İstanbul’da, Kadıköy-Bahariye’de 150 yıl önce kurulan Saint-Joseph Lisesi, ülkemizin en köklü okullarından biri. Gerek tarihî binası, gerek eğitim ve öğretim kalitesi, gerekse yetiştirdiği binlerce mezunuyla Türkiye’nin yakın tarihine damga vurmuş müstesna bir kurum. Başarısının arkasında ise sadece bir gelenek değil, değişen dünyalara/hayatlara uyum sağlayan sağlam bir metot bilgisi var.
ALP E. AKSUDOĞAN
Her Eylül ayında okullar açıldığında, demir kapısından geçip iki yanı ağaçlı bir yoldan geçilerek Aziz Joseph’in (Hz. Meryem’in eşi) heykeli önünden okul binalarına girerdi öğrenciler. Bu defa 2020 Eylül’ünde, Marsilya çinisi döşeli o koridorlarda çocuklar görülmedi. Onlar her ne kadar dijital dünyanın yaşamlarına getirdiği imkanlar sayesinde derslerini görüyor olsalar da, kuruluşunun 150. yılını idrak etmekte olan okullarının havasını bu sonbahar teneffüs edemediler.
Kadıköy’ün Saint-Joseph’i… Fıtratında koridorlarda 3. karodan yürüyerek sınıflara gitmenin; saman kağıdı müsvedde defterleri kullanmanın; tükenmez kalem yasağının; teneffüslerde spor zornululuğunun; defterden sayfa kopartma yasağının; ara karnelerin; “espérance”ların ve “retenu”lerin; kot pantolon ve lastik ayakkabı yasaklarının; Fransızca ezberlenen “fable”ların olduğu okul! Öte yandan da öğrencilerine ilkokul (şimdilerde ‘temel eğitim’) sonrasında o demir kapıdan adım attıkları günden itibaren “siz” diye hitap edilen; eğitimlerinde her türlü düşüncelerin ifade etme hakkının bulunduğu ve cesaretlendirildiği; öğretimlerinde Fransız Devrimi’nin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkeleri etrafında sağlam, bilinçli ve evrensel normlarda bir vatanseverliğin inşa edildiği; o demir kapıdan bir daha dönmemek üzere çıktıklarında artık “Kartezyen düşünce”nin kişiliklerinin bir parçası olduğu; analiz-sentez yapma, yorumlama niteliklerinin kazandırıldığı; giriş-gelişme-sonuç üçlemesiyle başlayan metot bilgisine hakim bireyler yetiştiren bir eğitim yuvası. Şüphesiz ki kamuoyundaki “St. Joseph’in tedrisatı ağırdır” söylemi, son kertesine kadar hakedilmiş bir saptama olduğu okul.
Girişindeki Aziz Joseph heykeli ve 150 yıldır üzerinden geçen adımlardan aşınmış merdivenleri bu yıl pandemi nedeniyle öğrencilerini karşılayamadı.
Okulun 150 yıllık tarihi, 1870 Temmuz’unda Pera’daki büyük yangınla başlar. Lasallien frerlerin 1863’te satın aldıkları, 1864’teki fermanla da gereken onay ve izni edindikleri, ancak parasızlıktan inşaatına geçemedikleri arazi Kadıköyü’ndedir. 1870 yangını sonrasında mecburiyetten 150 gün içinde ahşap olarak inşa edip eğitime başladıkları bina ile İstanbul St. Joseph tarihi de yazılmaya başlanır. 1870-1888 arasında okul binaları ve girişteki ağaçlıklı yol adım adım bugünkü görünümüne yaklaşır. 1894 depremi sonrasında ilk yapılan ahşap bina yine aynı tarihli 2. Abdülhamid’in fermanıyla 1895’te taştan yeniden yapılacaktır. 1907’de okul bugünkü görünümünü alır; ilgili ferman ise Sultan Reşad tuğrasını ve 1911 tarihini taşır.
Saint-Joseph’in taş binasının yapımını onaylayan 15 Nisan 1895 tarihli, 2. Abdülhamit tuğralı ferman.
1870’te Kadıköyü’nde kolej olarak eğitime başlayan St Joseph’te, 1900’ler başında kurulan Ticaret Enstitüsü de okulla birlikte eğitim vermeye başlar. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesiyle okul 1919’a kadar kapalı kalır. Bir erkek okulu olan St. Joseph’te ilk kadın öğretmen 1941’de görevine başlar: Neyyire Şibay. 1974’te okula son “leyli” (yatılı) talebeleri alınır ve 1975’ten itibaren okulun yatakhaneleri etüd ve sınav salonu olarak işlev görmeye başlar.
1988’de ise yılların Saint-Joseph Erkek Lisesi ilk kız öğrencilerinin kaydını alır; 1995’te son erkek mezunlarını, 1996’da da ilk kız mezunlarını verir. St. Joseph’in yakın tarihinde önemli bir yeri olan bu radikal değişiklik, bazı mezunlarca “okulun ruhunu teslim ettiği dönem” olarak nitelense ve ileride “matem yılları” olarak anılsa da, eğitim kurumunun çağdaş olanı yakalama, kendini güncelleyebilme ve geleceğe daha güçlü yönelme refleksinin açık bir göstergesidir.
Fesli, küçük St. Josephliler Petit Quartier’de teneffüsteki öğrenciler.
Fesli, küçük St. Josephliler Okulun iz bırakan öğretmenlerinden Frère Joseph, saygı uyandıran sakalıyla iki kişilik sıralara oturmuş öğrencilerinin başında.
St. Joseph’in yakın tarihine açık ve net olarak damgasını vurmuş olan yöneticisi, “gelenekçi okulun liberal hocası” olarak nitelenen Pierre Caporal’dir (Frère Raymond). İzmir doğumlu Levanten bir ailenin çocuğu olan Pierre Caporal bir İstanbul St. Joseph öğrencisidir. Okul Pierre Caporal ile 1970’li yıllarda başka bir frekansa geçer ve 1968’in dünyada yarattığı değişim rüzgarının -tabii ciddi bir arıtmadan geçirildikten sonra- okula yansıdığını görürüz. Caporal bir frerdir ancak öğrencileriyle briç, tenis oynayan bir okul müdürüdür. 1970’li yılların St. Joseph’i Tübitak yarışmalarında, liselerarası satranç turnuvalarında, Milliyet gazetesinin müzik yarışmalarında ilk dereceleri alan; basketbol ve voleybolda hem ortaokul hem de liselerde Türkiye şampiyonluklarına yıllarca ambargo koyan; Türkiye’yi temsil ettiği liselerarası dünya voleybol şampiyonalarından biri dünya şampiyonluğu olmak üzere derecelerle dönen bir eğitim kurumudur artık. Üstelik bu dereceler yarı-açık, beton zeminli bir salonda (!) çalışılarak, okul saatleri sonrasında ve haftasonları yapılan antrenmanlarla kazanılmış, sporcu-öğrencilere hiçbir ayrıcalık tanınmamıştır.
Tam teşekküllü bir okul Saint-Joseph, modern mutfağı, oyun odası gibi imkanlarıyla tarihi boyunca öğrencilerine çokyönlü bir eğitim vermeye odaklanmıştı.
Oyun odası.
Caporal 1995’te emekli olsa da, okul üzerindeki esirgeyici varlığı emekliliği sonrasında da hissedilecek; gözle görülmeyen, elle dokunulmayan bir şekilde hep varolacaktır. St Joseph’e dönemi yakalayabilme yetisini aşılayan ve bunu okulun kodlarına yerleştirmeyi başaran Pierre Caporal’le 2010’da yaptığımız bir röportajda söylediklerinin bazılarını burada yeniden hatırlayalım:
Günü gününe çalışma alışkanlığını erken yaşta edinmek önemli, yumurta kapıya dayandıktan sonra öğrenemezsiniz, ezberlersiniz.
Eğitimde mutlaka ezbere de yer vermek gerekir, hafızayı da eğitmek lazım.
Şimdilerde belli bir dikkat ve konsantrasyon eksikliği var; ama diğer taraftan çocuklar konuları daha çabuk öğrenebiliyor. Bilgisayarın sağladığı sürat müthiş; ancak elemanter olanı öğrenciye sunamazsanız, fark yaratamazsınız.
Bugün çok iyi, çok özverili hocalarımız, müdürlerimiz var; artık frerlerin olmaması eğitim kalitesini etkilemiyor.
Bizim okul, en yalın ifadesiyle bir düşünme ve iş yapma metodu verir. Kompozisyon dersindeki gibi: Introduction (giriş) – corps du sujet (gelişme) – conclusion (sonuç). Analitik ve sentetik düşünce işimizin temelidir; üniversite ve sonrasında hayatın vazgeçilmezleridir.
Biz hep küçükleri büyüklere karşı koruduk ve sınıflarda çocukların hocalarla tartışmasını destekledik.
St. Josephlilerin her biri birer Rambo. Tek başına, dünyanın neresine koysan bir çok şeyin üstesinden gelebilir.
2000’li yılların St. Joseph’i, yukarıdaki satırlarda ifadesini bulan LaSallien okullarının mottosu “yaratıcı sadakat” temelinde, değişimini ve gelişimini sürdürür. Zamana uyumlu ve geleceği tasarlayan sistemler uygulamaya koyulur. 2010’lu yılların mezunları, artık ülkede kolej seçiminde kriter haline gelen ancak St. Joseph’in hiç de hedeflemediği, Atlantik Okyanusu ötesindeki itibarlı üniversitelerden sadece kabul almakla kalmaz, bursları da ceplerine koyar olurlar. “Kadıköyü’nün Papaz Mektebi”, kuruluş temelini oluşturan ilkeleriyle ve güncel olanı yakalama yetisiyle, küreselleşen dünyanın saygın üniversitelerine öğrencilerini gönderir.
Bugün okul, kullandığı elektriğinin %10’unu güneş panelleri ile kendisi üreten; kazandığı başarılarla yüzme sporunu “gelenekselleşmiş başarılı St. Joseph sporları” arasına ekleyen; diğer okullardan 700 öğrencinin katıldığı spor şenliğine evsahipliği yapan; 250’yi aşkın koro ve klasik müzik orkestrası öğrencisi yetiştiren; uluslararası bilim, teknoloji, inovasyon yarışmalarından derece ile dönen öğrencileri ve Model Birleşmiş Milletler Kulüpleri (MUN) faaliyetleriyle öne çıkan; “Z kuşağı”nın çağın gerektirdiği nitelikli eğitim ve öğretimi almasına imkan tanıyan bir kurum. Tıpkı geçmişindeki uzun yıllarda olduğu gibi…
Doğa Bilimleri Merkezi St. Joseph bünyesinde 1800’lü yıllardan 1960’a kadar Anadolu’da toplanmış ve özel tekniklerle korunmuş 30 bin hayvan- böcek türünü, 40 bin bitki çeşidini ve zengin bir mineral koleksiyonunu barındıran, Türkiye’deki doğa tarihi müzeleri listesinde yer alan bir yapı da var.
