir yapının bir tarafı dispanser, öbür tarafı Ziraat Bankası işlevindeydi. Sağlık kadrosu 1 pratisyen doktor, 2 veya 3 sağlık memuru, 1 hayvan sağlık memuru ve 1 hastabakıcı hademe idi. Karakolda 1 polis ve çarşı bekçileri vardı. Hükümetin karşısında kiralanan bir evin alt katı da bir gardiyanın gözetiminde tutukevi idi.
Şaşılacak durum, kasabada asayiş tamdı; sanki güvenlik sorunu yoktu. Cinayet, kavga, hırsızlık, olan-duyulan şeyler değildi! 30 yıl önceki son cinayet ve hırsızlık bir masala dönüşmüş, sırası geldikçe anlatılırdı. Durağan yaşamın, kasabayı örten sükunetin neden veya nedenlerini bugün de açıklayamam. Bir çocuk, önünde giden yaşlı adamı “sollamayı” ayıp saydığına göre asırların nasırlaştırdığı töre veya gelenek baskıları vardı.
Merkezde 6 bin, 109 köyünde toplam 40 bin dolayında nüfusun ilaç gereksinimi için eczane yoktu. Biri giden öteki atanan pratisyen hekimler, birinden ötekine bir “ecza dolabı” anahtarı teslim ederdi. Bu dolap, fotoğrafçının camlı vitrini idi. Kasabada trahom, sıtma, şark çıbanı yaygındı. Çalışan iki tarihî hamam sabah erkeklere, öğleden sonra kadınlara açıktı.
Andığım yıllarda tek parti dönemi kapanmış, Demokrat Parti iktidarı başlamıştı. Çarşının ortasında belki yarım yüzyıldır harabe bir cami vardı. Damı çökmüştü ama duvarlarındaki renkli bezemelere pencere demirlerine tutunarak bakardım. Galiba bir 18. yüzyıl sonu mimarisi idi. Ne yazık çok sonraları hepten yıkıp yerine buz gibi soğuk duvarlarıyla beton bir cami yaptılar. Bu bir hayırseverlikmiş! Önceki Boyalı Camii’nin çarşı çırakları ve esnaf çocukları için yapıldığını yaşlılardan dinlemişimdir. Yani bir tür “Aristo mektebi” imiş. Çocukları renkli bir masal ortamında eğitmeyi bizden yüzyıllar önce düşünen, çocuk eğitimini yarı meddah çocuksu hocalara bırakan bilgelerimiz varmış.
Üç ilkokulun adları Atatürk, İstiklâl ve Cumhuriyet’ti. Cumhuriyet, 2000’lerde yıkılmaktan kurtarılarak restore edildi. Okulun cumhuriyetin 5. yılı anısına halk imecesiyle yapılması, yerel sivil mimarinin çizgilerini ve okula yakışanı yansıtması ne kadar anlamlıdır!
Memleketin hemşerileri Demirağ kardeşlerden Nuri Bey’in, kasabanın ilk mimari projeli betonarme yapısı Nuri Demirağ Ortaokulu’nu yaptırıp eğitime açması 1937’dedir. Yine o yıllarda demiryolu ve demir madeni işletmesi kasabayı gelişmeye açmıştır. 1951’de kaydolduğum bu okulda kütüphane, fizik-biyoloji laboratuvarları, havuzlu park bahçesi, oyun salonları vardı. Toplantı salonundaki tiyatro sahnesini, Muhsin Ertuğrul kasabada dört ay kalarak yaptırmıştı. Nuri Bey’in kardeşi Naci Demirağ da, adıyla anılan kaynak suyunu 24 km. uzaktan getirterek kentte yaptırdığı çeşmelerde akıtmış; halkı ark suyu içmekten kurtarmıştı. İlk elektrik ışığı da 1951’de gözünü kırpmıştı.
Yeşil boyalı bir cami Bugün yıkılıp yerine beton bir cami yapılan eski boyalı cami, çarşı çırakları ve esnaf çocukları için yapılmış. Çocuklar renkli bir masal ortamında eğitim görsünler diye…
1938’de ulaşıma açılan demiryolu ilk defa Batı’ya da ufuk açıyordu. Sivas’a, Ankara’ya, İstanbul’a tren yolculukları başladı. İstasyon, kasabanın can damarı demekti. Halk bu istasyonla Türkiye’ye açıldı. Yerliler pazar günü sabah veya akşam postalarını seyretmek için “şık” kıyafetlerle istasyona gitmeyi âdet edinmişlerdi. İstanbul-Ankara-Erzurum-Horasan hattında gidiş-dönüş seferleri yapan trenler istasyonda 20-30 dakika durur; yolcular ve askerler, seyyar satıcılardan alışveriş yapar; dünyaya kapalı bir yerleşimin halkı da “insan manzaraları” seyrederdi. Bu bir kültür-iletişim susamışlığı olmalıydı. Biz öğrenciler, kitaplarımızdaki siyah-beyaz resimlerinden bildiğimiz İsmet İnönü’yü, Celal Bayar’ı, Şemsettin Günaltay’ı ve diğerlerini, bu trenlerin penceresinde kalabalığı selamlarken görerek “canlı” tanıdık.
Kasabaya inip tarihî eserleri gezenler, okulumuza gelen ünlüler de olurdu. Posta treninin getirdiği ilk gazeteleri görenler bunu bir “devrim” gibi anlatırlardı. Halkevleri 1951’de kapatılınca, ahşap küçük bir yapıda hizmet veren Divriği Halkevi de boşaltılarak, ayıklanan kitapları dışında her şeyi yok pahasına haraç-mezat satıldı. Bu, yeni DP iktidarının kasabaya ilk önemli hizmeti sayılmalıydı!
Kasabada ilk fotoğrafların 1900’lerin başında Mengücek eserlerini ve yazıtlarını belgelemek için çekildiği biliniyorsa da, o sıradaki yol ve güvenlik koşullarında bunun nasıl yapıldığına ilişkin bilgi yoktur. 1930’larda da Fransız arkeolog Albert Gabriel, ekibiyle Divriği’ye gelerek buradaki dünya çapında değerli Selçuklu çağı yapıtlarını incelemiştir.
Anadolu’nun dağ başında asılı kalmış “kom” ve mezra denen üç-beş evcikli yerleşimlerinden kasabalara, küçük kentlere ve il merkezi yerleşimlerine kadar yerel yapı geleneklerini, mimarlık eserlerini koruyan mekanlar; yer yer harabe görüntüleri verse de çok değerli bir tarihî mirası bugüne taşıyordu.
Erzurum, Sivas, Kayseri, Malatya, Niğde, Aksaray, Konya, Afyon… Geçmişlerini tarihsel servetleriyle yansıtmakta, tanıtmakta idiler. Giderek bu kadim yerleşimlerin yanında veya ötesinde yeni zaman semtleri gelişti. Giderek bunlar eskileri yutuverdi.
Gezginler bugün gittikleri yerlerde “eski yerleşim bölgesi görülebiliyor mu?” diye soruyorlar. Eski albümlerde ve kitaplardaki manzaraları artık görme olanağı yok. Ahşap donatılı evler de, onların ördüğü sokaklar da neredeyse bir anda kayboldu. Güzel bahçeler, sokaklar, mesireler, kırlıklar, akarsu kıyıları hatta sahiller silinip gitti. Vadiler de haritalardan siliniyor.
Bu gidiş nereye, bilen de yok! Mazisini tüketen bir ulus olmak ne acı. Yukarıda betimlemeye çalıştığım kasabanın, pire ve tahtakurusu kaynayan bir hanında bile gecelemek isterim!
Bir açıkhava müzesi niteliği taşıyan ören yerini bir kapalı müzeyle tamamlamak, sağduyunun ve işlevselliğin gereği de olsa kirpileştiriyor zihnimi. 2800 yıl öncesine tarihlendirilmiş bir kandilin marangoz dükkanından dün gelmiş bir vitrinde sergileniyor oluşu elbet eşyanın mantığı… 3 boyutlu teknoloji, pek yakında ‘7 Harika’nın yeniden yerlerine, ilk ve özgün(e yakın) halleriyle konuşlanmalarına olanak sağlayacak.
Çocukluğumda katıldığım-götürüldüğüm ören gezileri, sonrasında uykularıma karabasan atmosferi taşırdı; daha çok doğal afet tasavvurlarıydı hayal perdeme yansıyan görüntüler. Zamanla azaldı o etkili sahneler; gün geldi kayboldular. Kaybolmayan, onlara doğru yola düşme tutkusuydu. “Ziyaret” kavramının bende karşılığı, derin varlığı sır olmasa gerek; iman yoksunu olmama karşın, ziyaretgahlara kutsallık boyutu yüklenilmesini hem de nasıl anlarım. Benim de herkes gibi bazı yerlem noktalarına ayrıksı anlam verdiğim olmuştur.
Afrodisias’ta, Efes’te, Pompeii’de, Sagalassos’ta “kapanış saatı” olmasını öteden beri sessiz bir tepkiyle karşıladım. Gündüz boyu ziyaretçi kalabalığının bir tür yaşanırlık kazandırdığı o kent kalıntıları akşam indiğinde boşalır, gecenin içine ağır ağır koyu bir yalnızlık vadisi olarak devrolurlar. Elimde ufak bir çırağı, sokaklar boyunca, dilediğim an dilediğim ev kalıntısının içine dalarak dolaşamamayı benden haksız yere esirgenmiş bir özgürlük baloncuğu sayarım hâlâ.
Macar 3D sanatçısı Adam Nemeth tarafından hazırlanan Efes Antik Kenti illüstrasyonu.
Selçuk’a birbaşıma ilk gidişimi anımsıyorum, 1970 güzü, kafam karmakarışıktı. Bunu iyi biliyorum; o karışıklıktan kolay sıyrılamadığımı, yoğun emek harcadığımı, kendimi seçtiğim yola oturtmamın epey zaman aldığını, başka şeyleri de biliyorum. Şehirden şehire geçmiştim ilkgençliğimi katederken; dahasına, uzak noktalara gitme isteğim kabarmıştı; geçmişin büyüleyici, görkemli yıkıntılar, nedenini tam kavrayamadığım bir içsalıncakta durdurulmaz duygusu veren bir hızla sallıyordu beni.
Herakleitos o yıl çıktı önüme; 50 yıl sonrasına gelesiye kesintisiz, çoksapaklı bir birlikteliğim oldu Efes’in hemşerisiyle. Şehrin, kütüphanenin, yolun taşlarına katılmış izler konusu böylece imgelem kutumda yeretti. Bin yıl boyunca varolmuş, sonra terkedilerek ıssız bir kütleye dönüşmüş her kent bugünün yarı mağrur megapolisleri için memento mori’yi (kaçınılmaz ölüm) temsil eder; lahitlerinde kemik tozu kalmış nekropollerin az ilerisindeki yaşama alanlarına ölüm bazen birkaç saatta, bazen sinsi temposuyla inmiş; insanı sınırların dışına, sürgün ve göç yollarına püskürtmüştür.
Gündüz saatleri boyunca ziyaretçi kalabalığı, Efes Antik Kenti kalıntılarına bir tür yaşanırlık kazandırıyor.
Bunları söylüyor-yazıyorum; benden önce aynı duyguları, düşünceleri taşıyan sayısız cümle kurulmuş olduğunu bilmezden mi geliyorum? Herkesin yaşantısı, deneyim deposu, firari imgelem alıştırmaları biricik. Benimkisi de: Ayasuluk tepesine çıktığımda kendimi kuş sanmıştım. Orada bir duvara daha tutkuyla bağlandım. Agape’nin içimdeki karşılığı taş örgüler oldu.
Bir daha Efes’e, Nemrud’a, Troya’ya dönemeyebilirim. İsfahan’a, Aynaroz’a, İskenderiye’ye, Montevideo’ya, Osaka’ya, daha nice noktaya yanaşamayacak hayalet teknem. Ören yerleriyle bağlantılı gelişmeleri olabildiğince izleme iştahım sürüyor buna karşılık. Balatlar’da ortaya çıkarılan zemin mozayiği, talan edilen Palanlı mağarası, Surp Sarkis Kilisesi’nden çalınan taşlar – buluntularla yitimler arasında mekik dokuyor içinden geçtiğimiz dönem; birileri kuruyor-kurtarıyor, birileri söküyor-yıkıyor-yokediyor. ‘Hümanist kültür’ün hayatımda öncelikli yeri oldu; gelgelelim bir hümanist sayılamam. İnsanın canlılar âlemindeki en zararlı, en ahmak, en kötücül varlık olduğu düşüncesinden yaşadıklarım beni uzaklaştırmadı; tersine, tarihten süzdüklerimle günümden tepeme inenlerden, gördüm, kem alaşım doğdu.
Dünyanın yedi harikasından Artemis Tapınağı’ndan geriye iki mermer parçası kaldı; ama “tekniğin imkanlarıyla yeniden üretilen” minyatür bir kopyası, Haliç kıyısındaki Miniatürk’te görülebiliyor.
Herostratos’un hikayesine -Selçuk’a gidişimden yaklaşık 1 yıl geçmiş olsa gerekti- Sartre’ın Duvar’ında rastladıydım. Efes’teki Arteminion’u yaktığı için adı geleceğe kalsın isteyen bu adamın haklı çıktığı düşüncesi doğru olmasına doğruydu; buna karşılık mimarların Samoslu Theodoros ile Metagenes ve babasının olduğu bilgisi yeterince hıfzedilmiyorsa, bu insanoğlunun kötülüğe duyduğu sayrıl hayranlıkla bağlantılıydı. Cicero, Büyük İskender’in doğduğu gün, 21 Temmuz 356’da Herostratos’un “7 harika”dan birini ateşe verdiğini yazıyor; Plutharkos’un onay verdiği bir tarih. Efesliler adının anılmasını yasaklamışlarsa da, Theopompus dilini, elini tutamamış, anmış adını, kayda geçirmiş. 17. yüzyıl sonunda yürürlüğe giren damnatio memoriae kavramı Eski Roma’da uygulanmaya başlayan, kargışlanmayı hakeden kişinin isminin post mortem silinmesi durumu her vakit hakça gerçekleştirilen yaptırım olmamıştır. Stalin’in muhaliflerini fotoğraflardan bile kazıttığını biliyoruz.
