Etiket: Sayı:78

  • Türkan Şoray ve ‘Sultan’ın Kanunları’

    Türkan Şoray ve ‘Sultan’ın Kanunları’

    Türk sinemasının yaşayan efsanesi Türkan Şoray, 60 yıllık parlak kariyeriyle müstesna bir yere sahip. Canlandırdığı kadın karakterler kadar, literatüre “Sultan’ın Kanunları” olarak geçen ve “öpüşmeme-sevişmeme” şartını kabul ettiren istekleri de meşhur. 1960’lı yılların ortasından itibaren gerek basının gerek yapımcıların gerekse seyircilerin hep konuştuğu, dillendirdiği bu kanunların yazılı belgesi ilk defa yayımlanıyor.

    Türk sinemasının büyük yıldızı Türkan Şoray 60. sanat yılını kutluyor. 1960’ta 15 yaşında rol aldığı “Köyde Bir Kız Sevdim”den bu yana 200’ü aşkın unutulmaz filmde oynadı; neredeyse tamamı başrol. Dile kolay! Dünyada da en çok filmde rol alan kadın sanatçılardan biri olan Şoray, sinemamıza sadece rolleriyle değil “kanunları”yla da damgasını vurdu.

    2012’de NTV Yayınları tarafından yayımlanan, 2017’de ise İş Bankası Kültür Yayınları’ndan tekrar basılan Sinemam ve Ben adlı kitabında şöyle diyor:

    “Zorlu Damat filminin çekiminde yönetmen Hulki Saner yanıma gelip ‘Bu sahnede öpüşmeniz lazım’ dedi. Şaşkın şaşkın yönetmenin yüzüne baktım. Yönetmen ne derse onu yapmalıydım; öyle söylüyorlardı ama ben o güne kadar hiç öpüşmemiştim, öpüşmek nasıl olur bilmiyordum. Sahne çekilirken tabii robot gibi tepkisiz durdum herhalde. Ayhan Işık oyuncu olarak ne kadar sıkıntı çekmiştir kim bilir…”.

    Türkan Şoray
    Başrolünü Ayhan Işık’la paylaştığı 1962 yapımı “Zorlu Damat” filmi, Türkan Şoray’ın rol icabı bile olsa ilk öpüşmesiydi
    Türkan Şoray
    “Türkan Şoray Kanunları”nın ilk defa yayımlanan belgesi, Şoray ve Tunç Film arasındaki sözleşme…

    İlk “öpüşme” sahnesini böyle anlatıyor Türkan Şoray ve aynı kitapta şöyle devam ediyor: “Zorlu Damat’ın bir sahnesinde eşkıyalar genç kıza işkence eder, sırtını kırbaçlar. Bu sahnenin çekimi için sırtımın tamamen çıplak olması gerekiyordu. Sette bulunan annemle konuştular. ‘Sırtta kırbaç izlerini görmek istiyoruz. Oyuncu olmak, film çevirmek için öpüşmek de gerekebilir sırtı açmak da’ deyip annemi ikna etmeye çalıştılar. Annem de mecburen ‘Peki’ dedi, sahne çekildi. Ama annem elinde bir örtü, çekim aralarında hemen beni örtmeye çalışıyordu”.

    Türkan Şoray

    Gecelik ve baby-doll’a veda

    Ancak bu şaşkınlıkla, acemilikle başlayan öpüşme ve çıplaklık sahneleri çok da uzun soluklu olmayacaktır Türkan Şoray’ın filmografisinde. 1964’te yılında Altın Portakal Film Festival’inde “Acı Hayat” filmiyle en başarılı kadın oyuncu ödülünü alan Türkan Şoray artık Türk sinemasının 1 numaralı kadın oyuncusudur.

    1964’te Kemal Film’in bir çekim için yolladığı davette Türkan Şoray’ın yanında getirmesi gereken giysi ve aksesuar olarak, “gecelik ve baby-doll” da vardır. Türkan Şoray’la 20 yılı aşkın hayat arkadaşlığı yapacak sevgilisi Rüçhan Adlı, Şoray’a davetiyeyi şu notu ekleyerek gönderir: “Gecelik ve baby-doll’lara bir son vermek zamanı gelmedi mi? Ne dersin hanım sultan?”

    İşte daha sonra “Türkan Şoray Kanunları” olarak ün salacak; bir olgu olarak sinema literatüründe yerini alacak; aradan geçen yıllar sonra Türk sinemasının yeni kadın yıldızlarına “Benim Türkan Şoray Kanunlarım var öpüşemem” dedirtecek durumun ilk filizleri de böylece atılacaktır.

    Film yapımcılarının Türkan Şoray boykotu

    1960’ların ikinci yarısı Beyoğlu’ndaki sinemalarda cadde boyunca bütün sinema salonlarının panosunda tek bir isim okunur: Türkan Şoray. Sultan’ın altın çağıdır bu yıllar, 1964’te 13, 1965’te 11, 1966’da 14 filmde başrolde oynayacaktır. Ancak artık film sözleşmelerinde bazı yeni şartları vardır. Türkan Şoray, Rüçhan Adlı’nın tavsiyelerine uyacak hem de kendi yasalarını koyacaktır. “Seyircimiz bizi sevgilisi, eşi, kızkardeşi, ablası gibi görüyordu. Dolayısıyla soyunma ve öpüşme sahnelerinden rahatsız olabilirdi. Bazen yaşayan bir karakteri canlandırmak için gerekirse soyunmanın, sevişme sahnesi çevirmenin gerektiğini biliyordum ama benim için seyirciyle olan bağlılığım daha önemliydi. Sinemaya ilk girdiğim yıllarda çevirdiğim filmlerde öpüşmüştüm ama seyircimle bu güçlü bağ henüz oluşmamıştı” (Sinemam ve Ben) diye anlatacaktır bu yeni dönemi Şoray. Artık rol alacağı filmlerde öpüşmeyecek ve soyunmayacaktır. İsmi film afişlerinde, jeneriklerde en başta, ilk sırada yer alacaktır.

    Türkan Şoray
    60’ların altın kızı 1960’lar Türkan Şoray’ın altın çağlarıydı. Bütün sinema salonlarını onun adı süslüyordu. Ülkü Erakalın’ın yönettiği 1963 yapımı “Çalınan Aşk”ı her yıl çektiği onlarca filmden biri.

    Film yapımcıları boykot eder Türkan Şoray’ı. Kara listeye alır, biraraya gelerek anlaşma şartlarını değiştirmediği sürece Türkan Şoray’la film çevirmeyeceklerini açıklar.

    Yapımcı İrfan Ünal ”Türkan Şoray bu şartları iki yıl önce koysaydı belki kabul ettirebilirdi. Fakat bugün seyirci, Türkan Şoray’ı değil, iyi filmi tutuyor. O bakımdan gayretleri boşunadır. İsmin başa yazılması meselesine gelince; bu bir oyunculuk olanağıdır. Şayet Türkan Şoray gerçekten sinemaya bir şey verebilirse, o zaman ismi çok küçük dahi yazılsa bile seyirci ona gerçekten yer verir. Bunların dışında olanlar beni hiç ilgilendirmiyor. Çünkü prodüktör olarak Türkan Hanım’a film çevirtmeyi düşünmüyorum ve sinemacı olarak da onun oynadığı filmleri, sinemada oynatmayacağım” (Türkan Şoray-Bir Yıldız Böyle Doğdu, Agâh Özgüç) der.

    Türkan Şoray
    Lütfi Ömer Akad’ın 1968 yapımı “Vesikalı Yarim”i de her yıl çektiği onlarca filmden bir diğeri.

    Ancak bu boykot çok kısa sürer ve etkili olmaz. Aynı yapımcı İrfan Ünal bu açıklamadan kısa süre sonra, 1967’de, Türkan Şoray’ın başrolde olduğu “Kelepçeli Melek” filmini çevirecektir. Yapımcı Ertem Eğilmez, bu boykotun Türkan Şoray’ın lehine nasıl evrildiğini şöyle özetleyecektir: “Bu şartların meydana gelmesinde en büyük faktör Türkan Şoray değil, Türk sineması olmuştur. Önceleri boykot kararına uymak için bir dolu söz söyleyenler, sonradan ellerinde şeker ve çiçeklerle Şoray’ın kapısını çalmışlar ve ondan tarih vermesini istemişlerdir. Gayet tabii bunlardan sonra o da geleceğini garanti altına almak isteyecektir”.

    Türkan Şoray’da o günleri şöyle anlatıyor: “Film prodüktörleri biraraya gelerek toplantı yapıyor ve ben bu anlaşma şartlarını kaldırmadığım sürece bana film teklif etmemeyi kararlaştırıyorlar. Bu karardan bir gün sonra, birçok prodüktör birbirinden habersiz ve gizlice, bana sadece kendi firmasına film çekmem için sözleşme imzalatmaya geldi”.

    Türkan Şoray
    Sözleşmedeki film
    Sözleşmede “Kamelyalı Kadın” olarak anılan 1982’de ismi “Seni Kalbime Gömdüm” olarak değiştirilen filminin afişi. Film, Tunç Film tarafından Fevzi Tuna’nın yönetmenliğinde çekildi.

    Türk sinemasının, Hammurabi Kanunları kadar meşhur “Türkan Şoray Kanunları” ilk kez 20 Mayıs 1967 tarihli Pazar dergisinde belgesiz olarak doğaçlama maddeler halinde yazılarak yayımlanır. O tarihten bu yana ünü her geçen gün artarak dillere pelesenk olan bu kanunlar, film sözleşmelerinde yer aldığı şekliyle hiç ortaya çıkmaz. Bugüne dek meraklılarına sunulmaz. Peki bu kanunlar yapımcılar ile Türkan Şoray arasında yapılan film sözleşmelerinde nasıl kayda geçmişti? İşte arşivimizdeki belgede, Türkan Şoray’ın Tunç Film’in sahibi Altan Günbay ile yaptığı, 1982’de adı daha sonra “Seni Kalbime Gömdüm” olarak değiştirilerek gösterime giren ve Cihan Ünal ile başrolleri paylaştığı, sözleşmede geçen ismiyle“Kamelyalı Kadın” filmine dair yaptığı film anlaşması var. Bu aynı zamanda “Türkan Şoray Kanunları”nın geçerli olduğu son film olmasıyla da ilgi çekici. Sözleşmedeki maddeler, “mutlak ve değişmez şartlar” olarak belirtilmiş.

    Film anlaşmasının maddeleri şöyle:

    1. Aşağıda taraflardan, Türkan Şoray için (T. Şoray), Tunç Film Altan Günbay için, (T. Filim) diye bahsolunacaktır.
    2. T. Şoray, T Filmin çekimine 1 Ekim 1981’de başlayacağı (Kamelyalı Kadın) adlı filimde baş rol oynamağı aşağıda yazılı maddelerdeki şartlar dahilinde oynamağı kabul eder.
    3. Filim çekim başlangıç ve süresi: (1 Ekim 1981) ile (15 Kasım 1981) tarihleri arasındadır. Fevkalade hallerde film çekim süresi yedi gün uzayabilir.
      Mutlak ve değişmez şartlar:
      a. Türkan Şoray müstehcen sahne çevirmez.
      b. T. Şoray açık saçık sahne çevirmez, öpüşmez.
      c. T. Şoray’ın adı jenerik, lobi, gazete, televizyon ve bilimum reklam yayın organı ve materyelinde başta tek ve iri puntolarla diğer isimlerden büyük yazılır.
      Bilumum reklam yayınlarından evvel T. Şoray’ın mutabakatı şarttır.
      Filmin jeneriğinde, filmin fragmanında T. Şoray’ın mutabakatı şarttır.
      Filmin çekim tarihinden evvel çekim senaryosunun T. Şoray’a teslim edilmesi ve beğeni mutabakatın, senaryo için yazılı olarak alınması şarttır.
      Filim çekiminden on gün evvel T. Şoray’a çekim senaryosu teslim edilmesi şarttır
    4. Çekilecek filmdeki baş erkek oyuncu, rejisör, kameraman, ve diğer oyuncular ve ses dublörü için T. Şoray’ın mutabakatı şarttır.
      T. Şoray ister ise ve T. Film de arzu ederse T. Şoray kendi sesini seslendirebilir. T. Şoray bu seslendirme için hiçbir ücret talep etmez.
    5. Modern konularda T. Şoray kostümleri kendi imkanları ile temin eder. Tarihi ve köy konularında Tunç Filim kostümleri temin eder.
    6. T. Şoray Pazar günleri istirahat eder çalışmaz.
    7. İstanbul dışı çekimlerde T. Şoray’ın ve yardımcılarının, iaşe ve otel masrafları T. Film’e aittir.
    8. T. Şoray oynayacağı baş rol karşılığında Tunç Filimden …… TL alacaktır. Bu ücretin stopaj vergisi Tunç Filim tarafından karşılanır.

    “Mine” filmi ile değişen durumlar

    Türkan Şoray

    Kendisi de bu hadiseden bir dönüm noktası olarak bahsedecektir: “Mine filmi oyunculuk kariyerimin dönüm noktalarından biridir. Bu filmde kendi koyduğum tabuları yıllar sonra ilk kez yıktım. Filmdeki sevişme sahnesini senaryonun dramatik kurgusu içinde olması gerektiğine inanmıştım. Bu Mine’nin üstündeki baskılara bir çeşit başkaldırısıydı. Bu sahneler kadının bedeninin, cinselliğinin ticari bir meta olarak kullanılması değildi. Mine’nin gerçek kişiliğini yaşatmak için bu sahnelerin şart olduğuna inanıyordum” (Sinemam ve Ben, Türkan Şoray).

    Türkan Şoray
    Kurallar yıkılıyor
    1982’de daha sonra eşi olacak Cihan Ünal’la birlikte “Mine”yi çekerken filmin karakteri Mine’yle birlikte Türkan Şoray da kurallarını yıktı. Şoray, bu sahnelerin Mine’nin gerçek kişiliğini yaşatmak için gerekli olduğuna ikna olmuştu.

    ‘SULTAN’IN KANUNLARI’

    Türkan Şoray: ‘Seks filmleri’ furyasında basının uygun gördüğü bir tanımlamaydı…

    “Tabii bu ‘Türkan Şoray Kanunları’ sözünü medya yakıştırdı. Onlar böyle uygun gördü ve bir-iki kere yazılınca da günümüze kadar böyle adlandırıldı. Ben sadece sözleşmemde olması gereken maddeleri koymuştum. Seyircimin benden ne talep ettiğini sezinlemiştim ve onlarla bağlarımı sıcak tutmak, onlarla olan ilişkimdeki samimiyete gölge düşürmemek adına talep ettiğim maddelerdi. Aynı zamanda tabii kendimi korumak adına konulan maddelerdi bunlar. Zira o dönem seks filmleri furyası vardı ve filmler bu ağırlıktaydı. Bunun dışında gerçekten “Türkan Şoray Kanunları” diye bir kavramı ben icat etmedim. Bu, başta da söylediğim gibi medyanın uygun gördüğü bir başlıktı. Seyircime olan saygım, sevgim ve bağımla ilgili kendimi koruma adına sözleşmeye koyduğum maddelerdi…”

    *Türkan Hanım, yayımladığımız belge ve konuyla ilgili görüşlerini, talebimiz kendisine ulaştıktan hemen sonra (yarım saat içinde) iletmiştir. Teşekkür ediyoruz.

    UZMAN GÖZÜYLE

    ‘Melek kadın’ ile ‘şeytan kadın’ ayrımı TV ve yabancı dizilerle ortadan kalktı’

    BURÇAK EVREN

    Türkan Şoray

    Türk sinema ortamında “Türkan Sultan’ın Kanunları” olarak konuşulan maddeler, aslında Türk sinemasının derebeyleri olan yapımcıları hizaya sokmak için verilmiş bir ültimatomdu. Bu ültimatom, tümüyle olmasa da çoğunlukla sinemayla uzak-yakın bir ilişkisi bulunmayan mesleklerden bu alana giren, tecimsel amaçlardan başka hiçbir kültürel, sanatsal ve de estetik kaygılara sahip olmayan yapımcıların egemenliğindeki sinemamızdaki durumu ve düzeyi tüm çıplaklığı ile ortaya koyar.

    Diğer taraftan bu “kanunlar” sinemamıza egemen olan star sisteminin kimi sağlıksız yanlarını da ortaya çıkarır. Zira bunlar, iyi bir filmin oluşmasını sağlayacak istek ve arayışlardan daha ziyade starın kendisini korumasına ilişkindir. Bunlar ayrıca Türk sinemasındaki kadın oyuncuların o dönemdeki konumunun da bir göstergesi gibidir.

    Türk sinemasının neredeyse resmî türü olan melodramlar, karakterden daha çok tipler üzerine inşa edilmiştir. Bunun sonucu kadın oyuncular “şeytan” ya da “melek” olarak ikiye ayrılmış; “melek kadın”lar fahişe, kötü, düşmüş ya da düşürülmüş olsa da asla öpüşmemiş, soyunup bedenini gösterip yatağa girmemiş; ancak onların yerine karakter olarak tanımladığımız yardımcı oyuncular bu olumsuz eylemlerin tümünü fazlasıyla gerçekleştirmişlerdir. Yani “melek kadın” ne kadar masum, fahişe olsa de ne kadar namusluluk halesiyle kuşatılmışsa; onun bir gölgesi olan “şeytan kadın” da bir o kadar cinselliğini kullanarak namussuz ve bir o kadar pervasız olmuştur. Bu durum erkeğin erdemini, zaafını, bazen de gücünü açıklayan bir araç olarak ortaya çıkar.

    Sinemamızda “melek kadın”la “şeytan kadın”ın tek bir insanda, yani tiplemeden uzaklaşıp bir karakterde buluşması ise ancak televizyonun ortaya çıkıp, ulusal düzeyde yayına başlaması, yabancı dizilerin yaygınlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Yani Türk sineması öpüşmenin, yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini tek bir kadın olarak ancak Müjde Ar’da görüp benimseyecek, böylece beyazperdede tiple karakter arasındaki farkı algılama olanağı bulacaktır.

    Sinemamızda “melek kadın”la “şeytan kadın”ın tek bir insanda, yani tiplemeden uzaklaşıp bir karakterde buluşması ise ancak televizyonun ortaya çıkıp, ulusal düzeyde yayına başlaması, yabancı dizilerin yaygınlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Yani Türk sineması öpüşmenin, yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini tek bir kadın olarak ancak Müjde Ar’da görüp benimseyecek, böylece beyazperdede tiple karakter arasındaki farkı algılama olanağı bulacaktır.

