Etiket: Sayı:78

  • Osmanlılarda istifa etme ve ‘affını talep etme’

    Son zamanlarda özellikle Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifası veya görevden affı üzerine; bu mekanizmanın devletin üst kademelerindeki uygulanma yöntemlerine dair tartışmalar yaşanıyor. İlk ve klasik Osmanlı devrinde ancak vefat, azil veya “siyaseten katl” ile görevden ayrılan üst düzey bürokratlar, Tanzimat’tan sonra istifa (Arapça ‘afv’ kelimesinden) mekanizmasını türlü şekillerde kullanmışlardı.

    Ülkemizde uzun süredir istifa müessesesinin yürürlükten kalktığına, başarısız yöneticilerin istifa yoluyla görevden ayrılmalarının bir erdem olduğunu unuttuklarına dair eleştiriler sıklıkla vuku buluyordu. 2020’nin Nisan ayında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifası, devlette üst düzey yöneticiler, Bakanlar arasında uzun yıllardır gerçekleşen ilk istifaydı ancak istifası kabul edilmeyince görevine devam etti.

    Geçen ay ise Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın sosyal medya üzerinden duyurduğu istifası, toplumda belli bir şaşkınlık uyandırdı. İstifanın cumhurbaşkanı tarafından kabulüne giden süreçte medyanın takındığı tavır ve ilgili devlet kurumlarının sessizliği de tartışmalara yolaçtı. Albayrak’ın sosyal medyadaki açıklamasında “göreve devam etmeme kararı aldım” dendiği hâlde, Resmî Gazete’de “görevden affını istediği ve af talebinin kabul edildiği” şeklinde bir ibare bulunması da tartışmaları sürdürdü.

    Üst düzey istifa zincirine en son katılan Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi Bülent Arınç oldu. Arınç da yine sosyal medya üzerinden, bir televizyon programında dile getirdiği görüşlerinin, kamuoyunda ve cumhurbaşkanı nezdinde topladığı tepki üzerine, “görevden affını veya istifasını” beyan etmeden “görevden ayrılma talebi” terkibi ile istifasını duyurdu.

    Cumhuriyet devrinde istifa mektuplarının çoğunda “istifa” kelimesinin kullanılmasından kaçınılarak “çekiliyorum, ayrılıyorum, görevimi bırakıyorum” gibi daha mülayim kelimelerin tercih edildiği görülür. İşin aslında, Arapça “afv” kelimesinden türeyen “istifa” kelimesini “görevden istifa” veya “görevden af talebi” biçimlerinde kullanmak dilbilim açısından aynı anlama gelir. 1680’de basılan Meninski Sözlüğü’nde de afv ve istifa, “bağışlanmayı istemek”, “özgür sayılmak” anlamlarıyla karşılanmıştır. 1841 tarihli Hançerî sözlüğü de Fransızca “démission” kelimesinin Türkçe karşılığı olarak “mansıbını terketmek-istifa” açıklamasını vermektedir.

    Günümüzdeki algıya göre ise istifa tek taraflı bir olgudur ve kişinin iradesine bağlıdır. Devletin kamu personelini “affetmesinden” sözedilemez. 657 sayılı “Devlet Memurları Kanunu” da memurlara “görevden çekilme” olarak tanımladığı istifa hakkını vermektedir. Olağanüstü hâl, seferberlik, savaş hâli ve genel hayatı olumsuz etkileyen afetlerde istifa hakkına sınırlama getirilmesi de aynı kanunda zikredilir. Yaşadığımız pandemi günlerinde bazı sağlık personelinin istifalarının engellenmesine dair yayınlanan yönetmelik, biraz zorlama bir yorumla Covid19’un “genel hayatı olumsuz etkileyen afetler” arasına dâhil edilmesiyle mümkün olmuştur. Özel kanunlarıyla sınırlanan stratejik noktalardaki ve millî güvenlik ile ilgili personellerin dışında, devletin istifa talebini kabul etmemesi mümkün değildir.

    Cumhuriyet döneminde görevinden istifa eden çok sayıda başbakan ve bakan olmasına karşın, Tanzimat öncesi Osmanlı sadrazamlarından istifa edenler çok azdır. Hukuken istifayı engelleyen bir kanun, örf, teamül bulunmamakla birlikte, sadrazamların çoğu azledilerek veya “siyaseten katledilerek” görevlerinden ayrılmışlardır. Hadım Mehmed Paşa, Hadım Mesih Paşa, Çalık Ali Paşa gibi sadrazamlar padişahlarla açıkça restleşerek istifa etmişler, katledilmeden ömürlerini sürdürebilmişlerdir. Tanzimat sonrasında “siyaseten katl” kuralının uygulamadan kaldırılması, daha fazla sadrazam ve üst düzey bürokratın görevlerini istifa ile terketmelerine imkan sağlamıştır. 2. Meşrutiyet döneminin başladığı 1908’den devletin sonuna kadar tüm sadrazamlar -bir suikast sonucu öldürülen Mahmud Şevket Paşa ve Babıâli Baskını adı verilen hükümet darbesinde zorla istifa ettirilen Kâmil Paşa dışında- istifa yoluyla görevden ayrılmışlardır.

    Babıâli Baskını ile zorla istifa ettirilen sadrazam Kamil Paşa.

    Osmanlı devrinin genelinde asker, ulema ve kalem erbabından devlet görevlilerinin istifa taleplerindeki en yaygın gerekçe, yaşlılık veya hastalıktır. Yaşlılığından dolayı ata inip binemeyenler yani “rükûb ve nüzûle iktidarı olamayanlar”, bulunduğu şehrin havasına, suyuna uyum sağlayamayanlar, İstanbul’a veya yakın bölgelere tayin edilmeye uğraşır; bunu başaramayanlar ise genellikle istifayı, yaşı uygunlar ise emekliliği tercih ederdi.

    Babıâli bazen bulunulan yerin havasına uyum sağlayamama gerekçesini hiç dikkate almazdı. Basra Valisi Hamdi Paşa 1894’te Basra’nın kötü havasına uyum sağlayamadığı için istifa etmiş ancak Babıâli bu istifayı kabul etmemiş, “eslâfınız tarafından şimdiye kadar oranın havasının kötülüğünden kimse şikâyet etmemişken sizin de görevinize devam etmeniz tavsiye olunur” cevabı verilmişti (BOA. BEO 461/34567). Bu cevabı alan Hamdi Paşa “Basra’nın havasının kötülüğü” gerekçesini dile getirmeden gerçek istifa sebebini açıklayarak “Bahriye nazırının adamı olan Basra bahriye kumandanının sekiz senedir aynı görevde olduğunu; nazır tarafından kendisiyle uğraşması için kumandana gizli yazı gönderildiğini; bu adamla aynı yerde görev yapamayacağından başka bir yere tayin edilmesini” talep etmiştir (BOA. Y. A. HUS. 309/34).

    Tayin edildikleri görevlerde liyakatlerinin bulunmadığı düşüncesiyle istifa eden neredeyse yok gibidir. Böyle nadir örneklerden biri, 1868’de Divan-ı Ahkâm-ı Adliye azalığına tayin edilen Aleko Bey’in, hukuk muamelatına vakıf olmamasından dolayı yetersizliğini sebep göstererek görevden affını talep etmesidir (BOA. İ. DH. 40049).

    1868’de Divan-ı Ahkâm-ı Adliye azalığına tayin edilen Aleko Bey, hukuk muamelatına vakıf olmamasını sebep göstererek görevden affını talep etmiş.

    Bilhassa dış temsilciliklerde görevli Osmanlı memurlarının maaşlarının zamanında ödenmemesi sebebiyle istifalarına da sıklıkla rastlanır. Son Sadrazam Ahmed Tevfik Paşa, Berlin sefiri iken maaşlarının aylarca ödenmemesi nedeniyle çektiği sıkıntıların tahammül edilecek düzeyi çoktan geçtiğini belirterek defalarca maaşının düzenli ödenmesini talep eder. 29 Mayıs 1905 tarihinde gönderdiği şifre yazıda “işbu hâle sabır ve tahammül etmeye kudretim kalmadığından yeʽs ve fütur ile alilü’l-vücud olmaktansa hizmet-i mülkiye ve askerîden afv buyurulmaklığımı bir lutf-i şahane olarak tekrar ale’t-tekrar merhamet-i seniyyeden istirham eylerim” der. Bu yazısına da cevap alamayınca 31 Mayıs’ta çektiği şifrede Berlin’den Wies-Baden’e hareket edeceğini haber verir (BOA. Y. PRK. EŞA 47/75).

    Ya maaş, ya istifa
    Son Sadrazam Ahmed Tevfik Paşa ve Mısır Fevkalade Komiseri Ahmed Muhtar Paşa, maaşlarıyla ilgili sorunları çözülmezse istifayı tercih edeceklerini söyleyenlerden.

    Mısır Fevkalade Komiseri Ahmed Muhtar Paşa da tahsisatının elçilik tertibinden verilmemesinden ettiği şikayetin dikkate alınmamasına içerlemiş. Maaşı süfera tertibinden verilmediği takdirde afv-ı şahaneye istinaden istifayı tercih edeceğini bildiriyor. Ya maaşının arttırılması yahut istifasının kabulüne dair irade bekliyor (BOA .Y. PRK. MK. 9/62).

    Mısır Fevkalade Komiseri Ahmed Muhtar Paşa.

    İstifa etmenin doğal bir hak olduğuna ve bu hakkın kullanımına dair çok sayıda örnek bulunsa da istifanın padişahın hukukuna tecavüz olarak algılandığı istisnai durumlar da mevcuttur. 1. Abdülhamid devrinde Serdarlar Kâtibi Abdullah Efendi, tayin edildiği Surre Eminliği görevini kabul edip hilat dahi giydirilmişken, iki gün sonra mali kudretinin bu göreve yetmeyeceğini beyan ederek istifa etmek istemiş, istifasının kabul edilmeyeceği düşüncesiyle hastalandığını bildirmiş. Sadrazam bu hastalığın yalandan olduğunu; Abdullah Efendi’nin çok parası, malı, mülkü olduğu halde dünyalık biriktirmeye fazla meyilli olduğundan Surre Eminliğini kabul etmediğini belirtince; 1. Abdülhamid “ulü’l-emre itaat etmediği” gerekçesiyle Abdullah Efendi’nin sürdürülmesini emrediliyor. Bu konudaki emri bizzat padişah kendi eliyle sadrazamın telhisi üzerine yazmıştır (BOA. HAT 54616).

    1. Abdülhamid’in Hatt-ı Hümayunu
    Tayin edildiği Surre Eminliği görevinden istifa eden Serdarlar Kâtibi Abdullah Efendi’nin, “ulü’l-emre itaat etmediği” gerekçesiyle Sultan 1. Abdülhamid’in el yazılı emriyle sürgüne gönderilmesi.

    Osmanlı devrindeki istifaların en ilginçlerinden biri, Tophane Nazırı Ahmed Bey’inkidir. Tayin edildiği Şam kapı kethüdalığından göreve başlamadan kolaylıkla, kimsenin başı ağrımadan istifa edebilmesi, başlı başına değerlendirilmeyi hakeden bir hadisedir.

    Şam valisinin İstanbul’da çeşitli makam ve şahıslara gönderdiği bohçalardaki çok değerli hediyeleri ucuz parçalarla değiştirdiği tespit edilen Şam kapı kethüdasının bu eylemini haber alan 2. Mahmud, sadaret kaymakamından kethüdanın azledilmesini ve yerine Tophane Nazırı Ahmed Bey’in getirilmesini ister. Emir gereği göreve tayin edilen ve kendisine hilat giydirilmek üzere Babıâli’ye getirilen Ahmed Bey; padişahın emrini yerine getirmek üzere olanca sadakatiyle canı gönülden hizmet edeceğini belirtir; ancak şer’i bir özrü olduğunu anlatmasına izin verilmesini rica eder. Verilen izin üzerine mazeretinin hikâyesini anlatır. Bir ara Çelebi Mustafa Paşa’nın, 4. Mustafa zamanında sadrazam olmadan önceki valiliğinde kapı kethüdalığını yapmıştır. O sıralarda Çelebi Mustafa Paşa’ya sadakatle hizmet ederken münafık düşmanlarının gammazlaması üzerine paşa tarafından kethüdalıktan çıkarılarak Çanakkale Boğazı’na sürülmüştür. Paşa sadrazam olunca da her an başına kötü şeylerin gelmesi ihtimaliyle korku içinde yaşamıştır. O vakit bir daha vezir kapı kethüdalığı görevinde bulunursa, karısının kendinden boş olması için “talak yemini” etmiştir. 2. Mahmud’un kendisini Şam Kapı Kethüdalığına tayin etmesi üzerine, eğer bu göreve başlarsa yemini gereği karısını boşaması şart olacaktır. Yani bu tayin konusunda “şer’i bir özür” ileri sürmüştür. Sadaret kaymakamı kendine gayet makul gelen bu mazereti 2. Mahmud’a iletince, o da Ahmed Bey’in özrünü kabul etmiş ve onun yerine İkinci Tezkireci Abdi Bey’i Şam Kapı Kethüdalığı’na tayin etmiş!

