Çok erken bir veda. Ancak Boseman’ın özellikle “Siyah Panter” filmleriyle ortaya koyduğu performans ve etki o denli yüksekti ki, sadece rol yapmadı aynı zamanda bir “rol model” oldu. Kısa ama müthiş bir başarı öyküsü, bir başarı gerçeği.
Genç ölümler hep trajiktir. Hollywood aktörü Chadwick Boseman 4 yıldır sessiz sedasız başetmeye çalıştığı kansere yenildiğinde henüz 44 yaşındaydı. Kariyerinin en parlak noktasındaydı.
Bir işçi ailesinin oğlu olarak 1976’da Güney Carolina’da doğmuştu. Lisede, vurularak öldürülen bir sınıf arkadaşıyla ilgili Crossroads isimli ilk oyununu yazıp sahneye koymuş. Siyahların çok tercih ettiği Howard Üniversitesi’nde yönetmenlik okumuş. Üniversiteden sonra Harlem’deki “Schomburg Siyah Kültürü Araştırma Merkezi”inde drama hocalığı yapıyor. Siyahi hakları savunucusu olarak edindiği politik kimlikte bu merkezin yeri çok önemli.
Siyahların ilk süper kahramanı, Chadwick Boseman…
“Siyah Panter” filmlerinden önceki kariyeri daha çok tiyatroda. Kariyerinin ekran kısmında ise “All My Children” adlı pembe dizi var; fakat yapımcılara ırkçı klişeleri destekledikleriyle ilgili şikayette bulununca atılıyor. Sinemaya ise ilk siyah Amerikan futbolcusu Ernie Davis’in öyküsünü anlatan “The Express: The Ernie Davis Story” ile giriş yapıyor.
Boseman’ın önünü açan rolü, 2013’te beyzbol yıldızı Jackie Robinson’u canlandırdığı “42”. Önemli filmlerinden biri de James Brown’ın hayatını anlatan 2014 yapımı “Get On Up”. 2016’da “Gods of Egypt” filminde Thoth karakterini canlandırıyor (Film neredeyse sadece beyaz aktörlerle çalıştığı için çok eleştiri aldı. Boseman bütün eleştirilere katıldı ve rolü filmde hiç değilse bir Siyah Tanrı olsun diye özellikle kabul ettiğini söyledi).
Gelelim “Black Panther” serüvenine… 2016’da beş filmlik bir anlaşma imzalayarak T’Challa/Siyah Panter rolünü üstleniyor. Serinin ilk filmi 2016’da gösterime giren “Kaptan Amerika: İç Savaş”. Fakat Chadwick’i gerçek hayatta da süper kahraman statüsüne çıkaran, serinin 2. filmi 2018 yapımı “Siyah Panter”. Film, Marvel dünyasının vizyona girdiği haftasonu yaptığı gişe geliriyle yapım bütçesini aşan ilk filmi. Boseman’ın kısa ömrüne sığdırdığı bir diğer önemli film de siyah hakları savunucusu yönetmen Spike Lee’nin “Da 5 Bloods”ı.
Boseman’ın söyleşilerini izlediğinizde son derece alçakgönüllü, nazik ve besbelli ki çok iyi kalpli bir insan olduğunu göreceksiniz. “Verdiğim emeğe ve zamana değecek karakterleri oynamaya çalıştım; işimin bir anlamı olsun istedim; rollerimin beni zorlamasından zevk aldım”.
Hollywood çok iyi bir oyuncusunu, siyahlar ise bir rol modellerini, ilk süper kahramanlarını yitirdi.
Ankara Tıp Fakültesi 1989 mezunu, kulak- burun- boğaz uzmanı Refik Çaylan, salgın hastalığın son kurbanlarından. Çaylan, 2005’te Pakistan’da meydana gelen depremin yaralarını sarmak üzere Türk hükümetinin Pakistan’a kurmuş olduğu Türk Hastanesi’nin başhekimi olarak da görev yapmıştı.
Refik Çaylan, beş kardeşin içinde 4 numaralı kardeşti. Kardeşlerin yaşları birbirine çok yakındı. Böyle olunca hep birlikte, birbirlerine sımsıkı bağlı büyüdüler. Onları gözünün önünden bir dakika bile ayırmayan anneleri “Işık hızına yakın bir şeyin hareket ettiğini hissettiğimde mutlaka Refik’tir derim ve yanılmam” diye anlatırdı onu. Çok hızlı hareket eden bir çocuktu. Anneleri ortalık sessizleşince hemen çocukları sayar ve eksik olup olmadığını kontrol ederdi. Genellikle Refik eksik çıkardı yoklamadan. Mutlaka bir köşede bir kitaba yumulmuş olarak bulunurdu. Çok okuyan bir çocuktu.
Refik, ismiyle müsemma biriydi; yani arkadaşları onun için her zaman çok önemliydi. Dışişleri Bakanlığı mensubu olan babalarının görevi gereği, kardeşler eğitimlerini farklı ülkelerde farklı dillerde sürdürdüler. İçinde büyüdükleri farklı kültürlerden en çok güney Asya kültüründen etkilendiler. Hindistan ve Pakistan’ın dillerini öğrendiler, farklı ülkelerden, sağlam arkadaşlıklar kurdular.
Hindistan’da eğitim gördükleri İngiliz Okulu’nun ilk Türk öğrencileri olarak ülkemizi temsil ettiler. Okulun 200×4 bayrak yarışında “kırmızı takım” olarak dört kardeş koştular. Okul müdüresi Ms. Shankland’ın onlara taktığı ad ile anıldılar: “Beautiful Family”.
Beş kardeşin üçü, Ayşe, Kemal ve Refik tıp doktoru oldular. Ankara Tıp Fakültesi’ne Pakistan’daki Rawalpindi Tıp Fakültesi’nden geldiler. Çok renkli, çok kültürlü, nazik ve iyi kalpliydiler.
Mezun olduktan sonra Refik, mecburi hizmetini Hatay’da yaptı. Daha sonra ihtisas eğitimini kulak-burun-boğaz (KBB) üzerine Numune Hastanesi’nde aldı. İhtisasını bitirdikten sonra Avrupa’da önemli bir KBB uzmanı olan Dr. Mario ile çalıştı. İtalya’dan döndükten sonra Trabzon KTÜ Tıp Fakültesi’nde parlak bir kariyer sahibi olmuştu. Çocukluğunu geçirdiği kültürlerden edindiği tecrübeler ona mesleğinde de yardımcı oldu. 2005’te Pakistan’da meydana gelen depremin yaralarını sarmak üzere Türk hükümetinin Pakistan’a kurmuş olduğu Türk Hastanesi’nin başhekimi olarak görev yaptı.
28, 21 ve 7 yaşlarında üç çocuğu olan Refik ile ilgili aklınıza gelen ilk üç şey nedir diye sorulduğunda hemen hemen herkes adalet, liyakat ve özgürlük diyecektir.
Son birkaç yıldır çalıştığı Bakü’de, acil trakeostomi açtığı bir hastadan bulaşan Covid enfeksiyonu nedeniyle 26 Ağustos sabahı yitirdik can kardeşimizi, sevgili sınıf arkadaşımızı… Pakistan’dan, Brüksel’den, Almanya’dan ve Türkiye’nin her yerindeki hastalarından yüzlerce mesaj ve taziye geldi.
İyi hatıraların içinden, iyi bir insan eksildiğinde hayatımızın da iyi bir parçası kopup gider onunla birlikte… Huzur içinde uyu Refik.
Kanunî’nin 1526’da 1. François’ya yazdığı mektup, 494 yıldır Fransız arşivlerinde. Kanunî –son zamanlarda siyasette ve sosyal medyada gündem olan mektupta– gelen yardım talebine olumlu cevap veriyor. Bugün ise buradan hareketle, başka güncel problemler yaşadığımız Fransa’ya “ayağını denk al” deniyor. Oysa ki bu mektubu koruyan, günümüze ulaştıran Fransızlar. O tarihte onlardan bize gelen ve yardım isteyen mektup ise ortada yok.