    Türkan Şoray biraz geç de olsa Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Mine” filmiyle kendi yasalarını bilerek ve isteyerek çiğnemiş; sevdiği adamla yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini yansıtmış; ancak bu filmin bitiminde, yatağa girdiği oyuncu ile evlenerek bu durumu bir anlamda meşrulaştırmıştır.

  • Ne içindeyim Korona’nın ne de büsbütün dışında…

    Ne içindeyim Korona’nın ne de büsbütün dışında…

    Ahmet Hamdi Tanpınar yakın tarihimizdeki müstesna edebiyatçılardan biriydi. Aşiyan’daki mezarının üzerinde, o meşhur şiirinden başındaki iki mısra yazılıdır:

    “Ne içindeyim zamanın

    Ne de büsbütün dışında…”

    “…Yekpare, geniş bir anın

    Parçalanmaz akışında”
    diye devam eden şiir, yaşadığımız Korona günlerinde iyice kaybettiğimiz zaman kavramı üzerine nice filozofa “kapak” olur. ABD’nin en prestijli dergilerinden Wired’a yazan Arielle Pardes, salgının eve kapattığı insanların “zaman”la olan ilişkisini ele aldığı müthiş yazısında, virüsün aynı zamanda “kendi saatini” nasıl empoze ettiğini anlatmış. The New Yorker’da çıkan bir karikatürde, TV’ye bakan bir adamın kafasının hemen yanında bir ışık patlamış ve içinde kendisi var: “Ben senim! Gelecekten geldim. Yoksa geçmişten mi? Zaman duygusunu tamamen kaybettim!” diyor. Ekonomist David Wessel ise “Şubat dört yılda bir 29 çeker ama bu yıl Mart 300, Nisan 1500 çekti” diyor yazıda.

    Zamandaki bu sapma-bozulma veya bu hissin ortaya koyduğu “Coronatime” vaziyetini, illüstrasyon ustası Kutlukhan Perker “Zamanın durduğu yıl: 2020” olarak ele aldı dergimizde. Acaba zamanda geri gidebilseydik, bu salgın hastalık belasını çıkmadan engelleyebilir miydik? Sanmıyorum. Bunu başaranlar sadece kendilerini korumak için uğraşırdı herhalde. Hatta şu sıralar ciddi bir “umut” olarak ortaya çıkan aşılardan biri de sizi belki hastalığa karşı koruyor ama, virüsü taşıyıp yaymanıza engel olmuyor!

    Bu salgın, yaş, baş, ırk, millet, ülke, coğrafya dinlemiyor… diyoruz ama, hepimizin bildiği gibi ezelden beri dünyanın her yerini sarmış olan “siyaset ve iktidar virüsü”, yanına “para-pul virüsü”nü de alarak insanları ezmeye, öldürmeye devam ediyor.

    Dergimizin baskıya hazırlandığı saatlerde, Fransa’da yüzbinler sokağa çıkarak hükümeti protesto ediyordu. Ülke çapındaki gösterilerin nedeni, güvenlik güçlerinin hadiseler sırasındaki görüntülerini çekmeye-yayımlamaya ağır cezalar getiren yasa tasarısı. Kasım ortasında, ülkenin neredeyse bütün basın-yayın kurumları ortak bir açıklama yaparak bunun kabul edilemez olduğunu söylediler.

    İşin ilginç tarafı, Paris başta olmak üzere ülkenin tüm büyük şehirlerinde insanların çok büyük oranda “kendiliğinden” sokağa çıkarak protestoya katılması; üstelik pandemi ortalığı kasıp kavururken! Gösteriler sırasında işini yaparken polis tarafından feci şekilde dövülen Suriyeli meslektaşımız, AFP muhabiri Emir (Ameer) Alhalbi’ye geçmiş olsun diyoruz.

    Siyaset-iktidar-para ve diğer virüsler tarihi teslim alamayacak.

  • Cumhuriyetin yapıtaşı, ‘içimizdeki Alman’ mimar

    Cumhuriyetin yapıtaşı, ‘içimizdeki Alman’ mimar

    Atatürk’le aynı yıllarda doğdu; ondan hemen sonra 24 Aralık 1938’de İstanbul’da öldü. Ölmeden önce son yaptığı iş, Atatürk’ün Ankara’daki katafalkını hazırlamaktı. Hayatının son iki yılını İstanbul’da geçiren Bruno Taut, birçok okul binasına imza atmış; mimari ve şehir plancılığı tarihinde silinmez izler bırakmış; “Türk Evi” kavramını literatüre taşımıştı. Edirnekapı Şehitliği’nde yatan tek gayrimüslim.

    Sergey Ayzenştayn’ın yapımcı desteği bulamadığı için gerçekleştiremediği “Cam Ev”in tohumu, yönetmenin 1926’da yaptığı Berlin gezisinde atılmış. Üç yıl boyunca senaryosu üzerinde çalıştıktan sonra vazgeçmek zorunda kaldığı tasarısından, günlüğünde, 1946’da, “herkesin yaşamında büyük bir gizem yeralır, benimkisi ‘Cam Ev’dir” diye sözeder. Tıkanık bir dönemidir bu: “Joyce’vari” çekmek istediği Marx’ın Kapital’ini de, Moskova için düşündüğü öznel portre çalışmasını da hayata geçirememiştir.

    “Cam Ev”, tepeden tırnağa, içi de dışı gibi cam cephelerden oluşan, Mies’vari bir gökdelende geçecekti. Ayzenştayn, iş ve ev düzenini kapitalist cehennemin saydamlığı üzerinden hayli acımasız bir yaklaşımla ele almak için pek çok ‘sahne’ çizmiş, kamera için düpedüz devrim niteliği taşıyan açılar öngörmüştü.

    Tohumun Berlin’de atılmış olması rastlantı değildi: Mimariye camı ağırlıklı olarak yerleştirme fikrinin doğduğu, gelişeceği, yeni kıtaya mührünü vuracak ölçüde yaygınlaşacağı ‘nokta’ orasıydı. Merdivenin ilk basamağına Paul Scheerbart’ı yerleştirmek gerekiyor: Bu yarı öke, yarı çılgın şahsiyet, yazdıkları, çizdikleri, kurdukları ile ayrıksı bir dünya yaratmış, Cam Mimarlığı kitabıyla çığır açtığını göremeden trajik sonuna varmıştı (Scheerbart nihayet dilimizde: 1913 tarihli romanı Lesabendio’yü Multilingual bastı; 1914 tarihli, ölümünden 1 yıl önce çıkan Cam Mimarlığı kitabı ise Hüseyin Tüzün’ün çevirisi ve Benjamin’in önemli metni “Deneyim ve Yoksulluk”la, Arketon Yayıncılık’tan çıktı).

    Bruno Taut (1880-1938)

    Cam Mimarlığı kitabı Bruno Taut’a adanmıştır Taut adı Türkiye’de mimarlık çevrelerinden biraz taşmışsa, nedeni Atatürk’ün katafalkını gerçekleştirmiş olmasında aranabilir. DTCF mezunlarının, Ankara Atatürk Lisesi ya da Cumhuriyet Kız Enstitüsü öğrencilerinin, Cebeci Ortaokulu ya da Trabzon Lisesi’nin sıralarından geçenlerin kaçı onu tanımış, bilmişti? Her durumda, İstanbul yıllarından öğrencilerinde derin izler bırakmıştı. Akademik ortamdan, dünden bugüne kişiliğini ve çalışmalarını değerlendiren işler çıktı.

    Avrupa’nın kaderi Taut’unkini birinci elden etkilediği için, serüvenini üç ülke üzerinden katetme zorunluğu çıkıyor: Almanya, Japonya ve Türkiye. Çıkış noktasına, Scheerbart’ın cümlelerini 1914’de gerçekleştirdiği “Glashaus”a kakmış olmasını mı; ilk İstanbul gezisi sonrası yayımladığı (1916) “Doğu, Avrupa’nın anasıdır ve kapısı İstanbul’dur” saptamasını yaptığı yazısını mı; 1919-1920 kavşağının anıtsal belgesi Cam Zinciri yazışmalarını mı koymak gerekir, yorumcuya kalmış.

    Maria Stavrinaki’nin sıkı kazı çalışmasıyla hazırladığı Cam ZinciriDışavurumcu Yazışmalar, Taut’un tetiklediği, bir düzine sanatçı ve mimarın takma isimlerle katkıda bulundukları bir avant-garde kalkışım. Orada, varoluş amacını büyük harflerle “Dünya Görüşüm” başlıklı metninin ortasına gömmüştür: İNŞA ETMEK.

    Scheerbart’ın etkisiyle de olsa, mimariye camın ağırlığını koyma sürecinde Taut’un katkıları azımsanamaz. Mies van der Rohe’dan Wright’a, “La Maison de Verre”den (1928-32, Paris) Philip Johnson’un “Cam Ev”ine (1949, New Canaan), bu bağlamdaki verimli çizginin tekvininde, Benjamin’in de vurguladığı gibi ikilinin öncülüğü sözkonusudur.

    Bir ay arayla iki cenaze Taut, 24 Aralık 1938’de öldüğünde vasiyeti üzerine Edirnekapı Şehitliği’ne gömüldü. Taut, Edirnekapı’da yatan tek gayrimüslim.
    Bruno Taut’un ölmeden önce yaptığı son iş Mustafa Kemal Atatürk’ün katafalkını tasarlamaktı.

    Taut’un Berlin’de gerçekleştirdiği toplu konutlar, şehrin periferisinde kaldıkları için savaş yıkımları arasına katılmamıştır. Işığın ve havanın güçlü, özgür dolaşımı esasına dayalı ‘yeni bina’ anlayışı, atnalı düzenine oturmuştu. Renk kullanımına açılması bir başka temel özellik olarak göze çarpar. Mimarlığını insanı ölçek alarak geliştirmesinin canalıcı bir boyutunu, “kadın”ı egemen eril kalıbından kurtarma yönündeki çabasıyla birlikte değerlendirmek gerekir. Mesleğinin kuramsal cephesini de savsaklamıyordu Bruno Taut: Kent İçin Taç (1919) ile başlayan yolun son evrelerinden birini, İstanbul’dayken yazıp yayımladığı Mimarlık Bilgisi (1938) temsil eder.

    3. Reich’la birlikte sürgüne çıktı Taut. 1933 Mayıs’ından 1936 Ekim’ine Japonya’da kaldıktan sonra İstanbul’a geçti ve 24 Aralık 1938’deki ani ve erken ölümüne dek Türkiye’de son derece etkin ve üretken oldu. Vasiyeti üzerine İstanbul’a, ayrıcalıklı bir uygulamayla Edirnekapı Şehitliği’ne gömüldü.

    Bu son döneminde, tasarladığı ve gerçekleştirdiği yapıtlarının yanısıra eğitmen olarak da ciddi katkıları olduğu biliniyor. Yaşasaydı -Ortaköy’de yaptığı ultima domus’u da gösteriyor- savaş yıllarını Türkiye’de tamamlamayı seçecekti büyük olasılıkla.

    Bruno Taut’un serüvenini birkaç “ev” üzerinden değerlendirmek şüphesiz indirgeyici tavır olur. Benimkisi yazınsal bir okuma; ne mimarım, ne mimarlık tarihçisi. 1925-30 arası gerçekleştirdiği Berlin-Britz’deki toplu konutlarındaki ‘model ev’ Tautes Heim çıkış noktasına koyulabilir. Ona, Japonya’da kısmen gerçekleştirdiği tek yapı olan Kyu Hyuga Bettei (1936) ile Erika’yla birlikte oturdukları Senshintei’ı ekleyerek Ortaköy evine uzanırken aralara 1914’un Cam Pavyonu’nu, Katsura Saray için çizim ve fotoğraflarını yüklemek bir kuşatım sağlayabilir -tümü, benim gözümde, 1938 Şubat ayındaki konuşma metni “Türk Evi”ne köprü olsun, küllenmiş gözüken bir ‘sorun’u yeniden çağırmak için.

    İstanbul’da özel bir ev Ölmeden hemen önce Kuruçeşme’de kendisi için yaptığı ev, Japon ve Türk mimarisinden ilham alarak yapılmıştı. Bugün, İstanbul’un sembol evleri arasında sayılıyor.

    Kendi payıma “Anadolu Evi” tamlamasını yeğlesem de, Osmanlıların son yıllarında Hamdullah Suphi’nin ve Yahya Kemal’in başlattığı “Türk Evi” tartışması, Sedat Hakkı Eldem’den Cengiz Bektaş’a, Vedat Tek’ten günümüze tüketilmişe benzemiyor. Bruno Taut’un yaklaşımı, mimarın Avrupa’yla Japonya arasındaki geniş bir spektrum üzerinden, kısa sürede yoğun biçimde tanışma gayreti gösterdiği yerli örnekleri değerlendiriş üslubuyla da önem taşıyor.

    Taut’un tam neden öldüğünü bilmiyoruz. Son akşamında sinemadan Erica Wittisch ile döndüklerinde uzanmış ve oracıkta sönmüş. Yetkililer, Wittisch’in “başladığı işleri kardeşi Max Taut’un bitirmesini dilerdi” sözünü dikkate almamışlar. Kayıtlar, sonraki yıllarda kimlerin eşi ve çocuklarıyla temasta olduğuna ilişkin ipuçları taşımıyor.

    1969-1971 arası, Bruno Taut’un “projesini yürüttüğü” (Kemal Ahmet Aru) Saraçoğlu mahallesinde oturuyordum; lise öğrenimimin son iki yılını, aynı dönemde, Taut’un elinden çıkma Ankara Atatürk Lisesi’nde geçirmiştim.

    İki yıl önce okuduğum bir inceleme metninden öğrendim Bruno Taut’un İstanbul Günlüğü’nün varlığını. Özgün dilinde yayımlanmamış ve dilimize çevrilmemiş olması çok şaşırttı beni; Almanya’da ve Japonya’da iki ayrı kaynaktan taranmış elyazmasına çarçabuk ulaştım; Tevfik Turan elyazısını sökmeyi başararak çeviriyi tamamladı, küçümen “albüm”ü kurmayı kendim üstlendim. Taut’un 1916’daki İstanbul gezisinin metninin çevirisi de ilk kez yayımlanıyor Türkçede. “Türk Evi” konuşması, olduğu gibi Her Ay dergisinden alınmıştır. ‘Benimkisi’ kişisel borcun ödenmesi, ‘bizimkisi’ ülkenin Taut’u yapıp ettiklerinden dolayı yadedilmesine katkı.

    İstanbul Günlüğü, Bruno Taut’un aramızdan nasıl geçtiğine ilişkin birincil elden tanıklık belgesi.

    2 YILLIK TÜRKİYE MACERASI


    Günlükleri ilk defa Türkçede

    Bruno Taut, 2. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’ye sığınan pek çok Yahudi asıllı Alman biliminsanı ve sanatçı gibi günlükler tutmuştu.

    Kırmızı Kedi Yayınevi’nin İstanbul Günlükleri (1936-1938) adıyla yayına hazırladığı bu günlükler, daha önce Tokyo Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde bulunuyordu. Türkçeye tercüme edilmemiş ve yayımlanmamıştı.

    Tevfik Turan’ın elyazması günlüklerden taranmış metinleri tercüme ettiği, Enis Batur’un fotoğraf albümünü derlediği kitap, Türkiye’de yaşadığı iki yıl içinde mimaride büyük izler bırakmış, Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Binası, Atatürk Lisesi, Cebeci Ortaokulu, İzmir Kız Enstitüsü, Trabzon Lisesi gibi birçok yapıda imzası bulunan bir ismin bu topraklardan geçerken neler yaşadığına dair birinci elden bir tanıklık. Ayrıca 1916’daki İstanbul gezisine dair metin de Türkçede ilk defa yayımlanıyor. Günlükler çok yakında yayımlanacak.

  • Vezir Gambiti’ne karşı Kraliçe nasıl kazanır?

    Vezir Gambiti’ne karşı Kraliçe nasıl kazanır?

    “Queen’s Gambit” (Vezir Gambiti) dizisi bu zor günlerde satranca olan ilgiyi de artırdı. Dizi, her ne kadar hayali bir kadın karakterin satranç macerasını anlatıyor olsa da gerçek satranç dünyasından besleniyor. Ancak arada kimi teknik, kimi mantıksal hatalar ve görsel etki için “feda” edilmiş gerçekler de var. Büyükusta (GM) Suat Atalık analiz etti.

    Netflix çevrimiçi film ve dizi sunan en büyük şirket. Satranç konulu 7 bölümlük “Queen’s Gambit” dizisi dünyada ve Türkiye’de çok revaçta. Dizi öylesine bir popülerlik kazandı ki, 10-15 yıldır irtibatım olmayan çocukluk ve okul arkadaşlarım arayıp bir vesileyle “Queen’s Gambit”i seyrettiklerini nakletmek ihtiyacı hissettiler. Dizinin hatırlattığı Peggy Lee’den “Fever” ve Shocking Blue’den “Venus” parçaları tekrar dinlenmeye başlandı. Satrançla ilgili tüm platformlarda diziyle ilgili çıkan yazılar kadar sinema dünyası da diziye ilgi gösterdi.

    Queen’s Gambit’in meali “Vezir Gambiti”. Lakin isimde Türkçede olduğundan daha farklı bir anlam var. İngilizce, Fransızca, Almanca gibi lisanlara “Kraliçe”, yani dişil-feminen olarak geçmiş olan “Queen”; Rusça’da “Ferz”, Türkçede “Vezir” olarak adlandırılınca çeviri anlamını yitirmekte. Dizinin hayali karakteri Elizabeth (Beth) Harmon kadın olunca, “Queen’s Gambit” daha da mana kazanmakta.

    Dizinin üzerine kurulduğu eser, bilardo üzerine yapıtı Hustler, Paranın Rengi, Dünyaya Düşen Adam gibi tanınmış eserlerin yazarı Kentucky’li Walter Tevis. Anlaşılıyor ki ister ekrana uyarlarsın ister sinema filmi olsun, Tevis’in yapımları bilhassa ölümünden sonra büyük ilgi çekmekte.

    Yetimhaneden satrancın zirvesine “Queen’s Gambit”, satranç yetenekleri yaşadığı yetimhanenin hademesi tarafından keşfedilen Beth Harmon’un müthiş yükselişini konu alıyor.