    Ahmed Bey’i düştüğü bu zor durumdan hiç zarar görmeden kurtaran “talak yemini”nin daha sonraki başka atama ve istifalarda da kullanılıp kullanılmadığını tespit edemedim. Şimdilik Ahmed Bey’e özgü bir mazeret ve istifa sebebi olarak tek örnek kabul edebiliriz.

    1 BELGE’NİN BELGESİ

    İstifa gerekçesi olarak ‘şer’i bir özür’ ileri sürülünce, 2. Mahmud bunu kabul etti

    2. Mahmud’un Hatt-ı Hümayunu Tophane Nazırı Ahmed Bey’in, vali kapı kethüdalığı görevini kabul ederse karısını boşamak üzere yemin etmesi “şer’i bir mazeret” sayılarak, kapı kethüdalığından istifa etmeyi başardığının belgesi.

    Kâimmakâm Paşa

    Şam Kapı Kethüdâlığını Ahmed Bey’in adem-i kabûlü mâniʻ-i şerʻi olduğuna mebnî olduğu takdirce maʻzûrdur. Tezkire-i Sânî Abdi Bey’e ilbâs-ı hilʻât oluna.

    Şevketlü Kerâmetlü Mehâbetlü Kudretlü Veliyy’i-niʻmetim Efendim Padişahım

    Şam Kapı Kethüdâsı, Şam valisinin ber-muʻtâd gönderdiği bohçaları müşârunileyhin gönderdiği gibi heyʻetiyle mahallerine vermeyip, açıp içinden zî-kıymetlerini alıp, yerine rahîs baha ile eşya alıp vazʻ eylediğini mukaddema söylediler. İtimat olunmamış idi. Bu irtikâbı tahkîk olundu ve bundan mâʻada Devlet-i Aliyye’min idaresinin mugâyiri olarak kendi kavl-i hoduyla biraz münasebetsiz mevad tahrir ve irae-i tarîk ederek müşârunileyhi tağlît ve Hicaz mesâlihi memûriyetinden işgâl ve betâʻetine bais olmağla bu makûle sâʻî-i bi’l-fesâd âdemin müşârunileyhin hidmetinde olması şânına nakîsa îrâs edeceği derkârdır. Binaenaleyh merkûmu azl edip yerine Tophane Nazırı Ahmed Bey’i getürüp Şam valisine kapı kethüdası nasb ve ilbâs-ı hilʻat edip keyfiyeti tarafımdan olarak müşârunileyhe tafsîlen tahrir edesin Mısır valisi Hicaz tarafına âmâde olmağla müşârunileyh ile bi’l-muhâbere vakt-i maʻlûmede hareket eylesin deyü beyaz üzerine şeref-yafte-i sudûr olan hatt-ı hümâyûn-ı [bu hatt-ı hümayun için bkz. BOA.HAT 23316] kerâmet-makrûn-ı Şâhâneleri mefhûm-ı münîfi üzere der-akab mûmâileyh Ahmed Bey kulları Babıâli’ye celb ve ilbâs-ı hilʻat olunmak üzere keyfiyet kendisine işrâb olundukda emr u fermân efendilerimizindir [okunmuyor] ve azâd kabul etmez kölesi ve bende-zâdesi olduğuma [binaen?] emr u fermân-ı Şâhâne buyurulan hidemât-ı seniyyeden {ne makûle?] hidmete memur kılınır isem muktezâ-yı ubûdiyet ve sadakatim üzere [silinmiş] hidmete ve tediye-i fermûde-i seniyyeye ez-cân u dil mutâvaat edeceğim âlimü’s-sır ve’l-hafâyâ olan Cenâb-ı Hakk’a malum ve evliyâ-yı umûrda dahi meczûm ise de bu maddede özr-i şerʻî ile maʻzeretim derkâr olmağla istimâʻına rağbet buyurulur ise ifâde edeyim. Mukaddemâ sadr-ı esbak Çelebi Mustafa Paşa’nın kapı kethüdalığı hidmetine tayin kılındığımda kapı kethüdalığına müteferriʻ hidmetinde ibrâz-ı sadakat ile hidmet etmiş iken bazı taraflardan müşârunileyhe ilkâ-yı nifak ile hidmet ve sadakatim mukabelesinde mükâfat olarak kapı kethüdalığından ihraç ve hakkımda suʻi muamele ve tağrîb suretlerinde Bahr-i Sefid Boğazı’na tayin edip katı külli rahnedar ve bî-huzur ve vakt-i sadaretinde Boğaz’da bulunduğum müddette suʻi muamelesi havfıyla bî-şuur etmiş olduğundan fî mâ baʻd vüzera kapı kethüdalığı hidmetinde bulunmamak üzere talak-ı yemîn etmiş olduğumdan maʻzuriyet-i şerʻiyem vardır yoksa hâşâ sümme hâşâ irade-i seniyyeye bir günâ muhalefet had ve garazım değildir deyü eymân-ı mugallaza ile inbâ ve istiʻfâ ederek talepkâr-ı mazeret olmuş ve fî nefsi’l-emr mîr-i mûmâileyh kulları mukaddema kapı kethüdalığı maddesinden mutazarrır ve rahnedar ve bu vechile dahi özr-i şerʻîsi vukûʻa gelmiş olduğu ve müşârunileyhin kapı kethüdalığına çesbân âhar kullarından her kime irade-i seniyyeleri müteallık olur ise hilʻati ilbâs olunacağı muhat-ı ilm-i âlîleri buyuruldukda ol bâbda ve her halde emr u fermân şevketlü kerâmetlü mehâbetlü kudretlü veliyy’i-niʻmetim efendim padişahım hazretlerinindir.

  • Olağandışı senenin olağanüstü sporcuları

    Olağandışı senenin olağanüstü sporcuları

    2020’de birçok ulusal ve uluslararası spor organizasyonu ertelenirken, bazıları da alışmadığımız tarihlerde demir aldı. Olimpiyat, Wimbledon ve Euro 2020 başka bahara kalanlardandı… Peki bu olağanüstü yılın spor tarihine geçen yıldızları kimler? Ali Murat Hamarat derledi.

    Filede Gelenek Sürüyor

    Pandeminin henüz hayatı eve hapsetmediği günlerde, 12 Ocak’ta, “Filenin Sultanları” sekiz yıl sonra yine Olimpiyat vizesi aldı. Bir önceki senenin Avrupa ikincisi olan Türkiye’nin bu başarıya imza attığı Almanya maçı, o günün en çok izlenen 7. programıydı; AB Grubu’nda ise 2. sıradaydı. Sadece büyükler mi? 17 Yaş Altı Millî Takımı da Avrupa ikincisi oldu. Kadın voleybolu tarih yazmaya devam ediyor. Darısı başka sporların başına!

    Otuz Yılın Ardından…

    1990’dan beri şampiyonluk bekleyen Liverpool muradına erdi. Liglere ara verildiğinde herkes acaba diyordu. Futbolun yeniden demir almasıyla 26 Haziran’da hasret bitti. Ligin bitimine 7 hafta kala şampiyon olan Klopp ve talebeleri bakalım bir zamanlar Manchester United’ın yaptığı gibi bir hanedan kurabilecek mi?

    Uçan Çocuk: Duplantis

    2020’ye damgasını vuran sporcuların başında şüphesiz Armand Duplantis geliyor. Sırıkla yüksek atlamanın efsanesi Sergey Bubka’dan bayrağı devralan 21 yaşındaki atlet, önce 8 Şubat’ta 6.17, ardından 15 Şubat’ta 6.18 metreyle dünya rekorlarını kırdı. Usain Bolt’un emekliye ayrılmasından sonra atletizmin aradığı kan bulunmuşa benziyor. Bakalım harika çocuk çıtayı nereye kadar çekecek?

    Altıncı Şampiyon: Başakşehir

    Türkiye, 21 Temmuz’da altıncı şampiyonla tanıştı; Başakşehir sonunda başardı. İktidara olan yakınlığıyla bilinen kulübün şampiyonluk kutlamalarında Bilal Erdoğan da vardı. Şampiyonlar Ligi’nde Manchester United’ı deviren Boz Baykuşlar’ın geleceği merak ediliyor. Bu kadar iyi yönetilmelerine rağmen, istenen taraftar sayısına bir türlü ulaşamıyorlar.

    Üstün Alman Teknolojisi

    Bundesliga’da şampiyon olması pek haber değeri taşımayan Bayern Münih, hem Almanya Kupası hem de Şampiyonlar Ligi’ni müzesine götürdü. Sezona teknik direktör Niko Kovac’la başlayan kulüp, kötü sonuçların ardından yardımcı antrenör Hans-Dieter Flick ile yola devam etti. Emanetçi denilen hocayla şaha kalkan Bavyeralılar, Şampiyonlar Ligi’nde oynadıkları tüm maçları kazanarak tarih yazdı.

    Toprağın Kralı

    Pandemi yüzünden ileri atılarak 27 Eylül’de başlayan Roland Garros nefesleri kesti. Favorisi olduğu Amerika Açık’ta sinirlerine hâkim olamayıp vurduğu bir topun hakeme gelmesi nedeniyle diskalifiye edilen Novak Djokovic, toprağın kralı Rafael Nadal’ı tahtından etmek istiyordu. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Rakibini sürklase eden İspanyol raket, 13. defa Fransa’da taçlanarak tarih yazmaya devam etti. Tarih, bir daha bir Grand Slam turnuvasını bu kadar kazanan birisini yazacak mı? İmkansız!

    İstanbul’da Tarih Yazmak

    9 yıl aradan sonra 15 Kasım’da İstanbul’un Formula 1 takvimine döndüğü 2020 sezonuna Lewis Hamilton damgasını vurdu. İngiliz pilot zorlu koşullarda Türkiye’de zafere ulaşırken, 7. dünya şampiyonluğunu da ilan etti. Sezon içinde tüm zamanların en çok yarış kazanan sürücüsü unvanını ele geçiren Hamilton, böylece Michael Schumacher’le de dünya şampiyonluklarını eşitledi. Seremonide teamül gereği şampiyonlara şampanya yerine gazoz vermemiz unutulmazdı.

    Parkeden Eylemlere…

    NBA bir fanusta devam ederken, yaşanan bir olay yıllarca konuşulacağa benziyor. Siyahlara yönelik polis şiddeti ve ırkçılığa karşı sesini yükselten basketbolcular, Jacob Blake’in vurulmasından sonra boykot yaptı. Orlando Magic maçına çıkmayan Milwaukee Bucks tarihe geçerken, daha sonra devam eden ligde, Los Angeles Lakers yıllar sonra mutlu sona ulaştı.

    Ritmik Cimnastikte İlk Altın

    Kadın Ritmik Cimnastik Grup Millî Takımı, 29 Kasım’da, Ukrayna’da düzenlenen Ritmik Cimnastik Avrupa Şampiyonası’nda “3 çember 2 labut” aletinde altın madalya kazandı. Avrupa şampiyonluğu Türkiye’nin şimdiye kadar finali bile göremediği ritmik cimnastikte bir ilk. Hedefleriyse Olimpiyat!

    Havuzdaki Türk Fırtınası

    Başarıya pek alışık olmadığımız yüzmede Emre Sakçı fırtınası yaşandı. 50 metre serbest, 50 ve 100 metre kurbağalama Türkiye rekortmeni dur durak bilmiyor; derecelerini sürekli geliştiriyor. 25.29’la kısa kulvarda 50 metre kurbağalamada tarihin en iyi ikinci derecesine imza atan 23 yaşındaki Fenerbahçe sporcusu, 11 Kasım’da da 100 metre kurbağalamada 55.74’le Avrupa rekorunun sahibi oldu.

    Acı Kayıplarımız…

    Diego Armando Maradona, kızıyla birlikte hayatını kaybeden Kobe Bryant, basketbolumuzun duayeni Yalçın Granit, Formula 1 efsanesi Stirling Moss, futbolunun efsaneleri Jack Charlton ve Ray Clemence… Sizleri unutmak ne mümkün!