Türkiye’nin özellikle son yıllarda Fransa’yla yaşadığı siyasi gerginlikler, yakın zamandaki Doğu Akdeniz krizi ve karşılıklı açıklamalarla en üst düzeye taşındı. Fransa’ya, özellikle Başkan Emmanuel Macron’a haddini bildirmek isteyenler, ardı ardına Kanunî’nin 1. François’ya gönderdiği mektubu paylaşıyor. Osmanlı padişahının yazdıklarından, üslubundan hareketle Fransa’ya “haddini bil, kimle uğraştığına dikkat et, tarihten ders al” deniyor.
Orijinali bugün Paris’teki Ulusal Kütüphane’de (BNF) bulunan ve 1526 başında Kanunî Sultan Süleyman tarafından yazılan meşhur mektup; bilindiği gibi Osmanlı sultanından yardım talep eden Fransa Kralı 1. François’ya yazılan bir cevap niteliğinde.
Mektubun 1833 tarihli matbu metni Kanunî’nin mektubu yayımlandıktan sonra ortaya çıkan dizgi hatalarının Jouannin eliyle düzeltilip not düşüldüğü sayfa.
“Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi…” diye başlayan ve “… Sen ki Fransa ülkesinin başı Fransuva’sın…” diye devam eden mektup… 1. François 1526’da Pavia Savaşı’nda Kutsal Roma-Germen İmparatoru Şarlken’e esir düşerek hapsedilmişti. Fransa, imparatorun annesi Louise de Savoie’nın girişimleriyle Kanunî’den yardım istedi. Yardım talebini içeren mektup, Fransa Elçisi Jean Frangipani eliyle İstanbul’a ulaştırıldı. O sıralarda Avrupa devletlerinin Osmanlılara karşı ittifakını kırmak isteyen Kanunî de bu yardım çağrısına özene bezene yazılan bir mektupla olumlu cevap verdi. Sonraki yıllarda da Barbaros Hayreddin Paşa ve donanma, Fransızların yardımına gönderildi.
Fransız arşivlerindeki mektup, doğaldır ki 1. François’nın Kanunî’ye gönderdiği ve yardım istediği mektup değil; bizden Fransa’ya giden mektup. Peki Kanunî’nin bu cevabi mektubuna neden olan, 1. François’nın bize yazdığı mektup nerede? O ortada yok. Bizler koruyamamışız. Fransızlar ise bizden gelen mektupları gözleri gibi saklamışlar, yazıldığı gün kadar canlı, dipdiri bugüne ulaştırmışlar. “Bir zamanlar bizler zor duruma düşünce Kanunî’den yardım istemiştik, bunu unutturalım, örtbas edelim” dememişler. Hatta bundan iki asır önce de Fransa kralının tercümanı ve baş sekreteri Joseph Marie Jouannin eliyle yayımlayıp dünya kamuoyuna sunmuşlar.
Fransız Kralı 1. François (solda) ve Kanunî Sultan Süleyman (sağda) ayrı ayrı Titian tarafından resmedilmiş (1530).
Bitmedi. Kanunî’nin bu mektubu, yazılışından 307 yıl sonra 1833’te M. Jouannin tarafından yayımlandı demiştik ya; işte bu Fransız uzmanın hazırladığı 22 sayfalık kitapçıkta, Kanunî’nin yazdığı mektubun hem orijinali hem de izahatlı Fransızca tercümesi yer alıyor! Yine bitmedi; kendisi bu baskı önüne gelince iki yerde eski Türkçe yazım hatası bulmuş ve bunların doğrusunu ilgili sayfanın altına elyazısıyla not düşmüş! Yani adamlar Kanunî’nin mektubuna her bakımdan sahip çıkmışlar, bunu sonraki nesillerine taşımışlar. Yani biz bugün Muhteşem Kanunî’nin yazdığı bu muhteşem satırları, Fransızların yüzü suyu hürmetine biliyoruz, öğrenebiliyoruz!
Kanunî’den François’ya Name-i Hümayun
Bu Fransızlar, günümüzde de internet üzerinden herkesin kullanımına açmışlar mektubu. Kimselere göstermeyebilirlerdi, hele Türklere hiç vermeyebilirlerdi. Bu durumda ne ile gurur duyacaktık? Fransızlar üzerinde biraz olsun etki istiyorsak, François’nın gönderdiğini bulup ortaya koyacaksın ki bir şeye benzesin. O etki de bizim umduğumuz gibi Fransızları aşağılık duygusuna sokmaktan ziyade, Türkiye’nin mazisiyle, tarihiyle güçlü bir ülke olduğunu hatırlatmaya yardımcı olacaksa önemlidir.
Ne yazık ki Fransa’dan gelen yardım çağrısı ve İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in gönderdiği mektuplar gibi o yüzyılda ecnebi hükümdarlardan gelen hiçbir mektup arşivlerimizde bulunmamaktadır. Bizim koruyamadığımız mektupların karşılığı olarak gönderdiğimiz name ve mektuplar Fransa ve İngiltere arşivlerinde pırıl pırıl saklanıp korunmasaydı, kendi tarihimiz ne kadar eksik kalırdı; bir düşününüz. Kanunî’nin bugün Fransa’daki Ulusal Kütüphane’de saklanan başka mektupları da vardır ve Türklerin gurur duyması için tüm dünyaya açıktır. Fransızlar koruduğu için
Bundan tam 100 sene önce, Ekim 1920’de temeli atılan “Harikzedegân (Yangınzede) Kat Evleri”, Türkiye’nin ilk betonarme apartmanıydı. Mimar Kemaleddin Bey tarafından yapılan, iki yılda bitirilen, masrafı devlet ve bağışlarla karşılanan binada, yangınlar sonucu evsiz kalan insanların ikameti düşünülmüştü. Daha sonra Türk Hava Kurumu’na geçen ve Tayyare Apartmanları adını alarak hatırlı ve kalburüstü kimselerin mekanı olan yapı, günümüzde otel oldu.
Osman Nuri Ergin Mecelle-i Umur-ı Belediye adlı eserinin yangınlar bölümüne “İstanbul’un yangını, Anadolu’nun salgını” deyimini naklederek başlar (c.2, sf 1077). Gerçekten de İstanbul tarihi, tek seferde binlerce evin yandığı felaketlerle doludur. İstanbul’da geniş halk kitleleri bütün engellemelere, yasaklara rağmen, yapımı uzun süren ve hayli masraflı olan kagir binalar yerine ucuzluğu ve kolay malzeme tedariki dolayısıyla ahşap evleri tercih etti.
Maruz kalınan şiddetli deprem korkusunun etkisiyle taş binaların tercih edilmediği iddiası zayıftır. Cami, medrese, kütüphane, imaret gibi kamu binaları çoğunlukla taştan yapıldıkları halde; evlerin, konakların hatta devasa sarayların ahşaptan yapılmaları sadece deprem korkusuyla açıklanamaz. Hatta ahşabın ucuza malolmasından dolayı tercih edildiği tezi, çok zengin paşaların, vezirlerin konaklarının da ahşap oluşu karşısında tutarsızdır. Sanki Osmanlı toplumu taş binalarla dünyaya kök salmayı hoş karşılamıyor, ahşap evlerde oturmaktan farklı bir keyif alıyordu.
Mimar Kemaleddin’in son binası Tayyare Apartmanları, 20 TL’lik banknotlardan da tanınan, Ulusal Mimarlık Akımı’nın önde gelen isimlerinden Mimar Kemaleddin’in İstanbul’da inşa edilen son yapı grubu. Mimar Kemaleddin Bey proje teklifinden alacağı 12 bin lirayı yangınzadelere hibe etmişti.