Antik kentlerin geceleri kapatılmaları, dolayısıyla içlerine kapanışlarıyla sınırlayamam yadırgadıklarımı. Alacahöyük ile Hüyük köyünün, Kültepe ile Karaev köyünün, birkaç bin yıllık bir kadim yerleşkeyle günümüzün bir yerleşim yerinin yanyana durmalarını garipserim öteden beri. O köylerden birinde doğmuş olsaydım, kalıntılara komşu yaşamak üstüme bir tedirginlik bulutu çökertirdi: Çok eski geçmiş tabakaları kendimi bildim bileli içimde sinsi bir ağrı uyandırır.
Bir başka, belki daha derin bir itiraz duygusu düşüncesi -ikisinin de payı geçerli olduğu için onları birlikte anıyorum- kadim kentlerin üvey kardeşleri olan müzeler üzerinden besleniyor bende. Makul bir itiraz tarzı sayılmayacağını bilerek ifade ediyorum bunu. Ne yapalım ki bir açıkhava müzesi niteliği taşıyan ören yerini bir kapalı müzeyle tamamlamak, sağduyunun ve işlevselliğin gereği de olsa kirpileştiriyor zihnimi. 2800 yıl öncesine tarihlendirilmiş bir kandilin marangoz dükkanından dün gelmiş bir vitrinde sergileniyor oluşu elbet eşyanın mantığı. Gelgelelim başım hoş değil benim bu yabancılaştırma efektine (evet Brecht’in peşinden giderek söylüyorum) kurban olmuş eşyanın hâli ve sergileniş mantığıyla.
Sagalassos’ta Hadrianus’un heykelinin bulunduğu haberi eriştiğinde, çift kutuplu bir duygusal denklem kurulmuştu bünyemde: Bir an önce görmek için o irikıyım heykeli can atıyordum; ama bulunduğu (yapılalı beri durduğu) yerde değil de, kilometrelerce uzaktaki Burdur Arkeoloji Müzesi’nde, Sagalassos’tan çıkarılan (iki anlamıyla da!) öteki bulgulara komşu bir kaide üstünde onu göreceğim fikri düpedüz incitiyordu beni. Öyle ya: Öyle idiyse, neden Zeus altarını geri almak için harekete geçmişti kültür sevdalıları? Öyle ya, bis, Berlin’de daha iyi korunduğu, Anadolu yarımadasından günaşırı gelen tahribat haberleri hesaba katıldığında, kesin değil miydi? Benim gözümde, az uzak çok uzak sorununa indirgemek abesle iştigal olurdu: Taş (cam, tahta, maden, kâğıt…) gurbetteyse gurbetteydi.
Yıllar boyu varolmuş, sonra terkedilerek “ıssız bir kütleye dönüşmüş” Efes Antik Kenti, bugün turistlerin ve kedilerin ziyaretine açık.
Hadrianus’un Yourcenar üzerinden pek çok okurun yaşamına girişi vurgulanmışsa nedensiz midir? Roma’ya kaç adım, Villa Adriana’yı Roma’daki anıt-mezarından hemen sonra ziyaret etmeli; oradan Atina’daki kalıntıları görülmeye değer kütüphanesine uğranmalı; ardından Edirne’ye geçmeli; Antalya’da adıyla anılan kapıya peşisıra dayanılmalı. Bu dağılmış izler biraraya toplanacak olsalar, yanlış ve zorlama bir sıkıştırma tablosu çıkardı karşımıza –herşey yerliyerindeyken oturur asıl anlamına.
Hayat, kaldı ki, herşeyi imgelem(ler)de yerinden oynatır. Efes Müzesi’ndeki Marcus Aurelius büstü Dubuffet’nin Sakal Çiçeği’nin tohumunu tetiklemişti sözgelimi.
Gurbet taşlarına döneyim ama. Viyana Efes Müzesi’ndeki parçaların çıkış hikayesine dönmek için değil gene de. Şu var: Part kabartmalarınınki derin bir hikayenin ayrıca ayağa kalkma hikayesini içeriyor. Anıt, özgün halinde 70 metreyi bulan bir uzunluktaydı; Viyana’da muazzam çabayla toparlanan kabartma levhaların anlatısı 45 metreye yaklaşıyor; kalan bölümün küçük bir kesiti Selçuk’da. Bulgular üstünde titiz bir puzzle çalışması yürütülerek akı/ş yeniden kurgulanabilmişti. Neue Burg’da, Efes kütüphanesine ait çok sayıda heykel de sergileniyor -sürgün yapıtlar onlar.
3D teknolojisi pek yakında, ‘7 Harika’nın yeniden yerlerine, ilk ve özgün(e yakın) halleriyle konuşlanmalarına olanak sağlayacak. Halikarnassos’taki Mausoleum’u, bulunduğu yerde, başlangıçta nasıldıysa öyle görmek bir kitsch müzesine sefer düzenlemekle eşdeğer durum doğurmayacak mıdır? Umberto Eco’nun güzelim Sahtenin Savaşı’nda aktardığı Kaliforniya komedyasının, Anadolu yarımadasında tekrarlanmasına kimse şaşırmayacaktır.
Sagalassos kazılarında, 1995’de bir kadının, 2016 sonunda bir erkeğin iskeleti bulundu. Kemik ve kas özellikleri gözönünde bulundurularak yapılandırılan yüzleri de artık Burdur Müzesinde.
Artemis tapınağı ise ‘Miniatürk’te. Özgün yapıların, yapıtların “tekniğin olanaklarıyla yeniden üretimi”nin havsalayı zorlayıcı aşamaya varacağını öngöremezdi Benjamin. Yerkürenin klonlanma olasılığı bilimkurgunun sahasına ait olmaktan çıkacak belki de, çok uzak olmayacak bir gelecekte -sınır tanımayacak yapay zekanın yapay budalalığı.
Türkçemizin en büyüklerinden, dünyanın gelmiş geçmiş en önemli şairlerinden Nâzım Hikmet Ran 119 yaşında. İlk şiirinin yayımlandığı 16 yaşından (1902), son nefesini verdiği 61 yaşına (1963) kadar öyle etkili oldu ki, “dünya şairi” kimliği genç yaşında yeryüzünün neredeyse tüm coğrafyalarına ulaştı. Yasaklara, mahpusluklara rağmen dizeleriyle bütün insanlığı kucakladı.
1. YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1918
Nâzım Hikmet’in ilk şiiri Yeni Mecmua dergisinde yayımlanır. Derginin kapağında Mehmed Nâzım ismi sol taraftaki blokta, en altta yer alır.
Nâzım Hikmet’in ilk şiiri 3 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua dergisinde Mehmed Nâzım imzasıyla yayımlanır. Henüz 16 yaşındaki şair, “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” şiiriyle derginin kapağından okuyucuya duyurulur. Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Yeni Mecmua dergisinin yazar kadrosunda Yahya Kemal, Halide Edib (Adıvar), Refik Halid (Karay), Mehmet Fuat (Köprülü), Ahmet Emin (Yalman) gibi döneminin önemli isimleri vardır.
2. KİTAPTA İLK ŞİİR / 1920
Nâzım Hikmet’in şiirinin çıktığı ilk kitap ise Numaralı Kitaplar serisinden 1920’de Tanin Matbaası’nda 64 sayfa olarak basılan Üçüncü Kitap’tır. Burada Nâzım Hikmet’in “İman” ve “Namus” isimli şiirleri kendi ismiyle yer alır. Şair henüz 18 yaşındadır. Orhan Seyfi (Orhon), Celâl Sahir (Erozan), Vâlâ Nureddin, Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Yusuf Ziya’nın (Ortaç) da aralarında bulunduğu dönemin genç kalemleriyle kolektif olarak çıkarılan Numaralı Kitaplar, Yeni Edebiyat Neşriyatı adlı yayınevi tarafından 8 adet basılmıştır ve “şiir, hikaye, temaşa” üst başlığını taşır. Nâzım Hikmet ilk dönem şiirleriyle bu serinin beş kitabında vardır.
1920’de dönemin genç, geleceğin usta edebiyatçılarını biraraya getiren Numaralı Kitaplar serisinden Üçüncü Kitap ve Nâzım’ın şiirinin yer aldığı sayfa.
3. İLK FOTOĞRAF / 1920
Nâzım Hikmet’inbir yayında kullanılan ilk fotoğrafı, Ümid dergisinin 26 Ağustos 1920 tarihli 8. sayısındadır. Dergide çıkan “Lades” şiiri, şairin fotoğrafıyla okura sunulmuştur. 18 yaşındaki genç şair, bu şiiri “Güzide Halam’a” diye ithaf etmiştir. Aynı fotoğraf iki ay sonra Alemdar gazetesinin 30 Ekim 1920 tarihli sayısında, “Kısm-i Edebi” ekinde yayımlanacaktır.
Şairin yayımlanan ilk fotoğrafı 1920 Ağustos’unda çıkan Ümid dergisindeki şiirinin üzerinde yer alıyor.
4. BATI’DA YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1925
Nâzım Hikmet, Aydınlık ve Orak Çekiç dergilerinde yazdığı yazılardan dolayı Takrir-i Sükun Yasası’na göre komünist örgütlenme ve propaganda ile içgüvenliği bozmaktan, Ankara İstiklal Mahkemesi’nce 15 yıl kürek cezasına mahkum edilir. 1925 Haziran’ında polis tarafından arandığı İzmir’den gizlice İstanbul’a, annesi Celile Hanım’ın evine gelir; buradan Moda-Mühürdar açıklarında bekleyen bir takayla, tayfa kılığında Sovyetler Birliği’ne kaçar.
Şairin memleketini gizlice terketmek zorunda kaldığı o Haziran günlerinde; Fransa’da Henri Barbusse ile Paul Vaillant Couturier’nin çıkardığı, sol camianın en prestijli dergilerinden Clarté’nin (Berrak) kapağında “Occident-Orient (Batı-Doğu)” şiiriyle Nâzım Hikmet Fransız okura duyurulur. Nâzım, derginin Haziran 1925 tarihli sayısındaki şiirinde, 1923’te ölen ünlü Fransız oryantalist romancı Pierre Loti’yi şu dizelerle yerecektir:
“…
Çürük Fransız kumaşlarını yüzde beş yüz ihtikarla şarka satan: Piyer Loti! Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer!
Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer, Şarkın kurtulduğu gün senin ruhunu köprü başında çarmıha gerer karşısında cıgara içerdim! …”
Nâzım Hikmet’in Clarté’de yayınlanan “Piyer Loti” şiiri, Batı’da bir dergide yayımlanan bilinen ilk şiiridir. Yazar Nedim Gürsel ise Pierre Loti İstanbul’da adlı kitabında, “Nâzım Hikmet’in de, yıllar sonra Paris’te, bu şiirinde Loti’ye haksızlık ettiğini söylediğini Abidin Dino’dan dinlemiştim” diye yazacaktır.
5. ŞAİRLER DE ÇİZER / 1929
İlk kadın ressamlarımızdan Celile Hikmet’in oğlu Nâzım Hikmet, annesi gibi hem resime-çizime meraklıydı hem de bu yeteneğini az sayıda da olsa kimi kitabında imzasız olarak sergilemekten kaçınmamıştı. Öyle ki 835 Satır kitabının 1929’daki ilk baskısının kapağı Nâzım Hikmet imzalıdır. Kitabın bu ilk baskısındaki tipografik yaklaşım, döneminin Rus konstrüktivizm akımından etkilenmiş görünür. 1928’e kadar Moskova Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) hem öğrencilik hem eğitmenlik yapan şairin şiirlerinde de bu akımdan izler görülür.
“İyi haber: İpekçilik broşürleri işi gitgide yoluna giriyor. Şimdi bana broşür başına kaç para vermek lazım geldiği hakkında müzakere olunuyor. Broşürlerin kaynak resimlerini de bana yaptırıyorlar”. Nâzım Hikmet’in Piraye Hanım’a Bursa Cezaevi’nden yazdığı bu tarihsiz mektup, şairin bibliyografyasında müstesna bir yer edinen çizerliğini de gözler önüne seriyor. Bursa Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nin desteğiyle yayınlanmış 7 adet broşürün metinlerinde ve metin içi çizimlerinde şairin imzasının olduğunu müjdeliyor.
6. ‘MÜMTAZ OSMAN’ İMZALI OPERET / 1933
Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ve 1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminin senaryosunu ve filmdeki şarkıların sözlerini Mümtaz Osman yazmıştı. Nâzım Hikmet, İpek Film ve yönetmen Muhsin Ertuğrul’la ilk Türkçe operet-film için anlaşmış, o da senaryo ve operet güfteleri için daha önce Darülbedayi’de “Kafatası” ve “Bir Ölü Evi” piyesleri için beraber çalıştığı Nâzım Hikmet’le el sıkışmıştı.
Peki şair neden Mümtaz Osman müstear ismini kullanmıştı? 1932’de Nâzım Hikmet’in Gece Gelen Telgraf kitabıyla ilgili soruşturma açılmış, dönemin anti-komünist havasıyla okların her geçen gün üzerine yöneldiği şair, çareyi mahlas kullanmakta bulmuştu. Tıpkı daha sonraki film senaryolarında kullanacağı Selma Muhtar, M. İhsan, Ercümend Er ve İhsan Koza takma adları gibi.
