Çinggis Han’ın ilk eşi Börte, yazılı kaynaklarda “onayı alınması gereken kişi” olarak ortaya konur. Çinggis henüz küçük bir çocuk iken yani başarılar elde etmemişken bile Börte’nin konumunun önemine işaret edilir. Çokbaşlı bir hayat süren kabilelerden gelen hatunların ise Börte gibi herkesi biraraya toplayabilme becerileri olmamıştır.
Çinggis Han’ın mensup olduğu aile ve soyun ne denli köklü olduğu, hatta kendisinin mi yoksa rakibi Camuka’nın mı daha aristokrat” bir aileden geldiği tartışılmış bir konudur. İlk eşi Börte ve onun mensup olduğu Kongratlar ise bu açıdan sorgulanmamıştır.
Börte’nin kişiliği konusunda kaynaklarda fikir ayrılığı yoktur. Onun varlığı Moğol tarih geleneğinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Moğolların Gizli Tarihi’nde Börte, daha çok ailesini düşünen bir kadın rolündedir. Dönemin kaynaklarında Börte’nin davranışları, hayatın içinden sahnelerle okuyucuya sunulur.
Sonraki dönem tarih eserlerinde ise Börte, bulunduğu yerden olayları onaylayan veya hüzünle ele alan, sanki üst konumda olan, kişiliği yüceltilmiş bir hatundur. Örneğin Altan Tobçi (1604) ve özellikle Erdeni-yin Tobçi (1662) adlı eserlerde Börte, dirayetli-bilge sıfatlarıyla tekrar tekrar şiirsel nitelikteki dizelerle karşımıza çıkar.
Örneğin Altan Tobçi’deki bir sahnede Çinggis Han -gerçekte gitmediği Kore seferinde- kendisine takdim edilen Kulan Hatun ile “beraber uyumak istemesi” üzerine subayları tarafından uyarılır: “Eğer çölde beraber uyursanız muhakkak ki [kendi koyduğunuz] emirlere [yani törelere] ters düşmüş olursunuz. [Kulan] Hatun’u eve dönünce sevseniz nasıl olur acaba?” Ancak kitap “durum öyle olmadı beraber uyudular” diye devam eder. Bizim neyin doğru olduğunu bulmaya çalışan pozitivist bakış açımıza göre, bu anlatımda olay yeri ve onun Korelilerce Çinggis Han’a takdimi doğru değilse de, Kulan Hatun gerçekten Çinggis Han’a mensup olduğu Merkitlerin yenilmesi üzerine kendi babası tarafından Çinggis Han’a takdim edilmiştir. Demek ki önemli olan “neresi ve kim” sorularının cevabı yani isimler değil de eylem, fiildir. Kulan Hatun savaşta esir alınmış bir ganimet değildir, takdim edilmiştir.
Hikayenin Altan Tobçi’deki devamında orda’sından üç yıl uzakta kalmış olan Çinggis Han, döneceği zaman “durumu idare et” diyerek önden bir haberci yollar; o da Çinggis Han’a “Halkımız Moğolların âdetlerine dikkat etmediniz” diyerek serzenişte bulunur. Daha sonra en güvenilir yardımcısı Mukali’yi Börte’ye gönderir. Daha evvel Erdeni-yin Topçi’den naklettiğim (#tarih 49) bu hikayede Börte “Efendimiz iyi mi?” diye sorar, Çinggis Han da cevaben “Daha önce koyduğum kanun [töre] artık yok. Kuvvetli idarenin gücü sürmekte. Bana danışman olan emirlerimi (sayit) dinlemedim. Kendimi kaplan derisi evlerin güzelliğine kaptırdım. Ben kutsal efendiniz, Kulan Hatun ile uyudum” diyerek haber gönderir.
Börte onayı alınması gereken bir kişidir. Her iki eserde birçok durumda Börte’ye seslenilir. En çok tekrarlanan, “henüz küçükken rastladığın hatunun, akıllı hatunun” veya “henüz muzaffer olmamışken tanıştığın hatunun” gibi ifadelerle Çinggis Han’a Börte’den sözedilir. Burada dikkati çeken, halk hafızasında henüz Çinggis Han küçük bir çocuk iken yani başarılar elde etmemişken Börte’nin konumunun önemli olmuş olduğuna işaret edilmesidir. Zaten hem Gizli Tarih’te hem de Altan Tobçi’de Börte’nin babası Dey Seçen kızlarının hep “hatun” olmuş olmalarıyla övünür.
Yakın zamanlarda (2018) Anne F. Broadbridge, Moğol İmparatorluğu’nun kuruluşunda Moğol kadınlarının rolü hakkında bir kitap (Women and the Making of the Mongol Empire) yayımladı. Orada gerek Çinggis Han’ın eşi Börte’nin gerekse Kubilay Han’ın annesinin görgülü ve yönetim deneyimleri olan ailelerden gelmelerinin onlara sağladıkları avantajları ele almakta; bu sayede ilk dönemlerde Altın Soy içinde akrabalık ilişkilerini dünürlük yoluyla kurmuş olduklarını ayrıntılarıyla göstermektedir. Çokbaşlı bir hayat süren kabilelerden gelen hatunların böyle herkesi biraraya toplayabilme becerileri olmamıştır. Bütün bunlar bizdeki “Maraş’tan kız al, bey doğursun” türünden deyimleri hatırlatır.
Çok eski çağlardan beri bilinen ve Tanrısal anlamlar yüklenen mantar, metafizik deneyimlere de yol açtığı için ilk dinsel pratiklerin ortaya çıkmasında rol oynamış. Birçok kültürde “sıradan halk”ın yemesine izin verilmeyen mantar, gündelik hayatımıza da “mantar gibi bitmek” veya “kalitesiz” anlamlarıyla girmiş. Milyonlarca dolarlık bir piyasanın tarihî-aktüel arkaplanı.
Zeus, şimşeklere yükleyerek atarmış onların tohumlarını yeryüzüne. Ormanda yağmur ve fırtınadan sonra bir anda ortaya çıktıkları için, her konuda pek zeki açıklamaları olan Yunan düşünürler, bunun böyle olduğundan pek eminmişler. Onlar ne yaparsa aynısını taklit eden Romalılar da “Tanrıların yiyeceği” diyerek sofralarına buyur etmişler. Hatta doğadan toplamak koca Roma’nın iştahına yetişemeyince, oturup “biz bunu nasıl yetiştiririz” diye yöntemler geliştirmişler. Bu arada ne olur ne olmaz halkın ve “sıradan insanlar”ın yemesini yasaklamışlar. Yaşlı Plinius naturalis historia’da kulaktan dolma bilgilerle, bunun nasıl ölümlere yolaçtığından falan bahsedip, bugüne dek gelecek bir korkunun temellerini atmış.
2015’te Max Planck Enstitüsü’nün yaptığı bir araştırma, mantar tüketiminin 18.700 yıl öncesine, Üst Paleolitik Dönem’e kadar gittiğini gösteriyor. Birçok araştırmacı, metafizik deneyimlere yol açtıkları için ilk dinsel pratiklerin ortaya çıkmasında mantarların rolleri olabileceğini söylüyor. Avrasya’nın ormanlık bölgelerinde az zehirli bir mantar türü olan amanita muscaria’nın günümüzden 11 bin yıl önce kullanılmış olduğuna dair kanıtlar var. Güneydoğu Cezayir’de 7 bin yıl öncesine tarihlenen Tassili kaya resimlerinde arı kafalı, bedeninden mantarlar çıkmış ve elinde mantar tutan bir insan resmi var. Mantarın ortaya çıkardığı beden dışı deneyimi anlatıyor olsa gerek. Mantar kültü Maya kültüründe de var. “Teonanácatl” yani “Tanrıların bedeni ve yiyeceği” diye isimlendirdikleri mantarla şamanik yolculuklara çıkarlarmış. Yine aynı mantarın Hintlilerin Vedic ayinlerinde kullanılan ve kahramanlık duygularını tetikleyen bir içecekte kullanıldığı da biliniyor. MÖ 5. yy’da Hipokrat mantarların iyileştirici özelliklerinden bahsetmiş. Dioscorides de 1. yüzyılda yazdığı materia medica’sında humuslu toprağa kavak ağacı kabuklarını serperek mantar yetiştirileceğini söylemiş.
Koca Kafa Macrocybe doğada yetişen mantarların en büyüklerinden. Bir tanesi 20 kilo kadar geliyor.
Toussaint-Samat, Yiyeceğin Tarihi’nde mantarların 120 bin kayıtlı türü olduğunu ve 1841’inin “yenebilir” olarak tanımlandığını yazıyor. Ormanda yürürken küçücük bir mantar kümesi gördüğünüzde onu yapayalnız bir “cüce” zannetme yanılgısına düşmeyin. Araştırmalar onların yeraltında kocaman, tek bir canlı olduğunu gösteriyor! Örneğin ABD’nin Oregon eyaletinde 1900 yaşında, 965 hektara yayılan tek bir mantar bulunmuş. Dünyanın en büyük canlısı. Hayvan desen değil, bitki desen hiç değil. Latince adı ile fungi krallığının bir üyesi o.
Zehirli olanların oranı sadece %1. Yenilebilir olanların arasında doku ve lezzet açısından değerli bulunanlarının sayısı ise bilinen tüm mantar âleminin % 4’ü.
Hayal gördüren mantarlar Bu Erken Klasik dönem mezar taşında Persephone ve annesi Demeter, “Elefsis Gizemleri” denen tören için sanrılandırıcı mantarlar tutuyorlar.
Geçmişte olduğu gibi bugün de insanlar ikiye ayrılıyorlar; mantar yemeye doyamayan “mikofiller” yani mantarseviciler ve “mikofoblar” yani mantar yemekten ölesiye korkanlar. Uluslar da bu iki gruba ayrılıyorlar. Rusların büyük mantar aşkı malum. Sonra İtalyanlar ve Fransızlar geliyor. Dağı-taşı mantar kaynayan İngilizler ise yabani mantarlara toptan “toadstool” yani kurbağa oturağı demiş orada bırakmışlar işin ucunu. Bizde de birkaç türü ızgara yapmak veya kavurmak dışında çok az mantarlı yemek yapılır. Varsa yoksa soğan kavur, mantar kat, üstüne yumurta kır. Hepsi bu. Çin ise tek başına dünya mantar üretiminin % 65’ini gerçekleştiriyor. Uzakdoğu’da yemeklerde ve çorbalarda lezzetleri ve bazen de sadece kıkırdaksı ya da kaygan dokuları nedeniyle çeşit çeşit mantar kullanılır. Tüm mantarsever uluslarda taze tüketimi dışında mevsim harici kullanım için mantarlar kurutulur, tuzlanır, fermante veya salamura edilir.
Mantarlara ilişkin literatüre baktığımızda ancak son 200 yıldır dişe dokunur yayınlar görüyoruz. İsveçli Linnaeus, 18. yüzyılın büyük doğa tarihçisi, mantarları bir yere koyamayıp “Chaos” adını verdiği bir sınıf oluştırmuş. Bugün kullanılan sınıflandırma ise 1801’de yazdığı synopsis methodica fungorum’da mantarları doğru bir yere oturtmaya çalışan Persoon adlı Hollandalı doğabilimciye ait. Kendisinin l822 ve l828’de yayımlanan mycologia europaea adlı çok detaylı bir çalışması da var. Avrupa ve İngiltere mantarlarına dair en kapsamlı resimli kitap ise 1981’deki Roger Phillips kitabı.
Moğolistan’da bir Hun tümülüsünden çıkartılan bu halı parçası ise 1. yüzyılda bir Zerdüşt ritüelini gösteriyor. Merkezdeki Kral-Rahip’in elinde psikedelik etkileri bilinen bir mantar var.
Yabani mantarlara zehirlenme korkusu ile pek yüz verilmiyor. Bunu anlayabiliriz. Diğer yandan Trakya bölgesinden Belgrad Ormanları ve Şile’ye dek uzanan hatta, mantar piyasası son derece canlı. Porchini (Ayı göbeği), Kuzu göbeği, Borazan, Chantrelles (Sarı kız) ve yabani çayır mantarı en çok ticareti yapılan mantarlar arasında. Bir sezonda sadece Trakya ormanlarından aşağı yukarı 300 milyon dolarlık mantar toplanıyor! Bakın şu küçük şapkalılara siz…
Hâl böyle olunca bütün dünya steril koşullarda yetiştirilen, zehirsiz olduğu kesin kültür mantarına önem vermiş. Pazarda en çok tüketileni “çayır mantarı”. Pazarlama ismi ise Portobello. Onu takiben istiridye ve kayın mantarları geliyor. Ayrıca Uzakdoğu’da sevilen “shiitake” ve “enoki” mantarları da kültüre alınmış.
Yerel köylü pazarlarının meraklıları, mevsiminde az miktarda gelen gelincik, domalan, çintar, kuzugöbeği gibi mantarları bulabiliyor. Bu anlamda ülkemiz henüz doğal kaynaklarını tüketmemiş olduğu için şanslı, ama dünyanın iştahı yakında bizim kaynaklarımızı da kurutur mu? Kurutur.
Erken Cumhuriyet dönemi Mustafa Kemal anıtlarına imza atan Pietro Canonica, aynı zamanda Atatürk’ü gerçek boyutlarıyla canlandıran ilk heykeltıraştı. Ankara, İstanbul (Taksim), İzmir’deki Atatürk heykellerini yapan Canonica’ya, 1920’lerin sonlarındaki çalışmaları sırasında Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşı Sabiha Ziya asistan olarak yardım etmişti.