  • Salgının gölgesinde Türkiye’nin bilançosu

    Salgının gölgesinde Türkiye’nin bilançosu

    Türkiye, tüm dünya gibi yılın büyük bir bölümünü pandemi gündemiyle geçirse de siyaset gündemine de yer ayırabildi. Kabul edilen-edilmeyen istifalar, yeni kurulan partiler, İstanbul Sözleşmesi tartışmaları, Ayasofya’nın yeniden cami olması ve Doğu Akdeniz’de yükselen gerilim 2020’nin kilit tartışmalarındandı.

    ELAZIĞ VE İZMİR’DE DEPREM, VAN’DA ÇIĞ

    2020’de tüm dünyada gerçekleşen depremler içinde en çok can kaybının yaşandığı iki deprem Türkiye’de gerçekleşti. 24 Ocak’ta Elazığ’da gerçekleşen 6.7 büyüklüğündeki depremde 41 vatandaşımız hayatını kaybetti. 30 Ekim’de İzmir’de gerçekleşen 6.6 büyüklüğündeki deprem ise 116 kişinin hayatını kaybetmesine neden olarak, 2020’nin en ölümcül depremi oldu. 4-5 Şubat 2020 tarihlerinde ise Van’da iki kez çığ düşmesi, 42 kişinin ölümüyle sonuçlandı. İlk çığın ardından olay yerine giden kurtarma ekibinin üzerine ikinci çığ düştü. İlk olayda 7, ikinci olayda 35 kişi hayatını kaybetti.

    Elazığ Depremi

    21 YENİ PARTİ KURULDU

    Aralık 2019’dan beri Türkiye’de 21 yeni parti kuruldu. AK Parti’den ayrılan eski Başbakan Ahmet Davutoğlu “Gelecek”, eski Bakan Ali Babacan da “Deva” partileriyle yeniden siyaset sahnesine çıktı. Bir parti hamlesi de “Yenilik Partisi”yle 26 ve 27’nci dönem CHP Ardahan milletvekili Öztürk Yılmaz’dan geldi. CHP’nin son cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin başlattığı “1000 Günde Memleket Hareketi”nin de yeni bir partiye evrilebileceği konuşuluyor. Son olarak 21 Eylül’de iklim krizini odağına alan Yeşiller Partisi kuruldu.

    İDLİB SALDIRISI

    27 Şubat 2020’de Rusya destekli Suriye Silahlı Kuvvetleri, Suriye’nin İdlib kentinde, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı tabura bir hava saldırısı düzenledi. 34 Türk askerinin ölümüyle sonuçlanan saldırı, Türkiye’nin Suriye İç Savaşı’ndaki en büyük kaybı oldu.

    SES GETİREN ÜÇ İSTİFA

    Türkiye gündemine damgasını vuran ilk istifa 12 Nisan’da Süleyman Soylu’dan gelmişti. Soylu, Twitter hesabı üzerinden duyurduğu istifasında “Gayretle ve titizlikle yürütülen bir süreçte, tamamen salgının önlenmesine yönelik hafta sonu sokağa çıkma yasağı kararının uygulanmasının sorumluluğu, her yönüyle şahsıma aittir” ifadelerine yer vermişti. 10 Nisan Cuma gecesi 21.00 süreçlerinde açıklanan hafta sonu sokağa çıkma yasağı, insanların son dakikada ihtiyaçlarını almak için sokağa dökülmesine neden olmuş, pandeminin yayılma riskini artırmıştı. Soylu’nun istifası 2 saat 23 dakika sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından reddedildi.

    Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, 8 Kasım Pazar akşamı kişisel Instagram hesabından “sağlık sorunları sebebiyle görevinden istifa ettiğini” duyurdu. İstifa kararı açıklandıktan sonra basın organlarının haberi duyurmaması tepki çekti. İstifa haberinin ardından Türk Lirası iki yılın en hızlı yükselişini göstererek, ABD Doları karşısında değerini %5,3 artırdı.

    Albayrak’ın ardından 24 Kasım’da AK Parti’nin kurucu kadrosunda yer alan Bülent Arınç da YİK üyeliğinden istifasını Twitter üzerinden yayımladı. Katıldığı bir programda Selahattin Demirtaş’ın tahliye olabileceğini ve işinsanı Osman Kavala’nın tutuklu kalmasına hayret ettiğini söyleyerek gündeme gelen Arınç, bu ifadeleri YİK üyesi olarak değil, “TBMM Eski Başkanı” sıfatıyla yaptığını savundu.

    FATİH SULTAN MEHMET PORTRESİ İSTANBUL’A GERİ DÖNDÜ

    Fatih Sultan Mehmet’in bilinen üç yağlıboya tasvirinden bir tanesi olan ve Gentile Bellini’nin atölyesinden çıktığı düşünülen tablo, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alındı. 24 Haziran’da Londra’daki Christie’s müzayede evinde açıkartırmaya çıkarılan tablo, 770 bin sterlinlik fiyatına ek olarak ödenecek müzayede evi komisyonuyla birlikte İBB’ye 935 bin sterline (yaklaşık 8 milyon lira) maloldu.

    İstanbul’a gelen Fatih Sultan Mehmet tablosu

    İSTANBUL SÖZLEŞMESİ GÜNDEMDEN DÜŞMEDİ

    AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un 2 Temmuz’da katıldığı programda “Nasıl imzalanmışsa, usulü yerine getirilerek çıkılır” demesiyle tartışmaya açtığı İstanbul Sözleşmesi, yıl sonuna dek gündemde kalmayı sürdürdü. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 2011’de Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu ve kadına şiddetle mücadelenin uluslararası referans metni kabul edilen İstanbul Sözleşmesi’nin “tartışmalı maddelerine çekince konulması” veya “tek taraflı feshi”nin hukuki ve toplumsal sonuçları üzerinde çalışılmasını istediği bildirildi. Sözleşmenin gündeme gelmesiyle birçok kadın platformu Türkiye’nin dörtbir yanında “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” sloganıyla protestolar düzenledi. İstanbul Sözleşmesi tartışmaları sürerken CHP Giresun Milletvekili Necati Tığlı’nın hazırladığı “Kadın Cinayetleri Raporu” 2020’nin ilk 9 ayında en az 369 kadının katledildiğini, bunun da son 17 yılda yüzde 344.5’lük bir artışa tekabül ettiğini iddia etti.

    “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” protestoları

    AYASOFYA YENİDEN CAMİ OLDU

    Danıştay 10. Dairesi, Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği’nin açtığı dava üzerine Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesini öngören 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal edildi. Karara gerekçe olarak Ayasofya’nın Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı mülkiyetinde olması ve “vakıf senedindeki cami vasfı dışında kullanımının hukuken mümkün olmaması” gerekçe gösterildi. Cumhurbaşkanlığı kararıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilen, 916 yıl kilise, 481 yıl cami ve 80 yılı aşkın bir süredir de müze olarak kullanılan Ayasofya’da 24 Temmuz günü uzun bir aradan sonra ilk cuma namazı kılındı.

    Ayasofya’da uzun yıllar sonra ilk cuma namazı.

    DOĞU AKDENİZ’DE GERİLİM

    2000’lerin başında Akdeniz’in doğusunda önemli doğalgaz ve petrol yataklarının bulunduğunun ortaya çıkmasıyla başlayan pazarlıkların gerilimi bu yıl da sürdü. 2019’un başında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan, İsrail, İtalya, Ürdün, Filistin ve Mısır, Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nu kurmuştu. Türkiye ise önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile sonra da Libya Hükümeti ile deniz sınırı anlaşması yaptı.

    Bu sırada Libya’da devam eden içsavaşta Halife Hafter’in hükümeti ele geçirmesi halinde Türkiye ile yapılan anlaşmayı bozacağına kesin gözüyle bakıldığından Türkiye’nin savaşa dahli de arttı.

    Yunanistan, Halife Hafter ile Akdeniz’de Türkiye’ye karşı oluşturduğu cepheden de faydalanarak kendi karasularını 12 mile çıkarma amacını açıkladı. 11 Ağustos’ta Güney Kıbrıs Rum yönetimine iki savaş uçağı ve bir nakliye uçağı gönderen Fransa, Ağustos ayından itibaren Akdeniz’de askerî tatbikatlar düzenlemeye başladı. 11 Eylül’e kadar Doğu Akdeniz’de yeni NAVTEX ilan eden ve doğalgaz arama çalışmalarını sürdüren Türkiye, bölgeye yaklaşan altı Yunanistan savaş uçağını önleme yaparak bölgeden uzaklaştırdı. Dışişleri Bakanlığı, Fransa’ya “Türkiye’ye kırmızı çizgi çektiğini sananlar kararlı duruşumuzla karşılaşacak” tepkisini gösterirken, Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarma çabasının “savaş sebebi” olacağı açıklandı.

    Türkiye, Doğu Akdeniz’de yeni NAVTEX ilan etti.

    KARADENİZ’DE DOĞALGAZ BULUNDU

    Cumhurbaşkanı Erdoğan 21 Temmuz’da günler öncesinden açıklanacağı söylenen müjdeyi verdi. Erdoğan, Türkiye tarihinin en büyük doğal gaz keşfinin Karadeniz’de gerçekleştirildiğini, Fatih sondaj gemisinin 320 milyar metreküp doğal gaz rezervi keşfettiğini ve 2023’te gazın kullanılmasının hedeflendiğini açıkladı. Uzmanlar, doğal gazın çıkarılması için 5 milyar dolara yakın yatırım yapılması gerektiğini, 2019 rakamlarına göre bu miktarın Türkiye’nin 7 yıllık tüketimini karşılayabileceğini ifade ediyor.

    DAĞLIK KARABAĞ’DA SAVAŞ

    Dağlık Karabağ bölgesinde Ermenistan ve Azerbaycan kuvvetleri arasında 27 Eylül’de başlayan savaş, 8 Kasım’da Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Dağlık Karabağ’ın Şuşa kentinin Azerbaycan kuvvetleri tarafından ele geçirildiğini duyurmasıyla son buldu. Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin aracılığıyla barış anlaşması imzalamak için diplomatik masaya oturdu. Böylece, Azerbaycan 1990’larda kaybettiği toprakların büyük bir kısmının kontrolünü tekrar elde etmiş oldu. Anlaşmaya göre en az beş yıl bölgede kalacak olan Rusya barış gücünün görev süresi uzatılabilecek; Türkiye ise gözlemci konumunda bulunacak.

    SOSYAL MEDYA PLATFORMLARINA CEZA

    1 Ekim’de yürürlüğe giren “Sosyal Medya Yasası” uyarınca Türkiye’de günlük erişimi bir milyondan fazla olan ve daha önce belirlendiği gibi 2 Kasım’a kadar Türkiye temsilcilerini bildirmeyen Facebook, Instagram, Twitter, YouTube, Periscope, TikTok gibi sosyal medya platformlarına 10’ar milyon lira para cezası kesildi. “Sosyal Medya Yasası”, kişilik hakları ve özel hayatın gizliliği ile ilgili ihlaller hakkındaki başvurulara 48 saat içinde cevap verilmesini şart koşuyor. Uzmanlar, yapılacak düzenlemeyle haberlerin yaygınlaşmadan engellenebileceğini, bunun da bağımsız gazetecilik ve alternatif medyayı tehdit ettiği görüşünde.

    HDP’NİN İL BELEDİYESİ KALMADI

    En son 2 Ekim’de Kars Belediyesi’ne kayyum atanmasıyla HDP’nin seçimlerde kazandığı bütün il belediyelerini kaybetti. HDP, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde kazandığı 65 belediyeden yalnızca beşini elinde tutuyor.

    KANAL MI İSTANBUL MU TARTIŞMASI

    AK Parti, 2011’den beri gündemde olan tartışmalı Kanal İstanbul projesini hayata geçirmek için Ocak ayında yeniden harekete geçti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “En büyük hayalim” dediği projeye karşı çıkanların başında gelen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, projeye neden karşı olduğunu anlatan 15 maddelik bir bildiri yayımlamış, “Ya Kanal ya İstanbul” yazılı afişler hazırlatarak İstanbul’un çeşitli ilçelerine astırmıştı. İmamoğlu’na afişleri İBB imzası ve “kamu kaynakları”nı kullanması nedeniyle “devlet projesine muhalefet” suçlamasıyla soruşturma açıldı.

    İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Ya Kanal Ya İstanbul” afişiyle
  • ‘Black Lives Matter’, ABD seçimleri ve dünyadan gelişmeler

    ‘Black Lives Matter’, ABD seçimleri ve dünyadan gelişmeler

    Pandemi, gündeme damga vursa da 2020’nin tarihe geçecek başka gelişmeleri de vardı. Özellikle ABD sınırlarını aşıp dünyaya yayılan Black Lives Matter protestolarının ve koronavirüs tartışmalarının gölgesinde sonuçlanan Başkanlık seçimleri, yalnız ABD’nin değil, tüm dünyanın kaderini etkileyecek gibi…

    Siyahlar İsyanda: Black Lives Matter

    25 Mayıs 2020 sıradan başlayan bir gün gibi görünse de yalnızca ABD’nin değil, tüm dünyanın gidişatını değiştirdi. ABD’nin Minneapolis şehrinde 46 yaşında, iki çocuk babası, siyah ABD vatandaşı George Floyd, dört polis memuru tarafından markete verdiği 20 dolarlık banknotun sahte olduğu iddiasıyla durduruldu. Gözaltına alınırken Derek Chauvin adlı polis, yaklaşık 9 dakika boyunca (3 dakikası Floyd bilincini kaybettikten sonra) dizini yere yatırdığı Floyd’un boynuna bastırdı; etraftaki insanların tepkisine, Floyd’un kendisinden önce polis cinayetlerinde hayatını kaybeden pek çok siyahın son sözü olan “Nefes alamıyorum” ifadesine rağmen… Yanındaki üç polis Chauvin’e engel olmak bir yana, çevredekileri uzak tutarak ona destek oldular. Yaşananlar, önce görgü tanıklarının telefonlarına, ardından sosyal medya aracılığıyla bütün dünyanın hafızasına kaydedildi.

    Cinayetten 2 gün sonra 4 polis memuru da kovuldu; Chauvin 3. derece cinayetten gözaltına alındı. Floyd’un avukatları ise cinayetin birinci derece sayılması ve diğer üç polis memurunun da gözaltına alınması gerektiği konusunda bastırıyordu. Bir yandan da Minneapolis ve Saint Paul sokaklarını protestocular doldurmaya başlamıştı. Polis protestoculara çok sert müdahale etti. Aynı dönemde ellerinde silahla Covid-19 önlemlerini protesto eden beyaz eylemcilere müdahale ettiğinden çok daha sert… Bu sırada protestocular da sertleşiyor, diğer şehirlere sıçrayan olaylarda Atlanta’daki CNN binası başta olmak üzere pek çok bina zarar görüyordu. Donald Trump’ın geçmişte ırkçı politikacılar tarafından kullanılan “Yağma başladığında silah da ateş etmeye başlar” cümlesi de ateşi körükledi. 25 şehirde sokağa çıkma yasaklarına rağmen protestolar devam etti. Protestoların başlangıcın- dan 31 Mayıs gecesine kadar ABD’nin 200 kadar kentte süren protestolarda en az 4 bin 400 kişi tutuklandı. Eylemlerin yankısı diğer ülkelere de ulaştı. ABD gibi Avrupa’da da sömürgecilik tarihinin tartışmalı isimlerine ait heykellerin eylemcilerin hışmına uğraması (ya da bazı yerlerde yerel otoriteler tarafından kaldırılmaları) geniş çaplı tartışmalara neden oldu.

    ABD Başkanlık Seçimleri

    ABD başkanlık yarışı, neredeyse tüm yıl boyunca Amerika’yla birlikte dünyanın da gündemindeydi. 3 Kasım 2020’de gerçekleşen seçim Demokrat aday Joe Biden’ın galibiyetiyle sonuçlansa da, Cumhuriyetçi aday Donald Trump uzun süre demokratları “seçimi çalmakla” suçlayarak ülkeyi belirsizliğe sürükledi. 7 Kasım’da Biden’ın mevcut oy ve delege sayısının onu ABD Başkanlığına taşıyacağının kesinleşmesiyle, Demokratların zaferi ilan edildi.

    Yeni başkan Joe Biden

    Biden’ın geçiş dönemi için belirlediği öncelikli hedefleri arasında Covid-19’la mücadele, Ekonomik İyileşme, İklim Değişikliği ve Irk Adaleti bulunuyor. Trump döneminde, istihdam açısından ABD ekonomisinin ilerlediği söylenebilirse de diğer üç alanda çözülmesi zorlu sorunlar ortaya çıkmıştı: Yeterince ciddiye alınmayan pandemi nedeniyle yükselen vaka/ölüm rakamları, Paris İklim Anlaşması’ndan çıkılması, katı göç politikaları ve ırkçılığa karşı yükselen Black Lives Matter hareketinin taleplerine rağmen polis reformuna yanaşılmaması gibi… Ayrıca Trump’ın uluslararası ticarette AB’yi ABD’nin düşmanı olarak tanımladığı Temmuz 2018’den beri, transatlantik ilişkileri de oldukça gerilmişti. İzolasyoncu bir dış politika benimseyen Trump, yeniden seçilmesi halinde Paris İklim Anlaşması ve İran Nükleer Anlaşması’ndan çekildiği gibi NATO’dan da ayrılabileceğinin işaretlerini veriyordu. Biden ise kampanyası sırasında bu soyutlayıcı politikalardan vazgeçeceğinin sözünü verdi.

    Donald Trump

    2020 Seçimleri, ilk kez bir trans bireyin, Demokrat Parti’den Sarah McBride’ın eyalet senatosuna ve Joe Biden’ın yardımcısı, eski Kaliforniya eyalet senatörü Kamala Harris’le birlikte de ilk kez bir kadının Beyaz Saray’a girmesiyle sonuçlandı.

    Protestolar Yılı

    BELARUS

    Belarus’ta 9 Ağustos günü gerçekleştirilen başkanlık seçimlerinde 1994’te ülkenin ilk başkanı olarak seçildikten sonra 26 yıldır kesintisiz olarak devlet başkanlığı görevini yürüten Aleksander Lukaşenko, %80 oy oranıyla göreve yeniden seçildi. Bu sonuç, seçimlerden önce “Artık yeter” sloganıyla başlayan geniş çaplı protesto eylemlerinin hız kazanmasına neden oldu. Seçimler öncesinde adaylığını açıklayan eski öğretmen Svetlana Tikhanovskaya şaşırtıcı bir destek toplamıştı. Başkent Minsk’de 63 bin kişiyle miting düzenleyen aday, seçimin ardından çocuklarını güvende tutabilmek için ülkeden çıkmak zorunda kaldı.

    BULGARİSTAN

    Bulgaristan da 9 Temmuz’dan beri hükümet karşıtı protestolarla sarsılan ülkelerden… Protestoların fitili Bulgaristan’daki Türk diasporasının partisi olan DPS’nin (Hak ve Özgürlükler Hareketi) onursal başkanı Ahmet Doğan’ın kendine özel olarak inşa ettiği, “sarayının” kamuya ait bir plaja giriş çıkışı engellemesiyle ateşlendi. Ardından, tepkiler
    10 yıldır iktidarda olan liberal muhafazakâr GERB Partisi’nin ve Başbakan Boyko Borissov’un yolsuzluklarını kapsayacak şekilde genişledi.

    KARADAĞ

    Karadağ’da 1997’den beri ülkenin bir numarası olan Cumhurbaşkanı Milo Djukanoviç ve partisi Sosyalist Demokrat Parti (DPS), 30 Ağustos seçimlerinde Sırp Ortodoks Kilisesi tarafından da desteklenen Sırbistan ve Rusya yanlısı “Karadağ’ın Geleceği” ittifakı karşısında parlamentodaki çoğunluğu kaptırdı. Öncesinde haftalar boyunca Başkent Podgorica’da toplanan binlerce protestocu yolsuzluk ve kara para aklama iddiaları karşısında Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ı istifa etmeye çağırmışlardı. Seçimin ardındansa sonuçlardan memnun olmayan iktidar yanlıları “Burası Sırbistan değil” sloganlarıyla başkent sokaklarını doldurdu.

    KIRGIZİSTAN

    Kırgızistan’da 4 Ekim günü gerçekleşen milletvekili seçimi sonrasında, muhalefetin usulsüzlükler nedeniyle sonuçları tanımadığını açıklamasıyla binlerce gösterici Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı işgal etti. Protestocular, eski Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev’le birlikte pek çok siyasi mahkumu da cezaevinden çıkardı. Merkez Seçim Komisyonu’nun Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’a yakın partilerin “kitlesel oy satın alma kampanyaları”yla kazandığını açıklaması üzerine seçim sonuçları iptal edildi ve geçici bir hükümet kuruldu. Eski Cumhurbaşkanı Atambayev’in katıldığı bir gösteride silahlı suikast girişiminden kılpayı kurtulması üzerine Bişkek’te Olağanüstü Hal ilan edildi.

    ŞİLİ

    Şili’de 18 Ekim 2019’da başlayan hükümet karşıtı protestolar 2020’de de devam etti. Metro ücretlerine yapılan zamlar yüzünden başlayan protestolar, Devlet Başkanı Sebastian Pinera’nın verdiği sözleri yerine getirmediği gerekçesiyle belirli aralıklarla şiddetlenerek sürdü. Pinera, yoğun bir şekilde eleştirilen İçişleri Bakanı da dahil olmak üzere birçok bakanı, daha genç ve uzlaşmacı isimlerle değiştirdi. Asgari maaşın ve en düşük emeklilik maaşının artırılması da dahil bazı ekonomik reformlar yapıldı. Ancak protestolar hız kesmedi. Sonunda Şili, Ekim ayında düzenlenen referandumda Diktatör Pinochet döneminde kalma anayasanın değiştirilmesine karar verdi. Referandumun sonucuna göre, anayasayı üyelerini vatandaşların oluşturduğu bir kurul hazırlayacak.

    Dünyadan Kısa Kısa

    • Şubat ayında Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de çoğunluğu Müslüman 53 kişinin hayatını kaybettiği şiddet olayları yaşandı. Hindu grupların saldırıları sonucu Müslümanların evleri ve dükkanlarının yanında camileri de yakıldı.
    • Afganistan’da görev yapan ABD askerleri, 29 Şubat’ta Taliban ile Doha’da imzalanan barış anlaşmasını takiben kademeli olarak ülkeden çekilmeye başladı. ABD, 2021 itibarıyla 20 yılın ardından ülkeyi tamamen terk edecek.
    • 27 Temmuz’da Mauritius’ta, bir Japon şirketine ait petrol tankerinin mercan kayalıklarına çarpması sonucu yaşanan sızıntı büyük bir çevre felaketine neden oldu.

    27 Temmuz Mauritius kazası
    • 4 Ağustos’ta Beyrut limanında ülkenin hassas dengelerini temelinden sarsan bir patlama gerçekleşti. 204 kişi hayatını kaybetti, en az 300.000 kişi evsiz kaldı. Yetkilileri protesto eden halkın “Hesap Günü” adı verilen protestolarının ardından hükümet istifa etti.
    • Japonya Başbakanı Shinzo Abe, 28 Ağustos’ta sağlık sorunları nedeniyle istifa etti.
    • KKTC’de, Nisan ayında yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı seçimleri pandemi sebebiyle gecikmeli olarak 11 Ekim’de yapıldı. İlk turda yarışan 11 adaydan hiçbiri yüzde 50’den fazla oy alamadığı için cumhurbaşkanı seçimi ikinci tura kaldı. 18 Ekim’de yapılan ikinci turda Ersin Tatar KKTC’nin 5. Cumhurbaşkanı seçildi.
    • 17 Ekim’de yapılan genel seçimlerde Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern, ülkede 24 yıl sonra tek başına iktidar kurabilecek tek politikacı oldu.
    Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern
    • 22 Ekim’de Malezya Kamu Kalkınma Fonu’nun yolsuzluk skandalındaki rolünü kabul eden uluslararası yatırım bankası Goldman Sachs, ABD Adalet Bakanlığı’yla uzlaşmaya giderek 2,9 milyar dolar ceza ödemeye razı oldu.
    • Avrupa ardı ardına gelen terör saldırılarıyla sarsıldı. 29 Ekim’de Fransa’nın Nice kentinde düzenlenen bıçaklı saldırıda 3 kişi yaşamını yitirdi. Bundan iki hafta önce Paris’te ifade özgürlüğünü ele aldığı derste, Hz. Muhammed karikatürlerini kullanan öğretmen Samuel Paty de aynı şekilde başı kesilerek öldürülmüştü. 31 Ekim’de ise bu sefer Lyon’da bir Rum Ortodoks Kilisesi’nin rahibi silahlı saldırıya uğradı. Son olarak 2 Kasım’da Viyana’da meydana gelen terör saldırısında 3 kişi öldü, 15 kişi yaralandı.
  • Pandemi yılının dönüşüm günlükleri

    Pandemi yılının dönüşüm günlükleri

    Her yılın tarihe geçen birkaç önemli olayı olmasına alışığız, fakat küresel bir salgının 10 ay boyunca 55 milyonun üzerinde insanı enfekte etmesi, 1 milyonun üzerinde can alması, dünyayı evlerine kapatarak sosyal hayatlarımızı, eğitim ve çalışma düzenlerimizi kökünden değiştirmesi öyle her gün rastladığımız bir olay değil. Üstelik bu değişim önemli oranda pandemi hayatımızdan çıktıktan sonra da etkilerini sürdürebilir. Pandemiyle birlikte dönüşen hayatlarımızın kısa bir özeti…

    Teknoloji Bağımlılığı

    Sokağa çıkma kısıtlamalarıyla birlikte teknoloji; çalışmak, sosyalleşmek, spor yapmak, yeni şeyler öğrenmek, market alışverişi yapmak ve hatta flört etmek için bile tek seçenek oldu. Ama teknolojinin rolü bununla sınırlı kalmadı. Koronavirüs, robotlar ve yapay zeka (AI) gibi teknolojik aktörlere de kapı açtı. İlaç ve yemek teslim etmekten doktorların hastalarını tedavi etmelerine ve temizlik yapmalarına yardımcı olmaya pek çok iş için farklı şekil ve formlarda robotlar yardıma çağırıldı. İspanya’da ultraviyole ışınlarını kullanarak yüksek risk alanlarında virüsleri öldürmek için kullanılmaya başlanan robot, Avrupa Robotik Forumu’nda ödül de aldı.