    Netflix dizisinin kısa sürede bu kadar meşhur olmasında en önemli pay, Anna Taylor-Joy’un oyunculuğunda gözüküyor. Satranç konulu filmlerin bilhassa satranççılar tarafından gerçeğe uygun düşmediği şeklinde eleştirilmesi daimi hâle gelmiştir. Taylor-Joy masada oturuşu ve taş tutuşundan başlayarak satranççı rolü ile ilgili iyi bir prova dönemi geçirmiş. Dizinin iki danışmanı Gari Kasparov ve Bruce Pandolfini’den bu açıdan sitayişle bahsetmek gerek. Şu an ABD’de yaşayan 13. Dünya Satranç Şampiyonu Gari Kasparov’u tanıtmaya gerek yok ama Pandolfini bizde pek bilinmez. Amerikan satranç çevrelerinin iyi tanıdığı kişilerle dizide benzerlikler (Eric Cooke-Gata Kamsky) kurmak sadece Pandolfini’nin işi olabilir. Bu arada Pandolfini de dizinin sonlarında Ed Spencer rolüyle Alfred Hitchcock gibi kısa süre de olsa kendini gösteriyor!

    Dizi yetimhanede başlıyor. Beth Harmon gibi yetimhaneden yetişmiş satranççı var mı? Rus satrancının babası Mihail Çigorin! Ancak tek farkla. Sankt Peterburg yakınlarındaki Gaçina Yetimhanesi’nde büyüyen Çigorin, Harmon gibi evlat edinilmekten ziyade arkadaşlarıyla kendilerine kötü davranan müdür yardımcılarından birini dövünce okuldan atılmıştır.

    Dizideki yetimhanenin en ilginç özelliği, çocuklara anksiyete önleyici ilaçlar verilişi. Zaten bu ilaç kullanımı meselesi, dizinin ilerde leitmotif ’i oluyor. Ancak Harmon gibi annesinin kamikaze usülü intiharıyla neticelenen trafik kazasından kurtulmuş bir çocuk için trankilizan kullanımı kısa süre için etkili olsa da; her çocuğa düzenli Librium vermek, benim yatılı okuduğum Galatasaray Lisesi’nde yemeklere şap katılmasından daha ağır bir tasarruf! Librium’un halusinojen etkisiyle satranç tahtasına hakimiyetinin arttığına inanan Harmon ciddi sanrılar görüyor.

    Hemen belirtmem gerekir ki, satranççılar tahtayı hiçbir zaman 3 boyutlu olarak tahayyül etmez. Tahta kafanızın içine fotoğraf hafızanız vasıtasıyla hep demonstrasyon tahtalarındaki veya kitap diyagramlarındaki haliyle, yani 2 boyutlu olarak gelir. Bu ve buna benzer zorlamalar veya görsel gerekçelerle eğip bükmeler, filmlerde hep olmuştur.

    Görsel dünyayla gerçek dünya arasında Dizi, iki başdanışmanı Gari Kasparov ve Bruce Pandolfini’nin etkisiyle gerçeğe oldukça yaklaşıyor. Tabii satranç bilmeyenlerin ne olduğunu anlamaları için yapılan görsel seçimler de var: Oyuncuların bazen notasyon tutup çoğu kez kaçırmaları; oyun esnasındaki konuşmaları; hamle sırası kendilerindeyken masadan ayrılmaları ve kaybedenin şahı devirmesi gibi…

    Alkolizm satranççılar arasında her dem yaygınken, madde bağımlılığı satrançla yürüyemeyecek bir hadise. Bilinen nadir vakalardan biri eski Dünya Şampiyonu Mişa Tal’dir. Böbrek yetmezliğinden muzdarip oyuncuya Rusça morfin kullanıp kullanmadığını sorduklarında “Morphynist değil Çigorinistim” cevabındaki hiciv kitaplara geçmiştir (Bu arada lütfen Morphy’nin ismini Murphy gibi telaffuz etmeyelim!).

    Peki satranç ustası danışmanlarla çekilen dizide teknik hatalar yok mu? Var tabii. Game (oyun veya parti) yerine match (maç) denişi Türkiye Satranç Federasyonu’nda bile göreceğiniz bir hata. Satrançta maç, iki kişinin birden fazla oyun oynaması veya 2 takımın hâliyle 2 ve üstü masada karşılaşması için kullanılır. Bunun haricinde oyuncuların çok hızlı hamle yapışı; çoğunun taş tutma ve almadaki sarsaklığı; bazen notasyon tutup çoğu kez kaçırmaları; oyun esnasındaki konuşmaları; hamle sırası kendisindeyken kalkıp masadan ayrılma; simültane verir gibi ayakta hamle yapma ve kaybedenin şahı devirmesi… Bunların hepsi, satranç bilmeyen insanlara oyunda ne olduğunu nakletme biçimi olarak kullanılmış. Yapımcılar, satrancın perdeye veya ekrana aktarılmasında vazgeçilmez gördükleri bu “görsel” unsurlardan feragat etmemekte ısrarlı!

    Peki dizideki ciddi maddi hatalar hangileri?

    Harmon’un inanılmaz hızlı yükselişi; Kentucky Eyalet Şampiyonası’nda zamana uymayan hızlı tempo; 60’lı yıllar için bir replikte verilen “bilgisayar kendiyle oynatılırsa hep Beyaz kazanır” cümlesi; deri karelere geçmeli cüzdan şeklinde cep satrancı yerine manyetik küçük takımlar; ABD şampiyonasına katılmaya hak kazanan oyuncunun 1800 reytingte kalması.

    En fazla dejenere edilen konu da, günümüzde tedavülden kalkan ajurneler yani oyunların ertelenmesi. Dizide ajurne yapmak bir pazarlık meselesi haline getirilmiş. O devrin temposu olan 40 hamlenin 2.5 saatte oynandığı zaman kontrolünde, 5 saat dolduğu zaman hakem ajurne zarfını hamlede olana verir, o da hamlesini gizli olarak yazar ve zarfa koyardı. Harmon-Borgov partisi GM Vasili İvançuk – GM Patrick Wolff oyununun replikası olarak seyrederken, Borgov 40. hamleye daha 5 hamle varken 35. Hamlede ajurne için zarf istiyor! Benim en yadırgadığım husus ise hamle yapanın “siparişinizi alayım!” der gibi rakibinin suratına bakışı!

    Halen hayatta olan eski Kadınlar Dünya Şampiyonu Nona Gaprindaşvili’nin erkeklerle hiç oynamadığı iddiası da ayıp olmuş. Gaprindaşvili genel kategoride de yarışmaya girerdi. Moskova Kapalı Turnuvası’nın son turunda Harmon-Bogrov partisine “final maçı” süsü vermek için turun diğer oyunlarındaki masaların kaldırılıp, katılımcıların seyirci haline getirilmesiyse bir felaket!

    Rusya-ABD rekabeti Bir dönem dizisi olan “Queen’s Gambit” Soğuk Savaş yıllarının Rusya-ABD rekabetine de değinirken, ABD’deki turnuvaların üniversite amfilerinde yapılmasına karşılık, Rusların satranca gösterdiği ilgiyi de öne çıkartıyor.

    Peki Beth Harmon karakterine kim veya kimler ilham vermiş? Esas olarak Capablanca, Fischer ve Judit Polgar’dan esinlenilmiş. Harmon, Capab- lanca gibi oyunu seyrederek öğreniyor; az çalışıyor ama başarılı. Oyun stili ve azmi Fischer’i andırırken, anne-babasının bilim dünyasından oluşu, evlat edinen kadının hali tavrı da Fischer’in annesini hatırlatıyor. Aldığı neticelerle ise ancak Polgar boy ölçüşebilir. ABD Şampiyonu Watts karakteri yaşamıyla, GM Walter Browne giyimiyle, GM Roman Cincihaşvili de genel hâliyle karaktere ilham vermiş. Bu oyuncuların “yıldırım” ve kağıt oyunları tutkusu Pandolfini’yi bu füzyona götürmüş olmalı. Harry Beltik, kütüphaneci olmak üzere satrancı erken bırakan teorisyen GM James Edward Tarjan’ı andırıyor; arabası bile aynı: Volkswagen. Genç yaşta büyükusta olan ama mutsuz Meksikalı şampiyon ise adeta ilk İspanyol büyükusta Arturo Pomar’ın satranç kitaplarından çıkmış fotoğrafı.

    Dizi size “çoban matı”ndan, Ivançuk-Wolff, Biel Enterzonali-1993 partisi seviyesinde biryelpazeyle oyunlar sunarken, birçok defa tahtadaki konumlar, konuşulanlar, hamle ve nosyonlar birbirlerini tutmamakta. Belli ki Sicilya Savunması, Dragon devamyolunun Levenfiş Varyantı, Leningradlı satranççının ismininin telaffuzu kulağa hitap ettiği için seçilmiş!

    Son oyun 1.d4 d5 2.c4 dc4 ile “Kabul Edilen Vezir Gambiti”yle oynanıp dizinin ismine referans iyi ayarlanmış. Ancak teknik açıdan iki örnek benim dikkatimi çekti:

    İlki, 3. bölümde Cincinnati’deki açık turnuvaya gelen ABD Şampiyonu Benny Watts fuayede otururken çevresindeki amatörlere “Caro-Kann mı? Ne yazık ki hep er hamleleri hem de tamamen umutsuz” diyor. İşin ilginç tarafı Watts’ın emsal gösterdiği “Mieses-Reshevsky, Margate 1936” oyununda şu konuma gelinmiş (bkz. Diyagram-1). Kolayca görülebileceği gibi Siyah iyi konumda. Amerikalı büyükusta 1…Vd4 2.Vc4! Ke1 3.Şg2 ile bir şey elde edemeyeceğini anlamış olduğundan 1…Ke4! oynuyor. Şimdi 2.Vc4? Ke1! son sıra zafiyetini vurgulayacağından, Mieses 2.Kd1 Kd4 3.Kd4 Vd4 ile oyunu Vezir finalinde kaybetmeyi tercih ediyor. Partinin açılışı Caro-Kann; açılıştan bu kadar kötü bahsediliyor; sonrasında da bu örnek… Fevkalade garip!

    İkinci örnek ise son bölümde Candidates yani Adaylar Turnuvası benzeri 8 kişiyle oynanan Moskova Kapalı Turnuvası’nda eski dünya şampiyonu Luşenko-Harmon oyununun ajurne analizinin şu konumda başlaması (bkz. Diyagram-2). Ajurne analizini ne hikmettense oda kapısı açık sürdüren Luşenko, Borgov, Layev üçlüsü, zarf hamlesini yapan eski dünya şampiyonunun h5 tehdit ettiğini söylüyorlar. Bunu kapıdan duyan Harmon 1…h5!? 2.gh5 Şh8! 3.hg6 Kh4 4.Kh1 Kch7!! 5.Kg1 (5.gh7 Vg7) K7h5! (tehdit 6…Kg5) 6.Şf1 Şg7!! (hemen 6… Vf6? 7.g7 Şg8 8.Fd7 yüzünden olmuyor) 7.Fd7 Kd4 8.Ve3 Kd1 9.Ke1 Fd4 Beyaz terkeder çünkü 10.Ve2 Ke1 11.Ve1 (11.Şe1 Fg1) Vf3 apolet matı yapıyor! 0-1.

    Bana göre tüm dizinin göze en çok hitap eden bu kombinatif bölümünün Kasparov’dan geldiği herhaliyle belli! Prodüktör Scott Frank, 2. hamleden Siyahın 7. hamlesine atlayarak bu sahneyi mahvetmiş!

    Bu sene Netflix’e Türkiye’ye erişim izni vermemek gündeme geldi. Sebep olarak Netflix yapımlarının “sübliminal mesajlar” taşıdığı iddia edildiğinde çok şaşırmıştım. Erişim izni ayrı bir konu ama “Queen’s Gambit” tipik bir Netflix yapımı. Yani içinde muhakkak liberal öğeler olmalı. Neredeyse bir “Black Panther” olan yatakhane arkadaşı Afro-Amerikan Jolene ve eşcinsel Townes’e muhakkak dizide yer vermek şart sanki.

    Satrancın süper kahramanı Trankilizan bağımlısı Harmon hem çok zeki hem çok başarılı hem de feminist! Rusça ve Fransızca biliyor ve satrancın 1 numarası oluyor.

    Trankilizan bağımlısı, alkolik Elizabeth Harmon hem çok zeki hem çok başarılı hem de Beltik’i seks sonrası odadan atacak kadar feminist! Rusçayı kolayca öğreniyor; kapısını çalan otel görevlisine “Je vais descendre tout de suite!” diyecek seviyede Fransızcayı da yetimhanede öğrenmiş! Christian Crusade cemaatinden gelecek parayla Rusya’ya gitmeyi, vermeye zorladıkları demeç yüzünden reddedecek derecede erdemli bir ateist!

    Bu şartlarda Amerikalı yetim bir kızın kaba saba Rusları kendi sporlarında yenmesi şaşırtmamalı kimseyi. Dizide herhangi bir Amerikan havayolu şirketinin iç hat seferlerindeki yemeğin, içki bile verilmeyen Aeroflot’dan daha iyi gösterildiğini unutmayalım. Klişeler o nebze ki, çocuk Rus garsonları gündüz gözüyle kahvaltı ederken gelip size votka teklif edebilir! Bu bakımdan dizinin senaristinin, yani Allan Scott rumuzuyla yazan Allan Schiach’in asıl işinin İskoç viski üreticisi bir şirketin murahhas azası oluşu sizi şaşırtmasın.

    Erkek dünyasında bir “kraliçe” Dizi, Beth Harmon’un erkeklerin hâkimiyetindeki satranç dünyasında “bir kadın olarak” yükselişini işliyor.

    FİZİKSEL ÖZELLİKLER VE PERFORMANS

    Dizinin hoşlukları, satrancın gerçekleri

    Dünyanın önde gelen kadın ustalarından millî sporcumuz Ekaterina Atalık (IM-WGM: 2450 rating / Dünya kadınlar sıralamasında 30. durumda), “Queen’s Gambit” dizisini bir satranççı gözüyle değerlendirdi.

    EKATERİNA ATALIK

    Bu sene Netflix’te en çok izlenen ve muhtemelen de en çok sevilen dizilerinden biri oldu “Queen’s Gambit”. Steven Spielberg bile ondan pandemi sırasında izlenecek en iyi dizi diye bahsetti. Gerçekten de dizi çok heyecan verici; güncel medya başlıkları arasında alışılmadık bir konuyu işliyor: Satranç.

    Bazıları satranca -seyirciler için izlenecek gerçek bir aksiyon olmadığından- en sıkıcı oyun/ spor der. Dizi pekala bunun aksini kanıtlıyor. Genç bir kadın oyuna âşık oluyor; sürekli kazanmaya başlıyor; hatta zamanının en iyi Amerikalı oyuncularıyla rekabet ediyor. Belli ki çok yetenekli, çalışkan ve hayatını satranca adamış. Peki bu durum gerçeğe ne kadar yaklaşıyor? Bir kadın satrançta erkeklere ciddi bir rakip olabilir mi?

    Vezir Gambiti (Queen’s Gambit) çocukluğumda ilk öğrendiğim satranç açılışıydı. Ben de satrancı diğer insanların oyunlarını izleyerek öğrenmiştim. Eninde sonunda satranç çalışarak, satrançla yatıp kalkarak, satrançtan sağ çıkmaya çalışarak başarılı bir satranç oyuncusu olmuştum. Gençliğimde benim de dünya çapında büyükustaları altetme hayalim vardı; erkek büyükustaları… Çok geçmeden hayalimin biraz ütopik olduğunu farkettim. Bunun nedeni basit: Erkekler fiziksel olarak kadınlar kadar dayanıklı değil ama daha güçlü.

    İlginç bir tesadüf eseri, kısa bir süre önce 2020 Türkiye Şampiyonası’nda oynadım. 10 katılımcı arasındaki tek kadındım ve turnuvayı 9. sırada bitirdim. Satranç anlayışımla ilgili bir sorun yoktu; bütün fikirlerim işledi; ama oyunun yaklaşık olarak dördüncü saatinde, avantajlı pozisyonlarda bile pek çok hata yaptım. Buna “satranç formum kötüydü” diyebilirim ya da kadınların satranç performansı diyebilirim. Bütün erkek rakiplerim oyunsonlarında odaklarını çok daha iyi koruyabildiler.

    Turnuva sırasında “Queen’s Gambit”i çok düşündüm. Doğruyu söylemek gerekirse Beth Harmon’a gıpta ediyorum; ama onun hayat tarzıyla erkeklerle eşit düzeye gelecek enerjiyi korumak imkansız. Evet, o hayallerinin oyununu kazandı; ama bu zaten dizinin anafikriydi. Senaryo gerçek bir hayat hikayesi anlatsaydı, sanırım bu kadar ilginç olmazdı.

    Her şey bir yana, dizi kesinlikle izlemeye değer: Erkek-kadın rekabeti, Soğuk Savaş yılları… Hepsi mükemmel bir şekilde biraraya gelmiş. Benim diziye puanım, 10 üzerinden 10. Peki gerçek hayatta mümkün mü? Hayır.

    Dünyanın 1 numaralı kadın ve erkek ustaları diziyle ilgili ne dedi?

    JUDIT POLGÁR (GM-2675)

    Tarihin gelmiş geçmiş en güçlü kadın satranç oyuncusu kabul edilen Judit Polgár, belki de gerçek hayatta Beth’in deneyimini en iyi anlayabilecek insanlardan… Macar satranç ustası, aynı Beth gibi, 2002’de o zaman dünya şampiyonu olan Gari Kasparov’u yenmiş; 15 yaşında iken eski Dünya Şampiyonu Bobby Fischer’ın rekorunu kırarak büyükusta unvanını elde eden en genç satranç oyuncusu olmuştu. Polgár, diziyi izlerken pek çok noktada “dejavu” yaşadığını söylüyor: ”Erkek rakipleri Beth’e karşı çok iyilerdi. Onun yaşadığı cinsiyetçilik benim gerçek hayatta yaşadığımın yanında hiç kalır. Bazı rakiplerim elimi sıkmayı bile reddederdi. Fiziksel tehdidin ve duygusal istismarların yaşı büyüdükçe tacize dönüştüğünü söyleyen Polgar, kariyeri boyunca değişmeyen tek şeyin, bir kadının erkeklerle üst seviyede rekabet edemeyeceği algısı olarak tanımlıyor.