Roma’da Villa Borghese Bahçeleri’ndeyiz. Gezmekle bitiremeyeceğimiz şehrin kalbinde 80 hektarlık yemyeşil bir araziye yayılan park; müzeleri, yapıları ve peyzaj harikası bahçeleriyle büyüleyici. Parkın en önemli müzesi olan Pietro Canonica Müzesi’nde ise cumhuriyetin en sembolik anıtları Taksim Cumhuriyet Anıtı, İzmir Atatürk Anıtı, Atatürk büstü ve başka birçok eserin taslakları sergileniyor.
Pietro Canonica’nın (1869-1959) zafer temalı anıtsal kompozisyonlarına dünyanın birçok meydanında rastlamak mümkün.
“Kemal Paşa sade, bizim Lombardia ve Piemonte bölgelerinin asil askerlerine benzeyen davranışlarıyla çok seçkin bir insan. Az konuşuyor, derin ve kesin cevaplar veriyor, çok düşünüyor ve izliyor. İnsanları büyük enerjisini yansıtan gözlerle inceliyor. Fizyonomisi, o an içinde bulunduğu hislere göre bazen emir verici bir görünüme, bazen de insanı duygulandıran, adeta çocuksu tatlı bir havaya bürünüyor. Merhamet dolu bir insan. Çok acı çekmiş olduğu anlaşılıyor. Aciz kimselere sevgi duyuyor, önemli bir kişi havası takınmıyor”. Bu sözler, dünyaca ünlü İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’nın, Atatürk ile ilgili hatıralarından…
İtalya’ya giden Sabiha Ziya (Bengütaş), Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi) ilk ve tek kız öğrencisiydi.
1869 Torino doğumlu Canonica, her biri ikişer metre boyunda 3 heykeli Villanova Mondavi’deki San Lorenzo Kilisesi’ne konulduğunda sadece 16 yaşındadır! Heykel sanatında yeni klasik anlayış ile insan psikolojisi üzerindeki derin etkiyi büyük bir incelikle bağdaştıran heykeltıraş, İtalya ve çeşitli ülkelerde yaptığı anıtlarla tanınmaya başlar. İtalya’ da 1. Dünya Savaşı’nda ölen askerler anısına birçok anıt yapan Canonica, özellikle atlı heykellerinde, atların anatomisi ve canlılığını yansıtma biçimiyle öne çıkar. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra zafer temalı anıtsal büyük kompozisyonlar üzerinde yoğunlaşır.
Canonica’nın yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan yolculuğu ise 1926’da Gazi Mustafa Kemal’in heykellerini yaptırmak üzere açılan bir yarışma ile başlar. Sanatçı Ankara’ya gelerek Atatürk ile tanışır ve ilk deneme olarak bir büstünü yapar. 4 günde tamamladığı bu büst Gazi tarafından çok beğenilir, hatta arkadaşlarına “aynaya baktığım zaman büstümü görüyorum. Bittiğine üzüldüm; Canonica’yı görmek beni memnun ediyordu” diyecektir.
Roma’daki Pietro Canonica Müzesi’nde Cumhuriyet Türkiye’sinin en sembolik anıtlarının taslakları, kalıpları, modelleri sergileniyor.
Sanatçı Ankara’da heykellerinin taslağını tamamlayarak Torino’ya döner. Eserlerin ilkini, Mustafa Kemal’i at üstünde tasvir eden tunç heykeli tamamlar. Bu eser Etnografya Müzesi’ne konulur ve 29 Ekim 1927’de açılışı yapılır. Cumhuriyet Ankara’sında yapılan ve Gazi’yi at üzerinde tasvir eden ilk anıttır.
Canonica aynı yıl, Ankara Zafer Meydanı’nın ortasına dikilen ve Gazi’yi askerî kıyafette ayakta tasvir eden heykeli yapar. 2 metrelik kaideye oturtulan, mareşal üniformasıyla ayakta duran, 1.75 boyundaki tunç ve mermer heykel, aynı zamanda Atatürk’ün birebir boyutta ilk heykeli olarak tarihte yerini alır (Eskizlerinden biri, bugün Roma’daki Türkiye Büyükelçiliği’nde sergilenmektedir).
Taksim Atatürk Anıtı’nın açılışı: 8 Ağustos 1928.
Canonica en iddialı eserini, İstanbul’da Taksim Meydanı’nın ortasına konan Cumhuriyet Anıtı’yla gerçekleştirir. Abideler Komisyonu, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde bir yarışma düzenler. Birinci tüm masrafları devlet tarafından karşılanarak Canonica’nın atölyesine anıtın yapımında çalışmak üzere İtalya’ya gönderilecektir. Bu yarışmayı, heykeltıraşlık bölümünün ilk ve tek kız öğrencisi olan Sabiha Ziya (Bengütaş) kazanır.
Komisyon, Sabiha Hanım’ı göndermekte tereddüde düşer; zira Sabiha Hanım bekar, 21 yaşında bir genç kızdır. Dönemin Maarif Vekili Mustafa Necati konuya dahil olur ve “Kazananın bir genç kızımız olması beni bahtiyar etti. Kimin hakkıysa o gidecek” der. Sabiha Ziya, 18 ay Canonica ile beraber Cumhuriyet Anıtı’nın yapımında çalışır. Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşı olan Sabiha Ziya, yaşamı boyunca pek çok esere imza atar; kadınların heykeltıraşlık mesleğini benimsemesinde öncülük eder.
Canonica’nın önemli son eseri, İzmir’in ve vatanın kurtuluşunu ebedileştirmek üzere yapılan, 28 Temmuz 1932’de açılan İzmir Atatürk Anıtı’dır. Türkiye’de kaldığı süre zarfında Anadolu’yu dolaşan Canonica, anılarında “Türk karakterinin özelliklerinin başlıcaları; iyilik, mertlik ve cömertlik… Gençler zeki ve heyecanlı olmalarının yanısıra aynı zamanda saf yaradılışlıdırlar; çalışan insana büyük saygıları var. İçlerinde taşıdıkları özveride bulunma isteği gerçekten övülmeye değer. Ülkelerini Batılı uygarlık seviyesine getirmeyi candan istiyorlar” diyecektir.
Aralarında SSCB, İngiltere, Hollanda, Türkiye, Irak, Vatikan, Kolombiya, Arjantin’in de bulunduğu dünyanın çeşitli ülkelerinde eserler veren Pietro Canonica, Roma şehrinin izniyle Villa Borghese Parkı’nın içindeki tarihî bir yapıyı ev ve atölye olarak kullanma ayrıcalığını elde eder; 1959’da 90 yaşında vefat edene kadar burada yaşar. Ölümünden sonra müze haline gelen bu evde, sanatçının Türkiye’deki eserleri için yapılan kalıplar, modeller önemli bir yer tutar.
Roma’ya gidenlerin mutlaka uğramaları gereken bir müze.
20. yüzyıl başlarında Balıkesir civarına gelen göçmen ataları, İstiklal Harbi’nin direnişçileri, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin girişimcileri oldular. Rona Yırcalı ise tüm dünyaya açılan sanayi yatırımlarının yanısıra, özellikle eğitim projelerini bir gelenek hâline getirdi. Türk Eğitim Vakfı’nın (TEV) yönetim kurulu başkanı, doğal ve kültürel mirasın korunması ve geleceğe taşınmasının ancak eğitimin kalitesiyle mümkün olabileceğini anlattı.
Beş kuşaktır Balıkesirli bir ailelerinden üyesisiniz. Türkiye tarihinin erken cumhuriyet döneminden ailenizin tarihine yansıyan dönüm noktaları neler olmuştu?
Balıkesir ile her bakımdan, siyasi-sosyal-ekonomik bakımdan haşır-neşir olmuş bir aileyiz. Annem ve babam göçmen ailelerden geliyor. Anne tarafı Arnavutluk, baba tarafı Bosna-Hersek’ten. Baba tarafı önce, bugün Soma’ya bağlı Yırca Köyü’ne yerleştirilmiş. Sonra Balıkesir’e göçetmişler ve onlara Yırcalızade denmiş. Yırcalı soyadı oradan geliyor.
Dedem Şükrü Efendi, İstiklal Harbi’nde işgale karşı silahlı mücadele kararı alan 41 kişiden biri.
Babamın ve annemin babaları o bölgenin ilk sanayicilerinden. İlk un fabrikasını kurmuşlar. Amcam Sıtkı Yırcalı ile babam Sırrı Yırcalı, 46 seçimlerinden bu yana Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer almış. Sıtkı Bey çeşitli bakanlık görevlerinde bulunmuş; Sırrı Yırcalı da aynı zamanda Balıkesir milletvekili olarak 1960’a kadar görev yapmış. Bunu niçin söylüyorum? 27 Mayıs 1960’ta ihtilal oldu. Her ikisi de 27 Mayıs 1960’tan sonra af çıkana kadar Yassıada ve Kayseri’de 4 sene civarı hapis yattı. Sıtkı Bey çıktıktan sonra senatörlük de yaptı. Onun görevi de “1980 İhtilali” ile kesildi.
5 kuşak Balıkesirli Yırcalı ailesi.. (Soldan sağa, ayaktakiler) Rona Yırcalı’nın babası Sırrı Bey, halası Melahat Akman, amcası Sıtkı Bey, (oturanlar) babaannesi Kadriye Hanım ve dedesi Şükrü Bey.
Babam bütün hayatı boyunca bölgenin Gelir Vergisi rekortmeniydi. Gelir Vergisi’nin getirilmesinden vefatına kadar hep böyle oldu. Köklerimizi Balıkesir’den ayırmadık. Şirketimiz, fabrikalarımız hep Balıkesir’deydi. Bizim aile aynı zamanda eski madenci. 1979’da -o sırada Bülent Ecevit Başbakan, Deniz Baykal Enerji Bakanı’ydı- bu madenler devletleştirildi ve kuruluşlarımıza elkonuldu. Bor madeni başta olmak üzere bunlar devlet tarafından işletilmeye başlandı. Biz de madencilikten çekildik. Bu büyük bir haksızlıktı tabii. Bizim için büyük bir yıkım oldu ama sonra toparladık.
İş hayatınız boyunca, meslek örgütlerinin yanısıra çok sayıda sivil toplum örgütünde de kurucu ve üye olarak görev aldınız. Halen hem bunları hem de Türkiye Eğitim Vakfı’nın (TEV) yönetim kurulu başkanlığını yürütüyorsunuz. Eğitime yapılan yatırımın tarihini özetler misiniz?
Babamın bir Anadolu Lisesi var kendi adına kurulmuş olan: Sırrı Yırcalı Anadolu Lisesi. Anne tarafımdan dedemin kurduğu Koray Lisesi vardır. Annem Müşerref Yırcalı adına 1968’de kurulmuş olan, korunmaya muhtaç çocuklara yönelik hizmetlerin verildiği bir Çocuk Yuvası uzun zaman sonra Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na devredildi.
En eski eğitim vakıflardan biri dedemler tarafından kurulan Ali Şuuri Vakfı ve Ali Şuuri İlkokulu.
Türk Eğitim Vakfı 1967’de Vehbi Koç’un önderliğinde, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yaşayan 205 kişi tarafından kuruldu. Babam da kuruculardan biridir. O zamanki Türkiye şartlarında bu insanlar, Türk gencinin eğitimine nasıl destek olabiliriz diye düşünüp harekete geçmişler. Ana fikri, başarılı ancak ekonomik olarak imkanı olmayan gençlere destek vermek. “Biz bunu gençlere burs vererek yapabiliriz” demişler. Bilhassa üniversite seviyesindeki gençlere burs vermeye başlamışlar. Bugün TEV 53. yılının içinde olan bir vakıftır. Böyle bir vakfın bu kadar sene hizmet verebilmesi Türkiye şartlarında kolay değil ama bunu başarıyla yürüttüğümüzü düşünüyorum.
Koleksiyon merakı Rona Yırcalı, uzun yıllardır ferman ve harita koleksiyonu yapıyor. Özel koleksiyonundan iki ferman çerçeveletilmiş halde duvarında asılı.
Bugün 8 bin civarında gence her sene burs vermekteyiz. Kuruluşumuzdan bu yana 250 bin civarında burs verdik. Bunun yanında yurtdışında master ve doktora seviyesinde eğitim gören 2 bin gencimize burs verdik; halen 200 talebemiz yurtdışında öğretim görüyor. 31 eğitim kuruluşunu bağışçılarımızın bize verdiği bağışlarla yapıp Millî Eğitim Bakanlığı bünyesine kattık. Bağışçılarımız bize gayrimenkullerini devrediyorlar, para bağışında bulunuyorlar; biz de uygun bulduğumuz şekilde burs vererek değerlendiriyoruz.
Bir de yaşanan toplumsal felaketler sonrası -mesela Soma maden kazası, Elazığ ve en son İzmir’deki deprem- ailesini kaybetmiş veya ailesi çalışamayacak duruma gelmiş çocukları desteklemek üzere burs veriyoruz.
Bunların yanında bir özel bursumuzu daha uygulamaya koyduk şimdi. Bu da “Korona Kahramanları”na verdiğimiz burs. Bu nedir? Biliyorsunuz yalnız doktorlar değil, hemşireler, sağlık görevlileri hatta bunun yanında otobüs şoförleri, polisler, kargo taşıyan gençler de yüksek risk grubunda. Hayatını kaybetmiş olanların çocuklarına bütün eğitim hayatları boyunca burs veriyoruz.
Yaşadığımız pandemi ve uzaktan eğitim, TEV’in katkılarını nasıl etkiledi?