İlk gösterimi 22 Ocak 1933’te yapılan, başrollerinde Feriha Tevfik, Ercüment Behzat ve Hazım Körmükçü’nün yer aldığı filmin bir de şarkı kitapçığı çıkacaktır. İstanbul’da ve İzmir’de dağıtılan ve içinde Nâzım Hikmet’in külliyatına girmemiş şiirlerin bulunduğu bu ufacık çok nadir kitapçığın kapağının üzerinde de Mümtaz Osman yazacaktır. Kitapçık, filmin gösterime girdiği 1933’te sinemalarda dağıtılmış ve Nâzım Hikmet’in o yıl basılan tek eseri olmuştu.
1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminde, filmle aynı adı taşıyan ve sözlerini Nâzım Hikmet’in yazdığı, Hazım Körmükçü’nin seslendirdiği parça, taş plak olarak piyasaya çıkmıştı.Parçayı, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz.
Aynı yıl, filmde geçen ve sözlerini Nâzım’ın yazdığı “Aldatursa Beni Karum” adlı parça ile yine kendisinin yazdığı “Söz Bir Allah Bir” operetinin “Sorguya Çekme Beni” isimli parçası da Hazım Körmükçü’nün sesinden Gramofon Plak Şirketi tarafından plak olarak basılır. Plağın kapağında “Karım Beni Aldatırsa filminden” ibaresi yer alır ve filmdeki koro da Hazım Körmükçü’ye eşlik eder.
Nâzım Hikmet, “Mümtaz Osman” takma adıyla yazdığı iki operetin şarkı sözlerinin plağa aktarılmasıyla da telif ücreti alır. Bursa Cezaevi’nde mahpusluğu sırasında 5 Temmuz 1933 tarihinde eşi Piraye Hanım’a gönderdiği mektupta bu plakla ilgili şunları yazar: “Benim piyes işinin peşine düştüğün çok iyi. Bir de Vedat canıma, Vedat biriciğime söyle; onun da tanıdığı, İpekçi’lerden tanıdığı bir Sarı İhsan vardır. Bu ihsan benim ‘Karım Beni Aldatırsa’ filminin plaklarıyla alakadar. O plakların parasını da Vedat ondan sorsun”.
7. YAZDI VE YÖNETTİ: GÜNEŞE DOĞRU / 1937
Nâzım Hikmet’in 1937’de yazıp yönettiği tek uzun metrajlı filmi olan “Güneşe Doğru”, şairin kayıp eserlerinden biri. Arif Dino, Mediha Baran, Ferdi Tayfur, Safiye Ayla, Neyzen Tevfik gibi isimleri kadrosunda toplayan filmin kendisi gibi afişi de kayıp. Aradan geçen 84 yılda “Güneşe Doğru”nun çekildiğine dair en önemli kanıt ise iki sinema ilanı.
28 Ekim 1937’de İstanbul İpek ve İzmir Elhamra sinemalarında gösterime girdiği bilinen “Güneşe Doğru”nun Eskişehir Asri ve Yeni Sinema’ya ait bu sinema ilanları, filmin 6 Kasım 1937’de Eskişehir’de de gösterime girdiğini belgeliyor ve içeriğine dair önemli detaylar veriyor. İpek Film, filmi tanıtırken yerelliğe, “memleket filmi” oluşuna vurgu yapmış: “Üç senelik bir ayrılıktan sonra Türk rejisörleri – Türk artistleri – Türk musiki üstadları – Türk teknisyenlerinin yaptığı – Aşk – Güzellik – Vatan severlik – Heyecan ve sergüzeşt filmi” denilirken, 1934 yapımı “Leblebici Horhor Ağa”ya da vurgu yapılmış.
Sinema ilanlarında filmin konusu ve oyuncularına dair detaylı bilgiler yer alırken senarist ve yönetmen olarak Nâzım Hikmet ismine rastlanmaması şaşırtıcı değil. “Güneşe Doğru”nun çekileceği sırada, 1936’yı 1937’ye bağlayan gece, “komünistliğe tahrik amacına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım Hikmet gözaltına alınıp tutuklanacak ve 1937’nin ilk birkaç ayını Sansaryan cezaevinde geçirecektir.
“Güneşe Doğru” filminin Eskişehir’deki Asri ve Yeni Sinema’ya ait el ilanlarında, yönetmen ve senaryo yazarı olarak Nâzım Hikmet’in adı -malum sebeplerle- geçmiyor. İlan metninin son cümlesi ise dönemin samimiyet algısını göstermesi bakımından ilginç: “Bu yeni yerli filmimizin mevzuunun son kısmını bütün halkımızın merak edip göreceği bir eser olduğundan, koymuyoruz”.
8. YAŞARKEN TÜRKİYE’DEKİ SON ESERİ / 1949
Yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiyem’de Türkçemle yasak”.
Nâzım Hikmet 11 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı Otobiyografi şiirinde bu notu düşmüştü defterine iki satırla.
1949’da Nâzım Hikmet henüz Bursa cezaevindeyken, Ahmet Halit Kitabevi, şairin yazdığı La Fontaine’den Masallar’ı “Ahmet Oğuz Saruhan” takma adıyla yayımlayacak, bu çeviri-uyarlama yapıt Nâzım Hikmet yaşarken Türkiye’de basılan son eseri olacaktı. Şairin bu tarihten sonra Türkiye’de ve Türkçe basılan ilk eseri için 16 yıl daha, yani 1965’i beklemek gerekecek; 1963’te vefat eden Nâzım bunu da göremeyecekti.
Nâzım Hikmet, çeviri-uyarlama olan La Fontaine kitabında “Ahmet Oğuz Saruhan” ismini kullanmış.
9. HİROŞİMA’YI UNUTMAYAN ŞAİR – 1955
Kitaplarının memleketinde yasak olduğu yıllarda, bütün dünyada Nâzım Hikmet şiirleri çevriliyor; Hindistan’dan Japonya’ya, İsrail’den Ukrayna’ya okurlar Nâzım Hikmet’i keşfediyordu.
Japonya’da da ilk Nâzım Hikmet kitabı 1955’te yayımlandı. Kitabın ismi Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden’di. Ferhad ile Şirin Nâzım Hikmet’in 1948’de Bursa Cezaevi’nde yazdığı bir tiyatro oyunuydu ve ilk defa 1953’te “Bir Aşk Masalı” adıyla Moskova Dram Tiyatrosu’nda sahnelendi. İşte bu ilk Japonca Nâzım kitabında, Moskova’daki o piyesten siyah-beyaz bir Nâzım Hikmet fotoğrafı da vardır.
Japonya’da ilk basılan Nâzım kitabı: Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden. 1956’da çıkan Japonca olarak ve sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu kitabında Nâzım Hikmet’in meşhur şiiri. Sağdan sola ve yukardan aşağı!
1956’da da iki Nâzım Hikmet kitabı daha çıkar Japoncada. Biri sadece 250 adet basılan Dört Hapishaneden, diğeri de sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu. İçsayfada şairin bir portresinin de yer aldığı bu avuç içi kadar iki kitap, Japon halkının geçmiş yaralarına bir merhem niteliği de taşır. Japon okurlar özellikle şairin Hiroşima’ya bir ağıt olarak 1956’da yazdığı “Kız Çocuğu” şiirini öyle benimseyecektir ki, kitap 1958’de çok dramatik görseller ve özel bir baskıyla tekrar çıkacaktır.
1961’de ise Japonya’da Seçilmiş Şiirler kitabı çıkar. Kutulu özel bir baskıyla ve kapağında Türkçe “Nâzım Hikmet, Seçilmiş Şiirler” yazısıyla. Kendi dilinde şiirleri basılması yasak olan usta şair, Japonya’da Japonca bir kitapta Türkçe olarak duyurulur. Bu, Japon halkının Hiroşima’yı unutmayan Nâzım Hikmet’e selamıdır.
10. İTALYANCA NÂZIM VE ARA GÜLER – 1961
Ölümünden birkaç sene evvel, Galatasaray’daki Ara Cafe’de her zamanki masasında oturan Ara Güler’in yanına bu kitapla gittiğimde, daha kitabın o kırmızı mukavvasını görür görmez gözleri ışıldamış ve o kendine has üslubuyla kalayı basmıştı: “Ulan p……. beni astırmak mı istiyorsun? Nereden buldun o kitabı?” 1961’de Torino’da İtalyanca ve Türkçe olarak basılan In quest’anno 1941 yani Şu 1941 Yılında kitabı! İtalya’da İtalyanca ve Türkçe, kırmızı mukavva kutusunda, 1. sınıf kuşe kağıda basılmıştı. Kitabın içindeki şiirlere eşlik eden siyah-beyaz Türkiye manzaraları fotoğraflarıyla. Ama kitabın künyesinde herhangi bir isim yoktu. Ancak fotoğraflar, “bunları böyle ancak Ara Güler çekebilir” diye bağırıyordu.
Türkiye’de Nâzım Hikmet’in adını bile anmanın yasak olduğu o yıllarda Ara Güler 33 yaşında ama kendini kanıtlamış bir fotoğrafçıydı. İki isim bu kitapta biraraya gelmiş ve bu müthiş eser ortaya çıkmıştı. Zor bela, yalvar yakar Ara ağabeyi ikna edip, kitaba imzayı attırdım o gün. 1961’in o yasak yıllarındaki bu gizli ortaklık da belgelenmiş oldu; 60 yıl öncenin yazılmamış tarihi geç de olsa rayına oturdu.
Nâzım’ın İtalya’da basılan kitabının kapağı ve Ara Güler’in yıllar sonra yazdığı ithaf: “Merhaba-Ara Güler”. Kitap, şiirlerin orijinallerini ve İtalyancalarını yanyana sunuyor.
10+1. 1965’TEKİ BÜYÜK UTANÇ
Resmî Gazete’nin 17 Aralık 1965 Cuma günü yayımlanan 12179 numaralı sayısı, iki yıl önce vefat etmiş şair Nâzım Hikmet ile ilgili yeni bir yasağı duyuruyordu. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ve Başbakan Süleyman Demirel imzalı kararname, Paris’te 1959’da çıkan, şairin kendi sesiyle 13 şiirini Fransızca okuduğu “La Voix de Nâzim Hikmet” adlı 33 devirlik plağın yurda girişini ve dağıtılmasını yasaklıyordu. 1963’te Moskova’da vefat ettikten sonra bile yurdunda, Anadolu’da bir köy mezarlığına dahi gömülmesine izin verilmeyen Nâzım Hikmet’in şimdi de sesinin Türkiye’ye girmesine izin verilmiyordu. Bu yasak, 61 yıllık ömrünün 12 yılı aşkın bir süresini hapiste geçiren şairin ödediği bedellerin belki de en küçüğüydü ama, bir utanç belgesi olarak tarihimize kazındı.
Şairin 1959’da Fransa’da yayımlanan ve içinde kendi sesiyle Fransızca olarak okuduğu 13 şiiri bulunan 33 devirli plak. Plağın arka kapağında, Polonya asıllı Fransız şair, gazeteci ve çevirmen Charles Dobzinski’nin (1929-2014) kaleme aldığı müthiş bir yazı bulunuyor. 1965’te, Nâzım’ın ölümünden iki yıl sonra Bakanlar Kurulu’nun Resmî Gazete’de yayımlanan yasak kararı. Nâzım Hikmet’in Fransızca olarak seslendirdiği 13 şiirini, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz.
‘Toplumsal cinnet’ olarak kayıtlara geçen tarihî hadiseler, salgın-savaş-yangın-deprem-sel gibi felaket dönemlerinde ortaya çıkar. Cadı avları, kurban törenleri, falcılık, komplo teorileri, kehanetler… Bu krizleri fırsata dönüştüren insanlar, düşman saydıkları veya sorumlu tuttukları kişileri bertaraf eder ve hayata devam etmek için dinî ritüelleri sonuna kadar kullanırlar. Tabular yıkılır ve tekrar tesis edilir.
Covid-19 salgınında ilk tepki olarak ilkçağlardan beri uygulanmakta olan karantina gibi tedbirlerin yürürlüğe sokulması; Almanya gibi teknoloji devi bir ülkede evde yapılacak maskenin hava geçirip geçirmediğini anlamak için mum üflenmesinin önerilmesi; ABD gibi dünyanın “ileri” ülkelerinde çamaşır suyu içilmesinin tavsiye edilmesi bizi şaşırtmıştı.
Yüzlerce yıl geçmişti; artık cep telefonlarımız, internetimiz, bilgisayarlarımız vardı; ama bazı noktalarda biz hâlâ aynı yerdeydik. Sonra komplo teorileri çıktı: Avustralya Başbakanı bile sosyal medyada Çinli teknisyenlerin çalıştığı bir laboratuvar fotoğrafı yayımlayarak virüsün bu ülkede üretilmiş bir biyolojik silah olduğunu bildirdi. “Bu aslında bizi evlere hapsetmek isteyen devletlerin yarattığı bir salgın” iddiaları dillendirildi. Sosyal ağlarda yalan-yanlış uyarılar dolaştı; hastalanma pahasına karantinadan kaçmak isteyenler veya virüsün kendisine bulaşmayacağını iddia edenler çıktı. Bütün bunlar günümüzde de eskisi gibi kriz anında insanın aynı tepkileri gösterebildiğini, Pandora’nın kutusunun açılabildiğini ortaya koydu.