150 yıllık geçmişinde “zaman uyumlu ve geleceği tasarlayan sistemleri uygulayan” St Joseph, Lasalyen okullarının öncelikli değerleri ile yolculuğunu sürdürmüş. Fransız Devrimi’nin temel ilkelerinin insan onuru için vazgeçilmezliği; bilinçli, tutarlı ve hamasetten uzak bir vatan sevgisi kavramının öğrencilerin akıllarına ve kalplerine nakşedilmesi hep temel hedef olmuş. 2000’li yıllardan itibaren, özellikle Fransız etkisi-eğitimiyle yetişmiş insanları aşağılamak için kullanılan “monşer” kelimesi de, bu okul mezunları için sadece gülünç bir yakıştırma olmuş. Sonuca varmayı racon kesmekte, “dayılık”ta, “efelenmek”te değil; metodolojide, bilgi sahibi olmada, araştırmada, strateji oluşturmada ve vatana hizmet etmeyi usul-adap içeren bir tarzda karşısındakilerin saygısını da kazanarak icra etmekte bulmuş bu okulun mezunları.
Rozet, okulun 150 yıllık tarihini vurguluyor.
Birkaç lisana olan hâkimiyetlerinin ötesinde, ayrıca yüksek nitelikli donanımları ile ağırlıklı olarak Türk Dışişleri’nde ve devletin çekirdek kadrolarında çok önemli görevler üstlenmiş St. Josephliler. Hem devlet katında hem de yurtdışındaki refikleri nezdinde saygınlık kazanmışlar. Başta diplomatlar olmak üzere tıbbiye, üniversite ve akademiya, basın, bankacılık ve finans, mühendislik ve iş dünyasında zirvelerde yer alan bir çok St. Josephli; aldıkları öğretimin tevazusu ile kendilerini önplana atmasalar da kendilerini belli eder, çevrelerinde göze çarparlar.
Dönem dönem Fransa ile yaşanan her gerilimde “baskı altına alınacaklar listesi”nin ilk sıralarında yer alsa da, 150 yıldır Türkiye’ye nitelikli insan yetiştiren Saint-Joseph Lisesi de, kuruluş felsefesinde yer alan değerleriyle geleceğe yol alacak. Yaş kütüğündeki çentiklerin sayısı çoğalarak… Ne de olsa “geçmiş geleceğin aynasıdır” diyen bir özlü Türk sözü var.
Son 50 yılın en önemli gazetecilerden Robert Fisk, özellikle Afganistan-Ortadoğu hattındaki haberleriyle uluslararası bir şöhret edinmişti. Kendi tabiriyle “otel gazeteciliği”ne karşı tutum alan Fisk, sahada gerçekleştirdiği özel haber ve röportajlarla işin hakkını veren bir muhabirdi.
Fisk, Büyük Medeniyet Savaşı kitabında gazeteciliği şöyle tanımlıyordu: “Gazetecilik otoriteye ve bütün otoritelere meydan okumaktır. Özellikle de hükümetler ve politikacılar bizi savaşa sürüklediğinde”.
Zamanımızın en önemli dış haberler muhabirlerinden Robert Fisk, 74 yaşında hayatını kaybetti. Fisk, her zaman sahada olmaya önem vermiş; kendi tabiriyle “otel gazeteciliği” ile mücadele etmiş; mesleki merakı ve Ortadoğu uzmanlığıyla kendine özel bir yer edinmişti.
Lübnan’da çatışmaların başlamasından 1 yıl sonra 1976’da Beyrut’a vardığında, Fisk de dünyadaki pek çok kişi gibi bu içsavaşın yaklaşık 15 yıl süreceğinden habersizdi. “Ortadoğu muhabiri” unvanı kendisiyle özdeşleştikçe, bölgedeki her gelişme için bakılacak ilk adres onun yazıları oldu. Özellikle İsrail destekli Falanjistlerin yaptığı Sabra-Şatilla katliamının hemen ardından kampa giren ilk Avrupalı gazetecilerden biri olması, Fisk’in kariyerinde çok önemliydi. 1989’da Times’ın yeni sahibi Rupert Murdoch’dan “daha dengeli olması” tavsiyesiyle “kesik yemesi”nin ardından son günlerine kadar yazmaya devam edeceği The Independent’a geçti. İran İslâm Devrimi’nden Sovyetler’in Afganistan işgaline, ABD’nin Irak işgallerinden Bosna Savaşı’na, Cezayir’deki içsavaştan İsrail-Filistin çatışmalarına kadar her zaman en sıcak bölgelerde, politikanın en vahşi yöntemlerine tanıklık etti. Özel konumu 1990’larda Usame bin Ladin’le üç röportaj yapmasına imkan sağladı.
Geçmişi unutmamak Fisk’in gazeteciliğinin temelindeydi; öfkeyi en iyi böyle aktaracağını biliyordu. Bu öfkenin mağduru olduğunda bile… 2001’de Pakistan sınırında Afgan mülteciler tarafından dövüldüğünde, yaşadıklarını “bu kirli savaşın nefret, öfke ve ikiyüzlülüğünün simgesi” diye özetleyecekti.
Fisk, Türkiye kamuoyunda özellikle 1991’de Saddam’ın yeni bir Halepçe katliamına imza atacağı korkusuyla 100 binlerce Iraklı Kürtün Türkiye sınırına dayandığı sıradaki haberiyle hatırlanıyor. Türk askerlerinin mültecilerin temel eşyalarını çaldığını, bu yüzden İngiliz askerleriyle silahlı çatışmanın eşiğine geldiğine bizzat tanık olduğunu yazmış; iki ülke arasında patlak veren diplomatik krizin hemen ardından Diyarbakır’da sorgulanıp sınırdışı edilmişti.
Fisk kimsenin “bilmiyorduk, bize anlatmadılar” dememesi için gazetecilik yaptı. Emperyalizm karşıtlığı, tanık olduğu devlet yalanları ve şüpheciliği, silinmez bir şekilde kimliğine kazımıştı. Arkasında 5’i Türkçeye çevrilmiş kapsamlı kitaplar, pek çok gazetecilik ödülü ve belgeseller bıraktı.
Ülkemizdeki genetik biliminin öncülerinden, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları anabilim dalı emekli öğretim üyesi ve Türk Pediatri Kurumu eski başkanlarından Prof. Dr. M. Asım Cenani’yi Covid-19 nedeniyle kaybetti.
24 Mayıs 1931’de Gaziantep’te doğan Prof. Dr. M. Asım Cenani orta ve lise öğrenimini 1950 yılında Galatasaray Lisesi’nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştu.
Almanya’da Johannes Gutenberg Üniversitesi’nde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları İhtisası yaptıktan sonra askerlik görevi süresince, 1963-65 seneleri arasında Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde Çocuk Kliniği bölümünde çalıştı. 1966-69 yıllarında insan genetiği üzerine ihtisas yaptıktan sonra, 1970 yılında doçent, 1976’da profesör oldu.
Bir sene kadar Hamburg Şehir Hastanesi Çocuk Kliniği Şef Muavinliği yaptıktan sonra 1969’da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları bölümüne geçti.
1969-1974 yılları arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Sitogenetik (Hücre genetiği) Laboratuvarı kurucu ve yöneticiliği, Genetik Bölümü kurucu ve yöneticiliği, Genetik ve Teratoloji Bilim Dalı kurucu ve yöneticiliği, Sosyal Pediatri Bilim Dalı başkanlığı gibi görevleri üstlendikten sonra, Edirne Tıp Fakültesi kurucu üyeliği, Biyolojik ve Fizyolojik Bilimler ABD Başkanlığı ve Genetik Kürsü başkanlığı yaptı.
1980-98 arasında yine Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Sağlık Meslek Lisesi Müdürlüğü ve Tıbbi Biyolojik Bilimler Bölümü kurucu ve başkanlığını yaptı. Genetik ve Teratoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi kurucu ve müdürlüğü görevinden sonra, Onkoloji Enstitüsü Tümör Genetiği Bilim Dalı Başkanlığı görevini üstlendi.
1995-98 senelerinde İ.Ü. Deneysel Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü ve Genetik Anabilim Dalı Başkanlığı’nda görevini sürdürdü. “Cenani-Lenz Sindaktilisi” (Cenani Syndactilism) kavramıyla dünya bilim tarihine adını yazdıran Profesör Cenani, 1998 tarihinde emekliye ayrıldı.
En unutulmaz James Bond oydu. Bu karakterden nefret etse de, onun ötesine geçen olmadı. “Bağımsız İskoçya” fikrinin yılmaz bir savunucusu olan Connery, daha sonra “Dokunulmazlar”, “İskoçyalı” ve “Gülün Adı” filmlerindeki müthiş performansıyla sinema tarihinde silinmez izler bıraktı.
Thomas Sean Connery, 25 Ağustos 1930’da Edinburgh’un fakir mahallesi Fountainbridge’te dünyaya geldi. Babası fabrika işçisi ve Katolik, annesi temizlikçi ve Protestandı. Sean Connery dairelerin bölüşüldüğü bir binanın tek odasında büyüdü. Tuvalet paylaşılıyordu ve sıcak su yoktu. 13 yaşında okulu bırakıp eve para götürmek için çeşitli işlerde çalışmaya başladı: Süt dağıtıcılığı, inşaat işçiliği, tabut cilalama… Sonra Kraliyet Deniz Kuvvetleri’ne yazıldı ama baba tarafındaki bütün erkeklerde olan mide ülseri onda da çıkınca askerliği bırakmak zorunda kaldı.
18 yaşından itibaren vücut çalışmaya başlamıştı. Uzun boyu, kasları ve güzel hatlarıyla çok yakışıklıydı. İyi de bir futbol oyuncusuydu Connery, Manchester United’ın antrenörleri tarafından farkedildi ve takıma katılması için haftalık 25 pound (günümüzün parasıyla yaklaşık 700 pound) önerildi. O zamanlar 23 yaşında olan Connery, futbol kariyerinin en fazla 30 yaşına kadar süreceğini hesaplayıp reddetti. O uzun bir kariyer istiyordu.
Sean Connery, 1963’te Daniela Bianchi’yle birlikte oynadığı James Bond filmi için İstanbul’da.
21 yaşında King’s Tiyatrosu’nda kuliste çalışmaya başlamış ve oyunculuğa gönlünü kaptırmıştı bile. Film kariyerine 1954’te Herbert Wilcox’un “Lilacs in the Spring/Bahar’da Leylaklar” isimli müzikalinde figüran olarak başladı. Hâlâ geçinmekte zorlandığı için bu arada bebek bakıcılığı yaptı. Sonra Oxford Tiyatrosu’nda ve bazı televizyon dizilerinde rol aldı. İlk başrolü 1957’de tuttuğu menajer Richard Hutton sayesinde oldu: Bir BBC dizisi olan “Blood Money”de kariyeri düşüşe geçmiş bir boksörü canlandırıyordu.