Sivil konutların kagir yapılması için emir üstüne emir yayımlanırken, esnaf kitlesinin ana omurgasını oluşturan Yeniçerilerin en ufak olumsuzlukta başkaldırıp sığındıkları taş hanları kale gibi kullanmaları yüzünden; ticari hanların taştan inşa edilmesinin önüne geçilmeye çalışıldığını Osman Nuri Ergin belgelerle gösterir. Aynı şekilde Yahudilere özgü “çıfıthane/yehudhane” adı verilen çok katlı binaların taştan yapılması kanunla engellenmiş, ahşap olması istenmişti. Eski dönemlerde çoğunlukla yangınların başlangıç noktası buralar olurdu.
Uzun Osmanlı asırlarında Suriçi İstanbul ve çevresi, Üsküdar, Eyüp kazaları, Kadıköy, Boğaziçi köyleri defalarca yangına maruz kaldı. Yıllar içinde binbir zahmetle elde edilen maddi ve kültürel birikim küle, dumana karıştı. Her yangından sonra aynı felaketin başına yeniden geleceğini bile bile, yangın yerlerinde yeni baştan ahşap konut dokulu semtler kuruldu. 19. yüzyılda inşaat teknolojileri gelişmesine rağmen, bu ısrarlar devam etti.
Yeniçerilerin kundakçılığı ve yıldırım düşmesi sonucu meydana gelenler haricinde, İstanbul yangınlarının çoğu basit, hiç olmayacak kazaların eseridir. Mangalda, ateş üstünde kebap meraklısı olan İstanbulluların vazgeçemedikleri patlıcanın mevsimi gelince, yangınlar birdenbire çoğalırdı. Yangına karşı önlemler her zaman zayıf kaldı. Etkili bir itfaiye teşkilatı geliştirilemedi. Zaten su sıkıntısının olduğu koca şehirde, hiçbir zaman yangınları söndürmeye yeterli su tedarik edilemedi. Çıra haline gelmiş ahşap mahalleler cayır cayır yanarken, imtiyazların dokunulmazlığındaki Dersaadet/Terkos su şirketinin vurdumduymazlığı had safhadaydı.
Devletin büyük felaketlere maruz kaldığı ve sürekli savaş halinde bulunduğu son 10 yılında meydana gelen yangınlarla İstanbul harabeye dönmüştü. Balkanlar’dan, Yunan işgaline uğrayan Anadolu’dan gelen göçmenleri iskan etmekle uğraşılırken, yangınlarda mahvolan evsizlerin iskan ve iaşesi problemiyle de karşı karşıya kalındı. Aynı sıralarda sadece İstanbul’da değil, Anadolu’nun birçok şehir ve kasabasında da büyük yangınlar meydana gelmişti. İstanbul’un o zamana kadar ayakta kalabilmiş medrese binaları bazen tahsis, bazen işgal yoluyla yangınzedelerin barınağı oldu. Mübahat Kütükoğlu’nun 20. Asra Erişen Osmanlı Medreseleri adlı eserinde tespit ettiği medreselerin çoğunun bu tarihlerde harap halde bulunduğu, yangınzedelerin işgalinde veya aşhane olarak kullanıldığı görülüyor. Hatta özel mülkiyete konu bazı boş evlere, tekke ve dergahlara da evsizlerin yerleştirilmeleri üzerine, mülk sahiplerinin ve şeyhülislamlığın şikayetleri ardı ardına gelmeye başlayınca bu konuda düzenlemeler yapıldı.
İlk betonarme toplu konut1918’de 7500 evin yandığı Fatih-Vefa yangınında evsiz kalan insanlar (Harikzedeler) için 1919’da inşa edilmeye başlanan Harikzedegân (Yangınzede) Kat Evleri, 1922’de tamamlanmış. Fakat evsiz kalan yangınzedeler, İstanbul’un ilk betonarme toplu konutlarında oturmayı tercih etmemiş.
Devlet, en zor günlerinde altından kalkamayacağı bu felaketleri vatandaşlarının yardımseverliği ile aşmaya çalıştı. “Harikzedegân İanesi (Yangınzedelere Yardım)” adıyla kampanyalar düzenlendi. Halkın dayanışma gücü ve yardımseverlik duygusu henüz kaybolmamıştı ki büyük meblağlar toplandı. En son 1918’de, 1.662.880 m² alanda 7500 evin yandığı Fatih-Vefa yangını ardından padişah 6. Mehmed Vahideddin’in başkanlığında, eski sadrazam Tevfik Paşa’nın 2. başkanlığında kurulan Harik Komisyonu etkili bir yardım kampanyası düzenledi.
Harp zenginlerinden uluslararası şirketlere, savaştan çıkmış ülkenin harabeye dönmüş yoksul kentlerinden Osmanlı dünyası dışındaki Müslüman topluluklara kadar bağış zinciri genişledi. Üstelik devlet yangınzedelere yardım için bağışlarla yetinmemiş, Şirket-i Hayriye vapur ücretleri ile Galata köprülerinin geçiş ücretlerine yaptığı zammı yangınzedelere yardım olarak tahsis etmişti. Sonuçta bağışlar ve diğer gelirlerle 500 bin lira kadar bir para toplandı. Harik Komisyonu bu paranın çarçur edilmesine fırsat verilmeden yangınzedelere konut inşa edilmesi için kolları sıvadı ve harabe İstanbul’un imarı yolunda bir adım atıldı.
23 Ağustos 1908 Çırçır yangınından 31 Mayıs 1918 Fatih yangınına kadar geçen sürede yaklaşık 20 bin ev yanmış, 50 bin kişi evsiz, yurtsuz kalmıştı. İstanbul’daki felaketten doğan ticari fırsatları kaçırmak istemeyen bazı firmalar teklif sunmaya başladılar. İtalya’da 1908 Messina depreminden sonra ahşap barakalar inşa eden Danimarkalı Julius Nielsen of Son şirketi yangınzedelere prefabrik konut üretimine talip oldu (DH.UMVM.103/15). Fransız Sarva firması, kurulması ve kalıcı evler yapılınca sökülmesi basit, taşınabilir baraka modellerini Ayasofya meydanında teşhir etti. Yardım paralarının yatırıldığı Millî İktisat Bankası’nın Yönetim Kurulu Başkanı Reşad Fuad Bey’in evsizler için toplanan yardımlarla öncelikle Fransız firması barakalarının inşa edilmesi tavsiyesi ilginçtir. Harik Komisyonu bu teklifleri uygun bulmadığından, şehrin en ziyade imara muhtaç bir-iki yerinde devâir-i müctemia (birleşik daireler/apartman) tarzında sıhhi, iktisadi ve ahlaki vasıflara sahip kalıcı binaların yapılmasına karar verdi (BEO.347408). İnşa edilecek apartmanların sınırlı sayıda aileyi barındırabileceği gözönüne alındığından, perişan durumdakilerin ihtiyacını bir an evvel gidermek için Meclis-i Vükela kararıyla belirli yerlerde barakalar inşa edilmesi; yangından arta kalan tuğla ve benzeri malzemeyle basit barınaklar yapılması gibi uygulamalar da önerildi (MV.212/67).
O zamana kadar İstanbul’un Müslüman halkının konut tercihi, bahçeli veya bahçesiz ama mutlaka müstakil evlerde, mahremiyete riayet edilen mahalle teşkilatında oturmaktı. Avrupa’da 1 asırdır yaygınlık kazanan apartman modeli (betonarme değil, taş-tuğla malzemeli) Beyoğlu taraflarında tek tük görülmeye başlasa da gayrimüslimlerden başkası rağbet etmiyordu. Apartman gibi toplumsal örf ve geleneklere aykırı bir yerleşim düzenini Müslüman halk benimsemiyordu.
Laleli, yangın yeri 1918’de çekilmiş bu hava fotoğrafında, yangında kül olmuş Laleli semti. Harikzedegân Apartmanları için Laleli Camii’nin Beyazıt tarafında, yangının ağır hasar verdiği Laleli Medresesi’nin arsası seçilmiş.
Apartmanın yerine nasıl karar verildi?