Biliyorsunuz, Mart ayından beri okullarımız, üniversitelerimizin kapalı. Bir müddet daha kapalı olacağını anlıyoruz. Uzaktan eğitim için bazı gençlerimizin evinde yeterli ekipman yok. Hatta bir kısmının interneti sağlıklı değil. Bazı evlerde de iki-üç çocuk var. Evde üç veya daha fazla eğitim gören çocuk varsa, en azından bir tane bilgisayarın olmasını sağlamak için harekete geçtik. Yaklaşık 1000 haneye ulaşmaya çalışıyoruz. Korona salgını bir müddet sonra bitse dahi, bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Genişleyen Yırcalı ailesi İşinsanı Rona Yırcalı, eşi Nur Yırcalı, oğulları Sinan ve Sırrı Yırcalı, gelinleri Nazlı ve Ayşe Yırcalı’yla birlikte…
Siz Robert Kolej’de, daha sonra Türkiye tarihinde kilit roller üstlenecek öğrencilerin bulunduğu bir dönemde eğitim gördünüz. Ardından ABD ve tekrar Türkiye…
İlkokulu üç sene İstanbul’da Şişli Terakki’de, dördüncü sınıfı Balıkesir’de okudum. Beşinci sınıfta Ankara’ya gittik ve ilkokulu orada bitirdim. Sonra Robert Kolej’e girdim; mezun olduktan sonra 1965’te ABD’ye gittim. University of Miami’de, İş İdaresi ve Ekonomi eğitimi aldım. 1970’te döndüm. Oradaki değişik yaşam şartlarını görmenin, bugünkü hayatıma ve çalışmalarıma önemli katkı sağladığını düşünüyorum. Döndüğüm zaman, bıraktığım Türkiye ile bulduğum Türkiye arasında önemli farklar vardı.
Rahmetli Turgut Özal’dan sonra, özel sektörün istediği yere gelebildiği düşüncesindeyim. Bugün özel sektörün momentum’u varsa Türkiye’de, ki var, o günkü şartlardan buralara geldiğini ifade etmek isterim.
O yıllarda STK’lar ağırlıklı ve etkin değildi. Devlet bürokrasisinin ağır işliyordu ve bir nevi girişimciye kötü bir gözle bakılmasından ötürü özel teşebbüs zayıf kalıyordu.
Robert Kolej’de -dediğiniz gibi- o dönemde de önemli isimler vardı. İbrahim Betil, Hüsnü Özyeğin, Vural Akışık, Mehmet Emin Karamehmet, Osman Berkman, Servet Hanlıoğlu, Tansu Çiller, Ahmet Leventoğlu… Ve tabii Allah rahmet eylesin Cem Karaca ve Zeki Alasya.
Beyin göçünü tersine çevirmek yolunda iş dünyasının sorumluluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Asya-Pasifik ülkelerinden tutun da, Hindistan, bilhassa Afrika ve Asya ülkelerinin de meselesi bu. Ülkemizde de son zamanlarda hızlanmış gibi görünüyor. Bunu yavaşlatmanın çaresi, bu insanların buradaki hayatının daha serbest, sosyal hayatının daha tatmin edici, maddi imkanlarının daha iyi hale getirilmesi. Tıp alanında olsun, diğer konularda olsun araştırma yapmak isteyen gençlerimize, üniversite görevlilerine sağlanan imkanların geliştirilmesi. Buradan giden insanlarımız, yurtdışındaki imkanlarla kendi meziyetlerini biraraya getirdikleri zaman Nobel Ödülü bile kazanabiliyor. Bunu edebiyat ve tıp alanlarında gördük. Son gelişmelerde, örneğin aşı konusunda, gençlerimizin ne kadar ileri olduklarını görüyoruz.
Bunlar, devletin ve üniversitelerin sağlayacağı imkanlarla olur. Bunun ekonomik kısmı var; insan hakları ve sosyal kısmı var. STK’lara da bu konuda önemli vazifeler düşüyor. Biz de TEV kapsamında bu girişimlere vesile olmak için ilk yurtdışı şubemizi Londra’da açıyoruz. Gençlerimizi yurtdışında destekliyoruz ama dönmelerini de istiyoruz. Burada da onlara imkanlar yaratarak, iş çevreleriyle, üniversitelerle irtibat kurmalarını sağlayarak, Türk işadamları ile temaslarına yardım ederek…
Gençlik ve çocukluk yıllarınıza dönersek… O dönemin Balıkesir’iyle bugünkü şehir arasında nasıl benzerlikler-farklılıklar var?
1956’dan beri Balıkesir’de aynı evde oturuyoruz. İki katlı ve bahçeli bir ev. Evimizin etrafına yüksek binalar yapıldı ama bizim evimiz aynı duruyor. Annem hâlâ o evde yaşıyor. Balıkesir’e gittiğimde orada kalıyorum. Haftanın yarısını Balıkesir’de geçiriyorum. Annem Müşerref Yırcalı 98 yaşında.
1960’ların Türkiyesi ile bugünün Türkiyesi arasında çok farklılıklar olduğu gibi, Balıkesir’de de var. Bugün artık en son yapılan yol bağlantısı ile beraber, bütün büyük merkezlere bağlanmış; Ege ve Marmara denizlerine limanı olan; turizm bakımından, haberleşme ve lojistik bakımından çok gelişmiş bir şehir. Dolayısıyla sanayi, ulaşım, hayvancılık ve tarım bakımından son derece ilerlemiş bir il. Bütün bunların yanında Balıkesir Üniversitesi de şehrimize bambaşka bir hava verdi.
Eskiyi özlüyoruz ama, bugünkü Balıkesir diğer illerle boy ölçüşecek hale gelmiştir.
Haritaların peşinde Rona Yırcalı, koleksiyonundaki haritaları genellikle seyahatleri sırasında yurtdışından topluyor. Koleksiyonunda hem Osmanlı İmparatorluğu’ndan hem de dünyadan haritalar var.
Peki ya İstanbul? Tarihî mirasın korunması noktasında öne çıkan görevler neler?
Bu şehrin bütün güzelliğine ve özelliklerine rağmen, onu yeterince koruyabildiğimizi düşünmüyorum. Bunu yalnız ben değil, bizi idare edenlerden de çeşitli vesilelerle söylüyor zaten. Bir kere tabiatı korumakta başarılı değiliz. Şehirdeki yapı çılgınlığı tamamen kontrolden çıkmış vaziyette. Deprem meselesini bir tarafa koysak dahi –ki koyamayız ve maalesef tedbirlerimiz yeterli değil- problemler çok büyük.
Tabii son derece güzel ve fakat çok hızlı tahribata uğrayan sahil şehirlerimiz de var. Orada kurulan siteler, programsız yapılan oteller, deniz kenarına kondurulan tesisler… Bunların geriye gelmeyecek şekilde tabiatı, şehri ve orada yaşayan insanları tahrip ettiğini biliyoruz.
Esas olarak bu şehirlerin temeli olan, tarihî kısımlarını muhafaza etmek zorundayız. Avrupa’da birçok tarihî şehrin ulaşım problemleri var, nüfus problemleri var; onlar da göç alıyorlar. Ancak örneğin Roma’ya, Londra’ya, Paris’e gidildiğinde, özellikle merkezlerde, “eski şehir” alanlarında tarihî dokunun son derece iyi korunduğunu bizzat görüyorum. Mesela İstanbul’da metro çalışmalarından dolayı yapılan kazılarda bulunan kalıntılar, şehrimizin kuruluş tarihini daha da eskiye götürüyor. Bunları değerlendirmemiz lazım.
Bir de son zamanlarda yapılan restorasyonların son derece problemli olduğunu belirtmek isterim. Bugünkü idarelerin bu konuda hassas olduğunu biliyorum ama, birçok restorasyonun uygunsuzluğunu gördükçe tabiatıyla hepimiz üzülüyoruz.
Bilhassa tatil yörelerinde, Ayvalık, Kaz Dağı ve Cunda Adası gibi yerlerdeki yerleşim ve bozulmalar maalesef çok acı.
Harita ve ferman koleksiyonu yapmaya nasıl başladınız?
19. yüzyıl başta olmak üzere, harita ve ferman koleksiyonu yapmaya başlamıştım. Şimdilik sergi açmak gibi bir düşüncem yok. Çok seyahat ediyorum ve o seyahatlerde mümkün olduğu kadar eski haritaları ve fermanları alıyorum. Bunların önemli bir kısmını Avrupa’dan, özellikle İngiltere’den aldım. Koleksiyonumda daha çok Osmanlı İmparatorluğu haritaları ve dünya haritaları var. Tabii Osmanlı deyince Afrika, Avrupa’nın büyük bir kısmı da işin içine giriyor. Çeşitli konularda verilmiş Osmanlı fermanları da koleksiyonumda bulunuyor.
Osmanlı mahallesinde tüm fertler, birbirlerine kefalet yoluyla bağlı bir bütünün ayrılmaz parçalarıydılar. Mahalledeki faili belirsiz bir suç tüm ahalinin üzerine kalıyor, böyle bir durumun yaşanmaması adına eli sopalı mahalleli, çoğu defa mahkemeye bile gerek kalmadan adaleti sağlıyordu. Kimi zaman da bizzat kadınlar bu işi üstleniyordu.
Mahalle ve mahremiyet, Osmanlı dünyası için iki anahtar kavram. Mahalleli sürekli birbirini gözleyen, gözetleyen ve gözeten bir çekirdek yapının mensubuydu. Herkes birbirini tanır; semte gelen gizemli bir yabancı derhal dikkati çeker; mala, cana ve ırza göz diken birkaç eşkıya, divan kayıtlarına da yansıdığı üzere, köylü tarafından tespit, takip ve tenkil edilir.
Kadınların ev işlerini gördükleri avluların duvarları pek yüksek olsa da, içeride yaşanabilecek olası bir “ahlaksızlık” mahallelinin olaya müdahalesini getirebilir. Ev basılır veya bazı kadı sicillerine yansıdığı şekilde, kapılara boynuz benzeri işaretler asılır. Ancak sokakların güvenliğinden sorumlu bir subaşı dahi, fena işler yaptığı mahallece bilinen kötü namlı bir kadının evine mahkeme izni olmaksızın giremez!
‘Kuşu İpli’ye dayak Üsküdar’da “Kuşu İpli” diye nam salan sapık. Anlatıma göre nakışçı kızların çalıştığı alana çitlerin arasından mahrem yerlerini göstermiş. Kızlar iğne ile kendisini uslandırmış! Yetmemiş bir de mahalleliden dayak yemiş. Hem kendisinin hem de başkalarının mahremiyet sınırlarını aşmak ona pahalıya mâlolmuştur. Burada sahnenin biraz sonraki anları, başka bir nüshadan ve başka bir açıdan veriliyor (Hamse, TİEM, 1969).
Nevîzâde Atâî’nin (1583-1635) Hamse şiirlerine 18. yüzyılda çizilen, kimi İstanbul hayatını konu edinen minyatürler, Osmanlı mahremiyetinin yeni bir resmini toplumsal gerçekçi bir yaklaşımla ortaya koyar. Olaylar ders veren, kahramanlık anılarını betimleyen bir üsluptan uzakta, alaycı bir mizah duygusuyla ele alınır ve çoğunlukla “toplumdaki kötülükler” hedefe konur. Bu yeni tarzın müşterileri saraylı muktedirlerden ziyade, yeni bir mirasyedi-zengin tipidir. Sanat tarihçisi Tülay Artan’a göre neredeyse “yalnızca yasak ve mahrem olanın, mahrum olunanın hikayesi”ni anlatır bu minyatürler.
Atâî’nin anlatımı ve minyatür, bize bir mahalle iç disiplininin elbirliğiyle nasıl sağlandığını gösteriyor. Yaşayıp yaşamadığı belli olmayan, belki de yalnızca bir tipi temsil eden “Kuşu İpl”i ise hem kadınlar eliyle acı dersini alıyor hem erkeklerden sopa yiyor; üstüne bir de sanatçılar tarafından yazılı ve görsel olarak “ifşa” edilerek cezasını tamamlıyor. Aslında tüm gizil Kuşu İpli’lere de bir gözdağı verilmiş oluyor.
‘Yılanı tutup iğneledi’ Hamse hikayelerinden birinde Üsküdar’a gelmiş “Kuşu İpli” [işaret 1] diye tanınan bir sapık vardır. Atâî şöyle anlatıyor: “Bir yüzü kara başıboş köpek, zampara gece kuşu Üsküdar’a yerleşmişti. Kadınları keşif için daima perdelere yapışırdı. Nerede bir harem duvarı görse bir yarık arar, bulunca da yılan gibi akardı. Bir gün derbeder hâlde şehrin tenha bir yolunda giderken tahta çevre [2] arasından mum sıfatlı bir iki ay yüzlü nakışçı kızı [3] gördü. O alçak bunu görünce o tahtanın ağaçkakanı oldu. “Kızların biri dedi be bak / Kimin ola bu kınalı parmak? // Birisi dedi acaba baykuş mu? / Yoksa bir ucu kızıl mum mu? // Biri dedi a kız o mum değil / Parmak olduğu da malum değil. // Ne kuşu olduğunu bilmem ama / Bir tüyü bitmemiş yavru gibidir mesela. // Kimi der bari bir oyun edelim / Alalım kukla edip oynatalım. // Kimi der görünce oynar her zaman / Kör yılandır ben ona yapışamam. // İçlerinden biri arif idi / Yani bu kuş diline vâkıf idi”. “Anlamazdan geldi. Ona yapışmaya ne varmış dedi. Elindeki iğneye ipliği geçirdi. O yılanı tutup iğneledi. Sapık herif gördü ki çekse kurtaramaz, keskin ibrişim onu ikiye böler. Bin dert ile figan etti, iğnenin her yeri kana boyandı. Mahallenin zarifleri [4] bunu duyup geldiler. Sonra Allah yarattı demeden üstüne üşüştüler. Kız feryadın uzadığını görüp onun kuşça canını azat etti. O dem iğne yemişe döndü köpek, ipini sürüyerek gitti. Bu husus işte bu ifşaya sebep oldu” (Hamse-yi Atâî, 1721, res. ?, Baltimore Walters Sanat Müzesi W. 666).