Ardından Sean Connery’i Sean Connery yapan Ian Fleming’in ölümsüz karakteri “James Bond” geldi. İlk beş Bond filminde Britanyalı gizli ajanı canlandırdı. Yönetmen arkadaşı Terence Young, Connery’i rol için çalıştırdı; pahalı lokantalara, kumarhanelere götürdü; sofistike bir ajanın nasıl yiyip içeceğini, nasıl konuşup davranacağını öğretti. Connery bu rolün üzerine yapışıp kalacağından korkuyor, sokakta ona “Bond” diye seslenenlere sinirleniyordu. Ancak karaktere getirdiği acımasızlıkla alaycı nüktedanlık karışımı tat, cinsel çekicilik ve o soğuk, mesafeli tarz, Bond’u tanımlayan evrensel özellikler halini aldı. Connery Bond’dan bıkmıştı. Ancak İspanya’da bir arazi yüzünden büyük para kaybedince “Never Say Never Again / Bir daha Asla Asla Deme”de oynamayı da kabul etti. Filmin adı Connery’in eşi tarafından kondu; çünkü bir daha asla Bond oynamayacağına yemin etmişti.
Onu büyük yıldız mertebesine yükselten, Bond karakteri için çektiği yedi film dışında Hitchcock’un “Marnie”si, Sidney Lumet’in “The Hill/Tepe”si; Brian De Palma’nın en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ı getiren “Untouchables/Dokunulmazlar”ı, “Gülün Adı”, “Highlander/İskoçyalı”ydı. Bir de Spielberg’ün “Indiana Jones: The Last Crusade/Son Macera”sında Jones’un babası rolü.
2000’de şövalyelik ünvanı alan Connery, iflah olmaz bir “Bağımsız İskoçya” yanlısıydı. 2006’da kariyerini bıraktı. “Hollywood aptalların eline geçti” diyordu. “Yaşayan en büyük İskoç”, 90 yaşında arkasında müthiş bir kariyer bırakarak aramızdan ayrıldı. Her ne kadar nefret etse de yarattığı James Bond’un ötesine kimse geçemedi.
Connery, Ekim’in son günü Bahamalar’da hayata gözlerini yumduğunda 90 yaşındaydı.
12 Eylül’ün şekillendirdiği ortamda politikaya atılan Mesut Yılmaz’ın 30 Ekim’de hayatını kaybetmesiyle bir devrin son perdesi de kapandı. Sivas katliamının, Susurluk Skandalı’nın, “28 Şubat”ın, faili meçhul cinayetlerin, “Anayasa fırlatma” krizinin ortasında bir başbakan…
Bugün 20’li yaşlarına giren neslin hiç görmediği, büyüklerin de kimi zaman özlemle kimi zaman yaka silkerek andığı “Eski Türkiye”nin sembollerindendi Mesut Yılmaz.
Türkiye tarihinin kesintisiz olarak en uzun süre milletvekilliği yapan isimlerinden olan kıdemli politikacı, gençlik yıllarında siyasete ilgisiz bir portre çizmişti. Rizeli varlıklı bir ailenin İstanbul’da doğmuş; dünya standartlarında eğitim almış; Avusturya Lisesi ve İstanbul Erkek Lisesi’nin ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Maliye ve İktisat Bölümü’nden mezun olmuş çocuğuydu. 68 kuşağının devrimci liderleriyle aynı anda Mülkiye’de olmasına rağmen, öğrenci hareketlerinin içinde yer almamış; siyasetin, siyasetçiler tarafından, parlamentoda yapılması gerektiği inancıyla 12 Eylül’ün şekillendirdiği ortamda ANAP’tan siyasete atılmıştı.
Genellikle çatık kaşlı, ağır ve düşünerek konuşan biriydi Yılmaz (Zaman zaman “konuşmasının arasına reklam alabileceği” söylenecek kadar). Ancak onu yakından tanıyanlar esprili, hoş sohbet, kendisini pek de ciddiye almayan, tartışmaya açık bir Mesut Yılmaz’ı da görmüşlerdi. 1. Özal Hükümeti’nde hükümet sözcülüğü yapmış; 1986’da Kültür ve Turizm Bakanı, ardından Kenan Evren’in desteğiyle Dışişleri Bakanı olmuştu. Köşeli denebilecek tavrı bu dönemde özellikle Almanya’yla ilişkileri kopma noktasına getirmişse de, Yılmaz daha sonra AB sürecinin savunucularından olmuştu.
19 Haziran 1991’de ANAP Merkez Karar Yönetim Kurulu üyeleri ile Anıtkabir’i ziyaret eden taze genel başkan Mesut Yılmaz.
Turgut Özal’ın Çankaya Köşkü’ne geçmesinin ardından, 1991’de Özal’a rağmen ANAP’ın genel başkanlığına seçilmiş; 1995’te ise Anavatan Partisi-DYP koalisyonunun başbakanı olmuştu. Koalisyon yalnızca üç ay birlikte çalışabilmiş, yerine Refahyol hükümeti kurulmuştu. Ancak bu hükümet de Susurluk skandalıyla sarsılmıştı.
28 Şubat sürecinden geçerken Merkez Sağ’ın iki partisinin sürekli çekişmesi; üzerine gelen 1999 depremi; Anayasa fırlatma krizi ve ekonomik kriz; Yılmaz’ın Türkbank satış ihalesi nedeniyle Yüce Divan’da yargılanan ilk başbakan olması; Devlet Bahçeli’nin erken seçimin önünü açması; Türkiye’yi bir yol ayrımına getirdi. 2002 seçimlerinde AK Parti tek başına iktidar oldu ve bir devrin sonu geldi. Yılmaz ise yenildiğinde çekilmesini bilen bir siyasetçiydi. 30 Ekim’de bu dünyadan çekildiğinde 73 yaşındaydı.
Babasını henüz iki yaşındayken kaybetmiş bir çocuktu Yalçın Granit. Yaşamına yön veren yılları Darüşşafaka çatısı altında geçirdi ve ergenlik döneminde topu eline alıp âşık olduğu basketbola “bir ömür verdi”. Türkiye’nin yurtdışına transfer olan ilk basketbolcusu; Galatasaray, Eczacıbaşı, Millî Takım’ın efsane hocası; gazeteci ve yorumcu… Basketbola adanmış bir hayat.
Türkiye’de basketbol, ilk olarak 1. Dünya Savaşı yıllarında oynandı ama ABD’de doğmuş bu oyunun geniş kitlelere ulaşması için uzun süre beklemek gerekecekti. Basketbolun 1936’da Berlin’de ilk kez olimpiyat programına alınması ve 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da hızla popülerleşmesiyle, Türkiye’de de bu spor dalı yaygınlaşmaya başladı. İşte 50’li yılların hemen başında yeteneği, iradesi ve etrafındakileri peşinden sürükleyen güçlü karakteriyle bir öncü, bu spor dalının ülkemizdeki öyküsünü yeniden yazmaya başlayacaktı.
Babasını henüz iki yaşındayken kaybetmiş bir çocuktu Yalçın Granit. Yaşamına yön veren yılları Darüşşafaka çatısı altında geçirdi ve ergenlik döneminde topu eline alıp âşık olduğu basketbola “bir ömür verdi”. Tırnak içindeki ifade sözün gelişi değil; inanın! Granit, 1 Kasım 2020’de son nefesini verdiği ana kadar hayatının her saniyesinde basketbol düşündü, basketbol yaşadı. Kuşaklar boyu, basketbol denince akla gelen ilk isimdi o.
20’li yaşlarına bile gelmeden ülkenin en iyi oyuncusu olarak sivrilmiş, 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil eden millî takımın en skorer ismi olmuştu. Önce yetiştiği Darüşşafaka’nın, daha sonra ona ilk profesyonel sözleşmeyi imzalatan Galatasaray’ın şampiyonluklarında hep başroldeydi. 1955’te Racing Paris takımından aldığı teklifle Fransa’ya giderek yurtdışında oynayan ilk Türk basketbolcu oldu.
Uçan çocuk 20’li yaşlarına bile gelmeden ülkenin en iyi oyuncusu olarak sivrilen Yalçın Granit, 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil eden millî takımın en skorer ismi olmuştu.
Henüz 25 yaşında ve zirvedeyken, oyunculuğu bırakıp saha çizgilerinin dışına çıkmaya karar verdi ve antrenörlüğe başladı. 60’ların efsane takımı İTÜ’de ilk kıvılcımı çakan adamdı. 70’lerde Eczacıbaşı ailesi spora yatırım yapmak niyetiyle ona teklif getirdiğinde, “Fabrikanın içine bir spor salonu inşa edip gençleri yetiştirirseniz kabul ederim” demişti. Böylece önemli bir altyapı hamlesinin vizyonunu belirledi.
M. K. Perker’in kaleminden Türk basketbolunun efsanesi Yalçın Granit’e bir saygı duruşu.
80’lerde yeniden döndüğü yuvası Galatasaray’a, potada en parlak günleri yaşatan idari kadronun beyniydi. 90’larda destek verdiği Federasyon Başkanı Turgay Demirel ile Türk basketbolunun uluslararası alanda büyük sıçrama yapmasını sağladı. 10 yıllar boyunca gazetelerde, dergilerde sayısız makale yazarak basketbolu gençlere anlatmaya, sevdirmeye çalıştı. Listeyi uzatmak ve detaylandırmak mümkün ama sayfalar yetmez. Sadece şunu ekleyeyim: Tüm bunlar için ter dökerken, İstanbul Üniversitesi Jeoloji Bölümü’nden mezun olmuş, daha sonra Fen Fakültesi Jeoloji Enstitüsü’nün ilk asistanı unvanıyla Bilecik’te yaptığı çalışmalar Fransa’da yayınlanmış bir jeologdu aslında… Ve ancak araştırıp öğrenebildiğimiz bu öyküyü, bir gün olsun anlattığına şahit olmamıştık. Zira o basketbol konuşmayı severdi. Büyük bir aşkla, susamış da kana kana içer gibi…
Yalçın Granit’in oğlu Ali Granit’in hazırladığı, 2019’da Can Yayınları’ndan çıkan kitap: Adanmak. Kendini yoktan vareden bir insanın ve Türk basketbolunun öyküsü.
Gidebildiği her maça gitti, her takımı izledi, her antrenöre ulaşıp bir şeyler söyledi. Bu oyunu oynayan, öğreten, yöneten, yazan, çizen, anlatan herkese illa ki bir biçimde dokundu. Bugün internette bir arama yapsanız, onun Yeniköy’de bir açıkhava sahasında çocuklara antrenman yaptırırken çekilmiş görüntülerine ulaşabilirsiniz. Sanırım o sıralar 70’li yaşlarında. Bir döneme damga vurmuş, yaşayan bir efsane, mahallenin çocuklarına basketbol öğretiyor! Bunu yapmayı bırakın; kim hayal edebilir?
Cumhuriyetin ilk kuşaklarında sıkça gördüğümüz gibi, bu toprağın insanlarına, onların diğer ulusların fertlerinden eksiği olmadığına, bunu ispatlamak için gece-gündüz çalışmak gerektiğine inanmış, kendini bu yola adamıştı. Babasız büyümüş bir çocuk basketbola sığındı ve ne mutlu ki o spora gönül vermiş binlerce çocuğun babası oldu.
Geçmişten aldığı mirası bugüne getiren, onu yeniden şekillendiren, geleceğe uzanan büyük bir miras bırakan sanatçı Timur Selçuk. Şarkılarının her biri ayrı güzel. Amiyane tabiriyle “boş yok”. Hepsini ince ince işlemiş, özenle süzgecinden geçirmiş. Yaptığı bütün şarkılarıyla hayatımıza etki etmiş bir ikinci isim yok. Hep yaşayacak.