2. Dünya Savaşı’nda boş daire sırası 2. Dünya Savaşı yıllarında Tayyare Apartmanı’nın lüks daireleri emsallerine göre oldukça ucuz fiyatlarla kiraya verilince boş daire bulunmaz oldu. 13 Haziran 1946 tarihli Akşam gazetesinde yayımlanan Necmettin Bildik imzalı röportajda 73 ailenin 5 yıldır ev kiralamak için sıra beklediği kayıtlı.
Hiç apartman bulunmayan suriçinin tam ortasındaki Gedikpaşa semtinde Mühendishane Mektebi (günümüzdeki İTÜ) yapılmasına karar verilmişti. Ancak, temel seviyesinde terkedilen inşaatın bila bedel Harik Komisyonu’na verilerek apartmana dönüştürülmesi istenildi (29 Haziran 1920, MV. 219/103). Ne var ki kısa süre sonra buradan vazgeçilerek Laleli Camii’nin Beyazıt tarafında, 1918 yangınının ağır hasar verdiği Laleli Medresesi de denilen Sultan Mustafa ile Nazır Hüseyin Ağa medreselerinin ve bazı özel mülkiyetteki arsaların yerine bir apartman inşa edilmesine karar verildi. Yaklaşık 4500 m²’lik arsanın, vakıf ve özel mülk sahiplerinin rızalarıyla bir an önce istimlâk edilmesi kararlaştırıldı (BEO.351918). Meşihat ve Fetvahane, Nazır Hüseyin Ağa Medresesi için istibdal işlemini uygun görse de Laleli Medresesi’nin kalıntılarının temizlenip yerine apartman yapılmasına asla rıza göstermedi (DH.UMVM.58/39). Vahideddin’in bu konudaki iradesinde de sadece Hüseyin Ağa Medresesi’nin istibdal işlemi söz konusudur (Henüz aksine bir belge göremediğimden, Laleli Medresesi’nin irade dışında arsaya dahil edilmiş olması kuvvetle muhtemeldir (İ.DUİT. 113/59). Bu iradenin ekindeki belgelerde Fatih ve Vefa yangınlarında 12.495 ailenin evsiz kaldığı belirtiliyor.
Mütareke yıllarında İstanbul’daki mesken buhranı ve yangınzedelerin acıklı durumları gazete sütunlarından hiç eksik olmuyordu. İstanbul halkı yangınzedelere yapılacak apartmanla çok ilgili olmalı ki inşaatla ilgili proje, ihale, temel atma süreçleri basın tarafından yakından izlenmiştir. Basına yansıyan haberlere göre, Mimar Kemaleddin Bey’in hazırladığı proje üzerine inşaatı üstleneceklerin münakasa (eksiltme) usulü ile teklif vermeleri davetine dört müteahhit teklif verdi. Mimar Kemalettin Bey projesine 428 bin lira keşif bedeli maliyeti biçmişti ama tekliflerin maliyeti 750 bin liradan aşağıya indirilemeyince eksiltme süreci uzadı. Sonunda Kemaleddin Bey’in belirli kolaylıklar göstermesi şartıyla Hicaz Demiryolu Heyet-i Fenniyesi eski reisi Mühendis Ahmed Bey ile ortağı Halid Bey 428 bin lira maliyet ile inşaatın müteahhidi oldular. Mimar Kemaleddin Bey de proje telifinden alacağı 12 bin lirayı yangınzedelere hibe etti.
(Bazı kaynaklar sayesinde Azerbaycan’ın en zenginlerinden Hacı Zeynel Abidin Tağıyev’in Harikzede Apartmanlarını kendi parasıyla yaptırdığına dair yanlış bir “inanış” yayılmıştır. 14 Eylül 1918’de İstanbul’da bulunan Azerbaycan heyetinin 1.000 Osmanlı Lirası bağışını belgeleyebiliyoruz (BEO. 340185). Bunun ne kadarı Tağıyev’in bağışıdır bilinmez ama binaların tamamını yaptırdığına dair iddialar mesnetsizdir).
Arsayı dört dilime bölen iki çizginin teşkil edeceği yollar arasında dört blokta 14 dükkan, 122 daire inşa edilecekti. 7 Haziran 1925 tarihli Bakanlar Kurulu kararnamesinde 12 dükkan 123 daire bulunduğu kayıtlıdır. Koska Tramvay Caddesi’ne bakan bloklarda bodrum, zemin katı üstünde üç kat ve çatı katı ile zemin katta cadde cephelerinde dükkanlar mevcut olacaktı. Arka blokların zemin katında dükkan olmadığından dört kat düşünülmüştü. Binanın şartnamesi ve planları Mühendis Mecmuası’nın 1922’deki 12. ve 13. sayısında yayımlanmıştır.
Temel töreni manşetlerde7 Ekim 1920’de gerçekleşen Harikzedegân Apartmanları’nın temeli atma töreni, ertesi gün Sedat Simavi’nin çıkardığı Dersaadet gazetesinin manşetinden okurlarla paylaşıldı.
Yapılacak inşaat, apartman kelimesi kullanılmadan “kat evleri” olarak belirtilir. 24 maddelik şartnameye göre bodrum katında kömürlükler, kalorifer kazanı, çatı katına da çamaşır asma bölümleri yapılacaktı. Binanın girişleri, merdivenleri ve ortak alanlarıyla dairelerin inşaat özellikleri ayrı ayrı tarif edilmiştir. Apartmanın o zaman için en orijinal tarafı, şartnamenin 6. ve 7. maddelerinde yer alan bina iskeleti ve aksamında kullanılması şart koşulan demir betondur. Betonarme özellikleri ve iç aksamıyla Harikzedegân Apartmanları ülkemizin ilk betonarme apartmanı olmaktadır. Doğramasından badanasına, banyosundan mutfağına kadar tüm donanımı şartnamede en ince ayrıntısına kadar belirtilmiş; hatta zamanının çok ilerisinde bir yenilikle, her kattaki evin süprüntüsünü bodrum katındaki saç sandıklara gönderecek çöp boruları dahi unutulmamıştır. Kaliteli bir işçiliğin şart koşulduğu inşaatın zemin hafriyatı kısa süre içinde bitirilip temel atma törenine sıra gelir.
Bundan tam 100 yıl önce, 7 Ekim 1920’de Harikzedegân Apartmanları’nın temeli törenle atılır. Ertesi günkü gazetelerin ayrıntılı olarak verdiği haberi Sedat Simavi’nin çıkardığı Dersaadet gazetesi ilk sayfasında manşetten okuyucularıyla paylaşır. Harik Komisyonu İkinci Başkanı eski Sadrazam, Meclis-i Ayan Reisi Tevfik Paşa’nın fotoğrafıyla sunulan haberde, törene katılan üst düzey devlet erkanı ve İstanbul’un ticaret ve finans çevreleri tanıtılır. Harik Komisyonu’nun bütün üyeleriyle birlikte Dâhiliye Nazırı Reşid Mümtaz Paşa, Şehremini Salim Paşa, Başmabeyinci Yaver Paşa, Sertabib-i Şehriyari Reşad Paşa, İtibar-ı Milli Bankası kontrolörü Şarl Holms, Ticaret Odası Reisi Mustafa Bey, tüccardan ve komisyon üyesi Manizade Hacı Hüseyin’in adları verilir. Tevfik Paşa gümüş tepsi içinde getirilen bir mala ile temel taşına harç sürdükten sonra gümüş bir çekiçle taşa vurmuştur.
Tayyare Apartmanı’nın küçük sakinleri 1931’de Yeni Gün gazetesinde yayımlanan “Hizmetçiyi Yaralayan Hırsız” başlıklı haberin fotoğrafında Tayyare Apartmanı’nın 9 küçük sakini, binanın mermer merdivenlerinde sıralanmış.
Binanın inşaatı dolayısıyla Hattat Kamil (Akdik) Efendi tarafından yazılan, Sultan Vahideddin’in övüldüğü bir belge davetliler tarafından imzalanır. Bu belge atlas keseye konulup, altın, gümüş, nikel sikkeler ile birlikte demir ve platinden mamul bir boru içinde temele bırakılır. Yangınzede 12.495 ailenin sefaletten kurtulması, hilafet merkezi olan İstanbul’un harabelikten kurtarılıp bayındır hale getirilmesi dileklerinin yer aldığı metin aynı şekilde bütün gazetelerde yer almıştır. Bundan sonra kurbanlar kesilip Kuran okunur ve tören dualarla sonlanır.