Tarih boyunca düzenin sarsıldığı savaş, açlık, deprem, salgın hastalık gibi büyük doğal ve sosyal afetlerde insanların bastırılmış güdüleri yüzeye çıkar; akıldışı davranışlar yaygınlaşır. Yasalar, kurallar, dinî inançlar hatta en güçlü tabular bile yıkılabilir. Bu tepkiler birebir aynı olmayabilir çünkü tarihçi Marc Bloch’un söylediği gibi “Bir hastalığın ilerleyişi doktora bedenin gizli hayatını keşfetmesi için nasıl fırsat sağlıyorsa, büyük bir afetin gidişatı da o toplumun doğasıyla ilgili çok değerli bilgiler verir”. Yani felaketler, ortaya çıktıkları toplumun siyasal, ekonomik ve toplumsal düzeninin içine gömülüdür; gösterilen tepki bunlara bağlıdır. Krizin ardından insanlar bir günah keçisi bulup ona yükleniyorsa veya bir komplo teorisi üretiyorsa; bunun nedeni o toplumda zaten düşmanlık politikaları nedeniyle dışlanan, kuşkulanılan grup veya grupların varolmasıdır.
Kuyrukluyıldızın peşinde bir komutan Ölümle yakından haşır neşir olan askerler, bâtıl inançlara da en çok bağlananlardan oluyor. Aydınlanma Çağı’nın çocuğu Napoléon bile kuyrukluyıldızları kendisi için uğur sayıyordu. Ta ki hezimete uğradığı Rusya seferine dek…
Napoléon’un yıldızları
“Bâtıl inanç” denilen birçok inanış da kriz anında yaygınlaşır. Bu inançlar en çok savaşçılar arasında yaygındır; ne de olsa ölüm ihtimali onlara sivillere nazaran çok daha yakındır. Askerler annelerinin hazırladığı muskaları, haçları, uğurlu saydıkları herhangi bir nesneyi üzerlerinde taşımaktan vazgeçmezler.
Komutanları da onlardan farklı değildir. Örneğin Napoléon gibi Aydınlanma Çağı ve Fransız Devrimi’nin çocuğu olan modern bir komutan, kuyrukluyıldızları kendisi için uğur sayar; çünkü 1769 kuyrukluyıldızı (C/1769 P1) o doğmadan bir hafta önce gökyüzünde gözükmüştür. Ancak 1811 kuyrukluyıldızının (C/1811 F1) görülmesinin hemen ardından Rusya seferinde yenildiği için, göklere bel bağlamaktan vazgeçer…
Düzenin altüst olduğu büyük felaketler, bazı insanların başkalarına saldırması, öldürmesi, tecavüz etmesi, evini ve işyerini yağmalaması gibi davranışları beraberinde getirir. Oysa aynı kişiler felaketten bir gün önce böyle bir davranışta bulunmayı akıllarına bile getirmemiş olabilirler. Bu durum, kişiliğin aslında toplumsal ortamın bir ürünü olduğunu, ortamda bir değişiklik olduğunda kişiliğin de farklılaştığını öne süren psikoloji teorilerini destekler gibidir.
Kostantiniyye’de yangın İngiliz ressam William Turner’ın ünlü resimlerinden biri “Kostantiniye’de yangın” (1833) Fransa Lille’de Palais des Beaux-Arts’da bulunuyor.
‘Bir daha asla’lar nasıl unutuluyor?
Bir felakete anlam vermek veya (eğer bir teknisyen gözüyle bakıyorsak) ders çıkarmak, sanıldığından çok daha zordur. “Bir daha asla”lar ve “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”lar boşlukta kalabilir. Mühendis yaklaşımı, iyi niyete rağmen yetmez.
Halk yıkılmış mahallesini bir türlü terketmek istemeyebilir; selin alıp götürdüğü evini aynı noktaya yeniden yapmak için direnebilir. Bu tepkiye şaşıran çoktur ama kimse tarih boyunca sürekli deprem yaşayan kentlerin neden her defasında aynı yerde yeniden kurulduğunu sorgulamaz. Bir felaketten alınması istenen ders, o yerde var olan kültürel ve toplumsal dokuya bağlıdır. Mesela 1886’da ABD’de South Carolina eyaletindeki Charleston kentini yıkan depremden sonra, basın çare olarak kentin hemen yeniden ayağa kalkması için kampanya başlatmış, ancak gazetelerde ırkçılık ağır bastığından, çalışmaya başlayacağı yerde dua etmeyi sürdüren Siyahları tembellikle suçlamaktan öteye gidilememiştir.
Krizlere getirilen açıklamalar da yargılara, sosyal şemalara, dünyanın düzeniyle ilgili belli görüşlere bağlıdır. Eskiden Tanrı’nın gazabına, dün halkın cehaletine bağlanan felaketlerde, şimdi sanık sandalyesine yapaylaşmış modern toplum (aşırı endüstrileşme, tarım ilaçları, DNA’larla oynama, virüsün yayılmasına yol açan globalleşme vs.) oturtulabilmektedir.
İnsanın, Tanrı’nın ve doğanın gazabı Nobel ödüllü Henryk Sienkiewicz’in ünlü bir filme de konu olan romanı Quo Vadis’in (1897) bir baskısında, Nero Roma’yı yakarken (üstte). 1755 Lizbon depremi sırasında ilk defa doğanın şehirleşen insandan aldığı intikamdan söz edildi (altta). O güne kadar âfetler Tanrı’nın gazabıyla açıklanırdı.
Afet sosyolojisi ve inançlar
Günümüzde afet sosyologları ve tarihçileri, sosyal psikologlar, kriz üzerine çalışan iktisatçılar çeşitli teoriler üretiyor. Bir de krizin fırsat doğurduğunu düşünen reform yanlıları var: Tokyo depreminin veya Tanzimat dönemindeki İstanbul yangınlarının Batılılaşmış modern başkentler kurmak için yer açtığı veya 2001 krizinden sonra Türkiye bankacılık sisteminde yapıldığı gibi, ekonomik krizlerin sistemdeki kırılganlıkları düzeltmek için birer vesile olduğu öne sürülüyor.
Ancak salgın hastalık, savaş, büyük yangın, deprem, susuzluk, açlık, su baskını ve fırtına, insanlığın “çıldırmaya” en yatkın, en kırılgan olduğu anlar. 1 saniyede toplu olarak ölebileceğimizi farkederiz. Dine sığınırız; dindışı inançlara bel bağlarız; yasaları ve kuralları çiğneriz; tabuları yıkarız; bazen de ne yazık ki fırsattan faydalanmaya bakarız. Çaresizliğin yarattığı öfkeyle dönüp insan kardeşimizi öldürürüz.
Komplo teorilerine ihtiyaç duymak
Bütün bir şehri, bir ormanı birkaç saat içinde küle dönüştüren bir yangın karşısında, insanlar bunu devrilen bir muma, mangala veya kandile, ocaktan fırlayan kıvılcıma, yere atılan sigara izmaritine, kavurucu güneş ışığına bağlamayı kolay kolay kabul etmezler; bir kundakçı arayışı başlar.
MS 64’te Roma büyük bir yangınla neredeyse kül oldu. Alevler rüzgârın ve ahşap yapıların etkisiyle neredeyse bir hafta sürerek imparatorluğun başkentini cehenneme çevirdi. Sona erdiğinde Roma’nın büyük bölümü yokolmuş, sayısız insan ölmüş veya evsiz kalmıştı. İmparator Nero yangın başladığında şehrin 50 kilometre dışında Antium’daki villasındaydı. Yangının ertesinde yardım çalışmalarına başlamak üzere kente döndüğünde, halk arasında Nero ve yandaşlarının yangını bilerek başlattığı söylentisi yayılmıştı bile. Kentle ilgili büyük imar düşlerine kapıldığını, Roma’yı mermerden yeni baştan inşa etmeyi planladığını herkes biliyordu. Komplo teorisi buna dayanıyordu. Üstelik az sonra, Roma yanarken Nero’nun bir yandan seyrettiği bir yandan da Troya’nın yanışıyla ilgili bir şarkı söylediği iddiası ortaya atıldı. Nero bu söylentileri duyunca öfkeye kapıldı, az sonra kendi komplo teorisini uydurarak suçu Roma’daki Hıristiyan cemaate attı (bütün bunları Tacitus’un yazdıklarından öğreniyoruz.)
İstanbul yangınları ve fukaranın ahı
Eski İstanbul yangınlarından bazıları Roma’yı andırır boyuttaydı. 19. yüzyılın İtalyan seyyah ve yazarlarından Edmondo De Amicis’in dediği gibi: “İstanbul sakinleri için yangın kelimesi, her türlü belayı ifade eder. ‘Yangın var!’ feryadı ise tüyleri diken diken edici, korkunç, meşum, duyanı yeise gark eden bir feryattır ki bütün şehir iliklerinde hisseder ve insanlar Allah’ın gazabının haberini almışçasına sokaklara akarlar”.
Yangın Allah’ın gazabı olarak görülürdü. Evliya Çelebi, İstanbul’da büyük bir yangını mucizevi bir şekilde atlatan bir nalıncının hikayesini anlatırken, mütevazı zanaatkarın kurtuluşunu “mübarek” oluşuna bağlar. Prof. Abdurrahman Kılıç da şöyle anlatıyor: “Halk yangınları daima bir uğursuzluğa, bir musibete bağlardı. Yangın bazen de fazla zevk ve safaların, ısrafların bir neticesi gibi sayılırdı. 1754’te büyük Cibali yangını münasebetiyle bir şair ‘Vay İstanbul’u yaktı fukaranın ahı’ demiştir”.
Ancak İstanbullular yangını sadece ilahi öfkeye bağlamazdı. Çok yaygın bir komplo teorisi vardı. Bitişik ahşap evler, çıkmaz sokaklarla dolu, fırıncıların, tersanede kenevir tozlarının ortasında çalışan halat imalatçılarının, tenekecilerin ve bunun gibi ateşle oynayan sayısız zanaatkarın bulunduğu kalabalık bir kentte sık sık yangın çıkması şaşırtıcı değildi ama bu felaket sık sık siyasi bir nedene bağlanırdı. Genellikle suçlunun şu veya bu sadrazamı makamından etmek isteyen Yeniçeriler olduğu düşünülürdü.
Roma’yı yaya bırakan felaket rivayetleri
Bu iddiaların ne kadar doğru olduğunu bilmek çok zordur. Örneğin 1. Mahmut dönemini (1730-1754) ele alırsak, başkentteki yangınlar ve bunlarla ilgili komplo teorileri, Nero ve Roma hikayelerini yaya bırakır. Söylentilere göre sadrazamı değiştirmek isteyen Kızlarağası Hafız Beşir Ağa bir yangın çıkartmaya karar verdi. Bu büyük yangın Ocak 1750’de Ayazma Kapısı’nda başladı; Vefa ve Süleymaniye’ye yayılarak 19 gün sürdü. Padişah yangından sorumlu tuttuğu Boynueğri Abdullah Paşa’yı sadrazamlıktan azlederek yerine kızlarağasının önerisiyle Divitdar Mehmed Emin Paşa’yı atadı ama birkaç ay sonra bu defa yine büyük bir yangın Bitpazarı ve çevresini küle çevirdi. Sonunda çevirdiği dolaplar ortaya çıkan Kızlarağası idam edildi. Onun emriyle yangın çıkarttığı, sonra da yangına neden gerektiği gibi müdahale etmediğini soran sadrazama “Elimden bu kadarı gelir” dediği iddia edilen Yeniçeri Ağası Macar Hasan Paşa sürgüne gönderildi. Sadrazam da yine değişti.
Aynı padişah döneminde bu yangınlardan önce sadrazamlık yapan Seyyid Hasan Paşa ile ilgili hikâye de ilginçti. Yeniçeri ocağından yetişme bu paşa, sadrazamlıktan atıldıktan sonra yeni görevi için Diyarbekir’e giderken yolda Hadim’e uğradığında, oradaki müftüye şu itirafta bulunmuştu: “Ben Yeniçeri ağası iken gece yangın olsun derlerdi, ben de makam için yangın olsun isterdim, bazen yangın büyür sayısız insan ve hayvan telef olurdu”.
Ayrıca bu dönemde çıkan yangınların suçunun kentteki Arnavutlara atıldığını (Arnavutlar her türlü şiddet yanlısı davranışla suçlanırdı) ve kentten sürüldüklerini de hatırlatalım. Gerçekten kundakçı mıydılar, yoksa günah keçisi mi, belli değil.
‘Günah keçileri’ Ressam Emile Schweitzer’in fırçasından (üstte) ve dönemin bir gravüründen (altta) 1349’daki Strasbourg Yahudi katliamı.
Günah keçileri: ‘Türk Kafası!’
Fransızca’da günah keçisi anlamında “Türk kafası” (tête de Turc) diye bir deyim kullanılır. Sözlüklerde, deyimin 19. yüzyılda Fransa’daki fuarlarda, insanların vurarak güçlerini ölçtükleri, bir dinamometrenin üzerine yerleştirilmiş sarıklı kafadan türediği yazılır. Elbette günümüzde bunun ırkçı bir anlam taşıması nedeniyle başka deyimler öneriliyorsa da “Türk kafası” kullanımdan düşmüş değil.
Sadece Türkler değil, sayısız ırk, ulus ve dinî topluluk belli bir anda ve yerde günah keçisi muamelesi görmüştür. Korkuyla nefret elele gider; felaket ve kriz anında korku arttıkça suçlanacak birilerini bulmak hiç zor olmaz. Örneğin 20. yüzyılın ortasına kadar Yahudiler Batı Avrupa’nın günah keçileri arasındaydı. Bu topluluklara yapılan saldırıların en iyi bilineni, ikinci veba pandemisinin 1348’de Avrupa’ya ulaşmasıyla başlayan katliamlar dizisi oldu. Rivayete göre, sadece kendi mahallelerindeki kuyuları kullanan Yahudiler, kentlerdeki diğer ortak kuyuları zehirlemiş, veba da böyle başlamıştı.