Kimi onu romantik şarkılarından tanır, kimi alanlarda söylediği devrimci marşlardan. 60’ların ikinci yarısında “Münir Nurettin Selçuk’un yetenekli oğlu” olarak girdiği müzik piyasasında ana arteri şekillendiren isimlerden biri oldu. Çağdaşları yabancı şarkılar üzerine söz yazılarak oluşturulmuş “aranjman”ları söylerken, Timur Selçuk kendi besteleriyle dinleyici karşısına çıktı ve bu yolda uzun süre tek başına yürüdü.
Sözlerini kendi yazmıyor, bir söz yazarıyla çalışmıyor, çağdaş şairlerin şiirlerini besteliyordu. Tek istisna, Ümit Yaşar Oğuzcan. Başta onun şiirlerini de bestelerken aralarında başlayan abi-kardeş ilişkisi, ilerleyen yıllarda Oğuzcan’ın Selçuk bestelerine söz yazmasıyla sürdü.
Onu tanıdığımız dönemde Fransa’dan Türkiye’ye gelmiş, eğitimini sürdürürken iki plak yapmış ve hızla Paris’e dönmüştü. “Ayrılanlar İçin” ve “Sen Nerdesin”, adını duyduğumuz ilk şarkılar. Her iki plağın diğer yüzünde birer Fransızca şarkı var -ki bu, aslında Fransa’da Timour adıyla şansını denediği dörtlü plaktaki şarkılardı.
Timur Selçuk, babası Münir Nurettin Selçuk’la birlikte.
1969’da yayımlanan üçüncü plağı, iki yüzünde iki ayrı şaheser barındırıyor: “İspanyol Meyhanesi” ve “Beyaz Güvercin”. Sonrasında art arda yaptığı 45’lik plaklarla -ki bunların neredeyse her biri klasikler arasında yerini aldı- bir anda büyük bir hayran kitlesi oluşturdu. Bu noktada şunu söyleyelim: Yayımlanmış Timur Selçuk şarkılarının her biri ayrı güzel. Amiyane tabiriyle “boş yok”. Hepsini ince ince işlemiş, özenle süzgecinden geçirmiş. Bu, bizim şansımız. Bu ince eleyiş şarkılarının sayısını sınırlıyor belki ama, yaptığı bütün şarkılarıyla hayatımıza etki etmiş bir ikinci isim yok.
Çiğdem Talu’yla çalışmaya başlaması bambaşka bir macera. Onunla birlikte devrimci şarkılara yöneldi. Ankara Sanat Tiyatrosu’nca (AST) sahnelenen oyunlar için yaptıkları şarkılar tiyatro sahnesinden alanlara çıktı ve özgürlük sloganları atan gençlerin sesine ses kattı; bir yandan onlara güç verirken seslerini duyulur kıldı.
“Nereye Payidar” oyunu için yazdıkları aynı adlı şarkı, hâlâ alanlarda söylenir. Aynı oyunda yer alan “Kasa Şarkısı”, “Kasa Can Çekişiyor” ve “Direniş Türküsü”, güncelliğini yitirmeyen şarkılar. Yine Çiğdem Talu’nun dokunuşuyla dillere düşen “Türkiye İşçi Sınıfına Selam”, onun, sendikalarla yakınlaşmasını sağlayan şarkı. 1977’de yaptığı mavi kapaklı albümde bu şarkıları yanyana getirdi ve dinleyiciye sundu belki ama aslında şarkılar, sendikaların düzenlediği dayanışma gecelerinde yine onun piyanosu eşliğinde kitlesini çoktan oluşturmuştu.
Piyanosunu her zaman devrimci bir enstrüman olarak kullandı. 1976-78 arasında ODTÜ’de düzenlenen konserlerde bu durum öğrencilerce tartışılmış, yapılan forumlarla emperyalist piyanonun devrimci amaçla kullanılabileceğine kanaat getirilmişti!
Yıllar sonra, 1991’de yinelenen ODTÜ konserinde, bu dönemde söylediği şarkıların bir kısmını “derin derin düşünelim” diyerek söylemiş, başlamadan önce şu konuşmayı yapmıştı: “Bizim 1976-78’de burada okuduğumuz şarkılardan bazıları bunlar; tümünü sunmak mümkün değil. Kanımca doğruların ve yanlışların iyi ayırtedilebilmesi için en doğru yol, geçmişten korkmamak, çekinmemek ve gençlerin anlayışına, bilincine güvenmek. Bu şarkıların nereleri ne kadar doğru, sözlerin hangi kısmı bugün için de geçerli, hangi kısmı değil, müzikleri ne dereceye kadar başarılı… Hepsini sizler bugünkü berrak bakışınızla, kafalarınızla değerlendireceksiniz. Ancak bir şey doğrudur sevgili arkadaşlar, ona bugün imzamı atarım, yaşadığım sürece de imzamı atacağım: Bu şarkıların hazırlanışındaki ortamda bu şarkılara inanan tüm insanların coşkusu ve namusu kusursuzdur”.
1983’te yayımlanan “Dünden Bugüne”de 1977’de kurduğu İstanbul Oda Orkestrası eşliğinde romantik şarkılarını yeniden söylerken devrimci duruma yakışan oyun müziklerini bunların arasına serpiştirdi. 1992’de, “25 Yıl” başlıklı albümünü “Genç Timur’a veda” notuyla yayımladı. Sonrasında, Münir Nurettin Selçuk bestelerini kendince yorumladığı “Babamın Şarkıları”nı ve yeniden yayımlanan albümlerini saymazsak yeni bir albüm yapmadı ama konserlerinde bu şarkıları her zaman söyledi.
Romantik devrimci Kiminin romantik şarkılarından, kimininse devrimci marşlarından tanıdığı Timur Selçuk, 6 Kasım 2020’de hayatını kaybetti.
1984’te 12 Eylül sonrası mecburen yaşanan sessizliğini Nükhet Duru’yla çıktığı “Bizim Şarkılarımız” başlıklı bir turneyle bozdu. Yıllar sonra aynı konserleri biraz daha farklı bir repertuvarla yeniden tekrarladıklarında büyük ilgi görmeleri şaşırtıcı değil. Nükhet Duru, kariyerinin hemen başında “Beni Benimle Bırak”ı plak yaparken tek bir şart koşmuştu: “Şarkımı Timur Selçuk düzenlesin”. Doğru yerden başlamak, biraz da böyle bir şey.
Timur Selçuk çok iyi bir besteci, kendine yeten bir piyanist, özgün bir yorumcu. Geçmişten aldığı mirası bugüne getiren, onu yeniden şekillendiren, geleceğe uzanan büyük bir miras bırakan bir sanatçı.
Bununla kalmıyor ama: Düzenlemesini yaptığı, orkestrasıyla eşlik ettiği şarkılar, şarkıcılar, saymakla bitmez. Tiyatro ve film müzikleri, oda müziği eserleri ve 90’lı yılların hemen başında İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından sergilenen “Bir Uzay Müziği” başlıklı pop-opera, yaptığı “iş”lerden sadece birkaçı. Yazılarını hesaba katmıyorum bile.
1977’de açtığı Çağdaş Müzik Merkezi’nde yetiştirdiği öğrencileri ve kullandığı enteresan eğitim sistemi pek çok ismi tanımamıza sebep. Dokunduğu herkesin üzerinde iz bırakmış.
Peki hiç kötü tarafı yok mu? Bir dönem çok çektiği TRT Hafif Müzik Denetleme Kurulu’nun başına geçtiğinde başkalarına çok çektirdi belki ama, koyduğu yasakların hepsini, altını doldurduğu açıklamalarla insanlara anlattı. Yasak, kabul edilebilir bir durum değil şüphesiz ama, onu bile en iyi şekilde yaptı.
Çok nadir bir sanatçıyı kaybettik. Tesellimiz, şarkılarının kuşaklarca dinlenecek olması. Biz gideceğiz, adımız unutulacak belki ama Timur Selçuk şarkılarıyla hep yaşayacak.
Dünyamız koronavirüs salgınıyla sarsılırken, geçen Ekim ayında Latin Amerika’da sessiz sedasız bir devrim gerçekleşti. Yapılan seçimlerde Kasım 2019’da askerî darbeyle devrilen Evo Morales’in partisi Movimiento al Socialismo’nun (MAS) adayı Luis Arce, tabandan gelen toplumsal hareketlerin de desteğiyle ezici bir zafer kazandı.
Bolivya’da Ekim sonunda gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, en iyimser tahminlerin bile ötesinde bir sonuçla noktalandı: Kasım 2019’da askerî darbeyle devrilen Evo Morales’in partisi Movimiento al Socialismo’nun (MAS-Sosyalizme Hareket Partisi) adayı Luis Arce, Comunidad Ciudadana’nın adayı Carlos Mesa ve Creemos adayı Luis Fernando Camacho karşısında ezici bir zafer kazandı. Mesa, liberal sağın 2003-2005 arasındaki başkanı ve 2019’daki başkan adayıydı. Kendisi gaz savaşları sırasındaki katliamlarıyla da tarihe geçmişti.
“Otoriter popülizm” çağında bu kavrama katkısı büyük olan Latin Amerika’da görülmedik bir biçimde, bir “caudillo” (siyasi/askerî lider) değil de ekonomi bakanlığı yapmış bir teknokrat olarak halkın belleğine yerleşen Luis Arce, iktidarı elinde bulunduran azınlığa ve elbette arkalarındaki uluslararası desteğe rağmen kazandı bu zaferi. Arce, darbeyi desteklemiş güvenlik güçlerine yönelik herhangi bir kovuşturmada bulunmayacağını önceden belirterek, zorlu bir dönemde geçmişi tekrar ederek değil, MAS’ın hatalarından da ders çıkararak hareket edeceğini açıkça bildirdi.
Teknokrattan başkanlığa Evo Morales’in ekonomi bakanlığını da yapmış olan MAS adayı Luis Arce, seçim zaferinin ardından destekçilerini selamlıyor.
Bir başka siyaset: MAS
Latin Amerika’nın en yoksul ülkesi olan ve nüfusunun üçte ikisini yerli halkların oluşturduğu Bolivya, 1825’de bağımsızlığını elde etmesinin ardından, siyasetin beyazların tekelinde olduğu 2 yüz yıl geçirdi. 20. yüzyılın son yıllarından başlayarak parçalı ancak geniş halk kitlelerinin içinden çıkan bir dizi yatay örgütlenmenin yaygınlaşmasıyla neoliberalizmin yarattığı tahribata karşı bir siyasal güç olarak öne çıkan MAS ve onun sözcüsü Evo Morales iktidara geldi. Bu gruplar arasında başta yerliler olmak üzere “cocaleros” (koka yaprağı yetiştiricileri), madenciler, bütün emekçilerin merkezi örgütü COB, kadın hareketi, suyun özelleştirilmesine karşı koordinasyon gibi hareketler de vardı. 1829-39’dan sonra ilk kez bir yerli başkan olmuştu. Üstelik Latin Amerika’da esen yeni ilerici dalganın bir parçası olarak… Egemenlik koşullarındaki en önemli dönüşüm, madun kesimlerin kendi siyasal-seçimsel ifadelerinin aracı olarak MAS’ı oluşturmalarıydı. MAS’ın kuruluşundan itibaren artık geleneksel seçkinlerin ’90 model sağ popülizmle çoğunluğu sağlaması mümkün değildi.