    MAGNUS CARLSEN (GM-2862)

    Dünyanın 1 numarası Norveçli büyükusta, verdiği nadir bir rö-portajda, dizinin Beth Harmon’un cinsiyetindense satranç kabiliyetini öne çıkarmasını çok sevdiğini söyledi. Carlsen, son yıllarda satranç dünyasında kadınlar ve kız çocukları için ciddi bir ilerleme olmadığını da kabul ediyor ve satrançta bir kültür değişiminin gerektiği uyarısında bulunuyor. Carlsen, dizide Harmon’un hızlı satrançta yeterince iyi olmamasını ve Harry Beltik’le oynadığı sahnede, rakibinin beraberlik teklif etmesinden hemen sonra yenilgiyi kabullenmesini pek gerçekçi bulmadığını da söyledi.

  • UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında

    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında

    Uyku, dış uyaranlara karşı bilincin uyuştuğu, tepki gücünün zayıfladığı, etkinliklerin büyük ölçüde azaldığı dinlenme durumu. Osmanlılara göre gaflet/ aymazlık hâli veya gece ibadetine bedeni hazırlayan tatlı bir öğle şekerlemesi (kaylûle) yahut da rüya kapısına aralanan, sıradan kulların bile ilahi vahye kendini yakın hissedebildiği o kutsal an.

    İlk insanların; düşlerde gezip dolaşan ruhlarının uyandıklarında bedenlerine döndüğü, öldüklerinde ise bu ruhun ahirete gideceği inancına ulaştıkları düşünülür. Müslüman düşünür Gazâlî’ye (öl. 1111) göre; rüyalar uyanıncaya değin gerçektir; uyanınca onların asılsızlığı anlaşılır. Dünya da belki böyledir ona göre: Ölümle uyanılan bol düşlü bir uyku. 16. yüzyılda yaşadığın inanılan Anadolu halk şairi Pir Sultan Abdal’a göre ise varoluş bir uyanma hâline benzer: “Uyur idik uyardılar, diriye saydılar bizi…”

    İslâm’da da ölüm, kulun yeniden diriltileceği ana değin süren deliksiz bir uykudur; uyku da ölümün bir küçük örneği. Hz. Muhammed’in Mirac’a yükselişi, uyku ile uyanıklık arasında olur (Evliya Çelebi de peygamberi gördüğü, seyahatine başladığı meşhur rüyasını uyku ile uyanıklık arasında görür). 10. yüzyılda Basra’da oluşan felsefe topluluğu İhvân-ı Safâ, peygamberlerin çoğunun uykuda vahiy aldığına inanır.

    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında
    Gaflet uykusu Bağdatlı sufi nakkaşların Mevlevi okurlar için resmettiği bu kıssada Şeytan, Hz. Ömer’i bir camiye götürür ve orada gaflet içinde uyuklayan adamı değil de ayakta Tanrı aşkıyla kendini zikre kaptırmış olanı düşman bellediğini söyler. Hisse, açık ki uykunun şeytanın sevdiği bir eylem oluşudur (Sevâkıb-ı Menâkıb Tercümesi, 1590’lar. New York Morgan Ktp., MS. M. 466).

    Hadis hâfızı İbn Mâce’ye (öl. 887) göre, annesi Hz. Süleyman’a geceleri çok fazla uyumamayı salık vermiş; böyle yapmak kişinin öteki dünyasını yoksullaştırırmış. Böyle bir naklin sonucu olsa gerek, tasavvufta az uyumak nefis terbiyesi ve Allah korkusunun şartlarındandır. Birçok İslâmi yorumda uyku, Allah’ın huzurunda bulunmayı unutturur ve bu yönüyle edep dışıdır, hatta hadis âlimi Kuşeyrî’ye göre (öl. 1072) “uykuda hayır bulunsaydı cennette de uyku olurdu”.

    Baba İlyas’ın torunu mutasavvıf-şair Âşık Paşa (öl. 1332) uykuyu akılsız insana yakıştırmış: “Kimde o [akıl] yoksa olur hayvan kulu / Gönlü dolu hırs ve gözü uykulu”. Belki bu nedenle, tarihçi Hoca Saâdettin’in tarihçesinde Yavuz Sultan Selim “yemeye ve uykuya rağbet etmez, göz ucundan kitap gitmez” akıllı bir hükümdar olarak betimlenir. Şeyhine gönderdiği rüya mektupları sonradan kitaplaştırılan 3. Murad’ın (1574- 1595) bir güftesi “uyan ey gözlerim gafletten uyan” der. 1640’larda benzer şekilde düşlerini mektupla şeyhine yorduran Asiye Hatun, uykularını kısaca “bir gece gafletteyken” diye anlatır; belli ki onun lügatında uyku ile gaflet yakından öte eş anlamlıdır. Balat Ferruh Kethüda Dergâhı’nın şeyhi Seyid Hasan (öl. 1688) Sohbetnâme adlı güncesinde, uykularını bile kaydeder. Komşu dükkanda çekilen temiz bir uyku onun için kayda değerdir; bir yerde “Uyvar Kalesi’nin fetih kutlamalarına başlandı ama ben valide kadında uyudum” yazar.

    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında
    Kutsal uyku Aynı Bağdatlı nakkaşlar, bu kez Mevlana’nın sevgili halefi Hüsameddin Çelebi’nin (öl. 1284) uykudaki düşünü resmetmiş. Mesnevi’nin yazılmasına vesile olmasıyla tanınan bu zat, ender çizilen bu rüya betiminde Hz. Muhammed’i Mesnevi okurken görür. Bu muhakkak Mesnevi’nin meşruluğu ve onanması için önemli bir sahneydi ve kitabı Kur’ân ile yakın bir yerde konumlandırma isteğinin göstergesiydi. Rüyaya ve sonra Tanrısal iletiye imkan veren bu uyku, şüphesiz aymazlık/gaflet uykusundan başka bir uyku (Sevâkıb-ı Menâkıb Tercümesi).
    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında
    Uykuya iltica Hemen tüm kutsal kitapların anlattığı Ashâb-ı Kehf kıssasına göre 7 adam, zalim putperest bir hükümdarın cefasından mağaraya sığınır ve kötü zamanların geçeceği güne değin sürecek, yüzlerce yıllık bir uykuya dalar. Kıssa ve tasviri, insanoğlunun kötü zamanlarında uykuya sığınma eğiliminin kadim bir hatırası gibi. Anlatı aynı zamanda ölümden sonra dirilişe emsal sayılır (Fâl-ı Kur’ân, 17. yy., TSMK H. 1702).
    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında
     Uykunun masumiyeti Atâî’nin (öl. 1635), bir kısmı İstanbul hayatından esinlenen Hamse öykülerine 18. yüzyılda yapılmış bu tasvirde, bir hırsız uyuyan arkadaşının kemerini çalmak niyetinde. Ancak kemer diye yanlışlıkla tuttuğu yılan ona acı dersini veriyor. Hikayenin anlatıcısına göre uyumak ilahi adaletle korunan masumane bir eyleme benzer; kişiyi kulluktan uzak tutan bir aymazlık hâli değil. Belki uykunun bu daha dünyevi yorumu, büyük fetihler devrinin geride kalmasının ve ideal insanı/mümini tesis etme gayretini bir miktar boşlamanın bir sonucudur (Hamse-yi Atâî, 1721. Walters Sanat Müzesi, W. 666).
  • Müzikte son nota müzikte son nokta

    Müzikte son nota müzikte son nokta

    16 Aralık 1770’te dünyaya gelen Ludwig van Beethoven, 57 yıllık hayatı boyunca müziği sonsuza kadar değiştiren eserlere imza attı. Bonn’dan Viyana’ya uzanan kısa hayat yolculuğu, Avrupa’nın 1789 Devrimi ve sonrasında yaşanan büyük altüst oluşlarına denk gelecek; giderek kaybettiği işitme duyusu ölümsüz eserler yaratmasına engel olamayacaktı.

    Beethoven, 29 Haziran 1801 tarihinde, yaklaşık 10 yıldır yaşamakta olduğu Viyana’dan doğduğu kent Bonn’daki yakın arkadaşı Franz Wegeler’e gönderdiği mektupta şöyle yazıyordu:

    “Bu dünyaya gözlerimi açtığım güzel topraklar, anavatanım, bütün berraklığıyla hafızamda. Sizleri tekrar görüp, sevgili baba Ren’imizi yeniden selamladığım zaman yaşantımın en mutlu anı olacak. Bunun ne zaman olacağını şimdiden söyleyemem (…) Burada, tıpkı senin gibi en yakın dostum olan ve öyle kalmaya devam eden Lichnowsky (aslında aramızda ufak tefek anlaşmazlıklar olmuyor değil ama bunlar dostluğu daha da pekiştirmez mi?) geçen yıldan beri bana, işim olmadığında kullanabileyim diye 600 Gulden ayırdı. Bestelerim de iyi para ediyor; yazabileceğimden daha çok sipariş aldığımı söyleyebilirim. Her yapıt için altı, yedi, bazen daha fazla yayıncı oluyor. Artık benimle pazarlık yapmıyorlar, istediğim parayı ödüyorlar. Gördüğün gibi iyi bir durum. Örneğin bir dostum sıkıntı içindeyse ve kesem yardım edecek durumda değilse, hemen masa başına geçmem yeterli; kısa sürede ona yardım edecek hale gelebilirim. Ayrıca önceye göre çok daha tutumlu yaşıyorum, istediğim kadar burada kalabilirim; her yıl bir Akademie  [o dönemde Viyana’da halka açık düzenlenen konserlere verilen ad] düzenleyebilirim, birkaç tanesini zaten gerçekleştirdim.  Ama kötü giden sağlığım kıskanç bir iblis gibi yoluma taş koyuyor; şöyle ki, kulaklarım üç yıldan beri giderek zayıflıyor (…) Sana sağırlığım konusunda fikir verebilmek için şunu söyleyeyim; oyuncuların neler söylediklerini anlayabilmek için sahneye çok yakın oturmam gerekiyor. Biraz uzaktaysam çalgıların ya da şarkıcıların tiz seslerini duyamıyorum. Konuşurken farklı olabiliyor. Bazen insanlar sıkıntı çektiğimin farkına varmıyorlar. Yavaş konuşulduğunda genellikle duymuyorum. Sesleri duysam bile sözcükleri seçemiyorum; hele insanlar bağırdıklarında dayanılmaz oluyor. Daha neler göreceğimi Tanrı bilir”.

    Müzikte son nota müzikte son nokta
    Ölüm maskı Hayattayken bir ressama poz vermeye sabrı olmayan Beethoven’ın ölümünün ardından alınan kalıpla yapılan yüz maskesi onu tasvir etmek için yapılan diğer eserlere de ilham verdi

    Bu epey uzun mektubunda imparatorluk başkentinde o güne dek elde ettiği sanatsal başarılarını, Prens Lichnowsky ile dostluğunu, doğduğu topraklara duyduğu özlemi dile getirdikten sonra daha önce kimseye açmaya cesaret edemediği bir derdini de kağıda dökmüş; bir süredir kulaklarında başgösteren sıkıntının ona yaşattığı güçlükleri tüm içtenliğiyle arkadaşına aktarmıştı. Kulaklarındaki duyma kaybı yıllar ilerledikçe iyice artacak, yaşamının son yıllarını tümüyle sağır geçirecekti. Ancak aynı süreçte kaleminden dökülenler onu yalnızca Viyana’nın değil tüm Avrupa’nın en ünlü bestecisi yapacak, daha bu dünyadan ayrılmadan ölümsüzlüğü yakalayacaktı.

    Mozart’tan sonra 2. harika çocuk

    Müzikte son nota müzikte son nokta
    Kendisi de müzisyen olan ve Beethoven’ın ilk müzik derslerini aldığı babası Johann van Beethoven.

    Ludwig van Beethoven 17 Aralık 1770 tarihinde Köln Elektörlüğü’nün (Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nda imparatoru seçme hakkına sahip “elektör” tarafından yönetilen prenslik. Elektörler çoğunlukla kardinal ya da başpiskopos olarak dinî otoriteyi de temsil ediyordu) başkenti Bonn’da vaftiz edildi; büyük olasılıkla 1 gün önce dünyaya gelmiş olmalıydı. Kendisiyle aynı adı taşıyan dedesi ve babası Johann van Beethoven da müzisyendi. Avrupa o tarihlerde, yaklaşık 20 yıl sonra gerçekleşecek ve tüm kıtayı uzun süre derinden etkileyecek olayları tetikleyecek Fransız Devrimi öncesinde oldukça sakin bir süreçteydi. Köln Elektörü Maximilian Friedrich (1708-1784) çağının en açık fikirli yöneticileri arasında sayılıyordu. Aydınlanma düşüncelerini destekliyor, 1778’de yaşama geçirdiği Ulusal Tiyatro’da hem operaların hem de tiyatro oyunlarının sahnelenmesine öncülük ediyordu. Görevi gereği aynı zamanda bir din adamı olmakla birlikte, o tarihlerde Bonn’u ziyaret eden bir İngilizin anılarında belirttiği gibi, güzel hanımlarla dua kitaplarından daha fazla ilgileniyordu.

    Beethoven’ın müzik yeteneği küçük yaşlarda ortaya çıkmış, babası onu ikinci bir Mozart (1756-1791) yapabilmek için eğitmeye başlamıştı. Bu durum, o tarihlerde henüz 20 yaşına bile gelmemiş Mozart’ın bir “harika çocuk” olarak Avrupa’da kazandığı başarıların Almanca konuşulan topraklarda ne denli ilgi uyandırdığının en iyi kanıtlarından biridir. Ancak Johann van Beethoven’ın içkiye aşırı düşkünlüğü oğluna ders verirken sabrının çok çabuk taşmasına neden oluyor; bu eğitim çoğunlukla gecenin geç vakitlerine, çocuğun uykuda olması gereken saatlere sarkıyordu.

    Müzikte son nota müzikte son nokta
    Beethoven’ı buraya getiren yolda, dönemin tanınmış müzisyenlerinden Christian Gottlob Neefe’nin öğrencisi olmasının da etkisi vardı.

    Tüm olumsuz koşullara karşın Beethoven kısa zamanda piyano çalmayı iyice ilerletti ve 26 Mart 1778 tarihinde babasının bir başka öğrencisiyle birlikte aynı sahneyi paylaşarak halk önünde ilk konserini verdi. Bu dinleti, çocuğun sıradışı yeteneğinin Bonn’un ileri gelenleri tarafından farkedilmesini sağladı. Müzik bilgisini hızla ilerleten Beethoven ne yazık ki aynı başarıyı temel eğitiminde gösteremiyordu. Özellikle sayılarla ve hesap yapmakla arası tüm yaşamı boyunca iyi olmayacaktı.

    Müzikte son nota müzikte son nokta
    Poz verdiği tek portre
    Beethoven’ın hayattayken poz vermeyi kabul ettiği tek ressam olan, saray ressamı Joseph Karl Stieler, besteciyi bir elinde Missa Solemnis’in notaları, uzaklara bakarak ilham beklerken çizmiş (1820). Resmin yalnız el kısmı hafızadan çizilmiş.

    Beethoven 1780’lerin başında, kısa süre önce Bonn Sarayı’nda çalışmaya başlayan dönemin en tanınmış müzisyenlerinden Christian Gottlob Neefe’nin (1748-1798) öğrencisi oldu. Bu durum, onun müzik bilgisini tam anlamıyla geliştirmesine olanak sağlayacaktı. Çocuğun yeteneğini hemen farkeden Neefe, onu yalnızca iyi bir piyanist olarak yetiştirmekle yetinmeyip aynı zamanda kompozisyon konusunda da eğitecekti. Beethoven bir süre sonra öğretmeninin yardımcısı olarak sarayda çalışmaya başlamış; ilk bestelerini yapmış; içlerinden üç piyano sonatını (WoO 47, No. 1-3/Beethoven’ın ilk dönemde opus numarası verilmeden basılan yapıtları daha sonra Almanca “opus numarası olmayan yapıtlar” (Werke ohne Opus) ifadesinin başharfleriyle birlikte numaralanmıştır) elektöre ithaf etmiş; kısa sürede Bonn’un tanınmış müzisyenleri arasına girmeyi başarmıştı.

    1787’de önce annesinin, ardından 1 buçuk yaşındaki kız kardeşinin ölümü Beethoven’ı derinden etkilemişti. Bu kayıplar baba Johann van Beethoven’ın da kendini tümüyle içkiye vermesine neden olacak; 1789’da ailesini geçindiremeyeceğine karar verilerek maaşının önemli bir bölümü Beethoven’a ödenecek; diğer kardeşlerinin sorumluluğu da onun omuzlarına yüklenecekti. Aynı dönemde Beethoven, Bonn’daki üniversiteye kaydolarak bir süre felsefe ve edebiyat dersleri aldı. Kentteki “Lesegesellschaft”ın (Edebiyat Derneği) toplantılarına da katılıyor, her türlü görüşün paylaşıldığı özgür ortam çok hoşuna gidiyordu.

    Beethoven şansını daha büyük bir kentte denemenin yollarını araştırırken, 1792 Temmuz’unda İngiltere gezisinden dönmekte olan Joseph Haydn (1732-1809) Bonn’da konaklamış; kendisine tanıştırılan Beethoven’ın piyano çalışından ve yapıtlarından çok etkilenerek onu öğrencisi olmak için Viyana’ya davet etmişti. Gerekli izinleri ve hazırlıkları birkaç ay içinde tamamlayan Beethoven, aynı yılın Kasım ayında Bonn’dan ayrılarak Viyana’ya doğru yola çıktı. Kendisini her zaman destekleyen Kont Waldstein yolculuk öncesi onun günlüğüne şu satırları yazmıştı: “Sevgili Beethoven! Uzun zamandır ertelenen dileğinizi yerine getirebilmek için Viyana’ya gidiyorsunuz (…) Yılmak bilmez bir çalışmayla Mozart’ın ruhunu, Haydn’ın ellerinden alın”.