Türkiye’nin ilk betonarme apartmanı 1922’de bitirilir. İstanbul’un işgal yıllarında tamamlanan inşaata ilk önce yangın mağdurları kabul edilir ama pek rağbet olmaz. Boş kalan bazı daireler yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin memurları için ikametgah olarak tahsis edilir. Bir süre Harik Komisyonu tarafından idare edilen apartmanın yönetimi, çıkan sorunlar nedeniyle 7 Haziran 1925 tarihli Bakanlar Kurulu kararnamesiyle İstanbul Şehremaneti’ne devredilir. Belediyenin elinde de fazla kalmaz ve yeni dönemde çok önem verilen Türk Hava Kurumu’na (THK) tahsis edilerek Harikzedegân ismi yerine Tayyare Apartmanları olarak anılmaya başlar.
30’lu yıllarda çocukların oynadığı avluyu gösteren fotoğraf, Suzan Dilek Yılmaz’ın arşivinden.
Harikzedegân Apartmanları’nın yangınzedelerin ihtiyacını gidermek amacıyla yapıldığı iddia edilemez. Daha ziyade İstanbul’un yangınlarla perişan olmuş bir bölgesini mamur hale getirmek, şehri modern bir yapı ile tanıştırmak maksadına yönelik bir projedir. Paralar toplanırken 20.000 aile 50.000 nüfusun yardıma muhtaç olduğu söyleniyordu. Bunların bir kısmı iskan edilebilmiş olmalı ki temel atıldığı sıralarda 12 bin kusur yangınzededen bahsediliyor. Mesken olarak inşa edilen sayı 122. Demek ki muhtaçların %1’inin ihtiyacı ancak giderilebilirdi. Bunların da apartmanlara rağbeti çok alt düzeyde kaldı. Müstakil evlerde oturmaya alışmış insanlara cazip bir mesken olamadılar. Yangın mağdurları daha uzun yıllar medrese odalarında, han köşelerinde, nohut oda bakla sofa kira hanelerinde sürünmeye devam ettiler; her yeni yangınla aralarına katılan felaketzedelerle sayıları da giderek arttı.
Apartmanlar kısa süre sonra belediyenin elinden alınıp THK’ya verilince ilk kiracılardan az bir kesim haricinde kiracı profilinin yangınzedelerle hiç alakası kalmadı. “Şişli’de Bir Apartıman” şarksında “Lüküs Hayat”ın özene bezene anlatıldığı zamanlara gelindiğinde, diliminde apartmanlara rağbet oldukça artmıştı. Tayyare Apartmanları hatırlı ve kalburüstü kimselerin mekanıydı artık.
Apartman elden ele Türkiye’nin ilk betonarme apartmanı olan Harikzedegân Apartmanları, yangınzedelerden memurlara, Belediye’den Türk Hava Kurumu’na oradan da günümüzde binada hizmet veren 5 yıldızlı lüks otele geçer.
Hayat pahalılığının acımasızca hüküm sürdüğü 2. Dünya Savaşı yıllarında emsallerine göre oldukça lüks daireler çok ucuz fiyatlarla kiraya verilince boş daire bulunmaz oldu. 13 Haziran 1946 tarihli Akşam gazetesinde yayımlanan Necmettin Bildik imzalı bir röportajda 73 ailenin 5 yıldır ev kiralamak için sıra beklediği kayıtlıdır. Yıllar içinde bakımsız kalan ve gözden düşen binalar Turgut Özal hükümetleri döneminde lüks turistik otele dönüştürüldü. Türkiye’nin ilk betonarme apartmanı unvanıyla mimari ve toplumsal tarihimizde tartışılmaz bir önemi olan, Mimar Kemaleddin Bey’in eseri Harikzedegân Apartmanları, günümüzde de 5 yıldızlı lüks otel olarak hizmet vermeye devam etmektedir.
1BELGE’NİN BELGESİ
Sultan Vahideddin imzalı 5 liralık yardım makbuzu
LALELİ’DE TRAMVAY CADDESİNDE İNŞA OLUNAN DEVAİR-İ MÜCTEMİA
Sinîn-i ahîrede Dersaadet’de vuku’a gelen harîklerde muhterik olan yirmi bin hane halkının iskânı içün peyderpey devâir-i müctemia inşası ve münferid hane inşa edeceklere muavenet ifası ve bu suretle Dârü’l-Hilafeti’l-Aliyye ve makarr-ı Saltanat-ı Seniyye’nin imârı maksad-ı hayr-mirsadıyla taht-ı riyaset-i mufahhame-i cenâb-ı hilâfet-penâhîde müteşekkil komisyon-ı âlî tarafından celb ve cem’ine teşebbüs olunan iane-i hayriyyeye mahsus makbuzdur.
(Son yıllarda İstanbul’da meydana gelen yangınlarda evleri yanan yirmi bin hane halkının iskânları için peyderpey birleşik daireler [apartman] inşası ve kendi evlerini inşa edeceklere yardım edilerek Hilafet ve Saltanat merkezinin imarı maksadının gözetilmesiyle padişahın başkanlığında kurulan komisyon tarafından toplanmasına teşebbüs edilen yardıma mahsus makbuzdur).
Çin’de ‘50 Kuruş Partisi’, Rusya’da trol fabrikaları, Meksida’da Peñabot’lar… İktidarlar dünyanın dörtbir yanında sosyal medya hakimiyetini ellerinde tutmak için trolleri ve otomatik bot hesapları kullanıyor. Bu şekilde içeride ve dışarıdaki algıları yönetiyor, muhalif sesleri bastırıyor, arkalarındaki desteği olduğundan daha büyük gösteriyorlar.
Siyasi troller sadece Türkiye’de görülen bir propaganda malzemesi değil. Kimi kaynaklar, bu gruplar için trol yerine “astroturf” ismini kullanıyor. Kökeni suni çim markası “Astroturf”e dayanan terim İngilizce’de tabandan gelen ve kendiliğinden halk oluşumları için kullanılan “grassroots” (çimen kökü) kavramının aksine; yapay olarak yaratılan, bir merkezden finanse ve kontrol edilen, kendisine kitlesel taban hareketi süsü veren kampanyalar için kullanılıyor.
Çin – 50 Kuruş Partisi
Çin’de hükümete bağlı oldukları iddia edilen, devlet destekli anonim internet siyasi yorumcuları ve troller için kullanılan bu terim adını paylaşım başı ödenen ücretten (0.50 yuan) alıyor. 50 kuruşçuların kamuoyunu Çin Komünist Partisi lehine manipüle etmek amacıyla Çin makamları tarafından tutuldukları söylentiler arasında. Genellikle siyasi eleştirilere cevap vermek yerine gündemi değiştirmeye, Çin’in güçlü yönlerini, tek partinin başarılarını anlatarak gidişatı farklı yöne çekmeye çalışıyorlar.
Rusya – Putin’in trol fabrikası
Devlet Başkanı Vladimir Putin’le yakın ilişkileri olan restoran sahibi Yevgeny Prigozhin’in finanse ettiği söylenen ve St. Petersburg’da dikkat çekmeyen bir büroda faaliyet gösteren “İnternet Araştırmaları” (Internet Issledovaniya) 2016 ABD seçimlerini etkilediği iddialarıyla gündeme geldi. Dönemin Cumhuriyetçi adayı Donald Trump lehine, Hillary Clinton aleyhine propaganda yapıldığı iddiasıyla açılan soruşturmada “Amerikalı gibi gözüken ve sahte Amerikan kimlikleri oluşturan zanlılar, sosyal medyada Amerikalı kitleleri hedefleyen sayfalar ve grupları yönetti. Ayrıca Amerikalı gibi gösterdikleri sayısız Twitter hesabı açtılar” denildi. Bir diğer iddiaya göre, Rus trol ordusunun elemanları, sadece Rusya’da kalmayıp ABD’ye de giderek, Clinton’ı protesto eden eylemlere katıldı.