Amasya şehir merkezine 25 kilometre mesafedeki ve tarihi MÖ 450’ye kadar uzanan antik yerleşimde sürdürülen kazılarda, bu yıl da “Kurban Kültü” ve “Ateş Kültü”ne dair dinsel pratikleri gösteren yeni kanıtlara ulaşıldı. Erken Zerdüşt Dini’ne ilişkin buluntular, buradaki ateşin “Sonsuz Ateş” olarak hemen hemen sürekli yandığını, insan ve köpek dışındaki canlıların kurban edildiğini kanıtlar nitelikte.
Oluz Höyük, Kuzey-Orta Anadolu’nun önemli Demir Çağı yerleşmelerinden biri. Amasya kent merkezinin 25 km. güneybatısında yer alan bu çok önemli antik yerleşmenin Anadolu arkeolojisine katkıları, kültürel-tarihsel-askerî boyutun yanısıra dinsel bir boyut da kazanmaya başlamıştır. 2B Mimari Tabakası (MÖ 450-300) ve 2A Mimari Tabakası’nda (MÖ 300- 200) açığa çıkarılan birtakım kalıntılar ile küçük buluntular, bilinmeyenlerin bilinenlerden çok daha fazla olduğu “Zerdüşt Dini” ile “Ateş Kültü”nün erken dönemlerinin anlaşılması noktasında çok önemli bilgiler sunmaktadır.
Oluz Höyük’e yaklaşık olarak MÖ 450’de Pers kökenli Akhaimenid bir zümrenin yerleşmiş olduğu; mimarideki köklü değişim ile taşınabilir maddi kültür bulgularının işaret ettiği üzere, kültürdeki yeniliklerden anlaşılmaktadır. Anadolu’yu MÖ 550’den MÖ 330’a kadar 220 yıl boyunca merkezden atadıkları satraplarla yöneten Perslerin, Orta Anadolu’da Amasya coğrafyasının dahil olduğu Kappadokia (Katpatuka) Satraplığı’na büyük önem vermiş oldukları bilinmektedir. Perslerin bu Akhaimenid İmparatorluğu Dönemi’nde Erken Zerdüşt Dini’nin temel pratiğini oluşturacak olan Ateş Kültü inancını da yanlarında Oluz Höyük’e taşımış oldukları, sistematik arkeolojik kazılar sonunda günışığına çıkarılan bulgular ile desteklenmektedir.
Peçeli kurban ayini 1910’da Manyas Gölü kıyısındaki Daskyleion’da (Hisartepe) bulunan bu kabartmadaki iki kişi, kurban ettikleri boğa ve koyun kafaları ile betimlenmiş. Zerdüşt geleneklerine uygun giyinmiş bu şahısların yüzlerindeki peçeyi, kurbanı nefesleriyle kirletmemek için taktıkları düşünülüyor.
Oluz Höyük bulguları, Anadolu’nun bu yeni dininde heykel ve sunağın olmadığına, görsel ifadelerin yüceltilmesi ya da bunlara saygı duyulması noktasında muhalif bir düşünce ve eylem bulunduğuna işaret etmektedir. Görsel ifadelerin yerini ateşin aldığı, belki ateşin bir “kıble” olarak kullanıldığı bu yeni dinin bulguları Oluz Höyük’te açığa çıkmaya devam etmektedir. Dönem olarak Klasik Çağ’ın sonları ile Erken Hellenistik Dönem’e denk gelen bu dönemde (MÖ 450-300), eski Yunan’ın pagan dinine ve kültürüne ait Tanrı-Tanrıça figürlü eserlerin bugüne değin ele geçmemiş olması; Oluz Höyük’te ateşin merkezde olduğu Erken Zerdüşt Dini yaşamında katı bir figür yasağı yani “anikonizm” bulunduğunu göstermektedir.
Oluz Höyük’teki kazılar, dinsel yaşamda Ateş Kültü’nün çok önemli bir yere sahip olduğuna inanmamız için yeterince kanıt sağlamaktadır. Pers Yolu’nun güneyindeki kazılar, bu alana bir Ateşgede inşa edilmiş olduğunu da göstermiştir. Oluz Höyük Ateşgedesi MÖ 450 yıllarında inşa edilmişti ve en azından MÖ 300-250 yıllarına kadar ayakta kalmıştı.
Kurban kanları için bir kanal Oluz Höyük Ateşgedesi’nde bulunan gideri iri bir taşla kapatılmış 1 metrelik kanalın ağız kısmında bulunan hayvan kemikleri, kanalın kurban kanlarının yönlendirilmesi için yapıldığına işaret ediyor.
Anadolu’nun bu en eski Ateşgedesi, toprak üzerine oturtulmuş 1.60 m. çapında bir ateş çukuru ile bunu çevreleyen küçük bir “sella”yı barındırmaktaydı. Ateşgedenin batısı ile kuzeybatısında buraya ulaşan özel yollar ile platformların bulunduğu bir Kutsal Alan vardı. “Kutsal Ateş Çukuru”nu oluşturan taş sırasındaki özel taşlar üzerindeki duman artıklarının kalıntıları ile çukurun içi ve çevresindeki kül ve karbonların varlığı, buradaki ateşin “Sonsuz Ateş” olarak hemen hemen sürekli yandığını kanıtlar niteliktedir. Bu bağlamda bugüne değin arkeologlar ve dilbilimcilerin Ateş Kültü’nün varlığına dair problemleri üzerine yaptıkları teorik tartışmaların temellerini veren arkeolojik doğruları en sonunda bulmuş gibi görünüyoruz.
Amasya’da bir Demir Çağı yerleşmesi Amasya kent merkezinin 25 km. güneybatısında yer alan Oluz Höyük, neredeyse 2500 yıla uzanan tarihiyle Kuzey-Orta Anadolu’nun en önemli Demir Çağı yerleşmelerinden biri.
MÖ 5. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş olan Oluz Höyük Ateşgedesi basit mimarisi ile dikkati çekicidir. Taş döşeme yolların ulaştığı dikdörtgen bir mekan içinde çevresi taşlarla sınırlandırılmış yuvarlak planlı bir ateş çukurundan oluşan Ateşgede’nin üstü çok büyük bir olasılıkla açıktı. Bu özellikleri ve batı bitişiğinde yer alan Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı ile birlikte düşünüldüğünde Anadolu’nun belki de Önasya’nın en eski Ateş Tapınağı durumunda olan Oluz Höyük Ateşgedesi’nin, Hellenistik ve Roma dönemlerindeki ateş tapınakları için öncü rol oynamış olduğu düşünülebilir.
Oluz Höyük Ateşgedesi ve Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı henüz tümüyle açığa çıkarılmış değildir. 2020 dönemi çalışmalarında Ateşgede’nin güneyinde yaptığımız genişleme ve derinleşmeler sonucunda çok önemli arkeolojik bulgulara ulaşılmıştır. Sözkonusu alanda ortaya çıkarılan bir kanal kalıntısı çok dikkati çekicidir. Yaklaşık 1 metre uzunluğundaki kanalın ters durumda yerleştirilmiş bir “kalipter” (kambur kiremit) ile taşlardan oluşturulmuş olduğu gözlenmektedir. Kanalın girişindeki toprak birikintisi içinde bulunan bazı hayvan kemik parçaları ile Ateşgede’ye olan yakın konumu burasının özel bir işleve sahip olduğuna işaret etmektedir. Gideri iri bir taşla kapatılmış olan kanalın çok büyük olasılıkla kutsal ateşin yanında gerçekleştirilen kurban ritüelleri ile bir ilgisi bulunmaktadır. Oluz Höyük arkeozooloji uzmanı Prof. Dr. Vedat Onar tarafından kanalın ağız kısmında bulunan hayvan kemikleri üzerinde yapılan incelemeler sonucunda, bunların genç bir sığıra ait olduğu ve satır marifetiyle parçalandıkları anlaşılmıştır.
Bu bağlamda Ateşgede’nin hemen güneyinde yer alan kanal, tartışmaya yer bırakmayacak biçimde Kurban Kültü’nün Ateş Kültü ile birlikte icra edilen dinsel bir pratik olduğuna işaret etmektedir. Bu özel kanalın değişik yapısı ve giderinin kapatılmış olması, burasının esas işlevinin kurbandan akan kanların yönlendirildiği ve biriktirildiği bir alan olduğunu göstermektedir.
Oluz Höyük’te geçmiş yıllarda yapılan kazılarda, Erken Zerdüşt Dini’nin pratikleri içinde hayvan kurbanları olduğuna dair bulgular açığa çıkarılmıştı. Kurban çukurlarında bulunan sığır, eşek ve domuz kafatasları, kurban edilen hayvanlarda tekdüzelik yerine çeşitlilik olduğunu göstermektedir. Herodotos’un, Persler’in sığır (öküz) ve eşek yediklerine dair aktardığı bilgiler, kurbanların Akhaimenidlerle olan ilişkileri hakkında şüpheye yer bırakmamaktadır.
Herodotos ayrıca, Ateş Kültü rahiplerinin (Mog, Magus) insan ve köpek dışında her canlıyı öldürebileceklerini aktarmaktadır. Bu bilgi, köpeğin kurban hayvanları içinde yer almadığına işaret etmektedir. 1910’da Manyas Gölü kıyısındaki Daskyleion’da (Hisartepe) bulunmuş bir kabartmada, ellerinde kurban aletleri bulunan iki şahıs, önlerindeki sunak üzerinde kurban etmiş oldukları boğa ve koyunun kafaları ile betimlenmiştir. Bu kabartma bir kurban ayinine ait olmalıdır. Ağızları bir peçe ile örtülü kişilerin Zerdüşt geleneklerine uygun giyinmiş oldukları gözlenmektedir. Bu durum, kurbanların insan nefesi ile kirlenmemesi için bir önlem olmalıdır. Şahısların sol ellerinde dibe doğru daralan silindirik aletlerin kurban işlevi ile ilgili oldukları anlaşılmaktadır (hayvanların tokmak benzeri ahşap aletlerle dövülerek öldürülmüş olmaları çok muhtemeldir).
Sade bir mimari MÖ 5. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş olan Oluz Höyük Ateşgedesi’nin basit mimarisi dikkat çekici. Taş döşeme yolların ulaştığı dikdörtgen bir mekan içinde çevresi taşlarla sınırlandırılmış yuvarlak planlı bir ateş çukurundan oluşan Ateşgede’nin üstü çok büyük bir olasılıkla açıktı.
Daskyleion kabartmasının sol üst köşesinde betimlenmiş nesnenin ise bir ateş sunağı olduğu görülmektedir. Bu bağlamda kurban törenlerinin Ateş Kültü ile ilişkili olduğunu düşünebiliriz. Oluz Höyük’te Ateşgede’nin yanıbaşında açığa çıkarılan kurban kanalı, Pers betimleme sanatında anlatılmak istenen bir ritüeli arkeolojik olarak kanıtlamış bulunmaktadır.
Arkeolojik çalışmalar, Oluz Höyük’te ateşe tapan ya da saygı duyan, Arkaik Monoteizm inancına sahip, tanrı figürlerini önemsemeyen ya da kabul etmeyen bir toplumun varlığını kanıtlamış bulunuyor. MÖ 450- 300 arasında Ateşgede, Kutsal Alan ve bunlara ulaşımı sağlayan bir yol (Pers Yolu) ile Apadana inşa eden bu insanların Pers kökenli oldukları ve Erken Zerdüşt Dini’nin ilk toplumlarından birini oluşturdukları anlaşılıyor.
Zerdüşt Dini’nin tarihsel gelişimi incelendiğinde, erken dönemde (MÖ 5. yüzyıl) açık havada yanan ve korunan ateşin ve bunun yanında icra edilen Kurban Kültü’nün, Oluz Höyük’te kurumsallaşmaya başlayan yeni bir dinin temel pratikleri olduğu gözlenmektedir.
Misal bizim Trakyalı Maximinus. Trakya’nın çocuğu, mehdilik iddiası olmayan alemci, neşeli bir delikanlı. Şartlar elverse çobanlığa devam edip muhabbetini hiç bozmadan Trakya’da gününü gün edecek. Aklımda kaldığı kadarıyla şartlar elvermiyor, çobanlıkla geçinmek güç, abi gidiyor Roma ordusuna asker yazılıyor. Roma ordusu günümüzdeki Amerikan ordusu gibi; asker olmak için Roma vatandaşı olmak şart değil, hatta askerlik yaptın mı Green Card cebinde…
Gazetelerimizin en sevdiği konulardandır “sıfırdan zirveye ulaşanlar”. Bir zamanların meşhur piyango reklamı sloganı “Belki de sıra sizde” tadıyla, en tepedekilerin özellikle bir zamanlar nasıl da sefil olduklarını ballandıra ballandıra anlatır. Aslında ailesi de toplumun yüzde 99’undan daha zengin, Mark Zuckerberg, Bill Gates gibi insanlar bile sanki bir zamanlar sokakta şarapçıymış, tam baliye başlayacakmış da başarı kazanıp “zirveye” çıkmış gibi yansıtılır.
Tabii bundaki iç gıcıklayıcı durum ortada. Sakıp Sabancı bile bir pamuk tüccarının oğlu olarak doğduğu, babası kendisi henüz 15 yaşındayken Türkiye’nin en büyük bankalarından birini kurduğu halde, nedense kimilerince sıfırdan zengin olmuş gibi yansıtılır. Ha evet, benim babam, ben 15 yaşındayken banka kursa, Sakıp Bey gibi bana onlarca şirketle devredilen holdingi devam ettirmez ve bugün size “zirveden sıfıra” başlıklı eğlenceli bir yazı yazardım. Emin de değilim. Akıllar pazara çıktığında herkes kendi aklını aldığı için “iyi ki öyle olmamış” diyorum sadece.