    Beethoven oldukça zahmetli bir yolculuğun ardından 10 Kasım 1792’de Viyana’ya ulaştı. 1792 baharından beri Fransa ve Avusturya arasında zaman zaman şiddetini arttıran çatışmalar yaşanıyordu. 1789 sonrası Fransa’daki karışıklık giderek Avrupa’nın tümüne yayılmaya başlamıştı. Özellikle 21 Eylül 1792’de cumhuriyet ilan edilmesi Avrupa aristokrasisi için tam bir kabustu. Devrimin etkileri uzun yıllar sürecek, yönetimdeki karmaşa Napoléon Bonaparte’ın idareyi ele almasıyla son bulacak ama savaşların sonu bir türlü gelmeyecekti. Napoléon, Beethoven için önce bir özgürlük savaşçısı, hemen ardından da tam bir despot olacaktı.

    Müzikte son nota müzikte son nokta
    Mozart’ın ruhu, Haydn’ın elleri Destekçilerinden Kont Waldstein, Beethoven’ın günlüğüne yazdığı mektupta “Yılmak bilmez bir çalışmayla Mozart’ın ruhunu, Haydn’ın ellerinden alın” yazmıştı.
    Müzikte son nota müzikte son nokta
    Beethoven, III. Senfoni’sini (Op. 55) önce Napoléon’a ithaf etmeyi düşünmüş, ancak kendisini imparator ilan etmesi üzerine adının üzerini çizmiş.

    Beethoven Viyana’da kendini önce iyi bir piyanist olarak tanıtmayı başarmıştı. Prens Lichnowsky ve Prens Lobkowitz gibi soylularla dostluğu işini kolaylaştırmış; kente yerleşmesinin üzerinden yaklaşık 10 yıl geçtikten sonra maddi yönden yaşamını sürdürebilecek düzeye ulaşmış; düzenlediği konserlerde yapıtlarını seslendirmeye başlamıştı. Ancak kulaklarındaki duyu kaybı, yaşamını her geçen gün giderek güçleştiriyordu. 1802 yaz aylarını geçirdiği Viyana yakınlarındaki Heiligenstadt’ta, ölümünden sonra kardeşlerine verilmek üzere kaleme aldığı ve günümüzde “Heiligenstadt Vasiyetnamesi” olarak anılan belgede içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmıştı:

    “(…) Altı yıldır umarsız bir hastalığın pençesindeyim; üstelik budala doktorlar yüzünden daha da kötüleşti hastalığım. İyileşeceğime dair umutlar vererek yıllarca kandırdılar beni ve nihayet (iyileşmesi belki yıllar sürecek, belki de hiç mümkün olmayacak) müzmin bir hastalığım olduğunu kabul etmek zorunda kaldılar. Coşkulu ve heyecan dolu bir mizaca sahip ve tabii eğlenceye meraklı biri olmama rağmen, kendi köşeme çekilip yaşamımı tek başıma sürdürmek zorunda kaldım. Tüm bunlara rağmen arasıra kendimi dışarı atmak istediğimde de kulaklarım iyi duymadığı için öyle büyük bir hezimete uğradım ki, yaşadığım deneyimin üzüntüsü iki kat daha kötü oldu. Ancak insanlara daha yüksek sesle konuşmalarını, bağırmalarını söyleyemezdim ki! Nasıl söylerdim onlara sağır olduğumu ve nasıl söylerdim başkalarına kıyasla bende çok daha kusursuz olması gereken bir duyumun zayıfladığını? (…) Böyle giderse yaşamıma kendim son vereceğim… Beni bundan alıkoyan tek bir şey varsa o da sanattır. Üretmem gerektiğini hissettiğim her şeyi üretinceye değin bu dünyadan ayrılabilmem imkansız geliyor bana ve işte böylesine sefil -ama gerçekten sefil- bir hayatı sürdürmeye çalışıyorum”.

    Müzikte son nota müzikte son nokta
    Viyana’nın yükselen yıldızı
    1803’te çizilen bu portresinde genç Beethoven, çoktan Viyana’yı fethetmiş, soylularla ilişkilerini geliştirmişti.

    Yeni bir dünya, yeni bir yol

    Beethoven bu belgeyi kaleme aldıktan hemen sonra bestelemeye başladığı yapıtlarında bambaşka bir müzik dili benimseyecek; kendinden önceki klasik dönem bestecileri Haydn ve Mozart’tan öğrendiklerinin çok ötesine geçecekti. Bu tarihlerde üzerinde çalışmaya başladığı “III. Senfoni”sini (Op. 55) önce Napoléon’a ithaf etmeyi düşünmüş, ancak sonrasında onun kendini imparator ilan etmesinin ardından bundan vazgeçmişti. Günümüzde “Eroica” başlığıyla bilinen bu yapıt, senfonik müzik alanında gerçek bir dönüm noktasıdır ve çalgısal müzik Beethoven’ın elinde yepyeni bir anlatım gücü kazanmıştır.

    Beethoven’ın yaşadığı ve yapıtlarını yarattığı yıllar müzik dünyasında yeni alışkanlıkların ortaya çıktığı, giderek yerleştiği bir dönemdi. 18. yüzyılın ikinci yarısında güçlenmeye başlayan burjuvazi, Fransız Devrimi sonrasında 1800’lerin ilk çeyreği içinde toplum yaşamında söz sahibi olmaya başlayacaktı. Aristokrasinin güç kaybettiği bu dönemde soylu aileler yavaş yavaş sanat ve müzik koruyuculuğundan uzaklaşıyordu. Bununla birlikte, Beethoven tüm yaşamı boyunca soyluların desteğini yanında hissetmiş ancak hemen her davranışıyla bu desteğin kendi sanatçı özgürlüğünü kısıtlayamayacağını da onlara hatırlatmaktan geri kalmamıştı. Bestecinin yaşamöykülerinin hepsinde, bir prense ya da bir soyluya, kendi sanatçılığının onların asaletinden daha önemli olduğunu nasıl hatırlattığına dair pek çok anekdot yer almaktadır.   

    Beethoven’ın yaşamındaki ilginç ayrıntılardan biri de tüm müzik tarihi kitaplarında “gerçek anlamda ilk serbest çalışan besteci” olarak tanımlanmasıdır. Bu tanımlama büyük oranda doğru olmasına karşın, 1808’den ölümüne dek üç soylunun ona 4 bin Gulden yıllık sabit bir gelir sağlama taahhüdünde bulundukları ve bunu yazılı bir anlaşmayla güvence altına aldıkları da doğrudur. 1808’de Vestfalya Kralı Jérôme Bonaparte, Beethoven’a Kassel’deki sarayında yüksek bir yıllık ücretle müzik yöneticiliği teklif etmiş, besteci de bu fikre olumlu yaklaşmıştı. Ancak haber Viyana’da duyulunca dostları onun kentte kalmasını sağlayabilmenin yollarını aramışlar, sonunda her zaman yardımını gördüğü üç soylu -Prens Lobkowitz, Prens Ferdinand Kinsky ve Arşidük Rudolph- Beethoven’a yaşadığı süre boyunca yıllık bir ödeme yapmayı garanti etmişlerdi. Üstelik bunun karşılığında yalnızca Viyana’da kalmaya devam etmesi yeterliydi. Bu anlaşma, önceki yüzyıllarda emirlerinde çalışan müzisyenleri bir köle gibi gören soyluların yerini, sanatçıyı destekleyen bir varlıklı kesimin almaya başladığını da ortaya koymaktadır.

    Müzikte son nota müzikte son nokta
    Serbest çalışan ilk bestecilerden Beethoven büyük oranda, gerçek anlamda serbest çalışan ilk bestecilerdendi. 1808’den ölümüne kadar üç soylunun ona bağladığı sabit bir gelirle yaşasa da yaptıkları anlaşma Viyana’da kalması haricinde bir şart koşmuyordu.

    Beethoven müziğin hemen her türünde verdiği yapıtlarla bir süre sonra adını tüm Avrupa’da duyurmayı başarmış, ünü Viyana’nın dışına taşmıştı. Napoléon sonrası Avrupa’yı şekillendiren Viyana Kongresi (Eylül 1814-Haziran 1815) sırasında kente gelen devlet adamları onuruna düzenlenen konserlerde Beethoven’ın yapıtları da seslendirilmişti.

    Son dönem ve başyapıtlar

    Beethoven’ın üçüncü ve son yaratı dönemi olarak kabul edilen süreç 1820’lerin başından ölümüne dek sürmüş; bu yıllarda son üç piyano sonatı, Op. 123, Missa Solemnis, Op. 124, IX. Senfoni, son beş yaylı dörtlünün de aralarında bulunduğu başyapıtları müzik dünyasına armağan etmişti. Duyma yetisini tümüyle kaybettiği için çevresiyle ancak yazı yardımıyla anlaşabiliyor, dostları ona söylemek istediklerini günümüzde “konuşma defterleri” olarak anılan kağıtlar yardımıyla iletebiliyordu. Bu yıllarda Avusturya’da hüküm sürmekte olan sıkı sansür ve bunun etkileri zaman zaman bu defterlere yazılanlara da yansımıştır. Beethoven’ın dostu edebiyatçı Franz Grillparzer (1791-1872) bir keresinde “Sansür beni mahvetti” diye yazmış; kemancı Karl Holz (1799-1858) ise ona cevaben “İnsan fikirlerini özgür olarak açıklamak istiyorsa Kuzey Amerika’ya iltica etmeli” diye bir not düşmüştü. Holz’un ifadesiyle, “Gericilik ve aptallığa hizmet eden sansür karşısında, şairlerin işi müzisyenlere göre çok daha zor”du.

    Müzikte son nota müzikte son nokta
    İşitme duyusunu kaybeden Beethoven “konuşma defterleri” kullanıyordu.

    Beethoven 1826 Kasım sonunda Viyana dışına yaptığı bir yolculuktan dönerken kötü havanın da etkisiyle hastalandı ve sonrasında bir türlü eski sağlığına kavuşamadı. 24 Mart 1827’de durumunun iyice ağırlaştığını gören dostları rahip çağırarak bedenini kutsal yağ ile takdis etmişler, bu işlemin tamamlanmasının ardından besteci orada bulunanlara dönerek “Plaudite, amici, comedia finita est! (Alkışlayın dostlar, komedi bitti!)” demişti. İki gün sonra, 26 Mart 1827’de yaşama veda ettiğinde 57 yaşındaydı. 29 Mart’ta gerçekleşen cenaze törenine yaklaşık 10 bin kişi katılmış, Viyana’da yaşam durmuş, okullar tatil edilmiş, mezarı başında dostu Franz Grillparzer’in kaleme aldığı bir konuşma yapılmıştı. Bu konuşmanın son cümlesi Beethoven’ın müzik tarihindeki yerini ve onun kendinden sonra gelenleri nasıl etkileyeceğini çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyordu:

    “Onu takip edenler buradan devam edemezler, yeni baştan başlamaları gerekir; çünkü o, sanatı son noktasına getirdi”.

    Müzikte son nota müzikte son nokta
    Ölüm döşeğindeki karakalem resmi Josef Danhauser tarafından çizilmiş.

    Daha ayrıntılı bilgi için Beethoven – Müziğin Dönüm Noktası, Aydın Büke, Can Yayınları, İstanbul 2014.

  • Baktığımız sahneleri önceden gören sanatçı

    Baktığımız sahneleri önceden gören sanatçı

    Orhan Oğuz’u bugünkü genç kuşak esas olarak televizyondaki “Arka Sokaklar” dizisiyle biliyor. Bu yıl sinemadaki 50. yılını tamamlayan Orhan Oğuz, aynı zamanda unutulmaz filmlerin de yönetmeni. Peki böylesine başarılı bir kariyerin sırrı nerede? Kendisine sorduğumuzda önce “çalışmak” diyor ve ardından diğer önemli kareleri sıralıyor.

    Meslekte 50. yılınız ve geçen ay Orhan Kemal Emek Ödülü’nü aldınız. Profesyonel kariyerinizdeki kilometre taşlarına geçmeden, bu dünyaya uzak bir insan olarak şunu merak ediyorum: Siz görüntü yönetmenliğinden geliyorsunuz. Sinemada “görüntü yönetmeni” ne demek, ne iş yapar? Bizim göremediğimiz neyi görüyor, yönetiyor bu insan?

    ORHAN OĞUZ (O. O.) Bizim beyazperdede ve ekranda baktığımız-seyrettiğimiz planları, önceden görüp planlayan insandır görüntü yönetmeni. Sinemanın felsefesi ve dili, görüntü ile anlatmadır. Edebiyatla beraber yürür, şiirle beraber yürür; önemli olan görüntü ile o durumu yansıtmak, ifade etmektir. Bu bir bakış gerektiriyor tabii. Bir dizi aşamadan sonra, sinema perdesinde “19.6” gibi bakışınız oluyor. Ben mesela sizinle aynı şekilde bakmıyorum. İkimiz birlikte bir filmi izlediğimiz zaman da kesinlikle aynı şekilde bakmayız.

    #tarih Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü, meslekte 50. yılını kutlayan Orhan Oğuz’la konuştu.
    ‘19.6’lık bakış Kamera arkasında geçen yılların ardından, sinema perdesine “19.6” baktığını anlatıyor Oğuz. “İkimiz birlikte bir filmi izlediğimiz zaman da kesinlikle aynı şekilde bakmayız” diyor.

    Peki daha ortada senaryo hariç hiçbir şey yokken, bizim görmediğimiz bir görüntüyü siz nasıl tasarlıyorsunuz?

    O. O. Hikaye ile, anlatacağınız senaryo ile birlikte çalışırken. Mesela siz bir kitap okurken görüntüler oluşmuyor mu kafanızda? Diyelim “odaya girer, kapıyı açar ve karşısında da annesi vardır, konuşurlar…”. Şimdi bunu okuduğunuz zaman, bir evin görüntüleri gözünüzün önüne gelir. İşte bana da öyle görüntüler geliyor. Bunlar yüzlerce alternatifi olan görüntüler olabilir. Herkes başka görebilir. Her kişiye özel bir şeydir bu. Tabii görüntü yönetmenliği, yönetmenle beraber yürüyen bir meslek. Analog dönemde, bir görüntü yönetmeni olmak uzun seneler alıyordu. Yani muhakkak usta-çırak ilişkisi gerekiyordu.

    Usta-çırak ilişkisi Analog dönemde, görüntü yönetmeni olmak uzun seneler alıyor; mutlaka bir usta-çırak ilişkisi gerekiyordu. Oğuz’un ustalarından biri de 1967’de birlikte çalıştığı Cahit Engin’di.

    Analog dönemde çırak, ustanın nasıl gördüğünü mü görüyor?

    O. O. Hayır, orada önce teknik bilgileri alıyor ondan. Bu arada öğretmeyenler de var tabii. Ben mesela öğreterek gittim, hep öyle. Ancak öğretmenin de sınırları var. Sadece teknik imajlar verip işin tekniğini gösterebilirsin. Yani okullarda yapıldığı gibi. Ancak yaratıcılık kısmını, nasıl bakacağını öğretemezsin. O onun bakış açısıdır. Görüntü yönetmeni olmak için bu aşamalardan geçmek gerekiyordu. Ben asistanlığa başladım; 10 yıl sonra kameraman oldum; aradan bir 4 yıl daha geçtikten sonra görüntü yönetmeni oldum. O dönem riskli ve masraflı bir işti görüntü yönetmenliği.

    Niye pahalı? Niye pahalıydı daha doğrusu?

    O. O. Sinemasal bütçede bayağı negatif riskli bir işti. Hem pahalıydı, hem dolar üzerindendi. Laboratuvarlar da öyleydi. Zira o görüntü sadece bir kere alınıyor. Görüntü kötü ise işi yapan -yani yapamayan- insan yollanırdı. Mecburen yeniden çekilecek ve bu da tekrar masraf demek. Burada en önemli mesele bana göre yönetmenle beraber aynı şeye, aynı senaryoya bakmaya çalışmak, aynı duyguların kesişmesi. Ben hep en iyi yönetmenlerle çalıştım ve hikayeleri çekilecek olan senaryolar üzerinde çok yerde hemfikir olduk.

    Bu ünlü yönetmenler arasında özellikle bu “görüntü” meselesine en fazla önem veren kimdi?

    O. O. Hepsi. Zira onlar “göremiyorlardı”. Yani kamerayı sadece görüntü yönetmeni çalıştırdığı zaman görebiliyorlardı. Tabii yönetmen o aksı düşünüyor, bu aksı düşünüyor, planları çiziyor. Bazısı bütün planları çizerdi; mesela rahmetli Atıf (Yılmaz) Abi. Ben baktığım zaman onun açılarını görürdüm anında. Onun üslubu öyleydi. Bazısı ise daha doğaçlama giderdi. Mesela rahmetli Ömer Kavur daha doğaçlama, daha sakin ve entelektüel bir yönetmendi. Rahmetli Memduh Ün apayrıydı. Açıyı arardı. En iyi açıyı nereden buluruz, çekeriz diye düşünürdü. Ya da bir amorslu plan mesela çok önemliydi onun için: Bir gıdım sağa kayalım, bir gıdım sola kayalım… Tabii o sırada onlar da vizörden bakıyor. Ancak bu bir ayna görüntüsü. Bir ayna paralaks görüyor aslında. Ancak kamera çalıştığı zaman tonlar oturuyor. Onu da sadece görüntü yönetmeni görüyor. Çektikten sonra yönetmen “Tamam Orhancığım” diyor. Bu kadar yani. Finali o. Yani buradan ne çıkacağını, nasıl çıkacağını o da hayal ediyor. Aslında görüntü yönetmeni olarak onun perdeye yansıyacağı şekli aşağı-yukarı biliyorum ama yine de tam bilemiyorum; zira biz de aynadan görüyoruz. Bir tek diyafram oturuyor çalışınca kamerada.

    Şimdi ise istediğin kadar çekebilirsin. İstediğin yerden çekebilirsin. Her şeyi yapabilirsin. Çünkü karta çekiyor; bir hafızaya çekiyor. Mesela analog dönemde Doğu’da çalıştığımız zaman, diyelim 20 kutu çektin. Laboratuvara göndermen lazım. Çizik mi var, bozuk mu? Bilmiyorsun. Peki uçakla mı gönderelim, otobüsle mi gönderelim? Genelde otobüslere veriliyordu; zira havalimanında X-ray meselesi var ve oradan geçmemesi için ayrıca izin gerekiyor. Ve ancak laboratuvarda yıkanıyordu, banyo ediliyordu. Sağlam çıktıktan sonra rahatlıyorduk.

    Tekrarı olmadığı için, yaptığınız işe inanılmaz bir itina gösteriyorsunuz.