Meksika – Peñabot’lar
Peñabot’lar, Enrique Peña Nieto hükümetiyle ilgili olumsuz haberlerin Meksika halkına ulaşmasını engellemek için kullanıldığı iddia edilen otomatik sosyal medya hesaplarının ismi. Twitter’da hükümeti eleştiren etiketleri bastırmak, hükümet yanlısı etiketleri spam mesajlarla doldurmak, karalama kampanyaları ve tehditlerle muhalifleri sindirmek gibi amaçlarla kullanıldılar. Bot hesaplar, arkasında gerçek insanlar olan trol hesapların aksine otomatik olarak oluşturuldukları için sosyal ağlardaki normal etkileşim faaliyetlerinden farklı davranmalarıyla ayırt edilebiliyorlar.
Mecmua, güldeste, risale denilen elyazmaları, Osmanlı toplumunda aydınların şahsi günlükleriydi. Kimileri, kendi yazdıkları, duyduklarını aktardıkları, not aldıkları sayfaları ciltlettirir ve saklardı. Sansürsüz sözlü kültür geleneğinin yazılı bir kanıtı. “Nakşibendi Esseyyid Ali Rıza” imzalı, ünik bir örnek…
Kitap ve defter nitelikli yazmaların ilk nüshaları kişiye özeldi. Hükümdara, vezire, bilge bir zata, başka bir yazar ve şaire sunulmak için kaleme alınanlar, sanat değeri de olması için hattata yazdırılır, ciltçi tezgahına verilirdi. Kendi yazınsal birikimlerini, türlü konulardaki notlarını, şiirlerini, din, tarih, bilim çalışmalarını, meclislerde söylenen beyitlerden, anlatılan lâtifelerden not ettiklerini kitap formatında korumak bir aydın alışkanlığıydı.
Mecmua, güldeste, risale gibi adlarla anılan bu benzersiz elyazmalarında başka metinlerde rastlanmayacak notlara, beyitlere, okuyanı hayrete düşürecek bilgilere rastlanması doğaldı.
“Mecmua-i ebyat” denen kimi derlemeler de kuşkusuz geçmiş zaman aydınlarının kişisel, hatta çok özel/“mahfuz” (saklı) değerleri idi. Kimi aydınlar yazarak biriktirdiklerini ete kemiğe bürünsün diyerek kitap formatında korurlardı. Bu “mecmualar”daki manzum-mensur alıntıları toplayan aydınlar arasında bir meslek, meşrep, zevk veya inanç yakınlığı herhalde olurdu.
Diğer yandan basılı kitaplar herkesin önüne ve eline düştüğünden, bunlarda “kişiye özel”lik ne kadar saklanmış olabilir? Her görüş ve bakıştan okuyucunun yapraklarını çevireceği basılı kitaplara, yazarlar Ragıb Paşa’nın “şalvar küşadı”nı çağrıştıracak bir cümle nasıl koyabilsinler?
İlginç beyitlere mecmualardan başka yazma kitaplarda da rastlanır. Yukarıda alıntılanan yazma Hâkim Tarihi’nin ikinci sayfasında bu beyitlerden bir örnek.
Oysa kimi elyazmalarında, iç yüzü de dış yüzü de sansürsüz, ikirciksiz, çekincesiz ne anlatılar, deyişler vardır! En açık-saçıkların, Letâif-i Nasreddin Hoca mecmualarında yer bulduğunu da belirtelim.
Aşağıda sözcüklerini tersyüz etmeden verebildiğimiz örneklerin alındığı Mecmua-i Ebyat’ta meçhul şairin divan şiirleri de yazılıdır. Yazma eserin arka kapağında “Papeterie Diamant” (Elmas Kalem Kırtasiye), ön kapağında “Mekâtib Umumiye Talebelerine Mahsus” yazısı okunuyor. Demek ki bu yazmaya matbu bir defter cüzdanı/portföy hazır cilt olmuş.
Mecmuanın yazarı, son yapraklardan birinde, oğlu Abdurrahman Nafiz’in doğumuna dört mısralık tarih düşmüş, bunun altında da “güfte” yazarı “Nakşibendi Esseyyid Ali Rıza” künyesiyle kendisini tanıtmış.
72 yaprak (144 sayfa) olan yazmada, bugün de ortalıkta görülen, geçen asırlardaki yalancı şeyhlere, dervişlere, meczuplara, dünün rüşvetçi kadılarına, ahlaki sorunları olan müderrislere, kıza-oğlana sarkıntılık eden sofulara, zahit geçinenlere, içki, çay, kahve iptilalarına dokun-durmalı, tevriye sanatının sıklıkla kullanıldığı beyitler var.
Bunlardan bir seçki hazırladık.
Ali Rıza Efendi’nin Mecmua-i Ebyat’ının ön ve arka kapağı ve beyitlerle dolu sayfalarından ikisi.
Ali Rıza Efendi’nin Mecmua-i Ebyat’ının ilk sayfaları.
Ünlü sporcuların, şampiyonların ülkelerindeki ve dünyadaki haksızlıklara, ayrımcılıklara başkaldırması, şüphesiz önemli-kalıcı etkiler bırakıyor. Çoğu zaman kariyerlerini, hatta kimi zaman hayatlarını riske atan sporcular, 100 yıldan fazla zamandır ve bugün, gerçekleştirdikleri protesto eylemleriyle de alkışı hakediyor. Onlar, eylemleriyle de “daha hızlı, daha yüksek ve daha güçlü”.
Başta ABD olmak üzere özellikle Batı’da siyahlara yönelik ayrımcılık ve şiddet, pandemiyle birlikte azalmak yerine artıyor. Polis şiddeti ve ırkçılığa karşı düzenlenen kitlesel protestolarda, ünlü sporcular da dikkati çekiyor.
Salgın nedeniyle tüm dünyada spor durmuşken, Amerikan Basketbol Ligi (NBA) oyuncuları eyleme geçti. Tam bu noktada lig özel koşullarda başlarken, bazı oyuncular tamamen ekonomik gerekçelerle alınan bu kararı eleştirdiler. İstisnai sezon Orlando’da kapalı kapılar ardında başladıktan sonra, Wisconsin eyaletinde Jacob Blake’in üç çocuğunun önünde arkadan yedi defa vurulması bardağı taşıran son damlaydı. O eyaletin temsilcisi Milwaukee Bucks, 26 Ağustos’ta Orlando Magic maçına çıkmadı. Son yıllarda birkaç oyuncusu da polis şiddetine maruz kalan takıma, sahiplerinden süper yıldızlara kadar destek yağdı. Bu boykota NBA yönetimi arka çıkarken, oyuncular devam kararı alınca play-offlar 29 Ağustos’ta kaldığı yerden yeniden başladı.
Şampiyonluk kovalayan Los Angeles’ın iki ekibi Lakers ve Celtic’in sezonun devam etmemesi gerektiğini söylemesi dikkati çekiciydi. Ayrıca tüm bunlar yaşanırken, kadınlar basketbol ligi de eşzamanlı olarak durup başladı. Kadın basketbolcuların giydikleri Blake’in yaralarını gösteren tişörtler, hafızalara kazınacak cinstendi.
NBA tarihine geçen boykot, ileride çok konuşulacağa benziyor. Koca bir endüstrinin gölgesinde, lig yönetimin idaresinde ne kadar aktivizm yapılabileceği tartışıladursun, politik taleplere imza atan basketbolcuların bir kapıyı araladıkları aşikâr.
Naomi Osaka, geçtiğimiz ay Amerika Açık Tenis Turnuvası’nda oynadığı 7 maça, ABD’de polis şiddetinin 7 kurbanının isimlerinin yazılı olduğu maskelerle çıktı.