    Sağlık Sektörü

    Salgının ön saflarında çarpışan sağlık çalışanları, tüm dünyada en çok konuşulan grupların başındaydı. Hızla artan hasta sayıları, dolup taşan yoğun bakım üniteleri, koruyucu ekipmanların yetersizliği ve aşı denemelerinin uzun zaman alması tüm dünyayı korkuturken, her adımda ümidimizi ayakta tutan onların fedakarane çalışmasıydı. Onlar bizim yaşamlarımız için kendilerini riske atarak çalışırken, hükümetlerin sağlık harcamalarına ayırdığı payın bu çabanın karşılığını vermekten ne kadar uzak olduğu da günyüzüne çıktı. Salgın öncesinde dünya genelinde gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 5.9’u sağlık harcamalarına ayrılıyordu. Sağlık örgütleri, bunun yetersizliğinden dem vuruyordu ama hepimizin durumu kabul etmesi zor yoldan oldu.

    Sanat ve Yeme-İçme Sektörü Zorda

    Pandemi sürecinde kapanan Kadıköy Rexx Sineması.

    Tiyatroların kapatılmasıyla ciddi bir ekonomik buhranın içine giren küçük sahneler perde kapatmaya başladı; sergiler ve büyük müzayede evleri etkinliklerini çevrimiçi düzenlenmeye başlandı. Sinema salonlarının uzun süre kapalı kalması nedeniyle, Kadıköy’ün sembollerinden 59 yıllık Rexx Sineması tahliye edildi; Türkiye’de sinema sektörünün gelirlerinde geçen yıla kıyasla %51,6 düşüş bekleniyor. Pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de 16 Mart’tan itibaren restoranlar, kafeler ve eğlence mekânlarının kapatılmasına karar verildi. 1 Haziran’dan itibaren başlayan “kontrollü sosyal hayat” döneminde ise mesafeli masalar, maske kullanımı, temassız ödeme, açık hava mekanı ve QR kodlu menüleri olan restoranlar müşteriler tarafından daha çok tercih edildi; paket servis öne çıktı. Buna rağmen pek çok işletme pandemiyi kepenk indirerek noktaladı.

    Evden Çalışma ve Eğitim

    Dünya genelinde 185 ülkede örgün eğitime ara verildi. Türkiye’de Mart ayından itibaren EBA (Eğitim Bilişim Ağı) web sitesi ve televizyon aracılığıyla uzaktan eğitime başlandı. Evden çalışma düzenine geçilmesiyle, ofise gitmeye gerek olup olmadığı da sorgulanıyor. CEO’larla yapılan bir anket %69’unun yarı evden-yarı ofiste hibrit bir sisteme geçmeyi ya da ofislerini küçültmeyi planladıklarını gösteriyor.

    Tüketim Alışkanlıkları Kökten Değişti

    Mağaza gezme dönemi yerini online alışverişe bıraktı. Sahibinden satılık gayrimenkuller içinde AVM binaları görülmeye başlanırken Ticaret
    Bakanlığı’nın verilerine göre, 2020’nin ilk beş ayında e-ticaret hacmi geçen seneye oranla %48 artış gösterdi. Tüketicilerin yaklaşık %40’ı yeni ürünler/markalar denedi, ama küresel pazarda tüketici güven indeksleri de hızla düştü. Finansal kurumlar, ekonomik büyüme tahminlerini %2-16 arasından Nisan ayında %-3’e, Haziran’da IMF’ye göre %-4,9’a, Oxford Economics’e göreyse %-4,4’e çekti. ABD’de işsizlik oranı %15’lere vardı.

    Gezegenimiz Nefes Aldı

    Fabrikaların durma noktasına gelmesi, seyahatin azalması, sokakların boşalmasıyla Boğaz’da yunuslar, Paris sokaklarında geyikler, Venedik kanallarında kuğular görüldü. İBB’nin sunduğu verilere göre İstanbul’da 16 Mart-10 Nisan arasında hava kalitesi geçen yılın aynı dönemine göre %28 iyileşme gösterdi. Fakat hayatın yeniden “normal”e dönmesiyle birlikte hava kirliliği seviyesindeki iyileşmeler hızla tersine döndü. Ayrıca virüs korkusuyla kullanımı artan tek kullanımlık plastikler ve maskelerle denizler ve okyanuslar yeni bir sorunla karşı karşıya kaldı. Yine de insan etkisinin azalmasıyla dünyanın kendisini ne kadar hızlı toparlayabildiğini görmek bir nebze ümit verici.

    PANDEMİNİN ÖZETİ

    31 ARALIK 2019

    Çin’in 11 milyon nüfuslu Wuhan kentinde 27 kişide zatürre benzeri bir hastalık görüldüğü bildirildi.

    11 OCAK 2020

    27 Aralık günü Wuhan’da hastaneye kaldırılan 61 yaşındaki bir Çin vatandaşı hayatını kaybetti.

    11 MART 2020

    Türkiye’de ilk koronavirüs vakası görüldü.

    12 MART 2020

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 4 bin 291 kişinin hayatını kaybettiği COVID-19’u pandemi ilan etti.

    16 MART 2020

    İçişleri Bakanlığı; tiyatro, sinema, konser salonu, düğün salonu, kafe, spor salonu gibi mekanların geçici bir süreyle kapatıldığını açıkladı. Ülke genelinde 149 bin 382 işyeri yasaktan etkilendi.

    17 MART 2020

    Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, COVID-19 nedeniyle Türkiye’de ilk defa bir hastanın hayatını kaybettiğini duyurdu.

    19 MART 2020

    Türkiye’nin dörtbir yanında insanlar saat 21.00’de balkonlarına çıkıp pandeminin önsaflarında savaşan sağlık çalışanlarını alkışlayarak destek verdi. Türkiye’de ligler ertelendi.

    21 MART 2020

    İçişleri Bakanlığı valiliklere gönderdiği genelgeyle 65 yaş üstü ve kronik rahatsızlığı olan kişilerin ikametlerinden dışarı çıkmalarını yasakladı. Lokantalar ise yalnızca paket servis verebilecek.

    23 MART 2020

    İlkokul, ortaokul ve lise derslerinin uzaktan işlendiği TRT EBA TV yayınlarına başladı.

    3 NİSAN 2020

    Türk Hava Yolları iç hat seferlerini 20 Nisan’a kadar durdurdu. 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı getirildi; toplu alanlarda maske takmak zorunlu oldu.

    10 NİSAN 2020

    İçişleri Bakanlığı, saat 24.00’te uygulamaya başlanacak sokağa çıkma yasağını saat 21.30’da duyurdu. On binlerce kişi marketlere hücum etti.

    14 NİSAN 2020

    Uluslararası Para Fonu (IMF) “Küresel Ekonomik Görünüm” raporunda dünya ekonomisinin bu yıl yüzde 3’lük bir küçülmeyle 1930’lardaki Büyük Buhran’dan bu yana görülen en sert daralmayı yaşayabileceğini söyledi. Rapor, Türkiye ekonomisinin 2020’de yüzde 5 küçüleceği tahmininde bulundu.

    15 NİSAN 2020

    Donald Trump, salgın dolayısıyla suçladığı DSÖ’ye maddi yardımı durdurduğunu açıkladı. DSÖ’nün bütçesinin %14’ünü ABD fonluyordu.

    4 MAYIS 2020

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, normal hayata dönüşün kademeli olarak başlatılacağını açıkladı. Yeni dönem, “kontrollü sosyal hayat” olarak isimlendirdi.

    30 EYLÜL 2020

    Fahrettin Koca, “Her vaka, hasta değildir. Testi pozitif çıktığı halde hiçbir semptom göstermeyenler büyük çoğunluğu oluşturuyor” açıklamasında bulundu.

    2 EKİM 2020

    Eylül ayı haftalık raporları gecikmeli olarak yayımladı. Daha önce sadece vaka sayısı açıklayan bakanlık, artık hasta sayısı paylaşmaya başladı.

    17 KASIM 2020

    Yeni tedbirleri açıklayan Cumhurbaşkanı Erdoğan; ara tatilde olan okullardaki eğitim-öğretimin yıl sonuna kadar uzaktan eğitimle sürdürüleceğini, hafta sonları 10.00-20.00 saatleri dışında sokağa çıkma sınırlaması uygulanacağını, restoranların sadece paket servis hizmeti vereceğini, AVM’lerin 20.00’da kapanacağını bildirdi.

    18 KASIM 2020

    Pfizer ve BioNTech, koronavirüs aşı çalışmalarına ilişkin yeni sonuçları paylaştı. Yapılan açıklamada, koronavirüs aşısının %95 etkili olduğunu ve ciddi bir yan etkisinin bulunmadığını belirtildi.

    25 KASIM 2020

    Son 24 saatte hastalığı hafif geçirenler de dahil 28 bin 351 vaka tespit edildiği açıklandı.

  • ZAMANIN DURDUĞU YIL: 2020’DEN TARİHE KALAN

    ZAMANIN DURDUĞU YIL: 2020’DEN TARİHE KALAN

    O da diğerleri gibi 365 gün, 6 saatti. Güneşler doğdu, aylar battı… Yağmurlar, depremler, ölümler ve doğumlar oldu. Ama küresel pandemi 2020’de hayatı öyle bir yavaşlattı ki tarih bu yılı “yaşanmayan yıl” diye kaydetse yeri… “Yaşanmayan yıl”da dünyada ve Türkiye’de yaşanan gelişmeler…

    2020 öyle bir yıldı ki geriye dönüp baktığımızda, bir sene önceki hayatımızı doğru düzgün hatırlayamıyoruz bile. Bir yıl önceyi bırakın; evlere geri döndüğümüz bu zamanlarda, günün hangi saatinde, haftanın hangi gününde olduğumuzu bile karıştırabiliyoruz. Nihayetinde, Aristo’nun dediği gibi “Zaman değişimin ölçüsü”. Her şeyden bağımsız bir fanusun içinde kendi başına varolamıyor; değişen, dönüşen, yıkılan ve yeniden şekillenen şeyler olmadan dayanak noktasını kaybediyor. “Öncesi ve sonrası”, “başı ve sonu” arasındaki fark ortadan kalktığında, saatlerin tıkırtısı, takvim yapraklarının uçup gitmesi de mekanik bir hareketten ibaret kalıyor.