    O. O. Düşünün; diyorlar ki sana “üç kutu yandı”. Hangileri yandı önce bir kere? Hangi sahneler yandı? Korkunç bir şey. Ancak dünyada da bu böyleydi. Yani düşünsenize; yönetmensin, bir şeyler çekiyorsun, görmüyorsun. Kutulara koyuyorsun, duruyor bir kenarda. Otelin kasasına konuluyordu. Şimdi çekiyorlar, hemen link ile atıyorlar. “Hadi siz kurguya başlayın” diyorlar. Özel olarak negatifleri götürüp, getiren insanlar vardı.

    Görüntü yönetmeni olarak hangi yönetmenlerle, nasıl çalıştınız?

    O. O. Yönetmenlerin hepsi iyi bir görüntü yönetmeniyle veya alıştığı bir görüntü yönetmeniyle çalışmayı yeğler her zaman; çünkü kafaları uyuyordur, atmosferi biliyordur. Mesela Atıf Abi ile beş film çektik; her buluştuğumuzda başka bir hikaye. Ömer Kavur ile üç film çektik. Zeki Ökten ile, Memduh Ün ile film çektik. Hepsinin ruhları değişiktir. Ben onların senteziyim; öyle düşünüyorum. Hepsinden bir parça bende var. Yönetmenin bu yukarda bahsettiğim “görememe” hâli de var ya… Yönetmen olduğum zaman kendi filmlerimin görüntü yönetmenliğini de bir süre ben yaptım.

    Hangileriydi onlar?

    O. O. “Her Şeye Rağmen”, “Üçüncü Göz”, “Dönersen Islık Çal”, “Manisa Tarzanı”. Hâlâ analog dönemdeydik. Mizansenlerimi görüntüye göre kurmaya başladım. Şimdi bunu bir görüntü yönetmenine anlat falan filan, zor iş. Birçok şeyi de göremeyeceğim… Bundan dolayı “dijital”in çıkmasına çok sevindim ben. Önceleri tabii kalitesizdi ama şu anda her yerden görebiliyorsun. Yönetmen de görebiliyor. Herkes görüyor. Görüntü yönetmeni ile yönetmen daha iyi anlaşır oldular; görüyorlar çünkü. Yönetmen de kafasındaki görüntüyü orada arıyor. Aslında biraz sorunlar da oldu. Görüntü yönetmeninin hegemonyası kalktı ortadan. Artık hem ışıkları hem her türlü detayı monitörden görüyorsun. Kareyi görüyorsun en azından. O atmosferi de görebiliyorsun. Tabii ondan sonra “colour analyser”a falan giriyor ama, dijital teknoloji yepyeni bir çalışma sistemi ve algı meydana getirdi.

    Analog dönem “Her Şeye Rağmen”, “Üçüncü Göz”, “Dönersen Islık Çal” ve “Manisa Tarzanı” filmlerinde Oğuz, hem görüntü yönetmeni hem de yönetmen olarak çalıştığında henüz film endüstrisi dijital döneme geçmemişti.

    Bu yarım yüzyıllık meslek hayatınızda, biz seyircilerde de iz bırakan çok filminiz var. Peki sizin için önemli kırılma noktaları hangileriydi?

    O. O. 35 sayfalık bir hikaye vardı: “Her Şeye Rağmen”. Hikaye aslında çok basit. Hapisten niye çıktığını anlamadığımız bir adam. Kamu hizmetinde çalışamıyor; şoförlük arıyor ama kapılar yüzüne kapanıyor. Sonunda, eleman arayan bir kiliseye gidiyor. Elinde tesbihle giriyor içeri. Kendisi de tedirgin, civardakiler de, rahip de. Ona hemen “Ben hapisten çıktım ama biliyor musunuz?” diyor. “Sen cenaze arabasında şoför olacaksın. Ücretin de dolgun” deniyor. Ben bunu yapımcıya götürdüm. Senaryolar genellikle 100 sayfa civarıdır. Dedim ki “bunu çekeceğim”. Yapımcı Kadri Yurdatap ve Memduh Abi. Kadri Abi aldı dosyayı, bakmadı bile. Çekmeceye attı. “Yarın hazırlıklara başla” dedi. Şaşırdım. Çünkü ilk filmimdi. Hemen ekip kurmaya başladım. Sonra öğreniyorum, diyorlar ki Kadri Abi’ye “Orhan’ın senaryosunu okumadan falan yani nasıl kabul ettin?” O da “Ya, nasılsa görüntüler iyi çıkacak” demiş.

    “Her Şeye Rağmen” filmi dünyayı gezdi ve dünyanın her yerinden ödüller aldı. Ben çoğuna gidemedim. Bir zaman sonra “Üçüncü Göz” filmini çektim. O film de bir yönetmeni anlatıyordu. Arkasından “Dönersen Islık Çal”, “Manisa Tarzanı”, “Eksi Bir” geldi.

    Cannes Film Festivali’ne gittik. “Her Şeye Rağmen” filmimizin gösterimi vardi. Bekliyoruz, insanlar sırada. Orada bir haber geldi. “Filmde çizikler var. Bunu seyirciye söylemek zorundayız” dediler. Ağladım ben orada. Neyse ki Atilla Dorsay devreye girdi; söylemediler. Film başladı. Rulonun hep başında çizikler vardır. Böyle bir çizik atar, sonra yerine oturur. Aynen öyle oldu. Kadri Abi’ninki laboratuvardan yeni çıkmış kopya ve tertemiz. Seyircilerden 1 kişi çıkarsa arkası gelir mi diye düşünüyorum. Kimse çıkmadı. Sonunda herkes ayağa kalktı. Biz loca gibi bir yerdeyiz. Çılgın bir alkış koptu! O sırada hanım hamile. Ertesi gün bir telefon: “Doğuramıyor, hemen gel, psikolojik olarak doğuramıyor”. Atladım uçağa hemen. Uçakta öğrendim ödül aldığımı. Kaptan pilot söyledi.

    Daha sonraki dönüm noktalarından bahseder misiniz biraz?

    O. O. Çok süründüğüm zamanlar oldu. Yönetmen olarak bana gelen birkaç iş vardı. Ticari format taşıyan. O ticari formatı hemen anlarsın zaten. Onun için hep direndim. Sonunda çok parasız kaldım ve “Büyü” diye bir filme başladım. Beni tanıyan sinema izleyicisi “Büyü” filmine başladığım zaman bana e-postalar atıyor. “Ne oluyor hocam, sen şimdi böyle ticari işler mi yapıyorsun?” diye soruyor. Antalya’da çekilecek olan bir korku filmi bu. Ben bunu aldım götürdüm Doğu’ya. Doğu’nun içine soktum. Bomboş bir köy. Böyle bir atmosferde iş bambaşka bir hâle büründü tabii. Sonra “Hayda Bre” filmi geldi. Dijital çektiğim ilk filmdir.

    Halen devam eden ve 15 yıldır yönettiğiniz “Arka Sokaklar” dizisi, Türkiye’de rating rekorları kıran, sürekli ilk sırada bir yapım. Nedir bunun sihri?

    O. O. Bunun öncesinde “İkinci Bahar’ı çektim; çok güzel bir hikayeydi ve çok tutuldu. Ondan evvel “Baba Evi” ve “Süper Baba” vardı. “Arka Sokaklar” ise polisiye bir dizi. Bunu nasıl çekerim diye düşündüm. Çizgiroman çok severdim çocukken, hâlâ bayılırım. Çizgiroman karelerinde bir tür hız vardır; o kareden bu kareye. Çarşamba günleri Kinowa gelirdi bayiye. Gece 2’de Nişantaşı’nda bayinin önünde beklerdik. Beni çok etkileyen bir tempo vardı. Aynı şey Red Kid için de geçerli; aldığımda, çizgiromanla beraber zaman geçireceğim bir ortamı önceden hazırlamış olurdum. Yani yolda falan bakmazdım; ona özel bir zaman ayırırdım. Sinemaya gitmek gibi. “Arka Sokaklar”da da bu heyecanı nasıl yakalarım diye düşündüm. Sonunda o karelerin hem yakın hem genel planlarının da aynı heyecanı taşıması gerektiğini düşündüm. Bunun için de çok kameraya ihtiyacım vardı. Onun içindeki o heyecan var ya; onu karelerle yakalamak için çoklu kameraya geçtim. Büyüsü burada işin. Bu üslupta zaman zaman kameralar sallanıyor ama bir heyecan var altta. Önce en çok gençler izliyordu. Ortayaşlı ve yaşlı kesim “kameralar biraz daha az hareket etse iyi, göremiyoruz” dediler ama sonrasında onlar da alıştı.

    “Arka Sokaklar” hiçbir diziye benzemiyor. Yeni nesil artık çizgiroman okumuyor belki ama çizgiroman seyrediyor. Biz nasıl bir dönem bayi kapısında bekliyorsak, insanlar da şimdi dizinin o haftaki bölümünü bekliyor. Bu duygu, o duygu!

    ‘Arka Sokaklar’ın başarısının sırrı Orhan Oğuz, 15 yıldır popülerliğini koruyan “Arka Sokaklar”ın başarısını, bir çizgiroman mantığıyla tempoyu sürekli ayakta tutmasına bağlıyor.

    Dizinin formatı sinemadan farklı şüphesiz. Dolayısıyla meydana getirdiği etki de farklı. Nedir bu fark?

    O. O. Tabii aslında dizi, sinemadan daha zor. Sinemada halkı topluyorsun, ışıkları söndürüyorsun, al seyret diyorsun. Yani bir anlamda onu mecbur tutuyorsun. Televizyon olduğu zaman bakmayabilir. Ekrana hep arkadan vurmak gerekir. Bana bak, bak bana! Çorbayı içerken, hem çorbayı içsin hem dönsün izlesin. Mesela sesler yükseliyor, bir yerde bomba patlıyor. Veya biri taş atıyor, cam kırılıyor vs. Neden? Zira seyirci çorba içerken sesi duyunca “ne oluyor” diye dönüyor. Dönmesini istiyorum. Neredeyse her sahnenin böyle bir tarafı var. Bir yerlerde bir şeyler oluyor, koşuşmalar oluyor. Seyirci, nereye koşuyorlar diye izliyor. Benim içsel tempom da öyle. Benim sinemadaki üslubum da böyle. Bir heyecan var, neler olacak, hep bir sonraki durum nedir gibi… Edebiyatta da öyle değil mi? Yani güzel bir roman okurken, “Dur bakalım, şimdi ne olacak” diye sayfaları çevirmek.

    Orhan Oğuz için yaşlı diyemeyiz ama doğum tarihiniz belli: 1948. Siz bu olgunluk döneminde bu kadar genç insanları etkileyebilmeyi, onların bakışaçısını yakalamayı nasıl başardınız?

    O. O. Bu tabii her şeyden önce okumakla, hayatı takip etmekle ve çok iyi arkadaşlar seçmekle oluyor. Bilgi alışverişi, beslenme. Ben mesela Cihangir’den ayrılamıyorum, burada besleniyorum. Siyasetle ilgilenenleri, onların heyecanlarını da anlamıyorum. Yaptığım filmlerde de kenarda köşede kalmış, görmediğimiz insanları arıyorum. İnsanlar belki onu görmemiştir, bakıp geçmiştir diye onu gösteriyorum. Hangi hükümet gelirse gelsin bizi iyi yaşatmak zorunda diye düşünürüm. Bizim onları düşünmememiz lazım. Ben işimi düşüneyim, filmimi yapayım, dizimi çekeyim, resmimi yapayım. Siyasetten anlamadığıma da çok memnunum. Eğer anlasaydım, belki siyaseti filmlerime karıştıracaktım, bayraklar-pankartlar açacaktım. O da filmlerimi zedelerdi. İki tane milletvekili ismi sayamam.

    Orhan Oğuz, Muzaffer İzgü uyarlaması “Zıkkımın Kökü”nde yönetmen Memduh Ün.

    Dünyada büyük bir dizi piyasası var. Sinema deseniz, o da dev gibi. Bizde neden olamıyor?

    O. O. Sinema şöyle olamıyor. Mesela 1930’ları çekemezsin Türkiye’de. 1930’ların dekorlarını kuramazsın. O insanların giysilerini giydiremezsin. Görselliğini hiç bir zaman tutturamazsın sinema olursa. Zira en fazla 2 saatlik bir iş. Ancak dizi olursa kuruluyor; en az 50 bölüm düşünülerek. Bu, işin teknik tarafı. Bir de hukuki tarafı var. İyi filmlerimizi niye görmüyoruz, niye gösteremiyoruz? Altyapımız yok. Yasamız yok. Endüstrimiz yok. Bireysel yapımcılar var. Bireysel savaşıyorlar yani. Yani ABD’den, Avrupa’dan yapımcı bulabilirsin. Warner Bros.’a “bu filmi al dağıt” diyebilirsin; ama bu büyük paralar demek.

    Bizde yasa olmadığı için telif hakları da olmuyor. Mesela benim dizi 15 yıldır kimbilir kaç defa gösterilmiştir. Telif falan yok. Mesela Avrupa’ya festivallere gittiğimizde, “Ooo Orhan Bey, sizin adanız falan vardır herhalde” diyorlar. Tabii yapımcıya zorlayamazsın telifi, bireysel kalırsın. “Ben bundan telif istiyorum” diyemezsin; bunu ancak yasa der. Mesela Devlet Tiyatroları var. Devlet Sinemaları var mı? Yok. Mozambik’de sinema yasası var, bizde yok. Çok ayıp! Ben bu diziden kazandığım parayı filmlerime harcıyorum. Bir anda beş kuruşsuz kalıyorum. Sonra yine hadi dizi çekimi.

    Bir de sinema çok ciddi bir iş. Bence bir bilim dalı. Kolektif bir iş. Senaryosu var, kameramanı var, görüntü yönetmeni var, yönetmeni var. Uzun bir hazırlık dönemi gerektiriyor.

    “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” filminde Şener Şen’le birlikte.

    Sinema yasasının çıkması için bir dönem adımlar atılmıştı diye hatırlıyorum.

    O. O. Bir dönem rahmetli Adnan Kahveci uğraştı bununla. Sonra 2004’te tekrar bir girişim oldu. Tayyip Erdoğan böyle bir yasayı çıkarabilirdi ama, bizim sinemacılar “Biz size hayranız ama partinizden nefret ediyoruz” gibi bir açıklama yaptılar. Orada her şey bitmişti zaten. Yani Türk sinemasının hâlâ yasası yok. Telif hakları yok. Hâlâ dünyaya sinema pazarlayamıyoruz. Bir-iki dizi pazarlanıyor şimdi ama sinemada bir etkimiz yok. Ben bir film yapıyorum; işte Nuri bir film yapıyor. Birkaç iyi yönetmen var. Birkaç ödül alıyoruz ama o kadar. Diğer taraftan mesela Meksikalılar, Hollywood ile çalışıyor. Hindistan kendisi zaten yapıyor ve hepsinin yasaları var. Bu aslında bizim yaramız. Türk sinemasının yarası. Bu işi de bence sadece cumhurbaşkanı yapabilirdi. Onu da işte böyle mahvettiler. Halbuki o gerçekten dersini iyi çalışmıştı ve konuya hâkimdi.

  • Dünya edebiyatını Türkçeye taşıyan insan

    1928 doğumlu Gani Yener, 1950’li yılların başından itibaren İngilizceden yaptığı tercümelerle dünya edebiyatının önemli eserlerini dilimize kazandırır. Gani Bey 60’lı yıllarda o dönemki Elif Kitabevi’nin yurtdışında tanınmasını sağlar ve 70’li yıllarda pek çok ünlü uzmanı da yayınevinin dostu yapar.

    Sahaflar Çarşısı’nın 60’lı-70’li yıllarına damgasını vurmuş birkaç büyük simasından biridir Gani Yener Bey. Şeyh Muzaffer Ozak, Nizamettin Aktunç, İsmail Akçay, Raif Yelkenci, Necati Alpas, Arslan Kaynardağ, Ali Ertem gibi bugün hayatta olmayanlar dışında, yaşayan iki büyük ustadan biridir. Kıymetli İbrahim Manav ustamız ile birlikte hayatta olan en büyük meslek büyüğümüzdür.

    Yazarımız Emin Nedret İşli, Gani Yener’le birlikte

    Artık evlerine çekilmiş olan bu iki büyük ustadan Gani Bey’i, kendilerinden çok şey öğrenmiş bir çırak olarak anlatmak, tanıtmak istiyorum. Gani Yener 1928’de İstanbul’da doğmuştur. Babası işinsanı Hikmet Bey, annesi Nezihe Hanım’dır. 1940’ta ilkokuldan mezun olup Galatasaray Lisesi orta kısmında okumuştur. High School’dan 1946’da mezun olmuş ve babası Hikmet Bey’in sahibi olduğu Şark-Yenen Çikolata fabrikasında çalışmaya başlamıştır. Ailesinin sahibi olduğu fabrikaları yöneten Gani Bey, Nebioğlu Yayınevi tarafından çıkarılan Türkiye’de Kim Kimdir Ansiklopedisi’nde “fabrikatör” olarak yer alır.

    Yener, daha önce babası Hikmet Bey’in sahibi olduğu Şark-Yenen Çikolata Fabrikası’nda çalışıyordu.

    1950’li yıllarda Adnan Menderes’in siyasi baskısıyla karşılaşan Yener ailesi ve Gani Bey, kendilerine ait fabrikalarda çalışan yüzlerce işçinin Menderes’in kurdurduğu Vatan Cephesi’ne üye yapılmasını onaylamadıkları için kısa zamanda hükümetin hışmına uğrar. Çeşitli siyasi ve mali-hukuki baskılar sonucu iflas ederler. Gani Yener’in bu tarihten sonra yapabileceği iki iş kalmıştır. O da çevirmenlik ve kitap ticaretidir. Bir yandan yetkin İngilizcesiyle kitaplar çevirirken, öbür yandan kapanan fabrikaların hukuki ve mali sorunlarıyla uğraşır.