Tam bunlar yaşanırken, geçen ay Amerika Açık Tenis Turnuvası’nda Naomi Osaka şampiyon oldu. Japon tenisçi turnuvada oynadığı her maça, ABD’de polis şiddetinin kurbanı olan yedi kişinin ismini taşıyan maskeyle çıktı. Japon bir anneyle Haitili bir babanın çocuğu olan 23 yaşındaki tenisçi, sırasıyla polis şiddetinin kurbanı yedi kişiyi andı: Breonna Taylor, Elijah McClain, Ahmaud Arbery, Trayvon Martin, George Floyd, Philando Castile ve Tamir Rice.
Sahadan sandığa… Günümüzün en iyi basketbolcusu LeBron James, ırk ayrımcılığı konusundaki mücadelesiyle de biliniyor. Azılı bir Trump karşıtı olan süper yıldız, idmanlarda giydiği tişörtle dikkati çekti. “Oy ver ya da öl” mesajı veren yaşayan efsane, yeşil sahaların biricik doktoru Socrates’i anımsattı. Maestro, arkadaşlarıyla birlikte halkı askerî cuntaya karşı Brezilya’da sandığa çağırmış, 15 Kasım 1982’de yapılan seçimde de en büyük zaferini kazanmıştı.
Osaka, Floyd’un öldürülmesinden sonra düzenlenen gösterilerde de boy göstermiş, Amerika Açık’tan hemen önce oynanan Cincinnati Turnuvası’ndan NBA oyuncularının boykotuna destek verip yarı finalde çekilmişti. Sonradan organizasyona 1 gün ara verildiği açıklanmış; o da böylece maçına çıkmıştı.
Onlardan hareketle tarihe damgasını vuran bazı sporcuları anmalı; kimi sivil itaatsizlere özellikle şapka çıkarmalı!
PETER O’CONNPOR – 1906 O’CONNOR – 1906
Göndere çekilen İrlanda bayrağı
Modern anlamda olimpiyat serüveninin başlangıcının 10. yılı şerefine Yunanistan, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne başvurarak 1906’da özel bir organizasyon düzenlenmesini talep etmişti. Osmanlı Devleti’nin de katıldığı bu ara olimpiyatlarının Uzun Atlama töreninin sonrasında yaşananlar unutulmazdı. İrlanda’yı temsilen Atina’ya gelen Peter O’Connor ve arkadaşlarının ülkesini temsil etmesine izin çıkmamıştı. Britanya bayrağının altında yarışmak zorunda kalan Peter O’Connor, ikinci olduktan sonra düzenlenen törende direğe tırmanarak göndere yeşil İrlanda bayrağını çekmişti.
MACK ROBINSON – 1936
Sokakları süpüren madalyalı atlet
Tarihin en politize olimpiyat oyunlarına damgasını Jesse Owens vursa da, unutulmaz bir olay da takım arkadaşlarından birinin başına gelmişti. Amerikan profesyonel spor dünyasında ırk bariyerini parçalayan beyzbolcu Jackie Robinson’ın abisi olan Mack, 1936’da 200 metrede Owens’ın ardından gümüş madalya aldı. Ülkesine döndüğünde bulabildiği tek iş sokakları süpürmekti! İşini yaparken üzerinde devasa bir USA arması olan olimpiyat sweatshirt’ünü giyiyordu. Onun bu sessiz protestosu bir süre sonra şikayet edilmiş, polis zoruyla giysisi üzerinden çıkartılmıştı. Sporcunun sonradan hakkı teslim edilmiş, kardeşiyle birlikte heykeli dikilmişti.
HALET ÇAMBEL / SUAT FETGERİ – 1936
Hitler’i reddeden iki Türk kadını
1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’nın açılış töreninde Kanada ve Fransa’nın Nazi selamı verdiği bir ortamda, Adolf Hitler’le tanışmayı reddeden Halet Çambel’le Suat Fetgeri politik bir tavır sergilemişti. Medar-ı iftiharlarımız ayrıca Olimpiyat’a katılan ilk Müslüman kadın sporculardı…
JACKIE ROBINSON – 1947
Irk bariyerini yıkan efsane beyzbolcu
Jackie Robinson 15 Nisan 1947’de beyzbol sahasına ayak bastığında, Amerika’da bir devir kapandı. O gün profesyonel sporun kapısı siyahlara açıldı. Onun oynamasına imkan tanıyan başkan Branch Rickley, ırkların eşitliği konusunda dev bir adım attı. 1949’da ligin en değerli oyuncusu seçilen sporcu, 1955’te de takımı Dodgers’ı şampiyonluğa taşıdı. 1972’de hayatını kaybeden efsanenin giydiği 42 numaralı forma, 1997’de lig yönetimi tarafından tüm takımlar için emekliye ayrıldı. Her 15 Nisan’da kutlanan Jackie Robinson Günü’nde tüm oyuncular 42 numarayla sahaya çıkıyor, ismi dünya döndükçe hatırlanacağa benziyor.
BILL RUSSELL -1961
Siyah oyunculara servis yapılmayınca
NBA tarihinin en iyilerinden biri olarak görülen efsanevi Boston Celtics pivotu Bill Russell, kariyeri boyunca ırkçılarla mücadele etti. 11 lig şampiyonluğu kazanan basketbolcu ve arkadaşları, 1961-62 sezonu öncesinde oynanacak bir hazırlık maçına çıkmayarak tarihe geçti. Lexington’da bir restorana giden takımın siyah oyuncularına servis yapılmayınca, Russell ve arkadaşları Boston’a dönmüştü. Russell bugün ABD’nin en saygın figürlerinden biri.
KATHRINE SWITZER – 1947
Sadece erkekler mi maraton koşar? Hayır.
Modern anlamda ilk olimpiyat oyunları sadece erkeklere açıktı. 1896’da maraton koşmak isteyen Stamata Revithi’ye izin verilmese de 30 yaşındaki kadın yarışın ertesi günü parkuru tamamlamıştı. Bir sonraki olimpiyatta kadınlar da vardı. 1967 Boston Maratonu’nun başvuru formuna K.V. Switzer yazan 20 yaşındaki Kathrine Switzer’in cinsiyeti anlaşılamıyor, ona 261 göğüs numarası veriliyordu. Yarış direktörü Jock Semple onu durdurmaya çalıştıysa da her şey nafileydi. Finişi gören Switzer sayesinde kadınlar Boston’da 1972’den, olimpiyatlarda da 1984’ten bu yana maraton koşabiliyor.
RUSSELL / ABDUL-JABBAR / BROWN – 1967
Hepimiz Muhammed Ali’yiz
Yer Cleveland… Bir masada buluşan sporcular, Vietnam Savaşı’na gitmeyi reddeden tarihin en büyük boksörü Muhammed Ali’ye destek veriyor. O günlerde dünya ağır sıklet şampiyonunun unvanı elinden alınmış, lisansı iptal edilmişti. Uzun bir hukuk mücadelesinin ardından üç yıl sonra ringlere dönebilen efsane için o buluşmaya gelenler arasında NBA tarihinin en başarılı ismi Bill Russell, o gün henüz gencecik bir üniversite öğrencisi olan Lewis Alcindor (1971’de Kareem Abdul-Jabbar adını kullanmaya başlayacaktı!), kimileri tarafından tarihin en iyi Amerikan futbolcusu olarak görülen Jim Brown da vardı…
SMITH / CARLOS / NORMAN – 1968
Tarihe kazınan kare: Öfkenin yumrukları
Spor tarihinin şüphesiz en ikonik fotoğrafı bu olsa gerek. 1968 Olimpiyat Oyunları’nın 200 metre yarışının madalya seremonisinde birinci Tommie Smith’in sağ, üçüncü John Carlos’un sol yumrukları havadaydı. Martin Luther King’in vurulmasından aylar sonra Siyah Amerika’nın öfkesi canlı yayındaydı. Başta büyük tepki çeken iki cesur atlet, sonra sayısız ödülle mükafatlandırılmış, heykelleri bile dikilmişti. Spor tarihinin en büyük sivil itaatsizlik eylemine destek veren yarışın ikincisi Avustralyalı Peter Norman, kendi ülkesinde bile yok sayıldı. Aborjinlere verdiği destekle de bilinen Norman için ölümünden altı yıl sonra, 2012’de Avustralya Parlamentosu resmî bir özür yayımladı.