Tabii gerçekten dünyada bizim gibi fukara arasından aradabir zirveye çıkanlar oluyor, olmuyor değil. Tıpkı aradabir aramızdan birine lotoda büyük ikramiye çıkması, üniversitedeki gariban fizikçinin şansölye olması gibi.
Geçmişte de çeşitli örnekler var. Misal bizim Trakyalı Maximinus. Adı Eti’nin ürettiği pirinç patlaklı yeni bir nugalı bar gibi tınılamasına rağmen aslen çoban, Trakya’nın çocuğu, mehdilik iddiası olmayan alemci, neşeli bir delikanlı. Şartlar elverse çobanlığa devam edip muhabbetini hiç bozmadan Trakya’da gününü gün edecek. Aklımda kaldığı kadarıyla şartlar elvermiyor, çobanlıkla geçinmek güç, abi gidiyor Roma ordusuna asker yazılıyor. Roma ordusu günümüzdeki Amerikan ordusu gibi; asker olmak için Roma vatandaşı olmak şart değil, hatta askerlik yaptın mı Green Card cebinde.
Bizim Maximinus, Roma ordusuna girdikten sonra yanlış hatırlamıyorsam uzun süre ağrısız aşım, kaygısız başım diye takılıyor ama sonra rütbe kasmaya başlıyor. Cüssesi yerinde, Trakya’nın pehlivan kesimli delikanlılarından. Artık o dönemde kendini kanıtlamak için nasıl yararlılık gösterdi bilemiyorum ama en sonunda imparator Severus Alexander’in gözüne giriyor ve yeni kurulan 4. Lejyon’un komutanlığına getiriliyor. Bu Severus, Cermenlere karşı yaptığı seferde “Oğlum biz niye keriz gibi savaşıyoruz, verelim ellerine üç-beş kuruş gitsinler işte” dediği için genç subaylar (ve muhtemelen yaşlılar da) bu işten rahatsız oluyor. O dönemde de güvenoylaması varsa senatoda var; orduda işler hâlâ eski usul ve tabii Severus’u öldürüyorlar. Resmen kana susamış adamlar, illa birilerini öldürecekler. Severus’un katlinden sonra da imparatorluk muhafızları bizim Trakyalı Maximinus’u imparator seçiyor!
Maximinus Roma’dan uzakta imparator seçiliyor ama yalılarda oturup viski içerek gündemi takip eden elit, seküler ve endişeli Romalılar hemen huzursuz oluyor tabii. Maximinus’u hor görüyor hatta bir-iki kere oralara kadar adam gönderip tahttan indirmeyi de deniyorlar ama Maximinus Trakya’nın çocuğu, bu numaraları yemiyor. Henüz Roma’ya gitmediği için sınır boylarının komplosu da zayıf oluyor; zaten bu komplonun hasını Roma’da yiyeceksin. Ancak bizim Trakyalı yerini mi yadırgıyor bilemiyorum, gidip önce sınırötesi bir operasyonla Cermen kabilelerini yeniyor. General olmadığı için dev gibi bir orduyu kıytırık bir zafer uğruna feda ediyor; zaferin ardından alık oğlunu kendinden sonraya hazırlıyor, karısını Tanrıça ilan ediyor falan.
Diğer yandan ülkede yolsuzluk alıp başını gidiyor. Afrika’da acele kamulaştırmayla halkın malına el konulunca, millet “Tamam artık!” diyerek silahlı mücadeleye başlıyor ve eyaletin valisiyle oğlunu eş imparator ilan ediyor. E Senato da zaten bizim Trakyalı Maximunus’a uyuz; anında tanıyor yeni imparatoru. Tabii bu yeni imparator Roma’ya gelmeden komşuları tarafından öldürülünce Senato çok pis ofsayta düşmüş oluyor. Bizim Trakyalı da anında ordusuyla Roma’ya yürümeye başlayınca, Senato bu sefer kendi içinden iki imparator seçiyor. Bunun üzerine Roma halkı “Kim ulan bunlar, ikide bir imparator değiştiriyorlar, kafa mı kaldı?” diyerek Senato’yu basıyor. Bizim Trakyalı da daha Roma’ya bile varamadan yolda kendi askerleri tarafından bir kuşatma sırasında “Eh yeter lan, onu kuşat bunu kuşat” denilerek öldürülüyor.
Tam bir “atara atar, gidere gider” dönemi anlayacağınız. Bana sorsalar ben bu krizi “Atara Atar Gidere Gider Krizi” olarak adlandırırdım ama şansınız var, kimse sormadı. Tarihçiler bu döneme “3. yüzyıl krizi” diyor ama bence benim isim daha iyi.
Mete Tunçay ve Erden Akbulut’un arşiv belgelerine dayanarak yazdıkları Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu, 1919-1925, ampirik verilerin günışığına çıkarılmasının yanında cesur ve dürüst değerlendirmeleriyle de literatüre önemli bir katkı sunuyor.
Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) tarihi, çarpıtmalar ve güzellemeler salınımında siyasi tarihimizin vazgeçilmez ilgi odaklarından oldu. Fethi Tevetoğlu, İlhan Darendelioğlu gibi anti komünist yazarlar bu tarihle ilgili hacimli eserler verirken, TKP’den ayrılan Aclan Sayılgan gibileri de daha mesafeli kitaplar yazmıştı. 1967’de yayımlanan doktora tezinden başlayarak, ampirik verilerle sınırlı kalmadan, ama gelişigüzel soyutlamalara da düşmeden bu tarihi yeniden inşa etmek için çalışan Mete Tunçay ise ayrı bir yerde duruyor. Yordam Kitap’tan çıkan Mete Tunçay ve Erden Akbulut imzalı Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu, 1919-1925, bu tarih açısından bir son söz değilse de ampirik verilerin günışığına çıkarılmasının yanında, cesur ve dürüst değerlendirmeleriyle vazgeçilmez bir kaynak. Bu yeni çalışma; gazete haberleri, iddianameler, polis kayıtları ve hatıralarının ötesinde “teşkilat çalışmaları”na da genişçe yer vererek daha içerden bir boyut eklemiş. Önceki çalışmaların ulaşmaktan mahrum oldukları Rusça, Fransızca, Almanca arşiv belgelerinin yoğun bir biçimde kullanımıyla gelişigüzel denebilecek yorumları açığa çıkararak, yöntem açısından da öncekilerden farklılaşmış. Birincil kaynaklar öne çıkarılırken, TKP’nin oluşumundan itibaren nüfuzu altında olduğu Komintern (Komünist Enternasyonal) tarihi de ele alınmış.
Her siyasal partinin tarihini olduğu gibi TKP’nin tarihini de ülke tarihinin içinde okumak gerekir. Cumhuriyet öncesi kurulan TKP, cumhuriyet döneminin de ilk siyasal partisiydi. Partinin Millî Mücadele ve cumhuriyetin kuruluş dönemiyle çakışan dönemindeki tartışmalar, bu açıdan da önem taşır.
Türkiye Komünist Partisi kurucuları: (soldan sağa) İsmail Hakkı, Ethem Nejat ve Mustafa Suphi.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında toplumsal güçlerarası ilişkiler, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Şeyh Sait İsyanı olarak bilinen 1925 Kürt İsyanı gibi siyasal muhalefet hareketlerinin sıcağı sıcağına değerlendirilmesi gibi hususlar, siyasal literatür açısından eğrisiyle doğrusuyla ilk “modern” örneklerden olmuştu. Ayrıca Millî Mücadele yıllarında kritik önem taşıyan Türk-Sovyet ilişkilerinin seyri, TKP tarihiyle fazlasıyla içiçedir.
Kitap bize iç gerilimleriyle kuruluş döneminin sancılarını serimlerken tozlu arşivlerin içine dalmadan “ön okuma parçaları” ile bir pusula da veriyor. Bu pusula sayesinde arşivin karanlıklarında kaybolmadan ilerlemek mümkün olabilmiş.
Olumlu-olumsuz ucuz soyutlamaların at koşturduğu bir alanda ampirik verileri keyfe keder bir tasnife tabi tutmadan, ama arşiv fetişizmine de kapılmadan gerçekleştirilmiş bir çalışma.
Türkiye’de gazeteciliğin ilk meslek ustalarından Ahmet Mithat Efendi, Sadrazam Midhat Paşa’ya yönelik “Avrupa’nın yeni silahlarına karşı bizim yatağan bıçağı ve çakmaklı piştov ne rütbe ve menzilette kalır?” diye yazınca, yeni çıkardığı Devir adlı gazete ilk sayısında kapatılır. Ahmet Mithat pes etmeyecektir.
Türk gazeteciliğinin “Efendi Baba”sı, Hace-i Evvel Ahmet Mithat Efendi, 1844’te İstanbul’da dünyaya gelir. Bezci Süleyman Ağa ve Nefise Hanım’ın oğlu olarak Beyoğlu’nda Kumbaracı Yokuşu civarında, Hacı Mimi Mahallesi’nde büyür. 6 yaşındayken babası ölünce ailesiyle Vidin’e gider.
1857’de Mısır Çarşısı’nda çıraktır. 1861’de kardeşi kendisini Niş vilayetine aldırır. Niş Rüşdiyesi’ne girer ve buradan 1864’te mezun olur. Rusçuk vilayetine gelir, memuriyete başlar. Kalem’e katip olur. 1868’de Tuna gazetesinde yazı yazmaya başlar. Kısa bir sürede başyazar olur. 30 Nisan 1869’da Bağdat Vilayet Matbaası müdürlüğü ve orada çıkan Zevra gazetesi müdür ve başyazarlığına tayin edilir. 12 Nisan 1871’de İstanbul’a döner. Ceride-i Askeriyye ve Basiret gazetelerinde yazı hayatını sürdürür.
Önce Tahtakale’de oturduğu evi matbaa haline getirir. Daha sonra matbaasını Bâbıâli’ye taşır. 8 Şubat 1872’de ünlü İbret gazetesini idare etmeye başlar. Bu sırada Namık Kemal ile buluşur. Ağustos 1872’de matbaasını Beyoğlu’nda Hacopoulo (Hazzapulo) Pasajı’na taşıyan Ahmet Mithat Efendi, burada yayıncılık faaliyetini büyüterek Osmanlı basın tarihinin en önemli kalem erbabından biri olur.
Sadece tek sayı yayımlanabilen Devir gazetesinin baş sayfası. 29 Ağustos 1872.
1872’de Beyoğlu’nun ünlü fotoğrafçısı Paskal Sebah, fotoğrafla alınan resimleri litografya taşına kazıyarak Orient Illustré adlı Fransızca bir resimli gazete çıkarmayı kararlaştırmış ve bunun Türkçe bölümü için Ahmet Mithat Efendi’ye teklif götürmüştü. Ahmet Mithat Efendi şöyle diyecekti:
“Bizde en büyük emel, gerek yazıcılığı ve gerek matbaacılığı ileriye götürmekten ibaret bulunduğu cihetle her ne kadar matbaanın Fransızca kısmı böyle büyük bir işi idareye kafi değil idiyse de ileriye gitmenin yolu böyle suubet ve müşkülat-ı iktiham idiği nazarı dikkate alınarak muvafakat cevabı verildi. Elde beş para bulunmadığı halde bir iktikraz akdiyle Galata’da Çimnaki’nin mükemmel bir matbaa takımı mübayaa edildi. Bunlar ve bizim matbaada mevcut edevat ve makinalar Beyoğlu’nda Haçopulo çarşısında 13 numaralı mağazaya nakledilerek matbaa küşad olundu. Beyoğlu’na iptida-yı vürudumuzla beraber işlerde cesaret-i vakıâmız bize bir de mükemmel Rumca hurufat mübayaa ettirerek matbaamız Türkçe, Fransızca ve Rumca basan bir mükemmel matbaa olmuştur”.
Matbaasını mükemmel bir hâle getiren Ahmet Mithat Efendi, bu tarihlerde Devir adıyla bir gazete çıkarmaya başlar. Gazetenin 29 Ağustos 1872 tarihli ilk (ve tek!) sayısında Ahmet Mithat Efendi kısa bir giriş ve “Meslek ve Vazife” başlıklı iki yazı kaleme alır:
“Taraf-ı devletten aldığım müsaade üzerine bu gazeteyi tab’ ve neşre (Bismillah) başladım. Mesleğimin ve vazifemin neden ibaret olduğunu zirdeki bend-i mahsus ta’yin edecektir. Tevfik-i hakka mazhariyetim, rağbet-i halka nailiyetimin veyahud bu anın mevkuf-ı aleyhi olacak itikadında bulunduğumdan birini Hak’dan diğerini halktan yani ikisini de birden istidâ etmekteyim”.
Ahmet Mithat Efendi (1844-1912)
Ahmet Mithat’ın bu heyecanlı ve istekli gazete çıkarma girişimi “Midhat Paşa Hazretlerine Hitap” başlıklı açık mektuptaki sert ifadeler nedeniyle zamanın hükümetince engellenecektir. Ahmet Mithat Efendi bu yazısında o devirde Osmanlıların geri kalmışlığını vurgular ve “Ey gayretli vezir” diye hitap ettiği Midhat Paşa’ya “Ancak biz Avrupa’nın bugünkü terakkiyatına (gelişmişliğine) nisbetle geri kaldık. Yalnız Avrupa’da değil cihan (Dünya) ile harbetmeye hâlâ cesaretimiz vardır. Bundan henüz yeis (üzüntü) getirmedik. Fakat insaf et ki, Avrupa’nın yeni eslihasına (silahlarına) karşı bizim yatağan bıçağı ve çakmaklı piştov ne rütbe ve menzilette kalır?” gibi günümüzde de bir gazetecinin yazdığı takdirde derdest edilebileceği ifadeler kullanınca gazete kapatılır ve tek sayıda kalır.