    İlk çevirdiği kitap, H. F. Longellow’dan Evangeline, Bir Acadie Hikâyesi adını taşır. Hilmi Kitabevi’nin yayımladığı bu eserin tarihi 1951’dir. Yine Hilmi Kitabevi aynı yıl H. Rider Haggard’ın Hazreti Süleymanın Hazineleri isimli eserinin çevirisini basar Gani Yener’in. Bu çevirileri daha sonraları Lord Byron’dan Chillon Mahpusu (1958), T. J. B. Spencer’dan Tenkit Sanatı (1962), A. Eisner Putnam’dan Kongo Pigmileri Arasında Sekiz Yıl (1962), R. T. Cross’tan Yuvanın Saadeti (1963), Agatha Christie’den Nil Cinayeti (1963), G. Wickham-G. Brereton’dan Dram Sanatı (1964), Andrew L. Stone’dan Öldüren Dakikalar (1965), Mihail Şolohov’dan Don Nehri Sakin Akar” (4 Cilt, 1965), Richard Llewellyn’den Vadim O Kadar Yeşildi ki (1966), Ignacz Kunos’dan Yaşayan Masallar Dizisi (1968), Ignacz Kunos’dan Türk Masalları (1986) izler.

    Yayıncı ve çevirmen Arslan Kaynardağ’ın açtığı Elif Kitabevi’nin dünya kitapçıları arasında söz sahibi olmasında azımsanamayacak bir katkısı olan Gani Yener, Hazreti Süleyman’ın Hazineleri, Evangeline gibi çevirileriyle de hatırlanıyor.

    Bu çeviri faaliyetinin yanısıra, 1951 Komünist Tevkifatı sırasında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden çıkarılan Arslan Kaynardağ’ın Sahaf Muzaffer Özak’ın yardımı sayesinde açtığı Elif Kitabevi’ne her türlü desteği vermeye başlar. Elif Kitabevi’nin kuruluşuna ve Arslan Kaynardağ’ın dünya kitapçıları arasında söz sahibi olmasında Gani Yener’in katkısı çok büyüktür.

    Varlıklı zamanlarında Sahaflar Çarşısı’nın gözde kitap toplayıcısı Gani Yener, ailenin maddi kayıpları sonrasında biriktirdiği büyük kitap koleksiyonlarını yavaş yavaş elden çıkarmaya başlar. İlk satılan mühim birikimi, Halkevi dergileri koleksiyonudur. Özen ve titizlikle toplanan Halkevi dergileri, dağılmadan Boğaziçi Üniversitesi kütüphanesine satılır. Hem kitabiyat bilgisi hem de İngilizceye vukufu nedeniyle Gani Bey, Elif Kitabevi’nin yurtdışında tanınmasını sağlar ve 70’li yıllarda pek çok biliminsanını yayınevinin dostu yapar. O dostluklara örnek olacak bir mektup, dünya çapındaki halkbilimcimiz Prof. İlhan Başgöz’ün kaleme aldığı mektuptur. Gani Yener’e yazdığı mektupta şöyle der:

    “Indiana University

    Department of Uralic and Altaic Studies

    27. 01. 1989

    Sevgili Gani,

    Memleket, hayat ve insan sevgisi ile dolu mektuplarınla beni gerçekten içlendiriyor ve sevindiriyorsun. Karacaoğlan’ın dediği gibi “Üç beş kişi kaldı türkü diyenler”. Sen onların haslarından birisin. Doğa ile başbaşa, renkli dünya artık tarihlerde ve düşlerde kaldı. O kadar ki, kendi akrabam çocuklar mandanın ne olduğunu bilmiyorlar, bulgur pilavı yememişler. Kendi kültürlerinde bu kadar yozlaşma anlaşılır şey değil. Yerden ve geçmişten kopmak zamanımızdaki kızgınlıkların en önemli nedeni bence. Ayağını basacak yer bulunmazsa nasıl ayakta duracaksın?

    Benim dramım başka türlü. Burası benim yerim değil. Ama, çalışma alanım yerli, tümden bizim. Onun için çok sıkılsam da, ara sıra senin gibi kadir bilen dostlardan bir ses geldi de “Hoca seni unutmadık, bize katkını küçümseme” dendi mi içim sevinçle doluyor.

    “Yaran-ı vefadan bizi özler bulunursa, düştük seferi gurbete muhtac-ı duayız”.

    Sevgiler ve sağlık, esenlik dilekleri yollarım.

    İlhan Başgöz

    P.S. Ganiciğim, 8-10 kitaplık bir seri basacak zengin bir yayıncı biliyorsan bana adresini yazar mısın?”

    Halen evinde muhteşem bir kütüphaneyi muhafaza eden Gani Yener, Elif Kitabevi’nde arka planda kalmayı tercih ederek mütevazı hayatını sürdürmüş; henüz yazılmamış Türk çeviri tarihinin kahramanlarından biri olarak edebiyatımıza eşsiz eserler kazandırmıştır. Büyük ustaya sağlıklı ömürler diliyor, emekleri için şükranlarımızı sunuyoruz.

  • Ulusal bayramlarımız nostalji değil, hafızadır!

    Ulusal bayramlarımız nostalji değil, hafızadır!

    Hem katılımcıların hem halkın büyük bir heyecanla yer aldığı ulusal bayramlarımız, bir ülkü birlikteliği, bir mutluluk oldu hep. Bayramlarımız sadece milletçe biraraya gelmenin bir sembolü değil, aynı zamanda yakın tarihimizin unutulmaması yolunda bir vefa, bir bilinç geleneği.

    Ne bayramlardı o bayramlar… Ulusal bayramlarımızdan sözediyorum; içtenlikle ve coşkuyla kutlanan bayramlarımızdan. Bazılarında çok yorulurduk hatta üşürdük ama coşku hiç içimizden eksik olmazdı. Kendimizi mutlu hissederdik. Bir vatan sahibi olmanın gururu, bir ülkü birlikteliği ile birbirimize bağlanmanın şenlikleriydi onlar. Çocukluk ve gençliğimde içinde bulundum; daha sonraları gazetecilik mesleği gereği bol bol izleme fırsatım oldu. Kuru bir gözle değil, fotoğraf makinesinin objektifi ile saptama olanağı bulduğum büyük kalabalıklara karıştım. Halkımın coşkusunu, gururunu ve değişik duygularını, bu arada zaman zaman insana mutluluk verebilecek görüntüler de yakalamaya gayret gösterdim…

    Şimdilerde, “acaba o eski duygular törpülendi mi, köreldi mi?” sorusunu soruyorum kendime. Kesinlikle hayır! Biz yaşlanırız ama ruhumuz asla. Atatürk ve cumhuriyet ruhu ilelebet payidar kalacak bu topraklarda.

    Elbette o güzel bayramların tarihçelerini uzun uzadıya anlatmak mümkün değil. Sadece birkaç değinmeden ve “fotografik hafıza”dan ibaret olacak onlara dair aktaracaklarım.

    29 Ekim

    Sèvres Antlaşması ile sadece Karadeniz’e açılan ve Orta Anadolu’da birkaç vilayeti kapsayan bir alana dönüşmüştü ülkemiz. Ancak Türk ulusu bu duruma razı olmayacaktı. Yepyeni bir ordu kurulmuş, Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Kurtuluş Savaşı ile tam bağımsızlık kazanılmış ve Lausanne Antlaşması ile bu tescil edilmişti. 29 Ekim 1923’te cumhuriyet resmen ilan edildi. 29 Ekim, Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda Türk ulusunun en büyük bayramı olarak betimlenmiştir. Cumhuriyet Bayramı Türkiye’nin her köşesinde stadyumlarda, spor alanlarında ve şehirlerin önemli meydanlarında resmî kuruluşların katılımı ile kutlanır. Geceleri de fener alayları alışılmış olaylardandır. Çocukluğumda ve gençliğimde halkın da bu bayramlara büyük bir şevkle katıldığına tanık olmuşumdur.

    Hiç unutamadığım bir anı: İlkokul 5. sınıf öğrencisiydik. Boynuma bir kumbara astılar; bir kız arkadaşıma da içi çiçek biçiminde kâğıttan rozetlerle dolu bir sepetçik. Kızcağız ayak parmakları üzerinde yükselerek insanların yakalarına o rozetlerden iğnelemeye çalışıyordu. Ondan sonra ben kumbarayı sallayıp şıkırdatarak rozet takılan kişiye uzatıyordum. O da gönlünden kopan birkaç kuruşu kumbaraya bırakıyordu. Toplanan paralar Kızılay yararınaydı.

    Cumhurbaşkanının, Cumhuriyet Bayramı’nda TBMM protokol salonunda tebrikleri kabul etmesi bir gelenekti. 27 Mayıs darbesinden sonra, 1961’deki törene bütün elçilik mensupları klasik resmî üniformaları ile iştirak etmişlerdi. Bu olay bir daha yinelenmedi.

    23 Nisan

    “Gazi Meclis” olarak anılan TBBM’nin açılış gününün, bir ulusun uyanış ve şahlanışının başlangıç noktası olması sebebiyle elbette bir bayram olarak kutlanması gerekirdi. Mustafa Kemal Ankara’ya gelip yerleşince,19 Mart 1920 tarihindeki bir bildiri ile Ankara’da bir meclisin açılacağını ve seçimler yapılmasını tebliğ etmişti. Seçimler kısa bir süre içinde yapıldı. Toplam 337 milletvekili seçildi ama, bunlardan sadece 115’i Ankara’ya ulaşabilmişti. Mustafa Kemal yayınladığı bildirge ile meclisin açılış tarihini 23 Nisan olarak belirlemişti. İlk meclis binası, Hacıbayram Camii’nde kılınan namazdan sonra dualarla açılmıştı.

    O zamanlar özellikle şehit çocuklarını himayesine almasından dolayı Himaye-i Etfal Cemiyeti olarak anılan Çocuk Esirgeme Kurumu çok gözde bir dernek konumundaydı. Atatürk’ün Türk çocuklarına armağan ettiği 23 Nisan’ı derneğin 1937’de “Çocuk Bayramı” ilan etmesi üzerine bu isimle tescillenmiş oldu. Egemenliğimizin ilk millî bayramı olarak, önceleri saltanatın kaldırıldığı gün olan 1 Kasım 1922 kabul edilmişti. 1935’te iki bayram kendiliğinden kutlanan tek bir bayram olarak birleşti. Nihayet 1980 sonrasında bu ulusal bayramımızın adı “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” oldu. 23 Nisan şenlikleri 1979’dan itibaren TRT tarafından uluslararası katılımlarla bir çocuk festivaline dönüştürülmüştü.


    1970’li yılların 23 Nisan’larında çocuk parlamentosu kuruluyor ve bu iş için gerektiğinde TBMM toplantı salonu tahsis ediliyordu.

    19 Mayıs

    Bilindiği gibi Atatürk’ün Nutuk‘u “1919 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım” tümcesi ile başlar ve “vaziyet ve manzarayı umumiye” olarak Anadolu’nun perişan durumu detaylı şekilde anlatılır. Bu tarihte ilk kez Samsun’da 1926’da “Gazi Günü” olarak kutlamalar yapıldı. Beşiktaş Spor Kulübü’nün girişimi ile 1935’te yapılan bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçı ile “Spor Bayramı” kişiliği kazandırılmıştır. En son 1980’lerde “Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla tescil edilmiştir.

    Bayram, belli bir süre öncesinde Samsun’dan yola çıkan ve üzerlerinde “Gençlikten Atatürk sevgisiyle cumhurbaşkanına” yazılı bir flama ve “sevgi bayrağı” adı verilen büyük boyutlu bayrağımızın taşıyan bir grup atlet tarafından başlatılır. Bunlar Ankara’ya kadar koşarak, O’nun emanetlerini başkente ulaştırır.

    Ankara’da adı 19 Mayıs Stadyumu olan statta geleneksel hâle getirilmiş tören yapılır. Ondan sonra gençliğin jimnastik ve folklor gösterilerine geçilir. Gösterileri yapanlar daha çok orta dereceli okulların öğrencileridir. Bu gösterilerde bir dönem özellikle Harp Okulu öğrencilerinin katkısı büyük olurdu. Bayram dolayısıyla özel koşular da düzenlenirdi. Türkiye’nin her tarafında da benzeri gösteriler düzenlenirdi.


    Harp Okulu öğrencileri, Gençlik ve Spor Bayramı’nda günün anlam ve önemini yansıtmak için yaşıtlarından daha ustalıklı tablolar meydana getirmeye çalışırdı.

    30 Ağustos

    Dertli günler sona ermiş, cumhuriyet kurulmuştu. Gazi, eşi Lâtife Hanım ile birlikte yurt gezilerine başlamıştı. 30 Ağustos 1924 tarihinde Dumlupınar Şehitler Anıtı’nın açılış töreni için Afyon’a gelmişti. Gazi, anıtın başında yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk Devleti’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada atıldı. Ebedi hayatı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, bu gökyüzünde uçuşan şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin ebedi kurucularıdır. Burada esasını koyduğumuz Şehit Asker Anıtı işte o ruhları, o ruhlarla birlikte gazi arkadaşlarını, fedakar ve kahraman Türk milletini temsil edecektir”.

    Kurtuluş Savaşı’na son noktayı koyan 30 Ağustos zaferi sadece bir kahramanlık destanı değil, aynı zamanda savaş taktiği bakımından da bir kurmaylık şaheseridir. Bu bayram, tüm ulusça kahraman askerlerimize bir şükran armağanı olarak adanmıştır.

    Ankara Hipodrom’da yapılan 30 Ağustos Zafer Bayramı geçit törenleri Silahlı Kuvvetlerimizin gücünü dosta-düşmana göstermesine de vesile oluyordu. Törenlerde temsilî bir Seymen alayı…

    Takvimlerimizde resmî tatil olarak belirlenmiş bu bayramlardan başka, bayram olarak bildiğimiz kutlama günlerimiz de var. Bunların bazıları zaman içinde unutuldu. Ancak henüz anılarımızda ve fotoğraflarımızda yaşayanlar da mevcut.

    Örneğin düşman işgaline uğramış her beldemizin kurtuluş günü yerel bir bayram olarak kutlanır. Ayrıca Denizcilik Bayramı, sahili olan pek çok ilimizde canlı bir şekilde yaşatılır. Karasularımız içinde kendi limanlarımız arasında yolcu ve yük taşıma işini sadece kendi gemilerimizle yapma hakkını tanıyan kabotaj yasasının kabul edildiği tarih olan 1 Temmuz 1926’dan beri, o gün deniz şenlikleri için benimsenmiştir.

    1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı, özellikle liman kentlerinde coşkuyla kutlanırdı. Bu kare Sinop’tan…

  • ‘Tanrı’nın eli’, futbolun ilahına değdi

    ‘Tanrı’nın eli’, futbolun ilahına değdi

    Bir yanda skandalları, mafya ilişkileri, “en büyük pişmanlığım” dediği uyuşturucu bağımlılığı; bir yanda milyonlara yoksulluğunu, ezilmişliğini unutturan, onu ilahlık seviyesine taşıyan bu dünyadan olmayan yeteneği… Adına kilise bile kurulmuştu ya bu dünyada Tanrı olmak kolay değildi. Sonunda Eduardo Galeano’nun dediği gibi “sırtında taşıdığı ağır çarmıhın” altında kaldı.

    026-031
    Buenos Aires’in yoksul mahallesinden kurtulmak için yeteneğine sarılan küçük Maradona. 

    Yeryüzünün gördüğü en büyük solak o. Yeşil sahalarda döktürmüş bir asri zamanlar sanatçısı. Kimilerine göre mezhep, bazılarına göre aşk. Gözünden yaş döküldüğünde Arjantin ağlamıştı; güldüğünde bir ulus dimdik ayaktaydı. Ayağının yaptıkları sadece bir insanoğluyla karşılaştırıldı, eliyse Tanrı’ya atfedildi. Kimbilir belki gerçekten de Tanrı varoşlarda büyüyen bu delikanlının sol ayağını özenerek yaratmıştı.

    Kusurlu insanların belki de en kusursuzuydu Diego Armando Maradona. Ötekilerin sesi, fakirlerin nefesi, yüz milyonların sevgilisiydi. Çimlerde sanatını konuştururken, düştüğü uyuşturucu batağı yüzünden bizleri daha fazlasından mahrum bırakmıştı. İdollerinden George Best’in ve pek sevdiği, bacağına dövmesini bile yaptırdığı dostu Fidel Castro’nun öldüğü günde aramızdan ayrılması ise ancak ilahi bir tesadüfün sonucu olabilirdi.

    30 Ekim 1960’da Buenos Aires’in fakir bir varoş mahallesinde başladı öyküsü. İtalyan kökenli göçmen Maradona ailesinin küçük gecekondusuna, dört ablasının ardından doğan beşinci çocuktu. Hep erkek çocuk isteyen babasının yüzünü sonunda o güldürmüştü. Doğduğu Villa Fiorito’da o tarihlerde asfalt yoktu. Kanalizasyon deseniz, o da yoktu. Yoksulluktan kurtulması için üstün bir yeteneğe sahip olması gerekiyordu. Oğlana Diego ismi verilmişti. Gelecekte pek çokları gerçekten de adı gibi “seçilmiş” olduğuna ikna olacaktı. Yaygın inanışa göre bu isim, 12 Havari’den biri olan Aziz Yakup’tan geliyordu.

    026-031-2
    Sihirli sol ayak  Maradona’nın kızı, Dalma Maradona, efsanenin ölümünün ardından babasının milyonları kendisine hayran bırakan sol ayağına bir papatya taktığı fotoğrafı paylaştı. 

    Daha minicikken sarıldığı meşin yuvarlak, en sevdiği oyuncağıydı. Futbol, milyonlarca insan için olduğu gibi onun için de umut demekti. Argentinos Juniors altyapısına 11 yaşında seçildiği gün, kimliğinden doğum tarihini kontrol etmek istemişlerdi. Çocuk, o kadar iyiydi ki… Boyu bacak kadar olsa da olgun biri gibi oynuyordu. A Takımın maçlarında devre aralarında topla akrobatik hareketler yapan ufaklık, seyircileri eğlendiriyordu. Hatta tevatüre göre sıkıcı bir karşılaşmada taraftarlar “çocuk kalsın” diye tezahürata başlamıştı.

    Henüz çocuk yaşta verdiği ilk röportajında yapacaklarını adeta müjdelemişti. Dünya Kupası’nda oynayacak, ligde şampiyon olacaktı. Ama çok daha fazlasını başardı. Futbol oynarken hep bir şeyi düşlüyordu. Ailesine bir ev alacak, o gecekondu mahallesine asla bir daha geri dönmeyecekti.

    Kulübünün, stada on dakika uzaklıkta bir apartman dairesi verdiği Maradona Ailesi’nden mutlusu yoktu. Ama yıldız adayı çocuğun omuzlarına ev geçindirme sorumluluğu bindiğinde sadece 15 yaşındaydı.    