Yahudi mahallesine ilk saldırı Fransa’da Toulon kentinde Nisan 1348’de düzenlendi, 1349’da Barcelona, Erfurt, Basel, Aragon ve Flemenk’deki saldırılar bunu izledi. En korkuncu 14 Şubat 1349’da daha veba kente gelmeden yapılan ve 2 bin Yahudi’nin yakıldığı Strasbourg (bugün Fransa’da) katliamıydı. Bu kıyımlar aynı zamanda yağmacılar için büyük fırsattı. Burada amacın vebayı yayanları cezalandırmak mı, yoksa hırsızlık mı olduğunu anlamak zordur.
Cadı avı çılgınlığı Cadılık suçlaması Ortaçağ’dan beri kadınların başında belaydı, ama 16. yüzyıl Almanya’sında yakılmalar dehşet verici rakamlara ulaştı. Dönemin bir risalesinden Almanya’nın Trier kentinde cadı mahkemeleri (1594).
Ve cadılar… 50 bin cinayet
Avrupa’da özellikle 16. yüzyılda kadınlar cadılıkla suçlanarak bir başka günah keçisi oldular. Cadılık suçlaması Ortaçağ’dan modern zamanlara kadar süren bir baş belasıydı. Ancak özellikle Almanya’da 16. yüzyılda neden bu kadar yaygın bir cadı avı yaşandığını anlamak için tarihçiler epeyce kafa yordu. Örneğin St. Maximin adında 2 bin kişinin yaşadığı bir kentte 1572-1590 arasında cadı diye yakılan insan sayısı 500’ü bulmuştu. 1400-1782 arasında Avrupa’da toplam 40-50 bin kişi, cadı oldukları gerekçesiyle yargılandı ve yakıldı. Cadı avlarının merkezi, günümüzde Almanya, İsviçre ve kuzeydoğu Fransa’ya tekabül eden Avrupa’nın Almanca konuşulan yerleriydi. 1600’de 12 milyon nüfusu olan Almanya’da 16 bin 474, 1 milyon nüfusu olan İsviçre’de ise tam 9 bin 796 kişi cadılıkla yargılanmış ve çoğu yakılarak öldürülmüştü.
Tarihçiler bu av çılgınlığını önce Küçük Buz Çağı’nın yol açtığı donmalar, fırtınalar, çekirge salgınları ve bu tür ekolojik felaketlere bağlı tarımsal üretimin düşüşüne, kıtlığa, enflasyona ve hastalıklara dayandırdılar. Cadılar bu felaketler karşısında uygun bir günah keçisi olarak görülmüştü.
Almanya’nın Bamberg kentinde şüpheli “cad”ıların tutulup sorgulandıkları bir malefizhaus (cadıevi). Gravür 1627 tarihli (üstte). İsviçre’nin Willisau kentinde 1447’de yakılan bir “cadı” (altta).
Kiliseler arasında pazar payı kavgası
İki yıl önce İngiltere’deki Kraliyet Ekonomi Derneği’nin The Economic Journal dergisinde Peter T. Leeson ve Jacob W. Russ’un yayımladığı bir makale ise, başka bir açıklama önerdi. Yazarlar, tam da cadı avına denk düşen dönemde, Avrupa’nın Almanca konuşulan bölgelerinde Protestan ve Katolik kiliseleri arasında müthiş bir rekabet yaşandığını, bu büyük dinî krizde her iki tarafın da kendisini daha “dindar” göstermek ve “pazar paylarını” artırmak için cadı bulup yakmakta birbiriyle yarıştığını iddia ettiler. Gerçekten de Avrupa’daki cadı mahkemelerinin yaklaşık yüzde 52’si, Protestanlarla Katoliklerin birbirine yakın güçte olduğu ve yoğun bir mücadeleye giriştiği Almanya ve İsviçre’de gerçekleşmişti. İki dinden birinin ağır bastığı İtalya, İspanya, İngiltere gibi ülkelerde cadı merakı bu rakamların yanına bile yanaşamamıştı.
Tokyo’da deprem felaketi Büyük Kanto depremi (1923) sırasında harabeye dönüşmüş Tokyo (üstte). Los Angeles’da yayımlanan Illustrated Daily News, ilk sayısında Tokyo’da 100 bin kişinin öldüğünü bildiriyordu (altta).
Depremler ve enkazdaki göçmenler
Günah keçisi olan topluluklar, kriz anından önce de bulundukları bölgede kuşkuyla izlenen, sevilmeyen ve dışlanan gruplardır. Büyük Kanto depreminden sonra Korelilerin katledilmesini başka türlü açıklamak mümkün değildir. 1 Eylül 1923’teki bu depremde Tokyo’daki yapıların yüzde 45’i, Yokohama’dakilerin de yüzde 90’ı yıkıldı. Tokyo’da birkaç dakika sonra 130 yangın çıktı. 110 bin kişi öldü, 2.5 milyon kişi evsiz kaldı. Bu büyük felaketin hemen ertesinde Japonlara göre 850, Korelilere göre 6650 Koreli öldürüldü. O sırada Kore, çoktandır Japonya’nın sömürgesiydi ve Japon adalarında çok sayıda Koreli yaşıyordu. Tokyo’daki yangınlar çıkalı 1 saat olmuştu ki, polis merkezine sayısız ihbar yağdı: “Koreliler hırsızlık yapıyor; Koreliler büyük gruplar halinde Japonlara saldırıya hazırlanıyor; Koreliler yangın çıkardı, Koreliler kuyuları zehirledi (14. yüzyıldaki Yahudileri hatırlayın), Koreliler polis kılığında ortalıkta dolaşıyor…” Ardından bazı gruplar Korelileri veya Koreli olduğunu düşündükleri insanları öldürmeye başladılar.
Bu dedikoduların bu hızla yayılmasında deprem öncesinden gelen Koreli düşmanlığı, onların anarşistlerle işbirliği yaptığı iddiaları da rol oynamıştı. Olayın gelişimi az çok gazetelerdeki yoğun Yunan-Rum düşmanı propagandanın ardından 6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da gayrimüslim işyerleri ve kiliselerine yapılan saldırıyı hatırlatsa da İstanbul’da belki düşmanlıktan çok yağmalama arzusunun ağır bastığı düşünülebilir. Oysa Tokyo’da bir yağmalama arzusu yoktu; sadece felaketin yarattığı travma, zaten sürdürülmekte olan bir düşmanlık politikasıyla açığa çıkmıştı.
Savaşın müneccimi İngiliz Gizli Servisi’nin Macar savaş müneccimi Louis de Whol (üstte), savaş propagandası yapmak üzere gittiği ABD’de gazetelere demeçler veriyor; “Hitler yakında ölecek” diyordu (altta). Ama bunun için dört yıl daha beklemek gerekti.
Kadere bel bağlamak: Falcılar ve medyumlar
Bir sahtekâr olduğunu açıklayarak ABD’de büyük yankı uyandıran ünlü medyum Morris Lamar Keene, The Psychic Mafia adlı kitabında (1976) şöyle der: “Bütün medyumlar kabul edecektir… Savaşlar, ekonomik bunalımlar ve felaketler bizim için refah demektir”.
Medyum ve müneccimler kriz anlarında öne çıkar, ün kazanır, toplumun bütün katmanlarında onlara kulak verenlerin sayısı artar. Örneğin İngiltere’de kralcılarla parlamentocular arasında kanlı bir içsavaşın yaşandığı 1644’te, her iki tarafın da ünlü birer müneccimi vardı. Parlamentocuların kahini Lilly’ye “İngiliz Merlin’i” takma adı takılmıştı. Ancak az sonra kralcılar da Naworth adında başka bir müneccimi lanse ettiler. Her iki müneccim de savaşı kendi tarafının kazanacağını öngörerek kitleleri peşinden sürükledi.
20 yıl sonra Londra bu defa bir veba salgınında can çekişirken, falcılara yine gün doğdu. Daniel Defoe, Veba Yılı Günlüğü’nde bu salgını anlatırken bütün şehrin: “Burada bir falcı yaşıyor”, “Burada bir müneccim yaşıyor” gibi tabelalarla dolduğundan sözediyordu. “Kadife ceketli, kara paltolu ciddi suratlı bir adam ortaya çıkmayagörsün, insanlar kalabalık halinde peşinden koşuyor ve ona sorular yağdırıyordu.
Yıllar geçti ama herhangi bir felaket anında çaresiz insanlar yıldız, kahve ve Tarot falına, bilicilere ve ispiritizmacılara başvurmaktan vazgeçmedi. Ekonomik kriz dönemlerinde bunlara olan ilginin arttığını gösteren bazı araştırmalar vardır. Amerikalı sosyal psikolog S. M. Sales, ülkesindeki süreli yayınlar endeksini taradığında Büyük Buhran’ın yaşandığı 1930’larda dergi ve gazetelerde astroloji ve kehanet üzerine çıkan yazıların anormal derecede arttığını tespit etti. Benzer bir araştırmayı Almanya’daki süreli yayın endeksinde yapan Padgett ve Jorgenson adlı araştırmacılar da ülkenin önce ekonomik buhran, sonra siyasi çalkantı, diktatörlük ve nihayet savaş yaşadığı 1918-1945 döneminde falcılıkla ilişkili yazılarda büyük bir artış olduğunu gördüler.
Yağdır Mevlâm su Yağmur duaları din, mezhep, ülke, zaman ayırmadan en yaygın görülen ritüellerden… Güney Kore Su Kaynakları İdaresi bile kuraklık dönemlerinde yağmur duası ayinleri düzenliyor.
Savaşlar, kehanetler, paralar-pullar…
İki dünya savaşı sırasında da dünya falcıdan, medyumdan hiç mahrum kalmadı. Bu dönemlerin dünyaca ünlü “görücüleri” arasında ikisi de “Madame de Thèbes” takma adını kullanan biri Fransız, diğeri Çek iki kadın başta geliyordu. Fransız olan Anne Victorine Savigny (1845-1916) Paris’te Wagram Caddesi’ndeki evinde el falı bakıyor, bir yandan da “savaş çıktı”, “savaş bitecek” gibi kehanetleriyle gazete sayfalarını süslüyordu. Ölmeden bir yıl önce 1915’te New York Times’ta yayımlanan bir yazıya göre Madame de Thèbes savaşın o yıl içinde biteceğini söylemişti. Kendisi hemen sonra öldüğünden, bu son kehanetinin doğru çıkmadığını görüp rezil olmaktan kurtuldu. Çek olan Madame de Thèbes ise Prag’ın efsanelerindendi. Prag Kalesi’nin dibindeki Altın Yol’da bulunan evi bugün turistler tarafından ziyaret ediliyor. Gerçek adı Matylda Prusova olan bu kadın, Alman işgali altındaki kentte 2. Dünya Savaşı sonlarına doğru Almanya’nın savaşı kaybedeceğini öngördüğü için Gestapo tarafından tutuklanıp öldürülmüştü.
2. Dünya Savaşı sırasında bilicilik toplumlar üzerinde o kadar etkiliydi ki, taraflar kendi müneccimlerini yarattılar. Nazi Almanyası’nda Propaganda Bakanı Goebbels, bu işle İsviçreli Karl Ernst Krafft’ı görevlendirdi. Krafft, sadece Nazi önde gelenlerinin özel yıldız fallarını çıkarmakla kalmadı, Nostradamus’un kehanetlerinden Almanya’nın işine gelenleri dörtlükler halinde 6 dile çevirdi; bu propaganda broşürleri Danimarka, Macaristan, Romanya, İspanya ve Fransa gibi ülkelerde elden ele dolaştı. Bunun üzerine İngiliz gizli servisi MI5 de kendi müneccimini tutmak zorunda kaldı. 2008’de gizli dosyası kamuya açıklanan bu kişi, Louis de Whol takma adını kullanan bir Macardı. Sinemaya uyarlanan sayısız popüler roman yazdıktan sonra, kendini astrolojiye vermişti. Whol’ün yardımıyla İngiliz gizli servisi, Almanya’nın meşhur denizaltılarının (U-Boot) batacağını öngören astrolojik risaleleri havadan Almanya’ya attı. Bu karşılıklı propaganda savaşının nedeni liderlerin falcılara, kahinlere inanması değildi. Onların arasında da elbette inananlar vardı. Ancak asıl önemli olan halkın bunlara bel bağlamasıydı.
Kuraklığa karşı yağmur duası Muğla’nın Dalaman İlçesi’ndeki Sarnıç Tepesi’nde yağmur duasına çıkan köylüler.
Dine sığınmak: Yağmur duaları
En büyük felaketlerden biri olan kuraklığa karşı yağmur için dua etmeyen hiçbir halk, ritüelleri arasında yağmur duası olmayan hiçbir din veya inanç yoktur. Kuraklığı gidermenin yağmurdan daha çabuk, daha maliyetsiz bir yöntemi bulunmadığına göre, insanlığın bu tepkisini anlamak zor değil. Roma İmparatoru Marcus Aurelius Düşünceler adlı kitabında, Yunanlıların bir yağmur duasından söz eder: “Yağ, yağ, ey Zeus, Atinalıların tarlalarına ve ovalara”.
Kuran’da anlatıldığına göre Hz. Musa, kavminin kendisinden su istemesi üzerine asasıyla taşa vurur, yerden 12 pınar fışkırır. Eski Ahid’e göre Hz. Süleyman, çıkan kuraklık üzerine İsrailoğulları’nın Tanrı’ya karşı suç işlediklerini, tövbe edip yalvarmaları halinde yağmur yağdıracağını söyler. İkinci Tapınak döneminde (MÖ 516-70), yağmur duaları Yahudi geleneğine girer ve bugüne kadar devam eder. Hıristiyanlıkta da yağmur duası yaygın olarak uygulanır. Çiftçilerin piri kabul edilen tarım işçisi İspanyol Aziz Isidoro Labrador (1070- 1130) sadece kuraklık değil, sel ve su baskınları sırasında da insanların dua ettiği azizlerden biridir.