Ebüzziya Tevfik Bey diyor ki: “Devir’in zuhuru (çıkışı) hiç hatırımdan çıkmaz. Matbuatın ehemmiyetini takdire başlamış olan İstanbul halkı birkaç seneden beri iki üç gazetenin neşriyatına esir oldukları için, işitilmedik bir nam ile neşrolunan bu gazeteyi Köprü’de fevkalade bir tehalük (büyük bir istekle) ile aldı. Ya ertesi günü? İnsanın söylemeye dili varmıyor; hiç Cuma günü gazete kapanır mı? İşte biz o devirde onu da gördük. İşitildi ki Devir gazetesi kapanmış. Kimse inanmaz”.
Ahmet Mithat Efendi’nin kartviziti.
Devir’in kapatılması Teodor Kasap’ın çıkardığı meşhur Diyojen mizah dergisinde de yankı bulur. Diyojen’in 31 Ağustos 1872 tarihli sayısında Teodor Kasap şöyle yazacaktır:
“Devir isminde bir eğlence gazetesi çıkmış, gördünüz mü? İlk numarasında 1 ay müddetle tatil olundu. Sebebi de pek çok güldürdüğüdür. Bana sual olunursa fena olmadı. Zira insanın gülmeden okumaya vakti olmuyor ki okusun. İsbat-ı müddea (savımı isbat) etmek üzere bir kaç satırını bervech-i ati derceyledim (yayımladım). Gülmeden okuyabilirseniz aşk olsun.
Ey vekil-i mutlak u sadık! Sen bizim kim olduğumuzu biliyor musun? Bize Osmanlı derler, Osmanlı! Sakın başka zannetme! Biz buraya nereden geldik, hem nasıl geldik ve ne zaman geldik ve niçin geldik ve ne yapmaya geldik, bilmezsen öğren!
Ey vezir-i Sıddık! Biz buraya iki yüz atlı ile geldik. İçimizden eşekli katırlı, develi kimse yoktu. Bu kıyafetle Söğüt nahiyesinden fırlayıp Kavak kariyesine kadar gittik!
Ey gayretli Vezir! Şimdi sen bize mektep ver, yıkarsak kabahat bizim. Bize hürriyet ver, suistimal edersek kabahat bizim. Bize bıçak ver, elimizi kesersek kabahat bizim. Bize tüfek ver, düşmanı öldürürsek kabahat bizim. Bizi ateşe at, yanarsak kabahat bizim”.
Ancak bu baskı ve yasaklardan yılmayan Ahmet Mithat Efendi, 26 Eylül 1872’de kardeşi Mehmet Cevdet’i vekil kılarak Devir’in devamı sayılan Bedir’i çıkaracaktır. 13 sayılık bir ömrü olacak bu yayından sonra da pek çok gazete ve kitap çıkaran Ahmet Mithat, ölüm tarihi olan 28 Aralık 1912’ye kadar gazetecilik ve yazarlık uğraşını ısrarla sürdürür. Ölümünün 108. yılında saygıyla andığımız Ahmet Mithat Efendi’nin yaşadıkları, coğrafyamızın geleneği, ülkemizin kaderidir demekle yetiniyorum.
1915’in 19 Şubat’ında başlayan Boğaz muharebeleri, 9 Ocak 1916’da İtilaf kuvvetlerinin Gelibolu Yarımadası’nı terketmesiyle 105 yıl önce sona ermişti. Eski çağların ilk modern savaşı, modern zamanların son klasik savaşı Çanakkale’de yaşandı. Burada şehit düşen-ölen tüm askerler, günümüzdeki anma kültürünün de temellerini toprağa işlediler. Düşen askerlerin peşine düşenler, harp sahasına yolculuklar…
Birinci Dünya Savaşı’nın başında 326 gün süren Çanakkale deniz ve kara muharebeleri, sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın tarihini sonsuza kadar değiştirmişti. Türk askerinin kararlı mücadelesi, dönemin en modern savaş gücünü yenilgiye uğratmış; Kilitbahir Platosu’nu ele geçiremeyen düşman İstanbul’a ulaşan tek suyolu Çanakkale Boğazı’nı aşamamış; örgütsüz ve lidersiz millet erken bir yıkımdan kurtulmuş; İtilaf Devletleri’nin Rusya’yla bağlantı kuramaması ülkedeki krizi derinleştirerek Ekim Devrimi’nin yolunu açmış ve belki de en önemlisi, Mustafa Kemal tarih sahnesine çıkarak İstiklal Harbi için bir umut ve peşinden gidilecek bir lider olmuştu.
Çanakkale, aslında çok eski çağlardan beri tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir coğrafya. Asya-Avrupa ve bugünkü anlamıyla kıta tanımları literatüre girmeden asker kıtalarının güzergahı olmuş. Antik çağlardan günümüze Troas (Troya-Truva) olarak bilinen coğrafyada ilk önemli hadise, MÖ 1184’teki meşhur Troya Savaşı. Aradan geçen 3204 sene zarfında, seyyahlar, azizler, ozanlar, arkeologlar, hırsızlar, mezar kazıcıları, biliminsanları ve tarihçiler hep bu bölgeye taşınmışlar, bu bölgede faaliyet göstermişler. Pers Kralı Darius’un oğlu Xerxes (1. Serhas), Büyük İskender ve erken dönem Bizans’tan, İstanbul’un fethi sonrası 1462’de Boğaz’a yaptırdığı karşılıklı kaleler ile (Anadolu yakasında Kale-i Sultaniye, Rumeli yakasında Kilitbahir) Çanakkale şehrini kuran Fatih Sultan Mehmet’e; dünyanın kaderi bu topraklarda şekillenmiş.
Donanma Mecmuası, 30 Aralık 1915
Tarih kitaplarından edebiyata, üzerine belki de dünyada en fazla eserin yazıldığı Çanakkale, 1915’teki büyük direnişten hemen sonra, hatta henüz muharebeler sürerken önemli ziyaretçileri ağırlamaya başlamıştı. 10 Ocak 1916’da, İtilaf kuvvetlerinin Yarımada’dan çekildikleri günden 1 gün sonra ise, Enver Paşa’nın da katılarak uzun bir konuşma gerçekleştirdiği Meclis-i Mebusan’da, vekiller hep bir ağızdan Çanakkale’de şehitler için bir abide yapılması gerektiğini dile getirmişlerdi.
İşte 1915’ten günümüze, Çanakkale harp sahasına gerçekleştirilen en önemli ziyaretler, en önemli ziyaretçiler ve tarihin peşindeki iz sürücüler…
TEMMUZ – EKİM 1915
YUSUF İZZETTİN – EDEBİYATÇILAR
Veliaht ve yazarlar en tehlikeli cephe hatlarında
Henüz muharebeler devam ederken, 1915 içerisinde Çanakkale cephesine birçok askerî ve sivil ziyaret gerçekleştirildi. Enver Paşa, Çanakkale cephesini tam 14 kez ziyaret etmişti. 19 Temmuz 1915 tarihinde ise Veliaht Yusuf İzzettin Efendi cepheye geldi. Bu ziyaretin, günlük gözetleme uçuşlarını yapan İtilaf uçaklarının dikkatini çekmesi üzerine, düşman donanması veliahtı hedef almış; bu tehlike karşısında konvoy, ağaçların arasında saklanmak zorunda kalmıştı. Saldırı sırasında dağ topuyla mukabele etmek isteyen Topçu Yüzbaşı Haydar Efendi, Topçu Üsteğmen Mehmet Ali ve iki topçu eri şehit olmuştu.
Heyet-i Edebiyye ile Çanakkale cephesine gelen yazarlar, Gelibolu Mutasarrıfı İbrahim Süreyya (Yiğit) ile beraber 5. Ordu Karargahı’nda. Arap İlim Heyeti’nin 22 Ekim günü Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’i Kumköy’de ziyareti sırasında Beyrut Müftüsü Mustafa Neca Efendi (en sağda) hitap ederken. Mustafa Kemal’in hemen solunda 4. Ordu Müftüsü Essad eş-Şukayri.
Savaş sırasında en önemli sivil ziyaretler ise cepheye birkaç kez gelen Edirne Valisi Hacı Adil, Sivas Komisyonu, Arap İlmi Heyeti, Meclis-i Mebusan üyeleri ve Heyet-i Edebiyye tarafından gerçekleştirildi. Muharebelerin en şiddetli aylarında gelen Heyet-i Edebiye’de Ağaoğlu Ahmet, Orhan Seyfi (Orhon), Enis Behiç (Koryürek), Celal Sahir (Erozan), Hıfzı Tevfik (Gönensay), Hakkı Süha (Gezgin), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), ressam Çallı İbrahim, ressam Nazmi Ziya, Selâhaddin (eski Darüleytam müdürü), Ali Canip (Yöntem), Ömer Seyfettin, Mehmet Emin (Yurdakul), Muhiddin (eski Tanin gazetesi muharriri), Bestekar Ahmet Yekta (Madran), Yusuf Razı Bey ve İbrahim Alâeddin (Gövsa) vardı. Zaman zaman büyük tehlikelerle yüzyüze kalarak harp sahalarını dolaşan heyet, 10 günlük ziyaretini tamamlayarak 22 Temmuz 1915’te bölgeden ayrılmıştı.
Diğer önemli sivil heyet ziyareti ise 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın mesuliyet alanı olan Suriye-Irak-Filistin bölgelerinden gelen Arap İlim Heyeti’ninkidir. Heyet 22 Ekim günü Mustafa Kemal’i de ziyaret etmiş, Ebabil gazetesi sahibi Hüseyin el-Habbal, Mustafa Kemal için yazdığı bir şiiri okumuştu.
Veliaht Yusuf İzzettin Efendi maiyetiyle beraber Çanakkale siperlerinde.
KASIM 1915
LILIAN WYLIE
Muharebe sahasında gizemli bir kadın
Karşı cephede Çanakkale savaş alanlarına en önemli ziyaret, muharebeler esnasında ölen Yarbay Charles Doughty-Wylie’nin mezarını ziyaret amacını taşıyordu. 26 Nisan 1915’te, İtilaf güçleri Seddülbahir’de karaya çıktıktan 1 gün sonra ölen Yarbay Doughty-Wylie, köyün hemen dışına gömülmüştü. Bugün de aynı yerde (Yarımada’daki tek bireysel mezar) yatan Doughty-Wylie’yi ziyarete gelen ise, eşi Lilian Wylie’ydi (Yarbay Charles Doughty, evlendikten sonra karısına olan saygısı nedeniyle onun da soyadını kullanıyordu. Aynı şekilde daha önce Türkiye’de görev yaptığı için Türk insanını sayıyor-seviyor ve bu nedenle muharebe sırasında silah taşımıyordu).
Savaşın şiddetinin azaldığı dönemde, Kasım 1915’te kıyıya yanaşan bir filikadan, herkesin meraklı bakışları arasında bir kadın inmişti. Yüzü bir peçeyle kapalı olan kadın, yanındaki subayla birlikte Doughty-Wylie’nin mezarına yöneldi ve buraya küçük bir çelenk bıraktıktan sonra sahile dönüp kendisini bekleyen aynı filikayla uzaklaştı. Yıllar boyunca bu kadının kim olduğu tartışılacaktı. Zira Doughty-Wylie’nin, “Çöl Kraliçesi” lakaplı ünlü arkeolog ve ajan Gertrude Bell’le de platonik bir ilişkisi vardı. Yazarımız Muzaffer Albayrak’ın dergimizde (NTV Tarih-Nisan 2009) 12 yıl önce “Seddülbahir’de Yalnız Bir Mezar” yazısıyla ortaya koyduğu belgeler ile Eylül 2019’da araştırmacı Brian Cleary’nin sunduğu “Gelibolu’nun Gizemli Kadını” (The Mystery Woman of Gallipoli) başlıklı tebliğinde sunduğu belgeler; Kasım 1915’te Doughty-Wylie’nin mezarını ziyaret eden kadının eşi Lilian olduğunu kesinleştirdi. Böylece bu ziyaret, Çanakkale muharebe alanlarına bir kadın tarafından yapılan ilk özel ziyaret olarak tarihe yazıldı (Muharebeler esnasında daha önce çatışma bölgesine gazetecilik -Wanda Zembrzuska- veya sağlık faaliyetleri -Fransız kadın hemşireler- için gelen kadın çalışanlar da vardır).
Doughty-Wylie ve eşi Lilian 1907’de Konya’daki İngiliz Konsolosluğu bahçesinde.
EKİM 1917
PRENS KiRiL VE KAYZER WILHELM
Alman ve Bulgar liderler savaş coğrafyasında
Gelibolu Yarımadası’ndaki savaş alanlarına Osmanlı müttefiklerinden birçok üst düzey asker ziyarette bulunmuştu. Bunlardan en önemlileri 1917’de Bulgar Prensi Kiril ve Alman Kayzeri Wilhelm’in ziyaretleridir. Bulgar Prensi Kiril, yanında General N. Zhekov, General R. Petrov ve diğer subaylardan oluşan bir askerî delegasyonla önce İstanbul’a gelmiş, Sadrazam Talat ile görüştükten sonra Yarımada’yı ziyaret ederek Liman von Sanders eşliğinde harp sahasında incelemelerde bulunmuştu.