    İlk lig maçına çıktığında 16’sında bile değildi. Sahaya girdikten birkaç dakika sonra çalımladığı Juan Domingo Cabrera da tarihte yerini almıştı: Onun sahada komik duruma düşürdüğü binlerce faninin ilkiydi. İlk millî maç içinse sadece dört ay beklemişti. Tesadüf bu ya rakip, kendisinden önce dünyanın gördüğü en büyük solağın bir zamanlar Dünya Kupası’nda final oynattığı Macaristan’dı. Arjantin, kendi topraklarında 1978 Dünya Kupası’nı kazanıp askerî cuntayı havalara uçururken, henüz reşit bile olmayan delikanlı kadroda değildi. Takımın solcu teknik direktörü César Luis Menotti, Maradona’nın çok genç olduğuna inanıyordu. Belki de bazıların dediği gibi, o kirli şampiyonluğun parçası olmaması için ilahi bir tesadüf gerçekleşmişti yine.

    Ertesi yıl Japonya’da düzenlenen Dünya Gençler Şampiyonası’nın mutlak favorisiydi Arjantin. Takımı, büyüklerin de hocası olan Menotti çalıştırıyordu. Güney Amerikalılar güle oynaya kazanırken, Maradona döktürüyordu. Altı defa ağları sarsan Maestro, ayrıca organizasyonun en iyi futbolcusu seçilmişti. Artık resmen dünya sahnesindeydi.

    Argentinos Juniors formasıyla beş yılda 100’den fazla gole imzasını atan yıldızın bir sonraki durağı merak ediliyordu. Ülkenin devlerini peşinden koşturan delikanlı, River Plate’i reddedip 1981’de onların ezeli rakibi Boca Juniors’a evet demişti. Bir aşk öyküsü böyle başlamıştı. Son nefesine kadar da devam etmişti.

    Buenos Aires’in sarı-lacivertlilerinde sadece bir sezon oynayabilmişti. 40 maçta 28 gole imza atan Maradona, takımını şampiyonluğa taşımıştı. 1982’de İngiltere’yle Arjantin arasında Falkland Savaşı patlak vermiş; bir zamanlar üzerinde güneş batmayan imparatorluğun kazandığı harp resmen bitmeden de İspanya’da Dünya Kupası demir almıştı. Korkulan olmamış, iki ülke birbiriyle oynamadan turnuvaya veda etmişti.

    026-031-3
    Anne sevgisi  Maradona’nın özellikle gençlik yıllarında futbola dair en büyük hayallerinden biri annesi “Doña Tota”yı (Dalma Salvadora Franco) yaşadıkları yoksul mahalleden kurtarmaktı. Yıldız adayı, hayalini gerçekleştirip annesini bir apartman dairesine taşıdığında sadece 15 yaşındaydı. 

    O zamanlar statü gereği ilk grup aşamasını geçen 12 takım dört gruba bölünüyor, kendi aralarında oynadıkları maçlar neticesinde birinciler yarı finale yükseliyordu. Menotti’nin idaresindeki Tangocular, ilk aşamayı geçseler de turnuvayı şampiyon bitirecek İtalya ve Brezilya’nın olduğu ikinci grupta sonuncu olmuşlardı. “Kaddafi” lakaplı İtalyan Claudio Gentile’nin hayata küstürdüğü Maradona, beklentilerin altında kalmış; Brezilya maçının sonunda attığı tekmeyle kırmızı kart görüp Dünya Kupası’nda erken havlu atmıştı.

    Şampiyona sonrasında Barcelona’ya transfer olduğunda zamanın dünya rekorunu kırmıştı. Katalan diyarında gözler ona dikilmişti. Bordo-mavilileri zafere mi taşıyacaktı yoksa 47 ayın sultanında da olduğu gibi beklentileri karşılayamayacak mıydı?

    026-031-4

    Millî takımdan hocası Menotti’yle bu sefer Gaudi’nin şehrinde buluşmuşlardı. Maradona, Dünya Kupası’na veda ettiği kent de olan Barselona’da hayal kırıklığı yaşıyordu. Teselliyi kokainde bulmuştu. Aslında “hayatının pişmanlığı”yla Napoli’den çok daha önce tanışmıştı. Ligde şampiyonluk yaşayamamış, Kral Kupası zaferi kimseye yetmemişti. Kazanılan değil de kaybedilen finalde yaptıklarıyla “persona non grata” olmuştu. Athletic Bilbao’nun galibiyetinden sonra Kral Juan Carlos’un önünde rakiplerine tekme tokat giriyor, kendisini bir önceki sene sakatlayan Andoni Goikoetxea’dan böylece intikam alıyordu. Tribündeki on binler ve ekranları başındaki milyonlar gözlerine inanamıyordu. Artık İspanya’da barınması imkansızdı, ikametgahını yine değiştirecekti. Bir sonraki adresi Napoli’ydi.

    Bir kentin yazgısını futbolla değiştirmek

    Aslında San Paolo (Aziz Pavlus) Stadyumu’nda 75 bin kişinin toplandığı imza töreninde yaşananlar, bir kentle bir insanın yaşadığı aşk filminin ilk fragmanıydı. 5 Temmuz 1984’te basın mensuplarına takdim edildiği salonun tavanındaki mazgaldan ona tezahürat yapan taraftarlar, rüyalarının gerçek olduğuna inanıyordu. İtalya’nın en fakir şehirlerinden birinde sorun çoktu fakat artık Maradonaları vardı. Sanki gökten inmişti, herkesin beklediği bir ilah gibiydi. Yine aynı imza töreninde ona Napoli mafyası soruluyordu. Onlarla yakınlığı yıllarca sürecekti…

    Daha önce tarihinde sadece iki İtalya Kupası kazanmış takım, onunla birlikte kanatlanıyordu. Belki de kendini bir bakıma evinde hissediyordu. Aslında şehri, şampiyonluğa taşımadan yaptığı bir hareketle çoktan fethetmişti. Hasta bir çocuk yararına düzenlenecek gösteri maçını kulüp reddedince, arkadaşlarıyla birlikte çocuğun evinin dibinde sahne almış; gerekli para bu sayede toplanmıştı.

    Kendisi de 7 Kasım 1984’te Buenos Aires’te evlendiği Claudia Villafañe’yle iki çocuk sahibi olacaktı. 2009’da Maradona’nın da doğumunda bulunduğu torununun babası ise, bugün Arjantin Millî Takımı’nın golcüsü olan Sergio Agüero olacaktı. Bakalım o ufaklık da meşin yuvarlağın büyüsüne kapılacak mı?

    1986’da Dünya Kupası Meksika’daydı. Güney Kore, İtalya ve Bulgaristan’la aynı grupta yer alan Arjantin, lider olarak üst tura çıkmıştı. Sıradan bir kadroları vardı. Teknik direktör Carlos Bilardo’nun işi zordu. Beş gol atıp beş de asist yapan Maradona, ülkesini zafere taşırken bir destana imza atmıştı. Bir daha böyle bir performans görülmeyecekti. Hep Pele’yle karşılaştırılan oyuncu, bu turnuvada onu aşmıştı.

    Özellikle çeyrek finalde İngiltere’ye karşı yaptıkları inanılmazdı. Falkland Savaşı’ndan dört yıl sonra Arjantin rövanşını alırken, top dört dakika arayla iki defa ağları bulmuştu. İlkinde kendi deyişiyle “biraz Tanrı’nın eli, biraz Maradona’nın kafası” vardı; ikincisinde ise ilahi bir zarafet! Dakikalar 51’i gösterirken, orta saha oyuncusu Steve Hodge’un gelişigüzel uzaklaştırdığı top, kaleci Peter Shilton’la Maradona’yı karşı karşıya getirmişti. Rakibinden 20 santim kısa olan 1.65 metrelik bücür, bir şekilde topa dokunmuştu. Mücadelenin Tunuslu hakemi Ali bin Nasır orta noktayı gösterdiğinde, “Tanrı’nın Eli” fenomeni doğuyordu.

    026-031-5
    Napoli’nin kahramanı  Maradona, 25 Temmuz 1984’te Napoli renkleriyle ilk defa antrenman yaparken. Bundan 36 yıl sonra Napoli’de bir duvar resminde Maradona’nın meşhur “Tanrı’nın eli” pozisyonu halen yaşıyor (altta). 

    Kimileri Falkland’ın gölgesinde bu eli ilahi adalet olarak yorumlarken, bazıları bunun büyük bir sahtekârlık olduğunu söyleyecekti. Aradan geçen 34 yıla rağmen de taraflar pozisyonlarını koruyor. Bu golü yiyen file bekçisi, Maradona’nın ölümünden sonra bile onu asla affetmediğini yineleyedursun, İngiliz futbol efsanesi Paul Gascoigne, Shilton’a biraz da muzipçe “bugün o el sayesinde tarihe geçtiğini” hatırlatıyordu. İngiltere’nin efsanevi teknik direktörü Sir Bobby Robson’ın “Bobby Robson: More Than a Manager” (Bobby Robson: Bir Menajerden daha Fazlası) belgeselinde, pozisyonu ağlayarak anlatması da unutulmaz olsa gerek.

    İkinci golse başlı başına bir sanat eseriydi. Kendi sahasından aldığı topu yaklaşık 60 metre süren Maradona, beş rakip oyuncuyu çalımladıktan sonra fileleri sarsmıştı. Pozisyonda onunla beraber koşan arkadaşı Valdano, topu filelerden alıyordu. Bilerek yapmıştı bunu. Çünkü birçoklarına göre tarihin en güzel golünün her tekrarında o da olacaktı, “Van Gogh’un odasındaki karyola”ydı.

    026-031-6

    Yarı finalde Belçika’ya iki gol atsa da bu maçta futbol tarihinin en ikonik karelerinden biri yaşanıyordu. Duran top ona hızlı bir şekilde oynanınca, kurulan baraj anında dağılmış; oyuncularla tek başına karşı karşıya kalmıştı. Zaten hayatı boyunca “Ben tek, siz hepiniz” diye haykırmamış mıydı?

    Finalde Almanya’yı 3-2 yenen Tangocular taçlanırken takımın 10 numarası, markajdan bir türlü kurtulamamıştı. Dakikalar 83’ü gösterirken, bir anlığına rakibini ekarte eden Maestro’nun kaçırdığı Jorge Luis Burruchaga’nın golü şampiyonu tayin etmişti. Bu arada o muzaffer takımın 82 yaşındaki hocası Bilardo’ya manevi oğlu Maradona’nın öldüğü söylenemiyormuş. Bakalım ilk kimden duyacak…

    026-031-7
    ‘Tanrı’nın eli’  1986 Dünya Kupası çeyrek finalinde Maradona, Arjantin adına İngiltere’ye karşı dört dakika arayla iki gol atmıştı. Halen tartışılan ilk golde kendi deyişiyle “biraz Tanrı’nın eli, biraz Maradona’nın kafası” vardı. 1986’da Dünya Kupası’nı kaldırırken (altta). 
    026-031-8

    Dünya Kupası’nın en iyi oyuncusu seçilen Maradona, ertesi yıl başka bir destana imzasını atıp Napoli’yi lig şampiyonluğuna götürmüştü. Avrupa’nın belki de en kaotik şehrinin mabedi olan San Paolo Stadyumu’nda oynanan o maç sırasında sokakta kimsecikler yoktu. Kuzeyin büyük şehirleri tarafından hep aşağılanan o fakir kent sonunda gülmüştü. Tüm sorunlar bir günlüğüne unutuluyordu.

    1989’da UEFA Kupası kazanılıyor; ertesi yıl Napoli yine İtalya’nın zirvesine çıkıyordu. Çok değil, 40 gün sonra aynı ülkede Dünya Kupası başlamıştı. Son şampiyon Arjantin, turnuvanın galasında Kamerun’a yenilerek birçoklarını şaşırtsa da, sonradan yine final görecekti. Brehme’nin penaltısıyla Almanlar gülerken, maçın sonuna Maestro’nun gözyaşları damgasını vurmuştu.

    Kokain kullanımı giderek artan Maradona, önce uyuşturucudan ceza alacak, sonra da Sevilla’ya transfer olacaktı. Dünya Kupası’na vedası, 1994’te dopingle olmuştu. Sahalardan men edilme kararı tüm yeryüzü için büyük şoktu. Bangladeş’te olaylar çıkmış; öğrenciler sınavlara girmeyi reddetmişti. Bir futbolcu, hiç görmediği bir diyarda bu kadar sevilebilir miydi? Cevap basitti, omzunda Che, bacağında Fidel’i mezara taşıyacak kadar seven ve dövmelerini yaptıran bu adam, isimsiz milyarların kahramanıydı. 60 yıllık yaşamı, bütünüyle bir başkaldırıydı. Sayesinde yaşama tutunduğu Castro’yla aynı gün ölmesi ise ilahi bir şaka olsa gerek.

    Maestro, gerek Napoli, gerek Arjantin’i zafere taşırken yer yer o kadar kötü oyuncularla beraber sahne almıştı ki orkestrayı sadece yönetmemiş, kemanı, flütü, klarneti, fagot, timpaniyi de çalmak durumda kalmıştı. Fakat çok sevdiği Boca’da 1997’de futbola veda eden efsanenin hocalığı çok kötüydü. 2010 Dünya Kupası’nda çeyrek finalde elenen Arjantin’in başındaydı. Veliahtı Lionel Messi, onun gölgesinden kurtulamamıştı. Yine de bu oyundan kopamıyor; kalbi son nefesine kadar meşin yuvarlak için çarpıyordu. Ta ki 25 Kasım 2020’ye kadar…

    Bir ulus ilahına, milyonlar ilham kaynağına ağlıyor. Arjantin’de nasıl bir çılgınlık olduğunu şöyle anlatmalı: 1998’de 38. yaş gününde kurulan Maradona Kilisesi’nin 200 bine yakın üyesi bulunuyor. Ölümünden sonra üç gün yas edilmesine de haliyle şaşmamalı. Dünyanın en kanlı futbol rekabeti olarak da bilinen Buenos Aires derbisinin taraflarından River’ın bile onu hayırla anması manidar. Tıpkı vefatından sonra birbirlerine sarılarak gözyaşı döken River’lı ve Boca’lı taraftarlar gibi… İtalya’da kuzeyin zengin takımları, efsaneye saygı duruşlarını onun kalelerine yolladığı muhteşem gollerle gösteriyor.

    026-031-9
    1986 Dünya Kupası’nın yarı finalinde çekilen bu ikonik karede Maradona, 6 Belçikalı oyuncuya karşı tek başına. 

    Skandalları, mafyayla ilişkileri, en büyük pişmanlığım dediği uyuşturucu bağımlılığı… Belki de insanoğlunun tüm zaaflarını kendisinde toplamıştı. Ona tapanlar kadar olmasa da ondan nefret edenlerin sayısı da az değil. Usta yazar Eduardo Galeano boşuna dememişti: “Maradona, Maradona olduğu için sırtında çok ağır bir çarmıh taşıyor olsa gerek. Bu dünyada Tanrı olmak çok zor bir şey; daha da zoru, Tanrıların emekliye ayrılmasına izin verilmediğini, bedeli ne olursa olsun Tanrı olarak kalmaları gerektiğini fark etmek. Ve Maradona’nın durumu emsalsiz, dünyanın en ünlü sporcusu, yıllardır futbol oynamıyor olsa da, Dünya Kupası’nın popülerliğinden kaynaklanan bir hava atma ihtiyacı. Demek istediğim şey, onun Tanrılar arasında en insancıl olanı olduğu. Bunun sebebi içimizden herhangi birine benzemesi. Ukala, çapkın, zayıf. Hepimiz böyleyiz! Hepimiz aynı topraktan yapıldık. Bu yüzden insanlar Maradona’da kendilerini görüyor. Gökyüzünün yukarısından bize saflığı gösteren ve bizi cezalandıran bir Tanrı değil o. Yani, Maradona erdemli bir Tanrıya en az benzeyen şey, o putperestlerin Tanrısı” diye… Ülkesinde duvarlarda yazan “Kendi hayatında ne yaptığın önemli değil Diego, bizim hayatımıza ne kattığın önemli” cümlesi her şeyi anlatıyor.

    Maradona, büyülü sol ayağıyla sıradan insanlara büyük düşler gördüren bir yıldızdı. Sanki biraz da bu yükün altında kalmıştı. Askerî cuntanın ezdiği halkın sevgilisi; milyonların hayata tutunma gerekçesiydi. Doğduğu toprakların çok uzağındaysa, belki de fakir bir şehrin kuzeyin zengin kentlerine direnişinin simgesiydi. “Peygamber” olduğu Napoli’de, bir daha asla tekrarlanmayacak bir destanı yazdığı stadyuma ismi verilecek. Pavlus alınmasın da, sahi “Tanrı” varken, aziz de kim!

    Belgesellerle, kitaplarla ‘Maestro’

    Sayısız şarkıya, belgesele, kitaba konu olan Arjantin futbol efsanesinin hakkında çekilen Emir Kusturica’nın 2008 tarihli “Maradona”sı ve Asif Kapadia’nın 2019 tarihli “Diego Maradona” belgesellerini özellikle anımsatmalı. Kusturica’nın filminde Maradona’nın günah çıkardığı diyaloglar dikkat çekerken Kapadia, yüzlerce saatlik çekimi oldukça güzel harmanlıyor. Bu belgesel, İngiliz yönetmenin çocuk dâhiler ve şöhret üçlemesinin son halkası. Kapadia, daha önce oldukça hazin bir şekilde hayatlarını kaybeden Formula 1’in unutulmaz pilotu Ayrton Senna’yla müzisyen Amy Winehouse’u da beyazperdede ölümsüzleştirmişti.

    026-031-10,
    026-031-11

    Otobiyografisi El Diego ile Jimmy Burns’ün özellikle Arjantin’de çok eleştirilen Hand of God (Tanrı’nın Eli) kitapları da Maestro’nun yaşamına ışık tutan yapıtlardan…

    Kusturica’nın filminde Manu Chao’nun “La Vida Tombala” şarkısını dinlerken gözü dolar Maestro’nun. “Eğer Maradona olsaydım, tam da onun gibi yaşardım” der İspanyol asıllı Fransız şarkıcı. Aynı belgeselde Maradona’nın kendisinin söylediği “La Mano de Dios” (Tanrı’nın Eli) şarkısının sözleri ona dair belki de her şeyi özetliyor: “İsa bile hata yaptıysa, ben nasıl yapmayayım”.