14 yıllık yönetimi sırasında Evo aşırı yoksulluğu %38’den %15’e indirdi. 2008 mali krizi ve 2014’teki emtia fiyatlarının düşüşü pek çok ülkeyi etkilerken, Bolivya’da devletin ekonomiye müdahalesi tüm bu çalkantılı dönem içinde dahi artmaya devam edebildi. Evo, iktidara gelir gelmez, 180 gün içinde, yeraltı zenginliklerinin millîleştirilmesi işine girişti. Buradan elde ettiği kaynaklarla eğitim, sosyal hizmetler ve sağlık harcamalarını ciddi bir biçimde artırdı. 2006’da millî gelirden yatırımlara ayrılan pay %14 iken 2016’da bu oran %21’e çıktı. 2006’dan 2017’ye kişi başı gelir %46 arttı. %4,7 büyüme ile 2018’de Bolivya bölgenin en dinamik ekonomilerinden biriydi. Millî gelir dört kat arttı (9 milyar dolardan 40 milyara), devlet bütçesi katlandı. Nadir bir değişim daha gerçekleşti; yerli kültürünün önemli bir parçası olan “Toprak Ana”nın Hakları Kanunu’yla doğanın tahribatına karşı yasal önlemler alındı.
Evo Morales, Latin Amerika’nın Ekvador, Venezuela gibi diğer “ilerici” yönetimlerinin aksine herhangi bir meşruiyet sorunu yaşamıyordu. Yeniden seçilmesini engelleyen 2016 Anayasa Referandumu’nu kaybetmesine rağmen Kasım 2019 seçimlerinde yeniden aday olup kazandığında seçime hile katıldığı gerekçesiyle gösteriler başladı. Bu gösterilerin ardından ABD’nin nüfuzu altındaki Amerika Devletler Örgütü’nün desteklediği doğu bölgelerindeki aşırı sağcı, beyaz ve zengin muhalefet, başkanlık sarayını bastı ve Morales yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.
Kasım 2019 seçimlerinin ardından aşırı sağcı, beyaz ve zengin muhalefet, başkanlık sarayını basınca, Evo Morales yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.
Kırsal kesimin seçim sonuçlarının geç ulaşmasından ötürü oy oranlarının kesintili bir şekilde açıklanması, kırsal kesimde çok daha güçlü olan Evo Morales’in ikinci turu geçmesini sağlayacak %10’u kıl payı aşmasını sağlamıştı. Bu durum “olmamışsa da olmuştur” diye durumdan vazife çıkaranlara seçimlerin hileli olduğu bahanesini uydurma imkan verdi.
Güvenlik güçleri, Kasım 2019’da Morales destekçilerinin gösterilerine oldukça sert müdahale etmişti.
de facto darbe
2016 referandumunda Morales karşısında bir alternatif oluşturmaya çalışan kentli, orta sınıfları temsil eden 21-F Hareketi, Carlos Mesa’nın tabanıydı. Seçim kampanyası başlayınca bu harekete Morales’e karşı olan yedi parti daha katıldı. Özellikle gençler arasında ırkçı şiddetle kaos yaratmaya yönelen aşırı sağın etkin olduğu kentler de Morales’e karşı örgütlenmişlerdi. Bu kesimler Morales döneminde nüfuzlarının azaldığını görerek radikal bir dönüşüm yaratmaya odaklanmışlardı. Özellikle devlet kademelerinde onların yerlerine yavaş yavaş yerli kökenlilerin gelmesi Bolivya tarihinde ilk defa yaşanıyordu.
Sol yumruk Sömürgecilik kalıntılarına, ırkçılığa ve patriyarkaya karşı radikal dönüşümler gereken ülkenin ilk adımlarından biri “Kültürler, Dekolonizasyon ve Depatriarkalizasyon Bakanlığı” kurmak oldu.
İlk “Kültürler, Dekolonizasyon ve Erkek Egemenliğin Ortadan Kaldırılması” Bakanı Sabina Orellana’nın yemin töreninde sol yumruk havada verdiği poz tarihe geçti.
Ülkenin doğusunda ve zengin-beyaz bölgede yer alan Santa Cruz’daki muhalefet lideri Camacho, bu hoşnutsuzluğun bir timsaliydi. Morales’in düşürülme operasyonu sırasında elinde İncil ve silahlarla başkanlık sarayını basıp “Dios vuelve al Palacio” (Tanrı başkanlık sarayına döndü) diyen Camacho (MAS’ın takdimiyle “faşo, maço, blanko”) seçimlerde en azından kendi bölgesinde %45 oy alarak alarm çanlarını çaldıracaktı.
Morales’in artık haksız olduğu kanıtlanan “düşürülme operasyonu”ndan sonra meşruiyeti oldukça tartışmalı bir durum ortaya çıktı. Başkan olmadığında onun yerini senato başkanının doldurması gerekirken MAS üyesi senato başkanının çekilmesiyle %4’lük oy oranına sahip olan bir partinin üyesi olan senarist Jeanine Anez kendini başkan ilan etti. MAS hem mecliste hem de senatoda çoğunlukta olmasına rağmen ordunun, ABD’nin ve ülkenin doğusundaki zengin, beyaz, ırkçı kesimlerin desteğini alan Jeanine Anez ülkeyi yönetmeye başladı.
Sağcı senatör Anez’in döneminde Bolivya pandemiye çok hazırlıksız yakalandı. Nüfusuna oranla verdiği kayıplarda dünyanın üçüncü ülkesi oldu. Bunun önemli bir nedeni de darbecilerin ilk iş, Bolivya’daki 700 Kübalı hekimi sınırdışı etmesiydi. Darbeci hükümetin ikinci “başarısı” ise 17 yıl sonra ilk kez IMF’den 327 milyon borç almaları olmuştu. Morales’in düşürüldüğü Kasım 2019’da polis ve ordu iki kentteki gösterileri bastırmak için 21 kişiyi öldürmüş ve 70 kişiyi de yaralamıştı. Uluslararası Af Örgütü 20 Ağustos 2019’da yayımladığı raporda, seçim sonrasında insan hakları ihlallerinin cezasız kaldığını belirtiyordu.
Uruguay ve Meksika yönetimleri olayı açıkça darbe olarak tanımlarken Brezilya gibi ABD’nin yörüngesindeki ülkeler yeni yönetimi desteklediler. MAS bir an önce seçimlerin yapılması için bastırıyordu, fakat pandemi bahanesiyle iktidarını uzatmaya niyetlenen Jeanine Anez ertelemeye başvurdu. Ağustos’tan beri madenciler, köylüler ve yerliler kitlesel yürüyüşlerle seçimlerin düzenlenmesi için baskı yapıyorlardı. Özellikle COB’un (Bolivya İşçi Sendikaları), yerli örgütlerinin ve parlamentoda çoğunluk olan MAS milletvekillerinin baskısı nihayet sonuç verdi. İki ertelemenin ardından hükümet Ekim ayında seçime gitti.
Irkçılığa ve faşizme karşı haysiyetin zaferi
18 Ekim 2020’de yapılan seçimlerde MAS’ın başkan adayı, uzun yıllar Evo Morales’in ekonomi bakanlığını yapan Luis Arce’ydi. Eski Dışişleri Bakanı David Choquehuanca da yardımcısı olmak için adaydı. Bu ikili, Morales’in geçen seçimlerde aldığı oyun 8 puan üzerine çıkarak %55 ile seçimleri kazanırken iki muhalif aday ancak %28,8 ve %14 oy alabildi. Başkent La Paz’da üçte iki çoğunluğu elde eden MAS, muhalefetin kalesi Santa Cruz’da da oyların üçte birini aldı.
MAS’ın bu başarısı karşısında Jeanine Anez de sonucu kabullenmek zorunda kaldı. Katılım oranı geçen seçimde olduğu gibi %88 iken MAS’ın oylarını 500 bin artırmasını, seçmenin Evosuz bir MAS’ı daha fazla tercih ettiği ya da geçen yıl şartları zorlayarak aday olmasını onaylamadığı şeklinde yorumlamak da mümkün. Orta sınıfın bir kesiminin belirsizliğe değil Morales yönetimi boyunca ekonomiyi yöneten adaya oy vermesinde, pandemi süresince darbeci yönetimin gösterdiği başarısızlığın, Sağlık Bakanlığı’nda açığa çıkan yolsuzlukların da payı büyük. Ayrıca MAS, Morales’in iktidarını ebedileştirmesine sahip çıkmayarak muhalefetin üzerine gittiği konuyu da boşa çıkardı.
Kırsal kesimde, plato ve vadilerdeki yerliler arasında başkan yardımcısı adayı David Choquehuanca isminin önemli bir etkisi olmuştu. David Choquehuanca, MAS’ın son kongresinde bu kesimlerden gelenlerin başkan adayı idi. İlk görev döneminden sonra düzen güçleriyle ilişkilerini geliştiren, sosyal hareketlerle arasında bir mesafe oluşmaya başlayan Evo Morales ve yardımcısı Alvaro Garcia Linera ile toplumsal örgütlenmeleri pasifize etmeleri ve devlete bağımlı kılmaları nedeniyle ayrı düşmüştü. 2017’de Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılmak zorunda kalması “yerlilerin temsilcisinin” ayrımcılığa uğradığına inanan yerli örgütlerini MAS’tan soğutmuştu. 2011’de Morales’in yerlilerin topraklarından ve ulusal parktan geçecek bir otoyol yapmaya kalkması da iplerin gerilmesine neden olmuştu.
Kıtanın en fazla kadın cinayeti işlenen ülkesinde, Mujeres Creando gibi kadın örgütleri kadına yönelik şiddete karşı bir seferberlik başlatmışlardı. Hükümetin maden şirketlerine verdiği yetkiler, gazın uluslararası şirketlere peşkeş çekilmesine karşı olan kesimleri yeniden harekete geçirmişti. Toplumsal hareketlerin temel eleştirisi, MAS döneminde bir yolsuzluk kültürünün sonucunda devlet bürokrasisine bağlı, devletle sözleşmeler yapan, ticarette, kaçakçılıkta, maden kooperatiflerinde ve uyuşturucu kaçakçılığına bağlı koka yaprağı üretiminde “yeni bir burjuvazinin” palazlandığı yönündeydi. Taleplerinin karşılık bulmaması karşısında hükümetten bağımsız hareket etmeye başlayan bu gruplar, Morales’e oy vermiş olsalar da darbe karşısında darbeden sonra gösterdikleri direnci göstermediler. Bu örgütlerin devlet aygıtına bağlanması, onların bürokratikleşmesine ve dinamizmlerini büyük ölçüde kaybetmelerine yolaçmıştı. MAS’ın bu taban örgütlerle arasına giren soğukluğu gidermek, 2020 seçim kampanyasının temelini oluşturdu.