Kayzer 2. Wilhelm ise 15 Ekim 1917 tarihinde İstanbul’a gelmişti. 1 gün sonra Çırağan Sarayı’ndaki askerî tören sonrası Yavuz zırhlısına geçen Kayzer Wilhelm, kendisini karşılayan Enver Paşa ile üç torpidonun eşliğinde 22.30 civarlarında Çanakkale’ye gitmek üzere hareket etti. 17 Ekim günü saat 09.00’da Çanakkale’de karaya çıkan imparator otomobille Hamidiye Tabyası’na geçti. Müstahkem mevkiini gezen 2. Wilhelm’e deniz savaşları sırasında batırılan bir İngiliz gemisinin maketi hediye edildi. Tahtadan kalem kutusu şeklindeki gemi maketinin üzerinde “Çanakkale-18 Mart 1915” ibaresi bulunuyordu. 2. Wilhelm daha sonra Gelibolu Yarımadası’na geçerek Anafartalar, Arıburnu ve diğer muharebe alanlarını gezdi. 2. Wilhelm’i taşıyan Yavuz zırhlısı saat 18.00’de İstanbul’a dönmek üzere hareket etti.
Kayzer Wilhelm, Amiral Usedom ve Amiral Merten paşalar ile birlikte harp sahasını tetkik için geldiği Çanakkale’de.
ŞUBAT 1919
CHARLES BEAN
Çanakkale’yi evi sayan Avustralyalı tarihçi
Ekim 1918’deki ateşkes sonrası, savaşın galipleri Gelibolu Yarımadası’nda hayatını kaybeden askerleri için mezarlık yapma işine giriştiler. 14 Şubat’ta Yarımada’ya gelen Charles Edwin Woodrow Bean, muharebelerin başından sonuna kadar görev yapmış bir gazeteciydi. Sonrasında 1. Dünya Savaşı Avustralya Resmî Tarihi’nin de yazarı olacak Bean, savaş tarihi yazımındaki resmî klişeleri ortadan kaldıran, siperdeki asker tanıklıklarını öne çıkaran bir öncüydü (23 bin sayfayı bulan günlük ve notlarına internet ortamından ücretsiz olarak ulaşılabilir).
Bean muharebeler boyunca silah taşımadı ve bir akademisyen veya eğitimli bir tarihçi olmamasına rağmen, yazdıkları dünya çapında bir etki oluşturdu.
Charles Bean’in harp sahası üzerinde çizdiği eskizlerden biri.
Bill Sellars’ın dergimizde detaylı olarak konu ettiği (NTV Tarih-Aralık 2009) Bean’e, 1919’da tekrar geldiği muharebe sahasında özellikle Türk pozisyonlarını iyi bilen ve savaş sırasında 57.Alay-3. Tabur komutanlığı yapan Binbaşı Zeki Bey eşlik etmişti. 6 hafta boyunca yanındaki heyetle beraber muharebe sahalarında incelemeler yapan, fotoğraf çeken ve çok sayıda askerin tanıklığına başvuran Charles Bean’in bu yolculuğu ve yaşadıklarını anlattığı Gallipoli Mission adlı kitabı ancak 1948’de yayımlanacaktı.
Şiddetli çarpışmaların olduğu ateş hatlarında derinlemesine inceleme yapan Charles Bean, birçok noktanın eskizlerini de çizdi. Bean’in Çanakkale külliyatı “resmî tarih” anlayışını tarihe gömdü; zira Avustralyalı-İngiliz-Yeni Zelandalı komutanların karar ve uygulamalarına dair eleştiriler de kitaplarında yer aldı. Gallipoli Mission kitabındaki “Enter Mustafa Kemal” (Mustafa Kemal Sahneye Çıkar) adlı bölüm ise, Mustafa Kemal’in özellikle muharebelerin ilk günü ortaya koyduğu olağanüstü performansı, arazi detayları ve tanıklıklarla yansıtan bir temel referans niteliğindedir.
Bean’in dört yıl sonra Çanakkale’ye yaklaşırken, uzakta Kocaçimen silsilesini gördüğünde “Eve döndük” demesi, sonraki yıllarda her milletten tüm tarihçilerin ortak duygusunu ifade eder.
Avustralya Tarih Misyonu, Charles Bean ve Binbaşı Zeki Bey, Çanakkale muharebe sahası üzerinde Bombatepe (Hill 60) yakınlarında.
EYLÜL 1924
KÂZIM KARABEKİR
14. Tümen Komutanı Kerevizdere siperlerinde
Muharebeler sırasında 14. Tümen komutanlığı yapan Kâzım Karabekir, yeni kurulan cumhuriyetin hem milletvekili hem 1. Ordu Kumandanı olduğu sırada, 14 Eylül 1924’te Çanakkale’yi ziyaret etmişti. Karabekir, sabah 10.00 sularında Hızır Reis gambotu ile Ayvalık’tan Çanakkale’ye hareket etmiş, 19.30 sıralarında antik Troya şehrini gezmişti. 15 Eylül’de Kumkale hizasından Seddülbahir’e doğru harekete geçmiş, seyahatin bu bölümünü şöyle nakletmişti : “Boğaz’a girerken Fransız, İngiliz abideleri insanı pek müteessir ediyor. Kerevizdere’de 11.30’da sahile çıktım. Tarafeyn birinci sahra siperlerini 3 saat yaya gezdik. Her karışında kemikler, kafalar, birkaç parça demir var. Fransız torpillerinden (karakedi dediğimiz) bir tane hatıra aldım. Fransızlar son hatlarına abide dikmişler, buraya kadar geldik diye. 02.30’da vapura döndük. 04.15 Çanakkale’ye”.
Karabekir 16 Eylül günü Çanakkale merkezde bulunan, şehitlik, askerî yapılar ile tabyaları ziyaret ettikten sonra 17 Eylül’de İstanbul’a hareket etmişti.
1924’te 1. Ordu Komutanı ve aynı zamanda milletvekili olan Kâzım Karabekir Paşa, Çanakkale’de bulunan Anadolu Hamidiye Tabyası’nda.
1925-1934
MUSTAFA KEMAL
Reis-i Cumhur, Yarımada’ya 5 kez geldi
Mustafa Kemal, cumhurbaşkanı sıfatı ile Çanakkale’yi 1925- 1934 arasında beş kez ziyaret etti. İlk gelişi olan 1925’te karaya çıkmadan Gelibolu Yarımadası’nın etrafında dolaşarak, manevi kızı Afet İnan’a harp ile alakalı çeşitli bilgiler vermişti. Afet İnan bu gezi ile alakalı olarak daha sonradan şunları yazacaktı:
“Yıllarca sonra, Atatürk cumhurbaşkanı olarak vapurla Çanakkale Boğazı’nı geçiyordu. Gelibolu’ya çıkıp eski savaş sahasını beraber görmeyi arzu etmiştim. Fakat O’nun kaptana emri şu oldu: ‘Boğazı geçip batı kıyılarına doğru gidiniz’. Şimdi, tam düşman donanmasının çıkarma yaptığı yerde, Suvla limanında idik. Atatürk o günleri yeniden yaşar gibi anlatıyor ve karanın denizden görünen bölümünde, Türk kuvvetlerinin bulunduğu yerleri eliyle işaret ediyordu. Fakat birdenbire denizden çok iyi görünen bir geçit yerine gözlerini dikmişti. ‘İşte burası daimi top ateşi altında bizi tehdit eden yerdir. İrtibat temin etmek için geçen askerlerimiz maalesef burada büyük zayiata uğradılar’ demiş ve ilave etmişti, ‘Anafartalar ve Conkbayırı muharebesi, muhakkak ki tarihin en yakın cepheli bir savaşıdır…”
Gazi’nin muharebe alanlarını ziyaretine dair haber (Milliyet, 2 Eylül 1928).
Mustafa Kemal’in bizzat harp sahasına ayak bastığı ziyareti 1 Eylül 1928 tarihindedir. Bu tarihte Ertuğrul Yatı ile Dolmabahçe’den Çanakkale’ye hareket etmişti. O gün Çanakkale’de valiliği ve belediyeyi ziyaret etmiş; yeni harflerin öğretimi konusundaki çalışmaları denetleyip halkla konuşmuş; kalabalıktan pek çoğunu kara tahtanın başına çağırarak cümleler yazdırmış; insanların öğrenme heyecanı ve isteğinden çok memnun olmuştu. Saat 16.00’da Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar’ı gezerek harp anılarını tazeleyen Gazi, 2 Eylül akşamı İstanbul’a dönecekti.
Mustafa Kemal, maiyetiyle birlikte Anafartalar harp sahasını tetkik ederken (1928).
YAZ AYLARI 1926
MEHMET NİHAT BEY
Harp tarihimizin kurucusu
Hakkında çok detaylı bilgiye sahip olamasak da 1927’de harp sahasına öyle bir ziyaret var ki, insan “keşke ben de orada olsaydım” demekten kendini alamıyor. Çanakkale cephesinde de görev almış olan Türk harp tarihinin duayeni Mehmet Nihat Bey (Bursalı) ve tarihçi Prof. Dr. Yusuf Akçuraoğlu, 1927 yazında harp sahasına gitmişler ve arazi üzerinde en ince ayrıntısına kadar muharebeleri tartışmışlardı. Hakkında çok fazla bilgi bulunmayan bu ziyareti, Akçuraoğlu’nun Nihat Bey’e 1928’de (henüz vefat etmeden) gönderdiği mektuptan öğreniyoruz. Akçuraoğlu mektubunda bu ziyareti şu cümlelerle anlatıyor:
Modern Türk harp tarihinin kurucusu Bursalı Mehmet Nihat Bey ve 1926’da verdiği konferansın sonradan yayımlanan kitabı: Büyük Harpte Çanakkale Seferi
“Muhterem meslektaşım, beyim efendim. Geçen yaz, kutsal bir görevi ifa için Çanakkale’ye gittiğimiz zaman, Anafarta açıklarından Türk’ün ve Türk’ün büyük rehberinin ebedi bir fahr ve şeref abidesi olan yamaç, sırt ve dereleri göstererek, oniki yıl önce oralarda cereyan eden büyük olayları, geniş ilminize dayanan fasih lisanınızla anlatıp canlandırmıştınız. En necib hislerimizi yükselten bu eğitici sohbetleriniz sırasında Fransız kurmay subaylarından Binbaşı Larcher’nin Türk Harbi’ne dair bir kitabı çıkmış ve seçkin tarafınızdan düzeltilmeye muhtaç olduğunu öğrenmiştim”.
HAZİRAN 1931
HENRI GOURAUD
Kolunu Seddülbahir’de bıraktı 16 yıl sonra aynı yere döndü
General Gouraud, Anadolu yakasından İntepe topçularının attığı topun tesiri ile Seddülbahir Kalesi yanında kolunun koptuğu noktada.
Çanakkale’de Seddülbahir cephesinde bulunan Fransız Seferî Kuvvetler Komutanı Henri Gouraud, 30 Haziran 1915’te İntepe topçuları tarafından atılan ve yanına düşen bir top mermisi nedeniyle bir kolunu kaybetmişti. 16 yıl sonra Türk Devleti’nin misafiri olarak 2 Haziran tarihinde Türkiye’ye gelen Gouraud, Ankara’da Mustafa Kemal tarafından kabul edilmişti. Atatürk kendisi için yanındakilere “Türk topraklarında yatan onun şerefli kolu, memleketlerimiz arasında son derece kıymeti bir bağdır” demiştir.
General Gouraud, Fransız Mezarlığı ve kendisinin yaralandığı noktada yapılan anıtın açılışları için 8 Haziran 1931 akşamı Marmara vapuru ile İstanbul’dan Çanakkale’ye geldi. Bu sırada içerisinde Fransız yazar Claude Farrère’in de bulunduğu Tadla ve Patris gemilerindeki 600 Fransız da açılış törenleri için Çanakkale’ye hareket etmişti. 9 Haziran günü Morto Koyu’na inen General Gouraud, Claude Farrère ve dönemin Fransız Büyükelçisi Charles Pineton de Chambrun, Fransız Mezarlığı’nın resmî açılışını gerçekleştirdiler. Açılış törenine Büyükelçi Chambrun’ün konuşması damga vurmuş, herkesi derinden etkilemişti.
General Gouraud ise Mustafa Kemal ile karşı karşıya cereyan eden muharebeleri, Türklerin kahramanlık ve âlicenaplıklarını anlatmış; bir Fransız askerini kurtaran yaralı bir Türk zabitinin ölürken bahsettiği Türk-Fransız dostluğunun tahakkuk ettiğini aktarmıştı. Sonrasında Bouvet zırhlısının 18 Mart günü battığı Erenköy Koyu’na yanaşarak denize çelenk bırakma töreni yapılmış; ardından o tarihlerde tek Türk Anıtı olan Arıburnu/Cesarettepe’deki Mehmet Çavuş Abidesi’ne çelenk bırakılmıştı.
Fransız Mezarlığı’nın açılışı için Türkiye’ye gelen General Gouraud, yazar Claude Farrère ile birlikte bugünkü defin alanına doğru ilerliyor.
AĞUSTOS 1933
NİHAL ATSIZ
Muharebe arazilerini adım adım dolaşan bir öncü
Nihal Atsız ve kafilesi, 1933’te İngiliz Helles Anıtı’nın önünde.
Türk tarafında Çanakkale muharebe alanlarına ilk ayrıntılı araştırma gezisi, 1933’te Nihal Atsız ve arkadaşları tarafından gerçekleştirildi. 3 Ağustos akşamı Sirkeci’den kalkan Selâmet vapuruyla yola koyulan kafile; 4-11 Ağustos arasında sırtlarında 20 kg.’lık bir yükle Seddülbahir’den Anafartalar’a cepheyi adım adım dolaşmıştı. Kafiledeki tek kadın ve bu yürüyüşün fikir sahibi olan Tolunay, “cepheye cephane taşıyormuşum gibi geliyor” diyecekti.