Bir anlatıya göre, Hz. Muhammed küçükken, yani İslâm öncesi dönemde, dedesi Abdülmuttalib’le birlikte Kâbe’de bir yağmur duasına katılmıştı. İslâmiyet döneminde ise bir Cuma hutbesi sırasında camidekiler peygambere kuraklıktan şikayet ettiklerinde Hz. Muhammed’in dua ettiği, daha minberden inmeden yağmurun başladığı anlatılır. Müslümanların “istiskâ” dediği yağmur duası, İslâm dininin bütün mezheplerinde yerleşmiş, sünnet kabul edilmiş ritüellerden biridir. Mezhepler arasında sadece duanın ne zaman, nasıl edileceği konusunda farklılıklar vardır.
Yağmur duası, sadece üç dine özgü değil elbette. Doğu Asya’da Budistler, çeşitli yerel şaman inanışlarının ve diğer dinlerin mensupları da yağmur için göklere yalvarılan ayinler düzenler. Hatta bunlar devletlerin resmî ritüelleri arasında sayılır. Örneğin Kore tarihindeki yağmur duası uygulamalarını ele alalım. Bu ülkede Çoson Krallığı döneminde (1392- 1910), Konfüsyüsçü devlet tarafından örgütlenmiş en az bir düzine yağmur ayini yapılırdı. Bunların en önemlisi, bizzat kralın yönetiminde Seul’de kraliyet ailesine ait Jongmyo tapınağında düzenlenendi. Bu dualarda aslında kral da sınanmış oluyordu: Yağmur yağmazsa meşruiyeti zedelenir, Göklerin cezalandırdığı, erdemden uzaklaşmış bir hükümdar imajıyla mücadele etmesi gerekirdi.
Yağmur duası bugün de dünyanın pekçok yerinde yapılıyor. Sadece Türkiye’de değil. Teknolojinin en gelişkin olduğu iki ülkeden örnek verelim: ABD’de Texas Valisi Rick Perry, eyalette milyarlarca dolar hasara yol açan, ekinleri vuran ve birbuçuk yıl süren kuraklıktan sonra 22-24 Nisan 2011’i “Texas’ta Yağmur Duası Günleri” ilan etti (yağmur, dualardan ancak 2 ay sonra yağdı). Yine bir teknoloji önderi olan Güney Kore’de ise, devletin su kaynaklarının geliştirilmesi ve yönetimi için kurduğu, bu konuda eğitimli çok sayıda mühendisin çalıştığı Kore Su Kaynakları İdaresi, 2015’te Çunçon’da, 2017’de Ansong’da aylar süren kuraklıklardan sonra iki büyük yağmur duası düzenledi, bunlara kent yöneticileri ve sakinleri de katıldı.
Yamyamlığın en korkunç simgesi: İspanyol ressam Goya’nın “Çocuklarını Yiyen Satürn” tablosu. Madrid’deki Prado Müzesi’nde…
En büyük tabu: Açlık ve yamyamlık
İnsan eti yemek, insanlığın ortak günahlarının başında gelir. Peki ya açlık, ama tam, öldürücü bir açlık olursa? Böyle aşırı bir durumda, insandaki hayatta kalma içgüdüsünün ayağa kalkarak bütün yasak ve kuralları çiğnediği görülür.
Ortaçağ’da Avrupa’da küçük bölgesel açlıklar dışında, her biri en aşağı iki yıl süren büyük kıtlıklar her 10 yılda bir tekrarlandı. Vakanüvisler, buğdaysız kalan insanların otlamaya başladığını anlattı. Ottan sonra sıra, tabuların tabusuna, insan etine geliyordu. Bu öyle bir yasaktı ki yazıya dökmek bile zordu. Vakanüvisler 11. yüzyıldan sonra yamyamlıktan söz etmeye başladılar. Bunlardan ilki, Raoul Glaber (11. yüzyıl başı) adında, Fransa’da yaşamış sıradışı bir rahipti. 1032 kıtlığında, insanların avlanacak gücünün bile kalmadığını, killi toprakları otlarla karıştırarak bir çeşit ekmek yaptığını aktarmıştı: “Bu onlara yaşama umudu veriyor ama nafile”. Ardından şöyle devam ediyordu: “Dünyanın çeşitli yerlerinde korkunç bir açlık, insanları sadece murdar hayvan ve sürüngenlerin değil, erkek, kadın ve çocukların da etlerini yemeye mecbur bıraktı”.
Avrupa’ya taşınan yamyam efsanesi Avrupalı fatihler, yeni buldukları Amerika kıtasından yamyam kabile efsanelerini ülkelerine taşıdılar. 1557 tarihli bu Portekiz gravüründe, Brezilya’nın yamyam Pindorama yerlileri görülüyor.
Bu konuda hiçbir Batılı yazar, Mısır’ın kıtlık tarihini yazan Makrîzî (ölümü 1442) ile boy ölçüşemez. İgaşetü’l-ümme bi-keşfi’l gumme adlı küçük risalesinde H. 457’de (M. 1065) Mısır’daki kıtlığı şöyle anlatıyordu: “Yiyecek miktarı azaldı ve halk açlık çekmeye başladı. O kadar ki Fustat’ta (başkent) Kandiller Sokağı’nda tek bir ekmek parçası, açıkartırmayla 15 dinara satıldı. Kedi ve köpekleri yemeye başladılar; köpekler neredeyse ortadan kalktı, köpek fiyatı 5 dinara çıktı. Kıtlık öyle arttı ki insanlar birbirini yemeye başladı, halk tetikteydi, ellerinde çengelli halatlarla evlerin çatılarına çıkan insanlar, sokaktan geçenleri yakalıyor, hemen yukarı çekip etlerini parçalayarak yiyordu. Mustansır’ın (Fatımî halifesi, 1036- 1094) veziri bir gün katırıyla giderken halk katırı kaçırıp yedi; hırsızlar asılır asılmaz insanlar üzerlerine atılıp parçaladı…”
Makrîzî’nin anlattıkları, bize masal gibi gelen Ortaçağ’a özgü bir hikaye değildi. Modern çağlarda, önceleri yamyamlık geri kalmışlıkla, “medeni” olmamakla ilişkilendirildi; “bizden olmayanların” işleyebileceği bir günah olarak görüldü. Seyyahlar ve sonra antropologlar bazı kabilelerin düşmanlarının etini yediğinden dem vurdu; Batılı gezginlerin Amerikalı ve Afrikalı “yamyamlarla” ilgili yarı-gerçek, yarı-uydurma hikayeleri de buna eklendi. 2. Dünya Savaşı sırasında Japon askerleri okyanusta bir adada esir düşen Amerikalı havacıları öldürdükten sonra içlerinden birini yemekle suçlanmış, yamyamlık bir tabu olduğundan sadece “onurla gömülmeyi engellemekle” yargılanmışlardı. Aynı savaşta Leningrad kuşatması sırasında sokakta ölenlerin etini kesip yemeye “trupoedstvo”, birini öldürüp etini yemeye ise “lyudeodstvo” deniyordu. Kuşatma altında açlık çeken şehirde bazen sokaklarda kalçaları kesilmiş ölüler görülüyordu. Resmî ağızda buna “haydutluk” deniyordu; 1941 sonbaharıyla 1942 sonu arasında 2 bin kişi bu gerekçeyle tutuklanmıştı.
İnsan eti yemenin şu veya bu kabileyle, dinle, medeniyetle, eskiyle, yeniyle ilgisi olmayan bir hayatta kalma içgüdüsü olduğunu artık biliyoruz. Son örneklerden biri, Güney Amerika’da yaşandı. 13 Ekim 1972’de bir rugby takımının oyuncularını taşıyan Uruguay uçağı, Şili sınırına yakın Arjantin’de Ant Dağları’nda düştü. 2 ay sonra 16 kazazede kurtarıldı. Kaza sırasında 19 yaşında bir tıp öğrencisi ve rugby oyuncusu olan Roberto Canessa, 2016’da yayımladığı Tenía que sobrevivir (Hayatta Kalmak Zorundaydım) başlıklı kitabında şöyle yazıyordu: “Hepimizin amacı hayatta kalmaktı -ama yiyeceğimiz yoktu. Etrafta ne bir bitki ne de hayvan vardı. Birkaç gün sonra, bedenlerimizin yaşayabilmek için kendi kendini tükettiğini hissetmeye başladık. Çareyi biliyorduk ama düşünmek bile korkunçtu. Ekip arkadaşlarımızın, dostlarımızın ölü bedenleri kar ve buz sayesinde korunmuştu, ihtiyacımız olan proteinle doluydu…” Gerisini tahmin ediyoruz.
Resmî tarihimizde “1921 Anayasası” olarak adlandırılan Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu, 1919-1923 arasındaki her gelişmenin bizi cumhuriyete götüren bir adım olarak görülmesi anlayışıyla değerlendirilmiştir. Kurucu bir metin yani bir anayasa, devleti tarif eder; ona bir tanım verir. Oysa burada herhangi bir devlet tanımı yani bu devletin monarşi mi, meşrûtî monarşi mi, yoksa cumhuriyet mi olduğuna ilişkin bir kayıt yoktur.
Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresindeki bazılarının cumhuriyet yönetimini istedikleri, 1919 Temmuz’undan beri biliniyordu. Ancak cumhuriyet tartışmaları İstanbul’daki mutlakiyet yönetimiyle mücadele sırasında arka planda kalmış, TBMM’nin kurulmasından sonra ise zaman zaman alevlenmekle birlikte, gündemi bütünüyle işgal eden bir sorun olmamıştı. Ama 1923 yazında, 2. TBMM için yapılan seçimler sırasında bu, gündemdeki en önemli konulardan biri haline geldi. Yeni Meclis’in yeni bir anayasa yapacağına, bu anayasanın da bir cumhuriyet anayasası olacağına ilişkin yorumlarda bulunan birçok makale gazete sütunlarını kaplamıştı. Söylentiler o kadar yoğunlaşmıştı ki, Avusturyalı bir gazeteci Eylül sonlarında Türkiye’ye gelmiş, Mustafa Kemal Paşa’yla bir bölümü yerli gazetelerde de çıkacak olan bir söyleşi yapmış ve cumhuriyet beklentilerinin ne kadar gerçekçi olduğunu sormuştu. Mustafa Kemal Paşa, bu soruyu ilginç bir biçimde yanıtladı. Önce Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesini okudu, sonra da bu maddelerin zaten adı henüz konmamış bir cumhuriyet anlamına geldiğini söyledi.
Şekl-i hükümet cumhuriyettir Cumhuriyet geldi geliyor tartışmaları 29 Ekim 1923’te nihayete ermiş, 30 Ekim 1923 tarihli Açık Söz gazetesi haberi “Büyük Millet Meclisi şekl-i hükümetimizin cumhuriyet olarak ilanına karar verdi” diye duyurmuştu.
Mustafa Kemal’in Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’na ilişkin bu yorumunun bütünüyle yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Ne de olsa saltanat kurumu neredeyse bir yıldır yoktu ve bunu sağlayan kararı eleştirmek de Hıyânet-i Vataniyye Kanunu’nda 15 Nisan 1923’te yapılan değişikliğin ardından suç olmuştu. Aynı değişiklik, TBMM’nin varlığını eleştirmeyi de yasaklamıştı. Yani TBMM, ilk kurulduğu zamanlarda kabul edildiği gibi geçici değil, kalıcı bir kurumdu artık. Kısacası, Türkiye’nin meşrûtî monarşiyle yönetilmeyeceği kesinleşmişti. Gerçi bazı çevrelerde Halife’nin devlet başkanı olacağına dair beklentiler olduğu gibi, sanki bu beklenti yasallaşmış gibi davrananlar da görülüyordu; ama bu durumu yasallaştırması beklenen anayasa değişikliğinden henüz haber yoktu.
Mustafa Kemal Paşa’nın sözkonusu yorumunun ancak bu koşullarda doğru olabileceğini de unutmamamız gerekir. Yani Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nu, TBMM’de kabul edildiği tarih olan 20 Ocak 1921’den Saltanat’ın kaldırıldığı 1 Kasım 1922 tarihine kadar böyle yorumlayabilmek mümkün olamazdı. Ancak hem 1923’te cumhuriyetin ilanı Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle gerçekleştiği için hem de cumhuriyetin 1924’te yapılan ilk Anayasası’nın adına “Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu” dendiği için, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu resmî tarihimizde yeni bir devlet yaratan “1921 Anayasası” olup çıkmıştır.
Milletin büyük meclisi Mustafa Kemal Paşa, Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun kabul edildiği 20 Ocak 1921’den 9 gün önce TBMM balkonunda milletvekilleriyle birlikte.
Gerçi Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu daha kabul edilir edilmez, bunu cumhuriyete doğru gidişte önemli bir adım olarak görenler de olmuştu. Örneğin Erzurum Mebusu “Hoca” Raif (Dinç) Efendi, seçim bölgesine dönmüş ve tehlikede olduklarına inandığı Saltanat ve Hilâfet’i korumak üzere Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’ni kurmuştu. Eski milletvekillerinden Lütfi Fikri Bey ise 1921’de Sultan Vahdettin’e Osmanlı tahtını kurtarabilmek için bir an önce tahttan feragat etmesini tavsiye etmişti.