    Bu yıl, “değişimin ölçüsü” koronavirüs haline geldi. Zamanı günlerle değil, vaka sayılarıyla, ölüm rakamlarıyla ölçer olduk. İstanbul’la New York arası zaman farkını enlemlere göre değil, pandeminin ne kadar yayıldığına referansla konuşur olduk. Ve Şubat ayı 29 gün çekse de, Mart 300 gün, Nisan ise 5 yıl sürmüş gibiydi. Yalnızca sıkıldığımız, endişelendiğimiz, çok meşgul ya da çok boş olduğumuz için değil, aynı anda ışık hızında değişen ve tahammül edilmez şekilde aynı kalan zamanın akışını ölçmek için bir sabitemiz olmadığı, tüm bunların ne zaman biteceğini kestiremediğimiz için de…

    2020’nin özetini tam da bu yüzden hazırladık. Aşı haberleriyle birlikte tünelin ucunda görünen ışığa ulaşana dek elimizde değişimin bir ölçütü, zamanın durmuş gibi göründüğü bu yıl aslında ne kadar çok şeyin değiştiğinin bir belgesi olması için…

  • ABD’nin kalbinde bir Osmanlı kitabesi

    ABD’nin kalbinde bir Osmanlı kitabesi

    Washington DC’de Beyaz Saray’ın karşısındaki meşhur Washington Anıtı, içinde bulunan tarihî kitabelerle ünlü. Sultan Abdülmecid’in gönderdiği olağanüstü güzellikteki kitabe ve tuğralı taç, 1885’ten beri tüm asaleti ile anıttaki yerinde durmaya devam ediyor; 58 metre yükseklikten başkenti selamlıyor.

    MUZAFFER ERTUNA

    Dünyanın gözü kulağı ABD’deki başkanlık seçimlerinden sonra devir teslimin nasıl olacağı, Donald Trump’ın ve Joe Biden’ın nasıl bir tutum alacağında. Washington Anıtı manzaralı Beyaz Saray yeni sahibini bekleyedursun, bu dünyanın en yüksek dikilitaşında bizleri yakından ilgilendiren tarihî kitabeye yakından bakalım.

    Sultan Abdülmecid’in gönderdiği olağanüstü güzellikteki kitabe ve tuğralı taç, 1885’ten beri tüm asaleti ile anıttaki yerinde durmaya devam ediyor. 6 Aralık 1884 tarihinde yapımı tamamlanan 169.3 metre yüksekliğindeki Washington Anıtı, ABD’nin ilk başkanı olan George Washington’ın Amerikan Bağımsızlık Savaşı’ndaki askerî liderliğinin bir nişanesi olarak inşa edildi. Mimar Robert Mills’in neoklasik üsluptaki anıtının temeli, 1848’de bağımsızlık günü kutlamaları sırasında atıldı. Ancak inşaat sırasında ayrılan bütçenin bitmesi ve yaşanan siyasi çalkantılar sebebiyle, anıtın yapımı 1854’te kesintiye uğradı. 1876’da inşaat mühendisi yarbay Thomas Lincoln Casey idaresinde yapımına devam edilen anıt, Mills’in orijinal tasarımından biraz daha kısa ve Mısır dikilitaşlarına benzer şekilde tamamlandı. 21 Şubat 1885’te resmî açılışı yapılan Washington Anıtı, 9 Ekim 1888 tarihinde ziyarete açıldı. Yerden yaklaşık 47 metre yüksekliğe kadar örülmüş olan taşlar ile bunun üzerindekiler arasındaki renk farklılığı, 1848-1854 ve 1876-1884 arasında iki farklı inşa dönemine işaret ediyor.

    Robert Mills’in Washington Millî Anıt Cemiyeti tarafından 1845 yılında seçilen anıt tasarımı.

    İçerisinde 897 basamaklı demir merdiven ve bir adet asansör bulunan Washington Anıtı’nda, zeminden 149 metre yükseklikte bir müze ve 152 metre yükseklikte her cephede ikişer adet olmak üzere yaklaşık 50’şer kilometre öteyi görebilme imkanı sunan 8 adet seyir penceresi var. Anıtın doğu ve batı iç duvarlarında ise 193 adet hatıra taşı bulunuyor. Sultan Abdülmecit’in gönderdiği hatıra taşı da bunlardan biri.

    ABD’nin başkentinde bir Osmanlı hatırası Sultan Abdülmecid’in armağanı Hatıra Taşı.

    Ancak bu taşı ve diğer taşların çoğunluğunu görmek, özellikle yakından görmek pek mümkün değil; zira bunların korunması amacıyla, özel durumlar haricinde ziyaretçilerin merdivenleri kullanmasına 1976’dan itibaren izin verilmiyor. Anıtın giriş katında bindikleri asansör ile 70 saniyede seyir pencerelerinin bulunduğu kata çıkan ziyaretçiler, kuşbakışı şehir manzarasının ardından merdivenden 1 kat aşağıdaki müzeye iniyor ve yine asansör ile anıtın zemin katına dönüyor.

    Çoğunluğu 1849-1855 arasına tarihlenen taşlar, George Washington’ın hatırasını onurlandırmak için anıta bağışlanmış. Granit, mermer, kireçtaşı, kefekitaşı, sabuntaşı ve yeşimden yapılmış taşların bazısı tek bir kelimelik, bazısı ise sahip oldukları süsleme ve desenler ile başlı başına birer sanat eseri. Bunlar ABD’nin her bir eyaletinden, bazı şehirleri, çeşitli cemiyet ve kurumlar, yabancı devletler ve anıtın tamamlanması için katkıda bulunan şahıslar tarafından gönderilmiş. Dostluk nişanesi olarak Washington Anıtı’na kitabe gönderen 11 yabancı devletten biri de Osmanlı Devleti.

    Dünyanın dörbir yanından Anıtın 58 metre yükseklikteki 17. katında Berre ve Nakşa Adaları, Bremen, Brezilya, Siam (Tayland), Yunanistan (mermeri Partenon’dan) ve İsviçre tarafından gönderilmiş 6 adet hatıra taşı daha bulunuyor.

    ABD ile Osmanlı Devleti arasında ilk resmî ilişki, 7 Mayıs 1830 tarihinde imzalanan “Seyr-i Sefâin ve Ticaret Antlaşması” ile başladı. Antlaşma Senato’da, ABD’nin Osmanlı Devleti için savaş gemileri inşa edeceğine dair maddesi çıkartılarak kabul edildi.

    Bununla birlikte ABD Başkanı Andrew Jackson’ın girişimleriyle 1831’de Henry Eckford ve Foster Rhodes adında iki gemi mühendisi İstanbul’a geldi ve bunlar Sultan 2. Mahmut tarafından kendilerine tahsis edilen Aynalıkavak Tersanesi’nde çok sayıda geminin inşa edilmesine önemli katkılarda bulundular. Böylelikle, 20 Ekim 1827 tarihinde yaşanan Navarin faciası sonrası iki devlet arasında gemi inşaına dair çok önemli bir işbirliği başlamış oldu.

    Anıtın giriş katında ziyaretçileri George Washington’un heykeli karşılıyor.

    Sultan Abdülmecid devrinde ABD ile sürdürülen yakın ilişkilerde ise Osmanlı Devleti’nin 1848 İhtilâlleri sırasında Macar ve Leh mülteciler konusunda sergilediği tutum etkili oldu. Avusturya’nın, Rus ordularının desteği ile isyanları bastırmaya başlaması üzerine Macarlar ve Lehler Osmanlı Devleti’ne sığındılar. Osmanlı Devleti’nin Avusturya ve Rusya’nın baskılarına rağmen mültecilerin iadesi taleplerini geri çevirmesi, Eylül 1851 itibarıyla mültecilerin göçedeceği ABD’de Osmanlı Devleti’ne karşı hayranlık uyandırdı.

    O dönemde İstanbul’daki ABD sefiri, Bâbıâli’ye bir Osmanlı bahriye subayını yanında ülkesine götürerek yeni bilgiler kazanmasına imkan sağlamayı teklif etti. 1850’de Heybeliada’daki Bahriye Mektebi muallimlerinden Binbaşı Emin Bey, resmî vazife ile ABD’ye gönderilen ilk Türk oldu. ABD’de kaldığı süre boyunca ABD başkanı tarafından âdeta bir devlet başkanı gibi ağırlanmış ve 1851’de İstanbul’a döndüğünde şahsında Osmanlı Devleti’ne karşı gösterilen bu yakınlığı Sultan Abdülmecid’e arz etmişti.

    Sultan Abdülmecid’in 19. yüzyıl ortalarına tarihlenen portesi (Pera Müzesi Oryantalist Resim Koleksiyonu).

    9 Şubat 1853 tarihinde İstanbul’daki ABD Sefareti’nden Bâbıâli’ye şu yazı gönderildi: “Kuzey Amerika Birleşik Memleketleri Devleti’nin başkenti Vaşington şehrinde, zikrolunan memleketlerin bağımsızlığını tesis eden ve ilk başkanı olan Vaşington’un ismini ebedileştirmek için birkaç seneden beri 500-600 ayak yükseklikte bir abidenin inşaına başlanmış ve sözü edilen abideye konulmak üzere diğer devletler ve memleketlerden birer taş yahut mermer parçası gönderilmiş olduğundan, zikrolunan memleketler devlet ve ahalisine ikram ve padişahın bir dostluk nişanesi olmak üzere, uzunluğu 130 santim, genişliği 65 santim bir mermer parçasının üzerine padişahın tuğrası ile tarih beyti kazılmış bir mermer kitabenin ihsan buyrulmasını Sadaret makamından hususi olarak rica ve niyaz olunur”.

    Sultan’dan hatıra

    İstanbul’daki ABD Elçiliği’nin Washington Anıtı’na konulmak üzere mermer bir kitabe rica eden yazısı, 9 Şubat 1853 tarihli

    2 Mart’ta  verilen cevapta “Abdülmecid Han’ın istenen ölçüde bir kitabenin verilmesini irade buyurduğu, ancak zikrolunan kitabenin verilebilmesi için öncelikle Abdülmecid Han tarafından bir resminin istendiği” bildirildi.14 Mayıs 1853’te sadrazamlığa getirilen Mustafa Nâilî Paşa, 25 Mayıs’ta devrin idari ve hayır kurumları kitabelerinin büyük bölümünü kaleme alan, tarih düşürmesi ile meşhur, Galata Mevlevihanesi şeyhi Şeyh Galip Dede’nin süt çocuğu Evkaf Nazırı şair Ahmed Sadık Ziver Paşa’dan uygun bir beytin tanzim ve tertibini talep etti. Ziver Paşa, seçimini padişaha bıraktığını bildirdiği üç beyit ile 30 Mayıs’ta cevap verdi:

    . Devâm-ı hulleti te’yid içün Abdülmecid Hân’ın
    Yazıldı nâm-ı pâk-i seng-i bâlâya Vaşinkton’da

    . Amerika devletiyle olalı hullet bedid
    Bak Vaşinkton’da yazıldı nâm-ı Hân Abdülmecid

    . Şahinşeh-i Rûm u Arab şâh-ı zaman Abdülmecid
    Bu senge nâmın yazdırub kıldı musâfâtı bedid”

    Sadâret, 16 Haziran’da taşın resmi ile tanzim olunan tarih beyitlerinin resimlerini padişahın tercih ve takdirine sundu. 17 Haziran’da gelen cevapta ilk sıradaki beyitin beğenildiği, “Gönderilmiş olan resimler ve beyitlerin Abdülmecid Han tarafından görüldüğü, tercih ettiği resime kırmızı mürekkep ile ‘mim’ koyduğu ve yapılması için ayrıca emir verdiği” bildirildi.

    Seçilen beyit, 19. yüzyılın ve Ayasofya’da bulunan bugün dünyanın en önemli hüsn-i hat levhalarının büyük hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye “celî ta’lîk hattı” ile yazdırıldı. Tuğra ise Sultan Abdülmecid tahta çıktığında tuğrasını çeken merhum Haşim Efendi’nin bir kalıbından yararlanılarak hakkedildi.

    1854 Mayıs’ında Arctic isimli bir yelkenli ile New York’a ulaşan Osmanlı Devleti’nin dostluk nişanesinin Washington DC’ye ne zaman ve nasıl ulaştığı hakkında halen net bir bilgi bulunmuyor. Ancak Washington Anıtı’ndaki yerine 1885’te yerleştirildiği kesin. Ziyaretçilerin kullanımına kapatılmış olan demir merdivenin 17. katında (340. basamak) bulunan, Osmanlıların asalet ve nezaketini birarada gösteren bu eşsiz sanat eseri, anıttaki 138 hatıra taşından bir tanesi. Bizim için en kıymetlisi!

    Asansördeki görevliye, 58 metre (190 feet) yükseklikte mümkünse asansörü durdurmasını rica etmeyi sakın unutmayın!