BILLIE JEAN KING – 1973
Kadın şampiyona da eşit para ödülü verilsin!
Tarihin en iyi kadın tenisçilerinden Billie Jean King, yıllardır cinsiyet ayrımcılığı ve sosyal eşitsizlikle mücadele ediyor. Kadınlar Tenis Birliği’ni de kuran dünyanın eski bir numarası, kadınlarla erkeklerin eşit para ödülü alması için uğraşmıştı. 1973’te Bobby Riggs’le yaptığı maç tarihe geçti. Kadın tenisçileri aşağılayan erkeklerin eski 1 numarasını, 30 bin kişinin tribünden, 50 milyon insanından da televizyondan izlediği karşılaşmada yenen efsane şöyle konuşmuştu: “Eğer yenilsem, bu kadınları 50 yıl geriye götürecekti. Benim için 55 yaşında bir erkeği yenmenin bir heyecanı yok. Tek heyecanlı tarafı, tenise ilgi gösterecek yeni insanlar”.
CHRIS ERNST – 1976
Eşitlik için çıplaklık!
İki defa olimpiyatlarda yarışan kürekçi Chris Ernst, 1976’da yaptığı bir eylemle hatırlanıyor. Yale Üniversitesi’nin kadın sporculara yeterince destek vermediğini düşünen kürekçi ve 18 arkadaşı, müdürlerinin odasına gidip manifestolarını okuyordu. Aynı anda soyunan kadınların sırtında ve göğsünde “Title IX” yazıyordu. 1972’de Başkan Nixon tarafından imzalanan kanun, eğitim kurumlarındaki cinsiyet ayrımcılığı ve cinsel istismara karşı koruma sağlıyordu.
VERA CASLAVSKA – 1968
Baş eğerek direnen, ama baş eğmeyen jimnastikçi
Meksika’daki bir sessiz protesto, insanlığa başka bir coğrafyayı anlatıyordu. Tek başına birinci olması gerekirken jüri üyeleri yüzünden Larisa Petrik’le altını paylaşan Çekoslovak Vera Caslavska, madalya seremonisinde Sovyetler Birliği marşı çalmaya başladığı anda başını eğerek meydan okumuştu. Prag Baharı’nı müteakip Varşova işgal edilmiş, Sovyet tankları sokaklarda cirit atmıştı. Bu koşullarda Meksiko Olimpiyatları’nın yolunu tutan Caslavska’nın sivil itaatsizlik eylemi anında tarihe geçti. 2016’da son nefesini veren jimnastikçi, başta her şeyini kaybettiyse de sonra Devlet Başkanı Vaclav Havel’in danışmanı, ardından ülkesinin Olimpiyat Komitesi Başkanı olmuştu.
ARTHUR ASHE (1943-1993)
Son nefese kadar ırkçılığa karşı…
Tenis dünyasını kasıp kavuran bir kasırganın adıydı Arthur Ashe. Apartheid rejimine inat, Güney Afrika’da oynayabilmek için bayağı çabalamış, sonunda muradına da ermişti. Sadece kortlarda esmemiş; ötekilerin hakları için mücadele ederken iki kere de tutuklanmıştı. Polisle başı ilk olarak Güney Afrika’daki apartheid rejimine karşı düzenlenen bir yürüyüşte derde girmiş, ölümünden kısa bir süre önce de Haitili mültecilere dikkati çekmeye çalışırken ikinci defa merkeze götürülmüştü. 1975’te dünyanın 1 Numarası olan sporcu, son tutuklanmasının üzerinden beş ay geçtikten sonra 1993’te AIDS’ten son nefesini vermişti.
İRAN FUTBOL MİLLİ TAKIMI – 2009
Umudu yeşerten bantlar
İran’da olaylı geçen 2009 cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra sular durulmamıştı. Mahmud Ahmedinecad koltuğunu korumayı başarırken, sokağa dökülen Mir Hüseyin Musavi taraftarlarına müdahale kanlı olmuştu. Dünya Kupası elemelerinin son maçında Güney Kore karşısına çıkan İran Millî Takımı’nın altı futbolcusu, Musavi’ye olan desteklerini belirtmek için sahaya bileklerinde yeşil bantla çıkmışlardı. Devre arasında gelen “O bandı çıkar!” emrini dinlemeyen futbolcuların fotoğrafları sonradan gösterilerde kullanılmıştı. Seul’de karşılaşmanın oynandığı stadyuma gelen yaklaşık 200 İranlı taraftar da Musavi’ye desteklerini, “Özgür İran”, “Benim oyum nerede?” sloganları atarak göstermişlerdi.
ERIC GARNER – 2014
Nefes alamayanlara nefes olmak için…
Aslında her şey New York’ta 17 Temmuz 2014’te başlamıştı. Bir Amerikalının internete konan görüntüleri infiale neden olmuştu. Kaçak sigara sattığı gerekçesiyle gözaltına alınmaya çalışılırken hayatını kaybeden astım hastası talihsiz adamın adı Eric Garner’dı, altı çocuk babasıydı. Amatör video kaydı oldukça hazindi. Emniyet görevlileri Garner’ın boğazını sıkarak kelekçe takmaya çalışıyordu. Defalarca onlara “Nefes alamıyorum” dediyse de derdini anlatamıyordu. İşte onun can verirken çekilen görüntüleri milyonları etkilemiş, birçok sporcuyu da harekete geçirmişti. Her renkten basketbolcular aynı tişörtü giymiş; onlara Amerikan futbolcuları da katılmıştı.
COLIN KAEPERNICK – 2016
O diz çöktü, milyonlar ayağa kalktı
Amerikan millî marşı çalarken diz çöken Colin Kaepernick, spor protestoları tarihinde yeni bir akım başlatmıştı. Ülkesindeki ırkçılığı protesto etmek için bu eyleme imza atan Amerikan futbolcusuna sonradan başka oyuncular da destek vermişti. Eylül 2017’de Başkan Trump, onun takımdan atılması gerektiğini söyledi. Sonradan kulüpsüz kalan oyuncu, ertesi yıl Nike’ın reklam yüzü olduğunda yine tartışma yaratmıştı. Markanın sloganı Kaepernick’in kariyerinin özetiydi: Her şeyi feda etmen gerekse de bir şeye inan!
FEYISA LILESA – 2016
Etnik ayrımcılığa karşı
2016 Rio Olimpiyat Oyunları’nda maratonda gümüş madalya kazanan Feyisa Lilesa’nın bitiş çizgisinde yaptığı hareket, organizasyona damgasını vurdu. Etiyopya’daki etnik azınlıklardan biri olan Oromoların hükümet karşıtı eylemlerde kullandığı bu hareket, böylece tüm dünyada konuşulmuştu. Ülkesine başta dönemeyen atlet, ancak kendisiyle aynı etnik kökene sahip Abiy Ahmed’in başbakan seçilmesinden sonra Etiyopya’ya ayak basabilmişti.
MEGAN RAPINOE – 2019
Herkesi kucaklayarak meydan okumak
Geçen sene kadın futbolunda Dünya Kupası’nı ABD kazanmış, Megan Rapinoe hem altın ayakkabıyı almış hem de turnuvanın en iyi oyuncusu seçilmişti. Başkan Trump’la sürekli atışan futbolcunun gol kutlaması, 1968 Meksika’daki siyah yumruklar gibi ikonlaştı. Erkeklerle kadınların eşit primleri alması için de mücadele eden futbolcu ve arkadaşları, spor dünyasında cinsiyetçilikle mücadelede ciddi bir kazanım sağladı. LGBT+ örgütleri için de aktif olarak çalışan Rapinoe, dünyayı kucaklayarak düzene meydan okuyor.