Raif Efendi gibi cumhuriyet karşıtı olan Kâzım Karabekir Paşa da Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekmiş ve Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun cumhuriyete gidiş anlamına gelip gelmediğini sormuştur. Mustafa Kemal Paşa, 20 Temmuz 1921 tarihli cevabında, “Bu kanunda cumhuriyeti ifade eden bir şey yoktur. Raif Efendi’nin saltanat şeklinin cumhuriyetçiliğe kalbi mahsus olduğu hakkındaki fikri vehimdir” der. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun kabul edilmesinden çok kısa bir süre sonra Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’ya yazdığı 28 Ocak 1921 tarihli telgrafında Sultan Vahdettin’i İstanbul’daki hükümeti dağıtarak TBMM’yi resmen tanımaya davet etmiş; iki gün sonraki bir telgrafında ise Kanun-ı Esâsî’nin Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun içeriği ile çelişik olmayan bütün hükümlerinin eskisi gibi yürürlükte olduğunu söylemişti.
Bu noktada Mustafa Kemal Paşa’nın –Nutuk’ta da defalarca söylediği gibi- amacını sakladığını, cumhuriyet ilan etme arzusunun o tarihlerde açık edilmesinin kendisi için zarar getirebileceğinin farkında olduğunu görüyoruz. Ayrıca bu amaca ulaşabilmek için daha birçok sınavdan geçmesi gerektiğini de biliyordu (Bunlar Millî Mücadele tarihimizin yazılmasında gözardı ediliyor ve yakın tarihimizin bu evresi hâlâ Mustafa Kemal Paşa’nın amacına ulaşması biçiminde yazılıyor. Bu yaklaşım tarzı ise erekselcilik (teleoloji) dediğimiz bir zaaf türü. Yani Millî Mücadele tarihlerimiz, 1919 ila 1923 arasında yer alan her gelişmenin bizi cumhuriyete götüren bir adım olarak görüldüğü anlatılar biçiminde yazılıyor. Ben bir tür resmî tarih özeti olan Nutuk’un bu zaafın ortaya çıkmasında çok önemli bir belirleyici olduğu kanısındayım).
1. TBMM, birçok metinde “kurucu” bir meclis olarak ele alınır. İlginç olan şu ki, Mustafa Kemal Paşa, sözkonusu Meclis için yaptığı çağrıyı kaleme alırken bu sıfatı kullanmış; ama bunun birçok kişiyi irkilteceği fikrini ileri süren bazı mücadele arkadaşlarının uyarıları üzerine bunu son çağrı metnine koymamıştır. Bilindiği gibi kurucu meclis, yeni bir anayasa yapan, yeni bir devlet oluşturan bir meclistir. Bu işlevini yerine getirdiğinde de dağılır. TBMM’nin kuruluşunda ise böyle bir amaç yoktur. Amaç vatanı, Saltanat’ı, Hilâfet’i yabancıların elinden kurtarmaktır. 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hıyânet-i Vataniyye Kanunu da bu amacı dile getirerek, amaca ulaşıldığında TBMM’ye gerek kalmayacağını ima eder. Ancak daha sonra TBMM yeni bir devletin temelini oluşturma yoluna girdiği için, anayasa hukukçularımız da 1. TBMM’de “kurucu” meclis özelliği saptayıverir. Bu olağanüstü fiilî durum anayasal bir durum olarak yani devrim olarak görülür. Daha kuramsal bir biçimde söyleyecek olursak, Nisan 1920’deki gelişmeler 1923 sonrasının öncesi biçiminde yorumlanarak yazılmıştır.
Ankara’da ortaya çıkan fiilî durum, Sultan Vahdettin ve İstanbul Hükümeti tarafından kanundışı görülmüş ve Ankara’daki oluşumun başını çeken birçok kişi ölüm cezasına çarptırılmıştı. Ankara’dakilerin çok büyük bir çoğunluğu ise kendileriyle İstanbul’daki yönetim arasındaki anlaşmazlığı, açık düşmanlık olarak görmüyordu. Ankara’dakilerin derdi meşrûtî monarşiyle değil, yeni bir Abdülhamit olmak isteyen Sultan Vahdettin’le, yani mutlakiyetleydi. Saray’ın 1909 anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkan meclis üstünlüğü ilkesine sadık kalmasını istiyorlardı. Başarıya ulaşıldığında da gene meşrûtî monarşiye kavuşulacak; ancak Sultan Vahdettin büyük olasılıkla tahttan indirilecek ve yerine veliahtı geçebilecekti.
Türkiye’de 1920-1923 arasında bir devrim yaşanmıştır. Ancak hemen 1920’de bir devrim görmeye çalışmamak gerekir. Peki devrimsel durum ne zaman ortaya çıkmıştır? Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’ndan itibaren Ankara’da bir devrimden sözedebilir miyiz? Birçok anayasa hukukçumuz sözkonusu kanunu “1921 Anayasası” olarak adlandırdıklarına göre, sadece bir devrim değil yeni bir de devlet görüyor. Bu ne kadar doğrudur, şimdi de ona bakalım ve Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturyalı gazeteciye okuduğu maddeleri görelim:
Madde 1 – Hakimiyet bilâ kayıt ve şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.
Madde 2 – İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder.
Madde 3 – Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” unvanını taşır.
Bu maddelerde, TBMM’nin daha önce karara bağlamış olduğu yönetim biçimi ile yasama ve yürütmenin birliği ve İstanbul’da herhangi bir yönetimin varlığını kabul etmeme ilkeleri dışında bir yenilik yoktur. Bu yenilikler ise TBMM’nin Hıyânet-i Vataniyye Kanunu’nda söylenen geçici olma özelliğinden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla bu üç maddede yenilik olarak kabul edilebilecek ögeler, egemenliğin ulusa ait olmasında kayıt ve şart tanınmaması ve “Türkiye Devleti” teriminin kullanılmasındadır.
“Bilâ kayıt ve şart”, “Meclis’in işine kimse karışamaz” anlamında alınması nedeniyle sanki Saltanat’ı dışlayan bir nitelemeymiş gibi gözükse de, gerçekte pek anlamlı olmayan bir ibaredir. Zira 1909 değişiklikleriyle ortaya çıkan haliyle Kanun-ı Esâsî son sözü Meclis-i Mebûsân’ın söyleyeceğini, yani milletvekillerinin iradesinin kanun olacağını öngörmüştü. Şöyle de söyleyebiliriz: Kayıtlı-şartlı ulusal egemenlik zaten olamaz.
“Türkiye Devleti” teriminin ise o güne kadar resmî metinlerde hiç kullanılmamış olduğu doğrudur. Bir tek, Ahd-ı Millî metninde (28-29 Ocak 1920) “Türkiye barışı” diye bir terim kullanıldığı görülmüştü. Ancak “Türkiye Devleti” terimi, o günlerde zaten ortaya çıkmış olan fiilî bir durumu anlatır; zira artık Osmanlı Devleti diye bir siyasal oluşum yoktur. TBMM, az-çok belirlenmiş bir coğrafya üzerinde egemenlik haklarını tümüyle kullanabilecek bir “Türkiye” için mücadele etmekteydi.
Öte yandan kurucu bir metin, devleti tarif eder. 3. Madde’de ise herhangi bir devlet tanımı yani bu devletin monarşi mi, meşrûtî monarşi mi yoksa cumhuriyet mi olduğuna ilişkin bir kayıt yoktur. Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nda meşrûtî monarşiyi dışlayan herhangi bir kayıt göremeyiz. Böyle bir şey görmek, o günlerde siyasal niyet okumaktı, bugün ise erekselcilik yapmaktır.
Gerçek adıyla David John Moore Cornwell, hepimizin bildiği adıyla John le Carré, İngiliz casusunu siyah-beyaz James Bond dünyasından çıkarıp, grilerin bulanık sularına atmıştı. Gerçekle kurgunun karıştığı ince çizgide duran 25 romanın bir bölümü, ilhamını onun görev yıllarından almıştı.
İngiliz dış istihbarat servisi MI6’nın eski başkanı Sir John Scarlett, John le Carré’nin 12 Aralık’taki ölüm haberi üzerine övgü dolu ifadelerle konuştu, ama sonuna “Gerçek başka, kurgu başka. Birbirine karıştırmamak lazım” diye eklemeyi de ihmal etmedi. Halbuki Le Carré’nin 20. yy’a damga vuran romanları gücünü tam da gerçeklikle kurgunun karıştığı noktada durmalarından alıyordu.
Gerçek adıyla, David John Moore Cornwell’in kendisi de roman karakterleri gibi bir casustu. 1940’ların sonlarında İsviçre’de Almanca eğitimi gördüğü yıllarda gizli servise katılmış; bir süre Eton Koleji’nde öğretmenlik yaptıktan sonra 1959’da İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nda istihbarat memuru olarak çalışmaya başlamıştı. İlk romanı Ölüme Çağrı (1961) yazılırken, Almanya’da bir İngiliz diplomat olarak istihbarat topluyordu. Efsane karakteri George Smiley’yle birlikte, “John le Carré”yle de bu romanda tanıştık. 1963’te ise yayımlandığı andan itibaren çoksatanlar listelerini altüst eden Soğuktan Gelen Casus geldi. Kitap o kadar popüler oldu ki, “zaten pek de iyi bir casus olmadığını” kabul eden Cornwell istifa etti ve yerini le Carré aldı. O yazmaya başlayana kadar, İngiliz casusu deyince bir süper kahraman kadar kusursuz, güçlü, haklılığından emin James Bond canlanıyordu zihnimizde. Casusluğun güzel kadınlar ve Martini’lerden ibaret olmayan tarafını anlatmaksa le Carré’ye kaldı. M16’nın üst düzey casuslarından Kim Philby’nin Rus ajanı olduğunun ortaya çıkmasından esinlenen Tamirci, Terzi, Asker ve Casus üçlemesinde, casusluğun etik olarak tartışmalı, ihanetler ve kişisel trajedilerle örülü dünyasını yazdı. Karşısına da siyah-beyaz, karikatürize bir “kötü adam” değil, ideolojik olarak zıttı, ama başka her bakımdan dengi olan KGB ajanı Karla’yı yerleştirdi. Timothy Garton Ash’in The New Yorker’da yazdığı gibi aslında “le Carré’nin gerçek konusu casusluk değil”di. “İnsan ilişkilerinin her zaman aldatıcı labirentini işliyordu: İhanetin başka bir türü olan aşk; hakikatin başka bir türü olan yalan; kötü amaçlara hizmet eden iyi adamlar ve iyi amaçlara hizmet eden kötü adamlar”…
Kariyeri boyunca 25 roman ve bir de otobiyografi kaleme alan John Le Carré, zatürre nedeniyle hayata veda ettiğinde 89 yaşındaydı.
Bir futbolcu düşünün; bir tarafta şikeci, öbür tarafta İtalya’ya 44 yıl sonra Dünya Kupası kazandıran kişi… Kimilerine göre kahraman, kimilerine göre anti-kahraman. Bir kuşak içinse mahalle maçlarında atılan “beleş goller” demekti. Futbol dünyası Maradona’nın ardından bir ikonunu daha yitirdi.
1956’da doğan Rossi başlangıçta, Juventus’un pişmesi için farklı takımlara yolladığı futbolculardan biriydi. Devamlı ameliyat masasına yatıran dizleri kariyeri bakımından endişe vericiydi.
O zamanların sağ kanat oyuncusunun santrfora dönüşmesi Vicenza’da gerçekleşti. Takımdaki sakatlıklar, bir efsanenin doğuşuna ortam hazırlamış; ikinci kümenin gol kralı olarak takımını Serie A’ya çıkaran Rossi, ertesi sezon da birinci ligde unvanını korumuştu.
Millî takımın hocası Enzo Bearzot’nun 1978 Dünya Kupası kadrosuna aldığı futbolcu, üç gol atarak yıldızlaşmıştı. Millî takımda yaptıkları, yapacaklarının teminatıydı. Vicenza’nın küme düşmesinin ardından bir sonraki durağı Perugia olmuştu. Avellino maçında şike yaptığı için 1980’de üç yıl sahalardan men edilmişti. Juventus’la idmanlara çıkan Rossi, 1982 Dünya Kupası’nın hemen öncesinde affedilmişti. Bearzot, tüm tepkilere rağmen onu kadroya almıştı.
Turnuvaya gerek İtalya gerek Rossi tatsız başlasa da hikayenin sonu destandı. Brezilya karşısında hat-trick yapan santrfor, ülkesini son dörde taşımıştı. Yarı finalde Polonya ağlarını iki, finalde de Federal Almanya filelerini bir kez sarsan “Pablito” 44 yıllık hasrete son vermişti. Dünya Kupası’nın hem gol kralı olmuş, hem de en iyi oyuncusu seçilmişti. Bu performansı sayesinde Ballon d’Or ödülüyle de taçlandırılmıştı.
Boniek ve Platini’yle ortaklığı Juventus’ta hasat mevsimini açmıştı. Kazanılan iki lig, bir İtalya Kupası, bir Süper Kupa, bir Kupa Galipleri, bir Şampiyon Kulüpler Kupası da cabasıydı.
Milan, Verona derken futbolu bıraktığında sadece 30’undaydı. Kariyerinin son bölümünde yine sakatlıklarla boğuşmuş, güçten erken düşmüştü.
Bir ikondu Rossi. 1984’te bir hazırlık maçı için İtalya formasıyla ayak bastığı İnönü Stadyumu’nda aleyhinde yapılan tezahürat dikkati çekiciydi. Birçoklarına göre şikeciydi. Tarihin en güzel takımlarından biri olan Brezilya’yı yıktığı için birçok diyarda hiç sevilemedi. Bir kuşak içinse mahalle maçlarında atılan beleş goller demekti, çalımlarsa şüphesiz Maradona idi.
Ne o maçlar kaldı, ne onların oynandığı arsalar… Ne Maradona, ne Rossi!