Bu yürüyüş, Türk harp tarihi açısından iki önemli özelliği ile önplana çıktı. İlki, bugün kaybolmuş, fakat Atsız ve arkadaşlarının yürüdüğü tarihte halen varolan Türk anıtlarının resmedilerek tarihe kayıt düşülmüş olmasıdır. Ayrıca Atsız, bu ziyareti Çanakkale’ye Yürüyüş kitabında anlatarak bizlere miras bırakmıştır. İkincisi ise, harp sahasının “indi-bindi turizm” şekliyle ziyaret edilmesinin nitelik açısından içler acısı durumunu ortaya koymasıdır.
NİSAN 1934
STANTON HOPE VE DENİZCİLER
İngiliz askerleri 19 yıl sonra Çanakkale’de
Stanton Hope’un muharebe alanlarına yapılan ziyareti konu alan 1934 baskısı kitabı.
Çanakkale’de savaşmış ve aynı birliğe mensup 213 asker 1934’te toplu hâlde harp sahasına geri döndü. Kraliyet Deniz Piyade Tümeni bünyesinde savaşmış bu askerler, dernekleri (Royal Naval Division Association) aracılığıyla başvurarak aileleri ile birlikte cepheyi ziyaret etmek istediklerini ve bunun için kendilerine bir gemi verilmesini talep etmişlerdi. 20 Nisan 1934 tarihinde Duchess of Richmond gemisiyle Liverpool’dan hareket eden gemide, askerlerin aileleri de vardır. Yolculuk boyunca her gün haritalar üzerinde tüm muharebeler ayrıntılarıyla etüt edilir. Gemi 30 Nisan günü Eceabat’ın kuzeyindeki Kilye Koyu’na demir atar.
Çanakkale Valiliği bir yemek tertip eder ve Türk gaziler de davet edilir. Heyette bulunan Stanton Hope’un Gallipoli Revisited adıyla yayımladığı eserden öğrendiğimiz kadarıyla, 30 Nisan günü harp sahasına çıkan İngiliz veteranlar 3 Mayıs’a kadar harp sahasını dolaşmıştır. Bu ziyarette en unutulmaz manzara, 2. Deniz Piyade Tümeni’nden M. D. Blackburn’un, hâlâ ayakta duran tümen karargahları Backhouse Post önünde 19 yıl sonra verdiği poz olarak tarihe kalacaktır.
Harp sahasına bu defa dost olarak geri dönen İngiliz deniz piyadelerinden M. D. Blackburn, 19 yıl önce görev yaptığı arazideki karargahın önünde.
1935
AFET İNAN
Tarih Kurumu savaş arazisine çıkıyor
Çanakkale muharebelerinin 20. yılında, Türk sosyolog/tarihçi Afet İnan, Türk Tarih Kurumu heyeti ile birlikte harp sahasına gelir. Afet İnan bu tarihî ziyareti daha sonra şöyle aktaracaktır:
“1935 yılında Türk Tarih Kurumu üyeleriyle tarihî bir gezi düzenlemiştim. Düzenlenen programımızda ilk uğradığımız yer Anafartalar ve Conkbayırı olmuştu. 20 yıl sonra bir savaş alanında dolaşmanın heyecanını duyuyordum. Toprağa basarken aziz şehitlerimizi rahatsız etmekten korkar gibiydim. Hakikaten, ayaklarımıza ilişen boş kovanlar, bir mermi parçası veya ayakkabılar içinde insan kemiklerine rastlamamak mümkün değildi. Bu topraklarda kanlarını döken vatan savunucularının gönüllerde yaşayan anılarına saygı ve ruhlarının şad olması için dualarla ayrılırken, mütevazı Mehmetçik Anıtı karşısında yükselen yabancı anıtlara da hayranlıkla bakmıştım. Bu seyahat dönüşü Atatürk’e duygularımı anlatırken, bizim de orada niçin büyük bir anıt yapmadığımızı sordum. O, bana şu cevabı vermişti: ‘Evet doğru, biz de Mehmetçiğimizi anmak için büyük, çok büyük abideler yapmalıyız, fakat bu bir zaman ve imkan meselesidir. Ancak seni tatmin etmek için söyleyeyim ki bu toprakların Türk hudutları içinde kalmasıyla, Mehmetçik en büyük abideyi bizzat kurmuştur’… Memleket, abidelerle, maddi ve manevi eserlerle tarihî anılarını yaşatır. Çünkü genç nesiller sadece tarih yapraklarında okuduklarıyla değil, vatan topraklarında gördükleri tarihî abidelerle, ulus sevgisi içinde, bu vatanı korumak amacını güdeceklerdir…”
EYLÜL 1936
KRAL 8. EDWARD
Majestelerinin harp sahasını ziyareti
Kral Edward’ın ziyareti ile ilgili 5 Eylül 1936 tarihli Akşam gazetesinde çıkan haber.
İngiltere Kralı 8. Edward, 1 Eylül 1936’da Nahlin yatıyla Türkiye’ye doğru yola çıkar. Kral İstanbul’dan evvel Çanakkale harp sahasını ziyaret edecektir. 3 Eylül sabahı Kocatepe ve Adatepe gemilerindeki Türk heyet, Suvla Körfezi açıklarında kralı karşılar. Burada Fahrettin Altay, yanındaki iki tercüman, İngiliz Büyükelçiliği’nden Mr. Woods ve Savaş Mezarlıkları (CWGC) memuru, Nahlin yatına çıkarlar. Fahrettin Altay, kralın inceden inceye, uzun uzadıya haritalar ve dürbünle araziyi tetkik edip, önündeki kitap sayfalarını karıştırdığını anlatır. Anafartalar Limanı önlerinden Arıburnu’na doğru geldiklerinde aynı titizlikle harp sahasını inceler. Kabatepe önlerinde Alman Denizaltısı U21’in 1915’te batırdığı Triumph zırhlısında ölen İngiliz askerlerinin anısına saygı duruşu ve denize çelenk bırakma töreni yapılır. Seddülbahir’de karaya çıkılır ve Tekke Koyu civarındaki tetkiklerden sonra Kirte (Alçıtepe) köyüne gelinir. Öğleden sonra Arıburnu cephesini dolaşan kral, buradaki tünelleri ve ateş hattında birbirine 8-10 metre mesafedeki siperleri bizzat fotoğraflar.
İngiltere Kralı 8. Edward ve maiyeti Seddülbahir iskelesinden karaya çıkarken. Yanlarında onlara eşlik eden Fahrettin Altay.
AĞUSTOS 1952
AKER-ADİL-BELEN-ALTAY…
Gazi komutanlar 37 yıl sonra aynı yerde
Takvimler 1952’yi gösterdiğinde Ordu Temsil Bürosu’ndan Yarbay Cemal Yıldırım Anafartalar Zaferi’nin 37. yıldönümü münasebetiyle Çanakkale’ye bir gezi tertip etti. Bu ziyaret ile 37 sene önce Çanakkale’de savaşan kahramanlar Etrüsk gemisi ile Çanakkale harp sahasına döndü. Kimler yoktur ki… 27. Alay Komutanı Albay Şefik Aker, Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı ve 12. Tümen Komutanı Selahattin Adil, Fahri Belen, Fahrettin Altay ve daha niceleri…
Çanakkale gazilerinin Ağustos 1952’deki muharebe sahasını ziyareti. Solda üst sırada Şefik Aker.
Merasim için o zaman tek Türk anıtı olan Mehmet Çavuş Anıtı’na gidilir. Civar köylerden gaziler tören alanındadır. Şefik Aker alana geldiğinde Kurucadereli (Kocadere) ihtiyar gazi Mehmet Ünlü ile eski alay komutanı birbirlerine sarılıp öpüşür. Konuşma sırası Aker’e geldiğinde, düşman karşısında titremeyen askerin sesi titremektedir. Buradaki merasimden sonra Conkabayırı’na geçilir. Şair Behçet Kemal Çağlar, bir harp sahasının nasıl vücut bulduğunu şu vurucu sözlerle ifade eder: “Biz destanı hep yazı ile sözle olur sanırdık. Meğer taşla da toprakla da destan olurmuş. Burada taşlar konuşuyor, topraklar konuşuyor”.
Gazi komutanlar muharebe sahası ziyareti öncesi Etrüsk gemisinin önünde.
NİSAN 1965
ANZAC’LAR
Muharebelerin 50. yılında eski düşman, yeni dostlar…
Muharebelerin 50. yılında, Avustralya ve Yeni Zelandalı veteranlar için Çanakkale’ye bir gezi düzenlenlenir. 230 gazi ve aileleri önce uçakla Atina’ya gelir; oradan Karadeniz gemisi ile Çanakkale’ye yönelirler. 24 Nisan günü Anzak Koyu önlerinde demirleyen gemide bulunanlar, ertesi sabah bugünkü şafak ayinine benzer bir tören için karaya çıkarlar. Aynı gün eski askerler mezarlıkları ziyaret eder. Sonrasında Çanakkale Cumhuriyet Meydanı’ndan yapılan törende Türk gaziler ve tören görevlileri Anzak askerlerini karşılar. 50 yıl önce birbirini öldürmeye çalışan insanlar, bu defa yanyana gelir, el sıkışır. Bu ziyaretin tüm detayları Prof. Ken Inglis tarafından fotoğraflanacak ve sonrasında Letters From A Pilgrimage adlı eserde biraraya getirilecektir.
Avustralyalı ve Yeni Zelandalı veteranlar, tam 50 yıl sonra yine Anzak Koyu’ndan karaya çıkıyor. Ken Inglis’in objektifinden…
EKİM 1971
2. ELIZABETH VE AİLESİ
Kraliçe, kral ve prenses saygı yolculuğunda…
Tarihler 18 Ekim 1971’i gösterirken Kraliçe 2. Elizabeth, eşi Kral Philip ve kızı Prenses Anne ile birlikte Ankara’ya gelir. Kraliçe 18- 19 Ekim’de Ankara’da temaslarda bulunur; 20 Ekim’de İngiliz-Türk ortak fabrikası olan BMC’yi ziyaret eder, 21 Ekim’de Kuşadası, Efes ve Selçuk’u turladıktan sonra 22 Ekim sabahı Çanakkale’ye gitmek üzere kraliyet yatı Brittania ile İzmir’den ayrılır. Bir kruvazör eşliğinde Çanakkale Boğazı’na giren Brittania, Boğaz’dan içeri girerken 21 pare top atışı ile karşılanır. İlk durak Çanakkale Şehitler Abidesi’dir. Kraliçenin çelenk koyduğu taşın üzerinde Mehmet Akif’in meşhur şiirinin ilk kıtası yer alır. Kraliçe hatıra defterine “iki ulusun birbirlerine karşı ebedi bir saygı kazandıkları Gelibolu savaşlarında şehit olanlara layık bir abide…” sözlerini yazar. Abide’nin altındaki müzenin açılışı gerçekleşir ve Çanakkale Harp Müzesi’nin ilk ziyaretçisi Kraliçe 2. Elizabeth olur.
Sonrasında, uzun yıllardır İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarlıkları Komisyonu’nun (CWGC) Türkiye yöneticisi Erol Baycan madalya ile taltif edilir. Kraliçe Fransız Mezarlığı’nı; ardından 1915’teki savaşta hayatını yitiren tüm İngilizlerin anıldığı Seddülbahir’deki bulunan Helles Anıtı’nı; Lone Pine’daki Avustralya mezarlık ve anıtını; Conkbayırı’ndaki Yeni Zelanda Anıtı’nı ziyaret eder.
Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip Helles Anıtı önünde saygı duruşunda.
1994-(∞)
ALDOĞAN-SNELDERS
Modern zamanların savaş arkeologları
Mustafa Kemal’in ilk gün güzergahı Atlas Dergisi’nin Nisan 2005’teki kapak konusuydu
Henüz çocuk olduğu 1950’lerde Çanakkale harp sahası ile tanışan Şahin Aldoğan, daha sonra babası gibi asker olmak için Deniz Harp Okulu’na girdiğinde de her fırsat bulduğunda Gelibolu Yarımadası’na geldi; geceleri çoğunlukla arazi üzerinde konakladı. Bu sırada henüz hayatta olan Şefik Aker, Şemsettin Çamoğlu gibi gaziler ile karşılaştı, onlarla tanışma fırsatı buldu. Diğer taraftan Alçıtepe, Büyük ve Küçük Anafarta, Bigalı ve Kocadere köylerinde halen hayatta olan gazilerle tanıştı; onların tanıklıklarını kaydetti.
12 Mart 1971 Muhtırası’nın ardından bir süre hapishanede “ağırlanan” Teğmen Aldoğan, ordudan ayrılarak özel sektörde çarkçıbaşı olarak gemilerde çalışmaya başladı. Çanakkale Savaş alanları ile arasındaki bağ kopmadı, fırsat buldukça gelip gitmeye devam etti. 1994’te yaşanan yangın sonrası harp sahasının izleri kaybolmadan tekrar araziye döndü ve artık yaşamını tamamen savaş coğrafyasında sürdürmeye başladı.
O zamandan bu zamana birçok Çanakkale sevdalısının ustası-hocası olan Aldoğan, tüm sektörlerdeki muharabelerde yaşanan önemli tüm hadiseleri bugünkü coğrafya üzerinde birebir eşleyebilen müstesna bir arazi uzmanı tarihçi. Siperin Ardı Vatan ve Çanakkale Muharebe Alanı Gezi Rehberi adlı iki ortak kitabı, yüzlerce makalesi var.
2006’da kaybettiğimiz Belçikalı Jul Snelders ise özellikle Çanakkale literatüründeki bilgilerden hareketle İtilaf kuvvetleri askerlerinin arazideki hareketlerini ve izlerini ortaya çıkarmış; dönemin henüz gelişen bilgisayar teknolojisiyle tarihî görüntüleri eşleyerek, muharebe sahalarına farklı bir gözle bakmamızı sağlamıştı.
Yazdıkları ve anıları, bugün nice Çanakkale sevdalısının, zaman yolcusunun güzergahını aydınlatıyor.