Yerlilerin ve kadınların zaferi Latin Amerika’nın en fazla kadın cinayeti işlenen, nüfusunun üçte ikisini yerli halkların oluşturduğu Bolivya’da Arce aldığı oyu büyük oranda bu gruplara borçlu.
2009 Anayasası’yla bir dizi yerli dilinin resmî dil olarak kabul edilmesi, yerlilerin devlet kademelerinde daha fazla görev alması gibi önemli adımlar atılmış olsa da ırkçılık, son darbede de görüldüğü üzere toplumun önemli bir kesiminde halen yaygın. 2005’te Evo Morales’i başkanlığa götüren büyük toplumsal hareketliliği de bu ırkçılık nedeniyle anlamaktan aciz olan seçkinler, Kasım 2019’daki yenilgisine rağmen MAS’ın yeniden böylesi bir toplumsal hareketliliğe dayanarak zafer kazanmasını beklemiyorlardı. Aşırı sağın paramiliter örgütlenmelere de sahip olduğu düşünülürse toplumsal örgütlenmeler, hükümet ve aşırı sağ arasındaki gerilim kısa zamanda çözülecek gibi görünmüyor. Sömürgecilik kalıntılarına, ırkçılığa, patriyarkaya karşı eğitimden ekonomiye radikal dönüşümler gerekmesi bir yanda, büyük toprak sahiplerinin ve oligarkların orduyu da yanlarına alarak ülkeyi istikrarsızlaştırmaya çalışması öbür yanda, işaretler Bolivya için önümüzdeki dönemin hiç de kolay olmayacağını gösteriyor.
Türkiye topraklarına ABD ve Avrupa’dan birkaç ay sonra, 1918 Temmuz başında giren salgın hastalık; yine dünyadan birkaç ay sonra 1920 ilkbaharında etkisini yitirmişti. Gerek etkileri gerekse alınan önlemler veya ihmaller (futbol ve resmî ve dinî törenlerin devam etmesi) bakımından bugünle büyük benzerlik gösteren salgın, 20 bin civarında insanımızın hayatına mâlolmuştu. Arşiv belgeleriyle 100 yıl önceki pandeminin seyri ve sonuçları.
Tüm dünyayı etkisi altına alan ve insanlık tarihinin en ölümcül salgını olarak kabul edilen İspanyol Gribi, ilk olarak 1918’in Mart ayında ABD’nin Kansas eyaletinde görüldü. ABD’nin 1. Dünya Savaşı’na fiilen dahil olarak müttefikleri İngiltere ve Fransa’yla birlikte Almanya’ya karşı savaşmak üzere Avrupa’ya asker göndermesiyle hastalık Avrupa’ya taşındı. Kısa sürede salgın halini alan hastalık Fransa cephesinden Nisan ayında bütün Avrupa’ya, devamında da dünyanın diğer bölgelerine yayıldı.
Milyonlarca insanın ölümüne yol açan İspanyol Gribi genel olarak 2’şer aylık aralıklarla üç dalga halinde yaşandı. Nispeten hafif seyreden 1. dalga 1918’in Mart-Ağustos aylarında, en etkili ve ölümcül 2. dalga 1918 Eylül-Aralık’ta, ilk dalgaya benzeyen 3. dalga 1919’un Ocak-Mayıs aylarında kendini göstermişti.
Farklı kaynaklara göre dünyada 17-100 milyon insanın hayatını malolan İspanyol Gribi’nin Türkiye’deki seyri, bir-iki aylık gecikmelerle Avrupa ile benzer şekilde üç dalgayı yaşadıktan sonra; 1919’un Aralık ayında yeniden nüksederek 1920 Mart’ına kadar devam eden bir artçı dalga ile toplamda 4 dalga halinde gerçekleşti. İspanyol Gribi’nin -veya 100 yıl önce Türkiye’deki tabirle “İspanyol Nezlesi”nin- İstanbul’da ilk görüldüğü 1918 Temmuz’undan, sona erdiği 1920 Mart’ına kadar olan seyrini; alınan tedbirleri; arşiv belgeleri ve dönemin Vakit gazetesinden yaptığımız tarama ile elde ettiğimiz gazete haberleri üzerinden derlemeye çalıştık.
Dün Arifi Paşa, bugün F. Koca Sıhhiye Müdür-i Umumisi Arifi Paşa’nın, bugün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın söylediği ve bir motto haline gelen “panik yok, tedbir var” sözünü farklı kelimelerle ama aynı manaya gelecek şekilde ifade ettiği açıklaması: “Herkesi telaşa düşürecek yerde halkı sıhhi tedbirler almaya davet etmeliyiz” (Tasvir-i Efkar, 9 Ocak 1920)
İstanbul’da görülen ‘tuhaf’ bir hastalık
Hastalığı İstanbul’a taşıyanlar, Osmanlı Devleti’nin savaştaki müttefiki olan Almanya ve Avusturya’dan İstanbul’a gelen yolculardı.
İstanbul’da vakaların artması üzerine dikkati çeken İspanyol Gribi’yle alakalı ilk gazete haberine 9 Temmuz 1918 tarihinde rastlamaktayız. Vakit gazetesinde çıkan haberin başlığı “İspanyol Nezlesi: Fransızlar hastalığı yenemiyor” idi. Alman kaynaklarına istinaden verilen bilgiye göre bu hastalık daha önceki senelerde de görülen influenzadan başka bir şey değildi. Gazete okuyucularını teskin etmek için hastalığın bu haliyle tehlikeli olmadığını, birkaç gün grip semptomları göstererek geçtiğini, şimdiye kadar ölüme sebep olmadığını yazmıştı.
Hastalıkla ilgili haberler ertesi gün devam etti ve 10 Temmuz’da çıkan, “İspanyol Nezlesi: Hastalığın ârazı nedir?” başlıklı haberde, İspanya’da ortaya çıkan bu “tuhaf ” hastalığın tıpkı bir “devr-i alem” yapar gibi yayılmakta olduğundan bahsedildi. Aynı zamanda uzman görüşüne de yer verilerek o sırada Türkiye’de bulunan Alman Profesör Krause’ye müracaat edilmişti. Krause, edindiği tecrübeye göre hastalığın influenzaya çok benzediğini; birdenbire baş ve boğaz ağrısı ile 39.5-40 dereceye kadar yükselen ateşten sonra 3-4 gün içinde hastanın şifa bulduğunu söylemişti.
Salgının yayılma sahası genişledikçe halk iyice tedirgin olmaya başlayınca, gazetelerde de hemen her gün hastalıkla ilgili haberler çıkmaya devam etti. 13 Temmuz 1918 tarihli gazetede, kardiyoloji uzmanı ve aynı zamandan Tifo, Tifüs, Üç Gün Humması gibi hastalıklar üzerinde çalışan Doktor Neşet Ömer (İrdelp) bir makale yazdı. İstanbul’daki hastalar üzerinde yaptığı incelemeye göre bu hastalığın influenza olmayıp “Üç Gün Humması”na benzediğini ileri sürmüştü. Aynı gazetede yayımlanan bir başka haber, Doktor Neşet Ömer’i tekzip eder nitelikteydi. Habere göre Almanya’da Halle Üniversitesi’nden Profesör Schormann, İspanyol Nezlesi hastasında influenza basilleri bulmuştu.
İlk resmî açıklama: 14 Temmuz 1918
İspanyol Nezlesi’ne dair resmî makamlardan ilk beyanat 14 Temmuz’da gazetelerde yayımlanan Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’nin tebligatı olmuştur. 1918’de henüz Sıhhiye Nazırı yoktu ve nezaretin işlerini nazır adına Sıhhiye Genel Müdürü Doktor Adnan (Adıvar) Bey icra etmekteydi. Sıhhiye Müdüriyeti’nin beyanatında İspanyol Gribi’nin ortaya çıkışı ve yayılışından bahsedilmiş: bunun İstanbul’da da görülmekte olduğu, bu hastalığın mahiyeti hakkında kesin bir şey söylenmemekle birlikte influenzaya benzediği ifade edilmişti. Hastalığın ateş, baş, boğaz, bel ve eklem ağrıları gibi grip semptomları göstererek 3-4 gün devam ettikten sonra ateşin düşerek hastanın iyileştiği; şimdiye kadar vefat eden olmadığı; yakalanan kişinin sadece birkaç gün işine-gücüne gidemediği beyan edilmişti.
Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi, muhtemelen halkı telaşa düşürmemek için bu tehlikeli hastalığı bilerek veya bilmeyerek hafife almıştı. Oysa hastalığın bu ilk dalgası hafif geçmekle birlikte, Avrupa’da İspanyol Gribi’nden ölenler olduğu bilinmekteydi. Nitekim birkaç gün sonra 20 Temmuz tarihli gazete haberinde, doktorların beyanatının aksine İspanyol Nezlesi’nin vahim bir hal aldığı; bilhassa Lausanne ve Bern şehirlerinde çalışanların hastalığa yakalanmasıyla hayatın durma noktasına geldiği; hastalıktan her gün vefat olduğu yazılmıştı. 25 Temmuz’daki haberde ise Londra’da son 1 hafta zarfında İspanyol Nezlesi’nden 287 kişinin vefat ettiği yazmaktaydı.
En ağır darbe: İkinci dalga
İspanyol Gribi’nin ilk dalgasını nispeten hafif atlatan İstanbul’da 2. dalga Avrupa’dan 1 ay sonra, 1918 Ekim’inde başladı. Bütün dünyada olduğu gibi İstanbul’da da salgının en etkili ve ölümcül devresi bu ikinci dalgada yaşanacaktı. Kısıtlamalar getirilmesine, olağanüstü tedbirler alınmasına rağmen salgının en fazla vaka ve vefata neden olduğu dönem bu 2. dalga olacaktı.
22 Ekim 1918 tarihli Vakit gazetesinde çıkan haber, İstanbul’da endişe verici bir hâl alan İspanyol Nezlesi’nden dolayı okulların 10 gün süreyle tatil edildiğini, bu süre içinde okullarda temizlik ve dezenfeksiyon yapılacağını duyurmuştu. 1 gün sonra ise insanların toplu halde bulunduğu sinema ve tiyatroların kapatılması kararı geldi.
İlk dalgası hafif atlatılan salgının 2. dalgasının ölümcül bir hâl almasının sebebi muhtemelen mütasyona uğramasıydı. Nitekim gazetede de hastalığın “zatürree ile komplikasyon yaparak” ölümlere sebep olduğu yazmaktaydı.
İspanyol Gribi’ne Karagöz tekmesi İspanyol Gribi’nin İstanbul’daki 2. dalgasının son günlerinde ölüm meleği suretinde çizilmiş hastalığı Karagöz kovalıyor: “Defol, git! Bir daha bu semtlere uğrama”. Hacivat ise destekliyor: “Karagözüm, bu bela başımızdan defolup gidiyor. Allah bizi diğer belalardan kurtarsın! (Karagöz, 11 Ocak 1919, sayı: 1153)
Ekim ayının ikinci yarısında başlayan 2. dalganın birkaç haftada geçeceği tahmin ediliyordu. Ancak öyle olmadı. Kasım sonu itibarıyla yeniden alevlenen hastalık Aralık’ta yeni tedbirler alınmasına yolaçtı. Gazetenin görüşüne başvurduğu Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi Hıfzıssıhha Şubesi Müdürü Doktor Neşet Ömer Bey, İspanyol Nezlesi’nin birdenbire almış olduğu bu yeni şeklin savaşın bitmesiyle birlikte ordunun terhis edilmesinden kaynaklandığını; terhisle birlikte askerlerin İstanbul’da yoğunlaştığını ve şehirde hastalığın yayıldığını söylüyordu. 9 Aralık 1918 tarihinden itibaren okul, tiyatro, sinema, gazino gibi halkın toplu halde bulunduğu mekanlar bir sonraki emre kadar kapatıldı.