1982 Dünya Kupası’nın hem en iyi oyuncusu hem de gol kralı seçilen Paolo Rossi, İtalya formasıyla…
Sinema meraklıları Tolga Karaçelik’in “Kelebekler”inde çalan “Baba” ile, dizi izleyicileri “Öyle bir geçer zaman ki”deki “Beyaz Ev”le hatırladı Erkut Taçkın’ı. 50’leri görenlerse Türkiye’nin ilk rock ‘n’roll’cusunu hiç unutamamıştı zaten. Bahriye’den Almanya’ya, İstanbul’dan Kalkan’a uzanan müzikle dolu bir hayat.
Bazılarının ölümü, kişisel tarihimizde bıraktıkları izler nedeniyle kendi hayatlarımızın da “film şeridi gibi” gözümüzün önünden geçmesine neden oluyor. 78 yıllık olağanüstü hayatıyla Türkiye’nin müzikal tarihinde nesiller üstü bir iz bırakan Erkut Taçkın’ın ölüm haberi, tam da bu etkiyi yarattı.
Onunla ilk defa, bugün tarih olan Emek Sineması’nın yanındaki 10 metrekarelik plakçı (“Remix İhsan”) sayesinde tanışmıştım. Taçkın’ın albümü, 90’larda o küçük dükkanda plaktan kasede aktarılıp bizim eve gelmiş; “Beyaz Ev”, “Çaren Yok”, “Sevmek İstiyorum”, “Baba” gibi efsane parçaları, o zamanlar ilkokula giden bendenizin Sony Walkman’inden yıllar boyunca dinlene dinlene nota nota ezberlenmişti. Yine 90’larda Taçkın’ın Kalkan’da işlettiği otelde (kaset furyasıyla başlayan piyasaya hitap etme kaygısının istediği müziği yapmasının önüne geçmesindense müziği bırakmış; 1980’de arabasıyla geçerken çarpıldığı Kalkan’a yerleşip, Kalkan’ın ilk turizm yatırımlarını o yapmıştı) geçirdiğimiz bir tatil sırasında onunla tanışma fırsatı bulmuş; 6-7 yaşlarındaki bir çocuğun bütün parçalarını ezbere bilmesine çok şaşıran Taçkın’ın verdiği sürpriz konserle hayatımın en unutulmaz hediyelerinden birini almıştım. Gemilerde çalışan arkadaşlarına ısmarladıkları plaklarla rock&roll’la tanışmalarını; 50’lerde henüz 14 yaşında bir Deniz Harp Okulu öğrencisiyken Erkan Gürsal ve Durul Gence’yle kurdukları Türkiye’nin ilk rock&roll grubu “Genç Denizciler”le kız liselerinde kaçak konser verdikleri için aldıkları cezaları; müziğe devam edebilmek için isim değiştirdiklerini; yine müzik uğruna okulu bıraktığını; babası evlenmesine izin vermediği için Köln’e, Ford fabrikasına işçi olarak gitmesini de ilk defa burada dinlemiştim.
14 Aralık’ta hayatını kaybeden Erkut Taçkın, Almanya dönüşü gazinolarda şarkı söylediği dönemi, “Zeki Müren dinleyicisine rock dinletiyordum” diye anlatıyordu.
Durul Gence’nin yolunun Almanya’ya düşmesiyle bir süre orada da müzik yapmışlardı. Türkiye’ye dönmelerinin ardından Odeon’un yayımladığı üç 45’lik Almanya’da yaptıkları kayıtlardandı. Gence’yle yolları ayrıldıktan sonra 1967’de “Mühür Gözlüm” 45’liği gelmişti. 1975’te ise Onno Tunç’tan Neşet Ruacan’a, Garo Mafyan’dan Süheyl Denizci’ye müthiş bir kadroyla birlikte yaptıkları tek albümü…
Tolga Karaçelik’in “Kelebekler”inde herkesi çarpan Paul Anka uyarlaması “Baba”, “Öyle Bir Geçer Zaman ki”de kült mertebesine ulaşan “Beyaz Ev”, “Masum” ve “Aşk 101”de dinlediğimiz “Sevmek İstiyorum” hep bu albümden. Bu sayede genç nesillere ulaşan Taçkın, zamanın testinden sağ salim geçtiğini kanıtlamıştı. 70’li yaşlarını sürerken bile asla tükenmeyecek gibi görünen enerjisinin bittiğine inanmak çok güç. Ama çığır açan yorumculuğu, izlerken insanı avucunun içine alan müthiş karizması, özgürlük aşkı ve her şeyin ötesinde centilmenliği, insancıllığı, mütevazılığıyla hafızalarımızdan silinmesi imkansız.
1974 Kıbrıs Harekatı’nın kilit isimlerinden, komando bölük komutanı Haluk Üstügen, 20-21 Temmuz günlerinde Beşparmak Dağları’ndaki olağanüstü cesaret ve fedakarlığıyla tarihe geçmişti. Daha sonra tekrar Ada’da ve Güneydoğu’da görev yapan Üstügen, hem savaşın tarihini yazmış hem de 2000’li yıllarda biraraya geldiği Yunan esire eşyalarını iade etmişti. Unutulmayacak.
Yeryüzünde, Üstügen adlı iki yükselti var. Biri Ortaasya’da bir dağ. Diğeri Kıbrıs’ta, Beşparmak Dağları’nın Doğruyol diye bilinen bölümündeki tepe. İlki, soyadı kanunuyla bir subay tarafından aile adı olarak seçilmiş, diğeri o subayın oğlunun Kıbrıs Barış Harekatı’nda gösterdiği kahramanlık nedeniyle böyle adlandırılmış.
Haluk Üstügen, Kıbrıs muharebeleri sırasında…
Beşparmak Dağları’ndaki tepeye adı verilen Haluk Üstügen, Kıbrıs Harekatı’nın başladığı 20 Temmuz 1974’de Kd. Üstğm. rütbesiyle Bolu Komando Tugayı 1. Komando Taburu 2. Komando Bölüğü komutanıydı. Uçarbirlik harekatının ilk dalgasında helikopterlerle adaya indirilen bu taburun görevi, inen ve çıkan birliklerin erken birleşmesini sağlamak amacıyla harekat planında belirlenen hedefleri ele geçirmekti.
Tabur Komutanı Yb. Cemal Eruç, emrindeki bölükleri gece yarısı başlayacak taarruz için hedeflerine yönlendirirken, bölgenin emniyetini sağlayacak birliklerin bazıları mevzilerine henüz intikal edememişti. Gece karanlığının avantajından da yararlanan seçkin 31-32-33. Rum komando taburları, mücahitlerin tuttuğu mevzilerden sızdılar.
Adatape-Doğruyol mevzilerini ele geçiren Rumlar, buraları savunmakla görevli mücahitlerin bir çoğunu esir almayıp şehit ettiler. Ada ile Ankara’nın irtibatı sağlayan Atak Tepe istasyonunda o gece üç kişilik bir muhabere timi bulunuyordu. Rumlar bu tim personelini de şehit edip istasyonu işe yaramaz hale getirdiler. Bu aşamadan sonra Ankara’nın Ada’daki birliklerle irtibatı kesildi.
Bu sırada 1. ve 2. Komando Taburları, St. Hilaryon-Şato civarında yer alan Atış Poligonu’nda taarruz için tertiplenmekteydi. Türkler mahkum arazide yakalanmıştı. Rum komandolar ise mücahitlerden ele geçirdikleri hakim tepelerden ateş ediyordu. 1. Komando Taburu Komutanı Yb. Cemal Eruç, 2. ve 3. Komando Bölükleri ile bir karşı taarruz başlattı. Gece boyunca düşman ile boğaz boğaza ölüm-kalım savaşı verilir. Sarp bir arazide, eğim yukarı yapılan karşı taaruz sabaha dek sürer. Çatışmalar sırasında 3. Bölük Komutanı Kd. Üstğm. Oğuz Yener şehit olur.
Üstğm. Haluk Üstügen komutasındaki 2. Komando Bölüğü sabaha karşı, Rum 33. Komando Taburu’nun bir kısmı ile Doğruyol’da son çatışmayı yapar. Rum Komando Tabur Komutanı Binbaşı Gatsanis, burada Üstügen tarafından yönlendirilen bir roket atışı ile öldürülür ve Rum taburundan kalanlar muharebeyi keserek geri çekilir. İşte Üstügen Tepe adı verilen tepe burasıdır.
Haluk Üstügen, Kasım 2019’da, Ada’da savaş coğrafyasını tetkik gezisinde.
Üstügen’in bölüğü adaya 144 personelle intikal etmiş, 21 Temmuz sabahı bölük mevcudu 109’a inmiştir. 20-21 Temmuz gecesi Beşparmak Dağları’nda yaşananlar büyük olasılıkla tüm harekatın kaderini tayin etmiştir. Bir diğer ifadeyle adanın kilidini açmıştır. Üstügen, harekatın sonraki safhalarında da muharebelere katılır. 1983’te yılında harekat sırasında gösterdiği yararlılıklar nedeniyle Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası (Altın) ile taltif edilmiştir.
Atak Tepe’ye 1984-1986 arasında Kuzey Kıbrıs Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nda görev yapmak üzere adaya dönen Üstügen, Kıdemli Binbaşı rütbesiyle ordudan emekli oldu. Üstügen, insani ve sosyal bakımdan da müstesna bir kişilikti. 2004’te Ada’da iki taraf arasında geçişlerin başlamasıyla, 2. Harekat sırasında esir aldığı Rum asker Hristo’yu bulmaya çalıştı. 1 yıl sonra buluşma gerçekleşti. Bu buluşmada esir düştüğü sırada Hristo’nun üzerinden çıkan bazı eşyalarını iade etti. Buluşma basına sızdı ve Üstügen bu insani jesti nedeniyle bir takım haksız sitemlere maruz kaldı. Örneğin, Üstügen Tepe’nin öyküsü, derlemenin daha sonraki baskılarından çıkarılır. Ancak 2014’te 1’nci Komando Taburu Kıbrıs: Beşparmak Dağları’nda Yarma Harekatı (Kastaş Yayınları) kitabını yayımlayarak bölüğünün hikayesini okuyucu ile buluşturur.
Üstügen, özellikle Doğruyol Muharebeleri’nin doğru anlaşılması ve aktarılması için Rum tarafından gelen görüşme taleplerini geri çevirmez. Gatsanis’in akıbeti konusunda Rum kaynaklardaki tutarsızlıklar dikkatini çekmektedir. Bunları açığa kavuşturmak amacıyla harekatta karşı cephede savaşmış Rum askerler ve yakınları ile biraraya gelir. 8 Haziran 2014 günü, Rum 33. Komando Taburu 3. Bölükten Üstğm. Vasileos Rokkos ile İstanbul’da buluşur. Kendi ifadesiyle “azılı bir EOKAcı” olan Rokkos, Gatsanis’in o gece öldürüldüğünü teyid eder. O gece Bellapais’den çıkan 33. Rum Komando Taburundaki 380 kişiden geriye 300’den azı dönebilmiştir.
Bütün bunları 11 Kasım 2019’da düzenlenen bir muharebe alanları gezisinde kendisinden dinlemiştik. 70’li yaşlardaydı, ama dağ gibi heybetli bir görünüşü vardı. İyi yetişmiş, özgüvenli, bir o kadar da sıcak ve dost canlısı bir insandı. Bir savaş kahramanıydı ama, hakiki kahramanlar gibi mütevazı ve samimiydi. Bölüğündeki gazilerden hayatta kalanlarla yine bu muharebe alanını ziyaret ettiğini aktardı. Çavuşlarından birisi taarruz ettikleri yerin ne kadar sarp olduğunu görünce “Komutanım biz o gece kuş olup kanatlandık herhalde buraya çıkmak için” diyerek hayretini belirtmişti. Gerçekten bırakın gece ateş altında taarruzu, gündüz barış zamanı bile o tepeye tırmanmak herkesin harcı değil.
1974’te Kıbrıs’ta savaştığı Yunan askeri Nicos Kastanias, Haluk Üstügen’in ardından bunları yazdı.
Aynı gezi sırasında komutanı E. Tuğg. Cemal Eruç ile karşılaşınca, “2. Komando Bölük Komutanı Üstğm. Haluk Üstügen, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım” diye tekmil verecek denli genç ruhlu ve muzipti. Beyoğlu’ndaki buluşmamızda Cihangirli olduğunu öğrendim. “Dönüp dolaşıp aynı mahalleye” gelmişti.
Kendisi ile harekattan sonra tanışmış olan bazı Rum asker/subaylar, sosyal medya hesaplarından, “cesur”, “şerefli” gibi sıfatlarla tanımladıkları Üstügen’in vefatından duydukları üzüntüyü dile getirdiler. Karşısında savaşan düşmanlar bile Üstügen’in bir subay ve insan olarak hakkını teslim etme ihtiyacı hissettiklerine göre sözü fazla uzatmaya gerek yok. Türkiye kahraman bir evladını, Türk ordusu müstesna bir subayını, emrinde savaşanlar komutanlarını, Cihangirliler mahalle arkadaşlarını, eşi hayat arkadaşını, evlatları babalarını yitirdiler. Kaybımız büyük, acımız derin. Uğurlar ola Üstügen Üsteğmen! Ruhun şad olsun.
Yeryüzünde Üstügen adlı iki yükselti var. Biri adı dışında, bize pek yabancı. Diğeri Beşparmak Dağları’nda bir tepe. 20-21 Temmuz 1974 gecesi çok çetin muharebelere tanık oldu. Artık adı sonsuza dek Üsteğmen Haluk Üstügen ile birlikte anılacak.
Haluk Üstügen’in de muharebelerin gidişatını anlattığı TRT programı (1974):