  • İstanbul’un auta çıkması Ankara’nın oyuna girmesi

    İstanbul’un auta çıkması Ankara’nın oyuna girmesi

    İşgal altında bulunan İstanbul’daki hükümet, İtilaf Devletleri’nin de Padişah Vahdettin’e baskı yapması sonucu değişmiş, “Damat” Ferit yollanmış ve yerine Ahmet Tevfik Paşa getirilmişti. Yeni hükümet ve Mustafa Kemal liderliğindeki BMM üyeleri Bilecik’te 4-5 Aralık 1920’de biraraya gelecek, somut bir gelişme sağlanamayacak; İstanbul heyeti sonraki üç ay Ankara’da “misafir” edilecekti.

    Büyük Millet Meclisi (BMM) Hükümeti’nin durumu, 1920 sonbaharına gelindiğinde iyice sağlamlaşmıştı. Bolşevik yönetiminden para ve silah yardımı alınmaya başlamış ve Anadolu’da çıkan isyanlar büyük oranda bastırılmıştı. BMM’nin meşruluk sorunu da kalmamış, Eylül başında çıkarttığı Toplantı Yeter Sayısı Kanunu’yla artık yeni üye almak istemediğini duyurarak kendinden ne kadar emin olduğunu göstermişti. Ekim ayı sonunda ise Ermenistan ile girişilen savaş başarıyla sonuçlanacak ve Kars yöresi Ankara yönetiminin eline geçecekti. Bu durumda Sèvres Antlaşması’nın uygulamaya konması fiilen imkansız görünüyordu.

    Misâk-ı Millî’ye hiç kulak asmamış ve İstanbul’u işgal ederek son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı çalışamaz hale getirmiş olan İtilâf Devletleri, böylece politika değiştirmek zorunda kaldılar. Sèvres Antlaşması’nın içeriği gözden geçirilecek ve Türkiye lehinde bir dizi değişikliğe gidilecekti. Ancak bu, sözü başkent sınırlarının dışında geçmeyen ve Sèvres Antlaşması’nı imzaladığı için BMM tarafından vatan haini ilan edilen “Damat” Ferit Paşa Hükümeti’yle oturup konuşmakla halledilebilecek bir iş değildi. Bütün Türkiye’nin görüşmelerde temsil edilmesi, bunun için de İstanbul’la Ankara’nın aralarının bulunması gerekiyordu.

    Ankara’yla yakınlaşma sağlamak için İstanbul’da bir hükümet değişikliğine ihtiyaç olduğu fikrini daha Eylül ayında ortaya atmış olan İtilâf Devletleri Komiserleri, hemen ay sonunda Sultan 6. Mehmet Vahdettin’den “Damat” Ferit Paşa’ya yol verip yerine Ahmet Tevfik Paşa’yı sadrazamlığa atamasını resmen istediler. Ankara’dakilerden nefret eden Padişah önce “Damat” Ferit Paşa’dan vazgeçme fikrini benimsemedi; hattâ ısrar edilmesi halinde tahttan ayrılma tehdidinde bulundu. Ancak, barış antlaşmasının başka türlü yürürlüğe giremeyeceği konusunda ikna olmuş ve iki-üç hafta kadar süren bir çekişme sonunda “Damat” Ferit Paşa, 16 Ekim 1920’de istifa etmiştir.

    “Damat” Ferit Paşa’nın istifasıyla 20 Ekim 1920’de işbaşına gelen Ahmet Tevfik Paşa.

    20 Ekim’de işbaşına gelen Ahmet Tevfik (Okday) Paşa Kabinesi, bir yanda İtilâf Devletleri’yle görüşmelere hazırlanırken diğer yanda da Ankara Hükümeti’yle bir anlaşma zemini bulmaya çalıştı. İlk iş olarak Ankara yanlısı oldukları için bir önceki hükümet döneminde hapis cezasına çarptırılmış olanlar affedildi. Daha sonra, kimliği o sıralarda gizli tutulmaya çalışılmış bir memur, iki hükümetin nasıl ve hangi koşullarda ilişkiye geçebileceğini araştırmak üzere Ankara’ya gönderildi. Bu kişi daha önce Mustafa Kemal Paşa’nın da maiyetinde bulunmuş olan Kurmay Yüzbaşı Neşet (Bora) Bey’dir. Neşet Bey, Saray’da görevliydi ve Ankara’nın Saray’daki istihbarat adamıydı. Kendisini gönderen ise, Ankara’nın daha önce hazırlanmakta olan görüşmelerde mutlaka bulunmasını istediği, İçişleri Bakanı Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa’dır.

    Mustafa Kemal Paşa ise bu gelişmelerden hiç memnun olmamıştı. Zira aklındaki devrim planının uygulamaya konabilmesi için barışın bu kadar çabuk elde edilmemesi gerekiyordu. Barış yapılması halinde, Ankara’daki iktidar odağının varoluş nedeni ortadan kalkacaktı. Bu yüzden İstanbul’da “Damat” Ferit Paşa gibilerin iktidarda olması daha uygundu ve bunu Aralık ayındaki görüşmeler sırasında açıkça söyleyecekti. Ancak Ankara da dahil olmak üzere her yana egemen olan iyimserlik havasının aleyhinde bulunmak istemedi. Ayrıca, 1921’in Ocak ayında çıkacak olan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na ilişkin görüşmeler de BMM’de başlamıştı. Dolayısıyla zaman kazanmaya ihtiyacı vardı. Sonuç olarak Neşet Bey’e İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’ya göndereceği bir heyetle Bilecik’te Aralık ayı başında buluşulabileceği ve bu heyette mutlaka Ahmet İzzet Paşa ile eski sadrazamlardan ve o günlerde Bahriye Nazırı olan Salih Hulusi (Kezrak) Paşa’nın bulunması gerektiği söylendi.

    3 Aralık 1920 İstanbul’da yayımlanan İleri gazetesinin 3 Aralık 1920 tarihli nüshasında, ilk sayfadaki haber: “İzzet Paşa’nın riyâseti altında bugün Anadolu’ya heyet-i mahsûsa gidiyor”.

    Öte yandan, İstanbul’daki yeni hükümet Ankara’yla görüşme hazırlıklarına başladığında, Türkiye’nin geleceği konusunda olumlu sonuçlar doğurabilecek bir dizi olay da yaşandı. Yunanistan Kralı Aleksandros, 25 Ekim’de öldü. Bunun üzerine, İtilâf Devletleri’nin Almanya sempatileri nedeniyle 1917’de tahttan inmeye zorladıkları ve Başbakan Elefterios Venizelos’un baş düşmanı olan eski kral Konstantinos’un sürgünden dönüp tahta geçmesi sözkonusu oldu. Henüz kısa bir süre önce Sèvres Antlaşması’nın mimarlarından olması nedeniyle ulusal kahraman ilân edilmiş olan Venizelos, sekiz yıldır savaş halinde yaşayan Hellen seçmenlerince 14 Kasım’da ağır bir yenilgiye uğratıldı ve ülkesini terketti. 6 Aralık’ta yapılan halkoylamasıyla Kral Konstantinos tahta geçecek ve İtilâf Devletleri’nin Yunanistan’a karşı daha mesafeli davranacakları bir dönem başlayacaktı.

    İzzet Paşa’nın başkanlığındaki heyet 3 Aralık sabahı İstanbul’dan ayrıldı ve ertesi günü Bilecik’e vardı. Heyette Salih Paşa, en eski İttihatçılardan olmakla birlikte daha sonra İttihat ve Terakki’den uzaklaşmış ve o günlerde Ticaret ve Ziraat Nazırı olan Hüseyin Kâzım Kadri Bey, Bern Büyükelçisi Cevat Bey, Bâb-ı Âlî hukuk müşavirlerinden Münir (Ertegün) Bey, Darü’l-fünûn müderrislerinden olup o sıralarda Kandilli Rasathanesi’nin müdürlüğünü yürüten, eski İttihatçı Fatin (Gökmen) Efendi de bulunuyordu. İçinde iki eski sadrazamın bulunduğu bu heyetin diğer üyeleri seçilirken, bunların tarafsız olarak tanınmış yani Hürriyet ve İtilâf çevrelerine hiç katılmamış ve Ankara’dakilerin güven duyacağı kişiler olmalarına dikkat edilmişti.

    5 Aralık’ta Bilecik’e gelen Ankara heyeti ise BMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Hariciye Vekili Bekir Sami (Kunduh) Bey ve bir ay kadar önce Batı Cephesi Komutanlığı’na atanmış olan Albay İsmet (İnönü) Bey’den oluşuyordu. Daha ilk buluşmadan itibaren bütün iş neredeyse komik denecek bir görünüme büründü; zira Ankara Hükümeti İstanbul’da bir hükümetin varlığını kabul etmiyordu. Dolayısıyla herhangi bir resmî görüşme de olmadı. Öte yandan İzzet Paşa’nın anılarında da kabul ettiği gibi, başkanı olduğu heyetin herhangi bir somut programı veya önerisi yoktu. İstanbul Hükümeti gerçekten acınacak haldeydi; zira Ankara’nın varlığından kurtulabilmek için barış gerekiyordu ama barışı sağlayacak tek askerî güç Ankara’nın elindeydi.

    Heyetin başı Bilecik görüşmeleri için 3 Aralık 1920’de İstanbul’dan çıkan heyete başkanlık eden, dönemin İçişleri Bakanı Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa.

    Mustafa Kemal Paşa, İstanbul heyetinin bu zaafını iyi kullandı. Ertesi gün heyeti Ankara’ya götürüp orada rehine olarak tuttu. Heyet üyeleri şehirde serbestçe dolaşıp istedikleri kimselerle görüşebilecek ama İstanbul’a dönmeleri engellenecekti. Kendilerine Ankara’daki harekete katılmaları da teklif edildi; ancak bunu bir tek Münir Bey kabul etti.

    Bu arada, biraz Ankara’nın, özellikle de ordunun moralini yükseltmek için, biraz da ortalığı karıştırıp İstanbul Hükümeti’ni zor durumda bırakmak için asılsız bir haber yayıldı. Mustafa Kemal Paşa, Anadolu Ajansı’ndan İstanbul’dan gelen heyet üyelerinin BMM Hükümeti’nin tarafına geçtiklerini açıklayan bir tebliğ yayımlamasını istedi. Tebliğ Hakimiyet-i Milliyye ve Anadolu’da Yeni Gün gibi Ankara gazetelerinde yayımlandı, ama İstanbul’da herhangi bir karışıklık çıkmadı. Anlaşılan Tevfik Paşa Hükümeti tebliğe inanmamıştı.

    Sonuç olarak İzzet Paşa heyeti herhangi bir başarı elde edememiş oldu ve Ankara’da üç ay kadar tutuldu. Rehine kaldıkları bu üç ay boyunca ise çok önemli bir dizi olay daha yaşandı. BMM bir yanda “Çerkes” Ethem Bey’in çıkardığı krizi halledip askerî örgütlenmesini tamamladı, diğer yanda da İnönü’de Yunan ordusunun ilerlemesini durdurdu.

    Mustafa Kemal’in 1920’de Eskişehir Garı’nda kalabalık bir heyetle çekilmiş fotoğrafında bize göre hemen sağında Çerkes Ethem görülüyor.

    BMM’nin yapılanması açısından çok önemli bir de hukuksal gelişme oldu ve 20 Ocak 1921’de Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu çıkarıldı.

    BMM’nin konumunu daha da sağlamlaştıran bu gelişmeler, İtilâf Devletleri’nin gayriresmî bir biçimde olsa da Ankara Hükümeti ile görüşmeyi kabul etmesi ve Ankara temsilcilerinin de Londra’daki barış görüşmelerine katılması sonucunu doğurdu.

    1920’nin sonlarına kadar İtilâf Devletleri diplomatlarının haydut güruhu gibi gördükleri BMM, artık meşru ve sözü dinlenmesi gereken bir muhatap özelliği kazanmıştı.

  • FERNAND POINT: EFSANE ŞEF ‘Nouvelle cuisine’in babası hep taze ve son dakikacı…

    FERNAND POINT: EFSANE ŞEF ‘Nouvelle cuisine’in babası hep taze ve son dakikacı…

    “Bir gün önceden, hatta geceden kalan hiçbir şey kullanılmazdı. Her sabaha taze ve temiz malzemeyle başlardı”. İşte “nouvelle cuisine”in büyük ustası Fernand Point için en önemli nokta buydu: Pazardan aynı gün alınmış taze ürünü, her müşteri için son dakikada en iyi şekilde pişirmek! “Basit gibi görünen en zorudur” diye çıraklarını uyarırmış: “Madem Yaradan bize mükemmel yiyecekler sağlamış, onları en iyi şekilde pişirmekle yükümlüyüz”.