Dalga dalga salgın İspanyol Nezlesi’nin İstanbul’da yeniden yayılması üzerine okulların tatil edilmesi için Sıhhiye Nezareti’nden Maarif Nezareti’ne gönderilen yazı (9 Aralık 1918, BOA.MF.MKT. 1229/45)
1918’de hastalığın yayılmasının önlenmesi ve salgınla mücadele kapsamında getirilen kısıtlama ve kapatma kararlarının arkasında, günümüzde Koronavirüs Bilim Kurulu’nun karşılığı sayılabilecek Meclis-i Âli-i Sıhhiye bulunmaktaydı. Kurulca alınan kararlar Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’nce takip edilmekte ve görülen uygunsuzluklar ilgili makamlara bildirilmekteydi. 31 Aralık 1918’de İspanyol Nezlesi’nin vefatlara sebep olarak bütün resmî ve özel okulların kapatılmasına dair karara rağmen buna uymayarak bazı Rum ve Ermeni okulların açıldığının haber alınması üzerine bunların derhal kapatılması Maarif Nezareti’ne bildirilmişti (BOA.MF.MKT, 1229/45-5).
İspanyol nezlesi Aralık içinde şiddetini artırarak önceki dalgaya göre daha bulaşıcı ve ölümcül bir hâl aldı. Sıhhiye Müdür-i Umumisi Doktor Adnan Bey’in verdiği bilgiye göre İstanbul’da hastalıktan haftada 400’e yakın vefat olmaktaydı.
10 Aralık 1918’de “İspanyol Nezlesi; Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’nin Vesayası (Öğütleri)” başlığı altında gazetede yayımlanan beyannamede hastalığın bir ilacı veya aşısının olmadığı ve hasta biriyle temasla bulaştığı; bu yüzden kalabalık yerlerden uzak durulması; hasta ziyaretine gidilmemesi; toplu taşıma araçlarına mecbur kalmadıkça binilmemesi; öksürenlerin ağzını kapamaları; ateş, baş ve boğaz ağrısı başladığında aspirin, salberin gibi ilaçlar alınarak mutlaka evde oturup dışarıya çıkılmaması; hatta ateş ve diğer semptomlar geçtikten sonra bile en az üç gün evde kalınması bildirilmişti.
Futbol maçları ve cemaatle namaz
Okulların tatil edilmesine, kalabalık ortamlardan kaçınılmasının tavsiye edilmesine rağmen sıhhi tedbirlere aykırı durumlara rastlanmaktaydı. Mesela İstanbul’daki futbol kulüpleri oldukça kalabalık seyirci tarafından izlenen maçlar tertiplemekteydi. 19 Aralık tarihinde Fenerbahçe ile Kadıköy’de bulunan Alman askerlerinden oluşan futbol takımı arasında oynanan maç tam 7 bin kişi tarafından izlenmişti! (Vakit, 20 Aralık 1918). Sıhhiye Nezareti’nin uyarılarına aykırı bir başka uygulama ise devletin bizzat kendisinden gelmişti. Mevlid Kandili’ne denk gelen 17 Aralık günü Yıldız Hamidiye Camii’nde bir mevlid programı düzenlendi. Başta Padişah Vahideddin olmak üzere Sadrazam Tevfik Paşa, devlet erkânı, âyan ve mebusların dahil olduğu büyük bir kalabalıkla icra edilen programda öğlen namazı kılınmış ardından mevlid okutulmuştu (Vakit, 18 Aralık 1918).
Salgının ne zaman biteceği ve geleceğe dair beklentiler aynı gazetenin 24 Aralık 1918 tarihli nüshasında şu şekilde verilmişti: “Uzmanlardan alınan bilgiye göre İspanyol Nezlesi ikinci salgın dalgasının son günlerini geçirmektedir. İspanyol Nezlesi, sirayetini üç büyük dalgada yapmaktadır. En şiddetlisi ve ölümcül olanı ikinci dalga olup hamdolsun şehrimiz büyük salgına uğramadan bu dalgayı atlatmak üzere bulunuyor. Bununla birlikte birkaç ay sonra üçüncü dalga olarak tekrar başlaması ihtimal dahilindedir”.
Gerçekten de gazetede çıkan haberde olduğu gibi bir-iki hafta içinde İstanbul’da yaşanan ikinci dalga sona ermişti. Ancak yine gazetenin muhtemel gördüğü üçüncü dalga da doğru tahmin edilmiş ve bu da 1919’un Şubat ayından itibaren yayılmaya başlamıştı.
‘Profilaktin’ iyi gelir! “Sıhhiye Müdiriyeti’nden ruhsatlı. Hava yoluyla sirayet eden hastalığa karşı nefes borularını temizler ve mikropları öldürür. Bu maksada tamamıyla hizmet eder. Rayihası latif olup kullanılması da kolaydır. Depo Bahçekapısı’nda Minasyan Eczanesi’ndedir. Küçüğü 30 büyüğü 60 kuruştur (Sabah, 6 Ocak 1919)”.
Salgına karşı aşı çalışmaları
Salgına karşı etkili bir ilaç olmamakla birlikte aspirin, salberin gibi bir takım ilaçlar fayda verir ümidiyle kullanılmaktaydı. Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de hastalığa karşı aşı bulma çalışmaları devam etmekteydi. Bu konuda gazetede, İspanyol Nezlesi’nin bazı kimselere getirmekte olduğu bağışıklık dikkate alınarak, daha önce tifo, tifüs, kolera gibi bulaşıcı hastalıkların aşıları üzerinde çalışmış olan Bakteriyolojihane Müdürü Refik Bey (Saydam) tarafından ciğerlerde komplikasyon meydana getiren “steropto basil” isimli mikroptan bir aşı geliştirilmiş ise de henüz bunun hakkında hiçbir netice elde edilemediği; aşı şimdiye kadar tatbik edilenler üzerinde iyi bir netice verirse halk üzerinde tatbik edileceği haberine yer verilmişti (Vakit, 29 Aralık 1918).
Sıhhiye Müdüriyeti 6 Ocak 1919’da, sinemalar, tiyatrolar vesair toplantı mahallerinin bazı şartlar altında açılmasının uygun bulunduğu bildirdi. Okul idareleri öğrencilerin sağlık durumlarını sürekli kontrol altında tutacak; öğrencilerinin % 15’i hastalıktan dolayı devam edemeyen okullar derhal kapatılacak; dershaneler ve yatakhaneler düzenli biçimde havalandırılacaktı. Sinemalar günde iki gösterimle yetinecek; her ikisi arasında 2 saat kadar bir aralık bırakılarak bu süre içinde salonun havalandırılacak ve zemin dezenfektanlı su ile temizlenecek; izdihama meydan verilmeyecek; dumanının solunum yolları için tahriş edici olması sebebiyle sigara içilmesi kesinlikle yasaklanacaktı.
Vakit gazetesi 29 Aralık 1918’de Times gazetesine atfen verdiği haberde, İspanyol Nezlesi kurbanlarının şimdiye kadar 1. Dünya Savaşı’nın verdiği telefatın 5 mislini aştığı haberini yayımladı. Şubat sonlarında kışın etkisiyle tekrar başlayan ve Mayıs’a kadar devam eden üçüncü dalga, şiddet ve bulaşıcılık yönüyle ikinciye yakındı ancak öldürücü etkisi o kadar olmamıştı.
‘İspanyol Nezlesi Artıyor. Hastalık tekrar yayılmaya başladı. Geçen sene İstanbul’da 14 bin, Avrupa’da ise 6 milyon kişi ölmüştü’ (Tasvir-i Efkar, 30 Aralık 1919).
Hijyen, maske ve sosyal mesafe
İstanbul’da artçı-dördüncü dalga halinde görülmeye başlayan salgın, Vakit gazetesinin 28 Aralık 1919 tarihli nüshasında, “İspanyol Nezlesi Yeniden Başladı” haber başlığı ile verildi. “Hastalık bu defa vahim bir şekil arzetmektedir. Herkes sıhhi tedbirlere tamamiyle riayet etmelidir” uyarısında bulunuluyor, Sıhhiye Müdüriyeti’nden gönderilen tebligat yayımlanıyordu.
Sıkı tedbirler Hamidiye Etfal Hastanesi doktorlarından Ali Vahid’in İspanyol Gribi’nin salgın haline gelişini ve korunma yollarını anlattığı yazısı (Vakit Gazetesi, 26 Aralık 1919) ve “İspanyol Nezlesi; Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’nin Vesayası (Öğütleri)” başlığıyla yayımlanan ve hastalığa karşı uyulması gereken kuralları anlatan haber (Vakit gazetesi, 10 Aralık 1918).
Sıhhiye Müdüriyeti, bir önceki sene salgında 14 bin kişinin kaybedildiğini hatırlatarak bu afete karşı herkesin şu tedbirlere uymasını talep etmekteydi:
“1- Hastalığı yayanlar hastalananlardır. Bu yüzden hastalıklan korunmak için ilk alınacak tedbir hastalarla temasa geçmemek ve lüzumsuz ziyaret ve temastan kaçınmaktır.
2- Bu hastalığın farklı şekilleri vardır. Bazıları hastalığı yakalandıkları halde hastalıklarını hissetmeyerek gündelik hayatlarına devam ettiklerinden hastalığın yayılmasında başlıca vasıta olmaktadır. Bu sebepten dolayı sinema, tiyatro, mektep, pazar mahalleri, kahvehane gibi insanların toplu halde bulundukları mahaller gayet tehlikelidir. Mekteplerin kapanması için Maarif Nezareti’yle İstanbul Valiliği’ne; sinema ve tiyatroların kapanması için de Polis Müdüriyeti’ne yazılmıştır.
3- Hastalığın ortaya çıkışına soğuk alma, içki içme, her çeşit suistimallerin dahli ve tesiri vardır. Bu yüzden zikredilen hallerden sakınmak lazımdır.
4- İspanyol nezlesinin mikrobu bilhassa ağız yoluyla vücuda girdiğinden ağzı sık sık dezenfektanlarla (oksijenli su ve mentol solüsyonu) yıkamalı, dişlerin temizliğine her zamandan fazla itina etmelidir.
5- Öksürük esnasında herkes ağzına mendil tutmalı, öksürenlerin yanında bulunanlar da kendi ağız ve burnunu öksürükten saçılan mikroplardan korumak için mendil ile kapamalıdır.
6- Ufak kırıklık, ateş, nezle, başağrısı, öksürük gibi hafif rahatsızlık görüldüğünde istirahat etmek ve bu belirtilerin biraz şiddetlenmesi halinde derhal tabibe müracaat etmek gerekir.
7- Evde hastalanan olduğunda hastanın ayrı bir odaya nakli ve hastaya bakmak için aileden yalnız bir kişinin görevlendirilmesi, diğerlerinin hastayla temastan kaçınması gerekir.
8- Hastayla temasta bulunan kişiler temasın ardından ellerini ve ağzını dezenfektan bir maddeyle yıkamalıdır.
9- Hastalar mutlaka kapaklı ve içinde dezenfektanlı solüsyon bulunan bir kaba tükürmelidir. Hastanın vücudundan çıkan ifrazat ile temas eden bütün çamaşır, mendil, çarşaf vs. kaynar suda kaynatılmalıdır.
10- Şehremaneti, bu tedbirlerin genel halk sağlığını korumak için muhterem ahali tarafından büyük bir titizlikle dikkate alınmasını rica eyler”.
‘Maskeni tak ya da hapse gir’ İspanyol Gribi esnasında alınan tedbirler ve uygulanan korunma usullerinde İstanbul’da maskeden bahsedilmez. Bununla birlikte aynı yıllarda Avrupa’da ve Amerika’da maske takmanın gerekliliği şiddetle vurgulanır. Hatta ABD’nin bazı eyaletlerinde maske kuralına uymayanlar para ve hapis cezasına çarptırılır.
Sıhhiye Müdüriyeti’nin ilan ettiği bu uyarılara bakıldığında, salgının dördüncü dalgasında hastalığın artık iyice tanındığı ve edinilen tecrübeler ışığında son derece isabetli tedbirler önerildiği görülmektedir.
100 yıllık motto: ‘Panik yok, tedbir var’
1920 Ocak ayının ilk haftası sonunda salgın hızını yitirmeye başlar. Buna rağmen tamamıyla ortadan kalkmaz ve Mart’a kadar kendini gösterir.
7 Ocak 1920 tarihli gazete haberinde, İspanyol Nezlesi’nin “ihbarı mecburi hastalık”lardan olmadığı için hastalığa yakalananların ve vefat edenlerin sayısının Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’nce tam olarak bilinemediği yazılır. Sıhhiye Genel Müdürü Arifi Paşa gazetecilere verdiği demeçte, İspanyol Nezlesi’nin çok bulaşıcı bir hastalık olması yüzünden halkın bundan çok fazla korkmakta olduğunu, hatta birçok kişinin bilerek bilmeyerek halkı telaşa düşürdüğünü söyledikten sonra; günümüzdeki Covid-19 pandemisinin en başından beri Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın söylediği ve bir motto haline gelen “panik yok, tedbir var” sözünü farklı kelimelerle ifade eder: “Herkesi telaşa düşürecek yerde halkı sıhhi tedbirler almaya davet etmeliyiz”. Arifi Paşa salgının doğal seyrinde ilerlediğini, geçen seneki tahribatı yapamayacağını ve 5-6 haftalık bir devirden sonra söneceğini belirtti.
27 Ocak 1920 tarihli gazete haberinde, İspanyol Nezlesi’nin şiddetini kaybettiği, son hafta vefat ve vaka listesine göre önceki haftaya oranla düşüş olduğunun anlaşıldığı yazar. Şubat içinde hafif vakalarla seyreden İspanyol Nezlesi’nin İstanbul’da yaşanan bu artçı-dördüncü dalgası 1920 Mart’ında sona erer.
İspanyol Karnavalı ‘Bir de İspanyol Karnavalı mı? İspanyol Nezlesi’ne karşı maskeler yaygınlaşırsa, bu ölümlü hastalık yüzünden sokaklarda bir sürü karnaval alayları da göreceğiz galiba!’ (Tasvir-i Efkar, 4 Ocak 1920).
Kesin bir sayı olmamakla birlikte, İstanbul Şehremaneti’nin belirttiği “14 bin vefat” bir fikir vermektedir. Ancak taradığımız gazetelerde İspanyol Gribi’ne dair verilen haberler İstanbul’la sınırlıdır ve Anadolu’daki şehirlerden hiç bahsedilmemiştir. Dolayısıyla İstanbul için verilen 14 bin vefat sayısına, bir kayda rastlamamış olsak bile Anadolu’da gerçekleşen vefat sayısının da eklenmesi gerekir. İstanbul’daki vefat sayısına tahmini bir rakam ilavesiyle, İspanyol Gribi’nin 1918-1920 arasında Türkiye genelinde 20 bin civarında ölüme sebep olduğunu söyleyebiliriz. 1918 İspanyol Gribi pandemisinin dünya genelinde oluşturduğu ölüm sayısının da tahmini olarak 30 milyon civarında olduğu söylenebilir.
Bu oranlar, Covid-19 pandemisiyle kıyaslandığında, 53 milyon insanın hastalığa yakalanması ve ortalama % 2.5’luk bir mortalite oranıyla 1 miyon 300 bin ölüm gerçekleşmesi anlamına gelir. Bu da İspanyol Gribi’nin hem bulaşıcılık hem de mortalite yönünden korkunç neticeleri üzerine bir fikir vermektedir. Ancak 1918 salgını ile günümüz pandemisi arasındaki önemli farklardan birisi, İspanyol Gribi’nde 20-40 yaş aralığında yüksek mortalitedir.
3 dalga halinde 1 yıldan fazla süren İspanyol Gribi örneğine bakarak, bugün önümüzde bir üçüncü dalganın bizi beklediğini ve bu pandeminin önümüzdeki sene boyunca da devam edeceğini söylemek mümkündür.
…Biz ki İstanbul şehriyiz, Seferberliği görmüşüz : Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin, vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi bir de İttihatçılar, bir de uzun konçlu Alman çizmesi 914’ten 18’e kadar yedi bitirdi bizi.
Çinggis Han’ın annesi Hö’elün-eke, 13. yüzyılda kağıda geçirilen Moğolların Gizli Tarihi’nde dramatik anlatımlarla tasvir edilen ana karakterlerden biridir. Bundan yaklaşık 400 yıl sonra kaleme alınan Altan Tobçi adlı kitapta ise hem ismi değişmiş hem de sadece doğurgan bir kadına indirgenmiştir. Değişen öncelikler ve roller…
İSENBİKE TOGAN
Moğollar deyince akla Çinggis Han ve Moğol İmparatorluğu gelir. İmparatorluktan sonraki Moğollar, araştırmacıları aynı derecede cezbetmemiştir. Çinggis Han dönemi ile ilgili çalışma yürütenler kaynak eserlerin ve özellikle en çok kullanılan ikisinin farklı dillere çevrilmiş olması dolayısıyla şanslıdırlar. Bu eserler bilindiği gibi Moğolların Gizli Tarihi ve İlhanlı vezir ve tarihçisi Reşideddin’in Camiüttevarih adlı dünya tarihinin 1. cildini oluşturan Türk ve Moğolların tarihi kısmıdır. Çalışmalar bu eserler üzerine yoğunlaşınca, buralardan edindiğimiz bazı kanaat ve görüşlerin artık doğru imiş gibi algılanmaları doğaldır.
Bu eserlerden sonra Moğol tarihyazıcılığına bir ara verildiği, ancak takriben 400 yıl sonra Moğol yazı dilinde bir dizi tarih eserinin yazıldığı görülür; ancak bunlarda farklı bir bakışaçısı hâkimdir (#tarih 49). Bu da çoğu defa Moğolların 16. yüzyıldan itibaren artık Budist olmalarıyla açıklanmıştır. Aslında bu farklılık sadece Budizm’den kaynaklanmamaktadır.
Bu farklılıklardan biri, Çinggis Han ve onun mensup olduğu Börçeginlerin atası değil de ceddesi olan Güzel Alan (Alan Go’a) ile ilgilidir (NTV Tarih 14). Bugünden bakınca insan, resmi Topkapı Sarayı’na kadar gelmiş olan kutsal nitelikteki bu hanımın varlığının 17. yüzyıldan sonra yazılmış tarih eserlerine de hâkim olduğunu düşünür. Ancak durum öyle değildir.
Örneğin 1604’te yazılmış ve Tuncer Gülensoy’un dilimize kazandırdığı Altan Tobçi’de (2008) bu isim “Alung Ğooa” olmuştur ve o artık asıl cedde değildir; dolayısıyla kendisinden sanki söz arasında bahsedilir (s. 27). Gizli Tarih ile karşılaştırıldığında, bu eserlerde çok şeyin değişmiş olduğunu, bazen de aynı sahnede başkalarının rol aldığını görürüz.
Değişen sahnelerden biri de Çinggis Han’ın annesi Hö’elün-eke (Altan Tobçi’de Ögelen-eke) ile ilgilidir. GizliTarih’te Çinggis Han’ın babası Yesügey’in, Hö’elün-eke’yi kaçırmasının anlatıldığı kısımlar (§ 54- 56) vardır. Yesügey’in kızın güzelliğine vurulması anlatıldıktan sonra, Hö’elün-eke’nin kendisini obasına götüren kocasına kaçmasını söyleyerek “Hayatta kalırsan benden başka da kız veya kadın bulabilirsin; adı farklı olsa da ona gene de Hö’elün diyebilirsin. Hayatını kurtarmaya bak. Benim kokumu kokla ve git” demesi ve gömleğini uzatıp ona vermesi, sonradan “Hö’elün’ün kokusu” adlı çalışmalara ilham vermiştir. Ancak Altan Tobçi’de bu dramatik unsurlar bulunmaz (Gülensoy 2008:§11). Bu hadise sadece, “beyaz bir yabani tavşana benzer” şekilde yere çömelmiş olan Hö’elün-eke’yi gören Yesügey’in kardeşine “Bu kadından iyi erkek çocuklar doğabilecek” demesiyle sınırlıdır.
Kısacası Gizli Tarih’te Hö’elün-eke güzelliği ile dikkati çeken, dirayet ve kişilik sahibi bir kadın olarak tanıtılır; daha sonra kocası öldürülüp yalnız bırakılınca da, ufak çocuklarına kendi başına nasıl baktığı ve topladığı otlarla onları nasıl beslediği; otların adları bir bir sayılarak şiirsel bir şekilde anlatılır, Altan Tobçi’de ise bu şiirsellik yoktur. Çinggis Han’ın yendiği kavimlerden aldığı yetimleri büyütmesi için annesine vermesi, böylece ona bir çeşit “ulus anası” muamelesi yapılması sahneleri de Altan Tobçi’de bulunmaz. Kısacası lakabı “ana” (eke) olan Hö’elün, Gizli Tarih’te vefakar anne olarak yüceltilmişken, Altan Tobçi’de doğurgan bir kadına indirgenmiştir.
Bu durum yazarın tercihinden ziyade, Hö’lün-eke’nin halk hafızasına ağırlıklı bir şekilde yer etmiş olan ilk eş Börte’nin gölgesinde kalmış olmasındandır. Bununla birlikte 13. yüzyıldan 17. yüzyıla gelinceye kadar olayların aşağı yukarı aynı kalması, sözlü geleneğin ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Ancak kişilere, karakterlere verilen rollerin değişmesi, artık başka önceliklerin sözkonusu olduğunu ve bu durumun halk hafızasına yansıdığını ortaya koyar.