    PETEK ÇIRPILI

    Ömür boyu öğrenci kalarak yemek pişirmeyi öğütleyen 20. yüzyılın efsane şeflerinin en önemlilerinden biri Fernand Point’den (1897-1955) bahsetmek istiyorum sizlere. Marie-Antoine Carême (1784-1833) ile başlayıp Escoffier ile devam eden sadeleşme hareketi, Fransız mutfağını kuralcı ve katı bir disiplinle, noktasına virgülüne dokunulmaz tariflerle donatmıştı. Zamanında nerede ise tabuya dönüşen Escoffier’nin otoritesini kafaya takmadan, geleneği kendi anlayışı ile yeniden tanzim ederek başka bir boyuta taşımak Point’e nasip olmuştur. Ancak bunu önce mutfağın geleneğini çok iyi öğrenerek yapmıştır. Kendisi öldükten neredeyse 20 yıl sonra ortalığı kasıp kavuran “nouvelle cuisine” akımının başında durur.

    1980’lerde eski olan her şeyi reddeden; yenilik peşinde, genç ve bol paralı yuppie kültürünün gelgeç hezeyanları ile köpürttüğü; koca tabaklardaki tek lokmalık porsiyonları ile sonradan epey dalga geçilen “nouvelle cuisine” akımının aslında epey eski bir geçmişi var. 1746’da Menon takma adı ile bir yemek kitabı yazan kişi kim idi bilinmiyor ama “nouvelle cuisine” tabirini ilk kullanan o olmuş. Ancak ortalığı kırıp geçiren yeni dalganın arş-ı âlaya çıkması için 1964’te yayımlanacak Guide Julliard de Paris’i beklemek gerekmiş. Şeflere okul çocukları gibi 0 ila 20 arasında not veren, kritiklerinde komik ve acımasızdı bu rehber. O sıralar 30’lu yaşlarda olan iki gazeteci tarafından (Henri Gault, Christian Millau) yayımlanmıştı. Aynı ikili ünlü Michelin Rehberi’ni Ahd-i Atik ilan edip kendisine de Ahd-i Cedid ismini yakıştırarak 1973’te bu defa Yeni Mutfak’ın On Emri’ini yazdı. Kısaca özetlersek, “şefler yemeklerini hafifletecek, ağır soslardan arındıracak; fermante gıdalara yer vermeyecek; yeni tekniklere açık, yaratıcı olacak; modernlik adına da olmadık numaralar çekmeyecek” diye buyuran “On Emir”, orta yaşlı şefler arasında “Ee, peki biz ne yapıyorduk ki şimdiye kadar?” diye tepki gördü. “Nouvelle cuisine” akımı da 80’lerin sonuna doğru yozlaştı ve iyice alay konusu olmaya başladı. Ünlü şeflerin önemli kısmı, Fernand Point’in rahle-i tedrisinden geçerek mesleğe adım atmışlardı. Her biri onun anlayışını ileri götürerek Fransız mutfağının uluslararası ününü korumayı becermişlerdi.

    ‘Zayıf şefe güven olmaz’
    İri yarı cüssesiyle, yemek yapmayı olduğu kadar yemeyi de sevdiği belli olan Fernand Point, “Bir restorana ilk gittiğimde sipariş vermeden önce hep şefin elini sıkarım. Zayıf biriyse yemeğinden iş çıkmayacağını bilirim” diyordu.

    Fernand Point 1897’de Fransa’da Louhans, Saône-et-Loire’da doğdu. Ailesi bir demiryolu büfesi işletiyordu. O da yemek pişirmeye 10 yaşında başladı. Paris’te iyi restoranlarda deneyim kazandıktan sonra Evian’daki Hôtel Royal’de çalışmaya başladı. 1922’de ailesi ile birlikte Lyon’un güneydoğusunda minik bir şehir olan Vienne’e taşınıp bir lokanta açtılar. İki yıl sonra babası ölmeden önce lokantayı oğluna devrettiğinde Fernand Point 25 yaşındaydı. O da lokantanın ismini şehrin simgesi olan Romalılardan kalma taştan bir piramide atfen “La Pyramide” koydu ve ömrünün sonuna kadar orada çalıştı. Sadece 58’inde öldüğünde, ardında 3 Michelin yıldızı, Ma Gastronomie isimli tariflerinin yer aldığı çok önemli bir eser ve yetiştirdiği birçok ünlü şef bıraktı. Lokantası da hâlâ 50 küsür senedir Michelin yıldızlarını korumakta.

    1922’de açtığı La Pyramide adlı lokantası, halen Michelin yıldızlarını koruyor.

    Bir Fransız yazar Baudelaire’in “Seyahate Davet” şiirinden iki dize ile tanımlamış La Pyramide’deki deneyimini: “Orada ne varsa süs, sükun ve şehvet / intizam ve güzellikten ibaret”. Fernand Point kilolu, iriyarı, canayakın ama çalışanlarını sürekli denetleyen, işinde çok titiz bir şef. Michelin Rehberi 1933’te restoranları yıldızlamaya ilk başladığında, La Pyramide’i en yüksek derece olan “üç yıldız” ile değerlendirmiş. Point’in mutfağı o zamanlar için alışıldık sayılan gösterişten sıyrılmış, kendi dokunuşları ile unutulmaz hâle soktuğu basit, yöresel lezzetler sunuyordu. Gratine edilmiş kerevit, trüflü piliç çevirme, tereyağlı briyoş hamuruna sarılmış kaz ciğeri gibi yemekleri de vardı ama; o daha basit lezzetleri de sunmaktan çekinmiyordu: Çeşitli omletler, küp patateslerle sunulan Lyon sosisi, sirkeli bulyon içinde kısa süre haşlandığı için rengi maviye dönen mavi alabalık “truite au bleu” gibi. Paris’ten gelen müşterilerinin kırsal bölgenin basitliğine ve sakinliğine gelip, kısa bir süre için yerel olanı deneyimlemek istediklerini biliyordu.

    Kuşaktan kuşağa
    Point, genç şefleri en deneyimli olanların yanında görevlendirir; “iyi bir şefin görevi tüm bildiklerini ve deneyimini bir sonraki kuşağa devretmektir” dermiş.

    Tazelik ilk şarttı. Mutfak çalışanlarının her sabah sıfırdan başlamasını sağlamak için alışverişten sonra ilk işi rafları, dolapları teftiş etmekti. Kolaycılığa kaçan bir eleman, kenar köşede dünden kalma malzeme saklamasın diye bu işi çok sıkı tutardı. Point’in yanında 6 yıl çalışmış, en sevdiği çırağı olan ünlü şef Paul Bocuse, şefinin her sabah pazara gidip günlük alışverişi yaptığını, döndüğünde karısı Mado’nun mavi mürekkeple günün mönüsünü yazdığını anımsıyor. “Ânın mutfağı idi onunki” diye anlatıyor Bocuse: “Bir gün önceden, hatta geceden kalan hiçbir şey kullanılmazdı. Her sabaha taze ve temiz malzemeyle başlardı”. İşte “nouvelle cuisine”in kalbi bu noktada atmaktaydı: Günün ürününü, her müşteri için son dakikada en iyi şekilde pişirmek! “Basit gibi görünen en zorudur” diye çıraklarını uyarırmış: “Madem Yaradan bize mükemmel yiyecekler sağlamış, onları en iyi şekilde pişirmekle yükümlüyüz”.

    Mönülerinin pazarda neyin taze olduğuna göre günlük olarak hazırlanması, en önemli özelliklerindendi.

    Olasılıkla duymuş olacağınız ünlü lafı “Tereyağı! Bana tereyağı verin. Daima tereyağı”. Peki neden? Zira “tereyağı benim mutfağımın temeli, merkezi ve yüreğidir” diye ilan etmişti. Üstelik tereyağının margarin karşısında “tukaka” olduğu, “sağlıksız” diye adının çıktığı bir dönemde nasıl da kendine güvenle ve cesur biçimde mutfağını ortaya koymuş, kabul ettirmiş! Deneyimine ve sanatına güvenmek budur işte.

  • Dağdaki çobanın oyu

    Dağdaki çobanın oyu

    12 yıl önce sarfettiği “Ben vergi veriyorum, niye vergi vermeyen dağdaki çobanla benim oyum eşit mesela” sözleriyle büyük tepki çeken manken ve oyuncu Aysun Kayacı; aslında hem geçmişte uygulanan hem sonrasında defalarca dile getirilen bir sistemi gündeme taşımıştı.

    Ülkemizin en güzel tarihçilerinden Aysun Kayacı’nın akıllara gelmediği bir seçim yok. Hatırlayacaksınız Aysun Hanım bir televizyon programında niyeyse celallenip “Ben vergi veriyorum, niye vergi vermeyen dağdaki çobanla benim oyum eşit mesela” diye seçim sistemini sorgulamıştı.

    İşte o gün bugündür, çoğunlukla dalga geçerek her seçim bahsinde Aysun Kayacı üzerinden bir geyik/tartışma yürütülüyor. Ben açıkçası kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyorum; çünkü gazetecilerin, köşe yazarlarının bal gibi bildiği üzere Türkiye’de vergi vermeyenlerin oy da kullanmaması gerektiğini ileri süren ilk kişi Aysun Kayacı değil, bir TÜSİAD üyesi işkadınıydı. Bu hanımefendi aynı şeyi söylediğinde “Hmm, ne de anlamlı, ne de manidar, ben adama bilezik gibi geçiririm demek istedi; saksıya fesleğen gibi oturturum anlamı da çıkar” diye konuşan hanımefendinin bu beyanlarına tam sayfa yer veren gazeteciler, aynı şeyi Kayacı söylediğinde mavralara doyamadı.

    Tabii bu öneri yeni değil. Vatandaşların oy kullanmak için vergi ödemelerini şart koşmak bir yana ödedikleri vergi oranında oy kullandıkları yani az ödeyenin az, çok ödeyenin çok oy kullandığı sistemler daha önce de denenmiş.

    İllüstrasyon: Chris Gash / Kaynak: The New York Times

    Misal Almanya’da 1. Dünya Savaşı öncesi yürürlükte olan seçim kanunlarına göre, vatandaşlar ödedikleri vergiye göre üç sınıfa ayrılmış ve en çok vergiyi ödeyen (o da ödüyorsa artık; zira biliyoruz ki çok kazananlar çok vergi vermek yerine mali müşavirlere üç kuruş verip o vergiyi ödememenin bir yolunu bulurlar) %4’ün oyları ikinci sıradaki %16’nın oylarına denk sayılmış. Sonuç olarak halkın %80’inin oyu, %16’sının oyuna, o %16’nın oyu da %4’e eşit. Ne güzel değil mi? Kabaca, 100 seçmen arasında 20 kişinin oyu, 80 kişinin oyundan iki kat değerli. 100 kişilik bir meclis varsa, meclisin üçte birini 4 kişi, ikinci üçte birini 16 kişi, kalan “üçün biri”ni de 80 kişi belirliyor.

    E bu ne zamana kadar böyle devam ediyor? Ödenen ya da ödendiği iddia edilen vergilerin yalan dolandan ibaret olduğu ve üstüne üstlük az vergi verdiği iddiasıyla oy hakkı kuş kadar kalan toplumun %80’i savaşlarda, seferberliklerde leblebi gibi harcanırken; %4’ünün bırakın ölmek daha da zenginleştiği ortaya çıkana kadar. Kabaca, birileri çıkıp “Başlatma lan verdiğin vergiden, sanki ödüyorsun onu da! Ben canımı vermişim hâlâ bik bik ediyorsun” diyene; daha da özetle devrim olana ya da tepedekiler “Hacı böyle giderse bu adamlar giyotin sehpalarını getirip kuracak, gel biz bu oy hakkı meselesini bir daha düşünelim, nasıl olsa ordu falan bizde, bir şekilde yine idare ederiz, yoksa bu Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht falan başımıza yıkacaklar imparatorluğu” diyerek bu saçma seçim sisteminden vazgeçene kadar.

    Bence asıl garip olan bu tip önerileri dile getirmek değil; bu öneriler dile getirildiğinde sanki dünya dün kurulmuş gibi şaşırmak. Hani yine birisi çıkıp “Abilerim, ablalarım! Ya böyle demokrasi falan çok karışık ve zahmetli işler, gelin aramızdan güçlü-kuvvetli, tam da Erman Toroğlu’nun istediği gibi kodumu oturtacak birini bulalım, onu başımıza geçirelim; sonra da uğraşmayalım, onun çocukları, gelinleri, damatları yönetsin hepimizi; nasıl fena olmaz mı?” dese, teklifteki garipliğin farkına varmamak gibi bir durum.